Gastrointestinal diseases
108 theses under this subject heading
Akut gastroenteritli hastalarda rotavirus, adenovirus, norovirus tespiti ve rotavirüs genotip tayini
Akut enfeksiyöz gastroenterit, tüm dünyada görülen yaygın bir hastalıktır ve çoğu vakaya viral patojenler neden olur. Rotavirus (RV), Norovirus, Adenovirus (AdV) ve Astrovirusler dahil olmak üzere birçok farklı virus, çoğu akut viral gastroenterit vakasından sorumludur. Centers for Disease Control (CDC) göre, viral gastroenterit enfeksiyonları dünya çapında her yıl 200.000'den fazla çocuk ölümüne neden olmaktadır. Bunlardan RV, aşıyla önlenebilir bir hastalıktır. Ancak aşıların kapsamlarında farklılıklar bulunduğundan, bölgelere göre yerleşik genotipler için uygun aşı seçimi önemlidir. Bölgemizde akut gastroenteritli çocuklarda RV, AdV ve Norovirus infeksiyonlarının tespiti ve RV genotip tayini yapmak amacıyla hastanemiz çocuk hastalıklarına ait birimlere başvuran çocuklara ait toplam 341 dışkı örneği çalışmaya dahil edildi. ELISA veya immunokromotografik yöntemlerle dışkıda antijen tespiti yapıldı. RV pozitif örneklerden ise genotip tayini yapıldı. Dışkı örneklerinde RV pozitifliği %23.1, Norovirus %7.3, AdV pozitifliği ise %12.9 olarak tespit edildi. Ülkemiz verileriyle karşılaştırıldığında RV görülme oranı ülkemizden bildirilen çalışmalara benzer, AdV görülme oranı daha yüksek ve NoV görülme oranı ise daha düşük bulunmuştur. RV genotip analizinde ise en sık görülen G tipi G2 (%52.5) olarak bulunmuştur. Bunun dışında G1, G9, G3, G4 genotipleri tespit edilmiştir. En sık görülen P tipi ise P4 (%83) olarak bulunmuştur. Ayrıca P9 ve P10 genotipleri tespit edilmiştir. G ve P genotipinin birlikte tespit edildiği numunelerin dağılımına bakıldığında; en sık olarak G1P [4], G2P [9], G9P [4] genotipleri görülmüştür. RV aşılarından Rota Teq®, ülkemiz ve bölgemizde görülen genotipleri en geniş olarak kapsayan aşı olarak görülmektedir. Bölgemizde rastlanan RV genotiplerini %87.5 oranında kapsamaktadır. Genotiplerin ülke ve bölgelere göre değişkenlik göstermesi nedeniyle RV hastalığının mevcut yükünü artırma potansiyeline sahip suşların ortaya çıkışı sürekli olarak izlenmelidir.
Sıçanlarda indometazin ile indüklenen mide ülseri üzerine idebenon'un etkilerinin araştırılması
Bu çalışmanın amacı indometazin'in ile indüklenen ülsere bağlı hasara karşı İdebenon'un farklı dozlarının olası gastroprotektif etkilerinin hem makroskobik hem de mikroskobik olarak histopatolojik analizerle değerlendirmektir. Çalışmada 36 adet dişi wistar albino cinsi sıçan; sağlıklı, ülser, idebenon 200, ülser+famotidin, ülser+idebenon 100 ve ülser+idebenon 200 olmak üzere rastgele altı eşit gruba ayrıldı. Sağlıklı grup hariç tüm sıçanlar altı torlu ülser kafeslerinde 24 saat aç bırakıldı. Sonrasında oral olarak idebenon ve famotidin uygulandıktan 5 dakika sonra yine oral olarak indometazin uygulandı. Daha sonra 6 saat tekrar aç bırakılan sıçanların mide dokuları alınarak histopatolojik olarak incelendi. İdebenon, doza bağlı olarak indometazin kaynaklı ülser hasarını önemli ölçüde iyileştirdi. İdebenon uygulanan sıçanların histopatolojik analizlerinde özellikle 200 mg/kg idebenon dozunun mide ülserinde koruyucu etki gösterdiği belirlendi. Çalışmamızın sonuçlarına göre; idebenon uygulamasının indometazin ile indüklenen gastrik ülser hasarına karşı gastroprotektif etki gösterdiği görülmüştür. Ayrıca elde ettiğimiz sonuçlar İdebenonun yeni bir potansiyel tedavi seçeneği olabileceğini düşündürmektedir.
Gastrointestinal kanamaların mevsimsel dağılımı ve prognoz üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Gastrointestinal sistemin herhangi bir yerinde çeşitli sebeplerle meydana gelen kanamalı tablolar gastrointestinal kanamalar olarak adlandırılır. Gastrointestinal kanamaların şiddeti spontan gerileme ile ölüm arasında geniş bir yelpazededir. Bu kanamaların hem akut tablosunda hem de hastane veya yoğun bakım yatışı döneminde yönetimi çok önemlidir. Mevsimsel değişkenlerin çeşitli patolojiler üzerinde etkisi olduğu gösterilmiştir. Gastrointestinal sistem kanamalarının sıklığı, şiddeti ve prognozu üzerinde de mevsimlerin etkisi olabileceği düşünülmektedir. Fakat mevsimlerin gastrointestinal kanamalar üzerindeki etkilerine dair çelişkili sonuçların varlığı ortak bir görüşe varılmasını engellemiştir. Bu çalışma ile mevsimlere göre gastrointestinal kanama sıklığı ve mevsimlerin prognozdaki belirleyici veya etkileyici rolünün araştırılması amaçlanmıştır. 2017 ile 2022 yılları arasında hastanemize başvuran alt veya üst gastrointestinal sistem kanaması geçiren hastaların verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Dahil edilme kriterlerine göre örneklemimize 180 hasta alınmıştır. Gastrointestinal kanamaların %29,4 oran ile en yüksek frekansta sonbahar mevsiminde görüldüğü belirlenmiştir. Sonbahar mevsimini sırasıyla yaz, ilkbahar ve kış mevsimleri izlemiştir. Kanamaların %10,6 oran ile en yüksek frekansta mayıs ve kasım aylarında olduğu bulunmuştur. Mevsimlere göre alt ve üst gastrointestinal sistem kanamalarında yoğun bakım ihtiyacı, mortalite durumu ve kan transfüzyonu ihtiyacı şeklindeki prognostik değerlendirmeler için fark bulunmamıştır (sırasıyla p değerleri 0,299; 0,474; 0,331). Non-variseal üst gis kanamaları özelinde de aynı değişkenler için mevsimlere göre fark belirlenmemiştir (sırasıyla p değerleri 0,647; 0,552; 0,692). Hastaların mortalite durumuna göre Glasgow-Blatchford Kanama Skoru, Tam Rockall Skoru, Tekrar Kanama Riski ve Mortalite riski skorları arasında fark bulunmuştur (p<0,001). Tarafımızca bu skorlar ile mortalitenin öngörülebileceği belirlenmiştir. Gastrointestinal sistem kanaması hastalarında mevsimsel faktörlerin prognoz açısından etkileyici ve belirleyici rolü bulunmamıştır.
