Positron-emission tomography
141 theses under this subject heading
Prostat kanserinde aktif izlem hastalarının belirlenmesinde PSMA-PET ek katkı sağlar mı?
Prostat kanseri erkeklerde akciğer kanserinin ardından en sık görülen 2. kanser türüdür. 2020 yılında dünyada ortalama 1,4 milyon yeni tanı alan prostat kanseri hastası bulunmaktadır (1,2). Günümüz teknolojisinde dahi erkekler arasında mortaliteye sebep olan en sık 3. kanser olarak varlığını sürdürmektedir (1). Aktif izlem, düşük risk grubunda bulunan prostat kanseri tanılı hastalara herhangi bir küratif tedavi vermeden hastaların düzenli aralıklarla takip edilmesidir. Aİ tedavisinin son zamanlarda giderek önem kazanması bu tedaviye dahil edilme kriterlerinin önemini arttırmaktadır. Fakat bazı dezavantajları mevcuttur. Bunlar Aİ'ye dahil edilme kriterlerinin net olarak belirlenememesi, hastalığın progresyon riskini öngörememe gibi durumlardır. Bizim amacımız da Aİ için hasta seçiminde PSMA-PET/BT'den faydalanarak olası yeni endikasyonlar bulmak, Aİ'ye dahil edilecek hastaların seçiminde PSMA-PET/BT'nin katkısını araştırmaktır. 2017-2022 yılları arasında radikal prostatektomi ameliyatı olmuş hastalardan kriterlerimize uyan toplam 44 hasta çalışmaya dahil edildi. Biyopsi patolojilerinde GS (3+3) olan bu 44 hasta cerrahi sonrası patolojilerine göre GS (3+3) olarak kalanlar ve GS>(3+3) olarak değişenler olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Bu iki grup arasındaki kliniko-demografik veriler ve çekilen görüntülerden elde edilen parametreler karşılaştırıldı. Bu parametreler ortalama tümör hacmi (MTV), ortalama tümör hacmi/prostat hacmi, prostatın housefield üniti, seminal vezikül ve lenf nodu tutulumu, prostatın SUVmax değeri, dalak ve karaciğerin SUVmax değerleri, prostat SUVmax değerlerinin dalak ve karaciğere oranları ve tümör lokalizasyonları olarak belirlendi. Bu 2 grup arasında bahsedilen parametreler açısından istatistiksel anlamlı farklılık izlenmedi. Yeterli sayıda hasta popülasyonunu sağlayamadığımızı bu sebeple istatistiksel anlamlı verilere ulaşamadığımızı düşünüyoruz. Daha geniş popülasyonlu ve kapsamlı çalışmaların bu konuda anlamlı sonuçlara ulaşacağını ve Aİ'ye hasta seçme konusunda PSMA-PET/BT'nin katkı sağlayacağını ve dahil edilme kritelerinin genişletileceğini düşünüyoruz.
Lenfoma hastalarında PET-BT ile evreleme, yanıt ve prognostik değerlendirmelerin incelenmesi
Giriş: Toplam tümör volüm yükü (TTVY) tanı anındaki FDG PET-BT verilerinden ortaya çıkarılan yeni bir parametredir. TTVY, her bir lezyonun metabolik hacminin toplamıdır ve tümörün metabolik olarak en aktif kısmının bir göstergesidir. TTVY ölçümü, farklı yazılım ve tekniklerle PET-BT görüntülerinden elde edilebilir. Lenfoma alt tiplerinde hastalıksız sağkalım (PFS) ve toplam sağ kalım (OS) tahmininde, TTVY'ye temel kantitatif PET-BT ölçümlerinden daha iyi performans göstermektedir. Amaç: Hodgkin (HL) ve Non-Hodgkin Lenfoma (NHL) tanısı olan hastaların genel özelliklerini geriye dönük olarak araştırmak, sağkalımı etkileyen prognostik faktörleri ortaya koyabilmek amaçlanmıştır. Primer sonlanım noktası olarak TTVY'nin PFS ve OS üzerine etkisinin incelenmesi belirlenmiştir. Gereç ve Yöntem: 2010-2022 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Hematoloji Bilim Dalı tarafınca izlenen HL (n:30) ve NHL (n:57) tanısı alan çalışma kriterlerini karşılayan toplam 87 hasta dahil edilmiştir. Hastaların tanı, ara ve tedavi sonu PET-BT TTVY değerleri, ara ve tedavi sonu PET-BT TTVY'leri ile tanı PET-BT TTVY farkları, ara PET-BT TTVY değeri ile tanı PET-BT TTVY yüzde değişimi (ΔTTVYa), son PET-BT TTVY değeri ile tanı PET-BT TTVY yüzde değişimi (ΔTTVYs) hesaplanmıştır. Bulgular: Tanı PET-BT TTVY değeri, eşik değer olan 3745,38 mm2xSUVmax'ın üzerinde olan NHL hastalarında OS, eşik değerin altında kalanlara kıyasla sınırda anlamlı olmak üzere daha kısa olarak bulundu (sırasıyla 91,6; 112,3 ay), (p=0,054). HL hastalarında tanı PET-BT TTVY değeri eşik değerin üzerinde olan hastalarda OS, eşik değerin altında kalanlara kıyasla daha kısa olarak bulundu fakat istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,65). HL ve NHL hastalarında tanı PET-BT TTVY değeri ile PFS arasında ilişkisi saptanmadı (p=0,28; p=0,53). Ara ile tanı PET-BT TTVY farkı; HL hastalarında PFS ile ilişkili bulundu (p=0,04). Son ile tanı PET-BT TTVY farkı; HL hastalarında OS ile, NHL hastalarında PFS ile ilişkili bulundu (p=0,01; p=0,02). HL ve NHL hastalarında ΔTTVYs değeri eşik değerin altında olan hastalarda PFS daha kısa saptandı ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,001). Sonuçlar: Ara PET-BT tedavide yönlendirici bir görüntüleme yöntemi olsa da NHL'de OS ve PFS süresini ön görmede etkin bulunmadı, HL'de ise sadece PFS süresini öngörmede etkin bulundu. Esas olarak son ile tanı PET-BT TTVY değeri arasındaki fark OS ve PFS süresini ön görmede etkin bulundu. Özellikle HL hastalarında OS, NHL hastalarında ise PFS süresi tahmininde etkin bulundu. Tanı PET-BT TTVY değeri ise NHL hastalarında OS süresini tahmin etme açısından istatistiksel olarak sınırda anlamlı bulundu.
Prostat kanseri tanı ve evrelemesinde Ga-68 PSMA PET/BT'nin katkısı
Prostat kanseri erkeklerde en sık görülen ikinci kanserdir. Hastalığın erken evrede teşhisi ile küratif tedavi ve uzun sağkalım sağlanabilmektedir. Klinik ve laboratuvar ile birlikte multiparametrik manyetik rezonans görüntüleme(mpMRG) bulguları; teşhis, klinik önemi olan/olmayan prostat kanserinin ayrımı ve uygun tedavi planı oluşturmada önemlidir. Ga-68 PSMA PET/BT'nin uzak evrelemede üstünlüğü klinik çalışmalarla kanıtlanmıştır, güncel çalışmalarda tanı ve lokal evrelemede de değerli bir araç olduğunu kanıtlar nitelikte sonuçlar elde edilmektedir. Çalışmamızda; PSMA PET/BT'nin orta-yüksek riskli prostat kanserinde primer tümörün lokalizasyonu & intraprostatik yaygınlığının tespitinde ve evrelemedeki katkısının mpMRG ve patoloji bulguları ile kıyaslanarak saptanması amaçlandı. Ayrıca görüntüleme ve patoloji bulguları PSMA immünohistokimya boyama ile korele edilerek PSMA ekspresyonunun klinik önemi araştırıldı. Çalışmamızda prostat kanseri tanısı konulmuş, mpMRG'si olan 56 hastaya radikal prostatektomi öncesi Ga-68 PSMA PET/BT erken tüm vücut ve geç pelvik görüntüleme yapılmıştır. Her iki görüntüleme yöntemi; birbiri ile ve altın standart radikal prostatektomi sonuçları ile kıyaslanmıştır. Sonrasında radikal prostatektomi spesimeninden immünohistokimya (İHK) PSMA boyama ile her hastada indeks ve uygun hastalarda non-dominant tümörlerde boyanma paternlerini araştırılmış, PSMA PET/BT görüntüleme ile kıyaslanmıştır. Çalışmamızda Ga-68 PSMA PET/BT ile gerçek indeks lezyon saptama oranı %85, mpMRG ile %92'dir. PSMA PET/BT ve mpMRG birlikteliğinde sonuçlar daha yüksek (%94) saptanmıştır. PSMA PET/BT'de geç pelvik pozda zemin aktivitenin azalışı (p:0.002) ve böylece görüntü kontrastının artışı (p:0.002) erken tüm vücut görüntülemede saptanamayan lezyonların saptanmasına katkı sağlamıştır. Her iki görüntüleme modalitesi de diğerinin saptayamadığı klinik önemi olan lezyonları saptayarak birbirine katkı sağlamıştır. Ek olarak; alt grup analizi için hasta sayımız az olmakla birlikte yapılan analizlerde ISUP 1 ve 2 tümörü ayırt etmede PSMA PET/BT'nin etkili olduğu izlenmiştir. Çalışmamızda PSMA PET/BT'nin prostat bezinde tümör yaygınlığı-bilateral tümör varlığı ve ek lezyonların tespitinde literatür ile uyumlu olarak yüksek doğrulukta olduğu görülmüş ve mpMRG'ye üstün bulunmuştur. Ayrıca PSMA PET/BT ile saptanan tümör izlenen segment sayısı da daha fazladır. (PSMA PET/BT erken görüntülemede toplam 186, mpMRG'de 143 ve radikal prostatektomide 229 segment). Çalışmamızda PSMA PET/BT'de ekstraprostatik uzanım ve seminal vezikül invazyonu varlığını tespitte PSMA PET görüntü değerlendirmeyi standardize edebilmek adına pencere üst sınır değerlerini tümör SUVmaks değeri ve SUVmaks15 değeri olarak belirlenerek inceleme yapılmıştır. Her iki pencere değeri için PSMA PET/BT'nin tanısal doğruluğu hem ekstraprostatik uzanım (sırası ile %71.1 ve %51.9) hem seminal vezikül invazyonunda (sırası