Mesane hastalıkları
Bu konu başlığı altında 56 tez
Mesane kanseri olan hastalarda radikal sistektomi sonrası böbrek fonksiyonunun değerlendirimesi
Radikal sistektomi alt üriner sistemin kaçınılmaz rekonstrüksiyonunun gerektiği üriner diversiyon işlemi ile yapılmaktadır. Radikal sistektomi sonrası böbrek fonksiyonlarında bozulma önemli morbidite nedenlerinden biridir. Çalışmamızda radikal sistektomi sonrası böbrek fonksiyonlarındaki bozulma ile ilişkili risk faktörlerini belirlemeyi amaçladık. Çalışmamıza Ocak 2007 ve Aralık 2021 tarihleri arasında mesane kanseri nedeniyle radikal sistektomi ameliyatı yapılan 179 hasta dahil edildi. Değişkenler retrospektif olarak değerlendirildi. Böbrek fonksiyonları kreatinin bazlı tahmini glomerüler filtrasyon hızı (GFH) kullanılarak belirlendi. Böbrek fonksiyonlarındaki bozulma postoperatif takiplerde hesaplanan GFH'ler arasındaki farkın anlamlı olması olarak tanımlandı. İlk 6 aylık takipte yaş arttıkça böbrek fonksiyonları daha fazla bozuluyordu (p<0,05). Ortotopik yeni mesane uygulanan hastalarda GFH azalmasının ileal konduit ve üreterokutanostomiye göre daha fazla olduğunu bulduk (sırasıyla p=0,003 ve p=0,001). Mesane kanserinin evresi arttıkça böbrek fonksiyonları daha çok bozuluyordu (p=0,03). Akut piyelonefrit geçiren hastaların postoperatif takiplerinde böbrek fonksiyonlarındaki bozulma anlamlı bulundu (p=0,002). Sonuç olarak radikal sistektomi sonrası ileri yaştaki hastalarda böbrek fonksiyonları erken dönemde daha fazla bozulmaktadır. Tümörün patolojik evresi böbrek fonksiyonlarındaki azalmayı öngörmek için kullanılabilir. İnfeksiyon riskinin azaltılması böbrek fonksiyonlarındaki bozulmayı önleyebilir.
Kasa invaze olmayan mesane kanseri nedeniyle intravezikal BCG tedavisi alan hastalarda serum fibronektin düzeyi ve fibronektin gen polimorfizminin değerlendirilmesi
Mesane kanserleri, dünya genelinde en sık saptanan kanserler arasında 10. sırada yer alan, sık nüks eden ve hastaları uzun süreli invaziv sürveyansa tabi tutan, genellikle invaziv olmayan tümörlerden, hastalığa özgü yüksek mortaliteye sahip agresif ve invaziv tümörlere kadar değişkenlik gösterebilen bir spektruma sahip olan tümörlerdir. Çalışmamızda kasa invaze olmayan mesane kanseri olan ve tedavide intravezikal BCG uygulanan hastalar ile herhangi bir malignitesi bulunmayan bireyler arasındaki, serum fibronektin düzeyleri ve fibronektin gen polimorfizmlerinin, mesane kanseri tanısındaki ve hastalığın tedaviye yanıtı üzerindeki etkilerini öngörebilmeyi amaçladık. Çalışmaya kasa invaze olmayan mesane kanseri nedeniyle intravezikal BCG tedavisi uygulanan 73 hasta ve herhangi bir malignitesi bulunmayan 56 birey dahil edildi. Bireylerin tamamının sosyodemografik verileri incelendi. Serum Fibronektin düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. Fibronektin geni RS10202709 ve RS 35343655 gen polimorfizmleri için ise PCR testi uygulandı. Sürekli ölçümler ve demografik faktörlere ait gruplar arası farklılıklar incelendi. Yaş, cinsiyet, sigara kullanımı ve vücut kitle indeksi bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık izlenmedi (Tablo 6 ve Tablo 9). Hasta grubunun fibronektin düzeyi ortalaması 76,794±66,998 ng/ml, kontrol grubunun fibronektin düzeyi ortalaması 50,486±25,156 ng/ml bulundu ve serum fibronektin düzeyleri bakımından bulunan bu farklılıklar istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,003). RS35343655 ve RS10202709 gen polimorfizmleri ile ortalama serum fibronektin düzeyleri ve intravezikal BCG tedavisine yanıt açısından ise istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmedi (Tablo 12, Tablo 13 ve Tablo 14). Sonuç olarak kasa invaze olmayan mesane kanserli hastalar ile kontrol grubu arasında, serum fibronektin düzeyleri arasındaki anlamlı bulunan bu farklılık, serum fibronektin düzeyinin, mesane kanseri tanı aşamasında bir tümör biyobelirteci gibi değerlendirilebileceğini, ancak fibronektin gen polimorfizmlerinin mesane kanseri tanısında veya tedaviye yanıtının değerlendirilmesinde prognostik bir öneminin olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar kelimeler: Mesane kanseri, serum fibronektin, gen polimorfizmleri, intravezikal BCG tedavisi
Mesane kanserli hastalarda kanda dolaşan tümör hücrelerinin akan hücre ölçer cihazı ile tespiti
Mesane kanseri ürotelyumdan kaynaklı kanserler içinde en sık görülen malignitedir. Dünya genelinde yaşa bağlı görülme oranı; erkeklerde 100 000'de 10.1, kadınlarda ise 100 000'de 2.5'tir. İnvaziv olmayan mesane kanseri, tümör derinliğine bağlı olarak, çoğunlukla transüretral rezeksiyon (TUR) ile tedavi edilir. Yüksek dereceli, invaziv olmayan ve tekrarlayan mesane kanserleri radikal sistektomi (RC) ile tedavi edilir. İnvaziv olan mesane kanserlerinde de radikal sistektomi altın standart tedavi şeklidir. Metastaz; periferik kan dolaşımındaki tümör hücrelerinin varlığı ile doğrudan ilişkilidir ve kanserden ölümlerin başlıca sebebi; dolaşımdaki tümör hücrelerinin (CTC'ler) primer tümörden ayrılarak diğer organlara yayılarak metastaza sebep olmasıdır. CTC'lerin varlığı ve sayısı ile metastaz görülme durumu ilişkilidir. Radikal sistektomi sonrası CTC varlığı kötü sağkalımı göstermektedir. Son derece heterojen bir doğaya sahip CTC'ler oldukça nadir bulunduklarından dolayı kantitatif analizleri daha avantajlıdır. Çalışmamızda, TUR veya RC ile tedavi edilen mesane kanserli hastaların 7.5 ml kan örneklerinde CTC saptanması hedeflenmiştir. 10 mesane kanserli hastada; akan hücre ölçer cihazında belirteçler EpCAM, CK 14, 15, 16, 19 ve CK 7, 8 ile pozitif seçilim, CD45 negatif seçilim ile CTC tespit edilmiştir. 10 hastanın 5'inde (%50) CTC sayıları opere öncesi ve opere sonrası olarak değerlendirilmiştir. Opere sonrası CTC sayılarında anlamlı düşüş gözlenmiştir (Z=2.032; p=0.042). Çalışmamıza dahil edilen 10 kontrol bireyinde CTC'ye rastlanmamıştır.
İnvaziv mesane tümörü nedeniyle radikal sistektomi yapılan hastalarda prognoza etkili faktörlerin belirlenmesi
Bu çalışmada, kasa invaziv mesane kanseri nedeniyle radikal sistektomi uyguladığımız ve takip ettiğimiz hastalarda prognostik faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla 01.01.2010 ile 01.01.2022 tarihleri arasında radikal sistektomi uyguladığımız 169 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların 138'i erkek (%81.7), 31'i kadındı (%18.3). Yaş ortalaması 63.97 yıl ve ortalama takip süresi 31.31 ay olup, izlem sonunda 67 hasta (%39.6) vefat etmiş olup, vefat eden 67 hastanın 43'ünün (%64.2) mesane kanserinden dolayı kaybedildiği görüldü. Genel sağkalımda; hasta yaşının (p=0.036), klinik T evresinin (p=0.016), operasyon öncesindeki serum kreatinin yüksekliğinin (p=0.025) ve hidronefroz varlığının (p=0.004), cerrahi sınır pozitifliğinin (p<0.001), lenfovasküler invazyon varlığının (p<0.001), patolojik T evresinin (p=0.008), patolojik N evresinin (p<0.001), takipte lokal ya da uzak nüks gelişiminin (p<0.001), hastalıksız sağkalımda ise; klinik T evresinin (p<0.001), operasyon öncesinde anemi varlığının (p=0.012), serum kreatinin yüksekliğinin (p=0.022) ve hidronefroz varlığının (p=0.001), sistektomi materyalindeki rezidü tümör boyutunun (p=0.048), cerrahi sınır pozitifliğinin, lenfovasküler invazyon varlığının (p<0.001), patolojik T ve N evresinin (p<0.001) prognoza etki eden faktörler olduğu görüldü. Çok değişkenli analizde, hasta yaşının, cerrahi sınır tutulumunun, patolojik lenf nodu evresinin, lokal ya da uzak nüks gelişiminin genel sağkalımda; cerrahi sınır tutulumunun ve patolojik lenf nodu evresinin ise hastalıksız sağkalımda bağımsız prognostik faktörler olduğu görülmüştür. Primer ve kas invaziv hastalığa progresyon gösteren hastalar arasında genel (p=0.564) ve hastalıksız (p=0.752) sağkalım farkı izlenmemiştir. Yine TUR-Tm ile radikal sistektomi arasındaki süre 90 günden önce olan hastalarla 90 günden sonra olan hastalar kıyaslandığında genel (p=0.484) ve hastalıksız (p=0.537) sağkalım farkı saptanmamıştır.
