Psychiatric patients

142 theses under this subject heading

Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tek atak ve birden fazla atak geçirmiş remisyondaki depresyon hastalarının zihin kuramı becerilerinin incelenmesi

Major depresif bozukluk en sık görülen ruhsal bozukluklardandır. Major depresif bozukluk geçiren hastaların yarısından fazlası bir kez daha atak geçirir. Tekrarlama ihtimali atak sayısı ile birlikte artar. Majör depresif bozuklukta sosyal işlevlerde ve diğer kişilerle olan ilişkilerde bozulma olması önde gelen kinik özelliklerdendir. Zihin kuramı; kişinin kendisinin ve diğerlerinin ayrı zihinlere sahip olduğunu anlayabilme, kendisinin veya başkalarının duygu, düşünce, maksat, istek ve inançlarını algılayabilme ya da çıkarımda bulunabilme kapasitesidir. Zihin kuramı, sosyal işlevselliğin ve kişilerarası ilişkilerin sürdürülmesinin ayrılmaz bir parçası olarak düşünülmektedir. Remisyondaki depresyon hastalarının zihin kuramı becerilerinin hem sosyal bilişsel hem sosyal algısal yönden incelendiği çalışma sayısı oldukça sınırlıdır. Bu çalışmada remisyondaki depresyon hastalarının zihin kuramı becerilerinde tek atak geçirmiş ve birden fazla atak geçirmiş hasta gruplarının sağlıklı kontrol grubuna göre farklılığı olup olmadığı ve olası farklılıkların hastalığın süreğenleşmesindeki olası etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamız Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvuran hastalar arasından seçilmiş, 18-60 yaş aralığında, majör depresif bozukluk geçirmiş, remisyonda olan, tek atak geçirmiş 50 hasta, birden fazla atak geçirmiş 50 hasta ve 50 sağlıklı katılımcının onamı alınarak dahil edilmesiyle oluşturulan örneklem ile yapılmıştır. Çalışmada tüm katılımcılara sosyodemografik veri formu, Hamilton Depresyon Ölçeği, Gözlerden Zihin Okuma Testi, İmayı Anlama Testi, Montreal Bilişsel Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. Çalışmamızda sosyal-algısal ve sosyal-bilişsel zihin kuramı becerisinde ve bilişsel işlevsellikte çok atak geçirmiş remisyon dönemindeki grupta tek atak geçirmiş grup ve kontrol grubuna göre anlamlı bir düşüş saptanmıştır. Bu durum yineleyen şekilde geçirilmiş depresyonun remisyon döneminde bireylerarası sosyal etkileşimlerini sınırlandırdığı ve sosyal izolasyona yol açtığı, relaps ihtimalini arttırabileceği hipotezimizi doğrular niteliktedir. Tek atak geçirmiş grup ve kontrol grubu arasında her iki zihin kuramı becerisi ve bilişsel işlevsellik açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Bu durum, tek atak geçirmiş remisyondaki bireylerin tam iyileşme adına çok ataklı bireylere nazaran farkındalık, özyeterlilik ve motivasyonlarının daha yüksek olabileceği düşüncesine yeşil ışık yakmaktadır. Bu düşüncenin ilerleyen zamanlarda yapılacak çalışmalarda farklı ölçek ve açılardan detaylandırılıp aydınlatılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Majör Depresif Bozukluk, Zihin Kuramı, Nüks, Rezidüel Semptom

Belirti ve semptomlarDepresif bozukluk-majörDepresyon+5
Burçak Baykut
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Defisit ve defisit olmayan şizofreni hastalarında serum oreksin ve ghrelin düzeylerinin incelenmesi

Şizofreni birbirinden farklı semptomların birlikte bulunduğu bir hastalıktır. Bu anlamda hastalığın heterojen bir özelliğinin olduğu bilinmektedir. Günümüz tedavi seçenekleri pozitif belirtilerin tedavisinde başarılı gözükmekle birlikte negatif belirtiler açısından aynı başarıdan bahsetmek mümkün gözükmemektedir. Şiddetli negatif belirtiler ve bilişsel kaybın yaygın görüldüğü bir alt tip olarak tanımlanabilecek defisit sendrom (DS) etiyolojisinin aydınlatılması tedavi seçeneklerinin artması için yol gösterici olacaktır. Şizofreni etiyolojisini aydınlatmaya yönelik yapılan çalışmalar santral etkileri sahip olduğu bilinen birçok hormon ile ilişkisini incelemiştir ancak oreksin ve ghrelinin şizofrenideki rolünü araştıran kısıtılı sayıda çalışma vardır. Çalışmamızda defisit sendrom ve defisit olmayan şizofreni(ND) hastalarında serum oreksin ve ghrelin düzeylerini inceleyerek bu moleküllerin şizofreni ve DS ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya DS grubunda 23, ND grubunda 27 hasta ve 20 sağlıklı kontrol (SK) dahil edilmiştir. Gruplar karıştırıcı faktörlerin dışlanması amacıyla yaş, cinsiyet, beden kitle indeksi açısından eşleştirilmiştir. Katılımcılardan alınan venöz kan örneklerinden elde edilen serumda ELISA yöntemi ile oreksin A, B ve ghrelin düzeyleri çalışılmıştır. DS ve ND hastalarda oreksin A değerlerinin SK grubuna göre daha düşük saptandığı görülmüştür. Oreksin B değerleri karşılaştırıldığında yalnızca DS hastalarda serum düzeyinin SK gruba göre anlamlı olarak daha düşük olduğu görülmüştür. Oreksin düzeylerinin hasta grupları arasında benzer olduğu saptanmıştır. Ghrelin düzeyi açısından gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. Serum oreksin A, oreksin B ve ghrelin düzeyleri ile klinik parametrelerin korelasyon analizi sonucunda oreksin B ile BPRS ve SANS skoru arasında istatiksel olarak anlamlı ve negatif bir korelasyon bulunurken, oreksin B ile CGI, arasında anlamlı ve pozitif bir korelasyon olduğu saptanmıştır Çalışmamız sonucunda elde edilen veriler ghrelin ile şizofreni arasında anlamlı bir ilişki saptamamışken oreksin molekülünün şizofreni etiyolojisinde varolan potansiyel rolünü desteklemektedir. Çalışmamızda DS ile oreksin B düzeylerini ilişkili olarak saptanmış olup çalışmamız bu ilişkiyi inceleyen ilk çalışmadır. Anahtar Kelimeler: Şizofreni, Oreksin, Ghrelin, Defisit Sendrom

GhrelinOreksinPsikiyatri+3
Furkan Özdemir
Tekirdağ Namık Kemal University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Bipolar bozukluk tanılı hastalarda metabolik sendrom ve kronotip arasındaki ilişki

Bu araştırma bipolar bozukluk tanılı hastaların metabolik sendrom ve kronotipi arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla yapıldı. Araştırmanın örneklemini Ankara ili Dış Kapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesinde ve Etlik Şehir Hastanesinde tedavi gören bipolar bozukluk tanılı 159 hasta oluşturdu. Verilerin toplama aracı olarak "Kişisel Veri Formu'', "Beck Depresyon Ölçeği", "Young Mani Derecelendirme Ölçeği'', "Sabahçıl- Akşamcıl Anketi" ve 'NCEP ATP III Metabolik Sendrom Tanı Kriterleri" kullanıldı. Veriler yüz yüze görüşme tekniği ile toplandı. Verilerin istatistiksel analizinde; Mann–Whitney U, Kruskal-Wallis testleri, Ki kare/Fisher Exact test ve Spearman (Spearman's rho) korelasyon analizi kullanıldı. Hastaların; %25.8'i sabahçıl kronotip, %61.0'i ara kronotip %13.2'si akşamcıl kronotip grubunda yer almaktaydı. Hastaların % 52.2'sinde metabolik sendrom olduğu belirlendi. Tek değişkenli lojistik regresyon analizi sonucunda DM (p=.012), HT (p=.006), sigara (p=.025) ve gece yemek yeme durumunun (p=.014) metabolik sendromu anlamlı bir şekilde öngördüğü belirlendi. Çok değişkenli multinominal lojistik regresyon analizi sonucunda gece yemek yeme durumunun (p=.024) ara kronotipi anlamlı bir şekilde öngörürken, gece yemek yeme durumu (p=.024) ve yaşın (p=.002) akşamcıl kronotipi anlamlı bir şekilde öngördüğü belirlendi. Bu sonuçlar doğrultusunda; psikiyatri hemşirelerinin bipolar bozukluk hastalarında metabolik sendrom taraması yapması, konuyla ilgili eğitimler vermesi, hastalarda metabolik sendrom görülme riskini azaltacak eğitim ve uygulamalar yapması önerilir.

Bipolar bozuklukKronotipMetabolik sendrom+2
Yonca Nural
Sanko University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Bipolar bozukluk tanılı hastaların duygu düzenleme stratejileri ve intihar olasılığı arasındaki ilişki

Bu araştırma bipolar bozukluk tanılı hastaların duygu düzenleme stratejileri ve intihar olasılığı arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla yapıldı. Araştırmanın örneklemini İstanbul ili, Bakırköy ilçesinde bulunan Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde yatan bipolar bozukluk tanılı 100 hasta oluşturdu. Verilerin toplama aracı olarak ''Kişisel Bilgi Formu, Duygu Düzenleme Anketi (DDA), İntihar Olasılığı Ölçeği (İOÖ), Young Mani Derecelendirme Ölçeği (YMDÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ)'' kullanıldı. Verilerin analizinde Sürekli değişkenlerin normal dağılıma uygunluğu Kolmogorov-Smirnov testi ile değerlendirildi. Bağımsız grup karşılaştırmalarında; sürekli değişkenler için parametrik test koşullarının sağlanması durumunda iki ortalama arasındaki farkın önemlilik testi veya tek yönlü ANOVA kullanıldı. Parametrik test koşullarının sağlanmadığı durumlarda Mann-Whitney U testi veya Kruskal-Wallis testi kullanıldı. İki sürekli değişken arasındaki ilişki Pearson ya da Spearman Sıra korelasyon katsayıları ile değerlendirildi. Bu çalışmada bipolar bozukluk tanılı hastaların %53'ünün 36-65 yaş aralığında olduğu, %50'sinin geçmişte intihar girişiminde bulunduğu, %44' ünün intihar düşüncesi olduğu belirlendi. Hastaların İOÖ toplam puan ortalaması 90.84±5.57, DDA alt boyutlarından bilişsel yeniden değerlendirme puan ortalaması 26.84±5.84, Baskılama puan ortalaması 14.22±3.65'dir. YMDÖ toplam puan ortalaması 4.29-5.06, BDÖ toplam puan ortalamaları 8.62±5.52 olarak bulundu. DDA, Bilişsel yeniden değerlendirme alt boyutu ile; İOÖ arasında negatif yönde orta düzey ve BDÖ ile negatif yönde orta düzey, YMDÖ ile pozitif yönlü çok zayıf düzeyde bir ilişki olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: Bipolar Bozukluk; İntihar Olasılığı; Duygu Düzenleme; Psikiyatri Hemşireliği.

