Pulmonary embolism
67 theses under this subject heading
Pulmoner emboli şüpheli hastalarda CRP, d-dimer, d-dimer/CR nin klinik olasılıkla ilişkisi ve tanısal değeri
Amaç: Pulmoner emboli ön tanısı ile toraks bilgisayarlı tomografi anjiografi ve/veya akciğer sintigrafisi çekilen hastaların D-dimer, CRP, D-dimer/CRP parametreleri incelenerek PE için tanısal değerlerinin araştırılması planlandı. Böylece gereksiz to-raks BT Anjiografi çekilmesinin azaltılabileceği düşünüldü. Gereç ve yöntem: Çalışmamızda Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Tayfur Ata Sök-men Tıp Fakültesi Sağlık Araştırma ve Uygulama Hastanesi Göğüs Hastalıkları Polik-liniği ve Acil servise başvuran ve pulmoner emboli ön tanısı ile toraks BT Anjiografi ve/veya akciğer sintigrafisi çekilen, eş zamanlı olarak D–dimer ve CRP tetkikleri ça-lışılan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Wells skoru ile D-dimer, D-di-mer/CRP ve CRP kombinasyonunun pulmoner emboli ön tanısında etkinliği ve güve-nirliliği değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamıza pulmoner emboli şüpheli 79 hasta dahil edildi. Pulmoner em-boli tanısı objektif testlerle kesinleştirilen hastalar ile pulmoner emboli ekarte edilen hastaların karşılaştırılan bazı testlerinin sonuçları; WELLS skoru PTE tanı koymadaki özgüllüğü %100, duyarlılığı %41.3, D-dimer duyarlılık % 91.3, özgüllük %27.27 CRP duyarlılığı %84.7 özgüllüğü %42.4 bulundu. CRP oranları PTE görülen has-talarda anlamlı derecede yüksekti. Fakat D-dimer /CRP oranı tanı koymadaki özgüllüğü %56, duyarlılığı %45, bulundu. Hastaların D-dimer/CRP değerlerinin PTE tanısı koymasında duyarlılık ve özgüllüğün bir arada veren ROC eğrisi analizi yapıldı. Cutt off D-dimer/CRP oranı değeri = 119.5 idi. Sonuç: Çalışmamızda D-dimer ve CRP oranları PTE görülen hastalarda anlamlı oranda yüksek bulundu fakat D-dimer / CRP oranları PTE ön tanısındaki duyarlılık ve özgüllüğü tanı koymada daha az değerli bulundu. Anahtar Kelimeler: pulmoner emboli, D-dimer, CRP
Acil serviste dinamik bilgisayarlı tomografi ile pulmoner emboli tanısı konulan hastaların manyetik rezonans görüntüleme bulgularının değerlendrilmesi
ÖZETGiriş ve Amaç: PE hayatı tehdit eden acil servislerde hekimlerin sık karşılaştığı birhastalıktır. Erken tanı tedavisi kadar önemlidir. Toraks BT, PE tanısında en sık kullanılangörüntüleme yöntemidir. Gebelerde, kontrast alerjisi ya da böbrek yetmezliği olanhastalarda toraks BT kontrendikedir. MR tetkiki son yıllarda kullanımı artan radyasyoniçermemesi nedeniyle önemli bir görüntüleme yöntemidir. Bu çalışmanın amacı; PEdüşünülen ancak böbrek yetmezliği, kontrast madde alerjisi, gebeliği olan hastalar ilegörüntülemenin hızlı yapılması gereken hastalarda, toraks difüzyon MR görüntülemetekniğinin kullanabilirliğini araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Bu prospektif çalışma 5 Aralık 2010 ? 31 Kasım 2011 tarihleri arasındahastanemiz Acil Servisine başvuran dinamik kontraslı BT ile PE tanısı konulmuş 29 hastayıkapsamaktadır. Dinamik kontrastlı toraks BT ile PE tanısı konulmuş bu hastalara toraksdifüzyon MR görüntüleme yöntemi uygulandı.Bulgular: PE tanısı konulan 29 hastada, dispne ve göğüs ağrısının en sık başvuru nedeniolduğu tespit edildi. Ortalama ADC değeri tüm hastalar için 2.39x10-³±4.6 mm²/sn olarakbulundu. Enfarktların ortalama ADC değeri 1,98x10-³±4,5 mm²/sn olarak bulundu.Atelektazi alanları için ortalama ADC değeri 2,57x10-³±3,3 mm²/sn olarak bulundu.Atelektazi 20 (%59,1) hastada, enfarkt 9 (%30,9) hastada gözlendi. ADC değeri açısındanatelektazi ve enfarkt arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.0001).Sonuç: PE tanısının konulmasında ve PE'nin periferik lezyonlarının değerlendilmesindetoraks difüzyon MR tetkiki alternatif bir görüntüleme yöntemi olabilir. Özellikle gebelerde,kontrast madde alerjisi olanlarda, böbrek yetmezliği olan olgularda ve hızlı görüntülemeningerektiği durumlarda, PE tanısında ve PE'nin periferik lezyonlarının değerlendilmesindetoraksın difüzyon ağırlıklı görüntüleme tetkiki yararlı sonuçlar verebilir. Difüzyon toraksMR görüntüleme tetkikinin PE tanısında kullanılabilmesi için daha erken dönemdeuygulanmış daha çok vaka ile yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.nahtar kelimeler: Pulmoner emboli, toraks difüzyon manyetik rezonans görüntüleme,toraks bilgisayarlı tomografi
Onkolojik hastalarda görülen pulmoner tromboembolinin tanı,klinik ve prognoz açısından genel popülasyon ile karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Maligniteli hastalarda pulmoner tromboembolizm (PTE), sık gözlenen ve ölümcül olabilen bir komplikasyondur. Maligniteli hastalarda görülen PTE'nin (Mi-PTE) tanısı, tedavisi ve prognozu genel popülasyonda görülen olgulardan farklıdır. Bu çalışmada, PTE tanılı hastalarda malignite varlığının klinik tablo ve prognoz üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Merkezimizde 2020-2023 tarihleri arasında PTE ön tanısı ile tetkik edilen her biri 80 kişilik üç hasta grubunun (PTE, Mi-PTE ve kontrol) semptomları, risk faktörleri, laboratuvar verileri, PTE lokalizasyonu ve klinik skorları (Wells Skoru, Modifiye Geneva Skoru ve malignite hastalarında ek olarak Khorana skoru) dosyalarından retrospektif olarak kaydedildi. Prognoz ve mortalite skorları (PESI, Bova, Pompe-C, 30 günlük mortalite ve Modifiye Glasgow Prognostik Skoru) ile mortalite zamanları da kaydedildi. Bulgular: En sık saptanan malignite, akciğer ve beyin tümörleri idi. Malignite hastalarının %15'i erken evrede, %35'i lokal ileri evrede, %50'si metastatik evrede idi. Olguların 54'ü (%67,5) aktif kemoterapi alıyordu. Hastaların başvuru semptomları her iki grupta benzerdi. Embolinin pulmoner arterde yerleşim yerleri benzer olmakla birlikte pulmoner trunkus yerleşimi Mi-PTE grubunda daha sık görüldü (p=0,05). Mi-PTE grubunda nötrofil/lenfosit oranı (p=0,006), monosit/lenfosit oranı (p=0,01) ve trombosit/lenfosit oranı (p=0,015) daha yüksekti. Mi-PTE grubunda PESI skoru daha yüksek (p<0,01) olmasına rağmen ekokardiyografide sağ ventriküler disfonksiyonu daha az oranda tespit edilirken (p=0,031), Troponin-I ve BNP değerlerinde anlamlı farklılık saptanmadı. Mi-PTE grubunda üç aylık (p<0,01) ve bir yıllık mortalite (p<0,01) oranı daha yüksek olmasına rağmen 30 günlük mortalite oranları iki grup arasında benzerdi (p=0,087). Sonuç: Sonuçlarımız PTE olgularında malignite varlığının inflamatuvar indeksleri artırdığını ancak klinik seyir ve emboli şiddetinde genel popülasyona göre anlamlı bir fark oluşturmadığını göstermiştir. Malignite olgularında tespit edilen artmış uzun vadeli mortalite, PTE dışında kanserle ilişkili diğer mortalite nedenlerine bağlı olabilir. Malignite hastalarında mevcut PTE risk tahmin ve şiddet değerlendirme skorlarının yetersiz kaldığı ve maligniteye özgü faktörleri göz önünde bulunduran yeni skorlama sistemlerinin geliştirilmesi gerektiği düşündürmektedir.