Üriner mikrobiyota ve mesane kanseri ilişkisi değerlendirilmesi
Son yıllarda genitoüriner sistem mikrobiyomunun, mesane kanseri de dahil olmak üzere ürolojik tümörlerin gelişiminde ve ilerlemesinde önemli bir rol oynayabileceği gösterilmiştir. Bu çalışmada mesane kanseri olan hastalarda tanı anında idrar mikrobiyota analizinin değerlendirilmesi planlandı. Çalışmaya Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Ana Bilim Dalın'da mesane kanseri tanısını almış fakat tedaviye başlanmamış 30 hasta ve benzer demografik özellikte 20 sağlıklı kişi dahil edildi. Mesane kanseri ve sağlıklı kontrol grubunda idrar mikrobiyota analizleri değerlendirildi. Mesane kanseri grubu kas invaziv mesane kanseri (KIMK) ve kas invaziv olmayan mesane kanseri (KIOMK) olarak ikiye ayrıldı. Çalışmada gruplar arasında anlamlı bakteri kompozisyonlarını belirlemek için LEfSe (linear discriminant analysis effect size) analizi (LDA eşik değeri >2, p<0.05) kullanıldı. Mesane kanseri grubunda ve sağlıklı kontrol grubunda filum düzeyinde en sık Firmicutes, cins düzeyinde en sık Enterococcus, tür düzeyinde en sık Lactobacillus iners saptanmıştır. Kas invaziv mesane kanseri (KIMK) olgularında idrar mikrobiyota incelemesinde tür düzeyinde Veillonella dispar (%70.9) en sık saptanırken, Lactobacillus helveticus (%11.3), Lactobacillus iners (%6.0) şeklinde sıralanmakta idi. KIOMK olgularında idrar mikrobiyota incelemesinde tür düzeyinde L. iners (%46.7) en sık saptanırken, Staphylococcus saprophyticus (%12.9), Eggerthella lenta (%12.4) şeklinde sıralanmakta idi. KIMK grubunda cins düzeyinde Staphylococcus ve tür düzeyinde Staphylocccus_s baskın olarak saptandı. KIOMK grubunda ise cins düzeyinde Streptococcus, Bifidobacterium Ruminococcus baskın saptandı. Çalışmamızda mesane kanseri olgularında tanı anında idrar mikrobiyotasının sağlıklı kontrollerden farklı olduğu, bunun yanında mesane kanseri olgularında kas invazyonu varlığına göre de mikrobiyota kompoziyonun değiştiği gösterildi. Bu değişikliklerin mesane kanseri tanısında ve tedavi izleminde kullanılması ile ilgili daha geniş çalışmalara gereksinim duyulmaktadır.
Mesanenin ürotelyal karsinomlarında maspin ekspresyonunun tümör derece ve evresi ile ilişkisi
Çalışmamızda mesanenin ürotelyal karsinomlarda maspin'nin immünhistokimyasal yöntemle ekspresyon'u araştırılmış, klinikopatolojik parametreler ile ilişkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Maspin serpin (serin proteaz inhibitörü) ailesinin bir üyesidir ve çeşitli tümör tiplerinde, tümör büyümesi ve anjiyogenez inhibitörü olduğu ve metastazı baskılayıcı olduğu gösterilmiştir. Mesane tümörlerinde prognozu belirleyen en önemli faktörler; tümörün histolojik derecesi ve evresidir. Çalışmaya alınan örnekler, 2005-2011 yılları arasında transüretral rezeksiyon-mesane (TUR-M) yapılarak Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı tarafından ürotelyal karsinom tanısı almış 67 vakadan oluşuyordu. Vakalar DSÖ/ISUP 2004 derecelendirme sistemine göre 3'ü DMPPÜN, 25'i DDÜK, 39'ı YDÜK olarak sınıflandırıldı. Patolojik evreleme sistemine göre 35 pTa, 17 pT1, 12 pT2, 1 pT3, 2 pT4 vakadan oluşmakta idi. Çalışmamızda histolojik derece ile invazyon ve pT evre arasında anlamlı derecede bir ilişki bulundu. Histolojik derece arttıkça invazyon ve pT evre anlamlı olarak artış göstermekteydi (p=0,001). Çalışmamızda 57 (%85,1) tümör olgusu maspin pozitifliği gösterdi. Maspin ekspresyon seviyesine göre 4 olgu (%6) +1, 26 olgu (%38.8) +2, 27 olgu (%40.3) +3 olarak dağılım gösterdi. Maspin pozitifliği istatistiksel olarak anlamlı olmasa da noninvaziv ve düşük dereceli olgularda daha fazla idi. Maspin ekspresyon seviyesi dikkate alındığında histolojik derece ve pT evre ile anlamlı ilişkili saptandı (p=0,009, p=0.020). Maspin ekspresyon skoru pT evre ve histolojik derece ile anlamlı negatif korelasyon saptandı (r=-0.283, p=0.020) (r=-0.316, p=0.009). Maspin ekspresyon ile tümör rekürrensi ve tümör nedenli ölüm arasında anlamlı bir korelasyona rastlanmadı (p =0,933,p=0.208). Sonuç olarak bulgularımıza göre mesane ürotelyal karsinomlarında maspin ekspresyonu düşük derece ve evre ile ilişkilidir. Bulgularımız mesane tümörlerinde maspin ekspresyonunun değerlendirilmesinin tümörün davranışının tahmininde yararlı bir prognostik belirleyici olabileceğini düşündürmektedir.
Mesane kanserinde HSA-MİR-203A-3P ile lncrna tug1 arasındaki ilişkinin araştırılması
Mesane kanseri en sık görülen kanserlerden biridir. Bu hastalığın tedavisine yönelik yapılan çalışmalara rağmen, bu hastalığa bağlı ölüm oranında kayda değer bir değişim meydana gelmemiştir. lncRNA Taurine Upregulated Gene 1 (TUG1) geni insanlarda birçok doku ve hücre hattında ifade edilmektedir. Her ne kadar TUG1 geninin görevi tam olarak anlaşılamamış olsa da, TUG1 gen ürününün PRC2 kompleksine bağlanarak hücre döngüsünde görevli genlerin ifadesine etki ettiği ve mesane kanserinde hücre çoğalmasını arttırıcı etkiye sahip olduğu bilinmektedir. Ayrıca, hsa-miR-203-3p'nin mesane kanserinde ifade seviyesinin azaldığı tespit edilmiştir. Bu veriler ışığında, bu çalışmada mesane kanseri hücre hattı CAL-29 kullanılarak, hsa-miR-203a-3p ile TUG1 geni arasında bir ilişki olup olmadığının araştırılması amacıyla CAL-29 hücre hattına taklitmiR- 203a-3p verilmiştir. Ancak, TUG1 geninin ifade seviyesinde anlamlı bir azalma meydana gelmemiştir (p>0,05). Bu durumda, hsa-miR-203a-3p TUG1 transkripti ile fiziksel etkileşim halindeki başka bileşenlere bağlanıyor olabilir bu nedenle mesane kanserinde dolaylı bir ilişkiye sahip olabilirler. TUG1 ile etkileşen diğer gen ürünlerinin daha detaylı araştırılmasıyla, mesane kanserinin oluşum mekanizması hakkında daha kapsamlı bilgi sahibi olunabilir.
