Psychiatric sickness
110 theses under this subject heading
Psikotik bozukluk tanısı olan hasta ailelerinde içselleştirilmiş damgalanma ve aile yükü
Amaç: Psikotik bozukluk tanısı olan hastaların ailelerinde gözlemlenen aile yükü ve içselleştirilmiş damgalama eğilimleri, hasta yakınlarının psikolojik iyi oluşunu ciddi şekilde etkileyebilen faktörler olarak ortaya çıkar. Bu olumsuz etkiler, aile atmosferini zehirleyerek, psikoz hastalarının tedaviye uyumunu, işlevselliğini ve hastalığın seyrini dolaylı yoldan etkileyebilir. Bu faktörler, psikotik hastalıkla başa çıkmanın değerlendirilmesinde kritik bir rol oynayan faktörlerdir. Bu çalışma, algılanan aile yükünün artmasının kendini damgalama düzeylerini artırma olasılığını araştırmayı amaçlamaktadır. Ayrıca, bu çalışmanın sonuçlarına dayanarak aile yükünü azaltmaya ve kendini damgalama düzeylerini düşürmeye yönelik müdahaleler geliştirmek için öneriler sunmayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Hitit Üniversitesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne bağlı Toplum Ruh Sağlığı Merkezi'nde takip edilen ve araştırmaya dahil edilme ölçütlerini karşılayan 87 psikotik bozukluk tanısı almış hasta yakını üzerinde yapılmıştır. Araştırmamız, kesitsel ve nicel bir yöntemle gerçekleştirilmiştir. Katılımcılardan alınan Aydınlatılmış Onam Formu' na ek olarak, Sosyodemografik Veri Formu, Kendini Damgalama Ölçeği – Aile (KDÖ-A) ve Algılanan Aile Yükü Ölçeği (AAYÖ) uygulanmıştır. Toplanan veriler, uygun istatistiksel yöntemler kullanılarak IBM SPSS 22 paket programıyla analiz edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya dahil edilen hasta yakınlarının %66.7'si (58 kişi) kadın, %33.3'ü (29 kişi) ise erkekti. Hastaların %26.4'ü (23 kişi) kadın, %73.6'sı (64 kişi) erkekti. Hastaların tanıları incelendiğinde, %64.4'ü (56 kişi) şizofreni, %21.8'i (19 kişi) şizoaffektif bozukluk ve %13.8'i (12 kişi) atipik psikoz tanısı almıştır. Hastaların ortalama hastalık süresi yaklaşık 19.28 yıl olarak bulunmuştur. Hastalık süresi, hasta yakını yaşı ve eğitim düzeyi Kendini Damgalama Ölçeği-A ile anlamlı ilişkili bulunmuştur. Evdeki kişi sayısı, hastanın günlük ihtiyaçlarını karşılama düzeyi, eğitim düzeyi ve sosyal destek varlığı ise Algılanan Aile Yükü Ölçeği ile anlamlı ilişkili bulunmuştur. Hasta yakınlarına ait Kendini Damgalama Ölçeği 'nin toplam puanı V ortalama 25.66 iken Algılanan Aile Yükü Ölçeği 'nin toplam puanı 27.97 olarak belirlenmiştir. Algılanan Aile Yükü Ölçeği ile Kendini Damgalama Ölçeği-Aile toplam puanı (p:0.002), değersizlik algısı (p:0.007) ve toplumsal çekilme (p:0.001) alt boyutları arasında pozitif yönde zayıf bir ilişki tespit edilmiştir. Bununla birlikte, AAYÖ ile KDÖ-A'nın hastalığın gizlenmesi alt boyutu arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p:0.297). Tartışma-Sonuç: Algılanan Aile Yükü Ölçeği ile Kendini Damgalama Ölçeği Aile toplam puanı ve alt boyutları arasında, değersizlik algısı ile toplumsal çekilme arasında bir ilişki tespit edilmiştir. Bu sonuçlar, aile yükü ile damgalama arasındaki karşılıklı etkileşimi göstermektedir. Öte yandan, AAYÖ ile KDÖ-A arasında hastalığın gizlenmesi alt boyutu arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Bu durum, hastaların uzun yıllardır psikotik bozukluk tanısına sahip olmaları ve çevrelerince zaten bu durumun bilinmesiyle açıklanabilir. Araştırmada yer alan katılımcıların uzun süre boyunca psikotik bozuklukla başa çıkmaya çalıştıkları ve bu durumun kronik hale geldiği sonucuna ulaşmak mümkündür. Psikotik bozukluk hastalarının yakınları için aile yükünü ve damgalamayı azaltıcı müdahalelerin sağlık profesyonelleri tarafından uygulanması, bu faktörlerle ilişkilendirilen durumların göz önünde bulundurulması ve kronik psikotik bozukluk yönetiminde ele alınması gereken önemli konulardır. Anahtar Kelimeler: Damgalanma, algılanan aile yükü, psikotik bozukluklar
Bipolar bozukluk tanısı almış hastaların yakınlarındaki damgalanma ve hastayı damgalama düzeylerinin ilişkisinin demografik ve klinik özellikler çerçevesinde incelenmesi
Çalışmanın amacı, bipolar bozukluğu olan hastaların yakınlarının hissettikleri damgalanma düzeyi ile hastayı damgalama düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemektir. Bunun yanı sıra, hasta yakınlarının damgalanma ve hastayı damgalama düzeylerinin hangi demografik ve klinik özelliklere göre değişim gösterdiğini tespit etmektir. Araştırmanın örneklemini Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvuran bipolar bozukluk tanısı almış hastaların yakınları oluşturmaktadır. Araştırma kapsamında 18-65 yaş aralığından 124 hasta yakınına ulaşılmıştır. Katılımcılara sırasıyla hastalar için oluşturulan demografik bilgi formu ve klinik özellikler formu, hasta yakınları için oluşturulan demografik bilgi formu, Ruhsal Hastalığa Yönelik İnançlar Ölçeği ve Şizofreni Hastalarının Yakınları İçin Damgalanma Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular, hasta yakınlarının kendini damgalanmış hissettiği ölçüde hastayı damgaladığı yönündedir. Hasta yakınlarının Ruhsal Hastalığa Yönelik İnançlar Ölçeği'nden ve Şizofreni Hastalarının Yakınları İçin Damgalanma Ölçeği'nden aldıkları puanlar arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Hasta yakınlarının cinsiyeti, yaşı, medeni durumu, eğitim düzeyi, gelir düzeyi, çalışma durumu, hayatının çoğunu geçirdiği yer, hastaya yakınlığı, hastaya bakım verme süresi, daha önce bakım verme deneyimi olup olmadığı damgalama ve damgalanma düzeylerini etkilemektedir. Hastaların cinsiyeti, yaşı, medeni durumu, eğitim düzeyi, gelir düzeyi, çalışma durumu, hayatının çoğunu geçirdiği yer, hastalık süresi, hastaneye yatış sayısı, atak sayısı, atakların şiddet düzeyi ve tedavi şekli hasta yakınlarının damgalama ve damgalanma düzeylerini etkilemektedir. Çalışma sonucunda bipolar bozukluğu olan hastaların ve onların yakınlarının damgalanma düzeylerini etkileyen demografik ve klinik özelliklerin neler olduğu görülmüştür. Psikiyatrik hastalıklara yönelik damgalama ile mücadele programlarının, bipolar bozukluk nezdinde yapılan bu çalışmanın bulguları ışığında yeniden yapılandırılması ve etkin müdahale stratejilerinin geliştirilmesi gerekmektedir.
