Karbon dioksit
Bu konu başlığı altında 60 tez
Geçiş ekonomilerinde çevre sorunlarına Çevresel Kuznets Eğrisi çerçevesinde yaklaşım: Seçilmiş ülke uygulaması
Çevre sorunları, günümüzde dünyanın en önemli sorunları arasında yer almaktadır. Özellikle, Sanayi Devrimi ile başlayan ve hızla artan çevre sorunları doğanın taşıma kapasitesini aşmaya başlayınca, ulusal ve küresel düzeyde olumsuz sonuçlara sebep olmuştur.Bu çalışmada çevre kavramı, çevre sorunları, çevre sorunlarının sebepleri, türleri ile çevre ve ekonomi arasındaki ilişki araştırılmıştır. Bütün çevre problemlerinin kökeninde yatan özellik, çevre açısından piyasa işlemlerinin başarısız olmasıdır. Bu nedenle çalışmada çevre kirliliğinin neden olduğu dışsallıklar, türleri ve dışsallıkların tazminine yönelik olarak alınacak önlemler ve çözüm önerileri incelenmektedir.Çalışmanın uygulama kısmında seçilmiş geçiş ekonomilerine ilişkin Çevresel Kuznets Eğrisi Yaklaşımının geçerliliği incelenmektedir. Gelir ile çevre kirliliği arasındaki ilişki panel veri tahmin yöntemi kullanılarak incelenmektedir. Panel veri modelinde, 1992- 2007 yılları arasında 15 ülkede yapılmış olan karbondioksit (CO2) ölçümleri kullanılmaktadır. Panel veri modeli tahmin sonucunda karbondioksit emisyonlarının gelir ile ilişkisi olduğu bulunmuştur. Bu çalışmanın temel bulgusu; bu araştırma seçilmiş geçiş ekonomilerinde Çevresel Kuznets Eğrisi hipotezini desteklemektedir.Anahtar Kelimeler: Çevre, Çevre Sorunları, Dışsallık, Geçiş Ekonomileri, Çevresel Kuznets Eğrisi
Endoskopik retrograd kolanjio pankreatografi (ERKP) uygulanan olguların güvenli sedasyonunda kapnografinin rolü
Çalışmamızda; sedasyon altında yapılan endoskopik retrograd kolanjio pankreatografi (ERKP) olgularında, rutin monitörizasyona ek olarak yapılan kapnografi monitörizasyonunun, oksijen desatürasyonuna, hipoksemiye ve diğer vital parametrelere etkisini araştırmayı hedefledik. Çalışmamıza sedasyon uygulanan, 18 yaş ve üstü 80 ERKP olgusu dahil edildi. Olgular, hasta grubu (rutin monitörizasyon ve kapnografi monitorizasyonu) ile kontrol grubu (yalnız rutin monitörizasyon) şeklinde ikiye ayrıldı. İki gruptaki desatürasyon, hipoksemi, taşikardi, bradikardi gelişimi ve havayolu yönetiminde kullanılan müdahaleler; kalitatif ve kantitatif açıdan kıyaslandı. Hasta grubunda end-tidal karbondioksit (EtCO2) yüksekliği ve düşüklüğünün, desatürasyon ve hipoksemi gelişiminin, dikkat edilmesi gereken integrated pulmonary index (IPI) düzeylerinin (5-7) ve müdahale gerektiren IPI düzeylerinin (1-4) görülme sıklığı; birbirleriyle ve diğer parametrelerle ilişkileri değerlendirildi. Hasta grubunda hiçbir olguda desatürasyon görülmedi. Kontrol grubunda desatürasyon görülme oranı, hasta grubundan anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,05). Hasta grubunda daha yüksek oranda sözel-taktil uyarı (STU) uygulandığı görüldü (p<0,05). İki grup arasında hipoksemi, bradikardi, taşikardi ve yapılan diğer müdahaleler yönünden anlamlı fark görülmedi. Hasta grubundaki olguların %67,5'inde (27/40) düşük EtCO2, %5'inde (2/40) yüksek EtCO2, %27,5'inde (11/40) apne, %37,5'inde (15/40) dikkat edilmesi gereken IPI değeri, %32,5'inde (13/40) müdahale edilmesi gereken IPI değeri görüldü. Dikkat edilmesi gereken IPI değerleri ile STU uygulanması (p<0,05) arasında, müdahale gerektiren durum ile apne ve bradipne gelişimi, STU, jaw-thrust manevrası (JTM), head-tilt manevrası (HTM) uygulanması arasında anlamlı ilişki saptandı. Hipoksemi gelişiminin görüldüğü yalnız bir hastada IPI 1-4 aralığındaydı. Sedatize ERKP olgularında EtCO2, apne ve IPI parametrelerinin anlık takibi ile solunum depresyonu önceden tanınabilir. Rutin monitörizasyona kapnografinin eklenmesi ile sedatize ERKP olgularında oksijen desatürasyonu gelişimi azalabilir. Anahtar kelimeler: Endoskopik retrograd kolanjio pankreatografi, ERKP, sedasyon, kapnografi, end-tidal karbondioksit, EtCO2.
Agent-based modeling and simulation in hospital energy planning
Healthcare facilities consist of various large buildings that have complex energy systems and high consumption volume of energy, as a result, they emit high carbon emissions. In this direction, the main aim of this thesis is to analyze the energy systems of a hospital in terms of energy converters, energy suppliers, and energy consumption, and consequently, providing flexible solutions that meet energy demands by reducing energy costs and carbon emissions. Initially, to analyze and put forth the pros and cons of the related literature, a systematic literature review was conducted by taking into consideration energy-relevant studies carried out for healthcare facilities. Like our reference hospital, it is difficult that reach short-term consumption data such as hourly load demands due to the absence of energy monitoring systems in particular old buildings. For the purpose of acquiring these short-term datasets, it was developed systematic algorithms that were derived from monthly data with the help of different sources of information, such as the data belong an energy feasibility study conducted in the previous years and various climatic factors. In the third phase, data envelopment analysis-based techniques were applied to measure the energy-based environmental efficiency of the hospital under different input variables on a monthly and yearly basis. In the fourth step, a comprehensive forecasting analysis was carried out with help of different machine learning regression models. In the main phase of the thesis, in the light of the aforementioned analyses, a detailed simulation model of the hospital energy system was improved based on an agent-based modeling approach. The simulation models in which three different scenarios are developed including the current situation are as follows; (1) hospital existing energy infrastructure, (2) adding cogeneration system to the current energy infrastructure, (3) adding cogeneration and photovoltaic systems together to the existing energy infrastructure. Once the running of the simulation models, metaheuristic-based simulation optimization approaches like genetic algorithm was employed to determine optimum cogeneration capacity and optimum number of photovoltaic panels under the aims of minimum system energy cost and carbon emission. Furthermore, a parametric analysis with different test problems was conducted to observe the system reaction to the parameter or condition change. The results indicate that the effective presence of cogeneration and photovoltaic is notable in the decreasing total system cost taking into consideration also lower carbon emissions.
