Ovarian diseases
67 theses under this subject heading
Prematür ovaryan yetmezlikle XPD ve XRCC1 DNA tamir gen polimorfizminin ilişkisi
Prematür ovaryan yetmezlik (POF), reprodüktif yaş grubundaki kadınların yaklaşık %1'ini etkileyen, 40 yaşın altında ovaryan fonksiyonların kesilmesine artmış gonadotropin ve düşük östrojen seviyelerinin eşlik ettiği heterojen bir tablodur. POF vakalarının %90'ında etiyolojik faktör belirlenememektedir. Kadınların tüm reprodüktif hayatları boyunca sahip oldukları yedi milyon oositten sadece 500'den azı ovule olabilmektedir. POF'un ovaryan gelişim sırasındaki folikül sayısının düşük olmasından ya da folikül kayıp hızındaki bir artıştan kaynaklanıyor olabileceği düşünülmektedir. Epidemiyolojik çalışmalarda DNA hasarlayıcı ajanlara maruziyetin fertilitede azalmaya ve folikül sayısında kayba neden olduğu gösterilmiştir. DNA tamir geni polimorfizmleri DNA tamir enzimlerinin fonksiyonlarını değiştirebilmekte ve tamir edilmeyen DNA hasarları apoptozisi tetikleyebilmektedir. Bu nedenle biz bu çalışmada, Türk toplumunda idiopatik POF ile XPD ve XRCC1 polimorfizmlerinin ilişkili olup olmadığını araştırdık. Bu amaçla POF ve kontrol grubunda XPD-Lys751Gln, XRCC1-Arg194Trp ve XRCC1-Arg399Gln polimorfizmlerinin sıklığı analiz edildi. Hasta grubu yaşları 17-39 arasında değişen 25 POF hastasından oluşturuldu. Yaşları 21-64 arasında olan, 40 yaşından sonra menapoza girmiş olan ya da halen düzenli adet gören 25 kadın kontrol grubuna dahil edildi. Standart metodlar kullanılarak periferik kandaki lökositlerden DNA analizi yapıldı. Polimorfizmlerin tespiti bir LightCycler-System ile floresan işaretli hibridizasyon probları kullanılarak erime eğrisi analizi ile yapıldı. Yaptığımız çalışmada araştırılan polimorfizmlerin genotip dağılımları ve allel frekansları açısından POF ve kontrol grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı. XPD-Lys751Gln polimorfizmi için Gln/Gln+Lys/Gln genotipi sıklığı POF grubunda kontrol grubuna göre anlamlı ölçüde daha düşük bulundu. Bu çalışmada 751Gln allelinin POF'a karşı koruyucu bir rolü olduğu bulundu.
Endometrioma tanısı alan hastaların servikal sürüntülerinde spektroskopik değişimlerin saptanması
Amaç: Bu araştırma ile endometrioması olan kadınlarda servikal sürüntü örneklerinde Fourier dönüşümlü kızılötesi spektroskopi (Fourier transform infrared spectroscopy - FTIR) bulgularının sağlıklı kontrollere göre farklılık gösterip göstermediğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Endometrioma tanısı ile takip edilen 52 hasta ile jinekolojik yakınması veya tanısı konulmuş jinekolojik bir hastalığı olmayıp rutin servikal sürüntü taraması için polikliniğe başvuran 52 sağlıklı kadın araştırmaya dahil edilmiştir. Katılımcılardan sitobrush ile Pap smear alınmasını takiben pamuklu çubuk vasıtasıyla sürüntü örnekleri alınmıştır. Örneklerin FTIR spektrumları zayıflatılmış toplam yansıma (attenuated total reflectance - ATR) yöntemi ile 4000-600 cm-1 aralığında kaydedilmiştir. Bulgular: Analiz sonucunda elde edilen örnek spektrumları görsel olarak morfolojik yönden incelenerek dalga paternleri yönünden benzerlik gösteren spektrumlara sahip örnekler istatistik analiz için seçilmiştir. İstatistiksel analize endometrioma grubundan 24 ve kontrol grubundan 20 katılımcının örnek spektrumları dahil edilmiştir. 2350 cm-1 'de karbondioksit molekülünü yansıtan tepe ve 1050 cm-1 'de oligosakkarid ve polisakkarid içeriğini yansıtan tepe altında kalan alanların ortalama değerlerinin endometriozis grubunda, sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde daha fazla olduğu bulunmuştur (sırasıyla U= 151,0, P < 0,05 ve U= 154,0, P < 0,05). Lipid, yağ asidi, protein, nükleik asit, fosforile protein ve fosfolipid bileşenlerini yansıtan dalga numaralarında tepe altında kalan alanlarda gruplar arası anlamlı fark bulunamamıştır. Sonuç: Servikal sürüntü örneklerinin FTIR spektroskopisinin, endometriomanın neden olduğu moleküler değişiklikler hakkında bilgi verme potansiyeline sahip olduğu düşünülebilir. FTIR spektroskopinin tanıda kullanımı için daha fazla bilimsel veriye ve daha büyük bir örneklemde, cerrahi yolla tanı konulmuş endometrioma vakalarının dahil edildiği, ileri kemometrik analizlerin sürece eklendiği araştırmalara ihtiyaç bulunmaktadır.
Arı sütünün ovaryum kanser hücrelerinin proliferasyonu ve apoptozisi üzerine etkisi
Arı sütü, antitümörik, antibakterial, antiallerjik, antikanserojenik ve immünomodülatör gibi pek çok biyolojik aktiviteye sahip doğal bir birleşiktir. Ovaryum kanseri, en sık görülen kanser türleri arasında dördüncü sırada yer almakta ve özellikle epitelyal over kanseri, tüm ovaryum malign hastalıkların yaklaşık % 90'ını oluşturmaktadır. Sunulan çalışmanın amacı, arı sütünün farklı doz ve sürelerinin, epitelyal ovaryum kanserleri içinde görülme sıklığı en fazla olan seröz tipte epitelyal over kanseri üzerine proliferatif veya apoptotik etkilerinin araştırılmasıdır. Bu amaçla, Skov-3 insan over adenokarsinoma hücre soyundaki hücreler, McCoy besiyerinde çoğaltıldı ve 6'lı well platelere ekildi. Arı sütünün stok solüsyonu hazırlandı (1000mg arı sütü 10ml distile suda çözdürülerek) ve hazırlanan stok çözeltiden 1mg/ml, 5mg/ml, 10mg/ml, 20mg/ml ve 50mg/ml arı sütü dozları medyum içine eklenerek 24, 48 ve 72 saat boyunca inkübe edildi. Arı sütü uygulaması sonrasında, yapılan hücre canlılık testini (Tripan Blue) takiben, arı sütünün proliferatif etkisini belirlemek amacıyla Ki-67, apoptotik etkisini belirlemek amacıyla aktif caspase-3 ve aktif PARP-1R ifadeleri immunositokimyal ve immunfloresan yöntemle incelendi. Ayrıca apoptozisin belirlenmesi için kullanılan TUNEL yöntemi ile immunositokimyasal ve immunfloresan bulgular desteklendi. Deneylerin sonucunda, arı sütünün 1mg/ml ve 24 saat uygulamasının hücre proliferasyonu ve apoptozis üzerine etkili olmadığı, ancak genel olarak 50 mg/ml'lik 72 saat arı sütünün kanser hücrelerinde proliferasyonu inhibe ettiği, apoptozisi ise indüklediği belirlendi. Sonuç olarak, ovaryum kanseri üzerine alternatif bir tedavi olarak arı sütünün, gerek monoterapik gerekse kombine kullanımının yeni deneysel protokollere temel oluşturabileceği düşünülmektedir.
