Adıyaman University
Discipline

Internal Medicine

Adıyaman University

726

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnsan multiple myeloma vakları, NS1 ve SP2 fare myeloma hücre dizilerinde metilprednisolon'un doza bağlı etkileri

Mehmet Sönmez
Karadeniz Technical University
1996
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Normal ve preeklamptik gebelerde plazma ve idrar nitrik oksit düzeyleri

Alparslan Çalışkan
Karadeniz Technical University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malnütrisyonu olan siroz hastalarında enteral nütrisyon etkinliğini değerlendirmede hand grip, subjective global değerlendirme veantropometrik ölçümlerin karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Siroz hastalarında malnütrisyonu değerlendirmek için birtakım değerlendirme yöntemleri önerilmektedir. Bu tez çalışmasında, malnütrisyon nedeniyle oral supleman tedavisi başlanan siroz hastalarında antropometrik ölçümler, subjektif global değerlendirme ve hand grip testlerinin nütrisyon durumundaki değişimi göstermede ne kadar uyumlu olduklarını araştırmayı amaçladık. YÖNTEM: 2022 Haziran ile Aralık ayları arası gastroenteroloji polikliniğine başvuran siroz tanısı alan hastalar tarandı. Malnütrisyon durumları NRS-2002, RFHNPT veya SGA testlerine göre belirlendi ve besin tüketim kayıtları alındı. Alması gereken kalori 35 kcal/kg/gün olacak şekilde nütrisyon ürünü verildi. Hastaların VKI, hang grip (HG), triceps deri kıvrım kalınlığı (TST), subscapular deri kıvrım kalınlığı (SST), üst orta kol çevresi (MAC) ölçümleri başlangıçta ve 8 haftalık tedavi takibi sonrasında kaydedildi. Tedavi sonrası nütrisyon risk skorları da tekrar değerlendirilerek başlangıç ve sekizinci haftadaki veriler analiz edildi. BULGULAR: Çalışmamızda malnütrisyonu olan siroz tanılı 30 hasta 14'ü kadın (%46,7) ve 16'si erkek (%53,3) olarak saptandı. Hastaların yaş aralığı 42,0-87,0, ortalama yaşı 65,0±12,1 idi. SGA' ya göre hastaların %13,3'u ağır düzeyde, %36,7'si orta düzeyde, % 46,7'si hafif düzeyde malnütrisyonda idi. Tedavi sonrası NRS-2002, RFH-NPT ve SGA skorları tedavi öncesine göre anlamlı (p < 0,05) azalma gösterdi. Tedavi sonrası HG, TST ölçümleri tedavi öncesine göre anlamlı (p < 0,05) artış gösterirdi. Tedavi sonrası ve tedavi ile yaşanan değişimde SGA ve RFH-NPT arasında uyum iyi düzeyde saptandı (sırasıyla; Kappa: 0,879/ p=0,000, τb =0,856/ p=0,000). Tedavis sonrası TST diğer MAC ve SST ile orta düzeyde pozitif ilişkili idi. (sırasıyla; r=0,612, r=0,557). HG ile diğer antropometrik ölçümler ve nütrisyon risk skorları arasında uyum zayıf idi. SONUÇ: Tedavi etkinliğini takip etmede nutrisyon değerlendirme araçlarından SGA ve RFH-NPT en uyumlu araçlar olarak gözükmektedir. Antropometrik ölçümler arasında TST erken değerlendirmede uyumlu bir araç olarak önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Hand grip, Karaciğer siroz, Malnütrisyon, Sübjektif global değerlendirme

Deri kıvrımı kalınlığıEnteral beslenmeKaraciğer sirozu+1
Seha Sözer
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut biliyer pankreatitli hastalarda koledok taşı tahmini için esge ve asge kılavuzları ne kadar değerlidir?

GİRİŞ VE AMAÇ: ERCP' nin akut biliyer pankreatitte kullanımı genellikle koledokolithiazisin tedavisi durumunda olur. Ancak bu hastalardaki ERCP endikasyonları halen tartışmalıdır. Bu çalışmanın amacı biliyer pankreatit tanısı ile yatırılan hastalarda ASGE ve ESGE kılavuzlarının koledok taşını tahmin etme değerliliğini ortaya koymaktır. YÖNTEM: Çalışmamızda Ocak 2014 ile Aralık 2018 arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji kliniğinde akut biliyer pankreatit tanısı ile yatırılan vakaların demografik, klinik ve laboratuvar parametreleri retrospektif olarak incelendi. BULGULAR: Çalışmada 1538 hastanın verileri analiz edildi. ASGE ve ESGE kriterlerine göre yüksek olasılık varlığının koledok taşını göstermede özgüllüğü % 96 ve % 97,5 olup ESGE'nin Pozitif prediktif değeri (PPD) değeri ASGE'ye göre bir miktar daha yüksek saptandı ( sırasıyla % 83,9 ve % 79,5). ASGE kriterlerinde yer alan T.Bilirubin >4 mg/dl ve USG' de koledok dilatasyonu kriterlerinin de eklenmesi özgüllüğü > %99 üzerine çıkarttı ve en yüksek pozitif "Likeli hood oranına (LO)" sahip kriter olarak tespit edildi (+LO:22,26). ASGE ve ESGE kriterlerine göre orta olasılık varlığının özgüllüğü % 40 civarında olmakla beraber; orta olasılık kriterleri içerisinde yer alan anormal KCFT ve USG'de koledok dilatasyonunun aynı anda olması hem ASGE hem de ESGE'de özgüllüğü iki katına çıkarmaktadır (sırasıyla % 98,6 ve % 95,4). SONUÇ: Sonuç olarak biliyer pankreatit hastalarında elektif ERCP için ASGE ve ESGE'nin yüksek olasılık kriterlerinin kullanılmasının uygun hastanın işleme alınması açısından faydalı olduğu tespit edilmiştir. Özellikle USG'de tespit edilen koledok dilatasyonuna eşlik eden sarılık ve/veya KCFT yüksekliği koledok taşı tahmini açısından yüksek özgüllüğe sahiptir. Anahtar Kelimeler: Akut Pankreatit, ASGE, ERCP, ESGE, Koledok çapı

Kolanjiyopankreatografi-endoskopik retrogradPankreatitSafra kesesi hastalıkları+1
Esma Seda Çetin Karabacak
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dahiliye yoğun bakım ünitesinde yatan hastaların retrospektif analizi ve mortaliteyi etkileyen faktörlerin incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Araştırmamızda, iç hastalıkları kliniğinde takip ve tedavileri yoğun bakım ünitesinde yapılan hastaların retrospektif analizi yapılarak mortalite ile ilişkili olabilecek parametrelerin belirlenmesi hedeflendi. GEREÇ VE YÖNTEM: Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi (SEAH) dahiliye YBÜ' nde 2020-2021 yılları arasında yatışı olan 230 hastaya ait veriler retrospektif yöntemle araştırıldı. Veriler; hastane otomasyon sistemi, hasta epikrizleri, arşiv dosyaları, sağlık bakanlığı e-nabız bilgi sisteminden elde edildi. Yoğun bakımdan taburcu olan ve Ex olan hastaların yatış tanıları, yatış anında bakılan laboratuvar parametreleri, yatış anındaki prognostik skorlama sistemleri, eşlik eden komorbid hastalıkları, takiplerinde gelişen komplikasyonlar incelendi ve karşılaştırıldı. BULGULAR: Çalışmamızda 230 hastanın %37,3' ü (n=86) yoğun bakım ünitesinde vefat ettiği belirlendi. Tek değişkenli modelde mortalite düzeyleri yüksek olan hastalarda yaş, platelet, lenfosit, albümin, crp, ferritin, kreatinin, prokalsitonin, üre, laktat, apache, saps ve sofa skorları, gks, sepsis, kby, hbv, malignite, nefes darlığı, entübasyon, inotrop, kültürde üreme, takipte aby, acil rrt ihtiyacı, yatış süresi parametrelerinde anlamlı (p<0,05) sonuçlar gözlenmiştir. SONUÇ: Çalışmamızda yoğun bakım ünitemizde takibi yapılan ve mortal – nonmortal seyreden hastaların parametreleri karşılaştırılmış olup literatür ile benzer sonuçlar tespit edilmiştir. Hastaların demografik özelliklerinin, yatış tanılarının, komorbid hastalıklarının ve bazı laboratuvar değerlerinin mortaliteyi öngörmede anlamlı sonuçlar verdiği saptamıştır. Yoğun bakım ünitelerinde mortaliteyi azaltmaya yönelik olarak daha kapsamlı çalışmalara ve yoğun bakım ünitelerinin kalite standartlarını arttırmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: yoğun bakım ve mortalite, skorlama yöntemleri

MortaliteRetrospektif çalışmalarYatan hastalar+2
Ensar Özmen
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Asiti olan siroz hastalarında beslenmeye oral destek ürünlerinin eklenmesinin asit protein ve kompleman içeriğine etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Siroz tanılı asit gelişmiş hastalarda beslenmeye oral beslenme takviyelerinin eklenmesinin asit protein ve kompleman düzeylerine ve spontan bakteriyel peritonit gelişimine etkisinin belirlenmesi amaçlandı. YÖNTEM: Ocak-Ağustos 2022 ayları arasında Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji polikliniğine başvuran veya Gastroenteroloji servisinde yatışı olan siroz tanılı hastalar tarandı. Bu hastalardan nutrisyon polikliniğine yönlendirilen ve 30-35 kcal/kg/gün diyet veya 30-35 kcal/kg/gün diyet ve oral besin takviyesi başlanan hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların antropometrik ölçümleri; SGA, NRS-2002, RFH-NPT, MAC, TST, SST, HG testleri ve boy, ağırlık ve VKİ ölçümleri yapılarak kaydedildi. Parasentez yapılarak asit asit C3, C4, total protein ve albümin düzeyleri ölçüldü. Başlangıç ve 8. haftaki verileri analiz edildi. BULGULAR: Hastaların 11'i (%47,8) erkek, 12'si (%52,2) kadın olmak üzere toplam 23 hasta dahil edildi. Hastaların yaşı 66,6±9,9'du. Hastaların 6'sında (%26,1) orta ve 17'sinde (%73,9) ileri derece asit vardı. Enteral nütrisyon grubunda 12 (%52,2) hasta, standart diyet grubunda 11 (%47,8) hasta vardı 6 aylık süreçte12 hastada SBP gelişti. Enteral nütrisyon alan hastalarda tedavi sonunda NRS-2002, RFH-NPT, SGA puanlarında başlangıca göre anlamlı düşüş mevcuttu. HG, MAC, TST ve SST ölçümlerinde gruplar arasında ve grup içinde tedavi sonrası değerlerde tedavi öncesine göre anlamlı değişiklik gözlenmedi. Asit total protein, C3 ve C4 değerlerinde gruplar arasında grup içinde tedavi sonrası değerlerde tedavi öncesine göre anlamlı değişiklik gözlenmedi. Tedavi sonunda standart diyet grubunda asit albümin değeri başlangıca göre anlamlı düşüş (p<0,05) gösterdi ve bu düşüş enteral nütrisyon grubundaki albümin değişimine göre de anlamlı farklılık (p<0,05) göstermekteydi. SBP gelişimi açısından gruplar arasında fark yoktu. SONUÇ: Sonuç olarak çalışmamızda enteral nütrisyon alan grupta asit kompleman düzeylerinde artış olmasına rağmen anlamlı fark oluşturacak bir artış izlenmemiştir. Enteral nütrisyonun SBP gelişimi açısından etkinliği gözlenmemiştir. Bu konuda yapılacak daha çok hasta ve daha uzun takip süresi olan çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Asit, kompleman, nütrisyon, siroz, spontan bakteriyel peritonit

Besin destekleriBeslenmeKaraciğer+4
Zübeyir Yurtsever
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Asemptomatik pankreatik walled off nekrozların doğal seyri

GİRİŞ VE AMAÇ: Walled-off nekroz (WON) akut pankreatitin lokal komplikasyonlarından birisidir. Bu çalışmanın amacı akut pankreatit sonrası WON gelişen asemptomatik hastalarda, WON'un uzun süreli takibi esnasındaki doğal seyrinin belirlenmesidir. YÖNTEM: Haziran 2016-Aralık 2019 tarihleri arasında akut pankreatit tanısı ile takip edilen 1173 hasta içerisinden takipte WON gelişen 46 (%3,9) hastanın dosya kayıtları retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların bazal demografik özellikleri, pankreatitin etiyolojisi, şiddeti, nekrozun lokalizasyonu ve miktarı (%) belirlendi. WON'un tanı tarihi ve tanı anındaki bazal bulguları (lezyon sayısı, boyutu, yerleşim yeri, duvar kalınlığı, varsa pankreatik kanal kopması) kaydedildi. Takip görüntüleri radyolog tarafından değerlendirilerek WON boyutundaki değişiklikler ve sonlanımı (regresyon, sabit kalma veya progresyon) ile hastalarda takip süreleri boyunca WON'a bağlı gelişen semptom/komplikasyonlar belirlendi. Sonuçlar anlamlılık; p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. BULGULAR: WON gelişen 46 hastanın 4 tanesi yetersiz takip bulguları sebebiyle, 9 tanesi tanı anında drenaj işlemi uygulanmış olması nedeniyle, 2 hasta da drenaj dahi yapılamadan kaybedilmiş olduğu için çalışma dışı bırakıldı. Toplam 31 hastanın ortalama 25,20±17.40 ay süre ile takibinde, 10 hastada (%32.3) (ortalama 122,5±152,5 gün içerisinde) girişimsel müdahale gerekirken (Grup 1), 21 hasta (%67.7) girişim gerektirmeden takip edildi (Grup 2). 6 hasta bası semptomları nedeniyle, 3 hasta da enfekte WON şüphesiyle drenaj işlemine alındı. Bir hastaya WON içerisinde tespit edilen splenik arter anevrizması nedeniyle embolizasyon uygulaması yapıldı, ancak drenaj işlemi uygulanmadı. Drenaj uygulaması beş hastada endoskopik, 3 hastada perkütan, 1 hastada ise cerrahi olarak uygulandı. Grup 1'de biliyer etiyoloji anlamlı olarak daha ön planda idi (%90,0 vs %47,6, p<0,050). Takiplerde drenaj gerektiren hastalarda WON içi nekroz oranı (%68,50±28,50 vs %38,10±%26,90, p<0,05) ve başlangıç WON boyutu (125,90±46,60 vs 89,30±45,00 mm, p<0,05) anlamlı olarak fazla saptandı. SONUÇ: Asemptomatik WON'lu hastalar, yakın ve düzenli takip ile konservatif olarak yönetilebilir. Elde edilen bulgular daha büyük randomize çalışmalarla doğrulanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Akut nekrotik koleksiyon, doğal seyir, endoskopik drenaj, nekroz, pankreatit, walled-off nekroz.

DrenajEndoskopiKomplikasyonlar+4
Melike Bektaş
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Palyatif bakım biriminde yatan hastaların verilerinin retrospektif analizi

GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışmamızda takip ve tedavileri palyatif bakım servisinde yapılan hastaların retrospektif analizi yapılarak klinik ve demografik özelliklerini, palyatif servise yatış sayılarını, yatış nedenleri, malignite ile ilişkilerini, nütrisyon desteği ihtiyaçları ve hangi yolla sağlandığı, hastalık nedenli ortaya çıkan semptomları ve buna yönelik tedavilerini ayrıntılı bir şekilde incelemeyi amaçlamıştır. Elde edilen verilerin mortalite, malignite ve nütrisyon ile ayrıntılı karşılaştırılması hedeflenmiştir. GEREÇ VE YÖNTEM: Retrospektif yapılan bu çalışmada, 01.01.2020 - 01.01.2022tarihleri arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi Palyatif Bakım Servisi'nde takip edilen 202 hastanın, Hastane Bilgi Sistemi kayıtlarının incelenmesiyle elde edilmiştir. Bu zaman aralığında yatan hastalara ait yaş, cinsiyet, hastanede yatış süresi, malignite varlığı, komorbid hastalıkları, hastanın palyatif servise devir alındığı yer ve taburculuk durumu, ağrı varlığı, var ise ağrısının tedavi şekli, beslenme durumu, nütrisyon ihtiyacı var ise hangi yolla gerçekleştiği, mortalite durumu, ECOG performansı, hemogram değerleri, potasyum, sodyum, kalsiyum, fosfor, albümin, prealbümin değerleri, böbrek fonksiyon değerleri, karaciğer fonksiyon değerleri, tiroid fonksiyon değerleri,enfeksiyon parametreleri, B12 vitamini, folat, ferritin değerleri incelendi. BULGULAR: Çalışmamızda 106'sı erkek (%52,5) ve 96'sı kadın (%47,5) olmak üzere toplam 202 hasta alındı. Tedavi gören hastaların serviste yatış süresi ortalama 12 gün olarak hesaplandı. Araştırmaya katılan 106 (%52,5) hastanın maligniteye sahip olduğu, 51 (%25,2) hastanın öldüğü, 85 (%42,1) hastanın taburcu edildiği, 46 (% 22,8) hastanın yoğun bakıma alındığı belirlendi.Tek değişkenli modelde mortalite düzeyleri yüksek olan hastalarda malignite oranı, SVO ve demans oranı, parenteral nutrisyon oranı, ağrı varlığı, fizyoterapi alan hastaların oranı, ECOG skoru anlamlı parametrelerinde anlamlı (p<0,05) sonuçlar gözlenmiştir. Malignitesi olan ve olmayan gruplar karşılaştırıldığında hastaların yaşı, erkek cinsiyet olmaları, HT, KAH, KKY, Periferik damar hastalığı varlığı açısından anlamlı (p<0,05) sonuçlar elde edilmiştir. SONUÇ: Yaşlanma, malignite ve benzeri nedenlerle palyatif bakım ünitelerine ihtiyaç,önemli oranda artmakta olup yapılan çalışma, tek merkez esas alınarak sonuçlandırılmıştır. Anahtar kelimeler:Kanser,mortalite, nütrisyon, palyatif bakım, semptom

Belirti ve semptomlarBeslenmeHasta bakımı+6
Bedia Eda Gültekin
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Evre-4 kolon kanseri hastalarında nötrofil/albümin oranının prognostik değeri

GİRİŞ ve AMAÇ: Kolon kanseri kalıtsal veya sporadik olarak ortaya çıkabilen önemli bir sağlık sorunudur. Tüm dünyada kadınlarda meme kanseri, erkeklerde prostat kanseri sonrası prevalans olarak 2. sıradadır. Bu çalışmanın hedefi, kolon kanseri tanısı almış hastaların tanı anındaki nötrofil/albümin oranlarının(NAR) prognoz ile bir ilişkisi olup olmadığını saptamaktır. YÖNTEM: Çalışmaya Mart 2006 - Haziran 2018 tarihleri arasında kolon kanseri tanısı alan, 18 yaşından büyük, 140 evre-IV kolon kanseri hastası dahil edilmiştir. Hastaların demografik verileri; yaş, cinsiyet, tümör yerleşimi, metastaz yerleri, kemoterapi bilgileri, surveyleri, tanı anındaki hemogram ve biyokimya parametrelerine ulaşılmıştır. Hastaların tanı anındaki nötrofil ve albümin değerlerinden nötrofil sayısı ve albümin değerleri birbirine oranlanarak nötrofil/albümin oranı bulunmuştur. BULGULAR: NAR değerlerine göre progrese olan ve olmayan hastaların ayrımında NAR değerinin anlamlı [Eğri altı alan 0,645 (0,543-0,748] etkinliği gözlenmiştir. NAR -2,2 cut-off değerinde progresyon olan ve olmayan hastaları ayırmada duyarlılık % 60,7, pozitif kestirim % 75,0, özgüllük % 64,7, negatif kestirim % 48,5'ti. Yine beklenen sağkalıma göre NAR >2,2 olan grupta %95 güven aralığı ile 16,8- 23,2(ortalama 20,0) ay öngörülen sağkalım süresi NAR <2,2 olan grupta 24,6- 33,2(ortalama 28,9) ay öngörülen sağkalım olan gruptan anlamlı (p < 0,05) olarak daha düşük saptandı. SONUÇ: Evre-IV kolon kanseri hastalarının dahil edildiği bu çalışmada NAR değeri yüksek çıkan hastalar kötü prognoz ve kısa sağkalım ile ilişkilendirilmiştir. Fakat NAR değerinin evre-4 kolon kanseri hastalarında prognostik bir biyobelirteç olduğu konusunda kesin bir kanıya varabilmek için çok merkezli, daha geniş hasta grubunun olduğu ve NAR değeri dışında örneklemin daha homojen dağıtıldığı çalışmalara ihtiyaç duyulduğunu düşünmekteyiz.

