Kediler
Bu konu başlığı altında 73 tez
Kedi sahiplerinin beslenme alışkanlıklarının kedilerin vücut kondisyon skoru ile ilişkisi
Vücut kondisyon skoru (VKS) kedi sahipleri ve veteriner hekimler için kedilerin sağlığı ile ilgili bilgi edinebilmesi için önemli bir göstergedir. Fazla kilolu ve obez (FKO) VKS, tip-2 diyabet, kalp hastalıkları, osteoartirit, yüksek kan basıncı ve kanser gibi hastalıklara neden olabilir; zayıf VKS ise kronik hastalık, malnütrisyon nedeniyle oluşabilir. Bu çalışmada kedilerin VKS değişikliklerinin sahiplerinin yeme alışkanlıklarıyla ilişkisinin tek sağlık çerçevesinde araştırılması hedeflenmiştir. Analitik tipte, kesitsel bir araştırmadır. Çevrimiçi 46 soruluk anket ile 1875 geçerli veri toplanmıştır. Kedilerin ağırlıkları ve beş dereceli VKS'ları, katılımcıların yeme davranışları, kedilerine yem verme alışkanlıkları öğrenilmiş, VKS değişiklikleri multinomial lojistik regresyon ile değerlendirilmiştir. Kedi ağırlığına bağlı olarak yapılan VKS sınıflandırmasında FKO kedi oranı %33,8; beş dereceli görsel VKS yardımıyla %30,8 olarak belirlenmiştir. Erkek kedilerde normal ağırlık 4,9 ± 1,4 kg, dişilerde 4,0 ± 1,21 kg olarak bulunmuştur. Aynı ortamda üç veya daha fazla kedinin bulunması, tek başına bulunmasına göre FKO tahmini riskini 1,6 kat (%95 GA= 1,20-2,13) arttırmıştır. British, Scottish, diğer saf ırklar ve miks olan kedi grupları VKS değerleri fark görülmüştür (p=0,04). Mama paketinden mama çalan kediler 1,66 kat (%95 GA= 1,26-2,20) daha sık FKO olduğu, obezitenin zararlarının bilinmesinin ise kedilerdeki FKO VKS görülme sıklığını azalttığı belirlenmiştir. Katılımcıların besleneme alışkanlıklarının ve spor alışkanlıklarının kedilerdeki FKO VKS ile doğrudan bir ilişkisi belirlenmese de yem, su verme, kedinin evde üç günden fazla yalnız kalmasının ilişkisi belirlenmiştir. Bilinçlendirme çalışmaları ile kedilerdeki FKO sıklığının düşürülebileceği düşünülmektedir. Obezitenin tedavisi kediler için zor olduğundan, konunun öneminin tek sağlık çerçevesinde ele alınarak bilinçlendirme çalışmalarının yapılması önerilmektedir.
Kedi ve köpeklerde merkezi sinir sistemi lezyonlarına ilişkin manyetik rezonans görüntüleme ile elde edilen bulguların değerlendirilmesi
Günümüzde veteriner hekimlik uygulamalarında ileri görüntüleme tekniklerinin tanısal amaçla kullanımı yaygınlaşmış olup, özellikle üstün teknoloji manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ve bilgisayarlı tomografi (BT) gibi teknikler sıklıkla kullanılmaktadır. Bu tekniklerden MRG, merkezi sinir sistemi lezyonlarının belirlenmesinde, diğer görüntüleme yöntemlerinden daha üstün bulunmuştur. Sunulan bu doktora tez çalışmasında İ.Ü.-Cerrahpaşa Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı Polikliniklerine getirilen ve nörolojik bulguları nedeniyle MRG görüntülemeleri yapılan 50 kedi ve 50 köpek olgu değerlendirilmiştir. Lezyon nörolokalizasyonları kranial ve spinal genel iki, beyin beyincik beyin sapı ve 5 spinal segment bölümünden biri olarak belirlendi. Buna uygun olarak olguların görüntüleme sonucunda 72 kranial, 19 servikal, 27 torakal, 29 lumbal olmak üzere toplamda 147 bölgesi görüntülenmiş olup, elde edilen görüntülerin her biri ayrı ayrı değerlendirildi. Olgular elde edilen MRG bulgularına göre tanısı koyulan hastalığa uygun olarak ViTAMiN D sistematiğine göre vasküler, infeksiyöz-inflamatuar, travmatik, toksik, anamoli, metabolik, idiopatik, nutrisyonel, neoplazik ve dejeneratif olmak üzere merkezi sinir sistemi hastalık gruplarına dâhil edildi. Çalışma sonrası elde edilen veriler nörolojik disfonksiyon gösteren hastaların kesin tanısında nörolökalizasyon ve MRG'nin veteriner diyagnostikteki önemini vurgulanmıştır. Bu doktora çalışması ile MRG'nin veteriner pratikte kullanımının yaygınlaştırılması, nöroradyodiyagnostikteki öneminin vurgulanması, sağaltım öncesi ve sonrası süreçlerin başarısının artırılması ve böylelikle hastaların bu süreci daha refah içerisinde geçirmelerinin sağlanması amaçlanmıştır. Aynı zamanda dünyada beşeri ve veteriner hekimlikte etkili biçimde kullanılan MRG teknolojisinin sağladığı avantajlar ve sağaltım seçeneklerinin, ülkemizde de aktif bir şekilde kullanılması ile veteriner hekimliği eğitimine ve uygulama sahasına katkı sağlanması hedeflenmiştir.
Kedi ve insan benzeşmesinin özgün seramik form ve yüzeylere yansıması
Kedinin ve İnsanın geçmişten günümüze kadar olan gelişim ve sosyalleşme sürecinde bazen tapılan bir tanrı, bazen uğursuz görülen bir kedi, bazen de gücünden, sevimliliğinden varlığından faydalanılan bir canlı olarak görülmüştür. Kedilerin insanların hayatına girmesiyle birlikte onlara sağladığı huzur ve güven duygusu, ilişkilerinde birbirlerinin hayatlarına sağladıkları faydalar söz konusu olmuştur. Raporun birinci bölümünde, kedilerin tarihi, kedi figürünün tarihsel sürecindeki gelişiminden bahsedilmiştir. İkinci bölümde, insan ile kedinin etkileşiminden ve insan üzerinde geliştirdiği psikolojik etkilerden, kedinin insan ile benzeşmesinden ve sanat alanında kedinin yerinden söz edilmiştir. Kedi ile insan arasındaki bağın, birbirlerinin hayatları üzerindeki etkilerinin yansıtılmaya çalışıldığı seramik formlar üretmek amaçlanmıştır. Üç boyutlu formların betimlenmesi sanat alanında kedi figürünün işlenmesi bunlar üzerine çalışmış sanatçıların incelenmesi amaçlanmıştır. Bu araştırmalar doğrultusunda kedi figürünün insan ile olan her türlü etkisinden yola çıkarak seramik formlarla betimlemeler yapılmıştır. Anahtar Sözcükler: Kedi, insan, duygu, benzeşme, sanat.
Kedilerde ovariohisterektomi operasyonu anestezisinde kullanılan medetomidin, ketamin, isofluran ve medetomidin, butorfanol, isofluran kombinasyonlarının postoperatif analjezik etki yönünden karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı, kedilerin sağlıklı yaşam sürelerini uzatmak için yapılan ovariyohisterektomi işleminde kullanılan farklı analjezik ve anestezik madde kombinaslarının operasyon sonrası analjezik etkilerinin karşılaştırılmasıdır. Kedilerin ovariohisterektomi operasyonu sıklıkla yapılan bir operasyondur. Bu operasyon sonucunda hayvanlarda hafif-orta şiddetli ağrı oluşmaktadır. Hayvanların ağrıya karşı verdiği tepkiler ve davranışlar değişkenlik göstermektedir. Bu tepkileri ve davranışları gözlemlemek uzmanlık gerektirir. Ağrı kesici ilaç kombinasyonlarının karşılaştırılabilmesi için hayvanların post operatif olarak çok iyi gözlemlenmesi gerekmektedir. Ağrı mutlaka sağaltılması gereken bir durumdur. Günümüzde operasyon öncesi ve sonrası kullanılabilecek birçok ağrı kesici ajan mevcuttur. Bu ağrı kesiciler tek başlarına kullanılabileceği gibi birbirleri ile kombine olarak kullanıldıklarında daha etkili sonuçlar elde edilmektedir. Yapılan tez çalışmasının amacı, ovariohisterektomi operasyonu uygulanan kedilerde medetomidin, ketamin, isofluran, meloxicam ve medetomidin, butorfanol, isofluran, meloxicam ilaçlarının kombinasyonlarının postoperatif ağrı kesici etkileri yönünden karşılaştırılmasıdır. Çalışma materyalini Edrevet Veteriner Hekim Muayenehanesi' ne kısırlaştırılmak üzere getirilen farklı ırk ve en az 6 aylık yaşa sahip sağlıklı dişi kediler (n=20) oluşturmuştur. Operasyon için uygun olan kedilerin kiloları ölçülerek tüm kedilere preanestezik olarak 80μg/kg dozda medetomidin kas içi, analjezik olarak ilk gruba ketamin 0.5mg/kg dozda deri altı olarak, ikinci gruba ise 0.4mg/kg deri altı butorfanol uygulanacak ve anestezinin indüksiyon (%5) ve idamesi (%2) inhalasyon anestezisi(isofluran) ile sağlanmıştır. Göbek deliği ve pubis arasındaki mesafe üçe bölünerek bölgenin orta üçte birinden ensizyon yapılarak operasyonlar gerçekleştirildi. Operasyon sonrasında oluşturulan gruplar arasındaki ağrı farklılıklarını ölçmek amacıyla kedilerin postoperatif 0, 1, 2, 3, 4, 6 ve 12. saatlerde kalp atımı, solunum sayısı ve vücut ısıları ölçülerek ayrıca vücut dilleri 'Colorado State Universitesi Kedilerin Akut Ağrı Skalası'na göre değerlendirildi. Ağrı skorları butorfanol grubunda post operatif birinci ve ikinci saatlerde ketamin grubuna göre daha yüksek bulundu. Gruplar arası nabız ve vücut sıcaklıkları benzer değerlerdeyken solunum sayıları gruplar arasında farklılık gösterdi. Ketamin deri altı subanestezik ve analjezik dozunun butorfanolun analjezik dozuna kıyasla daha etkilidir.
