114

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel karın duvarı defektlerinde polipropilen ve politetrafloroetilen'in karşılaştırılması

Muzaffer Al
Karadeniz Technical University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Triple negatif meme kanserinde WNT/B-katenin sinyal yolağının inhibisyonunun terapötik etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Wnt/β-katenin sinyal yolağının aktivatör kinazı olan TNIK' ın NCB-0846 ile inhibisyonunun triple negatif meme kanseri üzerindeki terapötik etkisinin moleküler düzeyde araştırılması amaçlanmıştır. YÖNTEM: Triple negatif meme kanseri hücre hattı olarak MDA-MB-231, kontrol hücre hattı olarak ise MCF-10A hücreleri kullanılmıştır. WST-1 analizi ile NCB-0846'nın sitotoksik etkisi, Annexin V analizi ile apoptotik etkisi, hücre döngüsü analizi ile hücre döngüsüne etkisi ise , Akridin Oranj boyama ile hücre morfolojisine olan etkisi gösterilmiştir. Ayrıca CTNNB1 (β-katenin) gen ekspresyonu üzerindeki etkisi RT-PCR analizi gösterilmiştir. Tüm analizlerde hücrelere 1, 2 ve 3 μM dozlarda NCB-0846 uygulanmış ve NCB-0846 uygulanmayan hücre hatları negatif kontrol grubu olarak değerlendirilmiştir ve deneyler üçer kez tekrar edilmiştir. BULGULAR: NCB-0846, MDA-MB-231 hücrelerindeki canlılık oranları zaman ve doz bağımlı olarak anlamlı bir şekilde azalmıştır (p<0,01). MDA-MB-231 hücreleri için en düşük canlılık oranları 72 saat inkübasyon sonrasında 3 μM dozda %42,20 olarak belirlenmiştir. MCF-10A hücrelerinde 72 saat inkübasyon sonrasında 3 μM dozda canlılık oranı %53,92 olarak belirlenmiştir (p<0.01). Apoptotik hücre oranları, MDA-MB-231 ve MCF-10A hücrelerinde 3 μM NCB-0846 inkübasyon için sırasıyla %60,5 ve % 39,33 olarak tespit edilmiştir. MDA-MB-231 hücrelerinde NCB-0846'nın artan konsantrasyonuna bağlı olarak G2/M evresinde hücre tutulmasına neden olduğu belirlendi (p<0.01). Ayrıca morfolojik olarak, MDA-MB-231 hücrelerinde DNA fragmentasyonu, kromatin yoğunlaşması ve hücre büzülmesi gözlemlendi. RT-PCR analizinde ise MDA-MB-231 hücrelerinde CTNNB1 ekspresyon seviyesi azalırken, MCF-10A hücrelerinde anlamlı bir şekilde arttığı tespit edilmiştir. SONUÇ: NCB-0846'nın, MDA-MB-231 hücrelerinde hücre canlılığını inhibe ederken, apoptozu indüklediği gösterildi. Sonuçlarımız, NCB-0846'nın kanser tedavisi için uygun bir aday olabileceğini, ancak moleküler düzeyde etki mekanizmalarını daha iyi anlamak için daha ileri in vitro ve in vivo çalışmaların gerekli olduğunu göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Triple negatif meme kanseri, Wnt/β-katenin, TNIK, NCB-0846

Beta kateninMeme hastalıklarıMeme neoplazmları+3
Ahmet Tarık Harmantepe
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid nodüllerinde ve malignitelerinde miRNA ekspresyon düzeylerindeki değişimlerin tümör biyolojisi ile korelasyonunun incelenmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Farklı tipteki tiroid kanserlerinde miRNA'ların potansiyel terapötik etkilerinin belirlenmesine yönelik çeşitli çalışmalar mevcuttur. Ancak Türk popülasyonuna ait değişimlerin incelendiği bir çalışmaya rastlanılmamıştır. Ayrıca, miRNA'lar ile hedefledikleri genlerin ekspresyon seviyelerinde değişimlerin analiz edildiği çalışma sayısı sınırlıdır. Bu kapsamda mevcut çalışmada, malign, benign ve önemi belirsiz atipi tiroid hastalarında miRNA seviyelerindeki değişimlerin analiz edilmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Bu çalışmada Sakarya Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi birimine 2018 Haziran-2022 Ocak tarihleri arasında başvurmuş tiroid nodülü olan 18-75 yaş aralığında toplam 63 hasta çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubu çalışması için benign nodül olan hastalar kullanıldı. Hastaların rutin takipleri sırasında rutin hemogram ve biyokimya tüplerinden kan örnekleri alındı. Hastalardan alınan kan örnekleri 1500 g'de 10 dk boyunca santrifüj edilerek serumları elde edildi. Deneyler gerçekleştirilinceye kadar örnekler -80oC'de saklandı. Örnekler ilk önce RNA izolasyonuna alındı. Daha sonra RNA'dan cDNA analizi yapıldı. Son aşamada real time PCR yapılarak miRNA 146b ve miRNA 155 seviyelerine bakıldı. BULGULAR: Yapılan çalışmamızın sonucunda toplam 63 hastanın verileri incelendi ve bu hastalardan 37'sinin patolojisi benign, 26'sının patolojisi malign olarak raporlandı. Mikro RNA düzeyleri karşılaştırıldığında benign hastalara kıyasla miRNA 146b düzeyinin malign hastalarda 8,08 kat arttığı (P<0,001); miRNA 155 düzeyinin 1,88 kat arttığı gözlendi (P<0,001). SONUÇ: Tiroid kanseri en sık tanı konulan endokrin malignitedir. Benign tiroid hastalıklarının toplumda çok sık görülmesi benign ile malign tiroid nodülü ayrımını yapmanın zorunluluğunu getirmektedir. Tiroid nodülü tanısı alan hastalara poliklinik takibinden ameliyata kadar uzayan geniş bir skalada yaklaşılmaktadır. Bu nedenle tiroid nodülü saptandıktan sonra malignite için öngörüde bulunan biyokimyasal veriler önem arz etmektedir. Çalışmamızda miRNA düzeylerinin tiroid nodüllerinin malignite potansiyellerini araştırmada önemli belirteçler olabileceği gösterilmiştir. Özellikle benign ve malign ayrımı yapılamayan nodüller için yüksek hasta sayısının olduğu ileri düzey çalışmalar bu konuda aydınlatıcı olacaktır. Anahtar Kelimeler: miRNA, tiroid kanseri, tiroid nodülü

Gen ifadesiMikro RNATiroid hastalıkları+2
Merve Yiğit
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolorektal kanserlerde apikal lenf nodunda mikrometastazın araştırılması ve sonuçlarının tümör hücrelerinde VEGF-c değerleriyle korelasyonu

GİRİŞ VE AMAÇ: Bu prospektif araştırmada kolorektal kanser tanısıyla ameliyat edilen hastaların diseke edilen apikal lenf nodlarının mikrometastaz açısından taranması ve tümör hücrelerinde VEGF değerleriyle karşılaştırılması planlanmıştır. YÖNTEM: Ocak 2021- Temmuz 2022 tarihleri arasında kolorektal kanser tanısıyla ameliyat edilen hastalar prospektif olarak incelenecektir. Bu hastaların rutin histokimyasal incelemeleri yapılması sonrasında apikal lenf nodu mikrometastaz değerlendirilmesi amacıyla pansitokeratin ile immunohistokimyasal boyama yapılacaktır. Primer tümör hücreleri de VEGF-c ile immunohistokimyasal boyama yapılacaktır. Ekspresyon düzeyleri kayıt altına alınacaktır. Apikal lenf nodu mikrometastazı ve primer tümör VEGF-c düzeyleri arasında korelasyon araştırılacaktır. BULGULAR: Kolorektal kanser nedeniyle opere edilen 112 hastanın değerlendirmesinde 8 hastada apikal lenf nodu metastazı saptanmıştır. İmmunohistokimyasal boyamada 1 hastada apikal lenf nodunda mikrometastaz saptanmıştır. Hastaların %85,7'sinin (n=96) VEGF yoğunluk skoru 3 iken %40,2'sinin (n=45) VEGF yaygınlık skoru 3'tür. Primer tümörden yapılan VEGF-c ile immunohistokimyasal boyama sonucunda lenf nodu metastazı ve apikal lenf nodu metastazı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. SONUÇ: Apikal lenf nodu değerlendirilmesinde histokimyasal çalışma ile immunohistokimyasal boyamalar arasında fark saptanmamıştır. Bu da maliyeti azaltmak için apikal lenf nodlarının histokimyasal incelenmesinin yeterli olduğunu düşündürmüştür. Primer tümör VEGF-c düzeyleri ile apikal lenf nodu metastazı arasında korelasyon saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: Apikal lenf nodu, kolorektal kanser, mikrometastaz, VEGF-c

Kolorektal neoplazmlarLenf nodlarıNeoplazm hücreleri+3
Enes Baş
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanserli hastalarda Aurora Kinaz B'nin prognostik önemi ve klinikopatolojik verilerle değerlendirilmesi

GİRİŞ VE AMAÇ: Kadınlarda meme kanseri en yaygın görülen kanser türüdür. Aurora Kinaz B meme kanseri oluşumu ve gelişiminde etkili serin/tironin kinaz ailesinden bir enzimdir. Bu çalışmada meme kanseri hastalarında Aurora Kinaz B enzim ekspresyonunu ve Luminal A, Luminal B, HER2 pozitif ve triple negatif meme kanseri subtiplerindeki düzeylerinin değişimi ve klinikopatolojik parametrelerle korelasyonunun irdelenmesi amaçlanmıştır. YÖNTEM: Aurora Kinaz B protein düzeyi 17 sağlıklı kontrol grubu, 22 Luminal A, 22 Luminal B, 22 HER2 pozitif, 22 Triple negatif meme kanserli hastadan alınan serum örneklerinde ELISA yöntemi analiz edildi. BULGULAR: Meme kanseri hastaların Aurora Kinaz B düzeyleri sağlıklı kadınların Aurora Kinaz B düzeylerinden daha yüksek bulundu (p=0,018). Luminal A ve HER2+ tümörü olan hastaların Aurora Kinaz B düzeyleri sağlıklı kadınlardan daha yüksek saptandı. (p= 0,014 ve p=0,034) Hormon reseptörü pozitifliği Aurora Kinaz B düzeyleri ile yüksek derecede ilişkili bulundu (p=0,009). HER-2 reseptör pozitifliği Aurora Kinaz B düzeyleri ile düşük derecede ilişkili bulundu (p=0,067). SONUÇ: Aurora Kinaz B enziminin meme kanseri hastalarında sağlıklı kadınlara göre yüksek olduğu çalışmamızda gösterilmiştir. Luminal A ve HER2+ meme kanserlerindeki artmış Aurora Kinaz B seviyesi saptanmıştır. Aurora Kinaz B enziminin artmış etkinliğinin moleküler subtipler ile ilişkisini ortaya konulması meme kanserine yönelik yeni tedavi stratejileri geliştirilmesine katkıda bulunacaktır. Anahtar Sözcükler: Aurora kinase B, meme kanseri, moleküler subtipler

Uğur Can Dülger
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Canlı vericili böbrek naklinde donör nefrektomi yapılan olgularda böbrek disfonksiyonunu etkileyen parametreler

GİRİŞ VE AMAÇ: Böbrek transplantasyonu son dönem böbrek yetmezliği olan hastalarda renal replasman tedavileri arasında hasta sağkalımı, maliyet-etkinlik ve yan etki açısından en etkili tedavi olarak kabul edilir. Kadavra bağışının istenen seviyede olmaması, diyaliz hastalarının artışına neden olmuştur. Bu durum, canlı donörlerden alınan böbreklerle yapılan nakil işlemlerinin önemini daha da artırmıştır. Çalışmamızda donör nefrektomi yapılan hastalar ve bir yıllık sonuçları incelenerek böbrek disfonksiyonunu etkileyen parametreleri ortaya koyabilmek amaçlanmıştır. YÖNTEM: Çalışma retrospektif şekilde 2019-2023 tarihleri arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Böbrek Nakil Merkezinde böbrek transplantasyonu amacıyla donör nefrektomi ameliyatı yapılan 110 verici ile tasarlandı. Hastane veri tabanı ve verici kontrol muayenelerinden elde edilen bilgiler kullanıldı. Bu bilgiler kaydedilerek istatiksel analiz yapıldı. BULGULAR: Böbrek vericilerinin operasyondan önceki ve operasyondan bir yıl sonraki kreatinin değerleri karşılaştırıldığında kadın ve erkek donörlerin kreatinin değerlerindeki değişime bakıldığında, bu değişim erkeklerde istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde daha fazladır (p=0,016). Operasyon öncesi kreatinin değerleri kontrol altına alınarak yaş gruplarına göre kreatinin değerlerindeki değişime bakıldığında ise 50 yaş ve üstündeki donörlerin kreatinin değerlerindeki değişim istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde daha fazladır (p=0,006). Operasyon öncesi ürik asit değerleri kontrol altına alınarak yaş gruplarına göre ürik asit değerlerindeki değişime bakıldığında 50 yaş ve üstündeki donörlerin ürik asit değerlerindeki değişim istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde daha fazladır (p=0,015). Operasyon öncesi kreatinin klirensi (24 saatlik) değerleri kontrol altına alınarak BKİ' deki değişime bakıldığında, gruplar arasındaki bu değişim istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0,037). Fark normal kiloda ve obez olanlar arasındadır (p=0,047). SONUÇ: Böbrek bağışından sonra bağışçıda böbrek disfonksiyonu gelişmekte olup, kronik böbrek hastalığına gidiş açısından bir takım risk faktörleri belirlenmiştir. Çalışmamız bağışçının kronik böbrek hastalığı riskini en alt seviyeye indirmek için parametreler belirlememek, değiştirilebilir faktörleri değiştirdikten sonra bağış yapılması ya da değiştirilemeyecek risk faktörleri mevcut ise bağışçının gözden geçirilmesine katkıda bulunmaktadır. Anahtar Sözcükler: Böbrek nakli, donör nefrektomi, böbrek disfonksiyonu

İbrahim Furkan Küçük
Sakarya University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

ERCP işlemi sırasında karşılaşılan ektopik yerleşimli papillaların işlem sonuçlarının normal yerleşimli papillaların işlem sonuçlarıyla karşılaştırılması

Endoskopik retrograt kolanjiopankreatografi (ERCP) işlemi, yan görüşlü bir endoskop aracılığı ile papilla Vateri'nin kanüle edilmesi; kontrast madde verilerek safra yolları ile pankreas kanalının radyolojik olarak görüntülenmesi ve bu yolla terapötik müdahale ile safra yolları ve pankreas hastalıklarının tedavi edilebilmesidir. Ampula Vateri duodenum ikinci kıtasının posteromedial duvarında yer alır. Koledok ise inen kıtanın medial duvarı boyunca aşağı yönde seyrederek buraya açılır. Ancak literatürde koledoğun duodenum 3. veya 4. parçasına veya daha proksimale mideye, pilora veya bulbusa ektopik açılımı bildirilmiştir. Ektopik papillası olan olguların ERCP işleminde papillanın kısa pozisyonda iken duodenoskopa çok uzak kalacağından kanülasyon güçtür. Bu çalışmanın amacı Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı ERCP Ünitesi'nde Ocak 2013- Aralık 2018 tarihleri arasındaki 6 yıllık dönemde ERCP işlemi yapılan 3048 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. 30 adet bulber yerleşimli ektopik papilla hastası ile 30 adet rastgele seçilmiş normal lokalizasyonlu papillası bulunan hastalar yaş, cinsiyet, işlem süresi, işlem sonrası biyokimyasal tetkikler (ALT, AST, Amilaz, GGT), kanülasyon başarısı, precut oranı, işlem sonrası pankreatit komplikasyonu görülmesi ve ihtiyaç duyulan analjezik ihtiyacı açısından karşılaştırıldı. Ektopik bulber papillası bulunan hastaların 14 tanesi kadın (% 46,6), 16 tanesi erkekti (% 53,4). Normal yerleşimli papillası bulunan hastaların 18 tanesi kadın (% 60), 12 tanesi erkekti (% 40). Ektopik bulber papillası bulunan hastalar 33 ile 90 yaş arasında olup, ortalama yaş 62,33 olarak bulundu. Normal yerleşimli papillası bulunan hastalar 32 ile 93 yaş arasında olup ortalama yaş 69,83 olarak bulundu. Ektopik bulber papillası bulunan hastaların işlem süresi 21 ile 76 dakika arasında olup ortalama süre 52,57 dakikadır. Normal yerleşimli papillası bulunan hastaların işlem süresi 35 ile 67 dakika arasında olup ortalama süre 42,67 dakikadır. Normal ve ektopik bulber papillası bulunan hastaların işlem sonrası biyokimyasal parametreleri incelendiğinde AST, ALT, GGT değeri olağan saptandı. Amilaz değeri, pankreatit gelişim sayısı ve NSAİ ihtiyacı ektopik bulber papillası olan hastalarda daha yüksek saptandı. Ektopik bulber papillası bulunan hastaların 25 tanesinde kanülasyon işleminde koledok başarılı bir şekilde kanüle edilmiştir. 5 tane hastada koledok kanülasyonu gerçekleştirilememiştir. Normal yerleşimli papillası olan hastaların 27 tanesinde koledok kanüle edilebilmiş olup 3 tanesinde koledok kanülasyonu gerçekleştirilememiştir. Ektopik papillası bulunan hastaların koledok kanülasyonu sağlananlardan 10 tanesinde koledok kanülasyonu için pre-cut tekniği kullanılmıştır. Normal yerleşimli papillası bulunan hastaların koledok kanülasyonu sağlananlardan 4 tanesinde pre-cut tekniği kullanılmıştır. Bu çalışma işlem sonrası biyokimyasal parametrelerin kullanılması, işlem süresinin ve komplikasyon ile ilişkili parametrelerin değerlendirilmesi açısından öncü bir çalışma özelliği göstermektedir. Sonuç olarak ektopik papilla gibi nadir görülen ve zor kanülasyon özellikleri taşıyan bir papillayı tanımanın; ERCP işlem başarısını ve komplikasyon riskini doğrudan etkilediği birçok çalışmada görülmektedir. Dolayısıyla normal anatomik bölgesinde papilla olmadığında ektopik biliyer drenajın alternatif bir yerde olabileceği akılda tutulmalıdır. Ektopik papillaya müdahalede pankreatitin de içinde bulunduğu birçok komplikasyon riski vardır. Ektopik papillası bulunan hastalarda endoskopik sfinkterotominin ve pre-cut'ın başarılı bir şekilde kullanıldığını gösteren, yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.

EndoskopiEndoskopi-sindirim sistemiKolanjiyopankreatografi-endoskopik retrograd+2
Emre Ballı
Afyonkarahisar Health Sciences University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer hiperparatiroidi nedeniyle cerrahi uygulanan hastalarda preoperatif tanı yöntemlerinin postoperatif hipokalsemi üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Primer hiperparatiroidizm (PHPT), normal veya ektopik yerleşimli bir veya daha fazla paratiroid (PT) bezinin otonomi kazanması sonucu, parathormonun (PTH) aşırı salınması ile karakterize bir hastalıktır. En sık 50-60 yaş arasında görülürken, kadınlarda erkeklerden 2-3 kat daha fazla görülmektedir. PHPT olgularının %80'ninden soliter adenom sorunludur. Küratif tedavi şekli cerrahidir. Cerrahi sonrası gelişebilecek komplikasyonlardan biri hipokalsemidir. Hipokalseminin uzamış ve tedaviye dirençli olduğu klinik tabloya ise aç kemik sendromu denilmektedir. Ocak 2012-Kasım 2020 tarihleri arasında başvuran ve primer hiperparatiroidi tanısı alıp paratiroidektomi uygulanan hastalar retrospektif olarak tarandı. Çalışma kapsamında 112 hastanın verileri kullanıldı.AKS gelişen hastalar Grup 1, AKS gelişmeyen hastalar Grup 2 olarak ayrıldı. Gruplar arasında preop ve postop dönemde kayıt altına alınan değerler arasındaki ilişki karşılaştırıldı.Çalışmaya dahil edilen hastaların 28'i (%25) erkek, 84'ü (%75) kadındı. Katılımcı kadınların 15'inde (%62.5) postop AKS görülürken, erkeklerde bu sayı 9'du (%37.5). Çalışmaya katılıp AKS gelişen hastaların ortanca (medyan) yaşı 59.5'di (23-83). Preop Ca+2değeri için 11.37 mg/dL kesim noktası olup, preop Ca+2değeri AKS gelişimini öngörme açısından %83 duyarlılık ve %58 özgüllük ile anlamlıdır. Perop PTH değeri için 26.83 pg/ml kesim noktası olup, perop PTH değeri AKS gelişimini öngörme açısından %79 duyarlılık ve %81 özgüllük ile anlamlıdır. Preoperatif dönemde ölçülen serum Ca+2düzeyi ile postoperatif 1. gün ölçülen serum Ca+2düzeyinin değişim oranınınAKS ile ilişkisine bakıldığında Ca+2düşme % değeri için %25.87 kesim noktasıdır.Ca+2düşme % değeri AKS gelişimini öngörme açısından anlamlıdır. Preoperatif dönemde ölçülen kan PTH düzeyi ile peroperatif ölçülen kan PTH düzeyinin değişim oranınınAKS ile ilişkisine bakıldığında PTH düşme % değeri için %87.71 kesim noktasıdır.PTH düşme % değeri AKS gelişimini öngörme açısından anlamlıdır.Sonuç olarak paratiroidektomi yaptığımız hastanın 50 yaşın üzerinde olması, kadın cinsiyette olması, patolojik paratiroid bezinin büyük olması (>21 mm) AKS gelişimi açısından bağımsız risk faktörleridir.Yine preoperatif ve post operatif dönemde ölçülen biyokimyasal parametrelerden; preop ölçülen Ca+2 değeri, perop ölçülen PTH değeri, perop ölçülen PTH değerinin preop ölçülen PTH değerine göre değişim oranı ve postop 1. Gün ölçülen Ca+2 değerinin preop ölçülen Ca+2 değerine göre değişim oranının, AKS gelişimini öngörmede kullanılabilecek parametreler olabileceğini düşünmekteyiz. AKS riskinin biyokimyasal olarak belirlenebilmesi için daha geniş sayıda hasta gruplarının dahil edildiği çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz.