Over kanserinde klinik ve laboratuvar parametrelerin sağkalım ileilişkisi
Giriş ve amaç: Over kanseri, jinekolojik kanserler arasında en sık görülen ikinci kanserdir ve ayrıca en sık ölüm sebebidir. Over kanserinin prognozu hastalığın evresiyle yakın ilişkilidir. Literatürde over kanseri ile ilgili olarak klinik ve laboratuar parametreleri ile sağkalım arasındaki ilişkiyi gösteren yeterli çalışma mevcut değildir. Bu nedenle çalışmamızda, over kanserli hastaların tanı anındaki evreleri, metastaz yerleri, parite ve gravite sayıları, menopoz yaşları, uygulanan tedaviler, laboratuar parametreleri (CA-125, CEA, CRP, albumin, kreatinin) ile genel sağ kalım (GS) ve progresyonsuz sağ kalım (PFS) arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Materyal-Metod: Bu çalışmada, 11.04.2012 ile 18.12.2020 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalına başvurmuş ve over kanseri nedeniyle tedavi edilen 83 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların GS, PFS ve demogratif verileri ile , laboratuar parametrelerini, tanı anındaki evrelerini, metastaz yerlerini karşılaştırdık. Bulgular: Hastaların tanı anında ortanca yaşı 57 (min-max:18-85) idi. Menapoz döneminde olan 70 hastanın ortanca menapoz yaşı 48 (min-max:18-57) idi. Tanı anında 63 hastada asit mevcuttu. Hastalarda en sık saptanan histopatolojik alt tip HGSC (High grade serous carcinoma) (65 hasta) iken en az saptanan alt tip ise brenner tümörü idi. Tüm hastaların %41'i (34 hasta) tanı anında Evre IIIC hastalığa sahipti. Hastaların %72.3'ünde (60 hasta) tanı anında metastatik lezyonlar mevcuttu. En sık metastaz yeri %37.3 (31 hasta) ile kolon ve ince bağırsak idi. Hastaların %26.5'inde (22 hasta) WT1 ile boyanma mevcuttu. Östrojen ile boyanma oranı %34.9 (29 hasta) ve progesteron ile boyanma oranı ise %30.1 (25 hasta) idi. Hastaların ortalama GS 36.85±24.18 ay ve ortanca GS 31.5 (1.4-91.8) ay olarak hesaplandı. Elde ettiğimiz verilere göre ortanca sağkalım oranı 12 ay için %93, 24 ay için %81.6, 36 ay için %69.9 ve 60 ay için ise %43.9 idi. Çalışmamızda hastaların tanı anındaki CA-125 ve WT1 boyanma özelliği ile GS arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı. Hastaların GS süresi tanı anındaki CA125 değeri düşük olanlarda yüksek saptandı (p=0.011). Aynı şekilde tümörü WT1 ile boyanma özelliği göstermeyen hastaların GS süresi anlamlı derecede yüksek saptandı (p=0.036). Hastaların ortalama PFS süresi 19.12 ± 16.33 ay, ortanca PFS süresi ise 13 (12 -91.8) ay olarak saptandı. Çalışmamızda WT1 boyanma özelliği ile PFS arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (p=0.040). Tümörü WT1 ile boyanma özelliği gösteren hastaların PFS anlamlı derecede yüksek saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızdaki sonuçlar göz önünde bulundurulduğunda over kanserinde postmenopozal dönemde batında asitin çok sık bir bulgu olduğu görülmektedir. Özellikle erken postmenapozal kadınlarda yeni gelişen asitte over kanseri ayırıcı tanı olarak mutlaka akılda bulundurulmalıdır. Ayrıca çalışmamızın sonuçlarına göre over kanserli hastalarda metastaz açısından ilk değerlendirilmesi gereken sisteminin gastrointestinal sistem olduğu görülmektedir. Genel sağkalımı göstermede WT1 ve tanı anındaki CA125 düzeyinin önemli birer belirteç olduğu düşünülmektedir. Tek başına bir parametrenin PFS'i tahmin etmede yeterli olmayacağı görülmektedir. Birden çok parametreyi bir arada kullanarak geliştirilecek modeller ile PFS tahmin çalışmalarının daha doğru sonuçlar verebileceği düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Genel sağkalım; Progresyonsuz sağkalım; WT-1; Östrojen; Progresteron; Over kanseri
Gaziantep ilinde meme ve/veya over kanseri tanısı almış olgularda BRCA1/BRCA2 gen mutasyonlarının retrospektif olarak klinik ve demografik özelliklerinin araştırılması
Patojenik BRCA1/BRCA2 gen mutasyonu taşıyan bir kadının hayatı boyunca meme ve/veya over kanserine yakalanma ihtimali yüksek olasılıklıdır. Meme kanseri ve/veya over kanseri olgularında BRCA1/BRCA2 gen mutasyonlarının türleri klinik ve demografik özelliklerini belirlemektir. Bu çalışmada Gaziantep ilinde iki merkezli meme ve/veya over kanseri tanısı almış olgularda BRCA1/BRCA2 gen analizi kriterlerini karşılayan 104 olgunun dosyaları seçilmiştir. Hastaların; yaş, cinsiyet, komorbidite, BRCA1/BRCA2 mutasyonu, saptanan mutasyonun lokasyonu, değişen proteinin ismi, cDNA change kısmı, tanı tarihi, menopoz durumu, ailede kanser öyküsü, histopatolojik alt tipi, immunhistokimya alt tipleri, hormon reseptör pozitif hastada östrojen reseptör progesteron reseptör düzeyi, Kİ67 indexi, tanı anında evresi, profilaktik mastektomi, profilaktik ooforektomi, exitus tarihi, genetik test sonuçları değerlendirilmiştir. BRCA1 ve BRCA2 mutasyonu tespit edilen hastaların gen lokasyonlarına bakıldığında en sık genetik mutasyonların ekzon 11'de; n=35 (%31.82) meydana geldiği, ikinci sıklıkla ise ekzon 10'da; n=25 (%22.73) meydana geldiği tespit edilmiştir. Hasta olan veya olmayan genetik mutasyon saptanan hastalarda en fazla tespit edilen protein değişimi c.3318C>G n=6 (%5.8) iken; ikinci sıklıkla görülen protein değişimi c.9317G>A n=4 (%3.8) olarak tespit edilmiştir. BRCA1 ve BRCA2 genetik mutasyon tespit edilen hastaların tanı anında menopoz durumu açısından postmenopozal grupta yükseklik açısından anlamlı farklılık tespit edilmiştir (p=0.024*).Kanser tespit edilen 84 BRCA1 ve BRCA2 mutant hastaları histolojik grade açısından değerlendirdiğimizde yüksek grade açısından anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0.040*). Yine kanser tespit edilen BRCA1 ve BRCA2 mutasyonu olan 84 hasta tümör bölgesine göre (bilateral, sağ, sol) sol lokalizasyonu daha fazla saptanmıştır (p=0.001*). Meme kanseri olan hastaların genel sağkalım süresi 153 ay, over kanseri olan hastanın genel sağkalım süresi 43 ay bulunmuştur. Mutasyon pozitif olguların hormon reseptörleriyle ilişkileri, yaşı, evresi, aldığı tedavileri, geçirdiği operasyonlar ve yakınlarındaki pozitiflik yakalandığı zaman mutasyon saptanan kişilerin ileriki yaşlarında hastalığa yakalanma insidansları, profilaktik tedaviler (mastaktomi,ooferektomi gibi), morbidite ve mortaliteyi azaltma, takip süreçleri açısından bizlere yardımcı olacaktır. Anahtar Kelimeler: BRCA1 geni, BRCA2 geni, meme kanseri, over kanseri
Polikistik over sendrom tanılı hastaların kan serum değerlerinde DNA hasarı ve oksidatif stresin değerlendirilmesi
Amaç: Polikistik over sendrom (PKOS) tanılı kadınlarda biyokimyasal androjen yüksekliği olan ve olmayan kadınların kan serumlarında oksidatif stres ve DNA hasarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma Nisan 2022 ve Kasım 2022 tarihleri arasında prospektif kohort olarak yürütüldü. Rotterdam kriterlerine göre PKOS tanısı konulan 16-40 yaş arası kadınlar ve sağlıklı kontrol hastaları dahil edildi. Çalışmaya toplam 178 hasta dahil edildi ve hastalar 3 gruba ayırıldı. 1. grup androjen yüksekliği olmayan PKOS'lu kadınlar, 2.Grup androjen yüksekliği olan PKOS'lu kadınlar ve 3.Grup sağlıklı kontrol hastalarından oluşmaktadır. Hastaların tümünden adetlerinin 2-5. gün arasında kan tahlilleri istenmiştir. Alınan bu örneklerden hormonal, metabolik ve lipid parametreleri bakılmış ve ayrıca kan serumlarından oksidatif stres ile DNA hasarı varlığı değerlendirilmiştir. Çalışma sonunda biyokimyasal androjen yüksekliğinin PKOS'lu kadınlarda oksidatif stres ve DNA hasarı üzerine etkisi ile metabolik parametreler ile ilişkisi incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya toplamda 178 hasta dahil edilmiştir. Rotterdam kriterlerine göre 112 PKOS hastası ve 66 kontrol hastası alınmıştır. PKOS hasta grubu androjen yüksekliği olan ve olmayan iki gruba ayrılmıştır. Gruplar arasında demografik özelliklerden VKİ en yüksek hiperandrojenemik PKOS grubunda bulunmuştur. Çalışma sonucunda hiperandrojenemik PKOS'lu grupta oksidatif stres hasarı, inflamatuvar marker ve DNA hasar değerleri artmış olarak bulunmuştur (p<0,05). Çalışmamızda androjen yüksekliği ile metabolik parametreler arasında ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamızda biyokimyasal hiperandrojenemik PKOS'lu hastalarda artmış oksidatif stres hasarı, kronik inflamasyon ve DNA hasarı tespit ettik. Nonadrojenik PKOS'lu kadınlar da sağlıklı grup ile karşılaşılaştırıldığında oksidatif stres, kronik inflamasyon ve DNA hasarının artmış olduğunu bulduk. Fakat androjen yüksekliği ile metabolik parametreler arasında anlamlı bir ilişki tespit edemedik. PKOS ile metabolik sendrom ve lipid profili arasında anlamlı bir fark izlenmemiştir. Anahtar kelimeler: PKOS, hiperandrojenemi, DNA hasarı, oksidatif hasar, kronik inflamasyon
Over torsiyonu modeli oluşturulan sıçanlarda high sensitive C-reactive protein seviyelerinin tanısal değeri
Amaç: Deneysel olarak over torsiyonu modeli oluşturduğumuz sıçanlarda yüksek duyarlıklı C-reactive protein (hs-CRP) seviyelerinin erken tanıda yeri ve önemi araştırılmıştır. Over dokusunda iskemiye bağlı meydana gelecek hasarın boyutlarını hs-CRP düzeyinde değişiklikler ortaya koyup koymadığı incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Bu randomize kontrollü deneysel çalışma Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Etik Kurulu izni ile, olarak Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı tarafından yürütüldü. Sprague-Dawley cinsi toplam 18 adet dişi sıçan çalışmaya dahil edilerek üç gruba ayrıldı. Grup 1 (Sham grubu): Sadece laparotomi uygulanan kontrol grubu (n=6), Grup 2: iki saat süreyle iskemi oluşturulan torsiyon modeli grubu (n=6), Grup 3: dört saat süreyle iskemi oluşturulan torsiyon modeli grubu (n=6). Her üç gruptan işlem öncesi ve sonrası kan örneği alındı. Bu örneklerde hs-CRP düzeyi ölçüldü. Sıçanların over materyalleri ışık mikroskobunda histolojik olarak skorlandı. Histopatolojik bulgular ve hs-CRP sonuçları değerlendirildi. Bulgular: Yapılan biyokimyasal değerlendirmede her üç grupta hs-CRP seviyelerinin işlem öncesi değerler anlamlı fark saptanmadı (p=0,37). Her üç grupta işlem sonrası değerler anlamlı fark saptanmadı (iki saat iskemi için p = 0,2; dört saat iskemi için p = 1). Hs-CRP seviyesindeki artış gruplar arasında kıyaslandığında Grup 2'deki artışta Grup 1'e göre (p < 0,001), Grup 3'deki artışta Grup 2 ve Grup 1'e göre anlamlı fark saptandı (sırasıyla, p < 0,001, p < 0,001). Histolojik değerlendirmede; Grup 2'de Grup 1'e göre interstisyel ödem (p = 0,3), hemoraji (p = 1), foliküler hücre dejenerasyonu (p = 0,56) ve iltihabi hücre infiltrasyonu (p = 1) arasında anlamlı fark gözlenmezken konjesyon bulguları arasında anlamlı fark izlendi (p = 0,01). Grup 3 ile Grup 2 kıyaslandığında interstisyel ödem (p = 1), konjesyon (p = 1), foliküler hücre dejenerasyonu (p = 0,241) ve iltihabi hücre infiltrasyonu (p = 1) arasında istatistiksel fark gözlenmezken hemoraji bulguları arasında anlamlı fark izlendi (p = 0,019). Grup 3 ile Grup 1 kıyaslandığında göre interstisyel ödem (p = 31), ve iltihabi hücre infiltrasyonu (p = 1) arasında anlamlı fark gözlenmezken konjesyon (p = 0,001), hemoraji (p = 0,019) ve foliküler hücre dejenerasyonu (p = 0,005) bulguları arasında anlamlı fark izlendi; Grup 3'deki değişikliklerin Grup 2 ye göre daha belirgin olduğu gözlemdi. Sonuçlar: Hs-CRP düzeyi, tek başına torsiyonun erken tanısını koymada yeterli olmazken seri takipleri torsiyon tanısını destekler.