Bipolar bozuklukDuygu düzenlemePsikiyatrik hastalar+3
Sedef Tonaydın
Sanko University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kendine zarar verme davranışı gösteren ergenlerin 5 yıllık takip çalışması

Kendine zarar verme davranışı, bilinçli bir ölüm arzusu olmaksızın kişinin kendi vücudunda çeşitli derecelerde doku hasarına neden olan kasıtlı ve amaçlı eylemler olarak tanımlanmaktadır. Bu davranış genellikle ergenlik döneminde başlamakta ve yetişkinlik döneminde de devam edebilmektedir. Çalışmanın amacı, ergenlik döneminde başlayan kendine zarar verme davranışının seyrinin incelenmesine katkıda bulunmaktır. Bu amaçla erken ergenlik döneminde KZVD nedeniyle polikliniğe başvurmuş olan 51 genç ve onlarla yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilen KZVD'si olmayan 57 genç 5 yıl sonra değerlendirilerek KZVD'nin devam etmesiyle ilişkili risk faktörleri saptanmaya çalışılmıştır. Çalışmaya alınan gençler klinik görüşmeye ek olarak Sosyodemografik Veri Formu, KZVD Tarama Anket Formu, Duygu Düzenlemede Güçlükler Ölçeği, Beden Tutum Ölçeği, Stresle Başa Çıkma Ölçeği, Durumluk-Sürekli Kaygı Envanteri, İlişki Ölçekleri Anketi Ergen Formu, Kısa Semptom Envanteri, Ergenlikte Kimlik Gelişimi Değerlendirme Ölçeği ve Beck Depresyon Ölçeği ile değerlendirilmiştir. KZVD gösteren gruba ek olarak Ottawa Kendine Zarar Verme Envanteri uygulanmıştır. Ergenlik döneminde KZVD bulunan grubun kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha fazla parçalanmış ailede yetiştiği, ruhsal/fiziksel hastalık öyküsüne sahip olduğu, duygudurum düzenleme ve stres yönetiminde güçlük yaşadığı, kendilerini daha az beden bütünlüğüne sahip ve daha az sağlıklı algıladığı, daha fazla kimlik sorunu yaşadığı ve daha yüksek psikiyatrik patolojiye sahip olduğu saptanmıştır. 5 yıl sonra KZVD'nin devam etmesini yordayan etken kimlik dağılması olarak saptanmıştır.

ErgenlerHasta takibiKendine zarar verme davranışı+4
Nazlı Merve Korkmaz
Hacettepe University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Psikotik belirtileri olan hastaların, sağlık çalışanlarının iletişimine yönelik değerlendirmeleri ile içselleştirilmiş stigma, benlik saygısı ve öznel iyileşme düzeylerinin ilişkisi

Bu çalışma, psikotik belirtileri olan hastaların, sağlık çalışanlarının iletişimine yönelik değerlendirmelerinin hastaların içselleştirilmiş stigma, benlik saygısı ve öznel iyileşme düzeyleriyle ilişkisini araştırmak amacıyla planlanmıştır. Araştırmanın türü ilişki arayıcı desen doğrultusunda tanımlayıcı bir araştırmadır. Araştırmanın evrenini Ankara'da bulunan, araştırmaya katılmayı kabul eden, araştırmaya dahil olma kriterlerini karşılayan 18 yaş üstü psikotik belirtileri olan yetişkin psikiyatri hastaları oluşturacaktır. Araştırmanın örneklemi pilot uygulama sonrası belirlenecek olup, dört farklı parametre arası ilişkiyi değerlendirmek üzere 40 katılımcı ile pilot bir uygulama yapılması, modelde yer alan değişkenler arası korelasyonun yapısının belirlenmesi ve örneklem sayısının bu doğrultuda hesaplanması planlanmıştır. Veriler, araştırmacılar tarafından literatürdeki benzer çalışmalar taranarak oluşturulan hasta bilgi formu ile Sağlık Bakımı İletişim Anketi (SBİA), Ruhsal Hastalıklarda İçselleştirilmiş Damgalama Ölçeği (RHİDÖ), Benlik Saygısı Değerlendirme Ölçeği- Kısa Formu (BSDÖ-KF) ve İyileşme Değerlendirme Ölçeği (İDÖ) ile toplanacaktır. Katılımcıların tanıtıcı özelliklerine ilişkin veriler sıklık, yüzdelik, ortalama ve standart sapma değerleri kullanılarak hesaplanacaktır. Verilerin normallik varsayımını karşılama durumu Kolmogorov-Smirnov ve Shapiro-Wilks testleri ile değerlendirlecektir. Ölçeklerden elde edilecek sonuçların birbirini yordama düzeyleri çoklu doğrusal regresyon, ilişkisi ise korelasyon analizleri kullanılarak tespit edilecektir. Normallik test varsayımlarının karşılanması durumunda Pearson korelasyon katsayısı, karşılanmaması durumunda ise Spearman korelasyon katsayısı ölçekler arası ilişkinin değerlendirilmesinde kullanılacaktır. Bu çalışma ile sağlık çalışanlarının iletişiminin psikotik belirtileri olan hastalar tarafından nasıl algılandığı ve bu algının hastaların kendilerine yönelik damgalamalarına, benlik saygılarına ve öznel iyileşmelerine ne gibi etkileri olduğu belirlenecektir. Bu yolla çalışmanın, iletişimin terapötik bir araç olarak kullanılmasını sağlayacak ileri müdahale çalışmalarına katkı sağlaması beklenmektedir.

Belirti ve semptomlarBenlik saygısıDamgalama+4
Fatma Altun
Hacettepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Şizofreni ve bipolar bozukluk tanısı almış hastaların baş etme tutumları ile bilişsel şema alanlarının psikiyatrik tanı almamış kişilerle karşılaştırılması

Araştırmanın amacı; şizofreni ve bipolar bozukluk tanısı almış hastalar ile psikiyatrik tanı almamış kişilerin baş etme tutumları ile bilişsel şema alanlarının karşılaştırılmasıdır. Araştırmanın örneklem grubunu Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesine bağlı Bakırköy Toplum Ruh Sağlığı Merkezi üyelerinden şizofreni ve bipolar bozukluk tanısı almış hastalar ile psikiyatrik tanı almamış kişiler oluşturmaktadır. Araştırma 56 şizofreni ve 49 bipolar bozukluk tanısı almış hasta ile 56 psikiyatrik tanı almamış kişiyle yapılmıştır. Araştırmada veri toplama aracı olarak; Baş Etme Tutumları Ölçeği( Cope), Young Şema Ölçeği-Kısa Form-3 (YŞÖ-KF3), Demografik Bilgi Formu kullanılmıştır. Araştırmada elde edilen verilerin analizi, SPSS istatistik paket programı 21.0 ile incelenmiştir. Katılımcıların baş etme tutumları ile şema alanları arasındaki farklar tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ile incelenmiştir. Şema alanlarının baş etme tutumları üzerine yordayıcı etkisi olup olmadığının incelenmesi için regresyon analizi yapılmış ve değişkenler "stepwise" yöntemi ile dahil edilmiştir. Araştırma sonucunda şizofreni ve bipolar bozukluk hasta grubunun psikiyatrik tanı almamış gruba göre inkar, geri durma, davranışsal boş verme ve zihinsel boş verme baş etme tutumlarından daha yüksek puan aldığı, psikiyatrik tanı almamış kişilerin de hasta grubuna göre aktif baş etme ve planlama baş etme tutumundan daha yüksek puan aldığı bulunmuştur. Young Şema Ölçeği sonuçlarına göre ise şizofreni ve bipolar bozukluk grubu iç içe geçme, terk edilme, başarısızlık, karamsarlık, sosyal izolasyon, kusurluluk, tehditler karşısında dayanıksızlık ve duygusal yoksunluk şema boyutlarından daha yüksek puan almıştır. Psikiyatrik tanı almamış grup bütün şema boyutlarından diğer gruplara göre düşük puan almıştır. Şema alanlarında ise zedelenmiş otonomi ve kopukluk şema alanında şizofreni grubu ve bipolar bozukluk grubu yüksek puan alırken, psikiyatrik tanı almamış grup anlamlı derecede düşük puan almıştır.

Başa çıkmaBilişsel şemalarBipolar bozukluk+3
Filiz Demiroğlu
Haliç University · Institute of Graduate Studies in Social Sciences
2018
00
DoctorateOpen AccessTR

Şizofreni tanılı bireyler için okupasyonel adaptasyon ölçeğinin geliştirilmesi, geçerliliği ve güvenilirliği

Bu çalışmanın amacı, şizofreni tanılı bireylerin okupasyonel adaptasyon düzeyini incelemek için geçerli ve güvenilir bir ölçek geliştirmektir. Ölçülecek özelliklerin ve kavramsal yapının belirlenmesi için literatürdeki okupasyonel adaptasyon ile ilgili ölçüm araçları ve okupasyonel adaptasyon teori ve modelleri incelenmiştir. Kapsam geçerliliğinde Davis tekniğine göre 10 uzmandan iki kez uzman görüşü alınmıştır. Uzman görüşleri doğrultusunda oluşturulan taslak formuna pilot uygulama yapıldıktan sonra yeniden düzenlene ölçek 18 yaş ve üzeri şizofreni tanısı almış bireylere uygulanmıştır (n=320). 80 şizofreni tanılı bireye iki hafta sonra test tekrar uygulanmıştır. Ölçeğin iç tutarlılığı madde analizi ile incelenmiştir. Ölçeğin yapı geçerliliğinin incelenmesinde Açıklayıcı ve Doğrulayıcı Faktör Analizi kullanılmıştır. Ölçeğin kapsam geçerlilik indeksi 0,895 olarak hesaplanmıştır. Faktör analizi sonucu, 18 maddeden oluşan ölçeğin, toplam varyansın %69,925'ini açıklayan 3 faktörlü bir yapı gösterdiği görülmüştür. Doğrulayıcı faktör analizinde ise faktör birleştirme tekniğiyle oluşturulan yapıya ait model uyum indeksleri RMSEA=0,045; GFI=0,954; AGFI=0,885; NNFI=0,935; CFI= 0,946; NFI= 0,964; IFI= 0,973; CMIN/DF= 2,405 olarak bulunmuştur. Model uyum indekslerine bakıldığında ölçüm modelinin uygun olduğu belirlenmiştir. Güvenilirlik analizi sonuçlarına bakıldığında ICC=0,995 ve Cronbach alfa=0,998 olarak bulunmuştur. Ön test ve son test bulguları arasında çok güçlü korelasyon kat sayıları bulunmuştur ve iki ölçüm arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişkiler vardır (r=0,992; p<0,001). Sonuç olarak, geliştirilmiş kişi (duyu-motor, psikososyal ve bilişsel sistem), okupasyon (okupasyonel zorluk ve yanıt) ve okupasyonel çevre (fiziksel, sosyal ve kültürel çevre) olmak üzere 3 boyuttan oluşan 18 maddelik bir ölçek yapısının geçerliliği doğrulanmıştır. Ölçeğin 18 yaş ve üzeri şizofreniye sahip bireylerin okupasyonel adaptasyon düzeyini incelemek için gerekli ölçütleri karşıladığı ve psikometrik özelliklerin oldukça yeterli olduğu söylenebilir. Anahtar Kelimeler: Şizofreni, Okupasyonel adaptasyon, Okupasyon, Ölçek