Üst gastrointestinal sistem kanamasında warfarin ve yeni nesil oral antikoagulanların etkisinin karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada üst gastrointestinal sistem kanaması ile hastanemize başvuran hastalarda yeni nesil oral antikoagülan veya warfarin kullanım sıklığının karşılaştırılması ve tekrarlayan üst gastrointestinal sistem kanaması oranlarının ortaya koyulması amaçlandı. Gereç-Yöntem: Çalışmamızda 01.01.2021–31.12.2021 tarihleri arasında Samsun Eğitim ve Araştırma Hastanesi başvuran hastalardan üst gastrointestinal sistem kanaması tanısı ile İç Hastalıkları ve Gastroenteroloji klinikleri tarafından yatış verilen veya ayaktan endoskopisi yapılan 346 hastalanın verisi hasta dosyalarından ve hastane otomasyon sisteminden retrospektif olarak incelendi. Tekrar üst GİS kanama geçiren hastalar hastane yazılım sistemi üzerinden kontrol edilerek ve her hastaya yeniden ulaşılarak saptandı. Tekrar kanaması olan hastalarda yeni nesil oral antikoagulan kullanım sıklığı belirlenerek bu grup ilacı kullanmayan ve kullanan grupların tekrar kanama oranı, yatış süresi, transfüzyon ihtiyacı, mortalite gibi verileri analiz edildi. Yeni nesil oral antikoagulan kullanan hastalar ayrıca asetilsalisik asit kullanan ve warfarin kullanan hasta gruplarıyla da karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 346 hasta dahil edildi. Bu hastaların 151'i ( % 43,6) kadın, 195'i (% 56,4) erkek ve ortalama yaş 68,8 ± 15,8 idi. Kanama riski yaratacak ilaç kullanım sıklıkları incelendiğinde, 102'sinin (% 29,5) asetil salisilik asit , 58'inin (% 16,8) klopidogrel, 19'unun (% 5,5) warfarin ve 65'inin (% 18,8) yeni nesil oral antikoagülan, 107'sinin (% 30,9) nonsteroid antiinflamatuar ilaç kullandığı saptandı. Kanama riski yaratan ilaç kullanım sıklıkları tekrarlayan kanama durumuna göre karşılaştırıldığında, iki grup arasında ilaç kullanım sıklıklarının istatistiksel açıdan benzer olduğu saptandı. Mortalite durumuna göre karşılaştırıldığında da, iki grup arasında ilaç kullanım sıklıklarının istatistiksel açıdan benzer olduğu saptandı. Sonuç: Warfarin ve yeni nesil oral antikoagulan kullanan hastalar arasında üst gastrointestinal kanama tekrarlama sıklığı açısından fark saptanmamıştır. Tekrarlayan gastrointestinal sistem kanaması görülme durumuna göre hastalar iki gruba ayrılıp yaş, cinsiyet, kanamaya sebep olabilecek komorbid durumlar, ilaç kullanımı, mortalite açısından karşılaştırıldığında iki grup arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark yoktur. Bu konuda daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Gastrointestinal sistem, oral antikoagülan, tekrarlayan kanama
Sistemik skleroz hastalarında gastrointestinal tutulum özellikleri ile anti muskarinik reseptör 3 antikorları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Sistemik sklerozda (SSc) gastrointestinal sistem (GİS) tutulumu en önde gelen morbidite nedenidir. GİS tutulumu açısından non-invazif biyobelirteçlere ihtiyaç vardır. GİS tutulumunda, anti muskarinik 3 reseptör (anti M3R) antikorlarının patogenezindeki rolü gösterilmiştir Bu çalışmanın amacı SSc hastalarında GİS tutulum özellikleri ile anti muskarinik reseptör 3 antikorlarının ilişkisinin araştırılmasıdır. Çalışma 41 SSc tanılı hasta ve 5 sağlıklı kontrol ile yapıldı. Tüm hastaların GİS şikayetleri ayrıntılı olarak sorgulandı. MUST, ESPEN ve UCLA SCTC GIT 2.0 skorları hesaplandı. Anti M3R antikorunu tespit etmek için, sandviç-ELISA testi kullanıldı (MyBioSource, Inc. San Diego, USA). Hastaların 31 (%85,4)'ü kadındı, 32 (%78,0)'sinin limitli SSc tanısı vardı, ortalama yaşları 53,6±13,5 yaş, hastalık süresi medyan 15,0 yıl (6,00-21) idi. 37 (%90,2) hastanın GİS tutulumu vardı. Sistemik skleroz hastalarında anti M3R antikorlar titreleri (optik dansite olarak, OD) sağlıklı kontroller arasında anlamlı fark yoktu (medyan 0,18 OD 0,13-1,65'e karşı 0,25 OD 0,12-0,53; p: 0,61). Hastaların 18 (%46,1)'inde anti M3R antikor pozitifti. Fekal inkontinansı olan hastalarda olmayanlara göre anti M3R antikor titreleri daha düşük bulundu (medyan 0,13 OD 0,12-0,42'ye karşı 0,40 OD 0,13-2,75; p: 0,05). Kilo kaybı olan hastalarda, olmayanlara göre antikor titrelerinde yüksek olma eğilimi mevcuttu (medyan 0,64 OD 0,13-2,81'e karşı 0,14 OD 0,12-0,26; p: 0,09). Anti sentromer antikor pozitif olan hastaların hepsinde (n=5) anti M3R antikorlar negatif, miyozit olan hastaların tümünde (n=4) pozitif olarak tespit edildi. Total UCLA SCTC GIT 2.0 skoruna göre orta – ağır şiddette GİS tutulumu ile anti M3R antikor titreleri arasında ilişki saptanmadı (hepsi için p: >0.05). MUST skoru ile ESPEN kriterleri kullanılarak belirlenen malnutrisyon riski olan ve olmayan hasta grupları arasında anti M3R antikorları titreleri ve antikor pozitif hasta sayısı farklı değildi (hepsi için p: >0.05). Sonuç olarak bu çalışmada SSc hastalarında önemli oranda anti M3R antikor pozitifliği tespit edilmiştir. Anti M3 antikor pozitifliği veya titreleri ile total UCLA SCTC GIT skoru veya malnütrisyon riski arasında bir ilişki saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: Sistemik skleroz, GİS tutulumu, Anti M3R antikoru
Gastrointestinal sistem kanser tanısı almış yatan hastalarda uyku ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
GASTROİNTESTİNAL SİSTEM KANSER TANISI ALMIŞ YATAN HASTALARDA UYKU VE YAŞAM KALİTESİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ Bu çalışma, Gastrointestinal Sistem (GİS) kanseri tanısı alan hastalarda uyku ve yaşam kalitesinin incelenmesi, değerlendirilmesi ve yükseltilmesi amacı ile tanımlayıcı nitelikte gerçekleştirilmiştir. Araştırmaya, 01 Mart– 01 Haziran 2018 tarihleri arasında İstanbul ili Avrupa bölgesinde yer alan bir eğitim ve araştırma hastanesinin Genel Cerrahi servisinde GİS kanser tanısı almış 65 yatan hasta dâhil edildi. Örneklem grubunun hastaların min-max yaş sınırları 35-85 saptanmış olup; yaş ortalaması 62.87 ± 11.96‟dir. Hastaların %40'ı ‟i kadın, %60‟ı ise erkektir. Hastaların hastalık süresi ortalaması 18.03±34.20'dır. Veriler, 21 sorudan oluşan anket formu, EORTC QLQ C-30 Yaşam Kalitesi Ölçeği ve Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi kullanılarak yüz yüze yapılan görüşme sonucunda toplanmıştır. EORTC-QLQ-C30 genel yaşam kalitesi ölçeğini güvenilirlik analizlerinde genel sağlık skoru Cronbach's Alpha katsayısı 0,857 yüksek derecede güvenilir olarak belirlenmiştir. PUKİ ölçeğinde ise Cronbach's Alpha katsayısı 0,636 oldukça güvenilir olarak belirlenmiştir. Hastaların fonksiyonel yaşam kalite skorlarının %64,78, genel sağlık skorlarının ise %40,38 olarak bulunmuştur. Uyku bozukluklarının, gastrointestinal kanser hastalık sürecinde, uyku-uyanıklık döngüsünde ve uyku kalitesi üzerinde etkisinin olduğu bilinmektedir. 45-64 yaş arası yatan hastalarda uyuma güçlüğünün yüksek olduğu saptanmıştır. Kanser tedavisinin yol açtığı bulantı, kusma, enfeksiyonlar ve tedavi sonucunda oluşabilecek komplikasyonlar ve hastanın uzun süreçte hastanede kalması yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilediği saptanmıştır. Hastalarda bulantı ve kusmanın artmasıyla uyku sürelerinin kısaldığı bulunmuştur (r: -,253, p: 0,042, p˂0,05). Genel iyilik durumunun azalması ile birlikte uykuya dalmada güçlük durumunu arttırdığını bulunmuştur (r: -,261, p: 0,036, p˂0,05). Anahtar kelimeler: Gastrointestinal Sistem Kanserleri, Yaşam Kalitesi, Uyku Kalitesi
İnfantil hipertrofik pilor stenozu olgularının uzun dönem izlem sonuçları
İnfantil hipertrofik pilor stenozu (IHPS) nedeniyle opere edilen hastaların uzun dönem sonuçları net olarak bilinmemektedir. Bu nedenle IHPS tanısı alan ve yenidoğan döneminde cerrahi geçiren olguların uzun dönem beslenme alışkanlıklarının değerlendirilmesi ve uzun dönemde fonksiyonel intestinal bozukluk geliştirip geliştirmediğini araştırmak amacıyla ileriye dönük bir çalışma planlanmıştır. Etik kurul onayı alındıktan sonra IHPS hastalarının kayıtlarına hastane arşiv sisteminden ulaşılmıştır. IHPS olguları çalışma grubunda (ÇG), sağlıklı gönüllüler ise kontrol grubunda (KG) toplanmış ve her bir grup 4-10 yaş arası ve 10 yaş ve üzeri olacak şekilde alt gruplara ayrılmıştır. Tüm olgulara yeme davranışı sorgulama ve ROMA III-Türkçe versiyon anketleri posta ile yollanarak uygulanmıştır. Anket verileri kaydedilip gruplar karşılaştırılmıştır. Tüm yaş gruplarında ÇG (n=52) ve KG (n=52) arasında boy ve kilo değerleri, vücut kitle indeksi değerleri, yaşa göre boy ve kilo persentil değerleri açılarından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05). ÇG ve KG yeme davranışı sorgulama anketi sonuçları açısından karşılaştırıldığında tüm parametreler için istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı görülmüştür (p>0.05). ROMA III (her iki yaş grubu için) anket sonuçlarına göre; epigastrik ağrı bulgusunun ÇG olgularında KG olgularına göre anlamlı derecede daha fazla oranda görüldüğü tespit edilmiştir (p<0.05). Ağrı şikayeti olan hastalarda ROMA III kriterine göre fonksiyonel gastrointestinal bozukluk olmadığı izlenmiştir. IHPS olguları ile sağlıklı kontroller arasında uzun dönemde büyüme parametreleri ve yeme davranışları açısından farklılık bulunmadığı izlenmiştir. IHPS olgularında uzun dönemde epigastrik ağrı görülebildiği, ancak bu ağrının fonksiyonel bir hastalığa neden olmadığı görülmüştür.