Deneysel prematür ovaryen yetmezliği modelinde kullanılan antioksidanların mitofaji proteinleri ve bunlarla ilişkili microRNA'lar üzerine etkilerinin incelenmesi
Bu çalışmada parkin bağımlı ve bağımsız mekanizmaların kuersetin ve kurkumin ile ortaya çıkan değişiklikleri; follikül sayımı, immunohistokimyasal proteinler, mRNA'lar ve bunlarla ilişkili microRNA'lar aracılığıyla incelenerek, kuersetin ve kurkuminin prematür ovarten yetmezlikte koruyucu ve tedavi edici etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamızda sıçanlar üzerinde siklofosfamid aracılığı ile deneysel prematür ovaryen yetmezlik modeli oluşturuldu. Ardından dokular histopatolojik yöntemlerle ve histokimyasal boyamalarla incelendi. Ovaryum örnekleri üzerinden RNA izolasyonu yapıldı ve cDNA Sentezi ve qPCR işlemleri gerçekleştirildi. Elde edilen bulgular ile gruplar arasındaki farklılık istatistiksel olarak değerlendirildi. Siklofosfamidin ovaryen doku üzerinde doğurganlık için temel havuz olan primordial follikülleri tüketti ve atreziyi indükledi. Kurkumin ve kuersetin parkin bağımlı yolaklar üzerinden etki göstererek ovaryen follikül havuzunda belirgin iyileşme sağladı. Kurkumin ve kuersetin verilen gruplarda izlenen primordial follikül havuzdaki belirgin artış ve atrezik follikül oranlarındaki azalma, over üzerinde parkin aracılı yolda belirgin olarak mitofajiyi regüle ederek kurkumin ve kuersetinin POY patogenezinde koruyucu ve tedavi edici rolleri olduğunu ortaya koymaktadır.
Malign germ hücreli over tümörlerinde kliniko-patolojik özeliklerin prognoza etkisi
Malign over germ hücreli tümörler (MOGHT), tüm over kanserlerinin %5'sinden sorumludur. Primitif germ hücrelerinden köken alan germ hücreli over tümörlerinin en önemli özellikleri – genç hastalarda görülmesi, yaklaşık 1/3 nün malign olması, üçüncü dekad sonrası az görülmesi ve tanı anında olguların yaklaşık yarısından fazlasının erken evrede olmasıdır. Amaç: MOGHT uzun sağkalımla ilişkili olması, farklı gidişatları, ve biyolojik özellikleri nedeni ıle diğer over tümörlerinden ayrı incelenmelidir. Bu çalısmamızda amacımız Çukurova Universitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalında son 25 yılda MOGHT tanısı ile takip edilen hastaların klinik ve demografik özellikleri ile birlikte prognostik parametrelerin de incelenmesi ve bulguların sağkalıma etkisinin araştırılmasıdır. Gereç Ve Yöntem : Kliniğimizde Nisan 1992- Kasım 2017 tarihleri arasında opere edilen ve takipleri yapılan 115 MOGHT tanılı hastanın onkolojik dosyaları, klinik ve patolojik kayıtları incelendi. Hastaların klinik özellikleri, operasyon bilgileri, frozen ve final patoloji karşılaştırma sonuçları, tedavileri ve takip bulguları incelenerek bu verilerin sağkalıma etkileri araştırıldı. İstatistiksel değerlendirme Statistical Package for Social Sciences for Windows 20 (IBM SPSS Inc. Chicago, IL) programı kullanılarak yapıldı. Sağkalım analizleri Kaplan-Meier testi ile yapıldı. Malign germ hücreli over tümörlerdeki gruplandırılmış risk faktörlerinin Toplam Sağkalım (OS) ve Hastalıksız Sağkalım (DFS) süreleri hem ortalama hem de ortanca cinsinden belirtildı ve Log-Rank testi ile istatistiksel anlamlılık değerlendirildi. Sağkalımı öngörmedeki bağımsız etkenler, geriye doğru seçim yöntemi ile Cox regresyon analizi kullanılarak incelendi. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen 115 hastanın yaş ortalaması 27.5 +_ 14.3 tür. Ortalama takip süresi 71.04 aydır. Hastaların 40'ı (%34.7) Disgerminom, 37'si (%32.1) İmmatur Teratom, 15'i (%13.04) Endodermal sinüs tümörü, 17'si (%14.8) Mikst Germ Hücreli Tümör histopatolojisine sahip idi. Hastaların 69' u(%60 ) tanı anında reproduktif dönemde, 70'i (%61) nullipar olduğu belirlenmiştir. En sık başvuru şikayeti ağrı (%47) ve anormal uterin kanama (%27) olmuştur. 55 hastaya (%47.8) FKC, 38'ne (%33) tam evreleme cerrahisi, 22'ne (%19.8) ise dış merkezde operasyon yapıldıktan sonra kliniğimizde tamamlayıcı cerrahi uygulanmıştır. Postoperatif dönemdeki gebelik oranlarına baktığımızda 79 hastanın fertilite istemi olmasına rağmen sadece 55'ine fertilite koruyucu cerrahi yapılmış olup 19'unda (%34.5) gebelik meydana gelmiş ve onların 15'inde terme ulaşan canlı doğum elde edilmiştir. Çalışmaya alınan 115 hastanın 5 yıllIk sağkalımı %74 dur. Olguların yaklaşık 61'i (%53) Evre 1, 19'u (%16 ) Evre 2, 28'i (%24.3) Evre 3, 6'sı (%5.2 si) Evre 4 olmuştur. Tümör lokalizasyonu 15 (%13) hastada bilateral olmuştur. Tümör dokusunun histopatolojik diferensasyonu ise 48 (%41.7 ) hastada iyi, 28 (%24.3 ) hastada ise kötü olarak diferansiye edilmiştir. 71 (%61.7) hastaya lenf nodu diseksiyonu yapılmıştır. 69 olguda (%60) tanı anında metastaz saptanmamıştır. Sonuç: Kliniğimizde 1480 over kanseri olgusunun 115 (%7) ni MOGHT oluşturmaktadır. Calısmamız kapsamında yapılan tek yönlü analizlerde ; tümör lokalizasyonu, sitoreduksiyon yapılamamış olması, ileri evre hastalık, kötü diferansiyasyon, metastaz saptanmış olması, mikst germ hücre histolojik tipi, hastaların sistemik hastalığının bulunması (diyabet, hipertansiyon, astım vb.) kötü prognostik faktörler olarak belirlendi. Çok yönlü analizlerde hastalıksız sağkalıma etki eden faktörler ileri evre, tümörün mikst germ hücre histolojisinde olması ve suboptimal sitoredüksiyondur. Çalışmamızda, mikst germ hücreli over tümörlerinin hem hastalıksız hem de toplam sağkalım sürelerinin, diğer histolojik türlere göre belirgin olarak düşük olduğu gösterilmiştir. Fertilite koruyucu cerrahi sonrası gebelik oranlarının yüksek bulunması ise hastalar için umutvericidir. Anahtar Kelimeler: MOGHT, germ hucreli, Disgerminom, İmmatur Teratom, Toplam Sağkalım, Hastalıksız Sağkalım, Prognostik Faktörler
Deneysel OHSS modelinde kisspeptin-54 uygulamasının granüloza hücrelerindeki VEGF ve PEDF seviyelerine etkisi
Amaç: OHSS modeli oluşturulmuş sıçanlarda, Kisspeptin-54'ün, ovaryum morfolojisine ve VEGF, PEDF, PKA ve PKC seviyelerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: İmmatür dişi Sprague-dawley sıçanları (n=30, 25 günlük, 30-40gr) rastgele 5 gruba (kontrol, sham, OHSS modeli, kısa süreli kisspeptin-54 uygulanmış OHSS modeli ve uzun süreli kisspeptin-54 uygulanmış OHSS modeli) ayrıldı. Serum LH ve FSH seviyeleri ELISA ile belirlendi. Sağ ovaryumlardan oositler ve granüloza hücreleri izole edilerek VEGF, PEDF, PKA, PKC için qRT-PCR analizi yapıldı. Oositler alfa-tübülin için immünofloresan yöntem ile boyandı. Sol ovaryum dokuları morfolojik olarak ve VEGF, PEDF, PKA, PKC için immünohistokimyasal yöntemler ile değerlendirildi. Bulgular: OHSS grubunda, fallop tüplerinde dilatasyon, ovaryumlarda anormal ağırlık ve hacim artışı gözlendi. Kısa ve uzun süreli Kisspeptin-54 uygulanan gruplarda etkilerin azaldığı belirlendi. OHSS grubunda, gelişmekte olan foliküllerin ve korpus luteumların azaldığı, kistik ve atretik foliküllerin arttığı gözlenirken, Kisspeptin-54 uygulanan gruplarda, gelişen folikül sayılarının ve korpus luteumun arttığı, atretik ve kistik foliküllerin azaldığı saptandı. OHSS grubundaki granüloza hücrelerinde VEGF, PKA, PKC seviyeleri mRNA ve protein düzeyinde artış gösterirken, PEDF seviyelerinin düştüğü belirlendi. Kisspeptin-54 uygulanan gruplarda bu etkilerin iyileştiği bulundu. Oositlerin tüm gruplarda immatür olduğu, olgun oositlerin kesimden önce ovulasyona uğradığı gözlendi. Uzun tedavi protokolünün kısa tedavi protokolünden daha etkili olduğu belirlendi. Sonuçlar: Kisspeptin-54'ün OHSS bulgularını azaltan etkilere sahip olduğu belirlendi. Kisspeptin-54'ün OHSS riskli kadınlarda oosit matürasyonunu tetikleyebilen bir aracı olduğu düşünülmektedir.