Alt üriner sistem hastalığı olan kedilerin serum amiloid a düzeylerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada AÜSS gösteren ve alt üriner sistem hastalığı tanısı koyulan kedilerin SAA düzeylerinin değerlendirilmesi ve bu düzeylerin sağlıklı kedilerden elde edilen SAA düzeyleri ile karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Ayrıca bu çalışmada FLUTD tanısı koyulan kedilerden elde edilen SAA değerleri ile WBC değerlerinin karşılaştırmalı değerlendirilmesine de yer verilmiştir. Çalışma alt üriner sistem şikayeti ile gelen 'sahipli/doğal hasta' 10 kedinin oluşturduğu çalışma grubu ve sağlıklı olduğu bilinen 10 kedinin oluşturduğu kontrol grubu olmak üzere toplam 20 kedi ile gerçekleştirildi. Çalışma grubu kendi içerisinde obstrüksiyon gösterip göstermemesine bağlı olarak obstrüktif FLUTD (n=4) ve obstrüktif olmayan FLUTD (n=6) olmak üzere 2 grupta incelendi. Kontrol grubunu oluşturan sağlıklı kedilerin yalnızca tam kan sayımı ve SAA, TP, albumin değerleri analiz edildi, tam idrar analizi yapılmadı ve diagnostik görüntüleme yöntemleri kullanılmadı. Çalışma grubunu oluşturan kedilere ayrıca tam idrar analizi uygulandı ve kedilerde diagnostik görüntülemeye başvuruldu. Kontrol grubundan elde edilen değerler belirlendi, çalışma grubundan elde edilen değerler de kendi arasında obstrüksiyon gösteren ve göstermeyen 2 grup arasında kıyaslandı. Her iki grup içinde yaş, ırk, cinsiyet ayrımı gözetilmedi ve obstrüktif, obstrüktif olmayan ve kontrol grubundaki gözlemlerin cinsiyet, kısırlık, ırk, dağılımlarının ve yaş ve ağırlık değerlerinin istatistiksel olarak her üç grupta da benzer sıklıklarda olduğu gözlendi herhangi bir yatkınlık belirlenemedi. AÜSS gösteren ve çalışma grubuna dahil edilen kedilerin tam idrar analizi; idrarın fiziksel analizi, idrarın biyokimyasal analizi, idrarın mikroskobik analizi ve idrarın bakteriyolojik açıdan incelenmesi olarak sırasıyla uygulandı. İdrar örneklerinin steril olması amacıyla idrar örneği sistosentez yöntemi ile alındı. Fiziksel ve biyokimyasal değerlendirilmesi tamamlanan steril idrar örnekleri sıvı besi yerinde 24 saat 37C 'lik etüvde inkubasyona bırakıldı. İnkübasyonu takiben gram boyama yöntemi ile boyandı ve sonrasında yapılan mikroskobik incelemede 10 idrar örneğinin 3'ünde İYE ile uyumlu bakteri saptandı. Bunlardan 1'inde gram negatif rod tipi bakteriler ve diğer 2'sinde gram pozitif kok tipi bakteriler saptandı. AÜSS gösteren kedilerin (idrar keselerinin dolu olması şartıyla) idrar keseleri ultrasonografik olarak görüntülendi. USG sonucu 10 kediden 2'sine ürolitiyazis tanısı koyuldu. Tanı radyografi ile desteklendi. Ürolitiyazis tanısı koyulan kedilerde aynı zamanda İYE ile uyumlu bakteriüri saptanmıştı. İYE ile uyumlu bakteriüri ve/veya ürolitiyazis tespit edilmeyen 10 kediden 7'sinde ise tanı KİS olarak koyuldu. Kontrol grubunda yer alan 10 kedinin tam kan sayımında yer alan parametrelerin hepsi normal referans değerleri arasında yer almaktaydı. Çalışma grubunda yer alan 10 kedinin tam kan sayımında yer alan parametrelerinin her 3 grupta benzer değerlerde olduğu görüldü, anlamlı bir fark saptanmadı. Total protein değerlerinin her üç gruptaki hayvanlarda benzer olduğu gözlendi. Albumin değerinin 3 grupta istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı olduğu belirlendi (p=0,003). Obstrüktif gruptaki kedilerde görülen albumin değerinin (2,65) obstrüktif olmayan gruptaki gözlemlerin albumin değeri (3,3) ile benzer, kontrol grubunda gözlenen albumin değerine (4,25) kıyasla anlamlı düzeyde düşük seviyede olduğu belirlendi. Yine SAA değeri normal çalışmada AÜSS gösteren ve alt üriner sistem hastalığı tanısı koyulan kedilerin SAA düzeylerinin değerlendirilmesi ve bu düzeylerin sağlıklı kedilerden elde edilen SAA düzeyleri ile karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Ayrıca bu çalışmada FLUTD tanısı koyulan kedilerden elde edilen SAA değerleri ile WBC değerlerinin karşılaştırmalı değerlendirilmesine de yer verilmiştir. Çalışma alt üriner sistem şikayeti ile gelen 'sahipli/doğal hasta' 10 kedinin oluşturduğu çalışma grubu ve sağlıklı olduğu bilinen 10 kedinin oluşturduğu kontrol grubu olmak üzere toplam 20 kedi ile gerçekleştirildi. Çalışma grubu kendi içerisinde obstrüksiyon gösterip göstermemesine bağlı olarak obstrüktif FLUTD (n=4) ve obstrüktif olmayan FLUTD (n=6) olmak üzere 2 grupta incelendi. Kontrol grubunu oluşturan sağlıklı kedilerin yalnızca tam kan sayımı ve SAA, TP, albumin değerleri analiz edildi, tam idrar analizi yapılmadı ve diagnostik görüntüleme yöntemleri kullanılmadı. Çalışma grubunu oluşturan kedilere ayrıca tam idrar analizi uygulandı ve kedilerde diagnostik görüntülemeye başvuruldu. Kontrol grubundan elde edilen değerler belirlendi, çalışma grubundan elde edilen değerler de kendi arasında obstrüksiyon gösteren ve göstermeyen 2 grup arasında kıyaslandı. Her iki grup içinde yaş, ırk, cinsiyet ayrımı gözetilmedi ve obstrüktif, obstrüktif olmayan ve kontrol grubundaki gözlemlerin cinsiyet, kısırlık, ırk, dağılımlarının ve yaş ve ağırlık değerlerinin istatistiksel olarak her üç grupta da benzer sıklıklarda olduğu gözlendi herhangi bir yatkınlık belirlenemedi. AÜSS gösteren ve çalışma grubuna dahil edilen kedilerin tam idrar analizi; idrarın fiziksel analizi, idrarın biyokimyasal analizi, idrarın mikroskobik analizi ve idrarın bakteriyolojik açıdan incelenmesi olarak sırasıyla uygulandı. İdrar örneklerinin steril olması amacıyla idrar örneği sistosentez yöntemi ile alındı. Fiziksel ve biyokimyasal değerlendirilmesi tamamlanan steril idrar örnekleri sıvı besi yerinde 24 saat 37C 'lik etüvde inkubasyona bırakıldı. İnkübasyonu takiben gram boyama yöntemi ile boyandı ve sonrasında yapılan mikroskobik incelemede 10 idrar örneğinin 3'ünde İYE ile uyumlu bakteri saptandı. Bunlardan 1'inde gram negatif rod tipi bakteriler ve diğer 2'sinde gram pozitif kok tipi bakteriler saptandı. AÜSS gösteren kedilerin (idrar keselerinin dolu olması şartıyla) idrar keseleri ultrasonografik olarak görüntülendi. USG sonucu 10 kediden 2'sine ürolitiyazis tanısı koyuldu. Tanı radyografi ile desteklendi. Ürolitiyazis tanısı koyulan kedilerde aynı zamanda İYE ile uyumlu bakteriüri saptanmıştı. İYE ile uyumlu bakteriüri ve/veya ürolitiyazis tespit edilmeyen 10 kediden 7'sinde ise tanı KİS olarak koyuldu. Kontrol grubunda yer alan 10 kedinin tam kan sayımında yer alan parametrelerin hepsi normal referans değerleri arasında yer almaktaydı. Çalışma grubunda yer alan 10 kedinin tam kan sayımında yer alan parametrelerinin her 3 grupta benzer değerlerde olduğu görüldü, anlamlı bir fark saptanmadı. Total protein değerlerinin her üç gruptaki hayvanlarda benzer olduğu gözlendi. Albumin değerinin 3 grupta istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı olduğu belirlendi (p=0,003). Obstrüktif gruptaki kedilerde görülen albumin değerinin (2,65) obstrüktif olmayan gruptaki gözlemlerin albumin değeri (3,3) ile benzer, kontrol grubunda gözlenen albumin değerine (4,25) kıyasla anlamlı düzeyde düşük seviyede olduğu belirlendi. Yine SAA değeri normalçalışmada AÜSS gösteren ve alt üriner sistem hastalığı tanısı koyulan kedilerin SAA düzeylerinin değerlendirilmesi ve bu düzeylerin sağlıklı kedilerden elde edilen SAA düzeyleri ile karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Ayrıca bu çalışmada FLUTD tanısı koyulan kedilerden elde edilen SAA değerleri ile WBC değerlerinin karşılaştırmalı değerlendirilmesine de yer verilmiştir. Çalışma alt üriner sistem şikayeti ile gelen 'sahipli/doğal hasta' 10 kedinin oluşturduğu çalışma grubu ve sağlıklı olduğu bilinen 10 kedinin oluşturduğu kontrol grubu olmak üzere toplam 20 kedi ile gerçekleştirildi. Çalışma grubu kendi içerisinde obstrüksiyon gösterip göstermemesine bağlı olarak obstrüktif FLUTD (n=4) ve obstrüktif olmayan FLUTD (n=6) olmak üzere 2 grupta incelendi. Kontrol grubunu oluşturan sağlıklı kedilerin yalnızca tam kan sayımı ve SAA, TP, albumin değerleri analiz edildi, tam idrar analizi yapılmadı ve diagnostik görüntüleme yöntemleri kullanılmadı. Çalışma grubunu oluşturan kedilere ayrıca tam idrar analizi uygulandı ve kedilerde diagnostik görüntülemeye başvuruldu. Kontrol grubundan elde edilen değerler belirlendi, çalışma grubundan elde edilen değerler de kendi arasında obstrüksiyon gösteren ve göstermeyen 2 grup arasında kıyaslandı. Her iki grup içinde yaş, ırk, cinsiyet ayrımı gözetilmedi ve obstrüktif, obstrüktif olmayan ve kontrol grubundaki gözlemlerin cinsiyet, kısırlık, ırk, dağılımlarının ve yaş