AlbüminlerKolon hastalıklarıKolon neoplazmları+4
Ozan Burak Kurt
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer ve sekonder sjögren sendromlu hastalarda otonom semptom ciddiyetinin değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada primer ve sekonder sjögren sendromu hastalarında otonomik disfonksiyon değerlendirilmiştir. Otonomik disfonksiyona sebep olabilecek nedenler ve bunların laboratuvar ve klinik sonuçları araştırılmıştır. YÖNTEM: Bu araştırmaya primer veya sekonder sjögren sendromu olan Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Romatoloji bölümüne Ocak 2018 – Nisan 2022 tarihleri arasında başvuran, sjögren sendromu tanılı, tanı anında 18 yaş ve üzerinde olan hastalar dahil edilmiştir. Otonomik disfonksiyonun değerlendirilmesi için Karma otonomik semptom ölçeği skoru anketi COMPASS-31 kullanıldı. Hastaların kliniği, kandaki biyokimyasal ve mikrobiyolojik parametreleri ile COMPASS-31 skoru arasındaki ilişki değerlendirilmiştir. BULGULAR: Primer sjögrende ortalama COMPASS skoru 27,1 ve sekonder sjögren sendromlu hastalarda ise 28 olarak bulunmuştur ve otonom disfonksiyon şiddeti açısından anlamlı (p>0,05) farklılığa rastlanmamıştır. Çalışmamızda COMPASS-31 ölçeğinde romatoid faktörün etki değeri ile sjögren sendromunda otonom disfonksiyon düzeyi arasında ilişki araştırılmıştır ve gruplar arasında anlamlı (p>0,05) farklılığa rastlanmamıştır. Primer sjögren ile takipli hastalarda COMPASS >25 grubunda lökosit ve trombosit değeri COMPASS>25 olan hastalar ile karşılaştırıldığında anlamlı (p<0,05) olarak daha yüksek tespit edilmiştir. Primer sjogren ile takipli hastalarda Compass <25 ve Compass > 25 grupları arasında hidroksiklorokin kullanım oranı için anlamlı (p>0,05) farklılık bulunmamıştır. SONUÇ: Primer ve sekonder sjögren sendromlu hastaların değerlendirilmesinde COMPASS-31 semptom skorlamasına göre otonom disfonksiyon şiddeti açısından anlamlı farklılık bulunmamıştır. Romatoid faktör düzeyi sjögren sendromlu hastalarda otonom disfonkisyonun takibi ve şiddetinin değerlendirilmesi için yol gösterici bulunmamıştır. Platelet ve lökosit düzeylerinin yükselmesi primer sjögren sendromlu hastalarda otonomik disfonksiyonu şiddetlendirdiği görülmüştür. Tedavide hidroksiklorokin kullanımının otonom disfonksiyon şiddetini değiştirmediği bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Compass 31 testi, otonomik disfonksiyon, sjögren sendromu

Belirti ve semptomlarOtonom sinir sistemiSjögren sendromu+2
Abbas Karakurt
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid nodülü olan adrenal insidentaloma hastalarında prediyabet, diyabet sıklığı ve plazma aterojenite indeksi gibi metabolik parametrelerin değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada tiroid nodülü olan adrenal insidentaloma hastalarında prediyabet, diyabet sıklığı ve plazma aterojenite indeksi gibi metabolik parametrelerin değerlendirilmesi araştırılmaktadır. Bu çalışmada tiroid nodülü- adrenal insidentaloma birlikteliğinin günümüz toplumunda görülme sıklığı artarak devam eden diyabet, hipertansiyon, metabolik sendrom gibi hastalıklarla ilişkisini ortaya koymayı amaçlamıştır. YÖNTEM: Bu çalışma Sakarya Üniversitesi EAH Endokrinoloji polikliniğine 01.01.2013-30.05.2023 tarihleri arasında başvuran, 18 yaş ve üzeri olan ve gebe olmayan hem tiroid bezinde nodülü olan hemde adrenal bezde insidentaloma saptanmış olan 107 hasta dahil edilerek retrospektif olarak yapılmıştır. Hastaların adrenal kitlesinin lokalizasyonu (sağ-sol), maksimum çapı (cm cinsinden), MR veya BT ye göre natürü (benign-malign) ve laboratuar sonuçlarına göre fonksiyonel olup olmadığı (cushing, subklinik cushing, hiperaldosteronizm, hiperandrojenizm-DHEAS yüksekliği, feokromositoma, non-fonksiyonel) belirlenmiştir. Saptanan tiroid nodüllerinin lokalizasyonu, sayısı en büyük nodülün maksimum çapı ve tiroid fonksiyon testleri, açlık kan şekeri, hemoglobin a1c, kreatinin, ALT, Trigliserid, HDL, LDL değerleri hastanemiz otomasyon sisteminden elde edilmiştir. BULGULAR: Çalışmamızda tiroid nodülü-adrenal insidentaloma birlikteliği olan hastalarda yaş ortalaması 59,3 ve %78'i kadın olarak bulunmuştur. Hastalarda %73,8 hipertansiyon ve %25,2 oranda diyabet ile birliktelik saptanmıştır. Hastalardaki insidentalomaların %86'sı non-fonksiyonel, %9,3'ü subklinik cushing, %3,7'si feokromositoma, %0,9'u da primer hiperaldosteronizm olarak tespit edilmiştir. Tiroid nodül hacmi ile açlık kan şekeri ve hba1c değerleri arasında pozitif korelasyon saptanırken adrenal tümör büyüklüğü ile tiroid nodül hacmi arasında ve incelenen metabolik parametreler ile anlamlı ilişki saptanamamıştır. SONUÇ: Çalışmamız, adrenal insidentaloma-tiroid nodülü birlikteliği olan hastalarda obezite, diyabet, hipertansiyon ve metabolik sendromun sık görüldüğünü bir kez daha ortaya koymuştur. Metabolik sendrom ve bileşenlerinin görülme yaşının erken olduğu gösterilmiştir. Adrenal insidentaloma-tiroid nodülü birlikteliğinin adrenal hormonlar ve tiroid hormonu düzeylerinden bağımsız olarak hiperglisemi ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Tiroid nodülünün hacmi ve adrenal tümörün çapı ile metabolik parametreler arasında ilişki saptanmamıştır. Adrenal insidentaloma ile nodüler tiroid hastalığı arasındaki ilişkiyi aydınlatmaya yardımcı olacak daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Adrenal insidentaloma, metabolik sendrom, tiroid nodülü

Adrenal bez neoplazmları
Taşkın Yağsız
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Asit etiyolojisi ile Nütrisyonel Durum Kontrolü (CONUT) skoru ve Prognostik Nütrisyonel İndeks (PNİ) ilişkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Asit etiyolojisini saptayabilmek hastanın kliniği ile ilgili gidişatı öngörmede ve tedavi planı oluşturmada önemli katkı sağlar. Bu çalışmanın hedefi asit etiyolojisi ile Nütrisyonel Durum Kontrolü (CONUT) ve Prognostik Nütrisyonel İndeks (PNİ) arasındaki ilişkiyi incelemektir. YÖNTEM: Ocak 2021-Haziran 2023 tarihleri arasında Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Kliniği yataklı servisinde asit etiyolojisi saptamak amacıyla takip edilen hastaların serum asit albumin gradiyenti (SAAG), CONUT ve PNİ hesaplandı ve hastalar iki gruba ayrıldı. Bu hastaların demografik verileri, hemogram ve biyokimya parametreleri ile asit sıvısında hücre sayımı, biyokimya ve sitoloji sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmaya 52 kadın, 39 erkek toplam 91 hasta dahil edilmiştir. Hastaların ortalama yaşı 67,0±12,1'dir. Hastalarda asit etiyolojisi olarak 57'sinde (%62,6) siroz, 20'sinde (%22,0) malignite, 8'inde (%8,8) kardiyak nedenler, 6'sında (%6,6) diğer sebeplere bağlı asit bulunmaktadır. CONUT skoru ≥6 olan grupta sirotik asit oranı anlamlı (p<0.05) olarak yüksek, malign asit oranı anlamlı (p<0.05) olarak düşüktür. CONUT skoru ≥6 olan grupta total kolesterol, albümin, lenfosit değerleri CONUT skoru ≤5 olan gruptan anlamlı (p<0.05) olarak düşüktür. CONUT skoru ≥6 olan grupta PNİ, CONUT skoru ≤5 olan gruptan anlamlı (p<0.05) olarak düşüktür. PNİ ≥30 olan grupta sirotik asit oranı PNİ <30 olan gruptan anlamlı (p<0.05) olarak düşüktür. PNİ ≥30 olan grupta albümin, lenfosit değerleri PNİ indeks <30 olan gruptan anlamlı (p<0.05) olarak yüksekti. SONUÇ: CONUT skoru ≥6 olduğunda sirotik asit gelişme riski 3 kat artmış; CONUT skoru ≤5 olduğunda malign asit gelişme riski 3,6 kat artmış; PNİ <30 olduğunda sirotik asit gelişme riski 4,39 kat artmış bulundu. Literatürde yapılan ilk çalışma olmasından dolayı bu konuda yapılacak daha geniş kapsamlı ve daha homojen hasta grubunun olduğu çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

AsitesKaraciğer sirozu
Enes Zafer
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ülseratif kolitte endoskopik remisyonun prognoz üzerine etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Ülseratif kolit (ÜK), rektumdan başlayıp tüm kolona yayılan, relaps ve remisyonlarla seyreden kronik inflamatuar bağırsak hastalığıdır. Ülseratif kolitte tedavi hedefi klinik ve endoskopik remisyonun sağlanmasıdır. Mayo endoskopik subskoru (MSe) 0 ve 1 remisyon olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmanın amacı klinik remisyonda olan ÜK hastalarında yapılan kolonoskopik incelemelerde MSe 0 ve 1 olanlar arasındaki prognoz, klinik relaps ve relapssız süre açısından fark olup olmadığı belirlemektir. YÖNTEM: Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Gastroenteroloji Kliniği'nde, Ocak 2009 ve Aralık 2023 arasında ÜK tanısı ile takip edilen, klinik remisyon döneminde kolonoskopik inceleme yapılan hastaların hastane sistemindeki tıbbi kayıtları retrospektif olarak incelendi. Klinik remisyon aktivitesi, Parsiyel Mayo Skoru ile değerlendirildi. Endoskopik hastalık aktivitesi ise MSe kullanılarak değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmaya 157 hasta dahil edildi. Hastaların %42,1'i kadın ve ortalama yaşları 51,64±14,57'dir. Hastaların %37,6'sı pankolit, %40,1'i sol taraf tutulumlu kolit, %22,3'ü proktit olarak tespit edildi. Endoskopik hastalık aktivitesi hastaların %46,8'inde (n=74) MSe 1, %53,1 'inde ise MSe 0 (n=83) saptandı. Hastaların yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, hastalık süresi, hastalık yaygınlığı, sigara ve alkol kullanımı, aile öyküsü, ekstraintestinal bulgular, kullanılan ilaç tedavisini içeren demografik özellikleri benzerdi. Klinik relaps hastaların %26,5 (n=42)'sinde izlendi. Relaps oranı MSe 1 olanlarda, MSe 0 olanlara göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (sırasıyla; %40,5 vs %14,4, p=0,010). Remisyon süresi MSe 1 olan hastalarda, MSe 0 olanlardan anlamlı olarak daha kısa bulundu (sırasıyla; 29,36±16,30 ay vs 43,58±25,10 ay, p= 0,036). Yaş, cinsiyet, hastalık yaygınlığı, sigara içme durumu, başlangıçta kullanılan tedavi ve CRP değerlerinin relaps ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı. SONUÇ: Çalışma sonuçları, MSe 0'ın MSe 1 ile karşılaştırıldığında anlamlı oranda düşük relaps riski ile ve uzun remisyon süresi ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Bu sonuçlarla ÜK hastalarında tam mukozal iyileşmenin terapötik hedef olarak göz önünde tutulması gerektiği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Klinik remisyon, Mayo skoru, ülseratif kolit.

Şeyma Şenocak
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üst gastrointestinal sistem kanaması olan hastalarda endoskopik tedavi ihtiyacı ve yanıtı göstermede pre-endoskopik skorlama sistemlerinin geçerliliği

GİRİŞ VE AMAÇ: Üst gastrointestinal sistem (GİS) kanaması dünya genelinde hospitalizasyona en sık neden olan sindirim sistemi hastalığıdır. Klinik sonuçların tahmini ve endoskopik tedavi endikasyonu için üst GİS kanaması olan hastalarda risk sınıflaması önemlidir. Risk sınıflaması için çok sayıda skorlama sistemi geliştirilmiştir. Biz de bu çalışmamızda üst GİS kanama hastalarında pre-endoskopik skorlama sistemlerinin (mGBS, AIMS65, MAP[ASH]) özellikle endoskopik tedavi ihtiyacı ve yanıtını öngörmede değerliliğini ortaya koymaya çalıştık. YÖNTEM: Çalışmamızda Ağustos-Kasım 2022 tarihleri arasında Sakarya Eğitim ve Araştırma hastanesi Acil servisine melena ya da hematemez ile gelen ve Üst Gastrointestinal Sitem Kanaması tanısı konularak Gastroenteroloji servisine yatırılan hastalar prospektif olarak incelenmiştir. BULGULAR: Çalışmamızın sonucunda endoskopik tedavi uygulan ve uygulanmayan hastaların pre-endoskopik skorlama sistemleri karşılaştırıldığında AIMS65, mGBS ve MAP(ASH) skorları açısından anlamlı farklılık izlenmedi. Transfüzyon ihtiyacını ön görmede pre-endoskopik skorlama sistemlerinden mGBS (AUC:0.803), MAP (ASH)( AUC:0,745) göze çarpmakta idi. Yoğun bakım ünitesi (YBÜ) ihtiyacında MAP(ASH) (AUC=0,763, p=0,001) ve AIMS65 (AUC=0,700, p<0,001) skorlamalarının tek başına belirleyici olduğu izlendi, ancak mGBS (AUC=0,592, p=0,339) tek başına belirleyici tespit edilmedi. Hospitalizasyon süresi ile MAP(ASH) ile (p=0,003) ile mGBS (p=0,010) skorları arasında pozitif yönde korelasyon olduğu izlendi. 30 günlük izlemde hiçbir hastada tekrar kanama izlenmemiş, aynı süre içerisinde mortalite gözlenmedi. SONUÇ: AIMS65 ve mGBS skorlarının yanında nispeten daha yeni olan MAP(ASH) skorlama sistemi her ne kadar endoskopi tedavi ihtiyacını öngörmede yetersiz tespit edilse de yüksek riskli hastayı tanımada yer alan parametrelerin tümünde (kan transfüzyonu ve yoğun bakım ihtiyacı, hospitalizasyon günü) güçlü bir prediktör olarak tespit edilmiştir.

Soulmaz Jabbarpour
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İlk başvuru bulgusu metastaz olan hastaların malignite tanısı ve klinik özellikleri

GİRİŞ VE AMAÇ: Kanser metastazı kanserin ölümcüllüğünün başlıca nedenlerinden biridir. Henüz malignite tanısı olmayıp ilk başvuru bulgusu metastaz olan hastalarda primer malignite tanısının koyulması çoğu zaman zor olabilmekte ve kanser tedavisinin başlaması gecikebilmektedir. Bu çalışmanın amacı metastaz bulgusu ile yatırılan hastaların klinik verileri ve patolojik tanılarının incelenerek primer malignite tanısı için anlamlı özelliklerin ve olası öngördürücü parametrelerin belirlenmesidir. YÖNTEM: Retrospektif yapılan bu çalışmaya bilenen malignite tanısı olmayıp metastaz bulgusu ile Sakarya Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Kliniği'ne 1 Haziran 2020 ile 31 Ekim 2023 tarihleri arasında yatırılarak takip edilen 280 hasta alındı. Veriler hastane bilgisayar sistemi kayıtları incelenerek elde edilmiştir. Hastalara ait başvuru semptom ve bulguları, klinik durumları, ek hastalıkları, laboratuvar parametreleri, görüntüleme bulguları ve sonunda konulan primer malignite tanı verileri kaydedilerek analiz edildi. BULGULAR: Çalışmamızdaki hastaların 112'si (%40) kadın, 168'i (%60) erkek idi. En yüksek oranda tanı koyulan maligniteler akciğer kanseri (64 hasta), mide kanseri (39 hasta), kolorektal kanser (37 hasta) ve pankreas kanseri (37 hasta) olarak bulundu. En sık görülen maligniteler diğer maligniteler ile kıyas edildiğinde akciğer kanserini öngördürücü anlamlı parametreler sigara kullanımı, hemoglobin değeri, nefes darlığı olması, beyin metastazı olması ve diyabet olmaması olarak bulundu (p<0,05). Mide kanserini öngördürücü anlamlı parametreler hemoglobin düşüklüğü, MCV düşüklüğü, albümin düşüklüğü, sodyum değeri ve kilo kaybı olması olarak saptandı (p<0,05). Kolorektal kanseri öngördürücü anlamlı parametreler MCV değeri, karaciğer metastazı olması ve gastrointestinal sistem kanaması olması olarak bulundu (p<0,05). SONUÇ: Metastaz bulgusu olan hastalarda akciğer kanseri tanısını öngördüren parametreler sigara kullanımı, hemoglobin değeri, nefes darlığı olması, beyin metastazı olması ve diyabet olmamasıdır. Hemoglobin düşüklüğü, MCV düşüklüğü, albümin düşüklüğü ve kilo kaybı olması ise mide kanseri tanısını öngördürmektedir. Karaciğer metastazı ve gastrointestinal sistem kanaması olan hastalarda kolorektal kanser düşünülmelidir.

Akciğer neoplazmlarıKolon neoplazmlarıMide neoplazmları+2
Cansu Tekin
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

HBA1C düzeyi %10'un üzerinde olan Tip 2 diyabetik hastalarda hedef HBA1C düzeyine ulaşma oranları ve etkileyen faktörlerin retrospektif analizi

GİRİŞ VE AMAÇ: Diabetes mellitus (DM), tam ya da kısmi insülin yokluğu; insüline dokularda gelişen dirence sekonder insülinin etkin olarak kullanılamamasına bağlı ortaya çıkan, kan glukoz yüksekliği ile seyreden, multisistemik kronik bir hastalıktır. Bu çalışmada Hba1c düzeyi 10'un üzerinde olan tip 2 diyabetik hastalarda hedef Hba1c düzeyine ulaşma, hedef glisemik regülasyon oranlarına ulaşma ve bu hedeflere ulaşmayı etkileyen faktörleri retrospektif olarak incelemeyi planladık. YÖNTEM: Bu çalışmada 1 Ocak 2022 ve 31 Aralık 2023 tarihleri arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Anabilim dalına bağlı diyabet polikliniğine başvuran Hba1c düzeyi 10'un üzerinde olup 3 ya da 6 ay aralıklarla en az iki kere başvurusu olan 466 tip 2 diyabet hastası hedef Hba1c düzeyine ulaşma ve glisemik regülasyon oranları ile ilgili tıbbi kayıtları retrospektif olarak incelendi. Laboratuvar parametrelerinden HbA1c, kan glukozu, hemoglobin, beyaz küre (WBC), trombosit sayısı (PLT), nötrofil, üre, kreatinin, albumin, sodyum, potasyum, AST, ALT, ferritin değerleri ölçüldü. Yaş, cinsiyet gibi demografik özellikleri kaydedildi. İnsülin tedavisi verilen hastalarla insülin tedavisini kabul etmeyen sadece oral antidiyabetik tedavi alan hastaların ilk başvuru anındaki ve kontrol başvurusundaki laboratuvar parametrelerinin kıyas edilmesi planlandı. BULGULAR: Çalışmamıza diyabet polikliniğine başvuran HbA1c'si ≥ 10 üzerinde olan 466 hasta dahil edildi. Hastaların 274 tanesi insülin, 192 tanesi OAD kullanıyordu. Katılımcıların 273'ü (%58,6) kadın, 193'ü (%41,4) erkekti. OAD kullananlarda başvuru anındaki HbA1c 11.5±1.3 iken kontrolde 8.3±2.1 olarak saptanmıştır (p<0.05). İnsülin kullananlarda ise başvuru anındaki HbA1c 12±1.7 iken kontrolde 9±2 olarak saptanmıştır (p<0.05). SONUÇ: Çalışmamızda OAD kullananlarla insülin tedavisi alanlar arasındaki HbA1c düşüşü ve glisemik regülasyona ulaşma oranları benzer bulundu. Hedef HbA1c'ye (HbA1c ≤7) ulaşma oranı ise OAD kullananlarda daha yüksek bulundu. Diğer incelenen laboratuvar tetkiklerinde ise iki grup arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı.

AntidiyabetiklerDiabetes mellitus-tip 2Hemoglobin A-glikolize+1
Burcu Gedik Uğurlu
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obezite cerrahisi olacak hastalarda preoperatif iç hastalıkları değerlendirme sonuçları

GİRİŞ VE AMAÇ: Obezite, gıda ile alınan enerjinin vücudun harcadığı enerjiden fazla olduğu, çevresel, genetik ve yaşam tarzı faktörlerinden etkilenen, vücuttaki birçok sistemi etkileyen bir hastalıktır. Sigaradan sonra en sık görülen önlenebilir ölüm nedenidir. Obezitenin görülme sıklığı yıllar içinde artmıştır. Etkilediği sistemlerle çok yüksek oranda mortalite ve morbiditeye neden olduğu için tedavisi büyük önem taşımaktadır. Tedavide yaşam değişikliği, diyet, egzersiz, farmakoterapi ve cerrahi işlemler yer almaktadır. Bu çalışmanın amacı bariatrik cerrahi geçirecek hastalarda ameliyat öncesi dahiliye değerlendirmesinin sonuçlarını araştırmaktır. YÖNTEM: Retrospektif yapılan bu çalışmaya obezite cerrahisi olmaya uygun kriterlere sahip Sakarya Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları Kliniği Obezite Polikliniğine 1 Ocak 2024 ile 31 Ağustos 2024 tarihleri arasında başvuran 246 hasta alındı. Veriler hastane bilgisayar sistemi kayıtları incelenerek elde edilmiştir. Hastalara ait başvuru laboratuvar parametreleri, ek hastalıkları, kullandıkları kilo vermede kullanılan ilaçları, görüntüleme bulguları ve endoskopi sonuçları kaydedilerek analiz edildi. BULGULAR: Çalışmamızdaki hastaları 64'ü (%26,01) erkek, 182'si (%73,98) kadın idi. Hastaların ortalama VKİ 45,82 kg/m2 idi. Hastaların ortalama bel çevresi 129,03 cm idi. Çalışmamızdaki hastaların 70'i (%28,5) hipertansiyon, 195'inde (%79,2) hepatosteatoz, 64'ü (%26,0) diyabet tanıları mevcuttu. Obezite cerrahisi olacak hepatosteatozu olan hastalarda olmayanlara göre safra kesesi taşı olma ihtimalinin yüksek olduğu saptandı (p<0,01). Ancak hepatosteatozu olan hastalarda olmayanlara göre hipotiroidi, PCOS, OSAS, hipertansiyon görülme sıklığı arasındaki ilişkide istatistiksel olarak anlamlılık saptanmadı. Obez hastalarda safra kesesi taşı görülme sıklığının obezite evresi ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki gösterdiği bulunmuştur (p:0,013). SONUÇ: Obezite cerrahisi olacak hastalarda yapılan inceleme ile safra kesesi taşı, hepatosteatoz, dislipidemi görülme sıklığı ve obezitenin evresi ile de orantılı olduğunu öngörmekteyiz.

