Microbiology
115 theses under this subject heading
Aydın ilinde tüketime sunulan çöp şişlerin mikrobiyolojik kalitesinin incelenmesi
Bu çalışmada, 2015 yaz ve kış dönemlerinde Aydın ilinde çeşitli restoranlardan toplanan 100 adet çöp şiş örneği mikrobiyolojik özellikleri bakımından incelenmiştir. Mikrobiyolojik analizler sonucunda toplam mezofilik aerobik canlı bakteri (TMACB) sayıları değerlendirildiğinde kış döneminde 4.14-7.12 log kob/g arasında ve ortalama 5.53 log kob/g olarak bulunmuştur. Yaz döneminde ise, 4.50-7.81 log kob/g arasında ve ortalama 6.33 log kob/g olarak saptanmıştır. Çöpşişlerden elde edilen Staphylococcus aureus(S. aureus)sayıları değerlendirildiğinde; kış döneminde<2 ile 5.81log kob/g arasında ve ortalama 5.04 log kob/g, yaz döneminde ise <2 ile 6.07log kob/g arasında ve ortalama 4.80 log.kob/g olarak bulunmuştur. Kış döneminde 50 adet çöp şiş örneğinin 16 tanesinde (% 32), yaz döneminde 50 adet çöp şiş örneğinin 30 tanesinde (%60) S. aureus tespit edilmiştir. Çalışmadaki koliform bakteri sayıları incelendiğinde ise, belirlenen dilüsyon oranlarında yaz döneminde 2-6.23log kob/g sayıları arasında ve ortalama olarak 4.83 log kob/g olarak, kış döneminde<2-5.21log kob/g arasında ve ortalama 3.93 log kob/g olarak bulunmuştur.Escherichia coli (E. coli) sayıları değerlendirildiğinde ise, yaz döneminde minimum <2, maksimum 4.51 log kob/g ortalama 3.65 log kob/g olarak tespit edilmiştir. Kış döneminde ise örneklerde E. colivarlığına rastlanılmamıştır. Maya-küf sayıları değerlendirildiğinde yaz döneminde 2.84-6.19 log kob/g aralığında ve ortalama 4.88 log kob/g, kış döneminde ise <2-5.54 log kob/g aralığında ortalama olarak 4.47 log kob/g olarak tespit edilmiştir. Bununla birlikte yaz döneminde 50 numunenin 6 tanesinde (%12), kış dönemindeise 50 numunenin 1 tanesinde (%2) Salmonella spp. varlığı tespit edilmiştir. Bu çalışma ile çöp şiş örneklerinin üretimi esnasında, et hayvanının kesiminden çöp şiş örneklerinin tüketimine gelinceye kadar geçen safhalarda hijyen koşullarının yetersizliği nedeniyle kontaminasyona maruz kalmaları sonucunda toplam yükünün arttığı ve patojenlere maruz kaldığı görülmüştür. Bu durum ürün kalitesi yanında halk sağlığı riski doğurması açısından önem arz etmektedir. Anahtar kelimeler: Çöp şiş,halk sağlığı,mikrobiyal kalite
Doğal kaynaklardan izole edilen yoğurt bakterilerinin starter kültür potansiyellerinin belirlenmesi ve mikroenkapsülasyon
Bu tez çalışmasının amacı, yoğurt üretiminde kullanılmak üzere baklagillerden izole edilen, laktik asit bakterilerinin (LAB), yoğurt üretim potansiyellerinin belirlenmesi ve endüstriyel üretime uygun starter kombinasyonların üretilmesidir. Ayrıca çalışmada seçilen starter kültürlerin yoğurdun depolama süresince canlılığının korunması için ekstrüzyon yöntemi ile mikroenkapsüle edilmesi ve mikroenkapsülasyon tekniğinin yoğurdun fizikokimyasal, duyusal, mikrobiyolojik özellikleri üzerine etkisinin belirlenmesi çalışmanın diğer amacıdır. Bakla, mercimek, fasulye, börülceden izole edilen Gaziantep Üniversitesi Biyoloji Laboratuvarında bulunan S. thermophilus ve L. bulgaricus stokları kullanılmıştır. EPS, proteolitik ve asidifikasyon özellikleri belirlenen kültürlerden 16 farklı kombinasyonda yoğurt üretilmiştir. Yoğurt örneklerinin, depolama süresince fizikokimyasal özellikleri, bakteri sayısı, duyusal kalite özellikleri değerlendirilmiştir. Yoğurtların fizikokimyasal ve duyusal özellikleri sonuçlarına uygun starter kültürler belirlenmiştir. Seçilen starter kültürlerin (merkok, börkok, faskok, bakbas, fasbas kodlu kültür) ekstrüzyon yöntemi ile mikroenkapsülasyonu sonucu kapsül içeren ve içermeyen yoğurt örneklerinin fizikokimyasal özelliklerinin benzer olduğu, bakteri canlılığını koruduğu ancak kapsül içeren yoğurtların duyusal özelliklerinin panelistler tarafından daha düşük olduğu belirlenmiştir.
Gaziantep il merkezindeki ilkokulların ve ortaokulların içme suyu parametrelerinin değerlendirilmesi
Kesitsel nitelikte olan bu çalışmada, Gaziantep il merkezindeki ilkokulların ve ortaokulların içme suyu parametrelerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Okulların genel bilgilerini ve içme suyu ile ilgili bilgilerini içeren bir anket formu, okul yöneticileri ile yüz yüze uygulanmıştır. İçme suyu parametrelerini değerlendirmek amacıyla 60 okuldan içme suyu numunesi alınmıştır. Verilerin analizinde Ki-Kare, T testi, Mann-Whitney U, Kruskall Wallis testleri ve SPSS 22.0 programı kullanılmıştır. Okulların %16,7'sinde içme suyu analiz sonucu, ulusal mevzuata uygunsuz olarak bulunmuştur. İçme suyu analiz sonucu uygunsuz olarak değerlendirilen okulların %90'ında, mikrobiyolojik parametreler sınır değerlerin üstünde bulunmuştur. 1 okulda ise pH parametresi uygunsuz olarak belirlenmiştir(%10). Okul bölgesi, okul tipi, okul ilçesine göre analiz sonuçları açısından anlamlı bir fark bulunmamıştır. Okulların %91,7'sinde içme suyu ana kaynağı şebeke suyu olarak belirlenmiştir. Kırsal bölgedeki okullarda bu oran, kentsel bölgedeki okullardan daha düşüktür(%85-%95). Okulların %41,7'sinde kantin ve ambalajı su satışı yoktur. Sonuç olarak, okullarda şebeke suyuna erişim istenilen seviyede değildir. Okul içme sularındaki mikrobiyolojik bulaşın sebepleri araştırılmalı ve içme suyunu geliştirmeye yönelik kısa-orta-uzun vadeli planlar yapılmalıdır
5 yaş altı menenjit ön tanısı ile tetkik edilen çocukların epidemiyolojik, klinik ve mikrobiyolojik özelliklerinin incelenmesi
Giriş ve Amaç Bakteriyel menenjit, çocuklarda mortalite ve morbiditenin yüksek olduğu meninkslerin akut iltihabıdır. Hızlı tanı ve tedavi için etken olan en yaygın mikroorganizmaların bilinmesi ve tedavinin ona göre yönlendirilmesi hayati önem taşır. Çalışmamızın amacı ülkemizde 5 yaş altı çocuklarda bakteriyel menenjitin en sık görülen mikrobiyal etkenleri hakkında bilgi toplamak, klinik özelliklerini, laboratuvar bulgularını, tedavilerini, komplikasyon ve sekel gibi özelliklerini incelemektir. Gereç -Yöntem Bu çalışmada, Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Ocak 2012- Eylül 2020 tarihleri arasında menenjit ön tanısıyla lomber ponksiyon yapılan 5 yaş altı 226 çocuk retrospektif olarak incelendi. BOS kültüründe bakteri saptanması veya klinik ve BOS bulguları bakteriyel menenjit ile uyumluyken kan kültüründe bakteri saptanması, kanıtlanmış bakteriyel menenjit olarak kabul edildi. Kültür sonuçlarına göre 13'ü kanıtlanmış menenjit, 213'ü şüpheli menenjit olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hastaların demografik özellikleri, başvuru şikayetleri, başvuru öncesi antibiyotik kullanımı, fizik muayene bulguları, laboratuvar bulguları (C-reaktif protein, prokalsitonin, beyaz küre sayısı, mutlak nötrofil ve lenfosit sayısı, trombosit, hemoglobin, hematokrit değerleri, glukoz) kan kültürü üremeleri, BOS bulguları (hücre sayımı, BOS kültürü, BOS glukoz ve protein düzeyleri), kraniyal görüntüleme bulguları, yatış sırasında alınan antibiyoterapileri, yatış süreleri, komplikasyon ve sekel gibi özellikleri retrospektif olarak elektronik veri tabanı üzerinden incelendi ve iki grup arasında karşılaştırıldı. Bulgular Bakteriyel menenjit tanılı 13 hastamızın 10'u BOS kültüründe üreme olması ile 3'ü ise kan kültüründe üreme olması ile kanıtlanmış bakteriyel menenjit olarak kabul edildi. BOS kültüründe üreme olan 10 hastanın, 4'ünde (%31) Streptococcus pneumoniae, 3'ünde (%23) Neisseria meningitidis görülürken, 1'inde (%7.7) Streptococcus pyogenes, 1'inde (%7.7) Salmonella typhimuirum, 1'inde (%7.7) Streptococcus agalactiae üremeleri bulundu. Klinik ve BOS bulguları ile bakteriyel menenjit tanısı konulan 3 (%23) hastanın BOS kültüründe üreme görülmedi ancak 14 kan kültüründe üreme tespit edildi (2 hastada Streptococcus pneumoniae, 1 hastada Escherischia coli). Aynı zamanda kanıtlanmış bakteriyel menenjit hastalarımızın 7'sinde hem BOS kültüründe hem de kan kültüründe aynı etkenler üredi (3 hastada Neisseria meningitidis, 3 hastada Streptococcus pneumoniae, 1 hastada Salmonella typhimuirum). Kanıtlanmış bakteriyel menenjit grubundaki hastalarda erkek cinsiyet hakimiyeti (%54) görüldü ve medyan yaşı 8 ay (2-28) olarak saptandı. Kanıtlanmış bakteriyel menenjit grubundaki hastalarda en sık gözlenen semptom ve bulgular ateş (%100), kusma (%46), bilinç değişikliği (%46), meningeal irritasyon bulguları (%38) ve infantlarda fontanel bombeliği (%56) olarak saptandı. Bu klinik bulgular anlamlı olarak kanıtlanmış menenjit grubunda yüksekti. Kanıtlanmış menenjitli olgularda CRP, prokalsitonin, BOS protein ve BOS lökosit sayısı şüpheli menenjitli olgulara göre anlamlı yüksek bulunurken (sırasıyla p=<0.001, p=0.005, p=<0.001, p=<0.001) serum lenfosit sayısı, BOS glukoz ve BOS glukoz/serum glukoz oranı anlamlı düşük bulundu (sırasıyla p=0.009, p=<0.001, p=<0.001). Kanıtlanmış bakteriyel menenjitli 13 hastamızın 4'ünde komplikasyon veya sekel gelişti. Bunlardan 1 hastada subdural ampiyem, 1 hastada subdural ampiyem ve serebrovasküler anormallik, 1 hastada subdural efüzyon komplikasyonu görülürken, 1 hastada epilepsi ve mental retardasyon sekeli gelişti. Sonuç Menenjit etkeninin kültür veya diğer yöntemlerle doğrulanması ve etkene spesifik antibiyoterapinin başlanması ile etkin tedavi sağlanabilmekte ve gereksiz antibiyotik kullanımının önüne geçilebilmektedir. Bizim çalışmamızda, 5 yaş altı çocuklarda Streptococcus pneumoniae en sık bakteriyel menenjit etkeni olarak bulundu. Anahtar Kelimeler: Bakteriyel menenjit, çocukluk, mikrobiyolojik özellikler.
