Mental disorders

86 theses under this subject heading

Master'sOpen AccessTR

Zihin yetersizliği olan bireylere yaya becerisinin öğretiminde artan bekleme süreli öğretimin etkililiği

Bu çalışmanın amacı, zihin yetersizliği olan bireylere yaya becerisinin öğretiminde artan bekleme süreli öğretim yönteminin etkililiğini araştırmaktır. Bununla birlikte araştırma sürecine katılan katılımcıların ailelerinden ve iki polisten seçilen becerinin işlevselliğine yönelik görüşleri alınarak çalışmanın sosyal geçerliliği belirlenmiştir. Bu araştırmada yaşları 10-11 arasında değişen ve hafif düzeyde zihin yetersizlik tanısı almış üç katılımcı ile çalışılmıştır. Araştırmada tek denekli araştırma yöntemlerinden katılımcılar arası yoklama evreli çoklu yoklama modeli kullanılmıştır. Araştırmanın bulguları tüm katılımcıların yaya becerisini kazandıklarını, birinci katılımcının uygulama bittikten iki, üç ve beş hafta sonra, üçüncü katılımcının ise uygulama bittikten bir, iki ve dört hafta sonra sürdürebildiklerini ve simülasyon ortamında edindikleri bu yaya becerisini tüm katılımcıların gerçek ortama genelleyebildiğini göstermektedir. Araştırmanın sosyal geçerlilik bulguları ise araştırmaya katılan katılımcıların ailelerinin ve polisin çalışmaya yönelik görüşlerinin olumlu yönde olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Zihin yetersizliği, Yaya becerisi, Artan bekleme süreli öğretim yöntemi,

Artan bekleme süreli öğretim yöntemiMental bozukluklarTrafik eğitimi+5
Kübra Ağrı
Anadolu University · Institute of Educational Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Zihin yetersizliği olan öğrencilere temel toplama işlemlerinde akıcılık kazandırmada iki farklı uygulamanın karşılaştırılması

Bu araştırmada zihin yetersizliği olan öğrencilerin temel toplama işlemlerinde akıcılık kazanmalarında kapat-kopyala-karşılaştır ve işitsel kaydedilmiş işlemler uygulamalarının etkililik ve verimlilik açısından farklılaşıp farklılaşmadığı incelenmiştir. Araştırmada ayrıca öğrencilerin; akıcılık kazandıkları temel toplama işlemlerini toplamanın değişme özelliğine göre genelleyip genellemedikleri, temel toplama işlemlerindeki akıcılık düzeylerinin araştırma sonunda normal gelişim gösteren akranlarından elde edilen değerlere yaklaşıp yaklaşmadığı ve araştırmaya ilişkin görüşlerini belirlemek amaçlanmıştır. Araştırmaya; bir özel eğitim ortaokuluna devam eden, zihin yetersizliği tanısı almış ve yaşları 11-13 arasında değişen beş öğrenci katılmıştır. Araştırmada tek denekli araştırma modellerinden uyarlamalı dönüşümlü uygulamalar modeli kullanılmıştır. Araştırma bulguları, zihin yetersizliği olan öğrencilerin; temel toplama işlemlerinde akıcılık kazanmalarında hem kapat-kopyala-karşılaştır hem de işitsel kaydedilmiş işlemlerin etkili olduğunu ve iki uygulama arasında etkililik ve verimlilik açısından çok anlamlı bir fark olmadığını, akıcılık kazandıkları temel toplama işlemlerini toplamanın değişme özelliğine göre yüksek düzeyde genellediklerini, temel toplama işlemlerindeki akıcılık düzeylerinin araştırma sonunda normal gelişim gösteren akranlarından elde edilen değerlere yaklaştığını ve araştırmanın amacının önemine, araştırmada kullanılan uygulamaların kabul edilebilirliğine ve araştırmada elde edilen bulguların anlamlılığına ilişkin olumlu görüşleri olduğunu göstermektedir. Anahtar Sözcükler: Zihin yetersizliği, Temel toplama işlemleri, Akıcılık, Kapat-kopyala-karşılaştır, İşitsel kaydedilmiş işlemler.

AkıcılıkKapat-kopyala-karşılaştır öğretim yöntemiMatematik+5
Halil Uysal
Anadolu University · Institute of Educational Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Zihin yetersizliği olan çocuklarda kendiliğinden sayıya odaklanmanın artırılmasında pekiştirme sürecinin etkililiği

Çocuklarda çeşitli görevler kullanılarak ölçümlenen kendiliğinden sayıya odaklanma erken matematiksel becerilerle yakından ilişkilidir ve ileriki yıllarda gözlenen matematik becerilerinin kestirimcisidir. Bu araştırmanın amacı zihin yetersizliği olan çocuklarda kendiliğinden sayıya odaklanmanın artırılmasında ayrımlı pekiştirmenin etkililiğini incelemektir. Ayrıca araştırmada artırılan kendiliğinden sayıya odaklanmanın kalıcılığını belirlemek amaçlanmıştır. Araştırmanın katılımcıları zihin yetersizliğine sahip üç çocuktur. Katılımcıların KSO'larını artırmada yapılandırılmış oyunlar ve ayrımlı pekiştirmenin kullanıldığı öğretim oturumları düzenlenmiştir. Tek denekli araştırma desenlerinden katılımcılar arası gecikmiş çoklu başlama modeli kullanılarak gerçekleştirilen araştırmada katılımcıların taklit görevlerindeki ve model görevlerindeki kendiliğinden sayıya odaklanmalarına ilişkin veri toplamak üzere başlama düzeyi, yoklama ve izleme oturumları düzenlenmiştir. Etkililik verilerinin grafiksel analizi yapılmıştır. Etkililik bulguları pekiştirme uygulamasıyla zihin yetersizliği olan çocuklarda kendiliğinden sayıya odaklanmanın artırılabildiğini ortaya koymuştur. Ayrıca katılımcıların kendiliğinden sayıya odaklanmalarındaki artışın uygulama bittikten 10 gün sonra da gözlendiği belirlenmiştir. Anahtar Sözcükler: Zihin yetersizliği, Kendiliğinden sayıya odaklanma, PekiĢtirme

MatematikMatematik eğitimiMatematik öğretimi+7
Muhammet Yasin Yassıkaya
Anadolu University · Institute of Educational Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Ruh sağlığı birimine başvuran bireylerin içselleştirilmiş damgalama düzeyleri ile sağlık kontrol odağı inançları arasındaki ilişki

Bu çalışmanın amacı ruh sağlığı bozukluğu tanısı almış kişilerin sağlık kontrol odağı inançları ile ruhsal hastalıklara yönelik damgalamayı içselleştirme düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi ve sağlık kontrol odağı inancının kendi kendini damgalama düzeyi üzerinde etkisinin saptanmasıdır. Bu amaçla araştırmaya Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'na başvuran 159 katılımcı araştırmaya dahil edilmiş, karıştırıcı etkinin önlenmesi amacıyla adli kurul ve sağlık kurulu hastaları çalışmaya alınmamıştır. Araştırmada Çok Boyutlu Sağlık Kontrol Odağı Ölçeği ve Ruhsal Hastalıkların İçselleştirilmiş Damgalanması Ölçeği veri toplama araçları olarak kullanılmıştır. Bu çalışmada elde edilen verilen aşamalı çoklu doğrusal regresyon analizi ile değerlendirilmiştir. Sonuç olarak; hastaların kendi kendilerini damgalama düzeylerini en iyi şans kontrol odağı inancının yordadığı bulunmuştur. Şans sağlık kontrol odağı inancı ile iç sağlık kontrol odağı inancının kendini damgalama puanları ile ilişkisi olduğu görülmüştür. Buna göre, şans sağlık kontrol odağı inancı yüksek bireylerin içselleştirilmiş damgalama puanları yüksek, iç sağlık kontrol odağı inancı yüksek bireylerin kendini damgalama puanlarının düşük olduğu saptanmıştır. Ayrıca veri toplama araçlarından alınan puanlarla, hastaların demografik özellikleri ve hastalık tanıları ile aldıkları tedavi ilişkisi de araştırma kapsamında incelenmiştir. Elde edilen bulgular alanyazın ışığında tartışılmış, araştırmanın sınırlılıkları ve gelecek çalışmalara yönelik öneriler çalışma sonunda sunulmuştur.