Acil serviste pulmoner embolinin dışlanmasında transtorasik ekokardiyografinin ve ultrasonun (EKO-US) etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Pulmoner emboli (PE), tedavi edilmediği takdirde mortalitesi %30 olan, ancak uygun şekilde tedavi edildiğinde %2-8'e düşen yaygın bir kardiyopulmoner acildir. Bu araştırmada Pulmoner Emboli dışlanmasında EKO-US'un etkinliğinin değerlendirilmesi ve pulmoner emboli şüphesi olan hastalarda yapılan EKO-US'un pulmoner emboli tanı koyma gücünün araştırılmıştır. Yöntem: Araştırmamıza dahil olan hastalar acil servise ait ultrason ile yatak başında, tarafımızca temel ve ileri USG kursu alan araştırmacı ve kardiyoloji hekimi ile çift kör olarak değerlendirilmiştir. Araştırmaya 52 hasta dahil edilmiştir. Verilerin istatistiksel analizi IBM SPSS Statics Version 26 programında yapılmıştır. Değişkenlerin EKO bulguları ile uyumu Kappa uyum analizi ile değerlendirilmiştir. Pulmoner BT Anjio pozitifliğini tahmin gücü tahmininde ROC analizi kullanılmış ve p˂0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Araştırmaya alınan olguların %50' si erkek %50' si kadındır. Pulmoner emboli tanısı alanlarda embolinin türünün dağılımı incelendiğinde pulmoner emboli tanısı alanların (n=20) %30'unun lober (n=6); %30'unun segmenter (n=6); %5 olduğu saptanmıştır. Olguların PE tanılarına göre EKG, güncel EKO, CUS ve BT bulguları dağılımı incelendiğinde; Triküspit yetersizlik jet akım velositesi yüksekliği, RV/LV (PSSA), RV/LV (A4), D-shape, McConnel, DVT (CUS) ve BT RV/LV (PSSA) bulguları açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p˂0,05). ROC analizi sonuçları incelendiğinde; Wells ve Geneva skorları için hesaplanan Cutoff değerleri; güncel EKO'da Triküspit yetersizlik jet akım velositesi yüksekliği, RV/LV (PSSA), D-Shape, McConnel bulguları ile BT RV/LV oranı bulgularının PE tanısı koyma gücü için hesaplanan AUC değerleri istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Araştırmamız sonuçlarında Pulmoner Emboli tanısı alan hastalarda; Ekokardiyografinin kolayca elde edilebilir ve sağ ventrikül (RV) işlev bozukluğunu göstererek PE' de tanı koymaya yardımcı olabileceği saptanmıştır. Sonuçlar yatak başı ekokardiyografide sağlayıcının şüphe indeksini yükselterek acil servis doktorlarının pulmoner embolide daha hızlı karar vermesine yardımcı olabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Pulmoner emboli, Ekokardiyografi, Acil Tıp, USG
Yeni gelişen pulmoner tromboemboliye sahip kanser tanılı hastalarda sağ kalp disfonksiyonu ve NT-proBNP düzeyinin sağkalımla ilişkisi
Amaç: Pulmoneremboli şiddet indeksi (PESI) pulmoner tromboemboli (PTE) hastalarında prognoz tahmininde kullanılmaktadır. Skorlamada kullanılan maddelerden biri olan 'öyküde kanser tanısı olmak', bilinç bozukluğuna sahip olmaktan sonra en yüksek puanı alan bileşendir ve prognoz açısından kötü prognoz puanına ulaşacak şekilde hastanın skorlamasını etkilemektedir. Buradan yola çıkarak; PTE tanısı alan kanser hastalarında klinik bulgular, EKG, EKO (sağ ventrikül fonksiyonları açısından), laktat, kan gazı, troponin, d-dimer ve NT-proBNP düzeylerinin prognoza etkisini araştırmayı amaçlamaktayız. Bu çalışmanın amacı kanser hastalarında PESI skorunun prognostik değeri ile klinik ve laboratuvar belirteçlerini karşılaştırmak ve PESI için kanser hastalarına özel ek skorlama tanımlayabilmektir. Materyal ve Metod: Bu prospektif ve kesitsel klinik çalışmaya 1 Ocak 2019 - 30 Haziran 2020 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı Acil Servisi'ne başvuran ve yeni PTE tanısı alan tüm kanser tanılı 18 yaşından büyük hastalardan, çalışmaya katılmaya yazılı onam verenler dahil edildi. Hastalardan rutin testlere (hemogram, troponin T dahil biyokimya, kangazı) ek olarak, tanı aşamasında istenmediyse d-dimer, laktat ve NT-proBNP ölçümleri yapıldı. Hastaların demografik verileri ve laboratuar bulguları, elektrokardiyografi (EKG) ve ekokardiografileri (EKO), aldıkları tedavi, yatış durumu, yatış süresi ve acil serviste geçen ilk 1 saat, 24. saat, 1. ay ve 1-3. ay mortaliteleri değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 53 yeni gelişen pulmoner tromboemboliye sahip kanser tanılı hasta alındı. Hastaların 28'i erkek (% 52,8) idi. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalamaları 62,80±12,89 yıl, (n= 16), % 30,2'sinin 70 ila 79 yaş arasında olduğu belirlendi. Hastalardan 13'ü (% 24,5) eksitus oldu. Eksitus olan hastalardan 3'ü (% 23,0) ilk 24 saatte, 7'si (% 53,9) 1. ay, 3'ü (% 23,1) ise 1-3. ay içerisinde eksitus oldu. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş grupları (p=0,259) ve yaş ortalamaları (p=0,052) ile mortalite bulguları arasındaki farklılıklar istatistiksel açıdan anlamlı bulunmadı (p>0,05). Çalışmadaki hastaların en sık (n=21, % 39.6) akciğer kanseri tanılı olduğu görüldü. Otuzüç (% 62,3) hastada kalp yetmezliği, 25 (% 47,2) hastada kronik akciğer hastalığı, 47 (% 88,7) hastada ise bilinç bozukluğu mevcuttu. Hastaların 31'inde (% 58,5) nabız 110/dakika üzerinde, 40'ında (% 75,5) sistolik kan basıncı 100 mmHg'nin altında, 31'inde (% 58,5) solunum sayısı 30/dakikanın üzerinde ve 34'ünde (% 64,2) oksijen satürasyonunun ise % 90'ın altında olduğu saptandı. Çalışmaya dahil edilen 53 hastanın PESI risk sınıflamasına göre dağılımları incelendiğinede; 8 hastanın (% 15,1) sınıf 2, 23 hastanın (% 43,4) sınıf 3, 12 hastanın (% 22,6) sınıf 4, 10 hastanın (% 18,9) ise sınıf 5 de yüksek riskli gurupda yer aldığı bulunmuştur. D-dimer için hesaplanan cut-off değeri 24,28 pg/dl, sensivitesi % 76,92, spesifitesi % 82,5 ve AUC değeri 0,764 olup, D-dimer değişkenin mortaliteyi ayırt etmedeki etkinliğinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (p=0,003). Kan ph değeri için hesaplanan cut-off değeri 7,3, sensivitesi % 69,23, spesifitesi % 85,0 ve AUC değeri 0,758 olup, kan pH değerinin mortaliteyi ayırt etmedeki etkinliğinin istatistiksel açıdan anlamlı olduğu tespit edildi (p=0,004). Laktatın cut-off değeri 3 mmol/l, sensitivitesi % 46,15, spesitivesi 77,5, (p=0,242), AUC değeri 0.615 bulundu. Çalışmamızda artmış laktat düzeyinin yani 3 ve üzerinde olmasının ölüm oranını artırdığı ancak bunun istatistiksel anlamlı olmadığ bulundu. TroponinT'nin cut-off değeri 47,49, sensitivitesi % 69,23, spesitivitesi % 68,42 AUC değeri 0,638 (p=0,140) ile istatistiksel olarak mortaliteyi ayırt etmede anlamlı bulunmadı. Nt-proBNP için hesaplanan cut-off değeri > 1340 pg/dl, sensivitesi 92,31, spesifitesi 70,0 ve AUC değeri 0,723 olup, Nt-pro BNP değişkenin mortaliteyi ayırt etmedeki etkinliğinin istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,002). Hastaların EKG'leri incelendiğinde % 8'inin normokardik sinüs, % 16'sının sinüs taşikardisi, % 14'ünün s1q3t3, % 4'ünün sağ dal bloğu, % 4'ünün yüksek hızlı atrial fibrilasyon, % 7'sinin de T negatifliği olduğu görüldü. Hastaların % 20'sinin taşikardik olduğu görüldü. Tartışma ve Sonuç: PESI'ye göre yüksek riskli gurupta yeralan hastaların D-dimeri 24,28 pg/dl üzerinde ise '1 puan', kan pH değeri 7,3 ve altı olanlara '1 puan', Nt-proBNP değeri 1340 pg/dl üzeri görülenlere '1 puan' EKO'da sağ ventrikül disfonksiyonu olanlara '1 puan' atanarak yeni bir mortalite hesaplandı. Bu hesaplamaya mPESI adı verildi. Hastaların toplam sağkalım oranı ile gruplar arasındaki farklılıkları incelendiğinde; mPESI puanı 2 ve altında olan hastaların, 3 ve üzerinde olan hastalara göre ortalama toplam sağkalım oranlarının istatistiksel açıdan anlamlı yüksek olduğu bulundu (p<0,05). mPESI 2 ve altında olan hastaların 1 aylık sağkalım oranları % 97,3, 3 aylık sağkalım oranları % 97,3 olarak bulunurken, mPESI puanı 3 ve üzerinde olan hastalarda 1 aylık sağkalım oranı % 33,3, 1-3 aylık sağkalım oranı ise % 16,7 olduğu saptandı. Anahtar Kelimeler: Kanser, Pulmoner tromboemboli, PESI, mPESI, Sağ kalp yetmezliği, D-dimer, NT-proBNP, Laktat, Troponin, Kan gazı, pH
