Stress disorders-post traumatic
75 theses under this subject heading
Uzun süreli geçici barınmada yaşayan yetişkin depremzedelerde travma sonrası stres, büyüme, dayanıklılık ve esneklik arasındaki ilişkiler
Amaç: Bu araştırma, uzun süreli geçici barınma koşullarında yaşayan yetişkin depremzedelerde TSSB, TSB, psikolojik dayanıklılık ve psikolojik esneklik arasındaki ilişkileri belirlemeyi ve yakın kaybı ile kronik hastalık gibi risk faktörlerinin bu ilişkilerdeki düzenleyici etkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Materyal ve Metot: Tanımlayıcı ilişkisel desende yürütülen bu çalışma, 6 Şubat 2023 depremleri sonrası Malatya'daki geçici barınma merkezlerinde yaşayan 514 yetişkinle gerçekleştirildi. Veriler Tanıtıcı Bilgi Formu, KPSÖ, KEF-2, TSBE ve TSSBÖ-KD aracılığıyla toplandı. Bulgular: Kadınlarda TSSB düzeylerinin daha yüksek, psikolojik dayanıklılığın ise daha düşük olduğu belirlendi (p<0.01). Yakın kaybı ve kronik hastalık durumlarında TSSB ve psikolojik katılık düzeylerinin arttığı saptandı (p<0.001). Barınma süresi uzadıkça psikolojik esnekliğin azaldığı görüldü (p<0.05). TSB düzeylerinin, eğitim durumu dışında demografik değişkenlerle anlamlı fark göstermediği belirlendi. TSB ile psikolojik dayanıklılık arasında pozitif ilişki saptanırken, psikolojik esneklik ile anlamlı bir ilişki gözlenmedi. TSSB ile psikolojik katılık arasında güçlü bir pozitif ilişki belirlendi (r=0.496, p<0.001). Psikolojik katılığın TSSB üzerindeki etkisinin yakın kaybı durumunda güçlendiği, psikolojik dayanıklılığın koruyucu etkisinin ise bu durumlarda zayıfladığı gösterildi. Sonuç: Bulgular, afet sonrası psikososyal müdahalelerin yalnızca TSSB semptomlarını azaltmaya değil, psikolojik dayanıklılık, psikolojik esneklik ve TSB gibi olumlu kaynakları desteklemeye de odaklanması gerektiğini göstermektedir. Özellikle yakın kaybı ve kronik hastalık gibi faktörlerin bu süreçteki tamponlayıcı rolleri zayıflattığı göz önüne alındığında, risk gruplarına yönelik özelleştirilmiş müdahalelerin önemi vurgulanmaktadır. Psikiyatri hemşirelerinin bu süreçte bireysel ve toplumsal düzeyde aktif rol üstlenmeleri önerilmektedir.
Jinekolojik onkoloji tanısı alan kadınlarda algılanan sosyal desteğin posttravmatik stres bozukluğuna etkisi
Jinekolojik kanserler kadınlarda morbidite ve mortalite oranları oldukça yüksek olduğundan dolayı kadın sağlığı açısından önemli bir konu olarak belirlenmiştir. Jinekolojik kanserler, kadınlar tarafından ölümcül bir hastalık olarak kabul edilmektedir. Aynı zamanda kadın üreme organları cinselliğin, üretkenliğin ve anneliğin sembolü olarak kabul edilip, bu organların aniden kaybolması kadının beden imajını olumsuz yönde etkilerken benlik saygısını düşürmektedir. Uluslararası ve ulusal literatür incelendiğinde jinekolojik onkoloji tanısı alan kadınlarda emosyonel sorunlar ve sosyal destek ilişkisinin birlikte ele alındığı pek çok sayıda çalışma olduğu ancak posttravmatik stres bozukluğuna ilişkin sınırlı sayıda çalışma olduğu görülmektedir. Bu argümandan yola çıkarak planlanan bu çalışmada jinekolojik onkoloji tanısı alan kadınlarda algılanan sosyal desteğin posttravmatik stres bozukluğuna etkisinin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak planlanmıştır. Araştırma Ankara Şehir Hastanesi Jinekoloji Onkoloji biriminde yazılı izinler alınarak kanser tanısı aldığı süreden bir yıl kadar zaman geçmiş olan 277 kadından oluşmaktadır. Veriler araştırmacı tarafından oluşturulan 23 sorudan oluşan Kişisel Bilgi Formu (KBF), Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (ÇBASDÖ) ve Posttravmatik Stres Bozukluğu Ölçeği (PSBÖ) ölçeği ile yüz yüze görüşülerek toplanmıştır. Araştırma sonuçlarını değerlendirmek için istatistiksel tanımlayıcı kriterler (ortalama, medyan, standart sapma, yüzde) kullanılmıştır. İki bağımsız grup arasındaki farkı belirlemek için Mann Whitney U testi, ikiden fazla bağımsız grup için Kruskal Wallis testi, iki sürekli değişken olduğu durumda Spearman korelasyon katsayısı analizi kullanılmıştır. Çalışma kapsamına alınan kadınların ortalama 55,94 yaş aralığındadır. (SS:10,768, min:28, max:91.). Farklı çocuk sayılarına ait kadınlar arasında travma sonrası stres bozukluğuna ait anlamlı bir fark bulunduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Farklı eğitim seviyelerine sahip kadınlar arasında posttravmatik stres bozukluğuna ilişkin anlamlı bir fark olmadığı tespit edilmiştir (p>0,05). Posttravmatik Stres Bozukluğu Ölçeği (PSBÖ) puanı ile Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeğinin (ÇBASDÖ) puanı arasında yüzde 30,9'luk negatif ve anlamlı bir ilişki bulunduğu tespit edilmiştir. (p<0.001). Sosyal destek, posttravmatik stres bozukluğunu olumlu yönde etkilediği tespit edilmiştir.
Deprem sonrası post travmatik stres bozukluğu belirtileri ile nomofobi ilişkisi
Amaç: Cep telefonları, insanların birbirleri ile iletişim kurmasını ve güncel haberleri takip etmeyi sağlayan en önemli araçlardan biridir. Teknolojik gelişmeler nedeniyle telefonların fazla kullanımı beraberinde bazı biyopsikososyal sorunlar da getirmiştir. Cep telefonundan ayrı kalma korkusu olarak da tanımlanan nomofobi de bunlardan birisidir. Travma sonrası stres bozukluğu belirtileri yaşayan kişiler huzursuzluk, irritabilite ve anksiyete semptomları gösterebilirler. Travmaya maruz kalmış kişilerin, ihtiyaç duyduklarında telefonla iletişim kurma ve erişilebilir olma isteği ve ihtiyacının daha fazla olabileceği düşünülmektedir. Bu nedenle, travma sonrası stres bozukluğu belirtilerinin nomofobi düzeylerini artırabilecek bir risk faktörü olduğu düşünülmüştür. Bu çalışma, travma sonrası stres bozukluğu belirtileri ile nomofobi arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışma kapsamında 25.04.2023-25.06.2023 tarihleri arasında Ekin Aile Sağlığı Merkezi'ne başvuran, 18-65 yaş arası, okur-yazar, gönüllü 329 kişi çalışmaya katılmıştır. Çalışmayı sürdüremeyecek seviyede bişilsel işlev kaybı olanlar ve mental ya da fiziksel kısıtlılığı olan kişiler dışlanmıştır. Katılımcılar sosyodemografik veri formu, Türkçe Nomofobi Ölçeği ve DSM-5 için Travma Sonrası Kontrol Listesi (PCL-5) ölçeklerini doldurdu. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 39,52±11,72 yıl olup, kadınların oranı % 52,6 erkeklerin oranı % 47,4 olarak gerçekleşmiştir.Çalışmamızda nomofobi ölçeğinden alınan puanlar incelendiğinde 2 katılımcıda (%0,6) nomofobi olmadığı, 128 katılımcıda (%39,02) hafif düzeyde, 141 katılımcıda (%42,98) orta düzeyde, ve 58 katılımcıda (17,68) aşırı düzeyde nomofobi olduğu belirlenmiştir. Katılımcıların PCL-5 puanı ortalaması 2,98 olup katılımcılarda orta düzeyde bir stres bozukluğu gözlenmiştir. Katılımcılarda nomofobi ve PCL-5 puanları arasında orta düzeyde pozitif korelasyon bulunmuştur. Sonuçlar: Bu çalışma deprem sonrası travma sonrası stres bozukluğu ve nomofobi arasındaki ilişkiyi incelemiş ve bulgular travma sonrası stres bozukluğu semptomlarının nomofobi düzeyini artırabileceğini göstermiştir. Bu kapsamda, bu iki önemli konuyu anlamak ve çözümlemek için gelecekteki çalışma ve politika önerilerinin daha kapsamlı olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Deprem, Nomofobi, Travma Sonrası Stres Bozukluğu
Menopozal kadınlarda travma sonrası stres bozukluğu belirtileri ve etkileyen faktörler
Bu çalışmanın amacı; menopozal dönemdeki kadınların travma sonrası stres bozukluğu belirtileri ve etki eden faktörleri incelemektir. Tanımlayıcı tipte yürütülen bu araştırmanın örneklemini, menopoz tanısı almış 360 kadın oluşturmuştur. Veriler 20 Ocak 2024-25 Ocak 2025 tarihleri arasında, Çorum ilinde sosyal medya aracılığı ile Google formlar kullanılarak çevrimiçi olarak toplanmıştır. Verilerin toplanmasında Kişisel Bilgi Formu ve 'Travma Sonrası Stres Belirti Ölçeği (TSSBÖ)' kullanılmıştır. Verilerin analizinde Independent Sample t Testi, One Way ANOVA testi ve Pearson Korelasyon Testi kullanılmıştır. Çalışma kapsamına alınan menopozal dönemdeki kadınların yaş ortalaması 52.37±12.34 yıldır. Travma sonrası stres belirti ölçeğinden aldıkları puan ortalaması 18.62±6.46 bulunmuştur. Travma Sonrası Stres Belirti puanı ile yaş ve menopoz yaşı arasında istatistiksel olarak anlamlı, negatif yönlü ve düşük düzeyli bir ilişki olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Çalışmada menopozal dönemdeki kadınların travma sonrası stres belirti düzeyleri orta düzeydedir. Ayrıca menopoz durumu, eğitim düzeyi, meslek, çalışma durumu, sigara- alkol kullanımı, çocuk sayısı, jinekolojik takip sıklığı, Menopozal Hormon Terapi (MHT) kullanımı, menopoz şekli ve menopoz şikayetlerinin süresi de travma sonrası stres belirtilerini etkilemektedir.