Hüseyin Gökler
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rutin hemodiyaliz ve periton diyalizi hastalarında monosit/hdl oranı karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Kronik böbrek yetmezliği böbrek fonksiyonlarının kalıcı kaybı ile karakterize,tedavisinde RRT lerinin kullanıldığı, inflamasyon ve oksidatif stres ile seyreden bir süreçtir. RRT alan hastalarda inflamasyon kardiyovasküler mortalite ile yakın bir ilişki içerisindedir. Son dönemde MHO nın yeni bir inflamasyon belirteci olabileceği ve kardiyovasküler mortalite ile ilişkili olabileceği gösterilmiştir. Bu çalışmadaki amaç RRT olarak HD ve PD tedavisi alan hastalarda MHO nın karşılaştırlmasıdır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nefroloji Kliniğinde son dönem böbrek yetmezliği tanısı (SDBY) ile RRT alan 47 hasta dahil edildi. Hastalar HD tedavisi uygulanan ve PD uygulananlar olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Hastalardan en az 3 ay ara ile bakılan mutlak monosit sayısı ve HDL kolesterol ortalamaları alındı. MHO 2 grup arasında karşılaştırıldı. Verilerin analizinde İBM SPSS Statistics 22.0 (IBM Corp., NY, USA) paket programı kullanıldı. Tüm p değerleri çift yönlü olup p ≤ 0,05 olan değerler istatistiksel açıdan anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Çalışmaya alınan hastaların demografik verileri incelendiğinde PD ve HD hastalarının medyan yaşları ve cinsiyet dağılımları benzerdi (p>0,05). HD ve PD hastalarında KBY etyolojisi açısından bir fark bulunmadı (p>0,05). Hastaların tam kan sayımları karşılaştırıldığında MCV HD grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu. (p: 0,025). Diğer hemogram parametreleri her iki hasta grubunda benzer bulundu. Lipid parametreleri karşılaştırıldığında HDL kolesterol PD grubunda istatistiksel açıdan anlamlı şekilde yüksek bulundu (p: 0,036). Diğer lipid parametreleri arasında anlamlı bir farklılık görülmedi. Monosit/HDL kolesterol oranı HD hastalarında istatistiksel açıdan anlamlı şekilde yüksek bulundu (p: 0,028 ). SONUÇ: HD hastalarında PD hastalarına göre monosit/HDL-kolesterol oranı anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Klasik ateroskleroz risk faktörlerinin benzer olduğu iki grup arasında MHO nın farklı bulunması bu parametrenin ateroskleroz gelişimi ve progresyonuna katkıda bulunabileceği düşünüldü.Bu çalışma RRT leri arasında MHO nın karşılaştıran ilk literatür çalışması olması nedeni ile önem arz etmektedir.

Alper Sarı
Afyonkarahisar Health Sciences University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid fonksiyon bozukluğu ve vitamin D eksikliğinin tip 2 diabetes mellituslu hastalarda kan şeker regülasyonu üzerindeki rolü

GİRİŞ VE AMAÇ: D vitamini vücutta hayati fonksiyonları olan bir hormondur. D vitamini eksikliği kas-iskelet hastalıklarına yol açmakla birlikte pek çok sistemik hastalık ile ilişkilendirilmiştir. Tiroid disfonksiyonları da tip 2 DM'a sık eşlik eden endokrinopatilerdendir. Tip 2 DM'da HbA1c, açlık kan glukozu ve tokluk kan glukozu tetkik edilerek glisemik durum değerlendirilir. Biz bu çalışmada tip 2 DM hastaları arasında D vitaminin değerlerinde eksiklik olanlarına verilen replasman tedavisi sonrası 3. ay ve 6. ay açlık/tokluk kan glukoz değerlerini ve HbA1c değerlerini retrospektif inceleyerek replasman tedavisinin diyabet regülasyonunda olan rolünü ortaya koymayı amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Afyon Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde etik kurul onayı alındıktan sonra 2015-2019 yılları arasında İç Hastalıkları Polikliniğine başvuran tip 2 DM hastaları retrospektif olarak değerlendirildi. Bu hastalardan 0. 3. ve 6. ay rutin kontrolüne gelen ve 25(OH)D vitamini, serbest T4, serbest T3, TSH, HbA1c aynı anda bakılan 263 hasta çalışmaya dahil edildi. İlk başvurusunda D vitamini eksikliği olup D vitamini tedavisi alanların ve başvuru anında tiroid disfonksiyonu olup tedavi alarak ötiroid olanların glisemik durumları HbA1c, açlık kan glukoz ve tokluk kan glukoz ölçümleri ile değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması 57,9±11,6 idi. D vitamini eksikliği tedavisi alarak D vitamini normal düzeye gelen hastaların 3. ay kontrollerinde HbA1c'de başlangıca göre azalma saptandı. (%7,19±1,9 %6,97±1,8, p=0,023) D vitamini tedavisi sonrası 0. ve 3. ay açlık kan glukozu ve tokluk kan glukoz değerleri karşılaştırıldığında anlamlı farklılık saptanmadı (sırasıyla p=0,063, p=0,36). Başlangıç, 3. ay ve 6. ay kontrolleri değerlendirildiğinde D vitamini tedavisiyle HbA1c, açlık kan glukozunda anlamlı değişim görülmedi (p=0,053 p=0,49). 3. ay kontrollerinde D vitamini ile açlık kan glukozu ve HbA1c arasında negatif korelasyon (sırasıyla r=-0,353 p<0,001, r=-0,23 p=0,016) 6. ay kontrollerinde tokluk kan glukozu ile D vitamini arasında 75 negatif korelasyon saptandı (r=-0,79 p=0,004). Hipotiroidi tedavisi alan hastaların 3. ayda ötiroid olması ile HbA1c, açlık kan glukozu ve tokluk kan glukoz değerleri karşılaştırıldığında anlamlı farklılık saptanmadı (sırasıyla p=0,202 p=0,14 p=0,72). TARTIŞMA: Daha önce D vitamini ile birçok hastalık arasında ilişki saptanmıştır. Biz bu çalışmada D vitamini tedavisi ile tip 2 DM hastalarında 3. ayda HbA1c'de anlamlı bir düşüş olduğunu saptarken; bu hastalarda 3. ay D vitamini değerleri ile HbA1c değerleri arasında negatif bir korelasyon olduğunu da saptadık. D vitamini ile glisemik parametreler arasında saptadığımız negatif korelasyon literatür ile uyumlu olup; D vitamininin diyabet regülasyonuna olumlu katkı sağladığını desteklemektedir. 6. ay HbA1c değerlerinde ise anlamlı farlılık saptanmamış olup; örneklem sayımızın az olması bunu açıklayabilir. Tip 2 DM bulunan hastalara tiroid disfonksiyonu eşlik edebilen endokrinopatilerdendir. Literatürde hipotiroidinin ve hipertiroidinin glisemik parametrelere olan etkileri ile ilgili birçok çalışma vardır. Bizde tiroid disfonksiyonu olan tip 2 DM hastalarında tedavi ile glisemik parametrelerin değişimini göstermeyi amaçladık. Ancak DM hastalarının 3 aylık rutin kontrollerine düzenli gelmeyişi veya poliklinik şartlarında tiroid disfonksiyon sorgulamasının iyi yapılamamasından ötürü yeterli örneklem sayısına ulaşamadık. SONUÇ: Diyabetik hastalarda D vitamini düzey takibi önemlidir. D vitamini replasmanı ile kısa dönem takiplerinde diyabetik hastaların glisemik parametrelerinde iyileşme sağlanmaktadır. Ancak daha büyük hasta grubu ve D vitamini replasmanı yapılarak devam eden prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Çalışmamızın retrospektif olması, verilerin kaydedilmesindeki olası hatalar bulgularımızı etkilemiş olabilir.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Hemoglobin A-glikolize+5
Bedriye Açıkgöz Yıldız
Afyonkarahisar Health Sciences University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometrium kanserli olgularda MSI (Mikrosatellit instabilite) sıklığı, klinikopatolojik özellikleri ve inflamasyon parametreleri ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: Endometrium kanseri gelişmiş ülkelerde en sık görülen jinekolojik malignitedir. Kolorektal kanserlerde MSI varlığının prognostik etkisi olduğunun keşfedilmesi jinekolojik malignitelerde de araştırılmasının önünü açmıştır. MSI hatalı eşleşme tamir genlerinde mutasyon varlığında ilgili proteinlerde işlev kaybı sonucu ortaya çıkar. İnstabilite hücrede mutasyon birikimine yol açarak DNA onarımını engeller. Biz de bizim polikliniğimize başvuran endometrium kanserli olgularda MSI sıklığı ,klinikopatolojik özellikleri ve inflamasyon parametreleri ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalında 12.12.2019-12.12.2020 tarihleri arasında yapıldı. Çalışma kriterlerine uygun olan 74 olgu çalışmaya dahil edildi. Hastaların bilgilerine arşivde mevcut olan dosyalarından ulaşıldı. Hastaların verileri retrospektif olarak incelendi. MSI analizi için çalışmaya alınan hastaların tümör dokusuna ait parafin blokları Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı arşivinden çıkarıldı. Tümörlü parafin dokular literatüre uygun olarak çeşitli boyama işlemlerine tabi tutuldu. Herhangi bir nükleer boyanma varlığı pozitif ve MSS olarak değerlendirildi. Tümör hücre nukleuslarında total boyanma kaybı ise negatif ve MSI olarak değerlendirildi. Analizde IBM SPSS 22.0 kullanılmıştır, p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Hastalarımızın median tanı yaşı 61 olarak hesaplandı. Olgulardan 30'u(%40,5) evre 1, 21'i(%28,4) evre 2, 14'ü(%18,9) evre 3, 9'u(%12,2) evre 4 idi. Çalışmaya dahil edilen toplam 74 hastanın 21(%28,3)'inde mikrosatellin instabilite saptandı. Bu hastalarımızın 14'ünde mlh-1/pms-2(%18,9), 3'ünde pms-2(%4,03), 2'sinde msh-2(%2,7), 1' inde msh-6/pms-2(%1,3), 1'inde msh-2/pms-2(%1,3) ekspresyon kaybı gözlendi. Olgularımızın mikrosatellit instabilitesi olan gruplarında myometrial invazyon oranları birbirinden farklı bulundu(p=0,008). Myometrial invazyonu olan 20(%27,4) olgumuzda MSI saptanırken, myometrial invazyonu olmayan hiçbir olgumuzda MSI saptanmadı. İnflamasyon parametreleri için NLR(nötrofil lenfosit oranı), SII2(sistemik immün inflamasyon indexi) parametreleri kullanıldı. NLR ve SII2 değerlerinin MSI ve MSS alt gruplarında dağılımı benzer bulundu(sırasıyla p=1,000 ve p=0,600). Olgularımızın medyan genel sağ kalım medyan(os) 17 ay olarak saptandı. Medyan hastalıksız sağ kalımı 18,5 ay olarak hesaplandı. MSS olan grupta 5 yıllık ortalama sağ kalım %73 ken, MSI olan grupta bu oranın %46 olduğu saptandı. İki grup arasında ortalama sağ kalım analizleri benzerdi(p=0,760). Sonuç: Endometrium kanserli olgularda MSI görülme sıklığını ,klinikopatolojik özellikleri ve inflamasyon parametreleri ile ilişkisini göstermeyi amaçladık. MSI tümörlü olguların özellikle myometrial invazyon ile ilişkisi olduğunu saptadık. MSI endometrial kanserli olguların muhtemel immunoterapi adayıdır.Bu sebeple patolojik olarak endometrium karsinomu tanısı almış vakalarda MSI çalışılması hastalar açısından oldukça önemlidir. Endometrium kanserli olgular için MSI durumu ve klinikopatolojik özelliklerini inceleyen daha çok olgu sayısının olduğu, çok merkezli prospektif analiz yapılan daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

Endometrial neoplazmlarEndometriyumMikrosatelitler+3
Alptekin Küçük
Afyonkarahisar Health Sciences University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Periton diyalizi hastalarında sağkalımı etkileyen faktörlerin araştırılması

AMAÇ: Periton diyalizi tedavisi; son dönem böbrek yetmezliği olan hastalarda uygulanan renal replasman tedavi seçeneklerinden bir tanesidir. Diabetes Mellitus ve hipertansiyon en sık görülen dahili kronik hastalıklar olduğundan kronik böbrek hastalığının etiyolojisinde sıkça bu iki hastalığa rastlanmaktadır. Bu sebeple mortalite oranları hem altta yatan hastalıklar nedeniyle hem de kronik böbrek hasarına bağlı olarak artmıştır. Biz bu çalışma ile PD tedavisi uygulanan hastaların sağkalımını etkileyen faktörleri araştırmayı amaçladık. HASTALAR ve YÖNTEM: Hastanemiz İç Hastalıkları Anabilim Dalı'na bağlı Nefroloji Kliniği Periton Diyaliz polikliniğinde SDBY nedeniyle RRT olarak PD tedavisi uygulanan hastalar retrospektif olarak tarandı. Toplam 101 hastadan 29'u dışlama kriterleri gözönünde bulundurularak çalışma dışında tutuldu. Kalan 72 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri yüzde ve frekanslar olarak sunuldu. Genel hasta sağkalımı ve teknik sağkalım hesaplanırken Kaplan Meier analizi ve long-rank testi kullanıldı. Çok değişkenli analiz için Cox regresyon analizi kullanıldı. Çalışmada sunulan p değerleri p<0,05 olanlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Hastalarımız değerlendirildiğinde KBH etiyolojisinde %43,06 (n=31) ile en sık DM saptandı. Geçirgenlik tiplerine bakıldığında %56,5 oranında yüksek-orta geçirgenlik tipi görüldü. PD tipi ise %65,3 SAPD, %34,7 APD idi. Sağkalım analizleri incelendiğinde medyan hasta sağkalımı 30,5 ay (min: 3 ay, max: 169 ay) olarak bulundu. 2 yıllık genel hasta sağkalımı %75,1, 4 yıllık hasta sağkalımı ise %68,4 olarak bulundu. Genel hasta sağkalımı üzerine etkili risk faktörlerine bakıldığında yaş, kadın cinsiyet, yüksek-orta geçirgenlik tipi, DM varlığı ve RRF yokluğu tek değişkenli Cox regresyon analizine göre risk faktörü olarak saptandı. Çoklu Cox regresyon analizine göre ise sadece yaş risk faktörü olarak bulundu. Hasta grubumuzda teknik sağkalıma bakıldığında ise medyan teknik sağkalım 17 ay olarak saptandı. 2 yıllık teknik sağkalım %40,9 4 yıllık teknik sağkalım oranımız ise %24,3 olarak bulundu. SONUÇ: Çalışmamızdaki hastalar; demografik veriler ve KBH etiyolojileri açısından literatür verilerine paraleldi. Hasta sağkalımı ve teknik sağkalım açısından değerlendirildiğinde ise bazı verilerde benzerlik olsa da hasta sayımızın az olmasına bağlı farklı sonuçlar da mevcuttu. Çoğu çalışmadan sağkalımı olumsuz etkilediği gösterilen peritonit sıklığı bizim çalışmamızda peritonit oranlarımızın düşük olmasına bağlı olarak anlamlı bulunamadı. ANAHTAR KELİMELER: Kronik böbrek yetmezliği, Renal replasman tedavisi, Periton diyalizi, Sağkalım

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronikDiyaliz+4
Alper Emre Kurt
Afyonkarahisar Health Sciences University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prediyabetik hastalarda mikroalbuminüri sıklığının araştırılması

Plazma glukoz düzeylerinin normalden yüksek olup ; DM tanı kriterlerini karşılayamayan DM' nin öncüsü olan hastalığa Prediyabet denir. Daha önce Sınırda Diyabet ya da Latent Diyabet diye adlandırılan BGT, BAG ve DM riski yüksek HbA1c değeri prediyabet olarak kabul edilmektedir. Prediyabetli hastalar DM ve DM' nin mikrovasküler ve makrovasküler komplikasyonları açısından ileri risk taşırlar. BAG; açlık kan şekerinin 100 - 125 mg/ dl arasında olup 75 gramlık oral glukoz tolerans testinin 2.saatinde plazma şekerinin 140 mg/ dl den düşük olmasıdır. BGT; açlık kan şekerinin 100 mg/ dl altında olup 75 gramlık oral glukoz tolerans testinin 2.saatinde plazma şekerinin 140 - 200 mg/ dl arası olmasıdır. DM riski yüksek HbA1c değeri: % 5,7 - 6,4 arasıdır. DM' nin kronik komplikasyonlarından biri olan diyabetik nefropati son dönem böbrek yetmezliğinin en sık nedenlerinden biridir. DM' li hastalarda nefropati idrarda bakılan mikroalbumin değeriyle değerlendirilmektedir. Mikroalbuminüri; artmış böbrek endotel geçirgenliğini, endotel disfonksiyonunu, vasküler hastalık yükünü, düşük dereceli enflamatuar durumu yansıtır. Mikroalbuminüri riski plazma glukozu ve hiperglisemi süresiyle ilişkilidir. Tip 2 DM' li hastalarda mikrovasküler ve makrovasküler komplikasyonlar için risk faktörüdür ve hedef organ hasarının erken belirtecidir. DM' li hastalarda nefropatiye ilerlemenin bir göstergesidir. DM komplikasyonları prediyabetik dönemde başlamaktadır. Bu dönemde hastaların erken teşhisi ve tedavisi hastalığın DM' ye ilerlemesini ve DM ilişkili komplikasyonları azaltır. Bu çalışmamızda prediyabetik hastalarda mikroalbuminüri sıklığının araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda mikroalbüminürisi olan grupta mikroalbüminüri olmayan gruba göre ortalama HbA1c seviyeleri istatistiksel açıdan anlamlı şekilde daha yüksek bulundu ( p<0,001 ). Prediyabetik hastada artan yaş ve ürik asit değeriyle mikroalbuminüri arasında anlamlı ilişki saptandı. Sonuç olarak DM.' nin en önemli komplikasyonlarından biri olan nefropati prediyabetik dönemde başlamaktadır. Bu yüzden prediyabetik hastaların erken tanımlanması; erken ve uygun tedavilerinin etkin şekilde yapılması sağlanmalıdır. Anahtar kelimeler: Diyabetik nefropati, mikroalbüminüri, prediyabet

Diabetes mellitusDiabetik nefropatilerMikroalbüminüri+2
Yusuf Özeke
Afyonkarahisar Health Sciences University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Geriatrik yaş grubundaki hematolojik malignitesi olan hastalarımızın EORTC C30 ve G8 skalaları ile durumlarının değerlendirilmesi

AMAÇ: Kanser insidansı yaşla beraber artmaktadır. Yaşlı ve hematolojik malignitesi olan hastalarda yaşam kalitelerinin belirlenmesi amacıyla farklı çalışmalar yapılmıştır; ancak özel olarak semptom değerlendirmesi ve yaşam kalitesi değerlendirmesi amacıyla geliştirilmiş araç bulunmamaktadır. Biz bu çalışmamızda 65 yaş üstü hematolojik malignitesi bulunan hastalarda yaşam kalitelerini ve geriatrik sağlık durumlarını değerlendirmeyi ve etkileyen faktörleri araştırmayı amaçladık. HASTALAR ve YÖNTEM: Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hastanesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Hematoloji Bilim Dalı polikliniğine başvuran ve hematolojik malignitesi nedeniyle takip edilen 65 yaş ve üstü 120 hasta çalışmaya alındı. Eksik veya yanlış verileri olan 15 hastanın testleri çalışmadan çıkarıldı. İstatiksel analizler 105 hasta ile yapıldı. Hastaların demografik özellikleri yüzde ve frekanslar olarak sunuldu. Kategorik verileri karşılaştırmak için Kruskal-Wallis ve sürekli verileri karşılaştırmak için eşlendirilmemiş t-test kullanıldı. Korelasyon analizi için Pearson korelasyon testinden yararlanıldı. Çalışmada sunulan p değerleri p<0,05 olanlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Çalışma, % 44.8'i (n= 47)'si kadın , % 55,2'si (n= 58) erkek olmak üzere toplam 105 hasta ile gerçekleĢtirildi. Demografik özelliklerine göre hayat kaliteleri karşılaştırılan hastalarımızın sigara kullanımı ve alkol kullanımının hayat kalitelerine etkileri benzer olarak bulundu (sırasıyla p=0,62,p=0,24). Yaşama ortamına göre karşılaştırılan hastalarımız halsizlik skalasında gruplar içinde anlamlı farklar tespit edildi (p=0,004). Okuryazarlığı mevcut olan hastalarımızın fiziksel fonksiyon, rol fonksiyon ve emosyonel fonksiyon skalalarında istatiksel olarak skorları anlamlı şekilde yüksek bulundu (sırasıyla p=0,04, p=0,04 ve 0,03). Medeni duruma göre karşılaştırılan hastalarımız fiziksel fonksiyon ve halsizlik skalalarında gruplar içinde anlamlı farklar tespit edildi (p=0,004). Aktif kemoterapi alan ve remisyonda takip edilen hastalarımız karşılaştırıldığında dispne (p=0,11) hariç tüm skalalarda anlamlı bir fark tespit edildi. Hematolojik maligniteler arasında karşılaştırma yapıldığında sadece ağrı skalasında gruplar arasında anlamlı bir fark tespit edildi (p=0,02). EORTC QLQ-C30 hayat kalitesi anketi ile G8 geriatrik sağlık durumu anketi arasında tüm skalalarda korelasyon tespit edildi. SONUÇ: Çalışmamızdaki hastaların demografik özelliklerine göre hayat kaliteleri karşılaştırıldığında yaşama ortamı, medeni durum, okuryazarlık ve tedavi durumu gibi faktörlerde elde edilen istatistiksel analizler literatür verilerine paraleldi. Hastalarımızın G8 geriatrik sağlık durumu anketinde aldığı puanlar ile EORTC QLQ-C30 hayat kalitesi anketindeki puanlar tüm parametreler için korelasyon göstermekteydi. Hemoglobin değerine göre EORTC QLQ-C30 hayat kalitesi anketinde hiçbir parametrede korelasyon saptanmadı.