ve ağırlık değerlerinin istatistiksel olarak her üç grupta da benzer sıklıklarda olduğu gözlendi herhangi bir yatkınlık belirlenemedi. AÜSS gösteren ve çalışma grubuna dahil edilen kedilerin tam idrar analizi; idrarın fiziksel analizi, idrarın biyokimyasal analizi, idrarın mikroskobik analizi ve idrarın bakteriyolojik açıdan incelenmesi olarak sırasıyla uygulandı. İdrar örneklerinin steril olması amacıyla idrar örneği sistosentez yöntemi ile alındı. Fiziksel ve biyokimyasal değerlendirilmesi tamamlanan steril idrar örnekleri sıvı besi yerinde 24 saat 37C 'lik etüvde inkubasyona bırakıldı. İnkübasyonu takiben gram boyama yöntemi ile boyandı ve sonrasında yapılan mikroskobik incelemede 10 idrar örneğinin 3'ünde İYE ile uyumlu bakteri saptandı. Bunlardan 1'inde gram negatif rod tipi bakteriler ve diğer 2'sinde gram pozitif kok tipi bakteriler saptandı. AÜSS gösteren kedilerin (idrar keselerinin dolu olması şartıyla) idrar keseleri ultrasonografik olarak görüntülendi. USG sonucu 10 kediden 2'sine ürolitiyazis tanısı koyuldu. Tanı radyografi ile desteklendi. Ürolitiyazis tanısı koyulan kedilerde aynı zamanda İYE ile uyumlu bakteriüri saptanmıştı. İYE ile uyumlu bakteriüri ve/veya ürolitiyazis tespit edilmeyen 10 kediden 7'sinde ise tanı KİS olarak koyuldu. Kontrol grubunda yer alan 10 kedinin tam kan sayımında yer alan parametrelerin hepsi normal referans değerleri arasında yer almaktaydı. Çalışma grubunda yer alan 10 kedinin tam kan sayımında yer alan parametrelerinin her 3 grupta benzer değerlerde olduğu görüldü, anlamlı bir fark saptanmadı. Total protein değerlerinin her üç gruptaki hayvanlarda benzer olduğu gözlendi. Albumin değerinin 3 grupta istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı olduğu belirlendi (p=0,003). Obstrüktif gruptaki kedilerde görülen albumin değerinin (2,65) obstrüktif olmayan gruptaki gözlemlerin albumin değeri (3,3) ile benzer, kontrol grubunda gözlenen albumin değerine (4,25) kıyasla anlamlı düzeyde düşük seviyede olduğu belirlendi. Yine SAA değeri normal düzeyde olan hayvanlarda, TP düzeyinin (8,65) ve albumin düzeyinin (3,25) anlamlı düzeyde daha yüksek değerlerde olduğu tespit edildi. Kontrol grubunda yer alan 10 kedinin SAA değerleri 5ug/ml olarak ölçülüp normal olarak saptandı. Obstrüksiyon gözlenen kedilerin (n=4) 3'ünde SAA değerleri 5ug/ml'nin üzerinde, obstrüksiyon gözlenmeyen gruptaki kedilerin (n=6) ise yalnızca 1'inde SAA değeri 5ug/ml'nin üzerinde anormal olarak saptandı. Ancak yapılan analizler doğrultusunda obstrüktif ve obstrüktif olmayan grubundaki kedilerin SAA verilerinin dağılımlarının istatistiksel olarak benzer sıklıklarda olduğu gözlendi ve SAA ile obstrüktif FLUTD arasında bir ilişki belirlenemedi. SAA normal olan kedilerdeki WBC değerleri ile SAA anormal olan kedilerdeki WBC değerleri kıyaslandı ve iki grupta bu değerlerde fark yoktu. Sonuç olarak; FLUTD kedilerde sıkça karşılaşılan bir sendromdur ve kedilerdeki yatkınlığı ile ilgili olarak cinsiyet, kısırlaştırılma durumu, ırk ve yaş ile ilgili anlamlı bir fark saptanmadı. Bu doğrultuda çalışmadaki kedi sayısının yetersiz kaldığı buna yönelik çalışmaların daha fazla sayıda kedi ile yapılması önerilmektedir. Çalışmada yer alan ve AÜSS gösteren kedilerde en fazla KİS teşhis edilmiştir. FLUTD ile ilişkili AÜSS'ye sahip kedilerde başvurulan tanısal yöntemler arasında tam idrar analizi ve diagnostik görüntüleme yöntemleri önemli bir yer tutmaktadır. Ancak organizmada meydana gelen patolojik süreçler doğrultusunda şekillenecek inflamasyon ile ilgili olarak artış ve/veya azalış gösteren belirteçlerin değerlendirilmesi ayırıcı tanıda ve/veya eş zamanlı hastalıkların varlığını değerlendirmede önemlidir. İnflamasyon ile ilgili olarak sıkça kullanılan belirteç olan WBC değerinin bazı hastalıklarda ve özellikle hastalığın akut döneminde yetersiz kaldığı ve bir AFP olan SAA değerinin daha erken tanı belirteci olabileceği öngörülmüştür. SAA düzeyinin kedilerde birçok inflamasyon ile ilişkili durumda değişkenlik gösterdiğini ifade eden çalışmalar olmasına rağmen özellikle ülkemizde alt üriner sistem hastalıklarına yönelik araştırmalar yetersiz kalmıştır. Buna yönelik daha kapsamlı çalışmaların yapılması önerilmektedir. Artan SAA düzeylerinin daha çok obstrüktif kedilerde görülmesi, obstrüksiyon doğrultusunda meydana gelen akut bir böbrek hasarı ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Buna yönelik çalışmalarda eş zamanlı böbrek değerlerinin de incelenmesi önerilmektedir.
Feline panlökopenide tiyol disülfid dengesi ve iskemi modifiye albümin (İMA) seviyelerinin araştırılması
Bu çalışmada Feline Panlökopeni hastalığında tiyol disülfid dengesi ve iskemi modifiye albümin (İMA) seviyelerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışma, Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalına, genel muayene amacıyla gelen 20'si hasta grupta, 20 kedi de sağlıklı grupta toplamda 40 kedilerden alınan tam kan ve kan serumları toplanarak gerçekleştirilmiştir. Feline panlökopeni tanısını koymak için ticari olarak üretilen ve hemen kullanılabilen hızlı test kitleri (Anigen Rapid FPV Ag Test Kit, BioNote, Inc, USA) kullanılmıştır. Çalışmada serum native tiyol (Nt), total tiyol (Tt), disülfid (Dis), % disülfid/total tiyol (%Dis/Tt) ve % disülfid/native tiyol (%Dis/Nt) oranı ve IMA değeri ölçüldü. Bu çalışmaya dahil edilen 20 kedi (%50) Sağlıklı Grup (SG), ve 20 kedi (%50) Hastalıklı Grup (HG) olarak ayrıldı. SG'ta erkek kedilerin oranı %40 (8/20), HG'ta erkek kedilerin oranı %45 (9/20) oranındadır. Tiyol disülfid dengesi ile alakalı değişkenler iki grup arasında incelendiğinde; iki grup arasında native tiyol (p<0,001), total tiyol (p<0,001) ve disülfid (p=0,003) değişkenleri açısından farkın istatistiki olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir. İMA (p=0,062), % disülfid/native tiyol (p=0,776), % disülfid/total tiyol (p=0,865), % native tiyol/total tiyol (p=0,866) değerleri açısından bakıldığında istatistiki olarak anlamlı fark görülmemiştir. Sonuç olarak elde edilen verilerden hastalık durumlarında oksidatif stres parametrelerinin değiştiğini ve bu parametrelerin hem tanıda hem de tedavide değerlendirmeye alınması gerektiği düşünülmektedir.
Kedi karaciğer ultrasonografi görüntülerinde histogram analizi ve karaciğer enzim değerleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Hepatobilier hastalıklar, veteriner hekimliğinde küçük morbidite ve mortalitenin önde gelen nedenleri arasında yer almaktadır. Spesifik olmayan klinik bulguları ve standart biyokimyasal anormalliklerin yaygınlığı göz önüne alındığında, bu hastaların ileri tanısal değerlendirmesi, etkili bir sağaltım planı oluşturmak için önemlidir. Özellikle yüksek karaciğer enzim değerleri, genellikle karaciğer hastalıklarının varlığını gösteren ilk parametrelerdendir. Kalitatif ultrasonografik anormallikler, organ ve dokuların şekil, boyut, ekojenite ve anatomik ve ekojenik ilişkilerindeki değişiklikler olarak saptanmaktadır. Aslında insan gözünün gri tonları ayırt etme hassasiyeti sınırlıdır. Bu nedenle bakılan organın ekojenitenin sübjektif değerlendirmesi operatörler arasında bir farklılığa sahip olabilmektedir. Histogram analizi, bir görüntüdeki her bir piksel değerinin dağılımını değerlendirerek görüntü heterojenliği hakkında nicel bilgi sağlayan kullanışlı bir doku analizi yöntemidir. Gri skala histogram ile birleştirilmiş ultrasonografik görüntüleme, nicel bilgi sağlayarak gri seviyelerin sıklığının, miktarının ve dağılımının ölçülmesine olanak tanımaktadır. Bu çalışmada, karaciğer hasarını gösteren karaciğer enzim değerleri ile karaciğer ultrasonografik görüntülerinin histogram analizleri arasındaki ilişkiyi incelemek üzere 1-6 yaş aralığında farklı ırk ve cinsiyette olan 90 kedi kullanıldı. Tüm olguların L/L radyografileri üzerinde karaciğer boyutlarının ölçümü yapıldı. Tüm olguların karaciğer ultrasonografik görüntülerinin histogram analizleri sonucu elde edilen ortalama piksel değerleri bir örneklik oluşturması açısından ALT seviyelerindeki değişkenlik ile kıyaslandı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Sonuç olarak bu çalışma serum ALT değer artışının karaciğer paranşimine etkisini nicel olarak gösterdi. Histogram analiz tekniğinin kan parametreleri ile birlikte değerlendirildiğinde hastalıkların başlangıç aşamasında, prognozunda, sağaltımın etkinliğinin değerlendirilmesinde önemli veriler sunduğu, karaciğer ultrasonografik görüntülerinin ekojenitesini kantitatif olarak belirlemek için kullanılabileceğini gösterdi.