İleal kondüit üriner diversiyon uygulanmış hastalarda üriner nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin düzeyinin güvenilirliği
Amaç: Radikal sistektomi (RC) ve ileal kondüit üriner diversiyon (ICUD) cerrahisi sonrası hastalarda kaçınılmaz metabolik değişiklikler meydana gelmektedir. Oluşabilecek metabolik komplikasyonları erken tanımak, önlemek ya da yavaşlatmak için serum kreatinin (SCr) ile serum sistatin C (ScysC) ve üriner nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin (uNGAL) ölçümlerinin ilişkisi değerlendirildi. Gereç ve Yöntem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Kliniği'nde Ocak 2022 ve Eylül 2022 tarihleri arasında açık RC ve ICUD uygulanan, tanı ve takipte hidronefrozu olmayan 14 hasta dahil edildi. Cerrahi öncesi 3. gün, cerrahi sonrası 1. ay ve 3. ayda aynı tüpten SCr ve ScysC ölçümleri yapıldı. Bu kan numuneleri ileeş zamanlı olarak idrar örnekleri toplandı ve uNGAL analizine kadar -80°Csaklandı. Tüm idrar numuneleri aynı anda aynı uzman doktor tarafından analiz edildi. Bulgular: RC ve ICUD uygulanan hastaların SCr ve ScysC ölçümlerinin ve tahmini glomerüler filtrasyon hızlarının (eGFR, eGRFcr ve eGFRcys) preop ve postop dönemde anlamlı korelasyon gösterdiği saptandı. uNGAL analizleri ile SCr, ScysC, eGFRcr, eGFRcys sonuçları ile ilişki görülmedi. KBH evrelemelerinde eGFRcrve eGFRcys arasında klinik uygulamlalarda önemli olabilecek farklılıklar gözlendi. Sonuç: KBH, RC ve UD'nin önemli komplikasyonları arasındadır. UD sıvı, elektrolit, idrar solütleri ve kreatinin metabolizması nedeniyle bu hasta grubunu özel kılmaktadır.Bulgularımız RC ve UD uygulanmış hastalarda böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesinde ScysC ve eGFRcys'nin daha güvenilir olacağını düşündürmektedir. Hesaplamaların güvenilirliği için daha geniş hasta popülasyonu ile SCr, ScysC, SCr ve ScysC'nin birlikte kullanıldığı eGFR hesaplamaları ile MAG3 gibi dinamik renal sintigrafi karşılaştırmalarının yapılması gereken çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Korelasyon, NGAL, radikal sistektomi, sistatinC, üriner diversiyon
Submukozal invazyonu olan yüksek dereceli mesane tümörü olan hastalarda klinik ve patolojik verilerin prognoza etkisi
Amaç: Mesane ürotelyal karsinomu tanısı koyulan hastaların %75'i tanı anında KİOMK'dir. KİOMK'lerinin zamanla %70'den fazlasında nüks, %10'dan fazlasında ise T2 progresyonu görülmektedir. Biz de çalışmamızda KİOMK'lerinde çeşitli demografik, klinik ve patolojik verilerin prognoz üzerine olan etkilerini incelemeyi amaçladık. Gereç Yöntem: Hastanemizde 2006-2018 yılları arasındaki patolojik değerlendirmesi T1G3 mesane ürotelyal karsinomu olan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların demografik verileri; yaş ve cinsiyet, klinik verileri; tümör boyutu, tümör sayısı ve NLR, patolojik verileri ise; submukozal invazyon derinliği, eş zamanlı CİS varlığı, eş zamanlı LVİ varlığı ve varyant histoloji varlığıydı. Bu verilerin KİOMK'lerindeki çeşitli prognostik faktörler ile ilişkisi istatistiksel olarak incelendi. Bulgular: Patolojik tanısı T1G3 olan 157 hastadan 63 tanesi kriterlere uymadığı için çalışma dışı bırakıldı. Çalışmaya dahil edilen 61 hasta primer, 33 hasta sekonderdi. Medyan takip süresi 36,50 (2-150) aydı. Hastaların 80'i (85,1%) erkek, 14'ü (14,9%) kadındı (p< 0,05). Yaş ortalaması erkeklerin 64,6±9,4 kadınların 68,1±12,3 idi (p> 0,05). Genel yaş ortalaması 65,19±9,9'du. Hastaların 47'sinde (50%) nüks, 27'sinde (28,7%) progresyon görüldü. Nükse kadar geçen süre ortalama 9±4 (1-83), progresyona kadar geçen süre ortalama 17.1±2 (2-70) aydı. Genel sağkalım ortalama 92,2±8,0 ay idi. Nüks ihtimali ve progresyon ihtimali açısından tümör boyutu (p= 0,039), tümör sayısı (p= 0,022), NLR (p= 0,048) ve eş zamanlı LVİ varlığı (p= 0,011) anlamlı bulundu. Nükse ve progresyona kadar geçen süre ile hiçbir parametre arasında korelasyon bulunmadı (p>0,05). Genel sağkalım ile sadece NLR arasında korelasyon bulundu (p= 0,048). Sonuç: Bu bulgulara göre tümör boyutu, tümör sayısı, NLR ve LVİ'nin KİOMK'lerinde prognostik öneminin olduğu görülmüştür. Diğer parametreler ile prognostik faktörler arasında korelasyon bulunmaması, çalışmanın retrospektif olmasına, hasta sayısının az olmasına, hasta gruplarının dağılımında heterojenite olmasına ve erken sistektomi yapılan hasta grubunun çalışmamızda yer almasına bağlı olabilir. Anahtar Kelimeler: Mesane kanseri, nüks, progresyon.
Aşırı aktif mesane semptomları olan hastalarda D vitamini eksikliğinin sıklığı, bu hastalarda D vitamini desteğinin tedavideki etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Aşırı Aktif Mesane (AAM) semptomları olan hastalarda D vitamini eksikliği sıklığını tespit ederek bu grup hastalara D vitamini desteği sonrasında AAM semptomlarındaki düzelme oranlarında artış olup olmadığını araştırmak. Gereç ve Yöntem: Kırşehir Eğitim ve Araştırma hastanesi üroloji polikliniğine AAM semptomları ile ilk kez başvuran premenopozal kadın hastalar incelendi. Bu hastalara AAM sorgulama formu (OAB-V8) ve üriner inkontinans yaşam kalitesi ölçeği (I-QOL) formları dolduruldu. Çalışmaya OAB-V8 skoru ≥ 8 olan hastalar dahil edildi. Bu hastalara uygun şekilde antikolinerjik tedavi başlandı. Ayrıca bu hastaların D vitamini seviyesine bakıldı. Ölçülen 25-OH D <30 ng/ml olan hastalara D vitamini tedavisi verildi. D vitamini 8 hafta boyunca 50.000 ünite/hafta olarak verildi. 8. hafta sonunda hastaların tekrar D vitamini seviyelerine bakıldı ve OAB-V8 ile I-QOL formları dolduruldu. Hastaların D vitamini seviyelerindeki yükselme ve bu formlardan elde edilen semptomlarındaki iyileşmeler karşılaştırıldı. Bulgular: Yapılan istatistiksel analiz sonucunda AAM semptomları gösteren hastalarda D vitamini yetersizliğinin daha sık (%86,7) görüldüğü bulunmuştur. D vitamini yetersizliği olup D vitamini takviyesi verilen grup 8. haftanın sonunda OAB-V8 ile I-QOL sorgulama formlarından elde edilen sonuçlara göre D vitamini takviyesi almayan gruptan daha fazla iyileşme göstermiştir. Bu iki grup istatistiksel olarak karşılaştırıldığında ise anlamlı bir sonuç elde edilememiştir (p=0,640 ve p=0,421). Sonuç: D vitamini yetersizliği AAM semptomu gösteren kadın hastalarda çok sık görüldüğü bulunmuştur. D vitamini, özellikle D vitamini eksikliği olan kadınlarda, antimuskarinik ajanlarla birlikte kullanıldığında semptomları azaltabilir. Düşük D vitamini seviyeleri olan AAM hastalarının asıl tedavi yanında D vitamini takviyesi de alması gerekebileceği ve bu yönde daha çok çalışmanın literatüre kazandırılması gerektiğine inanıyoruz. Anahtar Kelimeler: Aşırı Aktif Mesane, D vitamini, Premenopozal, Tolterodin, OAB-V8, I-QOL
Yüzeyel mesane kanserlerinde varyant histolojinin onkolojik sonuçlara etkisi
Amaç: Bu çalışmada yüzeyel kasa invaze olmayan (Ta/T1) mesane kanserlerinde varyant histolojinin onkolojik sonuçları nasıl etkilediğini araştırmak planlandı. Materyal ve Metod: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Kliniği'nde 2010 ve 2020 yılları arasında primer kasa invaze olmayan mesane kanseri nedeniyle transüretral rezeksiyon-mesane (TUR-M) operasyonu yapılan hastaların retrospektif olarak kayıtları incelendi. Kasa invaze olmayan saf ürotelyal karsinom tanısı almış 356 hasta ve varyant histolojili ürotelyal karsinom tanısı almış 28 hasta çalışmaya dahil edildi. Kanserlerin histolojik derecelemesi 2004 DSÖ sınıflamasına göre yapıldı. Evrelemede ise UICC'nin TNM 2009 sınıflandırması kullanıldı. Hastalar TUR-M sonrası histopatolojik derecelendirmesine göre yüzeyel (Ta/T1) saf ürotelyal karsinom (SÜK) ve yüzeyel (Ta/T1) varyant histolojili ürotelyal karsinom (VÜK) olmak üzere iki gruba ayrılarak incelendi. Hastaların aldıkları tedaviler, takip süresinde gelişen nüks, metastaz, ölüm bilgileri kayıt altına alınarak incelendi. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics Versiyon 20.0 paket programı kullanıldı. Kategorik ölçümler sayı ve yüzde olarak, sayısal ölçümlerse ortalama ve standart sapma (gerekli yerlerde ortanca ve minimum - maksimum) olarak özetlendi. Kategorik ölçümlerin gruplar arasında karşılaştırılmasında Ki-Kare test istatistiği kullanıldı. Gruplar arasında sayısal ölçümlerin karşılaştırılmasında bağımsız gruplarda T testi kullanıldı. Sağ kalım süresi (tanı anı ile son takipleri arasındaki süre) ile değişkenler ilişkisini incelemede Kaplan-Meier analizi altında Log-Rank testi yapıldı. Tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi 0.05 olarak alındı. Bulgular: Çalışmamızda kasa invaze olmayan saf ürotelyal karsinom (SÜK)tanılı ve varyant histolojili ürotelyal karsinom (VÜK) tanılı hastalar karşılaştırıldı. Ortalama genel sağ kalımları karşılaştırıldığında VÜK'ün ortalama genel sağkalımı SÜK'e göre daha kötüydü (p=0,046). BCG tedavisi alan SÜK ve VÜK tanılı hastalar arasında genel sağkalımda anlamlı fark saptanmadı (p=0,547). Radikal sistektomi (RS) uygulanan SÜK ve VÜK tanılı hastalar arasında genel sağkalımda istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p=0,481). Kemoterapi alan SÜK ve VÜK tanılı hastalar arasında genel sağkalımda istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p=0,027). Mesanede nüks gelişen hastalar karşılaştırıldığında nüks olanların ortalama sağkalım suresi nüks olmayanlara göre daha kısa bulunmuştur, fakat bu istatistiksel olarak anlamlı değildir (p=0,710). VÜK tanılı hastaları varyant histoloji tiplerine göre ayırdığımızda bazı varyant histoloji tip sayısı az olduğu için hastalar skuamöz, mikropapiller ve diğerleri (glanduler, nested, müsinöz, sarkomatoid tip) şeklinde gruplara ayrılarak genel sağkalım analizi yapıldı. Mikropapiller varyant histoloji tanılı hastaların ortalama sağkalım süresi daha kısa bulundu. Ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Bu sonucu hasta sayısının az olmasının etkilediği düşünüldü. Sonuç: Kasa invaze olmayan SÜK ve VÜK tanılı tüm hastalar, kemoterapi alan hastalar genel sağkalıma göre karşılaştırıldığında VÜK'ün genel sağkalım açısından anlamlı derecede daha kötü olduğu görüldü. BCG tedavisi alan, RS uygulanan SÜK ve VÜK tanılı hastalar arasında genel sağkalım açısından fark bulunmadı. Sonuç olarak kasa invaze olmayan ürotelyal karsinomlarda varyant histolojinin daha agresif seyirli olması ve onkolojik sonuçları kötü etkilediğini belirledik. Yüzeyel mesane kanserlerinde intravezikal BCG tedavisinin sağkalımı uzattığı görüldü. BCG tedavisi alan SÜK ve VÜK tanılı hastalar arasında sağkalımda anlamlı fark saptanmadı. Yüzeyel VÜK tanılı hastalarda da intravezikal BCG tedavisi uyğulanabilir. Ancak çalışmaya dahil edilen varyant histolojili hasta sayısı az olduğundan BCG tedavisine göre karşılaştırma varyant histoloji alt tipleri arasında mümkün olmadı. Yüzeyel varyant histolojili mesane kanserlerinde erken RS güvenle uyğulanabilir. Kemoterapi SÜK tanılı hastalarda daha etkilidir. VÜK tanılı hastalarda kemoterapi sağkalımı kötü etkilemektedir. VÜK tanılı hastalar karşılaştırıldığında mikropapiller varyantın daha kötü prognoza sahip olduğu görüldü. Ancak çalışmamıza dahil edilen varyant histolojili hasta sayısının az olması nedeniyle alt tipler arasında ileri araştırmaya gerek vardır. Sonuç olarak kasa invaze olmayan ürotelyal karsinomlarda varyant histolojinin daha agresif seyirli olduğu ve onkolojik sonuçları kötü etkilediğini belirledik. Yüzeyel mesane kanserlerinde intravezikal BCG tedavisinin sağkalımı uzattığı görüldü. BCG tedavisi alan SÜK ve VÜK tanılı hastalar arasında sağkalımda anlamlı fark saptanmadığından, yüzeyel VÜK tanılı hastalarda da intravezikal BCG tedavisi etkilidir. Ancak çalışmaya dahil edilen varyant histolojili hasta sayısı az olduğundan BCG tedavisine göre karşılaştırma varyant histoloji alt tipleri arasında mümkün olmadığı için, BCG tedavisinin hangi alt tipde daha etkili olmasını belirlemek için ileri araştırmaya gerek vardır. Radikal sistektomi yapılan hastalarda varyant histoloji sağkalımda fark oluşturmadığı için, yüzeyel varyant histolojili mesane kanserlerinde erken RS güvenle uygulanabilir. Kemoterapi SÜK tanılı hastalarda daha etkilidir. Kemoterapi alan VÜK tanılı hastalarda genel sağkalım kötü etkilenmektedir. VÜK tanılı hastalar varyant alt tiplere göre karşılaştırıldığında mikropapiller varyantın daha kötü prognoza sahip olduğu görüldü. Ancak çalışmamıza dahil edilen varyant histoloji alt tipleri ve hasta sayısının az olması nedeniyle alt tipler arasında ileri araştırmaya gerek vardır. Anahtar Kelimeler: Mesane kanseri, saf ürotelyal karsinom,varyant histolojili ürotelyal karsinom, BCG
Aşırı aktif mesanede anjiyogenik ve inflamatuar belirteçlerin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada, endostatin, galektin-3, makrofaj göç inhibitör faktör (MIF) ve vasküler endotelyal büyüme faktörünün (VEGF), aşırı aktif mesane (AAM) tanısında belirteç olarak kullanımı ve bu belirteçlerin aşırı aktif mesanede anjiyogenik ve inflamatuar süreçlerdeki rolünü değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Şubat 2020 ile Kasım 2020 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Üroloji kliniğine aşırı aktif mesane şikayetleri ile başvuran 30 kişi hasta grubu olarak, şikayeti ve ek hastalığı olmayan 30 kişi de kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubunda ve hasta grubunda, serum ve idrar endostatin, galektin-3, MIF ve VEGF düzeyleri ELISA yöntemi ile çalışıldı. Hasta grubunda 4 haftalık medikal tedavi sonrası ölçümler tekrarlandı. Elde edilen verilerin istatistiksel analizi SPSS 21.0 programı kullanılarak yapıldı. Bulgular: Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında, aşırı aktif mesane hastalarında serum VEGF, serum endostatin ve idrar endostatin düzeyleri istatistiksel anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,05). Sonuçlar: Çalışmamızdaki bu sonuçlar, AAM patofizyolojisinde anjiyogenik sürecin önemli olabileceğini ve serum VEGF, serum endostatin ve idrar endostatin düzeylerinin AAM sendromu tanı ve tedavi süreçlerinde belirteç olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Aşırı aktif mesane, endostatin, galektin-3, makrofaj göç inhibitör faktör, vasküler endotelyal büyüme faktörü
İdiopatik aşırı aktif mesane tanılı antikolinerjik ilaç kullanan hastalardaki idrar yolu enfeksiyonu sıklığı
Giriş: İdiopatik aşırı aktif mesane, işeme bozukluğu olan çocuklarda 5-7 yaşlarında insidansı pik yapan yaygın bir patolojidir. Aşırı aktif mesane (AAM)'de inhibe edilemeyen detrusor kas kasılmaları gözlenir. Antikolinerjik ajanlar mesanenin detrüsör kaslarındaki asetilkolin reseptörlerini bloke ederek gevşeme sağlarlar. Amaç: Antikolinerjik ilaç kullanımına bağlı, muskarinik reseptörler üzerinde istemsiz detrusor kas kasılmasının önlenmesi ile oluşabilecek idrar retansiyonuna bağlı görülebilecek idrar yolu enfeksiyonlarının sıklığını belirlemek. Gereç ve Yöntem: Araştırma retrospektif olgu-konrol tipi epidemiyolojik bir çalışmadır. Araştırma Manisa İli Yunus Emre ilçesinde bulunan Celal Bayar Üniversitesi hafsa Sultan Hastanesi'nde yapılmıştır. Veriler çocuk nefroloji polikliniğinden 2010-2020 yılları arasında takip edilen hastaların dosyaları başhekimlikten ve hastalardan izin alınarak, retrospektif olarak taranarak toplanmıştır. Bulgular: Hastalarımızın farmakoterapi uygulanmadan önce kızlardaki idrar yolu enfeksiyonu sıklığı ortalaması 1,44 iken, farmakoterapi sonrası kızlarda görülen idrar yolu enfeksiyonu sıklığı 0,64 olarak görülmüştür. Hastalarımızın farmakoterapi uygulanmadan önce erkeklerdeki idrar yolu enfeksiyonu sıklığı ortalaması 0,50 iken, farmakoterapi sonrası erkeklerde görülen idrar yolu enfeksiyonu sıklığı 0 (sıfır) olarak görülmüştür. Farmakoterapi sonrası erkek hastalarımızda idrar yolu enfeksiyonu görülmemiştir. Hastalarımızın antikolinerjik ilaç kullanmadan önce ve kullandıktan sonra idrar yolu enfeksiyonu sıklığı incelendiğinde hastaların antikolinerjik ilaç sonrasında öncesine göre hem kız hastalarda hem de erkek hastalarda anlamlı bir azalma görülmüştür. Sonuç ve Öneriler: İdiopatik aşırı aktif mesane tedavisinde en az bir aylık üroterapiden fayda görmeyen olgulara farmakolojik tedavi başlanmalıdır. Serimizdeki aşırı aktif mesane olgularının farmakolojik tedavi sırasında idrar yolu enfeksiyonu ve rezidü idrar kontrollerinin yapılması sayesinde aşırı aktif mesaneye sık olarak eşlik eden disfonksiyonel işeme ayrımı başarılı bir şekilde görülmüştür. Aşırı aktif mesanenin farmakolojik tedavisi sırasında tolguların tam idrar tetkiki ve rezidü idrar kalışı açısından monitorizasyonu önerilir. Anahtar Kelimeler: Aşırı aktif mesane, antikolinerjik ilaç, idrar yolu enfeksiyonu
Fesleğenin farmakolojik etkileri: kalitatif ve kantitatif çalışmalar