Musul şehrindeki lösemi hastaları arasında seçilmiş virüslerin yaygınlığı
Tüm kanser türleri dünya genelinde ölümlerin yaklaşık %12'sine neden olur. Lösemi, 100,000 kişide 1 görülme sıklığına sahiptir ve çocuklardaki tüm malignitelerin %25'ine sebep olur. Lösemi, Beyaz Kan Hücresi (BKH) malignitesi anlamına gelen teknik bir terimdir. Beyaz Kan Hücreleri, kanı oluşturan bileşenlerin bir parçasıdır ve özellikle bağışıklık ve vücudun korunmasından sorumludur. Löseminin belirli virüslerle güçlü bir ilişkisi olduğu bilinmektedir. Bunlar arasında İnsan T-lenfotropik virüs 1 (HTLV), Epstein-Barr Virüsü (EBV), Sitomegalovirüs (CMV) ve Hepatit virüsleri bulunur. Söz konusu virüslerin, konak hücrelerinde latent kalması ve ardından bir konağın bağışıklık sistemi bozulduğunda tekrar aktif hale gelmesi mümkündür. Bu tezin amacı, Kanser hastalarında HTLV tespitini yapmak, EBV virüsü ve Hepatit virüsü prevalansını belirlemektir. Bu çalışma Musul Genel Hastanesi'nde yapılmıştır. Daha öncesinde Lösemi teşhisi konmuş 96 hastadan anketler kullanılarak bilgi toplanmış ve daha sonra laboratuvarda analiz edilen numuneler alınmıştır. Bu hastaların 82'sinde Epstein-Barr virüsü (EBV) pozitif çıkmıştır ve bu oran hastaların %85,41'ini temsil etmektedir. Hastaların 9'unda İnsan T-lenfotropik Virüs 1 (HTLV 1) pozitif olup bu da popülasyonun %9,4'ünü temsil etmektedir. EBV pozitif olanların 38'i (%39,5) erkek, 44'ü (%45,5) kadın iken bu sayılar HTLV-1 pozitif olanlar için 3'ü (%3,1) erkek, 6'sı (%6,2) kadın şeklindedir. Lösemili hastaların %85,41'inin EBV ve %9,4'ünün HTLV-1 için pozitif olması, lösemi ve EBV virüsü arasında güçlü bir ilişki olduğunu göstermektedir. Bu nedenle çalışmamız, lösemi tanısı konan tüm hastalarda EBV ve HTLV-1 başta olmak üzere yaygın virüslerin rutin taramasının yapılmasını ve uygun tedavilerin başlatılmasını önermektedir.
Lavandula angustifolia ve Syzygium aromaticum ekstraktların süpüratif otitis media ve otitis eksterna hastalarından izole edilen mikroorganizmalar üzerindeki etkisi
Çalışmaya, Nisan 2021 Ekim 2021 tarihleri arasında, yaşları 10 ila 50 arasında değişen her iki cinsiyetten toplam 100 kişi katılmıştır. Bunların yarısı kontrol grubu olarak sağlıklı kişilerden oluşurken, diğer yarısı ise Irak'taki Samarra Genel Hastanesinde orta kulak ya da dış kulak iltihabı olan hastalardır. İstatistiksel analiz, erkekler ve kadınlar arasında enfeksiyon açısından anlamlı bir fark olmadığını göstermiş olup, bu oranlar orta kulak iltihabı için erkelerde % 40,42 ve kadınlarda %21,27 iken dış kulak iltihabı için erkeklerde %23,40 ve kadınlarda %14,89 olarak ölçümlenmiştir. Yaş gruplarına gelince, en yüksek enfeksiyon oranı 40-49 yaş arasında saptanmıştır. Sonuçlar, 34 (%72,3) bakteri ve 13 (%27,6) mantar olmak üzere toplam 47 (%47) üreme örneği vermiş olup, izolatlar bir dizi mikroskobik ve biyokimyasal testlerle teşhis edilmiştir. Bu tanılar sonucunda Staphylococcus aureus'un %53,19 oranı ile dış kulak enfeksiyonlarında en sık görülen bakterilerden bir olduğu ve onu sırasıyla Pseudomonas aeruginosa'nın %10,63, Proteus mirabilis'in %53,19, Escherichia coli'nin %2,12 ve Klebsiella pneumonia'nin %2,12 oranları ile takip ettikleri tespit edilmiştir. Mantar izolatlarda ise en sık dış kulak iltihabına sebebiyet veren %21,27 ile Candida albicans olurken, onun ardından %6,38 ile Aspergillus niger gelmiştir. İzolatlar, kullanılan çoğu antibiyotik tipine karşı duyarlılık göstermiştir. Karanfil ve lavantanın sıcak sulu ve alkollü bitki ekstraktları, izole edilen bakteri ve mantarlar üzerindeki inhibitör etkisini kanıtlamıştır. Mevcut çalışmanın sonuçları, karanfil ekstraktının lavanta ekstraktına göre daha başarılı olduğunu, buna ek olarak bakteriyel ve mantar izolatların büyümesini inhibe etmede, alkollü ekstraktların sıcak sulu ekstraktlara göre daha etkili olduklarını göstermiştir.