Over kanseri şüphesi olan hastaların preoperatif taramalarına rutin endoskopi ve kolonoskopi eklenmesinin cerrahi ve onkolojik sonuçlara katkısı
Amaç: Bu çalışmanın amacı over kanseri şüphesi ile takip edilen hastalarda preooperatif endoskopi ve kolonoskopi taramasının cerrahi ve onkolojik sonuçlara katkısını incelemektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde 17 Ağustos 1992 ile 27 Kasım 2018 tarihleri arasında hastanemizde over kanseri şüphesiyle opere olan veya over kanseri tanısıyla tedavi alan 1446 hastanın dosyaları geriye dönük incelendi. Patoloji sonuçları borderline tümör, teratom, sartoli-leydig hücreli tm ve yolksac tümör gelen hastalar çalışmadan çıkarıldı. Epitelyal over kanseri tanısı alan 910 hasta çalışmaya alındı. Bu hastalardan da Evre 2 ile Evre 4 arasında olan 676 hasta analiz edildi. Hastalar çalışmaya dahil edilirken; ameliyatları, tetkikleri ve medikal tedavileri hastanemizde yapılmış ya da başka hastanelerde yapıldığına dair belgeleri görülerek bu hastalar çalışmaya alındı. Hastalar analiz edilirken: Yaş aralığı, vücut kitle indeksi, menopoz durumu, parite durumu, eşilik eden komorbidite olup olmadığı, tümör marker değerleri(CEA,CA19.9, CA125,CA15.3), preop asit miktarı, tanı anında eşlik eden semptom, preop tümör çapı, debulking cerrahi tipi(primer-interval), sitoreduksiyon yeterliliği, primer operasyon tipi, adjuvan kemoterapi türü, adjuvan kemoterapi alma süresi, appendektomi yapılma durumu, üst batın cerrahi uygulanma durumu, preop komplikasyon durumu, postop komplikasyon durumu, tümör histolojisi, tümör histolojik grade'i, tümör evresi, tümör tipi (dualistik modele göre sınıflandırılan), endoskopi uygulanma durumu, kolonoskopi uygulanma durumu, Hastanın durumu ve rekürrens durumu gibi parametreler tek tek incelenmiştir. Endoskopi ve Kolonoskopi parametreleri incelenirken; hastalar endoskopi ve kolonoskopi uygulanmadı, malignite var ve malignite yok şeklinde 3 gruba ayrıldı. Hastanemizde Endoskopi ve Kolonoskopi taraması yapılan hastalarda Endoskopi ve Kolonoskopi işlemleri dahiliye gastroenteroloji öğretim üyeleri ve dahiliye gastroenteroloji yan dalı araştırma görevlisi uzman doktorlar tarafından yapıldı. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 23.0 paket programı kullanıldı. Kategorik ölçümler sayı ve yüzde olarak, sürekli ölçümlerse ortalama, sapma ve minimum -maksimum olarak özetlendi. Kategorik değişkenlerin karşılaştırılmalarında Ki kare testi ve Fischer'ın Kesinlik Testine başvuruldu. Tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi 0,05 olarak alındı. Bulgular: Hastaların ortalama tanı yaşı 54,7±12,4; ortanca tanı yaşının ise 55 yaş olduğu tespit edildi. Hastaların ortalama vücut kitle indeksi 27,6±4,9; ortanca vücut kitle indeksi değeri ise 27,1 olarak tespit edildi. Çalışmaya dâhil edilen hastaların %67,8 i postmenopozal dönemde %32,2'si reproduktif dönemde olarak tespit edilmiştir. %84,6 oranında hasta multipar %10,7 oranında hasta ise nullipar olarak tespit edildi. Hastalarda tanı anında en sık görülen semptom karın ağrısı %71,2 ikinci en sık görülen semtpom ise karın şişliği %22,3 tespit edildi. Bağırsak rezeksiyonu varlığı ile laboratuvar bulguları arasında anlamlı bir farklılık gözlenmedi (p>0,05). Bağırsak metastaz varlığı olan hastalarda postop CA125 değerleri daha yüksek gözlenirken (p<0,05); diğer parametreler arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0,05). Bağırsak metastazı varlığı ile preop asit bulguları arasında anlamlı bir farklılık bulunmazken; bağırsak metastazı varlığı olanlarda preop Tümör çapı değerinin daha yüksek olduğu saptandı (p<0,05). Hastaların endoskopi (p=0,071), kolonoskopi (p=0,125), Bağırsak rezeksiyonu (p=0,614), Endoskopide Malignite (p=0,974) ve kolonoskopide malignite (p=0,920) varlığı bulguları ile ortalama sağkalım bulguları arasında anlamlı bir farklılık tespit edilmedi (p>0,05). Bağırsak metastazı uygulanan hastaların ortalama sağkalım süresinin düşük olduğu saptandı (p>0,05) Sonuç: Over kanserinde rutin bir tarama protokolü bulunmamaktadır. Birçok klinikte over kanseri gastrointestinal sistem metastazı düşünülen hastalara tarama amaçlı endoskopi ve kolonoskopi işlemi yapılmaktadır. Over kanserinin bağırsak metastazlarında genellikle seromüsküler tutulum görüldüğünden dolayı kolonoskopinin taramada duyarlılığı az olmaktadır. Endoskopi ve kolonoskopi taraması yüksek maliyet oranı çıkarmaktadır. Ayrıca noninvazif bir işlem olmayıp hastalarda rahatsızlık ve ajitasyona neden olabilmektedir. Tüm bunlar değerlendirilince; riske göre uyarlanmış endoskopi ve kolonoskopi taraması hastalar için daha makul bir strateji olabilir. Anahtar Sözcükler: Over kanserleri, Epitelyal over kanserleri, over kanserlerinde tarama, Endoskopi ve Kolonoskopi
Malign epitelyal over tümörlerinde HER2/NEU, MUC1, östrojen ve progesteron reseptör ekspresyonunun klinik önemi
Amaç: Bu çalışma malign epitelyal over tümörlerinde HER2neu, MUC1 ve östrojen, progesteron reseptörlerinin immünohistokimyasal olarak ekspresyonlarını belirlemek ve bu belirteçlerin ekspresyonlarının klinik-patolojik özellikler ile prognoz üzerindeki etkilerini araştırmak için tasarlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışma grubunu Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde 15 Haziran 2009-14 Kasım 2018 tarihleri arasında opere edilerek epitelyal over kanseri tanısı almış 86 hasta oluşturdu. Bu 86 hastanın; 46'sı high grade seröz karsinom, 7'si low grade seröz karsinom, 14'ü müsinöz karsinom, 19'u berrak hücreli karsinom histopatolojik tipindeydi. Retrospektif olarak bilgiler incelendi. Hastaların yaşları, menapoz durumları, vücut kitle indeksleri, doğurganlıkları, hastaneye başvuru tümör marker düzeyleri, peroperatif asit varlığı, lenfovasküler invazyon ve lenf nodu metastaz durumu, evre ve gradeleri, toplam sağkalım ve hastalıksız sağkalım süreleri, nüks durumları ve platine direnç gösterme durumları kayıt altına alındı. Hastaların patoloji preparatlarına immünohistokimyasal olarak MUC1, HER2neu, Östrojen, Progesteron antikorları uygulandı ve bu belirteçlerin ekspresyon durumları ile klinik-patolojik özellikler ve prognoz arasındaki ilişki istatistiksel yöntemlerle analiz edildi. Bulgular: Çalışma grupları arasında yaş, parite, vücut kitle indeksi açısından istatistiksel anlamlı farklılık saptanmazken; high grade seröz karsinom grubunda postmenopozal hastalar daha yüksek sıklıktaydı (p=0,036). Low grade seröz karsinom ve berrak hücreli karsinom gruplarındaki hastaların tamamında MUC1 kuvvetli pozitif boyandı. MUC1 pozitif boyanma sıklığının müsinöz karsinomda daha düşük; high grade seröz karsinomda daha yüksek olduğu gözlendi (p<0,001). Müsinöz karsinom grubunun yarısında HER2neu kuvvetli pozitif boyandı. Low grade seröz karsinom grubunun %85,7'sinde östrojen reseptör (p=0,041) ve progesteron reseptör(p=0,029) pozitif saptandı. Östrojen ve progesteron reseptör pozitif olan hastalarda ortalama sağkalım süreleri daha düşük bulundu. High grade seröz karsinom patoloji grubundaki platin tedavisine direnç gösteren 22 hastanın 20'sinde östrojen reseptörünün pozitif boyandığı, 21 (%95,4)'inde MUC1 yüksek pozitiflikte boyandı. High grade seröz karsinom grubunda ortalama sağkalım süreleri 41,4±4,2 ay, low grade seröz karsinom grubunda ortalama sağkalım süreleri 99,8±22,8 ay, müsinöz karsinom grubunda ortalama sağkalım süreleri 80,4±11,1 ay, berrak hücreli karsinom grubunda ortalama sağkalım süreleri 75,9±13,7 ay olarak belirlendi. Lenf nodu metastaz varlığı (OR=3,5), lenfovasküler invazyon varlığı (OR=21,296), ileri evre oluşu (OR=13,442), platin direnci oluşu (OR=46,588), grade 3 oluşu (OR=10,750), östrojen reseptör pozitifliğindeki artış (OR=3,438), optimal sitoredüksiyon yapılışı (OR=17,280), histolojik tip açısından high grade seröz karsinomu (OR=9,257) bağımsız prognostik faktörler olarak belirlendi. Sonuç: Low grade seröz ve berrak hücreli karsinom grubunda MUC1'in yüksek pozitif boyanması, platin dirençli hastalarda östrojen-progesteron reseptör ekspresyonlarının yüksek olması, müsinöz karsinom grubunun yarısında HER2neu pozitifliği saptanması bu çalışmanın önemli sonuçlarıdır. Yönetimleri sıkıntılı olan bu epitelyal over kanserlerinde hedefe yönelik tedavi açısından bu sonuçlar göz önünde bulundurulmalıdır. Anahtar Kelimeler: Berrak Hücreli Karsinom, Epitelyal Over Kanseri, HER2neu, High Grade Seröz Over Kanseri, Low Grade Seröz Over Kanseri, MUC1, Müsinöz Karsinom, Östrojen Reseptör, Progesteron Reseptör