AdaptasyonPsikiyatrik hastalarPsikiyatrik hastalıklar+1
Gülşah Zengin Yazıcı
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Organik asidemilerde metabqol 1.0 anketi ile nörolojik morbidite ve psikiyatrik hastalık yükünün değerlendirilmesi

Organik asidemiler, toplumda nadir görülen, çeşitli nörometabolik yolaklardaki enzim eksikliklerinden kaynaklanan kalıtsal metabolik hastalıklardır. Klasik organik asidemilerde klinik bulgulardaki farklılıklar, rezidüel enzim aktivitesi, başlangıç yaşı, toksik endojen metabolitlerin birikimi (organik asitler ve türevleri), kan beyin bariyerinin geçirgenliği, mutasyona uğramış genin diğer genler veya çevre ile etkileşimleri gibi birçok faktörle ilişkilendirilmiştir. Organik asidemilerde genellikle zihinsel yetersizlik, nöbetler, hareket bozuklukları (distoni, koreatetoz, spastisite veya ataksi), davranış ve/veya psikiyatrik sorunlar gibi uzun dönem nörolojik komplikasyonların geliştiği gösterilmiştir. Çalışmamızda entoksikasyon tipinde bir metabolik hastalık grubu olan organik asidemiler içerisinden metilmalonik asidemi (MMA), propiyonik asidemi (PA) ve izovalerik asidemi (İVA) tanıları ile izlenmekte olan hastalara ve ebeveynlerine, entoksikasyon tipi metabolik hastalıkların hastalar üzerindeki özgül etkisini ele alan ilk yaşam kalitesi anketi olan MetabQoL 1.0 anketini uygulayarak, organik asidemilerde bu anketin geçerlilik ve güvenilirlik değerlendirmesini yapmak, hastaların dosya bilgileri ve muayeneleri ile nörolojik ve psikiyatrik morbiditelerini belirlemek, kronik hastalık yükünün sonuçlarla ilişkilendirilmesi hedeflenmiştir. Hacettepe Üniversitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Çocuk Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalında MMA, PA ve İVA tanısı ile halen izlenmekte olan, 8-18 yaşları arasında 29 hasta ve bakım veren 29 ebeveyni ile ilgili veriler değerlendirilmiştir. MetabQoL 1.0 anketi geçerliliğinin değerlendirilebilmesi için karşılaştırma amacıyla çocukluk çağında en sık kullanılan yaşam kalitesi anketi olan 'Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği' kullanılmıştır. Hastalardan 22'sinin anket çalışması ve değerlendirimeleri hastanede yapılmış, kalan 7 hastanın dosya bilgileri bilgi işletim sistemi kullanılarak elde edilmiş ve anket çalışması telefon aracılığı ile yapılmıştır. Değerlendirmeler sonucunda MetabQoL 1.0 anketinin geçerli ve güvenilir olduğu gösterildi (Cronbach alfa katsayıları 0,64-0,9). Çalışmaya alınan 29 hastanın ortalama yaşı 12,62 (± 3,4), ortanca yaşı 13 idi. Hastaların 17'si kız, 12'si erkek idi. Muayene edilebilen 22 hastanın 14'ünde (%63,6) nörolojik muayene bulgusu vardı. Psikiyatrik değerlendirme yapılabilen 20 hastanın 17'sinde (%85) psikiyatrik bozukluk olduğu belirlendi. MetabQoL 1.0 anketlerinin fiziksel, bilişsel ve toplam puan ortancaları, çocuk ölçeklerinde, ebeveyn tarafından bildirilen puanlardan daha düşüktü. Ebeveynlerin MetabQoL 1.0 anketlerinin bilişsel ortancaları çocukların puanlarına göre anlamlı derecede daha yüksekti (p=0,023). Çocukların MetabQoL 1.0 anketlerinin ciddiyet puan ortancaları, ebeveynlerin puanına göre daha yüksekti (p=0,011). Tanı grupları arasında MetabQoL 1.0 anketlerinde ebeveyn sosyal puanı bakımından anlamlı fark bulundu (p= 0,017). Buna göre İVA grubunun MetabQoL 1.0 anketi ebeveyn sosyal puan ortancası anlamlı olarak diğer iki tanı grubundan daha yüksekti. Gelişim basamakları yaşına göre geri olan hastalar, gelişim basamakları yaşı ile uyumlu olan hastalarla karşılaştırıldığında, MetabQoL 1.0 anketi ebeveyn sosyal puanı (p=0,041) ve toplam puanı (p=0,025) arasında anlamlı fark bulundu. Gelişim geriliği olan hastaların MetabQoL 1.0 anketi ebeveyn sosyal puan ve toplam puan ortancası (sırayla 64,2/68,2), gelişim geriliği olmayan hastalara göre (sırayla 75/82,6) daha düşük bulundu. Erken ve geç tanı alan hastalar karşılaştırıldığında, MetabQoL 1.0 anketi ebeveyn fiziksel puanı (p=0,008), bilişsel puan (p=0,042) ve toplam puan (p=0,022) arasında ve çocuk sosyal ve toplam puanları arasında anlamlı fark bulundu. Geç tanı alan hastaların ebeveyn fiziksel, bilişsel ve toplam puan ortancaları (sırayla 66,3/81,2/68,2) erken tanı alan hastaların ebeveyn ortancalarına göre daha düşük saptandı (sırayla 80,7/91,6/80,7). Geç tanı alan hastaların çocuk sosyal ve toplam puan ortancaları, erken tanı alan hastalara göre daha düşük saptandı (sırayla 73,2/61,5 ve 92,8/78,8). Erken ve geç tanı alan hastaların nörolojik bulgularında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Bulguların başlangıç yaşı ve tanı alma arasında geçen süre ile hastaların nörolojik bulguları ve sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi (SİYK) arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Nöbeti olan ve olmayan hastaların MetabQoL 1.0 anketi ölçek puanları arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Nörolojik ve psikiyatrik morbiditesi olan hastalarda kronik hastalık yükü ve yaşam kalitesi ölçekleri arasında fark bulunmaması, hasta ailelerinin metabolik hastalık kontrolüne odaklandığını gösterebilir. Erken ve geç tanı alan hasta gruplarındaki farklılıklar erken tanının önemini vurgulamaktadır. Entoksikasyon tipi metabolik hastalıklar, uygun metabolik yönetim ile bazı bulguların kontrol altına alınabildiği ancak nörolojik ve psikiyatrik morbiditesi fazla olan bir hastalık grubudur. Bu çalışmada, bilgilerimiz dahilinde, MetabQoL 1.0 anketi geliştirildiği merkez dışında ilk kez farklı bir dilde ve grupta uygulanmıştır. Hastalar ve ebeveynleri tarafından yaşam kalitesinin farklı akslarda değerlendirilmesi, hastalığın psikososyal olarak ele alınmasını sağlamanın ötesinde, klinik izlem ve ileride planlanacak araştırmalarda sonlanım noktalarından birisi olarak önem kazanacaktır. Hastaların fiziksel, bilişsel ve sosyal alanlarda değerlendirilmeleri, ilgili uzmanlık alanlarının ötesinde, sosyal hizmet uzmanları, psikologlar,diyetisyenler, rehabilitasyon hizmetlerini içeren multidisipliner izlemin önemini vurgulamaktadır.

AnketlerHastalık yüküMetabolik hastalıklar+5
Ayşe Şenol Ersak
Hacettepe University
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Psikiyatrik hastalık tanılı bireylerde duyusal duyarlılık ölçeği'nin Türkçe uyarlama geçerlik ve güvenirlik çalışması

Bu araştırma, yetişkin bireylerde duyusal modülasyon bozukluğunu klinik olarak tespit etmek amacıyla geliştirilen Duyusal Duyarlılık Ölçeği'nin (DDÖ) Türkçe'ye uyarlanması, sağlıklı ve psikiyatrik hastalık tanılı bireylerde geçerlilik ve güvenirliğini değerlendirmek amacıyla planlanmıştır. Araştırmaya; 384 sağlıklı, 149 şizofreni, 225 depresyon ve 155 bipolar bozukluk tanılı birey olmak üzere toplam 913 birey dâhil edilmiştir. Uyarlama çalışması sürecinde Beaton'ın tanımladığı çeviri prosedürü uygulanmıştır. Kapsam geçerlilik indeksi, 15 uzmanın 58 soruyu üçlü derecelendirme sistemine göre değerlendirmesi ile (KGİ)=0,818 olarak hesaplanmış ve ölçek istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (KGİ=0,818>0,67). Referansa Göre Uyum Geçerliği, Adölesan Yetişkin Duyu Profili ile değerlendirmiş (Spearman korelasyon katsayı değeri: 0,400) ve ölçek toplam puanı için uyum geçerliği düşük olarak nitelendirilmiştir. Ölçeğin yapı geçerliği, doğrulayıcı faktör analizi yöntemi ile incelenmiş ve iki faktörlü yapısı doğrulanmıştır. Cronbach's Alpha güvenilirlik katsayısı Arzulama alt ölçeği için alfa katsayısı 0,812, Kaçınma alt ölçeği için 0,815 ve toplam ölçek için ise 0,837 olarak bulunmuştur. Madde ayırt edicilik Gücü İndeksi (p<0,001) çok iyi bulunmuştur. Test-Tekrar Test Yöntemine göre toplam ölçek puanına ait Spearman korelasyon katsayısı 0,974 olarak bulunmuştur. Bu sonuçlara göre ölçek alt boyutları ve toplam ölçek puanı için ölçeklerin36 madde ile geçerli ve güvenilir olduğu sonucuna varılmıştır. Ölçeğe ait tanımlayıcılar incelendiğinde genel toplam ölçek bakımından sağlıklı, şizofreni, depresyon ve bipolar bozukluk tanılı birey grupları arasında anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,001). Genel ölçek puanının hasta gruplarında daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Bunun yanı sıra alt ölçek puanlarının demografik değişkenlere göre farklılığı incelenmiştir. Buna göre Arzulama alt ölçeği bakımından cinsiyet, çalışma durumu ve medeni durum kategorileri arasında anlamlı farklılık gösterdiği tespit edilmiştir (sırasıyla p=0,015, p=0,001 ve p=0,008). Kaçınma alt ölçeği bakımından ise cinsiyet, eğitim düzeyi, çalışma durumu, aylık gelir ve medeni durum kategorileri arasında anlamlı farklılık tespit edilmiştir (sırasıyla p<0,001, p<0,001, p<0,001, p=0,017 ve p<0,001). Sonuç olarak DDÖ sağlıklı ve psikiyatrik hastalık tanılı yetişkin bireylerde klinik olarak duyusal modülasyon bozukluğunu tespit etmek için bazı maddeleri ile geçerli ve güvenilir bir ölçek olduğu belirlenmiştir.