Pulmoner emboli acil tanısında görüntüleme yöntemlerinin karşılaştırılarak değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Pulmoner emboli acil servislerde akla gelmediğinde ölümcül seyreden bir hastalık olup ve tanınmasına olanak sağlayan yöntemleri incelediğimiz çalışmamızda, pulmoner emboli tanısını hızlandırıp, ileride ölüm oranlarının azalması yönünde katkı sunmayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Bu ileriye dönük ve kesitsel çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil servisinde 1 Şubat 2019-27 Şubat 2021 tarihleri arasında başvuran pulmoner emboli şüphesiyle tetkik edilen, 18 yaş ve üzeri hastalar dahil edildi. Hastaların demografik verileri, özgeçmişleri, laboratuvar bulguları, elektrokardiyografi , akciğer grafisi bulguları, Wells skorları değerlendirildi. Hastaların tamamına odaklanmış kardiyak ultrasonografi ve venöz kompresyon ultrasonografisi yapıldı. Bulgular: Çalışmaya 60 hasta dahil edildi ve bu hastaların 38 (% 63,3)'inde pulmoner emboli saptandı. Hastalardan 32 (% 53,3)'si erkek, 28 (% 46,7)'i kadındı, 54 (% 90)'ünün kronik hastalığı vardı. 5 (% 8,3) hasta Wells skoruna göre düşük, 41 (% 68,3) hastanın orta, 14 (% 23,3) hastanın ise yüksek riske sahip olduğu gözlendi. Emboli varlığı olanlarda solunum sistemi hastalığı görülme sıklığı daha düşük bulundu (p=0,011). Odaklanmış kardiyak ultrasonografi bulgularında emboli varlığı olan hastalarda vena kava inferiyor volümünün normal olması daha yüksek (p<0,05), sağ ventrikül dilatasyonu görülmesi daha yüksek bulundu (p<0,001). Wells'e göre orta riskli olan emboli hastalarında sağ ventrikül dilatasyonu daha sık görüldü (p=0,003). Laktat düzeyinin pulmoner emboli tanısına katkısı olmadığı bulundu (p=0,247). Beyaz küre sayısı pulmoner emboli hastalarında anlamlı yüksek bulundu (p=0,037). Emboli varlığı olan hastalarda taburculuk oranları daha düşük olduğu gözlenirken (p=0,001), yoğun bakıma yatış sıklıklarının daha yüksek olduğu saptandı (p=0,029). 3 hastada SARS-COV-2 hastalığı tanısı konuldu ve bu hastaların tamamında emboli tespit edildi. Sonuç: Acil servise solunum sıkıntısı, göğüs ağrısı gibi yakınmalarda başvuran hastalarda odaklanmış kardiyak ultrasonografide özellikle sağ ventrikül dilatasyonu saptanması, tek başına ya da Wells skoru ile birlikte değerlendiririldiğinde tanıya önemli katkı sunmaktadır, Yüksek D-dimer ve beyaz kan hücresi sayısı, atelektazi olmaması acil serviste pulmoner emboli tanısına yöneltme ve tanı konulmasında etkindir. Anahtar Kelimeler: FOCUS, Laktat, Pulmoner Emboli, Wells Skoru
Derin ven trombozu tanı algoritması
Amaç: Derin ven trombozu (DVT) ön tanısıyla acil serviste bakılan yetişkin hastalarda acilde yapılan üç nokta USG ile termal kamera ve serum homosistein seviyesinin acil tanısındaki etkinliği ve DVT'deki tanı etkinliğini bulmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda acil servise DVT ön tanısı ile başvuran alınan 65 hasta ileriye dönük olarak değerlendirildi. Çalışmaya alınan DVT'li hastalar Pulmoner Emboli (PE) gelişen (Grup 1) ve PE gelişmeyen (Grup II) şeklinde sınıflandırıldı. Hastaların demografik ve klinik özellikleri değerlendirildi. Wells skorlarına göre görüntüleme özellikleri, termal kamera, üç nokta Ultrasonografi (USG) sonuçları ve kan tetkikleri sonuçlarına göre acil DVT algoritması oluşturuldu. Bulgular: Olguların yaş ortalaması 58,2±17,5 yıl olan hastaların %66,2'si erkek hastalardı. PE eşlik eden olgularda nefes darlığı sıklığı yüksek iken, PE eşlik etmeyen olgularda bacakta ağrı sıklığı anlamlı olarak yüksek saptandı (p<0,05). PE'li grupta sigara içen hasta sayısı yüksek saptandı (p<0,05). Çalışmamızda hastaların yapılan USG'sinde en sık popliteal ven (%55,4) ve femoral vende (%46,2) trombüs saptanmış olup, safen vende trombüs olan hastalarda PE sıklığı anlamlı olarak düşüktü (p<0,05). Çalışmamızda hastaların %81,5'inin homosistein düzeyi yüksek saptandı. PE gelişen ve gelişmeyen hastalarda düzeyleri arasında farklılık yoktu (p>0,05). Çalışmamızda hastaların %95,4'ünde termal kamerada pozitif görüntü elde edildi. DVT+PE'li grupta termal kamera tanısallık oranı daha yüksek olsa da, bu fark istatistiksel açıdan anlamlı değildi (p>0,05). PE'li olgularda RBC sayısının anlamlı düşük, RDW düzeyininde ise anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,05). Sonuç: Acilde DVT tanı algoritmasında üç nokta USG, termal kamera ve homosistein düzeyi DVT tanısında etkindi. Ayrıca CRP, D vitamini, laktat düzeyleri tanıda yardımcı diğer yöntemlerdir. Bu yöntemlerin özgüllüklerinin gösterildiği ek çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Derin ven trombozu, homosistein, pulmoner emboli, termal kamera, üç nokta ultrasonografi
Pulmoner tromboemboli saptanan hastalarda polisomnografi bulguları
Bu çalışmada, pulmoner tromboemboli saptanan ve PTE kliniği olmayan hastaların polisomnografi bulguları karşılaştırıldı. Prospektif olarak yürütülen çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Kliniği'de spiral anjio toraks bilgisayarlı tomografi ile PTE tanısı alan 30 hastaya OUAS açısından sorgulama yapılmadan Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Uyku Merkezi'nde PSG yapıldı. Yine Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Uyku Merkezi'ne başvuran hastalardan yaş ve cinsiyeti uygun olan 45 olgu rastgele seçilerek kontrol grubu olarak alındı. Hastaların demografik ve klinik özellikleri, obstrüktif uyku apne sendromu semptomları, uyku evreleri, apne-hipopne indeksi, solunumsal olyların dağılımları karşılaştırıldı. Yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, bel ve boyun çevreleri ile Epworth uykululuk ölçeği arasında anlamlı fark saptanmadı. Hastaların apne-hipopne indekslerine göre gruplandırıldığında hastaların 8'i (%26,7) normal, 9'u (%30) hafif, 7'si (%23,3) orta, 6'sı (%20) ağır dereceli obstrüktif uyku apne sendromu grubuna giriyordu. Kontrol grubunda ise 16 kişi (%35,6) normal, 20'si (%44,4) hafif, 9 kişi (%20) orta dereceli obstrüktif uyku apne sendromu grubundaydı. Kontrol grubunda ağır dereceli OUAS olan hasta saptanmadı. apne-hipopne indeksine göre sınıflandırıldığında her iki grup arasında anlamlı olarak fark saptanmıştır (p=0,015).Sonuç olarak, obstrüktif uyku apne sendromu pulmoner tromboembolide daha sık ve ağırdı. Pulmoner tromboemboli ile obstrüktif uyku apne sendromu arasındaki ilişkiyi anlamak, bunun nedenleri ve tetikleyen faktörlerin belirlenmesi için ilave çalışmalara gereksinim vardır.
Acil serviste pulmoner tromboemboli tanılı hastalarda high sensitif troponin t değerinin otuz günlük mortalite üzerindeki tahmin gücünün değerlendirilmesi
Giriş: Pulmoner Tromboemboli (PTE); %90'nın üzerinde bir sıklıkla derin ven trombozunun (DVT) bir komplikasyonu olarak derin bacak venlerinden kopan trombüs veya trombüs parçasına bağlı gelişmektedir.PTE ayaktan hastaneye başvuran hastalarda aniden ve beklenmeden gelişen travmatik olmayan ikinci en sık ölüm sebebidir. Kardiyak troponin değerleri ise miyokard hücre hasarını göstermesi açısından yüksek sensitif ve spesifisiteye sahip olmakla birlikte PTE hastalarında, yükselmesi ventilasyon perfüzyon uyumsuzluğu ve hipoperfüzyon nedeni ile azalmış koroner kan akımına ve sağ ventriküldeki akut dilatasyon sonucu görülen hücre hasarına bağlanmıştır.Bu çalışmada Acil Serviste PTE tanısı alan hsTnT düzeyi ile 30 günlük mortalite açısından tahmin gücünün değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Prospektif kesitsel bir çalışma olarak tasarlanan 01 Nisan 2012?31 Mart 2013 tarihleri arasında Acil Servisimizde akut PTE kliniği ile başvuran, klinik ve görüntüleme ile pulmoner emboli tanısı desteklenmiş toplam 107 hasta dahil edilmiştir. Tüm hastalardan başvuru anında hsTnT kan değeri çalışılmıştır. Bulgular: PTE tanısı konan hastaların 30 gün içinde motalite görülen gruptaki hastalarda, taşikardi, takipne, saturasyon düşüklüğü ve kanser varlığı istatistiksel olarak anlamlı saptandı (Mann Whitney U testi, sırasıyla p:0,041, p:0,002, p:0,027 ve p:0,011). Hastaların bakılan 30 günlük mortalite oranları ile hsTnT limit değeri olarak alınan 0,014 ng/mL değeri ile korelasyonuna bakıldığında iyi derecede korelasyon olduğu gözlendi (Korelasyon katsayısı: rho: + 0,567). HsTnT'nin limit değerinden yüksek olan hastalarda 30 günlük mortalite açısından duyarlılığı %88, özgüllüğü ise %28 olarak saptanmıştır. Sonuç: PTE tanısı konan hastalarda Sağ Ventrikül Yetmezliğini göstermesi açısından hsTnT'nin EKO'nun yanınında acil tıp hekimlerine bilgi verebileceği sonucuna varılabilir. Testin hastalardan ek kan almadan laboratuvar ortamında yarım saatte çalışılabilmesi, tedaviyi yönlendirebileceği ve özellikle EKO'ya ulaşılamayan durumlarda AS'de PTE tanısı konan hastalarda prognozun tahmininde kullanılması uygun görünmektedir.