Ürolojik üreterorenoskopi (URS) vakalarında sedasyon alan hastalarda kapnografinin (capnostream ile) rolü
Çalışmamızda; sedasyon altında yapılan üreterorenoskopi (URS) vakalarında, standart monitörizasyona ek olarak yapılan kapnografi monitörizasyonunun, apne, hipoksemi, desaturasyon ve diğer vital parametrelere etkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmamızda; sedasyon altında elektif olarak URS yapılacak olan, 18-75 yaş arasında 150 hasta dahil edildi. Olgular rastgele 75'er kişilik 2 gruba ayrıldı. Kapnografi monitörizasyonu yapılan olgular "Çalışma Grubu", kapnografi monitörizasyonu yapılmayan olgular "Kontrol Grubu" olarak adlandırıldı. Hastalar rutin olarak monitorize edildi. Çalışma grubundaki vakalarda ek olarak ETCO2 ve integre pulmoner indeks (IPI) non-invaziv şekilde monitorize edildi. Sedasyon süresince iki gruptaki apne, hipoksemi, desaturasyon gelişimi ve havayolu yönetiminde yapılan müdahaleler kaydedildi. Çalışma grubunda en az bir kez hipoksemi gelişen kişi sayısı 3 (%4) iken, kontrol grubunda en az bir kez hipoksemi gelişen kişi sayısı 17 (%22,7) olmuştur (p<0,05). Çalışma grubunda en az bir kez desaturasyon gelişen kişi sayısı 3 (%4) iken, kontrol grubunda en az bir kez desaturasyon gelişen kişi sayısı 24 (%32) olmuştur (p<0,05). Çalışma grubu ve kontrol grubu hastalarında apne gelişimi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamamıştır. Ayrıca gruplar arasında minimum SpO₂ değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. Sonuç olarak çalışmamızda; kapnografi monitorizasyonu ile solunum depresyonu anında saptanıp gerekli müdahale ile apne, hipoksemi ve desatürasyon gelişimi önlenebilmektedir. Anahtar kelimeler: Kapnografi, end-tidal karbondioksit, apne, hipoksemi, desaturasyon.
Investigation of HCO3–/CO2 as an evaluation method for respiratory system functions in patients recovered from COVID-19
The outbreak of the novel coronavirus disease (COVID-19), caused by severe acute respiratory syndrome coronavirus 2 (SARS-CoV-2), is seeing a rapid increase in the number of infected patients worldwide. The aim of this study was to assess lung function by calculating HCO-3 ions, which reflect the shares of carbon dioxide in the body in people who have recovered from COVID-19 and comparing this share to healthy people. The difference between the shares of infected and healthy subjects can be used to assess respiratory function. The study took 130 patients with respiratory problems confirmed with Covid-19 by PCR and/or positive serology (Igg or Igm) compared to another 70 non-Covid-19 patients with PCR and/or serology in Baquba Teaching Hospital in Diyala Governorate, Republic of Iraq. Age had a clear importance, as the study proved that the older the age, the higher the infection rate, and the higher the death rate from COVID-19. There were no differences between the study groups regarding weight and body mass index. Where these results indicate that weight is not a factor for increasing the infection of COVID-19. The results of HCO-3 indicated a clear importance and changes towards the increase in relation to the second group, and this indicates that the percentage of infection with HCO-3 increases at the onset of infection with Covid_19. With regard to CO2 levels changed in both groups, which indicates that the effect remains continuous and the percentage of CO2 increases and the lack of oxygen leads to death. Sodium results indicate its decrease at the beginning and during infection with COVID-19. The concentrations of IL-6 and hsC-RP changed clearly and significantly, which indicates an increase in immunological changes when infected with COVID-19. These tests are considered diagnostic tests for COVID-19. D-Dimer concentrations changed dramatically towards an increase, and this increases the blood clotting rate and thus increases the death rates of COVID-19. These tests are considered diagnostic tests for COVID-19. The study found that the levels of white blood cells were affected at the onset of infection with COVID-19.
Absorbsiyonlu soğutma sistemi için dolgulu kolon tasarımı
Absorbsiyonlu soğutma sistemi ile mekanik sıkıştırmalı soğutma sistemi karşılaştırıldı ve mekanik sıkıştırmalı sistemin termodinamiksel olarak absorbsiyonlu sistemden çok az üstünlüğü olduğu saptandı. Buna karşın absorbsiyonlu sistem düşük sıcaklıkta ısı enerjisi kullanıldığında, bu enerji güneşten veya endüstriyel atık ısı enerjisinden alınabileceği için ucuzdur. Mekanik soğutmalı sistem ise pahalı olan elektrik enerjisini kullanmaktadır. Absorbsiyonlu sistemin performansının arttırılabilmesi için soğutucu akışkan-absorbant çiftleri ile absorber tasarımı üzerinde araştırma yapılması gerekir. Değişik soğutucu akışkan-absorbent çiftlerinin kıyaslanması için bir model önerildi. Bu modelde hesaplamalar için kullanılacak bilginin çoğu kaynaklarda vardır. 11 değişik akışkan çifti üzerinde hesaplamalar ve kıyaslamalar yapıldı ve bunlardan en uygun akışkan çiftin NH3 - LİNO3 olduğu görüldü. Ancak absorberde kütle aktarımının yavaş olması nedeniyle oluşan problemler göz önüne alındığında mekanik sıkıştırmalı sistemden daha az etkindir. Dolgulu kolonda kütle aktaran hızının arttırılabilmesi için kimyasal reaksiyon ve absorbsiyonun aynı anda olduğu akışkan çiftleri olarak CO2 - MEA çözeltisi, absorbsiyonlu soğutma sistemi için uygun özelliklerinden dolayı seçildi. Aynı çalışma koşullarında kimyasal reaksiyonlu kütle aktaran hızının, fiziksel kütle aktaran hızına oranını veren zenginleştirme faktörü ( ) yaklaşık 10 olarak belirlendi. Dolgulu kolon tasarımında kullanılan etkin ara yüzey ( a ), gaz - sıvı ara yüzey konsantrasyonu ( Cai ) değerlerinin hesaplamalarında genellikle absorbsiyon esas alınmıştır. Gerçekte kimyasal reaksiyonun etkisiyle bu değerler artmaktadır. Dolgulu kolon boyu için türetilen sonuç model denkleminde yenilenmiş (a) etkin ara yüzey, (Cai) gaz - sıvı ara yüzey konsantrasyonu kullanılarak daha gerçekçi dolgulu kolon boyu aralığı belirlenmiştir.
