Psikiyatrik hastalar
116 theses under this subject heading
Psikotik bozukluk tanısı olan hasta ailelerinde içselleştirilmiş damgalanma ve aile yükü
Amaç: Psikotik bozukluk tanısı olan hastaların ailelerinde gözlemlenen aile yükü ve içselleştirilmiş damgalama eğilimleri, hasta yakınlarının psikolojik iyi oluşunu ciddi şekilde etkileyebilen faktörler olarak ortaya çıkar. Bu olumsuz etkiler, aile atmosferini zehirleyerek, psikoz hastalarının tedaviye uyumunu, işlevselliğini ve hastalığın seyrini dolaylı yoldan etkileyebilir. Bu faktörler, psikotik hastalıkla başa çıkmanın değerlendirilmesinde kritik bir rol oynayan faktörlerdir. Bu çalışma, algılanan aile yükünün artmasının kendini damgalama düzeylerini artırma olasılığını araştırmayı amaçlamaktadır. Ayrıca, bu çalışmanın sonuçlarına dayanarak aile yükünü azaltmaya ve kendini damgalama düzeylerini düşürmeye yönelik müdahaleler geliştirmek için öneriler sunmayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Hitit Üniversitesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne bağlı Toplum Ruh Sağlığı Merkezi'nde takip edilen ve araştırmaya dahil edilme ölçütlerini karşılayan 87 psikotik bozukluk tanısı almış hasta yakını üzerinde yapılmıştır. Araştırmamız, kesitsel ve nicel bir yöntemle gerçekleştirilmiştir. Katılımcılardan alınan Aydınlatılmış Onam Formu' na ek olarak, Sosyodemografik Veri Formu, Kendini Damgalama Ölçeği – Aile (KDÖ-A) ve Algılanan Aile Yükü Ölçeği (AAYÖ) uygulanmıştır. Toplanan veriler, uygun istatistiksel yöntemler kullanılarak IBM SPSS 22 paket programıyla analiz edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya dahil edilen hasta yakınlarının %66.7'si (58 kişi) kadın, %33.3'ü (29 kişi) ise erkekti. Hastaların %26.4'ü (23 kişi) kadın, %73.6'sı (64 kişi) erkekti. Hastaların tanıları incelendiğinde, %64.4'ü (56 kişi) şizofreni, %21.8'i (19 kişi) şizoaffektif bozukluk ve %13.8'i (12 kişi) atipik psikoz tanısı almıştır. Hastaların ortalama hastalık süresi yaklaşık 19.28 yıl olarak bulunmuştur. Hastalık süresi, hasta yakını yaşı ve eğitim düzeyi Kendini Damgalama Ölçeği-A ile anlamlı ilişkili bulunmuştur. Evdeki kişi sayısı, hastanın günlük ihtiyaçlarını karşılama düzeyi, eğitim düzeyi ve sosyal destek varlığı ise Algılanan Aile Yükü Ölçeği ile anlamlı ilişkili bulunmuştur. Hasta yakınlarına ait Kendini Damgalama Ölçeği 'nin toplam puanı V ortalama 25.66 iken Algılanan Aile Yükü Ölçeği 'nin toplam puanı 27.97 olarak belirlenmiştir. Algılanan Aile Yükü Ölçeği ile Kendini Damgalama Ölçeği-Aile toplam puanı (p:0.002), değersizlik algısı (p:0.007) ve toplumsal çekilme (p:0.001) alt boyutları arasında pozitif yönde zayıf bir ilişki tespit edilmiştir. Bununla birlikte, AAYÖ ile KDÖ-A'nın hastalığın gizlenmesi alt boyutu arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p:0.297). Tartışma-Sonuç: Algılanan Aile Yükü Ölçeği ile Kendini Damgalama Ölçeği Aile toplam puanı ve alt boyutları arasında, değersizlik algısı ile toplumsal çekilme arasında bir ilişki tespit edilmiştir. Bu sonuçlar, aile yükü ile damgalama arasındaki karşılıklı etkileşimi göstermektedir. Öte yandan, AAYÖ ile KDÖ-A arasında hastalığın gizlenmesi alt boyutu arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Bu durum, hastaların uzun yıllardır psikotik bozukluk tanısına sahip olmaları ve çevrelerince zaten bu durumun bilinmesiyle açıklanabilir. Araştırmada yer alan katılımcıların uzun süre boyunca psikotik bozuklukla başa çıkmaya çalıştıkları ve bu durumun kronik hale geldiği sonucuna ulaşmak mümkündür. Psikotik bozukluk hastalarının yakınları için aile yükünü ve damgalamayı azaltıcı müdahalelerin sağlık profesyonelleri tarafından uygulanması, bu faktörlerle ilişkilendirilen durumların göz önünde bulundurulması ve kronik psikotik bozukluk yönetiminde ele alınması gereken önemli konulardır. Anahtar Kelimeler: Damgalanma, algılanan aile yükü, psikotik bozukluklar
Bipolar bozukluk tanısı almış hastaların yakınlarındaki damgalanma ve hastayı damgalama düzeylerinin ilişkisinin demografik ve klinik özellikler çerçevesinde incelenmesi
Çalışmanın amacı, bipolar bozukluğu olan hastaların yakınlarının hissettikleri damgalanma düzeyi ile hastayı damgalama düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemektir. Bunun yanı sıra, hasta yakınlarının damgalanma ve hastayı damgalama düzeylerinin hangi demografik ve klinik özelliklere göre değişim gösterdiğini tespit etmektir. Araştırmanın örneklemini Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvuran bipolar bozukluk tanısı almış hastaların yakınları oluşturmaktadır. Araştırma kapsamında 18-65 yaş aralığından 124 hasta yakınına ulaşılmıştır. Katılımcılara sırasıyla hastalar için oluşturulan demografik bilgi formu ve klinik özellikler formu, hasta yakınları için oluşturulan demografik bilgi formu, Ruhsal Hastalığa Yönelik İnançlar Ölçeği ve Şizofreni Hastalarının Yakınları İçin Damgalanma Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular, hasta yakınlarının kendini damgalanmış hissettiği ölçüde hastayı damgaladığı yönündedir. Hasta yakınlarının Ruhsal Hastalığa Yönelik İnançlar Ölçeği'nden ve Şizofreni Hastalarının Yakınları İçin Damgalanma Ölçeği'nden aldıkları puanlar arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Hasta yakınlarının cinsiyeti, yaşı, medeni durumu, eğitim düzeyi, gelir düzeyi, çalışma durumu, hayatının çoğunu geçirdiği yer, hastaya yakınlığı, hastaya bakım verme süresi, daha önce bakım verme deneyimi olup olmadığı damgalama ve damgalanma düzeylerini etkilemektedir. Hastaların cinsiyeti, yaşı, medeni durumu, eğitim düzeyi, gelir düzeyi, çalışma durumu, hayatının çoğunu geçirdiği yer, hastalık süresi, hastaneye yatış sayısı, atak sayısı, atakların şiddet düzeyi ve tedavi şekli hasta yakınlarının damgalama ve damgalanma düzeylerini etkilemektedir. Çalışma sonucunda bipolar bozukluğu olan hastaların ve onların yakınlarının damgalanma düzeylerini etkileyen demografik ve klinik özelliklerin neler olduğu görülmüştür. Psikiyatrik hastalıklara yönelik damgalama ile mücadele programlarının, bipolar bozukluk nezdinde yapılan bu çalışmanın bulguları ışığında yeniden yapılandırılması ve etkin müdahale stratejilerinin geliştirilmesi gerekmektedir.