Pulmoner tromboemboli hastalarında d-dimer,elabela ve asprosin düzeylerinin araştırılması
Bu çalışmada, acil serviste pulmoner emboli tanısı alan hastalarda, Elabela ve Asprosin düzeylerinin diagnostik tanıya katkısı ve klinikteki olası kullanımları araştırılmıştır. Çalışmamız, Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı Kliniği'nde acil servise nefes darlığı şikâyetiyle gelip, pulmoner emboli tanısı konarak, göğüs hastalıkları servisine yatışı yapılan 34 hasta ve herhangi bir hastalığı olmayan gönüllü kişilerden oluşan 33 kişilik kontrol grubu olmak üzere toplam 67 kişi üzerinde yapılmıştır. Plazma Elabela ve Asprosin düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. Hasta grubunda D-Dimer, Elabela ve Asprosin değerlerinin yaş gruplarına göre karşılaştırılmasında, Elabela değerleri 40 yaş ve altında 694 (583,76-2219,23), 41-60 yaş grubunda 473,21 (290,07-684,93), 60 yaş üzeri grupta 529,02 olarak (178,72-2765,31) bulunmuş ve yaş gruplarına göre farklılık anlamlı çıkmıştır (p=0,040). Çalışma verilerine göre; yapılan ROC analizinde D-Dimer için; cutt off değeri ≥ 922,00 olarak, duyarlılık oranı %96,3 olarak ve özgüllük oranı da %93,9 olarak bulunmuştur. Elabela için yapılan ROC analizinde; cutt off değeri ≥ 922,00 olarak, duyarlılık oranı %82,4 olarak ve özgüllük oranı da%42,4 olarak bulunmuştur. Asprosin için yapılan ROC analizinde; cutt off değeri ≥ 38,015 olarak, duyarlılık oranı %85,3 olarak ve özgüllük oranı da %27,3 olarak bulunmuştur. Sonuç olarak, pulmoner emboli tanılı olgularda 41-60 yaş grubunun Elabela değerlerinin diğer yaş gruplarına göre farkı anlamlı çıkmış olup, daha geniş çaplı bir çalışmada pulmoner emboli teşhisinde, Elabelanın yeni bir parametre olabileceği düşünülmektedir.
Derin ven trombozu oluşumunda risk azaltıcı değişken DVT pompa tasarımı
Derin ven trombozu (DVT), geniş venöz sinüslerde, özellikle bacak venlerinde kan akışının yavaşlaması ya da bozulması sonucu oluşan ve genellikle büyük cerrahi işlemler sonrasında sıklıkla görülen bir komplikasyondur. Geleneksel DVT pompaları, vücudu saran bir manşon aracılığıyla vücut dışından sıkıştırma ve gevşetme yaparak venöz kan akışını hızlandırıp kapakçıklar içinde kan birikmesini ve pıhtı oluşumunu engellemenin yanı sıra ağrılı semptomları da önlemeye odaklanırlar. Geleneksel tasarımlarda hastaya cihaz açıldığı anda üretici tarafından ayarlanan basınç değeri cihaz başlatıldığı zaman hastaya uygulanmaya başlanmakta ve uygulanan basıncın takibi yapılamamaktadır. Bu durum uygulanan tedavinin doğruluğu ve yeterli olması konusunda tam bir bilgi sağlamamaktaydı. Bu çalışmada, derin ven trombozu oluşumunu önlemek için yenilikçi ve daha gelişmiş bir DVT Pompa tasarımı yapılmış ve bir prototip sunulmuştur. Geliştirilen DVT Pompası ile basınç değerleri ve basınç uygulama süresi hastaya göre ayarlanabilmekte, uygulanan basınç değerleri ve uygulama süresi cihaz ekranı üzerinden izlenebilmekte ve dokunmatik ekranı sayesinde kolay kullanım sağlanmaktadır. Ayarlanan basınç değeri cihaz tarafından anlık olarak ölçülmekte ve herhangi bir anda sızıntı olması veya hortumlarda tıkanıklık olması durumunda kullanıcıyı uyarmaktadır. Basınç değerlerini belirli standartlar dahilinde değiştirme imkanının yanı sıra kullanıcıya basınçlı kalma süresini değiştirme imkanı da sağlamaktadır. Bu sayede komplikasyonların seyrine göre tedavi şeklini değiştirme olanağı sağlanmakta, bu da hastayı sürekli kontrol altında tutmanın zorluklarını büyük ölçüde azaltmaktadır.
Akut pulmoner tromboemboli hastalarındaserum ürotensin – II düzeyleri
Pulmoner emboli (PE) yüksek morbidite ve mortalitesi olan dünyada çok yaygın görülen kendine özgü klinik semptom ve bulguları olmayan kardiyovasküler bir hastalıktır. Hastalığın mortalitesi yüksek olduğundan erken tanı konulması ve hızlı tedavi edilmesi gerekmektedir. Bu yüzden hastalığın tanı aşamasında daha kolay, daha ulaşılabilir ve daha az noninvaziv ek tetkiklere ihtiyaç vardır. Çalışmada kullanılan Ürotensin-II (U-II), kardiyorenovasküler sistemde birçok güçlü etkiye sahip vazoaktif bir peptittir. U-II'nin vasküler düz kas hücrelerine etkisi bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı PE hastalarında serum U-II düzeylerinin belirlenmesi ve U-II düzeylerinin tanısal bir biyobelirteç olarak kullanıp kullanılamayacağının, sağ ventrikül disfonksiyonu ile ilişkisinin ve hastalığın şiddeti ve risk sınıflamasına katkısının araştırılmasıdır. Çalışma Bilgisayarlı Tomografi Pulmoner Anjiografi (BTPA) ile PE tanısı konulan 80 olgu ile 40 sağlıklı kontrol grubunu kapsamaktadır. Çalışmada PE hastaları başvuru esnasındaki klinik bulgularına, radyolojik görüntülemelerdeki sağ ventrikül bulgularına ve kardiyak biyobelirteçlerine ( troponin I ve NTproBNP) göre gruplara ayırarak PESİ şiddeti hesaplanmış ve risk sınıflaması yapılmıştır. Grup 1 yüksek riskli, grup 2 orta riskli, grup 3 düşük riskli olarak belirlenmiştir. Çalışmaya dahil edilen PE hastalarının %47,5'nin kadın ve %52,5'nin erkek olduğu ve hastaların yaş ortalamasının 67,7±16,8 yıl olduğu görülmüştür. Sağlıklı kontrol olgularının da katılımcıların cinsiyete göre dağılımı %47.5'i kadın ve %52.5'i erkek şeklinde olup; kontrol olguların yaş ortalaması 66,1±11,3 yıl olarak belirlenmiştir. PE hastaları ve kontrol grubu arasında cinsiyet (p=1,000) ve yaş (p=0,586) açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Çalışmada PE hastaları 3 gruba ayrılarak incelendiğinde; 15 hastanın (%18,8) grup 1'de, 29 hastanın (%36,3) grup 2'de, 36 hastanın (%45) ise grup 3'te olduğu görülmüştür. Ortalama U-II düzeyleri, PE hastalarında kontrol grubuna göre, istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunmuştur. Çalışmada PE'nin tahmin edilmesi açısından U-II düzeyleri ROC analizi ile değerlendirildiğinde, eğri altında kalan alan 0,746 (%95 Cl 0,658-0,821; p<0.001) olarak saptanmıştır. Ayrıca PE'yi tahmin etmesi açısından Ürotensin II düzeyinin optimal cut-off değeri 2,108 olarak belirlendiği zaman, sensitivitesinin %87,5 ve spesifitesinin ise %55 olduğu görülmüştür. PE akut gelişen inflamatuvar bir süreç olduğundan serum U-II düzeylerinin PE'li hastalarda kontrol grubuna göre düşük düzeyde bulunması U-II' nin kardiyovasküler sistemi koruyucu etkisi olduğu düşündürebilir ancak ek çalışmalara gereksinim vardır.
Akut pulmoner tromboemboli'li olgularda midregional proadrenomedullin (MR-PROADP) ve mid-regional pro-atrial natriuretic peptid (mr-proanp) düzeyleri
Pulmoner embolizm, hemostatik dengenin bozulduğu, morbidite ve mortalitesi yüksek olan bir hastalıktır. Bu hastalıkta erken tanı ve prognostik süreçle ilgili yeni belirteçlere ihtiyaç vardır. Bizim çalışmamızda yeni kardiyak belirteçlerden olan Midregional Proadrenomedullin (MR-proADM) ve Midregional Proatrial Natriüretik Peptid'in (MR-proANP) akut Pulmoner Emboli'li (PE) olgularda düzeylerinin belirlenmesi, ayrıca bu parametreler ile hastalığın şiddeti, risk sınıflandırması ve 1 ile 3 aylık mortalite arasındaki ilişkinin saptanması amaçlanmıştır. Çalışmaya multidedektör pulmoner BT-anjiografi ve/veya ventilasyon/ perfüzyon sintigrafisi (V/Q) ile tanısı konulan 82 PE'lili olgu ve 50 sağlıklı kontrol olgu dahil edildi. Pulmoner Embolili olguların demografik verileri, fizik muayene bulguları kaydedildi ve tedavi başlamadan önce ater kan gazı örneği (AKG), MR-proADM ve MR-proANP için kan örnekleri alındı; plazma D-dimer, troponin I (TnI) ve serum brain natriüretic peptide (BNP) değerleri kaydedildi. Akut PE'nin şiddeti Avrupa Kardiyoloji Derneği PE Kılavuzu'nda belirtildiği üzere sistemik sistolik kan basıncı, başlangıç ekokardiyografik değerlendirme sağ ventrikül disfonksiyonu (SVD) bulguları ve plazma TnI ve BNP düzeylerine göre saptandı. Bu ilk ölçümlerden sonra PE'li olgular hastanede yattıkları süre içerisinde 1. ve 3. ayın sonlarında tüm sebepli ve PE ile ilişkili mortalite açısından değerlendirildi. Çalışmaya 82 akut PE'li olgu [40'ı (%48) erkek ve 42'si (%51. 2) kadın, yaş ortalaması 64. 96±17. 24] ve 50 sağlıklı kontrol olgu [23'ü (%46) erkek, 27'si (%54) kadın, yaş ortalaması 66. 16±14. 06] alındı. Akut PE hastalarında ortalama serum MR-proANP ve MR-proADM düzeyleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak daha yüksek olduğu saptandı (p<0.001, p<0.01 sırasıyla). Ayrıca yüksek klinik riskli olgularda ortalama serum MR-proANP ve MR-proADM düzeyleri düşük klinik riskli olgulara göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek olarak bulundu. sPESI yüksek riskli olgularda düşük riskli olgulara göre hastane mortalite oranı yüksek olmasına rağmen istatistiksel fark saptanmadı. Ayrıca sPESI (Simplified Pulmonary Embolism Severity Index) yüksek ve düşük riskli olgular arasında 1. ay, 3. ay ve 3 aylık toplam mortalite oranları açısından istatistiksel olarak fark saptanmadı. MR-proANP≥123.30 pmol/L olan olgularda hastane mortalite oranının, MR-proADM ≥152. 2 pg/mL olan olgularda da toplam mortalite oranının istatistiksel olarak anlamlı arttığı saptandı. Sonuç olarak PE hastalarında yüksek riskli olguların belirlenmesi ve mortalitesinin öngörülmesinde MR-proANP ve MR-proADM'nin önemli bir biyokimyasal belirteç olabileceğini ve bu görüşümüzün geniş kapsamlı çalışmalarla desteklenmesi gerektiği düşünülür. Anahtar Kelimeler: Pulmoner embolizm, Midregional Proadrenomedullin (MR-proADM) ve Midregional Proatrial Natriüretik Peptid, mortalite.