Bipolar bozuklukDepresyonDuyusal duyarlılık+7
Recep Yükçü
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ruh sağlığı hizmetlerine ulaşım yolları, psikiyatri hastalarının aile hekimliği uygulamasını kullanımı ve aile hekimi algısı

Ruhsal hastalıklar dünya çapında engelliliğin, yeti yitiminin, iş gücü kaybının başlıca nedenlerinden biridir. Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı tarafından 2006 yılında yayımlanan Türkiye Cumhuriyeti Ruh Sağlığı Politikası metnine göre, ruh sağlığı hizmetlerinin toplum temelli olması, genel sağlık sistemine ve birinci basamak sağlık hizmetlerine entegre edilmesi kararlaştırılmıştır. Çalışmamızın temel amacı hastaların, ruh sağlığı hizmetlerine ulaşım yollarını, bu ulaşım yolunda aile hekimliği uygulamasını ne oranda kullandıklarını incelemek ve hastaların aile hekimlerinin ruhsal ve bedensel hastalıkların tedavisi konusunda yetkinlikleriyle ilgili algılarını değerlendirmektir. Çalışmamız tanımlayıcı gözlemsel tipte bir çalışma olup Ocak 2018 ve Ağustos 2018 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği (HÜTF) ile Sağlık Bilimleri Üniversitesi Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne (DYBEAH) başvurmuş 265 hastanın katılımıyla gerçekleşmiştir. Hastaların ruhsal bir şikayetle ilk başvurusunda en küçük payı alan grup aile hekimleri olmuştur (%6.8). Hastalarımızın büyük çoğunluğu (%54.5) doğrudan psikiyatriste ulaşmaktadır. Hastanın tanısının ne olduğu aile hekimine başvuruyu etkilemektedir: ilk başvuru noktası olarak aile hekimine başvurma anksiyete bozukluklarında diğer tanı gruplarına göre daha fazladır. Ruhsal hastalık tanısı aldıktan sonra ise aile hekimine başvuru yüksek orandadır. Hastaların çoğu (%76) bedensel hastalığı için aile hekimine başvurmaktadır. Ruhsal hastalık tanısı aldıktan sonra, şizofrenisi olan hastalar arasında aile hekimine ''psikiyatrik ilaçları yazdırmak için gitme'', anksiyete bozuklukları grubu hastalarda ''ruhsal hastalığı hakkında danışmanlık almak için gitme'' diğer gruplardan daha fazla bildirilmiştir. Aile hekiminin ruhsal hastalıklarla ilgili bilgisini yeterli bulan hastaların, ruhsal sorunlar için ilk olarak aile hekimine başvurma ihtimali artmaktadır. Aile hekimine başvurunun tedavi başvurusunda gecikmeye yol açmadığı saptanmıştır. Hastaların büyük çoğunluğu aile hekiminin bedensel hastalıklar konusundaki mesleki becerisini iyi bulurken, büyük çoğunluğunun aile hekimlerinin ruhsal hastalık becerisi hakkında fikri yoktur. Anahtar kelimeler: birinci basamak, ruh sağlığı hizmetleri, ulaşım yolları, gecikme

Aile hekimliğiAlgıBirinci basamak sağlık hizmetleri+5
Elif Hilal Ünverdi
Hacettepe University
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Toplum ruh sağlığı merkezinden hizmet alanların içselleştirilmiş damgalanma ve sosyal işlevsellik durumlarının incelenmesi: Eskişehir örneği

Ciddi ruhsal hastalığı olan bireylerin tedavilerinde medikal modelden toplum temelli modele geçiş sürecinde olan ülkemizde yeni bir hizmet sunum şekli olarak Toplum Ruh Sağlığı Merkezleri kurulmuş ve bu merkezlerin ruh sağlığı hizmetlerinin temel yürütücü mekanizması olması planlanmıştır. Bu araştırmanın amacı Toplum Ruh Sağlığı Merkezinden (TRSM) hizmet alanların içselleştirilmiş damgalanma ve sosyal işlevsellikleri arasındaki ilişkiyi ortaya çıkarmak, bu ilişkinin psikiyatrik sosyal hizmet bakış açısı ile incelenerek mevcut hizmetlerin –varsa- eksik yönlerine dikkat çekmek, TRSM hizmetlerinin geliştirilmesi için çözüm önerileri sunmak ve hizmet alanların yaşadıkları sorunlar hakkında farkındalık yaratılmasıdır. Araştırmada nicel araştırma tasarımı kullanılmıştır. Araştırma örneklemi, Eskişehir Devlet Hastanesi Toplum Ruh Sağlığı Merkezinden hizmet alan ve uygun örnekleme yöntemiyle seçilen 105 hastadan oluşmaktadır. Veri toplama aracı olarak Kişisel Bilgi Formu, Ruhsal Hastalıklarda İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği (RHİDÖ) ve Sosyal İşlevsellik Ölçeği (SİÖ) kullanılmıştır. Elde edilen veriler SPSS 24.0 (Statistical Package for the Social Sciences 24.0) programı ile analiz edilmiştir. Çalışmada ölçek puanlarının normal dağılıma uygunluğunun belirlenmesi için basıklık ve çarpıklık katsayıları incelenmiş ve Kolmogorov-Smirnov normallik analizi yapılmıştır. RHİDÖ'ye ait Cronbach's Alpha puanı ,894 olarak bulunmuştur. Sosyal İşlevsellik ile Ruhsal Hastalıkların İçselleştirilmiş Damgalanması arasında ilişki Pearson korelasyon testi ile analiz edilirken Sosyal İşlevselliğin Ruhsal Hastalıkların İçselleştirilmiş Damgalanması üzerindeki etkisi lineer regresyon ile analiz edilmiştir. Çalışmada bununla birlikte Sosyal İşlevsellik ile Ruhsal Hastalıkların İçselleştirilmiş Damgalanmasının kişisel bilgilere göre farklılık gösterme durumu iki gruplu değişkenlerde bağımsız gruplar t testi, k gruplu değişkenlerde (k>2) tek yönlü ANOVA testi ile analiz edilmiştir. ANOVA testinde fark çıkması durumunda ikili karşılaştırmaya bakmak için Tukey testi kullanılmıştır. Araştırma sonucunda, RHİDÖ puan ortalaması 61,78±15,79, SİÖ puan ortalaması 122,38±21,80 olarak bulunmuştur. Buna göre RHİDÖ puanı beklenenden yüksek, SİÖ puanı beklenen seviyede çıkmıştır. TRSM'den hizmet alanlarda sosyal işlevselliğin içselleştirilmiş damgalanmayla ilişkili olduğu, sosyal işlevsellik ve içselleştirilmiş damgalanmanın birbirini negatif yönlü etkilediği bulunmuştur. Ayrıca içselleştirilmiş damgalanma ve sosyal işlevselliğin hastaların aldıkları tanı ve çalışma durumlarından etkilendiği, sosyal işlevselliğin kadınlarda daha yüksek olduğu ve içselleştirilmiş damgalanmanın ailede ruhsal hastalık geçmişi olmasından etkilendiği, diğer sosyodemografik değişkenlerin içselleştirilmiş damgalanma ve sosyal işlevselliği etkilemediği sonucuna ulaşılmıştır. Araştırma sonuçları doğrultusunda TRSM'lerde içselleştirilmiş damgalanmayı azaltmak ve sosyal işlevselliği artırmak için vaka yöneticiliği, ailenin tedavideki etkinliğinin artırılması, korumalı işyerlerinin yaygınlaştırılması gibi birtakım önerilerde bulunulmuştur.

DamgalamaEskişehirKendini damgalama+7
Murat Bozan
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Psikiyatri kliniğine başvuran hastaların kullandığı bitkisel ürünlerin belirlenmesi

Psikiyatri Kliniğine Başvuran Hastaların Kullandığı Bitkisel Ürünlerin Belirlenmesi Psikiyatri kliniğine başvuran hastalarda bitkisel ürün kullanımını belirlemek amacıyla yapılan tanımlayıcı araştırma 303 birey ile gerçekleştirilmiştir. Bireylere yüz yüze görüşme ile anket formu uygulanmıştır. Katılımcıların yarıdan fazlası kadın (n=194, %64) ve evlidir (%54.5) ve %38.9'u lise mezunudur. Araştırmaya katılan bireylerin yaş ortalaması 40.14±15.15'tir. Erkeklerin yarısından fazlası çalışmamaktadır (n=66). Bitkisel ürünlerin en çok rutin kullanımı (günlük çaylar) bulunmaktadır (%60,7). Bu kullanımı sırası ile obezite (%17.2) ve uykusuzluk (14.8) takip etmektedir. En çok kullanılan form bitki çayıdır (%96,6). En çok bitkisel ürün temin edilen yer aktarlardır (%68). Hastalar en çok yakınlarının tavsiyesi ile bitkisel ürün kullanmaktadır (%54). Hastaların yarısından fazlası kullandığı bitkisel ürünü araştırmamıştır (%59,1). En fazla akraba/arkadaştan (%39,5) ve internetten (%34,7) bilgi edinilmiştir. Katılımcıların %41,5'i bitkisel ürünü her gün kullanmaktadır. Katılımcıların %79'unun kullandığı bitkisel ürünlerin aylık maaliyeti 25 TL'yi geçmemektedir. Çoğunluk, kullandığı bitkisel ürün bilgisini doktoru ile paylaşmamıştır (%81). Taze bitki olarak en çok kullanılan ürün cevizdir (%73.6). Kuru bitki olarak tarçın (%29.7) ve bitki çayı olarak ıhlamur (%50.2) en sık kullanılan bitkilerdir. Aloe vera bitkisinin jeli kullanılmaktadır (%8.9). Sarı kantaron bitkisi, yağda bekletilerek kullanılmaktadır (%22.8).