Gaziantep Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı Polikliniğine gönderilen adli psikiyatrik olgularda sosyodemografik, klinik ve suça ilişkin özelliklerin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı'na adli makamlar tarafından gönderilen olguların sosyodemografik özellikleri, gönderilme nedenleri, psikiyatrik tanıları, kullanılan tanı ölçekleri, madde kullanımı ve tekrarlayıcı suç öyküsü, yapılan konsültasyonlar, değerlendirme sonucu oluşan tıbbi kanaatler ve suça ilişkin özelliklerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız hakkında adli rapor düzenlenmiş hasta dosyalarının incelendiği retrospektif, tanımlayıcı bir çalışmadır. Çalışmanın evreni, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Polikliniğine yönlendirilen ve araştırmaya dahil edilme kriterlerini karşılayan, 01.01.2014-31.12.2020 tarihleri arasında hakkında rapor düzenmiş olan 1444 olgudan oluşmaktadır. Olguların tıbbi dosyaları, gelen, gönderilen evrak kayıtları ve adli raporları geriye dönük olarak incelenmiştir. Olguların tanı ve suç türleri ile eğitim, ikamet bölgeleri, göç durumları, yaş grupları, gönderilme nedenleri, gönderen kurumlar, tanılar, tıbbi kanaatler, uyuşturucu madde kullanım durumları, tekrarlayıcı suçluluk ile arasındaki ilişki incelendi. Tanımlayıcı istatistikler kategorik değişkenler için sayı veya yüzde ile verilmiştir. Kategorik değişkenler arasındaki ilişkiler Ki-kare testi ile test edilmiştir. Analizlerde SPSS 22.0 paket programı kullanılmıştır. P<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya dahil edilen olguların %80,2'si ceza hukuku (n=1158), %19,8'inin ise medeni hukuk (n=286) kapsamında olduğu, %62,5(n=902)'unda faillerin, %17,3(n=250)'ünde mağdurların değerlendirildiği, %64,1(n=925)'inin yetişkin, %35.9(n=519)'unun çocuk, %75,5'i (n=1090) erkek, %24,2'si (n=349) ise kadın, en fazla olgunun 18-35 yaş aralığında (n=721, %49,9), en az olgunun ise 60 yaş üstü aralığında olduğu, % 35,5(n=433)'inin birden fazla kez suça karışmış, % 65,5(n=821)'inin ilk defa bir suça karıştığı, %53,9(n=778)'unu sosyoekonomik seviyesi düşük bölgelerde ikamet edenlerin, %60,5(n=874)'ini Gaziantep iline kayıtlıların, %2,5(n=36)'ini Suriye'den gelenlerin, eğitim durumuna göre en kalabalık grubu (%64,9 n=764) 'unu ilkokul ve ortaokul mezunlarının, en seyrek grubu (%2,8 n=34) üniversite mezunlarının oluşturduğu, en fazla cezai ehliyet hususunda(n=877, %60,7), ikinci sıklıkta TMK 432 kapsamında rapor istendiği, en fazla yaralama suçu (n=309, %21,4), ikinci sıklıkta mala karşı işlenen suçlar (n=290, %20,1) ve sonra cinsel suçlar (n=288, %19,9) en az ise terör suçu (n=25, %1,7) işlendiği, tüm olgularda en fazla sağlıklı (n=604, %41,8) tanısı, sonra mental retardasyon (n=185, %12,8) ile şizofreni ve diğer psikotik bozukluklar(n=139, %9,6) ve bipolar bozukluk (n=126, %8,7) tanılarının, en az konulan tanının DEHB (n=11, %0,8) tanısı, eşlik eden en sık tanının kişilik bozukluğu (n=18,%40) olduğu, uyuşturucu-uyarıcı madde bakılan 484 olgunun %25(n=121)'inde uyuşturucu-uyarıcı madde pozitif, %75(n=363)'inde negatif saptandığı, medeni hukuk kapsamındaki olgulardan %43(n=123) 'ünün TMK 432 kapsamında, %15(n=43)'inin akıl hastası olup olmadığı, %19(n=55)'unun evlenmeye veya cinsel ilişkiye engel patolojisi olup olmadığı, %7(n=21)'sinin vesayet hususlarında değerlendirildiği saptanmıştır. Sonuç: Kişilerin suç işlerken, suçun mağduru olurken veya medeni haklarını kullanırken içinde bulundukları ruhsal durumların hukuki süreçlerde raporlanma süreci ile muayenede dikkat edilecek hususlar ve suçun önlenmesi ile ilgili öneriler ele alındı. Literatürde Adli tıpa gönderilen tüm olguların bütüncül olarak değerlendirildiği araştırma sayısının yok denecek kadar az olması çalışmamızın kıymetlendirilmesi açısından önemli bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Adli Tıp, Adli Psikiyatri, Suç, Ruhsal patoloji
Ciddi ruhsal bozukluğu olan hastaların madde kullanımlarının ve ilişkili değişkenlerin belirlenmesi
Bu çalışma ciddi ruhsal bozukluğu olan hastalarda sigara, alkol ve diğer bağımlılık yapıcı madde kullanımlarının birlikte görülme sıklığını ve bu ilişkiyi çeşitli yönleriyle araştırmak amacıyla yapılmıştır. Tanımlayıcı türde yapılan araştırma, bir eğitim ve araştırma hastanesinin ve bir üniversite hastanesinin psikiyatri poliklinik ve yataklı servisindeki hastalarla yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini şizofreni ve diğer psikotik bozukluklar, ikiuçlu bozukluk, majör depresif bozukluk, anksiyete bozuklukları, obsesif kompulsif bozukluğu tanısı almış 358 hasta oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında, Sosyodemografik Bilgi Formu ve Madde Kullanım Özellikleri Formu kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistikler ve ki-kare testi kullanılmıştır. Sigara kullanımında en yüksek grup şizofeni tanılı hastalar (%70.4) olmak üzere diğer ruhsal bozukluklar arasında anlamlı farklılık olduğu görülmüştür (p<0.05). Sigara kullanım oranı, çoktan aza doğru sırası ile şizofreni ve psikozla giden bozukluklar, iki uçlu bozukluk, majör depresyon, anksiyete bozukluğu ve obsesif kompulsif bozukluk şeklindedir. Hastaların alkol ve madde kullanım oranlarında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Çalışmaya dahil edilen hastalardan alkol ve madde kullanan kişilerde sigara içme deneyimi olduğu ve herhangi bir madde kullanımına en çok gençlik yıllarında başlandığı saptanmıştır. Sigara, alkol ve diğer madde kullanımının önlenmesi için psikiyatri hemşireleri tarafından risk faktörlerinin belirlenmesi, madde kullanım bozukluğu geliştirme riski yüksek olan hasta gruplarının bilinmesi, bu maddeleri kullanım oranı yüksek olan hasta grupları başta olmak üzere etkili başetme yöntemlerinin tedaviyle birlikte hastalara verilmesi önerilir. Ayrıca alkol ve diğer madde kullanımına geçişte basamak görevinde olan sigara kullanımının önlenmesinde özellikle psikiyatrik tıbbi tanısı bulunan hastaların risk grubunda değerlendirilmesi, birincil ruhsal hastalığın tedavisi yapılırken ya da tamamlandıktan sonra mevcut madde kullanım bozukluklarının tedavi edilmesi önerilir. Anahtar kelimeler: Psikiyatri Hemşireliği, Ruhsal Bozukluk, Madde Kullanım Bozuklukları
Şizofreni hastaları, sağlıklı kardeşleri ve sağlıklı kontrollerde serum beclin-1 ile ATG5 düzeylerinin incelenmesi
Çalışmamızda şizofreni tanılı hastalar ve hastaların sağlıklı kardeşleri ile kontrol grubu arasında otofaji adı verilen bir hücresel süreçte önemli rol oynayan Beclin-1ve Otofaji ile ilişkili 5 (Atg5) proteinlerinin düzeylerinin ölçülmesi, gruplar arasında fark olup olmadığının araştırılması ve otofajinin şizofreni etiyopatogenezindeki rolünün değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırma kapsamında, DSM-5 tanı kriterlerine göre şizofreni tanısı konulan 26 hasta, bu hastaların 26 sağlıklı kardeşi ve 26 kontrol dahil edilmiştir. Tüm katılımcılar için, sosyodemografik ve klinik bilgi formu doldurulmuştur. Şizofreni tanısı konulan hastalara Negatif Semptomları Değerlendirme Ölçeği (SANS), Pozitif Semptomları Değerlendirme Ölçeği (SAPS) Apati Değerlendirme Ölçeği (ADÖ) ve Kısa Form-36 (SF-36) ölçeği uygulanmıştır. Katılımcıların serum Beclin-1 ve Atg5 seviyeleri, ELISA yöntemiyle ölçülmüştür. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 22,0 Windows versiyon paket programı ve MedCalc 19.8 paket programı kullanılmıştır. P<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Hasta ve kontrol grubu Beclin-1 ve Atg5 değerleri bakımından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark olduğu saptandı (her biri için p<0.05). Hasta ve sağlıklı kardeş grubu Beclin-1 ve Atg5 düzeyleri karşılaştırıldığında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Sağlıklı kardeş ve kontrol grubunun Beclin-1 ve Atg5 değerleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark vardı (p<0.05). Yapılan korelasyon analizinde hastaların Beclin-1 ile Atg5 düzeyleri arasında ilişki saptanmazken, sağlıklı kardeş grubunda pozitif yönde orta şiddette bir ilişki bulundu(r=0,488; p=0,011). Bu çalışma, bildiğimiz kadarıyla şizofreni hastaları ve sağlıklı kardeşleri arasında Beclin-1 ve Atg5 düzeyinin değerlendirildiği ilk araştırmadır. Çalışmamız şizofreni etiyolojisinde otofajinin rol oynayabileceğini ve otofajinin şizofreni hastalarının ve sağlıklı kardeşlerinde de benzer düzeyde bozuk olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Bu durumun bir endofenotipik özellik olarak yorumlanabilmesi ve Beclin1, Atg5 düzeylerinin marker olarak kullanılabilmesi için daha büyük örneklemlerde ve farklı ırkların dahil edildiği çalışmalara ihtiyaç vardır.
Remisyon ve psikotik alevlenme dönemlerindeki şizofreni hastaları ile sağlıklı kontrollerde serum USP9X ve HMGB1 düzeylerinin araştırılması
Çalışmamızda şizofreni hastalarında, inflamasyonun geç mediatörlerinden biri olan HMGB1 düzeyi ve nörogelişimsel bozuklukların etiyopatogenezinde suçlanan USP9X düzeyinin şizofreninin iki farklı dönemi, yani akut psikotik alevlenme ve remisyon dönemi ile ilişkisi incelenmiş ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırılmıştır. Hastanemiz etik kurul onayı ile hastaların ve sağlıklı kontrollerin yazılı aydınlatılmış onamları alınmıştır.Araştırmamıza DSM-5 tanı ölçütlerine göre şizofreni tanısı konulan, çalışmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden remisyon dönemindeki 53 hasta, akut psikotik alevlenme nedeniyle tedavi gören 53 hasta ve 53 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edilmiştir.Tüm gönüllülerden 12 saat açlık sonrası, sabah 08.00-10.00 arasında, serum HMGB1 ve USP9X düzeyi ölçmek için venöz kan örneği alınmıştır. Katılımcıların değerleri Gaziantep Üniversitesi Biyokimya laboratuvarında ELİSA yöntemi ile ölçülmüştür. Analizlerde SPSS 22,0 Windows versiyon paket programı ve MedCalc 19.8 paket programı kullanılmıştır. P<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Hasta ve kontrol grubu HMGB1 ve USP9X değerleri bakımından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu saptandı (her ikisi için p<0.05).HMGB1 düzeyi ile PANSS Negatif alt ölçeğinde pozitif yönde zayıf şiddette korelasyon, USP9X düzeyi ile İz Sürme Testi A ölçek değerleri arasında negatif yönde zayıf şiddette korelasyon gözlendi.(sırayla p=0,032,r=0,75, p=0,029,r=0,309) Şizofreninin inflamatuar ve nörogelişimsel kuramını birlikte içerençalışma bildiğimiz kadarıyla literatürde yoktur. Çalışmamız inflamatuar ve nörogelişimsel kuramın birlikte değerlendirildiği ilk çalışma olması nedeniyle literatüre katkı sağlama açısından önemlidir. Şizofrenide USP9X in klinik olarak ölçüldüğü ilk çalışmadır. HMGB1 ve USP9X 'in şizofreninin etyolojisini, patofizyolojisini anlamada, hastalığın şiddetinin nesnel olarak değerlendirilmesinde ve yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesinde önemli olacağını düşünmekteyiz.