DamgalamaMental bozukluklarRuh sağlığı+1
Neslihan Yortan
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Tıp tarihinde müzik ile tedavi ve XVI. yüzyıldan XIX. yüzyıla kadar delilerin mekanı Süleymaniye

Müziğin tedavi aracı olarak kullanılmasıyla, tıp tarihinde yeni tedavi alanları doğmuştur. Çalışmada, müzikle tedavinin tarihsel süreci incelenerek; müzikle tedavi yöntemlerinin uygulanış biçimleri, çalgı aletleriyle beraber ele alınmıştır. Geçmişten günümüze gelişerek gelen bu tedavi aracının doğuşu, dârüşşifâlar üzerinden anlatılmıştır. Öyle ki Türklerden başlayıp Osmanlı'ya taşınan bu miras en iyi şekilde uygulanmaya çalışılmıştır. Ayrıca sosyal devlet anlayışına sahip olan Osmanlı dârüşşifâları, kimsesiz akıl hastalarına yurt olmuş, üstelik bu hizmeti karşılığında hastalarından ücret talep etmemiştir. Çalışmamız dört bölümden oluşmaktadır. Çalışmamızın birinci bölümünde kavram ve terminoloji üzerinde durulmuş olup "bîmarhâne" adının anlamını açıklayarak başladık. Bîmarhâne adı hakkında detaylı bilgiler verildikten sonra, bîmarhâne ile ilişkilendirdiğimiz tanımlar üzerinde durduk. Çalışmamızın ikinci bölümünde, müziğin insan ruhuna olumlu ve olumsuz tesirlerini araştırarak bunların neler olduğunu anlatmaya çalıştık. Ayrıca yaptığı çalışmalar ile tıp tarihine adını yazdıran hekimleri de çalışmamızda unutmayarak onların çalışmaları hakkında da bilgiler vermeye çalıştık. Üçüncü bölümünde ise Türklerde, İslam Medeniyeti'nde ve Avrupa'da müzik ile tedavi çalışmalarının olup olmadığını araştırdık. Bu araştırmalarımızı örneklerle renklendirmeye çalıştık. Daha sonra çalışmamızı musiki ile tedavi yapan dârüşşifâlar üzerinde yoğunlaştırdık. Son bölümde ise çalışmamızı Süleymaniye üzerinde yoğunlaştırdık. Süleymaniye'nin kuruluşunu, mimari yapısını, delilerini, işleyiş ve yönetimini kısaca Osmanlı Devleti'nin Yükselme Dönemi'nde göz bebeği olan Süleymaniye Bîmarhânesi'nin kimlere ev sahipliği yaptığı? Kimlerin derdine derman olduğu? Gibi sorularımıza arşiv belgeleri ışığında cevap bulmaya çalıştık. Anahtar Kelimeler: Bîmarhâne, Müzik, Akıl hastaları, Süleymaniye.

DeliMental bozukluklarMüzik+7
Gamze Beşli
Kütahya Dumlupınar University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Ciddi ruhsal bozukluğu olan hastaların madde kullanımlarının ve ilişkili değişkenlerin belirlenmesi

Bu çalışma ciddi ruhsal bozukluğu olan hastalarda sigara, alkol ve diğer bağımlılık yapıcı madde kullanımlarının birlikte görülme sıklığını ve bu ilişkiyi çeşitli yönleriyle araştırmak amacıyla yapılmıştır. Tanımlayıcı türde yapılan araştırma, bir eğitim ve araştırma hastanesinin ve bir üniversite hastanesinin psikiyatri poliklinik ve yataklı servisindeki hastalarla yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini şizofreni ve diğer psikotik bozukluklar, ikiuçlu bozukluk, majör depresif bozukluk, anksiyete bozuklukları, obsesif kompulsif bozukluğu tanısı almış 358 hasta oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında, Sosyodemografik Bilgi Formu ve Madde Kullanım Özellikleri Formu kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistikler ve ki-kare testi kullanılmıştır. Sigara kullanımında en yüksek grup şizofeni tanılı hastalar (%70.4) olmak üzere diğer ruhsal bozukluklar arasında anlamlı farklılık olduğu görülmüştür (p<0.05). Sigara kullanım oranı, çoktan aza doğru sırası ile şizofreni ve psikozla giden bozukluklar, iki uçlu bozukluk, majör depresyon, anksiyete bozukluğu ve obsesif kompulsif bozukluk şeklindedir. Hastaların alkol ve madde kullanım oranlarında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Çalışmaya dahil edilen hastalardan alkol ve madde kullanan kişilerde sigara içme deneyimi olduğu ve herhangi bir madde kullanımına en çok gençlik yıllarında başlandığı saptanmıştır. Sigara, alkol ve diğer madde kullanımının önlenmesi için psikiyatri hemşireleri tarafından risk faktörlerinin belirlenmesi, madde kullanım bozukluğu geliştirme riski yüksek olan hasta gruplarının bilinmesi, bu maddeleri kullanım oranı yüksek olan hasta grupları başta olmak üzere etkili başetme yöntemlerinin tedaviyle birlikte hastalara verilmesi önerilir. Ayrıca alkol ve diğer madde kullanımına geçişte basamak görevinde olan sigara kullanımının önlenmesinde özellikle psikiyatrik tıbbi tanısı bulunan hastaların risk grubunda değerlendirilmesi, birincil ruhsal hastalığın tedavisi yapılırken ya da tamamlandıktan sonra mevcut madde kullanım bozukluklarının tedavi edilmesi önerilir. Anahtar kelimeler: Psikiyatri Hemşireliği, Ruhsal Bozukluk, Madde Kullanım Bozuklukları

Madde kullanım bozukluklarıMental bozukluklarPsikiyatrik hastalıklar+2
Tuğba Koca
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gilles de la Tourette Sendromu olan çocuk ve gençlerin biyopsikososyal özellikleri

Gilles de la Tourette sendromu, çocukluk çağında başlayan motor ve vokal tiklerle karakterize, obsesif belirtiler gibi bir çok ruhsal belirtinin eşlik edebildiği, kalıtsal nöropsikiyatrik ve nörodavranışsal bir bozukluktur. Bu çalışmada Tourette Bozukluğu için Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı-IV tanı ölçütlerini karşılayan, 28 çocuk ve gençte, biyopsikososyal özelliklerin, eşlik eden ruhsal ve organik belirtilerin belirlenmesi ve vokal ve motor tiklerin şiddetinin bu biyopsikososyal özelliklerle ilişkisinin araştırılması amaçlandı. Olguların değerlendirilmesinde, "Çocuklar İçin Depresyon Ölçeği" "Maudsley Obsesif-Kompulsif Soru Listesi", "Goetz Tourette Sendromu Derecelendirme Ölçeği" ve sosoyodemografik soru listesi kullanıldı. Olguların 23'ü erkek, 5'i kızdı ve E/K oranı 4.6/1 idi. Olguların polikliniğe ilk başvuru yaşları ortalama 124±32 ay olarak belirlendi. Olguların 16'sında ( % 57.1) obsesif kompulsif bozukluk belirti ve bulguları, 5'inde (%18) obsesif kompulsif bozukluk, 4'ünde (14.2) dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu ek bozukluk olarak bulunmaktaydı. Olguların 4 ünde (%14.3) major depresyon vardı. GTS belirtilerinden olan motor tiklerin olgularda en sık görüldüğü yer yüz ve baş bölgesi ve en sık görülen tik tipi ise, göz kırpmaydı. Vokal tiklerde ise en sık tip boğaz temizlemeydi. Olguların %32.1 inde bulunan koprolali daha çok ileri yaşlardaki çocuklarda (ortalama 10.7 yıl) ortaya çıkmıştır. Ayrıca olguların prenatal, natal ve post-natal durumu ile GTS arasında anlamlı nedensel bir risk faktörü saptanamadı. Gilles de la Tourette bozukluğunun biyopsikososyal özelliklerini incelediğimiz bu çalışmada, olguların büyük bir kısmında birlikte obsesif kompulsif belirtilerinin, obsesif kompulsif bozukluk, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğunun bulunması, bu hastalıkların etyolojisinde ortak noktalar bulunduğunu düşündürmektedir. Anahtar Sözcükler: Tourette Sendromu, Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi, Klinik Derecelendirme Ölçekleri. iv