Bitkisel ürünlerFarmasötik botanikHasta başvurusu+3
Mine Altunay
Ege University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Psikiyatri hastalarına bakım veren hemşirelerin bakım odaklı hemşire-hasta etkileşim düzeylerinin incelenmesi

Amaç: Psikiyatri hastalarına bakım veren hemşirelerin bakım odaklı hemşire hasta etkileşim düzeylerini incelemek amacıyla yapılmıştır. Yöntem: Kesitsel tipte, tanımlayıcı bir araştırmadır. Araştırmanın evrenini İzmir ve Manisa illerinde psikiyatri yataklı servisi olan tüm kamu hastanelerinde, psikiyatri hastalarına bakım veren hemşireler oluşturmaktadır (N=291). Örneklem seçimine gidilmeyerek, araştırmaya katılmayı kabul eden hemşireler örneklemi oluşturmaktadır (n=112). Veriler Hemşire Tanıtıcı Bilgi Formu, Bakım Odaklı Hemşire Hasta Etkileşimi Ölçeği, Manevi Destek Algısı Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistikler (ortalama, sayı, yüzde dağılımları) ve Kruskall Wallis testi, Mann-Whitney-U testi ve Pearson Korelasyon analizi kullanılmıştır. Bulgular: Psikiyatri hastalarına bakım veren hemşirelerin, bakım odaklı hemşire hasta etkileşimi ölçeğinden aldıkları ortalama puanları incelendiğinde, önemlilik boyutundan 313.08±30.45, yeterlilik boyutundan 283.79±37.43 ve uygulanabilirlik boyutundan 268.01±47.65 puan aldıkları belirtilmiştir. Hemşireler, ölçeğin gereksinimler alt boyutundan, önemlilik, yeterlilik ve uygulanabilirlik boyutlarında en yüksek puanı alınırken, maneviyat alt boyutundan en düşük puanı aldıkları saptanmıştır. Hemşirelerin, tanıtıcı özelliklerine göre özellikle hemşirelerin eğitim durumu, çalıştıkları kurum, bütüncül bakımın tanımını bilme ve bütüncül bakım verme durumları ile bakım odaklı hemşire hasta etkileşimi önemlilik-yeterlilik-uygulanabilirlik boyutları arasında önemli farkların olduğu belirlenmiştir. Hemşirelerin manevi destek algı düzeylerine göre bakım odaklı hemşire hasta etkileşimi önemlilik-yeterlilik-uygulanabilirlik boyutları arasında pozitif yönde ilişki vardır. Sonuç: Araştırmaya katılan hemşirelerin, bakım odaklı hemşire hasta etkileşimine önem verdikleri, ancak aynı oranda kendilerini yeterli algılamadıkları ve uygulayabilir bulmadıkları görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Psikiyatri Hemşireliği; Hemşirelik Bakımı; Hemşire-Hasta Etkileşimi

Hemşire-hasta ilişkileriHemşirelerHemşirelik+6
Elif Deniz Kaçmaz
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uzun etkili intramüsküler antipsikotik tedavisinin klinik değişkenler ve psikotrop ilaç kullanımına etkisinin incelenmesi

Psikotik belirti gösteren psikiyatrik bozukluklar toplumun tüm kesimlerinde görülebilen, kişinin işlevselliğini her alanda etkileyen, mortalite ve morbiditesi yüksek olan bir psikiyatrik hastalık grubudur. Bu hastalıkların sağaltımındaki temel yöntem ilaç tedavisidir. Tedavi uyumunun iyi olması ilaç tedavisinin işe yaraması için gerekli olan en önemli unsurdur. Kötü tedavi uyumu, psikozlu bireylerde yineleme oranlarının artması ve işlevselliğin bozulması ile yakından ilişkilidir. Uzun etkili antipsikotik enjeksiyon tedavisi kötü tedavi uyumu olan hastalar için oldukça iyi bir seçenektir. Yaptığımız çalışmanın amacı Mersin Üniversitesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğinde psikozun belirti olarak bulunduğu psikiyatrik bozukluklar ile takip edilen UEAP kullanan hastaların genel olarak klinik seyirlerini ve oral tedavi ihtiyaçlarını değerlendirmek, UEAP kullanmaya başlamadan önceki klinik seyirlerini ve oral tedavi ihtiyaçlarını kullanım sonrası ile karşılaştırmak, aynı zamanda halen UEAP kullanmakta olan hastalar ile sadece oral AP kullanan hastalar arasında karşılaştırma yapmaktı. Çalışmamıza UEAP kullanan 66 hasta ve sadece oral AP kullanan 65 hasta olmak üzere toplam 131 kişi dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik ve klinik veri formu, İçgörü Değerlendirme Ölçeği (İDÖ), Morisky İlaç Uyum Ölçeği, UKU (Udvalg for Kliniske Undersogelser) Yan Etki Değerlendirme Ölçeği, İşlevselliği Global Değerlendirme Ölçeği (İGD), Klinik Global Izlenim – Şiddet ve Yan Etki Ölçeği, Kısa Psikiyatrik Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. UEAP alan hastalara ve hastaların yakınlarına ek olarak tedavi memnuniyet skalası verilmiştir. Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların polikliniğimizde son 6 ay içinde bakılmış olan rutin kan tetkikleri (açlık kan şekeri, karaciğer fonksiyon testleri, trigliserid, total kolesterol, LDL kolesterol (düşük yoğunluklu lipoprotein), HDL kolesterol (yüksek yoğunluklu lipoprotein) ve prolaktin hormonu) değerlerinden faydalanılmıştır. UEAP alan hastaların UEAP başlanmadan önceki kan değerleri de çalışmaya dahil edilmiştir. İstatistiksel analizler SPSS Statistics 25.0 kullanılarak yapılmıştır. Çalışmamızın sonucunda UEAP kullanan grupta total oral AP, 2. kuşak oral AP, DDD sayılarının ve hastane yatış sayılarının kullanmayan gruba kıyasla daha az olduğu görülmüştür. UEAP kullanan grupta HL görülme sıklığının ve KVH için tedavi alma sıklığının kullanmayanlara göre daha az olduğu saptanmıştır. Ayrıca UEAP kullanan grubun UEAP öncesi klinik seyrinin ve hastalık şiddetinin sadece oral AP kullanan gruba göre daha kötü olduğu saptanmıştır. UEAP kullanan hastalara ve bakım verenlerine uygulanan TMS'de genellikle yüksek memnuniyet bildirildiği ve bakım verenlerin memnuniyet puanlarının hastalara göre anlamlı derecede daha yüsek olduğu görülmüştür. UEAP kullandıktan sonra hastaların epizot ve hastaneye yatış sayılarında UEAP başlanmadan öncesine göre azalma olduğu ve aynı zamanda 1. kuşak AP kullanımında da azalma olduğu görülmüştür. UEAP alanlarda laboratuvar değerlerinden sadece trigliserit değerinde anlamlı olarak azalma saptanmıştır. Tedavi uyumsuzluğu öyküsü olan ve sosyal destek yönünden yetersizliği olan hastalarda UEAP tercih etmek tedavi devamlılığı için oldukça iyi bir seçenektir. Bu şekilde oral psikotrop ilaç yükünde azalma sağlanabilir ve hastalık seyri daha iyi bir hale getirilebilir. Günümüzde UEAP'ler ile ilgili birçok çalışma yapılmış olmasına rağmen halen geniş örneklemli ve uzun süreli araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Uzun etkili antipsikotik, intramüsküler antipsikotik, depo antipsikotik, klinik değişkenler, psikotrop tedavi

Antipsikotik ilaçlarPsikiyatrik hastalarPsikiyatrik hastalıklar+4
Begüm Eser Uyar
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaygın anksiyete bozukluğu tanılı hastalarda eşlik eden yetişkin ayrılma anksiyetesi bozukluğu sıklığının araştırılması, çocukluk çağı travmatik yaşantıları ve erişkin bağlanma stilleri ile ilişkisinin incelenmesi

Yaygın anksiyete bozukluğu (YAB), belirli bir nesne, konum, organ, takıntılı düşünce gibi unsurlara odaklanan ve kişide genel bir ruhsal ve fizyolojik stres ile karakterize bir durumdur. Ayrılma anksiyetesi (AA) kişinin bir bağlanma nesnesinden ayrılma durumunda veya ayrılma beklentisi halinde yaşadığı kaygı halidir. Çocukluk çağında ayrılma anksiyetesi bozukluğu (AAB) tanısı alan hastaların yetişkinlikte gerçek bir ayrılık ya da kaygısı yaşadıklarında panik atak durumları yaşadıkları bildirilmiştir ve bu dönemde yaşanılan travmalar ve stres koşullları da anksiyete bozukluğu gelişiminde rol oynar. Çalışmamızda, YAB tanısı ile takip edilen hastalarda yetişkin AAB (YAAB) komorbiditesinin sıklığı, çocukluk çağı travmatik yaşantıların varlığının AAB tanısı ve yetişkin bağlanma stilleri ile ilişkisini incelemeyi amaçladık. Çalışmamıza 71 hasta ve sağlıklı 72 kişi dahil edildi. Katılımcılara sosyodemografik ve klinik veri formu, AA Belirti Envanteri, Yetişkin Ayrılma Anksiyetesi Anketi, Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri II, Çocukluk Çağı Ruhsal Travmaları Ölçeği ve Beck Anksiyete ölçeği uygulanarak veriler kaydedildi. Anket sonuçları, hasta ve kontrol grubu katılımcılar ve YAAB (+) ve YAAB (-) katılımcılar arasındaki farklar açısından değerlendirildi ve anket sonuçlarının korelasyonları incelendi. Kötü sosyoekonomik durum ile AAB tanısı alma arasında anlamlı ilişki gözlendi. Hasta grubundaki katılımcıların aile dışındaki kişilerden kaynaklanan travmatik olaylara daha fazla maruz kaldıkları gözlenirken YAAB (+) ve YAAB (-) katılımcılar arasında aile dışındaki kişilerden kaynaklanan travmatik olaylarla karşılaşma açısından bir fark gözlenmedi. Kontrol grubundaki katılımcılar ve YAAB (+) bireylerde çocukluklarına dair rahatsız edici anı sahibi olma oranı daha yüksek bulundu. Hasta grubunun çoğu ölçek puanı anlamlı olarak yüksek bulunurken, kontrol grubu içinde bile YAAB (+) katılımcıların birçok anket puanlarının çoğu anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Anket sonuçlarının çoğu birbiriyle aynı yönde koroleydi. Sonuç olarak, AAB tanısı olmamasına rağmen bireyler YAAB belirtileri gösterebilmektedir. Çocukluk çağı travmaları ve sosyoekonomik durum gibi farklı faktörler YAAB gelişimi için önemli risk faktörü olmaktadır.