AnketlerGeriatriHematolojik neoplazmlar+4
Oğuzhan Köse
Afyonkarahisar Health Sciences University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Evre 4-5-5d (periton ve hemodiyaliz hastaları) kronik böbrek hastalarında intravenöz demir replasmanı tedavisinin kalsiyum, fosfor, parathormon üzerine etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: KBH hastalarında yaşam kalitesini, hatta ilerlemesini etkileyecek en önemli sorunlardan biri de anemi gelişimidir. İleri evre KBH hastalarında anemi ve demir eksikliğini tedavi etmenin amacı semptomlarını ve yaşam kalitesini iyileştirmek ve kardiyovasküler risklerini potansiyel olarak azaltmaktır Tedavide sıklıkla oral demir preparatları kullanılmaktadır fakat ilaçların tolerasyon sorunu olması ve çoğu zaman tedavi yanıtının tatmin edici olmaması nedeniyle günümüzde intravenöz demir replasman tedavisi daha sık tercih edilmeye başlanmıştır. Çalışmamızda tedavide sıklıkla kullanılan IV demir preperatlarının kalsiyum, fosfor ve parathormon düzeylerindeki etkilerine bakmak planlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya Afyon Sağlık Bilimleri Üniversitesi Nefroloji Bilim Dalından takipli ileri evre 4,5,5d KBH hastalarından 32 tanesi dâhil edildi. Hastalar IV demir karboksimaltoz tedavisi uygulanan ve IV demir sükroz uygulananlar olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Gruplar içerisinde demir replasmanı öncesi ve sonrasında kalsiyum, fosfor ve parathormon için yapılan toplam 4 ölçümün değişimine bakıldı. Analizler SPSS 26.0 (IBM Corp. 2019 IBM SPSS Statistics for Windows, version 26.0. Armonk, NY: IBM Corp.) programı kullanılarak yapılmıştır. Tüm p değerleri çift yönlü olup p ≤ 0,05 olan değerler istatistiksel açıdan anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Demir sükroz ve demir karboksimaltoz grupları cinsiyet, yaş, KBH etyolojisi ve komorbiditeler açısından karşılaştırıldığında birbirine benzer bulundu. Çalışmanın başlangıcında hastalar laboratuar parametreleri açısından karşılaştırıldığında hastaların üre, kreatinin, eGFH, sodyum, potasyum, AST, ALT, hemoglobin, trombosit, kalsiyum, fosfor ve parathormon düzeyleri birbirine benzer bulundu. Tedavi öncesi ve sonrası kalsiyum değerleri açısından bakıldığında demir karboksimaltoz grubunda kalsiyum düzeylerinin istatistiksel açıdan anlamlı değişkenlik gösterdiği (p<0.001) tespit edilirken demir sükroz grubunda ise kalsiyum değerleri benzer (p= 0.351) bulundu. Demir karboksimaltoz grubu için yapılan post- hoc analizlerde tedavi öncesi kalsiyum düzeyi ile tedavinin 1. haftasındaki kalsiyum düzeylerinin ve tedavinin 1. ayı ile tedavinin 3. ayındaki kalsiyum düzeylerinin benzer olduğu, diğer tüm ölçümlerin ise birbirinden anlamlı olarak farklı olduğu tespit edildi. Demir replasman tedavilerinin fosfor üzerine etkilerine bakıldığında ise iki grupta da fosfor düzeyinde 3 aylık takiplerde istatistiksel açıdan anlamlı bir değişim olmadığı tespit edildi. Yine parathormon için yapılan analizlerde iki grubun da parathormon değerlerinin anlamlı olarak değişkenlik göstermediği tespit edildi. SONUÇ: IV demir tedavilerinin KBH hastalarında kalsiyum, fosfor ve PTH düzeyleri üzerine etkileri olabileceği literatürdeki çalışmalar ve bizim çalışmamız tarafından desteklenmektedir.Bu etkiyi ortaya koyabilecek randomize, kontrollü, daha geniş katılımlı çalışmalara ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: Evre 4-5-5D, Fosfor, Kalsiyum, Kronik Böbrek Yetmezliği, Parathormon, Parenteral(IV) Demir Replasmanı,

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronikDemir+5
Özge Pınarbaşlı Akçam
Afyonkarahisar Health Sciences University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gastrik kanserlerde TROP2 ekspresyonunun klinik ve prognostik önemi

Amaç: TROP2 ekspresyonu birçok kanser tipinde araştırılmakta ve moleküler hedef olarak değerlendirilmektedir. Biz de kliniğimizde takipli olan opere gastrik kanserli hastalarda TROP2 ekspresyonunun oranını, klinik, patolojik parametrelerle ilişkisini ve prognoz üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç-Yöntem: 15.03.2012-01.03.2021 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı'nda mide kanseri tanısı ile takipli total-subtotal gastrektomize olan 95 hastanın verileri retrospektif incelendi. 83 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların patoloji bloklarından alınan kesitlerde TROP2 antikoru immunhistokimyasal yöntemle incelenerek,literatüre uygun skorlama yapılarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda 56'sı (%67.5) erkek, 27'si (%32,5) kadın toplam 83 hasta değerlendirildi. Hastaların 43'ünde (%51.8) TROP2 pozitif, 40'ında (%48.2) negatifti. TROP2 eskpresyonuyla genel sağkalım (OS) arasındaki ilişki değerlendirildiğinde TROP2 pozitif hastaların medyan OS'si 13.89 ay (%95 CI 8.26 – 19.52), TROP2 negatif hastaların medyan OS'si 28.91 aydı (%95 CI 11.42 – 46.39). TROP2 pozitifliğinin OS üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir etkisi olduğu bulundu (p=0.038). TROP2 pozitif hastaların medyan hastalıksız sağkalım süresi (DFS) 11.89 ay (%95 CI 4.76 – 19.02), TROP2 negatif hastaların medyan DFS'si 43.37 aydı (%95 CI 0.00 – 64.59). TROP2 pozitif hastaların medyan progresyonsuz sağkalım süresi (PFS) 5.19 ay (%95 CI 4.46 – 5.91), TROP2 negatif hastaların medyan PFS'si 5.29 aydı (%95 CI 3.60 – 6.97). TROP2 ile DFS (p=0.116) ve PFS (p=0.874) arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptanmadı. Tek değişkenli analizlerde OS ile TROP2 ekspresyonu (p=0.041), nüks varlığı (p=0.000), tanı yaşı (p=0.000), ECOG (p=0.040), evre (p=0.000), cerrahi sınır (p=0.002), tümör lokalizasyonu (p=0.007), tanı ve takipte metastaz durumu (p=0.000), karaciğer metastazı (p=0.000), periton metastazı (p=0.012) arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptandı. Çok değişkenli analizlerde TROP2 ekspresyonu (p=0.018), ECOG, evre, cerrahi sınır ve karaciğer metastazıyla OS arasında istatistiksel anlamlı ilişki bulundu. Sonuç: Çalışmamızda TROP2 pozitifliğinin gastrik kanserlerde OS'yi anlamlı şekilde kısalttığı ve bağımsız prognostik faktör olduğu saptanmış olup TROP2'nin mide kanserleri için yararlı bir prognostik biyobelirteç olarak pratikte kullanılabileceğini ve mide kanserleri için umut verici bir terapötik hedef olabileceğini düşünüyoruz. Bununla birlikte TROP2'ye yönelik tedavilerin gastrik kanserlerde de kullanımının araştırılması için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

Gastrointestinal hastalıklarGastrointestinal neoplazmlarGen ifadesi+4
Ece Diker Taşkın
Afyonkarahisar Health Sciences University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversite Hastanesi dahili Yoğun bakım ünitesinde yatan hastalarda nötrofil/lenfosit oranı, anemi ve trombositopeninin mortalite üzerine etkisi

Amaç: Yoğun bakım ünitelerinde yatan hastalarda mortalite oranları yüksektir. Mortalite oranlarını azaltmak için araştırmalar yapılmaya devam edilmektedir. Çalışmamızda yoğun bakım hastalarında hemogram parametrelerinden nötrofil/lenfosit oranı, anemi ve trombositopeninin mortalite üzerine etkilerini değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç–Yöntem: Retrospektif olarak yapılan bu çalışma, Ocak 2019-Aralık 2020 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversite Hastanesi Dahili Yoğun Bakım Ünitesinde takip edilen 117 erkek (%53,2) ve 103 kadın (%46,8) olmak üzere 220 hasta ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmamıza; 18 yaş ve üzeri, 90 yaş ve altı tüm hastalar dahil edilirken; malignite tanısı olan hastalar ve 48 saatten daha az süre yoğun bakımda kalan hastalar dahil edilmemiştir. Hastaların yoğun bakım ünitesine yatış sırasında bakılan tam kan sayımında; nötrofil, lenfosit, nötrofil/lenfosit oranı, hemoglobin ve trombosit değerleri, biyokimya tetkiklerinde; C-reaktif protein, kreatinin, bilirubin, ALT, prokalsitonin değerleri, koagülasyon testlerinde fibrinojen ve INR değerleri not edilmiştir. Yatış anındaki APACHE II ve SOFA skorları hesaplanmıştır. Bu değerlerin mortalite ile ilişkisi incelenmiştir. Ayrıca nötrofil/lenfosit oranı, anemi ve trombositopeninin sağkalım üzerine etkisine bakılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda 117 erkek (%53,2) ve 103 kadın (%46,8) olmak üzere 220 hasta değerlendirildi. Hastaların medyan yaşı 72 yıldı (IQR=18,75). Hastaların %88,18'inde (n:194) eşlik eden hastalık mevcuttu. En sık görülen eşlik eden hastalıklar hipertansiyon (%42,7; n:94), diabetes mellitus (%30,4; n:67), koroner arter hastalığı (%30,4; n:67), serebrovasküler hastalıklar (%23; n:51), kronik böbrek hastalığı (%16,3; n:36) olarak saptandı. Hastaların en sık yoğun bakıma yatış nedeni sepsis idi (%29,5). Sepsisin mortaliteyi etkilediği tespit edildi (p=0.003). Diğer yoğun bakım ünitesine yatış nedenleri ise sırasıyla; akut serebrovasküler hastalıklar (%22,2), akut akciğer hastalıkları (%16,3) ve akut böbrek hastalıklarıdır (%13,1). Çalışmaya alınan hastaların %59,1'unda anemi saptandı. Aneminin cinsiyete göre sağkalıma etkisine bakıldığında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Çalışmaya alınan hastaların %27,27'sinde trombositopeni saptandı. Bu hastaların %73,3 ü exitus olurken %26,7'sı taburcu edilmiştir (p=0,02). Trombositopenin sağkalım üzerinde anlamlı etkisi olduğu görüldü (p=0.01). Nötrofil/lenfosit oranının yaşam süresi üzerine etkisi istatiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,571). Sonuç: Çalışmamızın sonucunda, yoğun bakım hastalarında hemoglobin ve trombosit değerlerinin mortalite üzerinde etkili olduğu görüldü. Nötrofil/lenfosit oranı ve aneminin sağkalım üzerine etkisi olmadığı görülürken, trombositopeninin mortalite ve sağkalım üzerine istatiksel olarak anlamlı etkisi olduğu görüldü. Bundan dolayı yoğun bakım ünitelerinde kolay ulaşılabilen tetkiklerden olan tam kan sayım parametrelerinin, mortalite öngörülmesinde önemli belirteçler olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz.

APACHE skorlama sistemiAfyonkarahisarAnemi+7
Sultan Tatar
Afyonkarahisar Health Sciences University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prediyabetik, diyabetik hastalarda hba1c düzeyi ile karotis intima media kalınlığı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Yüksek kilolu durum ve obezite kardiyovasküler olaylar açısından bağımsız bir risk faktörüdür. Adolesan çağda obezite gelişimi Prediyabet ve Diabetes Mellitus (DM), Non-alkolik Yağlı Karaciğer Hastalığı, dislipidemi, Polikistik Over Sendromu (PCOS), Obstruktif Uyku Apne Sendromu (OSAS) ve mental hastalık gelişimi ile ilişkilidir. DM ilişkili en sık görülen metabolik yan etkiler hipertansiyon (HT), dislipidemi, inflamasyon, hiperkoagülasyon ve endotelyal hücre disfonksiyonudur. Tip 2 DM kronik hiperglisemi ile seyreden kronik ve progresif bir metabolik hastalıktır. DM'li hastalarda aterosklerotik kardiyovasküler hastalıklar DM olmayan hastalara göre 2 kat daha fazla görülür. Biz bu çalışmada Diyabetik ve Prediyabetik hastalarda ortalama HbA1c düzeyi ile ultrasonografi ile değerlendirilen bilateral Karotis İntima Media (KİM) kalınlığı ile aterosklerozis ve kardiyovasküler komplikasyonlar arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi; hiperglisemik durumda aterosklerozisin non–invaziv değerlendirilmesinin komplikasyonları ön görmedeki katkısını değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmamızda 03.10.22 – 29.12.23 tarihleri arasında 18 – 90 yaş arası Diyabetik ve Prediyabetik hastalara, ek olarak herhangi bir kronik hastalık tanısı bulunmayan Sağlıklı Kontrol Grubu'na, B-modu ultrasonografi ile bilateral KİM kalınlıkları değerlendirilmiştir. Hastaların yaş, cinsiyet, boy, kilo, Beden Kitle İndeksi (BKİ), bel çevresi, HT, Koroner Arter Hastalığı (KAH), Kalp Yetmezliği (KY), Kronik Böbrek Hastalığı (KBH), Serebrovasküler Hastalık (SVH) gibi ek kronik hastalıkları ve labaratuvar parametreleri incelendi. Çalışmaya 18–90 yaş arasında bulunan 48 DM tanılı ve 41 Prediyabet tanılı olmak üzere 89 hasta ve 40 Sağlıklı Kontrol Grubu dahil edildi. Hasta grubundaki katılımcıların yaş ortalaması 59,43±16,3 idi. Hasta grubundaki tüm katılımcıların 36'sı (%40,4) kadın, 53'ü (%59,6) erkekti. BKİ'leri 27,77±5,3 kg/m2, bel çevreleri 98,21±7,3 idi. 38 (%42,7) hastanın sigara kullanım öyküsü yokken 51 (%57,3) hastanın sigara kullanım öyküsü mevcuttu, ortalama sigara maruziyeti ise 19,53±20,9 paket/yıl idi. HT tanısı 52 (%58,4) hastada varken 37 (%41,6) HT tanısı yoktu. Elli bir (%57,3) hastanın KAH tanısı varken, 38 (%42,7) hastanın KAH tanısı yoktu. KBH tanısı 21 (%23,6) hastada varken 68 (%76,4) hastada yoktu. SVH tanısı 7 (%7,9) varken 82 (%92,1) hastada yoktu. KY tanısı 48 (%53,9) hastada varken 41 (%46,1) hastada yoktu. DM hasta grubunda ortalama Sağ KİM ve Sol KİM kalınlıkları , Açlık Plazma Glukozu (APG) ve HbA1c değerleri, proteinüri ve albüminüri düzeyleri ve trigliserit değeri Prediyabetik hasta grubuna göre; ek olarak, DM ve Prediyabet tanılı hasta grubunda Sağ KİM ve Sol KİM kalınlıkları Sağlıklı Kontrol Grubu'na göre istatiksel açıdan daha anlamlı olacak şekilde yüksek bulunmuştur. Prediyabetik hastalarda ortalama HbA1c düzeyi ile Sağ ve Sol KİM kalınlıkları arasında anlamlı korelasyon bulunmuştur. Metabolik sendrom ve obezitenin modern dünyanın en önemli sağlık sorunlarından biri haline gelmesi nedeniyle hipeglisemik durumun Tip 2 DM'ye progresyon göstermeden yaşam tarzı değişikliği ve önerilen takip ve tedavi modaliteleri ile komplikasyonlar ve mortalitede önemli ölçüde azalma sağlayacağını düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Diabetes Mellitus, Prediyabet, ortalama HbA1c, Karotis İntima Media Kalınlığı

Murat Ay
Afyonkarahisar Health Sciences University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diabetes mellituslu hastalarda D vitamini düzeylerine göre mikrovasküler komplikasyonlar ve inflamatuar belirteçlerin karşılaştırılması

Amaç: Diabetes Mellitus (DM), genetik, otoimmün ve çevresel etkenlerin rol aldığı, pankreas β-hücre kaybı ve/veya disfonksiyonu ile insüline karşı gelişen periferik direncin neden olduğu hiperglisemi ile karakterize küresel bir sağlık sorunudur. Diyabetik nefropati (DN), diyabetik retinopati (DR) , diyabetik nöropati (DN) gibi mikrovasküler ve iskemik kalp hastalığı, inme gibi makrovasküler komplikasyonlar görülebilir. Yapılan araştırmalar diyabetes mellitusun mikrovasküler ve makrovasküler komplikasyonlarının kronik inflamatuar sürecin bir sonucu olduğunu göstermiştir. D vitamini çok sayıda kalsemik olmayan etkiye sahiptir. Hem anti-inflamatuar, hem de renin anjiotensin aldosteron (RAAS) sistemini baskılama özelliği ile mikrovasküler komplikasyonlar üzerine olumlu etkileri gösterilmiştir. Nötrofil lenfosit oranı (NLO) gibi tam kan sayımı değerlerinin oranları uygun maliyetli, kolay hesaplanabilen sistemik inflamatuar belirteçler olarak kullanılabilir. Biz bu çalışmamızda D vitamini ile diyabetik nöropati, diyabetik nefropati, sistemik inflamatuar parametreleri karşılaştırmayı amaçladık. Materyal ve Metot: Retrospektif olarak planlanan çalışmamıza; Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversite Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları polikliniklerine 01.01.2020-31.07.2023 tarihleri arasında başvuran diyabetes mellitus tanısı olan 18-90 yaş arası 489 hasta dahil edildi. Hastalar vitamin D düzeyine göre D vitamini < 10ng/mL eksiklik, 10 ng/mL ≤ D vitamini < 20 ng/mL yetersizlik ve 20 ng/mL ≤ D vitamini yeterlilik olarak 3 gruba ayrıldı. Hastaların yaş, cinsiyet, diyabet süresi, en az 8 saatlik açlık sonrasında rutin bakılan biyokimyasal parametreleri; açlık kan glukozu, glikolize hemoglobin A1c, serum kreatin düzeyi, eGFR, lipid profili; trigliserit, HDL-kolestrol, total kolestrol, LDL-kolestrol, hemogram parametleri; hemogram parametlerinin birbirene ve diğer parametrelere oranları (nötrofil/lenfosit oranı, monosit/HDL oranı, monosit/lenfosit oranı, platelet/lenfosit oranı), spot idrar mikroalbumin/kreatin oranı, serum D vitamini düzeyi, mikrovasküler komplikasyonlardan diyabetik nöropati ve diyabetik nefropati incelendi. Bulgular: Diabetes Mellituslu hastalarının yaş ortalaması 61,97 ± 9,90 yıl olarak bulundu. DM hastalarının 154'ü (%31,5) erkek iken 335 tanesi (%68,5) kadındı. Bu hastaların ortalama diyabet yaşı 10,86 ± 6,52 yıl ve ortalama vücut kitle indeksi (VKİ) 33,87 ± 6,81 kg/m2 idi. Vitamin D düzeyi eksik (< 10ng/ml) olan grupta 78 hasta, yetersiz grupta (10-20 ng/ml) 188 hasta mevcutken, yeterli grupta (≥20 ng/ml) ise 223 hasta vardı. Albüminüri düzeyleri de sırasıyla 77,06 ± 206,45 mg/g, 65,53 ± 214,30 mg/g ve 26,42 ± 83,63 mg/g olarak bulundu ve bu 3 grup arasında albüminüri düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı farklılık mevcuttu (p=0,002). Vitamin D ve albüminüri düzeyi arasında çok düşük düzeyde negatif yönlü korelasyon mevcuttu (r=-0,163, p<0,001). İnflamatuar parametreler (NLO, MHO, MLO, PLO) arasında vitamin D düzeyine göre 3 grup arasında anlamlı farklılık yoktu (p>0,05). Vitamin D düzeyi nöropatisi olmayan hastalarda 20,36 ± 9,29 ng/ml, nöropatisi olan hastalarda 18,50 ± 9,15 ng/ml idi ve anlamlı derecede yüksekti (p=0,032). Sonuç: Bu çalışma, Tip 2 DM hastalarında %54,4'ünde vitamin D'nin eksik ve yetersiz olduğunu gösterdi. Azalmış D vitamini düzeyi bozulmuş glisemik kontrol ile ilişkiliydi. Vitamin D eksikliği olan grupta albüminüri miktarında artma ile diyabetik nefropati sıklığında artma ve diyabetik nöropatide anlamlı artış gözlemlendi. NLO, MHO, MLO Tip 2 DM'de nefropati ve nöropati ile ilişkiliydi. Anahtar kelimeler: Diabetes Mellitus, Diabetik Nefropati, Diabetik Polinöropati, Vitamin D, Nötrofil Lenfosit oranı, Monosit Yüksek Dansiteli Lipoprotein Oranı, Monosit Lenfosit Oranı, Platelet Lenfosit Oranı