Kedilerde paranazal sinüs bilgisayarlı tomografi görüntülerinin yarı-otomatik segmentasyon ile hacim ölçümü ve üç boyutlu yapılandırılması
Kedilerde sıklıkla izlenen sinonazal hastalıkların klinik bulgularının benzer olması ve bölgenin karışık anatomik yapısına bağlı olarak tanısı zordur. Şimdiye kadar yapılan çalışmalarda kedi paranazal sinüsleri bilgisayarlı tomografik olarak 2 boyutlu değerlendirilmiştir. İnsanlarda paranazal sinüs değerlendirilmesinde bilgisayarlı tomografi (BT) bazlı segmentasyon altın standarttır. Beşeri hekimlikte yapılan güncel çalışmalarda paranazal sinüslerin 3 boyutlu değerlendirilmesinin ve hacim ölçümlerinin önemini vurgulanmakta ve sinonazal hastalıkların tanısında ve sağaltımında yardımı olabileceğini göstermektedir. Bu çalışmanın amacı BT görüntüleri kullanılarak kedi paranazal sinüslerinin değerlendirilmesi, morfometrik yapısının 3 boyutlu olarak ortaya koyulması, elde edilen bulgular ile kedilerde referans sinüs hacmi bulunarak hastalıkların rutin tanısında kullanılmasıdır. Çalışmada BT bazlı segmentasyonun kedi paranazal sinsülerinin değerlendrilmesinde rutin kullanım kazanması amaçlanmıştır. Bu çalışmada paranazal sinüs patolojisi olmayan 20 kediye ait BT görüntüleri kullanıldı. Kullanılan BT görüntüleri Fujifilm marka 32 kesit Supria model bilgisayarlı tomografi cihazı kullanılarak elde edildi. Kafatası uzunluk ölçümü sagittal kesit, kafatası genişlik ölçümü ise dorsal 2 boyutlu BT görüntüleri üzerinden yapıldı. Paranazal sinüslerin 3 boyutlu görünümleri ve hacim değerleri 3D Doctor programı kullanılarak BT bazlı segmentasyon ile elde edildi. Paranazal sinüslerin morfometrik yapıları ve anatomik varyasyonları, 2 boyutlu ve 3 boyutlu görünümler üzerinde değerlendirildi. Çalışma süresince elde edilmiş olan ağırlık, yaş, kafatası genişliği, kafatası uzunluğu, frontal sinüs hacmi ve sfenoid sinüs hacmi verilerine ait tanımlayıcı istatistikler; ortalama, standart hata, medyan, birinci çeyrek, üçüncü çeyrek, minimum ve maksimum ölçütleri ile özetlendi. Pearson korelasyon analizi ile sürekli değişkenler arasında olası ilişkiler incelendi. Kullanılan tüm istatistiksel analizlerde anlamlılık kriteri olarak p<0,05 kabul edildi. Çalışmada farklı ırk, yaş ve cinsiyetteki 20 kediye ait bilgisayarlı tomografi görüntüsü kullanıldı. Kedilerin ortalama yaşı 69,7±11,16 ay, ortalama ağırlıkları 3,96±0,21 kg'dır. Çalışmayı oluşturan görüntülerin %55'i dişi, %45'i erkek kediye aittir. Çalışmada tüm olguların 3 boyutlu değerlendirilmesinde frontal ve sfenoid sinüslerde anatomik varyasyon tespit edildi. Frontal sinüslerin %10'unda sağ ve sol kavite arasında asimetri gözlendi. Frontal sinüslerin 12'sinde hafif derecede septal deviasyon tespit edildi. Tüm frontal sinüslerde vertikal septa tespit edildi. Frontal sinüslerde oranında%65 horizontal septa izlendi. Sfenoid sinsülerin %90'ında eksantrik yerleşim gösteren oblik septum ve buna bağlı olarak sfenoid sinüs sağ ve sol kaviteleri arasında asimetri tespit edilidi. Sfenoid sinüste 1 septa %5 oranında tespit edildi. BT görüntülerinde yapılan 2 boyutlu ölçümlerde ortalama kafatası genişliği 40,08±0,25 mm, ortalama kafatası uzunluğu ise 88,58±1,29 mm'dir. Ortalama frontal sinüs hacmi 2579,23±211,3 mm3, ortalama sfenoid sinüs hacmi ise 330,25±31,74 mm3'tür. Dişi ve erkek olguların frontal ve sfenoid sinüs hacimleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu. Frontal ve sfenoid sinüs hacimleri arasında anlamlı yüksek korelasyon bulundu (p<0,05). Olguların kafatası uzunlukları ile sinüs hacimleri değerlendirildiğinde; frontal sinüs hacmi ile kafatası uzunluğunda anlamlı pozitif korelasyon bulundu. Frontal sinüslerin %15'i hipoplazik, %70'i normal pnömatize, %15'i ise hiperplaziktir. Sfenoid sinüslerin %20'si hipoplazik, %65'i orta büyüklükte pnömatize %15'i ise hiperplaziktir. Kedilerde paranazal sinüslerin karışık anatomik yapısı, 3 boyutlu düzlemde düzensiz uzanımları ve anatomilerinde bireysel farklılıkları yüksek oranda görülmesi nedeni ile bölgenin değerlendirilmesinde; 3 boyutlu hacim ve görünümlerin kullanılması önemlidir. Paranazal sinüsler değerlendirilmelerinde BT bazlı segmentasyonun veteriner hekimliğinde kullanımının sinonazal hastalıkların tanısına katkı sağlayacağı düşünülmektedir.
Otolog trombositten zengin plazmanın kedilerde uzun kemik kırıklarında iyileşme üzerine etkisi
Bu çalışmada, kedilerde PRP'nin uzun kemik kırıklarının iyileşme üzerindeki etkisi klinik ve radyografik olarak değerlendirilmiştir. Çalışmanın materyalini Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi Cerrahi Kliniği'ne travma (yüksek-ten düşme, trafik kazası, köpek saldırısı vb.) şikayetiyle getirilen; klinik ve radyogra-fik değerlendirmeler sonucunda uzun ekstremite diyafizer bölgesinde kırık tespit edi-len ve intramedullar pin sağaltımına uygun, farklı ırk ve cinsiyette, 1-6 yaş arasında toplam 22 kedi oluşturmuştur. Klinik ve radyografik istatistik sonuçlarına göre, kallus formasyonu, kırık hattı ve topallık skorlarında her iki ölçüm zamanında gruplar ara-sında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir (p=0,509; p=0,155; p=0,579). Ancak, kaynama ile ilgili veriler incelendiğinde her iki zaman diliminde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmiştir (p=0,007). Çalış-ma sonucunda herhangi bir komplikasyon gözlenmemiştir. PRP'nin kedilerin uzun kemik kırıklarında erken dönemde iyileşmeyi hızlandırdığı ve topallık durumunu azalttığı; ancak klinik iyileşme sürecini değiştirmediği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kedi, Kırık, Trombositten Zengin Plazma, İyileşme Hızı
Ankara yöresindeki kedilerde doğal sebeplerle oluşan alt üriner sistem ürolit ve kristallerinin epidemiyplojik değerlendirilmesi
Çalışma retrospektif bir çalışma olup 2019-2023 tarihleri arasında Petsmile Hayvan Hastanesi'ne idrar yolları rahatsızlığı ile getirilmiş olan, ürolit ve kristalüri teşhisi konmuş hastaların arşivlerinden faydalanılarak yapılmıştır. Bu retrospektif çalışmanın amacı, hastaneye strangüri, dizüri, hematüri gibi şikayetlerle getirilen kedileri incelemektir. Ve hasta kedilerin ırk, yaş, cinsiyet ve fertilite durumu göz önüne alınarak sınıflandırılacak ve epidemiyolojik olarak değerlendirilmiştir.. Kedilerde alt idrar yolu hastalıkları, dizüri, pollaküri, strangüri, periüri ve hematüri gibi bazı klinik belirtileri gösteren bir sendromdur.. Kedilerde alt üriner sistem hastalıklarının yaklaşık %13-28'ini üriner taşlar oluşturur. Kedilerde en yaygın ürolitler strüvit ve kalsiyum okzalat kristalleridir. Amonyum ürat ve sisten oluşan ürolitler ise daha nadir görülür. Kedi ve köpeklerde oluşan en yaygın mineral kompozisyonu sırasıyla magnezyum amonyum fosfat (strüvit), kalsiyum okzalat, kalsiyum fosfat, amonyum ürat, sistin ve silikadır. Bu çalışmada ürolit ve kristalüri bulunan kedilerin %70 oranı Kalsiyum okzalat, %28 oranında strüvit ve %2 oranında Ürat kristallerine rastlanmıştır. Kedi ırklarından %30'u Tekir, %18'i Sarman, %30'u British Shortair, %14'ü Scotish Fold, %4'ü İran ve % %4'ü Siyam kedileri oluşturmaktadır. Kedilerin cinsiyet oranları %18'i dişi %82'ni ise erkekler oluşturmaktadır. Kedilerin %64'ünü kısır %36'sını kısır olmayan kediler oluşturmaktadır. Yaş gruplarını ayırdığımızda %8'ini (4) 0-1 yaş, %54'ıü (27) 1-4 yaş yaş, %36'sını (18) 7-10 yaş, %2'sini (1) ise 10 yaş üzeri kediler oluşturmaktadır. Anahtar Sözcükler: Alt İdrar Yolu Hastalıkları, Epidemiyoloji,Ürolit