AdolesanlarErgenlerMental bozukluklar+1
Fevziye Akgüloğlu
Çukurova University
1998
00
Master'sOpen AccessTR

Ruhsal hastalığı olan bireylerin aile içi ilişkileri: Bolvadin örneği

Bu tezin amacı, ruhsal hastalığı olan bireylerin aile içindeki ilişkilerini Bolvadin örneğinde farklı değişkenler üzerinden sorunsallaştırmaktır. Bireyin doğumundan itibaren eğitimi ailede başlamaktadır. İletişimin de ilk başladığı yer ailedir. Birey, aile-içi ilişkileri, topluma yansıtmaktadır. Ailenin sevgi ve ilgiyle yaklaşması bireyin diğer insanlarla ilişkilerini olumlu yönde etkilemektedir. Aile-içi ilişkilerde kopukluk yaşanması ile birlikte ailenin ilgisiz tutumu, bireylerin diğer insanlarla ilişkilerinde sorunlar çıkmasına neden olmaktadır. Ruhsal hastalığı olan bireyler, ne zaman ne yapacağı belli olmayan ve uzak durulması gereken bireyler olarak damgalanmaktadır. Damgalanmış bireylerin, yakın çevrelerindeki insanlar damgadan etkilenmektedir. Ruhsal hastalığı olan bireyler, hastalıkla başa çıkma mücadelesi verirken toplumun önyargılarıyla da karşılaşmaktadır. Bu bireylerin dışlanması ve damgalanması sonucu, birey kendini diğer insanlardan uzaklaştırmak istemektedir. Bu çalışma ruhsal hastalığı olan bireylerin aile içinde ve kişilerarası ilişkilerdeki yaşadıkları sorunları irdelemiştir. Çalışmada ruhsal hastalığı olan bireylerin aile içi ilişkileri ele alınıp değerlendirilmiştir. Çalışmada verilerin toplanmasında, nitel araştırma yöntemi kapsamında mülakat tekniği kullanılmıştır. Toplanan veriler içerik analizi yapılarak yorumlanmıştır.

AileAile içi iletişimAile içi ilişkiler+3
Rümeysa Totu
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Streptokok enfeksiyonu ile ilişkili pediatrik otoimmün nöropsikiyatrik hastalıkta (Pandas MHC haplotiplerinin araştırılması

Streptokok enfeksiyonlarına bağlı gelişen pediatrik otoimmün nöropsikiyatrik hastalıklar olarak da tanımlanan PANDAS yeni tanımlanmış bir hastalıktır. Çocukluk çağında, özellikle 4-12 yaşları arasında, A grubu Beta hemolitik Streptokok enfeksiyonu sonrasında gelişen otoimmünite mekanizması ile meydana gelir. Streptokokların hücre duvarında antijenik özellikte M, T, R proteinleri bulunur. Bunlardan M proteini Piyojen streptokokların en önemli virülans faktörüdür. İmmün sistemde M grubu antijenlere karşı duyarlı olan B lenfositler ilk aşamada bunları yok ederler. Duyarlı hale gelmiş T ve B lenfosit hücrelerinden bazıları kan-beyin bariyerini aşarak; moleküler mimikri ile, duyarlı konağın bazal gangliyasındaki nöron hücre membranında bulunan epitoplara çapraz reaksiyon vererek bağlanır ve davranış ve hareketlerle ilgili anormalliklerin ortaya çıkmasına neden olur. İmmünolojik reaksiyonların direk olarak tetiklediği ve/vaya önemli bir faktör olarak rol oynadığı; PANDAS, gibi nöropsikiyatrik bozuklardan dolayı dikkatler immünoloji alanına odaklanmıştır. Doku antijenlerine moleküler yapı benzerliği gösteren ekzojen kaynaklı antijenik yapıların moleküler mimikri mekanizmasıyla, genetik temele dayanan oto antikor senteziyle veya immün cevabın düzenlenmesinde; MHC sisteminin (Büyük Doku Uygunluk Kompleksi) belirli haplotiplerinin hedef doku ve organlarda otoimmün reaksiyonları tetiklemesi sonucunda apopitoz mekanizmasıyla hedef doku ve organlarda fonksiyon kayıplarının nedeni olabileceği gösterilmiştir. Çalışmamızda PANDAS'lı olan bireylerin, MHC haplotiplerinin belirlenmesi ve HLA haplotipleri arasındaki ilişkileri incelenmiştir.Anahtar Sözcükler: PANDAS, OKB, İmmün Sistem, HLA, MHC Antijenleri.

AntijenlerGenler-MHC-klas 1HLA antijenleri+6
Gökhan Karacaoğlan
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaşlı hastalarda dürtü kontrol bozukluklarının özellikleri

Amaç: Bu çalışma yaşlı hastalarda Dürtü Kontrol Bozukluklarının sıklığı, klinik ve demografik özelliklerinin belirlenmesi ve diğer psikiyatrik hastalıklar üzerindeki etkilerini değerlendirmeyi amaçlamıştır.Gereç ve Yöntem: Polikliniğimize bir yıllık süre boyunca ayaktan başvuran 60 yaş ve üzeri 90 hasta çalışmaya alınmıştır. Sosyodemografik Veri Formu, Psikiyatrik Hastalıkların Tanı ve Sınıflandırılması El Kitabı-IV'e göre Eksen I bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik görüşme Ölçeği, dürtü kontrol bozukluklarını saptamak için Minnesota Dürtü Kontrol Bozukluğu Görüşme Ölçeği kullanılmıştır. Ayrıca Ruhsal Belirti Tarama Listesi, Barratt Dürtüsellik Ölçeği- 11 ve Standardize Mini Mental Test uygulanmıştır.Bulgular: Bir yıllık bir süreçte polikliniğimize ayaktan başvuran 60 yaş ve üzeri hastaların % 17'sinde yaşam boyu en az bir dürtü kontrol bozukluğu ek tanısı saptanmıştır. Başka türlü adlandırılamayan dürtü kontrol bozuklukları dâhil edildiğinde hastaların % 22,4'ünde dürtü kontrol bozukluğu ek tanısı saptanmıştır. En sık saptanan Aralıklı Patlayıcı Bozukluk (% 15,8), ikinci sırada Patolojik Kumar Oynama (% 9,2)dır. Çalışmaya katılan tüm hastaların sosyodemografik özellikleri ele alındığında grubun çoğunluğunun erkek (%54), evli (%80), ortaöğretim ve üstü düzeyde eğitim aldığı (%51), orta düzeyde sosyoekonomik düzeye sahip oldukları (%79), tamamının çalışmadığı (ev hanımı dahil) veya emekli olduğu saptanmıştır.Çalışmamızda Dürtü kontrol Bozukluğu olan ve olmayan hasta grupları arasında sosyodemografik özelliklerden sadece cinsiyet açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır. Yaşlı hasta grubunda erkeklerin %34,1'i yaşam boyu en az bir Dürtü Kontrol Bozukluğu tanısı konmuşken, kadınların %8,6'sı Dürtü Kontrol Bozukluğu tanısı almıştır. Çocukluk çağı dönemine ait hastalıklardan Davranım Bozukluğu, Dürtü Kontrol Bozukluğu olan grupta anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. İntihar girişimi, fiziksel hastalık öyküsü ve ailede psikiyatrik hastalık öyküsü açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamamıştır Alkol/madde kullanım bozukluğu Dürtü Kontrol Bozukluğu olan grupta %17,6 oranında saptanmışken, olmayan grupta hiçbir olguya rastlanmamıştır.Sonuç: Bu çalışma sonuçları bir yıllık süreçte polikliniğimize başvuran 60 yaş ve üzeri hastalarının yaklaşık beşte birinde yaşam boyu en az bir dürtü kontrol bozukluğu eştanısı aldıklarını göstermektedir. Dürtü kontrol bozukluklarının yaşam boyu oldukça sık oranda görüldüğü ve yaş ilerledikçe sıklığının azaldığı belirlenmiştir.