Aç kemik sendromuHiperparatiroidizmHipokalsemi+5
Fatih Gürsoy
Afyonkarahisar Health Sciences University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Son 5 yılda morbid obezite sebepli sleeve gastrektomi yapılan hastaların post operatif erken dönem sonuçlarının karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Obezite dünya ekonomisi üzerinde ciddi yük oluşturan önemli bir halk sağlığı sorunudur. Obeziteye karşı mücadele de hiçbir konservatif yöntem cerrahi müdahale kadar etkinlik gösterememektedir. Günümüzde laparaskopik sleeve gastrektominin en sık kullanılması beraberinde getirdiği komplikasyonların önemini de arttırmaktadır. Stapler hattından kaçak gelişmesi, kanama ve pulmoner tromboemboli/ pulmoner emboli en ciddi erken dönem komplikasyonlar olarak görülmektedir. Biz bu çalışmamızda LSG ameliyatı sonrası erken dönemde ortaya çıkan komplikasyon oranlarımızın literatürdeki çalışmalarla uyumu ile birlikte hastanın demografik verileri, ameliyatta kullandığımız stapler sayısı ve fibrin yapıştırıcının komplikasyonlarla ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Genel Cerrahi Kliniği'nde 1 Ocak 2017 ile 1 Mart 2022 tarihleri arasında LSG yapılan 335 hasta retrospektif olarak çalışmamıza dahil edilmiştir. Hastalardan ayrıntılı anamnez alınarak fizik muayeneleri ile birlikte cerrahi öncesi hazırlıkları yapılmıştır. Standart LSG tekniği yapılan tüm hastaların 311 (%92,8)'inde fibrin yapıştırıcı kullanılmıştır. 317 (%94,6) hastaya 5 tane stapler, 18 (%5,4) hastaya 6 tane stapler kullanılmıştır. Postoperatif dönemde 1. aya kadar oluşan komplikasyonlar kayıt altına alınmıştır. Araştırma kapsamında elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 26.0 paket programında analiz edildi. Bulgular: Araştırmaya yaşları 18 ile 72 arasında değişen, 67'si erkek 268'i kadın hasta olmak üzere 335 hasta dahil edildi. Cerrahi sonrası %2,4 oranında kaçak, %0,6 oranında kanama, %0,6 oranında pulmoner tromboemboli görüldü. Hastalarda kullanılan fibrin yapıştırıcı ve stapler sayısı kaçak açısından istatistiksel olarak anlamlı değildi. Fibrin yapıştırıcı kullanılmayan hastalarda fibrin yapıştırıcı kullanılan hastalara göre istatiksel olarak anlamlı bir şekilde kanama daha yüksekti. (p=0,018). Sonuç: Cerrahi sonrası kaçak, kanama ve pulmoner tromboemboli komplikasyon oranlarımızın literatür çalışmalarıyla uyumlu olduğu görüldü. Kullandığımız fibrin yapıştırıcının kaçak önleme konusundaki etkinliği tartışmalı olmakla birlikte kanama üzerine etkisi yüksek görülmüştür. LSG yapılan hastalarda fibrin yapıştırıcının stapler hattından kanamayı etkili bir şekilde önlemesi açısından kullanılabileceği düşüncesindeyiz. Anahtar Kelimeler: Fibrin yapıştırıcı, Kaçak, Kanama

FibrinFibrin doku yapıştırıcılarıGastrektomi+6
İhsan Tümkaya
Afyonkarahisar Health Sciences University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sedasyon ile yapılan ercp işlemlerinin ve genel anestezi ile yapılan ercp işlemlerinin karşılaştırılması

Bu çalışmada Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı ERCP Ünitesi'nde Ocak 2016 - Aralık 2018 tarihleri arasındaki 3 yıllık dönemde ERCP işlemi yapılan 2425 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Bu hastalardan sedasyon ile yapılan ERCP işlemine 500 hasta dahil edilirken genel anestezi ile yapılan ERCP işlemine de 500 hasta dahil edildi. Genel anesteziyle yapılan ERCP işlemleri ve sedasyon ile yapılan ERCP işlemlerinin hastalardaki güvenlik ve etkinliğinin çeşitli parametrelerle karşılaştırılması amaçlandı.Hastane otomasyon sisteminden toplamda 1000 hastaya ait dosyalar bulunarak hastaların işlem yapıldıkları zamandaki yaşları, cinsiyetleri, ERCP raporları, laboratuvar bulguları ve epikrizleri retrospektif olarak incelendi. Araştırmaya 18 yaş altı, 90 yaş üstü hastalar çalışma dışında bırakıldı. Tüm işlemler aynı genel cerrahi uzmanı tarafından gerçekleştirildi. Farklı uzman tarafından gerçekleştirilen işlemler, yetersiz veriler, anestezi tipi tespit edilememiş hastalar, aynı yatış sırasında tekrarlayan ERCP işlemleri, gebe hastalar ve sedasyon ile ERCP işlemine başlanılıp işlem sırasında genel anesteziye geçilen hastalar çalışma dışı bırakıldı. Bulantı ve kusma, anafilaksi veya alerjik reaksiyon, kardiyovasküler kollaps, kardiyak arrest, 1 dakika uzamış hipotansiyon, bronkospazm, anestezi altında desatürasyon, postoperatif desatürasyon, diş hasarı ve anestezi komplikasyonlarının yanı sıra pankreatit, kanama, perforasyon ve diğer cerrahi komplikasyonlar da kaydedildi.Bu çalışmada başarılı kanülasyon oranı %97,8 iken precut oranı % 4,7 olarak bulundu. Çalışmamızda toplam mortalite oranı ise %2,4 olarak bulundu ve 121 (%12,1) hastada ise kanama, pankreatit ve akut böbrek yetmezliği gibi en az bir tür komplikasyon gözlendi. Pankreatit komplikasyonu 99 vakada (%9,9) görülmüş olup en sık gözlemlenen komplikasyon oldu. ERCP işleminin sedasyonla yapılmış olduğu 500 hastanın 47'sinde (%9,4) kanama, pankreatit ve akut böbrek yetmezliği gibi en az bir tür komplikasyon gözlendi. Bu 47 hastanın tamamında yalnızca bir komplikasyon görüldü. Aynı zamanda 453 (%90,6) hastada kanama, pankreatit ve akut böbrek yetmezliği gibi koplikasyonlardan hiçbiri görülmedi. Başarılı kanülasyon oranının sedasyon grubunda % 2,4 ile genel anestezi grubuna göre daha yüksek olduğu görüldü. Her iki grupta mortalite oranı karşılaştırıldığında genel anestezi grubunda daha yüksek bulundu. Sedasyon grubunda precut oranının genel anestezi grubuna göre daha yüksek olduğu saptandı. Genel anestezi grubunda akut böbrek yetmezliği oranının sedasyon grubuna göre daha yüksek olduğu saptandı. ERCP'de daha yüksek kanülasyon oranları elde edebilmek ve işlem sonrası komplikasyon oranlarını düşürebilmek için bu işlemin deneyimli merkezlerde yapılması gerekir. Anahtar Kelimeler: Endoskopi, Endoskopik retrograt kolanjio pankreatografi (ERCP), Sedasyon, Genel anestezi, Pankreatit

Abdullah Karakaya
Afyonkarahisar Health Sciences University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnguinal herninin cerrahi tedavisinde laparoskopik cerrahi açık cerrahiye üstün müdür?

​Amaç: İnguinal herni, dünyada en yaygın karşılaşılan genel cerrahi patolojilerinden biridir. İnguinal herniler toplumun %3,8'inde görülmesine rağmen ideal onarım yöntemi hala tartışılmaktadır. Bu araştırmada inguinal herni onarımında kullanılan Lichtenstein prosedürü ile TAPP yönteminin operasyon süreleri, hastanede yatış süreleri, maliyet ve ağrı, seroma, nüks gibi komplikasyonları değerlendirilip genel cerrahlar için güncel verilere dayalı öneriler sunulması amaçlanmaktadır. ​ Materyal ve Metod: Bu çalışmada Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda Ocak 2020 - Aralık 2022 tarihleri arasındaki 3 yıllık dönemde inguinal herni nedeniyle opere edilen 434 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Nüks inguinal herni, irredükte skrotal herni, femoral herni veya acil cerrahi gerektiren inkarsere herni hastaları çalışmadan hariç tutuldu. Bu kısıtlamalar sonucunda çalışmaya dahil edilen toplam hasta sayısı 353'tü. ​Bulgular: Hastalardan 233'ü laparoskopik TAPP yöntemi ile, 120'si ise açık Lichtenstein yöntemi ile opere oldu. Çalışmaya dahil edilen 353 hastanın 322 (%91,2)'si erkek, 31 (%8,7)'i kadındı ve yaş aralığı 18-88/yıl olup, ortalama yaş 55,01±16,1/yıl olarak tespit edildi. Laparoskopik cerrahi grubunun (52,9), açık cerrahidekilere (59,2) göre daha genç olduğu bulundu. Çalışmamızdaki 353 inguinal herni hastasının, 152'sinin sağ, 120'sinin sol ve 81'inin bilateral fıtığı mevcut idi. Bununla birlikte, laparoskopik cerrahi uygulanan vakalarda bilateral olma oranı, açık cerrahiye göre yaklaşık 4 kat fazla olarak bulundu. İki grup arasında hastanede kalış süresi, maliyet ve ameliyat sonrası hissizlik parametreleri değerlendirildiğinde, istatiksel anlamlı fark bulundu (p<0,001). Değerlendirmeye alınan diğer parametreler olan; hematom, seroma, kronik ağrı, şişlik, skrotal ödem, yara yeri enfeksiyonu, idrar retansiyonu ve nüks açısından her iki grup arasında, istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. ​Sonuç: Çalışmamızdaki bulgular ve güncel literatür incelendiğinde, laparoskopik onarımın, Lichtenstein prosedürü ile karşılaştırıldığında en az açık onarım kadar etkili ve güvenli olduğu görüldü. TAPP yönteminin açık cerrahiye kıyasla daha kısa hastane yatış süresi ve erken dönemde işe dönüş sağlaması, minimal invaziv olması, postoperatif daha az ağrı oranlarının görülmesi, kontralateral kasığın değerlendirilmesine ve tespit edilirse okült bir fıtığın onarılmasına olanak tanıması gibi avantajlarının bulunması sebebiyle inguinal herni onarımlarında gelecekte öncelikli tercih edilecek tedavi seçeneği olacağını düşünmekteyiz. ​Anahtar Kelimeler: İnguinal herni, Kasık Fıtığı, Lichtenstein onarımı, Transabdominal preperitoneal (TAPP) onarım, Nüks

Cerrahi işlemler-operatifCerrahi tedaviHerni-inguinal+2
Metehan Aydın
Afyonkarahisar Health Sciences University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda deneysel ince barsak iskemi-reperfüzyon modelinde iloprost ve n-asetilsistein'in beraber kullanımının iskemi-reperfüzyon hasarı ve thiol/disülfit dengesi üzerine etkisinin araştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Barsak arteriyel kan akımının kısmen veya tamamen tıkanması sonrası intestinal iskemi; kan akımının yeniden sağlanması ile reperfüzyon hasarı ortaya çıkmaktadır. İntestinal İskemi Reperfüzyon (İİR) hasarı çoklu organ yetmezliğine ve ölüme neden olabilir. Bu çalışmanın amacı İİR hasarına İloprost (İL) ve N- asetilsistein'in (NAC) etkisini araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Ağırlıkları 200-300 g arasında değişen 30 adet Sprague Dowley rat her birinde 6'şar denek olacak şekilde 5 gruba ayrıldı. Ketamin ksilazin verilerek supin pozisyonda batın traşı yapılıp povidon iyodür ile boyanan ratlara median insizyon yapılarak ile batına girildi. Sham grubuna herhangi bir cerrahi işlem yapılmadan sadece barsak örnekleri ve kan alındı. İİR grubunda KMA diseke edilip klemp yardımıyla barsak iskemisi yapıldı. Cilt cilt stapleri ile kapatıldı. 45 dakikalık iskemi süresi tamamlanınca batın açıldı. KMA deklempe edilerek ince barsak 120 dakıka reperfuzyona bırakmak üzere cilt cilt stapleri ile kapatıldı. 120 dakika tamamlandıktan sonra batın tekrar açılarak hayvanlar sakrifiye edilip barsak örnekleri ve kan alındı.İİR+ İL grubunda reperfüzyondan yarım saat önce 2mcg/kg İloprost İ.P verilerek aynı işlemler uygulandı. İİR+NAC grubunda N-Asetilsistein reperfüzyondan yarım saat önce 300 mg/kg İ.P olarak verilip aynı işlemler yapıldı.İİR+NAC+İL grubunda ise yine reperfüzyondan yarım saat önce 2mcg/kg İloprost İ.P ve N-Asetilsistein 300 mg/kg İ.P verilerek aynı işlemler uygulandı reperfüzyon tamamlandıktan sonra diğer gruplardaki gibi hayvanlar sakrifiye edilerek barsak ve kan örnekleri alındı. BULGULAR: İİR+NAC grubunun Chiu Skoru ortalaması İİR grubuna ve İİR+İL grubuna göre daha düşük bulundu, ancak bu gruplar arasında istatiksel anlamlı farklılık saptanmadı(p>0.05). Sham grubu skorlarının İİR, İİR+İL, İİR+NAC, İİR+NAC+İL skorlarına göre belirgin düşük ve istatiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi. NAC, İL ve ikisinin birlikte verildiği gruplarda Redükte Tiyol, NT/TT oranlarının İİR grubuna göre artmış olarak ve Okside Tiyol, Disülfit/TT ve Disülfit/NT oranlarının İİR gruplarına göre azalmış olarak bulundu (p<0,05). İlaç verilen gruplar birbirleriyle karşılaştırıldıgında NAC verilen grubun sonuçlarının İİR+İL ve İİR+İL+NAC gruplarına göre daha yüksek Redükte Tiyol, NT/TT oranları daha düşük Okside Tiyol, Disülfit/TT ve Disülfit/NT oranları bulundu ancak bu oranlar arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). SONUÇ: İİR hasarı modelinde İloprost ve N- Asetilsistein'in birlikte kullanımının tek başına N-Asetilsistein kullanımından üstün olmadığı bulunmuştur. Çalışmamızın İİR hasarında Tiyol-Disülfit hemostazı parametrelerinin antioksidan mekanizmayla ilgili belirteç olarak kullanılabileceğini ve sonuçlarımızın yeni çalışmalara katkıda bulunacağını düşünmekteyiz.

Bağırsak-inceDisülfitlerN-asetilsistein+7
Yasin Alper Yıldız
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Verapamil ve sodyum sitrat'ın postoperatif peritoneal adezyon oluşumu üzerine önleyici etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Peritoneal kavite fizyolojisi, peritoneal iyileşme mekanizması konusunda bilgilerimizin giderek artmasına karşın postoperatif adezyonlar farklı disiplinlerden cerrahlar için sorun olmaya devam etmektedir. Postmortem olarak 298 olguda yapılmış bir çalışmada, daha önce karın içi cerrahi girişim yapılmış olguların %67' sinde, birden fazla operasyon geçirilmiş ise %93' ünde adezyona rastlandığı bildirilmiştir. Karın içi adezyonlar, ağrı, intestinal obstrüksiyon ve infertilite nedeni olarak, major karın cerrahisi gerektirmeleri ve hospitalizasyon süresini uzatabilmeleri gibi nedenlerle postoperatif morbidite ve maliyet artışına yol açabilirler. Literatür incelendiğinde adezyon önlenmesi ile ilgili birçok deneysel, klinik çalışmalar ve teorik raporların yüzyılın başından beri yayınlanmakta olduğu görülmektedir. Güncel literatürde adezyon önlenmesiyle ilgili farklı ajanlarla yapılan çalışmalar çok fazla olmasına karşın karın içi adezyonlar halen standart bir tedavi yaklaşımı bulunmamaktadır. Daha önce ayrı ayrı yapılan çalışmalarda sodyum sitratın fibrin birikiminin engelleyerek adezyon oluşumunu azalttığı ve kalsiyum kanal blokerleri, kalsiyumun yaralanmaya inflamatuar yanıtta önemli bir komponent olduğu düşüncesinden hareketle hayvan modellerinde kullanılmış ve adezyon azaltıcı etkisi olduğu bildirilmiştir. Bu çalışmanın amacı daha önceden tek başlarına adezyon azaltıcı etkisi olduğu bildirilen kalsiyum kanal blokörü (verapamil) ve sodyum sitratın beraber adezyon önlemedeki etkisinin incelenmesidir. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya 30 rat dahil edildi. Çekumda abrazyon ile adezyon modeli oluşturuldu (scraping model). Sham grubu (n=6): laparatomi, A Grubu; kontrol grubu (abrazyon) (n=6): laparatomi + çekal abrazyon, B Grubu; sadece verapamil grubu (n=6): laparatomi + çekal abrazyon+ verapamil, C Grubu; sadece sodyum sitrat grubu (n=6): laparatomi + çekal abrazyon + sodyum sitrat, D Grubu; ikili tedavi (n=6): laparatomi + çekal abrazyon +verapamil + sodyum sitrat olmak üzere beş grup oluşturuldu. Laparatomi ve çekal abrazyon sonrası karın içi boşluğu kaplayacak kadar intraperitoneal olarak 10 ml verapamil (diltiazem hydrochloridum), 10 ml/kg saline içinde; sodyum sitrat 1 ml/kg dozda ve ikili tedavide verapamil+ sodyum sitrat aynı dozlarda bir defa uygulanıp 10 dakika bekletildikten sonra aspire edilerek batın kapatıldı. 7 gün sonra re-laparatomi ile karın açıldı. Makroskopik adezyon izlenen alanlardan rezeksiyon yapıldı ve alınan materyaller ışık mikroskopunda incelendi. Histomorfolojik incelemede fibrozis derecesi ve inflamasyon yoğunluğu değerlendirildi. Fibrozis derecesi kollajen liflerin ve fibroblastların miktarına göre belirlendi. İnflamasyon yoğunluğu ise lenfosit, plazma hücresi, eozinofil ve nötrofil miktarına göre değerlendirildi. Değerlendirmeyi metoddan ve gruplardan haberdar olmayan bir patolog yaptı (kör değerlendirme). Histopatolojik Fibrozis Sınıflaması İnflamasyon Sınıflaması Grade-0: Fibrozis yok Grade-0: İnflamasyon yok Grade-1: Hafif fibrozis Grade-1: Hafif inflamasyon Grade-2: Orta fibrozis Grade-2: Orta inflamasyon Grade-3: Ağır fibrozis Grade-3: Şiddetli inflamasyon BULGULAR: Çalışma gruplarına göre adezyon gelişimi yönünden istatistiksel olarak anlamlı fark olup (p=0,003), söz konusu farka neden olan durum A grubuna göre sırasıyla; B ve D gruplarında adezyon gelişimine daha nadir rastlanılmış olması idi (p=0,015 ve p=0,015). Grup A'ya göre Grup C' de de adezyon görülme oranı daha düşük olmasına rağmen söz konusu fark istatistiksel olarak önemli bulunmadı (p=0,061). Grup B ile C arasında ve Grup C ile D arasında ise istatistiksel olarak anlamlı fark görülmedi (p>0,999). SONUÇ: Verapamil, postoperatif intraperitoneal adezyon oluşumunu anlamlı olarak önlemektedir. Benzer etki sodyum sitrat ile de sağlanmaktadır. Verapamilin, sodyum sitratla birlikte kullanımı sinerjistik etki oluşturmamaktadır.

AdezyonlarPeritonPostoperatif dönem+3
Ali Muhtaroğlu
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rektum kanserinde minimal invaziv cerrahi ile açık cerrahinin onkolojik, anorektal, üriner ve seksüel disfonksiyon sonuçlarının karşılaştırılması

Amaç: Çalışmanın amacı açık cerrahide uygulanan TME/PME prensiplerinin minimal invaziv cerrahi ile yeterince uygulanabilirliliğini sorgulamaktır. Bu amaçla küratif cerrahi rezeksiyon yapılan rektum kanserli hastalarda açık cerrahi ile minimal invaziv cerrahi (robotik ve laparoskopik) yapılan hastaların cerrahi ve onkolojik sonuçlarını ayrıca postoperatif hayat kalitesi, anal inkontinans, rektal, üriner ve seksüel disfonksiyonlarını karşılaştırdık. Hastalar ve Yöntem: Çalışmaya, Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği'nde Ocak 2015 -2020 tarihleri arasında rektum kanseri nedeniyle ameliyat edilen 223 hasta dahil edildi. Hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastalar açık cerrahi, laparoskopik cerrahi ve robotik cerrahi olarak 3 gruba ayrıldı. Gruplar demografik olarak (yaş, cinsiyet, ek hastalık ve birden fazla ek hastalık, ASA risk skoru), preoperatif metastaz varlığı ve metastazların organlara göre dağılımı, neoadjuvan tedavi uygulanması, neoadjuvan tedavinin tipi ve neoadjuvan tedaviye yanıt, tümörün yerleşim yeri (üst, orta, alt rektum) ve yerleşim yerine göre yapılan ameliyat tipleri (LAR ve APR, Hartmann prosedürü ve diverting stoma), minimal invaziv cerrahide konversiyon oranı ve nedenleri, gruplara göre ameliyat süresi, karaciğer rezeksiyonu, RF ablasyon ve intraoperatif kan transfüzyonu, postoperatif dönem hastanede yatış süresi komplikasyonlar ve hastane mortalitesi, gruplara göre mezorektal eksizyonun tamlığı, distal cerrahi sınır pozitifliği ve radial cerrahi sınır pozitifliği, gruplara göre spesimenin uzunluğu, TNM evresi, çıkarılan lenf nodu sayısı ve çıkarılan metastatik lenf nodu sayısı, gruplara göre postoperatif lokal nüks, uzak metastaz, hastalıksız sağkalım ve overall sağkalım açısından karşılaştırıldı. Covid 19 pandemisi dolayısıyla toplamda 56 hasta çağırılabildi. Çağırılabilen hasta gruplarından robotik gruptaki hasta sayısının az olması sebebiyle hastaların yaşam kalitesi, anorektal, üriner ve seksüel disfonksiyonları açık ve kapalı olmak üzere iki grupta incelenerek karşılaştırıldı SF-36 yaşam kalitesi ölçeği, IPSS skoru; Yaşam Kalitesi QoL İndeksi, ICIQ-UI SF skoru , IIEF skoru, FSFI skoru; Wexner skoru ve low anterior rezeksiyon sendromu (LARS) skorlama sistemleri kullanılarak hastaların yaşam kalitesi, anorektal, üriner ve seksüel disfonksiyonları bu anket çalışmaları ile prospektif olarak değerlendirildi ve karşılaştırıldı. Bulgular: Analiz edilen 223 hasta, rektum cerrahisi farklı ameliyat yaklaşımlar göre açık, laparoskopik ve robotik olmak üzere üç ana grupta değerlendirildi. Bu ayrıma göre hastaların 112 (%50,2)'si açık, 77 (%34,5)'si laparoskopik ve 34 (%15,3)'ü ve robotik rektum cerrahisi yapılan gruplarda yer almaktaydı. Olguların 145'i (%65) erkek ve 78'i (%35) kadın hastadan oluşmakta idi. Açık rektum cerrahisi grubundaki hastalarda herhangi bir ek hastalık olması, laparoskopik ve robotik cerrahi gruplarına göre anlamlı olarak daha fazla idi (p=0,020). Hastaların 101 (%45,3) 'i preoperatif neoadjuvan tedavi aldı. Gruplar arasında neoadjuvan tedavi alma açısından anlamlı bir farklılık yoktu (p=0,312). Hastaların 190 (%85,2) 'ına Low anterior rezeksiyon ameliyatı uygulanırken, 33(%14,8) hastaya Miles ameliyatı (Abdominoperineal rezeksiyon) yapıldı. Çalışma grubundaki hastalardan Robotik gruptaki hastaların ameliyat süresi, açık ve laparoskopik gruptan anlamlı bir şekilde daha uzundu (p<0,001). Açık grupta hastane yatış süresi, laparoskopik ve robotik gruplara göre anlamlı olarak daha uzundu (p<0,001). Komplikasyon gelişimi açısından, gruplar arasında anlamlı bir farklılık görülmedi. Açık rektum cerrahisi ile çıkartılan spesmen uzunluğu, laparoskopik ve robotik cerrahilere göre anlamlı olarak daha uzundu (p=0,001). Postoperatif takip süresi içerisinde (25 ay) açık grupta uzak metastaz gelişme oranı, diğer iki gruba göre daha yüksekti (p=0,076). Mortalite açısından gruplar arasında anlamlı bir fark yoktu (p=0,095). Gruplar arasında genel sağkalım açısından anlamlı bir farklılık yoktu (p=0,095). Hastalıksız sağkalım açık grupta istatistiksel olarak daha düşük idi (p=0,024). Açık gruptaki hastaların preoperatif dönemdeki skorlarına göre postoperatif dönemdeki fiziksel hayat kalitesi skorlarında da anlamlı bir azalma vardı (p<0,001). Fakat kapalı gruptaki hastaların preoperatif ve postoperatif dönemdeki SF-36 fiziksel hayat kalitesi skorları benzerdi (p=0,138). Hastaların postoperatif SF-36 mental hayat kalitesi skorları açısından gruplar arasında anlamlı bir farklılık tespit edilmedi (p=0,156). İdrara çıkma memnuniyet ( p=0,834), IIEF erektil fonksiyon skoru (p=0,834) ve IPSS alt üriner sistem semptom skoru, üriner inkontinans semptomlarının şiddet dağılımı açısından anlamlı bir fark saptanmadı (p=0,905). İki grup arasında preoperatif-postoperatif üriner inkontinans skorları karşılaştırmalarında (p=0,999) gruplar arasında anlamlı bir farklılık yoktu. Kadın hastalarda açık gruptaki hastaların postoperatif FSFI skorları ile kapalı gruptaki hastaların postoperatif FSFI skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktu (p=0,193). Postoperatif Wexner fekal inkontinans skoru değerlendirmesi yapılabilen 40 hastanın açık gruptaki skoru, laparoskopik gruba göre anlamlı olarak daha yüksek idi (p=0,017). Postoperatif dönemde Low anterior rezeksiyon sendromu semptomlarının şiddet derecesine göre iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p=0,113). Sonuç: Sonuç olarak çalışmada açık rektal cerrahi yapılan grupta TNM evresinin, ASA skorunun ve yandaş hastalıkların fazla olmasının, hastalıksız sağkalım süresini minimal invaziv cerrahi yapılan hasta gruplarına göre olumsuz yönde etkilemiş olabilir. Açık, laparoskopik ve robotik cerrahi grupları arasında, çıkarılan lenf nodu sayısı, mezorektal eksizyonun tamlığı, distal ve radial cerrahi sınır pozitifliği, üriner ve seksüel disfonksiyonlar açısından fark saptanmamıştır. Bu durum tüm gruplarda TME/PME tekniklerinin benzer şekilde uygulanabildiğini göstermektedir.