Ekstraintestinel enfeksiyonlardan izole edilen ve virulans faktörleri tanımlanan E.coli suşlarının filogenetik ilişkilerinin tespitinde rapd yönteminin önemi
İntestinal ekosistemin kommensal üyesi olmakla birlikte her türlü çevre şartına karşı yüksek rekombinasyon-mutasyon yeteneği ile büyük bir uyum gösteren E. coli suşları, yüksek GC oranına sahip olmakla birlikte ilginç şekilde genomik plastisite özelliğine sahiptir. Diğer taraftan bu özelliklerinin yanı sıra klasik besiyerlerinde hızlı üreme yeteneğini koruyan E. coli, prokaryotlardaki spontan DNA transfer olaylarının açıklanması için iyi bir modeldir. Genomda kodlanan yapısal genlerin yanı sıra, patojenite adaları (PI), plazmidler, bakteriyofajlar ve transpozonlar gibi mobil genetik elemanlarda kodlanan, esasen mikroorganizmaların içinde bulundukları mikro çevre şartlarına uyum sağlamasında rol oynayan ancak bazen mikroorganizmaya farklı virülans özellikler de kazandıran proteinlerin kodlandığı, genlerin transferi ile kendilerinde olmayan yeni virülans özellikler de kazanabilirler. İntestinal kaynaklı ExPEC suşlarının özel genotiplerin mutasyonu sonucumu oluştuğu yoksa rastgele mutasyonlarınmı ExPEC suşlarını oluşturduklarının bilinmesi bu suşların toplumdaki hareketlerinin izlenmesi ve enfeksiyon kontrol protokollerinin oluşturulabilmesine imkan sağlayacaktır. Bu amaçla yapılacak epidemiyolojik sürveyans da klinik ile ilişkisine dayalı patotipleme, fizyolojik özellikler, (MLEE) veya antibiyotik duyarlılık kalıplarının tespiti gibi düşük ayırım gücüne sahip fenotipik yöntemlerin yerine veya yanında genomdaki spesifik dizileri tanıyan nükleik asit amplifikasyon bazlı ve/veya restriksiyon enzimlerinin de kullanıldığı, filotipleme, PCR, PCR-RFLP, PFGE ve (MLST) gibi sekanslama yöntemlerine ihtiyaç bulunmaktadır. Bu çalışmada extra intestinal sistemden izole edilen ve bazı virülans genleri gösterilmiş ExPEC izolatlarının muhtemel klonal ilişkilerini tespit amacı ile, üç farklı kısa oligonükleotid dizisinin kullanıldığı RAPD ve XbaI-PFGE yöntemlerinin ayırım güçlerini tespiti amaçladık. Çalışmada farklı klinik örneklerden izole edilen 155 ExPEC suşu kullanılmıştır. Anahtar Kelimeler: ExPEC, CDT, CNF, PFGE ve RAPD
Febril nötropenik hastalarda gelişen akciğer enfeksiyonlarında fungal etkenlerin yeri, klinik ve mikrobiyolojik özellikleri
Amaç: Nötropenik hastalarda akciğer enfeksiyonları önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Etkenler arasında fungal ajanların sıklığı giderek artmaktadır. Fungal pnömoniler hızlı ilerleyen enfeksiyonlar olup erken tanı ve tedavi önemlidir. Bu hasta grubunda uygulanan ampirik tedavi protokolü, invaziv işlemlerin yapılamayışı, tanısal yaklaşımların eksikliği doğru tkenin tespitini zorlaştırmaktadır. Özgül antimikrobiyal ve antifungal tedavilerin verilememesi, gereksiz ve uzun süreli tedavilerin uygulanması zaman, maliyet artışı, ilaç yan etkileri ve morbiditede artış gibi sorunları beraberinde getirmektedir. Bu çalışmada febril nötropenik hastalarda akciğer enfeksiyonlarında fungal etkenlerin neler olduğu, klinik ve mikrobiyolojik özelliklerinin belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Kasım 2015-Şubat 2017 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İç Hastalıkları Hematoloji ve Onkoloji kliniklerinde takip edilen febril nötropenik akciğer bulguları olan 72 hastadan 77 serum, 28 bronkoalveolar lavaj (BAL) örneği alındı. Prospektif olarak hastaların klinik bulguları ve laboratuvar verileri izlendi. Serum ve BAL örneklerine kültür, direk inceleme, galaktomannan antijen testi, Aspergillus fumigatus ve Pneumocystis jirovecii "Real-time" polimeraz zincir reaksiyon testi uygulandı. Hastalar Avrupa Kanser Araştırma ve Tedavi organizasyonu ile Mikoz Çalışma Grubu'nun hazırlamış olduğu (EORTC-MSG) kriterlere göre kesin (kanıtlı), yüksek olası, şüpheli invaziv fungal enfeksiyon (İFİ) ve invaziv fungal enfeksiyon olmayan (Non-İFİ) olarak sınıflandırıldı. SPSS versiyon 19.0 programı ile GM antijen test, "Real-time" PCR testlerinin duyarlılık ve özgüllükleri hesaplandı, İFİ gelişimi ile mortalite ve mortaliteye etkili risk faktörleri arasındaki ilişki analiz edildi. Bulgular: BAL Aspergillus fumigatus "Real-time" PCR testinin duyarlılığı BAL'da seruma göre daha yüksek bulundu. BAL Aspergillus fumigatus "Real-time" PCR testinin duyarlılığı ayrıca serum galaktomannan ve cut-off 0,5 ng/ml alındığında BAL galaktomannan'dan daha yüksek çıktı. Ancak PCR testinin özgüllüğü % 14,3 gibi oldukça düşük bulundu. Pneumocystis jirovecii sadece bir hastanın serumunda pozitif saptandı. Hastalara uygulanan kemoterapi rejimleri, kullandıkları antifungal tedavi, nötropeni düzeyi, altta yatan hastalığı gibi faktörlerin İFİ gelişimi üzerine etkisinin bulunmadığı, 'halo belirtisi' dışındaki tüm akciğer bulgularının enfeksiyon için ayırt edici olmadığı (p:0.016) ve tanısal işlemler öncesi antifungal kullanımının serum galaktomannan seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı düşüşe yol açtığı bulundu (p:0.024). Sonuç: Yetmiş iki hastanın yetmiş yedi atağının akciğer bulguları ile irdelendiği çalışmamızda hastaların 50'sinde enfeksiyon bulgusu saptandı ve EORTC/MSG tanımına göre hastaların 34'ü yüksek olası ve kanıtlı İFİ (% 44) olarak sınıflandırıldı. Kanıtlı enfeksiyonun az, yüksek olası İFİ olgularının sayısının fazla olmasının kanıtların elde edilmesindeki güçlükten kaynaklandığı düşünüldü. İnvaziv pulmoner aspergilloz tanısında galaktomannan ile PCR testinin birlikte kullanımının tek başlarına kullanımlarından daha yüksek özgüllük ve duyarlılık sağlayacağı kanısına varıldı.
15-45 yaş hamile kadınlarda toxoplasma seroprevalansının indirekt hemaglutinasyon yöntemiyle araştırılması
15-45 yaş arasındaki hamile kadınlarda Toxoplasma seroprevalansının indirekt hemaglutinasyon yöntemiyle tespit edilmesi amacıyla yapmış olduğumuz çalışma kapamında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine başvuran 100 kadından alınan kan örnekleri incelenmiştir. Toxoplasma pozitifliğinin tespit edilmesinde indirekt hemaglutinasyon yöntemi kullanılmıştır. Daha sonra gebelerin laboratuvar testleri araştırılmış, bulunan ELISA sonuçları ile de sonuçlarımız karşılaştırılmıştır. Çalışma sonucunda elde edilen veriler SPSS 18.0 paket programı ile analiz edilmiştir. Yapmış olduğumuz çalışmada Toxoplasma seropozitifliği indirekt hemaglutinasyon yöntemiyle %13 olarak saptanmıştır. Aynı kişilere ait dosyalar veri tabanından incelendiğinde ELISA yöntemiyle toxoplasma IgM pozitifliğinin %11 olduğu görülmüştür. Yani çalışmada İHA yöntemiyle pozitif olarak saptanan 13 hastanın 11'inin (%84.61) ELISA IgM sonuçlarının pozitif olduğu, 2 hastanın (%15.39) ise negatif olduğu görülmüştür. Yapılan istatistiksel analizler neticesinde hem indirekt hemaglutinasyon testi hem de ELISA sonuçlarının yaşa göre anlamlı farklılık arz etmediği, bununla birlikte yaştaki artışa bağlı olarak Toxoplasma pozitifliğinin arttığı görülmüştür. Çalışmadan elde edilen sonuçlar dikkate alındığında Toxoplasma seroprevalansının bölgemizde seroprevalansının yüksek olmadığı görülmüş, uygulanmasının kolay ve cihaz gerektirmemesi nedeniyle indirekt hemaglutinasyon yönteminin Toxoplasma tanısında her yerde rahatlıkla yapılabilir ve güvenilir bir test olduğu düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: Toxoplasma, İndirekt Hemaglutinasyon, Seroprevalans
Primula vulgaris'den sentezlenen gümüş nanoparçacıklarının antimikrobiyal ve antioksidan özelliklerinin değerlendirilmesi
Yapılan bu çalışmada, Primula, Primulaceae ailesine ait çiçekli bir tıbbi bitki olan Primula vulgaris' den sentezlenen gümüş nanoparçacıkların antimikrobiyal ve antioksidan özellikleri değerlendirilmiştir. Bitki ile yapılan çeşitli ekstrakt denemelerinin ardından nanoparçacıkların ayrıştırılması için gümüş nitrat (AgN03) çözeltisi eklenmiştir ve gümüş nanopartikül (AgNP) en iyi oluşumunun gözlendiği ekstrakt yöntemi olan etanol, metanol, aseton, saf su ve kaynatma ile ekstraksiyon yöntemleri kullanılmıştır. Primula vulgaris yaprak, çiçek ve kök ekstraklarından sentezlenen gümüş nanoparçacık ekstraktları çeşitli mikrobiyal suşlarda agar kuyucuk difüzyon yöntemi kullanılarak, antimikrobiyal etkileri belirlenmeye çalışılmıştır. Nanopartiküllerin karakterizasyonu UV-Vis spektroskopisinde ölçülmüştür. Nanopartiküllerin Gram (+) ve Gram (-) bakteriler ile maya türlerine karşı etkileri incelenmiştir. Yapılan çalışmada P. vulgaris yaprak, çiçek ve kök ekstraktları kullanılarak sentezlenen AgNP' nin antimikrobiyal özellikte olduğu görülmüştür. P. vulgaris yaprak, çiçek ve kök ekstraktlarının DMSO, kaynatma, metanol, etanol, aseton ve saf su ile hazırlanan eksraktları, AgNO3 varlığında AgNP sentezlemiştir. Oluşan ektraktların agar kuyucuk difizyon yöntemi ile yapılan antimikrobiyal aktivitesine göre yaprak ekstraktında B. subtilis, C. jejuni, E. aerogenes, K. pneumoniae, A. hydrophila, S. dysenteriae, S. epidermidis, S. typhimurium 10-18 mm çapında en geniş zonu göstermiştir. Diğer bakteriler 8 mm ve altında inhibisyon zon göstermiştir. Çiçek ekstraktın da bu bakteriler; P. aeruginosa, S. aureus, B. cereus, S. typhimurium 10-20 mm arası inhibisyon zon gösterirken diğer bakteriler 6 mm ve altında zon göstermiştir. Kök ekstraktlarında ise bu bakteriler; C. jejuni, A, hydrophila, S. epidermidis, 5-15 arası inhibisyon zon gösterirken diğer bakteriler 5 mm ve altında inhibisyon zon da antimikrobiyal etki göstermiştir. S. boulardii, C. albicans, C. glabrata, C. parapsilosis ve C. tropicalis ise 10-25 mm lik zon çap oluşturmuştur. Mayalar arasında en fazla antimikrobiyal aktivite sırasıyla C. tropicalis>C. glabrata>C. parapsilosis>C. albicans>S. boulardii de görülmüştür. P. vulgaris ekstraktlarından elde edilen AgNP bakterilere göre mayalara daha çok antimikrobiyal aktivite göstermiştir. Bitkisel fitokimyasallar önemli bileşikler olarak göze çarpmaktadır. Bunlardan saponinler antibakteriyel özellik göstermektedir. Fitokimyasallar aynı zamanda antioksidan etki mekanizmasının çalışmasına yardımcı olmaktadır. P. vulgaris antioksidan özelliğini göstermek için DPPH (2,2-difenil-1-pikrilhidrazil) yöntemi kullanılmıştır. P. vulgaris' ten elde edilen yaprak, kök ve çiçek ekstraktlarının DPPH metanollü çözeltisi ile karıştırılmıştır. Oluşan ekstraktlı DPPH çözeltilerinin 517 nm absorbansına göre DPPH radikalini ortamdan uzaklaştırarak antioksidan özellikte olduğu görülmüştür.