Bu çalışmada, izole fare (Swiss albino, erkek, 25-30 g) mesane striplerinde mor fesleğen (Ocimum basilicum var. purpurascens) ekstresi (MFE; 40 µl/ml)'nin farmakolojik etkileri araştırıldı. In vitro kalitatif çalışmalarda, MFE'nin elektriksel alan stimülasyonu (EAS; 5,10,20Hz; 1ms, 40V) ile indüklenen izole fare mesane striplerindeki kontraktil cevaplarda MFE'nin etkileri ve bu etkilerde rol oynayan moleküler mekanizmalar (kolinerjik sistem, nitrerjik sistem, potasyum kanalları ve L-tipi kalsiyum kanallarının rolleri) araştırıldı. In vitro kantitatif çalışmalarda ise izole fare mesanesinde MFE'nin antienflamatuvar ve antioksidan etkileri araştırıldı. Ketamin/Ksilazin anestezisi altında servikal dislokasyon ile ötenazi edilen farelerin abdomenleri açılarak mesaneleri izole edildikten sonra, in vitro kalitatif deneylerde, mesaneler longitudinal insizyonla iki eşit parçaya bölünerek strip (şerit) haline getirildi ve 37oC'de %5CO2+%95O2 ile gazlandırılan Krebs-Henseleit solüsyonu içeren 10 ml'lik organ banyosuna 0.5 g tonüs uygulanarak asıldı. Cevaplar izometrik transduser ile bilgisayar donanımlı farmakolojik veri analiz sistemi (BIOPAC, MP35 Data Acquisition System)'ne kaydedildi. İn vitro kantitatif deneylerde ise, izole fare mesane dokuları MFE(40 µl/ml) ile inkübe (40dk) edildikten sonra homojenize edildi ve santrifügasyondan sonra elde edilen süpernatantlarda fesleğenin siklooksijenaz (COX) ve süperoksitdismutaz(SOD) üzerindeki etkileri ELISA(Enzyme-LinkedImmunoSorbentAssay) yöntemi ile analiz edildi. İn vitro kalitatif deneylerde, EAS ile indüklenen izole fare mesane strip kasılmalarının tamamı MFE tarafından istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde inhibe edildi. Bunun zıttında, kolinerjik muskarinik reseptörlerin nonselektif antagonisti olan atropin, ilgili dokulardaki EAS'ye bağlı kasılmalarda kontrole göre istatistiksel olarak anlamlı bir artışa neden oldu. MFE+Atropin kombinasyonunda ise MFE'nin atropin etkisini istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde inhibe ettiği gözlemlendi. Benzer şekilde, NO sentaz inhibitörü olan L-NOARG, EAS kasılmalarını potansiyelize etti. MFE+L-NOARG kombinasyonunda ise MFE'nin L-NOARG etkisini istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde inhibe ettiği gözlemlendi. Buna ilave olarak potasyum kanallarının nonselektif blokörü olan tetraetilamonyum (TEA) EAS kasılmalarını kontrole göre, anlamlı bir şekilde arttırdı. TEA+MFE kombinasyonunda ise, MFE'nin TEA etkisini istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde inhibe ettiği gözlemlendi. Diğer taraftan L-tipi kalsiyum kanal blokörü olan verapamil, EAS ile indüklenen izole fare mesane striplerindeki kasılma cevaplarında kontrole göre istatistiksel olarak anlamlı bir azalmaya neden oldu. Verapamil+MFE kombinasyonunda ise MFE'nin verapamilin inhibitör etkisini potansiyelize ettiği gözlemlendi. İn vitro kantitatif çalışmalarda, MFE(40 µl/ml)'nin siklooksijenaz (COX) enzim seviyesini kontrol grubuna göre azalttığı, ancak bu azalmanın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı gözlemlendi.MFE'nin antioksidan etkisinin araştırıldığı deneylerde ise, MFE'nin süperoksitdismutaz (SOD) enzim seviyelerinde bariz bir artışa neden olmakla birlikte bu artışın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı gözlemlendi. Sonuç olarak; in vitro kalitatif deneysel bulgular, MFE'nin EAS ile indüklenen kontraktil cevaplar üzerinde inhibitör etki oluşturduğu ve bu inhibitör etkide, kolinerjik yolak, nitrerjik yolak, potasyum kanal aktivasyonu ve kalsiyum kanal inhibisyonunun rol oynadığını göstermektedir. Ayrıca deneysel sonuçlar MFE'nin uygulanan konsantrasyonda antienflamatuvar ve antioksidan etkisinin olmadığını telkin etmektedir.
Gündüz alt üriner sistem işlev bozukluğu olan çocuklarda idrar ngf ( nöral büyüme faktörü ) ve idrar BDNF ( beyin türevi nörotrofik faktör ) düzeylerinin araştırılması
Gündüz alt üriner sistem işlev bozukluğu olan çocuklarda, idrarda NGF (Neural Growth Factor) ve BDNF (Brain Derived Neurothropic Factor) düzeylerinin araştırılması Gündüz alt üriner sistem işlev bozukluğu terimi, çocukluk çağında hem çocuk hem aile için sosyal ve psikolojik sorunlara yol açabilen bir grup hastalığı kapsayan genel bir terimdir. Tanı ve alt grup ayırıcı tanısı zordur ve tanıda objektif olarak yardımcı olabilecek belirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır. Literatürde ümit vadeden sonuçları yayınlanan BDNF ve NGF'nin gündüz alt üriner sistem işlev bozukluğu ve alt gruplarında belirteç olarak değerliliği araştırılmıştır. Çalışmaya alt üriner sistem semptomları ile başvuran ve alt üriner sistem işlev bozukluğu tanısı alarak çalışma kriterlerine uyan 43 çocuk olgu ve kontrol grubu olarak 20 sağlıklı çocuk dahil edilmiştir. Çalışma grubunda çeşitli tanı yöntemleri ve tetkiklerle alt gruplandırma yapılmıştır. Olgulardan idrar örnekleri alınarak idrarda kreatinin, NGF ve BDNF testleri yapılarak hasta özellikleri ve biyokimyasal sonuçlar kontrol grubu ile istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Çalışmamızda olgular; gündüz aşırı sık idrara çıkma (n:1), vajinal reflü (n:1), giggle inkontinans (n:2), primer mesane boynu işlev bozukluğu (n:2), disfonksiyonel işeme (n:7), aşırı aktif mesane (n:10), disfonksiyonel işeme + aşırı aktif mesane (n:10), tüm hasta grubu (n:43) ve iki grubun birleştirilmesi ile oluşturulan aşırı aktif mesane ortak grubu (n:20) olarak gruplandırılmış ve elde edilen veriler kontrol grubu (n:20) ile karşılaştırılmıştır. NGF/Cr değeri, sadece aşırı aktif mesane ortak grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunmuş olup sensitivitesi ve spesifitesi düşük saptanmıştır (%60,%65). BDNF/Cr değeri, tüm gruplarda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunmuş olup sensitivite ve spesifitesi tüm gruplarda yüksek saptanmıştır. Bu yükseklik aşırı aktif mesanenin etiyolojisinin heterojen özellikte olmasından ya da aşırı aktif mesaneye değil de alt üriner sistem işlev bozukluklarının tamamına özgü bir belirteç olmasından kaynaklanıyor olabilir.
Mesane infiltratif ürotelyal karsinomlarında KRAS, BRAF, PIK3CA mutasyon analizi
AMAÇ: Mesane kanseri, genitoüriner sistemde prostattan sonra en sık görülen kanserdir ve dünyadaki kanserler arasında en yaygın 7. kanserdir. Dünyada ve Türkiye'de erkeklerde sıklığı belirgin olarak yüksektir ve Türkiye'de erkeklerde gözlenen en sık 4. kanserdir. Mesane kanserleri invaziv-olmayan ve infiltratif ürotelyal karsinom (İÜK)'lar olarak iki gruba ayrılmaktadır. İÜK'da daha agresif tedavi yöntemleri (sistektomi, kemoterapi) uygulanmakta ve evrede ilerleme, metastaz sık görülmektedir. Bu bağlamda İÜK'da yeni tedavi yöntemleri geliştirmek, moleküler yolakların keşfi önem kazanmaktadır. Moleküler analizler, hedefe yönelik tedavilerin geliştirilmesinde yol gösterici olmuştur. Hücre büyümesinde tirozin-reseptör-kinazın sinyal yolağında; RAS-BRAF-MEK-ERK ve PIK3CA-PTEN-AKT kaskadlarının onkogenlerinin mutasyona uğraması kanser gelişmesine yol açmaktadır. Çalışmamızda İÜK'da PIK3CA, KRAS ve BRAF mutasyonlarının analizini amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: DÜTF Patoloji ABD'da tanı alan 24 İÜK çalışmaya dahil edildi. İÜK olguları diferansiasyon (glandüler, sarkomatoid vb) gösteren/göstermeyen olarak ayrıldı. Dokulardan parafinin ayrıştırılması sonrası DNA ekstraksiyonu yapıldı. İzole DNA, RANDOX cihazı biyoçip dizilerine konularak KRAS, PIK3CA ve BRAF mutasyon analizi yapıldı. Mutasyon sıklıkları olguların demografik, histopatolojik, klinik bulguları ile karşılaştırıldı; genel/hastalıksız sağkalım oranları, aldıkları kemoterapi türü/sayısı ve TNM evresine göre değerlendirildi. BULGULAR: İÜK vakalarının ortalama tanı yaşı 70.1 olup erkek/kadın:11/1'dir. İÜK olgularının %33.3'ünde KRAS, %12.5'inde PIK3CA, %8.3'ünde BRAF mutasyonu saptanmıştır. Çoğunluğu gemsitabin+sisplatin olmak üzere 14 hasta kemoterapi tedavisi görmüştür. Tümörlerin %79,1'i evre 2'de tanı almıştır ve histopatolojik incelemede eşlik eden in-situ karsinom (n:8), nekroz (n: 13), lenfovasküler invazyon (n: 12) ve perinöral invazyon (n: 10) saptanmıştır. Mutasyon glandüler, sarkomatoid ve skuamöz diferansiasyonlu olgularda mevcut iken mikropapiller ve berrak hücre diferansiasyonlu olgularda saptanmamıştır. Histopatolojik özelliklerin mutasyon analizi ile karşılaştırılmasında istatistiksel olarak anlamlı sonuç gözlenmedi. Bu çalışmada yapılan analizlere göre (KRAS, BRAF, PIK3CA) olguların sağkalım oranları arasında fark görülmedi. TARTIŞMA: Tümörlerin moleküler karakterlerinin belirlenmesi, hedeflenen tedavi algoritmalarının oluşturulmasında ve uygun hastanın seçilmesinde bir kılavuzdur. Reseptör tirozin kinaz yolu, tümörlerde en sık mutasyona uğrayan yollardan biridir. Sonuç: Mesane kanseri olan hastaların tedavisine yön verebilecek mutasyon profillerini bulmak için daha geniş serili çalışmalara ihtiyaç vardır. Ayrıca, bunların prognoza etkisinin daha geniş serilerde araştırılması gerekir.
