Radiography-dental
86 theses under this subject heading
Peri-implant hastalıklar ile ilişkili risk faktörlerinin periodontal, protetik ve radyoljik olarak değerlendirilmesi
Dental implant tedavisinin popülaritesinin artmasıyla beraber peri-implant dokularda görülen hastalık prevalansında da artış görülmüştür. Bu hastalık durumlarının ortaya çıkmasını önlemek ve hastalıkla mücadeleye katkıda bulunmak amacıyla peri-implant hastalıklarla ilişkili olası risk faktörlerinin belirlenmesi oldukça önemlidir. Bu çalışmanın amacı implant tedavisi uygulanmış bireylerde mevcut klinik ve radyografik durumun değerlendirilmesi ile literatürde yer alan tüm olası risk faktörlerinin bireysel, protetik ve bölgesel tüm olası faktörleri bir arada olacak şekilde kapsamlı olarak incelenmesi, peri-implantitis gelişimi açısından önem taşıyanların saptanması ve yorumlanmasıdır. Çalışmamıza 30'u kadın, 20'si erkek olmak üzere toplam 50 hasta ve bu hastalara ait 249 implant dahil edildi. Bu implantlar implant çevresi dokularının sağlık durumuna göre; peri-implant sağlık (n = 33), peri-implant mukozitis (n = 137), peri-implantitis (n = 51) ve sert ve yumuşak doku yetersizliği olarak dört ayrı gruba ayrıldı. Her implanta ait periodontal, protetik ve radyolojik parametreler kaydedildi. Yapılan değerlendirmeler sonucunda hastaların yaşı, implantların yerleştirildiği bölge, implant boyları ve tipleri, hastaların sigara kullanımı, periodontitis geçmişleri, periodontal teşhisleri, periodontitis evreleri, idame tedavisine katılıp katılmamaları ve ara yüz temizliği yapıp yapmamaları açısından teşhis grupları arasında anlamlı fark bulundu (p<0.05). Plak indeksi dışındaki tüm periodontal parametreler açısından teşhis grupları arasında anlamlı farklılık bulundu (p<0.05). İncelenen protetik parametrelerden ise; karşıt arktaki dişlerin protetik durumları, implant üstü protezlerin tutucu tipleri, bağlantı tipleri, protez temizlenebilirliği ve protezlerin basamak uyumları açısından teşhis grupları arasında anlamlı farklılık gözlendi. Dijital radyografik değerlendirme ile elde edilen marjinal kemik kaybı miktarı ve protez kenarları ile kemik kreti arasındaki mesafe ölçümleri açısından teşhis grupları arasında anlamlı farklılık gözlendi. Risk faktörü analizi modellemesi oluşturmak için, elimizdeki veri setine uygun çözümleme yöntemi olarak Genelleştirilmiş Kestirim Eşitliklerinin (GEE) yaklaşımı tercih edildi. Yapılan risk analizi modellemesinde implantların maksiller kemiğe yerleştirilmesinin mandibular kemiğe yerleştirilmesine göre % 17.3, implant üstü protezlerin hasta tarafından temizliğe izin vermemesinin, izin vermesine göre % 26.1 oranında peri-implantitis oluşumu için risk barındırdığı sonucuna varıldı. Bu sonuçlar değerlendirilirken çalışmamızda katılımcı sayısının azlığın ve implant sayılarının teşhis gruplarına dağılımındaki dengesizliğin sınırlayıcı faktörler olduğu göz önünden bulundurulmalıdır. Yapılan risk analizi sonucu daha bütünsel bir risk faktörü değerlendirmesi yapılabilmesi için daha geniş örneklem büyüklüğüne sahip ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Derin öğrenme yöntemleri kullanılarak konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntülerinden diş ve çene kemiğinin tespiti
Günümüzde teknolojinin hızla gelişmesi ile birlikte sağlık sektöründe bilgisayar tabanlı çözümlerde hızla gelişmektedir. Özellikle dental tedavilerde tedavisi öncesi dikkatli ve ayrıntılı tedavi planlamasının yapılması oldukça önemlidir. Bu nedenle dental tedavilerde konik ışınlı bilgisayarlı tomografi cihazlarından elde edilen görüntülerin analizi oldukça önemlidir. Çalışmada konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntülerini U-Net, DeepLab V3+ ve YOLO V3 derin öğrenme mimarileri kullanılarak diş ve çene kemiği yapısını otomatik olarak tespit eden örnek bir yazılım geliştirilmiştir. Kullanılan üç farklı derin öğrenme mimarilerin eğitimlerinden elde edilen sonuçlar zar benzerlik katsayısı performans değerlendirme ölçütüne göre değerlendirilmiştir. Kullanılan üç derin öğrenme mimarisinden U-Net derin öğrenme modeli, 0.001 öğrenme oranı, 70 tekrar eğitim sayısı ve her eğitimde alınan veri boyutu 16 olarak alınıp eğitim gerçekleştirildiğinde model zar benzerlik katsayısına göre 0.9289 doğruluk oranı ile diş ve çene kemiği tespiti gerçekleştirilmiştir.
Farklı döner eğe sistemlerinin kök kanal dolgu materyalini uzaklaştırma etkinliğinin mikro bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Bu tez çalışmasının amacı; dört ayrı NiTi döner eğe sisteminin tekrarlayan kök kanal tedavisi etkinliklerini mikro bilgisayarlı tomografi ile incelemek ve tekrarlayan kök kanal tedavisi sırasında kök kanal dolgusunun uzaklaştırılması için geçen süreleri karşılaştırmaktır. Çalışmada 40 adet insan mandibular premolar dişi kullanılmış ve kök boyları 15 mm olacak şekilde standardize edilmiştir. Örnekler ProTaper Universal döner eğe sistemiyle F2'ye kadar şekillendirilmiş, tek kon yöntemiyle MTA Fillapex kök kanal patı ile doldurulmuştur. Kök kanalları geçici dolgu maddesi ile kapatılmış, 1 ay boyunca 37ºC ve %100 nemli ortamda bekletilmiştir. Kök kanal dolgularının tekrarlayan kök kanal tedavisi öncesi hacmini değerlendirilmek için mikro BT ile taranmıştır. Örnekler kök kanal dolgusunun uzaklaştırması için kullanılacak eğe sistemine göre olarak rastgele 4 gruba ayrılmıştır (n=10): Protaper Universal Retreatment NiTi sistemi, ProTaper NEXT NiTi sistemi, EdgeFile XR NiTi sistemi ve EdgeFile® X3 NiTi sistemi. Kök kanallarında kalan artık dolgu miktarının değerlendirilmesi amacıyla tüm örnekler ikinci kez mikro BT cihazı ile taranmıştır. Elde edilen görüntülerden μCT Evaluation Program kullanılarak kök kanallarından uzaklaştırılan dolgu yüzdeleri hesaplanmıştır. Ayrıca kök kanal dolgusunun uzaklaştırılması sırasında apekse ulaşmak için geçen süre ve tüm dolgunun sökümü için geçen süre kaydedilmiştir. Elde edilen verilerin istatistiksel analizinde normal dağılıma uygunluk Shapiro Wilk testi ve gruplar arası karşılaştırmada Kruskal Wallis testi kullanılmıştır. İstatistiksel analiz sonucunda; uzaklaştırılan kök kanal dolgu yüzdesi değerlerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Ancak EdgeFile® X3 grubunda uzaklaştırılan kök kanal dolgu yüzdesi daha az olarak tespit dilmiştir. Gruplara göre apekse ulaşmak için ve tüm dolgunun sökümü için geçen süre EdgeFile® X3 sisteminde, diğer sistemlerinden daha yüksek elde edilmiştir. Bu çalışma sonucunda kullanılan NiTi eğe sistemlerinin hiçbirinin kök kanal dolgusunu tamamen uzaklaştıramadığı, EdgeFile XR sisteminin kök kanal dolgusu uzaklaştırma etkili olduğu ve EdgeFile® X3 sisteminin kök kanal dolgusu uzaklaştırma etkinliğinin diğer eğe sistemlerinden daha az olduğu tespit edilmiştir.