Sürdürülebilir kalkınma çerçevesinde doğrudan yabancı yatırımlar ve CO2 ilişkisi: Türkiye örneği
Küreselleşme süreci, sermayenin uluslararası serbestliğe sahip olmasına yol açmıştır. Sürdürülebilir ekonomik büyüme hedeflerine ulaşmak isteyen ve yeni yatırımları finanse etmeye çalışan ülkeler, sermayenin serbest hale geldiği bu ortamda uluslararası şirketler aracılığı ile yapılan DYY'leri çekmeye çalışmaktadır. Sanayileşme konusunda gelişmiş ülkeleri yakalamak için hızla büyümek zorunda kalan gelişmekte olan ülkeler için, DYY'ler çok daha önemli bir yere sahiptir. Sanayileşme ve ekonomik büyüme faaliyetleri sonucunda oluşan CO2 emisyonu ve çevreye verilen zararın sorumlusu olan gelişmiş ülkelerde, uluslararası sözleşmeler gereği sıkı çevre politikası uygulanmaktadır. Gelişmiş ülkelerde uluslararası şirketlerin, kirli endüstrilerini DYY yoluyla gelişmekte olan ülkelere yönlendirdiği göze çarpmaktadır. Literatürde bu konuda yapılan uygulamalı çalışmalar, Kirlilik Sığınağı Hipotezi üzerine kurulmuştur. Bu çalışmada, Türkiye'ye gelen DYY akımlarının CO2 emisyonu ve ekonomik büyüme ile olan ilişkisi araştırılmıştır. Türkiye'de CO2 emisyonu, DYY ve GSYİH arasında karşılıklı nedensellik ilişkisinin olduğu yönünde kurulan hipotez, 1980-2017 dönemi verileri kullanılarak Granger Nedensellik testi yöntemiyle incelenmiştir. Analiz sonucunda değişkenler arasında karşılıklı nedensellik bulunamamış fakat, DYY ve GSYİH'dan CO2 emisyonuna doğru tek yönlü bir nedensellik olduğu belirlenmiştir. Ayrıca GSYİH'nın da DYY'nin nedeni olduğu belirlenmiştir. Elde edilen bulgular, Kirlilik Sığınağı Hipotezini doğrular niteliktedir. Bu bilgiler ışığında, Türkiye'ye gelen DYY'nin ve ekonomik büyümeye bağlı olarak gerçekleşen üretim artışının, ülkede CO2 emisyonlarını arttırdığı ve çevreye zarar verdiği görülmektedir. Türkiye son yıllarda CO2 emisyonlarını azaltmak için çevreyle uyumlu olan yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmekle birlikte, henüz istenilen seviyeye ulaşmadığı söylenilebilir.
Elektrik tesisatı ve ekipmanlarının yangından korunmasında kullanılan otomatik yangın söndürme sistemlerinin incelenmesi
Ülkemizde elektrik kaynaklarında meydana gelen kaza-olaylar neticesinde elektrik kaynaklı yangınlar büyük oranda görülmektedir. Elektrik kaynaklı kazalar birçok sebepten dolayı oluşabilmekte olup, kazaların önceden kestirilmesi çoğu zaman mümkün olmamaktadır. Çok ani şekilde meydana gelen bu kazaların en büyük sonuçlarından bir tanesi yangındır. Bu yüzden elektrik kaynaklarında oluşabilecek yangınlara karşı gerekli önlemlerin alınması, birçok yangının engellenmesini sağlayacaktır. Elektrik yangınları günümüzde çok büyük kayıplara neden olmaktadır. Bunun için can ve mal güvenliğinin sağlanması için elektriğe bağlı yangınların incelenmesi önem arz etmektedir.
Ameliyathane çalışanlarında N99/FFP3 maske ve cerrahi maske birlikte kullanımının ETCO2 seviyelerine etkisi
Amaç: İnsan yaşamının en önemli önkoşullarından biri karbondioksitin sürekli ortadan kaldırılmasıdır. Vücutta CO2 üretimi ile atılımı arasında bir denge vardır: dokulardan kan yoluyla taşınması, alveollere yayılması ve ventilasyon ile ortadan kaldırılması. Bu taşıma ve eliminasyon süreçlerinin herhangi bir şekilde bozulması, homeostazisi önemli ölçüde bozan hiperkapniye neden olur. Bu çalışmanın amacı ameliyathane çalışanlarında N99/FFP3 maske ve cerrahi maske birlikte kullanımının ETCO2 seviyelerine etkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji Anabilim Dalında prospektif gözlemsel olarak yapıldı. Çalışmaya etik kurul onayı ve katılımcıların yazılı onamları alındıktan sonra 15.112021-30.12.2021 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi ameliyathanesinde çalışan 18-60 yaş aralığında 55 kişi gönüllü sağlık çalışanı dahil edildi. Çalışmada ETCO2 ölçümü için kapnograf (CapnostreamTM35 portabl respirator monitörü) ve kapnograf uyumlu ETCO2 örnekleme hattı-nazal kanül (filter line®) kullanıldı. Katılımcıların demografik özellikleri, mevcut veya geçirilmiş hastalıkları, sigara kullanımı, maskesiz solunum sırasında ETCO2, nabız, oksijen saturasyonu, solunum sayısı, EPİ (Entegre Pulmoner İndeks) değerleri bilgi formuna kaydedilerek N99/FFP3 maske ve cerrahi maske taktıktan sonra ameliyathanede günlük çalışma şartlarında 30 dakika sürede 10. - 20. - 30. dakikalarda değerlerin takibi yapılarak çalışma formuna kaydedildi. Tüm veriler Çukurova Üniversitesi Biyoistatistik Anabilim Dalı tarafından analiz edildi. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics Versiyon 20.0 paket programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen katılımcıların yaş ortalaması 29,3±4,5 olup %49,1'i erkek, %50,9'u kadındı. Katılımcıların ortalama boy uzunluğu 171,5 ± 9,7 cm, vücut ağırlığı ortalaması 70,4 ± 13,5 kg, vücut kitle indeksi ortalaması 23,8 ± 2,9 kg/m2 idi. Çalışmaya dahil edilen katılımcıların %34,5'inde sigara öyküsü mevcut, %65,5'inde sigara öyküsü bulunmamaktaydı. Katılımcıların %47,3 oranında COVİD-19 hikayesi mevcut olup, %52,7'sinde COVİD-19 hikayesi mevcut değildi. Katılımcıların %20'sinde kronik hastalık öyküsü olduğu, %80'inde kronik hastalık öyküsü olmadığı görüldü. Zaman içinde (maskesiz- maske kullanırken10.dakika- maske kullanırken 20.dakika- maske kullanırken 30.dakika) end-tidal karbondioksit, solunum sayısı, EPİ skoru, kalp atım hızı değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı değişiklik saptandı. Zaman içinde oksijen saturasyonu değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı değişiklik bulunamadı. Vücut kitle indeksi, geçirilmiş COVİD-19 öyküsü ile, kronik hastalık öyküsü ile ETCO2 artışı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunamadı. Sigara kullanım öyküsü ile ETCO2 artışı arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon bulundu. Sigara içme durumunun içmeyenlere göre ETCO2 (bazal ile 30.dakika) farkında 2,75 kat artışa neden olduğu tespit edildi. Vücut kitle indeksi, geçirilmiş COVİD-19 öyküsü, sigara kullanımı, kronik hastalık öyküsü ile EPİ skoru düşüşü arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunamadı. Sonuç: Çalışmamızdan elde edilen verilere göre N99/FFP3 maske ve cerrahi maske birlikte kullanımı zaman içinde ETCO2 değerlerinde belirgin artışa neden oluyor. İkincil sonuçlarımız olan solunum sayısı ve kalp hızında zaman içinde anlamlı artışla birlikte EPİ skorunda anlamlı azalma saptadık. Eldeki sonuçlarımıza göre sigara içicisi olmanın içmeyenlere göre ETCO2 farkında 2,75 kat artışa neden olduğunu gözlemledik.