ile %86.5 ve %82.7) mpMRG'den yüksektir. Lenf nodu evrelemesinde PSMA PET/BT'nin duyarlılığı daha yüksek (%83.3 ve %60) olarak saptanmıştır. Çok değişkenli lojistik regresyon analizlerinde EPU için en iyi prediktörler; SUVmaks15 penceresinde tümör-kapsül temas yüzeyi (p: 0.018, %95 CI:1.018-1.210) ve PI-RADS skoru (p:0.050, %95 CI:1.001-7.452) iken; SVİ için MSKCC SVİ riski yüzdesi (p:0.003, %95CI: 1.016-1.081) olarak saptanmıştır Ayrıca tümör-kapsül temas yüzeyi ölçülerek EPU varlığını tespit için bir kestirim değeri belirlenmesi amaçlanmıştır. SUVmaks15 penceresinde tümör-kapsül yüzeyi>10.5 mm değerinde duyarlılık %85, özgüllük %56 olarak bulunmuştur. Ek olarak PSMA PET/BT görüntülemede tümör hacmi ve yaygınlığını temsil eden parametreler (TL-PSMA, MTV, segment sayısı); lokal ileri hastalıkla ilişkili bulunmuştur. SUVmaks; immünohistokimya çalışmalarından elde edilen verilerden PSMA 3+ alan yüzdesi (rs=0.52, n:54, p<0.001) ve H skoru (rs=0.46, n:54, p<0.001) ile pozitif korele; düşük tutan alan yüzdesi (rs=-0.37, n:54, p:0.01) ile de negatif korele olarak saptanmıştır. Ayrıca hem PSMA PET/BT'de SUVmaks (rs=0.43, n<.56, p<0.001) hem İHK boyamada +3 alan yüzdesi (rs=0.42, n:54, p<0.01) ISUP derecesi ile ilişkili bulunmuştur. Düşük ISUP derecesi (≤2), tümör boyutu, kresent ya da serpenjinöz şekil, İHK'da PSMA negatif alanın fazla olması; çalışmamızda PSMA PET/BT'de yanlış negatiflik sebepleri arasındadır. Sonuç olarak PSMA PET/BT orta-yüksek riskli prostat kanserinde primer lezyonu saptamada ve klinik önemi olan tümörü ayırmada etkili bir yöntemdir. Tümör yaygınlığı ve hacmi, ek lezyon, ekstraprostatik uzanım ve seminal vezikül invazyonu saptamada, kısaca lokal evrelemede sonuçlar mpMRG'ye üstünlük göstermektedir. Böylece gelecekte tedavi planlamasında etkili olacağı düşünülmüştür. Bulgularımızın daha geniş ve farklı risk gruplarını içeren hasta popülasyonunda doğrulanması yol gösterici olacaktır.
Otolog hematopoietik kök hücre nakli yapılan hastalarda BT/PET-BT ile sarkopeni varlığının değerlendirilmesi ve prognostik öneminin araştırılması
Bu çalışmada otolog nakil yapılan hematolojik veya solid tümörü bulunan hastalarda nakil öncesi çekilmiş abdomen bilgisayarlı tomografi/ pozitron emisyon tomografi ile sarkopeni sıklığına bakılması ve sarkopeni bulunmasının prognoz ile ilişkisinin retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlandı. Kriterlere uygun 139 hasta çalışmaya dahil edildi. 121 hasta (%87,1) hematolojik, 18 hasta ( %12,9) solid maligniteye sahipti. 101 hasta (% 72,7) tanı anında ileri evrede iken, 38 hasta (% 27,3) erken evrede idi. Tanı anında ileri evre kanser varlığının sarkopeni gelişme riskini artırdığı ( HR: 2,374 , %95 GA: 1,374-4,103, p=0,002 ), vücut kitle indeksinde artışın sarkopeniye karşı koruyucu olduğu ( HR: 0,934, %95 GA: 0,889-0,980, p=0,006 ) bulundu. Nakil öncesi sarkopeni varlığının tüm kohortta genel sağkalım ile ilişkisi bulunamadı (p= 0,139) ; ancak erkek hastalarda nakil öncesi sarkopeni varlığı (HR: 1,971 , %95 GA: 1,022- 3,802, p=0,043) daha kısa genel sağkalım ile ilişkili bulundu. Tüm kohortta nakil öncesi sarkopeni ( HR: 1,848 , %95 GA:1,127-3,029, p=0,015), solid tümör varlığı ( HR: 2,732, %95 GA: 1,434-5,205, p=0,002) ve izlemde yoğun bakım ünitesinde yatış öyküsünün ( HR: 2,457 , %95 GA: 1,446-4,175, p=0,001) daha kısa progresyonsuz sağkalım ile ilişkili olduğu bulundu. Solid tümör, nakil öncesi yüksek prokalsitonin, düşük albümin, yatışta nötropenik ateş ve izlemde yoğun bakım yatış öyküsünün daha kısa genel sağkalım ile ilişkili olduğu bulundu . Nakil öncesi sarkopeni ( HR: 2,888, %95 GA: 1,071- 7,888, p=0,036) ve hipoalbumineminin ( HR: 3,093, %95 GA: 1,302-7,348, p=0,011) septik şok ilişkili ölüm riskini arttırdığı görüldü. Bu çalışma sarkopeninin prognoza etkisinin araştırıldığı otolog nakil yapılmış solid tümörlü hastaları da içeren ilk çalışmadır. Özetle otolog nakil öncesi sarkopeni progresyonsuz sağkalımı kısaltan, septik şok ile ilişkili ölüm riskini artıran, prognoza etki eden önemli bir faktördür. Nakil öncesi yapılan görüntülemelerde sarkopeni varlığının değerlendirilmesi klinik karar verme ve nakil prognozunu öngörmede yardımcı olabilir.
Onkolojik görüntülemede gate yazılımı yoluyla SPECT/BT simülasyonlarının dinamik kaynaklar üzerine uygulanması
Tıpta görüntüleme sistemleri klinik teşhis ve tedavi için önemli bir yer tutar. Sağlık açısından radyasyonu tanı amacıyla kullanan birimler radyoloji ve nükleer tıp, tedavi kısmı ise radyoterapi ünitelerinde karşımıza çıkmaktadır. Tıbbi amaçla kullanılan iyonlaştırıcı radyasyon uygulamalarında amaç daha çok görüntü elde edebilme üzerinedir. Görüntüleme sistemleri genel olarak; X ışınları ve iyonize radyasyon kaynakları ile çalışır. Bilgisayarlı Tomografi, X ışını kullanılarak vücudun incelemeye alınan bölgesinin kesitsel görüntüsüne ulaşmamızı sağlayan radyolojik teşhis yöntemidir. SPECT ise; radyonüklid / radyofarmasötikler ile başta onkolojik hastalıklar olmak üzere hemen hemen tüm organ ve sistemlerde fizyopatolojik ve fonksiyonel değişikliklerin tanı amacıyla alınan görüntülerin sintigrafilerinin 3 boyutlu görüntüleme yöntemidir. SPECT ve BT' nin tek bir sistemde olması anormal metabolik aktivitenin uzaysal morfolojik ve patolojik ilintisini verir. Böylece görüntülerin en etkin derecede birlikte kaydedilmesi ve tek bir incelemeyle her iki sistemden görüntülerin elde edilmesi sağlanır. Bu çalışmada, Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi (CERN) tarafından geliştirilen Geant 4 benzetim yazılımı kapsamında oluşturulmuş GATE (PET&SPECT benzetim kütüphanesi) kullanılarak silindirik voxel fantomlar için SPECT/BT benzetimleri gerçekleştirilmiştir. Sanal ortamda oluşturulan kurulumlarda aktivite farklılığı, öteleme ve dokuların perdeleme etkileri araştırılmış; ROOT yazılımıyla analizler yapılarak enerji histogramları ve doz eğrileri elde edilmiştir. Elde edilen veriler, istatistiksel olarak incelendiğinde, bu tür etkilerin SPECT/BT görüntülemede hangi değerlerde anlamlı farklılıklar yaratacağı ve sonuçları ortaya konulmuştur. Anahtar Kelimeler: SPECT, BT, Hibrit Görüntüleme, Geant4, GATE
Glioblastomanın görüntüleme ve fotodinamik tedavisi için multifonksiyonel, hedeflendirilmiş, teranostik lipozomların geliştirilmesi ve etkinliğinin ın vitro incelenmesi
Beyin tümörlerinin en yüksek insidans ve en düşük sağkalıma sahip türlerinden olan glioblastomanın (GBM) etkili teşhis ve tedavisinde halen istenilen başarı sağlanamamış ve etkili ve spesifik teşhis ve tedavi ajanları üzerine çalışmalar artmıştır. Tez çalışmasında GBM teşhis ve tedavisi için GLUT1'e hedeflemek amacıyla N-asetil glukozamin (NAG) ile modifiye edilmiş; PET/BT görüntüleme için 68Ga ile işaretlenmiş, fotodinamik/fototermal tedavi (PDT/PTT) ve NIR görüntüleme amacıyla IR780 hapsedilmiş, PEG kaplı, nanoboyutlu nötral ve pozitif yüklü teranostik lipozomlar geliştirilmiş, karakterizasyon, in vitro salım profilleri ile stabilite çalışmaları ve işaretleme verimi, işaretlemenin stabilitesi çalışmaları yapılmıştır. Hücre tutulumları RG2 ve U87, NIR ve floresans mikroskop görüntüleri RG2 hücre hattında alınmış ve PDT/PTT etkinlikleri NIR ışığında (808 nm, 0.8-1 W/cm²) değerlendirilmiştir. Sitotoksisiteleri RG2, U87 ve L929 hücre hatlarında incelenmiştir. Optimum ortalama partikül boyutuna (181-193 nm), enkapsülasyon etkinliğine (%79-84) ve zeta potansiyele (-5 - -7 mV) sahip lipozomlar Langenbucher kinetiğine uygun salım göstermiştir. pH:3,5, 80oC'de ve 5 dk. inkübasyon süresinde 68Ga ile maksimum işaretleme verimi saptanmıştır. 4oC'de 30 gün stabil kaldıkları ve hedeflendirilmiş formülasyonların hedeflendirilmemişlere, pozitif yüklülerin ise nötral formülasyonlara göre hücre içine alımının daha fazla olduğu saptanmıştır. Formülasyonlar NIR ışığı (808 nm, 0.8-1 W/cm²) altında PDT/PTT etkinliği göstermiş ve L929 hücre hattında RG2 ve U87'ye göre daha düşük sitotoksisite göstermiştir. Hedeflendirilmiş lipozomlar GBM'nın in vitro olarak PDT/PTT ile tedavi ve PET/BT ve NIR görüntülemede etkili potansiyel teranostik ajanlar olarak değerlendirilmiştir.