AnorektumCerrahiCinsel bozukluklar+7
Yeşim Akdeniz
Sakarya University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanserli hastalarda SHARP1/SHARP2 (BHLHE41/BHLHE40-DEC2/DEC1) transkripsiyon faktörlerinin ekspresyon düzeyinde değişimlerinin araştırılması ve prediktif önemi

Daha sonra doldurulacaktır.

Gen ifadesiMeme hastalıklarıMeme neoplazmları+2
Kayhan Özdemir
Sakarya University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Canlı donör böbrek nakli yapılan hastalarda sıcak iskemi ve soğuk iskemi sürelerinde etkili faktörler ve iskemi süresinin greft fonksiyonu üzerine etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışmamızda canlı donör nefrektomi uygulanan alıcılarda sıcak ve soğuk iskemi sürelerine etki eden faktörleri ortaya koyabilmek ve postoperatif dönemde greft fonksiyonu üzerine etkisinin gösterilmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma, Nisan 2019 ile Temmuz 2021 tarihleri arasında Sakarya Üniversitesi Eğitim Araştırma Hastanesi Böbrek Nakil Merkezi'nde böbrek yetmezliği nedeniyle canlı donör böbrek nakli ameliyatı yapılan 69 adet alıcı ile retrospektif olarak tasarlandı. Hastane veri tabanı ve kontrol muayenelerinde elde edilen bilgiler kullanıldı. Alıcı, verici bilgileri ve operasyon verileri kaydedilerek istatiksel analiz yapıldı. BULGULAR: Alıcıların demografik ve klinik verileri Türkiye ortalaması ile benzerdi. Arter sayısındaki artışın sıcak iskemi süresinde artışa neden olduğu gözlendi. Diğer bağımsız değişkenlerin sıcak iskemi açısından anlamlı fark yaratmadığı izlendi. Erkek cinsiyetin, arter sayısının, böbreğin sol tarafa takılmasının soğuk iskemi süresinde artışa neden olduğu gözlendi. Diğer bağımsız değişkenlerin soğuk iskemi açısından anlamlı fark yaratmadığı izlendi. Uzamış soğuk iskemi süresi olan hastalarda postoperatif 7. günde bakılan kreatinin düzeylerinin daha yüksek olduğu gözlendi. SONUÇ: Sonuç olarak canlı donör böbrek nakli yapılan hastalarda peroperatif dönemde soğuk ve sıcak iskemi sürelerinin uygun sürede tutulması ve etki eden faktörlerin bilinmesi hastanın sağ kalımı ve greft fonksiyonu açısından önemlidir. Anahtar Kelimeler: Diyaliz, Kronik Böbrek Hastalığı, Renal Transplantasyon, Sıcak İskemi, Soğuk İskemi

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliBöbrek yetmezliği-kronik+7
Mertcan Akçay
Sakarya University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kolorektal soliter ve senkron adenomatöz poliplerde metalloproteinaz 1-2-9, HIF-1 alfa, VEGF ve NGAL ekspresyon düzeylerinin farklılığının araştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ : Çalışmamızda soliter ve senkron kolorektal adenomatöz polipli hastaların kolonoskopik spesimenlerinde onkopatolojik değeri ispat edilmiş önemli bazı immünhistokimyasal boyamaların ekspresyon düzeylerinin farklılığının ortaya konması ile senkron polipli hastalardaki kanser gelişim riskinin ele alınarak yorumlanması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM : Soliter tubuler adenom ve senkron tubuler adenom (rektum kanseri ile birlikte tubuler adenoma saptanan hasta) grubu retrospektif olarak belirlenecektir. Bu hastaların Sakarya Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda daha önceden histopatolojik incelemeleri yapılmış olan poliplerine ait preparatları değerlendirmeye alınarak MMP-1,2, HIF-1 alfa, VEGF ve MMP-9, NGAL ile immunhistokimyasal boyama yapılacaktır. Her iki grup hasta için boyamalar sonucunda elde edilen materyallerde belirtilmiş olan parametreler için ekspresyon düzeyleri belirlenerek ayrı ayrı kayıt edilecek ve her iki grup arasında ekspresyon düzeylerinin istatistiksel karşılaştırması yapılacaktır. BULGULAR : İki grup spesimenleri Matriksmetalloproteinaz 1-2, HIF-1 alfa, VEGF ve MMP-9, NGAL ile immunhistokimyasal boyanma açısından karşılaştırıldıklarında VEGF ile boyanmada istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamış olup , MMP-1-2- 9, HIF-1 alfa, NGAL ile boyanmada istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. SONUÇ : Malignite gelişimi ile ilişkileri iyi bilinen NGAL, MMP1-2-9 ve HIF-1 alfa düzeylerinin senkron poliplerde yani daha önce malignite gelişmiş kolorektal mukozadan kaynaklanmış olan poliplerde daha yüksek olarak belirlenmesi bu iki polip grubunun özellikle malignite gelişim potansiyeli açısından aslında aynı olmayabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Senkron polip, Soliter polip, MMP-1,2,9, VEGF, NGAL, HİF-1 Alfa

HIF-1aKolonKolorektal neoplazmlar+6
Muhammet Burak Kamburoğlu
Sakarya University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lichtenstein herni onarımının testiküler kan akımı üzerine olan etkisi.

Ayhan Mesci
Akdeniz University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer hiperparatiroidizmde lokalizasyon yöntemleri ve tedavi

Burhan Mayir
Akdeniz University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Renal transplantasyon ile eş zamanlı yapılan nativ nefrektominin operatif ve postoperatif morbiditeye etkisi

Erhan Arı
Akdeniz University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

pilonidal sinüs hastalığı ve tedavisinde total eksizyon - primer onarım ile insizyon - küretaj tekniklerinin karşılaştırılması

Gökmen Güzel
Akdeniz University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanserli hastalarda neoadjuvan kemoterapiye yanıtın öngörülmesi ve değerlendirilmesi amacıyla bir nomogram geliştirilmesi

Amaç: Çalışma; neoadjuvan kemoterapi alan meme kanserli hastalarda bir dizi önemli klinik ve patolojik parametrenin neoadjuvan kemoterapiye yanıtı tahmin etmeye yönelik etkisini değerlendirmeyi ve tedaviye yanıtı önceden öngörmeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği'ne 2015- 2024 yılları arasında başvurmuş, neoadjuvan kematerapi tedavisi almış ve bilgilerine hastane bilgisayar veri tabanından eksiksiz olarak ulaşılabilen hastalar dahil edildi, neoadjuvan kemoterapi almayan hastalar çalışmaya dahil edilmedi ve dosyalar retrospektif olarak incelendi. Hastaların tanı anındaki yaşı, aile öyküsü, sigara kullanımı, fizik muayene bulguları, histopatoloji sonuçları (tanı, boyut, evre, reseptör durumu, grade, Ki-67, lenfovasküler invazyon durumu vb.), neoadjuvan kemoterapi tedavisi olarak aldığı rejim, neoadjuvan kemoterapi tedavisinin toplam süresi, preoperatif biyopsi tanısı ve neoadjuvan kemoterapi arasında geçen süre ve preoperatif çalışılan laboratuvar parametreleri (HGB, PLT, LYM, MONO, NEU, CRP, ALB, LDH, TOTAL PROTEİN), radyolojik verileri kaydedildi. Hastalar neoadjuvan kemoterapiye tam yanıt verenler ve vermeyenler olarak gruplandı. Elde edilen tüm veriler istatistiksel olarak karşılaştırıldı tam yanıtı ön görmek amacıyla bir nomogram oluşturuldu. Bulgular: Çalışmada, lokal ileri evre meme kanseri tanısı almış 50 hastanın demografik ve klinik özellikleri incelenmiştir. Östrojen reseptörü pozitif olan hastaların oranı %70, progesteron reseptörü pozitif olanların oranı ise %52'dir. Ortalama tümör boyutu 32,12 ± 17,67 mm'dir. Hastaların %28'i neoadjuvan kemoterapiye tam yanıt vermiştir. Östrojen reseptör negatifliği (p = 0.002) ve progesteron reseptör negatifliği (p = 0.008) olan hastaların tam yanıt oranı daha yüksek bulunmuştur. Lenfovasküler invazyon varlığı (p = 0.017) ve tümör boyutunun küçük olaması (p = 0.010) da tam yanıt üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Total protein düzeyinin yüksekliği, tam yanıt olasılığını artıran anlamlı bir faktör olarak bulunmuştur (p = 0.022). Modelin genel doğruluk oranı %85,4 olarak belirlenmiş olup, bu sonuçlar lojistik regresyon modelinin, lokal ileri evre meme kanseri hastalarının neoadjuvan kemoterapiye yanıtını tahmin etmede yüksek bir performans sergilediğini göstermektedir. Sonuç: Nomogram modelimiz, meme kanserli hastalarda neoadjuvan kemoterapiye yanıtı öngörmede yüksek doğruluk oranları ve geniş kapsamlı belirteç kullanımı ile dikkat çekmektedir. Literatürdeki eski ve yeni modellerle karşılaştırıldığında, modelimiz hem eski hem de yeni modellerdeki bulgularla uyumlu olup, kolaylıkla klinik pratikte değerli bir araç olarak kullanılabilir. Güncel modellerin genetik, görüntüleme ve gen ekspresyon profilleri gibi ek verileri kullanarak daha yüksek doğruluk oranlarına ulaştığı görülmektedir. Gelecekte, modelimizin doğruluğunu artırmak için bu tür verilerin eklenmesi ile daha iyi sonuçlar elde edileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: laboratuvar parametreleri, meme kanseri, nomogram, neoadjuvan kemoterapi

Genel cerrahiMeme kanseriNeoadjuvan tedavi
Sezer Gökçen
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanserinde serum hipoksi indüklenebilir (ınducıble) faktör-1 (HIF-1) vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) ve insülin benzeri büyüme faktörü-1 (ıgf-1)'in prognostik değeri ve önemi

Meme kanseri dünyada ve ülkemizde kadınlar arasında en sık görülen kanser olup, ülkemizde kadınlarda görülen tüm kanserlerin yaklaşık % 25`ini oluşturmaktadır. Meme kanserinin sistemik bir hastalık olarak algılanmaya başlanması ile hastalar evrelendirilmiştir ve sağkalımla ilgili prognostik faktörler önem kazanmıştır. Aksillası negatif olan hastalarda görülen nüks olguları araştırmacıları başka prognostik faktörler üzerinde çalışmaya yöneltmiştir. Bu çalışmanın amacı; meme kanseri hastalarında, Hipoksi ile İndüklenebilir Faktör-1alfa (HIF-1alfa), Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü-A (VEGF-A), Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü-C (VEGF-C), Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü-D (VEGF-D), İnsülin Büyüme Faktörü-I (IGF-I) ve İnsülin değerlerinin hastaların prognostik faktörleri ile ilişkili olup olmadığının araştırılması; ayrıca bu parametrelerin neoadjuvan kemoradyoterapiye cevabı yansıtan birer parametre sayılıp sayılamayacağının gösterilmesidir. Kliniğimizde 56 meme kanseri hastasından, neoadjuvan kemoterapi almış olan 18 hastadan neoadjuvan kemoterapiden önce, neoadjuvan kemoterapiden sonra ve ameliyattan 1 ay sonra kan örnekleri toplanırken neoadjuvan kemoterapi almamış olan diğer 38 hastadan ameliyat öncesi ve sonrası kan örnekleri toplanılmıştır. Bu hastaların serumlarında HIF-1alfa VEGF-A, VEGF-C, VEGF-D, IGF-I ve insülin değerleri ölçülmüştür. Klinikopatolojik parametreler olarak yaş, obezite, CA15-3, D vitamini düzeyi, metastatik lenf nodu, grade, evre, östrojen ve progesteron reseptörü, cErbB2 değerlendirmeye alınmıştır. Kontrol grubu olarak 30 sağlıklı kadının serum örnekleri değerlendirilmiştir. Ellialtı meme kanseri hastasında serum değerleri kontrol grubuyla ve klinikopatolojik parametrelerle karşılaştırılmıştır. HIF-1alfa ve IGF-I hastalarda daha yüksek bulunurken VEGF-D hastalarda daha düşük bulunmuştur. HIF-1alfa'nın VEGF-D ile ters korelasyon gösterdiği, VEGF-A ve VEGF-C ile pozitif korelasyon gösterdiği, insülin değerinin ise IGF-I ile ters korelasyon gösterdiği görülmüştür. Klinikopatolojik parametrelerle karşılaştırıldığında obezite haricinde diğer parametrelerle anlamlı bir korelasyon saptanmamıştır. Obez hasta grubunda HIF-1alfa VEGF-C, VEGF-D ve IGF-I değerlerinin daha düşük olduğunu saptanmıştır. Sonuç olarak HIF-1alfa VEGF-D ve IGF-I değerleri meme kanseri ile sağlıklı kadınların ayrımında kulanılabilecek bir belirteç olabilir. HIF-alfa VEGF-C, VEGF-D ve IGF-I değerleri arasındaki korelasyon bize HIF'in VEGF ve IGF-I üzerinden tümör progresyonunu etkilediğini gösterebilir. Bu alanda yapılacak çalışmaların, incelenen hasta sayılarının artması, araştırmada yöntem ve grup standardizasyonlarının sağlanması ile bu faktörlerin prognozu belirlemede de kullanılabileceği düşünülmektedir.

HIF-1aMeme neoplazmlarıNeoplazmlar+3
Kemal Gündoğdu
Sakarya University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda deneysel mezenter iskemi reperfüzyon hasarı modelinde düşük molekül ağırlıklı heparinlerin bakteriyel translokasyon üzerine etkileri

Bir dokuya gelen arteriyel kan akımının kısmen veya tamamen kesilmesiyle iskemi; kan akımının yeniden sağlanması ile reperfüzyon hasarı ortaya çıkmaktadır. İskemi ve reperfüzyon dokuda hücresel düzeyde bir takım kimyasal olayların başlamasını tetikler ve bu süreç uzakdıkça doku hasarı artar. Bu hasarlanmanın sonuçlarından biri de barsaklarda meydana gelen bozulmalarda gelişen bakteriyel translokasyondur. Çalışmamızda daha önce hiç üzerinde çalışılmayan mezenter iskemi-reperfüzyon (İ/R) sonrası oluşan bakteriyel translokasyona düşük molekül ağırlıklı heparinin etkisinin ne yönde olacağını araştırmayı amaçladık. 21 Adet Wistar Albino sıçan eşit şekilde 3 gruba ayrılmıştır: Kontrol grubu, İ/R grubu, İ/R+DMAH grubu. Kontrol grubunda sadece batın açılmış, herhangi bir işlem yapılmamıştır. İ/R grubunda SMA 45 dakika klemplendikten sonra 60 dk reperfüzyon yapılmıştır. İ/R + DMAH grubunda sıçanlara işlemden 4 saat önce 1mg/kg enoksaparin sodyum verilmiştir. SMA 45 dakika klemplendikten sonra 60 dk reperfüzyon yapılmıştır. Deney sonunda ileum örnekleri histopatolojik olarak; kan, MNL, dalak ve karaciğer örnekleri ise mikrobiyolojik olarak değerlendirilmiştir. İ/R grubunda meydana gelen ileal doku hasarının İ/R+DMAH grubunda artış gösterdiği tespit edilmiştir. İ/R+DMAH grubunda doku kültürlerinde bakteriyel translokasyon düzeylerinin İ/R grubuna göre anlamlı bir biçimde azaldığı görülmüştür (p<0.001). İntestinal İ/R oluşturulan sıçanlarda kullanılan düşük molekül ağırlıklı heparanin terminal ileumdaki doku hasarını önlemedeki etkinliğinin yeterli düzeyde olmadığı, fakat mikrobiyolojik değerlendirmeler göz önüne alındığında bakteriyel translokasyon üzerine etkisinin olumlu yönde olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Enoksaparin sodyum, intestinal iskemi-reperfüzyon, bakteriyel translokasyon

Bakteriyel translokasyonBağırsaklarEnoksaparin+7
Selçuk Köksal
Bolu Abant Izzet Baysal University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanserinde oksidatif stresin prognostik değeri ve önemi

GİRİŞ VE AMAÇ: Meme kanseri Türkiye'de ve dünyada kadınlarda görülen kanserler arasında en sık görülen kanserdir. Türkiye'de kadınlarda rastlanan tüm kanserlerin yaklaşık %25'ini oluşturur. Sistemik bir hastalık olan meme kanserinde, hastaların evrelenmesi, prognostik faktörlerin tespit edilmesi önemlidir. Aksiller lenf nodu pozitifliği en kuvvetli prognostik faktördür. Klinik olarak aksillası negatif hastalarda ise prognozu öngörebilen başka belirteçleri bulmak için çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmanın amacı; öncelikle meme kanserli hastalarda Total Anti-oksidan Seviye (TAS), Total Oksidatif Seviye (TOS) ve Oksidatif Stres İndeksi (OSİ) değerlerinin sağlıklı kadınların TAS, TOS ve OSİ düzeyleri ile karşılaştırmaktır. İkincil olarak tedavi öncesi ve tedavi sonrası TAS, TOS ve OSİ değerlerinin farklılığını ortaya koymaktır. Üçüncül amacımız; Neoadjuvan kemoterapi öncesi-sonrası ve ameliyat sonrası bu değerlerin serum seviyelerine bakarak kemoterapinin bu biyolojik faktörlerin üzerinde etkinliğini araştırmak, aynı zamanda bu faktörlerin serum seviyelerinin neoadjuvan kemoterapiye cevabı öngörmede belirteç olup olmadıklarını değerlendirmektir. Diğer bir amacımız ise klinik olarak aksillası negatif hastalarda bu belirteçlerin yüksekliğinin sentinel lenf nodu pozitifliğini öngörmede etkinliğini araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı kliniğinde opere olmuş toplam 45 meme kanseri hastasından ve sağlıklı 46 kadından kan örnekleri toplanıldı. Neoadjuvan Kemoterapi alan 11 hastada kemoterapi öncesi, preoperatif ve operasyon sonrası olmak üzere 3 defa, kemoterapi almayan hastalarda ise operasyon öncesi ve sonrası kan örnekleri alındı. Bu hastaların serumlarında TAS ve TOS değerleri ölçülerek OSİ hesaplandı. Klinikopatolojik parametreler olarak yaş, vücut kitle indeksi (VKI), obezite, CA15-3, D vitamini düzeyi, metastatik lenf nodu varlığı,tümör çapı, histolojik tip, grade, evre, östrojen ve progesteron reseptörü, cErbB2, subtipleri değerlendirmeye alınmıştır. Veriler bilgisayar ortamında IBM SPSS 21.0 programında değerlendirildi. Sonuçlarımız non homojen dağılımlı olduğundan dolayı; Mann-Whitney-U ve Kruskal-Wallis, Spearman's korelasyon testi, eşik değerinin belirlenmesinde ROC grafisinden, klinikopatolojik parametrelerin serum pozitiflikleri ile karşılaştırılması için Ki-kare testinden yararlanılmıştır. BULGULAR: Kırkbeş meme kanseri hastasının serum değerleri kontrol grubuyla ve klinikopatolojik parametrelerle karşılaştırıldı. Meme kanserli hastalarda tedavi öncesi serum TOS, OSİ değerleri sağlıklı kadınlara göre daha yüksek, TAS değerleri ise daha düşüktür. Obez hastaların TAS değerleri normal kilolu hastalara göre daha yüksek olduğu görüldü. Progesteron reseptör pozitif, lenfatik invazyon olan ve metastatik meme kanserli hastalarda TOS ve OSİ değerleri, reseptörü negatif, lenfatik invazyonu olmayan ve metastazı olmayan hastalara göre daha yüksek bulundu. Triple negatif hastamızda TOS ve OSİ değerleri diğer tiplere göre daha yüksekti. Yaş, CA 15-3, D vitamini düzeyi, klinik lenf nodu metastazı varlığı, östrojen reseptör pozitifliği, CerbB2 reseptör pozitifliği, grade, tümör boyutu, ekstrakapsüler invazyon ve vasküler invazyon ile TOS, TAS ve OSİ arasından yapılan korelasyon analizinde herhangi bir ilişkiye rastlanmamıştır. Neoadjuvan kemoterapi öncesi ve sonrası, operasyon sonrası TOS, OSİ değerlerinde anlamlı bir farklılık olmamıştır. Bununla birlikte neoadjuvan kemoterapi sonrasında ve cerrahi sonrasında TAS değerleri artmıştır. SONUÇ: Sonuç olarak meme kanserli hastalarda TOS ve OSİ değerleri sağlıklı kadınlara göre daha yüksek, TAS ise daha düşüktür. Evre 4 ve triple negatif tümörlerde TOS ve OSİ değerlerinin yüksek olması, daha agresif tümörlerde oxidatif stresin daha fazla olduğunu göstermektedir. Kemoterapi ile tümörün küçülmesi ve/veya kaybolması ve cerrahi ile tümörün ortadan kaldırılması TAS değerlerinde yükselmesini sağlamaktadır. TOS, TAS ve OSİ değerleri meme kanserli hastalar ile sağlıklı kadınların ayrımında kullanılabilecek bir belirteç olabilir. Bu alanda yapılacak yüksek völümlü çalışmalar ile birlikte meme kanserindeki prognostik belirteç olarak kullanılabilirliği ortaya konulacaktır. Anahtar Kelimeler: Meme kanseri, TAS, TOS, OSI, prognostik faktör