Şizofreni tanılı hastalarda klozapin kullanımı öncesinde ve sonrasında monosit lenfosit oranı, nötrofil lenfosit oranı, trombosit lenfosit oranı, sistemik immün inflamasyon indeksi ve sistemik immün yanıt indeksi karşılaştırılması
Şizofreni, patogenezi halen aydınlatılamamış olan kompleks bir hastalıktır. Önemli ölçüde yeti yitimine sebep olabilen bir hastalık olması nedeniyle erken tanı ve tedavi büyük önem taşımaktadır. Henüz tanı koydurucu bir biyobelirteç bulunmamaktadır. Hastalık tanısı koyma ve seyrini ön gördürme için en önemli araştırmalar immün parametreler üzerinde yoğunlaşmıştır. Şizofreni ve immün sistem ilişkisi ile ilgili giderek artan sayıda veri elde edilmesi ruh sağlığı çalışanlarının dikkatini çekmiştir. Biyobelirteç bulma, potansiyel tedavi seçeneği elde etme ve kullanılan tedavi seçeneklerinin immünite üzerine etkileri araştırılmaktadır. Bu çalışmada Bursa Uludağ Üniversitesi Ruh Sağlığı Hastalıkları Kliniği'nde 2012-2022 yılları arasında yatarak ve ayaktan tedavi gören ve klozapin başlanan hastalar dahil edilmiştir. Bu hastalardan klozapin başlanmadan önce ve başlandıktan 1 hafta, 1-3-6 ay sonra elde edilen hemogram sonuçlarından nötrofil/lenfosit oranı (NLO), trombosit/lenfosit oranı (TLO), monosit/lenfosit oranı (MLO), sistemik immün inflamasyon indeksi (PlateletxNötrofil/Lenfosit) (SII) ve sistemik immun yanıt indeksi (Nötrofil x Monosit/Lenfosit) (SIYI) inflamasyon göstergeleri olarak hesaplanmıştır. Bu değerlerin klozapin başlandıktan sonraki süreçte farklılık gösterip göstermediği incelenmiştir. Çalışma sonucunda hastalarda 1.hafta, 1-3-6. ay TLO, MLO ve SIYI ölçümlerinin anlamlı farklılık göstermediği saptandı. SII ve NLO değerlerinin ise 1. Haftada istatistiki olarak anlamlı düzeyde düştüğü, diğer ölçüm zamanları arasında anlamlı farklılık göstermediği bulunmuştur. Klozapin gibi henüz güçlü etkinliğinin mekanizmaları aydınlatılamamış psikotropların immün sistem ile ilişkisini inceleyecek çok sayıda çalışmaya ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar kelimeler: şizofreni, nöroinflamasyon, klozapin, sistemik immün inflamasyon indeksi, sistemik immün yanıt indeksi
Şizofreni hastaları, sağlıklı kardeşleri ve sağlıklı kontrollerde serum beclin-1 ile ATG5 düzeylerinin incelenmesi
Çalışmamızda şizofreni tanılı hastalar ve hastaların sağlıklı kardeşleri ile kontrol grubu arasında otofaji adı verilen bir hücresel süreçte önemli rol oynayan Beclin-1ve Otofaji ile ilişkili 5 (Atg5) proteinlerinin düzeylerinin ölçülmesi, gruplar arasında fark olup olmadığının araştırılması ve otofajinin şizofreni etiyopatogenezindeki rolünün değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırma kapsamında, DSM-5 tanı kriterlerine göre şizofreni tanısı konulan 26 hasta, bu hastaların 26 sağlıklı kardeşi ve 26 kontrol dahil edilmiştir. Tüm katılımcılar için, sosyodemografik ve klinik bilgi formu doldurulmuştur. Şizofreni tanısı konulan hastalara Negatif Semptomları Değerlendirme Ölçeği (SANS), Pozitif Semptomları Değerlendirme Ölçeği (SAPS) Apati Değerlendirme Ölçeği (ADÖ) ve Kısa Form-36 (SF-36) ölçeği uygulanmıştır. Katılımcıların serum Beclin-1 ve Atg5 seviyeleri, ELISA yöntemiyle ölçülmüştür. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 22,0 Windows versiyon paket programı ve MedCalc 19.8 paket programı kullanılmıştır. P<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Hasta ve kontrol grubu Beclin-1 ve Atg5 değerleri bakımından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark olduğu saptandı (her biri için p<0.05). Hasta ve sağlıklı kardeş grubu Beclin-1 ve Atg5 düzeyleri karşılaştırıldığında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Sağlıklı kardeş ve kontrol grubunun Beclin-1 ve Atg5 değerleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark vardı (p<0.05). Yapılan korelasyon analizinde hastaların Beclin-1 ile Atg5 düzeyleri arasında ilişki saptanmazken, sağlıklı kardeş grubunda pozitif yönde orta şiddette bir ilişki bulundu(r=0,488; p=0,011). Bu çalışma, bildiğimiz kadarıyla şizofreni hastaları ve sağlıklı kardeşleri arasında Beclin-1 ve Atg5 düzeyinin değerlendirildiği ilk araştırmadır. Çalışmamız şizofreni etiyolojisinde otofajinin rol oynayabileceğini ve otofajinin şizofreni hastalarının ve sağlıklı kardeşlerinde de benzer düzeyde bozuk olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Bu durumun bir endofenotipik özellik olarak yorumlanabilmesi ve Beclin1, Atg5 düzeylerinin marker olarak kullanılabilmesi için daha büyük örneklemlerde ve farklı ırkların dahil edildiği çalışmalara ihtiyaç vardır.
Remisyon ve psikotik alevlenme dönemlerindeki şizofreni hastaları ile sağlıklı kontrollerde serum USP9X ve HMGB1 düzeylerinin araştırılması
Çalışmamızda şizofreni hastalarında, inflamasyonun geç mediatörlerinden biri olan HMGB1 düzeyi ve nörogelişimsel bozuklukların etiyopatogenezinde suçlanan USP9X düzeyinin şizofreninin iki farklı dönemi, yani akut psikotik alevlenme ve remisyon dönemi ile ilişkisi incelenmiş ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırılmıştır. Hastanemiz etik kurul onayı ile hastaların ve sağlıklı kontrollerin yazılı aydınlatılmış onamları alınmıştır.Araştırmamıza DSM-5 tanı ölçütlerine göre şizofreni tanısı konulan, çalışmaya katılmayı gönüllü olarak kabul eden remisyon dönemindeki 53 hasta, akut psikotik alevlenme nedeniyle tedavi gören 53 hasta ve 53 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edilmiştir.Tüm gönüllülerden 12 saat açlık sonrası, sabah 08.00-10.00 arasında, serum HMGB1 ve USP9X düzeyi ölçmek için venöz kan örneği alınmıştır. Katılımcıların değerleri Gaziantep Üniversitesi Biyokimya laboratuvarında ELİSA yöntemi ile ölçülmüştür. Analizlerde SPSS 22,0 Windows versiyon paket programı ve MedCalc 19.8 paket programı kullanılmıştır. P<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Hasta ve kontrol grubu HMGB1 ve USP9X değerleri bakımından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu saptandı (her ikisi için p<0.05).HMGB1 düzeyi ile PANSS Negatif alt ölçeğinde pozitif yönde zayıf şiddette korelasyon, USP9X düzeyi ile İz Sürme Testi A ölçek değerleri arasında negatif yönde zayıf şiddette korelasyon gözlendi.(sırayla p=0,032,r=0,75, p=0,029,r=0,309) Şizofreninin inflamatuar ve nörogelişimsel kuramını birlikte içerençalışma bildiğimiz kadarıyla literatürde yoktur. Çalışmamız inflamatuar ve nörogelişimsel kuramın birlikte değerlendirildiği ilk çalışma olması nedeniyle literatüre katkı sağlama açısından önemlidir. Şizofrenide USP9X in klinik olarak ölçüldüğü ilk çalışmadır. HMGB1 ve USP9X 'in şizofreninin etyolojisini, patofizyolojisini anlamada, hastalığın şiddetinin nesnel olarak değerlendirilmesinde ve yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesinde önemli olacağını düşünmekteyiz.