COVID-19'a bağlı olarak yakınını kaybeden bireylerde travma sonrası stres bozukluğu ve depresyon ilişkisinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, COVID-19'a bağlı olarak yakınlarını kaybeden bireylerin depresyon ile travma sonrası stres bozukluğu düzeylerinin bazı değişkenler bakımından nasıl bir farklılaşma gösterdiğini ve depresyon ile travma sonrası stres bozukluğu düzeylerinin birbiri ile olan ilişkisini incelemektir. Araştırmanın örneklemini Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne COVID-19' a bağlı olarak yakın kaybı nedenli ruhsal yakınmalar ile veya daha önceden takipli hastalardan COVID-19' a bağlı olarak yakın kaybı nedeni ile semptomlarında bir artış veya değişkenlik gösteren hastalardan toplam 92 kişi oluşturmaktadır. Katılımcıların sosyodemografik özellikleri hakkında bilgi alabilmek için Demografik Bilgi Formu, depresyon düzeylerinin belirlenmesi için Beck Depresyon Envanteri ve travma sonrası stres bozukluğu düzeylerinin belirlenebilmesi için de Travmatik Stres Belirti Ölçeği kullanılmıştır. Araştırmanın sonuçları, medeni durum, eğitim durumu, gelir düzeyi, maneviyat düzeyi, kaybedilen kişi ile ilişki niteliği, taziyeye gelen kişi sayısı, alkol tüketiminde artış gibi değişkenlerin yüksek depresyon ve travma sonrası stres bozukluğu belirtilerini açıklamada anlamlı bir etkisi bulunmadığını ancak; cinsiyet, kaybedilen kişinin ölüm yaşı, kaybedilen kişinin ölüm şekli, kaybedilen kişi ile yakınlık derecesi, cenaze töreninin gerçekleştirilebilmesi, cenaze törenine katılım, yas süresinin uzunluğu, sosyal destek sağlayan yakınlar ile görüşme fırsatı, sigara tüketiminde artış, sahip olunan hayatı sonlandırma fikri ve dini inançlarda gerçekleşen değişim gibi değişkenlerin ise yüksek depresyon ve travma sonrası stres bozukluğu belirtilerini açıklamada anlamlı bir etkisinin bulunduğunu göstermektedir. Ayrıca, COVID-19'a bağlı olarak yakın kaybı deneyimleme durumu ile yüksek düzeyde depresyon ve travma sonrası stres bozukluğu belirtileri arasında pozitif yönlü bir ilişki ve yüksek düzey depresyon ile travma sonrası stres bozukluğu belirtileri arasında ise pozitif yönde anlamlı bir korelasyon bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: COVID-19, Yas, Travma Sonrası Stres Bozukluğu, Depresyon.
Pandemi döneminde alınan karantina tedbirlerinin toplum ve hastalar üzerindeki psikolojik etkilerinin incelenmesi
Bu çalışmada COVID-19 pandemi döneminin ve bu süreçte alınan karantina tedbirlerinin toplum ile hastalar üzerinde yarattığı psikolojik etkilerin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışma Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı Ertuğrul 36 Nolu Eğitim Aile Sağlığı Merkezine başvuran hastalar ve hasta yakınlarının katılımı ile gerçekleştirilmiştir (n = 305). Kişilerin sosyodemografik özellikleriyle birlikte, anksiyete, depresyon ve travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) düzeyi değerlendirilmiştir. Kişilerin %57,7'si kadındı ve yaş ortalaması 39,87 ± 16,26 yıldı. Kişilerin %22,9'unda yüksek/ciddi düzeyde anksiyete, %69,8'sinde en az hafif düzeyde olmak üzere depresyon olduğu saptandı. Uyku problemi yaşayanların, çalışma arkadaşı ya da yakını COVID-19 geçiren ya da ölenlerin, sigaraya başlayan ya da sigara miktarı artanların, pandemi döneminde yaşadığı sorunlar nedeniyle hayatı olumsuz etkilenenlerin anksiyete, depresyon ve TSSB düzeyi daha fazlaydı. Kadınların, korkutucu, dehşet verici veya travmatik olay yaşayanların anksiyete ve depresyon düzeyleri daha fazlaydı. Maddi kayıp yaşayıp yaşam standardı etkilenenlerin depresyon ve TSSB düzeyi daha fazlaydı. 35 yaş ve altındakilerin, ilkokul mezunları ile karşılaştırıldığında üniversite mezunlarının, alkol içme miktarı artanların, karantina tedbirleri nedeniyle psikolojik sıkıntı yaşayan, hayatı olumsuz etkilenen ve kilo alanların depresyon düzeyi daha fazlaydı. Yaş azaldıkça depresyon düzeyi artmaktaydı (r =-0,299; p<0,001). Ayrıca kişilerin anksiyete, depresyon ve TSSB düzeyinin her biri diğeriyle anlamlı düzeyde korelasyon göstermekteydi (p<0,001). Pandemi koşullarında yaşanan birçok olumsuz durum ve kişisel özellikler anksiyete, depresyon ve TSSB düzeyini arttırmaktadır. Ayrıca bu durumların ortaya çıkışı ve düzeyi bir diğeriyle ilişkilidir. Pandemi döneminde karşılaşılan olumsuzlukları engellemeye yönelik çabalar, toplumun psikolojik olarak yıpranma düzeyini azaltabilir. Anahtar sözcükler: Pandemi, Anksiyete, Depresyon, Travma sonrası stres bozukluğu
Posttravmatik stres bozukluğunun flep yaşayabilirliğine etkisi
Rekonstrüktif cerrahide fleplerle onardığımız doku defekti olan hastaların önemli miktarını travma hastaları oluşturmaktadır. Bu hastalardan psikiyatrik semptomları olanlarına psikiyatri konsültasyonu istenip antidepresan tedavi başlanırken, semptom göstermeyen hastalara psikiyatrik tedavi verilmemektedir. Literatürde Posttravmatik Stres Bozukluğunun (PTSB) ve kullanılan antidepresan ilaçların flep sağ kalımı üzerine etkilerine dair bir araştırma bulunamadı. Bu çalışmada travma hastalarında gelişen PTSB ve kullanılan farklı türdeki antidepresan ilaçların flep sağ kalımına etkisinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmada ağırlıkları 300-350 gr arasındaki 42 adet erkek Sprague Dawley sıçan kullanıldı. Sıçanlar 7'şer adetlik 6 gruba ayrıldı. Ratlarda PTSB oluşturulacak gruplarda Single Prolonged Stres (SPS) modeli uygulandı. 1 hafta sonra antidepresan alacak gruplara ilaçları başlandı. 1. Grup (sham) da SPS uygulanmadı ve antidepresan verilmedi. 2. Grup(kontrol) da SPS uygulandı ama antidepresan verilmedi. 3. Grup da SPS uygulandı ve Paroksetin verildi. 4. Grup da SPS uygulandı ve Duloksetin verildi. 5. Grup da SPS uygulandı ve Amitriptilin verildi. 