Acil serviste biliyer sistem hastalıkları tanısı alan hastaların retrospektif analizi
Amaç: Acil servise başvuran hastalarda biliyer sistem hastalıklarının demografik özellikleri, insidansı, tanı, tedavi ve sonlanımları hakkında bilgi vererek literatüre katkı sağlamaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız 1 Ocak 2021 – 31 Aralık 2022 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Acil Servis'ine başvuran ve biliyer sistem hastalıkları tanısı alan hastaların retrospektif olarak taranması ile gerçekleştirildi. Biliyer sistem hastalıkları tanısı/ön tanısı alan hastaların dosyaları taranarak veriler elde edildi. Bulgular: Çalışmaya belirlenen tarihler arasında biliyer sistem hastalıkları tanısı almış 491 hasta tarandı. Bu hastalardan 84'i verilerine ulaşılamaması, tetkik-tedaviyi reddetmesi veya acil servisten izinsiz ayrılması sebebi ile çalışmaya dahil edilemedi. Çalışmaya dahil edilen 407 hastanın %54,3'ü kadın, %45,7'si erkek, ortalama yaşı 56,85 idi. Hastaların ek hastalıklarına bakıldığında en sık hipertansiyon ikinci sıklıkla malignite görüldü. Acil serviste en sık görülen biliyer sistem hastalığı akut kolesistit (n=169) iken ikinci sıklıkta obstruktif biliyer sistem hastalıkları (n=106) izledi. Safra taşları biliyer sistem hastalıklarının %78,3'ünden sorumlu idi. Tüm biliyer sistem hastalıklarında hastane içi mortalite %7 bulundu. Sonuç: Acil serviste en sık görülen biliyer sistem hastalığı akut kolesistit olarak tespit edilse de 37 hastanın birden fazla tanısı mevcuttu. Biliyer sistem hastalıkları yalnızca tek başına değil beraber de bulunabilmekte ve tanı, etiyoloji ve tedavilerde farklılıklar olsa da ortak yöntemler çoğunluktadır. Biliyer sistem hastalıkları kadınlarda erkeklere oranla daha sık görülmekte olup, yaş ile biliyer sistem hastalığı sıklığı ve komplikasyon riski artar. Biliyer sistem hastalığı tanısı almış hastaların neredeyse %90'ı yatarak tedavi edilmiş olup, ortalama hastane kalış süreleri 10,21±10,22 gün bulunmuştur. Anahtar Sözcükler: kolanjit, kolesistit, safra kesesi, safra yolları, sarılık
İnflamatuar bağırsak hastalığında öğün düzeni ve yaşam kalitesinin incelenmesi
Bu çalışmada hastaların beslenme durumları, beslenme alışkanlıkları ve besin tüketim sıklıkları ile öğün düzenleri değerlendirilmiş olup, bu veriler ışığında hastaların gastrointestinal semptomları, yaşam kaliteleri ve depresyon durumları ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya İnflamatuar Bağırsak Hastalığı tanısı konulmuş, iletişim sıkıntısı olmayan ve besin seçimini kendi başına yapabilen 18-75 yaş aralığındaki 50 birey dâhil edilmiştir. Kesitsel tipteki bu çalışma; İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi Gastroenteroloji Polikliniği'ndeki hastalar ile etik kurul izni akabinde başlamış olup, Ağustos 2023 ile Eylül 2023 tarihleri arasında yürütülmüştür. Araştırma verileri; Genel Bilgiler ve Beslenme Davranışları Anketi, Besin Tüketim Sıklığı, 24 Saatlik Geriye Dönük Besin Tüketim Kaydı, İnflamatuar Bağırsak Hastalığında Yaşam Kalitesi Değerlendirme Anketi, Beck Depresyon Ölçeği ve Gastrointestinal Semptom Derecelendirme Ölçeği kullanılarak elde edilmiştir. Çalışma sonucunda; Ülseratif kolit hastası bireylerin %20,0'ında (n=4) öğün atlanmakta olup, Crohn hastası bireylerde ise bu oran %40,0 (n=12) olarak tespit edilmiştir. Hastaların %82,0'ının (n=41) semptomlarını arttıran besinler olduğu ve bu besinlerin sırayla en çok; %21,0'ı (n=25) kuru baklagil, %14,3'ü (n=17) süt, %10,9'u (n=13) çiğ sebze olduğu, %50,0'ının (n=25) semptomlarını azaltan besinler olduğu ve bu besinlerin ise sırayla en çok; %18,2'si (n=12) yoğurt ve pişmiş sebze, %7,6'sı (n=5) pişmiş et olduğu belirlenmiştir. Hastaların besin tüketimleri incelendiğinde lif, B1 vitamini, B2 vitamini, B6 vitamini, C vitamini, folat, potasyum, kalsiyum, magnezyum ve demir alım düzeyleri yetersizdir. Hastaların öğün düzenleri değerlendirildiğinde; öğün atlayan bireylerin GİS semptom skorları, öğünlerini düzenli tüketen bireylere kıyasla daha yüksek bulunmuştur (p=0.020). Katılımcıların %14,0'ının (n=7) hafif depresyon ve %8,0'ının (n=4) orta şiddette depresyon grubunda oldukları belirlenmiş olup, Beck depresyon ölçeği toplam puanı ile İBH yaşam kalitesi ve GİS semptom skoru arasında negatif yönlü istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p<0.001, p=0.044). Kadınların erkeklere kıyasla karın ağrısı puanları daha yüksektir (p=0.049). Sonuç olarak inflamatuar bağırsak hastalığı olan bireylerde beslenme durumunun ve öğün düzeninin, yaşam kalitesi ile GİS semptomlarını etkilediği tespit edilmiştir. Bu doğrultuda dengeli ve düzenli bir beslenme planı hastalığın yönetiminde önem teşkil etmektedir.
Otomotiv fabrikasında çalışan işçilerde dönüşümlü vardiyalı çalışma sisteminin beslenme durumu, gastrointestinal semptom sıklığı üzerine etkisi
Vardiyalı çalışma yeme-içme, uyuma, çalışma evrelerinin değişmesine sebep olur. Bireylerin çalışma saatlerinin sirkadiyen ritimle uyumsuz olmasının çeşitli metabolik bozuklukların ve kronik hastalıkların ortaya çıkmasına temel oluşturduğunu bildiren çalışmalar bulunmakla birlikte bu bireylerde yeme-içme zamanlarının da değişmesinin özellikle gastrointestinal yakınmaların artmasına sebep olabileceği bildirilmektedir. Bu araştırma, bir otomotiv fabrikasında 73 dönüşümlü vardiyalı ve 47 sabit gündüz çalışan olmak üzere toplam 120 işçinin beslenme alışkanlıkları ve gastrointesinal semptom durumlarını saptamak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışmada demografik veri anketi, 3 günlük besin tüketim kaydı, gastrointestinal semptom derecelendirme ölçeği ve antropometrik ölçümler alınarak değerlendirmeler gerçekleştirilmiştir. Çalışma sonucunda GSRS skor ortalaması vardiyalı çalışanlarda sürekli gündüz çalışanlardan istatistiksel olarak yüksek bulunmuştur ve vardiyalı çalışanlarda çalışma süresi ile GSRS skoru arasında anlamlı pozitif bir ilişki saptanmıştır (p<0,05). Vardiyalı çalışan kişilerin demir alım miktarı, A vitamini alım oranı ve alınan ORAC değeri sürekli gündüz çalışanlardan istatistiksel olarak yüksek bulunurken C vitamini alım oranları sabit gündüz çalışanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha düşük bulunmuştur. Sonuç olarak, vardiyalı çalışan işçiler gastrointestinal sistem hastalıklarının gelişmesi yönünden riskli gruptadır. İşçiler için hastalıkların semptomları ve bu semptomların yönetimi, doğru beslenme ile hastalıkların önlenmesi konularında bilgi düzeyini arttıracak beslenme eğitimlerinin düzenlenmesine yönelik şirket politikaları oluşturulmalıdır. Vardiyalı çalışan işçilerde kronik hastalıkların oluşma riski ve beslenme durumlarının saptanmasına yönelik farklı sektörleri içeren daha geniş örneklemli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Gastrointestinal kanserli hastalarda preoperatif dönemde beslenme durumunun ve malnutrisyonun değerlendirmesinde farklı yöntemlerin karşılaştırılması
Bu araştırma Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Uygulama Araştırma Hastanesi'nde Şubat-Ağustos 2011 tarihleri arasında yürütülmüştür. Araştırma, gastrointestinal sistem kanserlerinden tanı almış, henüz ameliyat olmamış, 19 yaş ve üzeri, hastanede yatan 28'i kadın (%34,6) ve 53'ü erkek (%65,4) toplam 81 gönüllü hasta üzerinde yapılmıştır. Çalışmanın amacı; gastrointestinal sistem kanserlerinden tanı almış hastaların beslenme durumunu Nütrisyonel Risk İndeksi (NRİ), Nütrisyonel Risk Tarama-2002 (NRS-2002) ve Subjektif Global Değerlendirme (SGD) gibi farklı üç yöntemle saptamak, bu yöntemleri kıyaslamak ve ameliyat öncesi gastrointestinal sistem kanserli hastaların malnütrisyon durumunu değerlendirmektir. Hastalara uygulanan anketin ilk bölümünde bireylerin sosyodemografik özellikleri, tanıları, beslenme alışkanlıkları, yemek pişirme yöntemleri, kullanılan yağ çeşidi, besin tüketim sıklığı ve ASA (Amerikan Anesteziyoloji Derneği) skorları sorgulanmıştır. İkinci bölümde antropometrik ölçümler alınmış, üçüncü bölümde rutinde yapılan hastane kayıtlarında yer alan biyokimyasal veriler kayıt edilmiş ve dördüncü bölümde Nütrisyonel Risk İndeksi hesaplanmış, Nütrisyonel Risk Tarama-2002, Subjektif Global Değerlendirme gibi yöntemler uygulanmıştır. Hastaların yaş ortalaması 55,65±12,22 yıl olup, erkeklerde 57,1±12,9, kadınlarda 53±10,5'tir. Bireylerin beden kütle indeksi (BKİ) yönünden dağılımı incelendiğinde, erkeklerin %20,8'i ve kadınların %21,4'ü zayıftır (BKİ<18,5). Beslenme değerlendirme yöntemlerine göre, NRS-2002'de malnütrisyon riski olmayan 13 kişi iken (%16), malnütrisyon riski olan kişi sayısı 68'dir (%84). NRİ değeri 100'den büyük olan 16 kişi iken (%19,8), hafif malnütrisyon riski olanların sayısı 2 (%2,5), orta malnütrisyon riski olanların sayısı 25 (%30,9), ağır malnütrisyonu olanların sayısı 38 kişidir (%46,9). SGD A grubunun sayısı 12 (%14,8), SGD B grubu sayısı 19 (%23,5), SGD C grubu 50 kişidir (%61,7). Yöntemler birbiri ile kıyaslandığında; SGD referans olarak alınırsa yöntemler içerisinde NRS-2002 tarama aracının NRİ'ne göre daha güçlü bir uyuma sahip olduğu görülmektedir. GİS kanserli hastalarda kapsamlı bir nütrisyonel değerlendirme çok zaman aldığı için uygun değerlendirme yöntemlerinin sağlık kuruluşlarında ve hastanelerde düzenli olarak yapılmasına ilişkin protokoller oluşturulmalıdır.