Bipolar bozukluk depresif dönemdeki hastalara uygulanan tekrarlayan transkranial manyetik stimülasyonun hastaların serum NGF, GDNF, IL-1ß düzeylerine ve bilişsel işlevlerine etkisinin araştırılması
Bu çalışmada bipolar depresyon hastalarında rTMS uygulamasının, hastaların serum NGF, GDNF, IL-1ß düzeylerine ve bilişsel işlevlerine etkisinin, bu parametrelerin birbirleriyle ve hastalıkla ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya DSM-5'e göre tanı konmuş 59 Bipolar depresyon hastası ve 30 sağlıklı gönüllü katılmıştır. Tüm katılımcılara Sosyodemografik veri formu, HAM-D, YMDÖ, bilişsel işlevler için İz Sürme Testi A ve B, Stroop Testi A,B,C ve D, zihin kuramı için GZOT uygulanmıştır. Sağlıklı gönüllülerden; Bipolar depresyon hastalarının serum GDNF, NGF, IL-1ß düzeyleri ile karşılaştırmak amacıyla kan örneği alınmış ve bilişsel testler uygulanmıştır. Sağlıklı gönüllüler TMS tedavisine dahil edilmemişlerdir. 59 bipolar depresyon tanılı katılımcı arasından, 30 kişiye aktif TMS ve 29 kişiye sham TMS uygulanmıştır. TMS protokolü, sol dorsolateral prefrontal korteks (DLPFC) üzerine uygulanan yüksek frekansta (10 Hz), %120 motor uyarı eşiği (MT) ile 3000 atım/seans şeklindedir. TMS seansları günde bir kez olmak üzere 2 haftalık bir süre boyunca toplam 10 seans şeklinde gerçekleştirilmiştir. 59 bipolar depresyon hastasına, ilk seanstan önce ve 10. Seanstan sonra bilişsel testler uygulanmıştır ve sabah saatleri 08.00 ile 10.00 arasında, gece açlık sonrasında venöz kan örnekleri alınmıştır. Katılımcılar, antidepresan tedaviyi tamamlamak amacıyla TMS seanslarına devam etmişlerdir. Aktif alan grup, 20 seans TMS tedavisi almıştır. Sham grubu ise 10 seans sham tedavisi sonrasında çalışmayı tamamlayıp, aktif tedavi almaya başlamıştır. Katılımcıların serum GDNF, NGF ve IL-1ß değerleri, Gaziantep Üniversitesi Biyokimya laboratuvarında ELISA yöntemi ile ölçülmüştür. Çalışmamızda, aktif tedavi alan hasta grubunda TMS sonrası GDNF ve NGF değerleri anlamlı ölçüde yüksek bulunurken, IL-1ß düzeyleri anlamlı derecede düşüktü. Bilişsel testler açısından karşılaştırıldığında, aktif tedavi alan grupta İz Sürme Testi ve Stroop Testleri ile GZO testinde istatiksel olarak anlamlı performans artışı saptanmıştır. Yapılan korelasyon analizi, TMS tedavisi sonrası serum GDNF düzeyleri ile GZOT performansındaki değişiklikler arasında orta derecede pozitif bir ilişki olduğunu ortaya koydu. Sağlıklı kontrollerle bipolar hastaların parametreleri karşılaştırıldığında, GDNF ve NGF düzeyleri sağlıklı kontrollerde daha yüksek, IL-1ß seviyeleri daha düşük bulunmuş ve tüm bilişsel işlev testlerinde sağlıklı kontrol grubunun daha yüksek bir performans sergiledikleri gözlemlenmiştir. Bildiğimiz kadarıyla, literatürde bipolar depresyon hastalarında TMS uygulaması sonrası GDNF ve NGF, IL-1ß düzeyleri ile bilişsel işlevler arasındaki ilişkiyi inceleyen bir çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamız, TMS uygulamasının etki mekanizmasını anlamaya ve bipolar depresyon hastalarında bilişsel işlevleri düzeltmeye yardımcı olabileceğini düşünmekteyiz. Bipolar hastalarında psikososyal işlevsellikte bozulma ile ilişkili olan sosyal bilişi düzeltmeye faydası olabileceğini düşünmekteyiz.
Ayaktan tedavi alan psikiyatri hastalarında sağlık anksiyetesi ve içselleştirilmiş damgalanma algısı ile ilaç uyumu arasındaki ilişkinin belirlenmesi
Ayaktan tedavi alan psikiyatri hastalarında sağlık anksiyetesi ve içselleştirilmiş damgalanma algısı ile ilaç uyumu arasındaki ilişkinin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı ve ilişki arayıcı tipte yürütülen araştırma 286 hasta ile gerçekleştirilmiştir. Veriler Ruhsal Hastalıklarda İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği, Sağlık Anksiyetesi Ölçeği ve Morisky Tedavi Uyum Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde; tanımlayıcı testler (ortalama, standart sapma, medyan, yüzde dağılımları) ile nonparametrik testler ve kolerasyon testleri kullanılmıştır. Araştırma bulgularına göre; Ruhsal Hastalıklarda İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği toplam puanı 60,65±15,32 ve sağlık anksiyetesi toplam puanı 20,46±9,33 olarak hesaplanmıştır. İlaç uyumu %33 oranında yüksek, %52 oranında orta düzeyde olduğu saptanmıştır. Korelasyon analizinde Ruhsal Hastalıklarda İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği alt boyutları ve toplam puan ortalamaları ile sağlık anksiyetesi puan ortalamaları arasında pozitif yönde anlamlı ilişkiler olduğu, damgalanmaya karşı direnç alt boyutu ile sağlık anksiyetesi arasında ise negatif yönde anlamlı ilişki saptanmıştır (p<0.05). Hastaların sosyodemografik özelliklerine göre incelendiğinde, 40 yaş altındakilerin, boşanmış olanların, ücretli bir işte çalışmayanların, düşük ilaç uyum düzeyine sahip olanların içsellştirilmiş damgalanma düzeylerinin daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Ayrıca boşanmış olanların ve ücretli bir işte çalışmayanların sağlık anksiyetesi düzeylerinin diğer gruplara göre daha yüksek olduğu (p<0.05) saptanmıştır. Psikiyatri hemşireleri, hastaların yaşadığı damgalamayı ve anksiyeteyi azaltmada ve tedaviye uyumlarını artırmada önemli rollere sahiptir. Bu nedenle hastaların iyileşme ve rehabilitasyon sürecinde dayanıklılık geliştirmelerine ve güçlenmelerine destek olacak uygulamalarda aktif rol üstlenmelidir.
Aleksitiminin psikiyatri ve hipertansiyon hastalarında ve normal popülasyonda görülme sıklığı ve bunların bazı sosyo-demografik özelliklerle ilişkisi
ÖZET Duyguları tanıma ve tanımlamada zorluk, düşlem (fantazi) sınırlılığı ve işlemsel düşünme (operational thinking) özellikleriyle tanımlanan aleksitiminin, hem sağlıklı hem de psikosomatik ve psikiyatrik hasta popülasyonlarında yaygın olduğu düşünülmektedir. Bu araştırmada, psikosomatik bozukluklara özgü bir kişilik boyutu olarak bilinen aleksitiminin, psikiyatrik, psikosomatik ve normal kişilerde görülme sıklığı ve bunun bazı sosyo-demografik özelliklerle ilişkisi araştırılmıştır. Araştırmanın diğer bir amacı ise depresyon ile aleksitimi arasındaki ilişkiye bakmaktır. Aleksitimiyi değerlendirmek için "Toronto Aleksitimi Ölçeği" kullanılmıştır. Depresyonu değerlendirmek için ise "Beck Depresyon ölçeği" uygulanmıştır. Sosyo-ekonomik düzeyi belirlemek amacı ile araştırmacı tarafından geliştirilen ve güvenirlik katsayısı.85 olarak bulunan "Sosyo-ekonomik Düzey Ölçeği" verilmiştir. Araştırmanın amacına uygun olarak ilişkisel tarama modeli uygulanmıştır ve üç örneklem grubu ile çalışılmıştır. DSM-IV tanı ölçütüne göre depresyon ve somatoform tanısı alanlar psikiyatrik grubu; esansiyel hipertansiyon bozukluğu olanlar psikosomatik grubu; psikosomatik ve psikiyatrik hastalığı olmadığını bildirenler ise kontrol grubunu oluşturmuşlardır. Araştırmaya toplam 234 denek katılmıştır. Araştırma sonucunda aleksitiminin en sık psikiyatrik grupta rastlandığı ve bunu psikosomatik ve kontrol grubunun izlediği saptanmıştır (%67.9 > %57.7 > %38.5). Depresyon ile aleksitimi arasında anlamlı bir ilişki olduğu bulunmuştur. Sosyo-demografik özelliklere bakıldığında her üç grupta aleksitimiyle cinsiyet arasında ilişki olmadığı sosyo-ekonomik düzey ile ise ilişkili olduğu bulunmuştur. Psikiyatri ve hipertansiyon gruplarında yaş ve eğitim düzeyinin aleksitimi ile ilişkisiz olduğu ancak kontrol grubunda ilişkili olduğu bulunmuştur. III
Şizofreni hastalarına uygulanan müzik terapisinin benlik saygısı, motivasyon ve algıladıkları stres düzeyleri üzerine etkisi
Araştırma, şizofreni hastalarına uygulanan müzik terapisinin hastaların benlik saygısı, motivasyon ve algıladıkları stres düzeyleri üzerine etkisini incelemek amacıyla ön test- son test desenli kontrol grupsuz yarı deneysel çalışma olarak yapılmıştır. Araştırmanın evrenini, Çankırı ili Toplum Ruh Sağlığı Merkezinde takip ve tedavi gören şizofreni hastaları (N:441), örneklemini ise dahil edilme kriterlerini taşıyan hastalar oluşturmuştur (n:30). Araştırmada veriler; hastaların sosyodemografik özellikleri ile hastalıkla ilgili özelliklerini içeren 14 sorudan oluşan Kişisel Bilgi Formu, müzik terapi öncesi, sonrası ve izlemde hastaların stres, benlik saygısı ve motivasyon düzeylerinin değerlendirilmesi için Algılanan Stres Ölçeği (ASÖ), Benlik Saygısı Değerlendirme Ölçeği-Kısa Formu, ve Danışanlar İçin Terapi Motivasyonu (DİTMÖ) ölçekleri kullanılarak toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde; tanımlayıcı istatistik olarak yüzdelik, aritmetik ortalama, standart sapma, müzik terapi öncesi, sonrası ve izlem ölçüm değerlerinin karşılaştırmalarında Friedman testi kullanılmıştır. Veriler araştırmacı tarafından öntest-sontest-izlem olmak üzere üç aşamalı olarak tüm hastalarla yüz-yüze görüşme ile toplanmıştır. Müzikterapi uygulamasında Rast makamındaki eserler ilk oturumda canlı sonraki oturumlarda CD aracılığıyla dinletilmiştir. Hastalara 8 oturumluk müzik terapi, haftada iki oturum ve bir oturum 60 dk. olacak şekilde sürdürülmüştür. Son testen 1 ay sonra müzik terapinin etkinliğini ölçmek için izlem ölçümü gerçekleştirilmiştir. Araştırma sonucunda; müzik terapi uygulaması sonrasında hastaların algılanan stres seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalma, motivasyon ve benlik saygısı düzeylerinde ise istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artma saptanmıştır (p<0.05).Müzik terapisinin iyileştirici etkisinden ve tamamlayıcı yöntemlerden biri olmasından dolayı ilaç tedavisine destekleyici olarak uygulanması ve psikiyatri hemşirelerinin uygulamaları içinde yer alması için çalışmalar yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Benlik Saygısı, Motivasyon, Müzik Terapi, Stres, Şizofreni.