Dürtüsel davranışKomorbiditeMental bozukluklar+4
Mehtap Bican
Çukurova University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İstismar olgularının yatarak tedavisinde klinik izlem bulguları

Amaç: Dünyada istismar ve ihmale uğramış çocuklara yönelik birçok rezidental merkez bulunmasına karşın, Türkiye'nin ilk rezidental kurumu olan ?Oğuz Kağan Köksal Sosyal Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi? Adana ilinde kurulmuştur. Söz konusu merkezde psikiyatrik tedaviler Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Ergen Psikiyatrisi Anabilim Dalı tarafından yürütülmektedir. Bu çalışmada merkezde altı yıldan bu yana tedavi gören hastaların klinik ve sosyodemografik özellikleri ve izlem bulguları sunulmuştur.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 8-18 yaşlarında toplam 152 kız olgu alındı. İstimara özgü değişkenlere ve demografik bilgilere dosya kayıtlarından ulaşıldı.Bulgular: Olguların %78.9'i cinsel istismar öyküsü bildirdi. 75 olgu Travma Sonrası Stres Bozukluğu, 36 olguya Sınırda Kişilik Bozukluğu, 32 olguya Yıkıcı Davranış Bozukluğu ve 14 olguya Duygudurum Bozukluğu tanısı konmuştur. Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve Sınırda Kişilik Bozukluğu tanısı tanıları cinsel istismar öyküsü bildirenlerde diğerlerinden daha yüksek oranlarda belirlenmiştir. Olguların %95.4'ünün tedavisinde psikotrop ilaçlar kullanılmıştır. Olguların %81.4'ünün tedavisinde kullanılan antipsikotikler en sık kullanılan ilaç tedavisidir. Duygudurum düzenleyiciler %51.7, antidepresanlar %25.5 oranlarında kullanılmıştır. Ortalama tedavi süresi 7.7 aydır. İlaç tedavisi alanların ortalama tedavi süresi diğerlerinden anlamlı biçimde daha uzundur.Sonuç: Rezidental tedaviler pek çok uygulamayı bir arada bulundurması ile diğer tedailerden ayrılır. Burada sunulan deneyimler ülkemizde istismar mağduru çocuk ve gençlerle çalışan ilk kuruma ait olması nedeni ile önemlidir. Tedavi ve rehabilitasyon merkezlerinin ülke genelinde yaygınlaştırılması gerekmektedir. Çalışmadan elde edilen izlem bulguları uygulanan programın faydalarının olabileceğini desteklemektedir.Anahtar Sözcükler: Cinsel İstismar, Rezidental Tedavi, TSSB

Cinsel suçlarCinsel tacizMental bozukluklar+4
Serhat Nasıroğlu
Çukurova University
2011
00
Master'sOpen AccessTR

Aripiprazol ile tedavi edilen şizofreni ve bipolar hastalarında DRD2 gen polimorfizmleri ile akatizi arasındaki ilişki

Aripiprazol benzersiz bir etki mekanizmasına sahip yeni nesil bir antipsikotik ilaçtır. Genellikle güvenli ve iyi tolere edildiği belirtilse de aripiprazol tedavisine bağlı yüzde on beşe varan oranlarda akatizi gelişebildiği bildirilmiştir. Akatizi oturmakta veya hareketsiz durmakta zorlanma gibi nesnel belirtiler ve içsel huzursuzluk hissi gibi öznel şikayetler ile karakterize bir hareket bozukluğudur. Antipsikotik tedaviye bağlı akatizi gelişiminin altında yatan mekanizma tam olarak anlaşılamamıştır. D2 reseptörlerinin blokajı akatizi gelişiminde suçlanmaktadır. Daha önceki çalışmalar, dopamin D2 reseptörü (DRD2) geninindeki Taq 1A ve Taq 1B polimorfizmlerinin, insan santral sinir sisteminde D2 reseptör bağlanması ve ekspresyonu ile ilişkili olduğunu düşündürmüştür. Bu çalışmanın amacı DRD2 Taq 1A ve Taq 1B polimorfizmi ve aripiprazolün indüklediği akatizi riski arasındaki ilişkiyi incelemektir. Şizofreni ve iki uçlu bozukluk tanılı yüz sekiz hasta çalışmamıza dahil edildi. Tüm hastalar günlük 10 mg, 15 mg, 20 mg veya 30 mg aripiprazol dozu ile tedavi edildi. Akatizi, Barnes Akatizi Derecelendime Ölçeği (BADÖ) ile değerlendirildi. BADÖ puanları iki ve üstü olan hastalar akatizi, geri kalanlar ise kontrol olarak kabul edildi. DNA hastaların periferik kan örneklerinden izole edildi. PCR-RLFP analizi ile genotipleme yapıldı. Çalışmamızda DRD2 Taq 1B polimorfizmi B1 aleli taşıyıcılarında akatizi istatistiksel anlamlı olarak yüksek saptandı. Sonuçlarımız DRD2 Taq 1B polimorfizmi B1 alelinin aripiprazole bağlı akatizi gelişiminde bir risk faktörü olabileceğini göstermiştir.

AripiprazolBipolar bozuklukDopamin+5
Oben Tosun Kılıç
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Mastektomili kadınların ruhsal durumlarının incelenmesi

Araştırma, mastektomili kadınların ruhsal durumlarını incelemek amacıyla yürütülmüştür. Tanımlayıcı ve kesitsel olarak planlanan bu araştırma Mayıs 2012- Şubat 2013 tarihleri arasında Ankara il sınırları içinde 2 Kamu Hastanesinin onkoloji ve cerrahi poliklinikleri ile bir üniversite hastanesinin onkoloji kliniğinde yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini mastektomili 90 kadın oluşturmuştur. Veriler araştırmacı tarafından hazırlanan Veri Toplama Formu ve Kısa Semptom Envanteri (KSE) uygulanarak toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistikler, Pearson Korelasyon Testi, Mann Whitney U Testi ve Kruskall Wallis Testi kullanılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre mastektomili kadınların % 25,6'sının 61 yaş ve üzerinde olduğu, %75,6'sının evli ve %43,3'ünün ortaöğretim mezunu olduğu belirlenmiştir. %50'sinin sol memesine mastektomi uygulandığı, %56,7'sinin mastektomi sonrası memesinin estetik görünümü için herhangi bir girişimde bulunmadığı, %53,3'ünün ameliyat sonrası aile hayatında değişiklik olduğu belirlenmiştir. Mastektomili kadınların Genel Semptom İndeksi puan ortalamasının 1,19±0,59 olduğu belirlenmiştir. Hastaların yaş, medeni durum, çocuk sahibi olma durumu, gelir durumu, meme kanseri hakkında bilgi alma durumu, estetik görünüme yönelik girişimde bulunma durumu ile Genel Semptom İndeksi puan ortalamaları arasında anlamlı fark olduğu saptanmıştır. Araştırmadan elde edilen sonuçlar, Genel Semptom İndeksi puan ortalamasının 1'in üzerinde olduğunu (%52,2; n=47) ve mastektomili kadınlarda psikopatolojik bir durumun varlığını göstermektedir. Bu sonuçlar doğrultusunda, hemşirelerin mastektomili kadınları psikolojik yönden de değerlendirmeleri ve uygun girişimlerde bulunmaları önerilmektedir.