Bir üniversite hastanesinde konik ışınlı bilgisayarlı tomografinin çocuk ve genç bireylerde kullanım endikasyonlarının değerlendirilmesi
Bu araştırmanın amacı Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinde konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) çekilen çocuk ve genç hastalarda KIBT endikasyonlarını ve bu endikasyonların farklı kategorilere (yaş, cinsiyet, görüntü alanı, görüntülenmek istenen bölge) göre dağılımı incelemektir. 01 Ocak 2018 - 01 Ocak 2020 tarihleri arasında çekilen toplam 7131 görüntü değerlendirilmiş ve KIBT istek formları eksiksiz olan 0-18 yaş aralığındaki 649 pediatrik hasta dahil edilmiştir. Her birey için cinsiyet, doğum tarihi, KIBT alınan tarih, KIBT isteği yapılan anabilim dalı, KIBT istek nedenleri, görüntü alanı (FOV), görüntülenmek istenen bölge (ROI), KIBT'nin tekrar edilmesi gereksinimi ve aynı bireyden takip için KIBT alınma durumu ile tarihleri kaydedilmiştir. Çocuk ve genç hastalarda en fazla belirlenen KIBT istek nedeni "maloklüzyon ve dentofasiyal anomaliler" (%28.7) olmuştur. Kadınlarda "maloklüzyon ve dentofasiyal anomaliler" ile "implant planlama"; erkeklerde ise "fasiyal travma", "dental travma" ve "süpernümere diş" endikasyonları diğer cinsiyete göre daha fazla bulunmuştur (p<0.05). 13-18 yaş grubunda "maloklüzyon ve dentofasiyal anomaliler", "fasiyal travma", "implant planlama" ve "temporomandibular eklem problemleri" KIBT endikasyonları arasında daha fazla yer alırken; 7-12 yaş grubunda ise "dental anomaliler" ve "süpernümere diş" daha fazla yer almıştır (p<0.05). Görüntülenmek istenen bölge (ROI) olarak maksillanın (%35.1) en sık tercih edildiği, bunu "tüm kafa" (%30.5) görüntülerinin izlediği belirlenmiştir. Çekilen KIBT'lerin görüntü alanı değerlendirildiğinde hastaların %53.2'sında küçük (≤10 cm), %17.1'unda orta (11 cm-15 cm), %29.7'inde ise geniş FOV (23 x 17 cm) boyutu kullanıldığı görülmüştür. "Maloklüzyon ve dentofasiyal anomali" endikasyonu ile KIBT alınan hastaların büyük çoğunluğunda (%89.6) geniş FOV boyutu seçilmiştir. Takip amaçlı KIBT alınan hastaların oranı %16.2 iken, bunların %51.4'ünde neden olarak "ortodontik takip", %42.0'ında "cerrahi takip" ve %6.6'sında ise "diğer" seçenekleri işaretlenmiştir. Araştırmanın bulguları, çocuk ve genç bireylerde KIBT gerekçelendirilmesinin güncel rehberlere göre farklılık gösterdiğini ve benzer çalışmalara kıyasla daha büyük FOV boyutları tercih edildiğini göstermiştir.
Periodontal defektlerin topografik ve anatomik özelliklerinin konik ışınlı bilgisayarlı tomografide ve panoramik radyografta değerlendirilmesi ve karşılaştırılması
Amaç: Periodontal defektlerin panoramik ve KIBT görüntülerini, defektin anatomik ve topografik yapısı açısından karşılaştırmak, periodontal defektlerin KIBT görüntülerinde defektlerin anatomik ve topografik yapılarının farklı uzmanlık ve deneyim süresine sahip diş hekimleri (bir periodontoloji uzmanlık öğrencisi, bir periodontoloji uzmanı ve bir radyoloji uzmanı) tarafından değerlendirilmesi üç farklı gözlemcinin gözlemciler arası ve gözlemciler içi uyumunun belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: KIBT'deki 300 kemik içi defektin diş numarası, defekt bölgesi, defektin kemik kaybı, derinliği, mesiodistal genişliği, bukkolingual genişliği, birinci molar dişlerde furkasyon tutulumu varlığı/yokluğu kaydedilmiştir. Defektler panoramik radyografta defektin varlığı/yokluğu, en çok kemik kaybı olan bölgede RKK%/yaş, mandibuler birinci molar dişlerde furkasyon tutulumunun varlığı/yokluğu açısından değerlendirilmiştir. KIBT'de 300 kemik içi defektten güç analiziyle belirlenen 90 defekt gözlemci içi ve gözlemciler arası uyumu değerlendirmek için ölçülmüştür. Gözlemci içi uyumu değerlendirmek amacıyla iki hafta arayla ölçümler tekrarlanmıştır. Verilerin normallik analizi Shapiro Wilk uyum iyiliği testi ile belirlenmiştir. Normal dağılan verilerde t testi, normal dağılmayan verilerde Mann Whitney U testi ile KIBT ve panoramik radyograftaki değişkenler arasındaki ilişki tespit edilmiştir. Panoramik radyografın duyarlılık ve seçicilik analizi Youden indeksi ile belirlenip ROC grafikleri oluşturulmuştur. Gözlemci içi ve gözlemciler arası uyum belirlenmesinde sınıf içi korelasyon katsayıları kullanılmıştır. Bulgular: Gözlemci içi ve gözlemciler arası uyum yüksek bulunmuştur. Panoramik radyografta defektin durumuna göre yaş, kemik kaybı, defektin mesiodistal denişliği, defektin derinliği, defektin bukkolingual genişliği ve kemik kaybı/yaş değişkenlerinin ortancaları bakımından Mann Whitney U testine göre istatistiksel açıdan anlamlılık bulunmaktadır. (p<0,05) Youden indeksine göre kemik kaybı kesim noktası 5,73 defektin mesiodistal genişliği 3,21 defektin derinliği 2,45 defektin bukkolingual genişliği 3,62 kemik kaybı/yaş 1,15 olarak saptanmıştır. Bu değerlerin altında panoramik radyografların seçicilik ve duyarlılığın azaldığı görülmüştür. Sonuç: Kemik içi defektlerin ve furkasyon tutulumlarının teşhis, prognoz ve tedavi planlanmasında panoramik radyografi yeterli değildir. Klinik muayene ve 3B görüntüleme teknikleri prognoz, tanı ve tedavi planlamasında çok büyük önem arz etmektedir. Anahtar kelimeler: Alveoler kemik kaybı, kemik kaybı/yaş, gözlemci içi uyum, konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT), panoramik radyograf
İlaçlarla ilişkili çene osteonekrozu hastalarındaki radyografik bulguların cerrahi işlem kararı ve tedavi sürecine etkisi
İlaçlarla ilişkili çene Osteonekrozu (MRONJ) insidansı tanımlandığı 2003 yılından bugüne oldukça artmıştır. Ancak MRONJ'un etyolojisi, ideal tedavi yöntemleri, tedavi yöntemlerinin başarısı ve evrelendirilmesi ile ilişkili halen ortak bir görüşe varılamamıştır. Amerikan Oral ve Maksillofasiyal Cerrahlar Derneği (AAOMS) tarafından sunulan evrelendirme sistemi sadece klinik ve sınırlı radyolojik bulguya dayandırılması nedeniyle tartışılmaktadır. Bu evrelendirme sistemine göre düzenlenen evre bağımlı tedavi stratejilerinde de yalnızca evre 3 hastalar için cerrahi tedavi önerilmesi tartışmalı bir diğer noktadır. AAOMS tedavi önerilerine göre evre 2 hastalar için önerilen cerrahi müdahaleler yüzeyel debridman ile sınırlı tutulmaktadır. Ancak bazı çalışmalar AAOMS önerilerinin aksine erken cerrahi tedavinin daha başarılı sonuçlar verebileceğini savunmaktadır. Ayrıca literatürde cerrahi tedavinin başarısını etkileyen radyolojik ve klinik bulguları birlikte değerlendirilerek yapılan bir evrelendirme sisteminin eksikliği göze çarpmaktadır. Çalışmamızın amacı cerrahi tedavi kararı verirken etkili olan klinik ve radyolojik bulgular ile bu bulguların tedavi başarısıyla olan ilişkisini incelemektir. Bu çalışmaya 28 hastada 34 lezyon ve bu lezyonların klinik formlar ile konik ışınlı bilgisayarlı tomografi görüntü takipleri dahil edilmiştir. 28 hastanın 16'sında cerrahi tedavi tercih edilmiştir. Hastaların klinik durumları tanımlanırken K0-K6 arasında yedi sınıf kullanılmıştır. Bu yedi sınıf enfeksiyon bulguları ve cerrahi olması durumunda primer kapatma için dişeti yeterliliğine göre 4 alt gruba ayrılmıştır. Hastaların radyolojik olarak değerlendirilmesinde kompozit radyografik indeks 0-3 arasında kullanılmış ve skleroz, periosteal reaksiyon, litik değişiklikler ile sekester varlığı değerlendirilmiştir. Çalışmamızın sonuçlarına göre litik değişiklikler ve sekester varlığının birlikte görüldüğü hastalarda klinik durumun daha kötü olduğu izlenmiştir. Sonuç olarak bu çalışmada elde edilen verilere ve literatüre dayanarak 7 alt evreden oluşan, klinik ve radyolojik bulguları içeren bir evrelendirme sistemi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: MRONJ, evrelendirme sistemi, litik değişiklik, sekester
İmplant çevresi vertikal defekt boyutlarının radyolojik ve klinik olarak değerlendirilmesi