Galyum-68 (GA-68) işaretli, nanoboyutlu, PEG kaplı, tümöre hedeflendirilmiş, lipozomlar kullanılarak tümör görüntülenmesi üzerine çalışmalar
Tümörün henüz hücresel değişiklikler başlamadan önce ve moleküler düzeyde değişiklikler oluşmaya başladığı anda teşhisi kanserin yayılmadan önce tedaviye başlanmasını, dolayısıyla da kanserin tedavisinde başarı oranının önemli ölçüde artmasını sağlamaktadır. Bu yüzden, günümüzde, moleküler görüntüleme giderek artan bir önem kazanmış durumdadır. Kanser teşhisi ve görüntülemesinde kullanılan yöntemlerden biri olan PET, günümüzde kullanımı gittikçe yaygınlaşan ve kliniklerde kullanımı da buna bağlı olarak hızla artan bir radyonüklidik görüntüleme yöntemidir. Galyum-68 (Ga-68), PET' de yaygın olarak kullanılan pozitron yayan radyonüklidler arasından seçilmiştir. İlaç taşıyıcı sistemler olarak kullanılan lipozomlar, hem pasif hem de aktif hedefleme yöntemleri ile doku/organa ilaç ve/veya görüntüleme bileşiğini ulaştırabilmektedir. Bu çalışmada, Ga-68 işaretli, tümöre özgü, nano boyutta, yüzeyi PEG ile kaplı lipozomal taşıyıcı sistemler geliştirilmeye çalışılmıştır. In vitro hücre kültür çalışmalarında, yüzeyi folat ile modifiye edilmiş lipozomların, modiye edilmemiş lipozomlara göre hem HeLa hem de HT-29 tümör hücresinde daha fazla tutulum gösterdiği bulunmuştur. Radyoaktif işaretleme çalışmalarında, Ga-68 ile işaretleme için radyokimyasal saflık %85 civarında bulunmuştur. Biyodağılım sonuçlarında tümör dokusundaki tutulumun yüzeyi folat ile modifiye edilmiş lipozomlarda, yüzeyi modiye edilmemiş lipozomlara göre 30. dk.' da 2 kat 60. dk.' da 2,5 kat daha yüksek olduğu bulunmuştur. Ancak, PET görüntüleme çalışmalarında; tümörün belirgin olarak görüntülenmesi sağlanamamıştır. Hem işaretleme veriminin arttırılması hem de PET görüntülerinin iyileştirilmesi için ileriki çalışmalara ihtiyaç vardır.
Böbrek görüntüleme amacıyla kullanılan teknesyum-99m (TC-99m) ve galyum-68 (GA-68) işaretli radyofarmasötiklerin etkinliklerinin karşılaştırılması
Biyokimyasal değişiklikler genelde hastalığın anatomik değişikliklerinden önce gerçekleştiğinden, bu değişikliklerin saptanmasında PET ve SPECT, klasik BT ve MR gibi anatomik tekniklere göre açık bir teşhis avantajına sahiptir. PET'in en güçlü yanları arasında hassasiyet, penetrasyonun sınırsız derinliği ve sayısal veri elde etme kabiliyeti bulunmaktadır. Nispeten pahalı bir tekniktir ve mekansal çözünürlüğü MR ile karşılaştırıldığında sınırlıdır, ancak spesifik moleküler hedefleri bağlamak için kullanılabilen görüntüleme ajanları türleri açısından son derece esnektir. PET taramaları daha yüksek sayım oranına sahiptir ve dolayısıyla daha az gürültüyü içeren görüntüler üretir. Buna ek olarak PET, SPECT görütüleme ile mümkün olmayan atenuasyon düzeltmesine olanak sağlar ve nicel veri elde edilir. Radyolojik görüntüleme yöntemlerinin aksine, hem PET hem de SPECT, küçük miktarda görüntüleme ajanı (nanogram ila miligram aralığı) gerektirir. Hem PET hem de SPECT klinik olarak ve araştırma amaçlı çok çeşitli biyolojik süreçleri ve hastalık durumlarını görüntülemek için kullanılmaktadır. Nükleer Tıp görüntüleme teknikleri kullanılarak yapılan böbrek görüntüleme, çeşitli böbrek hastalıklarında hastalıkların teşhisi ve tedavinin değerlendirilmesinde önemli fonksiyonel veriler sağlamaktadır. EDTA, DTPA gibi fizyolojik olarak stabil metal şelatları glomerüler filtrasyonla atılmaktadır ve glomerüler filtrasyonu ve oranını değerlendirmek için çeşitli radyoizotoplarla işaretlenmektedirler. Bu bilgilerden yola çıkarak, çalışmamızda böbrek görüntüleme amacıyla EDTA ve DTPA, Ga-68 ve Tc-99m ile radyoaktif olarak işaretlenmiştir. Ardından radyokimyasal saflıklarını ve optimum işaretleme koşullarının belirlemek amacıyla işaretlenen bileşikler radyoTLC ve radyoHPLC yöntemleri ile kontrol edilmiştir. İşaretlenen bileşiklerin stabilitesi, in vitro olarak incelenmiştir. ve bu bileşiklerin farmakopenin önerdiği limitlere göre (>95%) kilinikte kullanmaya uygun olduğu gösterilmiştir. Tc-99m işaretli EDTA ve DTPA ve Ga-68 işaretli EDTA ve DTPA farelerin kuyruk venlerinden i.v. yoldan enjekte edilerek, farelerin statik ve dinamik görüntüleri alınmıştır. Kırmızı kan hücrelerine bağlanma çalışmalarında Ga-68 işaretli bileşiklerin düşük miktarda kırmızı kan hücrelerine bağlandığı görülmüştür ayrıca in vivo PET görüntüleme çalışmaları sonucunda Ga-68 işaretli bileşiklerin böbrek tutulumları yüksek olduğu görülmüştür.
Monogenik parkinson hastalarında multimodal görüntüleme ve klinik korelasyon
Parkinson hastalığı (PH) heterojen nörodejeneratif bir hastalık olup; son zamanlarda idiyopatik Parkinson hastalığının (iPH), altta yatan Lewy patolojisinin yayılım paternine göre, "body-first" ve "brain-first" olarak iki alt tipi olabileceği öne sürülmüştür. Monogenik formlar ile ilişkili PH ise sıklıkla Lewy patolojisi göstermemekle ve farklı klinik seyriyle iPH'den ayrılmaktadır. Bu nedenle, Lewy patolojisinin gelişim ve progresyon paterni merkezinde formüle edilen farklılıklar monogenik formlar (mPH) için geçerli olmayabilir. Amacımız, iPH ile ülkemizde en sık görülen resesif geçişli Parkin ve DJ-1 mutasyonlu Parkinson hastaları arasında farklı klinik seyri açıklayabilecek görüntüleme temelli biyobelirteç(ler) bulabilmek ve fizyopatolojik sürece ışık tutmaktır. Bu çalışmada fonksiyonel bağlantısallık dinlenim durumu fonksiyonel MRG ile; beyaz cevherdeki değişiklikler difüzyon tensör görüntüleme ile çalışılmıştır. Amacımız doğrultusunda striatum ve miyokardiumdaki dopaminerjik denervasyon 18F-DOPA PET/BT ile; kortikal metabolik değişiklikler 18F-FDG PET/BT ile değerlendirilmiştir. Çalışmamızda mPH'de putamen ile yardımcı motor alan arasındaki fonksiyonel bağlantısallığın kontrol grubuna göre azaldığı ve beyaz cevher hasarının iPH'ye kıyasla daha yaygın olduğu bulunmuştur. Çalışmamızın öne çıkan bulgusu olarak, mPH'de kaudat çekirdek gövde kesiminde 18F-DOPA tutulumunun iPH'ye kıyasla belirgin azaldığı saptanmıştır. Ayrıca, iPH'de miyokard 18F-DOPA tutulumunun azaldığı; mPH grubunun miyokard 18F-DOPA tutulumu ile kontrol grubu arasında fark olmadığı bulunmuştur. Hem mPH hem iPH için kortikal hipometabolizma paterni gösterilmiştir ve bu iki grup arasında kortikal glukoz metabolizması açısından belirgin fark olmadığı saptanmıştır. mPH grubunda kaudat çekirdek gövde kesimininde belirgin azalmış 18F-DOPA tutulumu bir biyobelirteç olarak kullanılabilir. Literatürde bu grup hastada miyokard 18F-DOPA tutulumu ilk defa çalışılmıştır. Miyokard 18F-DOPA tutulumunun, hastalığın etiyolojik olarak gelişim paterni konusunda bilgi verdiğini ve mPH grubunun daha çok brain-first alt tiplemeye uyduğunu düşünmekteyiz. 18F-FDG PET/BT gerek iPH gerekse de mPH hastalarında hastalık sürecinde beyindeki kortikal metabolizmadaki değişiklikleri erken gösteren ve fizyopatolojik süreci yansıtan önemli bir biyobelirteçtir.
Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) olgularında insan epididim proteini 4 (HE4) serum düzeyleri ile lenf nodu tutulumu ve pozitron emisyon tomografisi'ndeki (PET) standart tutulum değeri (SUV) arasındaki korelasyonun değerlendirilmesi
Akciğer kanseri erkek ve kadınlarda, kansere bağlı ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer almaktadır. Çoğu ileri evrelerde tanı alan akciğer kanseri hastalarının, beş yıllık sağkalımı, tüm hasta popülasyonda %15 civarında seyretmektedir. En efektif tedavi yöntemi olan anatomik cerrahi rezeksiyonlar, yalnızca erken evrelerde tanı alan olgularda mümkün olmaktadır. Bu nedenlerden dolayı akciğer kanserinin tanı ve takibinde kullanılabilecek biyobelirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır. Son yıllarda bu konuda yapılan çalışmalarda öne çıkan moleküllerden biri İnsan Epididim Proteini (HE4)'dir. FDA tarafından, over kanserleri için tanıda, tedavi yanıtının değerlendirilmesinde ve hastalığın takibinde bir biyobelirteç olarak kullanılabilirliği onaylanan HE4'ün, akciğer kanserlerinde tanı, tedavi yanıtının değerlendirilmesi ve takipte kullanılabilirliği üzerine yapılan çalışmalar devam etmektedir. Yapılan çalışmalarda, KHDAK tanılı hastalarda, serum HE4 düzeylerinin, sağlıklı popülasyon ve benign akciğer patolojisi olan hastalara göre anlamlı yüksek olduğu gösterilmiş, hastalığın evresiyle serum HE4 düzeylerinin korele şekilde artış gösterdiği bildirilmiştir. Bu çalışmada, HÜTF Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı ve Onkoloji Bilim Dalı'nda, Şubat 2019 ve Ocak 2020 tarihleri arasında KHDAK tanısı alan 60 olgunun verilerine yer verildi. Olguların demografik bilgileri, ek hastalıkları, sigara kullanım öyküsü, tanı anındaki CEA düzeyleri, histolojik tanıları, hastalığın sekizinci TNM evreleme sistemine göre evresi, PET neticesinde ortaya çıkan SUV, MTV, TLG değerleri ve tanı anındaki serum HE4 düzeyleri değerlendirmeye alındı. Sekizinci TNM evreleme sistemine göre farklı evrelerdeki olguların serum HE4 düzeyleri arasında, literatürün aksine, anlamlı fark izlenmedi (p = 0,232). Evre gruplarındaki histolojik tanı dağılımının heterojen olması ve evrenin birden fazla etken tarafından belirlenmesinin, sonuçların literatürle uyumsuz çıkmasına neden olmuş olabileceği düşünüldü. Skuamöz hücreli karsinom olgularının serum HE4 düzeyi adenokarsinom olgularına göre anlamlı yüksek bulundu. Adenokarsinomlarda sık karşılaşılan lepidik patern ve buzlu cam lezyonlarında canlı hücre sayısının az olması ve SCC'da glukoz transport proteinlerinin aşırı ekspresyonuna bağlı hücre içine glukoz akışının ve hücresel metabolizmanın yüksek olması bu sonucun çıkmasının nedenleri olarak görüldü. Olguların serum HE4 düzeyinin, yaş (p = 0,022; r = 0,295), sigara tüketimi (p = 0,040; r = 0,294) ve SUVmaks (p = 0,007; r = 0,347) ile zayıf kuvvette korele olduğı bulundu. Serum HE4 düzeyinin, MTV (p = 0,047 r = 0,400) ve TLG değeri (p = 0,032; r = 0,430) ile orta kuvvette korele olduğu bulundu. Regresyon analizi sonucunda tümör histolojisi (p = 0,017), hastanın yaşı (p = 0,021), SUVmaks değeri (p = 0,017), sigara tüketim miktarı (p = 0,001) ve T evresi (p = 0,041), serum HE4 düzeyini etkileyen faktörler olarak bulundu. Serum HE4 düzeyinin, KHDAK olgularında, evre ile korele olmaması nedeniyle prognostik kullanımının kısıtlı olacağı kanaatine varıldı. Öte yandan, SUVmaks, MTV, TLG gibi metabolik parametreler ile gösterdiği korelasyon, skuamöz hücreli karsinom olgularında adenokarsinom olgularına göre daha yüksek bulunması ve hastalığın T evresinden etkileniyor olması nedeniyle tümör yükü ve metabolizması ile ilgili bilgi sağladığı; tedavi yanıtı ve nüks hastalık ya da ikinci primer malignite gelişimi olasılığının izlenmesinde yol gösterici rol oynayabileceği düşünüldü. Anahtar Sözcükler: İnsan Epididim Proteini (HE4), Akciğer Kanseri, Pozitron Emisyon Tomografisi (PET), Standart Tutulum Değeri (SUV), Lenf Nodu.
Akciğer kanserli olgularda kitle ve lenf noduna ait F-18 FDG PET/BT ve diffüzyon ağırlıklı MRG parametreleri arasındaki korelasyonun değerlendirilmesi
GİRİŞ-AMAÇ: Akciğer kanserleri;Difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntülemede (DA-MRG) difüzyon kısıtlanmasına ve pozitron emisyon tomografide (PET/BT) artmış FDG tutulumuna neden olabilmektedir.Çalışmamızda akciğer kanserlerinde PET/BT ve DA-MRG bulgularının birbirleri ile ilişkisi ve evreleme etkinliği araştırılmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda Kasım 2017 ve Mart 2019 tarihleri arasında 1.5 Tesla Amira Siemens MR ve PET/BT Siemens cihazında onam formu imzalatılmış ve bilgilendirilmiş 34 akciğer maligniteli olguya ait ;kitle ve lenf nodları LEONARDO,SYNGO,SECTRA ve GE iş istasyonları kullanılarak retrospektif olarak değerlendirilip parametre ölçümleri yapılmıştır.Ayrıca olguların yaş,cinsiyet,sigara öyküsü,operasyon öyküsü,metastaz varlığı,kitle boyutu ve lenfadenopati boyutu,patolojik materyal örneklemeleri ve sonuçları,HU değeri ve SI değeri,amfizem oranı gibi bilgileri kaydedilmiştir.Evreleme amacıyla elde olundan görüntülerdeki ölçülen değerler SPSS 23.0 programı kullanılarak Spearman korelasyon testi ve Kruskal Wallis testi kullanılarak değerlendirilmiştir. BULGULAR: Araştırmaya 34 hasta katılmıştır. Katılımcıların yaş ortalaması 64,95 ± 7,31'dir. Katılımcıların %97,1'i erkektir. Hastaların 21'inde (%61,7) lenfadenopati,15'inde (%44,1) ise sistemik metastaz vardır. Kitleye ait PET metabolik parametreler ve ADC değerleri arasında İstatistiksel olarak anlamlı korelasyon bulunmasa da bu her iki gruba ait parametreler arasında negatif korelasyon mevcut idi.Kabul edilebilir düzeydeki sonuçlar TLG ile ADCmaks arasında (r= -0,311 (0,20- 0,40) ve p=0,057 (p>0,05))bulunmuştur.Yakın bir değere sahip diğer ikili ise SUVmaks ile ADCmin arasında benzer (r= -0,281 (0,21-0,40) ve p=0,088 (p>0,05)) olarak bulunmuştur.Ayrıca matematiksel olarak beklenmesi muhtemel en yüksek oran ise MTV ve TLG arasında (r=0,935 ve p=0) çıkmıştır(TLG=MTV x SUVort). Ayrıca çalışma grubumuzdaki 21 lenfadenopatiye ait istatistiki korelasyon değerlendirmesinde en yüksek sonuç;SUVort ile ADCort arasında (r= -0,495 (0,41-0,60) ve p=0,023 (p<0,05)) bulunmuştur.Benzer orana sahip diğer ikili ise SUVmaks ve ADCort arasında (r= -0,458 (0,41-0,60) ve p= -0,037 (p<0,05)) saptanmıştır. Çalışmamızda sistemik metastazlara ait (visseral organ,santral sinir sistemi,kemik vs.) parametre tayini-korelasyon değerlendirilmesi yapılmamıştır. SONUÇ: Akciğer kanserli olgularda SUV ve ADC parametreleri arasında kitleye ait istatistiki olarak anlamlı olmayan lenfadenopatilerde ise anlamlı olan negatif korelasyon mevcuttur.Histopatolojik tanı çeşitliliği ve daha fazla sayıda hasta içeren çalışmalar ile ADC değerlerinin Akciğer kanserli olgularda özellikle T ve N evrelemede noninvaziv marker olabileceğini düşünmekteyiz.