Kedilerde diyafizer oblik tibia kırıklarının sirküler-semisirküler eksternal fiksasyon sistemleri ile stabilizasyonunun makaslama kuvveti üzerine etkilerinin biyomekanik karşılaştırılması
Kedilerde tibia kırıkları genellikle yüksekten düşme ve trafik kazası sonucu şekillenmektedir. Bu kırıkların sağaltımında intramedullar pin, plak, eksternal fiksasyon, kilitli çivileme, tie-in konfigürasyonu ve bu sağaltım seçeneklerinin kombinasyonu gibi çeşitli yöntemler tanımlanmıştır. Eksternal fiksasyon yöntemi, beşeri ve veteriner hekimlikte osteosentez, eklem stabilizasyonu ve anguler deformitelerin sağaltımında sıklıkla kullanılmaktadır. Bu yöntem diğer yöntemlere göre, konfigürasyonun çok yönlü montajının yapılabilmesi, açık kırıklarda etkin yara sağaltımına olanak sağlaması, uygulanan ekstremitedeki vasküler yapının az düzeyde hasar görmesi nedeniyle daha avantajlı sayılmaktadır. Bu yöntemin değişik kullanım şekilleri tanımlanmış olsa da sıklıkla linear, sirküler ve hibrit eksternal fiksasyon sistemleri kullanılmaktadır. Klasik ilizarov sistemi ile yapılan osteosentez operasyonlarından olumlu sonuçlar alındığı bildirilse de insan temelli biyomekanik analizler 30° den daha oblik kırıklarda klasik ilizarov sisteminin makaslama kuvvetini önlemede diğer yöntemlere göre yetersiz olduğunu ortaya koymuştur. Yapılan bu analizler sonucu 30° den daha oblik kırıklarda makaslama kuvvetini en iyi şekilde önleyebilmek için parallelogram yapıyı oluşturmak gerektiği bildirilmektedir. Bu tez çalışmasında, çalışmayla ilişkilendirilmeyen, farklı nedenlerle ex olan veya tıbbi gerekçelerle ötenazi yapılan 1-5 yaş aralığında, iskelet sisteminde metabolik bozukluğu olmayan, tibia kemiklerinde kırık veya çatlak bulunmayan, 3-6 kg aralığında 20 kediden alınan 40 adet tibia kemiğine 4 farklı eksternal fiksasyon konfigürasyonu yerleştirilerek biyomekanik testler uygulandı. Daha sonra tibia kemiklerinin koronal yüzeyine, kemik testeresi ile orta 1/3 diyafizer bölgeden 45° oblik osteotomi yapıldı. 4 gruptaki toplam 40 kemik, basınç kontrollü hidrolik pres cihazına vertikal olarak yerleştirildi ve sırasıyla 0 N, 5 N, 10 N, 20 N, 40 N, 60 N, 100 N ve 150 N aksiyal kompresyon uygulandı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Bu çalışmanın amacı, kedilerin 45° lik oblik tibia kırıklarında sirküler ve semisirküler eksternal fiksatör sistemleri ile yapılan stabilizasyonların, makaslama kuvvetini önleme derecelerini ve sistemlere eklenen parallelogram yapının makaslama kuvveti üzerine etkilerini biyomekanik olarak karşılaştırmaktır. Sonuç olarak bu çalışma, sirküler İlizarov halkalarının oluşturduğu konfigürasyonun, 135° semisirküler arkların oluşturduğu konfigürasyona göre makaslama kuvvetini daha iyi önlediğini ve sistemlere eklenen parallelogram yapının makaslama kuvvetini önlemede konfigürasyon stabilitesini arttırdığını ortaya çıkardı. Aynı zamanda parallelogram yapının konfigürasyonlara eklenmesinin oldukça pratik olması ve konfigürasyon dayanıklılığını arttırmasından dolayı tüm oblik kırıklarda uygulanabileceğini gösterdi.
Sabouraud dekstroz agarda koloni oluşturan dermatofitli kedilerde oksidatif stresin rolü ve temel kan tablosunun değerlendirilmesi
Bu çalışmada Kedilerde Dermatofit etkenlerinin Oksidatif stres üzerine etkilerinin değerlendirilmesinin araştırılması amaçlandı. Çalışma kapsamında hayvan materyalini; farklı yaş, cinsiyet ve ırklarda, Cat Hospital Hayvan Hastanesine getirilen Dermatofitoz tanısı konulan deney grubundaki 20 hasta kedi ve kontrol grubunu oluşturan 20 sağlıklı kedi olmak üzere toplamda 40 kedi oluşturmuştur. Deney grubundaki kedilerden kan örnekleri alındı. Kontrol grubundaki kedilerin halihazırda alınmış serumları kullanıldı. Diagnostik değerlendirme amacıyla tüm hasta kedilerin wood lambasıyla muayeneleri yapıldı. Pozitif ışıma verenler ve şüpheli negatif örneklerden tüy örnekleri alınarak SDA agarda kültür analizleri gerçekleştirildi. Serum örneklerinden oksidatif stresin gözlemlenmesi amacıyla: antioksidan olarak total tiyol, native tiyol, disulfide ve iskemik modifiye albumin (IMA) değerleri belirlendi. Yapılan değerlendirmelerde; deney grubu kedilerde total tiyol, native tiyol, disulfide ve iskemik modifiye albumin (IMA) değerlerinin kontrol grubundakilere göre oksidatif stres değerleri için yapılan istatistiksel analizlerinde anlamlı fark saptanmamıştır. İncelemeler sonrasında kedilerde dermatofitozun oksidatif stresi teşhis aracı olarak kullanılacak seviyede etkilemediği sonucuna varılmıştır.
Kronik enteropatili kedilerde FCEAI skorlaması, mikrobiyota ve IL-17A, IL-17F ve IL-10 ekspresyonu değişimleri analizi
Kedilerde yangısal bağırsak hastalığı, kronik gastrointestinal bulgularına yol açan bir hastalıktır. Etiyopatogenezi tam olarak çözülememiş olsa da altında yatan sebepler olarak; mikrobiyotaya ve luminal antijenlere şekillenen anormal immun yanıt, genetik ve immunoregülatör faktörler olduğu düşünülmektedir. Bu bilgiler ışığında, n=5 sağlıklı kontrol grubu, n=10 kronik enteropatili kediye klinik testler yapılarak olası diğer hastalıklar elendi ve yangısal bağırsak hastalığı teşhisi kolonoskopi ile alınan biyopsi ile histopatolojik olarak yapıldı. Teşhisi yapılan n=10 kronik enteropatili kedilerde FCEAI skorlaması yapıldı. Ardından örneklem gruplarından dışkı ve duodenal biyopsi alındı. Dışkıdan mikrobiyota kompozisyonuna, kolonik biyopsiden ise IL-17A, IL-17F ve IL-10 ekspresyon düzeylerine bakıldı. Bu ikisi arasında ilişki ve yangısal bağırsak hastalığının etiyopatogenezindeki rolü araştırıldı. Gruplar arasında, FCEAI klinik skorlamasında önemli farklar görüldü. Laboratuvar analizinde hastalık ile direkt ilişkili bir bulguya rastlanılmadı. Ultrasonografi, hastalığın en azından orta şiddetli olduğu hastalarda yönlendirici veriler verdiği gözlendi. Kolonoskopi ve kolondan alınacak biyopsinin hastalığın teşhisi ve ayırıcı tanılar için önemli özellikler barındırdığı gözlendi. Mikrobiyota analizinde, operasyonel taksonomik üniteler açısından gruplar arasında toplam değerler arasında anlamlı bir fark gözlenmedi. Araştırılan interlökinler açısından IL-17A ve IL-10, gruplar arasında anlamlı farklar gösterdi (p<0,05). IL-17F açısından ise anlamlı fark bulunamadı (p>0,05).
