Nerve fibers
67 theses under this subject heading
Akut ve kronik bipolar bozukluklarda optik koherens tomografi ile retina sinir lifi tabakası, ganglion hücre kompleksi ve makula kalınlığının değerlendirilmesi
Amaç: Bipolar bozukluk (BB) hastalarında optik koherens tomografi (OKT) ile retina sinir lifi tabakası (RSLT), ganglion hücre kompleksi (GHK) ve makulayı değerlendirmek. Yöntem: Prospektif olan çalışmaya, Şubat 2019-Aralık 2019 arasında HMKÜ Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı tarafından takip edilen BB tip I tanısı alan 62 hastanın 62 gözü ile, kontrol amacı ile başvuran 63 sağlıklı gönüllünün 63 gözü dahil edildi. Hastalar; 5 yıl ve altı tanı süresi olanlar, 5 yıl üzeri tanı süresi olanlar ve tüm hastalar olarak 3 gruba ayrıldı. Kontroller; 1. kontrol, 2. kontrol ve tüm kontroller olarak 3 gruba ayrıldı. Tüm gruplara tam oftalmolojik muayene yapılıp, ardından OKT ile RSLT, GHK ve makula kalınlığı ölçümleri kaydedildi. Tüm grupların kendi kontrol grubuyla istatistiksel karşılaştırılması yapıldı. Bulgular: 5 yıl ve altı tanı süresi olan hastalarda; GHK açısından üst-temporal (81,25±7,35), üst (83,97±6,77), üst-nazal (84,66±6,43), alt-nazal (83,72±6,43), alt (81,75±7,52), alt-temporal (82,53±7,99); makula açısından santral (240,63±22,50), iç-temporal (304,13±16,74), iç-nazal (320,91±18,39), iç-üst (321,00±16,84), iç-alt (317,41±17,41); RSLT açısından temporal (69,03±9,50) kadranlarda anlamlı azalma saptandı. 5 yıl üzeri tanı süresi olanlarda, GHK açısından üst-temporal (79,37±7,22), üst (80,40±7,05), üst-nazal (80,97±9,44), alt-nazal (78,97±8,14), alt (76,87±11,23), alt-temporal (80,40±9,16); makula açısından iç-nazal (318,30±21,82), iç-üst (318,63±20,15), dış-üst (276,00±13,58), iç-alt (315,07±17,98); RSLT açısından temporal (112,27±21,94), nazal (115,57±22,67), üst (89,93±14,15) kadranlarda anlamlı azalma saptandı. Hastaların tümü değerlendirildiğinde, GHK açısından tüm kadranlarda [üst-temporal (80,34±7,29), üst (82,24±7,08), üst-nazal (82,87±8,18), alt-nazal (81,42±7,63), alt (79,39±9,73), alt-temporal (81,50±8,58)]; makula açısından santral (243,21±23,00), iç-temporal (301,16±39,59), dış-temporal (261,68±14,03), iç-nazal (319,65±20,00), iç-üst (319,85±18,40), dış-üst (279,65±13,60), iç-alt (316,27±17,59); RSLT açısından üst (115,24±19,52), nazal (66,92±11,68) kadranlarda anlamlı azalma saptandı (p˂0,05). Sonuç: BB hastalarında OKT ile tespit edilebilen dejeneratif değişiklikler olduğu gösterilmiştir. Bu değişiklikler, tanı süresi ile pozitif korelasyon göstermektedir. Anahtar kelimeler: Bipolar Bozukluk, Retina, Optik koherens tomografi.
Siyatik sinir hasarı oluşturulan ratlarda elektriksel stimülasyonun etkilerinin araştırılması
Sunulan çalışmada, siyatik sinir hasarı oluşturulan rat modelinde, elektriksel stimülasyonun sinir sistemi üzerine etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada 28 adet Wistar Albino rat (2 aylık, erkek, 250-300 g) kullanıldı. Her bir grupta 7 hayvan olup, 4 grup oluşturuldu; kontrol (K) grubu, elektriksel stimülasyon (ES) grubu, siyatik sinir hasarı (SSH) grubu ve siyatik sinir hasarı + elektriksel stimülasyon (SSH+ES) grubu. Deneysel siyatik sinir hasarı modeli, siyatik sinir 50 g/cm'lik bir kapanma kuvveti olan Yasargil FE 693 geçici anevrizma ile 2 dakika boyunca sıkıştırılarak yapıldı. Elektriksel stimülasyon 200 μs akım süresinde, 20 Hz frekansta, 2mA amplitude ile 20 dk 15 gün boyunca uygulandı. Çalışmanın sonunda tüm ratlar sakrifiye edildi. Siyatik sinir hasarı oluşturulan ratlarda elektriksel stimülasyonun sinirler üzerine olan etkileri, serum ve beyin dokusu beyin kaynaklı nörotrofik faktör (BDNF) ve sinir büyüme faktörü (NGF) düzeylerinın belirlenmesi, ELİSA analizleri ile ortaya konuldu. Beyin BDNF düzeyleri SSH grubunda, diğer gruplara göre anlamlı derecede yüksek ve K grubunda ise diğer gruplara göre anlamlı derecede düşük olduğu belirlendi (p<0,001). ES ve SSH grupları serum BDNF düzeylerinin, K ve SSH+ES gruplarına göre anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu (p<0,01). SSH grubu beyin NGF düzeyinin, K ve SSH+ES gruplarına göre anlamlı derecede yüksek olduğu belirlendi (p<0,05). SSH grubu ve SSH+ ES grubu serum NGF düzeylerinin, K ve ES gruplarına göre anlamlı derecede düşük olduğu bulundu (p<0,01). Siyatik sinir hasarı oluşturulmasından sonra elektriksel stimülasyon uygulamasının beyin BDNF düzeyinin artmasına, serum NGF düzeyinin ise azalmasına neden olduğu belirlendi. Sonuç olarak, siyatik sinir hasarı sonrası BDNF ve NGF nörotrofinlerinin salınımının ve elektriksel stimülasyonun bu salınıma etkisinin olabileceği düşünülmektedir.
Tiroidektomi yapılan hastalarda ses kalitesini etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi
Bu çalışma tiroidektomi yapılan hastalarda ses kalitesini değerlendirmek amacıyla yapılan prospektif bir çalışmadır. Muğla Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği'ne Mayıs 2019-Mart 2021 tarihleri arasında total tiroidektomi planlanan 62 hasta araştırıldı. Hastalarda aralıklı sinir monitörizasyonu kullanıldı. Sinir monitörizasyonunda sinyal kaybı yaşanmayan grupta ses kalitesi değerlendirildi. Hastaların preoperatif, postoperatif 1. ay, postoperatif 3. ay, postoperatif 6. ayda ses kalitesi objektif (akustik ve aerodinamik analiz) ve subjektif testlerle (SHİ-10, SİYKÖ) değerlendirildi. Objektif analizde anlamlı fark görülmedi (p>0,05). SHİ-10 ve SİYKÖ anketlerinde preoperatif ve postoperatif dönemde istatistiksel olarak anlamlı farklar görüldü (p<0,05). Rezeksiyon öncesi ve sonrası, sağ-sol rekürren sinir, sağ-sol vagus siniri amplitüt değerleri karşılaştırıldı. Her iki grup arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Cinsiyete göre, sağ-sol R1, R2, V1, V2 değerleri karşılaştırıldı, kadınlarda sol V1 amplitüdü daha yüksek bulundu (p=0,031). Sinir monitörizasyonu verileri ile objektif parametreler, SHİ-10 ve SİYKÖ anketlerinin korelasyonu araştırıldı. F0 parametresi postoperatif 1. ay (p=0,008) ve F0 6. ay (p=0,012) disseksiyon sonrası ve öncesi sağ rekürren siniri amplitüt farkı ile F0 postoperatif 6. ay değeri sol vagus disseksiyon sonrası ve öncesi amplitüt farkı ile pozitif korelasyon gösterdi (p=0,043). NHR parametresi ise postoperatif 1. ay sağ rekürren disseksiyon öncesi ve sonrası sinir amplitüt değişimi ile negatif korelasyon gösterdi (p=0,022). Malign ve benign hastalar, sinir monitörizasyon verileri, akustik parametreler, aerodinamik parametreler, SHİ-10 ve SİYKÖ anketlerine göre karşılaştırıldı. S/Z parametresi 6. ay (p=0,013) değeri ve ameliyat öncesi SHİ-10 anketinde (p=0,048) her iki grup arasında anlamlı fark vardı. Çalışmada sinir monitörizasyonunun sinyal kaybı gelişmeyen hastalarda foniatrik değerlendirmede güvenli olduğu gösterildi. Tiroidektomi öncesi ve sonrası ses bozukluğu değerlendirilmesinin önemli olduğu vurgulandı.