Pankreatik kitlelerde 18F FDG PET/BT ile metabolik karekterizasyonun ve 18F FDG dağılımının klinik önemi
Amaç: Bu çalışmada pankreatik kitle nedeniyle onkolojik PET/BT tetkiki yapılan olgularda mevcut metabolik-klinik faktörlerin ve çekim parametrelerinin; tüm vücut 18F FDG dağılımına, tümör odaklarının saptanmasına olası etkisi ve 18F FDG PET/BT tetkikinin sensitivite değerine katkısı incelemek amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı'na Temmuz 2012- Ocak 2019 tarihleri arasında pankreatik kitle saptanarak metabolik karekterizasyon amacıyla yönlendirilen hastalar, patolojik ve radyolojik bulguları eşliğinde retrospektif olarak incelendi. Olgular lezyonlarına göre benign tanılı, pankreatik adenokarsinom tanılı ve karaciğer metastazı olanlar olarak gruplandı. Her hastadan çalışmaya yanlızca bir pankreatik lezyon ve metastazı mevcut ise bir karaciğer metastazı dahil edildi. Hastalara ait çekim parametreleri, lezyonların ve fizyolojik dağılım alanlarının SUVmax değerleri, hastalara ait laborotuvar ve görüntüleme parametreleri not edildi. Data analizi IBM SPSS Statistics 22.0 Programı kullanılarak yapıldı. Bulgular: Çalışmada 162 olgu mevcut olup benign tanı alanlar 17, adenokarsinom tanısı alanlar 145, karaciğer metastazı olanlar ise 47 hastadan oluşmaktaydı. Adenokarsinom tanılı hasta grubu içerisinde 9 hastanın primer pankreatik lezyonu 18F FDG tutulumu göstermemişti. Benign pankreatik lezyonların SUVmax ortanca değeri 4,2 (1-10,7), malign olanların ise 9,6 (1,5-65) idi. Karaciğer metastazı olan olgu grubu içerisinde ise 13 hastada bir santimetreden büyük boyutta 18F FDG PET/BT tetkikinde saptanamamış karaciğer metastazı ile uyumlu lezyon mevcuttu. Saptanamayan tümöral lezyon varlığı bulunan olguların kan glukoz değerlerinin yüksek, SUVmax serebrum değerlerinin düşük olduğu tespit edildi (p<0,001). SUVmax serebrum değerinin saptanamayan primer veya metastatik lezyon varlığını ön gördüğü değer tüm hasta grubu için 8,2, kan glukoz düzeyi 120 mg/dl olan olgular için 7,2 olarak belirlendi. Tetkikin pankreatik lezyonları saptamasında sensitivitesi tüm hasta grubunda %94, kan glukoz düzeyi 120 mg/dl'den yüksek hastalarda ise %90 olarak belirlendi. Kan glukoz düzeyine göre SUVmax serebrum eşik değerleri altında kalan hastalar çalışmadan dışlandığında, tetkikin panreas lezyonlarını saptamadaki sensitivite değeri sırasıyla %98-%95 olarak hesapandı. Sonuç: Benign ve malign pankreatik lezyonların SUVmax değerlerinin istatistiksel olarak birbirinden farklı olduğu gösterilmiş olmakla birlikte iki grup arasında değer aralıklarının kısmen örtüştüğü gözlendi. Çalışmamızda pankreatik adenokarsinomlarda 18F FDG tutulumunun kan glukoz düzeyinden etkilendiği olgularda SUVmax serebrum değerinin de benzer şekilde etkilendiği ve kan glukozu yükselen hastalarda SUVmax serebrum düzeyine göre yanlış negatif olguların tahmin edilebileceği gösterildi. Bu bilgiler ışığında literatürde bildirilen tetkikler arasındaki sensitivite farklılıklarının nedeninin açıklanabileceği sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Fluorodeoksiglukoz F18; Pozitron Emisyon Tomografi Bilgisayarlı Tomografi, Pancreas, Adenokarsinoma
Radyoterapi gören baş ve boyun tümörlü olgularda PET/BT ve difüzyon ağırlıklı MRG'nın korelasyonu
Amaç: Baş ve boyun kanserleri, difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntülemede (DA MRG) difüzyon kısıtlanmasına ve pozitron emisyon tomografide (PET/BT) artmış FDG tutulumuna neden olabilmektedir. Çalışmamızda baş ve boyun kanserlerinde DA-MRG ve PET/BT bulgularının birbirleri ile ilişkisi ve tedavi sürecindeki değişimi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza dahil edilen 36 baş - boyun kanserli hastanın DA-MRG ve FDG PET/BT parametreleri retrospektif olarak değerlendirildi. Radyoterapi yanıtı olan ve olmayan baş-boyun tümörlerinin ADC ve SUV değerleri Kruskal Wallis tek yönlü ANOVA ve Mann-Whitney U testi kullanılarak karşılaştırıldı ve tedavi sürecindeki değişimi incelendi. Bulgular: Baş-boyun karsinomlarda ortalama ADCmin, ADCmean ve ADCmin/mean değerleri sırasıyla 0,68 ± 0.17 × 10−3 mm2/s; 0,82 ± 0.17 x 10−3 mm2/s ve 0,83 ± 0.10 mm² /s idi. Ortalama SUVmean ve SUVlbm değerleri sırasıyla 14.65 ± 5.5 ve 10.96 ± 5.1idi. Spearman korelasyon katsayısı analizinde ADC ile SUV değerlerinin arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon bulunmadı. Anlamlı korelasyon bulunmasa da, baş-boyun tümörlerinin SUV değerlerinde artış ile birlikte ADC değerlerinde düşüş izlendi. İstatistiksel anlamlı korelasyon bulunmasa da tedavi sürecinde RT'ye yanıt vermeyen tümörlerde ADC ve SUV değerlerinin daha yüksek olduğu tespit edildi. Sonuç: Baş ve boyun tümörlerinde ADC ve SUV değerlerinin birbirinden bağımsız biyomarkerler olduğu sonucuna varıldı.
Endometrium kanserinde preoperatif görüntüleme bulgularıyla postoperatif nihai patolojinin karşılaştırılması
Gelişmiş ülkelerde jinekolojik kanserler arasında en sık görüleni olan endometrium kanseri için hastalığın yaygınlığı ve metastaz açısından operasyon öncesi yapılan görüntüleme oldukça önemlidir. Ayrıca operasyonu kaldıramayacak veya fertilitenin korunmasını isteyen hastalardaysa klinik evreleme açısından görüntüleme vazgeçilmezdir. Bu nedenle hangi görüntüleme yönteminin daha sağlıklı sonuç verdiği hala araştırılan ve geliştirilmekte olan bir konudur. Bu çalışmada preopratif görüntülemesi yapılmış olan endometrium kanserli hastaların görüntüleme sonuçlarıyla postoperatif nihai patoloji sonuçları retrospektif olarak karşılaştırılmıştır. 1 Ocak 2019 - 4 Ağustos 2022 tarihleri arasında Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Jinekoloji-Onkoloji polikliniğinde takip ve tedavi edilen toplam 123 endometrium kanserli kadın hasta çalışmaya dâhil edilmiştir. Preoperatif 10 MRG, 67 BT, 46 PET/BT görüntülemesi olan hastaların nihai patoloji sonuçlarıyla yapılan karşılaştırmalar sonucunda görüntülemenin çalışmamızda bulduğumuz sensitivite değeri literatürden düşük olup, lenf nodu metastazı ve uzak metastaz açısından PET/BT'nin sensitivite, spesifite, pozitif ve negatif prediktif değerleri MRG ve BT'ye kıyasla daha yüksek bulunmuştur. Ayrıca çalışmamızda ameliyat öncesi görüntüleme yöntemleri ile pelviste tespit edilen en büyük lenf nodu boyutunun 15,5 mm ve üzeri olmasının, pelviste lenf nodu metastazı varlığını %60 sensitivite ve %70,8 spesifisite ile öngörebildiği bulunmuştur. Endometrium kanserinde uterus dışına yayılmış hastalık varlığında PET/BT görüntülemenin hastaların operasyon öncesi lenf nodu tutulumunu göstermede, klinik evresinin tespitinde ve operasyonun şeklinin ve genişliğinin belirlenmesinde önemli yeri vardır. Ayrıca çalışmamızda bulduğumuz pelvik lenf nodu metastazı açısından görüntülemedeki pelvik lenf nodu boyutu cut-off değeri yapılacak klinik evrelemede klinisyenlere yol gösterebilir.