6. Grup da SPS uygulandı ve Rasajilin verildi. İlaçlar başlandıktan 2 hafta sonra ratların sırtından kranial bazlı 3x9 cm çaplı random paternli deri flebi derin fasyanın üzerinden kaldırılarak sütüre edildi. Ardından 1 hafta daha antidepresan tedaviler devam etti. 28 günün sonunda fotoğrafik, biyokimyasal ve histolojik analizler yapıldı. Fotoğrafik analiz için "SketchAndCalc Area Calculator" (iCalc inc. U.S.A.) programı kullanıldı. Histolojik analiz için yine tüm sıçanlardan belirlenen flep bölgelerinden doku örnekleri alınarak uygun işlemler ve boyama yapıldıktan sonra örnekler Nikon (Eclipse 920248, U.S.A.) ışık mikroskobunda değerlendirildi ve görüntüler Nikon (MDS-Fi2-U3 (U.S.A.)) kamera ile tam uyumlu görüntüleme yazılımı ile bilgisayar ortamına aktarıldı. Tüm grupların; 200' lük büyütmede (X20) 5 farklı alandan olacak şekilde epitel kalınlığı ölçüldü. Biyokimyasal analiz için histolojik örnek alınmasından sonra kalan flebin en distal bölgeden doku örneği alınarak, HIF1a, Siklofilin A, MMP2, MMP9, VEGF, EGF, IL1b, IL6 ve TNFα miktarı ELISA kitleri ile spektrofotometrik olarak ölçüldü. Çalışmamızın fotoğrafik analizinde kontrol grubu ile sham ve deney grupları arasında anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). Sham grubu ile antidepresan alan gruplar arasında anlamlı fark (p>0,05) bulunmamıştır. Ayrıca deney grupları arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Çalışmamızda epidermis kalınlığı en yüksek olan grup, Grup 3 olarak saptanmıştır. Grup 3 ün epidermis kalınlığı sham grubunun da üzerinde bulunmuştur. Sham grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı fark bulunmasına (p<0,05) rağmen, kontrol grubu ile deney grupları arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Sham grubu ile Grup 3, Grup 4, Grup 5 arasında anlamlı olmamasına rağmen, Grup 6 ile anlamlı fark bulunmuştur. Doku HIF1α, CycA, MMP2, MMP9, VEGF, EGF, IL1β, IL6 ve TNFα analizlerinde tüm grupların sham grubuna göre anlamlı derecede (p<0,05) yüksek olduğu saptandı. 3.Grup ile kontrol grubu arasında MMP2, VEGF, EGF, IL1β ve TNFα düzeylerinde anlamlı fark bulundu. Sonuç olarak tedavi almamış PTSB'nin flep yaşayabilirliği azalttığı görülmüştür. Kullanılan ilaçların ise istatistiksel olarak birbirine üstünlüğü olmadığı saptanmıştır.
Investigation of the prevalence of post-traumatic stress disorder in individuls with diagnosed COVID-19
This study aimed to investigate the prevalence of Post-Traumatic Stress Disorder (PTSD) in individuals diagnosed with COVID-19. This descriptive and cross-sectional study was conducted between May and November 2022 at the Azadi Teaching Hospital Kirkuk, Iraq. The study population consisted of 980 people who had tested positive for COVID-19. Data were collected online (Google Forms) using a sociodemographic questionnaire and a Post-Traumatic Stress Disorder Questionnaire (PTSDQ). Frequencies, percentages, means, and standard deviations were used for categorical variables. The data were analyzed using a one-way analysis of variance (Kruskal Wallis) and a two-sample t-test. More than half of the participants were women (n=545, 55.8%). With mean age 35.58±12.70 More than a quarter of the participants were 26 to 33 years of age. Participants had a mean PTSDQ score of 47.7 ± 11.9. Gender, educational, and method of infection affected their PTSDQ scores. Conclusion: Participants had a moderate PTSDQ score.
İstismar olgularının yatarak tedavisinde klinik izlem bulguları
Amaç: Dünyada istismar ve ihmale uğramış çocuklara yönelik birçok rezidental merkez bulunmasına karşın, Türkiye'nin ilk rezidental kurumu olan ?Oğuz Kağan Köksal Sosyal Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi? Adana ilinde kurulmuştur. Söz konusu merkezde psikiyatrik tedaviler Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Ergen Psikiyatrisi Anabilim Dalı tarafından yürütülmektedir. Bu çalışmada merkezde altı yıldan bu yana tedavi gören hastaların klinik ve sosyodemografik özellikleri ve izlem bulguları sunulmuştur.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 8-18 yaşlarında toplam 152 kız olgu alındı. İstimara özgü değişkenlere ve demografik bilgilere dosya kayıtlarından ulaşıldı.Bulgular: Olguların %78.9'i cinsel istismar öyküsü bildirdi. 75 olgu Travma Sonrası Stres Bozukluğu, 36 olguya Sınırda Kişilik Bozukluğu, 32 olguya Yıkıcı Davranış Bozukluğu ve 14 olguya Duygudurum Bozukluğu tanısı konmuştur. Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve Sınırda Kişilik Bozukluğu tanısı tanıları cinsel istismar öyküsü bildirenlerde diğerlerinden daha yüksek oranlarda belirlenmiştir. Olguların %95.4'ünün tedavisinde psikotrop ilaçlar kullanılmıştır. Olguların %81.4'ünün tedavisinde kullanılan antipsikotikler en sık kullanılan ilaç tedavisidir. Duygudurum düzenleyiciler %51.7, antidepresanlar %25.5 oranlarında kullanılmıştır. Ortalama tedavi süresi 7.7 aydır. İlaç tedavisi alanların ortalama tedavi süresi diğerlerinden anlamlı biçimde daha uzundur.Sonuç: Rezidental tedaviler pek çok uygulamayı bir arada bulundurması ile diğer tedailerden ayrılır. Burada sunulan deneyimler ülkemizde istismar mağduru çocuk ve gençlerle çalışan ilk kuruma ait olması nedeni ile önemlidir. Tedavi ve rehabilitasyon merkezlerinin ülke genelinde yaygınlaştırılması gerekmektedir. Çalışmadan elde edilen izlem bulguları uygulanan programın faydalarının olabileceğini desteklemektedir.Anahtar Sözcükler: Cinsel İstismar, Rezidental Tedavi, TSSB
Pandemi hastanesinde çalışan hemşirelerde travma sonrası stres bozukluğunun ve travma sonrası gelişimin değerlendirilmesi
Araştırma, pandemi hastanesinde çalışan hemşirelerde travma sonrası stres bozukluğunun ve travma sonrası gelişiminin değerlendirilmesi amacıyla tanımlayıcı ve kesitsel tipte gerçekleştirilmiştir. Araştırma, Nisan-Haziran 2021 tarihleri arasında pandemi hastanesine dönüştürülmüş bir şehir hastanesinde çalışan ve örnekleme dahil edilen 303 hemşire ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın verileri, "Hemşire Tanıtım Formu" ile "Travma Sonrası Stres Bozukluğu Kontrol Listesi (TSSBKL)" ve "Travma Sonrası Gelişim Ölçeği (TSGÖ)" kullanılarak elde edilmiştir. Araştırma verileri, güvenirlik Cronbach Alfa analizi, tanımlayıcı istatistikler, Ki-Kare Analizi, Bağımsız gruplarda t testi, ANOVA Varyans analizi ve Pearson Korelasyon Analizi ile değerlendirilmiştir. Araştırmada, anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak alınmıştır. Araştırmada, pandemi hastanesinde görev yapan hemşirelerin ortalama 33.18 yaşında, %69'u kadın, %74.6'sının lisans mezunu olduğu ve %41.3'ünün meslekte 10 yıl üzerinde çalıştığı saptanmıştır. Araştırmada, hemşirelerin %31.7'sinin pandemi sürecinde mesleği bırakma düşüncesi olduğu, %82.2'sinin pandemi sürecinde biyopsikososyal olarak değişim yaşadığını düşündüğü ve %82.5'inin pandemi sürecinde yeterli maddi, manevi ve sosyal destek almadığı belirlenmiştir. Araştırmada, hemşirelerin TSSBKL'nden ortalama 46.02±16,6 puan aldıkları ve %51.5'inde travma sonrası (pandemi) stres bozukluğu olduğu saptanmıştır. Araştırmada, hemşirelerin TSGÖ'nden ortalama 44.67±18,19 puan aldıkları ve travmatik yaşantı sonrasında düşük düzeyde bir gelişim yaşadıkları belirlenmiştir. Sonuç olarak; araştırmada, pandemi hastanesinde görev yapan hemşirelerin yarısından fazlasında travma sonrası (pandemi) stres bozukluğu olduğu ve travmatik yaşantı sonrasında düşük düzeyde bir gelişim yaşadıkları saptanmıştır. Hemşirelerde travma sonrası stres bozukluğu ile travma sonrası gelişim arasında anlamlı ilişkilerin olmadığı belirlenmiştir. 2022, xi + 96 sayfa. ANAHTAR KELİMELER: Pandemi, Hastane, COVID-19, Hemşire, Travma, Stres Bozukluğu.