Epitelyal over tümörlerinde hasta karakteristik özellikleri ile obezite –sağkalım ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada amaç epitelyal over kanseri tanısı olan hastalarda obezitenin, hasta karakteristik özellikleri ve diğer eşlik eden faktörler ile toplam ve hastalıksız sağkalım üzerine etkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde 1992 ile 2018 yılları arasında hastanemizde epitelyal over kanseri tanısı almış 1053 hastanın dosyaları geriye dönük incelendi. Bu hastalar içerisinde antropometrik verilerine ulaşılabilen 939 hasta çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya alınan hastaların vücut kitle indeksi (VKİ) hesaplamaları yapılarak, Dünya Sağlık Örgütü'nün obezite sınıflamasına göre kategorize edildi. Hastaların analizinde Yaş aralığı, VKİ, menopoz durumu, parite durumu, eşlik eden komorbidite, CA 125 değerleri, preop asit miktarı, tanı anında eşlik eden semptom, preop tümör çapı, debulking cerrahi tipi (primer-interval), sitoreduksiyon yeterliliği, primer operasyon tipi, adjuvan kemoterapi türü, preop komplikasyon durumu, postop komplikasyon durumu, tümör histolojisi, tümör histolojik grade'i, tümör evresi ve rekürrens durumu gibi parametreler incelendi. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) 23.0 paket programı kullanıldı. Kategorik ölçümler sayı ve yüzde olarak, sürekli ölçümler ortalama ve standart sapma (gerekli yerlerde ortanca ve minimum -maksimum) olarak özetlendi. Kategorik parametrelerin karşılaştırılmalarında ki-kare ve Fisher exact keskinlik tanı testlerine başvuruldu. Çalışmada yer alan parametrelerin normal dağılım gösterip göstermediğini belirlemede Shapiro-Wilk testi kullanıldı. Sağkalım analizlerinde Kaplan Meier testi ile Log Rank testlerine başvuruldu. Hastaların mortalite etkilerini incelemesinde çoklu lojistik regresyon testi kullanıldı. Tüm testlerde istatistiksel önemlilik düzeyi 0.05 olarak alındı. Bulgular: Çalışmada yer alan hastaların yaş ortalamaları 53,9±12,9 yıl iken; hastalardan 347 (%37.0)'si 50 yaş altı, 436 (%34.7)'sı 50-65 yaş aralığında, 156 (%16.6)'sı ise 65 yaş üzerinde oldukları tespit edildi. Hastalardan 326 (%34.7)'sı premenopoz, 613 (%65.3)'ü ise postmenopoz idi. Çalışmamızda ortalama toplam sağkalım ve ortalama hastalıksız sağkalım süreleri sırasıyla 71.9 ay ve 21.9 ay olarak saptandı. Zayıf, normal, aşırı kilolu, obez ve morbid obez hasta grupları için ortalama toplam sağkalım bulguları sırasıyla 49.7, 77.1, 75.5, 56.8 ve 42.3 ay olarak saptandı. Bununla birlikte ortalama hastalıksız sağkalım süreleri sırasıyla 16.2, 23.5, 24.7, 18.7 ve 20.9 ay olarak hesaplandı. Hastalardan VKİ değeri zayıf, obez ve morbid obez grubunda yer alanların toplam sağkalım sürelerinin, VKİ değeri normal ve aşırı kilolu grupta yer alan hastalara göre daha düşük olduğu tespit edildi (p=0,001). Hastalıksız sağkalım açısından VKİ grupları arasında anlamlı fark bulunmadı. Sonuç: Gelişmiş dünyada obezite prevelansı giderek artmakta olup günümüzde dünya genelinde önemli bir halk sağlığı problemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Malign hastalıkların, gelişmiş ülkelerde en yaygın ölüm nedenlerinden biri olduğu ve over kanserinin kadın popülasyonunda en ölümcül malignite türlerinden biri olduğu düşünüldüğünde obezitenin over kanseri prognozu ve sağkalımı üzerindeki etkisi incelemeye değerdir. Geçmişten bu yana yapılan çalışmalarda farklı sonuçlar elde edilmek ile beraber obezitenin beraberinde getirdiği yandaş problemlerin over kanseri özelinde toplam sağkalıma olumsuz yönde etkileri olabilmektedir. Anahtar Sözcükler: Over kanserleri, Epitelyal over kanserleri, obezite, mortalite, hastalıksız sağkalım, toplam sağkalım
High grade seröz over kanserinde prognostik nutrisyonel indeksin prognostik önemi ve diğer prognostik faktörlerle karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı kliniğimizde high grade seröz over kanseri tanısı alan hastalarının prognozunu öngörebilmek için prognostik nutrisyonel indeks (PNI)' in prognoza olan katkısının araştırılması ve diğer prognostik faktörlerle olan ilişkisinin ortaya konulmasıdır. Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif çalışma; Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde 2010-2020 yılları arasında high grade seröz over kanseri tanısı almış, tedavisi ve takipleri yapılan 332 hasta üzerinde yapılmıştır. Yaş aralığı, vücut kitle indeksi (VKI), menopoz durumu, parite durumu, başvuru semptomları, komorbidite varlığı, Amerika Anesteziyoloji Derneği (ASA) skorları, laboratuar bulguları ve prognozda etkili olabileceği düşünülen preoperatif asit varlığı, Ca-125 (Kanser antijeni-125), nötrofil lenfosit oranı, platelet lenfosit oranı, fagotti skoru, hastalığın evresi, nüks varlığı, platine direnç gösterme durumu, optimal sitoredüksiyona ulaşılıp ulaşılmadığı ve PNI değeri kaydedildi. Hastaların albümin ve lenfosit değerleri kullanılarak PNI değeri hesaplandı. Prognoza etki eden diğer faktörlerle ilişkisi istatistiksel yöntemlerle analiz edildi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 54,6±12,1 olup, % 65,4'ü postmenopoz dönemde idi. Hastaların %13,9'u nullipar idi. VKI ortalaması 29,9±6,1 olup, %38,9 unda eşlik eden komorbid hastalık mevcut idi. Preoperatif bakılan Ca-125 değeri ortalamaları 764,7±1162,2 olarak bulundu. Ortalama takip süresi 61,3 ay idi. Hastaların %68,1'inin 3 yıllık, %48,5'inin ise 5 yıllık sağkalımı mevcut idi. PNI değeri ortalaması 41,8±8,7 olduğu saptandı. Hastaların mortalite bulgularına göre yapılan analiz sonucu PNI değerinin cut-off değeri 44,6 ve altında olması %96,84 duyarlılık ve %81,69 özgüllük ile mortaliteyi öngördüğü tespit edildi (p<0,001). PNI değeri düşük olan hastalarda 5 yıllık sağkalım oranı düşük; mortalite oranı ise daha yüksek bulundu (p<0,001). Postmenopoz olan hastalarda, sitoredüksiyon sonrası ≥ 1 cm tümör yükü bulunan hastalarda, ileri evre hastalarda, sitoloji sonucu pozitif gelenlerde, platin dirençli olgularda, asit miktarı >1 litre olanlarda, Fagotti skoru yüksek olan, nüks gözlenen ve 5 yıllık sağkalımı düşük olan hastalarda PNI değeri anlamlı derecede düşük bulundu (sırasıyla p=0,037, p<0,001, p<0,001, p=0,004, p<0,001, p=0,002, p=0,041, p<0,001, p<0,001). Hastaların PNI değeri ile Ca-125 değerleri arasında ters yönlü zayıf bir ilişki tespit edildi (p=0,026). Total sağkalıma etki eden faktörler ileri yaş, menopoz, düşük PNI değeri, asit varlığı, nüks varlığı ve hastaların ileri evrede olmasıydı (sırasıyla p=0013, p=002, p<0,001, p<0,001, p<0,001, p<0,001). Hastaların PNI değerinin 44,46 ve altında olmasının mortaliteyi 136,82 kat (OR=136,821, % 95 GA 54,6-342,4) arttırdığı tespit edildi (p<0,001). Sonuç: High grade seröz over kanserli hastalarda PNI'nin mortalite ile ilişkili olduğunu ve prognozu göstermede potansiyel bir marker olabileceğini gösterdik. PNI'nin prognostik potansiyeli kanıt düzeyi yüksek araştırmalar ile desteklenmelidir. Anahtar Sözcükler: Over kanseri, High grade seröz over kanseri, Prognostik nutrisyonel indeks
İskemi-reperfüzyon hasarına uğratılan ratlarda antimüllerian hormon ile over rezervinin değerlendirilmesi ve over hasarının azaltılmasında selenyumun etkisi