Investigation of the prevalence of bipolar disorders among the residents in elderly residents in Al_ diwaniya_ Iraq
The aim of this study is to determine the prevalence of bipolar disorder and depression symptoms and factors associated with this prevalence in elderly people living in nursing homes in Iraq. Prevalence, factors associated with socio-demographic variables (gender, age, marital status, social security, income status, source of income), variables related to staying in an institution (probability of old age, reason and duration of staying in an institution, leisure activities) Variables (including physical activity health status perception, presence of chronic diseases and drug use). The universe of this research consisted of elderly people living in the Diwaniye nursing home, the capital of the Qadisiya region in Iraq. The study sample consisted of 100 men and women aged 60 and over who were able to communicate and voluntarily participated in the study. Questionnaire method was used as data collection tool in the research. The diagnosis of additional anxiety disorder was determined by using the DSM-IV compatible SCID-I psychiatric interview form. Beck Depression Inventory, Young Mania Rating Scale and Hamilton Anxiety Rating Scale were used to evaluate depression, mania and anxiety. The group consisting of bipolar disorder patients were compared in terms of sociodemographic, depression, mania episodes, anxiety levels, and anxiety comorbidity frequency and relationship. In our study, 20% of the patients had at least one anxiety disorder and 66% had more than one anxiety disorder. These results show that the bipolar disorder-anxiety comorbidity was found to be 20%. There were 14 patients (14%) who were not diagnosed with additional anxiety disorder. As a result of statistical analysis, no significant difference was found between the groups in terms of scores obtained from the scales. Keywords: Anxiety, Bipolar Disorder, Depression, Manic Depressive, Aging
Psikiyatri hastalarının tedavi ve poliklinik kontrollerine uyumu
Amaç:Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Psikiyatri Kliniği'nde 2011 yılında yatarak sağaltım gören hastaların taburculuk sonrası poliklinik kontrollerine ve önerilen ilaçların kullanımına uyum sağlayıp sağlamadığını saptamaktır. Yöntem:Çalışmaya alınan hastaların öncelikle klinik dosyaları incelendi. Tarafımızca oluşturulan sosyodemografik veri formunda öncelikle hastaların DSM-IV TR'ye göre 1. Eksen tanıları ve ilgili diğer bölümler dolduruldu. Klinik dosyaların incelenmesi tamamlandıktan sonra hastaların poliklinik dosyaları incelendi. Morisky Uyum Ölçeği esas alınarak tarafımızca oluşturulan uyum ölçeği gereğince hastaların taburculuk sonrası 1. ve 3. aylarda poliklinik kontrollerine gelip gelmediği ve hekim tarafından önerilen ilaçları kullanıp kullanmadığı retrospektif olarak taranarak uyum ölçeğinde ilgili bölümler dolduruldu. Bulgular:Çalışmaya katılan 230 hastanın klinik ve poliklinik dosyalarının incelenmesi sonucunda uyuma etki eden faktörlerin; hastanın DSM- IV'e göre 1. Eksen ve 2. Eksen tanısının varlığı, günlük kullanılan ilaç sayısı, eşlik eden tıbbi hastalıklar, ailede ruhsal hastalık öyküsü, içgörü varlığı gibi çeşitli nedenler olduğu saptandı. Sonuç: Bu çalışmaya göre hastalık tanısına göre değişen oranlarda (% 16.7- % 68.8) uyumsuzluk saptanmıştır. Tıpta ve ilaç sanayisindeki gelişmelere rağmen geçmiş yıllara göre tedavi uyumunda bir artış sağlanamamıştır. Olası çözümlerin bulunabilmesi için; uyumsuzluğa neden olan etkenlerin klinik pratikte sorgulanması ve eğer uyumsuzluk varsa bu konu üzerinde önemle durulması gerekmektedir.
12-18 yaş arası yıkıcı davranış sorunları olan ergenlerde genel ve klinik özellikler ve izlem bulguları
Amaç: Yıkıcı Davranış Bozuklukları (YDB), Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB), Karşıt Olma Karşı Gelme Bozukluğu (KOKGB), Davranım Bozukluğu (DB) gibi sıklıkla birlikte görülür ve çocuk psikiyatri kliniklerine sık başvuru sebeplerindendir. Bu olguların baş etme stratejilerinde ve emosyonel regülasyonunda yetersizlik olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada YDB'li ergenlerin özellikleri ve tedavi etkinliği incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: 12-18 yaşlarında YDB'li 82 olgu alınmıştır. Tedavi öncesi-sonrasında Conners ana-baba/öğretmen değerlendirme ölçeği (CADÖ) (CÖDÖ), Aile Değerlendirme Ölçeği (ADÖ), Güçler ve Güçlükler Anketi (GGA), Duyguların Düzenlenmesinde Güçlük Ölçeği (DDGÖ) ve Stroop Test uygulanmıştır. Bulgular: Olguların % 28'i sigara kullanıyordu ve bu olgular arasında DEHB-B alt tipi, ek KOKGB/DB tanıları, alkol-madde deneme anlamlı yüksekti. Kendine zarar verme girişimi % 58,5 olguda saptanırken; kız cinsiyet, KOKGB tanısı sık; DDGÖ ve GGA puanları daha yüksekti. Olguların % 81,7 DEHB-B, % 18,3 DEHB-DE tanısı alırken; % 19,3'ünde KOKGB, % 14,6'sında DB saptandı. Komorbid YDB'de, sigara kullanımı, sınıf tekrarı, akran geçimsizliği, akademik sorunlar yüksekti. KOKGB tanısı ile, boşanma/parçalanma öyküsü, kendine zarar verme; DB tanısı ile ders başarısızlığı, belirtilerin erken başlaması, aile işlevselliğinde bozukluk, sigara kullanımı ve alkol-madde deneme ilişkiliydi. Olguların % 96,3'ü stimülan, % 17,1 AP kullandı. KOKGB/DB grubunda kombinasyon tedavisi daha fazlaydı. Tedavi sonrasında CADÖ, CÖDÖ, ADÖ, GGA, DDGÖ total skorda ve Stroop puanlarında anlamlı düşme saptandı. Sonuç: Tedavi almamış YDB olguları, sigara kullanımı, alkol-madde deneme, sınıf tekrarı, kendine zarar verme gibi yaşantılar için risk altındadır. Emosyon disregülasyon, sigara kullanımı, kendine zarar verme, ev içi şiddet gibi olumsuz prognostik özellikleri olan olgularda daha belirgindir. Stimülan ve AP tedaviler çekirdek belirtilerin yanında; aile-işlevselliğinde ve emosyon regülasyonda anlamlı iyileşme sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: DEHB, Davranım bozukluğu, İzlem, Karşıt olma/karşı gelme, Yıkıcı davranış bozuklukları
Psikiyatrik hastalarda aralıklı patlayıcı bozukluk sıklığı ve klinik özellikleri