AntioksidanlarMeme neoplazmlarıNeoplazmlar+3
İsmail Zengin
Sakarya University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fournier gangreninde ortalama trombosit hacmi (MPV), kırmızı hücre dağılım genişliği (RDW), nötrofil lenfosit oranı (NLR) ve platelet lenfosit oranı (PLR) değerlerinin hastalık sürecindeki değişimlerinin prognozu göstermedeki etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Fournier Gangreninde prognoz tahmininde kullanılabilecek üzerinde ortak görüşe varılmış tek bir skala bulunmamaktadır. Bu çalışmada FG'li hastalarda Ortalama Trombosit Hacmi (MPV), Kırmızı Hücre Dağılım Genişliği (RDW), Nötrofil Lenfosit Oranı (NLR), Platelet Lenfosit Oranı (PLR) değerlerinin hastalık sürecindeki seyirlerinin prognoz tahmininde etkili olup olmadığını araştırması amaç- lanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği'nde Ocak 2009- Ocak 2016 tarihleri arasında Fournier Gangreni tanı- sı ile takip ve tedavileri yapılmış hastaların dosyaları retrospektif olarak değerlendirildi. Kayıtlar demografi veriler, risk faktörlerinin varlığı, başvuru anındaki klinik bulgular, enfeksiyona dahil olan alanın genişliği, yara kültüründe üreyen mikroorganizmalar, kullanılan antibiyotikler, hastanede yatış süresi, laboratuvar bulguları (MPV, RDW, NLR, PLR), Fournier's Gangrene Severity Index(FGSI) değeri, Uludağ Fournier's Gangrene Severity Index(UFGSI) değeri, cerrahi debridman sayısı, yoğun bakım takip süreci parametreleri açılarından ayrıntılı olarak incelendi. Laboratuvar parametrelerinden MPV, RDW, NLR ve PLR değerleri hastaneye yatış, tedavi süreci ve tedavi sonlanması süreçlerinde ayrı ayrı belirlendi. Bu parametrelerin bu süreçlerdeki değişimi analiz edilerek değişimlerin hastalığın seyri hakkında ve prognoz öngörüsü açısından bir fikir verip veremeyeceği araştırıldı. BULGULAR: Çalışma kapsamında %36,4'ü (n=12) kadın, %63,6'sı (n=21) erkek toplam 33 hasta değerlendirildi. Hastaların %72,7'sinde (n=24) tedavi süreci iyileş- me ile sonuçlanırken, %27,3 'ünde (n=9) mortalite ile sonuçlanmıştır. Postoperatif dönemde yoğun bakım ihtiyacı olan ve kadın cinsiyete mensup hastalarda mortalite oranları istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu belirlendi (p=0,001, p=0,044). Lojistik regresyon analizinde FG bağlı mortalite oranı kadınlarda erkeklere oranla 9,310 kat fazla olarak belirlendi. NLR değerinin tedavi süreci mortalite ile sonuçlanan olgularda giriş, tedavi esnasında ve çıkış esnasındaki değerlerinde yükseleme eğilimi olduğu belirlenirken, iyileşen olgularda istatiksel olarak anlamlı düzeyde düşme eğilimi mevcuttu (p<0,05). Lojistik regresyon analizinde FG'de NLR düzeyi 0.91'den yüksek olgularda mortalite riski 40,583 kat artmış olarak bulunmuştur. Çalışmamızdaki MPV sonuçları değerlendirildiğinde; MPV'nin başvuru anında hastalığın ciddiyeti, genişliği veya diğer prognostik tahminler için işe yaramadığı, fakat tedavi sürecindeki MPV seyrinin değerlendirilmesinin hastalığın gidişatı hakkında tahminde bulunmamıza yardımcı olabileceği sonucuna varılmıştır. Tedavi sürecinde MPV değerinin düşme eğiliminde olmasının prognozun daha iyi olacağı, yükselme eğiliminde olmasının ise prognozun kötü olacağının göstergesi olabileceğini düşünü- yoruz. RDW'nin sadece hastaların tedavi sonlanım aşamasındaki sonuçları arasında fark olduğu belirlendi. Tedavi süreci mortalite ile sonuçlanan hastalardaki son değer, iyileşen hastaların son değerlerinden istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksekti (p=0,016). Çalışmamızda PLR ile ilişkili istatistiksel olarak anlamlı karşılaştırmalar saptanmış olmasına rağmen, genel olarak değerlendirildiğinde bu parametrenin araştırılan konu üzerine belirleyici olamayacağı sonucuna varılmıştır. SONUÇ: NLR değerindeki yükselme FG'de mortalite beklentisi üzerine bağımsız bir faktör olarak gözükmektedir. MPV değerinin hastalık sürecindeki seyri ve RDW değerlerindeki değişimler ise FG'de prognoz tahmininde faydalı olmaya aday diğer parametrelerdir. Çok merkezli ve olgu sayısının daha fazla olduğu prospektif çalış- malar bu konuda yol gösterici olacaktır. Anahtar Kelimeler: Fournier Gangreni, NLR, prognoz,

Gazlı gangrenKan trombositleriLenfositler+4
Mustafa Yener Uzunoğlu
Sakarya University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda tıkanma sarılığı oluşturulan modelde karvakrol'ün karaciğer, barsak hasarı ve bakteriyel translokasyonun engellenmesi üzerine etkisi

Amaç: Tıkanma sarılığı, safra yollarındaki bir obstrüksiyona sekonder barsağa safra akımının azalması veya tamamen engellenmesi olup vücuttan safra ile uzaklaştırılan maddelerin kanda artması ile sonuçlanmaktadır. Vücutta biriken bu maddeler ise birçok sistemi etkilemekte ve patolojik değişikliklere neden olmaktadır. Karvakrolün antibakteriyel, antifungal, antioksidan, antialerjik, hepatoprotektif ve analjezik etkilerinin olduğu pek çok çalışma mevcuttur. Bu çalışmalarda karvakrolün bakteriyel translokasyonu başarı ile engellediği, morbidite ve mortalitede azalmayı sağladığı gösterilmiştir. Dimethyl sulfoxide (DMSO) ise renksiz ve sıvı halde olan bileşik önemli polar çözücüdür. Kraft hamurundan elde edilir ve dimethyl sulfite'nin bir yan ürünüdür. Dimethyl sulfite'nin oksijen ya da azot dioksitle oksidasyonu kimyasal reaksiyonlarda çözücü olarak kullanılan DMSO'yu vermektedir. Bu çalışmada ratlarda tıkanma sarılığı oluşturulmuş ve karvakrolün karaciğer ve barsak hasarı ile bakteriyel translokasyonun engellenmesi üzerine olan etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve metod: Çalışmada ağırlıkları 200-250 gr olan 36 adet Wistar Albino cinsi rat kullanılmıştır. Ratlar; kontrol grubu (grup1, n=6), kontrol+karvakrol grubu (grup2, n=6), kontrol+dimethyl sulfoxide (DMSO) grubu (grup3, n=6), tıkanma sarılığı (TS) grubu (grup4, n=6), TS+DMSO grubu (grup5, n=6) ve TS+karvakrol tedavi grubu (grup6, n=6) olarak rastgele altı eşit gruba ayrıldı. Grup 2 ve 6'daki ratlara DMSO ve karvakrol verildi. Grup 3 ve 5'teki ratlara ise sadece karvakrol 0,2 ml intraperitoneal olarak 3 gün boyunca uygulandı. Postoperatif 3. günde denekler sakrifiye edilerek kanda total antioksidan kapasite (TAS), total oksidan kapasite (TOS), oksidatif stres indeksi (OSI), aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT), gama glutamil transferaz (GGT), laktat dehidrogenaz (LDH), total protein (TP), albümin (Alb), total bilirubin (T.bil), direkt bilirubin (D.bil), alkalen fosfataz (ALP) ve malondialdehit (MDA) değerleri, kan kültürü, karaciğer, dalak, mezenterik lenf nodu (MLN) ve ileum doku kültürleri, karaciğer ile barsak histopatolojisi çalışıldı. Bulgular: TS ve TS+karvakrol grubunda kan, ileum, MLN, karaciğer ve dalak doku kültürlerindeki üremeler değerlendirildiğinde; kontrol grubuna göre anlamlı (p<0.005) artış olduğu görüldü. Karvakrolün TS oluşturulan ratlarda biyokimyasal parametreler açısından anlamlı bir istatistiksel iyileşme sağladığını saptayamadık. Karaciğer hasarını gösteren histopatolojik incelemelerde karvakrolün TS olan ratlarda karaciğer hasarı üzerine etkisinin olmadığı görüldü. Sonuç: Tıkanma sarılığının bakteriyel translokasyon ve hepatositler üzerindeki olumsuz etkileri nedeni ile karaciğer hasarı oluştuğu görülmektedir. Ucuz ve kolay temin edilebilir bir madde olan karvakrolün güçlü bir antioksidan etkiye sahip olmasına rağ gümen tıkanma sarılığı oluşturulduktan sonra bakteriyel translokasyon ile karaciğer hasarı üzerine olumlu etkisi saptanmamıştır. Ayrıca tıkanma sarılığının patolojik bulgularında da iyileşmeyi sağlayamamıştır. Biyokimyasal parametreler üzerine de anlamlı etkisi saptanamamıştır. Anahtar kelimeler: Bakteriyel translokasyon, karaciğer hasarı, karvakrol, tıkanma sarılığı

Bakteriyel translokasyonBağırsaklarHayvan deneyleri+5
Muhammet Fatih Keyif
Bolu Abant Izzet Baysal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meme kanserinin cerrahi tedavisinde meme koruyucu ve subkutan mastektomi ile birlikte rekonstrüksiyon cerrahilerinin onkolojik sonuçlarının karşılaştırılması

Amaç: Meme kanseri kadınlar için önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir. Cerrahi tedavi ile sağlanan onkolojik kür sonrasında dahi yetersiz estetik sonuçlar, hastaların hayatında olumsuz bir etki bırakabilir. Bu nedenle onkolojik tam kür sağlamanın yanında estetik olarak daha iyi sonuç veren yeni tedavi yöntemleri yakın dönemde daha sık tercih edilmektedir. Bu çalışmanın amacı meme kanserli hastalarda estetik açıdan iyi sonuçlar sunan yöntemlerden meme koruyucu cerrahi (MKC) ve subkutan mastektomi ile birlikte rekonstrüksiyon cerrahisinin (SM) onkolojik sonuçlarını karşılaştırmaktır. Yöntem: Merkezimizde Ocak 2007 ile Ocak 2021 tarihleri arasında meme kanseri nedeni ile MKC ya da SM cerrahileri uygulanan 1231 hastanın patoloji ve takip verilerine ulaşıldı. Bu hastalar ortalama 87,3 ± 49,2 ay takip edildi. Bulgular: MKC grubunun 5 ve 10 yıllık sağkalımları %93,7 ve %89,1, SM grubunun %97,1 ve %97,1 olarak görüldü. Çok değişkenli analizde; 60 yaşın üzerinde olmak (HR: 3,21 %95 CI:1,64-6,30 p=0,001) , komorbidite varlığı (HR: 1,71 %95 CI:1,18-2,50 p=0,005), neoadjuvan tedavi verilmesi (HR: 2,46 % 95 CI:1,40-4,35 p=0,002), patolojik derecenin 3 olması (HR: 2,10 %95 CI:1,11-3,95 p=0,021), nüks gelişmesi (HR: 3,90 %95 CI:1,79-8,49 p=0,001) ve metastaz gelişmesi (HR: 5,74 %95 CI:3,79-8,68 p<0,001) anlamlı genel sağkalım için anlamlı faktörler olarak görüldü. Cerrahilere göre karşılaştırıldığında ise her iki grup hastalıksız sağkalım ve genel sağkalım açısından benzerdi. Sonuç: Tek merkezli olarak yaptığımız çalışmada 1231 hastanın ortalama 87,3 aylık takip verileri gösterdi ki; SM meme koruyucu cerrahi planı olan hastalara onkolojik açıdan güvenle uygulanabilir bir cerrahidir.

CerrahiMastektomiMeme hastalıkları+6
Mücahit Ünal
Dokuz Eylül University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pelvik tümöral kitlelere multidisipliner yaklaşım

Bu çalışmanın amacı, pelvik tümör nedeni ile ameliyat edilen hastalarda, merkezimizin multidisipliner yaklaşım sonuçlarını incelemek ve bir kompleksite skoru geliştirmektir. Skorun cerrahi ve onkolojik sonlanımları belirlemedeki gücünü araştırmak ve bu skoru klinik kullanıma kazandırmaktır. Merkezimizde Ocak 2005 – Ocak 2020 tarihleri arasında pelvik tümör nedeni ile tetkik edilen 121 hastanın klinikopatolojik veri kümesi prospektif olarak toplandı. Dâhil edilme kriterlerini karşılamayan 21 hasta çıkarıldı. Radyolojik değerlendirme ve perioperatif cerrahi ölçütler birleştirilerek "PElvic Tumoral COMplexity" (PETCOM) skoru tanımlandı. Her hasta için PETCOM skoru hesaplandı. Diğer klinikopatolojik verilerle lojistik regresyon analizi yapıldı. ROC analiziyle PETCOM skorunun kesim noktası belirlenerek, hastalarda düşük ve yüksek PETCOM skorlu iki grup tanımlandı. Tüm hasta grupları için sağkalım sonuçları karşılaştırıldı. Tek değişkenli analiz sonuçlarında PETCOM skorunun mortalite (p<0.001), lokal nüks (p=0.002) ve uzak metastaz (p=0.010) için anlamlı fark oluşturduğu tespit edildi. Çok değişkenli analiz modellerinde PETCOM skorunun mortalite (p=0.022), lokal nüks (p=0.004) ve uzak metastaz (p=0.007) için güçlü bir bağımsız prognostik faktör olduğu saptandı. Düşük ve yüksek PETCOM skorlu hastaların sağkalımı Kaplan-Meier istatistiksel analizi ile değerlendirildi. Düşük PETCOM (138.62±13.05 ay) ve yüksek PETCOM (62.53±9.25 ay) skorlu hastaların ortalama sağkalım süreleri arasında istatistiksel olarak güçlü anlamlı fark bulundu (p<0.001). PETCOM skorunun malign hasta grubunda mortalite (p=0.013), morbidite (p=0.001), lokal nüks (p=0.047), pelvik spesifik komplikasyon (p=0.017) için anlamlı fark oluşturduğu görüldü. Bu çalışmayla PETCOM skorlamasının cerrahi morbiditeyi ve tüm onkolojik sonlanımları belirlemede güçlü bir prognostik faktör olduğu saptandı. Tanı ve tedavi sonuçlarının iyileştirilmesi, hasta yaşam kalitesinin arttırılması ve merkez deneyimlerinin karşılaştırılabilmesi için PETCOM'un etkin bir skorlama sistemi olduğu kanıtlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Pelvik tümör, Presakral tümör, Pelvik kanser, Kompleksite, Skor

DisiplinlerarasıKompleksiteLumbosakral bölge+4
Ali Durubey Çevlik
Dokuz Eylül University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mide adenokarsinomlarında duodenal güdük kaçağı gelişmesinde rol oynayan risk faktörlerinin belirlenmesi ve tedavi yöntemlerinin karşılaştırılması

Bu çalışmanın amacı, literatürde tanımlanmış duodenal güdük kaçağı (DGK) riskini azaltıcı yaklaşımlara rağmen meydana gelen bu komplikasyonun olası nedenlerinin hasta serimizde tekrar gözden geçirilmesi ve tedavide kullanılan yöntemlerinin başarısının karşılaştırılmasıdır. Merkezimizde Ağustos 2004 – Mayıs 2020 tarihleri arasında mide adenokarsinomu nedeniyle total gastrektomi veya distal subtotal gastrektomi yapılan 18 yaşından büyük tüm hastalar incelendi. Dışlama kriterleri sonrası 565 hasta değerlendirmeye alındı. Bu hastalarda geriye yönelik yapılan incelemede 21 hastada DGK saptandı. Preoperatif, peroperatif ve postoperatif veriler elde edilerek DGK gelişimine neden olan risk faktörleri bulundu. Ayrıca DGK gelişen hastalarda; perioperatif parametlere ek olarak duodenumun bölündüğü lokalizasyonun, distal koledoğun duodenum ile kesiştiği sabit noktaya olan mesafesinin (güdük uzunluğu) DGK üzerindeki etkisi de araştırıldı. Multivaryant analiz sonuçlarında alkol kullanımının (p<0.01), altı sıralı stapler kullanımının (p=0.023), peroperatif kan transfüzyonunun (p<0.01), postoperatif bilgisayarlı tomografide (BT) gastroduodenal arter (GDA) görüntülenememesinin (p<0.01) ve güdük uzunluğunun (p=0.013) DGK gelişiminde bağımsız risk faktörleri olduğu gözlendi. Hastaların sağkalımı Kaplan-Meier istatistiksel analizi ile değerlendirildi. Duodenal güdük kaçağı gelişen hastaların sağkalım süresinde ve nüks gelişiminde etkilenme olmadığı gözlendi. Bu çalışma ile birlikte daha önce literatürde risk faktörü olarak bildirilmeyen alkol kullanımının, perioperatif kan transfüzyonunun, GDA'nın görüntülenememesi ve altı sıralı stapler kullanımının DGK riskini arttırdığı keşfedildi. Ayrıca gastrektomi prosedüründe, duodenumun rezeksiyonu için distale gidildikçe DGK riskinin azaldığı kanıtlandı. Anahtar Kelimeler: duodenal güdük kaçağı, gastrik adenokarsinom, duodenal pacemaker, güdük uzunluğu, stapler

AdenokarsinomDuodenal hastalıklarGastrointestinal neoplazmlar+3
İnan Yılmaz
Dokuz Eylül University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda deneysel mezenter iskemi/reperfüzyon hasarında alfa lipoik asit ve l-karnitinin bakteriyel translokasyon, oksidatif stres ve barsak mukozal dejenerasyon üzerine etkileri