Amaç: Over torsiyonunun ve detorsiyonunun over rezervine ektisinin araştırılması, AMH'nin over rezervi ile ilişkisi ve iskemi reperfüzyon hasarının biyokimyasal ve histolojik parametreler ile tespit edilmesi ve hasarın azaltılmasında antioksidan olan selenyumun etkisnin belirlenmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışma, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Etik Kurul'unun onayı alındıktan sonra yapılmıştır. Çalışmada 50 adet, 200-250 gr. ağırlığında, genç erişkin, dişi Wistar Albino sıçan (rat) kullanılmıştır. Grup1:Kontrol(Sham grubu), Grup2(3T/D), Grup3(3T/D+Se), Grup4(24T/D), Grup5(24T/D+Se) olmak üzere 5 gruptan oluşmaktadır. İntraperitoneal yol ile Selenyum, Grup3 ve 5' e detorsiyon işleminden 20 dk önce uygulanmıştır. Overler iskemi-reperfüzyon hasarsı açısından, biyokimyasal parametrelerden; MDA, SOD, GSH-Px ve immunohistokimyasal apoptozis parametrelerinden eNOS, iNOS, Caspase 3, Cytochrom c, Apaf-1, Fas-L, TUNEL ile değerlendirilmiştir. Ayrıca over rezervini değerlendirmek amacıyla follikül sayıları, histolojik grade ve AMH kullanılmıştır.Bulgular: İskemi-reperfüzyon uygulanan gruplar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında; over hasarı biyokimyasal (MDA, SOD, GSH-Px) ve immunohistokimyasal (eNOS, iNOS, Caspase 3, Cytochrom c, Apaf-1, Fas-L, TUNEL) ile tespit edilmiş ve elde edilen veriler artan iskemi-reperfüzyon süresi ile artan over hasarını desteklemektedir (p<0,01). Over hasarının önlenmesinde Selenyum tedavisinin etkinliği ise Fas-L (3 saatlik uygulamada), SOD (3 ve 24 saatlik uygulamada) (p>0,05) verileri hariç diğer tüm veriler değerlendirildiğinde ise istatistiksel olarak anlamlı p<0,01 bulunmuştur. AMH' nin gruplar arasındaki değişimi over hasar derecesine ve artan iskemi-reperfüzyon sürelerine göre değerlendirildiğinde p>0,05 bulunmuştur.Sonuç: Over hasarının, artan iskemi-reperfüzyon sürelerine bağlı olarak arttığı ve Selenyum uygulamasının over hasarını önlemede etkin olduğu bulunmuştur. Ayrıca AntiMüllerian Hormonun, artan over hasarını göstermede anlamlı olmadığı tespit edilmiştir.Anahtar Kelimeler: AntiMüllerian Hormon, Over Rezervi, İskemi-Reperfüzyon
Çocuklarda over patolojileri
Over patolojileri çocukluk yaş grubunda 2-3/100.000 oranında görülmektedir.Çocuklardaki over patolojileri değerlendirilirken; sınıflamadaki farklılıklar, patolojikkriterlerin ve terminolojinin yetersiz olması gibi problemlerle karşılaşılmaktadır.Çalışmamızda Mart 2001 ile Ocak 2009 tarihleri arasında takip ve tedavisi yapılmış, 16yaşından küçük over patolojisi olan 55 olgu retrospektif ve prospektif olarak incelendi.Olgular; over torsiyonları (n: 21), neoplastik olan (n: 19) ve olmayan (n: 28) overpatolojileri olmak üzere üç gruba ayrıldıNeoplastik olmayan over patolojisi olan grupta en sık başvuru nedeni karın ağrısı(%71.4); fizik muayene bulgusu abdominal hassasiyet (%71.4) oldu. En sık görülenkomplikasyonlar torsiyon (%25) ve rüptür (%18.6) olarak saptandı. Yirmibir olgucerrahi olarak, yedi olgu konservatif olarak tedavi edildi. Histopatolojik incelemede;onbir folikül kisti, yedi korpus luteum kisti, sekiz basit kist, bir paraovaryan kist ve birmasif over ödemi saptandı.Neoplastik over patolojisi olan grupta en sık başvuru nedeni karın ağrısı (%57.8),fizik muayene bulgusu abdominal hassasiyet (%63.8) oldu. En sık görülenkomplikasyon torsiyon (%30) olarak saptandı. Tüm olgulara cerrahi girişim yapıldı.Histopatolojik incelemede yedi matür kistik teratom, sekiz seröz kistadenom, ikidisgerminom, bir juvenil granüloza hücreli tümör ve bir seromüsinöz borderline tümörtespit edildi. İki disgerminom olgusuna postoperatif kemoterapi uygulandı.Over torsiyonu olan grupta torsiyon, yedi olguda neoplastik olmayan overpatolojisi, altı olguda neoplastik over patolojisi nedeniyle gelişti. sekiz olguda kist veyatümör olmadan torsiyon gelişti. En sık başvuru nedeni karın ağrısı, fizik muayenebulgusu ise abdominal hassasiyet oldu. yirmi olguya ooferektomi veyasalpingooferektomi yapıldı. Bir olguda overin detorsiyonu sonrası kanlanmasınınnormal olması üzerine over korundu.Çalışmamızda over patolojilerinde son yıllarda artış olduğu görüldü. Olgulardakiklinik bulgular ve histopatolojik tipine göre tümörlerin dağılımı literatür ile uyumlubulundu.Anahtar kelimeler: Over, Kist, Tümör, Torsiyon
Ovariyektomi uygulanmış ratlarda genisteinin titanyum implantların osseointegrasyon düzeyine etkisinin incelenmesi
Osteoporozlu bireylerin diş implantı tedavisinde yeterli osseointegrasyon elde edilemeyebilir. Genistein osteoporoz tedavisinde kullanılan bir fitoöstrojendir. Bu çalışmanın amacı genistein desteğinin, ovariyektomi uygulanan deneklerde titanyum implantların osseointegrasyon düzeyi üzerine etkisinin histolojik incelenmesidir. Bu amaç doğrultusunda denekler; Kontrol Grubu (n=8), Kontrol-İmplant Grubu (n=8), Ovariyektomi-İmplant Grubu (n=8), Ovariyektomi-İmplant-Genistein Grubu (n=8), İmplant-Genistein Grubu (n=8) olmak üzere 5 eşit gruba ayrıldı. Deneklerin tamamı 3 ay sonunda sakrifiye edildi. Deneklerden alınan kan örneklerinden alkalen fosfataz (ALP), kalsiyum (Ca), fosfor (P), aspartat aminotransferans (AST), alanin aminotransferans (ALT) analizleri yapıldı. Örneklerin kemik implant kaynaşması (KİK) ve yiv doluluk yüzdesi (YDY) dekalsifiye edilmemiş histolojik analiz yöntemine göre analiz edildi. Deneklerin çene ve femur kemik mineral yoğunluğu çift enerjili X ışını absorpsiyometrisi (DEXA) ile değerlendirildi. İmplant genistein grubunun ALP düzeyleri, diğer gruplardan düşük bulunmuştur (p<0.05). Kontrol grubunun Ca düzeyleri, Ovariyektomi-İmplant ve Ovariyektomi-İmplant-Genistein gruplarından yüksek bulunmuştur. (p<0.05). Kontrol grubu fosfor düzeyleri, Ovariyektomi-İmplant ve Ovariyektomi-İmplant-Genistein gruplarından yüksek bulunmuştur (p<0.05). Ovariyektomi-İmplant grubunun fosfor düzeyleri, Ovariyektomi-İmplant-Genistein ve İmplant-Genistein gruplarından düşük bulunmuştur (p<0.05). İmplant-Genistein grubunun ALT düzeyleri, Kontrol, Kontrol-İmplant, Ovariyektomi-İmplant ve Ovariyektomi-İmplant-Genistein gruplarından düşük bulunmuştur (p<0.05). Kontrol-İmplant grubunun KİK düzeyleri, Ovariyektomi-İmplant, Ovariyektomi-İmplant-Genistein ve İmplant-Genistein gruplarından istatistiksel olarak yüksek bulunmuştur (p<0.05). Ovariyektomi-İmplant grubunun KİK düzeyleri, Ovariyektomi-İmplant-Genistein ve İmplant-Genistein gruplarından düşük bulunmuştur (p<0.05). Kontrol grubunun çene kemik mineral yoğunluğu (KMY), Ovariyektomi-İmplant ve İmplant-Genistein gruplarından yüksek bulunmuştur (p<0.05). Ovariyektomi-İmplant-Genistein grubunun çene kemik mineral yoğunluğu (KMY), Ovariyektomi-İmplant ve İmplant-Genistein gruplarından istatistiksel olarak yüksek bulunmuştur (p<0.05). Çalışmamızın verileri incelendiğinde genisteinin ovariyektominin kemik üzerindeki olumsuz etkilerini iyileştirebileceği ve osseointegrasyonu arttırabileceği ifade edilebilir. Anahtar Kelimeler: : osseointegrasyon, ovariyektomi, osteoporoz, fitoöstrojen, genistein
The investigation of levels of anti-mullerian hormone, kisspeptin 1 and kisspeptin 1 receptor in rats
In this thesis study, it was aimed to investigate the levels of kisspeptin 1 receptor in ovaries, Anti-mullerian hormone (AMH) and kisspeptin 1 (KiSS-1) in blood sera with cystic ovarian degeneration (COD), ovarian hyperstimulation (HS) experimentally, estrus and diestrus stages of sexual cycle in rats. For this purpose, 28 Sprague Dawley female rats aged 3-4 months were used. Rats divided into 4 groups; group 1 consisted animals in the cycle of estrus (n=7); group 2 from animals in the cycle of diestrus (n=7); group 3, animals with HS (n=7); group 4 consisted animals with COD (n=7). Animals in group 1 and 2 were decapitated when they were in estrus and diestrus cycles, group 3 and 4 were decapitated after HS and COD were created. Ovaries of animals from all groups were collected. AMH and KiSS-1 concentrations in blood sera obtained and kisspeptin 1 receptor levels in ovaries were determined using commercial ELISA kits. At the end of statistical analysis of the data obtained after the measurements revealed that the levels of kisspeptin 1 receptors on the ovary tissue were higher in estrus (1,271.43 ± 51.98 pg/ml) and HS (1,191.43 ± 85.67 pg/ml) group (p <0.05). AMH levels in blood sera were found to be higher in the group of estrus (16.91 ± 2.12 ng/ml) (p <0.05). There was no difference between the groups in terms of KiSS-1 concentrations in the blood serum. As a result, it was observed that AMH levels were lower in the experimental HS and COD cases than in the estrus phase and that the kisspeptin 1 receptor levels were similar to the estrus period in the HS rats.