Psikiyatrik Hastalarda Aralıklı Patlayıcı Bozukluk Sıklığı ve Klinik Özellikleri Amaç: Aralıklı patlayıcı bozukluk sözel ve/veya fiziksel agresyon ile sonuçlanan, yineleyici biçimde saldırganlık dürtülerine karşı koyamama atakları ile tanımlanan bir bozukluktur. Klinik psikiyatri pratiğinde sıkça rastlanabilecek önemli bir psikiyatrik bozukluk olmasına rağmen bu konuda literatürde az sayıda veri bulunmaktadır. Bu çalışmada aralıklı patlayıcı bozukluk sıklığının ve bu bozuklukla ilişkili sosyodemografik ve klinik özelliklerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kliniğimize 2015 yılında ilk altı aylık periodda ilk kez başvuran 406 hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Eksen I ve Eksen II bozukluklarının tanısı DSM-IV ve DSM-5 tanı ölçütlerine göre konulmuştur. Aralıklı patlayıcı bozukluk tanısı için DSM-IV ve ayrıca DSM-5 tanı ölçütleri kullanılmıştır. Tanı koyma sürecinde; Eksen I bozuklukları için DSM-IV'e göre Yapılandırılmış Klinik Görüşme Kılavuzu (SCID I), Eksen II bozuklukları için DSM-IV'e göre Yapılandırılmış Klinik Görüşme Kılavuzu (SCID II), Belirti Tarama Listesi (SCL-90), Wender Utah Derecelendirme Ölçeği, Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu tanı ve değerlendirme envanteri, araştırmacının yaptığı klinik görüşme ve sosyodemografik veri formundan edinilen bilgiler kullanılmıştır. Bunlara ek olarak dürtüsellik ve agresyonun değerlendirilmesi amacıyla katılımcılara Barratt Dürtüsellik Ölçeği 11 ve Buss-Perry Agresyon Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Aralıklı patlayıcı bozukluğun DSM-5'e göre yaşam boyu ve 12 aylık sıklığı sırasıyla % 16,7 ve % 11,3 olarak saptanmıştır. Bozukluğun ortalama başlangıç yaşı 16,4 yıl olarak hesaplanmıştır. Aralıklı patlayıcı bozukluk sıklığı erkeklerde kadınlara göre 3,8 kat (%95 GA= 1,9-7,5), kırsal kesimde yaşayanlarda şehir merkezinde yaşayanlara göre 2 kat (%95 GA=1,1-3,7), yaşam boyu özkıyım girişimi olanlarda olmayanlara göre 2,7 kat (%95 GA=1,3-5,6), yaşam boyu self mutilatif davranışı olanlarda olmayanlara göre 4,5 kat (%95 GA=2,3-8,7) ve ailede öfke sorunu bildirenlerde bildirmeyenlere göre 3 kat (%95 GA=1,5-5,9) fazladır. Aralıklı patlayıcı bozukluk tanısı alan grupta çocukluk çağı Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, Davranım Bozukluğu ve Karşıt Olma Karşı Gelme Bozukluğu anlamlı yüksek bulunmuştur. Sonuç: Bu çalışma katılımcıların yaklaşık altıda birinin DSM-5 tanı ölçütlerine göre yaşam boyu Aralıklı patlayıcı bozukluk tanısını karşıladığını ortaya koymaktadır. Aralıklı patlayıcı bozuklukla istatistiksel olarak anlamlı ilişkisi gösterilen sosyodemografik özellikler arasında cinsiyet, yaşanılan yer, yaşam boyu özkıyım girişimi, self mutilatif davranış öyküsü ve ailede öfke sorunu öyküsü bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Aralıklı Patlayıcı Bozukluk, Agresyon, Dürtüsellik, Öfke.
Ebeveyni şizofreni hastası olan bireylerin çocukluk çağı deneyimleri: Fenomenolojik bir çalışma
Ruhsal hastalıklar arasında şizofreni, karmaşık doğası nedeniyle önemli bir yere sahiptir. Ebeveyni şizofreni hastası olan çocukların hayatı çok boyutlu olarak değişmekte, çocuğun sosyal, fiziksel ve duygusal gelişimi üzerinde olumsuz etkileri olmakta ve bu durum hem çocukluk çağında hem de yetişkinlik döneminde ruhsal bozuklukların oluşma riskini arttırmaktadır. Araştırma ebeveyni şizofreni hastası olan bireylerin çocukluk çağı deneyimlerini incelemek amacıyla nitel araştırma deseni olan fenomenolojik yaklaşım kullanılmıştır. Araştırmanın örneklemini araştırmaya katılamaya kabul eden ve dahil edilme kriterlerine uyan 26 katılımcı oluşturmuştur. Araştırmada veri toplamada araştırmacılar tarafından hazırlanan "Tanıtıcı Özellikler Soru Formu" ve "Yarı Yapılandırılmış Derinlemesine Bireysel Görüşme Formu" kullanılmıştır. Verilerin analizinin tamamlanmasının ardından tema ve alt temalar oluşturulmuştur. Yapılan derinlemesine görüşmelerin ardından," Şizofreni Hakkındaki Görüşler, Şizofren Bir Ebeveynle Büyümek, Çocukluk Çağı Deneyimleri, Nasıl Baş Ettim, Yarım Kalan Hayaller, Yetişkinliğe Yansımaları" olarak altı tema ve 31 alt tema belirlenmiştir. Bu nitel araştırma sonucunda ebeveyni şizofreni hastası olan çocukların katılımcıların ihmal, istismar, depresyon, çocuk işçiliği, damgalanma ve yalnızlık gibi fiziksel, ruhsal, ekonomik ve sosyal yönlerden bir çok zorlukların bulunduğu çocukluk çağı deneyimleri edindikleri ve bu zorlukların yetişkinlik dönemine de yansıdığı tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Çocukluk çağı, deneyim, şizofreni ebeveyn
Depresyon ve anksiyete belirtileri olan psikiyatri hastalarında üstbilişsel inançların stres ve başa çıkma çerçevesinde incelenmesi
Bu çalışmada, üstbilişsel inançlar, anksiyete ve depresyon belirtileri arasındaki ilişkiler hem kesitsel hem de ileriye yönelik olarak klinik bir örneklemde incelenmiştir. Çalışmanın kesitsel tarafında, üstbilişsel inançların anksiyete ve depresyon belirtileri üzerindeki yordayıcılığının olumsuz yaşam olayları ve stresle başa çıkma yaklaşımlarının etkileri göz önünde bulundurularak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca, çalışmanın ileriye yönelik tarafında, üstbilişsel inançların anksiyete ve depresyon belirtilerini yordayıp yordamadığının sınanması amaçlanmıştır. Son olarak, anksiyete ve depresyon belirtileri ile üstbilişsel inançlar arasındaki karşılıklı ilişkilerin mercek altına alınması amaçlanmıştır. Bu amaçlar doğrultusunda, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvuru yapmış anksiyete ve depresyon belirtileri olan kişiler araştırmaya dahil edilmiştir. Çalışmanın ilk ölçümüne 183 kişi katılırken, üç ay sonrasında alınan takip ölçümünde 71 kişiye ulaşılmıştır. Katılımcılara, Demografik Bilgi Formu, Üstbilişler-30 Ölçeği, Ruminasyonla İlgili Olumlu İnanışlar Ölçeği, Ruminasyonla İlgili Olumsuz İnanışlar Ölçeği, Yaşam Olayları Listesi ve Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği uygulanmıştır. Sonuçlar, öncelikle üstbilişsel inançların kontrol edilemezlik ve tehlikeyle ilgili olumsuz inançlar ve bilişsel güvensizlik alt boyutlarının anksiyete belirtilerini kesitsel olarak yordadığını göstermiştir. Anksiyete belirtilerinin yordanmasında olumsuz yaşam olaylarının ve stresle başa çıkma yaklaşımlarının etkisi bulunmamıştır. Depresyon belirtilerinin kesitsel olarak yordanmasında ise, ruminasyonun kişiler arası ve sosyal sonuçlarıyla ilgili olumsuz inanışların etkili olduğu görülmüştür. Ayrıca, olumsuz yaşam olaylarının ve başa çıkma yaklaşımlarının da depresyon belirtilerinin yordanmasında rol oynadığı dikkat çekmiştir. Aracılık analizi sonuçlarına göre, ruminasyonun kişiler arası ve sosyal sonuçlarıyla depresif belirtiler arasındaki ilişkiye stresle başa çıkma yaklaşımlarının aracılık ettiği bulunmuştur. Çalışmanın ileriye yönelik olarak elde edilen bulguları gözden geçirildiğinde, temel ölçüm düzeyleri kontrol edildiğinde hem anksiyete hem de depresyon belirtileri üzerinde sadece üstbilişsel inançların bilişsel güvensizlik alt boyutunun bağımsız yordayıcılığının olduğu tespit edilmiştir. Son olarak, araştırmadan elde edilen bulgular alanyazın temel alınarak tartışılmış, çalışmanın sınırlılıklarından ve sağladığı klinik doğurgulardan bahsedilmiş ve gelecek çalışmalar için öneriler verilmiştir.