Karpal tünel sendromu hastalarında retinaculum musculorum fleksorumun myofascial olarak gevşetilmesi, median sinir mobilizasyonu ve tendon gliding egzersizlerinin kinesio taping bantlama tekniğiyle karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Karpal tünel sendromu (KTS), n. medianus'un karpal tünel içerisinde sıkışmasıyla oluşan ve en sık görülen tuzak nöropatidir. Bu çalışmada amacımız; KTS'li hastaların tedavisinde, fizik tedavide kullanılan kinesio taping bantlama tekniğinin ne kadar etkin olduğunu saptamak ve kinesio taping bantlama tekniğiyle retinaculum musculorum flexorum'un myofascial gevşetilmesi, n. medianus mobilizasyonu ve tendon gliding egzersizlerinin üçünün birlikte yapıldığı tedavi programının etkinliğini karşılaştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Gönüllü KTS'li 40 bayan hasta, iki gruba ayrıldı. Hastaların ilk grubuna 4 hafta boyunca haftada 5 gün retinaculum musculorum flexorum'un myofascial olarak gevşetilmesi, n. medianus mobilizasyonu ve tendon gliding egzersizleri; ikinci gruba pazartesi- perşembe günleri 4 hafta boyunca haftada 2 defa karpal tünel sendromu için uygulanan kinesio taping bantlama tekniği uygulandı. Her bir hasta tedavi öncesi ve sonrası Boston Semptom Şiddeti Skalası ve Boston Fonksiyonel Kapasite Skalası ile değerlendirilip, her grubun tedavisinin kendi içinde etkinliğinin ve iki grubun tedavi etkinliğinin birbiriyle karşılaştırılması yapıldı.Bulgular: Her iki grupta da tedavi öncesi ve sonrası Boston Semptom Şiddeti Skalası ve Boston Fonksiyonel Kapasite Skalası değerleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde azalmıştır. Egzersiz grubu ve bantlama grubu Boston Semptom Şiddeti Skalası'nda tedavi öncesi ve sonrası arasındaki fark karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmazken, Boston Fonksiyonel Kapasite Skalası'nda iki grup arasında anlamlı bir fark tespit edildi.Sonuç: Her iki grupta da KTS semptomları açısından olumlu etkiler sağlandığı tespit edilmiş, gruplar arasında istatistiksel olarak fark bulunmamıştır. KTS fonksiyonları açısından değerlendirildiğinde egzersiz grubu bantlama grubundan daha etkin çıkmıştır.Anahtar Sözcükler: Karpal tünel sendromu, n. medianus mobilizasyonu, sinir mobilizasyon egzersizleri, tendon gliding egzersizleri, kinesio taping bantlama tekniği.
Önkol median ve ulnar sinir kesilerinde uzun dönem tamir sonuçları
ÖZETÖnkol seviyesindeki periferik sinir yaralanmaları, fonksiyonel kayba ve ciddisosyal sorunlara neden olabilen durumlardan biridir. Biz çalışmamızda el bileği vedirsek seviyesi arasında median ve ulnar siniri kesilmiş ve kliniğimizde tedavi edilmiş50 hastayı otonom, motor ve duyu iyileşmesini retrospektif olarak değerlendirdik.Çalışmaya dahilen olguların yaş aralığı 7-71 (ort=33,16), takip süresi 1-17 yıl(ort=7,16 yıl), 50 olgunun 40'ı erkek, 10'u kadın idi. En sık etyolojik neden cam kesisi(33, %66) olarak belirlendi. Olguların 30 (%60)unun sağ üst ekstremitesi, 20'sinin(%40) sol üst ekstremitesi yaralanmıştı. Olguların 34'ü (%64) dominant ekstremitesiniyaralamıştı.1996-2011 yılları arasında önkol seviyesinde median ve ulnar sinir kesisinedeniyle kliniğimizde tedavi edilmiş 150 hastadan (dirsek ve el bileği arası, radiyalsinir kesisi hariç) son kontrollere gelen ve kayıtlardan ulaşılabilen 50 hasta retrospektifolarak incelendi.50 hastanın 21'inde median sinir, 19'unda ulnar sinir , 10'unda damedian ve ulnar sinir kesisi mevcuttu.Olguların 8'inde izole sinir kesisi, 15 olguda sinirve tendon kesisi, 27 olguda sinir, tendon ve arter kesisi mevcuttu. 50 hastadan 49'unaerken primer onarım uygulandı. Primer tamir uygulanan 49 olgudan 3'üne erken primeronarım esnasında defekt olması nedeniyle greft uygulandı.1 hastaya geç başvurduğuiçin nöroma eksizyonu ve sekonder onarım uygulandıSeddon değerlendirme ölçütlerine göre iyi ve çok iyi sonuç elde edilen mediansinir kesisi 19 (%90,5), ulnar sinir kesisi 17 (%89,5), ulnar ve median sinir kesisi 4(%40) olarak belirlendi. İzole sinir kesisi olan grupta seddon değerlendirme ölçütlerinegöre iyi ve çok iyi sonuç elde edilen olgu sayısı 6 (%75), sinir ve tendon kesisi olangrupta 14 (% 93,3) , sinir-tendon-arter kesisi olan grupta 20 (% 73,3) olarak belirlendi.Yaş gruplarına göre olgular incelendiğinde 0-18 yaş arası tüm olgularda (%100) çok iyisonuç alınırken, 46 yaş üzeri olgularda ise iyi ve çok iyi sonuç oranı ancak % 55,5 idi.Çalışmaya dahil edilen olguların 45'inde steriognosis mevcut idi(%90), 50olgudan 23'ünde VAS'a göre ağrı mevcuttu (%46).50 hastanın 5'inde PAM mesafesi
Bel ağrılı olgularda sinir mobilizasyonun yürüme ve ayakta duruş parametrelerine etkisi
Bel ağrısı toplumda en çok görülen sağlık problemlerindendir. Ağrı, fonksiyonel yetersizlikler, yürüme ve denge bozuklukları bel ağrısında sık rastlanan semptomlardandır. Bel ağrısında sinir mobilizasyon tekniklerinin etkilerini araştıran randomize-kontrollü çalışma sayısı oldukça azdır. Bu çalışmanın amacı, bel ağrılı olgularda sinir mobilizasyonun yürüme ve ayakta duruş parametrelerine etkisini araştırmaktı. Çalışmamıza 20 bel problemi tanısına sahip çalışma grubu (yaş ortalaması 39.45±8.55 yıl), 21 bel problemi tanısına sahip kontrol grubu (yaş ortalaması 38.33±9.70 yıl) ve 19 sağlıklı kontrol grubu (yaş ortalaması 35.94±9.70 yıl) olmak üzere 60 olgu dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan olguların demografik özellikleri kaydedilmiş ve çalışma ve kontrol gruplarında, ağrı şiddetinin değerlendirilmesi için Vizüel Analog Skalası, düz bacak kaldırma testi açısı, fonksiyonel düzeyleri saptamak için Oswestry Özürlülük Skalası tedavi öncesi ve sonrası uygulanmıştır. Yürüme ve ayakta duruş parametrelerinin ölçümü için Zebris-FDM-2 platformu kullanılmıştır. Çalışma ve kontrol gruplarının vizüel analog skalası ve Oswestry özürlülük skalası ölçümlerinde tedavi öncesi ve sonrasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0.05). Çalışma ve sağlıklı kontrol gruplarının düz bacak kaldırma testi ölçümlerinde anlamlı artış olduğu saptanmıştır (p<0.05). Sallanma ve çift destek fazı yüzdesi parametrelerinde üç grupta da ölçümler arasında anlamlı farklılık gösterdiği (p<0.05) fakat grupların birbirine üstünlüğünün olmadığı bulunmuştur(p>0.05). Çalışma sonucunda sinir mobilizasyonun ağrısız kalça fleksiyonu açısı ve fonksiyonelliğin arttırılması, ve ağrının azaltılmasında etkili bir yöntem olduğu gösterilmiştir. Sinir mobilizasyonu ile yürüme ve ayakta duruş parametrelerinde kazanımlar elde edilmiştir. Sinir mobilizasyon teknikleri bel ağrısının tedavisinde rutin olarak kullanılabilir. Farklı sinir mobilizasyon tekniklerinin değişik seans ve sayıda uygulanacağı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Elde iki nokta diskriminasyonu duyusunun incelenmesi