Üniversite öğrencilerinin stres düzeylerinin ve çocukluk çağı travmatik yaşantılarının madde kullanımına yönelik tutumları ile ilişkisi
Bu araştırmada üniversite öğrencilerinin madde kullanımına yönelik tutumları ile stres düzeyleri ve çocukluk çağı travmatik yaşantılarının ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Tanımlayıcı nitelikte olan araştırma, 484 üniversite öğrencisi olan kişiler arasında gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın verileri, Tanıtıcı Bilgi Formu, Sigara Bağımlılığına Yönelik Tutum Ölçeği, Alkol Bağımlılığına Yönelik Tutum Ölçeği, Uyuşturucu Madde Bağımlılığına Yönelik Tutum Ölçeği, Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği ve Algılanan Stres Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Araştırma verilerinin analizinde, yüzdelik, ortalama ve standart sapma, korelasyon analizi kullanılmıştır. Bu çalışmadaki öğrencilerin yaş ortalaması 19.62±2.12 olup, %65.7'sinin kız, %15.9'unun sigara içmekte, %12.8'inin alkol içmekte olduğu belirlenmiştir. Öğrencilerin ASÖ toplam puan ortalaması 28.07±7.66, ÇÇTÖ toplam puan ortalaması 35.64±10.87 olarak saptanmıştır. ÇÇTÖ toplam puanı ile Sigara/Alkol/Madde bağımlığına yönelik tutum ölçeklerinin alt boyutlarından sigara/alkol/maddenin avantajları alt boyutları arasında pozitif, sigara/alkol/madde kullananların profili, sigara/alkol/madde kullanmaya bakış, sigara/alkol/maddenin zararları, sigara/alkol/maddeye yönelik ahlaki ve dini bakış alt boyutu arasında ise negatif yönde anlamlı ilişki saptanmıştır (p<0.05). Öğrencilerin ASÖ toplam puanı ile sigara/alkolün avantajları alt boyutları arasında pozitif, sigara/alkol kullanmaya bakış alt boyutu arasında ise negatif yönde anlamlı ilişki saptanmıştır (p<0.05). Öğrencilerin orta düzeyde stres algıladıkları ve çocukluk çağı travmalarının ise nispeten düşük olduğu belirlenmiştir. Öğrencilerin algıladıkları stres düzeyi arttıkça, sigara ve alkol kullanmanın dezavantajlarına ve zararlarına ilişkin tutumları da azalmaktadır. Çocukluk çağı travmatik yaşantıları arttıkça sigara/alkol/madde kullanmanın dezavantajlarına ve zararlarına yönelik tutum azalmaktadır. Çocukluktaki kötü muamele ve mevcut algıladıkları stres gençlik döneminde sigara, alkol ve madde kullanım bozukluklarının başlangıcı için risk faktörü olarak düşünülebilir. Anahtar Kelimeler: Stres, Madde Kullanımına Yönelik Tutum, Çocukluk Çağı Travmaları, Üniversite Gençliği.
Travma yaşayan hastalarda stres belirtilerinin ve posttravmatik büyümenin yordayıcısı olarak travmaya yönelik bilişlerin incelenmesi
Bu araştırma, travma yaşayan hastalarda stres belirtilerinin ve posttravmatik büyümenin yordayıcısı olarak travmaya yönelik bilişlerin incelenmesi amacıyla yapılmıştır. Tanımlayıcı nitelikte olan araştırma, bir üniversitesi hastanesine başvuran 151 hastayla gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın verileri, 'Kişisel Bilgi Formu', 'Travma Sonrası Stres Tanı Ölçeği (TSSTÖ)', 'Travma Sonrası Gelişim Ölçeği (TSGÖ)' ve 'Travma Sonrası Bilişler Ölçeği (TSBÖ)' kullanılarak toplanmıştır. Araştırma verilerinin analizinde, tanımlayıcı istatistikler, korelasyon, basit doğrusal regresyon analizi, one-way anova ve Kruskal Wallis testi kullanılmıştır. Araştırmada, yaşanılan travmatik olaylar arasından hastaları en çok rahatsız eden olay %66.2 oranında hayatı tehdit eden bir hastalık tanısı almak olduğu bunu ise ciddi bir kaza (%16.6), savaşın (%7.3) izlediği görülmüştür. Hastaların ölçek puan ortalamaları TSBÖ için 138±42.15, Travmatik Stres Belirti Düzeyi için 26.07±9.64, TSGÖ için 2.87±0.97'dir. TSSTÖ toplam puan ve tüm alt boyutları ile TSBÖ'nün 'Dünya İle İlgili Olumsuz Bilişler' alt boyutu arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). TSSTÖ'nün 'olayın etkisi' alt boyutu dışında diğer alt boyutları ile TSBÖ'nün alt boyutları arasında pozitif yönde anlamlı ilişki vardır (p<0,05). TSGÖ'nün 'Kişinin Kendisinde Değişim' alt boyutu ile TSBÖ'nün 'Kendine Yönelik Olumsuz Bilişler' alt boyutu arasında negatif yönde anlamlı bir ilişki varken (p<0.05), bunun dışında TSGÖ ve TSBÖ arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır (p>0.05). Hastaların travmatik stres düzeylerinin orta-ciddi düzeyde olduğu, en fazla kişinin kendisinde değişim alanında postravmatik büyüme yaşadığı ve travmaya yönelik ortalamanın üzerinde olumsuz bilişlere sahip oldukları görülmüştür. Hastaların travmaya yönelik bilişlerinin travma sonrası stres düzeyini anlamlı düzeyde yordadığı saptanmıştır. Travma yaşayan hastaların stres belirtilerini azaltmada, travma sonrası olumlu gelişmelerin sağlanmasında olumsuz bilişlere yönelik bilişsel davranışçı tedavilerin uygulanması önerilir.