İnflamatuar bağırsak hastalığı olan bireylerde ilaç uyumu ile yaşam kalitesi arasındaki ilişki
Amaç: Bu araştırmanın amacı İnflamatuar Bağırsak Hastalığı (İBH) olan bireylerde ilaç uyumu ile yaşam kalitesi arasındaki ilişkiyi incelemektir. Gereç ve Yöntem: Araştırma Ege Üniversitesi Gastroenteroloji Bilim Dalı İBH Polikliniğinde yürütülmüştür. Araştırmaya örnekleme alınma kriterlerine uyan ve çalışmayı katılmayı kabul eden 251 İBH hastası dâhil edilmiştir. Veriler; Birey Tanıtım Formu, Harvey Bradshaw İndeksi, Basit Klinik Kolit Aktivite İndeksi, D Tipi Kişilik Ölçeği, Morisky Uyum Ölçeği ve İBH Yaşam Kalitesi Ölçeği kullanılarak yüz yüze görüşme tekniğiyletoplanmıştır. Araştırmanın yapılabilmesi için gerekli izinler alınmıştır. Veriler ki kare testi, t testi, Mann Whitney U testi ve spearman korelasyon analizi ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Araştırmaya katılan hastaların yaş ortalamasının =44,60±1.39 olduğu, %52,6 ̓ının kadın ve %47,4 ̓ünün erkek olduğu saptanmıştır. Morisky İlaç Uyum Ölçeğine göre; hastaların %70.9 ̓unun ilaç kullanımına uyum gösterdiği, %29.1 ̓inin ilaç kullanımına uyum göstermediği saptanmıştır. Ülseratif Kolit (ÜK) ya da Crohn hastası (CH) olma ile ilaç uyum düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0.05). Hastaların İBH Yaşam Kalitesi Ölçeği puan ortalaması =162.65±29.33 olarak saptanmıştır. Ülseratif Kolit hastalarının İBH Yaşam Kalitesi Ölçeği alt boyut puan ortalamaları ile Crohn hastalarının İBH Yaşam Kalitesi Ölçeği alt boyut puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı saptanmıştır. Araştırmaya dâhil edilen hastaların İBH Yaşam Kalitesi Ölçeği puan ortalamaları ile hastalık aktivite indeks puan ortalamaları arasında anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır(p<0.05). Araştırmaya dâhil edilen hastaların Morisky Uyum Ölçeği Puan Ortalamaları ile İBH Yaşam Kalitesi Ölçeği Puan Ortalamaları arasında pozitif yönde, çok zayıf düzeyde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır(p<0.05). Sonuç: Çalışma sonucunda İBH hastalarının ilaç uyum düzeyi ile yaşam kalitesi arasında pozitif yönde, çok zayıf düzeyde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu; hastalığa uyum artıkça yaşam kalitesinin de daha iyi olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: İnflamatuar Bağırsak Hastalıkları, İlaç Uyumu, Yaşam Kalitesi
Geriatrik gastrointestinal sistem kanserli hastalarda malnütrisyon ve sarkopeninin saptanması
Kanserde, hem tümörün hem de tedavinin oluşturduğu etkiler nedeniyle malnütrisyon sık görülür. Gastrointestinal sistem (GİS) kanserli geriatrik hastalarda hem tümörün yeri hem de yaşlanmanın getirdiği ek sorunlar nedeniyle malnütrisyon riski daha da artmaktadır. Bu çalışmanın amacı GİS kanserli geriatrik hastaları nütrisyonel açıdan değerlendirmek, antropometrik veriler ışığında sarkopeni durumunu saptamak ve kemoterapinin (KT) bu parametrelerde oluşturduğu değişiklikleri belirlemektir. Mart-2015 - Ocak 2016 arasında, Ege Üniversitesi Tülay Aktaş Onkoloji Merkezine başvuran, 65 yaş ve üzerinde GİS kanserli, KT alacak olan 153 hasta (yaş ort: 70,5±5,6, 44 kadın, 109 erkek) çalışma kapsamında değerlendirilmiş ve takip edilmiştir. Hastaların ilk görüşmede Mini Nütrisyonel Değerlendirme (MNA) ile malnütrisyon durumları saptanmış, antropometrik ölçümleri ( boy, ağırlık, baldır çevresi, üst kol çevresi) ve Bioelektriksel İmpedans Analiz (BIA) ölçümleri (yağ ve kas miktarları ile faz açısı) yapılmıştır. Hastaların kas fonksiyonları, el dinamometresi ile ölçülmüştür. Hastalar KT aldıktan sonra (min:4, max:6 hafta), aynı parametrelere yeniden bakılmış ve ilk verileri ile karşılaştırılmıştır. Hasta populasyonu kolorektal (%51,6), mide (%26,8), pankreas (%11,8), karaciğer (%7,2), safra yolları (%2) ve özefagus kanseri (1 hasta %0,7) tanılı hastalardan oluşmuştur. Çalışmanın sonunda hastaların %37,9'unun malnütrisyonda, %34,6'sının risk altında olduğu, %27,5'unun ise normal olduğu bulunmuştur. İlk görüşmede malnütrisyonda olmayan hastaların, KT sonrasında malnütrisyona girme oranı artmıştır (p=0,001). İlk görüşmede baldır çevresi <31 cm olan hasta sayısı 20 iken (%13,1), KT sonrasında 31 hastanın (%20,3) baldır çevresi ≤31 cm olmuştur (p=0,003). Ciddi sarkopeni 29 hasta (%19), orta düzey sarkopeni 88 hastada (%57,5) saptanmış, hastaların 39'unda (%25,5) sarkopeni saptanmamıştır. Geriatrik onkoloji hastaları arasında malnütrisyon riski en yüksek olan GİS kanserli hastalarda KT'nin nütrisyonel durumu kötüleştirdiği, kas fonksiyonlarında ve baldır çevresinde azalmaya neden olduğu saptanmıştır. Hastaların nütrisyonel açıdan çok dikkatli takip edilmesi gerektiği, malnütrisyon ve sarkopeni henüz oluşmadan müdahale edilmesinin yerinde olacağı anlaşılmıştır.
Üst gastrointestinal yakınmaları olan hastalarda parazit sıklığı
ÖZET Amaç: Bu çalışmada üst gastrointestinal sistem yakınmaları olan olgularda gastrointestinal parazit sıklığını araştırmak amaçlanmıştır. Çalışmanın ikincil amacı PPİ kullanımının gastrointestinal sistemde parazit sıklığına ve histopatolojik bulgulara etkisini araştırmaktır. Materyal ve metod: Üst GİS yakınmaları nedeniyle üst GİS endoskopi tetkiki endikasyonu konularak Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Kliniği Endoskopi laboratuarına sevk edilen 18 yaş üzeri 40 hasta çalışmaya alındı. Üst GİS endoskopik inceleme yapılarak, histolojik değerlendirme için antrum ve korpusdan biyopsi örnekleri, parazitolojik değerlendirme için mide ve duodenumdan aspirat sıvısı alındı. Ayrıca hastalardan parazitolojik açıdan değerlendirmek üzere gayta örneği de istendi. Biyopsi preparatları Ege Üniversitesi Patoloji laboratuarında, diğer örneklerler Gastroenteroloji Kliniğinin Parazitoloji laboratuvarında incelendi.Bulgular: Toplam 40 hastanın 29'u (%72,5) kadın, 11'i (%27,5) erkekdi. Kadınların yaşı ortalama 54± 4,6,erkeklerin 38.4± 18.7 idi. Hastaların 10'u (%25) 65 yaş üstü ve 30'u (%75) 65 yaş altındaydı. Hastaların 7'si (% 17,5) sigara, 4'ü (%10) alkol tüketiyordu. Hastalanın %35'i (14/40) PPİ kullanmıyor ve %65'i (26/40) PPİ kullanan kullanmaktaydı. Hastaların sadece 3'ünde (%7,5) parazit tespit edildi. PPİ kullanan hastaların %7,7(2/26) ve kullanmayan hastaların %7,1'inde (1/14) parazit saptandı. PPİ kullanmakla parazit sıklığı arasında anlamlı fark saptanmadı. Olguların %50'sinde (20/40) Hp pozitif olarak saptandı. İnflamasyon H.pylori negatif olan hastaların %60'da (12/20), pozitif olanların %100'de (20/20) görüldü (p=0.002). Hp pozitif olguların %100'ünde (20/20) Hp negatİf olguların %10'unda (2/20) intestinal metaplazi pozitifliği saptandı. Hp pozitif olgularda Hp negatif olgular ile karşılaştırıldığında intestinal metaplazi görülme sıklığı istatiksel olarak anlamlı yüksekti (p=0.00001). PPİ kullanımının histopatolojik bulgulara etkisinin istatistiksel anlamlı olmadığı görüldü. X Sonuç: Çalışmamızda; -Dispeptik yakınması olan hastalarda parazit sıklığı %7.5 -PPİ kullanımının parazit sıklığı ve histopatolojik bulgular üzerine etkisinin istatiksel olarak anlamlı olmadığı -Üst GİS yakınması olan hastaların %50'sinde H.pylori (+) liği - Hp pozitif olgularda inflamasyon ve intestinal metaplazinin Hp negatif olgular ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı sık olduğu saptandı. - Anahtar kelimeler: PPİ, parazit, dispepsi.