Nazofarenks kanserlerinde evreleme F-18 FDG PET/BT görüntülemede volümetri̇k parametrelerin prognostik değeri
Amaç: Nazofarenks karsinomu (NFK) ülkemiz için non-endemik bölge olmasına rağmen, erken evrelerde bile tümörün persistan durumu, nüks ve metastaz yapma ihtimali yüksek olup, prognozu kötü olarak sonuçlanabilir. Kişiselleştirilmiş tedavi protokolü hastalık sağkalımını arttırmakla birlikte, hangi hastada daha agresif tedavi modaliteleri uygulanacağına dair henüz bir yöntem bulunmamaktadır. Bu çalışma ile, evreleme F-18 Florodeoksiglukoz (FDG) pozitron emisyon tomografi/bilgisayarlı tomografi (PET/BT)'nin volümetrik paramaterelerinin hastalığın prognozunu öngörme başarısını saptamayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Bu retrospektif çalışmaya, histopatolojik olarak NFK tanısı alıp, Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı'nda Mayıs 2010-Temmuz 2021 tarihleri arasında tedavi öncesi evreleme amacıyla FDG PET/BT görüntülemesi, daha sonra Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı tarafından definitif tedavisi yapılan toplam 62 hasta dahil edilmiştir. Hasta dosyaları retrospektif olarak incelenerek cinsiyet, yaş, sigara-alkol kullanım durumu, tümör evresi, nodal evre, hastalığın genel evresi, histopatolojik alt tipi, lokorejyonel nüks, uzak metastaz ve sağkalıma ait bulgular kaydedildi. Evreleme FDG PET/BT görüntülemede primer lezyon ve lenf nodundan ölçülen Maksimum Standardize Uptake Value (SUVmax), Ortalama Standart Tutulum Değeri (SUVmean), Metabolik tümör volümü (MTV) ve Tümör Lezyon Glikolizis (TLG) değerleri, NTR (Nodal to tumor ratio) oranı kaydedildi. Bu parametrelerin, hastalığın nüks, metastaz durumu ve sağkalımı öngörmedeki değeri araştırıldı. Bulgular: Araştırmaya 62 hasta dahil edilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 49,6 ± 14,1 di. Hastaların 50'si (%80.6) erkek, 28'i (%45.2) sigara içiyordu. Alkol kullanan 1 (%1.6) hasta vardı. Tümür grade'ine göre 12 hasta (%19.4) keratinize, 9 hasta (%14.5) diferansiye non- keratinize, 41 hasta (%66.1) ise indiferansiye-non keratinize olarak raporlanmıştı. Hastaların 18'i (%29) T1 evresinde, 27'si (%43.5) T2 evresinde, 6'sı (%9.7) T3 evresinde ve 11'i (%17.7) ise T4 evresindeydi. N evrelemesine göre ise 9 (%14.5) hasta N0, 9 hasta (%14.5) 6 N1, 32 (%51.6) hasta N2, 10 (%16.1) hasta N3a ve 2 (%3.2) hasta ise N3b olarak sınıflanmıştı. Tümör büyüklüğü ve lenf nodu tutulumuna göre genel olarak bakıldığında ise hastaların 3'ü (%4.8) evre 1, 11'i (%17.7) evre 2, 28'i (%45.2) evre 3 ve 20'si (%32.3) evre 4A olarak sınıflanmıştı. Volümetrik FDG PET/BT parametreleri dikkate alındığında, lenf nodu (LN) SUVmax, LN SUVmean değerleri takiplerde uzak metastazı olan hastalarda anlamlı biçimde daha yüksek saptanmıştı (her biri için p<0.05). NTR değerleri ise takiplerde uzak metastazı olmayan hastalarda olan hastalara göre anlamlı biçimde daha düşüktü (p=0.022). Genel sağkalım, lokorejyonel nükssüz sağkalım ve uzak metastazsız sağkalım analizlerinde ise PET/BT volümetrik parametrelerle anlamlı ilişkisi saptanmamıştır. Sonuç: Yeni tanı NFK hastalarında tedavi öncesi evreleme FDG PET/BT volümetrik parametrelerinin prognostik değeri olup olmadığını araştırmak için planlanan ve yürütülen tez çalışmamızda, ölçülen volümetrik parametrelerin sağkalımda anlamlı bir ilişkisi kurulamadı. Bununla birlikte uzak metastazı öngörmede metastatik lenf nodundan ölçülen SUVmax, SUVmean ve yeni NTR değerinin anlamlı ilişkide olduğu saptanmıştır. Bu parametrelerin, anatomik evreleme ile birlikte kullanılması, prognoz açısından entegre risk değerlendirmesi yapılması ve prognozu kötü hastaların tedavi klasifikasyonu açısından yol gösterici olacaktır.
Yeni teşhis edilmiş multipl miyelom tanılı hastalarda PET/CT'nin prognostik önemi
Amaç: Multipl miyelomda PET/CT ekstramedüller hastalık var mı yok mu konusunda yardımcı olurken aynı zamanda litik lezyonların ve ekstramedüller hastalığın SUVmax değerlerini, litik lezyon sayısı hakkına bilgi verir. Son yıllarda PET/CT'nin multipl miyelomda prognostik etkisini araştırmak için çalışmalar yapılmaktadır. Biz de bu çalışmamızda yeni tanı almış multipl miyelom hastalarında tanı anında çekilen PET/CT'nin prognostik etkisini retrospektif olarak araştırmak istedik. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji polikliniğine başvuran 18-90 yaş aralığındaki 113 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya alınan hastaların biyokimyasal değerleri, hemogram, sedimantasyon, beta-2 mikroglobulin düzeyleri, genetik anomali durumları, kemik iliği patoloji sonuçları, PET/CT bulguları, ortalama sağ kalım süreleri, progresyonsuz sağ kalım süreleri, tanı anında kaç yaşında oldukları, cinsiyetleri tespit edildi. Ayrıca hasta grubunun multipl miyelom alt tipi, hastalık evresi, risk grubu, 3 kür sonrası yanıt durumları kaydedildi. Bulgular: Ekstramedüller hastalığı olan hastalarda SUVmax değeri yükseldikçe tedaviye yanıt oranının azaldığı saptanmıştır. Litik lezyon SUVmax değeri 6,85'in üzerinde olması daha düşük sağkalım ile ilişkili olarak bulunmuştur. Ekstramedüller hastalık SUVmax değeri 8,20'nin üzerinde olması daha düşük sağkalım ile ilişkili olarak bulunmuştur. Tedavi yanıtı olan hastalarda olmayan hastalara göre daha düşük sedimantasyon hızı, daha düşük kreatinin değerleri, daha düşük LDH seviyesi ve daha yüksek albumin düzeyi olduğu görülmüştür. Sonuç: Çalışmamızda tanı anında ki SUVmax değerlerinin tedaviye yanıt ve sağ kalım için prognostik öneme sahip olduğu gösterilmiştir.
PET/BT pozitifliği hepatoselüler karsinom nedeniyle yapılan erişkin canlı vericili karaciğer transplantasyonunda düşük sağkalım göstergesi
PET/BT görüntülemenin HCC klinik evrelemesindeki rolü, karaciğer nakli için hasta seçimi, nüks ve sağkalımı predikte etmedeki yeri konusunda yeterli bilgi bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı HCC nedeniyle canlı vericili karaciğer nakli planlanan olguların operasyon öncesi PET/BT pozitifliği ile transplant sonrası nüks, sağkalım ve histopatoloji arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Haziran 2011 ile Aralık 2013 arasında HCC nedeniyle canlı vericili karaciğer nakli uygulanmış olan 60 hasta retrospektif olarak analiz edilmiştir. Pre-op görüntüleme verileri, histopatolojik özellikler, AFP, tümör sayısı ve çapı, nüks ve sağkalım, preop PET/BT taraması ile ilişkilendirilmiştir. Ortalama yaşı 53.8±7.99 olan toplam 60 hasta, ortalama olarak 20.6±10.96 ay izlenmiştir. PET/BT negatif ile pozitif olan hastaların sonuçları karşılaştırıldığında maksimum tümör çapı PET/BT pozitif olanlarda negatiflere göre daha büyük saptanmıştır (p=0.04). PET/BT pozitif hastalarda negatiflere göre daha yüksek mortalite ve nüks oranı saptanmıştır (p<0.05). Bir yıllık sağkalım PET/BT pozitif hastalarda negatiflere göre anlamlı oranda düşük çıkmıştır (%82 vs %100) (p=<0.05). Buna rağmen AFP, evre, diferansiyasyon derecesi ve mikrovasküler invazyonda farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Bu çalışma, transplantasyon öncesi PET/BT pozitifliğinin HCC'de kötü prognoz göstergesi olduğunu ve canlı vericili karaciğer transplantasyonundan sonra düşük sağkalım ve yüksek nüks oranı olduğunu göstermektedir.