Kanser hastalarında algılanan sosyal desteğin travma sonrası stres bozukluğu depresyon anksiyete ve stres ile olan ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada, kanser hastalarında sosyal desteğin varlığının, travma sonrası stres bozukluğu (TSSB), depresyon anksiyete ve stres gelişiminde bir etkisi olup olmadığının incelenmesi amaçlanmaktadır. Yöntem: Çalışmaya, İstanbul Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi onkoloji servisinde kanser tedavisi görmekte olan ve gönüllü katılan 50 yetişkin hasta (36 kadın, 14 erkek) dâhil edilmiştir. Veriler Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (MPSS), yarı yapılandırılmış bir klinik ölçeği olan Travma Sonrası Stres Bozukluğu Soru Formu (SCID I), depresyon, anksiyete ve stres ölçeği (DASO) kullanılarak elde edilmiştir. Bulgular: Algılanan sosyal destek puanı yüksek olan kişilerde, depresyon, anksiyete ve stres (DASO) puanı anlamlı düzeyde daha düşük bulunmuştur (r=-0,592; r=-0,419). TSSB yaşayan kişilerde algılanan sosyal destek puanı, TSSB yaşamayan kişilere göre anlamlı derecede düşük bulunurken, depresyon", "anksiyete" ve "stres" (DASO) puan ortalamaları ise anlamlı derecede yüksek olduğu sonuçlarına ulaşılmıştır (p<0,05). Tartışma: Kanser tanısı alan kişilerin sosyal destek sistemlerinin harekete geçirilmesi, doktorlara, hemşirelere ve kanser hasta yakınlarına kanser süreci, kayıplar, sosyal desteğin önemi, depresyon, stres ve kaygı konularında psikoeğitim verilmesi, hastalara psikolojik destek verilmesi amacıyla hastanelerin onkoloji servislerinde uzman psikolog ve psikiyatrların görevlendirilmesi ve onkoloji servisinde çalışan hekimlerin ve hemşirelerin hastaların içinde bulunduğu duruma uygun davranması hastalık sürecinin daha sağlıklı atlatılabilmesi adına büyük önem taşımaktadır.
Şanlıurfa ili Suruç ilçesinde yaşamakta olan ilköğretim öğrencilerinde genel psikopatoloji, travmatik yaşantılar ve travma sonrası stres bozukluğu ile uyumlu yakınmaların belirlenmesi
Amaçlar: Suriye İç Savaşı milyonlarca bireyi komşu ülkelere sığınmaya zorlamıştır. Sığınmacılar ve mültecilerin en önemlisi Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) olmak üzere psikopatolojiler için riskleri artmıştır. Benzer travmalar yaşamış olan ve ve sığınmacıları misafir eden toplumların öznel deneyimleri ve semptomları ise şimdiye kadar görece daha az dikkat çekmiştir. Bu araştırmada Suriye sınırında bulunan ve büyük bir sığınmacı popülasyonuna ev sahipliği yapan Suruç ilçesinde yaşamakta olan ilkokul öğrencilerinde Suriye İç Savaşı'nın psikopatoloji, travmatik deneyimler ve TSSB bağlamındaki etkilerini değerlendirmek amaçlanmıştır. Metod: İlçede bulunan okullardan ikisi rast gele olarak seçilmiştir. Sosyodemografik veri formları, Çocuk Davranış Değerlendirme Ölçeği, Güçler ve Güçlükler Anketi ebeveyn ve öğretmen formları ve Çocuklar İçin Travma Sonrası Tepki Endeksi ile değerlendirmeler yapılmıştır. Veriler SPSS 23.0 programı ile değerlendirilmiştir. Klinik olarak anlamlı öznel TSSB yakınmalarının yordayıcıları lojistik regresyon analizi ile değerlendirilmiştir. P 0.05 olarak alınmış ve analizler çift yönlü olarak gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Ebeveyn bildirimine göre en sık travmatik deneyimler patlamalar şahit olma (% 26.9), geniş aile/ akrabaların yaralanması (% 21.8) ve tanışların ölümüdür (% 17.9). Ebeveyn bildirimlerine göre çocuklarındaki yaşam boyu travmatik deneyimler ve kendine zarar verici davranışlar sırası ile % 26.9 ve % 19.9 olarak bulunmuştur. Ortalama yaşı 8.8 yıl (S.S.= 1.3) olan 156 öğrenciden (% 53.2) % 13.5'i ÇDDÖ dışa yönelim, % 11.0'i içe yönelim, % 13.5'i ise toplam sorun alt ölçklerindek klinik düzeyde puanlar almıştır. ÇTSTÖ'nde öğrencilerin % 98.7'si orta ve üzeri düzeyde TSSB semptomları bildirmiştir. Çocukların bildirdiği en sık travmatik deneyimler patlama/ silah sesleri duyma (% 17.3), evlerinin zarar görmesi (% 17.3) ve geniş aile/ tanışların ölümüne tanık olma (% 12.8) olarak sıralanmıştır. İkili analizlerde ÇTSTÖ'ndeki klinik olarak anlamlı TSSB semptomları ile kız cinsiyet (p=0.00) ve aile üyeleri/ tanışların Suriye İç Savaşı'ndaki kayıplarına şahit olma (p=0.01) ilişkili olsa da lojistik regresyon analizinde sadece kız cinsiyet anlamlı bir yordayıcı olarak kalmıştır. Sonuç: Suriyeli sığınmacılar ve mültecileri misafir eden toplumlardaki çocuklar da artmış TSSB semptomları gösterebilir ve kız cinsiyet vu semptomlar için bir risk etkeni olabilir. Anahtar Sözcükler:Çocuklarda TSSB Belirtileri, Savaş Travması, Güçler ve Güçlükler Anketi
Suriyeli sığınmacı kadınlarda psikolojik dayanıklılık ve travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) ilişkisinin incelenmesi
Bu araştırmada Suriyeli sığınmacı kadınlarda psikolojik dayanıklılık ve Travma Sonrası Stres Bozukluğunun (TSSB) ilişkisinin korelasyonel araştırma deseni ile incelenmesi amaçlanmıştır. Bu doğrultuda, araştırmanın çalışma grubunu Ankara Kızılay Toplum Merkezi yararlanıcısı, 18-62 yaş aralığındaki 208 Suriyeli kadın oluşturmuştur. Araştırmada kullanılan veri toplama araçları; sosyodemografik bilgi formu, Connor-Davidson Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği (CD-PDÖ) ve Harvard Travma Envanteri'dir. Çalışma grubundan elde edilen verileri analizi için r SPPS 25 istatistiksel paket programı kullanılmıştır. Araştırma sorularına yanıt vermek amacıyla ortalama, standart sapma, ilişkisiz örneklemler t testi, ilişkisiz örneklemler tek yönlü varyans analizi (ANOVA), Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis H testi ve Pearson Momentler Çarpımı korelasyon katsayısı hesaplanmıştır. Araştırma bulgularına göre Suriyeli sığınmacı kadınlarda psikolojik dayanıklılık ve TSSB arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Elde edilen veriler literatür ışığında tartışılmıştır.