Sıçan ve farelerde yapay solunum altında oksijen ve karbondioksit gazlarının analizi
Yapay solunumda ventilasyonun sağlanması ve kontrol edilmesi özel bir önem taşımaktadır. Küçük laboratuar hayvanlarında yapay solunum uygulamasının zorluğunun yanı sıra solunum gazlarının ölçümleri de ayrıca zordur. Bu çalışmada yapay solunum yapan küçük deney hayvanlarında ?indirekt kalorimetri? uygulamasında kullanılmak üzere bir yapay solunum valfi ve solunum cihazı yapılması amaçlanmıştır.Deneylerde Wistar cinsi sıçanlar ve BALB-c cinsi fareler kullanılmıştır. Üretan anestezisi uygulanmış ve cerrahi trakeotomiyi takiben, oda havası ile genel anestezi altında yapay solunum uygulanmıştır. Ekspire edilen solunum havası bir bölme içinde özel bir valf yardımı ile biriktirilmiştir. Ekspirasyon havasındaki oksijen ve karbodioksit konsantrasyonları ölçülmüş ve bilgisayara kayıt edilmiştir. Bilgisayar kayıtları kullanılarak, ?ventilasyon? ve ?oksijen alımı? ve ?karbondioksit atımı? hesaplanmıştır.Sıçanlarda elde edilen sonuçlar net bir şekilde uygulamamızın başarısını göstermektedir. Farelerde üretan anestezisi dozuna bağlı olduğu düşünülen dolaşım depresyonu gelişmiştir. Buna paralel olarak, deneysel düzeneğimizin performansından kaynaklanmayan, bifazik solunum parametreleri varyansları izlenmiştir.Yapay solunum için geliştirilen ?silindir pistonlu solunum valfinin? kullanıldığı deneysel düzenek, düşük ölü boşluğu ile solunum gazlarının duyarlı bir şekilde ölçülmesini sağlamış ve küçük laboratuar hayvanlarında uygulaması başarılı bir şekilde yapılmıştır. Deney sonuçlarımız bu ilk defa kullanılan -icat edilen- gaz toplama ünitesinin ve solunum makinesinin etkinliğini göstermiştir. Dolayısı ile sözü edilen deneysel düzenek, yapay solunum altında indirekt kalorimetrik olarak metabolizma hızını ölçmeyi gerekli kılan daha birçok bilimsel hayvan modellerinde ve muhtemel akciğer hasarının fonksiyonel olarak değerlendirilmesinde kullanılabilinir.
Güneydoğu Anadolu bölgesindeki organik nohut depo zararlısı Callosobruchus maculatus'un yüskek basınçta karbondioksit ile eliminasyonu
Bu çalışmada, organik Türk nohudu konukçusu, depo zararlısı fasulye böceği, Callosobruchus maculatus'un tüm hayat evrelerinin, %99,90 saflıkta karbondioksit kullanarak farklı basınçlarda ve farklı gaz dolum ve boşaltım zamanlarında % 100 elimisayonu için gerekli olan en uygun zaman aralıkları araştırılmıştır.C. maculatus'un takip eden yaşam evrelerinde, 22-26 °C sıcaklık aralığında ; (1) 15 bar basınçta 360 dakikada pupa, larva ve yumurta, 1 dakikada ergin, (2) 20 bar basınçta 50 dakikada yumurta, 120 dakikada larva, 165 dakikada pupa, 1 dakikada ergin, (3) 25 bar basınçta 30 dakikada yumurta, 50 dakikada larva, 60 dakikada pupa, 1 dakikada ergin, (4) 30 bar basınçta 30 dakikada yumurta ve larva, 40 dakikada pupa, 1 dakikada erginlerde % 100 ölüm sağlanmıştır.Karbondioksitin dolum ve boşaltım süreleri ile ölüm oranları arasında bir korelasyon olmadığı tespit edilmiştir.Anahtar kelimeler: Callosobruchus maculatus, organik nohut, karbondioksit, yüksek basınç.
Kalorifer yakan apartman görevlilerinde kronik karbon monoksit maruziyetinin etkileri
Bu çalışmamızda kronik karbon monoksite maruz kalan kişilerde ateroskleroz, karotis intima media kalınlığı, yüksek sensiviteli C-reaktif protein ve hava yolu obstrüksiyonun ilişkisini inceledik.En az 10 yıl boyunca apartmanlarda çalışan sağlıklı, sigara içmeyen 47 kalorifer yakan erkek apartman görevlisi (çalışma grubu) ve yaşça uyuşan 48 sağlıklı erkek (kontrol grubu) çalışmaya alındı. Kalorifer yakan apartman görevlileri ve kontrol gruplarının yaş, vücut kitle indeksi, kan basıncı, total kolesterol, trigliserit, düşük dansiteli lipoprotein kolesterol, yüksek dansiteli lipoprotein kolesterol, karotis intima media kalınlığı, karboksihemoglobin, yüksek sensiviteli C-reaktif protein, ekspiratuvar tepe akım hızı değerleri ölçülüp SSPS 13.0 yazılım programı kullanılarak istatistiksel analizi yapıldı.Her iki grubun klinik özellikleri, yaş, vücut kitle indeksi, kan basıncı, total kolesterol, trigliserit, düşük dansiteli lipoprotein kolesterol, yüksek dansiteli lipoprotein kolesterol değerleri birbirleriyle benzer bulundu. Bunun yanında kalorifer yakan apartman görevlilerinde karboksihemoglobin (%4.5±1.5/2.0±1.1), yüksek sensiviteli C-reaktif protein (3.2±2.1/1.1±0.8 mg/L), karotis intima media kalınlığı (1.11±0.32/0.91±0.11 mm) değerlerinin kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu tespit edildi. Gruplar arasında; karboksihemoglobin (p<0.001), yüksek sensiviteli C-reaktif protein seviyesi (p<0.001), karotis intima media kalınlığı (p<0.001) karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Kalorifer yakan apartman görevlilerinde yüksek sensiviteli C-reaktif protein seviyesi ve çalışma yılı (p<0.001), yüksek sensiviteli C-reaktif protein seviyesi ve karboksihemoglobin seviyesi(p<0.001) arasında istatistiksel olarak anlamlı sonuç elde edildi. Kontrol grubunda ise sadece karboksihemoglobin ve yüksek sensiviteli C-reaktif protein seviyesi (p=0.002) arasında anlamlı ilişki bulundu. Ekspiratuvar tepe akım hızı değerlerindeki düşmenin kalorifer yakan apartman görevlilerinde (ortalama; 38.2/7.1 L/dakika) kontrol grubuna göre daha fazla olduğu tespit edildi.Bu çalışmayla kronik karbon monoksit maruziyetinin zamanla yüksek sensiviteli C-reaktif protein seviyesini arttırdığını, karotis intima media kalınlığını artırarak ateroskleroz oluşumuna zemin hazırlayan bir faktör olduğunu ayrıca hava yollarında daralma yaparak ekspiratuvar tepe akım hızında azalmaya neden olduğu sonucuna varılmıştır.