Akut pulmoner tromboemboli hastalarında serum endocan düzeyleri
Pulmoner Tromboemboli (PTE), pulmoner arter damar yatağının pıhtı ile tıkanması sonucu meydana gelen hayatı tehdit eden ciddi bir patolojidir. Pulmoner vasküler yatakta görülen endotelyal disfonksiyon PTE patogenezinde ki önemli faktörlerden biridir. Endotelyal cell-spesifik molekül 1 (endocan), akciğer ve böbrek vasküler endotelinden salgılanan çözünebilir bir dermatan sülfat proteoglikandır. Endocan'ın endotel bağımlı patolojik süreçlerde önemli role sahip olduğu bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı, akut PTE hastalarında serum endocan düzeylerinin saptanması ve serum endocan düzeyleri ile hastalık şiddeti arasında ilişki olup olmadığının değerlendirilmesidir. Bu çalışmaya 85 akut PTE hastası ve 40 sağlıklı kontrol olgusu dahil edildi. PTE hastaları başvurudaki klinik durum, görüntüleme testlerinde (Ekokardiyografi ve/veya Bilgisayarlı Tomografi Pulmoner Anjiyografi) sağ ventrikül disfonksiyonu bulguları varlığı ve kardiyak biyobelirteç (Troponin-I ve NT-proBNP) sonuçlarına göre ''yüksek risk'', ''orta risk'' ve ''düşük risk'' olmak üzere 3 gruba ayrılarak incelendi. Tüm hastaların ve kontrol olgularının serum örneklerinden endocan düzeyleri ölçüldü. Çalışmaya dahil edilen akut PTE'li hastaların 35'i (%41.2) erkekti ve hastaların yaş ortalaması 58.17±18.79 olarak saptandı. PTE hastaları ve kontrol grubu arasında cinsiyet ve yaş açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. PTE hastalarında ortalama serum endocan düzeyleri kontrollere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı (sırasıyla; 597.87±458.31 pg/mL ve 167.19 ±144.83 pg/mL, p<0.001). Serum endocan düzeyleri ''yüksek risk'' grubundaki hastalarda hem ''düşük risk'' hem de ''orta risk'' grubundaki hastalara göre anlamlı düzeyde yüksek saptandı (sırasıyla; p<0.001, p<0.01). Benzer şekilde serum endocan düzeyleri ''orta risk'' grubundaki hastalarda ''düşük risk'' grubundaki hastalara göre yüksek saptandı (p<0.001). Serum endocan düzeyleri ile parsiyel oksijen basıncı arasında negatif, sistolik pulmoner arter basıncı arasında ise pozitif korelasyon olduğu görüldü (sırasıyla; r=-0.262, p=0.016 ve r=0.296, p=0.006). Ayrıca PTE'yi tahmin etmesi açısından endocanın optimal cut-off değeri 194.5 pg/mL olarak belirlendiği zaman, sensitivitesinin %80, spesifitesinin ise %72.5 olduğu görüldü. Pulmoner Tromboemboli hastalarında serum endocan düzeyleri kontrol grubuna göre belirgin yüksek ve hastalık şiddetiyle ilişkili saptanmıştır. Endocan, PTE'de endotelyal disfonksiyonun saptanmasında ve hastalık şiddetinin belirlenmesinde kullanılabilecek yeni bir biyobelirteç olabilir. Anahtar Kelimeler: Pulmoner tromboemboli, endocan, endotelyal disfonksiyon, biyobelirteç.
Pulmoner emboli şüphesi olan hastalarda Senescence Marker Protein30 ve Peroxiredoxin1'in tanısal değerinin belirlenmesi
Amaç: Pulmoner tromboemboli (PTE) tanısı, hastaların nonspesifik semptom ve bulgularla acil servislere başvurularından dolayı kolay konulamamaktadır. PTE tanı algoritmalarında klinikte pratik olarak kullanılabilecek spesifitesi yüksek invaziv olmayan tanısal biyomarkerlar bulunmamaktadır. Bu çalışmada PTE şüphesinde PRDX1(peroxiredoxin 1) ve SMP30 (senescence marker protein 30)'un tanısal değeri incelenmiştir. Materyal-Metod: Çalışmaya PTE şüphesiyle spiral bilgisayar tomografik pulmoner anjiyo çekilen toplam 61 hasta dahil edildi. Tomografide PTE varlığına göre PTE grubu (n=26) ve kontrol (n=35)grubu olarak hastalar gruplandırıldı ve her iki gruptan serum PRDX1 ve SMP30 düzeyleri ölçülerek ortalama değerleri karşılaştırıldı. Bulgular:PRDX1'in ortalama (± SD) değeri PTE grubunda 11.0 (±6.8) ng/mL, kontrol grubunda5.2 (±4.4) ng/mL olarak bulundu. SMP30 seviyeleri ise PTE grubunda 33.5 (±38.8) ng/mL, kontrol grubunda ise 36.7 (±32.9) ng/mL olarak ölçüldü. PRDX1 değeri, PTE grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptanırken, SMP 30 değeri için her iki grup arasında anlamlı farklılık görülmedi (sırayla p=0.001, p=0.37). Sonuçlar: Çalışmanın sonucuna göre PTE şüphesi olan hastalarda, PTE olan hastaların PRDX1 düzeyleri PTE saptanmayan hastalara göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Gruplar arası SMP30 düzeylerinde ise anlamlı farklılık tespit edilememiştir.Bu sonuçlar ışığında PRDX1 in PTE tanısında ayırt edici bir marker olabileceği düşünülürken , SMP30 bu anlamda değerlendirilemeyeceği anlaşılmıştır. Ancak, daha geniş katılımlı çalışmalar önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Pulmoner emboli, biyomarker, PRDX1, SMP30
Acil servise başvuran pulmoner tromboemboli şüpheli olgularda kan D-dimer, kardiak troponin, brain natriüretik peptit ve adiponektin düzeylerinin tanıdaki yeri
Pulmoner tromboemboli (PTE), pıhtının sistemik derin venlerden pulmoner vasküler yatağa göçünü ifade eden, sık görülen, teşhisi zor ve mortalitesi yüksek bir hastalıktır. Hastaların 2/3'üne doğru tanı konulamamakta ve mortalite %30'lara ulaşmaktadır. Tanı ve tedaviyle mortalite %3'e düşebilmektedir.Çalışmamızın amacı acil serviste kullanılan markerlarla, radyolojik görüntüleme yöntemlerinin PTE tanı ve prognozundaki yerini araştırmaktır.Çalışmaya PTE şüphesi olan 58'i kadın 95 hasta alındı. Hastaların D-Dimer, troponin I (cTnI), brain natriüretik peptit (BNP), adiponektin kan düzeyleri ölçüldü, akciğer grafisi ve çok detektörlü bilgisayarlı tomografi çekimi yapıldı. Tanı, tomografide vasküler dolum defektinin olmasıyla konuldu. Kontrol grubu, PTE şüpheli ancak Toraks tomografisinde özellik göstermeyen hastalardan oluşturuldu.Ortalama D-Dimer düzeyi hasta grubunda 4241,66±1082,98 ng/ml, kontrol grubunda 2211,21±1765,53 ng/ml olarak bulundu (p<0.05) ve tanıda negatif prediktif değeri %100 olarak belirlendi. BNP (+) olanlarda hastanede kalış süresi 14.16± 9.07, (-) olanlarda ise 13.26±6.31/gündü. Erken dönemde mortalite görülen 3 hastadan 2'sinin cTnI düzeyleri yüksek, 3'ünün de BNP değerleri (+) saptanmıştır. Hasta grubunda Adiponektin düzeyi 5.46±4.39µg/ml, kontrol grubunda 7.68±4.67µg/ml olarak bulundu (p<0.05). Tanıda kullanılan Wells ve Genova skoru hasta grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu (p<0.005). Hasta grubunda en sık saptanan risk faktörü immobilizasyondu (%50). Emboli tanısı alan hastaların 4'ü (%4,2'si) eksitus oldu.Sonuç olarak; cTnI ve BNP (+)'liğinin akut PTE'de kötü prognoz ile ilişkili olduğu, D-Dimer testinin PTE tanısını dışlamakta yardımcı noninvaziv bir yöntem olduğu ve özellikle de acil şartlarda kullanılması gerektiği, PTE olan hastalarda adiponektin düzeyinin düşük bulunmasının tanıda önemli bir rol oynayacağı kanaatine vardık. Bu konuda yapılacak daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır.Anahtar kelimeler: Pulmoner tromboemboli, tanı, acil servis, Adiponektin
Pulmoner tromboembolinin ayırıcı tanısında ve pulmoner tromboemboli takibinde D-Dimer düzeylerinin rolü