Amaç: Bu çalışmada, ratlarda deneysel mezenter iskemi/reperfüzyon hasarında Alfa lipoik asit ve L-Karnitinin bakteriyel translokasyon, oksidatif stres ve barsak mukozal dejenerasyon üzerine etkileri incelenmiştir. Mezenter iskemide bakteriyel translokasyon, oksidatif stres ve barsak mukozal dejenerasyonu azaltmak ve hatta engellemek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Deneyde erişkin ağırlıkları yaklaşık 250-300 gr. olan erkek Wistar- Albino cinsi 35 adet rat kullanılmıştır. Ratlar rastgele seçim ile Grup I (Sham), Grup II (Mezenter İskemi [Mİ]), Grup III (Alfa lipoik asit + Mezenter iskemi [ALA+Mİ]), Grup IV (L-Karnitin + Mezenter iskemi [L-K+Mİ]), Grup V (Alfa lipoik asit grubu + L-Karnitin + Mezenter iskemi [ALA+L-K+Mİ]) olmak üzere 5 gruba ayrılmıştır. Grup II, III, IV ve V'te ratların anestezi indüksiyonu sonrası laparotomi yapılarak SMA bulunmuştur. Bulldog klemp ile klemplenerek iskemi sağlanmıştır. Grup III, IV ve V'te iskemiden önce; grup III'te mezenter iskemi oluşturulmadan 30 dk önce ratlara 100 mg/kg dozunda Alfa lipoik asit intraperitoneal yolla, grup IV'te; mezenter iskemi oluşturulmadan 30 dk önce ratlara 200 mg/kg dozunda L-Karnitin intraperitoneal olarak, grup V'te; mezenter iskemi oluşturulmadan 30 dk önce 100 mg/kg dozunda Alfa lipoik asit, 200 mg/kg dozunda LKarnitin intraperitoneal olarak verilmiştir. Tüm gruplarda işlem sonrasında laparotomi yapılarak oksidatif hasar tespiti için v. portadan kan alınarak TAS, TOS ve OSİ (TOS/TAS) değerlerine ve intestinal dokudan (ileum) örnek alınarak MDA bakılmıştır. Bakteriyel translokasyon tespiti için mezenterik lenf nodu, karaciğer, dalak ve ileumdan alınan örnekler 1 ml'lik broth besiyeri içerisine konularak homojenize edilmiştir. Hazırlanan bu homojenizatlar Kanlı ve Eosin Metilen Blue agara ekilerek 24-48 saat 37 °C'de inkübe edilmiştir. Mukozal dejenerasyonun tespiti için intestinal dokudan (ileum) alınan örnekler %10 nötral formalinde 24 saat tespit edildikten sonra parafin bloklar hazırlanmıştır. 5μm kalınlığında kesitler hazırlanmış, mikroskobik inceleme yapılarak Chiu hasar skorlaması ile puanlandırılmıştır. Oksidatif hasarın gösterilmesinde grupların TAS, TOS, MDA ve TOS/TAS değerleri arasındaki farklar ve histopatolojik açıdan grupların Chiu skorlaması arasındaki farklar non-parametrik yöntemler ile çoklu grup karşılaştırmaları için Kruskal- Wallis testi, ikili grup karşılaştırmaları için Mann Whitney U testi kullanılmıştır. Mikroorganizma üremesinin değerlendirilmesinde gruplar ve dokular arasındaki bağ ayrıayrı Ki-Kare testleri ile test edilmiştir. Veri analizi için SPSS 22.0 programı kullanılmış, istatistiksel testler α=0.05 anlamlılık düzeyinde gerçekleştirilmiştir. Bulgular: TAS değeri için, ALA+Mİ ile Sham grubu (p-değeri=0.011), ALA+Mİ ile LK+ Mİ grubu (p-değeri=0.004) ve L-K+Mİ ile ALA+L-K+Mİ grubu (p-değeri=0.002) arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. TOS ve MDA değerleri için gruplar arasında 0.05 anlamlılık düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark elde edilmemiştir. OSİ (TOS/TAS) değeri için, Mİ ile ALA+L-K+Mİ grubu (p-değeri=0.026) ve L-K+Mİ ile ALA+L-K+Mİ grubu (p-değeri=0.026) arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Bakteriyel translokasyon için, Ki-Kare testleri gruplar ile mikroorganizma üremesi arasında bağ olduğunu (p-değeri<0.001) ancak dokular ile mikroorganizma üremesi arasında bağ olmadığını göstermiştir (p-değeri=0.680). Ayrıca gruplar birlikte değerlendirildiğinde en çok mikroorganizma üremesi Mİ grubunda gerçekleşmiştir. Mİ grubunu sırasıyla ALA+Mİ, L-K+Mİ, ALA+L-K+Mİ ve Sham grupları izlemiştir. Histopatolojik olarak Chiu skorlaması ile mukozal dejenerasyon değerlendirildiğinde, Sham grubundaki Chiu skorları tüm ratlar için 0 olarak elde edilmiştir. Bu nedenle Sham grubu ile diğer tüm gruplar arasındaki ikili farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p-değeri=0.001). En yüksek Chiu skorları Mİ grubunda elde edilmiştir. İstatistiksel olarak p-değerlerine göre Mİ grubu ile diğer tüm gruplar arasındaki ikili farklar anlamlı bulunmuştur. Chiu skorları açısından ALA+Mİ grubu ile L-K+Mİ ve ALA+L-K+Mİ arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. ALA+Mİ ve ALA+L-K+Mİ gruplarındaki ratlar birbirine yakın skorlar almıştır. Ayrıca L-K+Mİ grubu ALA+Mİ ve ALA+L-K+Mİ gruplarına göre daha yüksek skorlar almıştır ve L-K+Mİ ile ALA+L-K+Mİ grupları arasındaki ikili fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (pdeğeri= 0.026). Sonuç: Bu çalışma ALA ve L-Karnitinin güçlü antioksidan özelliklerinden dolayı mezenter iskemi/reperfüzyon hasarında oksidatif stresi baskılamak için kullanılabileceğini ancak ALA ve L-Karnitinin birlikte kullanımı sonucu elde edilen sinerjik etki ile çok daha güçlü antioksidan etki oluşturacağını göstermiştir. ALA ve L-Karnitin güçlü birer antibakteriyel ajandır ancak ALA ve L-Karnitinin birlikte kullanımı sonucu elde edilen sinerjik etki ile çok daha güçlü antibakteriyel etkileri sayesinde mezenter iskemi/reperfüzyon hasarında bakteriyel translokasyonu azaltabileceğini göstermiştir. Mezenter iskemi/reperfüzyon hasarı sonrası oluşan barsak mukozal dejenerasyonunun engellenmesinde ALA ve L-Karnitinin etkili birer ajan olduğu, ancak ALA ve L-Karnitinin birlikte kullanımı sonucu elde edilen sinerjik etki ile çok daha güçlü etki meydana getirdiği gözlenmiştir. Bu çalışmada ALA ve L-Karnitinin tek başlarına kullanımından ziyade birlikte kullanılmalarının mezenter iskemi/reperfüzyon hasarı sonrası bakteriyel translokasyon, oksidatif stres ve barsak mukozal dejenerasyonu üzerine etkilerinin çok daha güçlü olduğu tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Alfa Lipoik Asit, Bakteriyel Tranlokasyon, L-Karnitin, Mezenter İskemi/Reperfüzyon Hasarı, Mukozal Dejenerasyon

Bakteriyel translokasyonHayvan deneyleriKarnitin+7
Semih Yaman
Akdeniz University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda major hepatektomi sonrası "post-hepatektomi karaciğer yetmezliği"nde splenektomi, PRP ve CGF

Ratlarda Major Hepatektomi Sonrası "Post-Hepatektomi Karaciğer Yetmezliği"nde Splenektomi, PRP ve CGF'nin Karaciğer Rejenerasyonu ve Fonksiyonları Üzerine Etkisi Posthepatektomi karaciğer yetmezliği (PHKY), rezeksiyon sonrası morbidite ve mortalitenin en önemli sebeplerindendir. Postoperatif 5. gün veya sonrasında artmış INR ve hiperbilirubinemi ile birlikte, karaciğerin sentez, ekstraksiyon ve detosifikasyon fonksiyonlarında bozulma ile ortaya çıkar. Son yıllarda plateletlerin karaciğer rejenerasyonunu olumlu etkilediğine dair kanıtlar ortaya çıkmıştır. Bu çalışmada PHKY modeli oluşturulan ratlarda splenektomi (SPx), plateletten zengin plazma (PRP) ve konsantre büyüme faktörünün (CGF) karaciğer rejenerasyonu ve fonksiyonları üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Deney modelinde ratlar rastgele seçilerek toplamda 7 gruba ayrıldı. Bir gruptaki hayvanlar PRP ve CGF elde etmek için sakrefiye edildi. Bir grup kontrol grubu ve bir grup sham grubu olup, kalan 4 grupta PHKY modeli oluşturmak için ise %70 hepatektomi (PHx) uygulandı. Bu 4 grup; PHx, PHx+SPx, PRP ve CGF grubundan oluşmaktadır. PRP ve CGF gruplarında %70 PHx sonrası PRP ve CGF portal ven yoluyla verilmiştir. Karaciğer rejenerasyonu histopatolojik ve immünohistokimyasal (Ki-67, STAT3 ve pSTAT3) olarak değerlendirilmiştir. Karaciğer fonksiyonları ise ALT, AST, total ve direkt bilirubin değerleri çalışılarak değerlendirilmiştir. Çalışmamız sonucunda; PHx ve PHx+SPx gruplarında biyokimyasal belirteçlerde diğer gruplara göre anlamlı yükseklikler olduğu, PRP'nin Ki-67 ekspresyonunu anlamlı olarak arttırdığı, CGF'nin hücre morfolojisinde ve biyokimyasal belirteçlerde düzelme sağladığı ve mortaliteyi düşürdüğü, PHx uygulamasının STAT3'ü belirgin arttırdığı ve SPx uygulamasının çalışmamız özelinde histopatolojik, immünohistokimyasal veya biyokimyasal parametrelerde anlamlı iyileşme sağlamadığı gözlemlenmiştir. Sonuçlar incelendiğinde; PRP uygulamasının rejenerasyonu arttırdığı ve karaciğer fonksiyonlarında iyileşme sağladığı, CGF uygulamasının histopatolojik iyileşme sağladığı ve karaciğer fonksiyonlarını olumlu etkileyip mortaliteyi düşürerek PHKY tedavisinde rolü olabileceği, STAT3'ün karaciğer rejenerasyonu haricinde karaciğer fibrozisi ve hepatosit yaşlanmasında görev aldığından, tek başına rejenerasyonu değerlendirmede rolünün tartışmalı olduğu düşünülmüştür. Bununla birlikte posthepatektomi karaciğer yetmezliğinde PRP ve CGF'nin rolünü net olarak değerlendirmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

Yunus Emre Saçın
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rektosel tamirinde mesh kullanımının etkinliğinin gösterilmesi

Rektosel Tamirinde Mesh Kullanımının Etkinliğinin Gösterilmesi Pelvik taban anatomisi, idrar ve dışkı kontinansı, cinsel fonksiyonlar ve organların normal pozisyonlarını koruma gibi önemli görevleri olan kaslar, bağlar ve fasiyal dokulardan oluşur. Pelvik taban hastalıkları, kadınlarda yaygın olarak görülür ve yaşam kalitesini önemli ölçüde etkiler. Bu hastalıklar arasında üriner inkontinans, fekal inkontinans ve pelvik organ prolapsusu (POP) yer alır. Rektumun vajinaya doğru fıtıklaşması olarak tanımlanan rektosel, dünya genelinde kadınların %30-50'sini etkileyen bir POP türüdür. Rektoselin tedavisinde konservatif yöntemler ve cerrahi seçenekler mevcuttur. Bu çalışmanın amacı, rektosel tamirinde mesh kullanımının etkinliğini değerlendirmektir. Bu çalışma, retrospektif olarak 2020-2023 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Servisi'nde rektosel nedeni ile opere edilmiş 120 hastanın verileri üzerinden yapılmıştır. Rektosel tanısı, hastanın şikayetleri, fiziki muayenesi ve defekografi ile konulmuştur. Ameliyatlar sırasında rektovajinal septumun desteklenmesi amacıyla prolen mesh kullanılmıştır. Hastaların demografik, klinik ve cerrahi karakteristikleri ile postoperatif izlem detayları kaydedilmiştir. Hastaların ameliyat sonrası kabızlık, PAC-QOL (Patient Assessment of Constipation Quality of Life) ve obstrüktif defekasyon sendromu skorlarında ameliyat öncesine oranla anlamlı iyileşmeler görülmüştür. Hastaların %61,7'sinde memnuniyet derecesi yeterli ve daha ileri olarak tespit edilmiştir. Postoperatif komplikasyonlar arasında en sık mesh protrüzyonu (%5) gözlemlenmiştir. Rektosel tamiri sonrası hastaların yaşam kalitesi artmış, semptomlar belirgin şekilde azalmıştır. Hastaların obstetrik geçmişi ve beden kitle indeksleri tedavi sonuçlarını etkileyen önemli faktörler olarak saptanmıştır. Mesh kullanımı, rektosel tedavisinde etkin bir cerrahi seçenek olarak öne çıkmaktadır. Anahtar Kelimeler: Kabızlık, Pelvik Taban Hastalıkları (PTH), Rektosel, Mesh, Pelvik Ağrı

Güliz Avşar
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rektum kanserinde neoadjuvan kemoradyoterapi ve cerrahi tekniğin patolojik ve erken onkolojik sonuçlara etkisi

Amaç Bu çalışma, rektum kanseri tedavisinde neoadjuvan kemoradyoterapinin (KRT) ve farklı cerrahi tekniklerin, patolojik ve erken onkolojik sonuçlara etkisini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Rektum kanseri tedavisinde doğru cerrahi prosedür ve neoadjuvan tedavilerin sağkalım oranları, nüks oranları ve patolojik yanıtlar üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem Çalışma, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Ocak 2019 ile Aralık 2023 tarihleri arasında rektum kanseri nedeniyle ameliyat edilen 158 hasta üzerinde yapılmıştır. Retrospektif olarak tasarlanan çalışmada hastaların demografik özellikleri, cerrahi prosedürleri, evreleri, neoadjuvan tedavi durumları ve patolojik incelemeleri değerlendirilmiştir. Sağkalım ve nüks oranlarını etkileyen faktörler istatistiksel yöntemlerle değerlendirilmiştir. Bulgular Hastaların ortalama yaşı 63,1±12,4 olup, %63,3'ü erkektir, 113 (%70,1) hastaya low anterior rezeksiyon, 45 (%28,5) hastaya abdominoperineal rezeksiyon uygulanmıştır. 78 (%49,3) hastaya açık cerrahi, 52 (%33) hastaya laparoskopik cerrahi, 28 (%17,7) hastaya ise robotik cerrahi uygulanmıştır. Hastaların 113'ü (%71,5) neoadjuvan kemoradyoterapi (KRT) almıştır. Neoadjuvan KRT alan hastalarda tam yanıt oranı %18,6 iken, spesimende sayılabilen ortalama lenf nodu sayısının azaldığı görülmüştür. Genel sağkalım süresi 47,3±2,2 ay, KRT alan grupta sağkalım oranı %78,8 iken, KRT almayan grupta bu oran %60 olarak bulunmuştur (p=0,015). Nüks oranı %20 olarak görülmüştür. Lenfovasküler (LVİ) ve perinöral invazyon (NVİ), pozitif lenf nodu varlığı, ileri evre, nüks yaş kötü prognoz kriterleri olarak bulunmuştur. Sonuçlar Neoadjuvan KRT, rektum kanseri tedavisinde sağkalım oranlarını artırmaktadır. Açık cerrahi, laparoskopik ve robotik cerrahi ile karşılaştırıldığında daha fazla lenf nodu çıkarımı ile sonuçlanmış olsa da genel sağkalım açısından cerrahi teknikler arasında fark bulunmamıştır. Çıkarılan lenf nodu sayısının 12'den çok ya da az olması ile sağkalım arasında ilişki görülmezken, özellikle lenf nodu pozitifliği, patolojik tam yanıt, LVİ ve NVİ varlığı, tümör evresi sağkalım ve nüks üzerinde önemli belirleyici faktörlerdir.

Anıl Özen
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tiroid ince iğne aspirasyon biyopsisi ve post-tiroidektomi histopatoloji sonuçlarının korelasyonu ve insidental malignite oranı

Tiroid nodülleri tiroidin en sık görülen hastalığı olup benign malign ayrımı değerlendirmede en önemli basamaktır. Bu ayrımı sağlamak için ince iğne aspirasyon biyopsisi altın standarttır. Çalışmada ince iğne aspirasyon biyopsisinin histopatolojik olarak değerlendirilmesinde kullanılan Bethesda sınıflamasının korelasyonunun değerlendirilmesi ve klinik veya radyolojik olarak şüpheli görünüm sergilemeyen, bu nedenle ince iğne aspirasyon biyopsisi uygulanmayan nodüllerdeki malignite oranının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışmada 2020-2024 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda; multidisipliner endokrin cerrahi konseyinde operasyon kararı alınarak tiroidektomi yapılan hastalar retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Hastaların demografik bilgileri, preoperatif-postoperatif laboratuvar değerleri, preoperatif ince iğne aspirasyon biyopsisi uygulanan nodüllerin boyutları ve biyopsi sonuçları, postoperatif tümör boyutları ve nihai patolojileri, biyopsi uygulanmayan nodüllerin boyutları ve postoperatif malignite oranları incelemeye alınmıştır. Değerlendirmeye alınan 521 hastanın 366'sı kadın (%70,4), 155'i erkek (%29,6) cinsiyette olduğu, yaş grubu dağılımı olarak 18-40 yaş arası 155 (%29,7), 41-60 yaş arası 250 (%48) ve 61-80 yaş arası 116 (%22,3) hasta olduğu görülmüştür. Preoperatif Bethesda sınıflamasına göre Bethesda 1., 2. ve 3. gruplarında nihai patoloji açısından benign sonuçlar daha fazlayken Bethesda 4., 5. ve 6. gruplarında malign sonuçlar anlamlı şekilde daha fazlaydı (p<0,001). Benign patolojiler arasında folliküler nodüler hastalık daha fazlayken malign patolojiler arasında papiller tiroid kanseri daha fazlaydı (p<0,001). Çalışmada Bethesda 1, 2, 3 ve 4 gruplarında malignite oranı standart klasifikasyona göre daha yüksek görülmüş olup Bethesda 5 ve 6 gruplarında klasifikasyonla korelasyon göstermektedir. Klinik veya radyolojik olarak şüpheli bulgu sergilemeyen nodüllerde yapılan postoperatif histopatolojik incelemede insidental olarak saptanan malignite oranının %18,8 olduğu izlenmiştir. Preoperatif ince iğne aspirasyon biyopsisi Bethesda 5 ve 6 olan hastalar için sonuçlar sınıflama ile korelasyon gösterse de çalışmamızda diğer gruplarda beklenenden daha yüksek bir malignite oranına rastlanmıştır. Bu nedenle preoperatif ince iğne aspirasyon biyopsisi sonuçlarına göre re-biyopsi ihtiyacı olabilecek hastaların yakın takip edilmesi gerekmektedir. Klinik veya radyolojik olarak şüpheli bulgu taşımayan nodüllerde insidental olarak saptanan malignite oranları azımsanmayacak düzeyde olup benign veya malign nedenli lobektomi kararı alınan hastalarda kontralateral lobun detaylı olarak incelenmesi gerekmektedir.

Meliha Ülkü Güzel
Akdeniz University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Paratiroid cerrahisi yapılan hastalarda postoperatif morbidite ve yaş ilişkisinin değerlendirilmesi

Primer hiperparatiroidizm, ağırlıklı olarak yaşlıları etkileyen ve giderek yaygınlaşan bir endokrin hastalığıdır. Kadınlarda erkeklere göre 2-3 kat daha sıklıkla görülmektedir. İnsidans oranları yaşla birlikte artar, 60 yaşın üzerindeki yaş gruplarında zirveye ulaşır. Primer hiperparatiroidizm tedavisinde öncelikle seçenek paratiroidektomidir. Medikal tedaviye yanıtsız sekonder primer hiperparatiroidizm ve tersiyer hiperparatiroidizm hastaları için de cerrahi tedavi uygun bir alternatiftir. Paratiroidektomi genellikle anlaşılır ve basit bir prosedürdür, öyle ki çoğu kişi düşük morbidite ve mortalite riski nedeniyle ayakta tedavi ortamında paratiroidektomi yapılmasını savunur. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre nüfustaki 60 yaş ve üstü insanların sayısı ve oranı artmaktadır. 2019'da 60 yaş ve üstü insan sayısı 1 milyar iken, bu sayı 2030 yılına kadar 1,4 milyara ve 2050 yılına kadar 2,1 milyara yükselecektir. Bu artış özellikle gelişmekte olan ülkelerde önümüzdeki yıllarda hızlanacaktır. Bu çalışmada, paratiroidektomi hastalarının yaşa göre karşılaştırılarak demografik ve prosedürle ilgili değişkenleri, sonuçları, morbidite oranı ve türü değerlendirilecektir. Yaşlı hastalarda paratiroidektominin güvenli bir tedavi seçeneği olup olmadığı araştırılacaktır. Çalışmaya 2018-2023 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda; multidisipliner endokrin cerrahi konseyinde operasyon kararı alınarak paratiroidektomi yapılan hastalar dahil edilmiştir. Hastalar; demografik özellikleri, American Society of Anesthesiologist (ASA) skorları, komorbid durumları açısından değerlendirilerek; 44 yaş ve altı, 45-59 yaş arası, 60 yaş ve üzeri olmak üzere üç gruba ayrılmıştır. Preoperatif kalsiyum ve parathormon değerleri, postoperatif kalsiyum ve parathormon değerleri, lezyon lokalizasyonları, postoperatif histopatolojik sonuçları, preoperatif semptomatoloji ve postoperatif komplikasyon (hipokalsemi, kanama, ses kısıklığı) oranları incelenmiştir. Çalışmaya dahil edilen 303 hastanın 236'sı kadın (%77,9), 67'si erkek (%22,1) cinsiyette olup yaş grubu dağılımı olarak 44 yaş ve altı 76 (%25,1), 45-59 yaş arası 137 (%45,2), 60 yaş üzeri 90 (%29,7) hasta olduğu görülmüştür. 274 (%90,4) hasta primer hiperparatiroidi, 10 (%3,3) hasta sekonder hiperparatiroidi ve 19 (%6,3) hasta tersiyer hiperparatiroidi nedeniyle opere edilmiştir. Yapılan istatistiksel analizde primer hiperparatiroidi 45-59 yaş ile 60 ve üzeri yaş grubunda, 44 ve altı yaş grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek oranda saptanmıştır (p<0,001). Sekonder hiperparatiroidi ve tersiyer hiperparatiroidi tanısı ise 44 yaş ve altı hasta grubunda, diğer yaş gruplarına göre anlamlı şekilde yüksek görülmüştür (p<0,001). Yatış günü sayısının 44 yaş ve altı hastalarda 45-59 yaş arasındaki gruba göre anlamlı olarak yüksek olduğu görülmüştür (p=0,022). En sık görülen postoperatif morbidite (%5,6) hematom olmuştur. Hematomu %4,3 ile aç kemik sendromu, %3,3 ile geçici hipokalsemi ve %3'lük oranlarıyla kesi yeri enfeksiyonu ve persistan hiperparatiroidi takip etmektedir. Postoperatif morbiditeler arasında sadece aç kemik sendromu yaş gruplarına göre anlamlı olarak farklı bulunmuştur (p=0,001). 44 yaş ve altı hastalarda aç kemik sendromu görülme sıklığı (%11,8), yaşı 45 ile 59 arasında değişen hastalara (%2,9) göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak yüksektir. Aç kemik sendromu görülen hastalarda bilateral eksplorasyon, birden fazla bez eksizyonu ve sekonder hiperparatiroidi tanısı anlamlı olarak daha sık görülmüştür (p<0,001). Paratiroidektomi yaş fark etmeksizin güvenle uygulanabilen bir cerrahi yöntemdir. Ancak çalışmamızın bulguları, postoperatif morbiditeyi belirleyen faktörlerin yalnızca yaşla sınırlı olmadığını, hastanın preoperatif tanısı, eşlik eden sistemik hastalıkları, cerrahi yaklaşım ve intraoperatif yönetim stratejileri gibi çok sayıda değişkenle ilişkili olduğunu göstermektedir. Özellikle genç yaş grubunda sekonder ve tersiyer hiperparatiroidi oranlarının yüksekliği nedeniyle komplikasyon riski artmakta, yaşlı grupta ise sistemik komorbiditelere bağlı dikkatli takip ihtiyacı doğmaktadır. Bu nedenle, paratiroid cerrahisi öncesi risk değerlendirmesi yapılırken yalnızca kronolojik yaş değil; klinik ve biyokimyasal özellikler de dikkate alınmalı, multidisipliner ve bireyselleştirilmiş bir yaklaşım benimsenmelidir. Anahtar Kelimeler: Primer Hiperparatiroidizm, Sekonder Hiperparatiroidizm, Tersiyer Hiperparatiroidizm,Paratiroidektomi, Geriatrik Popülasyon, Postoperatif Morbidite

ParathormonParatiroid hastalıklarıParatiroid hormon+1
Ulaş Aras
Akdeniz University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nekrotizan pankreatitli hastalarda venöz tromboz gelişimine ve rekanalizasyonuna etki eden faktörler

AMAÇ Akut pankreatit, pankreasın enflamasyonu ile seyreden, lokal ve sistemik etkileri olan bir hastalıktır. Nekrotizan pankreatit ise, parankimdeki yıkıma bağlı pankreasta nekrozun görüldüğü ağır bir formudur. Pankreatitin rejyonel komplikasyonu olan venöz trombozun, nekrotizan pankreatitlerde sık görüldüğü ve morbiditeyi arttırdığı bilinmektedir. Venöz tromboz gelişmesinde birçok parametre rol oynamaktadır ve etiyolojisi tam olarak bilinmemektedir. Tedavisinde kullanılan antikoagülan ilaçların yeri tartışmalıdır ve literatürde tam bir konsensus sağlanamamıştır. Çalışmamızda nekrotizan pankreatitlerde venöz tromboz gelişimine ve rekanalizasyonuna etki eden faktörleri belirlemeyi, tedavi yönetimini netleştirmeyi ve bu sayede ortaya çıkabilecek morbiditeleri azaltmayı amaçladık. HASTALAR VE YÖNTEMLER Temmuz 2013 ile Ağustos 2022 tarihleri arasında kliniğimizde tetkik edilen 121 nekrotizan pankreatit tanısı almış olan hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların; sosyodemografik ve klinik özellikleri, alışkanlıkları, ek hastalıkları, kullandıkları ilaçlar, laboratuvar değerleri, koagülasyon ve kanama parametreleri, başvuru ve kontrollerdeki bilgisayarlı tomografi bulguları incelendi. Bu bulguların splanknik venöz tromboz gelişimi ve tromboz rekanalizayonu ile olan ilişkisi araştırıldı. Tedavi dozunda antikoagülan ilaç kullanımının tromboz tedavisindeki yeri ve rekanalizasyona etkisi incelendi. BULGULAR Hastaların yaş ortalaması 54,25 yıl izlendi ve %58,7'si erkek, %41,3'ü kadındı. Toplam 121 hastanın 51'inde (%42,1) splanknik venöz tromboz geliştiği saptandı. Tromboz gelişimi 24 hastada (%47,1) parsiyel iken, 27 hastada (%52,9) totaldi. Tromboz izlenen 51 hastanın 18'inde (%35,3) rekanalizasyon geliştiği saptandı. Tromboz gelişen hastaların bilgisayarlı tomografileri incelendiğinde, nekroz oranı ve bilgisayarlı tomografi şiddet indeksi arttıkça hastalarda tromboz görülme oranında bir artma olduğu izlendi. Total tromboz gelişmesi durumunda rekanalizasyon oranının daha düşük olduğu saptandı (p<0,001). Diyabeti olan venöz trombozlu olguların hiçbirinin rekanalize olmadığı ve rekanalize olan olgularda ise diyabet bulunmadığı izlendi (p=0,019). Rekanalizasyon görülen hastalarda faktör 8, ristosetin kofaktör düzeyinin yüksek olduğu saptanırken; aktive protein C rezistans düzeyinin ise daha düşük olduğu görüldü. Antikoagülan kullanımına göre tromboz gelişim oranlarında anlamlı bir farklılık görülmedi (p=0,239). Tromboz gelişen hastalarda tedavi dozu antikoagülan kullanımına göre rekanalizasyon oranlarında istatistiksel olarak anlamlı derecede bir farklılık saptanmadı (p=0,438). SONUÇ Nekrotizan pankreatitlerin klinik seyri dinamik ve karmaşık bir süreç olup, venöz tromboz gelişimi enflamasyonun şiddeti ve süresi ile yakından ilişkilidir. Bu süreçte enflamasyonun şiddetinin en iyi göstergelerinden birisi bilgisayarlı tomografi bulguları ile birlikte bilgisayarlı tomografi şiddet indeksidir. Nekrotizan pankreatite bağlı olarak gelişen splanknik ven trombozlarındaki rekanalizasyon öncelikle enflamasyonun gerilemesine bağlıdır ve tedavi dozu antikoagülan verilmesinin etkinliği gösterilememiştir. Diyabet varlığında rekanalizasyon güçleşmektedir.