AnksiyeteAyrılık kaygısıBağlanma+7
Meltem Kılıç
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psikiyatri polikliniğine başvuran 65 yaş üstü bireylerde sosyal medya kullanımının yalnızlık düzeyi, depresyon ve anksiyete belirtileriyle ilişkisinin araştırılması

İnsanların birbirleriyle olan iletişim şekillerini ve etkileşimlerini değiştirerek farklı bir boyuta taşıyan sosyal medya; bilgiye, çevremizde olup bitenlere ve dünyaya erişimi inanılmaz şekilde hızlandırmıştır. Son on yılda dünyada yaşlı nüfusun katlanarak artması beklenmektedir. Yaşlı nüfusun sosyal medya kullanımındaki artış ile beraber bu konuda çalışmalara olan ihtiyaç da artmaktadır. Bu sebeple çalışmamızda 65 yaş üstü bireylerde sosyal medya kullanımının yalnızlık düzeyi, depresyon ve anksiyete belirtileri ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu kapsamda çalışmamıza sosyal medya kullanımı olan 65 yaş üzeri 140 birey dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, geriatrik depresyon ölçeği, geriatrik anksiyete ölçeği, yaşlı bireyler için yalnızlık ölçeği, sosyal medya bağımlılığı ölçeği ve sosyal ağları kullanım amaçları ölçeği uygulanmıştır. İstatistiksel analizler SPSS Statistics 22.0 kullanılarak yapılmıştır. Çalışmamızda; yaşlı kadın bireylerin sosyal medyayı sıklıkla içerik paylaşma ve eğlence amaçlarıyla, yaşlı erkek bireylerin ise iletişimi başlatma amacıyla kullandıkları tespit edilmiştir. Çalışma durumu, gelir düzeyi ve eğitim durumunun sosyal medya kullanım süreleri ve amaçları ile ilişkili olduğu, sosyal medya kullanım saatleri ve bağımlılık düzeylerinin ise depresyon belirtileri ve yalnızlık düzeyleri ile ilişkili olduğu saptanmıştır. Yaşlı bireylerde sosyal medya bağımlılığı düzeyi ile; depresyon belirtileri arasında doğrusal, pozitif yönde, anksiyete belirtileri arasında doğrusal, pozitif yönde ve yalnızlık düzeyi ile arasında ise doğrusal, negatif yönde bir ilişki bulunmuştur. Literatürde sosyal medya kullanımının yalnızlık düzeyi ve depresyon ile ilişkisini inceleyen birçok çalışma bulunmaktadır fakat yaşlı bireylerle yapılan çalışma sayısı oldukça azdır. Bu sebeple yaşlı bireylerde yapılacak ileriye dönük izlem çalışmaları, depresyon, anksiyete ve yalnızlık düzeyleri ile sosyal medya arasındaki ilişkinin netleştirilmesine katkı sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: Ruhsal Hastalıklar, Sosyal Medya, Yaşlılık

AnksiyeteDepresyonGeriatrik psikiyatri+7
Ayten Yüksek
Mersin University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Kronik ruhsal hastalığı olan bireylerde kendini sabote etme davranışının ilaç uyumu ile ilişkisi

Kronik ruhsal hastalığı olan bireylerde farklı amaç ve şekillerde kendini sabote etme stratejilerinin kullanıldığı bilinmektedir. Özellikle ruhsal hastalığı nedeniyle damgalanma, ayrımcılığa uğrama, dışlanma gibi bireyin benliğini tehdit edici durumla karşılaşması veya yetersiz performans sergilemesi kendini sabote etmesi için yeterli bir neden olabilmektedir. Bununla birlikte kendini sabote eden bireyler hangi davranışlarının uyumlu veya olumlu hangilerinin ise istenilmeyen olduğuna ilişkin bir farkındalık kazanamamışlardır. Uzun süreli ilaç kullanımının ve düzenli kontrollere gitmenin damgalanmalarına yol açtığını düşündükleri için tedavi süreçlerinin aksamasına neden olabilecek kendini sabote etme davranışlarına başvurabilirler. Bu çalışmayla kronik ruhsal hastalığı olan bireylerde kendini sabote etme davranışının ilaç uyum ile ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın yapılabilmesi için Necmettin Erbakan Üniversitesi Sağlık Bilimleri Bilimsel Araştırmalar Etik Kurulu'ndan izin alınmıştır (2022/274). Araştırmanın evrenini Necmettin Erbakan Üniversitesi psikiyatri polikliniğine başvuran hastalar oluşturmuştur. Çalışma öncesinde veri toplama araçlarının anlaşılırlığı değerlendirilmiş, Ekim- Kasım 2022 tarihleri arasında veriler toplanmıştır. Çalışmanın örneklemini, araştırmaya katılmayı kabul eden 111 hasta (45 erkek, 66 kadın) oluşturmuştur. Araştırmanın verilerinin toplanmasında sosyodemografik özellikler ve hastalık bilgilerini içeren Tanıtıcı Bilgi Formu, Kendini Sabote Etme Ölçeği (KSÖ), Morisky Tedavi Uyumu Ölçeği (MTUÖ) olmak üzere üç form kullanılmıştır. Araştırma bulgularında poliklinik kontrolüne düzensiz gelenlerin düzenli gelenlere göre daha yüksek Kendini Sabote Etme puan ortalamasına (z=-3,207 p=0,001) ve Morisky Tedaviye Uyum Ölçeği puan ortalamasına (z=-4,259 p=0,001) sahiptir. İlaç uyumu durumuna göre incelendiğinde ise düzensiz ilaç kullananlar düzenli ilaç kullananlardan daha yüksek Kendini Sabote Etme puan ortalamasına (z=-2,509 p=0,012) ve Morisky Tedaviye Uyum Ölçeği puan ortalamasına (z=-4,788 p=0,001) sahiptir. Araştırma sonucunda kendini sabote etme değişkeni Morisky tedaviye uyum puanlarını %7,9 düzeyinde açıklamaktadır. Bu çalışma ile kronik ruhsal hastalığı olan bireylerde kendini sabote etme davranışlarının ilaç uyumlarını olumsuz etkilediği söylenebilir. Anahtar Kelimeler: İlaç, kendini sabote etme, kronik ruhsal hastalık, tedavi, uyum.

Kendini sabotajPsikiyatrik hastalarPsikiyatrik hastalıklar+4
İlkay Çağlayan
Necmettin Erbakan University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Din görevlilerinin ruh sağlığı okuryazarlığı ve ruhsal hastalıklara yönelik damgalama düzeylerinin belirlenmesi

Bu çalışma din görevlilerinin ruh sağlığı okuryazarlığı (RSOY) ve ruhsal hastalıklara yönelik damgalama düzeylerini belirlemek amacıyla tanımlayıcı ve ilişki arayıcı olarak yapıldı. Çalışma, Erzincan il merkezinde imam-hatip- müezzin ve Kur'an kursu öğreticisi kadrosunda görev yapan ve Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı olarak çalışan, gelişigüzel örneklem yöntemi ile seçilen ve çalışmaya katılmayı kabul eden 307 din görevlisi ile yürütüldü. Veriler "Kişisel Bilgi Formu", "Ruh Sağlığı Okuryazarlık Ölçeği"(RSOY ölçeği) ve "Damgalama Ölçeği"(DÖ) kullanılarak toplandı. Verilerin analizi Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis H Testi ile yapıldı. Kruskal Wallis H Testi sonucu anlamlı ise çoklu karşılaştırmalar Bonferroni düzeltmesi testi yapıldı. Sayısal değişkenler arasındaki ilişkiler Spearman korelasyon ve doğrusal regresyon analizi ile değerlendirildi. RSOY ölçeği toplam puan ortalaması 14,91±3,61 olarak belirlendi. Cinsiyet, yaş, meslekte çalışma süresi, eğitim düzeyi, ruhsal hastalığı olan bireyle tanışma durumu ve ruhsal hastalığı olan birinden yardım başvurusu alma değişkenlerinin RSOY puanlarında farklılaşma yaptığı belirlendi. Bu çalışmada, damgalama toplam puan ortalaması 58,22±11,87 puan olarak belirlenerek din görevlilerinin damgalama düzeyi yüksek olarak değerlendirildi. Cinsiyet, görev ve internet erişimi değişkenlerinin damgalama toplam puanı üzerinde farklılaşma yaptığı belirlendi. RSOY puanı ile damgalama toplam puanı arasında negatif yönlü istatistiksel olarak anlamlı ve çok zayıf bir ilişki belirlendi (rho=-0,156 p=0,006). Sonuç olarak; din görevlilerinin RSOY düzeyi orta düzey, damgalama düzeyleri ise yüksek olarak tanımlandı. Din görevlilerinin RSOY düzeyleri arttıkça damgalama düzeylerinin azaldığı ve RSOY puanlarının ise damgalama puanlarını %1,5 oranında açıkladığı belirlendi.