Kedilerde bazı anestezik kombinasyonlarının gözyaşı miktarı ve göz içi basıncı üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı kedilerde farklı anestezik kombinasyonlarının gözyaşı miktarı ve göz içi basıncı üzerine etkinliğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma kapsamında, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı Kliniğine tedavi amacıyla getirilen ancak oftalmolojik açıdan sağlıklı olan değişik ırk, yaş, ağırlık ve cinsiyetteki toplam 28 kedi oluşturdu. Operasyona alınması gereken kediler rastgele olarak yedişerli dört gruba ayrıldı. Birinci ve ikinci gruptaki hayvanlara preanestezik olarak medetomidine, üçüncü ve dördüncü gruptaki hayvanlara preanestezik olarak midazolam uygulandı. İndüksiyon ajanı olarak bütün gruplarda ketamin uygulandı. Daha sonra hayvanlar için uygun çaptaki endotrakeal tüplerle entübasyon yapıldı. Hayvanlar entübe edildikten sonra I. ve III. gruba isofluran, II. ve IV. gruba ise sevofluran uygulandı. Taşıyıcı gaz olarak %100 oksijen verildi. Tüm hayvanlarda anestezi öncesi, indüksiyon sonrası, genel anestezinin 15, 30 dakikalarında, ekstübe edildikten sonra ve anestezi bitiminden 60 dakika sonra gözyaşı miktarı ve göz içi basıncı ölçüldü. Bulgular: Bütün gruplarda ve her iki gözde intraanestezik dönemde SGT I ölçüm değerleri (T1) bazal değere göre (T0) azaldı. Bu azalma istatiksel olarak anlamlı bulundu. Bu azalma en düşük I grupta sağ gözde 1,00±0,00 mm/dk, sol gözde 1,57±1,13 mm/dk olarak belirlendi. Kedilerde indüksiyon sonrası ve intraanestezik dönemdeki GİB değerleri normal sınırları içerisinde artma ve azalma şekillendi. GİB değerlerinde değişimler sevofluran gruplarında (II-IV) istatiksel olarak fark belirlendi. Sonuç: Kedilerde uygulanan anestezi kombinasyonlarında anestezi sırasında herhangi bir komplikasyon oluşmadı. Kullanılan anestezik kombinasyonlarında göz içi basıncı normal sınırlar içerisinde değişirken, gözyaşı miktarı önemli oranda azaldı. Anahtar kelimeler: Kedi, anestezi, gözyaşı miktarı, göz içi basıncı
Kedi ve köpeklerde anemi bulguları gösteren enfeksiyöz ve nonenfeksiyöz hastalıklarda eritrosit morfolojilerine sitopatolojik yaklaşım
Amaç: Kliniklere gelen ve hemogram sonuçlarına göre anemik olan kedi ve köpeklerin kan yayması hazırlanarak hızlı ve ucuz bir yöntemle, rejeneratif ve nonrejeneratif sınıflandırmasının yapılması ve klinik gidişatın tespiti hedeflenmiş olup bu yöntemin teşhis ve tedavide önemli bir yol gösterici olması açısından fayda sağlayacağı düşünüldü. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Patoloji Anabilim Dalı‟na gönderilen farklı ırk, yaş ve her iki cinsiyetten toplam 59 anemili 10 klinik olarak sağlıklı kedi ve köpekten alınıp gönderilmiş kanların rutin sitopatolojik muayenesi yapılmış olup, aynı örneklerin hemogram değerleri için hizmet alımı yapıldı. Kan yaymalarının incelemesi Wright's eosin metilen mavisi ve May-Grünwald Giemsa boyaları ile yapıldı. Hazırlanan preparatlar ışık mikroskobunda incelendi. Mikroskobik görüntülerin dijital fotoğrafları çekilerek bilgisayar ortamına aktarıldı. Tam kan analizleri kan sayım cihazı ile sayıldı. Bulgular: Bu çalışmada eritrosit morfolojileri kromozi derecelerine göre sınıflandırıldı. Kan yaymalarında, anemik kedi vakalarında 10 kedide makrositik, 5 kedide mikrositik bir anemi görülürken köpek vakalarında 16 makrositik, 3 mikrositik vaka görüldü. 12 kedi kan yayması hipokromik görülürken, 8 köpek vakasında hipokromik olduğu bildirildi. Sonuç: Anemik olan kedi ve köpeklerin kan yaymalarının hızlı ve ekonomik olarak hazırlanabildiği, aneminin sınıflandırmasının yapılabildiği, eritrosit morfolojilerinde değişiklerin incelenmesi ile bazı spesifik hastalıkların kesin teşhisine yaradığı, kan yaymalarında görülen kan parazitlerinin teşhisinde ucuz, güvenli ve hızlı tanıya ulaştırdığı, klinik gidişatın tespitinin sağlanabildiği ve hastalıkların tedavilerinin ne derece olumlu yanıt alındığın gözlemlenmesini sağladı. Hedeflenmiş olan bu yöntemin teşhis ve tedavide önemli bir yol gösterici olması açısından fayda sağladığı görüldü. Anahtar kelimeler: anemi, kedi, klinik patoloji, köpek, periferik yayma.
Farklı vücut kondisyonlarındaki kedilerde karaciğer yağlanmasının ultrasonografik muayenesi ile obesite değerlendirme parametreleri arasındaki ilişkinin saptanması
Amaç: Bu çalışmada farklı vücut kondüsyonlarındaki kedilerde karaciğer yağlanmasının ultrasonografik muayenesi ile obesite değerlendirme parametreleri arasındaki ilişkinin saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada canlı materyalini üniversite hayvan hastanesine kontrol amaçlı getirilen ve herhangi bir sistemik sağlık problemi bulunmayan farklı vücut kondüsyonlarındaki 27 kedi oluşturmuştur. Çalışmada hayvanların vücut kondüsyon skoru, vücut yağ indeksi, deri altı yağ kalınlığı tabakası kalınlığı, hepatorenal indeksi ve karaciğer yağlanma derecesi incelenmiştir. Vücut kondüsyon skoru ve vücut yağ indeksi inspeksiyon ve palpasyonla; deri altı yağ tabakası kalınlığı, hepatorenal indeks ve karaciğer yağlanma derecesi ultrason aracılığıyla saptanmıştır. Elde edilen veriler, parametreler arası korrelasyonu saptamak için IBM® SPSS Statistics V22.0 (New York, USA) paket programıyla istatiktiksel olarak incelenmiştir. Bulgular: Çalışmada ilk aşamada tüm bireyler (n:27) bazında parametreler arasında ilişki incelenmiştir. İstatistiksel analiz sonucunda vücut kondüsyon skoru ile sırasıyla vücut yağ indeksi, deri altı yağ tabakası kalınlığı ve karaciğer yağlanma derecesi arasında pozitif anlamlı korrelasyon elde edilmiştir (p<0.001). Ayrıca çalışmada hepatorenal indeks ile sırasıyla deri altı yağ tabakası kalınlığı ve karaciğer yağlanma derecesi arasında da pozitif anlamlı korrelasyon saptanmıştır (p<0.001). Daha sonraki aşamada bireyler vücut kondüsyonlarına göre üç gruba ayrılıp bu gruplar arasında deri altı tabakası kalınlığı, hepatorenal indeks ve karaciğer yağlanma derecesi açısından farklılık olup olmadığına bakılmıştır. Gruplar arasında anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p<0.05). Sonuç: Elde edilen verilerden artan vücut kondüsyon skoru ile vücut yağ indeksi değerlerinin kedilerde karaciğer yağlanması riskini yükselttiği ve hepatorenal indeksin karaciğerdeki yağlanma derecesinin saptanmasında subjektif ultrasonografik metota alternatif bir araç olabileceği düşünülmüştür.
Baş ve boyun dermatitisi bulunan kedilerde feline dermatit yaygınlık ve şiddet indeksi (FEDESI) ile görsel analog skorlaması'nın gözlemciler arası güvenirliğinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada kedilerde dermatolojik lezyonların sınıflandırılmasında ve kaşıntının değerlendirilmesinde kullanılan skorlamaların gözlemciler arasındaki uyumluluğunun belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Kaşıntı şikayetinin yanında baş ve boyun dermatiti de bulunan farklı yaş aralıkta, her iki cinsiyette ve farklı ırkta 40 tane kedi değerlendirildi. Hasta sahibi ve veteriner hekim tarafından görsel analog skorlama, veteriner hekimler tarafından ise FEDESI skorlamaları gerçekleştirildi. Bulgular: FEDESI skorlamaraının gözlemciler arası uyumunun r=0,98, GAS nın ise r=0,41 düzeyinde korelasyon gösterdiği belirlendi. Sınıf içi korelasyon katsayısının ise FEDESI skorlamasında 0,97 düzeyinde GAS skorlamasında ise 0,93 düzeyinde uyum gösterdiği belirlendi. Sonuç: FEDESI ve GAS skorlama yöntemlerinin gözlemciler arasında gerçekleştirilen değerlendirmesinde her iki skorlamanın farklı gözlemciler tarafından gerçekleştirildiğinde birbiri ile yüksek korelasyonda uyum içerisinde olduğu belirlendi.