MastektomiMeme neoplazmlarıMental bozukluklar+2
Ebru Arabacı
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Psikiyatrik bozukluğu olan hastalarda psikolojik dayanıklılık ve intihar olasılığı ilişkisi

Araştırma, psikiyatrik bozukluğu olan hasta ve sağlıklı bireylerin psikolojik dayanıklılık ve intihar olasılığını karşılaştırmak ve bu değişkenler arasındaki ilişki belirlemek amacıyla yapılmıştır. Araştırma 139 psikiyatri hastası ve 141 sağlıklı bireyden oluşan toplam 280 kişi ile yapılmıştır. Araştırmada veri toplama aracı olarak; "Kişisel Bilgi Formu", "Yetişkinler İçin Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği (YPDÖ)" ve "İntihar Olasılığı Ölçeği (İOÖ)" kullanılmıştır. Veriler IBM SPSS 22 programında ortalama, One Way Anova, Kruskal Wallis testi, independent samples t testi, Pearson kolerasyon analizi kullanılarak değerlendirilmiştir. Çalışmada intihar olasılığının psikiyatri hastalarında daha yüksek olduğu, psikolojik dayanıklılığın sağlıklı bireylerde psikiyatri hastalarından olumlu olarak daha yüksek olduğu belirlenmiştir. İOÖ alt ölçekleri olan umutsuzluk, düşmanlık ve intihar düşüncesi alt ölçekleri ile YPDÖ alt ölçekleri olan yapısal stil, gelecek algısı, aile uyumu, kendilik algısı, sosyal yeterlilik ve sosyal kaynaklar arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir (p<0.05). İOÖ alt ölçeği olan olumsuz kendilik değerlendirmesi ile YPDÖ alt ölçeği olan yapısal stil, gelecek algısı, aile uyumu, kendilik algısı, sosyal yeterlilik ve sosyal kaynaklar arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Araştırmamız psikolojik dayanıklılık düzeyi düşük olan hastaların intihar etme riskinin daha fazla olduğunu ortaya koymuştur.

Mental bozukluklarPsikiyatrik hemşirelikPsikolojik dayanıklılık+1
Ahmet Çapar
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psikiyatri hastalarının tedavi ve poliklinik kontrollerine uyumu

Amaç:Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Psikiyatri Kliniği'nde 2011 yılında yatarak sağaltım gören hastaların taburculuk sonrası poliklinik kontrollerine ve önerilen ilaçların kullanımına uyum sağlayıp sağlamadığını saptamaktır. Yöntem:Çalışmaya alınan hastaların öncelikle klinik dosyaları incelendi. Tarafımızca oluşturulan sosyodemografik veri formunda öncelikle hastaların DSM-IV TR'ye göre 1. Eksen tanıları ve ilgili diğer bölümler dolduruldu. Klinik dosyaların incelenmesi tamamlandıktan sonra hastaların poliklinik dosyaları incelendi. Morisky Uyum Ölçeği esas alınarak tarafımızca oluşturulan uyum ölçeği gereğince hastaların taburculuk sonrası 1. ve 3. aylarda poliklinik kontrollerine gelip gelmediği ve hekim tarafından önerilen ilaçları kullanıp kullanmadığı retrospektif olarak taranarak uyum ölçeğinde ilgili bölümler dolduruldu. Bulgular:Çalışmaya katılan 230 hastanın klinik ve poliklinik dosyalarının incelenmesi sonucunda uyuma etki eden faktörlerin; hastanın DSM- IV'e göre 1. Eksen ve 2. Eksen tanısının varlığı, günlük kullanılan ilaç sayısı, eşlik eden tıbbi hastalıklar, ailede ruhsal hastalık öyküsü, içgörü varlığı gibi çeşitli nedenler olduğu saptandı. Sonuç: Bu çalışmaya göre hastalık tanısına göre değişen oranlarda (% 16.7- % 68.8) uyumsuzluk saptanmıştır. Tıpta ve ilaç sanayisindeki gelişmelere rağmen geçmiş yıllara göre tedavi uyumunda bir artış sağlanamamıştır. Olası çözümlerin bulunabilmesi için; uyumsuzluğa neden olan etkenlerin klinik pratikte sorgulanması ve eğer uyumsuzluk varsa bu konu üzerinde önemle durulması gerekmektedir.

AnksiyeteBipolar bozuklukDepresyon+3
Mehmet Emin Demirkol
Çukurova University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

12-18 yaş arası yıkıcı davranış sorunları olan ergenlerde genel ve klinik özellikler ve izlem bulguları

Amaç: Yıkıcı Davranış Bozuklukları (YDB), Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), Karşıt Olma Karşı Gelme Bozukluğu (KOKGB), Davranım Bozukluğu (DB) gibi sıklıkla birlikte görülür ve çocuk psikiyatri kliniklerine sık başvuru sebeplerindendir. Bu olguların baş etme stratejilerinde ve emosyonel regülasyonunda yetersizlik olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada YDB'li ergenlerin özellikleri ve tedavi etkinliği incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: 12-18 yaşlarında YDB'li 82 olgu alınmıştır. Tedavi öncesi-sonrasında Conners ana-baba/öğretmen değerlendirme ölçeği (CADÖ) (CÖDÖ), Aile Değerlendirme Ölçeği (ADÖ), Güçler ve Güçlükler Anketi (GGA), Duyguların Düzenlenmesinde Güçlük Ölçeği (DDGÖ) ve Stroop Test uygulanmıştır. Bulgular: Olguların % 28'i sigara kullanıyordu ve bu olgular arasında DEHB-B alt tipi, ek KOKGB/DB tanıları, alkol-madde deneme anlamlı yüksekti. Kendine zarar verme girişimi % 58,5 olguda saptanırken; kız cinsiyet, KOKGB tanısı sık; DDGÖ ve GGA puanları daha yüksekti. Olguların % 81,7 DEHB-B, % 18,3 DEHB-DE tanısı alırken; % 19,3'ünde KOKGB, % 14,6'sında DB saptandı. Komorbid YDB'de, sigara kullanımı, sınıf tekrarı, akran geçimsizliği, akademik sorunlar yüksekti. KOKGB tanısı ile, boşanma/parçalanma öyküsü, kendine zarar verme; DB tanısı ile ders başarısızlığı, belirtilerin erken başlaması, aile işlevselliğinde bozukluk, sigara kullanımı ve alkol-madde deneme ilişkiliydi. Olguların % 96,3'ü stimülan, % 17,1 AP kullandı. KOKGB/DB grubunda kombinasyon tedavisi daha fazlaydı. Tedavi sonrasında CADÖ, CÖDÖ, ADÖ, GGA, DDGÖ total skorda ve Stroop puanlarında anlamlı düşme saptandı. Sonuç: Tedavi almamış YDB olguları, sigara kullanımı, alkol-madde deneme, sınıf tekrarı, kendine zarar verme gibi yaşantılar için risk altındadır. Emosyon disregülasyon, sigara kullanımı, kendine zarar verme, ev içi şiddet gibi olumsuz prognostik özellikleri olan olgularda daha belirgindir. Stimülan ve AP tedaviler çekirdek belirtilerin yanında; aile-işlevselliğinde ve emosyon regülasyonda anlamlı iyileşme sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: DEHB, Davranım bozukluğu, İzlem, Karşıt olma/karşı gelme, Yıkıcı davranış bozuklukları

Davranış bozukluklarıErgenlerHasta takibi+3
İpek Süzer Gamlı
Çukurova University
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

Şizofreni ve bipolar bozukluklar ile enfeksiyon hastalıklar arasındaki ilişkinin araştırılması