Arachis hypogaea kullanılarak elde edilen AgNP'nin biyolojik özelliklerinin ve bitkinin biyokimyasal içeriğinin belirlenmesi
Yerfıstığı (Arachis hypogea L.) Türkiye ve ABD başta olmak üzere dünya çapında yetiştirilen önemli bir ürün olup ağırlıklı olarak Akdeniz bölgesinde yetiştirilmektedir. İki tohum içeren bir baklada gelişen A. hypogea, ince kahverengimsi bir kabuğa sahiptir. Yaygın olarak sıcak iklimlerde yetiştirilir ve kısa ömürlü sarı çiçekleri vardır. Dünyada yetiştirilen yer fıstığının çoğu, yağ üretimi, fıstık ezmesi, şekerlemeler ve atıştırmalık ürünler için kullanılmaktadır. Diğer tohumlu bitkilere göre bazı avantajları olan yer fıstığının, özellikle yağ asiti açısından zengin olduğu bilinmektedir. Bu amaçla, Osmaniye iline ait yer fıstığı çalışmamızda ana materyal olarak kullanılmıştır. Nanopartiküller, günümüz bilim dünyasında çok çeşitli alanlarda kullanılmaktadır. Bu alanlardaki çalışmaların en önemlilerinden biri, mikroorganizmalar üzerinde öldürücü etkiye neden olması ile antibiyotik çalışmalarıdır. Çeşitli metallerin yeşil sentez yoluyla bitkilerle nanopartikül oluşturmaları yanı sıra bilimsel çalışmalar çoğunlukla günüş nanopartiküller üzerine yoğunlaşmıştır. Bu çalışmada A. hypogaea bitkisine ait tohum ve kabuklar ile gümüş nanopartiküllerin (AgNP) yeşil sentezi gerçekleştirilmiştir. Sentezlenen AgNP'ler; antimikrobiyal aktivite, anti-quorum sensing, anti-biyofilm, anti-inflamatuar, antioksidant aktvite ve sitotoksisite açısından analiz edilmiştir. Bununla birlikte; Osmaniye yer fıstığı tohumunun biyokimyasal içeriği de çeşitli analizler ile tespit edilmiştir. Antimikrobiyal aktivite analizi amacıyla çalışmada 22 adet mikroorganizma kullanılmıştır. Sonuç olarak; yaş, çiğ ve kavrulmuş yer fıstıklarının karbonhidrat, yağ asidi ve protein içerikleri açısından birbirlerinden farklı biyokimyasal içeriğine sahip oldukları tespit edilmiştir. En yüksek karbonhidrat, yağ asidi ve protein içeriğine sahip olan materyal yaş yer fıstığı olarak tespit edilmiştir. Yer fıstığı tohum ve kabukları ile yeşil sentezi gerçekleştirilen AgNP'lerin antimikrobiyal aktivitelerinde istatistiksel açıdan anlamlı farklar tespit edilmiştir (p<0,05). Çalışmada kullanılan Chromobacterium violaceum, AgNP'lerin en yüksek antimikrobiyal aktivite gösterdiği mikroorganizma olmuştur. Bununla birlikte AgNP'lerin C. violaceum üzerinde göstermiş oldukları antimikrobiyal etki, anti-quorum sennsing aktviteninde olduğunu sonuçlarda göstermiştir. Fıstık ve Kabuk ile yeşil sentezi gerçekleştirilen AgNP'ler, Anti-QS açısından istatistiksel olarak anlamlı farklara neden olmuştur (p<0,05). 2,5 μl/ml konsantrasyondaki yaş, çiğ ve kavrulmuş yer fıstığı tohumu ile yeşil sentezi gerçekleştirilmiş AgNP'lerde zon çapları sırasıyla 19,2 mm, 18,6 mm, 19,4 mm iken, yer fıstığı kabuğu ile yeşil sentezi gerçekleştirilmiş AgNP'lerde sırasıyla 16,8 mm, 16,8 mm, 14,8 mm'dir. Ayrıca, çalışmada kullanılan AgNP'lerin E. coli ve S. aureus bakterilerinin spesifik biyofilm formasyonları üzerinde yaklaşık olarak % 50 oranında inhibisyona neden olduğu tespit edilmiştir. Sentezlenen bu AgNP'lerin belirli dozlarda uygulandığı durumlarda canlı organizmada sitotoksisite açısından risk oluşturmadığı belirlenmiştir. Bu bağlamda AgNP'lerin ölümcül dozları (LD50) tespit edilmiş ve 5 μl/ml ve 2,5 μl/ml konsantrasyonlarda sitotoksisitenin oldukça yüksek olduğu tespit edilmiştir. Özellikle günümüzde mikroorganizmaların antibiyotik veya diğer ajanlara karşı oldukça yüksek direnç seviyeleri gösterdiği göz önünde bulundurulduğunda hem maliyeti yüksek olmayan hem de etkin veriler elde edilen bu materyallerin kullanılması ilaç sanayi veya diğer alanlar için düşünülebilir.
Turunçgillerde depo çürüklüğü etmeni funguslara karşı antagonistik aktinobakterilerin izolasyonu, tanımlanması ve biyokontrol potansiyellerinin belirlenmesi
Aktinobakteriler, toprak ve su gibi habitatlarda yaşayan Gram pozitif bakterilerden olup çok sayıda biyoaktif bileşik ve hücre içi/dışı enzimler üretme kapasitesine sahiptirler. Son zamanlarda aktinobakterilerin antibakteriyel, antifungal ve diğer çeşitli aktif bileşikleri üretme potansiyelleri ve bu bileşiklerin tarım, gıda, ilaç ve kozmetik gibi endüstrilerde kullanım olanakları üzere birçok araştırma gerçekleştirilmiştir. Bu araştırmada ise kısaca, farklı habitatlardan izole edilen aktinobakteriler ve metabolitlerinin hasat sonrası turunçgillerde depo çürüklüğüne sebep olan ve sırasıyla yeşil ve maviküf hastalığı etmeni Penicillium digitatum ve P. italicum fitopatojenlerin kontrolüne yönelik antifungal aktiviteleri değerlendirilmiştir. Manisa ve çevresinden alınan toprak örneklemelerinden 186 aktinobakteri izole edilmiştir. İzolatların ilk antifungal aktivitesi hali hazırda küflü meyve ve sebzelerden izole edilen fitopatojen küfler hedef organizma olarak seçilerek denenmiştir. Birincil antifungal testlerde 186 aktinobakteri izolatından 44 tanesi etkili olarak belirlenmiş ve bunlardan en iyi aktiviteye sahip 10 izolat seçilerek fermentasyon yoluyla elde edilen metabolitleri ikincil antifungal denemelerde kullanılmıştır. Fermentasyon yoluyla biyoaktif ekstraktları elde edilen 10 izolatın hem Sıvı Kromatografisi-Yüksek Çözünürlüklü Elektro Sprey İyonizasyon Kütle Spektrometresi (LC-HRESIMS) kromatogramları hem de ikincil antagonistik test sonuçları değerlendirilerek GA-09 nolu izolatın en yüksek aktiviteye sahip olduğu belirlenmiştir. Fermentasyonun ardından Kupchan sıvı-sıvı partisyonlama yöntemiyle fraksiyonlama ve sonrasında Orta Basınçlı Sıvı Kromatografisi (MPLC) ile alt fraksiyonlama işlemleri gerçekleştirilmiştir. Elde edilen alt fraksiyonlar Yüksek Performanslı Sıvı Kromatografisi (HPLC) kullanılarak antifungal olduğu düşünülen bileşikler saflaştırılmıştır. Saf metabolitlerin in vitro ve in vivo antifungal aktiviteleri P. digitatum ve P. italicum'a karşı deneniştir. İn vivo testlerde kullanılan portakalların inkübasyon öncesi ve inkübasyon sonrası fizikokimyasal özellikleri (pH, briks, esmerleşme indeksi ve tekstür parametrelerinden sıkılık) ölçülmüştür. Saflaştırılan metabolitlerin yapısal karakterizasyonu 1H-NMR ve 13C-NMR ile tespit edilmiştir. Çalışmada GA-09 (Streptomyces pseudovenezuelae)'un ürettiği ve antifungal olduğu düşünülen 6 metabolit; Rutamisin A (M-1), Rutamisin B (M-2), Bilinmeyen 1 (M-3), Bilinmeyen 2 (M-4), Desferrioxamine D2 (M-5) ve Desferrioxamine E (M-6) olarak tespit edilmiştir. Literatürde daha önce belirlenmiş bileşikler ile karşılaştırıldığında; M-1 ve M-2'nin antifungal olduğu bilinen bileşiklerden; M-3 ve M-4 ise yeni bileşikler olabileceği ilk kez bu çalışmada rapor edilmiştir. M-5 ve M-6 ise siderofor olarak bilinen demir şelatlayan bileşiklerdir. M-1 ve M-2 birbirinin türevi olup in vitro ve in vivo analizlerde en yüksek antifungal etkiyi göstermiştir. Ayrıca M-1 ve M-2 ilave edilen portakallarda 5 günlük inkübasyon süresince sıkılık değerinin korunduğu tespit edilmiştir. M-3 ve M-4 ise pozitif kontrole yakın bir antifungal aktivite göstermiştir. 16 farklı mikroorganizmanın morfolojik, kültürel karakteristikler ve moleküler olarak identifikasyonu yapılmıştır. Seçilen ve üzerinde çalışılan aktinobakterilerden cins bazında 6 adet Streptomyces sp. (AK-01, AK-13, AK-14, DT-06, DT-10 ve DT-11), 1 adet Amycolatopsis sp. (SP-03) ve 1 adet Lentzea sp. (UZ-72) ile tür bazında 2 adet Streptomyces netropsis (DT-02) ve Streptomyces pseudovenezuelae (GA-09) olarak tanımlanmıştır. Tür bazında belirlenen fitopatojen küfler ise sırasıyla; Penicillium italicum, Penicillium digitatum, Penicillium chrysogenum, Alternaria alternata, Aspergillus niger ve Fusarium oxysporum olarak belirlenmiştir. Yapılan analizlere ve elde edilen sonuçlara göre bu araştırma literatürde yapılmış diğer benzer çalışmaları ileri bir boyuta taşımış ve elde edilen aktinobakteri metabolitlerinin ticarileşme potansiyelini ortaya koymuştur.