Haydar Güngören
Afyonkarahisar Health Sciences University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İrritable Bağırsak Sendromu tanısı konan hastalarda 10 yıllık kardiyovasküler hastalık riskinin değerlendirilmesi

İrritabl bağırsak sendromu (İBS), toplumda yaygın görülen bir hastalıktır ve karın ağrısı, şişkinlik ve bağırsak hareketlerinde bozulma gibi belirtilerle karakterizedir. Bu durum yaşam kalitesini etkiler ve ekonomik kayıplara neden olabilir. Dünya nüfusunun yaklaşık %11'ini etkileyen İBS, en yaygın fonksiyonel bağırsak hastalıklarından biridir. Özellikle düşük sosyoekonomik düzeydeki kadınları erkeklere göre daha fazla etkiler. İBS, çeşitli alt tiplere ayrılmıştır ve tanı kriterleri Roma IV kriterleri tarafından belirlenmiştir. Bu çalışma, İBS subtipleri arasında kardiyovasküler riskin 10 yıllık bir karşılaştırmasını hedeflemiştir. Çalışmada 2018-2023 yılları arasında AFSÜ Tıp Fakültesi Etik Kurulu'ndan onay alındıktan sonra İBS tanısı almış 30-79 yaş aralığındaki 42 hasta ile 42 sağlıklı olmak üzere toplam 84 birey çalışmaya dahil edilmiştir. Sonuçlar, İBS'li hastalarda kardiyovasküler riskin kontrol grubuna göre daha yüksek olduğunu ancak istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığını göstermiştir. İBS hastaları ile sağlıklı kontrol grubunda 10 yıllık kardiyovasküler riski karşılatırdık. 10 yıllık kardiyovasküler riski Framingham skoru ile değerlendirdiğimiz çalışmamızda İBS grubunun Framingham skorunu 1,1 ± 2,3 olarak bulduk. Sağlıklı kontrol grubunun ise Framingham skoru 0,7 ± 1,9 idi. İBS grubunda artmış risk mevcuttu ancak iki grup arasında anlamlı farklılık yoktu. İBS alt gruplarına göre değerlendirdiğimizde İBS-C grubunun Framingham skoru 1,3 ± 2,4 idi ve kontrol grubu ile anlamlı fark yoktu. Sonuç olarak çalışmamızda İBS'li hastalarda 10 yıllık kardiyovasküler risk skorunda kontrol grubuna göre riskin görece fazla olduğunu ancak bu riskin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artmadığını bulduk. Anahtar Kelimeler: İrritabl bağırsak sendromu (İBS), İshal, Kabızlık, Karın ağrısı

Damla Cengiz
Afyonkarahisar Health Sciences University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İç hastalıkları Romatoloji Kliniğinde takip edilen üveit hastalarının değerlendirilmesi

Giriş: Üveit, üveanın inflamasyonunu tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Üveitlerin nedenleri çok çeşitlidir; oftalmolojik hastalıklar, enfeksiyöz hastalıklar, sistemik hastalıklar, ilaçlar sebep olabilir veya idiopatik olabilir. Amaç: Bu çalışmanın amacı, non-enfeksiyöz üveit tanısı alan ve romatoloji polikliniğine yönlendirilen hastaların romatolojik hastalık tanısı oranını belirlemek; ayrıca romatolojik hastalık tanısı konulan hastaların demografik, klinik ve laboratuvar özelliklerini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Ocak 2020 ile Ocak 2023 tarihleri arasında Afyon Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hastanesi İç Hastalıkları Kliniği Romatoloji Polikliniği'ne non-enfeksiyöz üveit tanısı ile başvuran 140 hasta romatolojik etyoloji açısından retrospektif olarak incelenmiştir. Bulgular: Hastaların 78 (%55,7,3)'si erkek, 62 (%44,3)'si kadındı ve yaş ortalaması 44,88±14,76 (min:21, max:81), ilk üveit atağı sırasındaki yaş ortalaması 43,63±15,88 (min:19, max:78) idi. Hastaların aile öyküleri sorgulandığında; 10 (%7,1) hastanın ailesinde romatolojik bir hastalık öyküsü mevcuttu. Hastaların 105 (%75)'inde romatoloji bölümüne ilk refere edildikleri esnada bilinen bir romatolojik hastalık öyküsü yoktu; 10 (%7,1)'unda ankilozan spondilit, 23 (%16,4)'ünde Behçet hastalığı, 1 (%0,71)'in de Romatoid artrit, 1 (%0,71)'in de Ailevi Akdeniz Ateşi (AAA) mevcuttu. Hastaların 31 (%22,14)'inde kronik hastalık vardı. Hastaların %53,6'sında romatoloji polikliniği başvurusu sırasında aktif atak vardı. %46,4 'ünde ise bu durum mevcut değildi. Hastaların %74,3'ünde unilateral tutulum, %25,7'sinde bilateral tutulum olduğu görüldü. Hastaların %59,2'sinde anterior üveit, %18,5'inde posterior üveit, %22,1'inde panüveit mevcuttu. Hastaların %93,5'inde non-granülomatöz üveit, %6,4'ünde granülomatöz üveit mevcuttu. Başvuru anında hastaların %54,3'ü tek atak, %27,9'u 2-5 arasında atak ve %17,9'u 5'den fazla atak geçirmişti. Hastaların başvurudaki romatolojik tetkikleri değerlendirildi. Hastaların 46'sında HLA-B27 pozitif saptanmış olup bu hastalardan 41'ine Spondiloartropati tanısı konulmuştur. Hastaların %37,1'i Spondiloartropati tanısı; %20,7'si Behçet hastalığı tanısı; %1,42'si Sarkoidoz tanısı almıştır. Spondiloartropatiler bu hastalar arasında en yaygın olan romatolojik hastalık olarak gözlemlenmiştir. 56 hastanın herhangi bir romatolojik hastalık tanısı almadığı gözlenmiştir. Üveit tanısı alan hastaların %59,29'una topikal tedavi verilmiştir; %12,86'sına intravitreal steroid tedavi verilmiştir; %45,71'ine sistemik tedavi verilmiştir. Sonuç: Çalışmamızda non-enfeksiyöz üveit hastalarının etyolojik değerlendirmesinde en sık neden idiopatik olarak bulunmuştur. Non-enfeksiyöz üveitlerin nedenlerinden önemli bir kısmı romatolojik hastalıklardır. Non-enfeksiyöz üveitle gelen hastalarda Spondiloartropatiler ve Behçet hastalığı öncelikle akla gelmelidir. Anahtar kelimeler: Anterior üveit, Behçet hastalığı, Etyoloji, İdiopatik, Non- enfeksiyöz üveit, Panüveit, Romatoloji, Spondiloartropati

Hatem Kuşuçar
Afyonkarahisar Health Sciences University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid nodülü olan hastalarda inflamatuvar belirteçler ile nodülkarakteri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Amaç: Tiroid nodülleri, tiroid bezinde oluşan ve toplumda oldukça sık görülen endokrin sistem patolojisidir. Çalışmamızda inflamatuvar biyobelirteçler ile tiroid nodülü varlığını öngörme ve American College of Radiology (ACR) Tiroid Görüntüleme Raporlama ve Veri Sistemi (TIRADS) tarafından geliştirilen tiroid nodül karakterizasyon risk skorlama sistemi arasındaki ilişkiyi değerlendirmek amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Araştırmamızda, 01.06.2018- 05.06.2024 tarihleri arasında T.C. Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ve Endokrinoloji ve Metabolizma polikliniklerine başvuran hastaların demografik verileri, epikriz notları, doktor notları, komorbid hastalıkları, laboratuvar sonuçları ve ultrasonografi bulguları retrospektif tarandı. Toplamda 411 olgu çalışmaya eklendi. Olgular tiroid nodülü olan (n=290) hasta grubu ve tiroid nodülü olmayan sağlıklı (n=121) kontrol grubu olarak iki gruba ayrıldı. Tiroid nodülü olan grup ve kontrol grubu arasında C-reaktif protein (CRP), Platelet/Lenfosit Oranı (PLO), Nötrofil/Lenfosit Oranı (NLO), Lenfosit/Monosit Oranı (LMO), Platelet/Albümin Oranı (PAO), CRP/Albümin Oranı (CAO), Sistemik İnflamatuvar İndeks (SII) ve Pan İmmün İnflamasyon Değeri (PID) karşılaştırıldı. Tiroid nodülü olan grupta ACRTIRADS risk skorlama sistemi dikkate alınarak alt gruplar belirlendi ve nodül karakterizasyon özellikleri ile inflamatuvar belirteçler arasındaki ilişki değerlendirildi. Çalışmamızda ACR-TIRADS skorlamasında TR1 ve TR2 grubu tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi (TİİAB) ihtiyacı gözlenmeyen düşük risk grubu ve TR3+TR4 ve TR5 grubu tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi ihtiyacı gözlenen yüksek riskli grup olarak olarak kabul edildi. TİİAB ihtiyacı olan ve olmayan grubun inflamatuvar belirteçlerle ilişkisi incelendi. Bulgular: Çalışmaya 327 kadın ve 84 erkek olmak üzere toplam 411 olgu ve 554 tiroid. nodülü olan hasta dahil edildi. Olgular 19-65 yaş aralığında dağılım gösterdi ve hasta grubunda yaş ortalaması 43,02±11,75 yıl, kontrol grubunda 33,46±9,69 yıl olarak belirlendi. Tiroid nodülü olan hastalarda, CRP ve CRP/Albümin Oranı (CAO) anlamlı yüksek gözlendi (p = 0,005 ve p = 0,011, sırasıyla). ACR-TIRADS' a göre gruplar düşük ve yüksek riskli olarak sınıflandırıldı. Tiroid nodülünde içyapı, ekojenite, şekil, ekojen odak özellikleri ile inflamatuvar belirteçler arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Kenar düzensizliği yüksek olan grupta, kenar düzensizliği düşük gruba göre, NLO, SII ve PID istatistiksel olarak yüksek bulundu ((p<0,001, p<0,001, p=0,004, sırasıyla). Artmış kenar düzensizliği ile NLO (r=0,25, p=0,001), SII (r=0,213, v p=0,001), PIV (r=2,61, p=0,011) arasında pozitif korelasyon izlendi. İİAB önerilen grupta (≥3 puan), İİAB önerilmeyen gruba göre (<3 puan) LMO istatistiksel açıdan anlamlı yüksek gözlendi (p=0,026). Nodülde en ölçümü ≥10 mm grupta, 10mm altı nodüle göre, LMO ve PAO (p=0,04 ve p=0,002, sırasıyla) anlamlı yüksekti. Nodülde boy ölçümü ≥10 mm ve üzeri, 10 mm altı nodüle göre, PAO istatiksel anlamlı yüksek bulundu (p=0,002). Sonuç: Çalışmamızda, tiroid nodülü varlığı ile CRP ve CAO arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. ACR-TIRADS skorlamasına göre artmış kenar düzensizliğine sahip tiroid nodüllerinde, inflamatuvar parametrelerde artış gözlemlendi. Tiroid nodüllerinde malignite risk puanı arttıkça, nodüldeki inflamatuvar belirteçlerde de artış olmaktadır. Bu bulgular, CRP, CAO, NLO, SII, PID, LMO, PAO gibi bazı inflamatuvar biyobelirteçler ile tiroid nodüllerinin varlığı ve özellikleri arasında anlamlı ilişkiler olduğunu göstererek; bunların malignite riskini değerlendirmedeki potansiyel rolünün olabileceğini vurgulamaktadır. Sonografik olarak tespit edilen tiroid nodüllerinin karakterizasyonu ile inflamatuvar belirteçler arasındaki ilişkinin genelleştirilebilmesi için kapsamlı çalışmaların gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: CRP, Sistemik İmmün İnflamatuvar İndeks, Pan İmmun İnflamasyon Değeri, Tiroid ultrasonografisi

Kübra Efsun Şenler
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Romatoloji kliniğinde interstisyel akciğer hastalığı olan hastaların değerlendirilmesi: Tek merkez deneyimi

Çalışmamızda sistemik otoimmün romatizmal hastalık ilişkili interstisyel akciğer hastalığı (SORH-İAH) ve bu grup dışında interstisyel akciğer hastalığı (İAH) olan hastaların demografik, laboratuvar ve klinik özelliklerinin karşılaştırarak klinik pratik ve erken tanıda kullanılabilecek parametrelerin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda, 01.09.2019 ve 30.09.2023 tarihleri arasında Afyonkarahisar Afyon Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları hekimi tarafından değerlendirilen ve Romatoloji kliniğine romatolojik etiyolojiler açısından yönlendirilen veya Romatoloji kliniğinde SORH-İAH tanısı ile takip edilen hastalar dahil edildi. Hastaların, hasta dosyaları ve hastane otomasyon sistemi üzerinden taraması yapılarak; 18 yaş üstünde olan İnterstisyel Akciğer Hastalığı tanısı alan, radyolojik ve laboratuvar tetkikleri tamamlanmış olan 247 hastanın, demografik, klinik özellikleri, laboratuvar, görüntüleme tetkikleri, tanı, tedavileri ve komorbidite durumları retrospektif olarak incelendi. Hastalar; İAH (interstisyel akciğer hastalığı) etiyolojisine göre SORH-İAH ve SORH-İAH grubun dışında kalan tanılar olarak 2 gruba ayrıldı. Çalışmaya dahil edilen hastaların %35,2 (n=87) SORH-İAH ve %64,8 (n=160) SORH-İAH olmayan olarak değerlendirildi. SORH-İAH grubunda; ilişkili hastalık olarak en sık %40,3 (n=35) sistemik skleroz görüldü. SORH-İAH grubunun; %67,8'i (n=59) kadındı, yaş ortalaması 59,25±12,6 yıldı. Hastaların görüntüleme bulgularında %47,1'inde (n=41) nonspesifik interstisyel pnömoni (NSİP) paterni görüldü. Klinik bulgularda en sık %85,1 (n=74) ile artrit/artralji, serolojik bulgularda en sık %70,1 (n=61) ile antinükleer antikor (ANA) pozitifliği görüldü. Hemogram parametrelerinin karşılaştırılmasında SORH-İAH olan grupta diğer gruba göre hemoglobin değeri istatistiksel açıdan anlamlı ölçüde düşüktü. SORH-İAH olan grupta Sİİ (Sistemik immün inflamatuar index) değeri istatistiksel açıdan anlamlı şekilde daha yüksekti. ROC analizi sonucuna göre 637,72'lik bir Sİİ değerinin %65,5 sensitivite ve %52,5 spesifisite ile SORH ilişkili interstisyel akciğer hastalığını öngörebileceği görüldü. SORH-İAH ve SORH-İAH olmaya grupları birbirinden ayırmada etkili yedi bağımsız faktör belirlendi. Bunlar; komorbidite, cilt bulguları (cilt kuruluğu, digital ülser, puffy ödem, sklerodaktili, cilt sertliği, kalsinozis kutis, romatoid nodül gibi romatizmal hastalıklarda görülebilen cilt lezyonları), eklem tutulumu, ANA pozitifliği, Sİİ ve PİV (Pan immün inflamatuar value) idi. Bu parametrelerin İAH açısından araştırılan hastalarda klinik pratikte, dikkate alınması gerektiği ve SORH-İAH açısından öngörücü olabileceği düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: İnterstisyel akciğer hastalıkları, sistemik otoimmün romatizmal hastalık ilişkili interstisyel akciğer hastalığı, sistemik otoimmün romatizmal hastalık ilişkili olmayan interstisyel akciğer hastalığı, Sİİ (Sistemik immün inflamatuar index), PİV (Pan immün inflamatuar value)

Ali Arda Demir
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Onkoloji Polikliniğine başvuran hastalarda adrenal lezyon sıklığı

Dünyada ve Türkiye'de kanser sıklığı giderek artmaktadır. Kanserin tanı ve evrelemesinde kullanılan bilgisayarlı tomografi (BT), manyetik rezonans görüntüleme (MRG), pozitron emisyon tomografisi/bilgisayarlı tomografi (PET/BT) ve ultrasonografi (USG) ile adrenal kitleler tespit edilmektedir. Adrenal bezlerde benign, malign veya metastatik kitleler bulunabilmektedir. Adrenal kitleler rastlantısal olarak tespit edilen insidentalomalar adrenal bez hastalıklarına yönelik yapılan tetkiklerde tespit edilen noninsidentalomalar olarak iki grupta incelenmektedir. Adrenal kitleler fonksiyonel ve nonfonksiyonel olabilir. Fonksiyonel adrenal kitleler cushing sendromu, primer hiperaldosteronizm, konjenital adrenal hiperplazi ve feokromasitoma kliniği ile görülebilirler. Non fonksiyonel kitleler adenom, kist, myelolipom, nöroblastom, hemoraji, enfeksiyon, adrenokortikal karsinom ve metastaz kaynaklı olabilir. Çalışmamızda 5 yıllık dönemde onkoloji polikliniğine başvuran hastalarda tanı, tedavi takibi ve evreleme aşamasında yapılan görüntülemeler ile saptanan adrenal lezyonları benign, malign ve metastatik olma durumu, kitle boyutları, radyolojik özellikleri, onkolojik tanıları ile ilintisi, görülme sıklığı, hasta yaşı, cinsiyet dağılımı açısından araştırmayı amaçladık. 5 yıllık dönemde onkoloji polikliniğine başvuran 5071 hasta incelenmiş olup 910 hastada adrenal lezyon tespit edilmiştir. Çalışmamıza dahil edilen hastaların %40,4 (n=368)'ü kadın, %59,6'sı (n=542) erkekti. Ortalama yaş 63,95 ±11,23 idi. Hastaların onkolojik tanılarının dağılımı incelendiğinde birinci sırada %32,5 (n=296) ile akciğer kanserleri, ikinci sırada %13,6 (n=124) ile meme kanserleri, üçüncü sırada %10,2 (n=93) ile kolon kanserleri yer almıştır. Adrenal lezyonların anatomik olarak yerleşimleri incelendiğinde %29,56 (n=269) ile her iki adrenal bezde yerleşim gözlenmiştir. Tek taraflı yerleşime sahip adrenal lezyonların %26,68 (n=171) ile sağ adrenal bezde, %73,32 (n=470) ile sol adrenal bezde yer aldığı tespit edilmiştir. İncelenen hastaların %93,07 (n=847)'sine BT, %61,2 (n=557)'sine 18FDG-PET/BT, %33,30 (n=303)'una MRG uygulanmıştır. Adrenal bezlerde radyolojik olarak 11 farklı lezyon tariflenmiştir. Radyolojik olarak en sık tanımlanan lezyon %30,7 (n=279) ile nodüler kalınlaşma, ikinci sıklıkta %24 (n=218) ile diffüz kalınlaşma olarak kaydedilmiştir. Metastaz %20,2 (n=184), adenom %17,3 (n=157), hiperplazi %5,7 (n=52) oranında raporlanmıştır. Adrenal metastazı olan hastalarda en sık tanı %57,1 (n=105) ile akciğer kanseri olarak bulunmuştur. Sırasıyla kolorektal kanserler %8,7 (n=16), meme kanserleri %8,2 (n=15), renal karsinomlar %6,5 (n=12) oranında tespit edilmiştir. Çalışmamızda incelenen 5 adrenokortikal karsinom yer almıştır. Kanser hastalarında tespit edilen adrenal kitlelerin metastaz olduğu varsayımını değerlendiren çalışmamızdaki BT incelemelerinde adrenal insidentaloma sıklığı %14,4 olup literatürde bildirilen %4,2-7,1 oranından daha yüksektir Elde ettiğimiz sonuçlarda metastaz oranımız %20,2'dir. Kanserli hastalarda tespit edilen adrenal lezyonların %79,8'nin metastaz olmadığını göstermektedir. Kanser hastaların tanı, evreleme ve takibi sırasında tespit edilen tesadüfi adrenal kitlelerin takip ve değerlendirmesi hastanın genel yönetimini etkileyebilecek diğer malignitelerin ve komorbiditelerin tespitine neden olabilir. Bu nedenle insidentalomaların malignite potansiyelini ve fonksiyonel durumunu değerlendirmek için uygun görüntüleme yöntemleri ve biyokimya tetkikleri ile değerlendirilmesi gerekmektedir. İnsidentalomaların yönetimi kılavuzlardaki yönergeler takip edilmelidir. Çalışmamızdaki sonuçları doğrulamak, klinisyen kararlarını etkileyen radyoloji raporlarında standardize edebilmek ve hangi hastaya ileri tetkik ve tedavi uygulanacağına karar verebilmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İnsidentaloma, adrenokortikal karsinom, Cushing sendromu, feokromositoma, primer hiperaldosteronizm, metastaz.