Bipolar bozukluk depresif dönemdeki hastalara uygulanan tekrarlayan transkranial manyetik stimülasyonun hastaların serum NGF, GDNF, IL-1ß düzeylerine ve bilişsel işlevlerine etkisinin araştırılması
Bu çalışmada bipolar depresyon hastalarında rTMS uygulamasının, hastaların serum NGF, GDNF, IL-1ß düzeylerine ve bilişsel işlevlerine etkisinin, bu parametrelerin birbirleriyle ve hastalıkla ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya DSM-5'e göre tanı konmuş 59 Bipolar depresyon hastası ve 30 sağlıklı gönüllü katılmıştır. Tüm katılımcılara Sosyodemografik veri formu, HAM-D, YMDÖ, bilişsel işlevler için İz Sürme Testi A ve B, Stroop Testi A,B,C ve D, zihin kuramı için GZOT uygulanmıştır. Sağlıklı gönüllülerden; Bipolar depresyon hastalarının serum GDNF, NGF, IL-1ß düzeyleri ile karşılaştırmak amacıyla kan örneği alınmış ve bilişsel testler uygulanmıştır. Sağlıklı gönüllüler TMS tedavisine dahil edilmemişlerdir. 59 bipolar depresyon tanılı katılımcı arasından, 30 kişiye aktif TMS ve 29 kişiye sham TMS uygulanmıştır. TMS protokolü, sol dorsolateral prefrontal korteks (DLPFC) üzerine uygulanan yüksek frekansta (10 Hz), %120 motor uyarı eşiği (MT) ile 3000 atım/seans şeklindedir. TMS seansları günde bir kez olmak üzere 2 haftalık bir süre boyunca toplam 10 seans şeklinde gerçekleştirilmiştir. 59 bipolar depresyon hastasına, ilk seanstan önce ve 10. Seanstan sonra bilişsel testler uygulanmıştır ve sabah saatleri 08.00 ile 10.00 arasında, gece açlık sonrasında venöz kan örnekleri alınmıştır. Katılımcılar, antidepresan tedaviyi tamamlamak amacıyla TMS seanslarına devam etmişlerdir. Aktif alan grup, 20 seans TMS tedavisi almıştır. Sham grubu ise 10 seans sham tedavisi sonrasında çalışmayı tamamlayıp, aktif tedavi almaya başlamıştır. Katılımcıların serum GDNF, NGF ve IL-1ß değerleri, Gaziantep Üniversitesi Biyokimya laboratuvarında ELISA yöntemi ile ölçülmüştür. Çalışmamızda, aktif tedavi alan hasta grubunda TMS sonrası GDNF ve NGF değerleri anlamlı ölçüde yüksek bulunurken, IL-1ß düzeyleri anlamlı derecede düşüktü. Bilişsel testler açısından karşılaştırıldığında, aktif tedavi alan grupta İz Sürme Testi ve Stroop Testleri ile GZO testinde istatiksel olarak anlamlı performans artışı saptanmıştır. Yapılan korelasyon analizi, TMS tedavisi sonrası serum GDNF düzeyleri ile GZOT performansındaki değişiklikler arasında orta derecede pozitif bir ilişki olduğunu ortaya koydu. Sağlıklı kontrollerle bipolar hastaların parametreleri karşılaştırıldığında, GDNF ve NGF düzeyleri sağlıklı kontrollerde daha yüksek, IL-1ß seviyeleri daha düşük bulunmuş ve tüm bilişsel işlev testlerinde sağlıklı kontrol grubunun daha yüksek bir performans sergiledikleri gözlemlenmiştir. Bildiğimiz kadarıyla, literatürde bipolar depresyon hastalarında TMS uygulaması sonrası GDNF ve NGF, IL-1ß düzeyleri ile bilişsel işlevler arasındaki ilişkiyi inceleyen bir çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamız, TMS uygulamasının etki mekanizmasını anlamaya ve bipolar depresyon hastalarında bilişsel işlevleri düzeltmeye yardımcı olabileceğini düşünmekteyiz. Bipolar hastalarında psikososyal işlevsellikte bozulma ile ilişkili olan sosyal bilişi düzeltmeye faydası olabileceğini düşünmekteyiz.
Tıp 1 dıyabetes mellitus tanısı olan ergenlerde yatışı olan ve olmayan hastaların benlik saygısı ve aile tutumlarının karşılaştırlması
Giriş: Tip 1 Diyabetes Mellitus (DM) hastalığı çocuk ve ergenlerde bilinen en yaygın kronik hastalıklar arasında tanımlanmaktadır ve bu nedenle bu popülasyonda önemli sağlık problemlerini temsil etmektedir. T1DM tanısı olan çocuk ve ergenlerde hastalık bütüncül olarak ele alınmalıdır, fiziksel boyutunun yanında tedavi uyumunu önemli derece etkileyen hasta ve bakım verenlerinin psikolojik durumları, uyum güçlükleri ve hastalığa yaklaşımları da değerlendirilmelidir. Bu çalışmada yatış gerekliği olan ve olmayan hastaların arasında hastanın benlik saygı düzeyi ve anne baba tutumunun tedavi uyumunda ön görücü olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın etik kurul onayından sonra Bezmialem Vakıf Üniversitesi Hastanesi Çocuk Endokrinologi servisinde tip 1 diyabet tanısıyla yatışı olan ve çalışmaya katılmayı kabul eden 12-18 yaş arası 40 çocuk ve ergen vaka grubu olarak ve yaş ve cinsiyet açısından benzer özellikler gösteren, çocuk endokrinoloji polikliniğinde yatışları olmadan T1DM tanısıyla takip edilen ve çalışmaya dahil olmayı kabul eden 38 çocuk ve ergen kontrol grubu olarak alınmıştır. Her iki grupta aydınlatılmış onay formu alındıktan sonra araştırmacı tarafından sosyodemografik özelliklerinin yer aldığı bir veri toplama form doldurulmuştur. Psikiyatrik bozukluklar tanıları yarı yapılandırılmış Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi- Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonuyla (ÇDŞG-ŞY) araştırmacı tarafından değerlendirilmiştir ayrıca katılımcılardan Anne Baba Tutum Ölçeği (ABTÖ) ve Coopersmith Benlik Saygı Envanterinin doldurulması istenmiştir. Bulgular: Çalışmamızın vaka ve kontrol grubunda hastaların yaşları ve cinsiyetleri anlamlı farklılık göstermemiştir (p >0.05). Vaka grubunda tanı yaşı ortalama 8.5 ± 4.1 ve kontrol grubunda 10.6 ± 3.1 olarak saptanmıştır ve sonuç olarak vaka grubunda tanı yaşı, kontrol grubundan anlamlı olarak daha düşük tespit edilmiştir (p = 0.023). Çalışmamızda vaka grubunun ortalama son HbA1c düzeyleri 9.4 ± 2.1 ve kontrol grubunun ortalama son HbA1c değeri 7.6 ± 1.2 olarak belirlenmiştir, vaka grubunda bu değer istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptanmıştır (p <0.001). ÇDŞG-ŞY-DSM-5 yarı yapılandırılmış psikiyatrik değerlendirme sonuçları vaka grubunda daha fazla Depresyon tanısı, Yaygın Anksiyete Bozukluğu ve Sosyal Fobi tanısı olarak belirlenmiştir (depresyon p <0.001), (yaygın anksiyete p <0.001), (sosyal fobi p = 0.011). Vaka grubunda %76.2 annelerin demokrat tutumu ve %23.8 otoriter tutumu gösterdikleri belirlenmiştir. Bu grupta babaları tutumu %69.0 demokrat ve %31.0 otoriter olarak görülmüştür. Kontrol grubunda annelerin %92'si demokrat ve %7.9'u otoriter tutum sergilerken babaların %84.2'si demokrat tutum ve %15.8'i otoriter tutum göstermişler. Guruplar arası karşılaştırmada anlamlı olarak vaka grubunda otoriter anne baba tutumu daha fazla görülmüştür (Anne Demokrat p=0.006), (Baba Demokrat p= 0.023). Coopersmith Benlik Saygı Envanterinin alt boyut puan ortalamalarının dağılımına bakıldığında vaka grubu katılımcıların benlik saygı tam ve genel puanı kontrol grubundan anlamlı olarak düşük bulunmuştur ve benzer şekilde ev aile öz saygı puanı anlamlı farklılık göstermiştir (tam puan p=0.007), (genel puan p= 0.048), (aile ev puan p=0.002). Sonuç: Çalışmamızda, kronik bir hastalık olan T1DM'in kötü metabolik kontrol ve uygun düzeyde olmayan tedavi uyumu ile çocuk ve ergenlerin düşük benlik saygısı ve yaşadığı ailede otoriter anne baba tutumuyla ilişkisi gösterilmiştir. Ayrıca bu çalışmada metabolik kontrolü kötü giden vaka grubunda elde ettiğimiz yüksek ruhsal hastalık oranları, T1DM'in sadece fiziksel bir hastalık olmadığını, bireyin psikolojik, sosyal, emosyonel işlevselliğini de olumsuz etkilediğini düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: T1DM, benlik saygısı, otoriter anne baba tutumu, psikiyatrik tanı
Ayaktan tedavi alan psikiyatri hastalarında sağlık anksiyetesi ve içselleştirilmiş damgalanma algısı ile ilaç uyumu arasındaki ilişkinin belirlenmesi
Ayaktan tedavi alan psikiyatri hastalarında sağlık anksiyetesi ve içselleştirilmiş damgalanma algısı ile ilaç uyumu arasındaki ilişkinin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı ve ilişki arayıcı tipte yürütülen araştırma 286 hasta ile gerçekleştirilmiştir. Veriler Ruhsal Hastalıklarda İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği, Sağlık Anksiyetesi Ölçeği ve Morisky Tedavi Uyum Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde; tanımlayıcı testler (ortalama, standart sapma, medyan, yüzde dağılımları) ile nonparametrik testler ve kolerasyon testleri kullanılmıştır. Araştırma bulgularına göre; Ruhsal Hastalıklarda İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği toplam puanı 60,65±15,32 ve sağlık anksiyetesi toplam puanı 20,46±9,33 olarak hesaplanmıştır. İlaç uyumu %33 oranında yüksek, %52 oranında orta düzeyde olduğu saptanmıştır. Korelasyon analizinde Ruhsal Hastalıklarda İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği alt boyutları ve toplam puan ortalamaları ile sağlık anksiyetesi puan ortalamaları arasında pozitif yönde anlamlı ilişkiler olduğu, damgalanmaya karşı direnç alt boyutu ile sağlık anksiyetesi arasında ise negatif yönde anlamlı ilişki saptanmıştır (p<0.05). Hastaların sosyodemografik özelliklerine göre incelendiğinde, 40 yaş altındakilerin, boşanmış olanların, ücretli bir işte çalışmayanların, düşük ilaç uyum düzeyine sahip olanların içsellştirilmiş damgalanma düzeylerinin daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Ayrıca boşanmış olanların ve ücretli bir işte çalışmayanların sağlık anksiyetesi düzeylerinin diğer gruplara göre daha yüksek olduğu (p<0.05) saptanmıştır. Psikiyatri hemşireleri, hastaların yaşadığı damgalamayı ve anksiyeteyi azaltmada ve tedaviye uyumlarını artırmada önemli rollere sahiptir. Bu nedenle hastaların iyileşme ve rehabilitasyon sürecinde dayanıklılık geliştirmelerine ve güçlenmelerine destek olacak uygulamalarda aktif rol üstlenmelidir.
Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ve oksidatif stresle ilişkisi
Amaç: Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu (DEHB) çocukluk çağının en sık görülen psikiyatrik bozukluklarından birisi olmasına rağmen etiyolojisi ve patofizyolojisi hakkındaki kısıtlı bilgiler hastalığa olan ilgiyi artırmaktadır. DEHB prensip olarak genetik bir hastalıktır, ancak çevresel ve biyokimyasal faktörler de hastalığın etyopatogenezinde rol oynamaktadır. DEHB'de biyokimyasal nedenlerine yönelik çok az çalışma yapılmıştır. Bu çalışmada DEHB etiyolojisinde oksidatif stres parametrelerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya; Medikal tedavisi başlanmamış, mevcut durumuyla ve geçmişte herhangi bir fiziksel ya da psikiyatrik hastalık öyküsü olmayan 6-18 yaş arası 53 DEHB'li hasta ve 55 sağlıklı çocuk kontrol grubu olarak alınmıştır. Olgulara nöropsikiyatrik testler uygulanmış ve yarı-yapılandırılmış ölçeklerle değerlendirilmiştir. Hasta ve kontrollerden venöz kan örnekleri alınmıştır. Serumda oksidan parametrelerden Total Oksidan Statü (TOS), Oksidatif Stres İndeksi (OSİ) ve antioksidan parametrelerden Paraoksonaz (PON1) ve Total Antioksidan Statü (TAS) ölçülmüştür. Çalışma Çukurova Üniversitesi Bilimsel Araştırmalar Projeleri birimi tarafından desteklenmiştir. Bulgular: Çalışmaya 13'ü (%24.5) kız, 40'ı (%75.5) erkek, toplam 53 olgu alındı. Olguların ortalama yaşı 10.13±2,617 yıl idi. Hasta grubundaki TAS kontrol grubuna göre anlamlı olarak (p=0.0001) düşük bulunmuştur. Serum PON1 düzeyi hastalarda kontrolden yüksek bulunmuştur ancak bu istatiksel olarak anlamlı değildi. TOS ve OSI düzeyleri arasında anlamlı farklılık bulunmadı. Üç aylık stimulan tedavisi sonrası parametreleri karşılaştırdığımızda; TAS istatiksel olarak anlamlı bir şekilde azaldığı bulunmuştur (p=0.0001). Serum PON1 düzeylerinde anlamlı bir değişiklik yoktu. Tedavi sonrası TOS değerlerinde ise istatiksel olarak anlamlı bir düşüş saptanmıştır. Oksidatif stres indeksinde ise anlamlı bir değişiklik saptanmadı. Sonuç: Bu çalışmada, TAS'ın kontrol grubuna oranla daha yüksek saptanması ve tedavi sonrası TOS değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir düşüşün olması, DEHB olgularında bozulmuş bir oksidatif stres dengesi ve antioksidan sistemin yetersiz yanıtını düşündürebilir. Bu güne kadar yapılan çalışmaların çelişkili sonuçlanmasından ve tam bir görüş birliği sağlanamadığından, psikiyatrik bozukluklarla ilişkili bu konuda daha fazla hayvan ve klinik çalışmalarına ihtiyaç olduğu düsünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Oksidatif Stres, Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu
Çocuk ve ergenlerde romatolojik hastalıklara eşlik eden psikiyatrik bozuklukların değerlendirilmesi
Amaç: Romatolojik hastalıklar çocuk ve ergen popülasyonunda sık görülen kronik hastalıklardır. Epizodik seyri ve otoimmün etiyolojik zemini nedeniyle romatolojik hastalıklara nöropsikiyatrik semptomların ve ruhsal bozuklukların sık eşlik edeceği düşünülmektedir. Bu çalışmada romatolojik hastalıklara eşlik eden psikiyatrik bozuklukların sıklığı yanı sıra mevcut psikiyatrik tablonun biyokimyasal parametreler, psikometrik ölçümler, ve kullanılan ilaçlarla olası ilişkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Mayıs 2018-Ekim 2018 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı polikliniğinde değerlendirilen, çocuk romatoloji polikliniğinde takip edilen 6-18 yaş arası (145 kız, 120 erkek) 265 hasta dahil edildi. Psikiyatrik tanıları belirlemek amacı ile katılımcılara Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi-Şimdi ve Yaşam boyu Şekli Türkçe uyarlaması (K-SADS-PL), OKB belirti ve şiddetini değerlendirmek amacıyla Çocuklar için Yale-Brown Obsesyon ve Kompulsiyon Ölçeği (Ç-YBOKÖ), Tik belirti ve şiddetini değerlendirmek için Yale Genel Tik Ağırlığını Değerlendirme Ölçeği uygulandı. Dikkat ile ilgili fonksiyonları değerlendirmek için Stroop testi uygulandı. Çocuklar için Durumluk-Sürekli Kaygı Ölçeği (ÇSKÖ), Çocuklar için Depresyon Ölçeği (CDÖ), Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi (MOKSL), Yenilenmiş Conners ana-baba derecelendirme ölçeği (CADÖ) ve Turgay Dikkat Eksikliği ve Yıkıcı Davranış Bozuklukları için DSM-IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği uygulandı. Yenilenmiş Conners öğretmen derecelendirme ölçeği (CADÖ) ve Turgay Dikkat Eksikliği ve Yıkıcı Davranış Bozuklukları için DSM-IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği uygulandı. Hastaların sosyodemografik verileri, immunite-enfeksiyon öyküleri, ailesel otoimmunite öyküleri kaydedildi. Hastalara ait Hematolojik ve Biyokimyasal parametreler (ASO, CRP, Ferritin, B12 vitamini, D vitamini) hastane bilgi işlem sistemi aracılığıyla retrospektif olarak incelendi. Çalışma verilerinin istatiksel analizi SPSS 22.00 ile yapıldı. Bulgular: 265 olgunun 202'si (%76,2) psikiyatrik bozukluk tanısı aldı. Kızların %71,7'sinin erkeklerin % 81,7'sinin psikiyatrik bozukluk tanısı aldığı belirlendi. En sık %51,3 oranında DEHB tanısına rastlandı. DEHB'ye en sık Anksiyete bozukluklarının ve Uyum bozukluğunun eşlik ettiği bulundu. Hastaların % 14,3'inde PANDAS tanısı aldığı ve bu grubun %63,2'sini erkek olguların oluşturduğu tespit edildi. PANDAS tanısı, erkek cinsiyet ve Hgb düşüklüğünün psikiyatrik tanı riskini arttırdığı tespit edilmiştir. Sırasıyla (OR: 3,0 GA:1,1-9,2, p=0,048 ; OR: 2,1 GA:1,1-4,2, p=0,021; OR:1,2 GA:0,9-1,6, p=0,062) Romatolojik tanı alt grupları ve Romatolojik ilaç kullanan grupta psikiyatrik tanı dağılımı ve sıklığı açısından anlamlı bir farka rastlanmamıştır. Sonuç: Çalışmamız Romatolojik hastalıkların başta DEHB ve PANDAS olmak üzere nörogelişimsel bozukluklarla yakından ilişkili olduğunu göstermiştir. Romatizmal hastalığın kendisi mi, anti-inflamatuar tedavi mi yoksa aşırı inflamasyonun mu psikiyatrik bozukluklarla ilşkili olup olmadığının belirlenebilmesi için daha geniş örneklemli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Romatolojik hastalık, pandas, otoimmunite, psikiyatrik bozukluklar, çocuk ve ergen psikiyatri
Ebeveyni şizofreni hastası olan bireylerin çocukluk çağı deneyimleri: Fenomenolojik bir çalışma
Ruhsal hastalıklar arasında şizofreni, karmaşık doğası nedeniyle önemli bir yere sahiptir. Ebeveyni şizofreni hastası olan çocukların hayatı çok boyutlu olarak değişmekte, çocuğun sosyal, fiziksel ve duygusal gelişimi üzerinde olumsuz etkileri olmakta ve bu durum hem çocukluk çağında hem de yetişkinlik döneminde ruhsal bozuklukların oluşma riskini arttırmaktadır. Araştırma ebeveyni şizofreni hastası olan bireylerin çocukluk çağı deneyimlerini incelemek amacıyla nitel araştırma deseni olan fenomenolojik yaklaşım kullanılmıştır. Araştırmanın örneklemini araştırmaya katılamaya kabul eden ve dahil edilme kriterlerine uyan 26 katılımcı oluşturmuştur. Araştırmada veri toplamada araştırmacılar tarafından hazırlanan "Tanıtıcı Özellikler Soru Formu" ve "Yarı Yapılandırılmış Derinlemesine Bireysel Görüşme Formu" kullanılmıştır. Verilerin analizinin tamamlanmasının ardından tema ve alt temalar oluşturulmuştur. Yapılan derinlemesine görüşmelerin ardından," Şizofreni Hakkındaki Görüşler, Şizofren Bir Ebeveynle Büyümek, Çocukluk Çağı Deneyimleri, Nasıl Baş Ettim, Yarım Kalan Hayaller, Yetişkinliğe Yansımaları" olarak altı tema ve 31 alt tema belirlenmiştir. Bu nitel araştırma sonucunda ebeveyni şizofreni hastası olan çocukların katılımcıların ihmal, istismar, depresyon, çocuk işçiliği, damgalanma ve yalnızlık gibi fiziksel, ruhsal, ekonomik ve sosyal yönlerden bir çok zorlukların bulunduğu çocukluk çağı deneyimleri edindikleri ve bu zorlukların yetişkinlik dönemine de yansıdığı tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Çocukluk çağı, deneyim, şizofreni ebeveyn