Prematür over yetmezlik sıçan modellerinde mitokondrial biyogenez yolaklarının araştırılması
Prematür over yetersizliği (POY) 40 yaşından önce ovaryan fonksiyonların durması nedeni ile oluşan amenore durumu olarak tanımlanmaktadır. Bu süreçte reaktif oksijen türleri (ROS) ve mitokondrial biogenezin önemli roller oynadığı ifade edilmektedir. Projede sisplatin ve stresin over dokusu ve öğrenme üzerine olan kötü etkilerinin önlenmesinde AP39'un rolü olup olmadığının ve POY gelişiminde mitokondrial biyogenez yolaklarının rolünün belirlenmesi amaçlanmıştır. Spraque Dawley cinsi 60 adet dişi sıçan her grupta 10 hayvan olacak şekilde kontrol, AP39, sisplatin, sisplatin+AP39, stres ve stres+AP39 grubu olarak ayrılmıştır. POY 10 gün süreyle 10mg/kg sisplatin veya immobilizasyon stresi ile oluşturulmuştur. 55 günlük çalışma süresi sonunda son 5 gün boyunca Moris su tankı testi yapılarak POY'un bellek üzerine etkisi incelenmiştir. Sıçanlar dekapite edilerek hormon seviyeleri, boy, kilo, over ağırlığı, siklus takibi, mitokondrial biogenez gen ifadeleri gibi parametreler kontrol grubuyla karşılaştırılarak araştırılmıştır. Kontrol grubuna göre sisplatin ve stres gruplarında boy, kilo, over ağırlığı ve serum E2 düzeylerinde anlamlı azalma, siklus döngüsünde bozulma, serum FSH ve LH değerlerinde artma olduğu belirlendi. Mitokondrial biyogenez ve over ile ilişkili genlerin kontrole göre hem sisplatin hemde stress gruplarında anlamlı olarak değiştiği saptandı. Hipokampus ve hipotalamus dokularında öğrenme ilişkili gen ifadelerinin anlamlı olarak değiştiği bulundu. Moris'in su tankı test verileri stres ve sisplatine maruz kalan sıçanlarda kontrole göre öğrenme güçlüğünün oluştuğunu ortaya koydu. Sisplatinin ve stresin benzer şekilde POY'a yol açtığı, öğrenme sürecini bozduğu ve over dokusunundaki normal mitokondrial biogenez ve folikülogenez süreçlerini bozduğu ancak AP39'un iyileştirici etkisinin sınırlı düzeyde olduğu gösterilmiştir.
Polikistik over sendromlu kadınlarda yaşam kalitesi, beden şekli ve depresyonun diyetin sağlıklı yeme, karbonhidrat kalitesi ve diyet inflamatuar indeksi ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışma PKOS'lu kadınların yaşam kalitesi, beden şekli ve depresyon durumunun diyetin sağlıklı yeme, karbonhidrat kalitesi ve diyet inflamatuar indeksi ile ilişkisinin değerlendirilmesi amacıyla planlanmıştır. Çalışmaya 19-40 yaş arası 247 gönüllü PKOS hastası katılmıştır. Katılımcıların genel bilgileri, antropometrik ölçümleri, biyokimyasal bulguları, beslenme alışkanlıkları, yaşam kaliteleri (PCOSQ-50), beden şekli hakkındaki düşüncesi (BŞA-34), depresyon durumu (BDÖ) ve diyet kaliteleri (Sağlıklı Yeme İndeksi-2010 (SYİ-2010), Karbonhidrat Kalitesi İndeksi (KKİ), Diyet İnflamatuar İndeksi (Dİİ)) değerlendirilmiştir. Bireylerin yaşam kalitesi 19-24 yaşa göre 25-40 yaş aralığında daha yüksektir (sırasıyla 161.0±24.81, 171.3±27.34) (p<0.05). Ayrıca kadınların BKİ (kg/m2) değeri arttıkça beden endişesi artmaktadır (p<0.001). Minimal depresyona (175.7±27.61) sahip bireylerin yaşam kalitesi puanı hafif (160.8±23.20) ve orta-şiddetli depresyona (154.4±25.32) sahip bireylere göre daha yüksektir (p<0.001). Katılımcıların beden şekli endişesinin artması yaşam kalitesini azaltmaktadır (p<0.001). Korelasyon analizine göre PCOSQ-50 ile BŞA, BDÖ ve BKİ arasında negatif ilişki saptanmıştır ve istatiksel olarak anlamlıdır (sırasıyla p<0.001, p<0.001, p=0.002). Diyet indekslerinde ise KKİ ile Dİİ arasında negatif, KKİ ile SYİ-2010 arasında pozitif bir korelasyon vardır ve farklılık istatiksel olarak da anlamlı bulunmuştur (p<0.001). Dİİ ile SYİ-2010 arasında negatif bir ilişki bulunmuş olup ilişki istatiksel olarak anlamlıdır (p<0.001). Katılımcıların BKİ değerleri ile depresyon ve beden şekli düşünceleri arasında pozitif ilişki mevcuttur. Bireylerin semptomları, yaş, beden şekli düşüncesi ve depresyon durumu gibi birçok faktör bireyin yaşam kalitesini etkilemektedir. PKOS'lu kadınların yaşam kalitesinin artması, depresyon durumunun azalması ve beden algısının düzelmesi için bireye özgü iyi kalite, anti-inflamatuar özellikli beslenme planının uygulanmasında yarar vardır. Anahtar Sözcükler: PKOS, yaşam kalitesi, depresyon, beden şekli, diyet kalitesi.
Seröz overyan tümörlerde subfatin ve asprosin ekspresyonlarının immünohistokimyasal ve ELISA yöntemi ile taranması
Over kanserinde, seröz karsinomlar hızlı seyri nedeniyle jinekolojik kanserler arasında önem kazanırlar. Over kanseri mortalite oranlarına bakıldığında kansere bağlı ölümlerde ilk 5 sıradadır. Kabul edilen bir erken tanı yönteminin olmaması da mortalite artırıcı önemli nedenlerdendir. Epitelyal Over Tümörlerinin yarısından fazlasını Seröz Overyan Tümörler oluşturur. Epitelin proliferasyon ve atipisine göre de tümörler benign, borderline ve malign kategorilerine ayrılmaktadır. Tanıda en çok kullanılan metod pelvik muayene, transvaginal USG ve serum CA-125 değerleridir. Over kanseri için bilinen ucuz, emniyetli ve basit bir tarama yöntemi yoktur. Kanserli hücrelerin; immünolojik faktörler, inflamasyon, glukoz metabolizması, termoregülasyon, apoptoz ile yakından ilişkisi olduğu bilinmektedir. Bu nedenle hızlı glukoz salınımında, apoptoz ve inflamatuar mekanizmalarda rolü bulunan glukojenik bir protein olan asprosinin, benzer etkilere ek olarak egzersiz ve soğuk basınç ile ilişkili Meteorin-like proteinin kanserle ilişkisini araştırdık. Glukoz tüm yaşayan canlılar için enerji kaynağıdır. Kanser hücreleri hızlı bölündükleri için glukozu sağlıklı hücrelerden daha fazla kullanmaktadır. Glukoz metabolizmasını regüle eden, daha önce bu yönden çalışma yapılmamış subfatin ve asprosinin Seröz Overyan Tümörlerde kaderinin nasıl değiştiğini İmmüno histokimyasal ve ELISA yöntemi ile araştırdık. Sonuç olarak asprosin ve subfatinin kanserli grupta diğer gruplara oranla belirgin azaldığı belirlenmiştir. Subfatin ve asprosin malign transformasyonun metabolik kontrolüne aracılık eder. Bu çalışma, subfatin ve asprosinin seröz overyan tümörlerde, kanser fizyopatolojisinde önemli roller oynadığını düşündürmektedir. Bu veriler asprosin ve subfatinin tümör belirteci olabileceği, farklı kanser grupları arasında farklı eğilimler göstererek ayırıcı tanıda öncülük edeceği fikrini ve belki tedavi amaçlı kullanımını gündeme getirecektir. Anahtar kelime: Asprosin, Metrnl, Subfatin, Meteorin-Like protein, seröz over kanseri.