Alzheımer tipi demansta klinik ve moleküler görüntülemenin tanısal korelasyonu
Giriş ve Amaç: Alzheimer Hastalığı (AH) bellek ve kognitif fonksiyonların ilerleyici kaybına neden olan kronik nörodejeneratif bir hastalıktır. Patolojisinden beta-amiloid ve tau proteini sorumludur. AH için birçok biyobelirteç geliştirilmiştir.Günümüzde hem sıvı hem görüntüleme biyobelirteçleri kullanılmaktadır.Florodeoksiglukoz-Pozitron Emisyon Tomografi (FDG-PET) glial hücreler ve nöronların glukoz kullanımını göstermektedir.Yeni gelişmelere göre;AH presemptomatik dönemde bile FDG-PET ile değerlendirilebilmektedir.Biyobelirteçler ayrıca demansın diğer sebeplerini dışlamada ve atipik prezentasyonlu veya klinik tanısı net olmayan AH tanısını desteklemede kullanılabilir.Biz de çalışmamızda;2011 NINCDS– ADRDA tanı kiterlerine göre AH tanısı almış ve beyin FDG-PET görüntülemeleri mevcut olan hastaların klinik ile beyin moleküler görüntülemelerini retrospektif olarak karşılaştırmayı planladık.Materyal ve Metod: Çalışmaya İstanbul Bilim Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji polikliniğine 2013-2016 yılları arasında başvurmuş ve klinik tanı kriterlerine göre AH ile uyumlu 74 hasta dahil edildi.Cinsiyet ve yaş farkı gözetmeksizin çekilmiş FDG-PET görüntüleri incelendi. Hastaların amigdala,hipokampus,inferior frontal girus-orbital bölgesi,mezyal temporal,posterior singulat,preküneus,superiorfrontal girus-dorsolateral bölgesi SUVmax değerleri ve FDG-PET görüntülerindeki bölgesel metabolizma farklılıklarındaki standart sapma değerleri karşılaştırıldı.Hastalar cinsiyet,yaş (65yaş altı ve üstü) ve hafif kognitif bozukluk(HKB) ve Alzheimer hastalığı demansı(AH-D) olmak üzere karşılaştırıldı. Bulgular: Tüm bölgeler tek tek analiz edildiğinde hepsinde istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edildi(p<0.05).Ayrıca incelenen bölgeler kadın-erkek,65 yaş altı-üstü,AH-D ve HKB olarak ikişerli gruplar halinde değerlendirildi.AH-D ve HKB hastalarının birbirleri ile karşılaştırılmasında her iki grupta da sağ posterior singulat ve preküneusta istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edildi(p<0,05).Hastalar yaşa göre incelendiğinde anlamlı istatistiksel sonuç elde edilemedi.Cinsiyete göre karşılaştırıldığında ise sadece sol mezyal temporal bölgede erkeklerde hipometabolizmanın anlamlı olduğu gözlendi(p<0,05). Sonuç: Bu çalışmada AH klinik tanı kriterlerini karşılayan 74 hastanın tümünün moleküler görüntüleme bulgularının AH lehine olduğu, klinik tanı kriterleri ile moleküler görüntüleme tanılarının yüksek korrelasyon gösterdiği izlenmiştir.Moleküler görüntüleme ile demans evresinden önce hastalığı tanıyabilmemiz tanı ve tedavi için önemli avantaj sağlamaktadır.
Karaciğer tümörlerinde transarteriyel radyoembolizasyon (TARE) tedavisi sonrası alınan Y-90 görüntüleri ile yapılan doz hesabı ve tedavi cevabının öngörülmesindeki rolü
Amaç: Karaciğerin primer ve sekonder tümörleri dünyada kanser ilişkili ölümlerin önemli sebeplerinden biri olup radyoembolizasyon bu hasta gruplarında uygulanabilecek olan bir lokal/bölgesel tedavi yöntemidir. Bu çalışmada 90Y cam ve reçine kürelerle radyoembolizasyon sonrasında alınan 90Y PET/MRG ile yapılan voksel temelli dozimetrinin tedavi yanıtını öngörmede rolü ve tedavi öncesinde yapılan 99mTc-MAA SPECT/BT ile korelasyonunun araştırılması amaçlanmıştır. İkincil amaç olarak ise tedavi sonrasında izlenen toksisite ve komplikasyon sebeplerinin tespiti belirlenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya retrospektif ve prospektif olarak toplamda TARE tedavisi uygulanan 84 hastaya ait 97 tedavi dahil edilmiştir. Bu tedavilerden 60'ında cam küreler kullanılmakla birlikte 37 tedavide ise reçine küreler kullanılmıştır. Hastaların 37'sinde (%44) kolorektal kanser, 24'ünde (%28) hepatosellüler kanser tanıları bulunmaktayken kalan hastaların ise kolanjiyosellüler, meme, pankreas, adrenal bez, tiroid karsinomları, nöroendokrin tümör ve uveal melanom tanıları bulunmaktaydı. Tedavi sonrası 90Y PET/MR görüntülerinde tümör ve normal karaciğer parankimi segmente edilmiş, 90Y PET görüntüleri kullanılarak her bir kompartman için ortalama doz değerleri ve doz-hacim histogramları elde edilmiştir. Dozimetrik parametrelerin tedavi öncesi ve takip PET görüntülerinde belirlenen tedavi yanıtı kategorilerinde (tam yanıt/parsiyel yanıt/stabil/progresyon) dağılımı regresyon analizleriyle araştırılmış ve tedavi yanıtı ile tam tedavi yanıtının öngörülmesinde ayırıcı güçlerinin belirlenmesi için ROC analizleri uygulanmıştır. Ayrıca 90Y PET/MRG ve 99mTc-MAA SPECT/BT ile elde edilen parametreler arasındaki korelasyon araştırılmıştır. PET/MRG ve SPECT/BT ile elde edilen tümör dozlarının tedavi yanıtının öngörülmesindeki başarıları ROC analizleri ile karşılaştırılmıştır. Toksisite değerlendirilmesi içinse tedavi sonrasında Child-Pugh skorunda artış ile ilişkili olabilecek klinik ve dozimetrik parametreler değerlendirilmiştir. Bulgular: 90Y PET/MRG ile elde edilen ortalama doz ve D0-99 değerleri ile yapılan regresyon ve ROC analizlerinde ortalama doz değerlerinin ve neredeyse tüm D değerlerinin tedavi yanıtı ve tam tam tedavi yanıtını öngörmede istatistiksel olarak anlamlı olduğu gözlenmiştir. Cam küreler için tam tedavi yanıtı öngörüsünde ise ayrıca D60 ve D70 değerinin tümör ortalama dozundan ayırıcı gücünün istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek olduğu görülmüştür. Tedavi yanıtı ve tam tedavi yanıtının öngörülmesi için yüksek seçiciliğe sahip eşik değerleri hesaplanmıştır. PET/MRG ve SPECT/BT'nin karşılaştırılmasında ise tedavi öncesinde alınan SPECT/BT'nin normal karaciğer parankimi doz değerlerini büyük bir doğrulukla öngördüğü ancak T/N ve tümör dozlarının ise daha düşük bir doğrulukla öngörebildiği izlenmiştir. Tedavi yanıtının öngörüsünde ise SPECT/BT ile PET/MRG edilen ortalama tümör doz değerleri ile tedavi yanıtını öngörüsünde PET/MRG'nin ayırıcı gücünün SPECT/BT'den daha üstün olduğu gösterilmiştir. Tam tedavi yanıtının öngörülmesinde yapılan analizde ise SPECT/BT için ROC analizinde AUC değeri 0,5'ten istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunmamıştır. Tedavi öncesi albümin düzeyi, ALBI skoru ve karaciğerde tümör yüzdesinin tedavi sonrasında Child-Pugh skor artışı izlenen ve izlenmeyen gruplar arasında dağılmlarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır. Ancak karaciğer fonksiyon bozukluğunun öngörülmesi için dozimetrik verilerle yapılan analizde ise iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Sonuç: TARE sonrasında alınan PET/MR görüntüleri ile yapılan voksel temelli dozimetri ile tedavi yanıtının ve tam tedavi yanıtının büyük ölçüde öngörülebilmektedir. 99mTc-MAA SPECT/BT ise normal doku dozunu ve daha düşük doğrulukla da olsa T/N oranını ve tümör dozlarını öngörebilmekte ve her ne kadar tedavi yanıtı öngörüsünde PET/MRG'den daha düşük ayırıcı güce sahip olsa da tedavi planı oluşturulması için halen önemini korumaktadır.
Meme kanseri olgularında cerrahi öncesi aksiller bölgeye yönelik ultrason ve PET CT görüntüleme sonuçları ile cerrahi sonrası aksiller lenf nodu patoloji sonuçlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Kadınlarda en yaygın görülen kanser, meme kanseridir. Meme kanserinin evrelendirmesinde ve prognozunda aksiller lenf nodu (ALN) tutulumu çok önemlidir. Bu nedenle ALN değerlendirmesi, cerrahi tedavilerin planlanmasında en önemli parametrelerdendir. ALN tutulumunun invaziv olmayan tanı yöntemleriyle belirlenebilmesi, invaziv yöntemlerin komplikasyonlarının meydana gelmesini engelleyebilir. Çalışmamızda, ALN metastazını saptamada USG ve PET-CT'nin etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Hastanesi Genel Cerrahi Kliniğinde meme kanseri tanısı ile opere edilen 78 kadın hasta çalışmaya alındı. Retrospektif dosya taraması yapıldı. Hastaların demografik bilgileri, ameliyat öncesi yapılan meme ve aksiller bölge USG, PET-CT sonuçları, ameliyat bilgileri, ameliyat piyesi patoloji sonuçları hastanemiz bilgi sisteminden taranarak değerlendirildi. ALN metastazını saptamada USG ve PET-CT'nin etkinliği istatistiksel analizlerle araştırıldı. Bulgular: USG'nin ALN metastazına yönelik sensitivitesi %62,7, spesivitesi %81,4, pozitif prediktif değeri %86,4, negatif prediktif değeri %53,6, yanlış pozitif oranı %18,5, yanlış negatif oranı %37,2, PET-CT'nin ALN metastazına yönelik sensitivitesi %76,4, spesivitesi %85,1, pozitif prediktif değeri %90,6, negatif prediktif değeri %65,7, yanlış pozitif oranı %14,8, yanlış negatif oranı %23,5 bulundu. ALN metastazını saptamada USG, PET-CT ve patoloji sonuçları arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,001). Sonuç: USG ve PET-CT'nin ALN metastazını saptamada negatif prediktif değer, duyarlılık ve özgüllük değerleri yeterli seviyede görülmemiş, tek başlarına invaziv yöntemlerin yerini alamayacağı düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Meme kanseri, aksiller metastaz, USG, PET-CT.