Co2 retansiyonu olan hastalarda NSE ve S100-ß düzeylerinin araştırılması
CO2 RETANSİYONU OLAN HASTALARDA NSE VE S100-ß DÜZEYLERİNİN ARAŞTIRILMASI Giriş ve Amaç: Karbondioksit (CO2) retansiyonu vücuttan fazla CO2'nin akciğerler yardımıyla atılımının birtakım nedenlerle azalması olarak tanımlanan fizyopatolojik bir süreçtir. Başta solunum sistemi olmak üzere birçok majör sistemin akut ve kronik hastalıklarında vücutta CO2 retansiyonu meydana gelebilir. Bu gibi durumlarda CO2 retansiyonu vücudun dengeleyici mekanizmaları tarafından düzenlenmeye çalışılır. Bu düzenlemenin başlıca kontrolcüsü olan santral sinir sistemi (SSS), solunum sisteminin düzenlenmesinde CO2 seviyelerini temel belirteç olarak kullanır. Fakat CO2 düzeyleri ileri derecede arttığında SSS bu duruma uygun tam bir düzenleyici yanıt veremez. Bu uygunsuz yanıt zararlı bir zinciri başlatır ve SSS bir dizi hasara neden olur. Bu tehlikeli durumu ön görmede klinisyene yardımcı olabilecek ve ona yön verebilecek birtakım belirteçlere ihtiyaç vardır. Son yıllarda GFAP, NMDA, APO C1-C3, PARK7, NDKA, IGF-1, adiponektin, oreksin A, NSE, S100-ß gibi biyobelirteçler, beyin hasarını göstermede özellikli bir belirteç bulabilmek amacıyla araştırılmaktadır. Bizim çalışmamızda ise nöron hücresinin sitoplazmasında yer alan iki protein yapıda bileşik olan NSE ve S100-ß düzeyleri araştırılmıştır. CO2 retansiyonu olan hastalarda NSE ve S100-ß düzeylerini inceleyen çalışmamızın amacı, sinir sisteminin hasar göüp görmediğini tespit etmede birer biyobelirteç olarak NSE ve S100-ß'nın kullanılıp kullanılamayacağını tespit etmektir. Gerekçe ve Yöntem: Acil servise başvuru anında PaCO2?45 mmHg olduğu tespit edilen 100 kişi hasta grubu ve gönüllü 48 kişi ise kontrol grubu olarak çalışmaya dâhil edilmiştir. Hastalardan alınan venöz kan örneklerinde temel biyokimyasal değerler, NSE ve S100-ß düzeyleri incelenmiştir. CO2 miktarıyla NSE ve S100-ß düzeyleri arasında bir ilişki olup olmadığı bir istatistik programı yardımıyla yorumlanmıştır. Sonuçlar: Hastalarda tespit edilen PaCO2 düzeyleri 64,40±14,73 mmHg (min:46, mak:110 mmHg) ölçülmüştür. NSE miktarı 69,45±363,96 ng/ml (min:0, mak:3320 ng/ml). S100-ß miktarı ise160,57±540,55 pg/ml (min:0, mak:3453,07 pg/ml). PaCO2 ve NSE düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı bir ilişki tespit edilememiştir (p=0,580). PaCO2 ve S100-ß düzeyleri arasındaki ilişki de istatistiksel olarak anlamlı değildir (p=0,706). PaCO2 seviyeleri ile acile başvuru anındaki, bir hafta, bir ay ve altı ay sonraki sağ kalımların istatistiksel olarak ilişkili olduğu bulunmuştur (p<0.05). Hastaların özgeçmişleri ile NSE ve S100-ß düeyleri arasındaki ilişki de anlamsız bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızın sonucunda hastalardaki PaCO2 düzeyi ile NSE ve S100-ß düeyleri arasında bir ilişki bulunamamıştır. Çalışmamızdaki kısıtlamaların aşılacağı başka araştırmalarda bu biyokimyasal değerlerin aralarında bir ilişki tespit edilebilir. CO2 retansiyonunda meydana gelen SSS hasarında NSE ve S100-ß düzeylerinin kullanışlı birer biyobelirteç olup olmadığının anlaşılması için daha birçok çalışmanın yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Karbon dioksit retansiyonu, Nöron Spesifik Enolaz, S100-ß
Al, Ni, Er ve Tb elementleri katkılanmış 1 boyutlu ZnO nanoçubukların sentezlenmesi, karakterizasyonu ve CO2 gazı algılama özelliklerinin incelenmesi
Sol-gel yöntemi kullanılarak elde edilen ZnO ince film çekirdekleyici tabaka olarak kullanılarak hidrotermal yöntemle 1D ZnO nanoyapılar elde edilmiştir. Elde edilen yapılara geçiş metali olarak alüminyum ve nikel, nadir toprak elementi olarak ise erbiyum ve terbiyum elementleri ağırlıkça %1, 3, 5 ve 7 oranlarında katkılanmıştır. Yapısal incelemelerde saf numuneye oranla katkılı numunelerin kristalografik yapılarında iyileşme görülmüştür. Numunelerin yüzey morfolojilerinin katkı ile değiştiği taramalı elektron mikroskobu ile belirlenmiştir. Yüzey morfolojilerinde katkı elementi ve oranına bağlı değişimler oluşması numunelerin farklı amaç ve uygulamalarda kullanılabilir hale getirebilmektedir. Optik özelliklerin incelenmesi için UV spektrofotometre ve PL analizleri kullanılmıştır. Üretilen numunelerin optik geçirgenliklerinin genellikle katkı ile azaldığı gözlenmiş olup buradan hesaplanan yasak enerji bant değerleri incelenmiştir. Tüm numunelerin CO2 gazı algılama özelliklerinin belirlenmesi için öncelikle sabit gaz konsantrasyonunda en uygun çalışma sıcaklıkları belirlenmiş ve dinamik gaz ölçümleri yapılmıştır. 1, 5, 10, 25, 50 ve 100 ppm CO2 gaz konsantrasyonlarında yapılan dinamik ölçümler sonucunda tüm numunelerin kabul edilebilir duyarlılık gösterdiği sonucuna varılmıştır. Yapılan ölçümlerde %5 katkılı AZ5, EZ5, NZ5 ve TZ5 numunelerinin diğerlerinden daha yüksek duyarlılık sergiledikleri görülmüştür. Dinamik ölçümlerden alınan veriler kullanılarak numunelerin yanıt ve geri dönüş süreleri hesaplanmıştır. Tüm numuneler içerisinde NZ5 numunesinin en yüksek duyarlılık ve en iyi yanıt-geri dönüş zamanlarına sahip olduğu sonucuna varılmıştır.