AntikoagülanlarNekrozPankreatit+1
Aykut Çelik
İstanbul University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gastrointestinal sistem tümörlerine sekonder peritoneal karsinomatozis olgularında sitoredüktif cerrahi ve hipertermik intraperitoneal kemoterapinin etkinliği

Amaç Peritoneal karsinomatozis, viseral ve pariyetal peritonda çeşitli boyutlarda tümör implantları olması ile karakterize bir durum olup gastrointestinal sistem malignitelerinin ileri evresinde veya tedavi sonrası nüks şekillerinden birisi olarak ortaya çıkan bir durumdur. Sistemik kemoterapinin bu durumda etkisi düşük olup lokorejyonel tedavilerin daha etkin olacağı öngörülmektedir ve 1980'lerden beri çeşitli merkezlerde yapılan çalışmalarda geliştirilen sitoredüktif cerrahi (SRC) ve hipertermik intraperitoneal kemoterapi (HİPEK) yönteminin etkinliği birçok vaka serisinde gösterilmiştir. Bu çalışmada birimimizde yapılan SRC ve HİPEK olgularının retrospektif olarak incelenmesi, progresyonsuz ve genel sağkalım sürelerinin değerlendirilmesi ve prognostik faktörlerin incelenmesi amaçlandı. Hastalar ve yöntem Çalışmamızda İstanbul Tıp Fakültesi Genel Cerrahi kliniğinde Ocak 2011-Eylül 2022 arasında peritoneal karsinomatozis tanısıyla SRC + HİPEK yapılan 89 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastalar yaş, cinsiyet, tümör yerleşim yeri, intraperitoneal kemoterapi için kullanılan ilaç, sitoredüksiyon skoru (SS), sistemik kemoterapi öyküsü, periton kanser indeksi (PKİ), lenf nodu metastazı, erken ve geç komplikasyonlar, hastalıksız sağkalım ve genel sağkalım süreleri üzerinden değerlendirildi. Komplikasyonlar Clavien-Dindo sınıflamasına göre gruplandırıldı. Grad 3 ve üzeri majör komplikasyon olarak değerlendirildi. Ameliyat sonrası ilk 30 gündeki ölümler erken postoperatif mortalite olarak değerlendirildi. İstatistiksel analizler için SPSS sürüm 25.0 kullanıldı. Sağkalım hesapları Kaplan-Meier analiz yöntemi ile yapıldı. Log-rank testiyle tümör ve hasta özellikleri ile ilgili çeşitli prognostik faktörlerin progresyonsuz ve genel sağkalıma etkileri araştırıldı. Birden çok prognostik faktörün aynı anda progresyonsuz ve genel sağkalıma etkilileri çok değişkenli Cox regresyon testi ile araştırıldı. Gruplar arasındaki kategorik karşılaştırmalar Ki-kare testleri ile hesaplandı. Sonuçlar %95'lik güven aralığında ve anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Bulgular SRC + HİPEK uygulaması yapılan 89 hastanın 50'si kadın, 39'u erkekti. Ortanca yaş 55'ti (18-75 arası). Hastaların 18'inde apendiks neoplazileri, 38'inde kolorektal kanser (KRK), 20'sinde mide kanseri, 13'ünde primer periton tümörü peritoneal karsinomatozise neden olmuştu. Bütün hastaların ECOG performans skoru 0-1'di. Hastaların 70'i (%79) perioperatif sistemik kemoterapi aldı. 54 hastada (%61) lenf nodu metastazı saptandı. Hastaların ortanca 2 PKİ skoru 14 (0-30 arası) olarak saptandı. Hastaların 62'sinde (%70) tam sitoredüksiyon (SS0 ve 1) yapılabildi. Ameliyat sonrası ilk 30 günde ameliyat komplikasyonlarına bağlı mortalite 5 hastada (%6) görüldü. Cerrahiye veya HİPEK'e bağlı komplikasyonlar 32 hastada (%36) görüldü. On altı hastada (%18) majör komplikasyon gelişti. Hastaların ameliyat sonrası takip süreleri 1 ay ile 140 ay (11,5 yıl) arasında değişmekte olup ortanca takip süresi 23,2 aydı. Tüm grup için (89 hasta) 1 yıllık genel sağkalım (GS) %56, 3 yıllık sağkalım ise %36 olarak saptandı. Progresyonsuz sağkalım (PS) oranlarının 1 yıl için %80, 3 yıl için %43 olduğu görüldü. PS alt gruplara göre değerlendirildiğinde apendiks ve periton kaynaklı PK olgularında PS anlamlı olarak daha uzun bulundu (p=0,004). SS'ye göre yapılan alt grup analizinde ise SS'nin yükselmesi PS'nin anlamlı olarak kısalması ile sonuçlandı (p<0,001). Çok değişkenli analizde SS'nin bağımsız faktör olarak PS'yi etkilediği gözlendi. Apendiks ve periton tümörlerinde ortanca GS'nin (24,1 ay), kolorektal (10,9 ay) ve mide (7,2 ay) tümörlerine göre daha uzun olduğu saptandı (p<0,001). SS-0 hastalarda ortanca GS 37,9 ay, SS-1 hastalarda 9,2 ay, SS-2 hastalarda 7,8 ay ve SS-3 hastalarda ise 2,2 ay olduğu saptanırken; SS-0 sağlanan hastaların GS'sinin daha uzun olduğu görüldü (p<0,001). Cox regresyon analizinde mide tümörlerinin ve SS skorunda artışın genel sağkalımı bağımsız faktör olarak olumsuz etkilediği saptandı. Sonuç ve Tartışma Gastrointestinal sistem malignitelerine bağlı peritoneal karsinomatoziste SRC + HİPEK tedavisi apendiks ve periton tümörlerinde hastalığın yaygınlığına bakılmaksızın, kolorektal kanserlerde PKİ 20 ve altındaysa, mide tümörlerinde ise sınırlı karsinomatoziste (PKİ<10) tam sitoredüksiyon sağlanması durumunda uygulanabilir. SRC + HİPEK bu hastalarda progresyonsuz ve genel sağkalıma anlamlı katkı sağlamakta, %15-20 kadar hastada da uzun dönem sağkalım görülmektedir. HİPEK tedavisinin tam sitoredüksiyona ne kadar katkı sağladığını ve HİPEK yöntemlerinden hangisinin daha etkili olacağını tespit etmek için daha geniş, prospektif ve randomize çalışmalara ihtiyaç vardır.

CerrahiCerrahi-sindirim sistemiGastrointestinal hastalıklar+6
Burak Dinçer
İstanbul University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Opere primer hiperparatiroidi hastalarında Pasieka yaşam kalitesianketinin sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: Opere primer hiperparatiroidi hastalarında Pasieka yaşam kalitesi anketi ile preoperatif ve postoperatif dönem semptomatik iyileşmeyi takip etmek ve sonuçlarını değerlendirmek. Gereç ve Yöntem: Bu araştırma Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği Meme ve Endokrin Cerrahisi Bölümünde Ocak 2022-Haziran 2024 tarihleri arasında primer hiperparatiroidi nedeniyle opere ve preoperatif dönem ile postoperatif dönemde Pasieka Yaşam Kalitesi anketini eksiksiz olarak tamamlayan hastaların retrospektif olarak taranması sonucunda ve hastaların Haziran 2025'e kadar takip edilmesi ile yapılmıştır. Hastaların anket sonuçları incelenip semptomatik iyileşme ve gruplar arası farklılıklar değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların 46'sını erkekler (%22,5), 158'ini kadınlar (%77,5) oluşturmaktadır. Hastalar 18-40, 41-65, 66 yaş ve üzeri olacak şekilde gruplandırılmıştır. Birinci grupta 21 (%10,3), ikinci grupta 145 (%71,1), üçüncü grupta 38 (%18,6) hasta yer almaktadır. Yaş ortalaması 53,6 olduğu görülmüştür. 204 hastanın cerrahi endikasyonları, 172 hasta sadece primer hiperparatiroidi (7 hasta intratiroidal adenom), 32 hasta PHPT ve eşlik eden tiroidal hastalık (3 hasta primer hiperparatiroid ve hashimato, 17 hasta primer hiperparatiroidi ve malignite?, 11 hasta primer hiperparatiroidi ve multinodüler guatr, 1 hastaya da primer hiperparatiroidi ve toksik diffüz guatr) nedeniyle eş zamanlı tiroidektomi gerçekleştirilmiştir. 147 (%72,05) hastaya tek adenom eksizyonu, 20 (%9,80) hastaya multigland adenom eksizyonu, 24 (%11,76) hastaya tek adenom eksizyonu + hemitiroidektomi ve 13 (%6,37) hastaya da tek adenom eksizyonu + total tiroidektomi yapılmıştır. Çalışmada yer alan tüm hastalar incelendiğinde patoloji raporlarında hiperplazi oranı %13,1 olduğu görülmüştür. Çalışmaya alınma kriterlerine uygun olan hastaların postoperatif patoloji sonuçları ve ameliyat notları incelendiğinde 184 (%90,19) hastada tek adenom, 20 (%9,80) hastada multigland adenom izlenmiştir. 53 (%23) hastada eşlik eden komorbidite yokken, 29 (%14,2) hastada hipertansiyon, 18 (%8,8) hastada tip 2 diyabet ve 35 (%17,2) hastada hipertansiyon ile tip 2 diyabet birlikteliği mevcuttur. Preoperatif sintigrafi de paratiroid adenom lokalizasyonu olarak 15 (%7,4) hasta sağ üst, 71 (%34,8) hasta sağ alt, 17 (%8,3) hasta sol üst, 62 (%30,4) hasta sol alt, 10 (%4,9) hasta multigland adenom ve 29 (%14,2) hastada lokalize olmadığı görülmüştür. Paratiroid adenomları intraoperatif olarak değerlendirildiğinde, 20 (%9,8) hasta sağ üst, 75 (%36,76) hasta sağ alt, 21 (%8,82) hasta sol üst, 68 (%33,3) hasta sol alt yerleşimli olduğu görüldü. 20 (%9,80) hastada multigland adenom nedeniyle çeşitli lokalizasyonlarda adenomlar mevcuttur. Çalışmamızdan elde edilen veriler doğrultusunda paratiroid adenom tespitinde USG ve sintigrafisinin pozitif prediktif değeri %91,4, negatif prediktif değeri sıfır (Yani, sintigrafi negatifse bu hiç güvenilir değildir. Çünkü hepsinde intraop adenom bulunmuş), sensitivite %84,7 olarak bulunmuştur. Preoperatif değerlendirilen Dexa T ve Z skorlarına göre kemik erimesi 4 kategoride incelenmiş olup, 122 (%59,8) hasta normal, 74 (%36,3) hasta osteopeni, 8 (%3,9) hastada osteoporoz olduğu görülmüştür. Şiddetli osteoporoz olan hasta mevcut değildir. Preoperatif düzeltilmiş kalsiyum değerleri, minimum 9,16 mg/dL, maksimum 15,02 mg/dL, medyan 11,05 mg/dL, standart sapma 0,81 mg/dL olarak ölçülmüştür. Preoperatif PTH değerleri minimum 51 pg/mL, maksimum 683 pg/mL, medyan 136 pg/mL, standart sapma 106 pg/mL olarak ölçülmüştür. Preoperatif D vitaminin minimum 3 ng/mL, maksimum 75 ng/mL, medyan 22 ng/mL, standart sapma 13,15 ng/mL olduğu ve ayrıca preoperatif albümin değerinin minimum 22,8 g/DI, maksimum 55 g/DI, medyan 48 g/DI, standart sapma 3,92 g/DI olduğu görülmüştür. Preoperatif Alkalen fosfataz minimum 30 IU/I, maksimum 251 IU/I, medyan 93 IU/I, standart sapma 40,43 IU/I iken postoperatif 6. ay da minimum 32 IU/I, maksimum 467 IU/I, medyan 75 IU/I, standart sapma 41,75 IU/I olarak ölçülmüştür. Preoperatif kreatin değeri minimum 0,42 mg/dL, maksimum 1,7 mg/dL, medyan 0,71 mg/dL, standart sapma 0,19 mg/dL olarak ölçülmüş olup GFR değeri ise preoperatif minimum 31, maksimum 141, medyan 98, standart sapma 18,25 olarak ölçülmüştür. Hastaların preoperatif ve postoperatif kreatin ve GFR değerlerinde anlamlı bir değişiklik yoktur. Preoperatif olarak değerlendirilen 24 saatlik idrar kalsiyumları ise minimum 70 mg/gün, maksimum 1147 mg/gün, medyan 325 mg/gün ve standart sapma 159,4 mg/gün olarak ölçülmüştür. 13 sorudan oluşan Pasieka yaşam kalitesi anketi sorularına verilen yanıtlar değerlendirildiğinde hastaların tüm semptomlara preop dönemde verdikleri puanlar postop dönemde düşmüştür. Postoperatif dönemde semptomatik iyileşme en fazla 1. ayda meydana gelmiştir. 1. yıl sonunda da tüm semptomlarda anlamlı iyileşme mevcuttur. Sonuçlar: Primer hiperparatiroidi genellikle semptomatik seyretmesine rağmen gelişen ve yaygınlaşan laboratuvar tetkikleri sayesinde hastalar daha erken dönemde tanı ve tedavi almaya başlamıştır. Çalışmamızda tüm hastalarda postoperatif dönemde semptomatik iyileşme izlenmiştir. Pasieka yaşam kalitesi değerlendirme anketinin opere primer hiperparatiroidi hastalarının ameliyat sonrası semptomatik iyileşme takibinde kullanılabileceği sonucuna ulaştık. Anahtar Kelimeler: Primer Hiperparatiroidi, Pasieka, Semptom, İyileşme, Hayat Kalitesi

Kamil Öztürk
Akdeniz University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hiperparatiroidi nedeniyle opere edilen hastaların yaş aralığına göre klinikopatolojik farklılıklarının değerlendirilmesi

Bu çalışma, primer hiperparatiroidi nedeniyle cerrahi uygulanan geniş bir hasta serisinde yaş ve cinsiyetin klinik, biyokimyasal, görüntüleme, patolojik ve postoperatif sonuçlar üzerindeki etkilerini bütüncül olarak incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. 2015–2023 yılları arasında opere edilen toplam 427 hasta retrospektif olarak değerlendirilmiş; hastalar yaş gruplarına göre üç kategoriye ayrılarak (≤44 yaş, 45–59 yaş, ≥60 yaş) analiz edilmiştir. Ayrıca cinsiyete bağlı farklılıklar da detaylı biçimde incelenmiştir. Çalışmanın temel hedefi, primer hiperparatiroidinin klinik spektrumunun yaşla birlikte değişip değişmediğini, preoperatif görüntüleme yöntemlerinin başarısının demografik faktörlerle ilişkisini ve cerrahi sonrası biyokimyasal iyileşmenin yaş veya cinsiyete göre farklılık gösterip göstermediğini ortaya koymaktır. Hastaların demografik özellikleri değerlendirildiğinde kadın cinsiyetin belirgin çoğunlukta olduğu görülmüştür. Başvuru semptomları yaş grupları arasında büyük ölçüde benzer olup, genç grupta asemptomatik olguların göreceli olarak daha yüksek olduğu saptanmıştır. Üriner yakınmalar, kemik ağrısı ve halsizlik-yorgunluk gibi klasik hiperparatiroidi bulguları tüm yaş gruplarında benzer oranlarda görülmüştür. Cinsiyet açısından da benzer bir tablo izlenmiş; kadın ve erkek hastalar arasında semptom profilleri açısından belirgin bir farklılık bulunmamıştır. Bu sonuçlar, primer hiperparatiroidinin klinik sunumunun demografik faktörlerden bağımsız, oldukça stabil bir yapıya sahip olduğunu düşündürmektedir. Preoperatif laboratuvar verileri incelendiğinde, PTH, fosfor, kalsiyum, idrar kalsiyumu, D vitamini ve alkalen fosfataz düzeylerinin yaş grupları arasında anlamlı bir farklılık göstermediği görülmüştür. Sadece serum kalsiyum düzeyi genç yaş grubunda hafifçe daha yüksek bulunmuş, bu durum olası erken tanı veya daha aktif bez yapısı ile ilişkili olabileceği düşüncesini doğurmuştur. Benzer biçimde cinsiyet grupları arasında da laboratuvar değerlerinde anlamlı bir farklılık izlenmemiş, biyokimyasal yükün kadın ve erkeklerde benzer olduğu ortaya konmuştur. Bu bulgular, yaş ve cinsiyetin biyokimyasal hastalık şiddeti üzerinde sınırlı etkiye sahip olduğunu göstermektedir. Çalışmanın en dikkat çekici bulgularından biri, preoperatif görüntüleme yöntemlerinin (ultrasonografi ve sintigrafi) performanslarına ilişkin alt grup analizleridir. Genel anlamda USG ve sintigrafi sensitiviteleri birbirine yakın bulunmuş; ancak sintigrafinin spesifitesi ve doğruluğu anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır. Bununla birlikte görüntüleme başarısının demografik faktörlere göre değiştiği görülmüştür. Orta yaş grubunda (45–59 yaş) hem USG hem sintigrafi doğruluk oranları en yüksek düzeyde olup, bu yaş grubunda görüntüleme sonuçlarının daha öngörülebilir ve güvenilir olduğu belirlenmiştir. Ayrıca cinsiyet bazlı analizlerde kadın hastalarda her iki görüntüleme yönteminin sensitivite ve doğruluk oranlarının erkeklere kıyasla belirgin şekilde daha yüksek olduğu gösterilmiştir. Bu bulgu, kadın hastalarda adipoz doku dağılımı, boyun anatomisi veya bez boyutu ilişkili bazı faktörlerin görüntülemeyi daha avantajlı hâle getirebileceği hipotezini doğurmaktadır. Çalışmanın önemli sonuçlarından biri de çıkarılan bez boyutu ile görüntüleme doğruluğunun paralel artış göstermesi olup, özellikle 3 cm'den büyük adenomlarda sintigrafinin en yüksek başarıya ulaştığı görülmüştür. Patolojik değerlendirme sonucunda tüm yaş ve cinsiyet gruplarında en sık görülen histopatolojik tanının tek bez adenomuna karşılık geldiği ve hiperplazinin daha düşük oranlarda izlendiği saptanmıştır. Bu dağılım literatürle uyumlu olup primer hiperparatiroidinin en baskın nedeninin tek adenom olduğunu bir kez daha doğrulamaktadır. Bez boyutu açısından yaş grupları arasında belirgin bir farklılık izlenmemiş; ancak erkek hastalarda büyük boyutlu (>3 cm) bezlerin daha sık olduğu görülmüştür. Buna rağmen bez boyutu ile malignite veya hiperplazi arasında anlamlı bir ilişki saptanmamış, büyük bezlerin daha agresif hastalıkla bağlantılı olmadığı gösterilmiştir. Bu durum, bez boyutunun her hastada doğrudan patolojik şiddeti yansıtmadığını, ancak görüntüleme başarısı üzerinde etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Cerrahi etkinlik yaş ve cinsiyetten bağımsız biçimde yüksektir. İntraoperatif PTH düşüş oranları üç yaş grubunda da birbirine yakın bulunmuş, cerrahi başarı açısından yaşın herhangi bir olumsuz etkisi olmadığı görülmüştür. Postoperatif 1., 3., 6. ve 12. ay PTH ve kalsiyum değerlerinin tüm gruplarda benzer şekilde normale dönmesi, yaş veya cinsiyet fark etmeksizin etkin bir biyokimyasal iyileşme elde edildiğini göstermektedir. Benzer biçimde intravenöz kalsiyum ve D vitamini replasmanı gereksinimleri de hem yaş hem cinsiyet bazında istatistiksel olarak farklılık göstermemiştir. Postoperatif komplikasyonların değerlendirilmesi sonucunda, tüm yaş gruplarında komplikasyon oranlarının oldukça düşük olduğu saptanmıştır. En sık görülen komplikasyonlar geçici hipokalsemi ve hematom olup her iki komplikasyon da literatürde bildirilen oranlarla uyumludur. Kalıcı hipokalsemi, RLN hasarı, kalıcı ses kısıklığı ve rekürrens oranları oldukça düşük düzeyde seyretmiş, yaş ve cinsiyetin komplikasyon gelişimi üzerinde belirleyici bir role sahip olmadığı gösterilmiştir. Re-operasyon oranları da gruplar arasında anlamlı fark göstermemiştir. Bu sonuçlar, deneyimli merkezlerde primer hiperparatiroidi cerrahisinin son derece güvenli bir işlem olduğunu bir kez daha doğrulamaktadır. Genel olarak değerlendirildiğinde, bu çalışma primer hiperparatiroidi hastalarında yaş ve cinsiyetin hastalığın klinik sunumu, biyokimyasal şiddeti, patolojik dağılımı ve cerrahi sonrası iyileşme süreci üzerinde belirleyici bir etkiye sahip olmadığını göstermektedir. Bununla birlikte orta yaş grubunda ve kadın hastalarda görüntüleme doğruluğunun daha yüksek olması, preoperatif planlama açısından klinik değeri olan bir bulgu olarak öne çıkmaktadır. Cerrahi başarı oranlarının tüm demografik alt gruplarda yüksek seyretmesi, yaşın cerrahi için sınırlayıcı bir faktör olarak değerlendirilmemesi gerektiğini göstermektedir. Bu çalışma, geniş örneklem yapısı ve çok yönlü analizleri ile primer hiperparatiroidi yönetiminde demografik değişkenlerin yerini daha net biçimde ortaya koymakta ve klinik karar süreçlerini destekler nitelikte önemli sonuçlar sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Primer Hiperparatiroidizm, Paratiroidektomi, Görüntüleme Doğruluğu, Paratiroid Adenom, Paratiroid Hiperplazisi, Cerrahi Bulgular