Miyokard perfüzyon sintigrafisi'nde maden suyu ve ekstraabdominal basıncın atenüasyon artefaktlarına etkilerinin araştırılması
Miyokart perfüzyon sintigrafisi (MPS) koroner arter hastalığı, miyokart canlılığı, koroner arter hastalığının risk ve prognoz değerlendirilmesinde kullanılan non-invaziv bir görüntüleme yöntemidir. Bu çalışmanın amacı maden suyu içirilerek ve ekstraabdominal basınç uygulayarak yapılan MPS SPECT çekimlerinin atenüasyon artefaktları üzerinde etkisini değerlendirmektir. Çalışmaya toplam 27 hasta (20 erkek, 7 kadın) dahil edildi. Bu hastalar stres görüntülemelerinde miyokardda şüpheli perfüzyon azalımı izlenen, maden suyu içirilerek ve basınç uygulayarak veya alınan rest çekimlerinde normal olarak raporlanan hastalardı. Stres SPECT görüntülemeleri sırasıyla bazal çalışma, ekstraabdominal basınç uygulaması ve maden suyu içirilmesi ile üç kez tekrarlandı. Ekstraabdominal basınç uygulanması ve maden suyu içirilmesi ile yapılan görüntülemelerde hastalara ilave radyofarmasötik doz uygulaması yapılmamıştır. Polar haritada summed stres skoru 3 ve üzerindeki alanlar baz alınarak 5 grup oluşturuldu. Yapılan üç SPECT görüntülemeden de summed stres skorları hesaplandı. İki nükleer tıp uzmanı çift kör olarak elde edilen görüntüleri görsel olarak ?en iyi görüntü?, ?orta derecede iyi görüntü?, kötü görüntü? şeklinde değerlendirdi. İstatistiksel sonuçlar neticesinde, maden suyu içirilmesi ve ekstraabdominal basınç uygulaması ile alınan görüntülerde miyokardın anteroseptal ve inferoseptal duvarlarının orta ve bazal kesimlerinin, bazal stres çekim protokolüne kıyasla daha iyi olduğu gözlendi. Nükleer tıp kliniklerinde yapılan MPS çekimlerinde, anteroseptal ve inferoseptal duvarlarda görülen şüpheli artefakt görüntülerini daha iyi değerlendirmek için maden suyu içirilerek ya da ekstraabdominal basınç uygulayarak çekim yapılmasının yarar sağlayacağını düşünüyoruz.
Dosimetric calculations in 90Y microsphere treatment
The aim of this study is to compare the mean absorbed doses of tumor, irradiated healthy parenchyma and whole liver obtained by 99mTc¬-MAA SPECT / CT and 90Y PET / CT images before and after treatment in patients receiving 90Y microsphere treatment. Patients with lung shunt fractions> 0.2 are excluded from the treatment. In total of 14 patients (8 females, 6 males, age: 35-76 years, totally 18 tumors) who underwent 90Y microsphere treatment at Yeditepe University Hospital between May 2018 and February 2019 participated in the study. SPECT images are obtained by injecting an average of 185 MBq 99mTc¬-MAA during angiography. The required administered activities for SPECT images were calculated based on VOIs (Volume of Interests) for tumor, irradiated healthy parenchyma and whole liver using the partition method. After 90Y treatment, PET / CT scan is performed and the absorbed dose was calculated with reference to 99mTc-MAA SPECT / CT images, areas for tumor, irradiated healthy parenchyma and whole liver using the same method as 99mTc¬-MAA SPECT. As a results; The absorbed dose of tumor, irradiated healthy parenchyma and whole liver calculated from PET / CT and SPECT counts were compared using Bland Altmann method and 87.5% of the values were found to be within the confidence interval. In this study, it can be said that activity planning based on 99mTc-MAA SPECT is related to 90Y microsphere PET / CT dosimetry calculated based on 99mTc-MAA SPECT areas. The 90Y microsphere PET / CT-based post-treatment dosimetry, based on the 99mTc-MAA SPECT areas, is an effective method for predicting treatment efficacy.
Akciğer kanserlerinde F-18 FDG PET/BT metabolik tümör volümü ve total lezyon glikolizisin prognostik önemi
Küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinde (KHDAK) F-18 FDG PET/BT ile metabolik tümör volümü (MTV) ve total lezyon glikolizisin (TLG) prognostik önemi Amaç: Tanı sonrası evreleme yapılan KHDAK olgularında lezyonların SUVmax, MTV, TLG gibi semikantitatif parametrelerinin hastalığın evresi, alt histolojik tipleri ile ilişkisinin ve prognozu öngörmeye katkısının araştırılmasıdır. Gereç-Yöntem: KHDAK tanısı alan ve evreleme için PET/BT görüntülemesi yapılan toplam 102 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların histopatolojik tanı, evre, kitle SUVmax-MTV-TLG değerleri, tanı tarihi kayıt altına alınmıştır. Sağ kalım süreleri tüm hastalar aranarak belirlenmiştir. Bulgular: Hastaların 71'i skuamöz hücreli karsinom (%69.6), 31' i adenokarsinom (%30.39) tanısı almıştır. TNM ile sağ kalım arasındaki ilişki bakıldığında, ileri evredeki hastalarda yaşam süresi kısa olarak izlenmiştir (p= 0.002). MTV-sağ kalım arasında (p=0.020), TLG-sağ kalım arasında (p=0.027) istatistiksel olarak anlamlı, negatif korelasyon saptanmıştır. SUVmax-sağ kalım arasında (p=0.861) ve SUVmax-evre arasında (p=0.473) istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır. Ortalama MTV değeri evre 1,2' de 22.32, evre 3,4' te 68.2 (p=0.012); ortalama TLG değeri evre 1,2' de 232.27, evre 3,4' te 569.69 (p=0.037) olarak hesaplanmıştır. Evre yükseldikçe MTV ve TLG değerlerinin yükseldiği, sağ kalımın ise azaldığı saptanmıştır. MTV-TLG ile histopatolojik alt tip arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. SCC' lerde ise SUVmax değeri anlamlı derecede yüksek çıkmıştır. Sonuç: KHDAK' lerinde FDG PET/BT' de MTV-TLG değerleri, sağ kalım ve prognozu öngörmede hastalığın evresinden bağımsız anlamlı bir belirteçtir. Anahtar Kelimeler: Akciğer kanseri, FDG PET/BT, prognoz, SUVmax, MTV, TLG
Nükleer tıpta PET/CT (pozitron emisyon tomografisi/ bilgisayarlı tomografi) ve sintigrafi uygulamalarında çalışan hemşirelerin radyoaktif maddelerle çalışırken maruz kaldığı radyasyon dozlarının karşılaştırılması
Nükleer tıpta kullanılan radyoaktif maddeler çalışan personellerin radyasyon dozuna maruz kalmasına sebep olmaktadır. Nükleer tıpta görev yapan hemşireler radyoaktif maddeleri hastalara çoğu zaman damar yolu ile vermektedir. Bu sebeple hemşireler radyasyon dozuna direk olarak maruz kalmaktadırlar. Sintigrafi ve PET/CT çekimleri için farklı yarı ömür ve enerjiye sahip radyofarmasötikler kullanılmaktadır. Sintigrafi çekimleri için yarı ömrü 6 saat olan ve 140 keV enerjiye sahip Tc-99m olduğu bilinmektedir. PET/CT çekimleri ise yaklaşık 110 dk yarı ömre sahip F-18 ile yapılmaktadır. PET/CT cihazının pozitron yaydığı bilinirken, bu pozitronların enerjisi 511 keV olduğu bilinmektedir. Bu sebeple görev yapan personeller PET/CT uygulamaları sırasında yüksek radyasyon dozuna maruz kalacağını düşünmektedirler. Buna karşılık F-18 radyonüklidin kısa yarı ömre sahip olmasından kaynaklı hasta sayıları sintigrafi uygulamalarına göre daha az olmaktadır. Başka bir deyişle, sintigrafi uygulamalarında görev yapan hemşire daha fazla hastaya radyoaktif madde vermektedir. Bu durum da gerçekte 'Pet/ct uygulamaları için hastalara F-18 maddesi enjekte eden hemşirelerin sintigrafi uygulamaları için Tc-99m enjekte eden hemşirelere göre daha fazla radyasyon dozu alır mı?' sorusuna cevap aramamıza imkân sağlamıştır. Araştırmamızda Ankara Şehir Hastanesi Nükleer Tıp Anabilim dalındaki PET/CT kısmında çalışan iki hemşire ve sintigrafi uygulamalarında çalışan iki hemşireye ait yaka ve yüzük dozimetre sonuçları karşılaştırılmıştır. Dört hemşirenin de 2019 yılından başlayarak 2022 yılının birinci periyod dönemine kadar toplam 19 periyod dönemine ait yaka ve yüzük dozimetre sonuçları istatistiksel olarak incelenmiştir. Yaka ve yüzük dozimetre sonuçları hem PET/CT uygulamaları yapan hemşireler hem de sintigrafi uygulamaları yapan hemşireler için elimizde ayrı ayrı 78 adet olmak üzere toplam 156 adet veri elde edildi. Elde edilen bu veriler SPSS istatistiksel programı kullanılarak incelendi ve dozimetre sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu tespit edildi. Bu farka göre görülmüştür ki, hasta sayıları az olsa da PET/CT uygulamaları sırasında görev yapan hemşirelerin radyasyon dozu maruziyeti gerçekte de fazladır. Anahtar Kelimeler: dozimetre, nükleer tıp, radyasyondan korunma, radyasyon doz maruziyeti