Jeotermal kaynaklı güç üretim sisteminin termodinamik analizi
Bu çalı?mada iş akışkanı olarak karbon-dioksitin kullanıldığı, jeotermal enerji kaynaklı güç çevrimleri tasarlanmış ve çevrimlerin termodinamik analizi gerçekleştirilmiştir. İlk önce yeryüzünde türbin ile yoğuşturucudan meydana gelen basit bir güç üretim çevrimi öngörülmüş ve bu çevrimin farklı rezervuar koşullarında değişen termodinamik özellikleri incelenmiştir. Ardından bu çevrimin Ömerbeyli jeotermal sahasında bulunan bazı kuyulara ait rezervuar özelliklerindeki termodinamik analizi yapılmıştır. Daha sonra çevrime pompa ilave edildiğinde, çevrimin termodinamik analizindeki değişiklikler incelenmiştir. Son olarak tasarlanan ikili bir çevrimde karbon-dioksit ile birlikte farklı iş akışkanları denenerek, çevrimin termodinamik analizi gerçekleştirilmiştir. Her bir çevrim sonucunda elde edilen veriler ile oluşturulan diyagramlar karşılaştırılarak incelemesi yapılmıştır.Anahtar Kelimeler :Jeotermal enerji, karbon-dioksit, güç çevrimi, termodinamik analiz
Kabarcıklı kolonda sodyum metaborat çözeltisine karbon dioksitin absorpsiyonu
Günümüzün en güncel problemlerinden birisi olan küresel ısınma, atmosfere salınan sera gazlarından dolayı olmaktadır ve en önemli sera gazlarından birisi de karbon dioksittir. Küresel ısınmanın engellenmesi için özellikle termik santrallerden proses sonucu çıkan CO2'in tutulması ve uygun yerlere depolanması gerekmektedir. Karbondioksitin tutulması için endüstride genellikle amin çözeltileri ya da amonyak gibi değişik çözeltiler kullanılmaktadır. Absorpsiyon kolonlarında bu farklı çözeltilerle tutulan CO2'in yer altında veya okyanuslara depolanması hakkında da çalışmalar sürmektedir.Bu çalışma CO2'in atık gazlardan tutulması üzerinedir. İlk olarak sodyum metaborat çözeltisinin CO2 tutulmasında kullanılabileceği araştırılmış ve uygun bir tutucu olduğu kanıtlanmıştır. Ardından endüstriyel uygulamanın ilk ve basit bir örneği olan sıvıya göre kesikli kabarcıklı kolonda kimyasal reaksiyonlu absorpsiyonun gerçekleştirildiği gösterilmiştir.Çalışmanın sonraki aşamasında ilk olarak sodyum metaborat çözeltisine CO2'in absorpsiyonu sonucu gerçekleşen reaksiyonun kinetiği incelenmiştir ve frekans faktörü ile aktivasyon enerjisi sırasıyla 1,97x10-3 m3/mol-s ve 18062 J/mol olarak hesaplanmıştır. Üçüncü olarak çalışmalara sürekli kabarcıklı kolonda devam edilmiştir. Öncelikle kabarcıklı kolonda farklı gaz akış hızlarındaki gaz ve sıvı tutulmaları belirlenmiştir. Daha sonra kabarcıklı kolonda, oksijen desorpsiyonu ile sıvı fazı fiziksel kütle transferi katsayısı ve sodyum metaborat çözeltisine CO2'in absorpsiyonu çalışmaları ile sıvı fazı kimyasal kütle transferi deneysel olarak incelenmiştir. Bunun sonucunda sodyum metaborat çözeltisine CO2'in absorpsiyonu için kütle transfer hızında kimyasal reaksiyonun etkisini veren artış faktörü belirlenmiştir. Bu artış faktörü, önerilen sistemin endüstriye uyarlanmasındaki tasarım hesaplarında yararlı olacaktırAyrıca bu çalışma ile, sodyum borhidrürden H2 elde edildikten sonra kalan sodyum metaboratın karbon dioksit bertarafı gibi güncel bir konuda da değerlendirilmesinin mümkün olduğu gösterilmiştir. Absorpsiyon işlemi sonunda elde edilen çözeltinin kurutulması ile de sanayiide (özellikle cam sanayiinde) değerlendirilme potansiyeli yüksek olan bir karışım elde edilmiştir.
Artan yüke karşı egzersiz testinin anaerobik eşik altı ve üstü bölgelerinde akciğer gaz değişimi parametrelerinin karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı; antrenmanlı ve antrenmansız bireylerde yapılan artan yüke karşı egzersiz testinin anaerobik eşik altı ve üstü bölgelerinde solunum (VE), O2 alımı (VO2) ve CO2 atılımı (VCO2) arasındaki ilişkilerin karşılaştırmalı olarak belirlenmesidir. Çalışmada, sedanter (n=10) ve antrenmanlı (n=10) bireylerde şiddeti düzenli olarak artan yüke karşı egzersiz testi uygulandı. Solunum gaz değişim parametreleri; gaz analizör sistemi kullanılarak solunumdan solunuma tespit edildi. Solunum parametreleri türbin hacimli transdüser kullanılarak değerlendirildi. Kardiyak cevabı değerlendirmek için 12 derivasyonlu elektrokardiyografi kullanıldı. Anaerobik eşik (AE) V-slope metodu kullanılarak tespit edildi. Veriler Mann-Whitney U testi kullanılarak analiz edildi. 26±0.9 sporcularda 27.5±0.7 VE/VCO2 değerleri ısınma döneminde sedanterlerde 32±1.6 ve sporcular da 32±0.6; AE bölgesinde sedanterlerde 26±1 ve sporcularda 26.5±0.7; SKN'de sedanterlerde 26±0.9 sporcularda 27.5±0.7 maksimalde de sedanterlerde 30±1.3 sporcularda ise 30±1.1 olarak bulunmuş gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlılık bulunmamıştır. (P>0.05). Sonuç olarak; solunum, O2 alımı, CO2 atılımı, iş güçleri farklı olmasına rağmen sporcu ve sedanterler arasında 25-27 seviyelerde olup fark bulunmamaktadır. Bu VE/VCO2 değerlerin artması hastalık belirtisi olarak kullanılmaktadır fakat alt seviyelere düşüklüğü sağlamlılık derecesi olarak kullanılmamaktadır.
Atıklardan elde edilen karbon nanotüplerden kompozit malzeme üretimi ve karbondioksit tutucu olarak kullanım potansiyellerinin belirlenmesi
Küresel hedefler doğrultusunda atmosfere salınan karbondioksit (CO2) emisyonlarının azaltılması için çözüm yollarının bulunması önemlidir. Günümüzde CO2 adsorpsiyonu ile ilgili farklı malzemeler kullanılmaktadır. Katı malzemeler arasında, karbonlu malzemeler, yapısal özellikleri ve zorlu ortamlara karşı yüksek dayanıklılığı nedeniyle CO2 adsorpsiyonu için tercih edilmektedir. Karbon nanotüpler (CNT) de yüksek filtreleme özelliği nedeniyle filtre ve adsorban olarak, dayanımı yüksek olduğundan birçok kompozit malzeme ile uygulama alanı bulunmaktadır. Bu tez çalışmasında, atıklardan üretilen karbon nanotüplerin karbondioksit tutucu olarak kullanım potansiyelinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Tezde, atıktan üretilen CNT ve ticari CNT'lerin adsorpsiyon verimleri karşılaştırıldıktan sonra, adsorpsiyon verimini artırmak için CNT ile polivinil alkol (PVA) ve etilendiamin tetra asetik asit (EDTA) kullanılarak kompozit malzeme üretilmiştir. Elde edilen malzemelerle de adsorpsiyon çalışmaları gerçekleştirilmiş ve sonuçlar karşılaştırılmıştır. Elde edilen sonuçlara göre en yüksek verime PVA ile hazırlanan kompozit malzemede ulaşılmış olup, atıktan elde edilen bir ürünün ticari uygulaması ile günümüzde oldukça önemli hale gelen karbondioksit tutucular için yeni bir ürün alternatifi oluşturulabilmiştir.