Sinir hasarının erken dönemde tanınması, tedavi giderlerini azaltmasının yanında iyileşme oranlarını da arttırmaktadır. Elde meydana gelen sinir hasarının tanısında yapılan nörolojik muayenenin bir parçası olan iki nokta diskriminasyonu (2ND) normal değerlerinin bilinmesi tanıyı da daha sağlıklı bir duruma getirecektir. Bu çalışmanın amacı, sağlıklı bireylerde elin palmar yüzünde 2ND değerlerini saptamak; cinsiyet, taraf, vücut kitle indeksi ve dominant el ile 2ND değerleri arasındaki ilişkiyi incelemektir. Bu çalışmaya, 100 erkek 100 kadın olmak üzere toplam 200 sağlıklı erişkin gönüllü katıldı. Elin palmar yüzünde 17 bölge belirlenerek 2ND değerleri saptandı, istatistiksel analizi yapıldı. Elin palmar yüzünde en küçük 2ND değeri her iki elde 2. parmağın distal falanksında saptandı. El dominansisi dikkate alınmadığında; sağ eli dominant bireylerin sol ellerinin 11 bölgesinin sağ ellerinden daha hassas olduğu tespit edildi. Sol eli dominant bireylerde, sol elde sadece 2 bölgenin sağ elden hassas olduğu saptandı. Kadınların sağ ellerinin 4 bölgesinin erkeklerden daha hassas olduğu, sol elde ise cinsiyet farkı olmadığı tespit edildi. Sağ elde 9 bölgede, sol elde ise 10 bölgede 2ND değerleri ile BMI arasında pozitif yönde çok zayıf korelasyon tespit edildi. Bireylerin eğitim durumu ile 2ND değerleri karşılaştırıldığında sağ elde 4, sol elde 3 bölgede istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu tespit edildi. Bu çalışmada, elin palmar yüzünde en hassas bölgelerin distal falankslar olduğu görüldü. Bu çalışma ile elde 2ND normal değer verilerinin, 2ND'nin normal değerlerini tespit etmek için yapılacak çalışmalara katkıda bulunacağını değerlendirmekteyiz. Anahtar Kelimeler: El dominansi, İki nokta diskriminasyonu
Strabismus olgularında retina sinir lifi tabakası kalınlığının optik koherens tomografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Ambliyopi ile birlikte olan ve olmayan strabismik hastaların retina sinir lifi tabakası kalınlığını mukayese ederek, retinal yapısal değişiklikleri belirlemek ve optik koherens tomografinin erken tanı aracı olarak değerini belirlemektir.Gereç ve Yöntem: Strabismusu olup ambliyopisi olmayan 20 hasta, strabismusu ve ambliyopisi olan 21 hasta ve 20 sağlıklı birey çalışmaya dahil edildi. Tüm olgularda tam bir oftalmolojik muayeneye ek olarak optik koherens tomografi ile retina sinir lifi tabakası kalınlığı ve maküla kalınlığı analizi yapıldı.Bulgular: Strabismusu olup ambliyopisi olmayan hastalarda (grup 1) üst kadran retina sinir lifi tabakası kalınlığı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede ince bulundu(p=0,038). Strabismusu ve ambliyopisi olan hastaların ambliyop gözleri (grup 2), ortalama retina sinir lifi tabakası, üst kadran ve alt kadran kalınlığı açısından kontrol grubuna göre istatistiksel olarak ince bulundu. Strabismusu ve ambliyopisi olan hastaların ambliyop olmayan gözleri (grup 3) ortalama retina sinir lifi tabakası, üst kadran ve alt kadran kalınlığı ise kontrol grubuna göre istatistiksel olarak ince bulundu(sırasıyla p=0,031; p=0,018; p=0,021). Strabismusu olup ambliyopisi olmayan hastaların (grup 1) nazal maküler kadran kalınlığı, strabismusu ve ambliyopisi olan hastaların ambliyop olmayan gözlerine (grup 3) oranla istatistiksel olarak anlamlı derecede ince saptandı(p=0,041). Grup 1'in alt maküler kadran kalınlığı, grup 2'den istatistiksel olarak ince saptandı(p=0,043). Strabismusu ve ambliyopisi olan hastaların ambliyop gözlerinin (grup 2) temporal maküler kadran kalınlığı, kontrol grubuna oranla istatistiksel olarak anlamlı derecede kalın bulundu(p=0,021). Strabismusu ve ambliyopisi olan hastaların ambliyop olmayan gözleri (grup 3) merkez maküla kalınlığı ve temporal maküler kadran kalınlığı açısından, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede kalın bulundu(sırasıyla p=0,065; p=0,005).Sonuç: Strabismus ve ambliyopide saptanan retina sinir lifi değişiklikleri, retinada yapısal hasarın olduğunu göstermektedir. İn vivo, non-invaziv bir görüntüleme yöntemi olan Optik Koherens Tomografi, strabismuslu olgularda ambliyopi erken tanı aracı olarak umut vaat etmektedir.
Iskemik optik nöropatili hastalarda klinik sonuçlarımız
İskemik Optik Nöropatili Hastalarda Klinik Sonuçlarımız Giriş-Amaç: Nonarteritik anterior iskemik optik nöropatili hastalarda steroid tedavisinin etkinliğini belirlemek. Gereç-Yöntem: Mayıs 2011- aralık 2014 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Nöroftalmoloji biriminde nonarteritik anterior iskemik optik nöropati tanısı ile takibi yapılan 12 hastanın 14 gözü çalışmaya alındı. Ani görme kaybı geliştikten itibaren ilk 2 hafta içinde başvuran; sistemik olarak kontrendikasyon bulunmayan 5 hastaya (7 göz) Hayreh protokolüne uygun olarak sistemik steroid tedavisi başlandı (Grup 1). Tedavisiz izlenen nonarteritik anterior iskemik optik nöropatili 7 hasta Grup 2'i oluşturdu. Olguların cinsiyeti, tanı yaşı, lateralite durumu, sistemik ve oküler risk faktörleri, görme keskinlikleri, görme alanları ve retina sinir lifi tabakası analizi yapılarak her iki grup karşılaştırıldı. Bulgular: Tedavi alan olguların Snellen eşeli ile alınan en iyi düzeltilmiş başlangıç görme keskinliği logMar 1,0±0,7 olarak, tedavisiz izlenen olguların logmar 0,8±1,0 olarak saptandı (p=0,689). Grup 1'in görme keskinliği farkı ortalaması (6ay-ilk) logMar -0,4±0,7, grup 2'nin logMar 0,03±0,3 olarak saptandı (p=0,126).Görme alanı parametreleri karşılaştırıldığında Grup 1; MD fark (son-ilk)-0,6±5,7dB , Grup 2'nin -3,3±6,5dB(p=0,7), PSD fark (ilk-son) 0,7±1,7dB ve -1,5±1,4 dB (p=0,192) olarak bulundu. Retina sinir lifi tabakası kalınlığı farkı ortalama-üst-nazal-temporal-alt kadran grup1 ve 2 olarak sırası ile 29,5±35,4μ, -45,7±29 μ (p=0,5), -26,1±30 μ, -43,8±37,2 μ (p=0,2), -12±9,3 μ, -49,1±54 μ (p=0,002), -17±22 μ, -45±29 μ (p=0,2), -22,5±18 μ, -66±55 μ (p=0,007) bulundu. Sonuçlar: Verilerin analizi sonucunda steroid başlanan grupta retina sinir lifi tabakası kalınlığında alt ve nazal kadranda incelmenin daha az olduğu istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sistemik kortikosteroid başlanmasının, görme keskinliği, görme alanı mean deviasyon ve patern standart deviasyon parametreleri, RNFL ortalama, üst ve temporal kadranlarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmasa da iyileşme olduğu görüldü.. Anahtar Kelimeler: Nonarteritik anterior iskemik optik nöropatili, steroid tedavisi, Retina sinir lifi tabakası, görme alanı,
Psikiyatrik rahatsızlık nedeniyle ssgi (seçici serotonin gerialım inhibitörü) grubu ilaç kullanan hastalarda gözün arka segment parametrelerinin incelenmesi