Kedi ve köpeklerde kanser yönetimi; tanıdan tedaviye klinik çalışma
Amaç: Sunulan tez çalışmasında, ADÜ Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı'na getirilen kedi ve köpeklerde kanser görülme sıklığı, tipleri, güncel tedavi yöntemlerinin uygulanabilirliği ve tedavi protokollerinin başarı oranları araştırılmıştır. Böylece, kanser konusunda bakış açısının genişletilmesi, güncel ve başarı vadeden tedavi protokolleri ile hastaların refah düzeyinin arttırılması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, Adnan Menderes Üniversitesi (ADÜ) Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı'na 2020-2022 yılları arasında getirilen 3682 kayıtlı hastadan 19 kedi ve 90 köpek olmak üzere toplam 109 kanser hastası değerlendirilmiştir. Klinik muayene sonrası, her hastanın 3 yönlü akciğer grafisi çekilip göğüs boşluğu organları görüntülenmiştir. Metastaz şüpheli olan veya tümör lokasyonundan ötürü röntgen ile görüntüleme yapmanın yeterli olmadığı durumlarda ileri görüntüleme yöntemlerine (MR ve BT) başvurulmuştur. Hastanın öyküsü ve klinik durumuna göre belirlenen en uygun yöntemle tümörden örnekleme (biyopsi veya total rezeksiyon) yapılmıştır. Tüm cerrahi uygulamalarda tek tip anestezi protokolü; ksilazin HCL 1 mg/kg, ketamin HCL 10 mg/kg, izofluran %2 kullanılmıştır. Tümör tip tayini yapıldıktan sonra, her tümör tipine uygun en güncel ve etkin tedavi protokolü hızlıca planlanmış ve uygulanmıştır. Olguların %5,5'inde EKT, %30,2'sinde sadece cerrahi, %31,1'inde sadece kemoterapi ve %33'ünde hem cerrahi hem kemoterapi uygulaması, sağaltım yöntemi olarak kullanılmıştır. Bulgular: Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Cerrahi Anabilim Dalı'na 2020-2022 yılları arasında başvuran 3682 kayıtlı hastadan %2,9'unda (109/3682) çeşitli türde kanser belirlenmiştir. Bu 109 hastadan %82,5'inin (90/109) köpek ve %17,4'ünün (19/109) kedi olduğu belirlenmiştir. Kanser hastalarının tümör tiplerine göre dağılım; %5,5 (6/109) adenokarsinom, %22,9 (25/109) fibrom, %11,9 (13/109) hemanjiosarkom, %0,91 (1/109) kondrosarkom, %10 (11/109) lenfoma, %7,33 (8/109) enjeksiyon yeri sarkomu, %5,5 (6/109) mast hücre tümörü, %11 (12/109) osteosarkom, %17,4 (19/109) TVT, %7,33 (8/109) yassı hücreli karsinom olarak belirlenmiştir. Cinsiyet dağılımları köpeklerde; %65,5 (59/90) erkek ve %34,4 (31/90) dişi olarak belirlenirken, kedilerde; %52,6 (10/19) erkek ve %47,3 (9/19) dişi olarak belirlenmiştir. Yaş aralığı köpeklerde ortalama 7, kedilerde 6,5 yıl olarak belirlenmiştir. Köpeklerde ırk dağılımı; 2 Sibirya Kurdu (%2,2), 1 Terrier melezi (%1,1), 29 melez köpek (%32,3), 3 Pointer (%3,3), 13 Golden Retriever (%14,4), 7 Alman Çoban Köpeği (%7,7), 3 Presa Canario (%3,3), 9 Sivas Kangalı (%10), 2 Staffordshire Bull Terrier (%2,2), 3 Terrier (%3,3), 3 Pitbull (%3,3), 2 Bull Terrier (%2,2), 3 Rottweiler (%3,3), 4 Labrador Retriever (%4,4), 1 Boxer (%1,1), 1 Minyatür Pincher (%1,1), 1 Kopay av köpeği (%1,1), 2 Dogo Argentiono (%2,2), 1 Maltese Terrier (%1,1) şeklinde görülmüştür. Kedilerde ırk dağılımı ise; 14 melez kedi (%73,6), 4 Van kedisi (%21) ve 1 Scottish Fold (%5,2) olarak saptanmıştır. Sonuç: Adenokarsinom sağaltımında elektrokemoterapi tedavisinin literatür verilerle karşılaştırıldığında diğer yöntemlerden üstün olduğu; fibrom sağaltımında geniş marjinli rezeksiyonun tedavide yeterli olduğu; viseral hemanjiosarkom olgularında kombine tedavi de uygulansa sağ kalım sürelerinde önemli bir değişim yaşanmadığı; lenfoma, mast hücre tümörü ve yassı hücreli karsinomda inovatif kemoterapötik sağaltımının fark yarattığı; osteosarkomda kombine tedavinin daha uzun sağ kalım süresi sağladığı; TVT sağaltımında kemoterapinin tek başına yeterli olduğu kanısına varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Elektrokemoterapi, Kanser, Kedi, Kemoterapi, Köpek
Kedilerde antimüllerian hormonun folikülogenezisteki rolü ve ovaryohisterektomi sonrası seyri
Yapılan bu çalışmada kedilerde antimüllerian hormonun folikülogenezisteki rolü ve ovaryohisterektomi sonrası seyrinin araştırılması amaçlandı. Çalışma, yaşları 5-48 ay arasında değişen, 3.070.5 kg canlı ağırlığında en az bir adet fertil östrüs gösteren 20 adet sağlıklı dişi kedide gerçekleştirildi. Kediler, seksüel siklus, yaş ve vücut ağırlıklarına göre sınıflandırıldı. Serum antimüllerian hormon (AMH), E2, P4, FSH ve LH seviyelerinin tespiti için operasyon öncesi (0.gün) ve postoperatif (p.o) 3 ve 10. günlerde kan örnekleri alındı. Ovaryum foliküllerindeki AMH ifadesinin tespiti immunohistokimyasal yöntemle gerçekleştirildi. Postoperatif AMH seviyelerinde operasyon öncesine göre bir azalma olduğu görüldü (p<0.05). Seksüel siklusun dönemi, yaş ve vücut ağırlığının AMH seviyesini etkilemediği görüldü. Postoperatif 3.günde serum FSH ve LH seviyeleri arasında negatif bir korelasyon tespit edilirken (p<0.01), AMH ve LH seviyeleri arasında pozitif bir korelasyon gözlendi (p<0.05). Serum E2 ile P4 seviyeleri arasındaki ise postoperatif 3.günde pozitif bir korelasyon saptandı (p<0.05). Postoperatif 10.günde serum E2 ve FSH seviyeleri arasında pozitif bir korelasyon tespit edildi (p<0.05). Serum AMH ve E2 seviyeleri arasında negatif korelasyon saptandı (p<0.05). Postoperatif 10.günde serum AMH ve FSH seviyeleri arasında ise negatif bir korelasyon tespit edildi (p<0.001). Serum E2 seviyelerinin p.o 3.günde, 0.güne göre azaldığı, ancak 10.günde operasyon öncesi düzeylerine yaklaştığı gözlendi. Serum P4 seviyelerinde ise p.o 3. günden itibaren bir azalma görüldü (p<0.05). Serum E2 değerlerinin östrüs ve diöstrüs döneminde benzer, anöstrüs döneminde ise daha düşük olduğu görüldü (p<0.05). Serum P4 değerlerinin anöstrüs ve östrüs dönemlerinde benzer, diöstrüs döneminde ise daha yüksek olduğu görüldü (p<0.05). Serum FSH değerlerinin p.o 3.günde, 0.güne göre arttığı; LH değerlerinin ise p.o 10.günde, 0.güne göre yükseldiği tespit edildi (p<0.05). İmmunohistokimyasal analizlerde AMH'nin ilk olarak primer foliküllerde üretildiği, antral folikül aşamasında ise en yüksek immunpozitifliğin olduğu tespit edildi. Tekal hücrelerde AMH immunpozitiflik görülmedi, ancak atretik foliküllerde hafif (+1) bir AMH immunpozitiflik görüldü.
Evcil hayvan sahiplerinin duygu durumları ve yaşam doyumlarının değerlendirilmesi
Çalışmamızda evcil hayvan sahibi bireylerle evcil hayvan sahibi olmayan bireyler arasındaki yaşam doyumu ve duygudurumları arasındaki farklılıkları değerlendirmek, sahip olunan hayvan türünün ve evcil hayvana bağlanma durumunun depresyon, anksiyete, stres ve yaşam doyumu ile olan ilişkisini incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışma tanımlayıcı kesitsel nitelikte kontrol gruplu olarak belirlenmiştir. Bu amaçla evcil hayvan sahibi olanlar ile benzer özellikte evcil hayvan sahibi olmayanlar çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm katılımcılara sosyodemografik özellikleri, Yaşam Doyumu Ölçeği ve Depresyon Anksiyete Stres – 21 Ölçeği uygulanmıştır. Evcil hayvan sahibi bireylere evcil hayvanları ile ilişkili sorular ve ek olarak Lexington Evcil Hayvanlara Bağlanma Ölçeğinin "Genel Bağlanma" ve "İnsan Yerine Koyma" alt boyutları uygulanmıştır. Toplanan veriler SPSS 23.0 istatistik paket programı ile değerlendirilmiştir. Evcil hayvan sahibi olan bireylerin depresyon, anksiyete ve stres düzeyleri evcil hayvanı olmayan bireylere göre anlamlı ölçüde düşük saptanmıştır (p<0,05). Evcil hayvan sahibi olmak ile yaşam doyumu puanları arasında ilişki bulunmamıştır. Sahip olunan evcil hayvan ve evcil hayvana genel bağlanma düzeyleri ile depresyon, anksiyete, stres ve yaşam doyumu arasında ilişki saptanmamıştır (p>0,05). Evcil hayvanını insan yerine koyma düzeyi yüksek olan bireylerin anksiyete, depresyon ve stres düzeyleri anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur (p<0,05). Evcil hayvan sahibi bireylerin duygudurumu depresyon, anksiyete, stres ile değerlendirildiğinde evcil hayvanı olmayanlara göre daha olumlu bulunmuştur. Evcil hayvanını insan yerine koyma düzeyleri yüksek olan bireylerin ise daha yüksek depresyon, anksiyete ve stres duygudurumuna sahip olduğu görülmüştür. Anahtar kelimeler: Evcil hayvan, depresyon, anksiyete, yaşam doyumu, stres, kedi, köpek.