Rozase hastalarında gastrointestinal sistem hastalıklarının değerlendirilmesi
Rozase, yüzün santralinde kalıcı eritem, papülopüstüler erüpsiyon, telenjiektatik damarlar, yüzde kuruluk, ödem ve yüzün farklı bölgelerinde fimatöz değişikliklere ek olarak oküler tutulum izlenebilen kronik inflamatuar bir deri hastalığıdır. Rozasenin gastrointestinal sistem dahil olmak üzere birçok sistemik hastalıkla birlikteliği görülmüştür. Gastrointestinal sistemin bağışıklık sistemi, metabolik ve sinir sistemi üzerine etkileri ile cilt homeostazını ve allostazını etkilediği, bağırsak mikrobiyomunun yalnızca bağırsak mukozasında değil tüm vücutta bağışıklık sisteminin dengesinde ve inflamasyon oluşumunda etkili olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda kliniğimize başvuran rozase tanılı hastalarda gastrointestinal sistem hastalıkları birlikteliği ve mikrobiyata ile rozase ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. 151 rozase tanılı hastada 2019 ROSCO ve 2002 NRS sınıflamasına göre rozase klinik özellikleri değerlendirilmiş ve hastalarda gastrointestinal semptomlar, ROMA-IV kriterleri ile İBS tanısı, gastrointestinal sistem hastalık prevalansları, "Helicobacter pylori" ve Demodeks varlığı araştırılmıştır. Çalışma sonucunda yüzde yanma batma hissi, papülopüstüler erüpsiyon ile gastrointestinal semptomların bazıları ilişkilendirilmiştir. "Helicobacter pylori" ve Demodeks varlığı ile gastrointestinal semptomlar ilişkisiz bulunmuştur. Demodikozis saptanan hastalarda oküler tutulum ve yüzde kuruluk daha fazla görülmüştür. Çalışmamızda hastalarda bildirilen şişkinlik/gaz, epigastrik bölgede ağrı ve yanma ve regürjitasyon oranları ülkemizden bildirilen prevalanslardan yüksek saptanmıştır. 7 (%4,6) hasta İBS tanısı almıştır. Çalışmamız literatürdeki gastrointestinal hastalıklar ve rozase birlikteliğini gösteren çalışmaları desteklemektedir. Rozase ilişkili komorbiditelerin ortaya koyulması rozase patogenezinin anlaşılması ve yeni tedavilerin geliştirilmesi konusunda aydınlatıcı olabilir.
Ailevi akdeniz ateşi tanılı çocuklarda bağırsak geçirgenliğinin araştırılması
Ailesel Akdeniz ateşi (AAA); tekrarlayan ateş, karın ağrısı, artralji, erizipel benzeri cilt döküntüleri, peritonit, plörit gibi klinik bulgular ile kendini gösteren ailesel otoinflamatuar sendromların bir parçasıdır. Atakların sıklığı 1 hafta ile 1 yıl arasında değişmektedir. Ataklar 12 ile 96 saat arasında sürmektedir. AAA hastalığında MEFV geninde mutasyonlar saptanmıştır. Otozomal resesif (OR) geçişli bir hastalıktır. Son dönemde yapılan çalışmalar bağırsak geçirgenliğindeki artış ile kronik ve otoinflamatuar hastalıklar arasında ilişki olduğunu göstermiştir. Serum zonulin ve claudin-3 bağırsak yapısındaki sıkı bağlantılarda görev alan ve bağırsak geçirgenliğini göstermede kullanılan iki önemli belirteçtir. Araştırmamızın çalışma grubuna AAA tanılı çocuklar, kontrol grubuna ise rutin muayene için başvuran sağlıklı çocuklar dahil edildi. İki grup arasında serum zonulin ve claudin-3 seviyeleri karşılaştırıldı. AAA tanılı çocukların yaş, cinsiyet, tanı yaşı, antropometrik ölçümler, atak şekilleri, genetik mutasyonlar kan ve idrar parametreleri ile serum zonulin ve claudin3 seviyeleri arasındaki ilişki belirtildi. Yapılan bu araştırma için Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurul Komisyonundan 15.04.2022 tarih ve 2022/3757 sayılı karar ile onay alındı. Çalışmamız Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Nefroloji Hastalıkları polikliniğinde AAA tanısı ile takipli 43 çocuk ve Necmettin Erbakan Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı Hastalıkları polikliniğine rutin muayene için başvuran 53 sağlıklı çocuk ile oluşturuldu. Araştırmamızda çocukların bağırsak geçirgenliğini değerlendirmek amacıyla serum zonulin ve claudin-3 seviyelerini belirlemek için venöz kan örneği alındı. ELISA yöntemi ile alınan kan örnekleri çalışıldı. Çalışma grubunun %69,8'i (n=30) kız, %30,2'si (n=13) erkekti. Çalışmaya dâhil edilen 43 AAA tanılı çocuğun yaş ortancası 133 (95,0-158,0) ay, kontrol grubundaki 53 çocuğun yaş ortancası 104,00 (68,5-153,5) ay olarak tespit edildi. Çalışma ve kontrol grubunun yaş, boy, vücut ağırlığı, beden kitle indeksi değerleri arasında anlamlı fark saptanmadı. Çalışma grubunun zonulin değeri ortancası kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti (p=0,004). Serum claudin-3 değeri açısından çalışma ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p=0,751). Literatürde daha önce AAA tanılı çocuklarda serum zonulin ve claudin-3 seviyeleri ile ilgili bir çalışmaya rastlanmamıştır. Bulgularımız AAA tanılı çocuklarda hastalığın etiyo-patogenezinde bağırsak geçirgenliğininin rolünü göstermede serum zonulin seviyesinin değerli bir parametre olabileceğini düşündürmüştür. Bulgularımız AAA tanılı çocuklarda bağırsak geçirgenliğinin göstermede ilk çalışma olması nedeniyle ileride yapılacak olan çalışmalara ilham verir niteliktedir. Çalışmamız daha geniş kapsamlı çalışmalarla beraber literatüre katkı sağlayacaktır.
Yeni nesil oral antikoagülan kullanan hastalarda serum ürik asit düzeyi ile gastrointestinal kanama sıklığı arasındaki ilişki
Amaç: Yeni nesil oral antikoagülan alan hastalarda ilaç kullanımının primer hedefi hastada inme gelişimini önlemek olup, bu tedavinin en sık görülen komplikasyonu kanamadır. Bu hastalarda görülen kanamalar incelendiğinde gastrointestinal sistem kanamaları en fazla görülen kanama türü olup, kanamayı öngörücü skorlama sistemleri geliştirilmiştir. Fakat bu skorlama sistemlerinin hiçbirisi kanama riskini saptamada spesifik ve sensitif değildir. Ürik asit pürin metabolizması son ürünü olup normalde ürik asit yüksekliğinin endotel işlevlerini bozduğu birçok çalışmada gösterilmiştir. Ürik asit seviyesinin bu hasta grubunda kanama üzerine etkisi araştırılmamış olup biz çalışmamızda başlangıç ve takipte bakılan ürik asit seviyelerinin gastrointestinal sistem kanamalarını predikte etmede etkisinin olup olmadığını araştırdık. Gereç ve Yöntemler: Çalışma grubunu Balıkesir Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kardiyoloji Polikliniği'ne başvuran yeni nesil oral antikoagülan kullanmakta olan 18-80 yaş grubu 501 hasta oluşturmaktadır. Hastalar geçirilmiş gastrointestinal sistem kanama öyküsüne göre retrospektif olarak taranmış ve hastaların daha önceki poliklinik başvurusu sırasında çalışılmış olan serum ürik asit seviyeleri değerlendirilmiştir. Ayrıca hastaların önceki başvurularında çalışılmışsa üre, kreatinin, elektrolit, albümin, hemogram, lipit profili değerleri de incelenmiştir. Kontrol grubunda ise önceden gastrointestinal kanama geçirmemiş yeni nesil oral antikoagülan kullanan hastalar değerlendirilmiştir. Veriler Statistical Package for Social Science (SPSS) 21.0 paket programı ile değerlendirilmiştir. Çalışma 2022-2023 tarihleri arasında yapılmıştır. Bulgular: Çalışma grubunu 18-80 yaş aralığında 501 kişi oluşturmaktadır. Hastaların 284'ü (%56,7) kadın, 217'si (%43,3) erkektir. En küçük yaş değeri 36, en büyük yaş değeri 79 olup yaş ortalaması 69,59±8,04'dir. Gastrointestinal kanama geçiren 68 hasta (%13,6) vardır. Hastaların 132'si (%26,3) rivaroksaban, 186'sı (%37,1) edoksaban, 143'ü (%28,5) apiksaban, 40'ı (%8,0) dabigatran kullanmaktadır. Hastalarda saptanan en küçük ürik asit değeri 2.60, en büyük ürik asit değeri ise 15.40 olup ortalaması 6.51 ± 2.31, medianı 6.51'dir. Ürik asit referans aralığı normal değeri <5.6 olup hastaların 271'inde (%54,1) ürik asit seviyesi yüksektir. GİS kanaması olanlarda ürik asit ortalaması 7.87 mg/dl ve olmayanlarda 6.30 mg/dl olup, bu fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.001). GİS kanaması olanlarda Ürik asit/Albümin oranı 2,27 ve GİS kanaması olmayanlarda 1,67 olup, ÜA/Alb oranları arasında 0,6 (GA:-0,77 ve -0,41) fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.001). Sonuç: Yeni nesil oral antikoagülan kullanan hastalarda ürik asit düzeyi yüksekliği gastrointestinal sistem kanamalarını öngördürücüdür. Bu hastaların takibinde ürik asit seviyelerinin göz önünde bulundurularak, kanama riskinin yüksek olduğu düşünülen hastaların daha yakından takibinin uygun olduğu kanısındayız.