Amaç:Depresyon nedeniyle SSGİ grubu antidepresan ilaç kullanan hastalarda gözün arka segment parametrelerini değerlendirmek. Yöntem: Şubat 2017 ve Ağustos 2017 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları polikliniğine kontrol amaçlı gelen hastalarından oluşan prospektif, klinik, interdisipliner tek merkezli bir çalışmadır. Aynı tarihlerde hastaneye kontrol amaçlı başvuran, sistemik ve oküler hastalığı bulunmayan gönüllüler kontrol grubu olarak seçilmiştir. İlacı 1 yıldan az kullananlar; grup1, 1 yıl ve daha fazla kullananlar; grup 2 ve kontrol grubu; grup 3 olarak alt gruplara ayrıldı. Tüm hastalara tam oftalmolojik muayene ve spektral domain optik koherens tomografi (SD-OKT) ile retina sinir lifi tabakası (RSLT), santral fovea kalınlığı (SFK) ve koroid kalınlığı ölçümleri yapılmıştır. Bulgular: Çalışma grubunda (40 kadın, 12 erkek ) 52 hasta, kontrol grubunda (40 kadın, 12 erkek ) 52 hasta olmak üzere 104 hastanın 104 gözü değerlendirildi. Hem çalışma ve kontrol grubunda hem alt gruplarda gruplar arasında yapılan ikili karşılaştırmalarda yaş, cinsiyet, düzeltilmiş en iyi görme keskinliği (DEİGK), göz içi basıncı (GİB), sferik ekivalan (SE), cup/disk (C/D) oranları, ön arka aksiyel uzunlukları(AXL), SFK, RSLT ve koroid kalınlıkları açısından anlamlı fark saptanmadı (p >0.05). Sonuç: SSGİ kullanan ve kullanmayan olgular arasında gözün arka segment parametrelerinde anlamlı bir fark saptanmamıştır. Anahtar kelimeler: Depresyon, Antidepresan, Seçici Serotonin Gerialım İnhibitörü, Retina Sinir lifi Tabakası, Retina, Koroid
İkincil girişim tiroid kanser cerrahisinde sinir monitorizasyonunun laringeal sinir hasarı oranına etkisi
Amaç: Rekürren Laringeal Sinir hasarı az görülen ancak meydana geldiğinde yaşam kalitesini bozan önemli bir komplikasyondur.Bu prospektif randomize çalışmanın amacı tiroidektomi sırasında intraoperatif sinir monitorizasyonu kullanılan (İOSM) hastalar ile klasik görsel sinir diseksiyonu yapılan hastalar arasında karşılaştırma yaparak, İOSM'nin postoperatif rekürren laringeal sinir felci oranını azaltma, sinir bulma süresi ve operasyon süresine etkisini görmektir. Çalışmada ayrıca yöntemin, postoperatif serum kalsiyum, parathormon seviyelerindeki değişimleri üzerindeki etkileri incelenerek, Çukurova Üniversitesi Genel Cerrahi Kliniği olarak kendi verilerimizi literatüre sunma amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2012 ile Şubat 2017 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi AD polikliniğine başvuran ve çalışmaya dahil edilen 527 hasta nöromonitorizasyon kullanılan (Grup1; n=241), nöromonitorizasyon kullanılmayan (Grup 2; n=286) olmak üzere randomize edilerek iki gruba ayrıldı. Hastaların, yaş, cinsiyet, postoperatif patoloji sonuçları, yapılan ameliyatlar, preoperatif ve postoperatif serum kalsiyum ve parathormon değerleri, sinir bulma süresi, operasyon süresi, geçici ve kalıcı ses kısıklıkları ve komplikasyonlar istatiksel olarak incelendi. Bulgular: Monitör kullanılan ile kullanılmayan gruplar arasında geçici ve kalıcı ses kısıklığı açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Operasyon öncesi ve sonrası serum kalsiyum ve Parathormon seviyeleri arasında monitör kullanılmayan grupta belirgin düşme tespit edilmesine rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Gruplar arasında sinir bulma ve operasyon süreleri karşılaştırıldığında monitör kullanılan grupta anlamlı şekilde düşük saptandı. Sonuç: İOSM'nin kullanımının sinir bulma aşamasını hızlandırdığı ve buna bağlı olarak operasyon süresini kısalttığı gösterilmiştir. İstatistiksel olarak anlamlı olmasa da sinir hasarını önlemede olumlu katkı sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: Rekürren Laringeal Sinir, Nöromonitorizasyon, Tiroidektomi Komplikasyon.
Şizofreni hastaları ve sağlıklı kardeşlerinde retina sinir lifi tabakası ve makula kalınlığının karşılaştırılması ve bilişsel işlevler üzerine etkisi
Geçmiş yıllarda çok sayıda çalışma hem şizofreni hastalarında hem de sağlıklı kardeşlerinde çeşitli yapısal değişiklikler, erken duyusal anormallikler ve bilişsel eksikler göstermiştir. Optik koherens tomografi (OKT), retinanın yüksek çözünürlüklü kesitsel görüntülerini elde etmek için kullanılan nispeten yeni, invazif olmayan bir görüntüleme yöntemidir. Son yıllarda yapılan çok sayıda çalışma, şizofreni hastalarında, merkezi sinir sisteminin dolaylı bir göstergesi kabul edilen retina tabakalarının inceldiğini bildirmektedir ancak bilişsel işlevler ile ilişkisi henüz yeterince araştırılmamış bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilişsel işlevler ile ilişkisini araştırmak ve potansiyel bir endofenotip adayı olarak hastalarda görülenlere paralel olarak sağlıklı kardeşlerinde de retina tabakası değişikliklerinin gözlenip gözlenmeyeceğinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırma Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı Psikotik Bozukluklar Birimi'ne bağlı olarak poliklinikte izlenen DSM-5 tanı ölçütlerine göre şizofreni tanısı almış olan ve çalışmaya dahil edilme ve dışlama ölçütlerini karşılayan 28 adet remisyonda şizofreni hastası ve yaşam boyu herhangi bir kronik psikiyatrik, nörolojik veya organik hastalık tanısı konmamış 28 sağlıklı kardeş ve 28 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edilmiştir. Gönüllülere Stroop Testi, Wisconsin Kart Eşleme Testi, İz sürme Testi, Gözler Testi, Yüzde Dışa Vuran Duyguların Ayırt Edilmesi Testi, İma Testi uygulanmış, OKT çekimleri yapılmıştır. İstatistiksel analizler SPSS Statistics 22.0 programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Yapılan analizler sonucunda; kontrol grubunun bilişsel kapasitesinin hastalardan anlamlı derecede iyi olduğu, sağlıklı kardeş grubunun bilişsel kapasitesinin ise şizofreni hastaları ve sağlıklı kontrol grubu arasında yer aldığı görülmüştür. Gruplar arası karşılaştırmalarda makular hacim, makular kalınlık ve retina sinir lifi tabakası kalınlıklarında bir fark saptanmamıştır. Bunula birlikte cup hacim ölçümlerinde hasta grubunda kontrol grubuna göre her iki göz içinde istatistiksel olarak bir artış bulunmuştur. GHT-İPT kompleksi sol göz ortalama kalınlık hasta grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre azalmış olmakla birlikte benzer fark hasta kardeşi ve kontrol grubu arasında da saptanmıştır. Ancak hasta grubunda ve sağlıklı kardeş grubunda retina katmanları ile hem nörobilişsel hem de sosyal biliş testleri ile zayıf bir korelasyon bulunmuştur. Retina katmanlarının sosyal bilişi öngörmediği yapılan regresyon analizi sonucunda saptanmıştır. Sonuç: Bulgularımız, GHT-İPT incelmesinin genetik ve erken teşhis çalışmaları için yararlı bir endofenotip olarak umut verici olabileceğini, kullanılan antipsikotik ilaçlar ve metabolik değişkenler gibi karıştırıcı faktörlerden etkilenebilme olasılığı nedeni ile cup hacim ölçümlerinin ise tanı ve takipte kullanımı için henüz yeterli kanıt bulunmadığını düşündürmektedir. Bu nedenle şizofreni hastalarında yapısal retinal değişikliklerin bilişsel belirtilerin veya işlevselliğin prognozundan ziyade; yüksek riskli grupların belirlenmesinde önemli bir yeri olabileceği araştırılmaya devam edilmelidir. Bu alanın değerlendirilmesi, şizofreninin nörogelişimsel hipotezinin aydınlatılmasına katkı sağlayabilir.