Amaç: Periimplantitis tanısı konulmuş hastalarda; implant çevresindeki kemik kaybının dijital periapikal radyografi kullanılarak ölçümü ile cerrahi sırasında yapılan ölçümünün kıyaslanması ve periapikal radyografinin gerçeğe yakınlığının değerlendirilmesi, radyografi üzerinden yapılan defekt tipi tayininin gerçek defekt tipi ile karşılaştırılması ve implant çevresi dokularda metal ve plastik sonda ile yapılan ölçümlerin uyumunun incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Kemik içi komponente sahip periimplantitis defekti bulunan 28 hasta (10'u erkek, 18'i kadın), 51 implant ve 96 yüzey çalışmaya dahil edildi. Plastik ve metal sonda ile sondalama derinlikleri ölçülerek, modifiye gingival ve modifiye plak indeksi değerleri ve keratinize mukoza genişliği değerleri kaydedilen bölgelerden üzerine 10'ar mm' lik metal teller yapıştırılmış filmler ile paralel teknikle periapikal radyografik görüntüler alındı. Cerrahi tedavi sırasında defektin granülasyon dokularından temizlenmesinden sonra defekt tipi tayini yapıldı ve defekt boyutları vertikal ve horizontal yönde stoperli spreader ile dijital kumpas kullanarak ölçüldü. Alınan radyografik görüntüler üzerinden java tabanlı bir program aracılığı ile aynı yönde ölçümler ve defekt tipi tayini yapılarak kaydedildi ve bu veriler birbirleriyle karşılaştırıldı. Metal ve plastik sonda ile yapılan sondalama derinliği ölçümlerinin uyumu da kendi içinde değerlendirildi. Defekt boyutu ölçümleri karşılaştırılması için Bland-Altman analizi kullanıldı. Defekt tipi uyumu için Kappa değeri hesaplandı. İki sonda ile yapılan sondalama derinliği ölçümü uyumu için ise Weigted Kappa değeri hesaplandı. Bulgular: Radyografi üzerinden yapılan ölçümler cerrahi sırasında yapılan ölçümlerden düşük (fark horizontal yönde 0,26mm; vertikal yönde ise 0,23mm) bulundu ve bu istatistiksel olarak anlamlıdır. (p˂0,001) Radyografi üzerinden yapılan defekt tayini cerrahi sırasında belirlenen defekt tipi ile 'orta' derece uyumlu bulundu. (κ= 0,47) Plastik ve metal sonda ile yapılan sondalama derinliği ölçüm değerleri birbiriyle 'iyi' derece uyumlu bulundu. (κw = 0,71) Sonuç: Sonuç olarak periapikal radyografiler paralel teknik ve kalibrasyon için ilave bir işlem kullanılarak elde edildiğinde gerçek defekt boyutunu gerçeğe yakın, ancak olduğundan daha az göstermektedir. Defekt tipi belirlemede ise çok başarılı olmasa da klinisyen için operasyon öncesi fikir sağlayabilir. İmplant çevresinde sondalama derinliklerinin ölçülmesinde uyumları iyi derecede olduğu için metal veya plastik periodontal sondadan herhangi biri tercih edilebilir. Anahtar Kelimeler: Periimplant Defekt, Periapikal Radyografi, Periimplantitis, Periodontal Sonda
Çene kemiklerinde rastlanılan patolojik oluşumların dental volumetrik tomografi ile düşünülen teşhislerinin histopatolojik tetkikler ile doğrulanması
Amaç: Bu çalışmanın amacı; çene kemiklerinde rastlanılan patolojik lezyonların dental volumetrik tomografi (DVT) bulgularını değerlendirmek, bu bulgular ışığında konulan ön tanıları, histopatolojik değerlendirme sonuçları ile karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Ağustos 2017 – Şubat 2019 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Ağız Diş Çene Cerrahisi AD'na başvuran hastalar arasında maksilla veya mandibulalarında santral yerleşimli 50 patolojik lezyon izlenmiş olan 50 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Çene kemiklerinde rezorpsiyona sebep olan, radyolüsent, radyoopak ya da radyolüsent-radyoopak görünümlü mikst litik lezyonlara sahip olan hastalarda, panoramik radyografi ve dental volumetrik tomografi ile minor cerrahi işlemin uygulanacağı patolojik lezyona sahip bölge değerlendirilmiştir. Dental volumetrik tomografi yardımı ile ön tanı not edildikten sonra, yapılan minör cerrahi girişimde elde edilen spesimen histopatolojik incelemeye tabi tutulmuştur. Histopatolojik tanı ile daha önce not edilmiş olan ön tanılar karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 50 lezyonun 41'i kist, 9'u tümör ve benzeri oluşumlar ve kemik ile ilgili patolojilerden oluşmaktadır. En sık izlenen lezyon radiküler kist olmuştur. Çalışmamızdaki 50 olgudan 14'ünde (%28); ön tanılar ile histopatolojik tanılar farklı olmuştur. Yapılan istatistiksel analizlerde, kist ile tümör ve benzeri lezyonların lokalizasyonları (mandibula/maksilla–anterior/posterior) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>.05). Sonuç: DVT, çenelerde görülen patolojik lezyonların tanı, tedavi ve kontrollerinde giderek daha sık başvurulan bir araç olmuştur. Patolojik oluşumun 3 boyutlu değerlendirilmesinde ve operasyonun planlanmasında son derece faydalı olmasına karşın, kesin tanı çin histopatolojik değerlendirmenin gerekliliği göz ardı edilmemelidir. Anahtar Kelimeler: dental volumetrik tomografi; çene kemiklerinde patolojik lezyonlar; kist
Farklı kilovolt ile elde edilen dental volümetrik tomografi görüntülerinde vertikal kök kırıklarının görülebilirliğinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı farklı kVp değerleri kullanarak elde edilen dental volümetrik tomografi (DVT) görüntüleri üzerinde tam olmayan VKK'ı saptanabilirliğinin değerlendirilmesidir. Kırk sekiz adet çekilmiş tek köklü premolar dişin kanalları döner ProTaper (Dentsply/Maillefer, Tulsa, OK) sistemi kullanılarak genişletildi. Genişletme işlemi sonrası 12'şer adet dişin dahil edildiği 4 grup oluşturuldu: grup 1 (kontrol grubu VKK yok + kanal dolgusuz), grup 2 (VKK var + kanal dolgusuz), grup 3 (VKK yok + kanal dolgulu) ve grup 4 (VKK var + kanal dolgulu). Instron cihazı ile tam olmayan VKK oluşturulan toplam 24 adet diş grup 2 ve grup 4'e dahil edildi. Grup 3 ve 4'ü oluşturan 24 adet diş kalsiyum hidroksit kanal patı ve gütaperka daimi kanal dolgusu ile dolduruldu. Tüm dişler kuru insan mandibulasına yerleştirilip farklı kVp seviyeleri kullanılarak (60-70-80 kVp) DVT cihazı (Kodak 9000 3D) ile görüntülendi. Görüntüleme sırasında yumuşak dokuyu simüle etmek üzere 10 mm kalınlığında dikdörtgen şeklinde plaksiglass kullanıldı. Çalışmaya katılan 4 gözlemci elde edilen toplam 576 görüntü üzerinde vertikal kök kırığı varlığı/yokluğunu 5 seviyeli skala yardımı ile skorladı. Farklı kilovoltlarda VKK saptanabilirliği ROC analizinde eğrilerinin altında kalan alanların hesaplanmasıyla belirlendi (Az). Kilovolt farklılıkların VKK saptanabilirliğine etkisi iki faktörlü ANOVA analizi ve bağımsız örneklem t-testi ile değerlendirildi. Gözlemciler arası uyum kappa testi ile saptandı. Kanal dolgusu bulunmayan dişlerde VKK saptanma performansı en yüksek 60 kVp'de (AZ = 0.98) izlenmekle birlikte, bunu sırasıyla 70 (AZ =0.96 ) ve 80 kVp'nin (AZ =0.73 ) izlediği saptandı. Kanal dolgusu bulunmayan diş grubunda ise 60 - 70 kVp değerleri arasında VKK saptanabilirliği açısından anlamlı fark bulunmazken (p>0.05), 60 - 80 kVp değerleri ve 70 - 80 kVp değerleri arasında anlamlı fark gözlendi (p<0.05). Kanal dolgusu bulunan diş grubunda ise en yüksek Az değerinin 70 kVp'de (AZ =0.79) olduğu görüldü, bunu sırasıyla 60 (AZ =0.75 ) ve 80 kVp'nin (AZ =0.63 ) takip ettiği saptandı. Kanal dolgusu bulunan diş grubunda ise 60-70, 70-80 ve 60-80 kVp değerleri arasında VKK saptanabilirliği açısından anlamlı fark gözlenmedi (p>0.05). Sonuç olarak, kVp DVT görüntülerinde tam olmayan VKK'nın saptanabilirliğini etkileyen temel bir faktördür. Düşük kVp daha az düzeyde artefakt oluşmasına bağlı olarak tam olmayan VKK saptanabilirliğinde daha başarılı sonuç vermektedir. Hastaya ulaşan radyasyon dozunun daha düşük olması ve diyagnostik başarısı nedeniyle tam olmayan VKK'dan şüphelenilen kanal dolgulu veya dolgusuz dişlerin değerlendirilmesinde 60 kVp'nin kullanılması önerilmektedir.