Sıçan posttravmatik stres modelinde melatonin ve ramelteonun etkinliğinin değerlendirilmesi
Travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) önemli bir psikiyatrik rahatsızlık olup, travmatik olayların yaşanması ya da tanık olunması sonrasında gelişebilen ve görülme sıklığı oldukça yaygın bir rahatsızlıktır. Uyku bozukluğu gibi TSSB'nin bazı yan semptomlarının tedavisi özellikle zor olabilir ve TSSB tedavisinde yaygın olan çoklu ilaç kullanımını gerektirebilir. Pineal bezden salgılanan bir hormon olan melatoninin TSSB etiyolojisindeki rolüne ve melatonin ve uyku bozuklukları için onaylanmış melatonin reseptör agonisti ramelteonun tedavideki olası etkinliğine yönelik oldukça kısıtlı sayıda çalışma bulunmaktadır. Bu araştırmada, pinealektomi uygulanmış ve uygulanmamış sıçanlarda, oluşturulan TSSB modelinde melatonin ve ramelteonun etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Buna yönelik olarak, TSSB modeli oluşturulduktan sonra, davranış deneylerinin sonuçları değerlendirilmiş ve beyin dokusunda TSSB ile ilişkili olduğu düşünülen beyin türevli nörotrofik faktör (BDNF), pro-beyin türevli nörotrofik faktör (pro-BDNF), kortikotropin salıcı hormon (CRH) ve tropomiyozin reseptör kinaz (TrkB) düzeyleri immünohistokimya ve Elisa yöntemleri ile analiz edilmiştir. Sıçanlarda melotonin düzeyini belirgin olarak düşürdüğü bilinen pinealektomi uygulaması, gerek davranış testleri, gerekse biyokimya ve immünhistokimya bulguları birlikte değerlendirildiğinde, stres ve anksiyetede belirgin bir artışa neden olmuştur. Bu bulgumuz, literatürde pinealektomi sonucu fizyolojik melatonin düzeyindeki düşüşe bağlı stres ve anksiyete artışına yönelik bir çalışma olmaması bakımından önemlidir. Yine tüm parametreler birlikte değerlendirildiğinde, pinealektomi uygulanmış sıçanlarda strese bağlı daha fazla bir anksiyete artışı, yüksek artı labirent (YAL) testinde açık kolda geçirilen zaman dışında, birçok parametre için tespit edilememiş ve melatonin ve ramelteonun yararlı etkileri de kısıtlı bulunmuştur. Pinealektomi uygulanmamış sıçanlarda ise, YAL testinde strese bağlı anksiyetede artış gözlenmiş olup; melatonin ve özellikle ramelteon bu etkiyi geri çevirmede kısmen başarılı bulunmuştur. Hipokampusta yapılan biyokimyasal analizlerde, strese bağlı anksiyetede bir artış eğilimi saptanmış; melatonin ve ramelteon bu etkiyi geri çevirmiştir. İmmünhistokimya analizlerinde ise, bazı parametrelerde benzer şekilde strese bağlı anksiyetede bir artış eğilimi gözlenmiş olup; melatonin ve ramelteon bu etkiyi geri çevirmiştir. Sonuç olarak, bu çalışmada, sıçan TSSB modelinde strese bağlı anksiyetede artışın, melatonin ve ramelteon tarafından kısmen önlenebileceği gösterilmiştir. Diğer önemli bir bulgu ise, melatoninin fizyolojik konsantrasyonlarındaki azalmanın tek başına anksiyeteye yol açabileceği ve melatonin ve ramelteonun kısmen yararlı olabileceği şeklindedir. Anahtar Kelimeler: Travma sonrası stres bozukluğu, sıçan, pinealektomi, melatonin, ramelteon
Aile sağlığı merkezlerine kayıtlı COVID-19 geçiren 40-80 yaş arası hastalarda post travmatik stres bozukluğunun değerlendirilmesi
Amaç: COVID-19 hastaların pandemi döneminde post travmatik stres bozukluğu düzeylerinin uluslararası geçerlilikteki Olayların Etkisi Ölçeği ile araştırılması, bu durumun sosyodemografik ve diğer çevresel faktörlerle ilişkisinin saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız kesitsel tanımlayıcı tipte bir çalışmadır. Manisa Merkez Yunusemre ve Şehzadeler ilçesinde bulunan toplam 5 farklı Aile Sağlığı Merkezlerine kayıtlı, çalışmanın başlangıç tarihinden itibaren son 3 ay içerisinde COVID-19 geçiren 40-80 yaş arası 200 birey çalışmaya dahil edilmiştir. Araştırma verileri 16.12.2021-16.03.2022 tarihleri arasında toplanmıştır. Veri toplama aracı olarak literatür incelenerek hazırlanmış 20 soruluk bir anket ve Olayların Etkisi Ölçeği kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen katılımcıların % 61'i kadın, %39'u erkek olup yaş ortalamaları 48,10 ± 9,41'dir (min:40, maks:80). Katılımcıların ortalama Olayların Etkisi Ölçeği puanı 21,82 ± 12,18 olup kadınlarda, bekarlarda, yalnız yaşayanlarda ve COVID-19 sonrası semptom devamı olan bireylerde anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır (p<0,05). Olayların Etkisi Ölçeği (OEÖ)'nin PTSB için tanı koydurucu kesim değeri 30 alındığında, çalışmaya katılan bireylerin %13'ünde PTSB riski açısından risk vardır. %87'sinde ise risk yoktur. Sonuç: Katılımcıların COVID-19 sonrası post travmatik stres bozukluğu risk düzeyi, salgının ilk zamanlarına göre düşük saptanmıştır. Bu düşüklüğün sebebi hastalığın toplumda daha iyi tanınır hale gelmesi, aşı uygulamalarının yaygınlaşması, karantina gibi kısıtlayıcı önlemlerin gevşetilmesidir. Mental sağlamlığı düşük, stresle işlevsel olmayan baş etme tarzını kullanan ve koronavirüs salgını ve sosyal izolasyona yönelik olumsuz algı ve tutumlara sahip bireyler koronavirüs salgınına karşı daha korunmasızdır. Bu kişilerin mental sağlıklarını korumak için toplum bazında ruhsal etkilere farkındalık oluşturma amaçlı eğitimlere ve zamanında psikolojik müdahaleye ihtiyaçları vardır. Bu yüzden pandemi döneminde birinci basamak hekimleri tarafından COVID-19 hastalarının psikolojik durumları kısaca sorgulanarak bilgi alınmalı ve kişilerin ruh sağlıklarını iyileştirmeye yönelik yaklaşımlarda bulunulmalıdır. Bu yöndeki faaliyetler, gelecekteki olası salgınlarla mücadele açısından da önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler : COVID-19 Hastalığı, Post Travmatik Stres Bozukluğu, Mental Sağlık
Travma sonrası stres bozukluğu modelinde kanabidiollerin davranışsal ve nörobiyolojik değişkenler üzerindeki etkisi
Bu çalışmamızda kanabidol (CBD) etken maddesinin farmakolojik etkinliğinin sıçanlarda travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) modeli oluşturularak araştırılması amaçlanmıştır. Halen mevcut tedavi seçeneklerinin ve tedavi sonuçlarının beklenen düzeyde olmadığı gözlemlendiği için, farklı mekanizmaları içeren yeni bir tedavi seçeneği geliştirme çabalarına katkıda bulunulmasını amaçlamaktayız. Deney hayvanları kontrol grubu, stres grubu, kanabidiolün iki farklı dozu ve essitalopram tedavi grupları olmak üzere beş gruba ayrılmıştır. Hayvanlarda stres yeniden stres modeli ile TSSB oluşturulmuştur. Hayvanlara çalışma öncesi ve sonrası yüksek artı labirent ve açık alan testi olmak üzere davranış deneyleri yapılmıştır. Çalışmanın sonunda beyin dokusu biyokimyasal ve histopatolojik olarak çalışılmak üzere çıkarılmıştır. Veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Açık alan testinde deney grupları birbirleriyle karşılaştırıldığında, gruplarda, davranış parametrelerinde anlamlı bir değişiklik gösterilememiş, yüksek artı labirent testinde, hipokampüsteki ve prefrontal korteksteki biyokimyasal ve histopatolojik olarak bakılan protein düzeyi parametrelerinde ise gruplar arasında çeşitli parametrelerde farklılıklar görülmüştür. Açık alan ve yüksek artı labirent testlerinde grupların deney sonunda deney öncesine göre baktığımız parametreleri karşılaştırıldığında ise çeşitli parametrelerde farklılıklar görülmüştür.