Vajinal kaynaklı lactobacillus spp. şuşlarından elde edilen ekzapolisakkaritlerin antibiyofilm ve anti-quarum sensing aktivitelerinin belirlenmesi
Ekzopolisakkaritler (EPS'ler), doğada bitkiler, mantarlar ve bakterilerde yaygın olarak bulunan biyopolimerler olup antimikrobiyal, anti-biyofilm, antioksidan, antitümör, antiviral ve immünomodülatör aktivitesi nedeniyle insan sağlığına katkıda bulunma potansiyeline sahiptir. Çalışmamızda daha önce vajinal mikrofloradan izole edilen probiyotik özelliği kanıtlanmış, Laktik asit bakterileri (LAB) arasından güçlü EPS üreten beş suş (L. paracasei L1, L. casei L2, L. pantarum L4, L. crispatus L5 ve L. rhamnosus L17) seçilmiştir. Suşlardan saf olarak elde edilen EPS'lerin antimikrobiyal, antibiyofilm, anti-quarum sensing, antioksidan aktiviteleri ile MDA-MB-231 meme kanser hücre hattı hücreleri üzerindeki anti-proliferatif etkileri araştırılmıştır. Çalışmamızda ayrıca saf EPS'lerin FT-IR ve GC-MS analizleri yapılmış olup, elektron mikoskop görüntüleri elde edilmiştir. ix Çalışma sonucunda LAB kökenli EPS'lerin güçlü antimikrobiyal aktiviteye sahip olduğu, patojenik suşlar arasında en güçlü antimikrobiyal etkinliğe sahip suşun L. casei L2 suşuna ait EPS olduğu belirlenmiştir. Saf EPS özütlerinin anti-biyofilm aktivitesini belirlemek amacı ile E. coli ve P. aeruginosa suşları kullanılmıştır. Çalışma sonucunda EPS'lerin farklı konsantrasyonlarında inhibisyon etkisi gösterdiği ve özellikle L1 ve L2 suşlarından elde edilen EPS'lerin daha güçlü aktiviteye sahip olduğu görülmektedir. Saf EPS'lerin farklı konsantrasyonlardaki anti-quarum sensing aktivitelerinin araştırıldığı çalışmada her bir EPS 10 mg/mL konsantrasyonunda ortalama eşit aktivite gösterirken 20 mg/mL konsantrasyonda etkinin arttığı ve etki oranın değişiklik gösterdiği belirlenmiştir. Saf EPS'lerin MDA-MB-231 meme kanser hücre hattı hücreleri üzerindeki anti-proliferatif etkinin L. paracasei L1 suşuna ait EPS'nin 115 μg/ml'lik en yüksek dozunda %90-95 düzeyinde ölüm görülürken, L. casei L2 suşuna ait EPS'lerin 85 μg/ml'lik en yüksek dozunda ise yaklaşık %100 oranında ölüm görülmüştür. İnsan sağlığı üzerinde farklı yararlı etkileri bulunan EPS'lerin doğal antimikrobiyal ve antikanser özelliğine sahip olması dikkat çekicidir. Ancak ileride hem enfeksiyonların hem de çeşitli kanserlerin tedavilerinde kullanılabilmesi için bu alanda daha çok araştırmaya gereksinim vardır.
Mekanik ventilasyon desteğindeki hastaların ağız bakımında kullanılan farklı yoğunluktaki klorheksidinin mikrobiyal kolonizasyona etkisi
Bu araştırma mekanik ventilatöre bağlı hastalarda mikrobiyal kolonizasyonu azaltmada en etkili klorheksidin yoğunluğunu belirlemek amacıyla randomize kontrollü, çift kör, deneysel olarak yapılmıştır. 2019 yılı Şubat-Aralık tarihleri arasında T.C. Sağlık Bakanlığı Aydın İl Sağlık Müdürlüğü Nazilli Devlet Hastanesi Anestezi ve Reanimasyon yoğun bakım ünitesinde yatan 116 hasta araştırmanın örneklemini oluşturmuştur. Hastalar randomize olarak belirlenerek dört farklı gruba ayrılmıştır. Birinci gruptaki hastalara %2 klorheksidin glukonat, ikinci gruptaki hastalara %1'lik klorheksidin glukonat, üçüncü gruptaki hastalara %0.2'lik klorheksidin glukonat ve dördüncü gruptaki hastalara %0.12'lik klorheksidin glukonat ile günde dört kez ağız bakımı uygulama protokolü doğrultusunda bakım verilmiştir. Verilerin toplanmasında Hastalara Ait Tanıtıcı Özellikler Formu, Hasta İzlem Formu, Mikrobiyolojik İzlem Formu ve Ağız Değerlendirme Rehberi kullanılmıştır. Araştırmaya katılan hastaların yaş ortalaması 70,00±15,57 olup, %62,1'i erkektir. Ağız bakımında kullanılan klorheksidin glukonat solüsyonlarının hepsinde hastaların tamamının tüm günlerde ağız mukozasının hafif disfonksiyon olduğu belirlenmiştir. %2 ve %1'lik klorheksidin glukonat ile ağız bakımı yapılan hastaların tüm günler arasındaki ağız değerlendirme ölçeğinden alınan puan ortalamaları arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu (p<0.001), %0.12'lik ve %0.2'lik klorheksidin glukonat ile ağız bakımı yapılan hastaların tüm günler arasındaki ağız değerlendirme ölçeğinden alınan puan ortalamaları arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı bulunmuştur (p>0.001). Ağız bakımında %1'lik klorheksidin glukonat solüsyonu kullanılan hastalardan alınan oral mukoza örnekleri arasında mikroorganizma üreme durumu açısından istatiksel olarak anlamlı fark olduğu saptanmıştır. Araştırma bulgularına göre mekanik ventilasyon desteğindeki hastalara uygulanan ağız bakımında mikrobiyal kolonizasyonu önlemede en etkili klorheksidin glukonat solüsyonunun %1'lik konsantrasyonu olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Ağız bakımı, klorheksidin glukonat, mekanik ventilasyon, mikrobiyal kolonizasyon, yoğun bakım ünitesi.