Bir fibrin yıkım ürünü olan D-dimerin kalitatif düzeyi PTE'yi dışlamada ya da ileri tanı metodlarına yönlendirmede önemli bilgiler verir. Oysa D-dimerin kantitatif düzeylerinin D-dimer pozitifliği oluşturan diğer hastalıkların ayırıcı tanısında bir yeri olup olmadığı ve hatta D-dimer kantitatif düzeylerini takip etmenin, PTE takibinde bir yeri olup olmadığı çok iyi bilinmemektedir.Bu çalışmada; D-dimer kantitatif düzeylerinin PTE'nin TKP'den ayırıcı tanısında yeri olup olmadığı ve antikoagülan tedavi altında nasıl bir değişim gösterdiği ve bu değişimin hastalığın ağırlığı ve rekürrens ile ilişkisinin olup olamayacağının gösterilmesi amaçlanmıştır.Çalışmaya toplam 80 hasta alındı. PTE tanısı alan 45 hasta çalışma grubunu, TKP tanısı konulan 35 hasta ise kontrol grubunu oluşturdu. PTE ve TKP tanısı alan hastalarda antikoagülan ya da antibiyotik tedavi almadan önceki ilk kabulde, tedavi başladıktan sonra 3.gün, 10.gün ve 1. ayda kan D-dimer düzeyleri D-dimer Plus adı verilen lateks takviyeli immunotürbidimetrik yöntemle ölçüldü. Hastaların demografik bilgileri, risk faktörleri, semptom ve fizik muayene bulguları, laboratuvar ve radyolojik inceleme sonuçları kaydedildi.Antikoagülan tedavileri tamamlanan PTE hastalarının 1.yıl sonu takiplerinde nüks görülmedi. TKP grubundaki hastalar uygun antibiyotik tedavileri sonrasında ortalama 10.5 günde klinik ve laboratuvar değerlerinin düzelmesi sonucunda taburcu edildiler.PTE grubundaki hastaların tanı anındaki (0.gün) ortalama D-dimer düzeyleri, TKP grubundaki hastalara göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Ayrıca D-dimer düzeylerinin zamana göre yüzde değişimleri alınıp, PTE ve TKP grupları arasında değerlendirildiğinde; PTE grubu lehine istatistiksel olarak anlamlı saptandı. Tanı anında bakılan D-dimer düzeylerinin PTE ve TKP grupları arasında kesim değeri için ?ROC? eğrisi analizi yapıldığında D-dimer seviyelerinin 1700 ?/L'nin üzerinde olması PTE tanısı konmasında istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.Antikoagülan tedavi başladıktan sonra PTE grubundaki hastalarda D-dimer düzeylerinin belirgin düştüğü oysa TKP grubunda aynı oranda düşüşün izlenmediği saptandı. PTE tedavisi tamamlanan hastalarda rekürrens görülebileceğini öngörmüştük. Ancak bu çalışmada rekürrens görülmemiştir.Bu sonuçlardan yola çıkılarak, tanı anında bakılan serum D-dimer kantitatif düzeylerinin PTE ve TKP ayırıcı tanısında yararlı olabileceği, antikoagülan tedavi altında D-dimer düzeylerinin, PTE'li hastalarda TKP hastalarına göre daha hızlı düşüş gösterdiğinden ayırıcı tanı ve PTE tanısının doğrulanmasında kullanılabileceği düşünülebilinir.
Masif ve submasif pulmoner tromboemboli hastalarında ekokardiyografi takip sonuçları
Amaç: Pulmoner tromboemboli (PTE) yaygın görülen, tanısı zor, önemli oranda morbidite ve mortaliteye yol açan bir hastalıktır. Bununla birlikte PTE tedavisi oldukça etkilidir. Ancak tedaviye rağmen hastaların az bir kısmında kronik tromboembolik pulmoner hipertansiyon (KTEPH) gelişim riski ortaya çıkar. (Tedavi edilmediği takdirde ise, yine hastaların az bir kısmında görülen KTEPH gelişimi riski artar). Akut PTE tanısı alan hastaların, en az 3 ay antikoagülan tedavi aldıktan sonra KTEPH açısından ekokardiyografi (EKO) ile değerlendirilmesi önerilmektedir. Çalışmamızda masif ve submasif PTE hastalarının başvuru sırasında ve takiplerindeki EKO sonuçları değerlendirilerek, takipte pulmoner hipertansiyonun (PH) ve ekokardiografik olarak sağ kalp etkilenme bulgularının devam edip etmediğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı'na ve acil servisine Ocak 2015 ve Eylül 2020 tarihleri arasında başvuran, masif ve submasif PTE tanısı alan 137 hastanın başvuru sırasındaki ve tedaviden en az 3 ay sonraki kontrol EKO bulguları retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Tüm hastaların 6'sında, yaşayan hastalardan trombolitik verilen toplamda 8 hastanın ise sadece 1'inde KTEPH gelişmiştir. KTEPH gelişen hastalardan 2'sinde PTE öyküsü, 4'ünde venöz tromboemboli (VTE) öyküsü, 5'inde non 0 kan grubu, 2'sinde trombofili bulunmaktadır. Çalışmaya katılan tüm hastaların tedaviden en az 3 ay sonraki sağ atrium çapı (RAD) ve sağ ventrikül çapı (RVD) (ortanca değerler sırasıyla 3,7 cm ve 3,6 cm) değerleri, ilk başvuru sırasındaki değerlerinden (ortanca değerler sırasıyla 4,4 cm ve 4,2 cm) istatistiksel olarak anlamlı olarak farkla düşük bulunmuştur (p<0,05). Hastaların tedaviden en az 3 ay sonraki pulmoner arter sistolik basıncı (PABS) değerleri (ortanca değer 30,0 mmHg) başvuru sırasındaki (ortanca değer 45,0 mmHg) değerlerinden istatistiksel olarak anlamlı olarak farkla düşük bulunmuştur (p<0,05). Masif ve submasif hasta grupları ayrı ayrı değerlendirildiğinde RAD, RVD ve PABS için benzer sonuçlar elde edilmiştir. Sonuç: Tedaviden en az 3 ay sonra PTE hastalarında sağ kalp etkilenme bulguları gerilemekte, PABS değerleri normale dönmektedir. PTE'de antikoagülan ve trombolitik tedavisi KTEPH gelişimini ve mortaliteyi önlemede etkilidir. Bununla birlikte masif ve submasif, özellikle KTEPH açısından risk faktörleri olan PTE hastalarında en az bir kez EKO kontrolü gereklidir. Non 0 kan grubu ve önceki VTE öyküsü KTEPH gelişen hastalarda en sık görülen risk faktörleridir. Anahtar Kelimeler: Ekokardiyografi, masif pulmoner emboli, submasif pulmoner emboli
Femur kırıklarında iskelet traksiyonu ve eksternal fiksatör ile başlangıç stabilizasyonun pulmoner tromboemboli üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Kırıkların sağaltımında geçmişte yaygın olarak kullanıldığı halde günümüzde kullanımı giderek azalan iskelet traksiyonu, bir çok durumda femur kırıklarının geçici stabilizasyon yöntemi olarak kullanılabilecek geçerli bir yöntemdir. Çalışmamızda iskelet traksiyonu kullanımının femur kırıklarında başlangıç stabilizasyonu olarak eksternal fiksatöre bir alternatif olup olamayacağını araştırdık. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği'ne 01/ 01/ 2004-20/ 05/ 2019 tarihleri arasında başvurmuş olup femur kırığı saptanan ve tüm bilgilerine eksiksiz ulaşılan 230 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar başlangıç stabilizasyonuna göre iki gruba ayrıldı. Eksternal fiksatör ile yapılmış olan 58 hasta ve iskelet traksiyonu ile yapılmış olan 172 hasta retrospektif olarak incelendi. Çalışma kapsamında hastaların yaşı, cinsiyeti, travma mekanizması, ek yaralanmaları, eşlik eden hastalıkları, eritrosit replasmanı ihtiyacı, uygulanan başlangıç stabilizasyon yöntemi, nihai tedaviye kadar geçen süre, ameliyat süreleri, yara yeri enfeksiyonu, istenilen klinik konsültasyonları, order ve progresleri incelendi. İki grup VTE, ameliyat süresi, kan kaybı, ve enfeksiyon oranları açısından karşılaştırıldı. Çalışmamızdaki bütün değerlendirmeler % 95 güvenle yapıldı. p<0.05 'i sağlayan sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. İki bağımsız grubun parametrik değerlerini karşılaştırmak için Student - t testi (İndenpendent Sample T testi) kullanıldı. Kategorik (nominal, ordinal) verilerin karşılaştırılmasında iki bağımsız grupta Ki-kare testi kullanıldı. Bulgular: İki grup arasında yaş, cinsiyet, travma şekli, kırık seviyesi, ek ortopedik yaralanma, komorbidite, profilaksi, VTE açısındanbir fark yoktu(p > 0,05). Ameliyat süresi, kanama miktarı ve enfeksiyon oranları açısından iskelet traksiyonu daha üstündü(p < 0,05). Sonuç: iskelet traksiyonu masif yumuşak doku yaralanması ve vasküler yaralanmanın olduğu durumlar haricinde penetran ve nonpenetran tüm femur kırıklarında başlangıç stabilizasyonu olarak iyi bir seçenektir. Anahtar sözcükler:Femur kırıkları, VTE, DVT, PTE, iskelet traksiyonu, eksternal