Akut psikiyatri kliniklerinde bipolar bozukluğu olan hastalarda ilaç uyumu, sosyal işlevsellik, sosyal destek ve ilişkili faktörler
Bu çalışma, bipolar bozukluğu olan hastaların ilaç uyumu, sosyal işlevsellik, sosyal destek ve ilişkili faktörleri saptamak amacıyla analitik ve kesitsel tipte bir araştırma olarak yapılmıştır. Araştırma, TC Sağlık Bakanlığı Türkiye Kamu Hastaneleri Kurumu İstanbul İli Bakırköy Bölgesi Kamu Hastaneleri Birliği Genel Sekreterliği Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Eğitim Araştırma Hastanesi'nde Ağustos 2019 -Eylül 2019 tarihleri arasında yapılmıştır. Araştırmanın evrenini T.C. Sağlık Bakanlığı İstanbul Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi hastaları oluşturmaktadır. Örneklem büyüklüğü ise G power istatistik analizinde, güven aralığı %95 etki büyüklüğü 0,3, alfa 0,05, güç 0,80 olarak alındığında 82 olarak belirlenmiştir. Araştırmada desen etkisi 1,1 olarak hesaplandığında ulaşılacak hasta sayısı 90 olarak hesaplanmıştır. Veriler, sosyodemografik bilgileri içeren tanıtıcı bilgi formu, Morisky Tedavi Uyum Ölçeği, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği ve Kısa İşlevsellik Değerlendirilme Ölçeğinden oluşan anket formu ile toplanmıştır. Araştırmanın verileri SPSS 22 (Statistical Package for the Social Sciences) programı kullanılarak analiz edilmiştir. Çalışma verilerinin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiklerin yanı sıra, bağımsız gruplarda puan ortalamalarının karşılaştırılması için Student's-t-testi, Anova testi, Regresyon analizi ve Pearson korelasyon analizi uygulanmıştır. Hastaların % 48,9'unun ilaç tedavisine uyumunun düşük, %27,8'i orta derecede uyumu ve %23,3'ünün ise uyumunun yüksek olduğu belirlenmiştir. İlaç tedavisi uyumu ile sosyal işlevsellik arasında düzeyde ilişki bulunmamıştır (p>0,05). İlaç tedavisine uyum ile sosyal destek aile, arkadaş alt boyutu ve sosyal destek toplam puanı puan ortalamaları arasında zayıf düzeyde pozitif yönlü bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Sonuçta, kadınların, obez hastaların, üniversite mezunlarının, geliri giderden fazla olan hastaların, alkol/madde kullanmayanların, hastaneye kendi istemiyle atışı olanların, son 1 yılda 1 kez yatışı olanların ve EKT görmeyen hastaların ilaç uyumu daha yüksektir. Obez hastaların aile sosyal desteği, evlilerin aile ve toplam sosyal desteği, geliri giderden fazla olanların aile sosyal desteği, üç ve üzeri sayıda çocuğu olan ve çekirdek ailede yaşayan hastaların aile sosyal desteği, kendi istemiyle yatışı olan hastaların arkadaş ve ve toplam sosyal desteği, özkıyım girişimi olmayanların ise özel bir insan sosyal destek düzeyleri yüksek bulunmuştur. Kadınların, obezlerin, ilköğretim mezunlarının geliri giderden fazla olan hastaların, sosyal güvencesi olmayan hastaların, alkol kullanmayanların son 1 yılda 1'den fazla yatışı olan hastaların işlevselliği düşük bulunmuştur. Bu sonuçlar doğrultusunda bipolar bozukluğu olan hastaların tedavi uyumlarının arttırılması için eğitim programları oluşturulması, randevuların takibi ve hatırlatılması gibi girişimlerin planlanarak tedaviye devam etme oranını arttırılması bununla birlikte sosyal işlevselliğinin arttırılması için psikoeğitim programlarının uygulanması ve bu programlara ailelerin de dâhil edilmesi, ihtiyaç duydukları sosyal desteğin önemi ile ilgili hasta yakınlarına eğitim programlarının düzenlenmesi ve gerektiğinde danışmanlık verilmesi önerilmiştir.
Ruh sağlığı ve hastalıkları hastanesi çevresinde yaşayan bireylerin hastane ve hastalara yönelik tutumlarının değerlendirilmesi: Manisa örneği
Amaç: Bu araştırmada, Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi çevresinde yaşayan bireylerin sosyo-demografik özellikleri ile hastane ve hastalara yönelik damgalayıcı tutuma sahip olup olmadıklarının incelenmesi (belirlenmesi) amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma, Manisa Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi çevresinde yaşayan 175 bireyle yapılmıştır. Nicel ve genel tarama modeline dayalı bu araştırma da veriler, Mayıs-Haziran 2019 tarihleri arasında toplanmıştır. Araştırmacı tarafından hazırlanan anket formu ile Taylor ve Dear (1981) tarafından geliştirilen "Ruhsal Sorunları Olan Bireylere Yönelik Toplum Tutumları Ölçeği" araştırmanın veri toplama araçlarını oluşturmaktadır. Araştırma verileri bireylerle yüz yüze görüşme tekniğiyle toplanmıştır. Araştırma verilerinin çözümlenmesinde SPSS 21.0 istatistik programı kullanılmıştır. Veriler Ki Kare (X2), Mann Whitney U ve Kruskal Wallis - H testleri kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Eğitim seviyesi ve geliri yüksek katılımcıların daha olumlu tutuma sahip oldukları görülmüştür. Bekar bireylerin evlilere göre daha az damgalayıcı oldukları belirlenmiştir. Ayrıca hastaneden uzak bir mahalleye taşınmak isteyenlerin, istemeyenlere göre daha damgalayıcı olduğu görülmüştür. Bu gruplar ile ruhsal sorunu olan bireylere yönelik tutumları arasında anlamlı ilişki bulunmuştur (p<0,05). Sonuçlar: Eğitim seviyesi ve ekonomik durumun, damgalama üzerinde etkili faktörler olduğu sonucuna varılmıştır.