Bitewing radyografilerde interproksimal, okluzal ve sekonder çürüklerin yapay zekâ ile otomatik tespiti: klinik kullanım için arayüz tasarımı
Diş çürüklerinin erken tespiti, invaziv tedaviyi önleyebilir ve böylece sağlık bakım maliyetlerinden tasarruf sağlayabilir; ancak interproksimal çürüklerin yalnızca klinik muayene ile tespit edilmesi zordur ve bitewing radyografisi demineralize interproksimal çürüklerin teşhisinde altın standarttır. YOLO algoritması, evrişimli sinir ağı (CNN) tabanlı bir derin öğrenme modelidir ve YOLOv8, nesne algılama, görüntü sınıflandırma ve örnek segmentasyon görevleri için kullanılabilecek en yeni YOLO modelidir. Bu çalışmada, bitewing radyograflarda sekonder, okluzal ve interproksimal (d1-d2-d3) çürüklerin tespitinde YOLOv8 algoritmasının başarısının belirlenmesi amaçlandı. Bu çalışmada fakülte veri tabanından 860 adet bitewing radyograf toplandı. Augmentasyon yöntemleriyle bitewing görüntü sayısı 3440'a çıkarıldı. Oral radyologlar, bitewing radyograflardaki çürük lezyonlarını d1, d2, d3, sekonder ve okluzal olarak etiketlediler. Veriler rastgele olarak %80 eğitim, %10 doğrulama ve %10 test olarak bölündü. Diş çürüklerine ilişkin ağırlık dosyası, YOLOv8 algoritmasının transfer öğrenme yöntemiyle eğitilmesiyle elde edildi. Elde edilen ağırlıklar kullanılarak test radyograflarında algoritmanın daha önce görmediği diş çürükleri otomatik olarak tespit edildi. Test sonuçları iki oral radyolog tarafından değerlendirildi ve performans kriterleri hesaplandı. Test görüntülerinde sekonder, okluzal ve interproksimal çürükler için ortalama kesinlik, ortalama duyarlılık ve ortalama F1 skoru değerleri sırasıyla 0,977, 0,932 ve 0,954 olarak elde edildi. Bitewing radyograflarla eğitilen YOLOv8 algoritması, yüksek başarı oranlarıyla farklı diş çürüğü lezyonlarını tespit etti.
Panoramik radyografilerde tüm gömülü dişlerin ve winter sınıflamasına göre üçüncü molar dişlerin derin öğrenme ile otomatik tespiti ve lokalizasyonu: Klinik kullanım için arayüz tasarımı
Dişlerin gömülü olması yaygın görülen bir durumdur ve çenelerin farklı yerlerindeki kapsamları ve dağılımları önemli ölçüde farklılık gösterebilir. Her diş gömülü olabilir ancak en sık gömülü kalan dişler alt üçüncü molar dişlerdir. Gömülü üçüncü molar dişlerin sınıflandırılması, gömülülüğün derecesini tanımamıza ve cerrahi prosedür için en uygun metodolojiyi seçmemize olanak tanır ve böylece komplikasyon riskini azaltır. Nesne algılama özelliği ile ünlü olan YOLO, yaygın olarak kullanılan bir algoritmadır. YOLOv8 algoritması, bu çalışmanın yürütüldüğü tarih itibarıyla YOLO ailesinin en son sürümüdür. Bu çalışmanın amacı, panoramik radyografiler üzerinde gömülü tüm dişleri tespit etmek ve gömülü üçüncü azı dişlerini derin öğrenme temelinde Winter sınıflandırma sistemine göre otomatik olarak sınıflandırmaktır. Bu amaçla bu çalışmada fakülte veri tabanından toplanan panoramik radyografiler augmentasyon yöntemleriyle çoğaltılarak Winter sınıflandırma sistemi için 2000, gömülü dişlerin tespiti için ise 2394 görüntü elde edilmiştir. Görüntüler oral radyologlar tarafından etiketlenmiş ve etiketlerin koordinatları YOLO formatında indirilmiştir. Kullanılan derin ağ mimarisi ile verinin %80'i eğitilmiş, %10'u doğrulanmış ve %10'u model tahminlerinin iyileştirilmesiyle elde edilen eğitim ağırlıkları ile test edilmiştir. Sonuçlar kesinlik, duyarlılık ve F-1 skorunu içeren performans kriterlerine göre değerlendirilmiştir. Winter sınıflandırması test sonuçlarına göre mezioanguler, distoanguler, horizontal, vertikal, bukkolingual ve diğer gömülü diş yönelimlerinin ortalama kesinlik değeri 0.972, ortalama duyarlılık değeri 0.967 ve ortalama F1-skor değeri 0.969 olarak elde edilmiştir. Gömülü dişlerin tespit edildiği test sonuçlarına göre ortalama kesinlik değeri 0.991, ortalama duyarlılık değeri 0.995, ortalama F1-skor değeri 0.995 olarak elde edilmiştir. Gömülü dişlerin 440 adedi doğru, 4 adedi yanlış tespit edilmiş, 2 adedi algoritma tarafından bulunamamıştır. Elde edilen sonuçlara göre YOLOv8 algoritması gömülü dişlerin tespitinde ve üçüncü azı dişlerinin Winter sınıflandırma sistemine göre sınıflandırılmasında başarılı bir performans göstermiştir.
Ortodonti hastalarında konjenital diş eksikliği prevelansı: Epidemiyolojik çalışma
Bu retrospektif çalışmanın amacı; Ankara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı arşivinde bulunan, 1981 yılı ile 2021 yılı arasında başvuran 10 ile 16 yaş arasındaki X (1965- 1979), Y (1980-1999), Z (2000- ) jenerasyonlarına ait bireylerin panoramik radyografilerinin incelenerek, konjenital diş eksikliği oranını istatistiksel olarak belirlemektir. Bu çalışmada 413 bireyin (265 kadın; 148 erkek) panoramik radyografileri incelenmiş ve diş eksikliği prevalansı %28,9 (hipodonti % 27,9; oligodonti %1,0) olarak saptanmıştır. Bu çalışmada agenezis vakalarının %62,93'ünü kadınlar, %37,07'sini erkekler oluşturmaktadır. Kadınlarda diş agenezisinin erkeklerden daha fazla saptanmasına rağmen, bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). En çok konjenital olarak eksik olan dişler sırasıyla; sağ maksiller, sol maksiller, sol mandibular ve sağ mandibular üçüncü molar dişler, mandibular ikinci premolar dişler, maksiller lateral dişler ve üst birinci premolar dişler olarak bulunmuştur. Bu çalışmada Angle Sınıf I, Sınıf II ve Sınıf III maloklüzyonlarında diş eksikliği görülme prevelansı sırasıyla %9,1, %11,7 ve %7,7'dir. Diş eksikliği miktarı ile Angle sınıflamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamasına (p>0,05) rağmen; en fazla diş eksikliği Angle Sınıf II maloklüzyon vakalarında bulunmuştur. Bu çalışmada X jenerasyonuna ait 70 bireyin diş agenezisi incelendiğinde 16 bireyde (%13,4) konjenital diş eksikliği tespit edilmiştir. Y jenerasyonuna ait 169 bireyin diş agenezisi incelendiğinde 47 bireyde (%39,5) konjenital diş eksikliği tespit edilmiştir. Z jenerasyonuna ait 174 bireyin diş agenezisi incelendiğinde 56 bireyde (% 47) konjenital diş eksikliği tespit edilmiştir. Bu çalışmaya katılan X, Y ve Z jenerasyonuna ait bireylerin diş eksikliği miktarı ile jenerayonlar arasında, istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamasına (p>0,05) rağmen; Y jenerasyonuna ait bireylerin diş eksikliği miktarının X jenerasyonuna göre daha fazla, Z jenerasyonuna ait bireylerin diş eksikliği miktarının hem Y jenerasyonundan hem de X jenerasyonundan daha fazla olduğu saptanmıştır. Bu çalışmaya katılan X, Y ve Z jenerasyonuna ait bireylerin üçüncü molar agenezisi miktarı ile jenerayonlar arasında, istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamasına (p>0,05) rağmen; Y jenerasyonuna ait bireylerin üçüncü molar agenezisi miktarının X jenerasyonuna göre daha fazla, Z jenerasyonuna ait bireylerin üçüncü molar agenezisi miktarının hem Y jenerasyonundan hem de X jenerasyonundan daha fazla olduğu bulunmuştur. Bu çalışmanın bulguları göz önüne alındığında; üçüncü molar diş agenezisiyle jenerasyonlar arasındaki diş eksikliği miktarındaki artışın, insanlığın evrim sürecinin devam ettiğine ait teorileri destekleyebileceği sonucuna varılmıştır.