Biyolojik ajan kullanan inflamatuar barsak hastalarında primer ve sekonder yanıtsızlık oranları ve bu oranlar üzerinde etkili faktörler
Amaç: İnflamatuvar barsak hastalıkları içerisinde yer alan Crohn Hastalığı (CH) ve Ülseratif Kolit (ÜK) gastro-intestinal sistemin kronik, eksaserbasyon ve remisyonlarla seyreden immün aracılı hastalıklardır. Biyolojik ajanların İBH erken dönemlerinde kullanılmaya başlanması İBH ilişkili operasyon ve komplikasyon oranlarını azaltmıştır. İBH'de farklı inflamatuar yolların GİS hasarında rol oynadığı bu nedenle aynı kliniğe sahip hastalarda farklı inflamatuar yolların rol alması nedeni ile farklı biyolojik ajanlara yanıt verdiği gösterilmiştir. Hastalığın seyri esnasında aynı hastada bile immün sistem plastisitesi nedeni ile farklı inflamatuar yolakların aktivasyonu kanıtlamıştır. Bu nedenle bütün inflamatuar barsak hastaları aynı biyolojik ajana yanıt vermeyebilir veya yanıt alınan bir ajanın kullanım esnasında yanıtsızlık gelişebilmektedir. Bu bilgiler ışığında primer ve sekonder yanıtsızlık kavramları tanımlanmış olup sonraki tedavi basamaklarının planlanması açısından bu ayrımın yapılması büyük öneme sahiptir. Çalışmamızın amacı biyolojik ajan naif hastalarımızda primer veya sekonder direnç oranları ile intolerans oranlarının ortaya konması, bu oranlarda etkili olabilecek hasta ve hastalık özellikleri ile konkomitan ilaç kullanımı gibi faktörlerin araştırılması ve bu ajanlarda tedavide kalım oranlarının saptanmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesinde Ocak 2006 ve Ocak 2022 tarihleri arasında Gastroenteroloji poliklinik ve kliniğinde Ülseratif Kolit, Crohn, Klasifiye Edilemeyen İnflamatuvar Barsak Hastalıkları/İndetermine Kolit (IBDU/IC) veya De Novo Crohn tanıları ile takip edilen 6548 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi. 18 yaş ve üzerinde, bir veya daha fazla basamak biyolojik ajan kullanmış olan 695 İBH hastasının verileri çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, hastalık tutulumları, şiddetleri ve süreleri, biyolojik ajan öncesinde kullandıkları tedaviler; EİM, cerrahi, aile ve sigara hikayesi varlığı, biyolojik ajanlarla konkomitan kullanılan immünmodülatör tedaviler, biyolojik ajan esnasında görülen intolerans, hospitalizasyon gerektiren enfeksiyon, Tüberküloz, Zona zoster ve herpes labialis gelişim durumları da incelendi. İlk basamak biyolojik tedavide 12,24,26 ve 52. hafta klinik yanıt durumları; EİM varlığı, hastalık süresi, sigara hikayesi, perianal hastalık varlığı ve konkomitan immünmodülatör kullanımının klinik yanıt durumu üzerine etkisi, ajanlara bağlı intolerans oranları ve tedavide kalım oranları değerlendirildi. Bulgular: Biyolojik naif hasta grubunda primer yanıtsızlık oranları Adalimumab kolunda %7,6, İnfliksimab kolunda %8,1, Sertolizumab pegol kolunda %0, Vedolizumab kolunda %28,6 ve Golimumab kolunda %0 izlenmiştir. (p=0,25; 12.hafta yanıtları değerlendirilen hasta sayısı ADA n=356,İNF n=249, CZP n=11, VED n=7, GOL n=3) 52. hafta klinik yanıtsızlık ve yanıt kaybı değerlendirildiğinde Adalimumab %34, İnfliksimab %31,3, Sertolizumab pegol %36,4, Vedolizumab %42,9 ve Golimumab için %33,3 görülmüştür. (p=0,93) Biyolojik naif Crohn ve ÜK hastalarında 52.hafta yanıtsız veya klinik yanıt kaybının en az görüldüğü ajan İnfliksimab olarak izlenmiştir. (p=0,91) AZA kombinasyon tedavisi ile biyolojik monoterapi etkinliği açısından Crohn hastalarında İnfliksimab AZA kombinasyonunda 12. ve 52.hafta klinik yanıt oranları daha yüksek görülmekle birlikte Adalimumab açısından tam tersi bir sonuç saptanmıştır. (INF p=0,87 ve ADA p=0,59) ÜK hastalarında hem 12 hem de 52.hafta klinik yanıt oranları Adalimumab ve İnfliksimab'ın AZA kombinasyon tedavileri, bu ajanların biyolojik monoterapisine göre daha düşük izlenmiştir. (p=0,33 ve p=0,22) EİM olan hastaların klinik yanıt oranları, EİM olmayan gruba göre daha yüksek izlenmiş, özellikle ÜK hastalarında EİM olanlarda istatistiksel anlamlı olarak 24,36 ve 52.hafta klinik yanıt oranları daha yüksek izlenmiştir. (sırasıyla p=0,019,p=0,019 ve p=0,016) Sigara kullanımının yanıt oranları üzerinde belirgin etkisi izlenmemiş ancak sonuçlarımız istatistiksel anlamlılık göstermemiştir. Hastalık süresinin klinik yanıt oranları üzerinde etkisi açısından belirgin ve istatistiksel farklılık olmamakla birlikte hastalık süresi 5 yıl üzerinde olanlarda yanıt oranları daha yüksek izlenmiştir. Özellikle ÜK hastalarında hastalık süresi 5 yılın üzerinde olan grupta 52.hafta klinik yanıt oranları istatistiksel olarak daha yüksek izlenmiştir. (p=0,032) Biyolojik naif İBH tedavide kalım oranlarını değerlendirdiğimizde Adalimumab ve İnfliksimab kolları arasında 12. ve 24.aylarda benzer oranlar izlenmekle birlikte, özellikle 24.aydan sonra İnfliksimab lehine daha yüksek tedavide kalım izlenmiştir. (Crohn p=0,66 ve ÜK p=0,59) Sonuç: Biyolojik ajanlar ÜK ve Crohn hastalarının tedavisinde etkili ajanlardır. İlk basamak biyolojik ajan tedavisinde birçok çalışmada belirgin bir üstünlükten bahsedilmemekle birlikte kendi kohortumuzda 52.hafta klinik yanıtları göz önünde bulundurulduğunda İnfliksimab diğer ajanlardan daha iyi yanıt oranlarına sahip olduğunu gözlemledik. Tedavide kalım oranlarının da İnfliksimab kolunda daha yüksek olduğunu izledik. Hasta ve hastalık özelliklerinin biyolojik ajan yanıtlarını öngörmede etkili olabileceğini özellikle hastalık süresi ve ekstra-intestinal tutulum gibi alanlarda gözlemledik. Anahtar Kelimeler: İnflamatuar barsak hastalıkları, Crohn hastalığı, Ülseratif kolit, Biyolojik ajanlar, Adalimumab, İnfliksimab, Primer yanıtsızlık, Sekonder yanıtsızlık, Tedavide kalım
Çölyak hastalığı olan çocuklarda tanı ve izlemde bağırsak dışı belirti ve bulguların değerlendirilmesi
Amaç: Çölyak hastalığı (ÇH) olan çocuklarda tanıda saptanan ve izlemde ortaya çıkan bağırsak dışı belirti ve bulguların değerlendirilmesi ve glütensiz diyetin etkisinin belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Çocuk Gastroenteroloji Bilim Dalı'nda ÇH tanısı ile en az 1 yıldır izlenmekte olan 6 ay-18 yaş aralığındaki çocukların tanı sırasında ve izlemde demografik verileri, klinik ve laboratuvar bulguları ve bu bulguların glütensiz diyete uyumu geriye dönük olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya ortanca yaşı 8 yıl (7ay-17yıl) olan 135 hasta [88 kız (%65,2)] dahil edildi. Başvuruda hastaların %21,5'inde (n=29) sadece gastrointestinal (Gİ) yakınmalar, %24,4'ünde (n=33) sadece bağırsak dışı belirti ya da bulgular, %38,5'inde (n=52) hem gastrointestinal hem de bağırsak dışı belirti ya da bulgu mevcuttu. Hastaların 21'inde (%15,5) herhangi bir yakınma yoktu. Tanıda hastaların %11,9'u selektif İmmünglobulin A eksikliği, %10,4'ü Tip 1 diyabetes mellitus, %3'ü otoimmün tiroidit, %1,5'i hipogammaglobulinemi, %1,5'i Down sendromu ile izlenmekteydi. Hastaların ortanca izlem süresi 40 ay (12-135 ay)'dı. Belirtiler başladıktan sonra tanıya kadar geçen süre ortanca 7 ay (0-120 ay) olup yaş arttıkça tanıya kadar geçen sürenin uzadığı belirlendi (p= 0,014). İzlemleri sırasında 86 (%63,7) hastanın glütensiz diyete tam uyumlu olduğu, diğerlerinin ortanca 20 ay (1-89 ay) süre ile diyete uymadıkları saptandı. Başvuruda olan karın ağrısı, ishal, dirençli kabızlık, tekrarlayan kusma, kilo kaybı, tekrarlayan aftöz stomatit, halsizlik, saçlarda dökülme yakınmaları, anemi, alanin aminotransaminaz (ALT) yüksekliği, albümin düşüklüğü, folat eksikliği glütensiz diyet başlandıktan sonra tamamen düzeldi. Tanı sırasında olmayan ancak izlemde diyete uyumdan bağımsız olarak yeni ortaya çıkan belirti ve bulgular; vitamin D eksikliği (n:30, %22,2), vitamin B12 eksikliği (n:28, %20,7), ferritin düşüklüğü (n:18, %13,3), tekrarlayan karın ağrısı (n=12, %8,9), kemik mineral dansitesi düşüklüğü (n:8, %5,9) tekrarlayan aftöz stomatit (n=6, %4,4), kabızlık (n: 5, %3,7), ishal (n: 5, %3,7), aspartat aminotransferaz yüksekliği (n:5, %3,7), dispeptik yakınma (n:4, %3), ALT yüksekliği (n:3, %2,2), folat eksikliği (n:2, %1,5), çinko eksikliği (n:2, %1,5), otoimmün tiroidit (n:2, %1,5), puberte gecikmesi (n:1,%0,7), kilo kaybı (n:1,%0,7), eklem ağrısı (n:1,%0,7), hipoalbüminemi (n:1,%0,7) idi. Hastaların diyete uyum durumu ile izlemde tekrarlayan ya da yeni ortaya çıkan bu belirti ve bulgular arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p>0,05). Sonuç: Çölyak hastalığı olan çocuklarda tanıda bağırsak dışı belirtilerin de Gİ belirtilere benzer sıklıkta görüldüğü, belirtilerin çoğunlukla glütensiz beslenme ile düzeldiği, ancak diyete uyumdan bağımsız olarak yeni belirti/bulgu ortaya çıkabildiği saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Bağırsak dışı belirtiler; Çocuk; Çölyak hastalığı; Glütensiz diyet,