Şizofreni, erken yaşta başlayıp devam eden yani kronik gidişli, kesin sebebi tam olarak bilinmeyen, negatif ve pozitif semptomlarla karakterize önemli bir mental hastalıktır. Bipolar Bozukluk, (BP) ise tekrarlayıcı manik ve depresif epizotlarla ötimi adı verilen iyilik dönemleriyle karakterize yaşamı etkileyen önemli zihinsel hastalıklardan biridir. Bu hastalıkların bütün dünyada ortalama prevalansının %1, insidans hızının ise 10-54/100.000 olduğu bildirilmektedir. Bu hastalıkların oluşmasında intrauterin dönemde özelliklede 2. Trimester de geçirilen bazı konjenital ve postpartum enfeksiyonların da rolünün olabileceği epidemiyolojik çalışmaların sonuçlarına dayanarak iddia edilmiştir. Bu çalışmada, mevcut literatür bilgileri ışığında ELISA yöntemi kullanılarak psişik bozukluklar ile ilişkilendirilen; Toxoplasma gondii', Chlamydia pneumonia, Chlamydia trachomatis, Cytomegalovirus (CMV), Herpes simplex Virus 1 (HSV1), Herpes simplex Virus 2 (HSV2), ve Treponema pallidum enfeksiyonlarını seroprevalansı araştırıldı. Ayrıca periferik kan örnekleride muhtemel Bornavirus enfeksiyonu tanısı için Endogenous Bornavirus Like Nucleoprotein 1 varlığını göstermek amacı ile sandiviç EIA yöntemi kullanılarak sorgulandı. Elde edilen seroprevalans ve EBLN1 insidans sonuçları Şizofreni ve bipolar bozukluk tanısı almış ve psikiyatri kliniklerinde takip edilmekte olan hastalarla, sağlıklı bireylerin kan ve serum örneklerinden elde edilen sonuçlar karşılaştırılarak, muhtemel bir ilişkinin tespiti amaçlanmıştır. Bu amaçla; psikiyatri kliniklerinde yatırılarak takip edilmekte olan 96'sı kadın 162'si de erkek olmak üzere toplam 258 hasta ile kan merkezlerine kan bağışı amacıyla gelen sağlıklı asemptomatik 50'si kadın 100'ü de erkek olmak üzere toplam 150 donöre ait serum örnekleri serolojik tanı yöntemleri kullanılarak değerlendirilmiştir. Çalışma sonunda hasta ve kontrol grupları arasında CMV, HSV-I, HSV-II ve T.pallidum seropozitiflik oranlarında (T.gondii, T.pallidum, C.pneumonia, C.trachomatis, Bornavirus, CMV, HSV I, HSV II) anlamlı bir fark tespit edilememiştir. T. gondii ve C. pneumoniae seroprevalansının hasta gruplarında (% 93,02 ve % 68,99) kontrol gruplarına ait seropozitiflik oranından (% 63,33 ve % 50 ) istatistiki yönden anlamlı şekilde yüksek olduğu görülmüştür. C trachomatis hasta ve kontrol grubu kadınlarda hasta ve kontrol grubu erkeklere oranla istatistikki yönden anlamlı fark göstermesine rağmen hasta ve kontrol gruplarının genelinde bir fark tespit edilememiştir/Borna Virusa ait BVLN-1 sadece hasta grubundaki 4 (%2,46) erkeğin kan örneklerinde tespit edilmiştir. T. gondii ve C. pneumoniae seroprevalansına dayanan sonuçlarımız bu iki mikroorganizmanın şizofreni ve bipolar bozukluğu olan hastalarda kontrollere göre daha yüksek risk taşıdığını göstermiştir/seroprevalansa dahil edilen test serumlarının tamamında geçirilmiş/mevcut Bornavirus, Chlamydia pneumonia, Chlamydia trachomatis, CMV, HSV1, HSV2, Toxoplasma gondii ve Treponema pallidum enfeksiyonlarının tespiti için ELISA yöntemi kullanılıdı.

Bipolar bozuklukEnfeksiyonEnzime bağlı immünosorbent testi+2
Mahdi Marzi
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Geriatrik bireylerde ambulasyon seviyesinin bireylerin yaşam kalitesi ve mental durumları ile ilişkisinin incelenmesi

ÖZET GERİATRİK BİREYLERDE AMBULASYON SEVİYESİNİN BİREYLERİN YAŞAM KALİTESİ VE MENTAL DURUMLARI İLE İLİŞKİSİNİN İNCELENMESİ Yasin Gökhan BULU Tez Danışmanı: Prof. Dr. Özlem ALTINDAĞ Yüksek Lisans Tezi, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Haziran 2018, 73 sayfa Demans, yürüyüş ve denge bozuklukları genellikle yaşın ilerlemesiyle birlikte geriatrik bireyler ile nörodejeneratif hastalığı olan hastalarda daha sık görülmektedir ve bu popülasyondaki düşmelerin önemli bir nedenini oluşturmaktadır. Bu nedenle bu çalışmada geriatrik bireylerde ambulasyon seviyesinin bireylerin yaşam kalitesi ve mental durumları ile ilişkisini incelenmiştir. Bu çalışma Ocak - Ağustos 2017 tarihleri arasında T.C. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Hatay Huzurevi Yaşlı Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi ve Hatay ilinde yaşayan çalışmaya katılmaya gönüllü olan ve kriterlere uyan 100 birey alınarak gerçekleştirildi. Çalışmamızda çeşitli meslek gruplarından katılan 100 gönüllü bireyin %38'i kadın, %62'si erkekdi ve bireylerin yaş ortalaması 72.13±7.58 yıldı.Çalışmamıza katılan bireylerin Fonksiyonel Ambulasyon Sınıflaması (FAS) ortalama değeri 3.88±1.54 olarak saptanmıştır. Ayrıca çalışmamızdaki bireylerin ambulasyon seviyesi ile yaşam kalitesi arasındaki ilişki incelendiğinde pozitif yönde düşük kolerasyonlu bir ilişki bulunmuştur (p<0.05). Ambulasyon seviyesi ile mental durum arasındaki ilişki incelendiğinde pozitif yönde düşük kolerasyonlu bir ilişki bulunmuştur (p<0.05). Bunun yanı sıra çalışmamızda 100 geriatrik bireyde cinsiyet ile ambulasyon seviyesi ve mental durum arasında anlamlı bir fark bulunmazken, yaş faktörü ile ambulasyon seviyesi ve mental durum arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.05).Çalışmamızdaki bireylerin WHOQOL-OLD Toplam Skoru ortalama 86.6±16.91 olarak bulunmuştur. Ayrıca çalışmamızdaki bireylerin hem ambulasyon seviyesi hemde mental durumları ile yaşam kalitesi arasındaki ilişki incelendiğinde pozitif yönde düşük kolerasyonlu bir ilişki bulunmuştur (p<0.05). Bireylerde cinsiyet, medeni durum ve yaş faktörlerinin yaşam kalitesi ile ilişkisi incelendiğinde anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0.05).Çalışmamızda yer alan yaşlı bireylere ait (MMSE-E) Eğitimsizler için Mini Mental Teste göre elde edilen ortalama değer 24.39±5.78 olarak bulunmuştur. Çalışmada ayrıca Mental durum ile hem ambulasyon seviyesi hem de yaşam kalitesi arasındaki ilişki incelendiğinde de pozitif yönde düşük kolerasyonlu bir ilişki bulunmuştur (p<0.05). Bunun yanı sıra cinsiyet değişkeni ve medikal ilaç kullanımı ile mental durum arasında anlamlı bir fark bulunmazken, yaş faktörü ve medeni durum ile arasında anlamlı bir fark bulunmuştur. Çalışma sonucunda geriatrik bireylerde ambulasyon seviyesinin bireylerin yaşam kalitesi ve mental durumları ile aralarında anlamlı ilişkinin bulunduğu ve yaşlanmanın vücut ve zihin üzerindeki olumsuz etkilerini hafifletmek için insanların yaşam biçimlerinin bir parçası olarak fiziksel aktivite ve egzersiz yapmaları gerektiğini sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Geriatrik Birey, Ambulasyon Seviyesi, Yaşam Kalitesi, Mental Durum

GeriatriGünlük yaşam aktiviteleriMental bozukluklar+4
Yasin Gökhan Bulu
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Luebeck ölçeği Türkçe formunun geçerlilik güvenirliği