Bir üniversite hastanesi psikiyatri servisinde yatarak tedavi gören şizofreni ve bipolar bozukluk tanılı hastalarda cavum septum pellucidum, korpus kallosum, forniks boyutlarının ve adezyo intertalamicanın varlığının manyetik rezonans görüntüleme ile karşılaştırılması: Retrospektif bir çalışma
Amaç: Bu çalışmada bipolar bozukluk ve şizofreninin beyin orta hat yapısal farklılıkları açısından karşılaştırılması ve olası nörogelişimsel farklılıkların belirlenmesi hedeflenmiştir. Yöntem: Araştırmanın örneklem grubu; 2012 yılı Nisan ayı ile 2017 yılı Aralık ayı tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Kliniği'nde yatarak tedavi görmüş olan ve DSM-IV'e göre bipolar I bozukluk tanısı almış olan 112 hasta ve şizofreni tanısı almış olan 87 hastadan oluşmuştur. Sagittal kesitlerde korpus kallosum ve forniksin alanları serbest el tekniği ile ölçülmüş ve orta hat alanı bulunmuştur. Ayrıca görüldükleri her bir kesitte korpus kallosumun ve forniksin alanları ölçülerek, sonuçlar toplanmış ve volüm hesaplanması yapılmıştır. Kavum septum pellucidum değerlendirilmesinde koronal görüntülerde CSP transvers çapı ve uzunluğu ölçülmüş, aysrıca CSP intakt görünüme grade 0 denerek artan açıklığa göre 5 evrede sınıflandırılmıştır. Koronal kesitlerde adezyo intertalamicanın varlığına bakılmıştır. Bulgular: Şizofrenide bipolar bozukluğa göre CSP prevalansı artmış ve boyutları daha büyük saptanmıştır. CSP oranı psikotik bulgulu olan bipolar bozuklukta psikotik bulgulu olmayan bipolar bozuğa göre daha fazla saptanmıştır. Absance adezyo intertalamika oranı şizofrenide bipolar bozukluğa göre daha fazladır. Korpus kallosum ve forniks boyutları açısından iki hastalık arasında farklılık saptanmamıştır. Sonuç: Şizofreni nörogelişimsel basamaklarda bipolar bozukluğa göre daha fazla etkilenmektedir. Anahtar Kelimeler: Kavum septum pellucidum, korpus kallosum, adezyo intertalamika, forniks, bipolar bozukluk, şizofreni, nörogelişim
Ruh sağlığı ve hastalıkları hastanesi çevresinde yaşayan bireylerin hastane ve hastalara yönelik tutumlarının değerlendirilmesi: Manisa örneği
Amaç: Bu araştırmada, Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi çevresinde yaşayan bireylerin sosyo-demografik özellikleri ile hastane ve hastalara yönelik damgalayıcı tutuma sahip olup olmadıklarının incelenmesi (belirlenmesi) amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma, Manisa Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi çevresinde yaşayan 175 bireyle yapılmıştır. Nicel ve genel tarama modeline dayalı bu araştırma da veriler, Mayıs-Haziran 2019 tarihleri arasında toplanmıştır. Araştırmacı tarafından hazırlanan anket formu ile Taylor ve Dear (1981) tarafından geliştirilen "Ruhsal Sorunları Olan Bireylere Yönelik Toplum Tutumları Ölçeği" araştırmanın veri toplama araçlarını oluşturmaktadır. Araştırma verileri bireylerle yüz yüze görüşme tekniğiyle toplanmıştır. Araştırma verilerinin çözümlenmesinde SPSS 21.0 istatistik programı kullanılmıştır. Veriler Ki Kare (X2), Mann Whitney U ve Kruskal Wallis - H testleri kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Eğitim seviyesi ve geliri yüksek katılımcıların daha olumlu tutuma sahip oldukları görülmüştür. Bekar bireylerin evlilere göre daha az damgalayıcı oldukları belirlenmiştir. Ayrıca hastaneden uzak bir mahalleye taşınmak isteyenlerin, istemeyenlere göre daha damgalayıcı olduğu görülmüştür. Bu gruplar ile ruhsal sorunu olan bireylere yönelik tutumları arasında anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). Sonuçlar: Eğitim seviyesi ve ekonomik durumun, damgalama üzerinde etkili faktörler olduğu sonucuna varılmıştır.
Şizofreni hastaları ve sağlıklı kardeşlerinde retina sinir lifi tabakası ve makula kalınlığının karşılaştırılması ve bilişsel işlevler üzerine etkisi
Geçmiş yıllarda çok sayıda çalışma hem şizofreni hastalarında hem de sağlıklı kardeşlerinde çeşitli yapısal değişiklikler, erken duyusal anormallikler ve bilişsel eksikler göstermiştir. Optik koherens tomografi (OKT), retinanın yüksek çözünürlüklü kesitsel görüntülerini elde etmek için kullanılan nispeten yeni, invazif olmayan bir görüntüleme yöntemidir. Son yıllarda yapılan çok sayıda çalışma, şizofreni hastalarında, merkezi sinir sisteminin dolaylı bir göstergesi kabul edilen retina tabakalarının inceldiğini bildirmektedir ancak bilişsel işlevler ile ilişkisi henüz yeterince araştırılmamış bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilişsel işlevler ile ilişkisini araştırmak ve potansiyel bir endofenotip adayı olarak hastalarda görülenlere paralel olarak sağlıklı kardeşlerinde de retina tabakası değişikliklerinin gözlenip gözlenmeyeceğinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırma Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı Psikotik Bozukluklar Birimi'ne bağlı olarak poliklinikte izlenen DSM-5 tanı ölçütlerine göre şizofreni tanısı almış olan ve çalışmaya dahil edilme ve dışlama ölçütlerini karşılayan 28 adet remisyonda şizofreni hastası ve yaşam boyu herhangi bir kronik psikiyatrik, nörolojik veya organik hastalık tanısı konmamış 28 sağlıklı kardeş ve 28 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edilmiştir. Gönüllülere Stroop Testi, Wisconsin Kart Eşleme Testi, İz sürme Testi, Gözler Testi, Yüzde Dışa Vuran Duyguların Ayırt Edilmesi Testi, İma Testi uygulanmış, OKT çekimleri yapılmıştır. İstatistiksel analizler SPSS Statistics 22.0 programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Yapılan analizler sonucunda; kontrol grubunun bilişsel kapasitesinin hastalardan anlamlı derecede iyi olduğu, sağlıklı kardeş grubunun bilişsel kapasitesinin ise şizofreni hastaları ve sağlıklı kontrol grubu arasında yer aldığı görülmüştür. Gruplar arası karşılaştırmalarda makular hacim, makular kalınlık ve retina sinir lifi tabakası kalınlıklarında bir fark saptanmamıştır. Bunula birlikte cup hacim ölçümlerinde hasta grubunda kontrol grubuna göre her iki göz içinde istatistiksel olarak bir artış bulunmuştur. GHT-İPT kompleksi sol göz ortalama kalınlık hasta grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre azalmış olmakla birlikte benzer fark hasta kardeşi ve kontrol grubu arasında da saptanmıştır. Ancak hasta grubunda ve sağlıklı kardeş grubunda retina katmanları ile hem nörobilişsel hem de sosyal biliş testleri ile zayıf bir korelasyon bulunmuştur. Retina katmanlarının sosyal bilişi öngörmediği yapılan regresyon analizi sonucunda saptanmıştır. Sonuç: Bulgularımız, GHT-İPT incelmesinin genetik ve erken teşhis çalışmaları için yararlı bir endofenotip olarak umut verici olabileceğini, kullanılan antipsikotik ilaçlar ve metabolik değişkenler gibi karıştırıcı faktörlerden etkilenebilme olasılığı nedeni ile cup hacim ölçümlerinin ise tanı ve takipte kullanımı için henüz yeterli kanıt bulunmadığını düşündürmektedir. Bu nedenle şizofreni hastalarında yapısal retinal değişikliklerin bilişsel belirtilerin veya işlevselliğin prognozundan ziyade; yüksek riskli grupların belirlenmesinde önemli bir yeri olabileceği araştırılmaya devam edilmelidir. Bu alanın değerlendirilmesi, şizofreninin nörogelişimsel hipotezinin aydınlatılmasına katkı sağlayabilir.