Konstipasyon baskın irritabl bağırsak sendromu olan bireylerde inülinin bağırsak semptomları ve yaşam kalitesi üzerine etkisi
Bu araştırma, konstipasyon baskın İrritabl bağırsak sendromu olan bireylerde inülinin bağırsak semptomları ve yaşam kalitesi üzerine etkisini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Araştırma 21-63 yaş aralığında konstipasyon baskın İBS tanısı alan bireyler (n=34) ile tamamlanmıştır. Bireyler prebiyotik grubu [(n=17) (günde iki kez 4,6 g (İnülin=toplam 9,2 g) inülin/oligofruktoz 50/50 karışımı)], ve plasebo [(n=17), (Maltodekstrin=9,2 g)] grubu olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Müdahale süresi 8 hafta olup, müdahale başlangıcında, 1. ay ve 2. ay sonunda katılımcıların antropometrik ölçümleri, biyokimyasal bulguları, besin tüketim sıklığı, besin tüketim kayıtları alınmıştır. Ayrıca müdahale başlangıcında, 1. ay ve 2. ay sonunda Bristol Dışkılama Skalası, İBS-Semptom Şiddet Skoru Ölçeği (İBS-SŞS), İBS-Visual Analog Skala, İBS-Yaşam Kalitesi Ölçeği (İBS-YKÖ) ve Beck Depresyon Ölçeği uygulanmıştır. Verilerin istatiksel analizinde SPSS yazılım programından yararlanılmıştır. Çalışmada prebiyotik grubunun yaş ortalaması 38,58±2,03 yıl, plasebo grubunun ise 38,05±3,17 yıldır. Çalışmanın büyük bir çoğunluğu kadınlardan (%76,4) oluşmaktadır. Araştırma grupları arasında yaş, cinsiyet, medeni durum, sigara içme, alkol tüketme, fiziksel aktivite, doktora başvurma sebebi ve komorbid hastalık dağılımları benzerdir. Çalışma süresince prebiyotik grubunun protein alımının, plasebo grubunun ise yağ alımının daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Prebiyotik grubunun protein yüzdesi zamana bağlı olarak çalışmanın sonunda anlamlı olarak artmıştır (p<0,05). Her iki grubun büyük çoğunluğu başlangıç, 1. ay ve 2. ay ölçümlerinde sedanter grupta yer almaktadır. Gruplar arasında sadece beden kütle indeksi (BKİ) başlangıç ve 1. ay ölçümlerinde anlamlı farklılık bulunmaktadır (p<0,05). Prebiyotik grubunun vücut yağ yüzdesinin çalışmanın sonunda anlamlı olarak azaldığı görülmüştür (p<0,05). Prebiyotik grubunda açlık kan glukozu, kreatinin, total kolesterol ve AST değerlerinin zamana bağlı olarak çalışmanın sonunda anlamlı olarak azaldığı görülmüştür (pzaman<0,05). Prebiyotik grubunda toplam İBS-YKÖ puanı çalışma sonunda artış gösterirken (pzaman<0,05), toplam İBS-SŞS puanı azalmıştır (p<0,001). Toplam İBS-SŞS puanı grup ve zaman etkileşim etkisi bakımından istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur [p<0,05]. Prebiyotik grubunda karın ağrısı, kabızlık durumu, şişkinlik/gaz, semptomların günlük yaşantıya etkisi parametrelerinde çalışma sonunda anlamlı olarak iyileşme gözlendiği saptanmıştır (p<0,05). Bireylerde kabızlık durumunda grup ve zaman etkileşimi bakımından iyileşme gözlenmiştir (p<0,05). Prebiyotik grubunun 1. ay ve 2. ay BKİ değerleri ile yaşam kalitesi puanları arasında negatif ve orta düzeyde bir ilişki vardır (p<0,05). Sonuç olarak, konstipasyonu olan bireylerde inülin takviyesinin yaşam kalitesi ve bağırsak fonksiyonları üzerinde dışkı sıklığı, kıvamı ve geçiş süresi açısından güvenilir ve yararlı etkiye sahip olabilir. Ancak prebiyotik grubunun, plasebo grubuna göre dışkılama türü, enerji, makro besin ögeleri alımları, depresyon açısından belirgin bir üstünlüğü bulunmamıştır. Bireylere düzenli ana ve ara öğün tüketimi, yeterli enerji, makro besin ögesi ve sıvı alımı, semptom oluşumuyla ilişkiliyse kafein, alkol ve yağ alımlarını azaltması, uygun posa alımının sağlanması ve artırılması, fiziksel aktiviteye teşvik edilmesi ve streslerini azaltmaya yönelik psikolojik destek (bilişsel davranış terapisi) önerilebilir. Bireylerin tanı aldıkları ilk andan itibaren beslenmelerinin bir diyetisyen tarafından değerlendirilmesi ve beslenme tedavilerinin takip edilmesi büyük önem taşımaktadır.
Gastrointestinal stromal tümör tanılı hastaların klinik ve biyokimyasal belirteçlerin prognoz üzerine etkisi
Gastrointestinal stromal tümörler gastrointestinal sistemin en sık gözlenen mezenkimal tümörleridir. Karın ağrısı, kanama, karında kitle gibi semptomları olabileceği gibi insidental olarak da tespit edilebilir. En sık mide ve ince barsakta gözlenir. Bilinen tek küratif tedavi halen cerrahi sınırlar negatif olarak yapılan cerrahi operasyondur. Medikal tedavi olarak imatinib kullanılabilir. İmatinib direnci olan vakalarda ikinci basamak olarak sunitinib ve üçüncü basamak olarak regorafenib tercih edilebilir. Bu çalışmamızın amacı hastalık takibine yardımcı olabilecek, klinisyenlere tedavi seçenekleri ve hastalığın ilerlemesi hakkında fikir verebilecek prognostik belirteçleri saptayabilmek ve güncel literatür ile karşılaştırmaktır. Çalışmamızda Ocak 2010-Aralık 2021 tarihleri arasında Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine başvuran ve takipli olan GİST tanılı 70 hastamızın demografik, klinik, patolojik, biyokimyasal belirteçleri ve prognoza etkisi retrospektif olarak incelenmiştir. Çalışmamızda hastalarımızın çoğunluğu 50 yaşın üzerindeydi ve erkek hastamız daha fazlaydı. En sık tümör yerleşim yeri mideydi. Hastalarımızın çoğu AFIP sınıflamasına göre yüksek riskliydi. Cerrahi yapılan hastalarda hem genel sağkalım hem de progresyonsuz sağkalım cerrahi yapılamayan hastalara göre daha uzun olarak saptadık.Evre ile hem genel sağkalım hem de progresyonsuz sağkalım arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki mevcuttu.Progresyonsuz sağkalım üzerine kolon yerleşimli GİST olması olumsuz risk oluşturduğu bulundu. Adjuvan imatinib tedavisi almak progresyonsuz sağkalım üzerine olumlu etkili olarak mevcuttu. Yapılan çalışmamızda biyokimyasal belirteçler (LDH, Albümin, NLR, PLR, PNİ, Ca 19-9, CRP/ALB, LDH/ALB) ile prognoz ve genel sağkalım arasında anlamlı bir ilişki saptayamadık. Ancak metastatik GİST tanılı hastalarda LDH/Albümin değeri yüksekliğinin progresyonsuz sağkalım üzerine olumlu etkisini bulduk. Sonuç olarak bu çalışmada; GİST tanılı hastalarda sağkalım için etkili olabilecek ve klinisyenler için çıkarımlar sağlayabilecek birtakım parametreler tespit edilmiştir. Bu çalışma, gastrointestinal stromal tümörlerim birçok farklı prediktif ve prognostik değişkeni olan heterojen bir hastalık olduğunu vurgulamaktadır. Çalışmamızda değerlendirilen hasta sayısı geniş bir örneklem oluşturmamaktadır. Literatürdeki farklı sonuçların nedenlerini ortaya koymak için daha fazla hastayı içeren daha fazla sayıda çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimler: Gastrointestinal stromal tümör, sağkalım, prognoz, imatinib
Sıçanlarda oluşturulan ülseratif kolitte biber tuzu'nun etkisinin araştırılması
Ülseratif kolit (UK), önemli bir halk sağlığı olan, gastrointestinal sistemin kronik ve tekrarlayan bir inflamatuar hastalığıdır. İnflamasyonun sürmesi ve bağırsak bariyerinin bozulması, UK'in temel histopatolojik sorunlarıdır. Bu nedenlerle, kolon mukozal yapısında değişiklikler, epitelde erozyonlar meydana gelir. Biber tuzu, Denizli ili Acıpayam ilçesinin yöresel baharatıdır. İçeriğinde birçok antioksidan özelliği olan bitki yer alır. Bu çalışmada, UK'de kalın bağırsak dokusunda biber tuzunun olası koruyucu etkisinin olup olmadığı ışık mikroskobu düzeyinde araştırılmıştır. Bunun için, kontrol grubu (Grup 1), asetik asitle UK oluşturulmuş grup (Grup 2), biber tuzu verilen grup (Grup 3) ve biber tuzu verilen UK oluşturulmuş grup (Grup 4) olmak üzere 10 erkek sıçan içeren 4 grup oluşturulmuştur. Grup 3 ve 4 sıçanlarına 7 hafta süresince gavaj yoluyla biber tuzu verilmiştir. Süre sonunda, kalın bağırsak dokularına, genel histolojik yapı için hematoksilen & eozin (H&E), asidik mukoz madde için alsiyan mavisi (AB) ve mast hücre sayımı için toluidin mavisi (TB) boyamaları yapılmıştır. Preparatlar ışık mikroskobu ile incelenmiş ve fotoğraflanmıştır. H&E histokimyası ile grup 4'ün kolon epitelinde; luminal yüzeyde daha az hasar/erozyon ve daha az inflamatuar hücre göçü ile hemoraji gözlenmiştir. AB histokimyasal boyama sonucunda, tüm grupların kolon bezlerindeki goblet hücrelerindeki asidik mukoz madde boyanma yoğunluğunda, genel olarak belirgin bir fark görülmemiştir. Mast hücreleri sayım sonuçlarında ise, grup 4'de grup 2'ye göre daha fazla, grup 3'de grup 1'e göre az artış belirlenmiştir. Sonuç olarak, UK'li gruplarda, kolon yapısında dejeneratif değişiklikler izlenmiştir. Grup 4'de mast hücre sayısında daha fazla artışın belirlenmesi, bu hücrelerin bağışıklık sistemini indükleyici rolünün olması nedeniyle anlamlı bulunmuştur. Bununla birlikte, bir ön çalışma niteliğinde olan bu çalışmanın, farklı parametrelerle araştırılarak desteklenmesi gerekliliği vardır. Anahtar kelimeler: Ülseratif kolit, Biber tuzu, Mukoz madde, Mast hücresi