Brakial pleksus yaralanması olan çocuklarda ayna terapisinin etkinliğinin incelenmesi
Çalışmamızın amacı brakial pleksus yaralanması olan çocukların rehabilitasyonunda uygulanan tedaviye dahil edilen ayna terapisinin etkinliğini araştırmaktır. Çalışmamıza rehabilitasyon merkezine devam eden brakial pleksus yaralanması tanısı almış 6-18 yaş arası çocuklar alındı. Brakial pleksus yaralanması olan 20 birey randomize olarak iki gruba ayrıldı. Birinci gruba (n=10) rutin fizyoterapi ve ayna terapisi, ikinci gruba (n=10) sadece rutin fizyoterapi programı uygulandı. Her iki grup da 16 seans tedaviye alındı. Bireylere tedavi öncesi ve tedavi sonrası Aktif Hareket Skalası (AHS), Modifiye Mallet Skorlaması (MMS), El Kavrama Gücü Ölçüm Testi, Parmak Kavrama Gücü Ölçüm Testi, Kutu ve Blok Testi (KBT), Dokuz Delikli Peg Testi (DDPT) ve Eklem Hareket Açıklığı Ölçümü yapıldı. Çalışmamızdaki tüm bireylerin yaş ortalaması 11.35±4.12 yıldır. Grup içi karşılaştırmalarda eklem hareket açıklığı değerleri açısından her iki grupta da değişiklik belirlenmedi (p>0.05). Ayna terapisi grubunda yalnızca el bileği eklem hareket açıklığı değerlerinde tedavi sonrası iyileşme görüldü (p<0.05). Aktif hareket skalası değerlerinde ve modifiye mallet skorlarında her iki grupta da değerlerde artış belirlenmedi (p>0.05). Ayna grubunda hem el kavrama gücünde hem de parmak kavrama gücünde artış belirlenirken, kontrol grubunda yalnızca parmak kavrama gücünde tedavi sonrası artış oldu (p>0.05). DDTT ve KBT değerlerinde her iki grupta da iyileşmeler saptandı (p<0.05). Gruplar arası karşılaştırmada ayna ve kontrol grubu tedavi sonrasında tüm parametreler açısından benzer bulundu. Çalışmamızda ayna terapisinin rutin rehabilitasyon protokolüne ilave edilmesinin herhangi bir üstünlüğü gösterilememiştir.
Periferik sinir yaralanmasında lokal koenzim Q10, E vitamini kullanımının klinik elektrofizyolojik ve histomorfolojik etkileri: Rat modeli
Periferik Sinir Yaralanmasında Lokal Koenzim Q10, E Vitamini Kullanımının Klinik Elektrofizyolojik ve Histomorfolojik Etkileri: Rat Modeli Amaç: Ratlarda oluşturulan siyatik sinir kesi tamir modelinde lokal Koenzim Q10 ve E vitamini kombinasyon kullanımının etkilerini göstermeyi amaçladık. Gereç-Yöntem: Çalışmamızda 40 adet ratın sağ siyatik sinirleri kesildi ve tamir edildi. Müdahale edilmeyen sol siyatik sinirler sham grubu olarak değerlendirildi. Sağ siyatik siniri opere edilen ratlar kontrol-4, kontrol-8, tedavi-4 ve tedavi-8 grupları şeklinde 4 gruba ayrıldı. Bu gruplar değerlendirme aşamasında histomorfolojik ve klinik ve elektrofizyolojik değerlendirmeler yapılmak üzere 2 gruba ayrıldı. Tedavi gruplarındaki ratlara 4 hafta süreyle, günlük olarak 0,01mg/kg Koenzim Q10 ve E vitamini kombinasyonu lokal olarak uygulandı. Ratlar 4. Ve 8. haftalarda termal plantar testleri yapıldıktan sonra sakrifiye edilerek histomorfolojik ve elektrofizyolojik deneyler yapıldı. Bulgular: Histomorfolojik incelemede özellikle tedavi-8 grubu kontrol grupları ile karşılaştırıldığında miyelinli aksonların sayısı önemli ölçüde artmış ve miyelin yapısı sham grubuna daha yakın olarak bulundu (kontrol-4. p<0,0001, kontrol-8 p<0,01). Elektrofizyolojik incelemelerde de latans süreleri karşılaştırıldığında özellikle tedavi-8 grubunda kontrol-4 grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düşük olduğu görüldü (p<0,05). Sonuç: Bu kanıtlara dayanarak Koenzim Q10 ve E vitamini kombinasyonunun periferik sinir yaralanmasında lokal olarak kullanımı histomorfolojik ve elektrofizyolojik incelemelerde etkili olduğu bulundu.
Ağir OUAS (obstruktif uyku apne sendromu) 'nda sinir iletim hızlarının ve sempatik deri yanıtlarının değerlendirilmesi
Obstrüktif uyku apne sendromu; uyku sırasında üst solunum yolu (ÜSY)'nda tekrarlayan obstrüksiyonlarla karakterizedir. Bu obstrüksiyona bağlı olarak, inspirasyonda en az 10 saniye süre ile hava akımı azalırsa hipopne, durursa apne olarak adlandırılır. Genellikle alveoler ventilasyonun azalması ile oksijen desatürasyonu, obstrüksiyon uzun sürerse hiperkapni ortaya çıkmaktadır. Apne veya hipopnenin sonlanması çoğunlukla arousal ile olmaktadır. Tekrarlayan arousallar uyku bölünmelerine ve gündüz aşırı uykuya eğilime yol açmaktadır. OUAS'nun arteriyel hipertansiyon, hiperkoagülabilite, azalmış serebral perfüzyon, ateroskleroz, kardiyak aritmi, koroner arter hastalığı, konjestif kalp yetmezliği, iskemik inme, aksonal periferik nöropati ve diabetes mellitus ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Son dönemde yapılan çalışmalarda OUAS'nun disotonomiye neden olduğu gösterilmiştir. Otonom sinir sisteminin disfonksiyonunda ortaya çıkan klinik belirtiler ortostatik hipotansiyon, kalp atım intoleransı, terleme bozukluğu, konstipasyon, diare, inkontinans, seksüel disfonksiyon, göz kuruluğu ve akomodasyon kaybıdır. Bu çalışmada Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji-Uyku polikliniğince ASDA (American Sleep Disorders Association) kriterlerine göre ağır OUAS (horlama, tanıklı apne ve gündüz aşırı uykululuk hali ile birlikte AHİ > 30) tanısı alan, periferik nöropatiye neden olabilecek ek hastalık, ilaç ve madde kullanımı olmayan 50 olgu değerlendirildi. Bu çalışmada Obstruktif Uyku Apne Sendromu (OUAS) hastalığının periferik sinirler üzerine olan etkisinin, sinir iletim hızları ve sempatik deri yanıtları ile aydınlatılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda posterior tibial sinir iletim amplitüd ve latans incelemeleri normal kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sural duysal sinir amplitüdlerinde de istatistiksel olarak anlamlı olmasada amplitüd düşüklüğünün olması dikkat çekicidir. Bu da bize alt ekstremitelerden başlayan dying back özelliğinde polinöropati gelişebileceğinin habercisidir. Bu çalışmada daha önceki çalışmaları destekler biçimde OUAS'ın periferik nöropati oluşumunu kolaylaştırabileceği düşünülmüştür. ENMG, OUAS'ta gözlenen otonomik disfonksiyonu saptamak için kolay uygulanabilir non-invaziv testlerdir. Bunların rutin kullanıma girmesiyle, OUAS'nda gözlenen otonomik disfonksiyonun erken tanısı, böylece de erken tedavisi mümkün olacaktır. Böylelikte otonomik disfonksiyona bağlı ortaya çıkan ani kardiak ölümlerin önüne geçmek mümkün olabilecektir. Bu nedenle yöntemlerin geliştirilmesi ve daha sağlıklı veriler elde edilmesi için daha geniş serili çalışmalara ihtiyaç vardır.