IVF tedavisi alan ve poor, normo ve high responder olan infertil bayan hastalarda follikül sıvısında AMH (Anti-Müllerian Hormon) ve inhibin A düzeyleri ve gebelik üzerine etkileri
Bu çalışmada amaç görülme sıklığı gitikçe artan kötü ovaryen yanıtlıhastalarda follikül sıvısındaki AMH ve İnhibin A düzeylerinin kontrollü ovaryenstimulasyon sonrası ovaryen yanıtı ve gebelik oluşum hızını öngörmedekietkinliğini belirlemektir.Subat -Nisan 2011 ayları arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi KadınHastalıkları ve Doğum A.D. Tüp Bebek Merkezine başvuran ve infertilitedeğerlendirmeleri sonucunda IVF tedavisi planlanan 64 hasta dahil edilmiştir.Çalışma prospektif ve tek merkezli olarak dizayn edilmiştir. Kontrollüstimülasyona verilen over cevabına göre hastalar poor responder, normoresponder ve high responder olarak üç gruba ayrılmıştır. Yumurta toplama işlemisırasında dominant follikül sıvısı toplanarak santrifüj edilmiş (500 x g ) ayrıcapolypropilen tüplerde -70°C de daha sonra bir seferde çalıştırılmak üzeresaklanmıştır. AMH ve İnhibin A ölçümleri kantitatif olarak Enzyme-linkedImunosorbent Assay yöntemiyle gerçekleştirilmiştir.ß- HCG testi pozitif gelenhastalarda ultrasonografik olarak gestasyonel kese varlığı klinik gebelik olaraktanımlanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS paket programıkullanılmıştır.Çalışmamızda gruplar arasındaki folliküler sıvı AMH ve İnhibin Adüzeyleri benzer olarak bulunmuş, istatistiksel olarak anlam saptanamamıştır.Gebelik gerçekleşmeyen hastalarda İnhibin A düzeyinin daha yüksek olduğu veAnti-müllerian Hormon düzeyinin daha düşük olduğu saptanmış; istatistikselolarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Follikül gelişiminde, maturasyonunda vegebeliği öngörmede İnhibin A ve Anti-müllerian Hormon düzeyinin rollerininolmadığı saptanmıştır.Araştırmaya dahil edilen hasta sayısı arttırılarak infertil populasyonundaha iyi temsil edildiği yeni araştırmalar planlanabilir, follikül sıvısında bakılanbu parametreler kan serum düzeyinde de eş zamanlı çalışılarak folliküler sıvı vekan serum düzeyi arasında bir korelasyonun olup olmadığı gelecektekiaraştırmalarda değerlendirilebilir.
Ratlarda otolog intraperitoneal over transplantasyonunda benfotiamin ve n-asetilsistein kullanımı
Over transplantasyonunda çözülmemiş en önemli konulardan birisi iskemi re-perfüzyon hasarının önlenmesidir.Bu nedenle, serbest radikal üretimini azaltmak üzere antioksidanlar uygulanması over naklinden sonra iskemi ve reperfüzyon hasarının sonuçlarına karşı önemli bir ilaç hedefi olarak kabul edilebilir.Bu çalışmada over transplantasyonunda N-asetilsistein ve benfotiamin kullanılarak transplantasyon sonrası oluşacak hasara karşı benfotiamin ve N-asetilsistein etkileri araştırıldı. N-asetil sistein doğal bir aminoasit olan L- Sisteinin N-asetillenmiş türüdür. Asetil sistein mukolitik bir ajan ve sistein proglutatyan yapısında olan serbest radikal tutucu endojen bir antioksidandır. Oksidatif streste glutatyon havuzunu bir glutatyan prekürsörü olarak besler, glutatyon redoks siklusu, endoteli korumada iyi bir defans sistemi sağlar. Benfotiamin Vitamin B1'in yağda çözünen halidir. Benfotiaminin reaktif oksijen türleri üzerinde baskılayıcı olduğu bazı çalışmalarda gösterilmiştir. Çalışmada, 28 adet 12-14 haftalık Wistar albino cinsi dişi sıçanlar kullanıldı. Deney hayvanları 4 gruba ayrıldı. . Grup I: Kontrol grubu olarak kullanıldı Grup II: Transplantasyon grubu olarak kullanıldı Grup III: Transplantasyon grubuna transplantasyonda 1 gün once ve sonrasında 3 hafta boyunca 75 mg/kg/gün benfotiamin oral gavaj yoluyla uygulandı Grup IV: Transplantasyon grubuna transplantasyondan 1 gün once ve sonrasında 7 gün boyunca 150 mg/kg/gün N-asetilsistein intraperitoneal uygulandı. Deney süresi sonunda tüm gruplardaki sıçanlar anestezi altında dekapite edildi. Dekapitasyonun ardından sıçanların over dokuları hızla çıkarılıp uygun fiksatiflerle tespit edilip ardından histolojik takip serilerinden geçirilip parafin bloklara gömüldü. Parafin bloklardan alınan doku kesitlerine Masson-Trikrom boyası yapılarak gruplar arası histopatolojik farklılıklar incelendi. Ayrıca bu kesitlere TUNEL tekniği uygulanarak apoptotik hücreler tespit edildi. Ayrıca dokularda Toplam Antioksidan Durum (TAS)-Toplam Oksidan Durum (TOS) aktivitesine bakılacağından dokular çalışma gününe kadar -80 °C'de saklandı. Over dokusunda kontrol grubu ile kıyaslandığında transplantasyon yapılan grupta apopitotik hücreler, fibrozis, oksidatif hasar, inflamatuar hücre düzeyinde belirgin artış izlendi, transplantasyon yapılan grupla kıyaslandığında ise benfotiamin ve NAC verilen gruplarda bu değişikliklerde anlamlı bir azalma izlendi. Over rezervi açısından kontrol grubu ile kıyaslandığında tüm gruplarda primordial folikül sayısı azalmıştı tedavi grupları arasında anlamlı fark yoktu, sekonder, primer folikül, corpus luteum açısından gruplar arasında fark yoktu. Sonuç olarak; Transplantasyon, over dokusunda iskemi-reperfüzyona bağlı oksidatif hasar sonucu apopitozis, nekroz, fibrozisde artışa neden oldu. Benfotiamin ve NAC bu hasarı azaltmada eşit derecede ve etkili bulundu. Anahtar kelimeler: Over transplantasyonu, N-asetilsistein, Benfotiamin
Sıçan ovaryumunda oluşturulan deneysel iskemi – reperfüzyon hasarında kudret narı'nın (Momordica charantia) etkilerinin araştırılması
Amaç: Bu tezin amacı deneysel sıçan ovaryum torsiyon-detorsiyon modelinde oluşan hasara karşı kudret narı (KN) ekstraktının etkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: 48 adet Sprague Dawley türü dişi sıçan 6 gruba ayrıldı. Sham grubuna herhangi bir işlem uygulanmadı. İskemi-Reperfüzyon (IR) için 3 saat iskemi ve 3 saat reperfüzyon işlemi uygulandı. IR öncesi ve/veya sonrasında sıçanlara 600 mg/kg KN ekstresi orogastrik sonda ile verildi. Deney sonunda hayvanların serum total antioksidan/oksidan statüleri (TAS/TOS) ve Anti-Müllerian Hormon (AMH) seviyeleri ölçüldü. Ovaryum dokusunda histopatolojik değerlendirme, immün aktivite ve Western Blot (WB) sonuçları analiz edildi. Bulgular: IR grubunda TAS ve AMH seviyesi en düşük iken, TOS seviyesi ve OSI en yüksek bulundu. KN ekstresi tedavisi verilen gruplarda IR grubuna göre TAS ve AMH seviyeleri daha yüksek ve TOS seviyesi ve OSI daha düşük bulundu. Histopatolojik incelemede sham ve KN gruplarında normal ovaryum histolojisi gözlenirken, IR grubunda foliküler ve granüloza hücre dejenerasyonu, mononükleer hücre infiltrasyonu, stromal hücre dejenerasyonu, vasküler konjesyon ve dilatasyon izlendi. IR hasarı (IRH) sonrası KN ekstresi tedavisi alan gruplarda IRH sonucu gelişen histopatolojinin büyük oranda düzeldiği gözlendi. APAF-1 immün reaksiyonu sham ve KN gruplarında genel olarak negatif iken IR ve KN+IR gruplarında yoğun olarak kaydedildi. IRH sonrası KN ekstresi verilen gruplarda APAF-1 ekspresyon seviyesinin azaldığı gözlendi. WB sonuçlarında, KN tedavisinin IRH sonrası APAF-1 protein seviyesinde azalışa neden olduğu gözlendi. Sonuç: KN ekstresinin hem anti-inflamatuar hem de antioksidan özelliğinden dolayı ovaryum IRH sonucu gelişen olumsuz biyokimyasal ve histokimyasal değişimleri restore ettiği ve APAF-1 ekspresyonunu baskılayarak hücre yaşamını desteklediği gözlendi.