Gastrointestinal inflamasyonlu köpeklerde serum diamin oksidaz, zonulin, laktat ve D-dimer seviyelerinin tespiti
Amaç: İntestinal sistem patojenlere karşı bir savunma bariyeri gibi görev alırken aynı zamanda seçici emilim yoluyla temel besinlerin, iyonların ve diğer bileşiklerin metabolizmada kalmasını veya atılımını düzenler. Sızıntılı bağırsak da denilen patolojik durum bu bariyer işlevi bozukluğunda ve seçici geçirgenlik işlevinde değişiklikler meydana geldiğinde şekillenir. Ölüm veya hastalık, bağırsak duvarından "sızan" toksin ya da patojenlerin sistemik etkilerinin ve sonrasında başlayan inflamatuvar aracıların üretimini içeren bağışıklık tepkisinin bir sonucudur. Sızıntılı bağırsak bu nedenle hem hayatı tehdit eden bağırsak tıkanıklıklarına hem de hayatı olumsuz yönde etkileyebilecek kronik hastalıklara yol açmaktadır. Erken tanı, prognoz ve komplikasyonların öngörülebilmesi ve olguların risk kategorilerine ayrılması amacıyla kullanılan biyobelirteçler klinik kullanımda oldukça yararlıdır. Bu konuda farklı etiyolojik nedenlerle oluşan gastrointestinal inflamasyonda diamin oksidaz, zonulin, laktat ve D-dimer'ın sızıntılı bağırsağın tespitinde diyagnostik biyobelirteçler olarak rutinde kullanımının, teşhis ve sağaltım protokolleri konusunda fayda sağlayacağı düşünüldüğünden, analiz sonuçlarının bu bağlamda değerlendirilmesi çalışmamızın ana hedefi olmuştur. Gereç ve Yöntem: Çalışma kapsamında en az 1 gündür süre gelen diyare, kusma gibi gastroenteritis semptomları ile getirilen ve en az 1 ay öncesine kadar antibiyotik kullanmamış olan 62 hasta değerlendirilmiştir. Olgular yaş, ırk ve cinsiyet anlamında bir sınıflandırmaya tabii tutulmazken, etiyolojik sınıflandırma dikkate alınmıştır (Tablo 9). Kontrol grubu, aşıları ve antiparaziter tedavileri düzenli yapılan ve klinik olarak sağlıklı bulunan 10 köpekten oluşturulmuştur. Çalışma grubundaki olgulardan herbiri için Vena cephalica antebrachii'den antikoagülanlı tüplere 2'şer ml kan alınarak D-dimer ve laktat ölçümleri gerçekleştirilmiş ve ELISA ile gerçekleştirilecek DAO ve zonulin testi için antikoagülansız tüplere 2' şer ml kan alınıp santrifüje edilen örnekler -80 derecede saklanmış ve ELISA testleri akredite laboratuvarda yapılmıştır. Örneklerin hemolize ya da hiperlipidemik olmamasına dikkat edilmiştir. Bulgular: Çalışma kapsamına 0-5 yaşlı her iki cinsiyette ve farklı ırklarda 72 adet köpek dahil edilmiştir. Analizleri yapılan hastalarda ortalama ± standart hata yönünden DAO seviyelerinde (ng/mL) kontrol grubu ile parvoviral enteritis grubu arasında istatistiksel olarak bulunan fark (p<0,0001) anlamlı olarak değerlendirilmiştir. Yine DAO seviyelerinde (ng/mL) ortalama ± standart hata yönünden kontrol grubu ile corona virüs grubu arasında istatistiksel olarak bulunan fark (p<0,05) anlamlı olarak değerlendirilmiştir. Ortalama ± standart hata yönünden zonulin seviyelerinde (ng/mL), kontrol grubu ile Distemper virüs grubu arasında istatistiksel olarak bulunan fark (p<0,001), kontrol grubu ile miksamatöz ko-infeksiyöz grup arasındaki istatistiksel fark (p<0,05), kontrol grubu ile parvoviral enteritis grubu arasındaki istatistiksel farkların (p<0,01) tamamı anlamlı olarak değerlendirilmiştir. Laktat seviyelerinde (mmol/L) ortalama ± standart hata yönünden kontrol grubu ile non-infeksiyöz grup ve parvoviral enteritis grubu arasında istatistiksel olarak bulunan fark (p<0,01), kontrol grubu ile Distemper virüs grubu arasında istatistiksel olarak bulunan fark kontrol grubu ile corona virüs grubu arasında istatistiksel olarak bulunan fark (p<0,0001), yine kontrol grubu ile giardiazis grubu arasında istatistiksel olarak bulunan farkların (p<0,05) tamamı anlamlı olarak değerlendirilmiştir. Ortalama ± standart hata yönünden D-dimer seviyelerinde (mg/dL) kontrol grubu ile parvoviral enteritis grubu arasında ve yine kontrol grubu ile miksamatöz ko-infeksiyöz grup arasında istatistiksel olarak fark (p<0,01), kontrol grubu ile Distemper virüs grubu arasındaki fark (p<0,001) anlamlı olarak değerlendirilmiştir. Çalışmaya dahil edilen köpeklere ait serum örneklerinden elde edilen DAO, zonulin, laktat ve D-dimer verilerinin ortalama ve standart hata değerleri tablolaştırılmıştır (Tablo 14). Verilerin homojenite testleri Shapiro-Wilk analizine göre gerçekleştirildiğinde normal dağılmadığı ve transformasyon işlemlerine normalitenin sağlanamadığı belirlenmiştir. Bu kapsamda non-parametrik test tekniklerinden Kruskall-Wallis ANOVA yardımı ile incelenen parametrelere ait karşılaştırmalar yapılmıştır. Tüm analizler Graphpad Prism 9.2.0 (Dotmatics, Amerika) programında gerçekleştirilmiş olup analizlerde p<0,05 olarak tespit edilen durumlar istatistiksel anlamlı kabul edilmiştir. Sonuç: Analizleri yapılan hastalar ile kontrol grubu arasında anlamlı farklar bulunmuştur. Değişik etiyolojik sebeplerle gastrointestinal inflamasyona sahip köpeklerde DAO, zonulin, laktat, D-dimer, sızıntılı bağırsağın potansiyel biyobelirteçleri olarak umut vadetmektedir. Anahtar Kelimeler: D-dimer, Diamin Oksidaz, Laktat, Sızıntılı Bağırsak, Zonulin
Acil servise başvuran gastrointestinal sistem kanamalı hastalarda kan üre azotu (BUN)/ kreatinin oranının, PT APTT'nin, hematokrit düzeylerinin, trombosit sayısının ve ortalama trombosit hacmi (MPV)'nin mortalite ve morbidite üzerine etkisinin araştırılması
Amaç: Acil servise GİS kanama tanısı konan hastalarda demografik, klinik ve laboratuvar parametrelerinin, hastaların mortalite ve morbiditesi üzerinde etkili olup olmadığının araştırılması amaçlandı. Gereç ve yöntem: Çalışmamız 01.06.2018-01.06.2019 tarihleri arasında acil servise başvuran GİS kanamalı 113 olguda retrospektif olarak yapıldı. Hastaların cinsiyeti, yaşı, başvuru şikayeti, komorbid hastalıkları ve ilaç kullanımı, kanama bölgesi, laboratuar parametreleri, endoskopi bulguları, yatırıldığı birim ve mortalite durumu incelendi. Verilerin analizinde Kolmogorov-Smirnov, Mann Whitney-U, Ki-kare, Fisher Exact ve logistic regresyon analizi kullanıldı. Bulgular: Olguların yaş ortancası 67 yıl olup, %61,9'u erkekti. Hastaların %67,3'ünde ek hastalık saptandı. Alt GİS kanamalı olgularda ülseratif kolit, hemoroid ve diğer ek komorbidite varlığının sıklığı yüksek saptandı (p<0,05). Üst GİS kanamalı olgularda hematemez ve melena sıklığı anlamlı olarak yüksek iken, hematokezya alt GİS kanamalı olgularda anlamlı olarak yüksekti (p<0.05). Çalışmamızda Hb 9 gr/dl, Hct %27,5, MPV 10,4 μl, trombosit 225 x103/mm3 ortanca değerlerinde saptandı. GİS kanama seviyesi ve mortalite ile Hb, Hct, MPV ve trombosit değerleri arasında ilişki saptanmadı (p>0.05). Çalışmamızda kreatinin 0,8 mg/dl, BUN 24 mg/dl, BUN/kreatinin oranı 26 ortanca değerlerinde bulundu. GİS kanama seviyesinin kreatinin düzeyi ile arasında ilişki saptanmadı (p>0.05). Üst GİS kanamalı olgularda, BUN düzeyi ve BUN/kreatinin oranı anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0.05). Olguların %47,8'inin servise ve %52,2'sinin yoğun bakıma yatırıldığı saptandı. Çalışmamızda mortalite oranı %4,4 düzeyinde olup, hiçbir faktörün mortaliteyi tek başına etkilemediği saptandı (p>0.05). Sonuç olarak GİS kanamalı olgularda birçok faktör hasta kliniği üzerinde etkili iken, mortaliteyi değiştirmediği saptandı. Bu durum mortal seyreden hasta sayısı ile ilişkili olabilir. Bu nedenle daha geniş vaka serilerine ihtiyaç vardır Anahtar kelimeler: GİS kanama, acil servis, hematolojik parametreler, mortalite