Şizofreni hastalarında nörobilişsel bozulmanın hastalık süresi ve yaşam kalitesiyle ilişkisi
Amaç: Bilişsel işlev bozukluğu şizofreninin temel bir özelliğidir. Bilişsel bozukluklar bellek, dikkat, sözel öğrenme ve yürütücü işlevler dahil olmakla çeşitli alanlarda, farklı şiddetlerde kendini belli edebilir. Bu bozukluklar psikozun erken dönemlerinde başlar ve çoğu hastada hastalığın seyri boyunca devam eder. Aynı zamanda nörobilişsel bozuklukların yaşam kalitesi üzerine de negatif etkileri mevcuttur. Şizofreni hastalarında bilişsel fonksiyonların ve yaşam kalitesinin değerlendirildiği çalışmalarda hastaların eğitim düzeyi, yaş ve bazı sosyodemografik özelliklerin nörobilişsel fonksiyonlar ve yaşam kalitesi üzerine etkili olduğu yönünde bulgular olsa da çelişkili bulgularda bulunmaktadır. Çalışmamız bu verilere ışık tutarak, şizofreni hastalarında nörobilişsel bozulmanın, hastalık süresi, yaşam kalitesi ve sosyodemografik özellikler ile ilişkisini araştırmayı amaçlamıştır. Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda ayaktan ya da yatarak tedavi gören şizofrenik bozukluk tanısı almış 100 hasta bu çalışmanın örneklem grubunu oluşturmaktadır. Ayrıca şizofreni hastaları ile sağlıklı bireyler arasında nörobilişsel işlevler ve yaşam kalitesi değerlerinin karşılaştırılması ve farklılıkların belirlenmesi için genel toplumdan cinsiyet ve yaş olarak benzer 80 sağlıklı kişi kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Kontrol grubuna tarafımızca oluşturulan sosyodemografik veri formuna ek olarak Frontal Değerlendirme Bataryası (FDB), Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısaltılmış Versiyonu (WHOQOL-BREF) ve Dünya Sağlık Örgütü Yeti Yitimi Değerlendirme Çizelgesi (WHODAS 2.0) ölçekleri, hasta grubuna ise bu ölçeklere ek olarak Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANNS), Beck Bilişsel İçgörü Ölçeği (BBİÖ) uygulanmıştır. Bulgular: Hastalığının ilk 5 yılında olanlar ile 5 yıldan fazla süredir hasta olanların FDB puan ortalaması arasındaki fark istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,008). Hastaneye yatış sayısına göre yeti yitimi (p=0,001), yaşam kalitesi (p=0,001) ve FDB (p=0,02) ölçek puan ortalamaları arasında anlamlı fark bulunmuştur. Eğitim durumuna göre hasta grubunda yeti yitimi (p<0,001), yaşam kalitesi (p=0,001) ve FDB (p<0,001) ölçek puan ortalamaları arasında anlamlı fark bulunmuştur. Aile öyküsü olanlar ile olmayanların yaşam kalitesi (p=0,01) ve FDB (p=0,01) ölçek puan ortalamaları arasındaki fark anlamlı bulunmuştur. Yapılan korelasyon analizlerinde FDB toplam puanı eğitim durumu ve yaşam kalitesi toplam puanı ile pozitif yönde anlamlı ilişki; hastalık yılı ve PANSS ölçek puanları ile de negatif yönde anlamlı ilişki göstermiştir. Hastalarda yeti yitimi toplam puanı eğitim durumu ve yaşam kalitesi toplam puanı ile negatif yönde anlamlı ilişki; PANSS ölçek puanlarıyla ise pozitif yönde anlamlı ilişki göstermiştir. Çalışan hasta grubunda çalışmayanlara göre yeti yitimi daha az, yaşam kalitesi ise daha yüksek bulunmuştur. Frontal lob fonksiyonları ve yürütücü işlevlerdeki bozulma çalışmayan grupta daha fazla saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızın sonucuna göre hastalığın ilk beş yılında, eğitim düzeyi yüksek olanlarda, çalışanlarda yeti yitimi ve nörobilişsel etkilenmeler daha az görülmüş olup, yaşam kalitesi daha yüksektir. Hastaneye yatış sayısı arttıkça yeti yitimi daha fazla, yaşam kalitesi daha kötü ve bilişsel işlevlerde daha çok etkilenme görülmüştür. Hastalık süresi ve PANSS ölçek puanları yüksek olan hastalarda bilişsel işlevlerdeki bozulmanın ve yeti yitiminin daha fazla olduğu saptanmıştır. Hastalığın ilk yıllarında erken tanı, tedavi ve rehabilitasyon ile olguların eğitim hayatı ve istihdamlarında iyileşme sağlanarak daha kaliteli ve işlevsel yaşam sürmeleri için sosyal destek çalışmaları yapılmalıdır. Anahtar sözcükler: Şizofreni, Nörobilişsel İşlevler, Yaşam Kalitesi, Yeti Yitimi, Hastalık Süresi
Şizofreni hastalarına progressif gevşeme egzersizinin psikolojik belirtiler ve mental iyi oluş üzerine etkisi
Araştırma, şizofreni tanılı hastalara uygulanan progresif gevşeme egzersizinin psikiyatrik değerlendirme ve mental iyi oluş düzeylerine etkisini belirlemek amacıyla yapıldı. Araştırma ön test- son test kontrol gruplu yarı deneysel model olarak Mardin ve Elazığ il merkezinde yer alan üç toplum ruh sağlığı merkezinde (TRSM) yürütüldü. TRSM'ye düzenli gelen şizofreni tanısı almış hastalar araştırmanın evrenini, araştırma kriterlerine uyan 45 müdahale ve 45 kontrol grubu olmak üzere toplam 90 hasta ise araştırmanın örneklemini oluşturmuştur. Veriler ''Kişisel Bilgi Formu, Kısa psikiyatrik değerlendirme ölçeği (KPDÖ) ve Warwick-Edinburgh Mental iyi oluş ölçeği (WEMİOÖ) ile toplanmıştır. Deney grubunda yer alan hastalara progresif gevşeme egzersizi uygulandı. Kontrol grubunda bulunan hastalara herhangi bir girişimde bulunulmadı. Verilerin değerlendirilmesinde; yüzdelik dağılım, aritmetik ortalama, standart sapma, ki-kare, bağımsız gruplarda t testi, eşleştirilmiş t testi kullanıldı. Yapılan analizler sonucunda; ön testte müdahale grubundaki ve kontrol grubundaki hastaların WEMİOÖ ve KPDÖ puan ortalamaları açısından anlamlı bir farklılık görülmemiştir (p>0,05). Son testte ise müdahale grubundaki hastaların kontrol grubundaki hastalara göre WEMĠOÖ puan ortalamalarının anlamlı düzeyde arttığı ve KPDÖ puan ortalamalarının anlamlı düzeyde azaldığı belirlenmiştir (p<0.05). Bu araştırma sonucunda şizofreni tanısı alan bireylerde PGE uygulamalarının psikiyatrik belirtileri azalttığı, mental iyi oluş düzeyini arttırmada etkili olduğu belirlenmiştir. Bu nedenle PGE' nin şizofreni hastalarının tedavi sürecinde, psikiyatri hemşireleri ve diğer ruh sağlığı profesyonelleri tarafından tamamlayıcı bir tedavi olarak uygulanması önerilir.