Endofitik Methylobacterium spp. (PPFMs) türlerinin moleküler tanılaması ve mikrobiyal bitki büyütme ajanı olarak kullanılabilirliği
Bu çalışmada, farklı tek yıllık bitkilerden izole edilen 40 Methylobacterium spp. (PPFM) suşunun bitki büyümesini teşvik edici özellikleri (PGPB), fosfat çözme, IAA üretimi, siderofor üretimi, ACC deaminaz aktiviteleri ve azot fiksasyonu açısından değerlendirilmiş ve TOPSIS analizi ile en yetenekli dört suş (M12, M15, M26, M34) seçilmiştir. M26 suşu, en yüksek fosfat çözme aktivitesini (253.23 µg/mL) gösterirken, M12 suşu en yüksek IAA üretimini (110.85 µg/mL) sergilemiştir. Tüm suşlar, metanolün ortamda azalmasıyla IAA üretimlerini artırmış ve bu durum, metanolün yalnızca bir karbon kaynağı değil, aynı zamanda bir sinyal molekülü olarak işlev gördüğünü ortaya koymuştur. M34 suşu, en yüksek ACC deaminaz aktivitesini (82.50 µmol α-ketobutirat/saat/mg protein) göstermiştir. Ayrıca, tüm suşlarda benzer seviyelerde azot fiksasyonu aktivitesi (14 µg/mL) gözlemlenmiştir. Çalışmamızda, 16S rRNA gen bölgesinin tür teşhisinde yetersiz olduğu, tür teşhisinde daha fazla çözünürlük sağlayabileceği düşünülen mxaF geninin filogenetik çözümlemede beklenen ayırt ediciliği sağlayamadığı ortaya konulmuştur. Tüm suşların tür teşhisinin tam yapılabilmesi için tam genom dizileme, kemotaksonomik analizler ve belirteç genlerle (örneğin gyrB, rpoD) multilokus dizi analizleri (MLSA) gibi ileri yöntemlerin uygulanması gerekmektedir. Saksı denemelerinde, M15 suşu bitki büyüme parametrelerinde (taze ağırlık, kuru ağırlık ve boy uzunluğu) en olumlu sonuçları vermiştir. Ayrıca, M15 ve M26 suşlarının rizosferik toprak mikrobiyotasının zenginliğini değiştirmezken, taksonomik kompozisyonunda göreceli bollukları değiştirdiği gösterilmiştir. Bu sonuçlar, Methylobacterium sp. suşlarının sürdürülebilir tarım uygulamalarında mikrobiyal bitki büyüme ajanı olarak kullanılma potansiyelini desteklemektedir.
İzmir Balık Hali'nde satılan kimi balık çeşitlerinin gıda güvenliği açısından irdelenmesi
İnsan diyeti ve sağlığı açısından büyük öneme sahip olan su ürünleri; kentleşme, turizm, endüstri ve teknolojideki gelişmeler sonucunda suların hızla kirlenmesi ile insan sağlığını tehdit eder hale gelmiştir. Bu tehlikelerin başında ağır metaller ve mikroorganizma kirliliği gelmektedir. Bu araştırmada her iki kirliliğin İzmir Balık Hali'nde satışa sunulan kimi balık türlerinde, gıda güvenliğine ve gıda kalitesine etkileri irdelenmiştir.İzmir Balık Hali'nden temin edilen açık deniz ve körfezden avlanmış kefal (Mugil cephalus L., 1758), sardalya (Sardina pilchardus W. 1792), levrek (Dicentrarchus labrax L., 1758), çipura (Sparus aurata L., 1758) balıklarında ve iki farklı çiftlikten avlanmış çipura (Sparus aurata L., 1758) ve levreklerde (Dicentrarchus labrax L., 1758) toplam mezofilik aerobik bakteri sayımı, toplam psikrofil bakteri sayımı, toplam koliform ve fekal koliform bakterileri analizi, Escherichia coli, Salmonella spp, Staphylococcus aureus bakterilerinin analizleri olmak üzere mikrobiyolojik analizler yapılmıştır. Ağır metal analizlerini yapmak amacıyla mikrodalga yakma ünitesinde yakılan balık örneklerinde atomik absorpsiyon spektrofotometresi kullanılarak kurşun, kadmiyum, arsenik ve civa analizleri yapılmıştır. Ek olarak balık örneklerinin kimyasal kompozisyonlarını belirleyebilmek amacıyla pH, nem, kül, yağ ve protein olmak üzere kimyasal analizleri gerçekleştirilmiştir.Çalışmanın sonucunda toplam mezofilik aerobik bakteri yükü açık denizden avlanmış balık türlerinde 2,48±0,25-2,77±0,66 log kob/g aralığında; körfezden avlanmış balık türlerinde 2,36±0,02-3,01±0,86 log kob/g aralığında; çiftlik balıklarında 2,09±0,12-3,07±0,32 log kob/g aralığında tespit edilmiştir. Çalışmamızda kullandığımız balık örneklerinin hiçbirinde psikrofil bakteri, Salmonella spp, Staphylococcus aureus, toplam koliform, fekal koliform ve Escherichia coli saptanmamıştır. Yapılan ağır metal analizleri sonucunda açık denizden avlanan balıklarda Pb konsantrasyonu T.E-0,14±0,07 µg/g, Cd konsantrasyonu T.E-0,06±0,02 µg/g, Hg konsantrasyonu 0,04±0,03-0,32±0,08 µg/g olarak belirlenmiş olup As (<0,1 µg/g) ise tespit edilememiştir. Körfezden avlanan balıklarda Pb (<0,08 µg/g) ve As (<0,1 µg/g) ağır metalleri tespit edilememiş, Cd konsantrasyonu T.E-0,06±0,03 µg/g, Hg konsantrasyonu 0,02±0,00-0,145±0,08 µg/g olarak saptanmıştır. Çiftlik balıklarında ise Pb konsantrasyonu T.E-0,15±0,14 µg/g, Cd konsantrasyonu T.E-0,04±0,03 µg/g, Hg konsantrasyonu 0,03±0,01-0,47±0,6 µg/g olarak belirlenmiş, As (<0,1 µg/g) tespit edilememiştir. Çalışmamızda İzmir Balık Hali'nde satışa sunulan analizlerini yaptığımız balık türlerinin mikrobiyolojik ve ağır metal içeriği kapsamında gıda güvenliği açısından risk teşkil etmedikleri, yapılan kimyasal kompozisyon analizleri ile insan beslenmesinde önem arz eden protein ve yağ gibi besin öğeleri bakımından önemli bir kaynak oldukları ortaya konulmuştur.
Meme kanserleri ve hpv arasındaki ilişkinin araştırılması
Yüksek riskli insan papillomavirüsleri (YR-HPV), servikal, kolorektal ve baş ve boyun dahil olmak üzere çeşitli insan kanserlerinin etiyolojisinde rol oynamaktadır; ayrıca, HPV'ler meme karsinogenezisi ve metastazı için önemli risk faktörleri olabilmektedir. Meme kanserinde HPV'lerin prevalansını değerlendiren önceki çalışmalar büyük tartışmalara yol açmıştır. Bu hipoteze dayanarak, bu çalışma, invaziv meme kanseri dokularında HPV enfeksiyonunun rolünün irdelenmesi amacı ile yapılmıştır. Bu çalışma, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi patoloji laboratuarı arşivinden temin edilen, histolojik olarak meme kanseri tanısı almış kadınlara ait parafinize doku blokları ve aynı arşivden histolojik olarak servikal intraepitelyal lezyon tanısı almış olan kadınlara ait parafinize doku blokları kullanılarak yapıldı. Meme kanseri tanısı almış hastalara ait örnekler hasta grubu, immünohistokimyasal olarak HPV varlığı gösterilmiş, Servikal intraepitelyal lezyon tanısı almış hastalar ise kontrol grubu olarak belirlendi. Hasta ve kontrol grubunda sırası ile 80 ve 13 hastaya ait, toplam 93 doku bloğu çalışmaya dahil edildi. Her iki örnek türünde PCR yöntemi ile Genotypes 14 Real-TM Quant (İtalya) kiti kullanılarak YR-HPV (16, 18, 31, 33, 35, 39, 45, 51, 52, 56, 58, 59, 66 ve 68) genotiplerinin DNA'sı araştırıldı. Meme kanseri tanısı almış hastaların 8'inde (%10) ve kontrol grubu hastalarının 12'sinde (%92.3)'unda YR-HPV DNA'sı tespit edildi. Servikal intraepitelyal lezyon saptanan grupta HPV saptanması açısından meme kanseri olan hastalara göre istatistiki anlamlı fark bulundu (p<0.05). Meme kanseri vakalarında 45-56-68 HPV genotipleri en sık görülen genotiplerdi. Verilerimiz ile İnsan papillom virüsleri ve bazı meme kanseri türleri arasında olası bir nedensel ilişki bulunmuş olmakla birlikte daha geniş hasta gruplarında çalışılmasının faydalı olacağını düşünmekteyiz.