Basitleştirilmiş modifiye Geneva ve Wells klinik tahmin skorlamasının pulmoner mboli tanısına katkısı
Giriş: Pulmoner tromboemboli (PTE) mortalite ve morbiditesi yüksek ,tanısı güç olan ve genellikle önlenebilir bir hastalıktır. Bu nedenle erken tanı önemlidir. Erken tanı acısından yol gösterici olan klinik skorlamlar kullanılmaktadır. Bu skorlamalardan sık kullanılan iki tanesi de Wells (Canadian) ve Basitleştirilmiş Modifiye Geneva'dır. Amaç: Çalışmamızda; acil servis ve göğüs hastalıkları polikliniğine başvuran PTE şüphesi ile kompüterize tomografik pulmoner anjiografi (CTPA) çekilen hastalarda klinik skorlama yöntemlerinden Wells ve Basitleştirilmiş Modifiye Geneva'nın değerini belirlemeyi ve bunları birbirleriyle kıyaslamayı amaçladık. Materyal ve Metod : Bu çalışmada Mayıs–Kasım 2018 tarihleri arasında 6 aylık periyotta Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastahanesi acil servisine ve göğüs hastalıkları polikliniğine ayaktan başvuran,pulmoner emboli şüphesi olup CTPA çekilen 195 hasta değerlendirilmeye alındı.PTE tanısı CTPA ile konuldu. CTPA İLE Pulmoner emboli pozitif veya negatif çıkan hastalara Wells (Canadian) ve Basitleştirilmiş Modifiye Geneva pulmoner tromboemboli klinik skorlaması uygulandı. Wells Klinik Skorlaması (2 seviyeli; zayıf ve kuvvetli olasılık), Basitleştirilmiş Modifiye Geneva Klinik Skorlaması ise dikotomize (2 seviyeli; olası ve olası değil) olarak gruplandırıldı.Analizler SPSS 21.0 paket programı ile yapıldı. Bulgular: Değerlendirilmeye 195 hasta alındı.Bu hastaların 109'u (% 55.9) acil servise 86'sı (%44.1) göğüs hastalıkları polikliniğine başvurmuştu. Bütün vakaların 83'ü (% 42.6) erkek, 112'si (% 57,4) ise kadındı. Ortalama yaş 57.16 ± 18.62 (17-91) yıl idi. CTPA çekilen 195 hastanın 154'ün de PTE (%79) negatif; 41'in de (%21) ise pozitif olarak belirlendi.Bu çalışmamızda Wells Klinik Skorlamasının PTE için duyarlılığı %87.8, özgüllüğü %83.8; Basitleştirilmiş Modifiye Geneva Klinik skorlamasının ise PTE için duyarlılığı %82.9, özgüllüğü %53.3 olarak saptandı. Sonuçlarla her iki klinik skorlama için yapılan ki –kare analizinde p değeri 0,001(<0.05) olarak bulundu. Wells ve Basitleştirilmiş Modifiye Geneva Skorlamalarının negatif prediktif değerlerinin de en yüksek olduğu yer poliklinik olup sırasıyla yüzdelikleri % 96.7, %95.7; pozitif prediktif değerinin en yüksek olduğu yer ise acil servis olup sırasıyla yüzdelikleri % 80, %39.4 olarak 5 hesapladık.İki klinik skor birlikte kullanıldığında negatif prediktif değer %95.6; pozitif prediktif değer %61.1 olarak hesapladık. Sonuç: Wells Klinik skorlamasının duyarlılık ve özgüllük bakımından Basitleştirilmiş Modifiye Geneva Skorundan daha üstün olduğunu gördük.Bu nedenle PTE tanısında Wells Skoru, Basitleştirilmiş Modifiye Geneva Skorundan daha etkindir. Poliklinikte bu iki klinik skorunun ayrı ayrı olarak kullanılmasının, emboli tanısının dışlanmasında daha kullanışlı olduğu; acil serviste ise emboli ön tanısının konulmasında daha etkin olduğu anlaşıldı. İki skorlama da birlikte kullanıldığında negatif prediktif değerin, pozitif prediktif değere göre daha kullanışlı olduğu ve emboli tanısının dışlanmasında daha etkin olduğu anlaşılmaktadır.
Acil serviste pulmoner emboli şüpheli hastalarda pnemoni pulmoner emboli ayırıcı tanısında prokalsitonin seviyelerinin değeri
Amaç: Bakteriyel enfeksiyonların tanısında Prokalsitonin yeni ve yaygın olarak kullanıma giren bir markırdır. Sağlıklı kişilerde düşük veya ölçülemeyecek seviyelerde iken, sistemik bakteriyel enfeksiyonlarda seviyesi artar. Pnemoni hastalarında artış olduğu gösterilmekle birlikte PE hastalarda PCT seviyelerinin artıp artmadığına ait literatür bilgisi çok kısıtlıdır. Bu konuda yeni çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır.Yöntem: Tek merkezli, prospektif klinik bir çalışma olan araştırmamıza Nisan-Eylül 2009 tarihleri arasında KTÜ Tıp Fakültesi acil servisine başvuran PE veya pnemoni şüphesi olan ve spiral BT tetkiki yapılan hastalar çalışmaya dâhil edildiler. Acil servise başvuran ve yapılan değerlendirmeler sonunda PE-pnemoni hastalıklarının ayırıcı tanı algoritminde yer alan muayene ve laboratuar bulguları (Akciğer grafisi, C-reaktif proteini D-dimer) ile PE veya pnemoni şüphesi oluşan hastalar standart veri formu ile kayıt altına alındılar. Çalışma grubumuzu oluşturan 176 vaka çekilen spiral BT sonuçlarına göre 61 vaka Grup A (Sadece PE); 55 vaka Grup B (Sadece Pnemoni), 12 vaka Grup C (PE+Pnemoni) ve 48 vaka Grup D (PE ve Pnemoni dışı tanı alan hastalar)'yi oluşturacak şeklinde 4 gruba ayrıldı. Çalışma sonunda Grup A, B, C, D, hastalarının PCT düzeyi ve diğer klinik parametreleri karşılaştırıldı.Bulgular: Çalışma sonuçlarımıza göre başvuru semptomlarından sadece göğüs ağrısı şikâyetinin PE hastalarında diğer hasta gruplarına göre anlamlı derecede fazla olduğu saptandı(p=0.003). Pnemoni hastalarında hem ral hemde ronkus diğer gruplardan anlamlı derecede yüksekti(p<0.0001,p=0.003). Akciğer parankiminde infiltrasyon görüntüsü ve mediastinal lenf adenopati pnemonili hastalarda diğer gruplara göre anlamlı derecede yüksekti(p<0.0001,p=0.004). EKG bulguları incelendiğinde PE ile pnemoni ayrımına yardımcı olabilecek şekilde sadece DIII'te T negatifliği (T3 bulgusu) ve DI'de derin S, DIII'te patalojik Q dalgası ve T negatifliğinden oluşan S1Q3T3 bulgularının PE hastalarında diğer gruplardan anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı(p=0.02,p=0.004).Çalışma grupları arasında PCT seviyelerinin PE-Pnemoni ayırıcı tanısında kullanılacak şekilde farklılık arz etmediği saptandı (p>0.05). PE-Pnemoni ayrımında PCT için belirlenen optimal cutoff 2011 pg/ml, sensitivite 68.9, spesifite 41.1, NPV 64,6 ve PPV 45.9 olarak tespit edildi.Çalışma grupları arasında sadece D-dimer düzeyleri ise PE hastalarında diğer gruplardan anlamlı derecede yüksek saptandı.Sonuç:Sonuç olarakçalışmamız bulgularına göre acil servise dispne, ateş gibi şikayetlerle başvuran ve PE ve/veya pnemoni ayırıcı tanısı gereken hastalarda PCT yardımcı bir tanı aracı olarak kullanılamaz. Literatürdeki benzer çalışmalar ile uyumlu olmayan çalışmamız bulgularının daha geniş serili çalışmalar ile değerlendirilmesi uygun olacaktır.Anahtar Kelimeler: Pulmoner emboli, pnomoni, prokalsitonin.