Hemşirelerin ruhsal hastalıklara yönelik inançlarının belirlenmesi
Bu araştırma, hemşirelerin ruhsal hastalıklara yönelik inançlarını belirlemek amacıyla tanımlayıcı tipte yapıldı. Çalışma Gaziantep 25 Aralık Devlet Hastanesi'nde çalışan hemşirelerden araştırmaya katılmayı kabul eden 254 hemşire ile tamamlandı. Araştırmanın verileri; "Kişisel Bilgi Formu" ve "Ruhsal Hastalığa Yönelik İnançlar Ölçeği (RHİÖ)" kullanılarak elde edildi. Veriler sayı, yüzde, Bağımsız Örneklem t testi, Tek Yönlü Varyans Analizi, Mann Whitney U testi, Kruskal-Wallis H testi, Pearson Korelasyon testi ile değerlendirildi. Araştırmaya katılan hemşirelerin yaş ortalaması 35.27±7.74'tür. Hemşirelerin %76.8'inin kadın, %74.8'inin evli, %77.2'sinin lisans mezunu ve %37.4'ünün 16 yıl ve üzeri mesleki deneyime sahip olduğu belirlendi. Araştırmaya katılan hemşirelerin RHİÖ toplam puan ortalamaları 53.69±15.46 olarak bulundu. Hemşirelerin "Tehlikelilik" alt boyut puan ortalaması 23.73±6.23 bulunup orta düzeyde olduğu saptandı. "Çaresizlik ve Kişilerarası İlişkilerde Bozulma" alt boyut puan ortalaması 28.14±10.02 bulunup yüksek düzeyde olduğu saptandı. "Utanma" alt boyut puan ortalaması 1.80±2.17 bulunup düşük düzeyde olduğu saptandı. Hemşirelerin ruhsal hastalıklara yönelik inançlarının medeni durum, mesleki deneyim, çalışılan birim, yakın çevrede ruhsal hastalığı olan birey bulunma durumu, ruhsal hastalara yönelik duyguları, psikiyatri servisinde çalışmaları durumunda güvende hissetme durumları değişkenlerine göre farklılaştığı, ruhsal hastalıklara karşı orta düzeyde olumsuz inançlarının olduğu belirlendi. Anahtar kelimeler: Hemşire, Ruhsal Hastalık, İnanç
Mizofoni ve ruhsal bozukluklar
Amaç: Mizofoninin birçok ruhsal bozukluğa eşlik ettiği ve ruhsal bozukluk olarak kabul edilmesi gerektiğine yönelik çalışmalar literatürde mevcuttur. Henüz net bir tanı kriteri olmasa da önerilen tanı kriterleri mevcuttur. Bu çalışmada mizofoninin diğer ruhsal bozukluklarla ilişkisinin araştırılması ve tanı sınıflandırma sistemlerindeki olası yerinin saptanması amaçlanmaktadır. Yöntem: Çalışmamıza Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'na ilk kez başvuru yapan hastalar ile psikiyatrik hastalık öyküsü bulunmayan sağlıklı gönüllüler dahil edildi. Mizofoni belirtisi gösteren 105 kişi hasta grubunu, mizofoni belirtisi göstermeyen 158 kişi kontrol grubunu oluşturdu. Katılımcılara tarafımızca oluşturulan sosyodemografik veri formuna ek olarak Mizofoni Görüşme Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Barratt Dürtüsellik Ölçeği (Dikkat (BAR-D), Motor (BAR-M), Plan yapamama (BAR-P), Toplam (BAR-T)) ve Yale-Brown Obsesyon Kompulsiyon Derecelendirme Ölçeği (YBOKÖ) uygulandı. Bulgular: Mizofonisi olan bireylerin BAÖ puan ortalaması 25,31, mizofonisi olmayan bireylerin BAÖ puan ortalaması 17,59 olarak bulunmuştur (p<0,001). Mizofonisi olan bireylerin BDÖ puan ortalaması 23,02, mizofonisi olmayan bireylerin BDÖ puan ortalaması 17,93 olarak bulunmuştur (p=0,003). Mizofonisi olan bireylerin puan ortalamaları BAR-D 17,97, BAR-M 20,54, BAR-P 26,37, BAR-T 64,89, mizofonisi olmayan bireylerin puan ortalamaları BAR-D 15,17, BAR-M 17,22, BAR-P 22,85, BAR-T 55,24 olarak bulunmuştur (p<0,001). Anksiyete bozukluğu olan mizofonik katılımcıların Mizofoni Belirti Listesi toplam puanı ile Beck Anksiyete Ölçeği puanları arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Mizofonisi olan katılımcıların çoğuna anksiyete bozukluğu tanısı da konmuştur. Sonuç: Mizofoni, ruhsal bozukluklara sık eşlik eden bir durumdur. Ruhsal bozukluk şiddetini belirleyen ölçek puanlarında anlamlı artışa neden olması, mizofoninin de ruhsal bir bozukluk olabileceğini düşündürtmektedir. En sık anksiyete bozukluğuna eşlik etmesi ve anksiyete şiddeti ile olan ilişkisi, mizofoninin tanı sınıflandırmasında anksiyete bozukluğu başlığı altında değerlendirilmesi gerektiğini düşündürtmektedir. Ruhsal bozukluklara sık eşlik eden mizofoninin klinisyenlerce bilinmesi, tedavi algoritmalarının geliştirilip hastanın yaşam kalitesini arttıracağı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Mizofoni, Ruhsal Bozukluklar, Anksiyete Bozukluğu, Mizofoni Belirti Listesi
Bir üniversite hastanesi psikiyatri polikliniğine başvuran bireylerde uyku belirtileri ve ilişkili risk etmenlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Psikiyatri polikliniğine uyku yakınmasıyla başvuran hastaların; hangi uyku yakınmaları olduğunun, hangi sebeplere atfedildiğinin, uyku yakınmaları ile baş etme yöntemlerinin neler olduğunun ve uyku bozukluğu hakkındaki algılarının belirlenmesidir. Yöntem: Örneklem grubuna MCBÜ psikiyatri polikliniğine uyku yakınmaları ile başvuran 200 hasta ardışık alınmıştır. DSM-5 için Yarı Yapılandırılmış Görüşme Formu ve Sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formu hekim tarafından doldurulmuştur. Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi, Uyku Hijyen İndeksi, Uykusuzluk Şiddeti İndeksi, Uyku ile İlgili İşlevsiz İnanç ve Tutumlar Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri ve Beck Anksiyete Ölçeği hastane dışı ortamda doldurulması için hastalara verilmiştir. Elde edilen veriler bilgisayar ortamına aktarılarak veri analizi yapılmıştır. Bulgular: Uyku yakınmalarına yol açan bir neden olduğunu düşünme oranı %67,7 idi (p<0,05). Nedenler olarak; aile ve toplumsal ilişkide sorunlar (%22,8), tıbbi hastalık (%17,1), evlilikte eşle sorunlar (%15,4), mali sorunlar (%13), işle ilgili sorunlar (%9,3), eğitim hayatı ile ilgili sorunlar (%3,6) olarak belirtilmiştir. Daha önceden ''Uyku Hijyeni'' kavramını duymuş olanların oranı %16,4'tür (p<0,05). Uyku problemi için herhangi bir yöntem denemiş olanların oranı %64,6'tür. En çok tercih edilen yöntem olan TV izleme, kitap okuma, müzik dinleme vb. eylemlerde bulunmuş olanların oranı %35,4'tür (p<0,05). Uykuya dalma süresi arttıkça daha iyi uyumaya yardımcı olacağı düşünülen herhangi bir yöntem denenmiş olma ihtimali yükselmektedir (p<0,05). Sonuç: Araştırmamızın bulguları değerlendirildiğinde, psikiyatri polikliniğe uyku yakınmaları ile başvuran hastaların uyku hijyeni yetersizdir. Uyku kalitesi düşük olan hastaların daha fazla uyku ile ilgili işlevsiz inanç ve tutumlara sahip olduğu saptanmıştır. İşlevsiz inanç ve tutumlar ile ilgili yeni araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Uyku, Uyku hijyeni, Uykusuzlukla ilişkili işlevsiz inançlar
PFAPA sendromlu hastalarda PANS/PANDAS birlikteliği ve ruhsal bozukluklar
Amaç: PFAPA sendromu, etiyolojisinde viral ve otoimmün mekanizmaların suçlandığı bir hastalıktır. PANS; etyolojisinde nöroinflamasyonun ana rolü oynadığı bilinmektedir. PANDAS ise GABHS enfeksiyonu sonrası immün tepki nedeniyle oluştuğu bilinen nöropsikiyatrik bozukluk olarak tanımlanmaktadır. Son yıllarda yapılan araştırmalarda enflamasyon ile psikiyatrik bozukluklar arasında ilişki olduğuna dair birçok yeni kanıt ortaya konmuştur. PANS/PANDAS'ın ataklar halinde seyretmesi, davranışsal belirtilerin eşlik etmesi PFAPA hastaları ile otoimmunitenin aracılık ettiği, ortak ruhsal-klinik belirtilerin olabileceğini düşündürmektedir. Ataklarla seyreden, yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilecek kronik inflamatuar hastalığın psikosoyal boyutu olacaktır. Çalışmamızda PFAPA grubunda kontrol grubuna kıyasla PANDAS/PANS sıklığının ve ruhsal tanıların daha fazla olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Hastalıkları ile Çocuk Allerji ve Çocuk Romatoloji kliniklerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmamız kesitsel, tanımlayıcı vaka kontrol çalışmasıdır. Örneklemimiz 5-16 yaşları arasında olan 30 PFAPA öykülü olgu ve 30 kontrol grubu olgusundan oluşmuştur, olgular kolayda örneklem yoluyla seçilmiştir. Bulgular: Kontrol grubu ve PFAPA'lı hastalarda PANS/PANDAS görülme sıklığı karşılaştırıldığında kontrol grubunun %3.3'ünde (n:1), PFAPA grubunun ise %30'unda (n:9) PANS/PANDAS saptanmıştır (p:0.01).Kontrol grubundaki olguların hiçbirinde çalışma öncesi psikiyatrik ilaç kullanım öyküsü yoktu. PFAPA'lılarda bu oran %20 idi (p:0.01). Psikiyatrik bozukluk saptanma oranı kontrol grubunda %40, PFAPA'lılarda %80 saptandı(p:0.002). İki grup arasında piskiyatrik komorbidite saptanma sıklığı incelendiğinde PFAPA grubundaki olguların %53.3'ünde birden fazla psikiyatrik bozukluk saptandı (p<0.001). Sonuç: PFAPA sendromlu çocuklarda PANS/PANDAS ve ruhsal bozukluk görülme oranı artmaktadır. Bu durumun ortak immün mekanizmalar ve enflamasyona bağlı olduğu düşünülebilir ancak; ortak etiyoloji ve nedensellik ilişkisinin kanıtsal olarak ortaya konabilmesi için daha geniş olgu sayısıyla prospektif randomize çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İnflamasyon, PANDAS, PANS, PFAPA Psikiyatrik Bozukluk.