Samet Bozkurt
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

IGA nefropatili hastalarda uluslararası IGA nefropatisi tahmin aracı ile IGA/C3 arasındaki korelasyon

Amaç: Çalışmamızda; IgA Nefropatisi hastalarında prognozu öngörme açısından bizlere önemli bilgiler veren Uluslararası IgA Nefropatisi Tahmin Aracı ile IgA/C3 arasında korelasyon olup olmadığını göstermek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma için 01.06.2009-01.06.2024 tarihleri arasında nefroloji kliniğinde böbrek biyopsisi yapılan tüm hastaların dosyaları retrospektif olarak tarandı. IgA Nefropatisi tanısı alan hastaların dosyaları diğerlerinden ayrıldı. IgA Nefropatisi tanısı alan ancak sekonder IgA Nefropatisi düşünülen hastalar çalışma dışında bırakıldı. Çalışma idiyopatik IgA Nefropatisi tanılı hastalar ile yapıldı. Tüm hastaların tanı anındaki yaşı, ırkı, eGFR düzeyi, ortalama arteriyel basınçları, proteinüri miktarları, mezangial hiperselülerite varlığı veya yokluğu, endokapiller proliferasyon varlığı veya yokluğu, segmental skleroz varlığı veya yokluğu, tübüler atrofi/interstisyel fibrozis varlığı ve derecesi, RAS blokeri kullanma durumu, immünsüpresif varlığı kaydedildi. Bu veriler kullanılarak IgA Nefropatisi Tahmin Aracı ile 5 yıllık progresyon riski hesaplandı. Tüm hastaların böbrek biyopsisi yapılmadan hemen önce çalışılmış olan serum tetkiklerinden elde edilmiş olan IgA ve C3 düzeyleri kayıt altına alındı. Serum IgA düzeyleri C3 düzeylerine bölünerek IgA/C3 oranı elde edildi. Elde edilen bu veriler istatistiksel olarak analiz edildi. Bulgular: Hastaların 5 yıllık ortalama progresyon riski 23.21±21.1 olarak hesaplandı. Beş yıllık progresyon riski ile serum IgA ve C3 düzeyleri arasında bir korelasyon saptanmazken, IgA/C3 oranı ile beş yıllık progresyon riski arasında pozitif yönde orta derecede ve istatistiksel açıdan anlamlı bir korelasyon tespit edildi (p= 0.012 ve r= 0.503). Doğrusal regresyon analizi sonuçlarına göre IgA/C3 oranının 5 yıllık progresyon riskindeki değişimin %25.3'ünü açıklayabileceği tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızın sonuçları Uluslararası IgA Nefropatisi Tahmin Aracı ile IgA/C3 oranı arasında orta derecede kuvvetli ve istatistiksel açıdan anlamlı bir korelasyon olduğunu ortaya koymaktadır. Ayrıca Uluslararası IgAN Tahmin Aracı'ndaki değişimlerin dörtte birinin IgA/C3 düzeyleri ile açıklanabileceği tespit edilmiştir. Literatürde bu iki tahmin aracı arasındaki korelasyonu değerlendiren başka bir çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmamızdan elde edilen bilgilerden yola çıkarak; IgAN prognozunu daha yüksek bir doğrulukla tespit etmek amacıyla Uluslararası IgA Nefropatisi Tahmin Aracı ve IgA/C3 oranını kombine eden analiz yöntemlerinin geliştirilmesinin faydalı olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: IgA Nefropatisi, Kompleman, IgA/C3, Uluslararası IgA Nefropatisi Tahmin Aracı.

Gözde Gümüş Topal
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aksiyel spondiloartritli hastalarda kardiyovasküler riskin belirlenmesi ve kardiyovasküler risk ile radyografik ve klinik bulgular arasındaki ilişki

Amaç: Aksiyel spondiloartrit (axSpA), sistemik inflamasyonun eşlik ettiği ve kardiyometabolik riskin arttığı bir hastalıktır. Bu çalışmada, axSpA hastalarında visseral adipozite indeksi (VAİ), aterojenik indeks (Aİ) ve koniklik indeksi (KOİ) gibi kardiyovasküler risk belirteçleri değerlendirilerek, sağlıklı bireylerle karşılaştırılması ve axSpA alt gruplarında (radyografik ve non-radyografik) kardiyovasküler risk ile klinik-parametrik ilişkilerin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Çalışmaya, 2020-2024 yılları arasında axSpA tanısı alan, komorbid hastalığı olmayan 168 hasta ve 101 sağlıklı birey dahil edilmiştir. AxSpA grubu r-axSpA (n=112) ve nr-axSpA (n=56) olarak ikiye ayrılmıştır. Katılımcıların demografik, klinik ve laboratuvar verileri kaydedilmiş, VAİ, Aİ ve KOİ standart formüllerle hesaplanmıştır. Gruplar arası karşılaştırmalar ve korelasyon analizleri yapılmıştır. Bulgular: Vaka ve kontrol grupları yaş, cinsiyet ve birçok parametre açısından benzerdi (p>0,05). VAİ axSpA grubunda anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,05). R-axSpA ve nr-axSpA alt grupları arasında kardiyovasküler indeksler açısından fark saptanmamıştır. VAİ, Aİ ve KOİ ile yaş, VKI, bel çevresi, HDL, TG ve hastalık süresi arasında anlamlı korelasyon gözlenmiştir. Sonuç: AxSpA hastalarında VAİ yüksekliği, inflamasyon kaynaklı metabolik bozuklukların bir göstergesi olabilir. VAİ'nin klinik kullanımı, kardiyovasküler risk yönetiminde yol gösterici olabilir. Daha geniş örneklemli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Aksiyel spondiloartrit, r-axSpA, nr-axSpA, kardiyometabolik risk, VAİ, Aİ, KOİ.

Ayşe Nergis
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

RBC/PLT ve RDW/ PLT oranı'nın primer ve sekonder polisitemi tanılı hastaların ayırımında klinik rolü var mıdır?

Amaç: Bu çalışmanın amacı, genetik testlerin yalnızca belirli merkezlerde yapılabilmesi, yüksek maliyetleri ve uzun süren sonuçlanma süreçleri ile kemik iliği biyopsisinin invaziv doğası göz önüne alındığında, hemogram verilerine dayalı, kolay ulaşılabilir, düşük maliyetli ve pratik bir yöntemle, Polisitemia vera (PV) ile sekonder polisitemi ayrımında yardımcı olabilecek RBC/PLT ve RDW/PLT oranlarının klinik değerini araştırmaktır. Elde edilecek verilerin, hastaların PV açısından ileri tetkik gereksinimlerinin belirlenmesinde klinisyene rehberlik etmesi ve tanısal süreçleri kolaylaştırması beklenmektedir. Gereç–Yöntem: PV tanısı, Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) 2016 kriterlerine göre konulmuştur. Bu kriterleri karşılamayan polisitemi olguları, sekonder polisitemi olarak kabul edilmiştir.Polisitemia vera 51 hasta, sekonder polisitemi 51 hasta olmak üzere 102 hasta çalışmaya dahil edildi. Sekonder polisitemi hasta grubundaki hastaların, PV hasta sayısına eşit olacak şekilde polisitemik hastalar arasından rastgele seçilmesi planlandı.Bu çalışmada geriye dönük incelenen hastalarda PV ve sekonder polisitemi ayrımı yapılırken RDW/PLT ve RBC/PLT oranı klinik anlamlığı değerlendirildi. Bulgular: RDW/PLT oranının PV ve sekonder polisitemi ayrımında öngörücü bir değer taşımadığı belirlenmiştir (EAA=0,484; %95 GA: 0,368–0,600; p=0,781). Öte yandan, RBC/PLT oranı sekonder polisitemi hastalarında PV grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p=0,004). ROC eğrisi analizine göre, 0,018'lik RBC/PLT oranının %88 duyarlılık ve %51 özgüllük ile sekonder polisitemiyi PV'den ayırt edebileceği tespit edilmiştir (EAA=0,666; %95 GA: 0,557–0,775; p=0,004). Sonuç: Yaptığımız çalışmada polisitemili hasta gruplarında hemogram tetkikinde incelenen kan değerlerinin arasındaki ilişkilerin, PV ve sekonder polisitemi ayırıcı tanısında klinik rolünü ortaya koymak amacıyla yaptığımız bu çalışmamızda; sekonder polisitemi hastalarında RBC/PLT oranı istatiksel olarak anlamlı düzeyde PV grubuna göre daha yüksek bulundu. Buna karşılık, RDW/PLT oranı, bu iki hasta grubunun ayırıcı tanısında kullanılabilecek anlamlı bir parametre olarak belirlenmemiştir. Anahtar Kelimeler: Polisitemia vera, sekonder polisitemi, RBC/PLT ve RDW/PLT oranı, retikülosit dağılım genişliği, hemoglobin, hematokrit

Ahmet Doğruoğlu
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yeni teşhis edilen multiple myelom tanılı hastalarda prognoz tayininde sistemik immun inflamatuar indeks ve sistemik inflamatuar yanıt indekslerinin yeri

Amaç: Multiple Myelom (MM) tedaviye dirençli ve biyolojik olarak heterojen bir plazma hücre hastalığıdır (1). Çalışmamızda yeni tanı MM hastalarında SII ve SIRI düzeylerini değerlendirmek ve bu parametrelerin prognoz tayinindeki yerini araştırmak, bu indekslerin hastalık evresi, organ tutulum düzeyi ve laboratuvar bulguları ile ilişkisi değerlendirmek ve MM'nin yönetiminde inflamasyon temelli biyobelirteçlerin klinik kullanıma uygunluğunu ve bu parametrelerin mevcut evreleme sistemlerine olası katkılarını ortaya koymak böylece, daha bireyselleştirilmiş tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesine ve hastaların yaşam kalitesinin artırılmasına yönelik önemli veriler sağlanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 01.01.2015-31.12.2023 yılları arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversite Hastanesi Hematoloji Polikliniği'ne başvuran MM tanılı, kriterlere uyan 69 hasta retrospektif incelendi. Hastalardan tanı anında alınan kanlardan hemogram, β2-mikroglobulin, sedim, crp, LDH, kreatinin, kalsiyum, IgA, IgG, IgM, albümin, globülin değerleri ve MRI-PET-CT tetkiklerine bakılmış olup sistemik immun inflamasyon indeksi ve sistemik inflamatuar yanıt indeksi değerlerinin prognoz tayinindeki yeri değerlendirilecektir. SII ve SIRI aşağıdaki şekilde hesaplanmıştır. SII = (Nötrofil × Trombosit) / Lenfosit ve SIRI = (Nötrofil × Monosit) / Lenfosit Bulgular: Çalışmamızda 69 MM hastası değerlendirildi (41 erkek, 28 kadın). Ortalama yaş 68,3 yıl, takip süresi 36,2 ay olarak bulundu. Hastaların %44,9'u takip süresinde exitus olmuştur. Ortalama genel sağkalım 58,05±5,02 ay, tahmini ortanca sağkalım süresi 53,3 aydır. Hemoglobin, NLO, trombosit, kreatinin, CRP, LDH, ISS evre ve β2-mikroglobulin düzeyleri ile sağkalım arasında anlamlı fark saptanmıştır (p<0,05). SII <291,78 ve SIRI <0,7868 olan gruplarda sağkalım daha uzun bulundu. Tek değişkenli Cox regresyon analizinde yüksek CRP, LDH, kreatinin, SII, SIRI ve düşük hemoglobin düzeylerinin sağkalımı olumsuz etkilediği görüldü. Sonuç: Sonuç olarak SII ve SIRI, MM'de klinik ve biyolojik süreçlerin değerlendirilmesinde ve prognostik gösterge olarak önemli birer araç olabilir. Çalışmamızda, SII için belirlenen cut-off değeri 291,78 ve SIRI için ise 0,7868 olarak belirlenmiştir. Özellikle, SII ve SIRI değerleri yüksek olan hastalarda daha düşük bir sağ kalım süresi gözlemlenmiş, bu durum istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Multipl Myelom, Genel Sağkalım, Prognoz, SII, SIRI

Meliha Merve Tekin
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Biliyer ve non-biliyer akut pankreatit hastalarında lipaz/amilaz oranının karşılaştırılması

Amaç: Akut pankreatit, klinik olarak karın ağrısı ve kandaki yüksek pankreas enzim seviyeleri ile karakterize pankreasın yaygın bir inflamatuar durumudur. Bu bozukluğu değişen derecelerde kesinlik ile indükleyen bir dizi koşul bilinmektedir. Bununla birlikte, bu bozukluğun patogenezi tam olarak anlaşılamamıştır. Akut pankreatit insidansı, artan obezite ve safra taşı oranları nedeniyle dünya çapında artmaktadır. Safra kesesi taşları akut pankreatitin en yaygın nedenidir ve vakaların yüzde 40 ila 70'ini oluşturur. Bununla birlikte, safra kesesi taşı olan hastaların sadece yüzde 3 ila 7'sinde pankreatit gelişir. Safra kesesi taşlarının geçişinin pankreatite neden olduğu mekanizma bilinmemektedir. Kolesistektomi ve koledok kanalının taşlardan temizlenmesi nüksü önleyerek neden-sonuç ilişkisini doğrular. Serum amilaz, akut pankreatitin başlamasından sonraki 6 ila 12 saat içinde yükselir. Normalin üst sınırının üç katından fazla serum amilaz yükselmesi, akut pankreatit tanısı için yüzde 67 ila 83 duyarlılığa ve yüzde 85 ila 98 özgüllüğe sahiptir. Serum lipaz, semptomların başlamasından sonraki dört ila sekiz saat içinde yükselir, 4 saatte zirve yapar ve 8 ila 14 gün içinde normale döner. Serum lipaz, AP için yüzde 82 ila 100 arasında değişen bir duyarlılığa sahiptir. Amilaz ve lipaz seviyelerinin pankreatiti belirlemede en önemli faktörler olduğu bilinmektedir. Bu seviyelerin etyoloji bakılmaksızın yüksek olduğu iyi bilinmektedir. Dahası, bu seviyelerin etyoloji için kullanılıp kullanılamayacağı da bir endişe konusu olmuştur. Gumaste ve ark. lipaz/amilaz oranının alkolik ve non-alkolik akut pankreatiti ayırt etmek için kullanılabildiğini tespit etmiştir. Çalışmamızda akut pankreatit nedeniyle hospitalize edilen hastalarda etyolojide biliyer ve non-biliyer ayrımında lipaz/amilaz oranının kullanılabilirliğini belirlemeyi amaçladık. Gereç–Yöntem: Çalışmamıza Ocak 2020-Aralık 2024 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversite Hastanesinde akut pankreatit tanısı alan hastalar dahil edildi. Bu hastaların hastane elektronik dosya sisteminden verileri incelendi. Akut pankreatit tanısı konulduğu andaki lipaz/amilaz değerleri biliyer ve non-biliyer etyolojiye göre karşılaştırılmıştır. İstatistiksel analizler SPSS 27.0.1 paket programı ile yapıldı. Bulgular: Çalışmamızda 65 erkek (%59,6) ve 44 (%40,4) kadın olmak üzere 109 hasta değerlendirildi. Hastaların medyan yaşı 59 yıldı (min-max = 18-89 yıl). Hastaların %49,5'i (n = 54) biliyer pankreatit nedeniyle yatırılmışken %50,5'i (n = 55) ise non-biliyer pankreatit nedeniyle yatırılmıştı. Biliyer pankreatit grubunda lenfosit sayısı ve 48.saat BUN değeri non-biliyer pankreatit grubuna göre istatistiksel açıdan anlamlı şekilde düşük bulunurken (sırasıyla; p= 0,002 ve p= 0,044), amilaz, LDH, AST ve Ranson skoru istatistiksel açıdan anlamlı şekilde daha yüksekti (sırasıyla; p= 0,028, p= 0,010, p<0,001 ve p= 0,005). Diğer parametreler açısından iki grup birbirine benzer bulundu. Biliyer ve non-biliyer pankreatit grupları Lipaz/Amilaz oranı açısından birbirine benzer bulundu (p= 0.388). Lipaz için 639'luk bir değerin %79,6 sensitivite ve %43,6 spesifisite ile biliyer pankreatiti öngörebileceği ve Amilaz için ise 252,5'lik bir değerin %88,9 sensitivite ve %38,2'lik spesifisite ile biliyer pankreatiti öngörebileceği bulundu. Sonuç: Çalışmamızda biliyer ve non-biliyer akut pankreatit hastalarında Lipaz/Amilaz oranının benzer olduğu ve bu iki grubu birbirinden ayırt etmek için kullanılamayacağı tespit edildi. Amilaz ve lipaz değerinin ayrı olarak biliyer pankreatiti öngörmede faydası olabilir. Bu konuda daha geniş hasta katılımlı, çok merkezli kapsamlı prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Akut Pankreatit, Amilaz, Biliyer ve non-biliyer pankreatit, Lipaz, Lipaz / Amilaz oranı

Hüseyin Uyanık
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut pankreatit nedenli hospitalize edilen hastalarda tanı anında bakılan RDW/PLT oranının hastalık şiddeti üzerindeki etkisi

Amaç: Akut pankreatit (AP), karın ağrısı ve kanda pankreas enzimlerinin yüksekliği ile karakterize enflamatuvar bir durumdur. Hastaneye yatışın önde gelen gastrointestinal sistem nedenlerinden biridir. AP etiyolojisinde safra kesesi taşları ve kronik alkol kullanımı temel nedenlerdendir ve vakaların yaklaşık üçte ikisini oluştururlar. Yıllık AP insidansı 4,9-35/100,000' dir. AP insidansı, obezite ve safra kesesi taşlarının artışı nedeniyle dünya genelinde artmaktadır. AP değişken şiddete sahip olabilen hastalıktır ve çoğunlukla hafif veya orta şiddette olup, hasta tamamen iyileşir. AP'de ölüm sıklıkla ilk iki haftalık dönemde sistemik enflamatuvar yanıt sendromu ve organ yetmezliğinden kaynaklanırken, iki haftadan sonra sepsis ve komplikasyonlarından kaynaklanır. AP'nin şiddetini belirlemede faydalanılan indekslerden biri Bedside Index of Severity in Acute Pancreatitis (BISAP) skorlamasıdır. BISAP skoru, 2000-2001 yılları arasında 17,922 AP vakası ile yapılmış bir çalışmaya dayanmaktadır. 2004 -2005 yılları arasında ise bu çalışma 18,256 vakada doğrulanmıştır. BISAP skorlamasında, ilk 24 saat içinde BUN >25 mg/dL yüksekliği, bozulmuş mental durum, SIRS, 60 yaş üzeri veya plevral efüzyon varlığı kriterlerine birer puan verilir. Skorun sıfır olduğu hastalarda ölüm oranı %1,4'ün altında bulunurken, skorun 5 olduğu hastalarda ölüm oranı %22 olarak gözlemlenmiştir. Eritrosit dağılım genişliği (RDW), eritrositlerin boyutundaki değişikliklerin bir ölçümüdür. RDW artışıyla, nedeni hala bilinmemekle birlikte, birçok hastalık grubunda, hastalarda ölüm oranı da artmaktadır. Trombositler, megakaryositlerin sitoplazma parçalarıdır. Hücre hemostazında önemli bir rol oynarlar. Akut sepsis, doku nekrozu, damar duvarı bozuklukları, kronik enflamatuvar hastalıklar gibi pek çok durum trombositlerin tüketiminde artışa yol açmaktadır. RDW/PLT oranı, enflamasyonun şiddetini yansıtan, kolay erişilebilir ve düşük maliyetli bir hematolojik parametre olarak öne çıkmaktadır. Artan RDW değeri hücresel stres ve enflamasyonu, azalan trombosit sayısı ise hastalığın ciddiyetini yansıtmaktadır. Literatürde AP, sepsis, karaciğer hastalıkları, kalp yetersizliği ve bazı malignitelerde prognostik bir öngörücü olarak kullanılabileceğini gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Biz de çalışmamızda, AP nedenli hospitalize edilen hastalarda RDW/PLT oranın AP şiddetiyle ilişkisini ortaya koymaya çalıştık. Gereç ve Yöntem: Retrospektif olarak yapılan bu çalışma, Ocak 2020-Temmuz 2024 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversite Hastanesi İç Hastalıkları kliniğine AP tanısıyla yatışı yapılan 18 yaş ve üzeri 229 hastanın kayıtları incelenmiş bu hastalardan dışlama kriterlerine sahip olanlar ekarte edilmiştir. Hastanede yatış sürelerine göre 7 gün ve daha az yatışı olanlar erken yatış, 8 gün ve üzerinde hastanede yatışı olanlar geç yatış olarak iki gruba ayrıldı. AP tanısı konulduğu andaki RDW/PLT değerleri, BISAP indeks skorları ve hastaların hastanede kalış süreleri ile karşılaştırılmıştır. İstatistiksel analizler SPSS versiyon 25.0 programı yardımıyla gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen 105 AP hastasının 36 (%34,3)'sı kadın ,69 (%65,7)'u erkekti. Bu hastaların 64 (%60,95)'ü 60 yaş altı, 41 (%39,04)'i 60 yaş ve üstüydü. Hastalar arasında en sık kronik hastalık 34 (%32,4) hastada görülen hipertansiyondu. İkinci sıklıkta ise 32 (%30,5) hasta ile diabetes mellitus, üçüncü sırada ise 22 (%21) hasta ile hiperlipidemiydi. Ortalama yaş 53,1±20,12 ve ortalama yatış süresi 6,4 gün±2,7 olarak belirlendi. Hastaların BISAP skorları ile yatış süreleri istatistiksel olarak analiz edildiğinde aralarında pozitif istatistiksel anlamlı (p<0,05) ilişki bulundu. BISAP skoru <3 ve 3 ve üzeri olan hastaların RDW/PLT değerlerinin istatistiksel karşılaştırılmasında, BISAP skoru 3 ve üzeri olan hastalarda RDW/PLT değerinin <3 olan hastalara göre anlamlı olarak (p<0,05) yükseldiği gözlendi. Hastaların RDW/PLT değerlerinin yatış süresi ve CRP, BUN, kreatinin, hematokrit, trigliserit, HDL-K, LDL-K düzeylerine göre karşılaştırılmasında istatistiksel anlamda bir farklılığın bulunmadığı gözlendi (p>0,05). RDW düzeyi ile yatış süreleri arasında, yaş ile yatış süreleri arasında, BUN düzeyleri ile yatış süreleri arasında, kreatinin düzeyleri ile yatış süreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif bir ilişki (p<0,05) ve yüksek yoğunluklu lipoprotein kolesterol (HDL-K) ile yatış süreleri arasında, düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterol (LDL-K) ile yatış süreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif bir ilişki (p<0,05) bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızdan elde edilen veriler, yatış esnasında RDW/PLT oranının ve RDW, kreatinin, BUN, HDL-K, LDL-K, yaş gibi parametrelerin klinik şiddetle ilişkili olabileceğine işaret etmektedir. Ancak AP prognozunun değerlendirilmesinde daha kesin tahminlerde bulunabilmek için prospektif, çok merkezli ve daha çok katılımcılı çalışmalara ihtiyaç vardır.