Siyatik sinir hasarı modeli oluşturulan ratlarda pirasetam ve hiperbarik oksijen uygulamasının sinir hasarının geri dönüşü üzerine etkisi
Amaç: Periferik sinir hasarı insidansı gelişmiş ülkelerde 13-23/100000 kişi yıl civarındadır. Periferik sinir hasarı birçok mekanizma sonucunda gelişmekle beraber tedavisi karmaşıktır. HBO tedavisi antiödem, antimikrobiyal, hiperoksijenasyon, neovaskülarizasyon, basınç, etkisi, reperfüzyon hasarını azaltmak gibi lokal ve sistemik etkilere sahiptir. Pirasetam bir GABA derivesidir. Periferik vasküler düzeyde birçok etkisi vardır. Klinik pratikte nootropik olarak kullanılır. Biz çalışmamızda periferik sinir hasarında pirasetam ve HBO tedavisinin sinir rejenerasyonu üzerine etkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Çalışmada 40 adet erişkin erkek Wistar Albino cinsi rat kullanıldı. Tüm ratlar 10'arlı 4 gruba ayrıldı. Grup K'ye deneysel olarak oluşturulan siyatik sinir hasarı sonrası standart bakım koşulları sağlandı. Grup HBO'ya siyatik sinir hasarı oluşturulup 14 gün süre ile hiperbarik oksijen tedavisi uygulandı (2.5 ATA basınçta 1 saat) uygulandı. Grup P'ye sinir hasarı oluşumu sonrası 14 gün süre 250mg/kg/gün dozunda günde 2 defa intraperitoneal olarak pirasetam uygulandı. Grup C'ye ise siyatik sinir hasarı sonrası 14 gün süre ile günde 1 saat 2.5 ATA basınçta hiperbarik oksijen tedavisi ve yine 14 gün süre ile intraperitoneal pirasetam 250mg/kg/gün olarak iki eşit doz halinde uygulandı. 14 gün sonra süreç tamamlanıp ratlar sakrifiye edildi. Alınan siyatik sinir örnekleri histopatolojik olarak değerlendirilirken, ratların kalplerinden alınan kan örnekleri biyokimyasl parametreler çalışılmak üzere saklandı. Sonuçlar: Grup K, Grup HBO ve Grup P ve Grup C'nin aksonal devamlılık ve kapiller oluşumu myelin kılıf oluşumu değerleri, arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p=0,281; p=0,418; p=0,931). Gruplar arasında fibroblast sayısı, influmatuar hücre sayısı değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmiştir (p=0,036, p=0,011), Grup P fibroblast sayısı değerleri Grup K'dan istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuş (p=0,025), diğer gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Grup K, Grup C ve Grup P inflamatuar hücre sayısı değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmiştir (p=0,011). Grup P inflamatuar hücre sayısı değerleri Grup K'ya göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. (p=0,037). Grup C'nin inflamatuar hücre sayısı değerleri Grup K'dan anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p=0,014). Grup K, Grup HBO, Grup P ve Grup C'nin S100B değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p=0,070). Grup K, Grup HBO, Grup P ve Grup C'ün HİF-1 alfa değerleri arasında istatistiksel olarak ileri olarak anlamlı farklılık gözlenmiştir (p=0,001). Grup K'nın HIF-1 alfa değerleri Grup HBO'den anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p=0,028). Grup K'nın HİF-1 alfa değerleri Grup P'den istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuş (p=0,001). Grup K'nın HİF-1 alfa değerleri Grup C 'den istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olarak gözlenmemiştir (p=0,012). Grup K, grup hbo Grup P ve Grup C nöron spesifik enolaz değerleri açısından anlamlı farklılık sadece Grup K ve Grup P arasında gözlemlenmiştir, (p=0,011) diğer gruplar arasında arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmiştir. Grup P'nin nöron spesifik enolaz değerleri Grup K'dan ileri anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p=0,006). Tartışma: Hiperbarik oksijen uygulamasının tedavi sonuçları kontrol grubuna benzer olarak bulunmuşken pirasetam tedavisi uygulanan grupta tedaviyi tam olarak etkilmemekle birlikte tedaviyi sınırladığı ve geciktirdiği yönünde bulgular mevcut olup, oksidatif stres parametreleri olan HIF-1 alfa ve nöron spesifik enolaz değerleri üzerine yaptığı değişiklikler de bu sonuçları desteklemektedir.
Alfa lipoik asit kullanan diyabetik nöropatili hastalarda sinir ileti çalışmalarının değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Alfa Lipoik Asit'in kişiler ve deneysel diyabetikler üzerindeki çalışma sonuçlarının sinir iletimini geliştirmesi ve önlemesi nedeniyle, 1 aylık peryotta sinir iletim çalışmaları ve semptomlar üzerinde alfa lipoik asidin etkinliğini belirlemeyi amaçladıkYöntem: Bu çalışma sensorimotor semptomlu metobolik olarak stabil ve kontrol altındaki 20 diyabetik hastayı kapsamaktadır. Her hasta için nöropati semptom skoru ve sinir ileti çalışmaları kaydedildi. 20 poliklinik hastasına rutin takip ve tedavi protokollerine ilaveten 1 ay boyunca oral olarak günde 1 kez 600 mg alfa lipoik asit tedavisi verildi. 1 ay sonra diyabetik nöropati semptom skoru ve sinir ileti çalışmalarındaki değişim belirlendiBulgular: Diyabetik nöropati semptom skorlarında düzelme bulundu (p<0.001).İkinci değerlendirmedeki sinir ileti çalışma sonuçları birincisiyle benzer olmasına rağmen hastaların çoğunda ikinci değerlendirmede daha iyi sonuçlar gözlendi. HbA1c ve kan glikoz düzeyleri ikinci olçümlerde farklıydı (sırasıyla p:0.003 ve p:0.001). Diyabetik nöropati semptom skorları, HbA1c ve kan glikoz düzeyleriyle koreleydi (p<0.001Sonuç: Potent bir antioksidan olan alfa lipoik asit hızlı ve önemli ölçüde duysal semptomları düzeltti. Hastaların rutin terapötik ajanlar ve alfa lipoik aside ek olarak herhangi başka bir ajan kullanmaması nedeniyle oral alfa lipoik asidin kan glikoz düzeyi ve semptomların kontrolüne yardımcı olması, sinir patofizyolojisine katkıda bulunan değişmelere bağlandı. Diyabetik nöropatilerde sinir ileti problemlerini tersine çevirme veya yavaşlatabilme etkisini gözlemlemek için oral alfa lipoik asit tedavisi ile nöropatik defisitlere odaklı uzun süreli çalışmalara ihtiyaç vardırAnahtar Kelimeler: Diyabetik nöropati, alfa lipoik asit, sinir ileti çalışmaları, diyabetik nöropati semptom skoru, HbA1c, kan glikoz düzeyi
Ratlarda deneysel siyatik sinir kesisinin onarılmasında klasik klasik sütür yöntemi ile siyanoakrilat uygulamasının karşılaştırılması
Giriş: Yıllardır sinir onarımında sınırlı sayıda sütürlü ya da sütürsüz teknikler düşünülmüş olup bu amaçla çok sayıda çeşitli teknikler kullanılmıştır.Amaç: Siyanoakrilat ile yapılan sinir tamirindeki rejenerasyon tamamlanıncaya kadarki süreci diğer yaygın kullanılan mikrosütür teknikleri ile kıyaslamaktır.Gereç ve Yöntemler: Anestezi için intraperitoneal ketamin hidroklorid 15 mg/kg (Ketalar) kullanılmıştır. Traş ve % 10 povidon-iyot ile ameliyat bölgesinin temizliğini takiben, supine pozisyonunda sol ön kalça ve uyluk boyunca longitudinal insizyonla femoral kas ayırılarak sol siyatik sinire ulaşıldı. Sural, peroneal ve tibial sinirlerin trifurkasyonundan 15 mm önce mikromakas ile keskin ve dik olarak kesildi (Resim-2)1. Grupta : Ratlara herhangi bir uygulama yapılmamıştır.2. Grupta: Kesik sinir 10/0 atravmatik naylon sütür marteryali ile uç-uca sütüre edildı.3. Grupta: Siyatik sinir kesisi sonrası 10/0 monoflament naylon sütür ile proksimal ve distal uç tutdurulacak, 2ml enjektore çekilmiş siyanoakrilatdan 0.2 ml uygulandı.Beşinci haftada EMG ve histolojik inceleme yapılmıştır.Bulgular:EMG ve histopatolojik değerlendirmeyle siyanoakrilat grubu ile klasik sütür yöntemi uygulanan grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gösterilememiştir. (p değerleri sırasıyla 0.606, 0.743 ve 0.888) (Tablo 8).Sonuç: Maliyetinin düşük olması, kolay öğrenilebilir olması, cerahi süresini kısaltması siyanoakrilat uygulamasının başlıca avantajlarıdır. Benzer çalışmalarla desteklenmek kaydıyla biz siyanoakrilat uygulamasının tedavide bir seçenek olduğunu belirtiyoruz.Anahtar Kelimeler: Rat, siyanoakrilat, periferik sinir