Aşırı aktif mesane hastalarında tedavi öncesi ve sonrası idrarda nerve growth factor düzeylerinin karşılaştırılmanın OAB-V8 sorgulama formu ile kolerasyon
Amaç: Çalışmamızda antimuskarinik tedavi ve onabotulinum toksin-A (onaBoNT-A) enjeksiyonu uygulanan aşırı aktif mesane (AAM) hastalarında, tedavi öncesi ve sonrası idrarda nerve growth factor (NGF) düzeylerinin karşılaştırılması, ilaveten NGF düzeylerinin aşırı aktif mesane sorgulama formu [ 8-item overactive bladder questionnaire (OAB-V8)], ürogenital sıkıntı envanteri [Urinary Distress Inventory, Short Form (UDI-6)] ve inkontinansın hayat kalitesi etkileri sorgulama formu [Incontinence Impact Questionnaire, Short Form (IIQ-7)] ile korelasyonu olup olmadığını göstermeyi amaçladık Materyal ve Metod: Lokal etik kurul onayını takiben (2016/313, 28.11.2016), Ağustos 2017 ve Mayıs 2019 tarihleri arasında AAM semptomları ile kliniğimize başvuran 40 hasta prospektif olarak değerlendirildi. Çalışma kapsamında 20 hastaya solifenacin 5 mg başlandı (grup 1), antimuskariniklere dirençli 20 hastaya ise onaBoNT-A enjeksiyonu (grup 2) yapıldı. Tüm hastalardan tedavi öncesi ve tedavi sonrası 3. ve 6. ayda idrar numunesi alındı, idrarda NGF düzeyleri ölçüldü. Yine hastaların tedavi öncesi ve tedavi sonrası 3. ve 6. ayda: OAB-V8, UDI-6, ve IIQ-7 semptom skorları kaydedildi. Verilerin normal dağılıma uygunluğu Shaphiro Wilk Testi ile test edildi. Normal dağılamayan değişkenlerin iki bağımsız grupta karşılaştırılmasında Mann Whitney U Testi, ikiden farklı zamanda değerlendirilmesinde ise Freidman ve Dunn çoklu karşılaştırma testleri kullanıldı. Sayısal değişkenler arasındaki ilişkiler ise Spearman korelasyon katsayısı ile test edildi. Bulgular: Ortalama yaş açısından gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark izlenmedi (grup 1: 39.1±12.22, grup 2: 48.26±17.94, p=0.073). Yine 2 grup arasında başlangıç OAB-V8, IIQ-7 ve UDI-6 skorları açısından anlamlı farklık saptanmadı. NGF değerleri onaBoNT-A enjeksiyonu yapılan grupta zaman içinde anlamlı değişim göstermezken (p=0.069, p=0.069); antimuskarinik tedavi uygulanan hastalarda, 3. ve 6. aylarda preoperatif döneme göre anlamlı düşük bulunmuştur (p=0.003, p=0.007). Antimuskarinik verilen grupta, 3. ayda NGF ile OAB-V8 (r=0.704, p=0.001), IIQ-7 (r=0.676, p=0.001) ve UDI-6 (r=0.583, p=0.007) skorları açısından anlamlı bir korelasyon gözlendi. Ayrıca 6. ay takiplerde de antimuskarinik tedavi verilen grupta, NGF düzeyi ile OAB-V8 (r=0.811, p=0.004) ve IIQ-7 (r=0.671, p=0,001) skorları arasında güçlü bir korelasyon mevcuttu. Ancak onaBoNT-A enjeksiyonu grubunda ise NGF ile diğer değişkenler arasında 3. ve 6. ay takiplerde anlamlı bir korelasyon izlenmedi. Sonuç: Son yıllarda AAM'de tedavi monitorizasyonunu sağlamak üzere biyobelirteçler üzerinde çalışmalar artmaktadır. Çalışmamızda NGF değerleri onaBoNT-A enjeksiyonu yapılan hasta grubunda zaman içinde anlamlı değişim göstermezken, antimuskarinik tedavi verilen hasta grubunda 3. ve 6. ayda tedavi öncesine göre anlamlı düşük bulunmuştur. Aynı zamanda antimuskarinik tedavi verilen grupta, idrar NGF düzeyleri semptom skorlarıyla korele seyrettiği için antimuskarinik tedavi alan AAM hastalarında tedavinin etkinliğini değerlendirmek için iyi bir belirteç olduğunu düşündürtmektedir. OnaBoNT-A enjeksiyonunda bu korelasyonun görülmemesinin nedeni olarak, etki mekanizması farklılığının sorumlu olduğu düşünülebilir. Anahtar kelimeler: Antimuskarinik, Onabotulinum toksin A, Nerve Growth Factor, Sorgulama formları
Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonlarında genetik yatkınlığın rolünün araştırılması
İdrar yolu enfeksiyonları çocukluk çağındaki en sık enfeksiyon hastalıklarındandır. İdrar yolu enfeksiyonu geçiren bireylerin ailelerinde İYE öyküsünün sık olduğunun tespit edilmesi kalıtımsal faktörlere dikkat çekmiştir. Doğumsal immunitenin patogenezdeki öneminin anlaşılması ile genetik faktörler üzerinde daha çok durulmaya başlanmıştır.Toll like reseptörler epitelyal yüzeylerde bulunur, patojenlerin ve hücre hasarı sonucu oluşan moleküllerin tanınmasını sağlar. Üriner sistemde de yaygın olarak bulunduğu çalışmalarda gösterilmiş olan TLR4, gram negatif bakteri ana bileşeni olan lipopolisakkaridi tanır. Patojenin saptanması sonrası hücre içi aracı moleküllerin aktivasyonu ile hücreden sitokin, özellikle de IL-6 ve IL-8 salınımı tetiklenir. Bu sitokinler aracılığıyla nötrofil aktivasyonu ve enfeksiyon bölgesine göçü ve bakterinin ortadan kaldırılması gerçekleşir. Doğumsal immun yanıt mekanizmalarında önemli rol oynayan TLR4 geni A896G polimorfizminin, gram negatif enfeksiyonlar ve sepsis ile, IL-8 geni A2767G polimorfizminin üst üriner sistem enfeksiyonları ile ilişkili olduğu bildirilmiştir.Çalışmamızda tekrarlayan İYE geçiren, risk faktörü olarak mesane disfonksiyonu saptanmış 33, herhangi bir risk faktörü saptanmamış 43 hastadan ve daha önceden geçirilmiş İYE veya mevcut böbrek hastalığı öyküsü olmayan 110 sağlıklı gönüllüden (kontrol grubu) alınan kan örneklerinde DNA izolasyonları yapılmıştır. DNA eldesi sonrası gerçek zamanlı PZR ve Restriksiyon Enzimi Uzunluk Polimorfizmi (RFLP) yöntemi kullanılarak TLR4 geni A896G ve IL-8 geni A2767G polimorfizmleri araştırılmıştır. Ateşli enfeksiyon geçirmiş olma öyküsü piyelonefrit lehine değerlendirilmiştir.Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu olan 76 olgunun tamamı kız (%100) olup yaş ortalaması 9,2±3,5 (2-17) yıl olarak saptandı. Tekrarlayan İYE olan hasta grubunda TLR4-896AG ve GG genotipi (p=0,023 ve p<0,001), TLR4 geni G allelinin (p<0,001) ve IL-8-2767AG genotipinin (p=0,019) kontrol grubuna göre daha sık olduğu saptandı. TLR4 geni G allelinin tekrarlayan İYE ve mesane disfonksiyonu ile ilişkili olduğu düşünüldü. Risk faktörü saptanmayan hasta grubunda mesane disfonksiyonu olan gruptan farklı olarak TLR4-896AG genotipinin kontrol grubuna göre daha sık olduğu gözlendi (p=0,013). Mesane disfonksiyonu olan grupta ise IL-8-2767AG genotipinin ve A alelinin kontrol grubuna göre daha sık olduğu gözlendi (p<0,001 ve p=0,015), hastalıkla ilişkili olabileceği düşünüldü. Mesane disfonksiyonu olan grup ve risk faktörü saptanmayan grup karşılaştırıldığında ise TLR4-896GG genotipi ve G allelinin (p=0,04 ve p<0,001), ve IL-8-2767AG genotipinin daha sık olduğu gözlendi (p=0,022). Ateş atağı öyküsü olan hastalarda TLR4-896AG ve IL-8-2767AG genotiplerinin kontrol grubuna kıyasla daha sık olduğu saptandı (p=0,004 ve p=0,031) ve üst üriner sistem enfeksiyonları ile ilişkilendirildi.TLR4 A896G ve IL-8 A2767G polimorfizmlerinin tekrarlayan İYE, üst üriner sistem enfeksiyonları ve mesane disfonksiyonu ile ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Söz konusu bulgular çerçevesinde, bu hastalıklar ile ilgili yeni tedavi yaklaşımları getirilebilir. Bu konunun ileri çalışmalarla irdelenmesi gerektiği düşünülmektedir.