DamgalamaDinDin görevlileri+4
Mahsum Korkutan
Necmettin Erbakan University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni ve bipolar bozukluk hastalarında antipsikotik kullanım yolu ile ilişkili belirleyiciler: Geriye dönük dosya taraması çalışması

Amaç: Uzun etkili antipsikotikler (UEAP), psikotik bozuklukların tedavisinde önemli klinik avantajlara sahiptir; buna karşın UEAP'lerin yetersiz kullanıldığına dair endişeler mevcuttur. UEAP kullanımında hem coğrafi hem de zamansal farklılıklar bildirilmiştir; ayrıca UEAP kullanımının COVID-19 pandemisinden ne şekilde etkilendiği merak konusudur. Hem UEAP kullanımındaki zamansal değişime odaklanan çalışmalar hem de pandemi sürecinde UEAP kullanımındaki olası değişimi araştıran çalışmalar az sayıdadır ve yalnızca iki gelişmiş ülkede yürütülmüştür. Çalışmamızda, UEAP'lerin kliniğimizdeki kullanım sıklığını, bu sıklığın zaman içerisindeki değişimini ve hangi özelliklere sahip hastalarda UEAP tercih edildiğini belirlemeyi amaçladık. Yöntem: Çalışmamıza 01.01.2009-28.02.2009, 01.01.2019-28.02.2019 ve 01.01.2021-28.02.2021 tarih aralıklarında polikliniğimize ayaktan başvuru yapan; şizofreni (F20), şizoaffektif bozukluk (F25), bipolar bozukluk (F31) veya tanımlanmamış organik olmayan psikoz (F29) tanısı konmuş ve tedavi planında etkin dozda antipsikotik ilaç bulunan 18-65 yaş arasındaki 1646 hasta alınmıştır. Hastaların poliklinik dosyaları okunarak edinilen bilgilerle veri toplama formları doldurulmuştur. Araştırılan üç dönemdeki UEAP kullanım sıklıkları karşılaştırılarak UEAP kullanımındaki zamansal değişim incelenmiş; UEAP kullanan hastalar, kullanmayan hastalarla karşılaştırılarak UEAP kullanımının belirleyicileri araştırılmış; ayrıca UEAP kullanan hastalarda, hastaların UEAP kullanmadan önceki dönemdeki klinik durumları ile UEAP kullandıkları dönem karşılaştırılmıştır. Ek olarak antipsikotik ilaç gruplarının ilaç uyumu ve yan etki profilleri kıyaslanmıştır. Bulgular: UEAP kullanımında zamansal bir artış olduğu ve bu artışın ikinci kuşak UEAP (İK-UEAP) kullanımındaki artıştan kaynaklandığı tespit edilmiştir. UEAP kullanım sıklığının pandemi döneminden etkilenmediği gözlemlenmiştir. UEAP tüm tanı gruplarında, daha kötü klinik özelliklere sahip hastalarda tercih edilmiştir. Şizofreni grubunda komorbid psikiyatrik hastalıklar, komorbid bedensel hastalıklar, adli olay öyküsü ve tedavi uyumsuzluğu; şizofreni spektrum bozuklukları grubunda (F20+F25+F29) komorbid psikiyatrik hastalıklar, komorbid bedensel hastalıklar, hostilite-agresyon ve tedavi uyumsuzluğu; bipolar bozukluk grubunda hostilite-agresyon, eşik altı affektif belirtiler ve Klinik Global İzlenim Ölçeği - Hastalık Şiddeti (CGI-S) puanı UEAP kullanımının yordayıcıları olarak tespit edilmiştir. UEAP öncesi-sonrası karşılaştırıldığında, UEAP kullanımının tüm tanı gruplarında çoklu antipsikotik kullanımında artışla; saldırganlıkta, yatış sayısında ve yatış süresinde ise azalmayla, ayrıca şizofreni grubunda intihar girişimi sayısında azalma ile ilişkili olduğu görülmüştür. İlaç karşılaştırmalarında İK-UEAP'lere uyum hem birinci kuşak UEAP'lere (BK-UEAP) hem de oral antipsikotiklere (OAP) kıyasla daha yüksek bulunmuştur; BK-UEAP'ler ile OAP'ler arasında ilaç uyumu açısından fark bulunmamıştır. BK-UEAP'ler ile İK-UEAP'lerin yan etki profilleri karşılaştırıldığında; parkinsonizm ve akut distoni BK-UEAP'lerde, hiperprolaktinemi ve cinsel işlev bozukluğu ise İK-UEAP'lerde daha sık olarak tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmamız hem UEAP kullanımındaki zamansal değişimi hem de pandeminin UEAP kullanımına etkisini gelişmekte olan bir ülkede araştıran ilk çalışmadır. Bulgular, gelişmiş ülkelere benzer şekilde, kliniğimizde UEAP kullanımının zamanla arttığını ve bu artışın İK-UEAP'lerden kaynaklandığını göstermektedir. Çalışmamız pandemi sürecinde, pandemiden daha yoğun etkilenmiş ülkelerde de UEAP kullanımının başarı ile sürdürülebildiğini göstermesi açısından önemlidir. UEAP kullanımına ilişkin belirleyicilere yönelik analizde, UEAP'lerin nispeten daha kötü kliniğe sahip hastalarda tercih edildiği görülmüştür. Bu çalışma, UEAP kullanımındaki zamansal değişimi ve UEAP kullanımına ilişkin belirleyicileri bipolar bozukluk özelinde araştıran bildiğimiz ilk çalışmadır. Bipolar bozukluk tanılı hastalarda da UEAP kullanımının zamanla artmakta olduğu ve daha kötü klinik özelliklere sahip hastalarda UEAP'lerin tercih edildiği bulunmuştur. UEAP kullanımının daha iyi kliniğe sahip hastalara doğru genişletilmesi, UEAP'lerin potansiyel avantajlarından bu hastaların da faydalanmasını sağlayabilir.

Antipsikotik ilaçlarBipolar bozuklukCOVID 19+6
Mehmet Akif Kara
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anksiyete bozukluğu olan çocuk ve ergenlerdeki duyusal hassasiyetin değerlendirilmesi

Amaç: Temel amacımız anksiyete bozukluğu tanısı alan ve sağlıklı kontrol grubu kız ve erkeklerin duyusal hassasiyet açısından değerlendirip birbirleriyle karşılaştırmaktır. Çalışmamızın hipotezi şu şekildedir: Anksiyete bozukluğu tanısı alan grup kontrol grubuna göre çevresel uyaranlara karşı daha yüksek duyusal hassasiyet gösterecektir. Yöntem: Araştırma hakkında bilgilendirme ve onam alınmasının ardından, araştırmacı tarafından katılımcı çocuk ve aileleri ile "Okul Çağı (6-18 Yaş) Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi - Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu - Türkçe Versiyonu (ÇGDŞ-ŞY-T)" yarı yapılandırılmış tarama görüşmesi yapılmıştır. ÇDŞG-ŞY-T ile taranamayan Öğrenme Güçlüğü ve Otizm Spektrum Bozuklukları tanıları araştırmacının DSM-5 tanı ölçütlerine dayalı klinik görüşü ile değerlendirilmiştir. Bu görüşme sırasında her iki grupta da ek psikiyatrik tanılar alanlar olmuş ve bu çocuklar çalışmaya alınmamıştır. Bu görüşmenin sonunda; ailelerin doldurması için "Sosyodemografik veri formu", "6-18 Yaş Çocuk ve Gençler İçin Davranış Değerlendirme Ölçeği ( CBCL/6-18)", "Çocukluk Çağı Anksiyete Tarama Ölçeği(ÇATÖ) Anne-Baba Formu; çocuk ve ergenlere doldurması için "Çocukluk Çağı Anksiyete Tarama Ölçeği(ÇATÖ) Çocuk Formu(8 yaş ve üzeri)" ve "Adolesan/Yetişkin Duyu Profili Ölçeği" verilmiştir. Çalışmada elde edilen bulgular değerlendirilirken, istatistiksel analizler için SPSS (Statistical Package for Social Sciences for Windows) 22.0 programı kullanıldı. p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Vaka ve kontrol grupları arasında yaş, cinsiyet, anne ve baba yaş ortalaması, birliktelik durumu açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır. Anne ve baba eğitim düzeyi incelendiğinde vaka grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. Annede psikiyatrik hastalık varlığı açısından vaka grubu kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Çalışmamızda anksiyete şiddetini belirleyen ÇATÖ çocuk ve ebeveyn değerlendirme ölçekleri; tüm alt ölçek puanları (okul fobisi, YAB, panik somatik, AAB, SF, toplam puan) açısından kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Çalışmaya katılan çocukların CBCL 6-18 alt ölçekleri değerlendirildiğinde; anksiyete grubu tüm alt alanlarda (anksiyete/depresyon, sosyal içe dönüklük, somatik yakınmalar, sosyal sorunlar, düşünce sorunları, dikkat sorunları, karşı gelme davranışı, saldırgan davranışlar, içe yönelim sorunları, dışa yönelim sorunları) istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek olduğu bulunmuştur. AYDP verileri incelendiğinde gruplar arasında alt alanların hiçbirinde (düşük kayıt, duyusal arayış, duyusal hassasiyet, duyusal kaçınma) anlamlı fark bulunamamıştır. Bununla beraber vaka grubundaki katılımcıların hastalıklarının alt tiplerine ve kombinasyonlarına göre AYDP verileri incelendiğinde yine gruplar arasında hiçbir alt ölçek açısından anlamlı farklılık bulunamamıştır. Çalışmamızda AYDP alt ölçekleri ile GAS skorları ve belirti süresi aralarında istatistiksel anlamlı korelasyon bulunamamıştır. Sonuçlar: Sonuç olarak duyusal hassasiyet; normal popülasyonda da oldukça sık görülen ve önemli çocukluk çağı psikiyatrik bozuklukları ile birliktelik gösterebilen, henüz psikiyatrik bozukluklarla ilişkisi tam olarak aydınlatılamamış bir klinik durumdur. DH ve bunun mevcut psikiyatrik teşhislerle ilişkisine odaklanan gelecekteki çalışmalar, muhtemelen bu yapı hakkındaki genel anlayışımıza katkıda bulunacak ve DH semptomlarıyla mücadele eden çocuklar için yeni tedavi modalitelerinin gelişmesine olanak sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Anksiyete bozukluğu, duyusal hassasiyet, duyu profili

AnksiyeteAnksiyete bozukluklarıDuyular+5
Buse Bilgiç
Ankara University
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Monoamin oksidaz a (MAOA) RS1465108 polimorfizmi için PCR-RFLP yöntemi optimizasyonu ve bu polimorfizmin şizofreni hastalarında agresyona etkisinin belirlenmesi

Şizofreni, bireylerin halüsinasyonlar ve hezeyanlar gibi pozitif belirtiler ya da asosyal davranış, künt duygulanım, kendini ifade edememe gibi negatif belirtiler sebebiyle toplamdan uzaklaştığı ciddi bir hastalıktır. Şizofreni hastalarında agresyon görülme oranının genel populasyona kıyasla daha yüksek olduğu bildirilmiştir. Şizofreni hastalarında agresyonun genetik varyasyonlar da dahil olmak üzere farklı etmenleri bulunmaktadır. MAOA geni şizofrenide agresyonu etkilediği düşünülen genetik faktörlerden bir tanesidir. Bu nedenle bu yüksek lisans tez çalışmasında MAOA rs1465108 polimorfizminin şizofreni hastalarında agresyona etkisi Türk populasyonunda ilk defa araştırılmıştır. Çalışmaya 61 şizofreni hastası dahil edilmiştir. MAOA rs146408 polimorfizmi için Polimeraz Zincir Reaksiyonu-Restriksiyon Fragment Uzunluk Polimorfizmi (PCR-RFLP) yöntemi optimize edilmiş ve hastaların genotipleri bu yöntem ile analiz edilmiştir. Hastaların agresyon seviyeleri Buss- Perry Saldırganlık Ölçeği kullanılarak değerlendirilmiştir. Ek olarak, agresyona etki edebilecek intihar olasılığı, çocukluk çağı travması ve dürtüsellik gibi diğer etkenler sırasıyla İntihar Olasılığı Ölçeği, Çocukluk Çağı Travma Ölçeği ve Barratt Dürtüsellik Ölçeği ile değerlendirilmiştir. Şizofreni hastalarının MAOA rs1465108 polimorfizmi genotip frekansları AA (homozigot yabanıl) için %26,2, AG (heterozigot) için %16,4 ve GG (homozigot varyant) için %57,4 olarak belirlenmiştir. Buss-Perry Saldırganlık Ölçeği puanları açısından genotipler arasında anlamlı bir fark olmadığı bulunmuştur (p>0,05). Bununla birlikte, MAOA rs1465108 polimorfizmi ile İntihar Olasılığı Ölçeği öfke/dürtüsellik alt boyutu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Sonuç olarak, Türk şizofreni hastalarında MAOA rs1465108 polimorfizminin agresyona etkisi olmadığı belirlenmiştir.