Halil Aydoğmuş
Akdeniz University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sol torakoabdominal delici-kesici alet yaralanmalarında manyetik rezonans görüntülemenin diyafragma yaralanması saptanmasındaki etkinliği

Amaç Travmatik diafragma yaralanması genellikle torakoabdominal bölgenin penetran ve künt travmaları sonucu oluşmaktadır. Günümüzde artan delici-kesici alet yaralanmaları ve ateşli silah yaralanmaları sonrası diyafragma yaralanma insidansında artış görülmektedir. Travmatik diyafragma rüptürü başlangıçta sessiz seyredip semptom vermeyebilir. Geç dönemde diyafragmatik hasara bağlı oluşan laserasyondan herniye olan organlara bağlı semptomlar görülür. Bu semptomlar büyük ölçüde herniye olan mide veya bağırsakların etrangulasyon/strangulasyonu sonucu gelişir, bu da ölümcül seyredebilir. Bundan dolayı diyafragma yaralanmasının erken teşhisi ve onarılması hayati öneme sahiptir. Torakoabdominal penetran yaralanmalara bağlı organ herniasyonu daha çok sol taraflı yaralanmalarda görülür. Fakat sağ diyafragma yaralanmalarında karaciğer koruyucu rol oynadığı için herni görülme oranı düşüktür. Fizik muayene ile travmatik diyrafagma rüptürlerinin tanısını koymak zor bir durumdur. Acil şartlarda yapılan görüntülemelerde bariz diyafragma rüptürü bulguları (organ herniasyonu vs.) olmadığı sürece kesin tanı konulamaz. Ancak tanıda altın standart yöntem; tanısal amaçlı yapılan cerrahi eksplorasyondur. Çalışmamızın amacı, sol torakoabdominal delici-kesici alet yaralanmalarında diyafragma hasarını değerlendirmede Manyetik Rezonans Görüntülemenin(MR) etkinliğinin, bilgisayarlı tomografi(BT) ve altın standart olan diyagnostik laparoskopi/torakoskopiyi ile karşılaştırmaktır. Bunun sonucunda MR'ın duyarlılığı ve özgüllüğü yüksek görülürse cerrahi girişim oranları azalabilir. Bunun sonucunda negatif laparoskopi/torakoskopi oranlarını ve buna bağlı gelişecek komplikasyonları ve hastane yatış sürelerini azaltılabilir. Gereç ve Yöntem Kasım 2017 ile Aralık 2020 ayları arasında İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakultesi Acil Cerrahi Birimine delici-kesici alet yaralanması şikayeti ile getirilen hastalar arasından sol torakoabdominal delici-kesici alet yaralanması olan hastalar seçildi. Acil ameliyat olan, herhangi bir nedenden dolayı MR çekilemeyen veya ameliyat edilemeyen hastalar çalışma dışı bırakıldı. Kliniğimizde sol torakoabdominal yaralanmalarına tanısal laparoskopi/torakoskopi yapılan hastaların, ameliyat öncesi MR ve BT görüntülemeleri cerrahi sonuçlarını bilmeyen radyolog tarafından retrospektif olarak değerlendirildi. Olguların MR sonuçları cerrahi bulgular ve BT görüntüleri ile karşılaştırıldı. Bulgular Toplam 43 (41 erkek, yaş ortalaması 31, aralık 15-57) hasta çalışmaya dahil edildi. Fizik muayene bulgusu olarak en sık lateral yaralanma saptandı. Yapılan cerrahi girişimlerde 13 (%30) olguda diyafragma yaralanması tespit edildi. Diyafragma yaralanması tespit edilen olguların 11'ine (%84) laparaskopik, 2'ine (%15) torakoskopik tamir uygulandı. 14 (%32) olgunun MR görüntüsü diyafragma yaralanması ile uyumlu bulundu, bunlardan 1 tanesinde cerrahi girişim sırasında yaralanma izlenmedi. BT görüntüleri 13 (%30) hastada diyafragma yaralanması ile uyumlu bulundu, bunlardan 1'inde cerrahi girişim sırasında yaralanma görülmedi. Cerrahi eksplorasyonda diyafragma yaralanması saptanan 1 hastanın BT'si yalancı negatifti. Bu verilere göre MR'ın duyarlılığı %100, özgüllüğü %94, pozitif prediktif değer (PPV) %86, negatif prediktif değer (NPV) %100 olarak hesaplanmıştır. BT duyarlılığı %88, özgüllüğü %95 olarak izlendi. Ortalama hastanede kalış süresi tüm olgularda 6 gün (1-30) olarak gözlendi. Sonuç Çalışmamızda, diyafragma yaralanmalarının tespitinde MR'ın yüksek özgüllük ve duyarlılığa sahip olduğu görüldü. Diyafragma kasının değerlendirilmesi için MR'ın tek başına çekilmesi yeterlidir. Sadece MR'da diyafragma yaralanması pozitif veya şüpheli olan vakalara cerrahi girişim yapılarak negatif laparoskopi/torakoskopi sayısı azaltılabilir. Daha geniş vaka serileri ile yeni çalışmalar yapılarak sonuçlar desteklenmelidir.

Abdominal yaralanmalarDiyaframGöğüs yaralanmaları+5
Elchın Alızade
İstanbul University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Neoadjuvan kemoterapi sonrası meme koruyucu cerrahi yapılan hastalarda tümörün klipslenmesi ile cilt izdüşümünün işaretlenmesi yöntemlerinin karşılaştırılması

Amaç: Meme kanseri kadınlarda en fazla görülen kanser olup ayrıca kadınlarda kansere bağlı ölümlerin 2. sık sebebidir. Dünya genelinde sıklığı ve mortalitesi giderek artmaktadır (1-3). Meme kanseri, biyolojik alt tipleri ve tanımlanan genetik mutasyonları nedeniyle oldukça heterojendir. Meme kanserinin güncel tedavisinde neoadjuvan tedavi önemli bir yer teşkil etmektedir. Neoadjuvan tedavi hastalığın evresinde düşüş, meme koruyucu cerrahi oranlarında artış, verilen sistemik kemoterapötiklere yanıtı belirleme, aksiller diseksiyon oranlarında azalma gibi birçok klinik avantaj sağlar. Neoadjuvan sistemik tedavi ile memedeki primer tümöral kitle fizik muayene ve görüntüleme yöntemleriyle değerlendirildiğinde aynı boyutta kalabilir, küçülebilir ya da tamamen kaybolabilir, nadiren de büyüyebilir. Klinik olarak tam yanıt alınan hastalarda %30 oranında patolojik tam yanıt gelişmediği bilinmektedir (4). Klinik-patolojik diskordansın olduğu kanıtladığından dolayı neoadjuvan tedavi alan hastalar fizik muayenede ve radyolojik olarak tam yanıtlı olsa da ameliyat edilmelidirler. Neoadjuvan kemoterapi sonrası meme koruyucu cerrahi planlanan hastalarda primer kitle metalik klips ile ya da cilt izdüşümü kalıcı boya(dövme, tatuaj) veya haritalama yöntemi ile işaretlenir. Standart yöntem metalik klips ile işaretlemedir. Klips ile işaretli olan, neoadjuvan tedavi sonrası tümörü palpe edilemeyen hastalarda klipsin yeri ameliyat gününde bir görüntüleme eşliğinde tel ile işaretlenir. Bu ek invaziv girişim genellikle bir radyolog tarafından ultrasonografi eşliğinde yapılır. Meme koruyucu cerrahi prensiplerine uyularak tel ile işaretli alan eksize edilir. Neoadjuvan tedaviye patolojik tam yanıt oranını ortalama %50 kadar olsa da %65' e kadar bildiren çalışmalar vardır (5, 6). Neoadjuvan tedavi sonrası kitlelerin birçoğu nonpalpabl hale geldiğinden metalik klips sonrası tel ile işaretleme de sık uygulanır. Bu durumda tedavi maliyetleri ve invaziv işleme bağlı komplikasyonlar artmaktadır. Klips ile işaretleme tekniğinde dislokasyon (migrasyon), tümör hücrelerinin ekilmesi, hematom, ekimoz, ağrı, enfeksiyon gibi komplikasyonlar gelişebilir. Bu invaziv girişim yerine noninvaziv alternatif olarak tatuajın uygulanabilirliğini belirlemek üzere karşılaştırmalı bir çalışma planlanmıştır. Hastalar ve Yöntemler: İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı Meme Hastalıkları ve Meme Cerrahisi Kliniği' nde Ocak 2019 ile Aralık 2020 tarihleri arasında cT1-T3, cN-/+, M0 meme kanseri tanısı almış, neoadjuvan tedaviye uygun ve neoadjuvan tedavi sonrası meme koruyucu cerrahi planlanan 18 yaşından büyük kadın hastalar çalışmaya dahil edildi. Planlanan çalışma kapsamında lokal ileri meme kanseri tanısıyla neoadjuvan kemoterapi alan ve meme koruyucu cerrahi yapılan hastalarda meme işaretlemesinde kullanılan "kalıcı boya ile dövme veya tatuaj" yönteminin etkinliğinin belirlenmesinde kullanılacak örneklem büyüklüğü hesaplanırken, standart yöntemde komplikasyon oranı %20 iken tauaj yönteminde bu oranın %0' a ineceğini hipotezledik ve etki boyutu d=0,34, α=0,05 ve power (1-β) = %80 olacak şekilde örneklem büyüklüğü toplam 68 hasta olarak hesapladık. Pandemi koşulları nedeniyle her grupta 20 hasta olmak üzere çalışma toplam 40 hasta (deney:20, kontrol:20) ile tamamlandı. Çalışmamızın standart yönteme göre komplikasyonu azaltmadaki etki büyüklüğü d=0,5 ve gücünün (power) %88 olduğu saptandı. Toplam 40 hastaya randomizasyon, başvuru anındaki dosya numarasının tek veya çift sayı olmasına göre eşit iki grup olarak planlandı. Tek sayılara klips çift sayılara tatuaj uygulandı. Metalik klips meme radyolojisi bölümünde ultrasonografi eşliğinde yapıldı. Tatuaj ise kitlenin cilt izdüşümüne kalıcı boya injeksiyonu şeklinde uygulandı. Hastaların %98' ine (n=39) neoadjuvan sistemik kemoterapi olarak AC+T ± Anti-Her2 protokolleri uygulandı. Neoadjuvan sistemik kemoterapi sonrasında klips ile işaretli olan grupta nonpalpabl olan hastalara ameliyat öncesi görüntüleme eşliğinde tel ile işaretleme yapılarak meme koruyucu cerrahi uygulanırken; tatuaj grubunda tatuajı içeren cilt ile birlikte meme koruyucu ameliyat yapıldı. Ameliyat sırasında çıkarılan piyes volümü su taşırma kabı yardımıyla cm3 cinsinden ölçüldü. Frozen incelemede cerrahi sınırlar belirlendi. Gereklilik halinde reeksizyon yapılarak bu dokunun da volümü ölçüldü. Neoadjuvan tedavi sonrası patolojik incelemede cerrahi sınır yakınlığı ve ikincil cerrahi gereksinimi her iki grup arasında karşılaştırıldı. İstatistiksel analizler SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) sürüm 25.0 (IBM Corp., Armonk, NY, USA) programı kullanılarak yapıldı. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metotlardan (sayı, yüzde, ortalama, standart sapma vb.) yararlanıldı. Gruplar arasındaki oransal farklılıklar Ki-Kare testi, niceliksel farklılıklar ise Mann-Whitney U testi ile analiz edildi. p<0.005 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya alınan 40 hastanın ortanca yaşı 52,5 (34-76), %32,5'i (n=13) premenopozal, 27' si (%67,5) postmenopozal idi. Hastaların 6' sını (%15) beden kitle indeksi normal, 17' si (%42,5) kilolu ve kalan 17' si (%42,5) ise obez kategorisinde olduğu saptandı. Demografik özellikler yönünden iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı. Tümör 3 hastada (%7,5) cT1, 37 hastada (%92,5) cT2 idi, 28 (%70) aksilla klinik pozitifti. Yirmi iki (%55) hastada tümör invaziv duktal karsinom idi. Tümörler 24 hastada (%60) üst dış kadran yerleşimliydi. Hastaların 33' ünde (%82,5) östrojen reseptörü, 16' sında (%72,5), progesteron reseptörü, 14' ünde (%35) HER-2 ekspresyonu ve 32' sinde (%80) Ki67 ekspresyonu pozitifti (≥%20). Klinikopatolojik özellikler yönünden gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Hastaların 39' unda (%98) neoadjuvan sistemik kemoterapi olarak AC-T±Anti-Her2 protokolleri uygulanırken; neoadjuvan tedavi sonrası hastaların 15' inde (%37,5) memede patolojik tam cevap saptandı. Hastaların meme cup size sınıflaması 7 hastada (%17,5) "B", 29 hastada (%72,5) "C" ve 4 hastada (%10) "D" idi. Radyolojik olarak tümörün meme cildine olan uzaklığı ortalama 18,1±8,8 mm olarak hesaplandı. Hastaların tamamına (n=40) meme koruyucu cerrahi, 8' ine (%20) telle işaretleme, 18' ine (%45) intraoperatif cerrahi sınır incelemesi (frozen) ve onuna (%25) eş seanslı re-eksizyon yapıldı. Hastaların nihai tümör cerrahi sınırı 4 hastada (%10) 1-2 mm arasında ve 36 hastada (%90) 2 mm ve üzerindeydi. Tümörün radyolojik olarak cilde uzaklığı dövme tekniği ile işaretleme yapılan hasta grubunda, klips yapılan hasta grubuna göre (dövme:15,7±7,4 vs klips:20,7±9,5) anlamlı ölçüde düşüktü (p=0,045). Dövme grubunda reeksizyon gereksinimi daha düşüktü (%35' e karşı %15, p=0,273). Tümörün cerrahi sınır yakınlığı 1-2 mm olarak saptanan 4 hastanın tamamı klips grubundaydı (p=0,106). Klips grubunda hastaların 6' sında (%15) komplikasyon (hematom/ekimoz) ve 5' inde (%12,5) ağrı görüldü. Komplikasyon saptanan tüm hastaların klips ile işaretleme yapılan grupta olduğu saptandı. Klips ile işaretlenen hastaların 3' ünde (%15) klips migrasyonu görüldü. Tatuaj grubunda herhangi bir komplikasyon izlenmedi. Çalışmada klips uygulanan hastalarda hasta başına birim fiyat olarak bir hasta için 900 TL, toplamda ise 18.000 TL (20*900) maliyet olurken, dövme ile işaretleme yapılan hastalarda hasta başına birim fiyat yaklaşık 4 TL olmak üzere toplamda 80 TL (20*4) maliyet olduğu saptandı. Bu bulgular toplam maliyet etkinlik analizi ile kanıtlanamamakla beraber dövme yönteminin maliyet açısından daha uygun olduğu öngörülmüştür. Sonuç: Neoadjuvan tedavi uygulanan meme kanseri hastalarında meme koruyucu cerrahi yapılması durumunda kitlenin günümüzde standart kabul edilen metalik klips ile işaretlenmesi yöntemine alternatif olan tatuajın daha az komplikasyonla kolay ve daha ucuz bir şekilde uygulanabilir yöntem olduğu saptanmıştır.

Cerrahi kliplemeMeme hastalıklarıMeme neoplazmları+4
Abdullah Kut
İstanbul University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Apendiks tümörlerinde apendektomi yeterli midir?

Araştırmanın Başlığı: Apendiks tümörlerinde apendektomi yeterli midir? Amaçlar: Apendiksin primer tümörleri oldukça nadir görülmektedir. Çoğunlukla herhangi bir nedenle yapılan apendektomi sonrası insidental olarak saptanmaktadır. Apendektomi sonrası ek cerrahi girişim gerekip gerekmediği yıllardır süregelen bir tartışma konusudur. Bu çalışmada apendiks tümörü tanısı alan hastalarda yapılan apendektominin yeterli olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. Hastalar ve Yöntemler: Ekim 2006 ile Ekim 2019 tarihleri arasında herhangi bir nedenle apendektomi yapılan hastalar retrospektif olarak incelendi. Apendikste primer tümöral lezyon görülen hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastalar biyolojik davranış grupları, histopatolojik tanıları, ameliyat öncesi tanıları, yapılan ilk ameliyatlar ve ikinci ameliyat olup olmama durumu açısından değerlendirildi. Bulgular: Apendiks tümörü tanısı konulan toplam 132 [Erkek / Kadın:45(%34,1) / 87(%65,9)] hastanın olduğu belirlenmiştir. "Benign" kategorisinde 27 (%20,5), "borderline" kategorisinde 61 (%46,2), "malign" kategorisinde de 44 (%33,3) hasta mevcuttur. Hastalardan 105'ine (%79,5) ilk ameliyatta "sadece apendektomi" uygulanmışken, 27 (%20,5) hastaya "geniş rezeksiyon" yapılmıştır. İlk ameliyatta apendektomi yapılan 105 hastadan 18'ine (%17,1) geniş rezeksiyon uygulandığı, 87 (%82,9) hastaya ek cerrahi girişim yapılmadığı görülmüştür. Sonuçlar: Benign tümörlerde ve erken evre borderline tümörlerde apendektominin yeterli olduğu sonucuna varılmıştır. Malign tümörlerde de erken evrede apendektominin yeterli olduğu histopatolojik alt tip (nöroendokrin tümörler) mevcuttur. İleri evre tümörlerde ise agresif cerrahi girişimler sağkalıma yarar sağladığından tecrübeli merkezlerde uygulanmalıdır.

Nöroendokrin tümörler
Safa Toprak
İstanbul University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Laparoskopik sleeve gastrektomilerde kaçak testi uygulamasının faydası var mıdır?

Obezite çağımızın giderek artan sorunu haline gelmiştir ve ek hastalıkları da beraberinde getirmektedir. Diğer tüm yöntemler başarısız olduğunda hastalara cerrahi prosedür uygulanmaktadır. Ameliyat tercihi hastanın VKİ ve komorbiditelerine göre değişmektedir. SG günümüzde en çok tercih edilen ameliyatların başında gelmektedir. Postoperatif komplikasyonlardan biri de kaçaktır. Kaçak insidansını en aza indirmek için çeşitli yöntemler mevcuttur. Bu çalışmada erken dönem kaçakların tespitinde faydalı olduğuna inanılan intraoperatif kaçak testinin rutin yapılmasının gerekliliği araştırılmıştır. Çalışmaya 215 hasta dahil edildi. Hastaların boy ortalaması 169,87±9,51 cm, medyan kilosu 110 (IQR: 97-130) kg ve medyan VKİ değeri 39 (IQR: 35-44) kg/m2 olarak hesaplandı. 108 hastaya intraoperatif kaçak testi yapılmadı ve 107 hastaya intraoperatif kaçak testi yapıldı. Bu çalışmada kaçak testi yapılan gruptaki bütün hastalara 38F boyutunda buji kullanıldı. Kaçak testi olarak metilen mavisi tercih edildi. Tüm hastalara ortalama 80-100 ml metilen mavisi orogastrik tüpten verildi ve yaklaşık olarak 15-30 saniye beklendi. Kaçak testi bütün hastalarda negatif sonuç verdi ve test tekrarlanmadı. İntraoperatif kaçak testi yapılan hastaların medyan ameliyat süresi (115 [IQR: 105-150]) yapılmayanlara göre (85 [IQR: 70-110]) anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,001). Hiçbir hastada stapler hattına devamlı destek sütürleri atılmadı. Bütün hastalara dren konuldu ve postoperatif birinci günde dren çekildi. Hastanede medyan yatış süresi 3 gündü (IQR: 3-3). Bir hastada (%0,5) postoperatif kaçak tespit edildi. Kaçak gelişen bu hastanın intraoperatif kaçak testi yapılmayan grupta olduğu görülürken, iki grup arasında postoperatif kaçak oranı istatistiksel olarak benzer bulundu (p=0,999).