Obsesif kompulsif bozukluk tanılı çocuk hastalarda inflamasyon-neopterin-tetrahidrobiopterin yolağı ve nitrik oksit(NO) düzeyleri
Amaç: Obsesif Kompulsif Bozukluğun altında yatan biyolojik mekanizmalar hala yeterince aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada obsesif kompulsif bozukluğu olan hastalar ile sağlıklı kontrollerin serum TGF-beta1, TNF-alfa, IL-1 beta, IL-6, IL-2, IL-10, IL-17 ve neopterin, tetrahidrobiopterin, nitrik oksit (NO) düzeylerini karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya obsesif kompulsif bozukluğu olan (ilaç kullanmayan) 29 hasta ile 28 sağlıklı kontrol alındı. Serum TGF-beta1, TNF-alfa, IL-1 beta, IL-6, IL-2, IL-10, IL-17 ve neopterin, tetrahidrobiopterin, nitrik oksit (NO) düzeyleri ELİSA (enzyme-linked immunosorbent assay) yöntemi ile ölçüldü. Bulgular: OKB tanılı adölesanlar ve sağlıklı kontrol grubu arasında yapılan karşılaştırmalar incelendiğinde; OKB grubunda kontrol grubuna göre serum TGF-beta1 (p=0,002) ve Tetrahidrobiopterin (p=0,001) düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı düşük, Neopterin (p=0,021), ve Nitrik Oksit (p=0,013) düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptanmıştır. Sonuç: Bu sonuçlar, inflamatuar sitokinlerin ve neopterin, tetrahidrobiopterin, NO düzeylerinin obsesif kompulsif bozukluğun patofizyolojisinde rol oynayabileceğini düşündürmektedir. Bu ilişkinin aydınlatılması için adolesan yaş grubu ile daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar sözcükler: Obsesif Kompulsif Bozukluk, adölesan, inflamasyon, Sitokin, TGF-beta1, Neopterin, Tetrahidrobiopterin, Nitrik Oksit
Şizofreni hastalarında nörobilişsel bozulmanın hastalık süresi ve yaşam kalitesiyle ilişkisi
Amaç: Bilişsel işlev bozukluğu şizofreninin temel bir özelliğidir. Bilişsel bozukluklar bellek, dikkat, sözel öğrenme ve yürütücü işlevler dahil olmakla çeşitli alanlarda, farklı şiddetlerde kendini belli edebilir. Bu bozukluklar psikozun erken dönemlerinde başlar ve çoğu hastada hastalığın seyri boyunca devam eder. Aynı zamanda nörobilişsel bozuklukların yaşam kalitesi üzerine de negatif etkileri mevcuttur. Şizofreni hastalarında bilişsel fonksiyonların ve yaşam kalitesinin değerlendirildiği çalışmalarda hastaların eğitim düzeyi, yaş ve bazı sosyodemografik özelliklerin nörobilişsel fonksiyonlar ve yaşam kalitesi üzerine etkili olduğu yönünde bulgular olsa da çelişkili bulgularda bulunmaktadır. Çalışmamız bu verilere ışık tutarak, şizofreni hastalarında nörobilişsel bozulmanın, hastalık süresi, yaşam kalitesi ve sosyodemografik özellikler ile ilişkisini araştırmayı amaçlamıştır. Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda ayaktan ya da yatarak tedavi gören şizofrenik bozukluk tanısı almış 100 hasta bu çalışmanın örneklem grubunu oluşturmaktadır. Ayrıca şizofreni hastaları ile sağlıklı bireyler arasında nörobilişsel işlevler ve yaşam kalitesi değerlerinin karşılaştırılması ve farklılıkların belirlenmesi için genel toplumdan cinsiyet ve yaş olarak benzer 80 sağlıklı kişi kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Kontrol grubuna tarafımızca oluşturulan sosyodemografik veri formuna ek olarak Frontal Değerlendirme Bataryası (FDB), Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısaltılmış Versiyonu (WHOQOL-BREF) ve Dünya Sağlık Örgütü Yeti Yitimi Değerlendirme Çizelgesi (WHODAS 2.0) ölçekleri, hasta grubuna ise bu ölçeklere ek olarak Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANNS), Beck Bilişsel İçgörü Ölçeği (BBİÖ) uygulanmıştır. Bulgular: Hastalığının ilk 5 yılında olanlar ile 5 yıldan fazla süredir hasta olanların FDB puan ortalaması arasındaki fark istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,008). Hastaneye yatış sayısına göre yeti yitimi (p=0,001), yaşam kalitesi (p=0,001) ve FDB (p=0,02) ölçek puan ortalamaları arasında anlamlı fark bulunmuştur. Eğitim durumuna göre hasta grubunda yeti yitimi (p<0,001), yaşam kalitesi (p=0,001) ve FDB (p<0,001) ölçek puan ortalamaları arasında anlamlı fark bulunmuştur. Aile öyküsü olanlar ile olmayanların yaşam kalitesi (p=0,01) ve FDB (p=0,01) ölçek puan ortalamaları arasındaki fark anlamlı bulunmuştur. Yapılan korelasyon analizlerinde FDB toplam puanı eğitim durumu ve yaşam kalitesi toplam puanı ile pozitif yönde anlamlı ilişki; hastalık yılı ve PANSS ölçek puanları ile de negatif yönde anlamlı ilişki göstermiştir. Hastalarda yeti yitimi toplam puanı eğitim durumu ve yaşam kalitesi toplam puanı ile negatif yönde anlamlı ilişki; PANSS ölçek puanlarıyla ise pozitif yönde anlamlı ilişki göstermiştir. Çalışan hasta grubunda çalışmayanlara göre yeti yitimi daha az, yaşam kalitesi ise daha yüksek bulunmuştur. Frontal lob fonksiyonları ve yürütücü işlevlerdeki bozulma çalışmayan grupta daha fazla saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızın sonucuna göre hastalığın ilk beş yılında, eğitim düzeyi yüksek olanlarda, çalışanlarda yeti yitimi ve nörobilişsel etkilenmeler daha az görülmüş olup, yaşam kalitesi daha yüksektir. Hastaneye yatış sayısı arttıkça yeti yitimi daha fazla, yaşam kalitesi daha kötü ve bilişsel işlevlerde daha çok etkilenme görülmüştür. Hastalık süresi ve PANSS ölçek puanları yüksek olan hastalarda bilişsel işlevlerdeki bozulmanın ve yeti yitiminin daha fazla olduğu saptanmıştır. Hastalığın ilk yıllarında erken tanı, tedavi ve rehabilitasyon ile olguların eğitim hayatı ve istihdamlarında iyileşme sağlanarak daha kaliteli ve işlevsel yaşam sürmeleri için sosyal destek çalışmaları yapılmalıdır. Anahtar sözcükler: Şizofreni, Nörobilişsel İşlevler, Yaşam Kalitesi, Yeti Yitimi, Hastalık Süresi
Şizofreni hastalarına progressif gevşeme egzersizinin psikolojik belirtiler ve mental iyi oluş üzerine etkisi
Araştırma, şizofreni tanılı hastalara uygulanan progresif gevşeme egzersizinin psikiyatrik değerlendirme ve mental iyi oluş düzeylerine etkisini belirlemek amacıyla yapıldı. Araştırma ön test- son test kontrol gruplu yarı deneysel model olarak Mardin ve Elazığ il merkezinde yer alan üç toplum ruh sağlığı merkezinde (TRSM) yürütüldü. TRSM'ye düzenli gelen şizofreni tanısı almış hastalar araştırmanın evrenini, araştırma kriterlerine uyan 45 müdahale ve 45 kontrol grubu olmak üzere toplam 90 hasta ise araştırmanın örneklemini oluşturmuştur. Veriler ''Kişisel Bilgi Formu, Kısa psikiyatrik değerlendirme ölçeği (KPDÖ) ve Warwick-Edinburgh Mental iyi oluş ölçeği (WEMİOÖ) ile toplanmıştır. Deney grubunda yer alan hastalara progresif gevşeme egzersizi uygulandı. Kontrol grubunda bulunan hastalara herhangi bir girişimde bulunulmadı. Verilerin değerlendirilmesinde; yüzdelik dağılım, aritmetik ortalama, standart sapma, ki-kare, bağımsız gruplarda t testi, eşleştirilmiş t testi kullanıldı. Yapılan analizler sonucunda; ön testte müdahale grubundaki ve kontrol grubundaki hastaların WEMİOÖ ve KPDÖ puan ortalamaları açısından anlamlı bir farklılık görülmemiştir (p>0,05). Son testte ise müdahale grubundaki hastaların kontrol grubundaki hastalara göre WEMĠOÖ puan ortalamalarının anlamlı düzeyde arttığı ve KPDÖ puan ortalamalarının anlamlı düzeyde azaldığı belirlenmiştir (p<0.05). Bu araştırma sonucunda şizofreni tanısı alan bireylerde PGE uygulamalarının psikiyatrik belirtileri azalttığı, mental iyi oluş düzeyini arttırmada etkili olduğu belirlenmiştir. Bu nedenle PGE' nin şizofreni hastalarının tedavi sürecinde, psikiyatri hemşireleri ve diğer ruh sağlığı profesyonelleri tarafından tamamlayıcı bir tedavi olarak uygulanması önerilir.