Monoamin oksidazPolimeraz zincirleme reaksiyonuPolimorfizm-genetik+4
Sariye Aybüke Yıldırım
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofrenide tedavi direncinin otistik özellikler ve obsesif-kompulsif belirtilerle ilişkisinin ilgili genetik varyasyonlar aracılığıyla araştırılması

Amaç: Bu tez çalışmasının amacı şizofreni hastalarında tedavi direnci ile ilişkili olabilecek obsesif-kompulsif semptomların (OKS), otizm spektrum bozukluğu (OSB) özellikleri ile ilişkisini ve daha önce şizofreni hastalarında OKS'ye duyarlılık yarattığına ilişkin bulgular elde edilmiş olan BDNF, COMT, HTR2A ve SLC6A4 genlerine ait bazı polimorfizmlerin rolünü araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 70 tedaviye dirençli şizofreni hastası ile 66 tedavi direnci geliştirmeyen şizofreni hastası olmak üzere toplam 136 katılımcı alınmıştır. İlk aşamada tüm katılımcılara şizofreni belirtilerini değerendirmek için Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS) ve Klinik Global İzlenim-Şizofreni Ölçeği (KGİ-ŞÖ), belirtilerine ilişkin farkındalıklarını değerlendirmek için İçgörü Değerlendirme Ölçeği (İDÖ), depresyon şiddetini değerlendirmek için Calgary Şizofrenide Depresyon Ölçeği (CŞDÖ) uygulanmıştır. Ardından hastalarda OKS şiddetinin değerlendirilmesi için Yale Brown Obsesyon-Kompulsiyon Ölçeği (YB-OKÖ); otistik özelliklerin değerlendirilmesi için ise PANSS Otizm Şiddeti Ölçeği (PAUSS), Tekrarlayıcı Davranışlar Ölçeği-Revize-Türkçe Versiyonu (TEDÖ-R-TV), Erişkin Otizm Spektrum Anketi (OSA), Gözlerden Zihin Okuma Testi (GZOT) ve Tanısal Otizm Spektrum Görüşmesi (DASI) uygulanmıştır. Premorbid bilişsel işlevleri değerlendirmek amacıyla da tüm hastalara Raven Standart Progresif Matrisler Testi (RSPMT) uygulanmıştır. İkinci aşamada tedaviye dirençli şizofreni grubundaki hastalardan kan numuneleri alınarak BDNF, COMT, SLC6A4 ve HTR2A genlerine ait polimorfizmler araştırılmıştır ve bunların OKS ile ilişkisi değerlendirilmiştir. Bulgular: Her iki grup arasında sosyodemografik özellikler ve şizofreni belirti şiddeti açısından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Tedaviye dirençli şizofreni hastalarında, tedaviye direnç göstermeyen hastalara göre OKS şiddeti ve otistik özellikler anlamlı düzeyde fazla bulunmuştur. Tedaviye dirençli şizofreni grubunda OKS şiddeti yüksek olan hastaların OSA, TEDÖ toplam ve PAUSS puanları anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Yapılan çoklu doğrusal regresyon analizi sonucunda bu grupta yalnızca OSA puanlarının OKS'yi yordadığı görülmüştür. Ek olarak, tedaviye dirençli şizofreni grubunda BDNF, COMT, HTR2A ve SLC6A4 genlerine ait polimorfizmlerin frekansları, sağlıklı popülasyona göre farklılık gösterse de OKS ile anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Sonuç: Şizofrenide OKS ve otistik özellikler tedavi direnci ile ilişkili görünmektedir. Dolayısıyla tedaviye dirençli şizofreni hastalarında OSB ve OKB tanı ve ayırıcı tanısının sağaltımda ele alınması önemlidir. Bu hasta grubunda OKS ve OSB ile ilgili genlere ait polimorfizmlerin rollerini kesin olarak ortaya koyabilmek amacıyla daha geniş örneklemlerde, glutamaterjik genleri de içeren polimorfizmlerin araştırılması önerilir.

Belirti ve semptomlarGenetik varyasyonObsessif davranış+5
Koray Yarız
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psikotik hasta grubunda otistik özelliklerin hastalık sonuçları açısından incelenmesi

Amaç: Otizm ile psikotik bozukluklar arasında klinik görünüm ve etyopatogenez açısından anlamlı derecede örtüşme olduğunu öne süren literatür giderek daha fazla ilgi görmektedir. Psikoz popülasyonlarında otistik özelliklerin yaygınlığı genel nüfusa kıyasla önemli ölçüde daha fazladır. Fakat bu birlikteliğin önemi yeterince araştırılmamıştır. Otistik özelliklerin klinik açıdan neden önemli olduğunun anlaşılması hastaların en uygun tanı ve tedaviyi alması açısından önem arz etmektedir. Gereç ve Y öntem: Çalışmaya hastalık seyri üzerinde önemli etkisi olan en az bir psikotik atak geçirmiş ve tedavi süresinin çoğunda antipsikotik ilaç kullanmış veya kullanmakta olan 125 hasta dahil edilmiştir. Hastalar ile yapılan anamnez görüşmesi ışığında; yaş, cinsiyet, medeni durum, eğitim düzeyi, ilk psikiyatrik belirtilerin ortaya çıkma yaşı, ilk psikiyatri başvurusunun ne zaman olduğu, psikotik belirtilerin ortaya çıkması ile antipsikotik ilaç başlanması arasında geçen süre, psikiyatri servisine yatış sayısı, psikiyatri servislerindeki toplam yatış süresi, psikotik atak sayısı, aldığı psikotrop tedaviler, tıbbi ve nörolojik komorbiditeler, adli olay öyküsü, alkol-madde ve sigara kullanımı, akran zorbalığına uğrama gibi bilgileri içeren sosyodemografik bilgi ve anamnez formu doldurulmuştur. Ayrıca araştırmacı tarafından hastanın tedavi uyumunu değerlendirmek amacıyla Modifiye Morisky İlaç Uyumu Ölçeği (MMS), işlevselliğini değerlendirmek amacıyla Bireysel ve Sosyal Performans Ölçeği (PSP) ve İşlevselliğin Genel Değerlendirilmesi Ölçeği (İGD), içgörü düzeyini değerlendirmek amacıyla İçgörünün Üç Bileşeni Ölçeği(İÜBÖ), hastalık şiddetini belirlemek amaçlı Klinik Global İzlenim Ölçeği (CGI), pozitif ve negatif belirtilerinin şiddetini değerlendirmek amacıyla Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS), anksiyete ve depresyon şiddetini belirlemek amacıyla sırasıyla Hamilton Anksiyete Ölçeği(HAM-A) ve Hamilton Depresyon Ölçeği (HAM-D), intihar davranışını değerlendirmek amacıyla Columbia İntihar Şiddetini Derecelendirme Ölçeği (C-İŞDÖ) doldurulmuştur. Hasta tarafından doldurulan ölçekler ise şu şekilde sıralanabilir; otistik özellikleri değerlendirmek amacıyla Otizm Spektrum Anketi (OSA), yaşam kalitesinin değerlendirilmesi amacıyla Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Değerlendirme-Kısa Formu (WHOQOL-BREF) ve aleksitimi düzeyini değerlendirme amacıyla Toronto Aleksitimi Ölçeği(TAÖ). Bulgular: Çalışmamızda otistik özellikler ile işlevsellik, yaşam kalitesi ve öznel tedavi yararı arasında negatif yönlü; aleksitimi, aile eleştirelliği, hastalık şiddeti, anksiyete ve depresyon şiddeti, pozitif ve negatif belirti şiddeti, intihar düşüncesi ve davranışı, psikotik atak sayısı arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki olduğu gösterilmiştir. İlaç uyumu açısından bakıldığında, motivasyonu yüksek olan grup ile düşük olan grup arasında otistik özellik düzeyi açısından anlamlı fark elde edilirken; bilgi düzeyi yüksek olan grup ile düşük olan grup arasında anlamlı fark elde edilmemiştir. Sigara kullananlar, kullanmayanlara kıyasla OSA iletişim alt ölçeğinde daha az otistik özellik bildirmiştir. Psikiyatrik belirtilerin ortaya çıkma yaşı ile OSA dikkati kaydırabilme alt ölçeği puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif yönlü bir ilişki olduğu gösterilirken; ilk psikiyatri başvuru yaşı, ilk psikotik belirtiler ile antipsikotik ilaç başlanması arasında geçen süre, psikiyatri servisi yatış sayısı ve süresi, cinsiyet, medeni durum, çocuk sahibi olma, alkol madde kullanımı, mevcut antipsikotik ilaçlar ve içgörü düzeyi ile otistik özellikler arasında anlamlı bir ilişki gösterilmedi. Sonuç: Birlikte ele alındığında, bulgularımız psikotik hasta grubunda otistik özelliklerin önemini göstermektedir. Otizm ile psikoz arasındaki ilişkiye ilişkin klinik bilgide önemli bir boşluk olduğu, tanı araçlarında ve tedavi seçeneklerinde daha fazla iyileştirmeye ihtiyaç olduğu açıktır. Çalışmamız tasarımı gereği kesitsel bir çalışma olduğundan nedensellik konusundaki spekülasyonlar sınırlıdır ve daha fazla ileriye dönük araştırmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Psikotik Bozukluklar, Otizm Spektrum Bozukluğu, Otistik Özellikler, Boyutsal Yaklaşım, İşlevsellik

Otistik bozukluklarOtizm spektrum bozukluğuPsikiyatrik hastalar+3
Ezgi Sıla Ahi Üstün
Ankara University
2023
00

Related subjects