Multıpl sklerozlu hastalarda optik koherens tomografi ile saptanan retinal sinir lif kalınlığının, klinik özürlülük ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Multipl Sklerozda (MS) santral sinir sisteminin immun aracılıklı ve orta ergenlerde en sık non-travmatik kısıtlılık yaratan hastalığıdır. MS hastalığının kesin nedeni belirsiz olsada MS hastalığının patalojik belirtileri kan-beyin bariyerinin yıkımı, demyelinizasyon, gliosis, aksonal dejenerasyon ve nöron kaybıdır. MS hastalarında EDSS skorları hastalık yılıyla birlikte artmaktadır. Optik sinirdeki aksonal dejenerasyonun belirtisi ise Retinal Sinir Lifi Kalınlığı (RSLK) ölçümünde azalmadır. Bizim bu çalışmadaki amacımız Relapsing-Remitting formundaki MS?li hastalarında hastalık yılı ile birlikte EDSS skorlarında artma olurken, her iki gözde RSLK ölçümü ortalamasında azalma olduğunu göstermektir. Gereç ve Yöntem: 2010 yılında revize edilen McDonald?s kriterlerine gore kesin Relapsing-Remitting MS, Primer Progresif MS ve Sekonder Progresif MS tanısı alan 30 kişilik hasta grubunun EDSS skorları ile her iki göz Retinal Sinir Lifi Kalınlığı ortalamaları karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 30 hasta katılmıştır. Bu grubun 27 si kadın, 3 ü erkektir. Yaş ortalaması 31.8 idir, ortalama 5,75 yıllık kesin MS tanısı vardır. 30 MS hastasının 26 sında Remitting Relapsing MS tanısı vardır. Primer ve sekonder MS tanılı hastaların EDSS skorları ile RSLK ölçümleri arasında korelasyon bulunamamıştır. RRMS hasta grubunun EDSS skorları ile her iki göz RSLK ölçümü ortalaması arasında ters orantı bulundu. Sağ RSLK ortalaması ile EDSS skoru arasındaki Pearson Korelasyonu : -,767 (P<0,001), Sağ RSLK ortalaması ile EDSS skoru arasındaki Pearson Korelasyonu: -,786 (P<0,001) Bilateral RSLK ortalaması ile EDSS skoru arasındaki Pearson Korelasyonu: -,814 (P<0,001). Tartışma: RRMS hastalarında artan hastalık yılı ile birlikte retinal sinir lifi kalınlığında azalma ve EDSS skorunda artma olmaktadır. Bu çalışmadaki bulgularımız RRMS hastalarında ön görme yollarında subklinik bir aksonal kaybın olduğunu ve OKT ile EDSS skorlamasının hastalığın seyri ile nöron koruyucu tedavinin verimliliğinin takibinde kullanımını desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Multipl skleroz, EDSS, Optik koherens tomografi, Retinal Sinir Lifi Tabakası kalınlığı
Robotik radikal prostatektomi sonrası prostat üzerindeki sinir demetinin üç boyutlu olarak ortaya konulması (Prostat sinir demetinin haritalanması)
ÖZETBu çalışmada amacımız, sinir koruyucu olmayan RYRP sonrası prostat üzerindeki sinirlerin, sinir haritası çıkarıldıktan sonra 3 boyutlu rekonstrükte edilerek prostat üzerindeki dağılımlarını göstermekti.Kliniğimizde Kasım 2011 ve Nisan 2012 tarihleri arasında tek bir cerrah(Doç.Dr.Lütfi Tunç, Gazi ÜTFH,Üroloji A.D.) tarafından sinir koruyucu olmayan RYRP yapılan 6 vaka çalışmaya alınmıştır. Operasyon sonrası radikal prostatektomi spesmenleri 4 mm.'lik transvers dilimlere ayrılarak A4 kağıt üzerine her bir dilimin izdüşümü çizilmiştir. Spesmenlere Hematoksilen-Eozin boyama yapılmıştır. Toplam kesitlerden prostat apeks, orta kesim ve bazisden olmak üzere 2'şer kesit, mikroskopla incelenerek sinir haritası çıkarılmıştır. Sinir haritaları kullanılarak bilgisayar ortamında 3 boyutlu rekonstrüksiyon yapılmıştır.Bütün vakalarda, sinirlerin en fazla görüldüğü yer prostat posterolateraliydi. Toplam sinirlerin, %48,2'sinin prostatın posterolateralinde, %11,9'unun posteriorunda, %19'unun da anteriorunda yer aldığı saptanmıştır. Prostat apeksteki sinir sayılarının, orta kısım ve bazisteki sinir sayılarına göre daha az olduğu görülmüştür. Sinir liflerinin prostat çevresinde ışınsal tarzda yerleştiği saptanmıştır. Prostatın anterioruna dağılan parasempatik sinirlerin ereksiyona katkısı akılda tutulmalıdır.Sinir koruyucu cerrahide, onkolojik prensiplerden ödün vermeden, robotik cerrahi kullanılarak, interfasyal veya intrafasyal tekniklerin kullanılması erektil fonksiyon sonuçlarını olumlu yönde etkileyecektir.DSD anatomisi ve fizyolojisinin belirlenmesinde, robot yardımlı teknikle yapılan geniş sayılı vakaların, immünhistokimyasal ve 3 boyutlu rekonstrüksiyonla birlikte değerlendirilmesi daha verimli sonuçlar elde edilmesini sağlayacaktır.
Endometriozis, endometrioma veya adenomyozis tespit edilen kadınlarda endometrium C sinir liflerinin araştırılması
ÖZETEndometriozis tanısını koymak için altın standart günümüzde laparoskopidir. Bu çalışmada, endometriozis tanısını koyabilmek için laparoskopiye göre daha az invazif bir yöntem olarak endometriumdan biyopsi alınmış ve biyopsi materyallerinde C sinir lifleri araştırılmıştır. C sinir liflerinin oranları endometriozis, endometrioma, adenomyozis hasta grupları ile kontrol grubunda karşılaştırılarak endometriyal örneklemenin endometriozis tanısında yerini ortaya koymak amaçlanmıştır.Çalışmaya 20 endometriozis, 20 endometrioma, 20 adenomyozis tanısı konulan hasta ve bu patolojilerin olmadığı 20 hasta kontrol grubu olarak dahil edildi. Olguların tümünde operasyon esnasında endometriyal örnekleme yapıldı. Endometrial örneklere içerdikleri sinir liflerini belirlemek için S-100 ve PGP9.5 ile immunhistokimya boyama yapıldı. Elde edilen sonuçlar gruplar arasında Kruskal Wallis ve Mann Whitney U testleri kullanılarak karşılaştırıldı.Endometriozis, endometrioma ve adenomyozis hasta gruplarında C sinir lifi oranları kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Gruplar kendi aralarında karşılaştırıldığında adenomyozis ve endometrioma gruplarında endometriozis grubuna göre C sinir lifi oranı anlamlı olarak yüksek bulundu. Tüm hastalık grupları dismenore/disparoni varlığı ve C sinir lifi oranı açısından karşılaştırıldığında ise dismenore/disparoni varlığında C sinir lifi oranı anlamlı olarak yüksek bulundu. Endometriozis evresine göre C sinir lifi oranında ise anlamlı fark izlenmedi. Endometriyal biyopsinin yapıldığı menstruel dönem ile sinir lifi yoğunluğu arasında da ilişki izlenmedi.Endometriozis, endometrioma ve adenomyozis hasta gruplarında kontrol grubuna göre endometrium C sinir liflerinin anlamlı olarak artış göstermesi endometriyal biyopsi tekniğinin endometriozis tanısında basit ve güvenilir bir tanı yöntemi olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir.Anahtar Kelimeler: Adenomyozis, Endometriozis, Endometrioma, Endometriyal Biyopsi, İmmunhistokimya, Sinir Lifleri
Ratlarda duyusal sinir defektlerinin onarımında motor sinir köprüsü kullanımının ciltteki etkilerinin anti-neural-cell adhesion molecule (NCAM) kullanılarak saptanması
Bu çalısmada ratlardaki duyusal sinir defektlerinin onarımında motor sinirköprüsü kullanımının; denerve cilt bölgesindeki etkilerinin neural cell adhesionmolecule (NCAM) kullanılarak saptanması amaçlanmıs olup; bu konuyla ilgilidaha önce yapılmıs bir çalısma bulunmamaktadır. Gerçeklestirilen çalısmada süralsinir defektini onarmada, tibial sinirin köprü olarak kullanıldığı end-to-sidekoaptasyon tekniğini; opere edilmemis, süral sinirde defekt olusturulmus ve süralsinir defekti uç-uca onarılmıs rat gruplarında karsılastırmak ve etkiliğini ciltte testetmek amaçlanmıstır. End organ (cilt) etkilerini test etmek amacıyla tümnöronlardan erken ve geç gelisimsel dönemde eksprese olan ve nöronlarlakomsuluğu bulunan tüm hücrelerle bağlantısı bulunan NCAM aktivitesikullanılmıstır. Çalısmada denerve alanlara sahip ratlardaki NCAM aktivitesi,innerve ve reinnerve olduğu düsünülen cilt bölgelerine sahip ratlardaki NCAMaktivitesiyle karsılastırılmıstır Ağrıya karsı cilt duyarlılığını test etmede ciltçimdikleme testi kullanılarak süral sinir innervasyon alanındaki denervasyon vereinnervasyon basarısıda test edilmistir.Yapılan duyusal fonksiyon testi sonucunda; innerve grubun tümündeolumlu yanıt, denerve grubun tümünde olumsuz yanıt, reinnerve edilen her ikigrupta da %87.5 oranında olumulu yanıt alınmıstır. Yapılan immünohistokimyasal71incelemede ise; denerve edilen grup ile uç-yan koaptasyon metodu ile reinnerveedilen gruptaki NCAM ekspresyonu, innerve kabul edilen grup ile end-to sidekoaptasyon metodu ile reinnerve edilen gruba göre istatistiksel olarak anlamlıdüsüs sergilemistir.Daha önce yapılmıs pek çok çalısmada periferik sinir onarımında uç-ucaonarımın altın standart olarak belirtilmesi ve end-to side sinir onarımının uç-ucaonarımın mümkün olmadığı durumlarda alternatif yöntem olarak gösterilmesi;NCAM ekspresyonu açısından bizim yaptığımız çalısma ile uyusmamaktaydı.Ancak bu konuda yapılmıs fazla çalısma olmaması ve NCAM ekspresyonununend-to-side onarım ile anlamlı artıs göstermesi üzerinde durulması ve tartısılmasıgereken bir konu haline gelmistir.