Kuluçka makinesindeki oksijen-karbondioksit seviyelerinin ve damızlık yaşının etlik civcivlerde kalp ve akciğer gelişimine etkileri
Bu çalışmada, etlik civciv, kalp ve akciğer ağırlığı üzerine damızlık sürü yaşı ve kuluçka makinesindeki oksijen-karbondioksit (O2-CO2) seviyelerinin etkileri araştırıldı. Bu amaçla, genç (25 hafta), orta yaşlı (36 hafta) ve yaşlı (64 hafta) olmak üzere üç farklı yaştaki Ross 308 etlik damızlık sürüden elde edilen 1920 adet kuluçkalık yumurta (her damızlık yaşından 640 adet olmak üzere) çalışmanın yumurta materyalini oluşturmuştur. Kuluçka dönemi boyunca makine içerisinde farklı oksijen-karbondioksit seviyelerinin oluşmasını sağlayan havalandırma programları (CO2, C; O2, O ve O2-CO2, OC) uygulanmıştır. Kontrol (K) ve farklı diğer muamele gruplarında gerçekleşen O2-CO2 değerleri ortalamaları sırasıyla, (KO2/CO2, CO2/CO2, OO2/CO2 ve OCO2/CO2); 20,58-0,71; 20,49-0,96; 20,48-0,58 ve 21,13-0,79 olmuştur. Araştırma sonunda, sürü yaşı ve O2-CO2 seviyelerinin civciv ağırlığı, kalp ve akciğer ağırlığına etkisi ayrı ayrı ve birlikte (interaksiyon) değerlendirilmiştir. Araştırma sonucunda, damızlık yaşının civciv, kalp ve akciğer ağırlığını önemli ölçüde etkilediği tespit edilmiştir (sırasıyla p=0,000, p=0,002 ve p=0,001). Kuluçka makinesinde O2-CO2 seviyesinin civciv ağırlığını etkilemediği (p=0,935), kalp ve akciğer ağırlığını ise önemli ölçüde etkilediği (sırasıyla, p=0,000 ve p=0,016) tespit edilmiştir. Ayrıca muamele grupları arasındaki interaksiyon da hem civciv, hem kalp hem de akciğer ağırlıkları açısından önemli olarak tespit edilmiştir (sırasıyla p=0,000, p=0,000 ve p=0,010). Konuyla ilgili çalışmaların sürdürülmesi ve kuluçka sonrası aşamaları da içine alacak daha kapsamlı çalışmalar yapılması gerektiği düşünülmektedir.
Polietilenimin yüklü mezogözenekli silika malzemelerin CO2 adsorpsiyon performansının araştırılması
Proje kapsamında, gaz fazı sistemlerdeki CO2 adsorplama kapasitesinin yüksek olduğu bilinen amin grubu emdirilmiş silika malzemelerin sentezi gerçekleştirilmektedir. Silika destek malzemesi türü (MCM-48 veya MSN), destek malzemesinin kalsine edilme durumu, kalsine numunelere yüzey aktif madde ilavesi ve amin grubu yükleme oranının (ağırlıkça %50 ve %70) adsorbanların yapısı üzerindeki etkisi incelenmektedir. Amin yapısı emdirilmiş silika malzemelerin karakterizasyonu için x-ışını kırınım, azot ve karbondioksit sorpsiyonu, FT-IR spektroskopi, taramalı elektron mikroskopi gibi yöntemler kullanılmaktadır. Analizi gerçekleştirilen numuneler göz önünde bulundurulduğunda, amin grubunun ilave edilmesi ile destek malzemesindeki gözeneklere polietileniminin nüfuz etmesi sonucu kristal yapının korunmasına rağmen karakteristik düzlem piki şiddetlerinde azalma meydana geldiği belirlenmiştir. Bununla birlikte, destek malzemeleri üzerine polietilenimin katkılanması sonucu gözeneklerin tıkanmasına bağlı olarak yüzey alanında düşme gözlenmiştir. Morfolojik yapının incelendiği taramalı elektron mikroskobu görüntülerinde de MSN-esaslı silika destek malzemelerin karakteristik olarak çubuk benzeri yapıya sahip olduğu, MCM-48 esaslı malzemelerin ise küresel yapıda olduğu ve amin yüklenmesi ile yüzeyin PEI tarafından kaplandığı belirlenmiştir. Adsorbanların gaz kirletici olarak CO2 tutma yetenekleri incelendiğinde, PEI yüklenmemiş destek malzemelerin düşük kapasiteye sahip olduğu (UC-MCM-48: 0,48 mmol/g, MCM-48: 0,36 mmol/g, UC-MSN: 0,26 mmol/g, C-MSN: 0,50 mmol/g), amin grubunun yapıya ilavesi sonrasında optimum adsorpsiyon kapasitesi değerleri UC-MCM-48-50PEI ve UC-MSN-50PEI için sırasıyla 2,26 mmol/g ve 3,31 mmol/g olmak üzere elde edilmiştir.