Dental implantlarda uzun dönem takip sonrası marjinal kemik kaybının sistemik ve lokal faktörlerle ilişkisinin retrospektif olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı dental implantların uzun dönem başarısında önemli bir kriter olan marjinal kemik kaybının demografik, klinik ve sistemik veriler ile ilişkisinin incelenmesidir. Bu çalışma 01.01.2008 ve 30.12.2010 yılları arasında implant yapılan hastalar üzerinde yapıldı. En az bir implant uygulanan yaşları 22 ile 83 (54,30±13,52) arasında değişen 119 kadın 185 erkek 304 hastaya uygulanan 1126 implant üzerinde gerçekleştirildi. En az 3 yıl takip süresi olmayan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Hastaların anamnezi, demografik verileri, periodontal sağlığı, implantın boyu ve çapı, cerrahi prosedür, protezin tipi ve implant kayıpları dosyalarından elde edildi. Hastalardan kontrol radyografileri alındı. İmplant operasyonundan sonra alınan radyografiler ile kontrol radyografilerindeki marjinal kemik seviyeleri arasındaki fark hesaplandı. Klinik olarak palk indeksi ve oral hijyen seviyesi kayıt edildi. İmplant sağkalımı %98,3 bulundu. Cerrahi işlemden takip dönemine kadar olan sürede mesial bölge için maksimum 8,69 mm ortalama 0,42±1,03 mm distal bölge için maksimum 7,65 mm ortalama 0,42±1,03 mm olarak tespit edildi. Diyabet, kardiyak rahatsızlıklar, hipertansiyon, tiroid, osteoporoz, ASA'nın (p˃0,05) marjinal kemik kaybını etkilemediği bulunurken histerektomi olan hastalarda marjinal kemik kaybı istatistiksel olarak anlamlı oranda fazla bulundu (p=0.001). Cinsiyetin marjinal kemik kaybında bir etkisi olmadığı izlendi (p=0,520). 40 ile 59 yaş grubunda marjinal kemik kaybı anlamlı oranda yüksek bulundu (p=0,044). İmplant çapı, çekim sonrası veya iyileşmiş kemiğe yerleştirilmesi marjinal kemik kayıp miktarlarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermedi (p˃0,05). İmplantın uzunluğu, uygulanan bölge, iki aşamalı veya tek aşamalı uygulanması, protez tipi, marjinal kemik kaybı ile ilişkili bulundu (p˂0,05). Sigara kullanımı ve periodontitis geçmişi, oral hijyen ve abrazyonun marjinal kemik kaybının anlamlı oranda arttırdığı bulundu (p=0.001, p=0.012, p=0.039, p=0.035). Çalışmadan elde edilen veriler marjinal kemik kaybının gelişiminde periodontitis geçmişi veya varlığı, sigara kullanımı, hijyen, abrazyon varlığı, implantın yüzey yapısı ve uzunluğu tek veya iki aşamalı uygulanması, uygulanan bölge ve protez tipi ve histerektomi varlığının ve yaşın etkili olduğunu göstermektedir.
Comparison of the quality of the canal fillings performed using bioceramic and resin-based root canal sealers and the bond strength of the sealers
For a successful root canal treatment, the canal system should be filled as three dimensional without any leakage in order to preserve the level of disinfection achieved after the process of shaping and irrigation of the root canal system and to prevent the passage of bacteria through the canal. A better leak-proof seal can be provided by preventing the formation of voids in the root canal by means of bonding sealers canals to dentin and gutta-perka. In this study, it was aimed to compare the presence of void space in canals filled with the method of lateral condensation by using newly developed bioceramic canal sealers and resin-based canal sealers frequently used clinically by micro-CT and to evaluate the adhesion of canal sealers to dentin by push-out test. In the study, 64 extracted, single rooted and single canal human mandibular premolars were used. All teeth were shaped by using the Protaper Universal rotary files. The teeth were divided into 4 groups, each containing 16 teeth. Root canals were filled with AH plus, MM seal, Endosequence BC sealer and BioRoot RCS canal sealers by using cold lateral condensation method. Teeth having filled canals were scanned in high-resolution micro-CT and the space volumes in the canals were calculated. In the second phase of the study, teeth were embedded in the acrylic resin by using roller molds. After that, sections of 1mm thickness were taken from the teeth. Instron device was used for the measurement of bond strength of canal sealers to dentin. The push-out force was applied until the failure occurred in the joint of the canal filling to the dentin and the values obtained were recorded. The data were analyzed in PC using SPSS 25.0 (Statistical Packages of Social Sciences) program. As a result, none of the used root canal sealers provide a void-free canal filling. When all groups were evaluated within themselves, it has been observed that the void space volume in the apical third was less than the volume in coronal and middle thirds. While there was no statistically significant difference in the volume of the voids found in the entire root among the canal sealers which were used (p> 0,05), the highest void volume in the entire root was found in the MM Seal group (1.81%) and the least void volume was found in Endosequence BC sealer group (1,11%).The lowest values of bond strength were found statistically significant in the MM Seal group. There was no statistically significant difference among the bond strength values of AH Plus, Endosequence BC Sealer and BioRoot RCS canal sealer.