Kliniğimize getirilen kedi ve köpeklerde karşılaşılan tümör olguları ve sağaltım olanakları
Bu çalışmada, Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesine getirilen kedi ve köpeklerde karşılaşılan tümör olguları ve sağaltım olanakları konu edilmiştir. 01.11.2016 – 01.11.2017 tarihleri arasında muayene amacı ile başvuran 3731 hasta içerisinde 42 köpek, 5 kedide toplam 47 tümör olgusu ile karşılaşılmıştır. Köpeklerin 22'si erkek, 20'si dişi; kedilerin 2'si erkek 3'ü dişi olarak kaydedilmiştir. Köpeklerin ırkları Golden Retriever (7), Rottweiler (4), Terrier (4), German Shepherd (2), Doberman (2), Boxer (2), Setter (1), Husky (1), Pitbull (1), Kangal (1), Beagle (1), Dogo Argentino (1), Samoyed (1) ve Melez (14) olarak dağılım göstermiştir. Kedilerin ırk dağılımı ise Tekir (2) ve Melez (3) şeklinde olmuştur. Köpeklerin yaş dağılımı 0-5 yaş 8, 5-10 yaş 19, 10-15 yaş 11 köpek; kediler 0-5 yaş 1, 5-10 yaş 2 ve 10-15 yaş 2 kedi olarak saptanmıştır. Köpeklerde saptanan 42 tümör olgusu 4 osteosarkom, 3 mast hücre tümörü, 2 yuvarlak hücreli tümör, 3 hepatoid gland carcinoma, 3 fibrosarkom, 1 leiomyosarkom, 2 squamous cell carcinoma, 4 hemanjiosarkom, 6 meme tümörü, 1 synovial sarkom, 1 chondrosarcoma, 1 fibropapillom, 1 malign perifer sinir kılıfı tümörü, 1 kistik papillar adenokarsinom, 1 ovarium papiller adenom, 1 leiomyom, 1 malign melenom, 1 malign mix tümör, 2 malign yuvarlak hücreli tümör, 1 fibroleiomyosarkom, 1 malign mezenkimal tümör ve 1 malign büyük hücre tümörü; kedilerde saptanan 5 olgu 2 malign mezenkimal tümör, 1 osteosarkom, 1 squamous cell carcinoma ve 1 leiomyosarkom şeklinde dağılım göstermiştir. Olguların sağaltımında 35'ine (%74.4) operatif; 3'üne (%6.3) operasyon + kemoterapi; 1'ine (%2.1) kemoterapi uygulanmış, 2 (%4.25) olgudan biyopsi alınmıştır. 4 (%8.5) olguda hasta sahipleri sağaltımı kabul etmemiş; 2 (%4.25) olguda da sadece ağrı yönetimi uygulanmıştır. Sağaltım sonrası olgulardan 23'ü (%48.9) ölmüş; 24'ü (%51.06) yaşıyor ve genel durumu iyi olarak bildirilmiştir. Sonuç olarak kliniğe getirilen kedi ve köpeklerde karşılaşılan tümör olgularının azımsanmayacak sayıda olduğu görülmüştür. Eksizyonel biyopsi hem tanısal hem de sağaltım amaçlı yeterli olmuştur. Tümöral olguların yönetimi konusunda hayvan sahiplerinin bilinçlendirilmesinin yanı sıra standart protokoller konusunda da gerekli alt yapı ve eğitimlerin tamamlanmasının yararlı olacağı kanısına varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Tümör, metastaz, kemoterapi, kedi, köpek
Kedi alerjisi olan çocuklarda bileşene dayalı tanı yönteminin hava yolu inflamasyonu ile ilişkisi
GİRİŞ: Kedi alerjisi dünyada oldukça yaygın ve sıklığı giderek artan bir alerjidir. Kedi alerjenlerine karşı oluşan duyarlılık astım ve alerjik rinit gelişiminde önemli bir faktörüdür. Moleküler kedi alerjenleri (Feld1 ila Feld8) bileşene dayalı tanı yöntemi ile ölçülebilmektedir ve majör kedi alerjeni olarak Feld1 gösterilmektedir. Özellikle astım hastalarında Feld1'e karşı oluşan antikor seviyeleri artmaktadır. Solunum yollarındaki alerjik inflamasyonun ana belirteçlerinden olan sitokinlerin en önemli olanları IL-4, IL-5 ve IL-13'tür. Yoğunlaştırılmış soluk havasında bunların ölçümü yapılabilmektedir. Biz bu çalışma ile kedi alerjisi olan çocukların moleküler kedi alerjeni ile solunum yollarındaki alerjik inflamasyonun ilişkisini incelemeyi amaçlamaktayız. GEREÇ ve YÖNTEM: Çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Çocuk Alerji İmmünoloji Polikliniğine ve Çocuk Göğüs Hastalıkları Polikliniğine 2020 Haziran-2022 Haziran tarihleri arasında 4-17 yaş aralığında, deri prik testi ile sadece kedi alerjen duyarlılığı saptanmış hastalar dahil edildi. Başvuru anında veriler kaydedildi. Hastaların başvuru tanılarına göre GINA rehberinden yararlanılarak yapılan skorlamaları ve TNSS skorlamaları kaydedildi. Aynı gün içinde Feld1 antikoru, IL-4, IL-5, IL-13 düzeyleri değerlendirilmek üzere kan örneği ve EBC örneklemesi alındı. İstatistiksel veri analizi için Jamovi 2.3.21 kullanıldı. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 80 hastanın 40 (%50)'ı erkek, 40 (%50)'ı kız idi. Hastaların yaş ortalaması 12.1 ± 2.78 yıl olarak, araştırmaya dahil edilme yaşı 11.2 ± 2.64 yıl olarak bulundu. Hastaların %73.8'inde Feld1' e karşı antikor pozitifliği görüldü. %52.5'i başvuru tanısında astım olması Feld1 ile astımın doğru orantılı olduğunu gösterdi. Ailede alerjik hastalık varlığı olanlarda Feld1 pozitifliği %62.7 ile daha yüksek saptandı. Ev içinde kedi olması Feld1 maruziyeti ve astım ile doğru orantılı olduğu saptandı. Ev dışı kedi temaslarının ise Feld1 pozitifliği ile doğrudan ilişkili olduğu görüldü (p<0.05). Astım şiddeti ile Feld1 pozitiflik oranı doğru orantılı olarak görüldü. (p<0.05). Solunum yollarındaki inflamasyon ile Feld1 pozitifliğinin ilişkili olmadığı görüldü. SONUÇ: Çalışmamızda kedi alerjisi olan çocuklarda Feld1 antikorunun pozitifliğinin yüksek oranda olduğu görülmüştür. Aynı zamanda Feld1 pozitifliğinin astım kliniğinin şiddetini öngörmede kullanılabileceği görülmüştür. Kedi alerjisi olan çocuklarda ailede alerjik hastalık varlığı ile Feld1 pozitifliğinin yüksek oranda olması astım kliniği için risk faktörü olarak sayılabilir. Solunum yollarındaki inflamasyonun moleküler kedi alerjenleri ile ilişkili olmadığı bulunmuştur.
Kedilerde ekstremite uzun kemik kırıklarının sağaltımı
Dünyada pet hayvan olarak beslenen kedi sayısındaki artış, veteriner hekimlerin de kedi kırıklarıyla daha sık karşı karşıya gelmesine neden olmuştur. Her ne kadar kedi uzun kemik kırıklarının tedavi prensipleri köpeklerdekine benzer ise de ortopedik teknikler açısından hastaya ve kırığa bağlı olmak üzere çeşitli farklılıklar mevcuttur. Bu çalışmada 58 kedide karşılaşılan 71 adet ekstremite uzun kemik kırığının değerlendirilmesi ve tedavi bulgularının paylaşılması amaçlanmıştır. Çalışmaya dahil edilen 58 kedide, arka bacak kırıklarının daha fazla görüldüğü, en sık kırılan kemiğin tibia olduğu ve bunu sırasıyla femur, humerus, antebrachium, radius ve ulna'nın izlediği belirlenmiştir. Olguların %51,72 sinin yüksekten düşme, %36,20 sinin çeşitli travmalara ve %12 sinin de trafik kazalarına bağlı olarak şekillendiği görülmüştür. Uygulanan sağaltım yöntemleri incelendiğinde 54 olguda intramedüller pin, 4 olguda plak ve 1 olguda plak ve pin, 4 olguda caput ve collum femoris rezeksiyonu, 4 olguda bandaj, 3 olguda eksternal fikzasyon ve daha önce opere edilmiş ve komplike olmuş açık enfekte antebrachium olgusunda da amputasyon uygulanmıştır. İki olgu hariç tüm olgularda fonksiyonel iyilişme sağlanmış ve hastalar bacaklarını kullamaya başlamışlardır. Kırık sağaltım yönteminin seçiminde en önemli kriter olarak ekonomik nedenlerin etkin olduğu belirlenmiş ve hasta sahiplerine sunulan alternatifler arasında fiyat uygunluğu sebebi ile büyük bölümünün intramedüller pin uygulamasını tercih ettiği ve plak kullanımını tercih etmedikleri belirlenmiştir. Sonuç olarak, kırık tipine her zaman en uygun sağaltım yöntemini seçmek ekonomik nedenlerden dolayı mümkün olmasa da, seçilen yöntemin doğru şekilde uygulanması ve birkaç yöntemin bir arada kullanılması (intramedüller pin, serklaj, bandaj) ile başarılı sonuçlar almanın mümkün olduğu kararına varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kedi, ekstremite, uzun kemik, kırık, tedavi
Hipertiroidili kedilerde alerjen spesifik in-vitro IGE analizleri
Bu çalışmada farklı klinik bulguları bulunan, hipertiroidizm tanısı konulan kedilerde alerjen spesifik in vitro IgE seviyelerinin tespiti ile endokrin bozukluğa ilişkin korelasyonun belirlenmesi amaçlanmıştır. Tezin içeriğini Aydın Adnan Menderes Üniversitesi, Veteriner Fakültesi, İç Hastalıkları Ana Bilim Dalına hipertiroidizm ile uyumlu dermatolojik, gastrointestinal, kardiyovasküler bulgular ile getirilen değişik yaş, her iki cinsiyetten kediler oluşturdu. Yapılan teşhis çalışmalarında göre I. grupta (n=9) hipertiroidizmi bulunan kediler, II. grupta (n=14) ise sağlıklı kediler yer aldı. Olgularda ilişkin hastalığa yönelik diğer hastalıkların ekarte edilmesi amacıyla V-check (Vcheck V200, Bionote, Kore: ELK Diagnostic, Türkiye) cihazı ile total T4 (TT4) seviyeleri ölçüldü. Her iki gruptaki kedilerde Vena cephalica antebrachii'den antikoagulantsız serum tüplerine 0.2'şer ml kan örneği alınarak santrifüj işlemi uygulandıktan sonra in vitro yöntem ile 20 farklı alerjene spesifik Ig E düzeyleri Polycheck alerji testi (Biocheck, Almanya: Atateknik/RDA Grup, Türkiye) ile belirlendi. In vitro test sonuçları baz alındığında D. farinae (P=0.000), D. pteronyssinus (P=0.000), Malassezia (P=0.000), Lepidoglyphus (P=0.013), Aspergillus-Penicillium (P=0.019), Ragweed (Ambrosia) (P=0.000), kayın/kızılağaç/fındık/poleni (P=0.009), çınar/söğüt/kavak poleni (P=0.000), Parietaria (Wall pellitory) (P=0.000), çavdar poleni (P=0.002), ot karışımı (P=0.003), ısırgan otu (P=0.000), beyaz kaz ayağı (P=0.000), sinirli ot (P=0,001), adi pelin (P=0,000), kuzu kulağı (P=0,000), Acarus siro (P=0,000), Tyrophagus (P=0,000), pire (P=0,000) spesifik IgE konsantrasyonları açısından hipertiroidili kediler ve sağlıklı kedilerin P değerleri arasında istatistiksel olarak belirgin farklılıklar tespit edildi. Bu çalışmada kontrol grubuna (n=14) dahil edilen kedilerin bazılarında çeşitli alerjenlere karşı IgE yanıt geliştiği, ancak bu durumun hipertiroidili kediler ile karşılaştırıldığında daha düşük miktarlarda olduğu görüldü. Sonuç olarak hipertiroidili kedilerde farklı alerjenlerin hastalık aktivitesi ile ilişkide olabileceği yapılan çalışma kapsamında serum total T4 seviyeleri ve alerji test sonuçları baz alınarak söylenebilir.