Mesanenin ürotelyal karsinomlarının tanı ve derecelendirilmesinde alarin ve asprosinin rolünün araştırılması
Tekrarlama ve ilerleme riski yüksek olan ürotelyal karsinom, tanı, tedavi ve takip açısından önemlidir. Erkeklerde daha sıktır. Her yaşta görülebilir, ancak ileri yaşlarda daha yaygındır. Tümör evresi ve histolojik derecesi tedaviyi yönlendiren en önemli prognostik parametrelerdir. Beraberinde displazi/ in situ karsinom varlığı, hastanın yaşı, ek hastalıkları da tedaviyi çeşitlendirmektedir. Galaninerjik sistemin yeni üyesi alarin, ekson 3' ün dışlanması sonucu galanin benzeri peptit (GALP) mesajcı ribonükleik asitin (mRNA) modifikasyonu ile 25 aminoasitten oluşmaktadır. Reseptörleri galanin reseptör grubundan olmasa da beslenme, termoregülasyon gibi etkileri galaninle benzerdir. Asprosin beyaz adipositlerden salınan bir glukojenik hormondur. Profibrillinin c-terminal bölünme ürünü olup, G protein- siklik adenozin monofosfat (cAMP)- protein kinaz A (PKA) yolu aracılığıyla glukoneogenezi uyarır. Çalışmamıza Ocak 2010 ile Mayıs 2018 tarihleri arasında ürotelyal karsinom tanılı pTa, pT1 ve pT2 evrelerinde 75 hasta ile herhangi bir lezyon saptanmayan 25 hasta dahil edildi. Hastaların evreleri ile alarin ve asprosin arasındaki ilişki istatistiksel olarak değerlendirildi. İmmünohistokimyasal değerlendirmeler sonucunda kontrol grubuyla kıyaslandığında alarin immünreaktivitesi; pTa (p<0,001), pT1 (p<0,001) ve pT2 (p<0,001) gruplarında istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde azalmış bulundu. Tümör evresi ile alarin arasında bir ilişki görülmedi. Kontrol grubuyla kıyaslandığında asprosin immünreaktivitesi; pTa (p<0,001), pT1 (p<0,001) ve pT2 (p<0,001) gruplarında istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde azalmış olmakla birlikte pTa grubu ile kıyaslandığında pT1 (p=0,002) ve pT2 (p=0,028) gruplarında asprosin immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde azalma gözlenirken, pT1 ve pT2 grupları arasında bir ilişki izlenmedi (p=0,834). Bu çalışmada enerji metabolizmasında rol alan alarin ve asprosinin, ürotelyal karsinom evre ve derecelendirmesinde ilişkisinin araştırılması amaçlandı. Anahtan Kelimeler: Mesane, Ürotelyal Karsinom, Alarin, Asprosin
Mesanenin benign ve malign lezyonlarının değerlendirilmesinde üç boyutlu sanal ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi sanal sistoskopi ve konvansiyonel sistoskopinin tanıya katkısının karşılaştırılması
ÖZET Mesanenin tümöral lezyonlarını saptamada ultrasonografik sanal sonosistoskopi (US SS) ve bilgisayarlı tomografi sanal sistoskopik (BT SS) incelemenin tanısal performanslarını konvansiyonel sistoskopi (KS) ile karşılaştırılması amacıyla yapıldı. Kasım 2012 ile Eylül 2014 tarihleri arasında üroloji kliniğine hematüri nedeniyle başvuran veya mesane kanseri nedeniyle takipte olan, değerlendirme sonucunda yüksek olasılıkla mesane tümörü şüphesi nedeniyle konvansiyonel sistoskopi planlanan 37 olgu çalışmaya dahil edildi. Hastaların ortalama yaşı 69 idi. Ultrasonografi ve bilgisayarlı tomografi incelemesi, KS'den önce yapıldı.Üç olgunun görüntüleme bulguları benign prostat hipertrofisini düşündürdüğünden çalışmadan çıkartıldı. KS bulguları ve KS sırasında elde edilen doku örneklerinin sonuçları standart referans olarak kabul edildi. Tüm olgularda US SS ve BT SS işlemi sorunsuz olarak tamamlandı. US SS de elde edilen görüntüler elde bulunan kaynak veriler ile cihaz üzerinde manuel olarak oluşturulup dijital sisteme kaydedildi. BT SS görüntüleri ayrı bir iş istasyonunda oluşturuldu. US SS ve BT SS incelemeleri ayrı ayrı oturumlarda birbirinden bağımsız iki radyolog tarafından değerlendirilerek lezyonların sayısı, yerleşimi ve boyutu saptandı. Daha sonra sonuçlar üzerinde ortak karara varılarak KS verileri ile karşılaştırıldı. Çalışmaya dahil edilen 34 hastada KS' de 69 lezyon tespit edildi. Otuzdört hastada US SS ile 62, BT US'de 64 lezyon tespit edildi. KS altın standart alındığında US SS tümörlerin %88, 6' sını, BT SS %90.4' ünü doğru olarak saptadı. Sonuç olarak bu çalışmada mesane tümörlerini saptamada US SS ve BT SS tekniklerinin tanısal doğruluklarının oldukça yüksek olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Sanal sistoskopi, hematüri, mesane tümörü.