Periodontal cerrahi tedavisi yapılmış hastaların klinik ve radyografik verilerinin retrospektif olarak incelenmesi
Periodontal hastalık nedeniyle destek yapılarını kaybeden dişlerde ana hedef periodontal hastalığın ilerlemesini durdurmakla beraber kaybolan dokuları tekrar oluşturmaktır. Son zamanlarda, cerrahi travmayı en aza indirmek için yeni flep tasarımları önerilmiştir. Güncel teknikler cerrahi sonrası komplikasyonlarda ve hasta rahatsızlığında azalmaya yol açmıştır. Çalışmamızın amacı minimal invaziv cerrahi tekniklerin retrospektif olarak değerlendirilmesi ve incelenmesidir. Çalışmamıza 20-59 yaş aralığında 12 erkek, 21 kadın olmak üzere 33 hasta dahil edilmiştir. 33 hastada 43 bölgeye cerrahi işlem uygulanıp değerlendirmeye alınmıştır. Çalışmamızda MIST/M-MIST ve NIPSA cerrahisi uygulanan 2 hasta grubu bulunmaktadır. 28 bölgeye NIPSA cerrahisi uygulanırken 15 bölgeye MIST uygulanmıştır. Hastalardan periodontal klinik ölçümler (plak indeksi [PI], gingival indeks [GI], sondalamada kanama indeksi [SKİ], sondalanabilir cep derinliği [SCD], klinik ataçman seviyesi [KAS], çekilme derinliği [ÇD], keratinize doku yüksekliği [KDY], papil yüksekliği [PY]) cerrahi işlemden önce ve sonrasında alınmıştır. Cerrahi sonrası ağrı değerlendirmesi (VAS) yapılmıştır. Örneklerin istatistiksel analizinde, Kolmogorov-Smirnov, Paired Samples T, Mann Whitney-U testleri kullanılmıştır. Çalışmamızda her iki grupta da SCD ve KAS verileri anlamlı derece azalma göstermiştir. NIPSA ve MIST grubu arasında VAS skorlaması açısından istatistiksel olarak farklılık bulunmamıştır. NIPSA grubunda cerrahi sonrası papil çekilmesinin MIST'e göre anlamlı seviyede düşük olduğu gözlenmiştir (p<0.05). NIPSA grubu gingival inflamasyonun iyileşmesinde MIST'e göre daha erken dönemde sonuç göstermiştir. Her iki tekniğin de ataçman kazanımında faydalı olduğu ve cerrahi sonrası travmayı azalttığı söylenebilir. Daha fazla hasta ve değerlendirilen örneğin olduğu, çok merkezli daha detaylı ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Periodontitis-periimplantitis ve sağlıklı bireylerin radyografilerinin fraktal analiz yöntemi ile incelenmesi
Periodontal ve peri-implanter hastalıklar inflamatuar hastalıklardır ve teşhislerinde klinik muayenenin yanı sıra radyografların rolü büyüktür. Son yıllarda radyografiler ve dijital görüntüler kullanılarak birçok hastalığın kemikteki prognuzunun teşhisi için fraktal analiz (FA) yöntemi kullanılmaktadır. Çalışmamızın amacı farklı periodontal ve peri-implanter hastalıklı bireylerin interdental kemik bölgesinde meydana gelen değişikliklerin FA yöntemiyle incelenmesidir. Çalışmamıza genel ağız teşhisine göre sağlıklı periodonsiyum tanısı konmuş 54, gingivitis tanısı konmuş 59 ve periodontitis tanısı konmuş 67 olmak üzere toplam 180 birey, örnek bazlı olarak sağlıklı diş tanısı konmuş 87, gingivitis tanısı konmuş 56, periodontitis tanısı konmuş 37, sağlıklı implant tanısı konmuş 30, peri-mukozitis tanısı konmuş 30 ve peri-implantitis tanısı konmuş 30 olmak üzere toplam 270 örnek dahil edildi. Bireylerin periodontal klinik ölçümleri [plak indeksi (PI), modifiye plak indeksi (mPI), gingival indeks (GI), modifiye sulkus kanama indeksi (mSKI), sondalamada kanama indeksi (BOP), klinik ataçman seviyesi (KAS), sondalanabilir cep derinliği (SCD), çekilme derinliği (ÇD) ve marjinal kemik kaybı (MKK)], ve panoramik röntgenleri alındı. Panoramik radyografiler üzerinde 10 x 25 piksel olacak şekilde dikdörtgen alanlar seçilerek, trabeküler yapının fraktal boyutu (FB) ImageJ program üzerinden hesaplandı. İstatistiksel analizler için SPSS, Kruskar-Wallis, Mann Whitney-U, Pearson korelasyon katsayısı ve t testleri kullanıldı. Değerlendirmeler sonucunda tüm peri-implant örneklerin FB değerleri periodontal örneklerin FB değerlerinden anlamlı derecede daha düşük bulundu(p<0,05). Ayrıca FB değerleri ile KAS arasında istatistiksel olarak anlamalı derecede pozitif korelasyon saptanmıştır. Örneklerm büyüklüğü daha fazla olan, başka radyografik tekniklerinin kullanıldığı, farklı ROI boyutlarının kullanıldığı, koronal ve apikal olarak maksilla ve mandibulada farklı interdental ve implant-diş arası alanları değerlendiren çalışmalara ihtiyaç vardır.
Ortodontik tedavi görmemiş bireylerde midpalatal sutur matürasyonunun bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Bu retrospektif çalışmanın amacı; ortodontik tedavi görmemiş bireylerde midpalatal sutur matürasyonunu değerlendirmek, hızlı üst çene genişletmesi (RME) gereken bireylerde midpalatal sutur (MPS) dışında en fazla direnç gösteren zygomatikomaksiller sutur (ZMS) matürasyonunu değerlendirmek, sfenooksipital sinkondrosis (SOS) kapanma derecesini ve ZMS, SOS ve MPS yapılarının olgunlaşma derecesi arasında korelasyon varlığı araştırılmasıdır. Ayrıca çalışmaya palatinal kemik kalınlığı ve palatinal kemik uzunluğu (ANS-PNS) ölçümlerinin MPS matürasyonu ile korelasyon varlığının doğrulanmasıdır. Çalışmada Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Bölümünde çekilmiş paranazal sinüs bilgisayarlı tomografi (BT) arşiv görüntüleri kullanılmıştır. Arşiv bilgilerine dayanarak 7-30 yaş aralığında 312 hastanın verileri değerlendirilmiş ve hastalar yaş aralıklarına göre 6 gruba ayrılmıştır. 1. grup 7-10 yaşlarındaki bireyler, 2. grup 11-13 yaşlarındaki bireyler, 3. grup 14-16 yaşlarındaki bireyler, 4. grup 17-20 yaşlarındaki bireyler, 5. grup 21-25 yaşlarındaki bireyler ve 6. grup 26-30 yaşlarındaki bireylerden oluşmaktadır.Tüm hastaların BT görüntülerinde MPS, ZMS ve SOS matürasyon dereceleri sınıflandırılmıştır ve palatainal kemik kalınlığı ile palatinal kemik uzunluğu ölçülmüştür. Araştırmada elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows programı kullanılarak analiz edilmiştir. MPS, ZMS matürasyonu ve SOS kapanma derecesi arasında pozitif ilişki bulunmuştur (MPS-ZMS r=0.816, MPS-SOS r=0.736, ZMS-SOS, r= 0.868, p=0,000<0.05) Çalışmada varılan bir diğer sonuç; palatinal kemiği kalın ve kısa olan bireylerin maksillofasiyal sutur matürasyonlarının gecikmesi ve iskeletsel yaşının kronolojik yaşına göre geriden geliyor olmasıdır (MPS-Palatal bone thickness r=0,405, MPS-Palatal bone length r=0,387, p=0,000<0,05). Çalışmada adolesan dönem sonrası (17 yaş üstü) bireylerde sutur gelişimi ya da iskeletsel yaş açısından cinsiyetler arası fark bulunmamıştır (p>0,05). Adölesanlarda ve öncesinde iskeletsel olarak kızların erkeklerden en az 1 yıl daha önce olgunlaştığı ve sutur matürasyonlarının daha erken gerçekleştiği sonucuna varılmıştır. Sonuç olarak MPS matürasyonunun, ZMS matürasyonu, SOS kapanma derecesi ve palatinal kemik morfolojisi ile ilişkili olduğu bulunmuştur.
Endodontik tedavi sonrası periapikal dokuların değerlendirilmesinde periapikal radyografi ve konik ışın hüzmeli bilgisayarlı tomografinin kullanımı
Bu klinik çalışmanın amacı, kök kanal tedavisinden 18 ay sonra periapikal radyografi ve konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (CBCT) kullanarak her bir kökün periapikalindeki radyolojik değişiklikleri karşılaştırmaktır.Kök kanal tedavisi planlanan, klinik ve radyolojik dahil edilme kriterlerini (PAI ? 3) taşıyan 42 hastanın 86 dişinden diyagnostik dijital periapikal radyografi ve CBCT taraması alındı. Hastalar operasyondan 18 ay sonra tekrar değerlendirildi. Mevcut olan periapikal radyolusensinin varlığı veya yokluğu hem de boyutunun artması veya azalması üç kalibre olmuş araştırmacı tarafından değerlendirildi. Veriler istatistiksel olarak McNemar's testi ile analiz edildi. Periapikal indeks (PAI) ve CBCTPAI skorları belirlendi ve tüm sonuçların korelasyonlarına Spearman's rho testi ile bakıldı.`İyileşti' oranı periapikal radyografi değerlendirmesinde %44,19 iken, CBCT değerlendirmesinde aynı oran %26,74 olarak saptandı. Sistemler arasında istatistiksel bir fark bulundu (p<0,05). Bu oran `efektif tedavi' gruplandırılmasında (periapikal radyoluseninin boyutunun azalması) sırasıyla %95,35 ve %93,02 çıkarak yükselmiştir. Başlangıçta var olan lezyonlar, takip sürecinde alınan periapikal radyografi ve CBCT görüntüleriyle `lezyon var veya yok' şeklinde tekrar değerlendirildi. Bu gruplandırmada da istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu bulundu (p<0,05). Ardından PAI ve CBCTPAI skor sonuçları `iyileşiyor', `iyileşti', `değişmedi' ve `genişledi' olarak kategorilendirildi. Gruplar arasında istatistiksel olarak fark bulundu (p<0,05). Lezyonlar PAI ve CBCTPAI gruplarında `lezyon var veya yok' şeklinde tekrar gruplandırıldı. İstatistiksel olarak iki grup arasında fark bulundu (p<0,05).Sonuç olarak; CBCT grubu ile değerlendirilen kök kanal tedavileri yapılmış dişlerin, periapikal radyografiler ile yapılan değerlendirmesine göre daha düşük `iyileşiyor' ya da `iyileşti' oranına sahip olduğu gözlenmiştir. Lezyonların milimetrik ölçümleri, PAI ve CBCTPAI skor sistemleri başlangıçta benzer korelasyon gösterirken, zamanla bu sistemler arasındaki korelasyonun azaldığı görüldü.