Hiperlipidemik vakalarda sinir iletim incelemeleri ve serum grelin düzeyleri
Bu çalışmanın amacı, herhangi bir klinik semptomu ya da periferik nöropati düşündüren bulgusu olmayan hiperlipidemik vakalarda, sinir iletim anormalliği ya da kabul edilmiş elektrofizyolojik kriterlere göre periferik nöropatisi olup olmadığını saptamaktır. Ayrıca bu vakalarda, serum grelin düzeyleri belirlenerek, serum grelin düzeylerinin lipid profili ve sinir iletimiyle ilgili parametrelere olan etkisi incelenmiştir.Yaş ortalaması 47,3 (31-61) olan 45 hiperlipidemik vaka, (29 kadın,10 erkek) bu çalışmaya dahil edilmiştir. Yaş ortalaması 43( 31-68) olan 32 normolipidemik vaka (22 kadın,10 erkek) kontrol grubu olarak kabul edilmiştir.Tüm denekler litaratürdeki şekilde elektrofizyolojik inelemeden geçirilmişlerdir. Hiperlipidemik vakalar , median sinir 2.parmak-bilek segmentinde yavaşlamış duyu iletim hızı (p:0,003), küçülmüş BSAP amplitüdlerinin(p:0,024) yanı sıra sural sinirde yavaşlamış duyu iletim hızı (p:0,005) göstermişlerdir.Biyokimyasal, hematolojik, hormonal parametrelerin ve grelin düzeylerinin elektrofizyolojik parametrelerle ya da birbirleriyle herhangi bir ilişkisi saptanmamıştır.Hiperlipidemik vakaların genç olmalarının yanı sıra, lipid düzeyleri de çok yüksek değildi. Üst ve alt ekstremitelerinde distal duyu iletimlerinde anormallik saptanması, kontrolsüz hiperlipidemi ve yaşlanma ile zaman içinde, bu vakaların yaygın periferik nöropati geliştirmeye yatkınlıkları olabileceği yönündedir.İleride daha çok vakanın katılımının sağlandığı çalışmalarla, hiperlipideminin periferik sinir sistemi üzerine etkisini ve bu etkinin patofizyolojisini anlamamız mümkün olacaktır.
Primer açık açılı glokomda optik sinir başının optik koherens tomografi anjiografi ve retina sinir lifi analizi sonuçlarıyla değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada, primer açık açılı glokom (PAAG) hastalarında optik sinir başının optik koherens tomografi anjiografi (OKTA) ve retina sinir lifi tabakası (RSLT) analizi sonuçları ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Haziran 2015 - Haziran 2018 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Polikliniği'nde takipli hasta dosyaları taranarak gerçekleştirildi. Çalışmaya PAAG tanısı almış ve takibi yapılan 35 hasta ve oftalmolojik olarak patolojisi olmayan 35 olgu (kontrol grubu) dahil edildi. Tüm olguların dosyaları incelenerek OKTA ile peripapiller kapiller ve sinir başı vaskuler yoğunluk ölçümleri ve optik koherens tomografi (OKT) ile optik sinir başının RSLT analiz sonuçları kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya 35 PAAG tanılı olgunun 62 gözü ve 35 kontrol olgusunun 70 gözü dahil edildi. PAAG grubunda olguların yaşları 7-82 (yıl) aralığında olup yaş ortalaması 40,21±20,10 (yıl) idi. Kontrol grubunda olguların yaşları 15-49 (yıl) aralığında olup yaş ortalaması 35,84±8,51 (yıl) idi. PAAG hastalarında 18 kadın, 17 erkek, kontrol grubunda 15 kadın, 20 erkek bulunmaktaydı. Bu çalışmada gruplar demografik özellikleri bakımından istatistiksel olarak birbirine benzerdi. OKTA ile elde edilmiş vaskuler dansite sonuçları kontrol grubu ve PAAG' li gözler arasında karşılaştırılmıştır. Vaskuler dansite değerleri, PAAG tanılı hastalarda kontrol grubuna göre cihazın ölçümünü aldığı bütün segmentlerde istatistiksel olarak daha düşük bulunmuştur. OKT ile elde edilmiş RSLT kalınlıkları gruplar arasında karşılaştırıldı. RSLT kalınlığı bütün segmentlerde PAAG tanılı hastalarda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak daha düşük bulunmuştur. PAAG ve kontrol gruplarındaki olguların görme keskinliği ve göz içi basınç (GİB) değerleri karşılaştırıldı. PAAG grubunda görme keskinliği değerleri kontol grubuna göre istatiksel anlamlı olarak daha düşük bulundu. GİB değerleri karşılaştırıldığında PAAG grubunda ortalama GİB değerleri 16,41±6,74 mmHg, kontrol grubunda 14,55±2,63 mmHg olarak saptandı ancak bu farkın istatiksel olarak anlamlı olmadığı izlendi. OKTA ve RSLT ölçüm sonuçlarının PAAG tanılı hastaları ayırt etmede iyi bir sınır değeri (cut-off) olup olmadığını belirlemek amacıyla Receiver Operator Characteristics Curve (ROC) analizi yapılmıştır. Değerlendirme sonucunda OKTA ölçüm sonuçlarının PAAG'yi öngörmede tanısal değerleri olduğu görülmüştür. Sonuçlar değerlendirildiğinde optik sinir başı (OSB) tümü, peripapiller, temporal ve RSLT temporal superior sonuçlarının daha da iyi bir tanısal değere sahip olduğu görülmüştür. Bu çalışmada PAAG grubunun OKTA ve RSLT ölçümlerinin görme keskinliği değerleri ile ilişkisi incelendi. RSLT inferior temporal ve nasal alan sonuçları ile görme keskinliği arasında anlamlı bir ilişki olmadığı izlenmiştir. OSB inferior nasal ve inferior temporal vaskuler dansite değerlerinin görme keskinliği ile ilişkisi saptanmamıştır. OSB Superior temporal vaskuler dansite değerleri ve görme keskinliği arasında ise istatistiksel anlamlı olsa da zayıf bir ilişki tespit edilmiştir. OSB tüm imaj, disk içi, peripapiller, nasal, superior nasal ve temporal vaskuler dansite ölçümlerinin görme keskinliği değerleri ile arasında istatistiksel olarak anlamlı orta derecede pozitif yönlü bir ilişki saptanmıştır. Buna göre bu çalışmada, OSB tüm imaj, disk içi, peripapiller ve nasal ölçümleri yüksek olan glokomlu hastaların görme keskinlikleri de ilişkili bir şekilde yüksek bulunmuştur. Sonuç: PAAG hastalarının seyrinde ortaya çıkabilecek OSB hasarında OKTA ile vaskuler yoğunluklarının ölçümleri ve OKT ile RSLT kalınlıklarının analiz edilmesi yardımcı tanı yöntemi olarak kullanılabilir. Anahtar Kekimeler: Primer açık açılı glokom, optik koherens tomografi anjiografi, optik koherens tomografi, retina sinir lifi analizi, optik sinir başı