Paraneoplastik sendrom semptomları ile başvuran hastalarda antinöronal otoantikorların araştırılması
Primer tümörün kendisine veya metastazlarına ait fiziksel etkilerden kaynaklanmayan, fakat tümör varlığına bağlı ve paralel olarak gelişen belirti ve semptomlardan meydana gelen klinik tablo Paraneoplastik Nörolojik Sendrom (PNS) olarak adlandırılır. 1980'lerin başında PNS hastalarında ilk antinöronal antikorlar tanımlandı. Antikorların, tümör hücreleri ve sinir sistemi hücreleri tarafından eksprese edilen antijenlerle tanımlanması, PNS'nin, kanserli hastaların <%0.01'inde meydana gelen, kanserin immün aracılı uzak etkileri olarak tanınmasına neden oldu. Bu çalışmada Nöroloji kliniğine PNS semptomları ile başvuran hastaların serum örneklerinde antinöronal otoantikorların araştırılması amaçlandı. Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesinin Nöroloji kliniğine Mayıs 2017- Mart 2019 tarihleri arasında optik nörit (ON) atağı geçirmiş PNS şüphesi ile başvuran 48 hastanın serum örnekleri alındı. Bu örneklerde indirekt immünofloresan yöntemi ve immünoblot yöntemi ile Antinükleer antikor (ANA) ve 12 farklı antijene karşı oluşan antinöronal antikorlar araştırıldı. Çalışma kapsamına alınan hastaların diğer otoimmün test sonuçları ve enfeksiyon etkenleri açısından araştırılan test sonuçları Nöroloji Kliniği otomasyon veri tabanından elde edildi. Çalışmaya dahil edilen 48 hastadan 30'u kadın (%62.5), 18'i erkekti (%37.5). Hastaların yaş ortalaması 33.56 ± 11.34 idi. Hastaların 3'ünde (%6.3) antinöronal antikor varlığı tespit edildi, bunların 2'sinde (%4.2) anti-rekoverin antikoru, 1'inde (%2.1) anti-SOX1 antikoru saptandı. İki hastada (%4.2) ANA pozitif, 46 hastada (%95.8) ise ANA negatif olarak belirlendi. Antinöronal antikor varlığı saptanan hastalarda ise ANA'nın negatif olduğu belirlendi. Çalışmamızda antinöronal antikor varlığı saptanan hastaların tümör varlığı açısından araştırıldığında tümör varlığına rastlanmadı. Ancak litaratürler doğrultusunda değerlendirildiğinde, bu hastaların önümüzdeki yıllar içerisinde tümör varlığı açısından takibinin uygun olacağı sonucuna varılmıştır.
Investigation of the burden of blood and urine culture contaminations to the microbiology laboratory and sample rejection rates
Errors in the preanalytical process cause the rejection of the samples from the beginning of the test request to the acceptance of the samples in the laboratory. Due to the difficulty of standardization and the fact that a large part of the test errors occur in the pre-analysis process, it is of great importance to eliminate errors in the preanalytic stage. The undesirable effect of the prenatal process in the Microbiology Laboratory is contamination. Contamination leads to cost and time loss in health services, delays the creation of treatment options for patients, and causes time loss for health workers. In our study, the effects of contamination rates in blood and urine cultures on the laboratory were evaluated in terms of cost and time; our sample rejection rates were calculated. In addition, it is aimed to guide the corrective and preventive actions that can be taken to reduce contamination rates. From the data system of our hospital, the total number of samples sent to the Medical Microbiology Laboratory, the number of rejected samples without being evaluated, the number of samples evaluated as blood culture and urine culture contamination were obtained. Differences in results by years, clinics to which samples were sent, and gender were analyzed. January January Dec 1, 2019 – January 1, 2022, a total of 821236 samples were sent to the Medical Microbiology Laboratory of the Faculty of Medicine of the University of Duzce, and 11905 of them (%1,45) were rejected without being evaluated. The most common reason for rejection was determined as an inappropriate sample. A total of 43606 urine culture samples were sent, and 11223 (%25,7) samples resulted in contamination. It was found that the contamination rate in urine culture was higher in women than in men, while in the pediatric emergency department (%38,1) it was higher than in other departments. A total of 13397 blood samples were sent in a menstrual blood culture bottle. Of these patient samples, 916 (%6,8) samples resulted in contamination. It was found that the contamination rate was higher in emergency departments (%9,1) than in other departments. The cost of blood and urine culture samples resulting in contamination has been calculated as a total of 51700 TL. Laboratory employees had to spend 506 hours for contaminated samples. In order to prevent contaminations and sample rejection, it is thought that the "correct sample collection and transfer" trainings, which are carried out with appropriate frequency in our hospital, should be increased in sections with high contamination and rejection rates.
Polikistik over sendromlu hastaların tükürük içeriklerinin mikrobiyolojik olarak incelenmesi ve çürük insidansı açısından değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, doğurganlık çağındaki kadınlarda sık görülen Polikistik Over Sendromu (PKOS)'nun tükürük, diş ve dişeti üzerindeki etkilerinin incelenmesidir. Çalışmaya, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı'nda PKOS tanısı almış/almamış ve Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Anabilim Dalı'nda insülün direnci tanısı almış/almamış toplamda 100 birey dahil edildi (n=100). Devamında bireylerin, belli parametrelerde standardizasyonu sağlamak amacıyla, biyokimyasal parametrelerinin sonuçlarına retrospektif olarak ulaşılarak; bireyler, PKOS'lu ve insülin direnci olan (PKOSİD+) , PKOS'lu ve insülin direnci olmayan (PKOSİD-), PKOS olmayan ve insülin direnci olan (KontrolİD+), PKOS ve insülin direnci olmayan (KontrolİD-) şeklinde 4 gruba ayrıldı (n=25). Alınan anamnez ile grupların sosyodemografik verileri değerlendirildi. Diş ve diş eti sağlığı değerlendirmesi için DMFT (Decayed, Missing, Filled Teeth) indeksi ve periodontal indeksler kullanılırken, tükürük pH'sı ölçümü için pH metre kullanıldı. Ayrıca tükürükteki Streptococcus mutans (S.Mutans) sayıları real-time Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR) yöntemi ile incelendi. İstatistiksel analizde; normal dağılan değişkenler için tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ve LSD testleri, normal dağılmayan değişkenler için ise Kruskal-Wallis ve pairwise testi kullanıldı. Kategorik değişkenlerin gruplar arası karşılaştırılmasında Pearson Ki-kare test, gerekli görüldüğü durumlarda Fisher's exact test kullanıldı. Normal dağılım gösteren sayısal değişkenlerin korelasyon hesaplamasında Pearson korelasyon testi kullanılırken, normal dağılım göstermeyen sayısal değişkenlerde Spearman rho testi kullanıldı. p<0.05 anlamlı kabul edildi. Gruplar arası karşılaştırmada, DMFT indeks, S. Mutans, tükürük pH, periodontal indekslerden plak indeksi (Pİ) - gingival indeks (Gİ) ve sosyodemografik veri değerleri açısından anlamlı fark tespit edildi (p<0.05). Karşılaştırılan gruplar arasında en yüksek DMFT indeksi, S. Mutans, Pİ ve Gİ değerleri PKOSİD(+) grubunda, en düşük ise KontrolİD(-) grubunda tespit edilirken, en düşük tükürük pH değeri PKOSİD(+) grubunda bulundu. PKOSİD(+) grubunda S. Mutans ve DMFT indeks değerleri arasında anlamlı ilişki gözlendi (p<0.05). Tüm gruplarda uyarılmamış tükürük akış hızı ile S. Mutans arasında anlamlı ilişki tespit edildi (p<0.05). Sonuç olarak multifaktöriyel bir sendrom olan PKOS hastalarının tükürüklerinde S. Mutans ve DMFT indeks değerleri yüksek bulunmuş ve bu duruma sosyodemografik, tükürük ve periodontal parametrelerin etkisi olduğu tespit edilmiştir. PKOS ve oral mikroflora patogenezinde merkezi rol oynayan insülin direncinin araştırdığımız parametreler üzerinde etkili olduğu saptanmıştır.
Çinko piriton (ZnPT)'nin antibakteriyal ve sitogenetik etkilerinin belirlenmesi
Bu çalışmada, Çinko Piriton (ZnPT)'nin antibakteriyal ve sitogenetik etkileri incelenmiştir. Antibakteriyal etkinlik, disk difüzyon yöntemi ile Staphylococcus aureus, Acinetobacter baumannii ve Klebsiella pneumoniae suşları üzerinde test edilmiştir. Yapılan testler sonucunda, her mikroorganizma için Minimal İnhibisyon Konsantrasyonu (MİK) belirlenmiştir. S. aureus için MİK değeri 0,03 mg/ml, A. baumannii için 0,47 mg/ml ve K. pneumoniae için 0,12 mg/ml olarak konsantrasyon hesaplanmıştır. Bu sonuçlar, ZnPT'nin antibakteriyal etkisinin konsantrasyona bağlı olarak değiştiğini ve her bir suşa karşı farklı etki gösterdiğini ortaya koymaktadır. Sitogenetik çalışmalarda, Allium cepa kök hücreleri kullanılarak kromozomal anormallikler ve mitotik indeks (MI) yüzdesi incelenmiştir. ZnPT'nin farklı konsantrasyonlarından (0,007 mg/ml, 0,03 mg/ml, 0,12 mg/ml, 0,47 mg/ml ve 0,94 mg/ml) elde edilen veriler, negatif kontrolle karşılaştırıldığında, A. cepa kök meristem hücrelerinde konsantrasyon arttıkça mitotik anormalliğin arttığı belirlenmiştir. Mitotik anormallikler arasından C-mitoz ve düzensiz metafaz en fazla görülen anormalliklerdir. ZnPT'nin A. cepa kök ucu hücreleri üzerindeki sitotoksik etkisi değerlendirildiğinde, konsantrasyon artışı işe birlikte mitotik indeks yüzdesinde azalma meydana geldiği tespit edilmiştir. Çalışma sonucu elde edilen verilere göre ZnPT'nin genotoksik bir etkiye sahip olmadığı, ancak yüksek konsantrasyonlarda sitotoksik etki meydana getirme potansiyeline sahip olabileceği düşünülmektedir
Çoklu ilaç direnci gösteren ve efflux pompa sistemi çalışan Escherichia coli suşlarının efflux pompası inhibitörlerine karşı cevaplarının gözlenmesi
Antibiyotik kelimesi Yunanca'da anti ve bios kelimelerinden türetilmiş olup, antibiyotik maddesi olarak küf mantarı, bitkiler gibi natürel kaynaklarda bulunanlardan veya yapay ortamlardan üretilerek elde edilebilmektedir ve bu madde sayesinde mikroorganizmaların canlılıkları durdurulabilmekte ya da öldürülebilmektedir. Fakat bir takım sebeplerden dolayı antibiyotiklere karşı direnç gelişimi gözlemlenmiş ve antibiyotiklerin etkisinde değişim ortaya çıkmıştır. Antibiyotiklerin çeşitli etki mekanizmaları vardır ve etki ettikleri bir takım hedefler bulunmaktadır. Karşımıza çıkan bu antibiyotiğe karşı gelişen direnç yolları, doğal veya kazanılmış olabilmektedir. Antibiyotik direncine karşı etki gösteren nedenlerden biri de efflux (dışa atım) pompalarıdır. Bu pompalar vasıtasıyla antibiyotik ya da kimyasal maddelerin bakteri içerisinden dış ortama salınması sebebiyle antibiyotik, bakteri içerisinde işlevini yerine getirememektedir. Pompa tipleri 5 süper aile olarak bilinen MDR, SMR, MATE, ABC ve MATE türleridir. Bugüne kadar PAβN, INF55, CCCP ve buna benzer birkaç efflux pompa inhibitörü keşfedilmiş olup, bu konu ile ilgili bilimsel çalışmaların tüm hızıyla devam ettiği bilinmektedir. Bu tez çalışmasında farklı kültürlerden izole edilmiş çoklu ilaç direncine sahip Escherichia coli suşlarında, efflux pompa inhibitörleri olarak bilinen verapamil, tiyoridazin HCl ve PAβN bileşikleri antibiyotikler ile kombine kullanılarak, suşlardaki efflux pompaları inhibe edilmeye çalışılmış ve olumlu sonuçlar alınmıştır. Sonuç olarak; verapamil için inhibisyon etkisi %98,41; tiyoridazin HCl için %96,82 ve PAβN için ise %38,09 olup, en fazla etki verapamil ve tiyoridazin HCl'de gözlemlenmiştir.