Kanin, premolar ve süpernümerer dişlerin cerrahi çekimi öncesi ön değerlendirmede CBCT'nin öneminin araştırılması
Gömülü diş, beklenen zamanda sürmeyerek diş arkında yerini almayan diş olarak tanımlanır. En sık olarak gömülü kalan dişler alt ve üst akıl dişleridir, bunu sırasıyla üst kanin dişleri ve alt premolar dişler takip eder. Gömülü dişlerin çekimi esnasında ve sonrasında; komşu dişte harabiyet, yanlış diş çekilmesi, sinirlerin zarar görmesi, lojlara diş/kök kaçması, maksiller sinüs veya burun tabanı perforasyonu gibi bazı komplikasyonlarla karşılaşılabilir. Bu komplikasyonların önlenmesi amacıyla iyi bir radyografik değerlendirme oldukça önem arzeder. Diş hekimliğinde geleneksel radyografik görüntüleme araçları olan periapikal, oklüzal, sefalometrik ve panoramik radyografiler (OPG) sadece iki boyutlu inceleme imkânı sağladığından; çenelerdeki anatomik yapıların, patolojilerin ve lezyonların lokalizasyonu ile boyutu hakkında sınırlı bilgiler sağlar. Ayrıca iki boyutlu görüntü veren bu yöntemlerde; çevre dokuların süperpozisyonu, magnifikasyon, görüntülerin distorsiyonu, perspektif problemleri gibi dezavantajlar da mevcuttur . İki boyutlu görüntü veren bu sistemlerdeki yetersizlikten dolayı konik-ışınlı-bilgisayarlı-tomografi (CBCT) veya dental-volumetric-tomografi (DVT) olarak adlandırılan ve özellikle baş ve boyun uygulamalarında yoğun ilgi gören görüntüleme sistemleri geliştirilmiştir. CBCT'nin; düşük radyasyon dozu, doğru ve hassas değerlendirmeye izin vermesi, hızlı tarama süresi, daha az artefakta ve magnikasyona sebep olması gibi birçok avantajı vardır. Çalışmamızda gömülü kanin, premolar ve süpernümerer toplam 108 dişin cerrahi çekimi öncesi ön değerlendirmesinde, 70 hastadan çekilmiş olan panoramik radyografiler (OPG) ile CBCT'ler değerlendirilerek elde edilen bu iki veri birbirleri ile kıyaslanmıştır. Akıl dişleri haricinde çenelerde gömülü kalan dişlerin cerrahi çekimi öncesinde CBCT'nin öneminin değerlendirilmesinin amaçlandığı bu çalışmada, sonuç olarak, ilgili dişlerin çekimi öncesi OPG'larla birlikte CBCT görüntülemesinin günümüz teknolojisinde özellikle şüpheli vakalarda bir seçenek değil bir zaruriyet olduğu kanaatine varılmıştır. Anahtar sözcükler: CBCT (Cone Beam Computed Tomography), Panoramik radyografi (OPG), Gömülü Dişler, Tesadüfi lezyonlar.
İki farklı sayısal ortodontik modelleme yönteminin güvenilirlik ve geçerlilik açılarından karşılaştırılması
Sayısal ortodontik modellerin teşhis ve tedavi planlamasında kullanımı gelişen yazılım teknolojilerinin getirdiği avantajlar ile giderek yaygınlaşmaktadır. Geleneksel olarak lazer yüzey tarama metodu kullanılarak elde edilen sayısal modellerin güvenilir ve geçerli olduğu kanıtlanmışken alçı modeller üzerinde yapılan direkt ölçümler ?altın standart? olmaya devam etmektedir. Ölçü maddesi ve kapanış mumunun direkt KIBT (konik ışınlı bilgisayarlı tomografi) ile taranması yoluyla yapılan sayısal modelleme nispeten yeni geliştirilen bir yöntemdir. Bu çalışmanın amacı, iki farklı yöntem ile elde edilen sayısal ortodontik modeller üzerindeki ark içi ve arklar arası ölçümlerin güvenilirlik ve geçerliliklerini kıyaslamaktır. Çalışmamız, kliniğimize ortodontik tedavi amacıyla başvuran 50 hastadan elde edilen alçı ve sayısal modeller üzerinde yapılmıştır. Her hastadan, PVS (Polivinil siloksan) ölçü maddesi ile ölçüler alınarak, bir alçı model ve farklı yöntemlerle çalışan iki modelleme firması (Orthomodel, Orthoproof) aracılığı ile de iki sayısal model elde edilmiştir. Modeller üzerinde ark içi ve arklar arası lineer ölçümler ve bu çalışmaya değiştirerek uyarladığımız PAR (Peer Assessment Rating) skorlaması kullanılmıştır. Elde edilen veriler ICC (Intraclass Correlation Coefficient) katsayısı hesaplanarak ve tek yönlü ANOVA testi kullanılarak değerlendirilmiştir. Çalışmamızda aynı araştırmacı tarafından tekrarlanan ölçüm sonuçları değerlendirildiğinde tüm gruplarda güvenilirliğin oldukça yüksek olduğu tespit edilmiştir (ICC>0.90). Her iki yöntemle de oluşturulan sayısal modellerdeki ölçümleri altın standardı temsil eden alçı modeller ile kıyasladığımızda hiçbir lineer ölçümde ve skorda istatistiksel ve klinik olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0.05). KIBT tarama yöntemi ile oluşturulan sayısal modeller üzerindeki ortodontik ölçümlerin güvenilirlik ve geçerliliği geleneksel lazer yüzey tarama yöntemi ile elde edilen sayısal modellerdekilerden farklı değildir.
Hemen, erken ve geç yüklenen implantların, yüklemenin ilk yılında stabilite ve kemik yoğunluğundaki değişiklikler açısından değerlendirilmesi
Son yıllarda, implantların hemen veya erken dönemde yüklenmesinin olumlu sonuçlar verdiği gösterilmiştir. Ancak maxiller posterior tek diş eksikliklerinde, implantın hemen veya erken yüklenmesiyle ilgili sınırlı sayıda çalışma vardır. Bu klinik çalışmanın amacı; maxiller posterior tek diş eksikliklerinde, hemen, erken ve geç yüklenen implantların sekonder stabilite parametreleri arasındaki farklılıkların ve implant çevresindeki kemik yoğunluğu değişikliklerinin araştırılması ve değerlendirilmesidir. Otuzdört hastaya toplam 40 adet dental implant (İmplantium, Dentium, Güney Kore) yapılmıştır. Hemen veya erken yükleme protokolleri için önkoşullar belirlenirken; CBCT'den elde edilen kemik yoğunluğu(PreOpHu), subjektif kemik kalitesi sınıflaması(SKS), yerleştirme torku(ITV) ve primer implant stabilitesi(ISQ_Primer) değerleri gözönünde bulundurulmuştur. Ön koşulları sağlayan 13 implant hemen yüklenmiş, diğer 13 tanesi ise erken yüklenmiştir. Ön koşulları sağlayamayan 14 implant geç yükleme protokolüne alınmıştır. İmplantların sekonder stabilite takipleri 1, 3, 6, 9, ve 12. ay'larda Osstell(RFA) cihazı kullanılarak yapılmıştır. 12.ayda alınan CBCT görüntülerinde implantın çevresindeki kemik yoğunluğu, değerlendirilmiştir. İstatistiksel değerlendirme için tek yönlü ANOVA ve ikili karşılaştırmalarda TUKEY testi kullanılmıştır.(p=0,005) Çalışmanın sonuçlarına göre; yükleme grupları arasında 1.ay ISQ değerleri açısından anlamlı bir fark tespit edilmemiştir. Ancak 12.ayda hemen yükleme grubunun ISQ değerleri geç yükleme grubuna göre istatistiksel olarak daha yüksek bulunmuştur. Gruplar arasında; İmplant çevresindeki kemik yoğunluğu açısından anlamlı bir fark tespit edilememiştir. Ayrıca, CBCT'den elde edilen kemik yoğunluğu değerleriyle, subjektif kemik sınıflaması (SKS) ve implant stabilite parametreleri (ITV, ISQ_Primer) arasında anlamlı korelasyon vardır. Bu çalışmanın sınırları dahilinde, posterior maxilladaki tek diş eksiklikleri, uygun koşullar sağlandığında hemen veya erken dönemde yüklenebilir. Ayrıca CBCT, kemik yoğunluğunun değerlendirilmesinde ve stabilite parametrelerinin cerrahi öncesinde tahmin edilebilmesinde etkin bir yöntem olarak kullanılabilir.