Hemşirelerin ruhsal hastalıklara yönelik inançlarının belirlenmesi
Bu araştırma, hemşirelerin ruhsal hastalıklara yönelik inançlarını belirlemek amacıyla tanımlayıcı tipte yapıldı. Çalışma Gaziantep 25 Aralık Devlet Hastanesi'nde çalışan hemşirelerden araştırmaya katılmayı kabul eden 254 hemşire ile tamamlandı. Araştırmanın verileri; "Kişisel Bilgi Formu" ve "Ruhsal Hastalığa Yönelik İnançlar Ölçeği (RHİÖ)" kullanılarak elde edildi. Veriler sayı, yüzde, Bağımsız Örneklem t testi, Tek Yönlü Varyans Analizi, Mann Whitney U testi, Kruskal-Wallis H testi, Pearson Korelasyon testi ile değerlendirildi. Araştırmaya katılan hemşirelerin yaş ortalaması 35.27±7.74'tür. Hemşirelerin %76.8'inin kadın, %74.8'inin evli, %77.2'sinin lisans mezunu ve %37.4'ünün 16 yıl ve üzeri mesleki deneyime sahip olduğu belirlendi. Araştırmaya katılan hemşirelerin RHİÖ toplam puan ortalamaları 53.69±15.46 olarak bulundu. Hemşirelerin "Tehlikelilik" alt boyut puan ortalaması 23.73±6.23 bulunup orta düzeyde olduğu saptandı. "Çaresizlik ve Kişilerarası İlişkilerde Bozulma" alt boyut puan ortalaması 28.14±10.02 bulunup yüksek düzeyde olduğu saptandı. "Utanma" alt boyut puan ortalaması 1.80±2.17 bulunup düşük düzeyde olduğu saptandı. Hemşirelerin ruhsal hastalıklara yönelik inançlarının medeni durum, mesleki deneyim, çalışılan birim, yakın çevrede ruhsal hastalığı olan birey bulunma durumu, ruhsal hastalara yönelik duyguları, psikiyatri servisinde çalışmaları durumunda güvende hissetme durumları değişkenlerine göre farklılaştığı, ruhsal hastalıklara karşı orta düzeyde olumsuz inançlarının olduğu belirlendi. Anahtar kelimeler: Hemşire, Ruhsal Hastalık, İnanç
Bir üniversite hastanesi psikiyatri polikliniğine başvuran bireylerde uyku belirtileri ve ilişkili risk etmenlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Psikiyatri polikliniğine uyku yakınmasıyla başvuran hastaların; hangi uyku yakınmaları olduğunun, hangi sebeplere atfedildiğinin, uyku yakınmaları ile baş etme yöntemlerinin neler olduğunun ve uyku bozukluğu hakkındaki algılarının belirlenmesidir. Yöntem: Örneklem grubuna MCBÜ psikiyatri polikliniğine uyku yakınmaları ile başvuran 200 hasta ardışık alınmıştır. DSM-5 için Yarı Yapılandırılmış Görüşme Formu ve Sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formu hekim tarafından doldurulmuştur. Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi, Uyku Hijyen İndeksi, Uykusuzluk Şiddeti İndeksi, Uyku ile İlgili İşlevsiz İnanç ve Tutumlar Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri ve Beck Anksiyete Ölçeği hastane dışı ortamda doldurulması için hastalara verilmiştir. Elde edilen veriler bilgisayar ortamına aktarılarak veri analizi yapılmıştır. Bulgular: Uyku yakınmalarına yol açan bir neden olduğunu düşünme oranı %67,7 idi (p<0,05). Nedenler olarak; aile ve toplumsal ilişkide sorunlar (%22,8), tıbbi hastalık (%17,1), evlilikte eşle sorunlar (%15,4), mali sorunlar (%13), işle ilgili sorunlar (%9,3), eğitim hayatı ile ilgili sorunlar (%3,6) olarak belirtilmiştir. Daha önceden ''Uyku Hijyeni'' kavramını duymuş olanların oranı %16,4'tür (p<0,05). Uyku problemi için herhangi bir yöntem denemiş olanların oranı %64,6'tür. En çok tercih edilen yöntem olan TV izleme, kitap okuma, müzik dinleme vb. eylemlerde bulunmuş olanların oranı %35,4'tür (p<0,05). Uykuya dalma süresi arttıkça daha iyi uyumaya yardımcı olacağı düşünülen herhangi bir yöntem denenmiş olma ihtimali yükselmektedir (p<0,05). Sonuç: Araştırmamızın bulguları değerlendirildiğinde, psikiyatri polikliniğe uyku yakınmaları ile başvuran hastaların uyku hijyeni yetersizdir. Uyku kalitesi düşük olan hastaların daha fazla uyku ile ilgili işlevsiz inanç ve tutumlara sahip olduğu saptanmıştır. İşlevsiz inanç ve tutumlar ile ilgili yeni araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Uyku, Uyku hijyeni, Uykusuzlukla ilişkili işlevsiz inançlar
PFAPA sendromlu hastalarda PANS/PANDAS birlikteliği ve ruhsal bozukluklar
Amaç: PFAPA sendromu, etiyolojisinde viral ve otoimmün mekanizmaların suçlandığı bir hastalıktır. PANS; etyolojisinde nöroinflamasyonun ana rolü oynadığı bilinmektedir. PANDAS ise GABHS enfeksiyonu sonrası immün tepki nedeniyle oluştuğu bilinen nöropsikiyatrik bozukluk olarak tanımlanmaktadır. Son yıllarda yapılan araştırmalarda enflamasyon ile psikiyatrik bozukluklar arasında ilişki olduğuna dair birçok yeni kanıt ortaya konmuştur. PANS/PANDAS'ın ataklar halinde seyretmesi, davranışsal belirtilerin eşlik etmesi PFAPA hastaları ile otoimmunitenin aracılık ettiği, ortak ruhsal-klinik belirtilerin olabileceğini düşündürmektedir. Ataklarla seyreden, yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilecek kronik inflamatuar hastalığın psikosoyal boyutu olacaktır. Çalışmamızda PFAPA grubunda kontrol grubuna kıyasla PANDAS/PANS sıklığının ve ruhsal tanıların daha fazla olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Hastalıkları ile Çocuk Allerji ve Çocuk Romatoloji kliniklerinde gerçekleştirilmiştir. Çalışmamız kesitsel, tanımlayıcı vaka kontrol çalışmasıdır. Örneklemimiz 5-16 yaşları arasında olan 30 PFAPA öykülü olgu ve 30 kontrol grubu olgusundan oluşmuştur, olgular kolayda örneklem yoluyla seçilmiştir. Bulgular: Kontrol grubu ve PFAPA'lı hastalarda PANS/PANDAS görülme sıklığı karşılaştırıldığında kontrol grubunun %3.3'ünde (n:1), PFAPA grubunun ise %30'unda (n:9) PANS/PANDAS saptanmıştır (p:0.01).Kontrol grubundaki olguların hiçbirinde çalışma öncesi psikiyatrik ilaç kullanım öyküsü yoktu. PFAPA'lılarda bu oran %20 idi (p:0.01). Psikiyatrik bozukluk saptanma oranı kontrol grubunda %40, PFAPA'lılarda %80 saptandı(p:0.002). İki grup arasında piskiyatrik komorbidite saptanma sıklığı incelendiğinde PFAPA grubundaki olguların %53.3'ünde birden fazla psikiyatrik bozukluk saptandı (p<0.001). Sonuç: PFAPA sendromlu çocuklarda PANS/PANDAS ve ruhsal bozukluk görülme oranı artmaktadır. Bu durumun ortak immün mekanizmalar ve enflamasyona bağlı olduğu düşünülebilir ancak; ortak etiyoloji ve nedensellik ilişkisinin kanıtsal olarak ortaya konabilmesi için daha geniş olgu sayısıyla prospektif randomize çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İnflamasyon, PANDAS, PANS, PFAPA Psikiyatrik Bozukluk.
Aralıklı patlayıcı bozukluk tarama anketinin Türkçe uyarlaması, geçerlilik ve güvenirlik çalışması
Amaç: Çalışmamızın amacı Coccaro ve ark. tarafından geliştirilen Aralıklı Patlayıcı Bozukluk Tarama Anketi'nin DSM-5'e göre APB tanısı almış hasta ve sağlıklı popülasyonda Türkçe Uyarlaması, Geçerlilik ve Güvenirlik Çalışmasının yapılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışma araştırmaya katılmayı kabul eden 71 APB tanısı almış ve 68 sağlıklı birey olmak üzere 139 kişilik örneklemde yapılmıştır. Katılımcılara 'Barratt Dürtüsellik Ölçeği', 'Minnesota Dürtü Kontrol Bozukluğu Görüşme Ölçeği', 'Buss Perry Agresyon Ölçeği', 'Scl 90 Belirti Tarama testi', 'Wender Utah Derecelendirme Ölçeği', 'Aralıklı Patlayıcı Bozukluk Tarama Anketi' ölçekleri uygulanmıştır. Bulgular: Yapılan analizlerde APB-TA ölçeği için iç tutarlılık değeri 0.74 olarak bulunmuştur Çalışmada kullanılan ölçeklerin iç tutarlılığa sahip olduğu gösterilmiştir. Diskriminant analizine göre, ölçeğin tanı grubu ile sağlıklı kontrol grubunu ayırmada etkili olduğu saptanmıştır. APB-TA grupları bağımlı değişken, cinsiyet, öfke atağı, intihar girişimi, WUDÖ, Minnesota APB alt ölçeği ve SCL genel indeksi bağımsız değişkenler olarak kabul edilerek lojistik regresyon analizi uygulanmıştır. Bağımsız değişkenler APB-TA değişkeninin %88'ini açıklamıştır. Oluşturulan modele göre doğru sınıflandırma yüzdesi %95 olarak bulunmuştur. APB-TA ölçeği ile Minnesota APB ölçeği arasında ilişki olması (p<0.001) APBTA ölçeğinin eş değer geçerliliğe sahip olduğunu göstermiştir. Sonuç: Aralıklı Patlayıcı Bozukluk Tarama Anketi Türkçe Formunun geçerli ve güvenilir olduğunu gösterildi. Anahtar kelimeler: Aralıklı patlayıcı bozukluk, geçerlilik, güvenirlik, ölçek uyarlama