Fatma Feyza Avşar
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hepatit c tedavisi sonrasında non-invaziv fibrozis belirteçlerinde görülen değişimin siroz ya da HCC gelişimini predikte etmedeki değerliliği

GİRİŞ VE AMAÇ: Hepatit C virüsü (HCV) enfeksiyonu, en ciddi küresel sağlık sorunlarından biri olup insidansı artmaktadır. Hastalığın ilerlemiş formları karaciğer sirozu ve hepatoselüler karsinomadır (HCC). Karaciğer biyopsisi, nekroinflamatuar aktivitenin ve fibrozunun derecelendirilmesinde hala altın standart olarak kabul edilmesine rağmen, yüksek maliyetine ek olarak bazı teknik sınırlamalar ve riskler sunmaktadır. Buna dayanarak çalışmamızda hepatit C hastalarında tedavi başlangıcı ve sonunda değerlendirilen 5 invaziv olmayan yöntemin; siroz, dekompansasyon, HCC veya ölüm gibi hastalık ilerlemesini göstermedeki prediktif değerliliklerini ortaya koymak amacıyla amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Araştırma kapsamında tedavi alan Hepatit C hastalarının (n:80) arşiv dosyaları incelenerek tedavi öncesi ve sonrasındaki non-invaziv skorlama testleri ile ilişkili klinik verileri kaydedilmiştir. Daha sonra FI, APRI, CDS, FCI ve FIB4 invaziv olmayan test skorları tedavi öncesi ve sonrası için gruplar arasında istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Dört gözlü tablo yöntemi ile de siroz ve fibrozis grupları kendi içinde prediktif açıdan değerlendirilmiştir. BULGULAR: Çalışma sonucunda fibrozis açısından en güçlü prediktif değer APRI yöntemi ile belirlenmiştir (%85 pozitif prediktif değer, %96 negatif prediktif değer). Tedavi öncesinde ve sonrasında hepatik dekompansasyon olan olgularda daha yüksek skorlar tespit edilmiştir. Fibrozis hastalarında invaziv olmayan yöntem skorlarında fark tespit edilmemiştir. Tedavi sonrasında FI ve CDS artarken APRI de azalma saptanmıştır. Trombosit, portal ven çapı, hastalık yaşı, takip süresi parametreleri tedavi sonrası hastalığın kötüleşmesine dair fark göstermemiştir (p>0,05). SONUÇ: Fibrozis için prediktif değeri en güçlü olan test APRI 'dir. Daha yüksek APRI skoru karaciğer hasarındaki artışı ifade ederken daha erken evredeki fibrozis için daha düşük değer önerilmektedir. Bu durum CDS, FI, FIB4 testleri için de geçerlidir.

BiyobelirteçlerFibrozHepatit C+4
Merve Hilal Tepe
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Non-hodgkin lenfomalı hastalarda tedavi öncesi serum ürik asit düzeyinin prognostik önemi

GİRİŞ VE AMAÇ: Non-Hodgkin lenfoma tüm yaş gruplarında sıklığı artan ve hematolojik maligniteler arasında en sık görülen kanser türüdür. Çalışmamızın amacı NHL olgularında tanı anı ürik asit düzeyinin genel sağkalım üzerine olan etkisini, diğer prognostik faktörler ile ilişkisini araştırarak ürik asitin kendisinin prognostik bir faktör olup olamayacağı sorusuna cevap aramaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamıza Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji Kliniği'nde Ocak 2014-2019 tarihleri arasında başvuran 120 NHL tanılı hasta dahil edildi. Hastaların tanı anı ürik asit düzeylerinin evre, risk grupları, B semptomları, laboratuar değerleri ve tedavi yanıtları ile ilişkisi retrospektif olarak değerlendirilip genel sağkalım ve progresyonsuz sağkalım üzerine etkisi araştırıldı. BULGULAR: Çalışmaya 120 NHL tanılı hasta dahil edildi. Hastanın 52'si (%43,3) kadındı. Ortalama yaşları 59,13±14,24'tü. Ortalama ürik asit düzeyi 6,51±2,053 mg/dl olarak bulundu. Hastaların ürik asit düzeyleri yaşam ve tedavi yanıt durumları ile karşılaştırıldı. Ex olan hastaların ürik asit düzeyleri yaşayanlara göre anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,05). Tüm hastalar için ölüm riski oluşturabilecek cut off değeri ürik asit için 6,45 mg/dl bulundu. Ürik asit değerleri IPI, hastalığın evresi ve tedavi cevabı ile karşılaştırıldı, anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). Ürik asit değeri 6 mg/dl'nin altında olanlar, 6-8mg/dl arasında olanlar ve 8 mg/dl'in üstünde değere sahip olan hastalar genel sağkalım ve progresyonsuz sağkalım açısından karşılaştırıldığında anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). B semptomu, ürik asit, LDH, ferritin ve IPI skorunun ölüm riski üzerine etkileri incelendiğinde ise risk skoru yüksek olanların düşük olanlara göre ölüm riski 8,092 kat (%95 CI:1,69-38,54) daha fazlaydı, ürik asit değerlerinin ölüm riski üzerine anlamlı bir etkisi bulunmadı (p>0,05). SONUÇ: Çalışmamız sonucunda ürik asitin prognostik diğer faktörler ile anlamlı bir ilişkisinin olmadığı ve sağkalım üzerine etkisinin bulunmadığı gösterilmiştir. Ürik asitin NHL için prognostik bir belirteç olarak kılavuzlarda yer alabilmesi için daha uzun süreli ve daha fazla hasta grubunun takip edildiği çalışmalara ihtiyaç vardır.

LenfomaLenfoma-non HodgkinMortalite+2
Didar Şenocak
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer kanserli hastalarda hemogram parametrelerinin tanı prognoz ve tedavideki yeri

GİRİŞ VE AMAÇ: Akciğer kanseri dünya genelinde yüksek oranda mortalite ve morbiditeye sebep olan hastalıklardandır. Cerrahi, kemoterapi ve hedefe yönelik tedavilere rağmen beş yıllık sağ kalım oranları düşüktür. Tanı anında evrelemenin yapılarak uygun tedavinin seçilmesi ve uygulanması prognozu iyileştirebilen temel faktörlerdendir. Hastalığın prognozunun tedavi rejimi ve süresini etkilemesi sebebi ile prognozu ön gören yeni belirteç ihtiyacı söz konusu olmuştur. Sistemik inflamatuar cevabın kanser etiyopatogenezinde rol oynadığı bilinmektedir. Sistemik inflamatuar dengede meydana gelen bozulmanın onkolojik süreci hızlandırabileceği ve prognozu kötüleştirebileceği düşünülmekte olup çalışmamızda nötrofil/lenfosit oranı (NLR), lenfosit/monosit oranı (LMR) ve platelet/lenfosit oranının (PLR) sağ kalım ve mortalite ile ilişkisi araştırılmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamız için öncelikle Sakarya Üniverersitesi Tıp Fakültesi etik kurulundan onay alındı. Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Korucuk Kampüsü Onkoloji Kliniği tarafından Ocak 2016 -Haziran 2019 tarihleri arasında takip edilen ve akciğer kanseri tanısı olan tüm hastalar değerlendirmeye alındı. Patolojik tanısı kesinleşmiş olguların tanı anında yapılan hemogramlarında mutlak nötrofil, mutlak lenfosit, mutlak monosit ve trombosit değerleri kayıt edilerek nötrofil/lenfosit oranı (NLR), lenfosit/monosit oranı (LMR), trombosit/nötrofil oranı (PLR) hesaplandı. Daha önce bu konuda yapılan çalışmalar incelenerek belirlenmiş olan eşik değer (cut-off) NLR için 5,28 LMR için 2,07 ve PLR için 150 olarak alındı. Elde edilen değerler sağ kalım açısından karşılaştırıldı. BULGULAR: Çalışmamızda 309 akciğer kanseri tanılı olgudan 209'u (%90,3) erkek ve 30'u (%9,7) kadındır. Yaş ortalaması 63,9±9,6 (yaş aralığı: 30-89)'dir. Sigara kullanma oranı %93,2 (n: 288) olarak gözlenmiştir. Tanı sırasında olguların %7,8'i evre-1 (n: 24), %12,6'sı evre-2 (n: 39), %36,9'u evre-3 (n: 114) ve %42,7'si evre-4 (n: 132) olarak saptanmıştır. En sık gözlenen histolojik tip %38,8 (n: 120) ile adeno karsinom olup bunu %32,4 (n: 100) ile yassı hücreli karsinom izlemektedir. Tüm sağkalım ortanca süresi 13 ay olup en yüksek ortanca sağ kalım 17 ay ile adeno karsinomlu olgularda gözlenirken en düşük 5'er ay ile patolojisi kategorize edilemeyen ve karsinoid tümörlü hastalarda izlenmiştir (p<0,05). NLR düzeyi 5,28 ve üzerinde olan olgularda sağkalım daha kısa iken LMR düzeyi 2,07 ve üzerinde olan olgularda daha uzun saptanmıştır (her iki durum için p<0,05). PLR düzeyine göre yapılan sağkalım analizinde istatiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. SONUÇ: Yüksek NLR ve düşük LMR değerlerinin kısa sağ kalım ile ilişkili bulunmuş olup, PLR değerinin genel sağ kalıma etkisi olmadığını saptanmıştır. NLR ve LMR için belirtilen eşik değerlerin kullanımı akciğer kanseri tanılı olgularda prognozu ön görme açısından faydalı olacağı düşünülmektedir. NLR, LMR ve PLR'nin sağ kalım ve mortalite üzerine etklilerini aydınlatacak daha kapsamlı, prospektif çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıMonosit/lenfosit oranı+7
Fatma Dindar Çelik
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pankreas adenokarsinomu hastalarında psoas kas kitlesi, nütrisyonel durum, inflamasyon ve prognoz ilişkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Pankreas kanseri tanısı alan hastalarda hastanın yaşı, tümor boyutu, hastalığın evresi, lenf nodu metastazı, tümör grade'i ve serum CA19-9 düzeyi gibi bazı parametrelerin survi süresi ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Son zamanlarda malignite tanısı almış hastalarda malnütriyon, sarkopeni ve inflamasyon varlığının da hastaların yaşam süresi üzerine etkisinin olabileceği yönünde araştırmalar mevcuttur. Bu çalışmada pankraes kanseri hastalarında tanı anındaki psoas kas kitlesi, nütrisyonel durum ve inflamasyon ile hastaların survi süresi arasındaki ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışmada Ocak 2015 ile Ocak 2019 tarihleri arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıbbı Onkoloji polikliniğe başvurmuş ve pankreas kanseri tanısı almış 219 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların klinik, demografik ve laboratuvar verileri poliklinik dosyalarındaki kayıtlardan alındı. Hastaların polikliniğe ilk başvurusu sırasındaki anamnez, muayene bulguları, laboratuvar ve görüntüleme sonuçları değerlendirildi. Elde edilen verilerden hastaların nütrisyonel durumu, psoas kas kitlesi ve inflamasyon durumu belirlenerek kayıt edildi. Hastaların tanı anındaki nütrisyonel durumu, psoas kas kitlesi, sarkopeni varlığı ve inflamasyon durumu ile prognozları arasındaki ilişki araştırıldı. 1- Nütrisyonel durum değerlendirmesi: Hastaların Prognostik Nutrisyonel İndeks'i yapılmış olan tetkiklerindeki serum albümin ve lenfosit sayısı ile hesaplandı. Hesaplama 10 x serum albümin (g/L) + 5 x lenfosit sayısı(109/L) formülü ile yapıldı. 2- İnflamasyon değerlendirmesi: Hastaların poliklinik takibinde rutin olarak yapılan tam kan sayımındaki lökosit sayısı ve nötrofil / lenfosit oranı kullanıldı. 3- Psoas Kas Kitlesi Ölçümü: Hastaların tanı için görüntülenen batın bilgisayarlı tomografi kesitlerinden psoas kas kitlesi ölçüldü. İstatistiksel analizler için NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2007 (Kaysville, Utah, USA) programı kullanıldı. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metotların (Ortalama, Standart Sapma, Medyan, Frekans, Oran, Minimum, Maksimum) yanı sıra verilerin dağılımı Shapiro-Wilk Testi ile değerlendirilmiştir. Niceliksel verilerin normal dağılım göstermeyen iki grubun karşılaştırmasında Mann-Whitney U Testi kullanıldı. Bağımsız değişkenlerin bağımlı değişken üzerindeki etkisini belirlemek amacıyla regresyon analizi kullanıldı. Sağ kalım süreçlerinin grup olarak karşılaştırılmasında ise Kaplan Meier yöntemi kullanıldı. Anlamlılık p<0.01 ve p<0.05 düzeylerinde değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmaya alınan toplam hasta sayısı 219'du. Hastaların %36,5'i (n=80) kadın iken %63,5'i (n=139) ise erkekti. Tüm hastaların yaş ortalaması; 66,64 ± 11,7 yıl (min: 23, max: 87) olarak bulundu. Erkeklerin yaş ortalaması; 67,59 ± 9,43 yıl (min: 38, max: 87) kadınların yaş ortalaması; 65 ± 14,76 yıl (min: 23, max: 87) olarak hesaplandı. Çalışmada 42 erkek, 21 kadın toplam 63 hastanın vücut kitle indeksi(VKİ) hesaplanabildi. Bu 63 hastanın VKİ ortalaması; 24,2 ± 5,46 ( min: 15,02, max: 41,09) olarak bulundu. Erkeklerin VKİ ortalaması; 26,14 ± 6,16 ( min: 18,73 max: 41,09 ) kadınların VKİ ortalaması; 23,23 ± 4,87 ( min: 15,02, max: 37,5 ) olarak hesaplandı. İncelenen verilerde 191 hastanın psoas alanı 647,23 ± 252,48 mm2 ( min: 209, max: 1762 ) olarak bulunmuştur. Bayanlarda bu oran 463,29±136,47 mm2 (min: 209, max: 960) iken erkeklerde 749,07±244,4 mm2 (min: 221, max: 1762) olarak bulunmuştur. Elde edilen verilerde hastaların %70 (n:155)'inde malnütrisyon yokken %30 (n:64)'ünde malnütriyon vardı. Malnütrisyon olmayan hastaların yaş ortalaması 65,54 ± 11,47( min: 36, max: 84 ) iken malnütrisyon olanlarda ise yaş ortalaması 69,05 ± 8,56( min: 48, max: 88 ) olarak bulundu. SONUÇ: Çalışma sonuçlarımıza göre pankreas adeonkarsinomu hastalarında tanı sırasında malnütrisyonu olan hastaların sürvi süreleri, normal nütrisyonu olan hastalardan anlamlı olarak daha kısadır. Hastaların tanı sırasındaki psoas kas kitlesi, sarkopeni varlığı veya nötrofil/lenfosit oranı ile sağkalım süresi arasında bir ilişki mevcut değildir. Konu ile ilgili sarkopeni, malnütrisyon ve inflamasyonu gösteren daha farklı parametreleri de içeren özellikle prospektif olarak planlanacak bir araştırmanın faydalı olabileceği kanaatindeyiz.

AdenokarsinomKas distrofileriMalnütrisyon+4
İlhan Yıldırım
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hemodiyaliz hastalarında fosfor bağlayıcı ajanlarla beraber proton pompa inhibitörü kullanımının serum fosfor düzeyine etkileri

Dayanak ve Amaç Kronik böbrek yetmezliği olan ya da son dönem böbrek yetmezliği nedeniyle diyalize giren hastalarda serum fosfor düzeyindeki artış mortalite için bağımsız bir risk faktörüdür. Fosfor bağlayıcı ajanlar kronik böbrek yetmezliği hastalarında kullanılan ve oral yolla alınan fosforun kontrolünde kullanılan bir ilaçlardır. Proton pompa inhibitörleri (PPİ) de mide asidini baskılamak için kullanılan ajanlara verilen genel isimdir. Biz bu çalışmamızda PPİ ile beraber fosfor bağlayıcı ajan kullanan hastalarda birlikte kullanımının ek bir fayda getirip getirmediğini araştırmayı amaçladık. Ayrıca kullanılan fosfor bağlayıcı ajan ile arasında ilişki olup olmadığını da araştırdık. Gereç ve Yöntem 392 son dönem böbrek yetmezliği olan hastada proton pompa inhibitörü kullanmaksızın fosfor bağlayıcı ajan kullanan ve fosfor bağlayıcı ajan ile proton pompa inhibitörünü beraber alan hastalar arasındaki fosfor kontrolü araştırıldı. Ayrıca kullanılan fosfor bağlayıcı ajanın arasında ilişki olup olmadığını da araştırdık. Hastaların hemodiyalize girdikleri merkezlerdeki hasta takip, anamnez, labaratuvar ve tedavi formlarından yararlanıldı. En az 6 aydır hemodilyalize giren ve fosfor bağlayıcı kullanan hastaların verileri SPSS 21 programına kaydedilerek fosfor bağlayıcı kullanan hastalarda PPİ kullanımın fosfor kontrolüne ek fayda getirip getirmediğini bulmakı amaçlandı. Bulgular Çalışma populasyonu 392 hastadan oluşmakta olup kullanılan fosfor bağlayıcı ajana ve beraberinde PPİ kullanımına göre gruplandırıldı. PPİ kullanan hastaların(n:238) ortalama fosfor düzeyi5,03±1,2 mg/dl kullanmayanların(154) ise 5,18±1,19 mg/dl (p: 0,355) olarak bulundu. Tek tek fosfor bağlayıcı ajanlara bakıldığında ise kalsiyum karbonat ile beraber PPİ kullanan hastaların (n:24) ortalama fosfor düzeyi 5±1,36 mg/dl kalsiyum karbonat kullanıp PPİ kullanmayan hastaların(n:4) ortalama fosfor düzeyi ise vii 4,47±1,36 mg/dl (p:0.322) olarak saptandı. Kalsiyum asetat ile beraber PPİ kullanan hastaların(n:79) ortalama fosfor düzeyi 5,17±1,07 mg/dl, PPİ olmaksızın kalsiyum asetat kullanan hastaların(n:24) ortalama fosfor düzeyi 5,62±1,23 mg/dl olarak bulundu (p:0.072). Bir diğer fosfor bağlayıcı olan sevalemer ile beraber PPİ kullanan hastaların(n:12) ortalama fosfor düzeyi 6,01±2,39 mg/dl PPİ olmaksızın sevalemer kullanan hastaların(n:8) ortalama fosfor düzeyi ise 6,31±0,42 mg/dl olarak bulundu (p:0.999). Sinekalset ile beraber PPİ kullanan hastaların (n:16) ortalama fosfor düzeyi 5,67±1,19 mg/dl, PPİ olmaksızın sinekalset kullanan hastaların ortalam fosfor düzeyi 5,99±1,08 mg/dl olarak bulundu (p:0.481). Lantanyum ile beraber PPİ kullanan hastaların (n:7) ortalama fosfor düzeyi 5,24±1,49 mg/dl, PPİ ile beraber lantanyum kullanan hastalarda (n.3) ise ortalama fosfor düzeyi 5,4±1,1 mg/dl olarak saptandı (p:0.047) Sonuç Fosfor bağlayıcıdan bağımsız olarak PPİ kullanan hastalarda istatistiksel anlamlılık bulunamamakla beraber (p:0.355) ortalama fosfor düzeyinin kullanmayanlara göre 0.15 mg/dl daha düşük olduğu görüldü. Ajanlara tek tek bakıldığında ise lantanyum ile beraber PPİ kullanan hastaların ortalama fosfor düzeyi 0.06 mg/dl PPİ kullanmayanlara göre düşük bulundu ve bu sonuç istatistiksel olarak anlamlıdır. Diğer fosfor bağlayıcılarda da kalsiyum karbonat kullananlar hariç olmak üzere PPİ ile beraber fosfor bağlayıcı kullanan hastaların ortalama fosfor düzeyleri daha düşük bulunmuş olsa da istatistiksel açıdan anlamlı bir sonuç bulunamamıştır.