Pulmoner emboli tanısında D-dimer, fibrinojen ve D-dimer/fibrinojen oranının yeri
Giriş: DVT ve PE aynı hastalığın devamı olarak düşünülebilir, sıklıkla her iki durum ortaklaşa venöz tromboembolizm (VTE) olarak adlandırılır. PE mortalite ve morbiditesi yüksek, tekrarlayabilen, bazen tanısı güç olan ve önlenebilir bir hastalıktır (2). VTE için hızlı invaziv olmayan tanı metodu arayışları devam etmektedir.Amaç: Çalışmamızın amacı PE şüpheli hastalarda hızlı, noninvaziv, ucuz ve kolay elde edilebilir laboratuvar tetkikleri olan d-dimer, fibrinojen düzeyi ve D/F oranının tanıya katkısı, kullanılabilirliğinin araştırılması ve D/F oranının PE `de yalnız d-dimer ölçümünden daha tanısal olabileceğini değerlendirmektir.Materyal ve Metod: Bu çalışmada Ocak 2007-Ekim 2009 arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil servisine veya göğüs hastalıkları polikliniğine ayaktan başvuran veya çeşitli kliniklerde yatan pulmoner emboli şüphesi olan 118 hastayı değerlendirdik. Vakaların 48'i (% 40,7) erkek, 70'i (% 59,3) kadın ve ortalama yaş 49.77 ± 19.46 (15-86) yıl idi. PE tanısı CTPA ile koyuldu. Hastalar Tinaquant ve HemosIL test gibi iki çeşit kantitatif turbidimetrik D-dimer ölçüm yöntemi ile değerlendirildi. Hastaların hepsinde d-dimer düzeyi normal seviyenin üzerindeydi. Wells (Canadian) pulmoner tromboemboli klinik tahmin skorlaması ile klinik olasılık hesaplandı. İstatistiksel analizler SPSS 16.0 PC programında yapıldı. Cut-off değerlerinin belirlenmesinde Receiver Operating Characteristic curve (ROC curve) analizinden yararlanıldı.Bulgular: Kliniklerde yatan hastaların çoğunluğu dahili servislerde yatmaktaydı. PE (+) hastalar en sık göğüs hastalıkları servisinde, PE(-) hastalar ise en sık genel cerrahi servisinde yatmakta idi. PE (+) olan hasta grubunda PE (-) olan hasta grubuna göre, göğüs ağrısı (p=0,008), çarpıntı (p=0,029), bacak semptomları (p=0,003) olan hasta sayısı ve yüzdesi istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Her iki d-dimer ölçüm yöntemine göre PE(+)'lerde, PE(-)'lere göre d-dimer ve D/F oranının medyan değerleri istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu ( p<0,001), fibrinojen düzeyi istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu (p=0,003 ve p<0,001). HemosIL yöntemi ile d-dimer, fibrinojen ve D/F oranının cut-off değerlerine (sırası ile >832 ng/ml, ? 335 mg/dl, >2,25) göre d-dimer ve D/F oranının sensitivite, spesifisite, NPD ve PPD değerleri fibrinojene göre daha yüksek saptandı. D/F oranı, d-dimer ile karşılaştırıldığında sensitivite ve NPD'si daha yüksek, spesifisite ve PPD'si eşit olarak saptandı. Tinaquant yöntemi ile d-dimer, fibrinojen ve D/F oranının cut-off değerlerine (>1270 ng/ml, ? 352 mg/dl, >4,74) göre d-dimer ve D/F oranının spesifisite ve PPD değerleri fibrinojene göre daha yüksek bulundu. D/F oran, d- dimer ile karşılaştırıldığında sensitivitesi daha düşük, spesifisite, PPD ve NPD'si daha yüksek bulundu. Her iki ölçüm yöntemine göre PE(-) hastalarda D/F oranı (%95,1), d-dimer (%92,7) ile karşılaştırıldığında yüzdelik olarak cut-off değerlerini daha fazla aştığı tespit edildi. Zayıf olasılık ile kombine edildiğinde ise d-dimer+zayıf olasılığı olan hastaların yüzdeliği (%56,1), D/F+zayıf olasılığı olan hastaların yüzdeliğinden (%58,5) daha düşük tespit edildi.Sonuç: Bu çalışmaya göre pulmoner emboli şüphesi olan hastalara yaklaşımda D/F oranın d-dimere göre daha değerli olduğu ve PE(+) hastalarda PE(-) hastalara göre fibrinojen düzeyi anlamlı olarak düşük seyrettiği tespit edildi.
Pulmoner Tromboemboli tanısında kullanılan klinik olasılık skorlama yöntemlerinin karşılaştırılması
Giriş: PTE; mortalite ve morbiditesi yüksek, tekrarlayabilen, bazen tanısı güç olan ve önlenebilir bir hastalıktır (42).Amaç: Bizim bu çalışmamızda; pulmoner tromboembolizm tanısında kullanılan çeşitli klinik olasılık skorlama yöntemlerinin değerini, hem yatan hastalarda ve hem de acil servise başvuranlarda belirlemek ve bunları birbirleriyle kıyaslamayı amaçladık.Materyal ve Metod: Bu çalışmada Şubat 2007- Ocak 2010 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil servisine veya göğüs hastalıkları polikliniğine ayaktan başvuran ve çeşitli kliniklerde yatan pulmoner tromboemboli şüphesi olan 207 hastanın PTE kayıt formları retrospektif olarak incelendi. Hastalar, yatan ve ayaktan hastalar şeklinde gruplandırıldı. Hastaların dosya verilerine dayanılarak Wells, Geneva ve Modifiye Geneva klinik olasılık skorlama yöntemleri ile puanlamaları yapıldı. Bu klinik olasılık skorlama yöntemleri arasında karşılaştırma yapıldı. Skorlama sistemlerinin ayırıcı eşik puanlarını bulmak için receiver operating characteristic (ROC) eğrileri kullanıldı. İstatistiksel analizler SPSS 15.0 programı ile yapıldı.Bulgular: PTE (+) 145 hastanın 62'si (%43) bayan, 83'ü(%57) erkek; PTE (?) 62 hastanın 27'si (%43) bayan, 35'i (%56) erkekti. PTE (+) ve PTE (?) hastalarda en sık saptanan semptomlar nefes darlığı ve göğüs ağrısıydı. Nefes darlığı PTE (-) hastalarda, göğüs ağrısı PTE (+) hastalarda yüksek oranda saptandı (p<0,001). Homans belirtisi ve DVT bulguları, PTE (+) hasta grubunda PTE (?) hasta grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p<0,001). DVT öyküsü; PTE (+) hasta grubunda PTE (?) hasta grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p=0,02). Yatan ve ayaktan başvuran hasta yüzdeleri açısından PTE (+) ve PTE (-) hasta grupları karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p=0,14). Skorlamalrın tanıya ulaşmadaki ayırıcı (eşik değer) değerlerinin saptanması ve birbirleriyle karşılaştırılması için `Receiver Operating Characteristic (ROC)' eğrileri oluşturuldu ve eğri altında kalan (AUC, Area under the Curve) alanlar değerlendirildi. Yatan ve ayaktan başvuran hastaların ROC eğrilerinde her üç klinik skorlamanın eşik değerleri 5 olarak saptandı. Ayaktan başvuran hastalarda klinik olasılık skorlama yöntemlerinin ROC eğrileri karşılaştırıldığında Wells ve Modifiye Geneva skorlamalarında eğri altında kalan alanların Geneva skorlamasına göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek oldukları saptandı (p<0,001) ( AUC değerleri; Wells:0.78, Geneva:0,59, Modifiye Geneva:0.76). Yatan hastalarda klinik olasılık skorlama yöntemlerinin ROC eğrileri karşılaştırıldığında ise Modifiye Geneva skorlama yönteminde eğri altında kalan alan Wells ve Geneva skorlama yöntemine göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptandı (p<0,005) (AUC değerleri; Wells:0.70, Geneva:0.54, Modifiye Geneva:0,75).Sonuç: Her üç klinik olasılık skorlamanın ROC eğrilerinde, eğri altında kalan alanın en fazla Modifiye Geneva skorlamasında olduğu, daha sonra Wells'in yer aldığı, bu nedenle tanıya ulaşmada bu iki yöntemin Geneva'ya göre daha değerli olduğu belirlendi.
Akut pulmoner embolizmde sağ ventrikül disfonksiyonunun ekokardiografi ve çkbt bulguları ile birlikte değerlendirilmesi
Pulmoner tromboembolizm tanısal yöntemlerdeki gelişmelere paralel olarak tanı konulma sıklığı giderek artan ve uygun tedavi edilmediği takdirde ölümcül seyredebilen bir hastalıktır.Akut pulmoner embolizmde; sağ kalp yetmezliği tromboembolik hastalığın şiddetini ve trombolitik tedavi seçeneğini belirleyen ve mortaliteyi arttıran önemli bir parametredir. Ekokardiografi sağ kalp yetmezliğini belirlemede en sık başvurulan inceleme yöntemidir. Akut emboli tanısında yaygın olarak ÇKBT kullanılmaktadır. ÇKBT ile aynı zamanda sağ kalp yetmezliğini destekleyen bulguların saptanması nedeniyle ÇKBT etkinliğini ekokardiyografi ile karşılaştırıp akut emboli tanısı ile birlikte sağ kalp yetmezliği bulgularını da eş zamanlı olarak klinisyene rapor ederek zaman ve ekonomik açıdan faydalı olup olunamayacağını araştırmayı amaçladık.Aralık 2006 ile Ağustos 2009 tarihleri arasında pulmoner emboli ön tanısı ile Dicle Üniversitesi Tıp fakültesi Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalına pulmoner BTA tetkiki isteği ile gönderilen ve BTPA değerlendirmesi sonucu pulmoner emboli tanısı alan 91 (36 erkek,55 kadın) hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen 91 hastanın yaş ortalaması 53.69 (15-88 yaş) idi. Kadınların yaş ortalaması 57, erkeklerin yaş ortalaması 54.4 idi. Tüm incelemeler ÇKBTA protokolü ile çekim yapılan hastalarda retrospektif olarak yapılmıştır.Hastalarda ÇKBT ile sağ kalp yetmezliğini destekleyen bulgular ile (midventriküler iç çap oranının 1'in üzerinde olması ve interventriküler septumda sola deviasyon) ekokardiografik bulgular arasında istatistiksel olarak korelasyon varlığı araştırılmış ve sonuç anlamlı bulunmuştur. BTPA incelemede sağ kalp disfonksiyonu açısından pozitif hastalar ile negatif hastaların pulmoner ven çaplarının ortalamaları arasında farklılık olup olmadığına bakılmış ve farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır.(p>0,05)Benzer şekilde BTPA inceleme ile ekokardiografik incelemede sağ kalp disfonksiyonu negatif hastalar ile pozitif hastaların pulmoner ven çap ortalamalarının istatistiksel olarak anlamlı olmadığı tespit edilmiştir. (p>0.05)Anahtar kelimeler: pulmoner tromboembolizm, çok kesitli bilgisayarlı tomografi, ekokardiografi