Bu araştırmanın amacı, Kühnen ve arkadaşları tarafından geliştirilen İşlem Öncesi Düşünmeyi Kaydetme Ölçeğinin (Luebeck) Türkiye için geçerlilik ve güvenirlik çalışmasının yapılmasıdır. Bu ölçeğin temel kullanım amacı ruhsal bozukluk tanısı almış hastaların bilişsel gelişim açısından değerlendirmek ve özellikle de işlem öncesi (pre-operasyonel) düşünce özelliklerini saptamaktır. Literatürde özellikle bilişsel psikoloji açısından, patolojilerde düşünce içeriklerinin anlaşılması ve tedaviye dâhil edilmesi önemli bir faktör olarak tanımlanmaktadır. Bu nedenle, düşünce biçiminin faktörlerinden biri olan işlem öncesi düşünme özelliklerini farklı patolojiler açışından incelemek önemli olarak değerlendirilmektedir. Araştırma, hiçbir ruhsal bozukluk tanısı bulunmayan 33 sağlıklı birey ve farklı ruhsal tanısı bulunan 60 birey üzerinde yürütülmüştür. Araştırmada veri toplama araçları olarak; Sosyodemografik Bilgi Formu, Fonksiyonel Olmayan Tutumlar Ölçeği (FOTÖ-A) ve İşlem Öncesi Düşünmeyi Kaydetmek için Luebeck Ölçeği kullanılmıştır. Luebeck için güvenirlik çalışmaları kapsamında Cronbach Alpha katsayısı α= 0,887 ve test yarılama yöntemiyle hesaplanan güvenirlik katsayısı 0,902 olarak bulunmuştur. Ölçeğin Türkçe formunun madde-toplam korelasyon katsayılarının 0,189-0,705 arasında olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Madde ayırt edicilik analizi neticesinde ise her maddenin ayırt ediciliğinin yüksek olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Geçerlilik çalışmaları kapsamında ölçüt geçerliliği ve ayırma geçerliliği metotları kullanılmıştır. Ölçüt geçerliliğini sınamak amacıyla kullanılan Fonksiyonel Olmayan Tutumlar Ölçeği (FOTÖ-A) ile Luebeck arasında p<.001 düzeyinde istatiksel açıdan anlamlı ilişki olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Ayırma geçerliliği analizi sonucunda kontrol ve deney grubu arasında anlamlı fark olduğu sonucunda varılmıştır. Yapılan analizler sonucunda Luebeck Ölçeğinin Türkçe formunun psikometrik özellikleri kabul edilebilir düzeyde bulunmuş, ölçeğin madde kullanımı, duygu durum, anksiyete ve somatoform ruhsal bozukluklarının işlem öncesi düşünce içeriklerinin ölçümünde kullanılabilir bir araç olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: İşlem öncesi düşünme, ruhsal bozukluklar, geçerlilik-güvenirlik

GeçerlikGüvenilirlikMental bozukluklar+2
Özlem Uca
Hasan Kalyoncu University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Kadınların gebelik ve postpartum oksitosin düzeyleri ile depresyon semptomları arasındaki ilişkinin incelenmesi

Bu çalışma, gebelik ve postpartum dönemde ölçülen oksitosin düzeyi ile depresyon semptomları arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Prospektif kohort tipte olan çalışma, araştırmaya dahil edilme kriterlerini sağlayan 68 kadın ile yürütülmüştür. Veri toplama işlemi, iki görüşme şeklinde yapılmıştır. İlk görüşme 30-38. gebelik haftasında, ikinci görüşme ise postpartum 4, 8 veya 12. haftada yapılmıştır. Görüşmeler sırasında katılımcılara veri toplama formu uygulanmış, akabinde tükürük numunesi alınmıştır. Veri toplama formu, araştırmacılar tarafından hazırlanan sorular, Edinburgh Postpartum Depresyon Ölçeği ve Beck Depresyon Envanterinden oluşmaktadır. Depresyon semptomlarının gebelik döneminde görülme oranı %16.2, postpartum dönemde ise %25'tir. Düşük eğitim seviyesi, sigara kullanımı, yetersiz eş desteği, zayıf prenatal bağlanma, annelik korkusu gibi durumlarda depresyon semptomları daha fazla yaşanmıştır. Gebelik dönemi oksitosin düzeyi ile gebelik ve postpartum depresyon semptomları arasında orta düzeyde negatif yönlü bir ilişki bulunurken, postpartum oksitosin düzeyi ile depresyon semptomları arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır. Yapılan analizler sonucunda; gebelik oksitosin düzeyinin postpartum depresyon için prediktif bir biyobelirteç olabileceği sonucuna ulaşılmıştır.

Belirti ve semptomlarDepresyonGebelik+4
Ayseren Çevik
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kanserin rengi (prostat kanserli hastalarda renk tercihleri, hastalığın evresi ile ilişkisi ve meme ile akciğer kanserli hastaların verileri ile karşılaştırması)

Giriş: Çalışmamızda kanser tanısı almış hastaların ve genel sağlıklı gönüllülerin kanseri ifade eden renk tercihlerini karşılaştırmak, böylece kanser hastalarının renk tercihleri üzerinden içinde bulunmuş oldukları psikolojik durum hakkında fikir sahibi olmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ocak 2015 - Nisan 2015 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi üroloji, göğüs hastalıkları ve genel cerrahi polikliniklerine başvuran prostat, meme ve akciğer kanseri tanısı almış olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubu 18 yaş üzeri üniversite öğrencilerinden oluşturuldu. Hastaların sosyodemografik verileri ve hastalıkları ile ilgili (kanser tipi, tedavi şekli, hastalığın durumu, tedavi edildiği yer) veriler kaydedildikten sonra ''kanser denildiğinde sizde çağrıştırdığı renk hangisidir?'' sorusu soruldu. Önceden hazırlanmış olan 9 renkli renk skalasından renk tercihini göstermesi istendi. Bulgular: Kontrol grubunda en fazla kırmızı, siyah, mor tercih edilirken, hasta grubunda en fazla sarı, kırmızı ve siyah tercih edilmiştir. Hasta alt gruplarına bakıldığında; prostat ve meme kanserli hastalar sarı rengi, akciğer kanserli hastalar siyah rengi tercih etmişlerdir. Hastalıkları kür olan hastalar sarıyı, lokal rezidü hastalığı olanlar kırmızıyı, metastatik hastalığı olanlar ise en fazla siyah rengi tercih etmişlerdir. Sonuç: Normal sağlıklı insanlarda kanser algısının olumsuz duygularla eşdeğer kırmızı, siyah ve mor renklerle ilişkilendirildiği saptanmıştır. Ancak kanser hastalarında durum böyle değildir. Eğer hastalıkları tedavi edilebilir ve hatta kür sağlanabilirse, tercih ettikleri renk; hastaların umudunu ve mutluluğunu simgeleyen sarı renk olmuştur. Bu çalışma şu sonucu ortaya koymuştur; Kanserin bir rengi yoktur. Kanser hastalarının, hastalıklarının evresine göre içinde bulunmuş oldukları duyguyu simgeleyen renkler vardır. Amaçta hastaları, umut duygusunun simgelendiği bu sarı evrede tutmak olmalıdır.