Deneysel metabolik sendrom oluşturulan ratlarda alfa lipoik asit kullanımının mesane kontraktilitesi, histopatolojik değişimler ve oksidan/antioksidan sistem üzerine olan etkileri
ÖZETAşırı aktif mesane (AAM), toplumda oldukça sık görülen ve hayat kalitesini önemli oranda etkileyen bir patolojidir. Son yıllarda beslenme tarzındaki değişiklikler metabolik sendrom (MetS) gibi bazı hastalıkların da mesane disfonksiyonu ve AAM'ye yol açtığını göstermiştir. Bu çalışmada, deneysel olarak oluşturulan MetS modelinde mesane fonksiyonlarındaki değişimler ve bir antioksidan olan alfa lipoik asit (LA) kullanımının mesane disfonksiyonlarını önlemede ya da azaltmadaki rolü incelendi.Bu çalışmada 180- 200 gram ağırlığında toplam 40 adet Wistar Albino cinsi rat kullanıldı. Ratlar dört eşit gruba ayrıldı (n=10). Grup I kontrol grubu olarak değerlendirilip diğer üç gruba toplam 6 hafta boyunca %60'lık fruktozla zenginleştirilmiş diyet verilerek MetS oluşturuldu. MetS oluşturulduktan sonra grup II'ye 6 hafta süreyle intraperitoneal (i.p) serum fizyolojik (SF), grup III'e yine 6 hafta süre ile i.p -LA verildi. Grup IV'e ise toplam 12 haftalık çalışma süresince i.p -LA verildi. Çalışmanın sonunda tüm ratlar dekapite edilip serum ve doku örnekleri alındı. Alınan serum örneklerinde; trigliserit (TG), LDL, HDL, total kolesterol, glukoz ve insülin düzeyleri çalışıldı. İnsülin rezistansının tespiti için HOMA-IR, oksidatif stres indeksi için serum Total Oksidan Seviye/Total Antioksidan Seviye (TOS/TAS) değerlerine bakıldı. Alınan doku örneklerinden ise in-vitro izole organ banyosunda kontraksiyon yüzdeleri hesaplandı ve histopatalojik olarak ortalama damar sayısı ile enflamasyon oranları belirlendi.Kontrol grubuna göre, grup II'de serum glukoz (165,62±23,63), TG (153,12±49,49), LDL (39,75±5,42) ve HOMA-IR (11,18±3,28) değerlerinin arttığı, HDL (29,60±6,63) düzeyinin ise azaldığı tespit edildi. Grup II'nin serum TAS (0,23±0.09) değerinde anlamlı artış olmazken TOS (30,06±9,68) ve OSI (15,86±9,26) değerlerinin kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı oranda arttığı görüldü (p<0.05). Ayrıca histopatolojik değerlendirmede grup II'nin ortalama damar sayısının kontrol grubuna göre anlamlı olarak arttığı görüldü (p<0.05). Grup II'nin Ach ve KCl indüksiyonuna verdiği kontraksiyon ve amplitüd yanıtının maksimum yüzdesinin kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı oranda azaldığı, frekansının ise istatistiksel olarak anlamlı oranda arttığı saptandı (p<0.05). Grup II ile kıyaslandığında -LA uygulanan gruplardaki (grup III ve IV) serum gkukoz, TG, LDL ve HOMA-IR değerlerinin azaldığı, HDL değerlerinin ise arttığı istatistiksel olarak belirlendi (sırayla, p<0.05, p<0.01). Grup II'ye göre grup IV'ün serum TOS (25,25±3,67) ve OSI (9,87±5,76) değerlerindeki azalmanın istatistiksel olarak anlamlı olduğu (p<0.05), TAS (0,31±0,13) değerindeki artışın ise anlamlı olmadığı tespit edildi (p<0.06). Grup IV'ün kontraksiyon ve amplitüd yanıtının maksimum yüzdesinin grup II'ye göre istatististiksel olarak anlamlı oranda arttığı, frekansının ise anlamlı oranda azaldığı tespit edildi (p<0.05).Metabolik sendromun neden olduğu mesane disfonksiyonu ve tedavileri günümüzde güncel araştırma konularıdır. Çalışmamızda, deneysel olarak oluşturulan MetS modelinde ekzojen -LA kullanımının, mesane disfonksiyonunu azalttığı ve kontraksiyon, frekans ve oksidan antioksidan sistem üzerinde anlamlı iyileşmeye yol açtığı gözlendi.Anahtar Kelimeler: Metabolik Sendrom, Mesane, Alfa Lipoik Asit, Kontraktilite
Aşırı aktif mesaneli hastaların tedavisinde, tek başına ve antikolinerjik ajanla kombine edilerek kullanılan Perkütan posterior tibial sinir uyarımının (PTSS) rolü
Bu çalışmada; konzervatif yaklaşımlar ile tedavide yeterli yanıt alınamayan Aşırı aktif mesaneli (AAM) hastalarda, Perkütan Tibial Sinir Stimülasyonunun (PTSS) tek başına ya da antikolinerjik ilaç uygulamaları ile kombine edilerek kullanımının, tedavideki etkinliğinin incelenmesi amaçlandı.Ocak 2010 ile Nisan 2011 tarihleri arasında, Fırat Üniversitesi Hastanesi Üroloji polikliniğine alt üriner sistem semptomları (AÜSS) nedeniyle başvuran ve klinik değerlendirmeleri sonucunda AAM tanısı konulan, gönüllü toplam 30 hasta çalışmaya dahil edildi. Tedavi, en az 6 aydır AAM semptomları bulunan ve (sıkışma, sıkışma inkontinansı, nokturi, sık idrar çıkma) daha önce almış olduğu tedavilere dirençli ve/veya yan etki nedeni ile tedavisi tamamlanamayan hastalara uygulandı. Hastalar randomize olarak 3 eşit gruba (n=10) ayrıldı. G 1: PTSS uygulanan grup, G 2: Antikolinerjik kullanan hastalar ve G 3: PTSS ve antikolinerjik tedavisi uygulanan hastalar. PTSS, 10 hafta boyunca haftada 30 dakika uygulandı.Tedavi öncesi işeme günlüğü tedavi sonrası ile karşılaştırıldığında; tüm gruplarda işeme günlüğü parametrelerinde istatistiksel olarak anlamlı iyileşmeler saptandı (çıkarılan idrar miktarı, gün içi idrara çıkma sıklığı, nokturi, urge inkontinans ve toplam idrara çıkma sıklığı) (p<0.05). Tedavi sonrası hayat kalitesi ölçeklerinin (UDI-6, IIQ-7, AAMSS) değerlendirmesinde ise her 3 grupta da istatistiksel olarak anlamlı iyileşmeler saptandı (P<0.05). Her 3 grupta tedavi sonrası elde edilen verilerin karşılıklı değerlendirmesinde ise; PTSS ve PTSS+AKK tedavisi uygulanan gruplardaki iyileşmenin yalnız AKK uygulanan gruba oranla daha yüksek olduğu saptandı.Perkütan Tibial Sinir Stimülasyonu (PTSS) uyguladığımız AAM'li hastalarda bu tedavi yöntemi, kısa dönemde etkili, minimal invaziv, kolay uygulanabilir ve ciddi yan etkisi olmayan bir tedavi seçeneği olarak bulunmuştur. Bu yöntem, dirençli olgularda AAM semptomlarını gidermede tek başına ya da antikolinerjik ajanlarla kombine olarak kullanılabilir.Anahtar Kelimeler: Aşırı Aktif Mesane, Tedavi, Perkütan Tibial Sinir Stimülasyonu, Antikolinerjik.
Mesanenin ürotelyal karsinomlarının epidemiyolojisi
Mesane karsinomu erkeklerde kadınlardan ortalama 2-3 kat daha fazla görülmektedir. Bunun temelinde primer etyolojik faktörler olan sigara kullanımı ve mesleki maruziyetin genellikle erkek cinsiyet ile ilişkili olması yatmaktadır. Sigara kullananlarda ve bağlantılı olarak erkeklerde kas invazyonu gösteren tümörler de daha yüksek oranda görülmektedir. Ayrıca tümör derecesi ile patolojik evre korelasyon göstermektedir ve yüksek dereceli tümörlerde kas invazyonu görülme olasılığı daha fazladır.Bu çalışmada Ocak 1997 ile Ocak 2009 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'na gelen 420 hastaya ait mesane transüretral rezeksiyon (TUR), sistektomi ve sistoprostatektomi materyalleri taranmış olup; mesane karsinomları için, ortalama tanı yaşı, erkek/kadın oranı, yüksek dereceli, düşük dereceli, muskularis propria invazyonu gösteren, lamina propria invazyonu gösteren ve noninvaziv tümörlerin oranları hesaplanarak bu tümörlerin epidemiyolojik verileri elde edilmiştir. Ayrıca cinsiyet, tümör derecesi ve evre arasındaki oransal ilişki değerlendirilmiştir.Sonuç olarak bu çalışmada literatür ile uyumlu olarak, mesane karsinomunun erkeklerde belirgin olarak daha yüksek oranda görüldüğü, yüksek dereceli, lamina propria invazyonu gösteren ve muskularis propria invazyonu gösteren tümörlerin oranının da erkek cinsiyette daha yüksek olduğu ve kas invazyonu gösterme oranının yüksek dereceli tümörlerde daha fazla olduğu saptanmıştır.
Artificial intelligence assisted drop pattern analysis and RNAseq profiling for early diagnosis and follow-up of bladder cancer
Bladder cancer is one of the most common cancer types in the urinary system. Current bladder cancer diagnosis and follow-up techniques are time-consuming, expensive, and invasive. The gold standard for the diagnosis of bladder cancer in clinical practice is invasive biopsy followed by histopathological analysis. In recent years, costly tests involving bladder cancer biomarkers were developed, but these tests have high false-positivity and false-negativity rates, limiting their reliability. Hence, there is an urgent need for the development of novel and practical diagnostic tests. In this thesis, by analyzing droplet patterns of blood and urine samples from patients, we developed a deep learning- and artificial intelligence-assisted quick, cheap, and reliable diagnosis method. Droplet pattern analysis of evaporated blood or urine deposits was performed using patient and normal control samples. Our proposed AI-assistant model (ResNet-18 pre-trained ImageNet) can be systematically applied across droplets, enabling comparisons to reveal shared spatial behaviors and underlying morphological patterns, which precisely differentiate patient-derived samples from controls with high accuracy. The innovative diagnostic method has been presented based on the recognition and classification of complex patterns formed by dried urine or blood drops under different conditions. Our results indicate that AI-based model have a great potential for a non-invasive and accurate diagnosis of bladder cancer. RNA sequencing was also performed to identify potential candidate markers for bladder cancer in different gene classes, including up and downregulated genes, gradient-increased or decreased genes, case-specific genes, and upregulated genes encoding secreted proteins. According to the results, various novel genes have been found to be candidate markers that can be used for bladder cancer diagnosis. For example, the OVOL2 gene was found to be a disease-free marker for bladder cancer. In addition, eleven genes encoding secreted proteins were found to be potential secreted candidates from bladder tumors. Also, the integration of blood or urine droplet patterns with these secreted proteins was performed to investigate the possible contribution of these secreted proteins to droplet patterns. It was found that expression levels of these genes were differentiated among patients' blood and urine droplet patterns may be an alternative perspective to determine patients who have bladder tumor variations. Two genes were also chosen from RNAseq outputs for molecular analysis. One of them was knocked out (KO) using CRISPR/Cas9 system. The KO-T24 bladder cell line has shown increased spheroid diameter in three-dimensional cell culture system compared to wild type. Another chosen gene was also evaluated for mRNA expression level in tumor samples, and the expression level of the gene was found to be increased in the tumors compared to control tissue. In conclusion, the innovative diagnostic method has been presented based on recognizing and classifying complex patterns formed by dried urine or blood drops under different conditions. Our results indicate that AI-based systems have great potential for a non-invasive and accurate diagnosis of bladder cancer. Determined candidate genes from RNA sequencing will be expected to understand the molecular biology of bladder cancer and discover new therapeutic perspectives in bladder cancer management.