Polimer yüzeyler üzerine candıda türlerinin tutunmasının incelenmesi
Mikroorganizmalar için adeta bir koruyucu örtü vazifesi gören, canlı veya cansız bir yüzeye ürettikleri organik bir matriks ile yapışarak yaşayan, kalıcı bir tıbbi araç veya katetere sahip olup, immün sistemi baskılanmış olan hastalarda çok ciddi enfeksiyonlara yol açabilen kaygan özellikteki mikroorganizma topluluğu olarak ifade edilen biyofilmler, protezler, lensler, kateterler, stentler, yapay kalp kapakçıkları, kalp pilleri, meme implantları, böbrek taşı, akciğer dokusu gibi canlı ve cansız birçok yüzeyde bulunabilirler. Sebep oldukları ciddi enfeksiyonlarla tedavi masraflarını çok ciddi oranda yükseltebilen bu mikroorganizmaların en çok bilinenlerinden bir tanesi Candida türleri olup insanda ağız, sindirim yolu, vagina mukozası, ve derinin kalıcı mikroflorasının üyesidirler. Malzeme yüzeylerinin mikroorganizmalar ile etkileşiminin incelenmesi mikrobiyal kaynaklı enfeksiyon bazlı hastalıkların önüne geçilebilmesi adına büyük önem taşımaktadır. Bu tez çalışmasının amacı etilen vinil asetat kopolimeri (EVA-12), polipropilen homopolimeri (PP) ve EVA-PP karışımı polimerik yüzeyler üzerine medikal alanda fırsatçı patojenler olarak da bilinen ve sistemik mantar enfeksiyonlarının başlıca sebebi olan Candida türlerinin adezyonunun incelenmesi ve yüzey özellikleri ile ilişkilendirilmesidir. Candida türlerinin polimerik yüzeylere yapışmasını değerlendirmek için farklı yüzey pürüzlülüğüne sahip polimerik yüzeyler daldırarak kaplama tekniği kullanılarak sentezlenmiştir. Polimerik yüzeylerin yüzey karakterizasyonu optik mikroskop, profilometre, taramalı elektron mikroskobu (SEM), temas açısı ölçümleri ve serbest yüzey enerjisi analizleri ile gerçekleştirilmiştir. Candida türlerinin polimerik yüzeyleri kaplama oranı Image J görüntü analiz programı kullanılarak tespit edilmiştir.
Propolis uygulamasının füme alabalık (oncorhynchus mykiss) filetolarının raf ömrü ile organoleptik, kimyasal ve mikrobiyolojik nitelikleri üzerine etkisi
Bu çalışmada; farklı oranlarda propolis ekstraktı (PE) uygulanarak tütsülenen gökkuşağı alabalığı filetolarının üretimi ve muhafazası sırasında mikrobiyolojik, kimyasal ve duyusal özelliklerinde meydana gelen değişimler incelendi. Bu amaçla, filetolara farklı oranlarda (%0,25 ,%0,50, %1 ve %3) PE uygulandı ve sıcak tütsüleme işleminden sonra vakumlanarak ambalajlandı. Kontrol grubu ile birlikte 5 farklı grup olarak üretilen örnekler 4±1 °C'de muhafazaya alıdı. Örnekler üretim aşamalarında (fileto, salamura sonu) ve muhafazanın 0., 7., 14., 21., 28., 42., 56., 70. ve 84. günlerinde mikrobiyolojik (toplam mezofilik aerob bakteri sayısı, toplam psikrofilik aerob bakteri sayısı, Pseudomonas spp., sülfit indirgeyen anaerob bakteri sayısı, Lactobacillus spp., Laktik Streptococcus spp., lipolitik mikroorganizma, maya-küf sayısı), kimyasal (pH, su aktivitesi, yağ, serbest yağ asidi, tiyobarbitürik asit, toplam uçucu bazik azot, rutubet, kül, tuz değerleri) ve duyusal (renk, koku, lezzet, görünüm, tekstür, genel beğeni) nitelikleri bakımından analiz edildi. Araştırma dört tekrarlı olarak gerçekleştirildi. Tüm gruplarda, toplam mezofilik ve psikrofilik aerob bakteriler ile, Lactobacillus spp., Laktik Streptococcus spp., lipolitik ve maya-küf sayıları tütsüleme sonuna (0.gün) kadar genellikle azaldı, Muhafaza günlerinde ise gruplara bağlı olarak birbirinden farklı değişimler göstererek ileri günlerde giderek arttı. Pseudomonas spp. sayıları sadece muhafaza günlerinde, sülfit indirgeyen anaerob bakteri sayıları ise tüm aşamalarda (salamura sonu hariç) tespit edilebilir limitin altında kaldı. Üretim ve muhafaza süresince, %3 oranında PE uygulanan örneklerin diğer gruplara göre, toplam mezofilik ve psikrofilik aerob bakterilerini daha az sayıda içerdiği (p<0,05), Lactobacillus spp. üzerine 14. ve 56. günlerde, lipolitik bakterilere ise salamura sonu ve yine 56. günde etkili olduğu (p<0,05) belirlendi. Ancak, laktik Streptococcus spp., ile maya ve küf sayıları üzerine etki göstermediği (p>0,05) gözlemlendi. Elde edilen veriler değerlendirildiğinde; %0,25 PE uygulaması ürünün mikrobiyolojik ve kimyasal nitelikleri üzerine etki etmemiş (p>0,05), %0,50, %1 ve %3 PE uygulanan gruplarda ise ürünün mikrobiyolojik, kimyasal ve duyusal parametlerine etki ettiği, ayrıca hem gruplar arasında hem de muhafaza süresince önemli farklılıkların olduğu belirlendi (p<0,05). Kontrol grubu ile %25 PE ilaveli grup, muhafazanın 56. gününde duyusal kabul limitini aşmıştı. Yine, %0,50 ve %1 PE ilaveli gruplar kontrol grubundan 14 gün sonra, %3 PE ilaveli grup ise 28 gün sonra duyusal kabul limitini aştığı belirlendi. Yapılan analizlerde, örneklerdeki pH ve su aktivitesi (aw) değerleri üretim aşamasında azaldı, muhafaza günlerinde ise arttı. Yağ, tuz ve kül değerleri başlangıçta hızlı olmak üzere sürekli arttı. TBA ve TVB-N miktarları tüm aşamalarda yavaş bir şekilde zamana bağlı olarak artarak, muhafazanın sonunda en yüksek değere ulaştı (p<0,05). TBA değerleri için gruplar arasında fark bulunmazken (p>0,05), TVB-N bakımından kontrol grubu ile %3 PE uygulanan grup arasında yalnızca 56. günde istatistiki açıdan fark saptandı (p<0,05). Yapılan duyusal analizde, farklı konsantrasyonlarda uygulanan PE nin, ürünün genel beğeni düzeyi ile koku ve lezzet niteliklerini olumsuz yönde etkilediği (p<0,05), ancak renk değerlerine olumlu etki yaptığı (p<0,05) tespit edildi. Sonuç olarak, vakum ambalajlı olarak hazırlanan tütsülü alabalık filetolarına propolis uygulamasının, ürünün mikrobiyolojik ve kimyasal nitelikleri üzerine nispeten olumlu etki yaptığı, raf ömrünü PE' nin artan konsantrasyonlarına bağlı olarak 14 ile 28 gün arasında uzattığı, ancak yüksek konsantrasyon uygulaması ürünün duyusal niteliklerini olumsuz yönde etkilediği, bu nedenle bu tip ürünlerde PE' nin en fazla % 1 oranında kullanılması gerektiği ortaya koyuldu.