Zorunlu göç eden bireylerin bağımlılık profili ile travma sonrası stres bozukluğunun ilişkisi
Tarih başlarından itibaren savaş, kitlesel ölümlere sebebiyet veren insanlık üzerinde yıkıcı etkileri çok uzun yıllar sürebilen travmatik olayların başında gelmektedir. Zorunlu göç yaşayan bireyler, cinsel istismar, seks işçiliği, ölüme şahit olma, zorlu yaşam koşulları, ayrılık, aile bütünlüğünün parçalanması gibi travmatik olaylar yaşamaktadır. Çalışma kapsamında zorunlu göç eden Suriyeli bireylerde, alkol-madde kullanım bozukluğuna Travma Sonrası Stres Bozukluğunun etkisi cinsiyet, ekonomik durum, eğitim durumu ve travmatik yaşam deneyimleri özelinde araştırılmıştır. Çalışmanın örneklemini Yeşilay Danışmalık Merkezinde (YEDAM) ve Adana Alkol ve Madde Bağımlılığı Araştırma, Tedavi ve Eğitim Merkezinde (AMATEM) tedavi gören alkol- madde bağımlılığı tanısı alan 339 kişi oluşturmaktadır. Araştırma amacına hizmet etmesi için katılımcılara Aydınlatılmış Onam Formu, Demografik Bilgi Formu ve TSSB bulgularının ölçülmesine yönelik Harvard Travma Ölçeği uygulanmıştır. Zorunlu göç eden bağımlı bireylerde Travma Sonrası Stres Bozukluğu ile DSM IV'e göre Travma Sonrası Stres Bozukluğu gösterme düzeyi arasında pozitif yönlü korelasyon bulunmaktadır. Travma Sonrası Stres Bozukluğu, tek yönlü Anova ile ekonomik durum faktörüne göre incelendiğinde düşük ve orta gelirli kişilerin puanında benzerlik bulunmaktadır. Travma Sonrası Stres Bozukluğunun (TSSB) bağımlılığa etkisi ile ilişkili alanyazın taraması yapıldığında bu etkinin incelendiği sınırlı sayıda araştırma bulunmuştur. Bu durum göz önünde bulundurularak yapılan çalışma ile alana katkı sağlamak amaçlanmaktadır. Anahtar Sözcükler: Bağımlılık, Depresyon, Mülteci, Travma Sonrası Stres Bozukluğunun (TSSB), Zorunlu Göç
Cinsel istismar nedeniyle travma sonrası stres bozukluğu olan kız ergenlerde uyku kalitesi ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi
Amaç: Ergenlik döneminde cinsel istismara uğramak kısa ve uzun vadede birçok olumsuz sonuca neden olmaktadır. Bu olumsuz sonuçlardan biri olan Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB), uykuda ve yaşam kalitesinde önemli bozulmalara yol açabilmektedir. Bu çalışma, ergen yaş grubunda cinsel istismar nedeniyle TSSB gelişen kız ergenlerde uyku kalitesi ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesini ve uyku kalitesi ve TSSB belirtilerinin yaşam kalitesi ile ilişkisini araştırmayı amaçlamaktadır. Yöntem: Araştırma, cinsel istismar nedeniyle TSSB bozukluğu tanısı alan 40 kız ergen ve 40 sağlıklı kız ergen kontrol grubundan oluşan kesitsel bir çalışmadır. Araştırmaya katılan tüm ergenlere; Okul Çağı Çocukları İçin Duygulanım Bozuklukları ve Şizofreni Görüşme Çizelgesi- Şimdi ve Yaşam Boyu Versiyonu (K-SADS-PL: ÇDŞG-ŞY), Çocuk ve Gençler İçin Klinisyen Tarafından Uygulanan Travma Sonrası Stres Bozukluğu Ölçeği (CAPS-CA=TSSB-ÖÇE) yapılandırılmış görüşme ölçekleri klinisyen tarafından uygulanmıştır. Ayrıca katılımcılar Sosyodemografik Bilgi Formu, Çocuklar İçin Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇİYKÖ), Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), Epworth Uykululuk Skalası (EUS), Uykusuzluk Şiddeti İndeksi (UŞİ) doldurmuştur. Bulgular: Çalışma verileri değerlendirildiğinde, olgu grubunda yaşama kalitesi puanları kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha kötü sonuçlarla ilişkilidir (p<0,001). Olgu grubunda, kontrol grubuna göre uykusuzluk indexi(UŞİ), gündüz uykululuk(EUS) puanları daha yüksek saptanmış olup (p<0,001; p<0,001), algılanan uyku kalitesi( PUKİ) daha düşük saptanmıştır (p<0,001.) PUKİ ile CAPS-CA-B alt kümesi arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif bir korelasyon saptanmış olup (p<0,019), CAPS-CA değerlendirilen diğer alt ölçeklerinde istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönde korelasyon saptanmıştır (p<0,001). EUS ile CAPS–CA-B ve CAPS-SİB arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon saptanmıştır (sırasıyla p<0,001; p<0,001). EUS ile CAPS-CA-D ve CAPS-Toplam puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönde korelasyon saptanmıştır (sırasıyla p<0,020; p<0,019). Uykusuzluk Şiddeti İndeksi (UŞİ) ile CAPS-CA-B alt kümesi arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif bir korelasyon saptanmış olup (p<0,015), CAPS-CA-C, CAPS-CA-ÖSD, CAPS-CA-SİB ölçeklerinde istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönde korelasyon saptanmıştır (sırasıyla p<0,001; p<0,001; p<0,001). CAPS-CA-D ve CAPS-Toplam puanları arasında pozitif yönde bir korelasyon saptanmıştır (sırasıyla p<0,001; p<0,001). EUS ile UŞİ arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönde orta derecede bir korelasyon saptanmıştır (p<0,001). TSSB ölçeği ile PUKİ, EUS, UŞİ, ÇİYKÖ arasında istatiksel olarak anlamlı pozitif ilişki bulunmuştur (p<0,001). Ayrıca uyku ölçekleri PUKİ toplam puanı ile EUS arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönde orta derecede bir korelasyon saptanmıştır (p<0,001). PUKİ Toplam puanı ile UŞİ arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönde güçlü bir korelasyon saptanmıştır (p<0,001). Sonuç: Cinsel istismar nedeniyle TSSB olan olgularda yaşam kalitesi üzerine uykunun TSSB belirtilerine göre daha fazla oranda etki ettiği saptanmıştır. Sonuç olarak, TSSB hastalarının tedavisinde uyku temelli yaklaşımlar yaşam kalitesinin arttırılmasını ve işlevselliği olumlu yönde etkileyebilir. Ayrıca TSSB hastalarının takibinde, zaman kısıtlılığı olan klinik şartlarda uyku değerlendirmesi özellikle PUKİ ölçeği, TSSB şiddeti ve yaşam kalitesini değerlendirmede ipucu veren pratik bir araç olarak kullanılabilir.
2020 Elazığ depremi sonrası, depremzedelerde posttravmatik stres bozukluğu ve eşlik eden psikiyatrik hastalıkların yaygınlığının araştırılması
Deprem başta olmak üzere doğal afetler tarih boyunca hayatımızda çok önemli bir yere sahip olmuştur. Can ve mal kayıpları, yaşam değişikleri, bulunulan coğrafyanın terkedilmesi gibi sosyal hayatı ciddi boyutta etkileyen sonuçlara sebep olduğu gibi, ruhsal sıkıntılara ve travmatik yaşantılara zemin hazırlaması kaçınılmaz olmuştur. Özellikle büyük depremlerden sonra toplumda psikiyatrik hastalıkların yaygınlığında artış olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir. Bunlardan en fazla görülenler: Travma sonrası stres bozukluğu, Depresif bozukluk ve Yaygın Anksiyete bozukluğudur. Sunduğumuz tez çalışmasında; 24.01.2020 Elazığ Depreminden sonra 320 depremzede de Posttravmatik Stres Bozukluğu, ve eşlik eden diğer ruhsal hastalıkların yaygınlığı araştırılmıştır. Yapılan literaür taramalarında en sık eşlik eden ruhsal hastalıklar Yaygın Anksiyete Bozukluğu ve Major Depresif Bozukluk olduğu için ölçeklerimiz ona göre seçilmiştir. TSSB tanısının varlığı ile demografik verilerin ve depremle ilgili değişkenlerin arasındaki ilişkiyi incelemek yine aynı değişkenlerle depresyon ve anksiyetenin düzeylerinin ilişkisini incelemek çalışmamızdaki ana gayeyi oluşturmaktadır. Bu değişkenler; cinsiyet, yaş, medeni hal, eğitim seviyesi, sosyoekonomik düzey gibi demografik veriler ve depremde yakın akraba kaybı, depremde göçük altında kalma gibi deprem anı ve deprem sonrası değişkenleridir. Araştırmanın örneklemi 320 depremzededen oluşmaktadır. Katılımcılar 18 yaşından büyük, Elazığ' da bulunup depremi yaşamış gönüllülerden oluşmaktadır. Sosyo-Demografik Veri formu yanında Beck-Depresyon,Back-Anksiyete, Klinisyen Tarafından Uygulanan TSSB Ölçeği (TSSB-Ö/ CAPS) ve Travmatik Yaşantılar Ölçeği uygulanmıştır. Veriler Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) versiyon 21.0 kullanılarak değerlendirilmiştir. Tanımlayıcı istatistikler kategorik değişkenler için frekans (n) ve yüzde (%), sürekli değişkenler için Ortalama ± Standart sapma (Ort ± Ss) veya Ortanca ve 1. Çeyrek (Q1) - 3. Çeyrek (Q3) veya Enküçük değer (Min) - En büyük değer (Max) olarak sunulmuştur. İstatistiksel analizlerde p < 0,05 anlamlı olarak kabul edilmiştir. Çalışma sonunda, depremzedeler içinde %13.1 oranında PTSB yaygınlığı saptanmıştır. Katılımcıların Beck-Depresyon ölçeğine göre %24.37 orta-şiddetli depresyon, Beck-Anksiyete ölçeğine göre ise %25.32 oranında orta-ağır anksiyete puanları elde edilmiştir. Eski psikiyatrik hastalık, ve ailede psikiyatrik hastalık öyküsü olan bireylerde,depremde kendi göçük altında kalanlarda, akrabası veya komşularından göçük altında kalan olanlarda, depremde yakınını kaybedenlerde ve deprem ile ilgili travmatik yaşantısı olanlarda; PTSB gelişme oranları anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Yine yanı bireylerde; Beck-Depresyon ve Beck-Anksiyete ölçeği skorları anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Deprem sonrası maddi kayıp oluşumu, evde hasar oluşumu, sosyal destekten faydalanma, depremde birinin ölüm veya yaralanmasına şahit olmaile PTSB arasındaki ilişkinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür. Yine aynı bireylerde Beck-Depresyon ölçeği puanları anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur. Depremden sonra psikolojik destek alanlardaPTSB arasındaki ilişkinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür. Yine aynı bireylerde Beck-Anksiyete ölçeği puanları anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur. Ekonomik düzeyi düşük olanlarda, çalışmayanlarda, eski intihar girişimi olanlarda,hem depresyon hem de anksiyete ölçek puanları anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Kullandığı psikiyatrik ilaç dozu depremden sonra arttırılanlarda, PTSB' nin anlamlı olarak daha sık bulunduğu gözlenmiştir. Evli olmayanlarda, alkol kullananlarda, depremden sonra prefabrik yerleşimde kalanlarda; Beck-Depresyon Ölçeği puanı anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur. Kadınlarda, ek hastalığı olanlarda, depremi şiddetli veya çok şiddetli hissedenlerde ve anksiyete ölçek puanı anlamlı olarak daha fazla gözlemlenmiştir. PTSB olanlarda Beck-Depresyon Ölçeği ve Beck-Anksiyete Ölçeği puanları anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur. Deprem dışı travmatik yaşantı sayısı ile PTSB arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Anahtar kelimeler: Deprem, posttravmatik stres bozukluğu, psikiyatrik hastalıklar, anksiyete, depresyon
Travma sonrası stres bozukluğu olan hastalarda talamus hacimleri ve klinik değişkenlerle ilişkisi
Travma sonrası stres bozukluğu (TSSB), travmatik yaşantı sonrası, olayı tekrar tekar yaşama, anımsatan uyaranlardan kaçınma, artmış uyarılmışlık hali ile karekterize iyi tanımlanmış ruhsal bir bozukluktur. Son yıllarda travma sonrası stres bozukluğu hastalarında yapılan nörogörüntüleme çalışmalarında, hastalığın belirleyici belirti ve bulguları ile ilişkili olması muhtemel anormallikler saptanmıştır. Bu çalışmada, travma sonrası stres bozukluğunun etyopatogenezini daha iyi anlayabilmek için hastalarda sağ ve sol talamustaki morfometrik değişikliklerin araştırılması amaçlandı. Çalışma süresince Fırat Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı'na başvuran ve yatarak ya da ayaktan tedavi gören, DSM-IV-TR tanı ölçütlerine göre TSSB tanısı almış ve çalışma ölçütlerine uyan 16 hasta ile 15 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu, Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Klinisyen Tarafından Uygulanan Travma Sonrası Stres Bozukluğu Ölçeği (TSSB-Ö) ve SCID-I uygulanmıştır. Hasta ve kontrol grubunda manyetik rezonans görüntüleme (MRG) kullanılarak sağ ve sol talamusun volümetrik ölçümleri gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmadan elde ettiğimiz sonuçlar TSSB' li hastaların hem sağ hem de sol talamus hacimlerinin sağlıklı kontrollerle karşılaştırıldığında anlamlı olarak daha düşük olduğunu gösterdi. Bununla birlikte, sol talamus hacmi ile TSSB-Ö kaçınma/küntlük (C) alt ölçek puanı arasında korelasyon saptandı. Sonuç olarak talamusun travma sonrası stres bozukluğunun hem patofizyolojisi hem de klinik seyri ile ilişkisinin olabileceği söylenebilir. Bu bölgelerin fonksiyonel özelliklerini inceleyen görüntüleme teknikleri ve bilişsel işlevleri inceleyen testlerin birlikte ele alındığı çalışmaların daha önemli ve verimli sonuçlara ulaşılmasını sağlayabileceği düşünülmektedir.
Sağlık personelinin çalıştığı birime göre ikincil travmatik stres düzeyinin belirlenmesi
Araştırma sağlık personelinin çalıştığı birime göre ikincil travmatik stres düzeyini belirlemek amacı ile Nisan – Eylül 2018 tarihleri arasında Burdur Devlet Hastanesinde çalışan 212 sağlık personeli ile yapılmıştır. Veri toplama aracı olarak "Sosyodemografik Özellikler Formu" ve "İkincil Travmatik Stres Ölçeği" kullanılmıştır. Çalıştığı birime göre sağlık personelinin ikincil travmatik stres ölçeği toplam puan ve alt boyut puan ortalamaları karşılaştırıldığında kaçınma ve uyarılma alt boyutu ve toplam puan ortalamaları açısından iki grup arasında anlamlı bir farklılık olduğu (p<0.05), buna karşın istemsiz etkilenme alt boyutunda anlamlı bir farklılık olmadığı bulunmuştur (p>0.05). Toplam puan ve tüm alt boyutlarda dahili birimlerde çalışan personelinin puan ortalamasının cerrahi birimlerde çalışan personellere göre daha yüksek olduğu bulunmuştur. Sonuç olarak çalışmamızda sağlık çalışanların ikincil travmatik stres düzeyleri ortalamanın üzerinde bulunmuştur. Çalıştığı birim ne olursa olsun sağlık personelinin ikincil travmatik stres düzeyinin yüksek olduğu ve ikincil travmatik strese bağlı semptomların ortaya çıkmaması için çalışanların yaşadığı stresi azaltacak, dolaylı travma reaksiyonlarını en aza indirgeyecek girişimlere ihtiyaç duyulduğu ve bu girişimleri belirleyecek yeni araştırmalar yapılması önerilmektedir.
Acil yardım afet yönetimi programı ve travma sonrası stres bozukluğu arasındaki ilişkisi
Araştırmanın amacı ileride yardım ve kurtarma çalışmasında görev almak için eğitim gören Acil Yardım ve Afet Yönetimi programı öğrencilerinin iş hayatlarında maruz kalabilecekleri Travma Sonrası Stres Bozukluğu konusunda bilgi sahibi olmalarıdır. Araştırma üç ayrı kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısımda Türkiye'de afet yönetim sürecinden ve Afet Yönetimi programlarının gerekliliğinden bahsedilmektedir. İkinci kısımda Travma Sonrası Stres Bozukluğunun ne olduğu, tarihi süreci, hangi meslek dallarında daha sık görüldüğü ve belirtilerinden bahsedilmektedir. Üçüncü kısımda ise öğrencilere uyguladığımız ''Yetişkinler için Psikolojik Dayanıklılık'' ölçeğinin değerlendirmesi yapılmaktadır. Araştırma Acil Yardım Afet Yönetimi lisans programı, Acil Durum Afet Yönetimi ve Sivil Savunma İtfaiyecilik ön lisans programlarında okuyan gönüllü 199 öğrenci üzerine uygulanmıştır. Uygulanan ölçekte istatistiksel anlamlılık düzeyi (p<0,05) olarak kabul edilmiş ve analizler %95 güven düzeyinde tamamlanmıştır. Araştırmaya göre bayan ve erkek öğrencilerin psikolojik dayanaklıkları açısından anlamlı bir fark bulunmamaktadır (p>0,05), ancak lisans öğrencileri ile ön lisans öğrencilerini karşılaştırıldığında anlamlı bir farklılık bulunmaktadır (p<0,05). Sonuç itibariyle kurtarma ve yardım çalışması yapan kişiler travma yaşama bakımından duyarlı grubu oluşturmaktadır. Meslek hayatları süresince birçok trajik vaka ile karşılaşma ihtimali olan öğrencilere travma sonrası stres bozukluğu konusunda alanında uzman kişiler tarafından geniş kapsamlı bir eğitim verilmeli ve travmatik durumların etkilerinden nasıl kurtulabilecekleri noktasında mutlaka psikolojik destek sağlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Travma, Afet Yönetimi, Travma Sonrası Stres Bozukluğu