Pedodonti hastalarında odontojenik kistlerin konik ışınlı bilgisayarlı tomografi bulgularının retrospektif olarak değerlendirilmesi
Odontojenik kistler, dişe ait yapıların epitelinden gelişmekte ve genellikle yavaş büyümektedirler. Pedodonti hastalarında kistler genel olarak daha hızlı büyümekte ve kistlerin davranışlarını öngörmek daha zor olmaktadır. Bu çalışmanın amacı; Gaziantep Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Radyolojisi Anabilim Dalına çeşitli dental nedenlerle başvuran pedodonti hastalarındaki odontojenik kistlerin çeşitlerini, cinsiyet ve yaş gruplarına göre dağılımlarını araştırmak, KIBT verileriyle kistlerin özelliklerini belirlemek ve daha önce elde edilen diğer bilgilerle bu verileri karşılaştırmaktır. Yaşları 7-18 arasında değişen pedodonti hastalarında 15'i kız, 27'si erkek toplam 42 odontojenik kist olgusu (radiküler, dentigeröz kist ve keratokistik odontojenik tümör) konik ışınlı bilgisayarlı tomografi verileriyle retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Odontojenik kistler; yaş, cinsiyet, anatomik yerleşim, yükseklik, genişlik, derinlik, dalgalı sınır, inferior alveolar sinirle ilişki, kortikal kemikte perforasyon ve ekspansiyon, maksiller sinüse doğru genişleme, gömülü diş ya da dişlerle ilişki, lezyon şekli, diş ya da dişlerdeki yer değişiklikleri, kök rezorpsiyonları, maksiller sinüste oluşan perforasyonlar, nazal havayolundaki daralmalar ve nazal kavitede meydana gelen rezorpsiyonlar bakımından istatistiksel olarak incelenmiştir. Erkekler (%64.3) çoğunlukta ve radiküler kistler (%54.8), dentigeröz kistlerden (%23.8) ve keratokistik odontojenik tümörlerden (%21.4) daha fazla bulunmuştur. En fazla 13-18 yaş grubunda (%71.4) görülen odontojenik kistler, maksilla anteriorda (%33.3) sıklıkla yerleşim göstermiştir. Dentigeröz kistlerin %100'ü uniloküler olup dalgalı sınır %0 bulunmuştur. Keratokistik odontojenik tümörlerde dalgalı sınır %100 ve ilgili dişlerde kök rezorpsiyonu %0 saptanmıştır. Pedodontide odontojenik kistlerin dağılımı ve özellikleri hakkında bilgi sahibi olmak, klinik ve radyolojik muayene sırasında bu lezyonların teşhis edilmesinde ve uygun tedavi planlamasının yapılmasında diş hekimlerine yardımcı olacaktır.
Forsus apareyi uygulanmış sınıf II kapanış bozukluğuna sahip hastalardaki iskeletsel değişikliklerin üç boyutlu değerlendirilmesi: KHBT çalışması
Bu tez çalışmasının amacı Forsus apareyi (Forsus Fatigue Resistant Device, 3M Unitek) uygulanan Sınıf II kapanış bozukluğuna sahip hastalarda meydana gelen iskeletsel değişimlerin Konik Hüzmeli Bilgisayarlı Tomografi (KHBT) görüntüleri kullanılarak üç boyutlu olarak incelenmesidir. Geriye dönük olarak planlanan bu çalışma, kliniğimize tedavi amacıyla başvuran ve sabit fonksiyonel aparey endikasyonu olup başka bir çalışma amacıyla Çukurova Universitesi Diş Hekimliği Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalında Forsus apareyi uygulanmadan önce ve çıkarıldıktan sonra çekilmiş KHBT görüntüleri bulunan 35 hasta üzerinden yürütülmüştür. Hastaların büyüme ve gelişim potansiyeli farklılıklarından dolayı peak pübertal dönem olarak 13-14 ve geç pübertal dönem olarak 15-17 yaşları arası iki alt grup oluşturulmuştur. Hastaların seçiminde iskeletsel Sınıf II dişsel Sınıf II Bölüm 1 kapanış bozukluğuna sahip olmasına, KHBT çekimi sırasında bireylerin 13-17 yaş aralığında olmasına, tüm daimi dişlerinin sürmüş, herhangi bir alt çene deviasyonu, sistemik problemi ve temporomandibular eklem problemi olmamasına, ANB açısının 4 dereceden ve overjet miktarının 5 mm'den büyük olmasına dikkat edilmiştir. Forsus apareyi uygulanmadan önce ve çıkarıldıktan sonra alınan KHBT görüntüleri incelendiğinde, Forsus apareyinin peak pübertal dönemdeki hastalarda daha fazla olmak üzere alt çene üzerinde uyarıcı etkisi olduğu görülmüştür. Üst çene üzerinde sagital yönde iskeletsel etki gözlemlenmemiştir. Dik yön oranlarında her iki grup için de değişiklik görülmemiştir. Her iki grup için de üst kesici dişlerin dikleştiği, alt kesici dişlerin devrildiği görülmüş, geç pübertal dönemdeki hastalarda bu durumun daha şiddetli olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak, Forsus apareyinin Sınıf II kapanış bozukluğuna sahip bireylerde olumlu yönde iskeletsel etkisinin bulunduğu ancak geç pübertal dönemdeki bireylerde bu iskeletsel etkinin sınırlı olduğu görülmüştür.
II. sınıf kapanış bozukluğuna sahip bireylerde "twin force bite corrector" ve forsus apareylerinin tedavi etkilerinin karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı II. Sınıf kapanış bozukluğuna sahip bireylerin tedavisi amacıyla kullanılan "Forsus" ve "Twin Force Bite Corrector" sabit fonksiyonel apareylerinin dişsel ve iskeletsel etkilerini karşılaştırmaktır. Geriye dönük olarak planlanan bu çalışma için Ç.Ü. Diş Hekimliği Fakültesi Ortodonti Ab. Dalı arşivi kullanılmış ve II. Sınıf kapanış bozukluğuna sahip bireylerin lateral sefalometrik radyografileri incelenmiştir. Çalışmaya II. Sınıf kapanış bozukluğuna sahip, Servikal Vertebra Maturasyon İndeksine göre büyüme atılım döneminde ( SVM II, SVM III) olan, Forsus veya Twin Force apareyleri ile tedavi edilmiş, başlangıç ve bitim kayıtları tam olan bireylerin kayıtları dahil edilmiştir. Çalışmada Forsus ile tedavi edilmiş 22 (ortalama yaş 12.3 ± 0.83), Twin Force Bite Corrector ile tedavi edilmiş 22(ortalama yaş 12.1 ± 0.98) birey olmak üzere toplam 44 bireyin tedavi öncesi ve tedavi bitiminde alınan lateral sefalometrik radyografileri kullanılmıştır. Radyografiler "Dolphin" sefalometri çizim programı kullanılarak bilgisayar ortamında çizilmiş ve ölçümler yapılmıştır. İstatistiksel analiz için bağımlı ve bağımsız t-testi kullanılmıştır. Yapılan istatistiksel analiz sonucunda Twin Force grubunda dik yönü gösteren açılarda (Posterior açılar toplamı, SN-GoGn p0.05; SN-Mandibular düzlem açısı p0.01) ve alt dudağın E çizgisine olan uzaklığında (p0.05) Forsus grubuna göre anlamlı derecede artış bulunmuştur. Forsus grubunda ise Twin Force grubuna göre alt kesici açılarında (IMPA) (p0.001) istatistiksel olarak anlamlı derecede artış meydana gelmiştir. Çalışmamızın bulgularına göre Twin Force Bite Corrector aygıtı bireylerin dik yön değerlerini Forsus'a göre daha fazla arttırmış, Forsus aygıtı ise alt kesici açılarında Twin Force aygıtına göre daha fazla artışa sebep olmuştur.