Aralıklı patlayıcı bozukluk tarama anketinin Türkçe uyarlaması, geçerlilik ve güvenirlik çalışması
Amaç: Çalışmamızın amacı Coccaro ve ark. tarafından geliştirilen Aralıklı Patlayıcı Bozukluk Tarama Anketi'nin DSM-5'e göre APB tanısı almış hasta ve sağlıklı popülasyonda Türkçe Uyarlaması, Geçerlilik ve Güvenirlik Çalışmasının yapılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışma araştırmaya katılmayı kabul eden 71 APB tanısı almış ve 68 sağlıklı birey olmak üzere 139 kişilik örneklemde yapılmıştır. Katılımcılara 'Barratt Dürtüsellik Ölçeği', 'Minnesota Dürtü Kontrol Bozukluğu Görüşme Ölçeği', 'Buss Perry Agresyon Ölçeği', 'Scl 90 Belirti Tarama testi', 'Wender Utah Derecelendirme Ölçeği', 'Aralıklı Patlayıcı Bozukluk Tarama Anketi' ölçekleri uygulanmıştır. Bulgular: Yapılan analizlerde APB-TA ölçeği için iç tutarlılık değeri 0.74 olarak bulunmuştur Çalışmada kullanılan ölçeklerin iç tutarlılığa sahip olduğu gösterilmiştir. Diskriminant analizine göre, ölçeğin tanı grubu ile sağlıklı kontrol grubunu ayırmada etkili olduğu saptanmıştır. APB-TA grupları bağımlı değişken, cinsiyet, öfke atağı, intihar girişimi, WUDÖ, Minnesota APB alt ölçeği ve SCL genel indeksi bağımsız değişkenler olarak kabul edilerek lojistik regresyon analizi uygulanmıştır. Bağımsız değişkenler APB-TA değişkeninin %88'ini açıklamıştır. Oluşturulan modele göre doğru sınıflandırma yüzdesi %95 olarak bulunmuştur. APB-TA ölçeği ile Minnesota APB ölçeği arasında ilişki olması (p<0.001) APBTA ölçeğinin eş değer geçerliliğe sahip olduğunu göstermiştir. Sonuç: Aralıklı Patlayıcı Bozukluk Tarama Anketi Türkçe Formunun geçerli ve güvenilir olduğunu gösterildi. Anahtar kelimeler: Aralıklı patlayıcı bozukluk, geçerlilik, güvenirlik, ölçek uyarlama
Panik bozuklukta alt tiplendirme gereksinimi: Bir küme analizi araştırması
Giriş: Panik Bozukluğu alt tiplendirme çalışmaları daha önce yapılmıştır. Farklı özellikleri ve belirtileri baz alınarak yapılan çalışmalarda çok farklı alt tiplendirmeler görülmüş. Bizim çalışmamızda, PB hastalarına yapılan ölçeklerin verileriyle kümeleme analizi yapılmıştır. PB hastalarında bu kadar ölçeğin ve özelliğin kümelenmesine bakıldığı ve buna göre alt tiplendirme yapıldığı ilk çalışma olmuştur. Amaç: Panik bozukluğunda hastalığın prognozunu ve tedavisini etkileyebilecek etkin bir alt tiplendirme yapmayı amaçladık. Alt tiplerin etkin biçimde belirlenmesi hastalığın gidişi ve tedavisi konusundaki çalışmalara katkı sağlayacaktır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamıza, SCID 5 ile tanı konulan, araştırmamıza alınma kriterlerine uyan 110 Panik Bozukluğu hastası örneklem olarak alınmıştır. Daha sonra örneklemimizden, bilgilendirilmiş gönüllü onam formu aldık. Daha sonra Sosyodemografik ve Klinik veri formu, Panik-Agorafobi Ölçeği, HAM-D, HAM-A, EKA-GGK, AABE, ADİ-3, ÇÇTÖ uygulanmıştır. Toplanan veriler ile tek değişkenli analizler, küme analizi ve diskriminant analizi yapılmıştır. Bulgular ve Tartışma: Araştırmamızdaki verilerle tek değişkenli analiz sonucu; kadın cinsiyetinde daha fazla cinsel istismar ve daha yüksek yalan kişilik boyutu olduğunu, evli olanlarda daha fazla fiziksel ihmal ve dahayüksek yalan boyutu, çocukluk çağında ebeveyn kaybı olanlarda PAÖ'nin daha yüksek olduğu aynı zamanda nörotisizm ve psikotisizm ve fiziksel ihmalin daha çok görüldüğü, eğitim düzeyinin düşük olmasıyla yüksek PAÖ, Anksiyete düzeyleri, nörotisizm, yalan, ayrılma anksiyetesi, fiziksel ihmal ve diğer çocukluk çağı travmalarının fazla olmasıyla ilişkili olduğunu saptadık. Aynı zamanda baba eğitim düzeyinin düşüklüğü ile kişinin yalan kişilik boyutunun yüksek olması, fiziksel ihmal ve istismarın ve çocukluk çağı travmaları oranının daha fazla çıktığını, anne eğitimin düşük olmasıyla da bireyin PAÖ'nin, nörotisizm, yalan boyutunun yüksek olması, fiziksel ihmal ve istismarın daha fazla görüldüğünü saptadık. Bu durum literatürdeki bilgilerle uyum göstermektedir. Çok değişkenli analizler sonucu ise PB'unda iki kümelenme olduğu gördük ve kümelenme özelliklerine göre travmatik etki ile gelişen ve Travma ile ilişkili olmayan PB alt tipi olarak belirledik. Travmatik etki ile gelişen alt tipte, depresyonun, anksiyete düzeylerinin, PAÖ'nin, ayrılma anksiyetesinin, anksiyete duyarlılığının, nörotisizm ve psikotisizm kişilik boyutlarının, duygusal istismar ve cinsel istismar başta olmak üzere ÇÇTÖ'nin daha fazla oranda olduğunu tespit ettik. Travma ile ilişkili olmayan PB alt tipinde ise Eysenck Dışa Dönüklük kişilik boyutunun anlamlı yüksek olduğu saptadık. Sonuç: Panik bozukluğu hastalarındaki özellikler, birbirleriyle ilişkili olup, Travmatik etki ile oluşan PB ve Travma ile ilişkili olmayan PB şeklinde iki alt tipi bulunmaktadır. PB alt tiplerini belirlemek bundan sonraki çalışmalara kaynak olacaktır. Alt tiplerin belirlenmesiyle hastaların tedavi yanıtları, hangi terapiden fayda görecekleri, PB oluşmasını engelleme yolları, PB oluşumu için risk grupları gibi bilgiler için öngörücü olacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Panik Bozukluğu, Travma, Panik Bozukluğu alt tipleri.
Psikiyatri klinikleri ile genel kliniklerde çalışan hemşirelerin ruh sağlığı okuryazarlığı
Bu çalışmanın amacı psikiyatri kliniği ile genel kliniklerde çalışan hemşirelerin ruh sağlığı okuryazarlığını belirlemektir. Tanımlayıcı tipte olan çalışmanın evrenini, eğitim araştırma hastanesinin genel kliniklerinde (n=402) ve ruh sağlığı hastalıkları hastanesinde çalışan hemşireler (n=88) oluşturmuştur. Örneklem seçimi oranlı eleman örnekleme yöntemi ile gerçekleştirilmiş, örneklem büyüklüğü 207 olarak hesaplanmıştır. Araştırma verileri, Kişisel Bilgi Formu , "Ruh Sağlığı Okuryazarlığı Ölçeği (RSOÖ)" ve "Genel Sağlık Anketi (GSA-12)" aracılığıyla elde edilmiştir. Verilerin değerlendirmesinde sayı-yüzdelik hesaplamaları, değişkenlerin normallik dağılımı için Skewness - Kurtosis Testi, normal dağılmayan veriler için Kruskal - Wallis ve Mann - Whitney U Testleri kullanılmıştır. Çalışmaya katılan hemşirelerin % 76. 3' ünün kadın olduğu saptanmıştır. Hemşirelerin %59.2' sinin 31-60 yaş grubundadır. Hemşirelerin % 61.4'ü evlidir. Katılımcıların %87.4' ü lisans mezunu olup, %84.1' i servis hemşireliği yapmaktadır. Hemşirelerin %40. 6'sı 11 yıldan fazladır mesleğini sürdürmektedir. Hemşirelerin, GSA -12 puan ortalaması 0.66 ± 1.5, RSOÖ puan ortalaması 93.86 ± 15.83 olarak bulunmuştur. Çalışmadan elde edilen sonuçlar doğrultusunda hemşirelerin, ruh sağlığı okuryazarlığı puanı orta seviye de bulunmuş, ruh sağlığında çalışan hemşirelerin puanları genel kliniklerde çalışanlara göre anlamlı bulunmuştur. Yaş, eğitim düzeyi, çalışılan kadro, çalışma yılı, ruhsal konularla ilgili hizmet içi eğitim almış olma ve ruhsal hastalığı bireyin kendi tecrübe etmiş olması ile RSOÖ arasında anlamlı fark saptanmıştır. Cinsiyetle sadece "bilgiye ulaşabilme" alt ölçeğinde, medeni durumla sadece "risk faktörlerini belirme" alt ölçeğinde anlamlı farklılık saptanmıştır. Ruh sağlığı okuryazarlığını arttırmaya yönelik hizmet içi eğitimler düzenlenmeli, ruhsal hastalıklara yönelik damgalama konularında geliştirici eğitimler planlanmalıdır. Bu eğitimlere sadece psikiyatri kliniğinde çalışan hemşireler değil genel kliniklerde çalışan hemşirelerinde özellikle katılması önerilmektedir.