Acil servise nefes darlığı ile başvuran hastaların arter kan gazı değerlerinin noninvaziv yöntemle ölçülen kan gazı değerleri ile karşılaştırılması
Çalışmamızda nefes darlığı ile başvuran hastalarda invaziv (arter) ve non-invaziv (transkütan) kan gazı sonuçlarını karşılaştırarak, non invaziv kan gazı ölçümünün klinik kullanıma uygunluğunun belirlenmesi amaçlandı. Çalışmamızda dispne sebebiyle acil servise başvuran ve arteryel kan gazı çalışılan 234 hasta dahil edildi. Hastaların tensor Tip MTX-Matrix cihazı ile parmak ucu sPO2, PO2, PCO2 ve pH değerleri ölçülerek arteryel kan gazı ile karşılaştırıldı. Sürekli verilerin normal dağılımının test edilmesinde Kolmogorov Smirnov testi kullanıldı. Grupların karşılaştırılmasında Mann Whitney U testi kullanıldı. İnvaziv (arter) ve non-invaziv (transkütan) kan gazı sonuçlarının uyumunu test etmede Bland Altman testi kullanıldı. Sonuçlar % 95'lik güven aralığında, anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirildi. Çalışmamızda 234 hastanın yaş ortalaması 69,0±18,1 yıl olup, hastaların%42,7'si erkekti. Hastalarda dispne dışında belirlenen en sık semptom göğüs ağrısı, en sık saptanan tanı pnömoniydi. Arter kan gazı (AKG) ölçülen pH yerine, transkütan pH kullanılabileceği saptandı (p>0,05). AKG'de ölçülen PCO2, PO2 ve sPO2'nin yerine, transkütan PCO2, PO2 ve sPO2 kullanılamayacağı saptandı (p<0,05). Ek semptom varlığında ve akciğer/kalp dışı patolojilerde AKG'deki pH ve pO2 yerine, transkütan pH ve pO2 kullanılabilirken (p>0,05); AKG'deki PCO2 ve sPO2'nin yerine ve transkütan PCO2 ve sPO2'nin kullanılamayacağı saptandı (p>0,05). Akciğer patolojisi, kardiyak patolojisi ve enfeksiyon varlığı olan hastalarda; AKG'deki pH yerine transkütan pH kullanılabilirken (p>0,05); arteryel PO2, PCO2 ve sPO2'nin yerine transkütan PO2, PCO2 ve sPO2'nin kullanılamayacağı saptandı (p<0,05). Sonuç olarak transkütan olarak kan gazı parametrelerini değerlendirilen cihazlar dispneik hastalarda pH yerine kullanılabilir. Tüm kan gazı parametrelerinin değerlendirilmesi için cihazın geliştirilmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler:sPO2, PO2, PCO2, pH, Kan gazı
Karbondioksit gazının jeotermal akışkanlar içerisindeki çözünürlüğünün incelenmesi
Bu tezde, jeotermal işletmelerde salınan karbondioksitin jeotermal rezervuara reenjekte edilen suda çözünerek tekrar basılması incelenmiştir. Tezin amacı; çevrenin korunması, jeotermal işletmelerin karbon vergisine maruz kalmaması ve karbon azaltım gelirlerinden pay almasıdır. Ayrıca yapılan araştırmalar ve çalışmalar esnasında; karbondioksitin rezervuara enjekte edilmemesi durumunda, rezervuar basıncı ve sıcaklığı korunsa bile, rezervuardaki karbondioksit kısmi basıncının azalmasının, kuyuların üretkenliğini azaltacağı görülmüştür. Böylece karbondioksitin jeotermal rezervuarlara yeniden basılması çevrenin korunmasının yanı sıra, sürdürülebilir üretim için de önemli katkılar sağlayacağı ortaya çıkmıştır. Birçok karbon tutum projesinden farklı olarak, bu tezde karbondioksit rezervuara gaz fazında değil, reenjekte edilen suda çözündükten sonra basılmaktadır. Karbondioksit, suda kolay ve hızlı çözünen bir gazdır. Tezde jeotermal işletmeden atmosfere salınan karbondioksit, bir kompresör yardımı ile enjekte edilen su içerisine basılmakta ve çözünme basıncının üstündeki bir değere kadar sıkıştırılarak enjeksiyon kuyusuna basılmaktadır. Enjeksiyon kuyularında artan basınç, pompalama ve kompresör işletme giderlerini arttırmaktadır. İşletme maliyetini düşürmek ve reenjeksiyon basıncını azaltmak için, basılmak istenen tüm karbondioksitin enjekte edilen tüm suda çözünmesi en düşük maliyetli çözüm olmaktadır. Tezin jeotermal sahalarda uygulanması halinde, karbondioksit emisyonu yapan jeotermal işletmeler karbon azaltım geliri elde edecek, karbon vergisi ödemekten kurtulacak ve dahası karbondioksit kısmi gaz basıncının korunması nedeniyle, kuyuların üretkenliğinin azalması önlenerek, sahadan daha çok enerji üretimi mümkün olacaktır.
Application of new matrix materials for dissolved and gaseous carbon dioxide sensing and fiber optic carbon dioxide sensor design
In most of the optical carbon dioxide sensor designs, pH probes with different absorption or emission maxima were embedded in a polymer or sol-gel matrix material. Immobilization of the dye in the matrix material effectively induces spectral characteristics of the sensing agent. In this work, polyvinyl chloride, ethyl cellulose and polymethylmethacrylate were used together with different types of additives for carbon dioxide or dissolved carbon dioxide sensing purposes. Carbon dioxide carriers of perfluorochemicals or room temperature ionic liquids were employed and tested as polymer additives. Newly synthesized azomethine dyes were characterized by spectroscopic ways in thin film or micro fiber form in the polymer matrix materials. Quantum yield and acidity constant calculations of the azomethine dyes were performed in the conventional solvents and/or in the employed solid matrices. Their fluorescence based response to carbon dioxide or dissolved carbon dioxide were examined in flow systems with fiber optics. To our knowledge this is the first attempt to produce electrospun sensor fibers for carbon dioxide sensing purpose. The potential use of some of azomethine molecules as optical switches for the realization of artificial functions at the molecular level was also investigated. Their cross sensitivities to anions, metal cations and effect of ionic strength were tested. Except that of azomethine dyes, three potential fluorescence Schiff bases were also investigated for carbon dioxide and pH sensing in plasticized polyvinyl chloride and ethyl cellulose, with or without additives.Absorption and emission based spectral data and acidity constants of the schiff bases were determined in conventional solvents such as polyvinyl chloride and ethyl cellulose.
Panik bozukluğu ve yetişkin ayrılma anksiyetesi bozukluğu hastalarında Co2 duyarlılığı
Amaç: Panik bozukluğu (PB) hastalarının CO2 kışkırtması ile panik atak geçirme sıklığının kontrollerden yüksek olduğu bilinmektedir. Çocuklardaki ayrılma anksiyetesi bozukluğunun (çAAB) da hem CO2 duyarlılığıyla ve hem de yetişkinlikte ortaya çıkan PB'yle ilişkili olduğunu bildiren çalışmalar bulunmaktadır. Bu çalışmada, PB ve/veya ayrılma anksiyetesi bozukluğu (AAB) olan yetişkin hastalarda ve sağlıklı bireylerde CO2 duyarlılığının ve ilişkili olabilecek klinik özelliklerin, karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Yöntem: Çalışmamıza PB tanısı almış 38 hasta, yetişkin ayrılma anksiyetesi bozukluğu (yAAB) tanısı almış 31 hasta ve 40 sağlıklı birey katılmıştır. Katılımcılar ağız ve burunlarını kapatan bir maske ile %35 CO2-%65 O2'den oluşan bir gaz karışımını, vital kapasitelerinin en az %80'i kadarlık hacimde ve iki kez solumuşlardır. CO2 uyarımından hemen önce ve sonra akut panik envanteri (APE) ve görsel anolog ölçeği (GAÖ) katılımcılar tarafından puanlanmıştır. Bu puanlar temelinde CO2 ile tetiklenmiş panik atağının olup olmadığı değerlendirilmiştir.Bulgular: CO2 kışkırtması ile panik atağı geçirme oranları APE'ye ve GAÖ'ye göre PB ve yAAB grupları arasında anlamlı farklılık göstermezken, her iki grupta kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Anksiyete duyarlılığı indeksi-3 (ADİ-3) toplam puanları da PB ve yAAB gruplarında benzer bulunurken, her ikisinde de kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksekti. ADİ fiziksel alt ölçeği ise diğer iki alt ölçekten farklı olarak PB grubunda yAAB grubundan yüksek bulundu.Sonuç: Çalışmamızda PB'de CO2 duyarlılığı olduğu bir kez daha doğrulanırken, yAAB'de de CO2 duyarlılığı olduğu bulunmuştur. Bulgularımız iki hastalığın oluşumundan ortak patofizyolojik süreçlerin sorumlu olabileceğini desteklemektedir.Anahtar kelimeler: Panik bozukluğu, yetişkin ayrılma anksiyetesi bozukluğu, CO2 duyarlılığı, anksiyete duyarlılığı