Böbrek yetmezliğiFosforKronik böbrek hastalığı - mineral ve kemik bozukluğu+2
Deniz Çekiç
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glomerulonefrit hastalarındaki supar(solubl-urokınase-type plasminogen activator receptor) düzeyleri ile tedaviye yanıt arasındaki ilişki: Tekmerkez deneyimi

DAYANAK VE AMAÇ: suPAR (Soluble Uriokinase-type Plasminogen Activator Receptor), FSGS, nefrotik sendrom, proteinüri gibi glomerüler patolojilerden sepsis, kardiyovasküler hastalık, KBY ve otoimmün hastalıklara kadar pek çok inflamatuar süreçte yükseldiği bildirilen önemli bir proteindir. suPAR'ın podosit üzerindeki β3 integrine bağlanarak onu aktive ettiği ve bunun da podosit morfolojisini ve fonksiyonunu bozduğu ileri sürülmüştür. Özellikle de podosit hasarında yükseldiği tahmin edilen bu yeni belirtecin tam olarak hangi hastalıklar/durumlarda ne kadar yükseldiğinde anlamlı bir sonuç ifade ettiği konusunda henüz fikirbirliği oluşmamıştır. Çalışmamızda glomerulonefrit hastalarında suPAR seviyelerinin, tedaviye yanıt veren ile tedaviye yanıt vermeyen hastalar arasında anlamlı bir belirteç olup olmadığını belirlemeyi amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi nefroloji kliniği, glomerülonefrit polikliniğinde takipli, böbrek biyopsisi yapılan ve glomerüler patolojisi saptanan 117 glomerulonefrit tanılı hastadan ve 54 herhangi bir kronik hastalığı olmayan sağlıklı bireyden (kontrol grubu) kan alındı. Santrifüj edildikten sonra serumları ayrılan kanlar çalışılana dek eksi 80 dolabında bekletildi. BAP kapsamında temin edilen kitlerle sayısı tamamlanan hasta ve kontrol grubunun kanları hastanemiz laboratuarında çalışıldı ve suPAR sonuçları elde edildi. Hastaların demografik özellikleriyle birlikte klinik ve laboratuvar verileri kaydedildi. Glomerunefrit poliklinik hasta dosyalarından ve kontrol grubu laboratuar sonuçlarından elde edilen veriler NCSS (Number Cruncher Statistical System, 2007, Kaysville, Utah, USA) programında değerlendirildi. BULGULAR: 117 kişilik hasta grubumuzun %56,4'ü erkek cinsiyette olup ortalama yaş 49,6 ve ortalama izlem süresi 32,2 ay olarak saptandı. Ortalama proteinüri 3,17±2,63 gr/gün, ortalama e-GFR 69,91±35,58 ml/dk/1.73m 2 idi. En sık saptanan primer hastalık FSGS olurken bunu ikinci sırada Ig A nefropati, üçüncü sırada ise MPGN takip etti. Hasta grubunda suPAR seviyeleri kontrol grubuna göre yüksek bulunurken (p=0,001;p<0,01), tedaviye yanıt verme durumu (p=0,057;p>0,05) ve hastalığın şiddeti (p=0,605;p>0,05) ile suPAR seviyeleri arasında anlamlı bir ilişki 13 saptanamamıştır. Bunun yanı sıra BMI ile suPAR seviyeleri arasında da anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p=0,251;p>0,05). Tüm hastalar değerlendirildiğinde hematüri varlığının tedaviye istatistiksel olarak anlamlı bir ölçüde yanıt verdiği görülürken (p=0,02;p<0,05), dirençli hasta grubu (immünsüpresif tedavi alan 54 hasta, hasta grubunun %46'sı) değerlendirildiğinde hematüri varlığının tedaviye yanıtı görülememektedir (p=0,128;p>0,05). Hasta grubunun ortalama BMI değeri kontrol grubuna göre yüksek saptanmıştır (p=0,027;p<0,05).İmmünsüpresif tedavi alan hastalarda en sık kullanılan ajan prednizolon olmuştur (%96,2). SONUÇ: suPAR değerinin glomerülonefritli hastayı sağlıklı kişiden ayırt edebildiği ancak, suPAR seviyeleri ile hastalık şiddeti ve tedaviye yanıt arasından bir ilişki olmadığı çalışmamızda gösterilmiştir. Çalışmamızın sonucunda suPAR molekülü, glomerülonefritli hastaların takibinde ve tedaviye yanıtlarını değerlendirmede faydalı bir biyobelirteç olarak değerlendirilmemiştir. Yine de, suPAR seviyeleri ile tanı, takip ve tedavi süreçleri arasındaki ilişkinin netleştirilebilmesi için daha büyük hasta gruplarıyla daha çok çalışmanın yapılması gerekmektedir.

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliğiGlomerülonefrit+2
Kubilay İşsever
Sakarya University · Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Romatoid artrit ilişkili interstisyel akciğer hastalıklarının klinik özelliklerinin geriye yönelik değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Romatoid Artrit (RA) en sık görülen inflamatuar artrit olup ülkemizdeki prevalansı % 0,2-1'dir. RA tanılı hastaların yaklaşık % 10-40'ında RA ilişkili interstisyel akciğer hastalığı (RA-İAH) görülmektedir. RA-İAH mortaliteyi olumsuz etkileyen bir faktör olup hastalığın gelişimi sinsi olabilmektedir. RA-İAH takip ve tedavisinde kanıta dayalı, genel kabul görmüş öneriler ve algoritmalar tam olarak bulunmamaktadır. Biz de kliniğimizde RA-İAH yönünden değerlendirilmiş hastaların klinik özelliklerini ve tedavide uyguladığımız yöntemleri geriye yönelik değerlendirmek istedik. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmada Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi İç Hastalıkları ABD Romatoloji Polikliniğine Eylül 2018- Ağustos 2019 tarihleri arasında başvuran, göğüs hastalıkları uzmanı veya radyolog tarafından RA-İAH açısından değerlendirilmiş 87 hasta çalışmaya dahil edildi. Retrospektif, kesitsel, tanımlayıcı çalışmadaki RA-İAH grubundaki hasta sayısı az olduğundan bu grupta non-parametrik testler kullanılmıştır. Sayısal değişkenler için Mann Whitney U testi kullanılırken kategorik değişkenler için Fisher'in kesin ki-kare testi kullanılmıştır. Sayısal değişkenler için median değerler [çeyrekler arası genişlik], kategorik değişkenler için sayı (%) ile ifade edilmiştir. P < 0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. İstatistiksel analizler için IBM SPSS 23 programı kullanılmıştır. BULGULAR: 87 hastanın 4'ü kadın, 4'ü erkek cinsiyet olmak üzere 8'inde RA-İAH tespit edildi. 2'si nonspesifik interstisyel pnömoni, 5'i olağan interstisyel pnömoni, 1'i RA'ya bağlı nodül ile uyumluydu. Selofan ral varlığında RA-İAH rastlanma ihtimali 6,9 kat (%95 CI: 1,485-32,07) yüksek bulundu (p=0,021). İAH olan grupta rezidüel volüm (p=0,018), total kapasite (p=0,019), karbonmonoksit difüzyon kapasitesi (p=0,063) diğer gruba göre daha düşük bulundu. İAH tanısı alan 8 hastadan 5'i İAH tanısı almadan önce metotreksat kullanmıştı. 3 hastada metotreksat kesilip rituksimab, 1 hastada leflunomid kesilip rituksimab, 1 hastada azatioprin kesilip rituksimab başlandı. 1 hasta oral metotreksat alırken kliniği stabil kabul edilip subkutan metotreksata geçildi. SONUÇ: Mortaliteyi artıran ve sinsi başlangıçlı olabilen RA-İAH tanısında geç kalınmaması için RA hastalarında selofan ral varlığı, anti-CCP, romatoid faktör pozitifliği, sigara içiciliği, erkek cinsiyet ve yaşlı olmak gibi risk faktörleri varsa, yılda bir kez karbonmonoksit difüzyon kapasitesi, spirometrik fonksiyon testleri ile takip edilmeli, gerekiyorsa yüksek rezolüsyonlu bilgisayarlı tomografi gibi ileri tetkikler istenmelidir. RA tedavisinde sık kullanılan metotreksatın RA-İAH ile ilişkisi tartışmalıdır. Klinisyenin hastanın kliniği ve hikayesine göre tedaviyi düzenlemesi gerekir. Rituksimab tedavisi küçük vaka serilerinde ciddi refrakter RA-İAH için başarılı bulunmuştur. RA-İAH tedavisinde genel kabul görmüş bir seçenek için daha fazla sayıda randomize, kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Romatoid Artrit, İnterstisyel Akciğer Hastalığı, Metotreksat, Rituksimab, Yüksek Çözünürlüklü Bilgisayarlı Tomografi, DLCO-SFT

Akciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-interstisyelArtrit-romatoid+3
Ahmed Cihad Genç
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dipeptidil peptidaz-4 inhibitörleri (dPP-4) ve metformin kombinasyonunun serum vitamin b12, folik asit ve ferritin düzeylerine etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Tip 2 Diabetes Mellitusun (DM) prevalansı son yıllarda artarak epidemik bir hastalık haline gelmiştir. Tedavide en sık ve ilk tercih edilen ilaç metformindir. Metforminin en sık görülen yan etkileri diyare, bulantı gibi gastrointestinal intoleranstır. Metforminin ve diyabetin plazmada vitamin B12, ferritin, folat düzeylerine etkisi olabilir. Metformin çeşitli mekanizmalarla vitamin B12 emilimini azaltır ve vitamin B12 eksikliğine neden olmaktadır. Hipergliseminin metformin ile yeterince kontrol edilemeyeceği durumlarda metformin ile dipeptidil peptidaz-4 inhibitörü (DPP4-I) kombinasyonu tedavide alternatif bir tercihtir. Bu çalışmanın amacı Tip 2 DM hastalarında metformin kullanan ve metformin-DPP4-I kombinasyonu kullanan hastalarda başlangıç ve 1 yıl sonraki serum vitamin B12, folik asit, ferritin düzeyleri üzerine etkisini araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: 2018 yılı boyunca merkezimize başvurmuş, metformin veya metformin + DPP4-I kombinasyonu başlanmış, başka hiçbir ilaç kullanmayan, kronik hiçbir hastalığı olmayan ve dosyasındaki azami bilgileri tam olan yeni tanı tip 2 DM hastaları çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet gibi demografik verileri, başlangıç ve 1 yıl sonraki HbA1c, vitamin B12, folat, ferritin gibi laboratuvar parametreleri kayıt edildi. Verilerin istatistiksel analizleri IBM SPSS 23. verisyonu yapıldı ve p<0,05 anlamlı kabul edildi. BULGULAR: 59 metformin + DPP4-I ve 59 metformin alan, 118 hasta çalışmaya dahil edildi. Metformin alan grupta kadınların fazla olması istatistiksel anlamlıydı (p<0,001). İki grup arasındaki başlangıç HbA1c düzeyleri metformin alan grubun %6,5 (1,3), metformin + DPP4-I grubun ise %8,6 (2,4) bulundu (p<0,001). Açlık plazma glukozu metformin grubunda 131 (27) mg/dl, metformin + DPP4-İ kombinasyonu grubunda 183 (84) mg/dl bulundu(p<0 ,001). Metformin ile metformin + DPP4-İ kombinasyonu alan hastaların çalışmanın ana amaçları olan HbA1c, vitamin B12, ferritin ve folat değerlerinin 1 yıl sonraki değişimlerine baktığımızda metformin başlanan grupta HbA1c %6,5 (1,3)'den %6,4 (1,3)'e gerilemiş ve HbA1c'deki düşüş istatistiksel anlamlı bulunmadı(p=0,112). metformin + DPP4-İ kombinasyonu alan hastaların HbA1c'si %8,6 (2,4)'dan %7,3 (1,2)'e istatistiksel anlamlı düştü(p<0,001). Folat metformin grubunda 8,9 (4,8)'den 8,1 (5,9) ug/L'ye istatistiksel anlamlı düşmüşken (p<0,001) metformin + DPP4-İ kombinasyonu başlanan gruptaki düşüşte istatistiksel anlamlılık saptanmadı(p=0,346). Vitamin B12 metformin başlanan grupta 275 (178)'den 232 (151) ng/L'ye (p<0,001), metformin + DPP4-İ kombinasyonu başlanan grupta 309 (218)'dan 260 (160) ng/L'ye istatistiksel anlamlı düştü (p<0,001). Ferritin metformin başlanan grupta 46 (83) ug/L'den 38 (60,3) ug/L'ye (p<0,001), metformin + DPP4-İ kombinasyonu başlanan grupta 83 (121)'den 66,2 (90) ng/L'ye istatistiksel anlamlı düştü (p=0,002). Hem metformin hem de metformin + DPP4-İ başlanmış yani her iki grupta da 1 yıl sonra istatistiksel olarak anlamlı düşüş saptanan değerlerini inceledik. Her iki gruptaki başlangıç ve 1.yıl arasındaki bu farkları karşılaştırdığımızda vitamin B12 ve ferritin düşürmede iki grup arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı (vitamin B12 için p= 0,346; ferritin için p=0,379). APG için metformin 1 yılda 8 (23) mg/dl düşürmüşken metformin + DPP4-İ kombinasyonu 37 (76) mg/dl düşürdü ve bu fark istatistiksel anlamlı bulundu (p=0,001). SONUÇ: Bir yıl sonra metformin ve metformin + DPP4-İ kombinasyonu başlanan her iki grupta serum vitamin B12 ve ferritin seviyeleri düşük bulundu. Bu yüzden metformin ve metformin + DPP4-I kombinasyonu kullanan hastaların vitamin B12 düzeyleri yakından takip edilmelidir. Ferritin glisemik durumun kontrol altında olup olmadığını öngörmede kullanılabilir. Anahtar kelimeler: Diabetes mellitus, dipeptidil peptidaz-4 inhibitörü, DPP4-I, metformin, folat, ferritin, vitamin B12, kobalamin

AntidiyabetiklerDipeptidil peptidazlar ve tripeptidil peptidazlarFerritin+4
Fevziye Türkoğlu Genç
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gestasyonel diyabette ekşi mayalı tam tahıl ekmek tüketiminin kan şekeri üzerine etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada, besin değeri ve lif yönünden daha zengin olan tam tahıllı (buğday) un ile yapılan ekmekler ile günlük yaşam rutininde daha çok tercih edilen beyaz (buğday) un ile yapılmış ekmeklerin, diyetin tedavide çok önemli etkiye sahip olduğu gestasyonel diyabetteki glisemik sonuçlar üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmanın primer hipotezinde, tam tahıllı ekşi mayalı ekmek tüketimin tercih edilmesi gestasyonel diyabet hastalığında glisemik hedeflere ulaşmada daha başarılı olacağı öngörülmüştür. BULGULAR: Bizim çalışmamızda GDM grubunda beyaz ekmekli kahvaltının 1.saatinde ortalama kan şekeri 130,5±28,2 mg/dL, insülin düzeyi 47,3±24,9 mU/L ve C-peptid düzeyi 6,7±9,5 µg/L iken sağlıklı kontrol grubunda sırası ile 111,8±18,4 mg/dL, 38,7±21,4 mU/L ve 5,2±1,7 µg/L olarak saptanmıştır. Aynı şekilde tam tahıllı ekmekli kahvaltının 1.saatinde ortalama kan şekeri 119,0±28,3 mg/dL, insülin düzeyi 32,5±15,3 mU/L ve C-peptid düzeyi 4,5±1,4 µg/L iken sağlıklı kontrol grubunda sırası ile 103,5±17,6 mg/dL 30,4±16,0 mU/L ve 4,3±1,5 µg/L olarak saptanmıştır. GDM grubunda beyaz ekmekli kahvaltının 2.saatinde ortalama kan şekeri 104,5±19,9 mg/dL, insülin düzeyi 25,6±15,5 mU/L ve C-peptid düzeyi 6,3±9,8 µg/L iken sağlıklı kontrol grubunda sırası ile 88,9±9,2 mg/dL, 18,4±19,7 mU/L ve 3,6±1,2 µg/L olarak saptanmıştır. Aynı şekilde tam tahıllı ekmekli kahvaltının 1.saatinde ortalama kan şekeri 101,2±21,3 mg/dL, insülin düzeyi 19,5±9,2 mU/L ve C-peptid düzeyi 4,1±1,2 µg/L iken sağlıklı kontrol grubunda sırası ile 88,6±7,2 mg/dL 13,9±8,8 mU/L ve 3,2±1,2 µg/L olarak saptanmıştır. SONUÇ: Gestasyonel diyabet saptanan hastalarda ilk yaklaşımın diyet olması, çalışmada ele alınan tam tahıllı ekşi mayalı ekmeğin kan glukozu ve insülin salınımı ve post-prandiyal insülin duyarlılığı üzerine olumlu etkileri diğer klinisyenlerin diyet ve tedavi şemaları için de yol gösterici olacaktır. Anahtar Kelimeler: ekşi maya, gestasyonel diyabet, glisemik indeks, insülin, glukoz.

Diabet-gebelik sırasındaDiabetes mellitusEkmek+5
Yunus Emre Özer
Sakarya University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hormon reseptörü (+) HER2 (-) metastatik meme kanserinde 1. basamak CDK4/6 inhibitörü tedavisinde yanıta etki eden prediktif ve prognostik faktörler

GİRİŞ VE AMAÇ: Hormon Reseptörü pozitif, İnsan Epidermal Büyüme Faktörü 2 negatif meme karsinom tanılı hastalar çeşitli direnç mekanizmaları nedeni ile endokrin tedavilere rağmen nüks/metastatik aşamaya geçebilmektedir. Bu direnç mekanizmalarından biri de hücre içi Siklin D/ siklin dependan kinaz/Retinablastom proteini olup, bu aşamada tedavide CDK inhibitörleri tercih edilmektedir. Bu doğrultuda metastatik meme kanseri tanılı hastalarda 1. basamakta CDK4/6 inhibitörü tedavisine etki eden prediktif ve prognostik faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi onkoloji poliklinik birimine Ocak 2020-Aralık 2021 döneminde başvuran, metastatik meme karsinomu tanısıyla 1. basamakta CDK4/6 inhibitörü tedavisi almış olan hastaların verileri hastane otomasyon sistemi ve onkoloji poliklinik kayıtlarından elde edildi. Retrospektif olarak incelenerek hastaların demografik özellikleri, histopatolojik veriler, yanıt durumu, tedavi başlangıcına ait kan parametreleri excel programına kaydedildi ve istatistiksel olarak analize edildi. BULGULAR: Çalışmaya HR (+) / Her2 (-) olan 92 metastatik meme kanseri hastasının verileri dahil edilmiştir. Hastaların ortanca yaşı 57,8 (min-maks: 44,8- 70,8) dir. Birinci basamak tedavide eş zamanlı endokrin tedavi ile hastaların 44'ü (%47,8) ribosiklib alırken, 48'i (%52,2) palbosiklib almıştır. Ribosiklib ve palbosiklib alan hastalar histolojik subtip, lokasyon, eşlik eden endokrin tedavi ajanı ve mortalite açısından değerlendirilmiş gruplar arasında anlamlı fark bulunmamıştır (sırasıyla p=0,470; p=0,569; p=0,557; p=0,720; p=0,414). Ayrıca yanıt oranları açısından da gruplar arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p=0,222). SONUÇ: Metastatik meme kanseri teşhisi konulan hastalarda 1. basamak CDK4/6 inhibitörleri ile eş zamanlı endokrin tedaviye yanıtı predikte eden klinik ve patolojik belirteçlerin değerlendirildiği çalışmamızda, değişkenler ile tedavi yanıtı arasında herhangi bir korelasyon saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: CDK4/6 inhibitörleri, meme kanseri, palbosiklib, ribosiklib

Biyobelirteçler-tümörHormonlarMeme hastalıkları+7
Kübra Tuba Çayir
Sakarya University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Neoadjuvan tedavi alan lokal ileri meme kanseri hastalarında tedavi yanıt oranlarının klinik ve patolojik faktörlerle ilişkisinindeğerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu çalışmada neoadjuvan kemoterapi verilen lokal ileri evre meme kanserinde tedaviye yanıt oranlarının prognostik ve prediktif klinikopatolojik faktörlerle ilişkisinin retrospektif olarak gözden geçirilmesi; neoadjuvan kemoterapi sonrası patolojik tümör yanıtı ile diğer histopatolojik parametreler arasındaki ilişkinin incelenmesi ve bu faktörlerin objektif yanıt oranları üzerine etkilerinin gösterilmesi amaçlandı. YÖNTEM: Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Tıbbi Onkoloji Kliniğince Ocak 2014 -Mayıs 2022 tarihleri arasında takip edilen; meme ve aksilla biyopsisi yapılan, lokal ileri evre meme kanseri tanısı konulan, sonrasında cerrahi uygulanan 205 hasta değerlendirmeye alındı. Retrospektif olarak hastaların poliklinik takip dosyaları, laboratuvar sonuçları, radyolojik görüntülemeleri, patoloji raporları, uygulanan kemoterapi protokol dosyaları incelendi. Hastalarda yaş, menopoz durumu, klinik ve patolojik evre, tümör çapı, histolojik tip, hormon ve HER-2 reseptörleri, moleküler subtipler gibi parametreler incelendi. BULGULAR: Moleküler subtiplerinin patolojik yanıt oranları analiz edildiğinde tam yanıt oranları; luminal-A için %10,5, luminal-B HER-2 pozitif tip için %39,7, luminal-B HER-2 negatif tip için %29,6, HER-2 zengin tip için %73,7 ve triple negatif tip için %41,9 olarak tespit edildi (p<0,001). Moleküler subtiplerin objektif yanıt sağlama üzerindeki etkisi değerlendirildiğinde; luminal-A grubu referans alındığında; luminal-B HER-2 negatif tip (OR:2,93 %95CI: 1,23-6,98, p=0,015), luminal-B HER-2 pozitif tip (OR:6,93 %95CI: 2,75- 17,46, p<0,001), HER-2 zengin tip (OR: 26,40 %95CI:3,18-219,48, p=0,002) ve triple negatif tip (OR: 5,03 %95CI:1,73-14,62, p=0,003) olmak üzere tüm gruplar objektif yanıt üzerinde anlamlı düzeyde daha etkili olarak tespit edildi. SONUÇ: Moleküler subtiplerin neoadjuvan tedaviye yanıtının farklı olduğu saptanmıştır. Özellikle triple negatif subtiplerde ve HER-2(+) subtiplerde neoadjuvan tedaviye yanıt oranları, literatürle uyumlu olarak çok daha iyi bulunmuştur. Neoadjuvan tedavinin öncesinde ve sonrasında daha doğru bir biçimde prognostik faktörlerin belirlenmesi, daha fazla sayıda hasta içerecek ve daha homojen dağılım gösterecek olan çalışmalarla doğrulanması; bu hastalarda patolojik tam yanıtlılığı predikte edebilecek faktörlerinde daha doğru bir şekilde ortaya konmasını sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler; Meme kanseri, moleküler subtip, neoadjuvan kemoterapi.

Meme hastalıklarıMeme neoplazmlarıMoleküler yapı+4
Rumeysa Kurt
Sakarya University
2022
00