Akciğer neoplazmlarıAnksiyeteMeme neoplazmları+5
Volkan Tatlı
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Klinik ergen örnekleminde psikoz benzeri yaşantılar ve travmatik yaşam olayları arasındaki ilişki

Amaç: Klinik ergen örnekleminde psikoz benzeri yaşantıların (PBY) yaygınlığının ve travmatik yaşam olayları ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Araştırmanın örneklemini Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran 182 ergen (119 kız, 63 erkek) oluşturdu. Mental bozuklukların varlığı, Okul Çağı Çocukları için Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi- Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu (K-SADS-PL) kullanılarak değerlendirildi. PBY'ler Toplumda Psişik Yaşantı Değerlendirme Ölçeği ve K-SADS-PL tarafından belirlendi. Sosyodemografik veri formu ve Çocukluk Çağı Travma Ölçeği uygulandı. Bulgular: PBY'ler, toplam katılımcıların %69,2'si (özbildirim) ve %72'si (klinisyen değerlendirmesi) tarafından bildirildi. En sık bildirilen PBY, kötülük görmeydi. Kızlarda kötülük görme ve erkeklerde grandiyozite daha yüksekti. Duygusal istismar/ihmal, fiziksel istismar/ihmal, cinsel istismar ve akran zorbalığı daha yüksek PBY yaygınlığı ile ilişkiliydi. PLE yaygınlık oranı, duygusal istismar bildiren katılımcılar için en yüksektir. Travmatik yaşam olaylarının sayısı ile PBY sıklığı arasında pozitif bir ilişki vardı. En yüksek PBY prevalansı yeme bozuklukları, travma ile ilişkili bozukluklar ve depresif bozukluklarda bulundu. Sonuç: Çalışmamız, PBY'lerin psikotik olmayan klinik örneklerde yaygın bir fenomen olduğunu ve tüm travmatik yaşam olaylarının daha yüksek PBY prevalansı ile ilişkili olduğunu vurgulamaktadır. Travmatik deneyimlere artan maruz kalmanın PBY'ler üzerinde kümülatif bir etkiye sahip olması mümkündür. Tanı gruplarına özel daha büyük örneklemlerde yapılacak çalışmalar ruhsal patolojilerde PBY fenomeni konusunda daha aydınlatıcı olacaktır. Travma ve PBY'ler arasındaki nedensel mekanizmaları aydınlatmak için boylamsal takip çalışmalarına ihtiyaç vardır. Anahtar kelime: Ergen, Psikoz Benzeri Yaşantılar, Travma

ErgenlerMental bozukluklarPsikolojik travma+2
Emine Çömez
Çukurova University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Psikiyatri klinikleri ile genel kliniklerde çalışan hemşirelerin ruh sağlığı okuryazarlığı

Bu çalışmanın amacı psikiyatri kliniği ile genel kliniklerde çalışan hemşirelerin ruh sağlığı okuryazarlığını belirlemektir. Tanımlayıcı tipte olan çalışmanın evrenini, eğitim araştırma hastanesinin genel kliniklerinde (n=402) ve ruh sağlığı hastalıkları hastanesinde çalışan hemşireler (n=88) oluşturmuştur. Örneklem seçimi oranlı eleman örnekleme yöntemi ile gerçekleştirilmiş, örneklem büyüklüğü 207 olarak hesaplanmıştır. Araştırma verileri, Kişisel Bilgi Formu , "Ruh Sağlığı Okuryazarlığı Ölçeği (RSOÖ)" ve "Genel Sağlık Anketi (GSA-12)" aracılığıyla elde edilmiştir. Verilerin değerlendirmesinde sayı-yüzdelik hesaplamaları, değişkenlerin normallik dağılımı için Skewness - Kurtosis Testi, normal dağılmayan veriler için Kruskal - Wallis ve Mann - Whitney U Testleri kullanılmıştır. Çalışmaya katılan hemşirelerin % 76. 3' ünün kadın olduğu saptanmıştır. Hemşirelerin %59.2' sinin 31-60 yaş grubundadır. Hemşirelerin % 61.4'ü evlidir. Katılımcıların %87.4' ü lisans mezunu olup, %84.1' i servis hemşireliği yapmaktadır. Hemşirelerin %40. 6'sı 11 yıldan fazladır mesleğini sürdürmektedir. Hemşirelerin, GSA -12 puan ortalaması 0.66 ± 1.5, RSOÖ puan ortalaması 93.86 ± 15.83 olarak bulunmuştur. Çalışmadan elde edilen sonuçlar doğrultusunda hemşirelerin, ruh sağlığı okuryazarlığı puanı orta seviye de bulunmuş, ruh sağlığında çalışan hemşirelerin puanları genel kliniklerde çalışanlara göre anlamlı bulunmuştur. Yaş, eğitim düzeyi, çalışılan kadro, çalışma yılı, ruhsal konularla ilgili hizmet içi eğitim almış olma ve ruhsal hastalığı bireyin kendi tecrübe etmiş olması ile RSOÖ arasında anlamlı fark saptanmıştır. Cinsiyetle sadece "bilgiye ulaşabilme" alt ölçeğinde, medeni durumla sadece "risk faktörlerini belirme" alt ölçeğinde anlamlı farklılık saptanmıştır. Ruh sağlığı okuryazarlığını arttırmaya yönelik hizmet içi eğitimler düzenlenmeli, ruhsal hastalıklara yönelik damgalama konularında geliştirici eğitimler planlanmalıdır. Bu eğitimlere sadece psikiyatri kliniğinde çalışan hemşireler değil genel kliniklerde çalışan hemşirelerinde özellikle katılması önerilmektedir.

HemşirelerHemşirelikHemşirelik araştırmaları+7
Esra Zerin
Düzce University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Ruhsal bozukluğu olan hastaların üstbiliş özelliklerinin ve sosyal işlevselliklerinin karşılaştırılması

Araştırmada farklı ruhsal bozukluğu olan hastaların üstbiliş özelliklerinin ve sosyal işlevsellik düzeylerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Karşılaştırmalı tanımlayıcı türde olan araştırma, bir araştırma hastanesinin psikiyatri polikliniklerinde ve bir Aile Sağlığı Merkezinde (ASM) yapılmıştır. Araştırmanın örneklemi, hastanenin psikiyatri polikliniğine gelen şizofreni ve diğer psikotik bozukluklar, depresyon, bipolar bozukluk, anksiyete bozuklukları, madde kullanım bozukluklarından herhangi birinin tanı ölçütlerini karşılayan her bir ruhsal bozukluk grubundan 50'şer kişi ve Obsesif Kompülsif Bozukluktan (OKB) 30 kişi olmak üzere 280 hasta ve ASM'ye başvuran herhangi bir ruhsal bozukluk tanısı almamış 50 sağlıklı birey olmak üzere toplam 330 kişiden oluşmaktadır. Verilerin toplanmasında, Kişisel Bilgi Formu, Üstbiliş Ölçeği-30 (ÜBÖ-30), Sosyal İşlevsellik Ölçeği (SİÖ) kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistikler, pearson korelasyon analizi, bağımsız gruplarda t testi, tek yönlü varyans analizi yapılmıştır. Bireylerin yaş ortalaması 35.4±9.9 olup, %60.3'ü erkek, %59.4'ü evli, %41.2'si ilkokul mezunudur. Hastaların üstbilişsel bozukluk düzeylerinin ortanın üzerinde olduğu bulunmuştur. Çalışmaya dahil edilen ruhsal bozukluklar arasında üstbilişsel bozukluğun en fazla depresyon hastalarında, en az şizofreni ve psikoz hastalık grubunda olduğu saptanmıştır. Gruplar arasında üstbilişsel bozukluk bakımından anlamlı fark tespit edilmiştir (p<0.05). Ruhsal bozukluğu olan bireylerin sosyal işlevsellik düzeylerinin ortanın altında olduğu bulunmuştur. Sosyal işlevselliğin en çok bozulduğu hastalık grubu şizofreni ve psikozla giden bozukluklar olup tıbbi tanı grupları arasında anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p<0.05). Hastaların üstbiliş ve sosyal işlevsellik ölçekleri toplam puanları arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p=0.363). Fakat, ölçeklerin alt boyutları arasında anlamlı ilişkiler olduğu görülmüştür (p<0.05). Psikiyatri hemşirelerinin, ruhsal bozukluğu olan bireylere üstbiliş eğitimi, üstbilişsel terapi, psikososyal beceri eğitimi, üstbiliş odaklı sosyal beceri eğitimi vb. girişimler uygulaması önerilir. Anahtar Kelimeler: Psikiyatri Hemşireliği, Ruhsal Bozukluk, Sosyal İşlevsellik, Üstbiliş

Mental bozukluklarPsikiyatriPsikiyatrik hemşirelik+7
Zeynep Koç
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2019
00

Related subjects