GastrektomiKaçak tayiniLaparoskopi+3
Vafa Sadıgova
Akdeniz University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kadaverik böbrek naklinde üreteral kateter kullanımının erken dönem üriner komplikasyon, enfeksiyon ve geç dönem greft sağkalımı üzerine etkisi

Amaçlar: Kadaverik böbrek naklinde, intraoperatif üreteral kateter; ürolojik komplikasyonları azaltmak amacıyla kullanılmaktadır. Ancak bu uygulama ile üriner sistem enfeksiyonu sıklığında artış olabileceğini gösteren yayınlar da mevcuttur. Amaç kadaverik böbrek nakilli hastalarda üreteral kateter kullanımının, erken dönem üriner komplikasyon, enfeksiyöz komplikasyonlarla ve greft sağkalımıyla ilişkisinin araştırılmasıdır. Hastalar ve yöntemler: İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi Transplantasyon Ünitesi'nde kadavradan böbrek nakli yapılan 150 hasta çalışmaya alındı. Üreteral kateter kullanılmayan 78 hasta ve üreteral kateter kullanılan 72 hasta olduğu tespit edildi. Bu iki hasta grubu postoperatif erken dönem ürolojik komplikasyonlar, nakil sonrası ilk 1 ay görülen üriner sistem enfeksiyonu ve idrar kültürü sonuçları, antibiyoterapi kullanımı, CMV enfeksiyonu, kanda ve idrarda BK virüs varlığı, nakil sonrası yatış süresi, böbrek rejeksiyonu olup olmaması ve greft sağkalımı açısından karşılaştırıldı. Bulgular: Üreteral kateter kullanılan olgularda, postoperatif erken dönem ürolojik komplikasyon sıklığı anlamlı düzeyde azalmıştır (p=0,004). İlginç bir şekilde üreteral kateter kullanılan hastalarda, nakil sonrası ilk bir ay görülen üriner sistem enfeksiyonu sıklığı da anlamlı düzeyde azalmıştır (p<0,001). CMV enfeksiyonu, BK virürisi, BK viremisi, greft sağkalımı ve rejeksiyon sıklığında anlamlı bir artış saptanmamıştır. Üreteral kateter kullanılan hastalarda, ATG kullanım süresi (p=0,003) ve mesane kateteri kalma süresi (p<0,001) üreteral kateter kullanılmayan gruba göre anlamlı düzeyde kısa saptanmıştır. Sonuçlar: Kadaverik böbrek nakli olgularında rutin üreteral kateter kullanımı ürolojik komplikasyonlardan koruyucu olup erken dönem üriner sistem enfeksiyonu riskinde artışa yol açmamaktadır. Erken dönem üriner sistem enfeksiyonu oranının üreteral kateter grubunda anlamlı olarak daha düşük saptanması bu grupta ATG kullanımı süresinin ve mesane kateteri çıkarılma süresinin daha kısa olmasıyla ilişkili olabilir. Uzun dönem takiplerde ise üreteral kateter kullanımın greft sağkalımı üzerine bir etkisi bulunmamıştır.

Böbrek hastalıklarıBöbrek nakliBöbrek yetmezliği+6
Bahar Canbay Torun
İstanbul University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rezektabl kolon kanserinde anastomoz hattı nüksüne etki eden prediktif faktörler

AMAÇLAR Kolon kanseri(KK) gastrointestinal sistemin en sık görülen kanseri olup, etiyolojisinde yaş, erkek cinsiyet, sigara kullanımı, aile öyküsü, inflamatuar bağırsak hastalıkları, obezite, ve genetik gibi bir çok risk faktörü tanımlanmıştır. KK'da tedavi sonrası takip de önemli rol oynamaktadır. %20 ile %40'ında rekürren hastalık gelişebilmekte olup, en sık 2 yıl içerisinde görülmektedir. Bu hastaların da bir çoğu uzak metastazla gelirken, çok küçük bir kısmında (%3-12) lokal nüks meydana gelmektedir. Bu nedenle bu konu üzerinde yeterli ve kesin veriler bulunmamaktadır. Bu çalışmada, onkolojik prensipler içerisinde yapılan cerrahi sonrası, cerrahi sınırlar negatif olmasına rağmen anastomoz hattında nükslerin gelişebilmesi nedeniyle, nükslerin ortaya çıkmasına etki eden prediktif faktörleri araştırmayı amaçladık. HASTALAR VE YÖNTEMLER 1 Ocak 2008- 31 Aralık 2018 yılları arasında İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı'nda anastomoz hattında nüks nedeniyle ameliyat olan 25 kolon tümörlü hastanın ve uzun dönem takibinde rekürren hastalığı olmayan 135 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Tümörün lokalizasyonu sağ kolon, transvers kolon, sol kolon ve sigmoid kolon olarak kategorize edildi. Olgular yaş, cinsiyet, tümör yerleşimi, ameliyat türü, anastomoz tekniği, diseke edilen lenf nodu sayısı, metastatik lenf nodu sayısı, TNM evresi (AJCC 8. basım), tümör sınırlarının vasfı, tümör çapı, tümörün proksimal, distal rezeksiyon sınırına ve peritoneal yüzeye olan uzaklığı, anjiyolenfatik invazyon olup olmaması, venöz invazyon olup olmaması, tümöral tomurcuklanma olup olmaması, perinöral invazyon olup olmaması, mezenterik tümör nodülü olup olmaması , cerrahi sınır, adjuvan tedavi alıp almaması ve nükssüz sağ kalım açısından karşılaştırmalı olarak incelendi. BULGULAR İstanbul Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği'nde; %40,0'ı (n=64) kadın, %60,0'ı (n=96) erkek olmak 160 olgu ile gerçekleştirilmiştir. Olguların yaşları 27 ile 84 arasında değişmekte olup, medyan yaş 61 ve nüks gelişme zamanı ortalama 20.8 ay olarak bulunmuştur. Nüks üzerine etkisi anlamlı ya da anlamlılığa yakın olan risk faktörleri ameliyat tekniği, tümör tipi, T evresi, N evresi, tümör sınırların durumu, peritoneal uzaklık, peritümoral tomurcuklanma, perinöral invazyon, mezenterik tümör nodülü ve adjuvan tedavi durumu olarak saptanmıştır. Nüks üzerine etkili risk faktörlerinin incelenmesinde Lojistik Regresyon analizi kullanılarak yapılan multivaryant incelemede, elle yapılan anastomozlar (OR 45,532 ,%95 CI: 5,278-392,778) başta olmak üzere anastomoz tekniği , T evresinin bir birim artması (OR 3,593 ,%95 CI: 1,378-9,371) ve peritümoral tomurcuklanma varlığı (OR 3,912 ,%95 CI: 1,306-11,715) nüsk üzerine bağımsız risk faktörleri olarak saptanmıştır. T evresine göre nükssüz sağkalım oranları Log Rank test ile değerlendirildiğinde sağ kalım oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,006; p<0,01). T4 saptanan olgularda nükssüz sağ kalım oranı T1, T2 ve T3 saptananlardan düşük bulunmuştur. Adjuvan tedavinin, anastomoz hattı nüsküne etkisinin olmadığı görülmüştür. SONUÇ KK'da lokal nüks önemli bir problem olup, kötü prognoz ve düşük sağkalım ile seyredebilmektedir. Lenf nodu metastazı ve adjuvan tedavi metastatik hastalıklarda önem arz ederken, anastomoz hattı nükslerinde prediktif faktör olarak gösterilmemektedir. Anastomoz hattı nükslerinde tümörün histopatolojik özellikleri ve T evresi ön plana çıkmaktadır.

AnastomozKolon hastalıklarıKolon neoplazmları+2
Burak Çelik
İstanbul University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Türk popülasyonunda süperior laringeal sinir eksternal dalının tiroid üst pol ile anatomik ilişkisinin sinir monitörizasyonu eşliğinde incelenmesi

Amaç: Süperior laringeal sinir eksternal dalı (SLSE) yaralanmasına bağlı ses bozuklukları, profesyonel olarak sesini kullanan hastalar dışında, tiroidektomi sonrası gözden kaçma olasılığı en yüksek komplikasyondur. Mesleği bakımından sesini kullanan hastalar için SLSE dalı yaralanması ses ile ilgili ciddi komplikasyonlara neden olabilir. Bu komplikasyonları önlemek için sinir monitörizasyonu kullanılması önerilmektedir. Bu çalışmada tiroid cerrahisinde SLSE dalının anatomik varyasyonlarının Türk hasta popülasyonunda görülme oranının saptanması ve intraoperatif sinir monitörizasyonu eşliğinde gerçekleştirilen tiroidektomi esnasında sinirin anatomik varyasyonu ile tiroidektomi sonrası gelişebilecek fonksiyon bozukluğu arasında ilişki olup olmadığının elektromyografik veriler ile ve ses bozukluğu indeksi kullanılarak incelenmesi amaçlanmıştır. Hastalar ve Yöntemler: İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı A Servisi'nde Haziran 2018 ile Ocak 2019 tarihleri arasında nodüler tiroid hastalığı, tiroid bezinde malignite veya malignite şüphesi nedeniyle ameliyat edilen ve ameliyat esnasında İONM kullanılan 118 hasta çalışmaya dahil edildi. İkincil girişim uygulanan hastalar ve çalışma hedefinde olan verileri eksik olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Üst tiroid lobu damarları ile anatomik ilişkisi belirlenen sinirler Cernea Sınıflaması kullanılarak Tip 1, Tip 2A ve Tip 2B olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Görsel olarak saptanan sinirin uyarıcı sinir probuyla uyarıldığında ortaya çıkan krikotiroid adale kasılması ve monitöre yansıyan elektromyografik aktivitesi kaydedildi. Sinirin gözle görülemediği durumlarda; uyarıcı prob yardımı ile krikotiroid adale kasılması ve/veya monitöre yansıyan elekromyografik aktivite ile sinir haritalanması yapılarak üst pol damarlarının güvenli bağlanabileceği düzey saptandı. SLSE dalından lobektomi öncesi ilk görüldüğü anda elde edilen EMG verileri S1 ve lobektomi sonrası veriler ise S2 olarak tanımlandı. İstatistiksel incelemede Student T testi, Paired samples T test ve Ki-kare testi SPSS 21 sistemi kullanılarak uygulandı. Sonuçlar % 95'lik güven aralığında değerlendirildi ve p< 0.05'in anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya alınan 118 hastanın 91'ine (%76) bilateral total tiroidektomi, kalan 29 hastaya (%24) ise unilateral lobektomi olmak üzere uygulanan toplam 120 cerrahi girişimde 211 SLSE dalı risk altında sinir olarak tanımlandı. Risk altında 211 sinirden 11'inin (%5) anatomik trasesi gerek görsel olarak gerekse monitörizasyon ile saptanamadı. Yüz elli-dört (%73) sinirin anatomik seyri gözle görüldü ve uyarıcı prob ile EMG verileri elde edildi. Kırk-altı (%22) sinir ise gözle görülemez iken uyarıcı prob yardımı krikotiroid adalenin kasılması ile anatomik haritalanma yapıldı, ancak monitöre yansıyan EMG verisi saptanmadı. Cernea sınıflamasına göre tüm SLSE dallarının 116'sı (%58) Tip 1, 73'ü (%36.5) Tip 2A ve 11'i (%5.5) ise Tip 2B olarak sınıflandı. Cernea Tip 1, 2A ve 2B'de lobektomi öncesi ortalama S1 amplitüd değerleri sırasıyla 198.6±317 µV, 144±83 µV ve 102±49 µV bulundu (p=0.1). Cernea Tip 1, 2A ve 2B'de S1 latens değerleri sırası ile 1.6±0.5 ms, 1.7±0.3 ms ve 1.85±0.6 ms bulundu (p=0.3). Cernea Tip 1, 2A ve 2B gruplarında ortalama S2 amplitüd ve latens değerleri benzer olup fark anlamlı bulunmadı. SLSE Ses Bozukluğu İndeksi – 5 kullanılarak yapılan değerlendirme sonucu 1. ayda hiçbir hastada orta veya ciddi ses bozukluğu saptanmadı. Ameliyat öncesi dönemde total ses indeks skoru 0 (normal) olan hasta oranı % 77 iken, ameliyat sonrası 1. ay bu oran %37 olarak bulundu(p=0.0001). Ancak ameliyat sonrası 3.ayda total ses indeksi 0 (normal) olan hasta oranı ameliyat öncesi değere ulaşarak %76 olarak saptandı. Sonuçlar: SLSE dalı tiroidektomi olgularının yaklaşık % 20'sinde görsel olarak saptanamaz. Tiroid üst pol diseksiyonu ve damarların bağlanması esnasında sinir monitörizasyonu kullanılması SLSE dalının bulunması, bulunan bir anatomik yapının sinir olduğunun doğrulanması ve sinirin trasesi saptanarak damarların siniri içine almayacak şekilde daha aşağı seviyede bağlanması yoluyla tiroidektomi sonrası olabilecek ses bozukluklarını azaltabilir. Sinir monitörü yardımı ile SLSE saptanarak ve dikkatli cerrahi teknik gözetilerek yapılan tiroidektomi sonucu hastalarda ameliyat sonrası erken dönemde ameliyat öncesi ses kalitesine eşdeğer ses kalitesine ulaşılabilir.

AnatomiLaringeal sinirlerMonitörizasyon-fizyolojik+7
Erhan Eröz
İstanbul University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Periampuller bölge tümörlerine yapılan whipple operasyonunda çıkartılan lenf nodu sayısının sağkalıma etkisi

Giriş: Lenf nodu metastazı periampuller kanserli hastalar için olumsuz prognozun güçlü bir belirtisidir. Fakat lenf nodlarına göre yapılan evrelendirmelerde hastaların sağkalımlarının farklı olması dikkatimizi çekti. Aynı evredeki hasta farklı prognoza sahip olması; yeni bir evreleme sistemi gerekliliğini ortaya koymaktadır. Biz çalışmamızda lenf nodu metastazı olan veya olmayan hastaların ; AJCC 8. Eth göre TNM, lenf nodunun total lenf noduna oranı(LNR), pozitif lenf nodların logaritması (LODDS) gibi evrelendirmelerin sağ kalıma olan etkisini değerlendirdik. Materyal Metod: Ocak 2014 – Aralık 2021 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Genel Cerrahi Kliniğinde cerrahi rezeksiyon yapılan 213 tane hasta geriye dönük incelendi. Bu hastaların demografik verileri yanısıra pozitif lenf nodu, total lenf nodu sayısı, LNR, LODDS, histopatolojik verileri birleştirilerek hem total sağkalımları hem de hastalıksız sağkalımları analiz edildi. Her evrelendirme sistemi birbiri içerisinde ve karşılaştırılarak prognoza olan etki analiz edildi. Lenf nodu evrelendirme sistemlerinin özgüllüğü zaman eğrisine göre spesifitesi ve sensitivitesine bakıldı(ROC). Sonuç : The retrospectively collected data of 213 patients who underwent pancreatoduodenectomy for APC was analyzed after excluding 51 patients for various reasons.66(%40) hastada hastada lenf nodu pozitifliği mevcuttu.İstatistiksel olarak hem total sağaklımda hem de hastalıksız sağ kalımda pozitif lenf nodu olumsuz bir belirteçti. Takip edilen hastaların median total sağkalım 27 ay olarak gerçekleşti. Periampuller bölge tümörleri 4 farklı orijini olmasından dolayı total sağkalımları da farklıydı. Median totalsağkalım ampuller tümörlerde 40 ay olarak gerçekleşirken, distal koledok tümörlerinde 22 ay olarak gerçekleşti. Totalsağkalıma etki eden faktörler pozitif lenf nodu, tümör lokasyonu, tümör diferensiyasyonu,perinöral invazyon olurken, hastalıksız sağkalıma etki eden fakörler pozitif lenf nodu, LNR, tümörün T evresi etkili olmuştur. Tartışma: Hastalıksız sağkalımı belirlemede LNR diğer evrelem sistemlerine göre daha iyi olmasına rağmen periampuller tümörlerin prognozunu belirlemek multifaktöriyel bir olaydır. Bu sebeble LNR,LODDS gibi evrelendirme sistemlerinin henüz özgüllüğü prognoz açısından yeterli değildir ve daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.

CerrahiLenf nodlarıNeoplazm metastazları+3
Mustafa Örmeci
Akdeniz University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lokal ileri meme kanserli hastalarda neoadjuvan kemoterapi sonrası PD-1, TIGIT, LAG-3, TIM-3 gibi immün kontrol mekanizma reseptör ekspresyonlarının akan hücre ölçerle araştırılması

GİRİŞ Tümör ve immün sistem biyolojisinin anlaşılmasındaki son gelişmeler, antitümöral immün cevabı modüle eden immün kontrol noktalarının önemini ortaya koymuştur. Bu çalışmadaki amacımız, neo-adjuvan kemoterapi alan lokal ileri meme kanserli hastalarda PD-1, CTLA-4, TIGIT, LAG-3, TIM-3 gibi immün kontrol noktaları reseptörlerinin tümör infiltre eden lenfositlerdeki ekspresyonunu araştırmaktır. Ayrıca, bu bulguların diğer klinik ve prognostik faktörlerle ilişkisi ve immün kontrol nokta inhibitörleri ile hedefe yönelik tedavilerin etkinliği de değerlendirilecektir. GEREÇ VE YÖNTEM Çalışmaya Eylül 2018 ile Kasım 2019 arası İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Meme Ünitesi'ne tanı ve tedavi amacıyla başvuran 18 yaş üstünde, lokal ileri meme kanseri tanısı ile neo-adjuvan kemoterapi alan ve tedaviye tam yanıt alınamayan 24 hasta dahil edildi. Ameliyat sırasında çıkarılan tümör dokusundan MACS tümör ayırım cihazı ve tümör ayırım kiti kullanılarak tümör infiltre eden lenfositler (TIL) izole edildi. Flowsitometri cihazı kullanılarak, CD8+ T Lenfositlerinde ve CD16+, CD56+ NK hücrelerinde eksprese edilen PD-1, LAG-3, TIM-3, TIGIT, CTLA-4 gibi immün kontrol mekanizmalarını regüle eden reseptörlerin tümör infiltre eden lenfositlerdeki ekspresyonları analiz edildi. BULGULAR Analizlerimiz sonucunda ≥50 yaş olguların CD8+ T lefositlerindeki CTLA-4 ölçümlerinin, <50 yaş olanlardan daha düşük olduğu saptandı(p=0,004). Post-menopozal hastaların CD56+NK hücrelerindeki TIGIT ekpresyonları, premenopozal hastalardan daha yüksekti(p=0,014). Ayrıca neo-adjuvan kemoterapi sonrası patolojik tümör çapı (pT3-T4) büyük olan hastaların CD8+ T hücrelerindeki PD-1, CTLA-4 ve CD56+NK hücrelerindeki LAG-3 ekpresyonu, patolojik tümör çapı küçük olan (pT1-T2) hastalara göre daha fazlaydı(sırasıyla p=0,014, p=0,018, p=0,042). Ayrıca patolojik lenf nodu pozitif olan hastaların CD56+ NK hücrelerinde PD-1 ölçümleri, aksiller metastazı olmayan hastalara göre daha azdı(p=0,022). Neoadjuvan tedavi sonrası >%20 regresyon görülen olguların CD8+ ve CD56+ T hücrelerindeki TIGIT ekspresyon düzeyi, diğer az cevaplı veya cevapsız hastalara göre daha fazlaydı(sırasıyla p=0,014, p=0,030). Yaygın in situ komponenti olan vakalarda ise CD16+ NK hücrelerinde TIGIT ve LAG-3 ve CD56+ NK hücrelerinde PD-1 ve CTLA-4 ekpresyonu negatif yaygın in situ komponenti olmayanlara göre ilginç olarak daha yüksekti(sırasıyla p=0,024; p=0,003; p=0,032; p=0,013). Neo-adjuvan kemoterapi sonrası HER-2+ hastalarda negatif hastalara göre CD8+ T hücrelerindeki TİM-3 ekspresyonu düzeyi daha yüksekti(p=0,043). Spearman korelasyon analizlerinde, patolojik regresyon skoru sadece CD16+ CTLA-4+ hücre varlığı ile istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterdi (p=0,031). SONUÇ Sonuçlarımız, daha genç (<50 yaş) ve lokal ileri evre meme kanserli hastaların, immün kontrol noktası inhibitörleri kullanımı yoluyla immünoterapötik yaklaşımlardan daha fazla yararlanabileceğini göstermektedir. Ayrıca, sistemik kemoterapinin immünoterapi ile kombinasyonu hastalardaki patolojik yanıt oranını artırabilir.

Kemoterapi-adjüvantMeme hastalıklarıMeme neoplazmları+4
Aykhan Abbasov
İstanbul University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yetişkin canlı karaciğer naklinde safra yolu komplikasyonlarının risk faktörleri

Yetişkin Canlı Karaciğer Naklinde Safra Yolu Komplikasyonların Risk Faktörleri: Giriş:Canlı yetişkin nakillerinde safra yolu komplikasyonları %25 oranla en sık görülen komplikasyonlardır. Karaciğer nakli sonrası safra yolu komplikasyonları; anastomoz darlığı, anastomoz kaçağı, ekstrahepatik safra taşları olarak sınıflandırılmaktadır. Bu çalışmada safra yolu risk faktörleri karşılaştırılmıştır. Safra yolu anastamozları, etyolojileri, kan ürünü transfüzyonu, vasküler anastomoz komplikasyonları ile safra yolu arasındaki ilişkiyi değerlendirilmiştir. Material ve metod:Safra yolu anastomozları merkezimizde uç uca , hepatikojejunostomi, safra yolu rekonstrüksiyonu ile tekli uç uca safra yolu anastomozu, çoklu uç uca anastomoz, çoklu hepatikojejunostomi olarak ayrılmıştır. Vasküler komplikasyonlar hepatik arter, portal ven, greft olarak gruplara ayrılmıştır. Hastalara takılan kan ürünleri (es, tdp, trombosit) incelenmiştir. İstatistiksel test olarak Mann-Whitney U Testi kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya Ocak 2015-Haziran 2022 arasındaki canlı karaciğerden nakil olan 227 hasta dahil edildi. Safra yolu anastomozları 5 gruba ayrıldı. Grup 1 UU anastomoz en sık kullanılan anastomoz oldu ve bu grupta 143 (%63) hasta olarak saptandı, grup 2 safra yolu rekonstrüksiyonu sonrası tek uç uca anastomoz 41 (%18) hasta, grup 3 çoklu uç uca anastomoz 19(%8.4) hasta, grup 4 hepatikojejunostomi 16 (%7) hasta, grup 5 çoklu hepatikojejunostomi 8 (%3.5) hasta mevcuttu. Safra yolu komplikasyonu olarak 227 hastanın 152 (%67)'sinde komplikasyon yoktu. Komplikasyon gelişen hastalara bakıcak olursak; uç uca anastomoz yapılan 40 hastanın 28'inde, Çoklu uç uca anastomoz yapılan 17 hastanın 14'ünde (%25,9), Safra yolu çoklu rekonstrüksiyonu yapılan komplikasyon gelişen 3 hastanın 1 (%1,9)'inde, Hepatikojejunostomi anastomozu yapılan ve komplikasyon gelişen 9 hastanın 8 (%14,8)'inde, Çoklu hepatikojejunostomi yapılan 6 hastanın 3 (%5,6)'ünde safra yolu darlığı izlenmiştir (p=0,19). Ancak safra yolu anastomoz gruplarını incelediğimizde çoklu safra yolu uç uca anastomoz olan hastaların 14 (%25,9)'ünde, tekli hepatikojejunostomi olan hastaların 8 (%14,8)'inde darlık izlenmiştir. Bu iki safra yolu anastomozu grubunda darlık komplikasyonunda artış izlenmiştir. Aynı zamanda safra yolu kaçak oranI; uç uca safra yolu anastomozu yapılan 10 (%47,6) hastada, Çoklu uç uca safra yolu anastomozu yapılan 4 (%19) hastada, Safra yolu rekonstrüksiyonu yapılan 1 (%4,8) hastada, Tekli hepatikojejunostomi yapılan 1 (%4,8) hastada, Çoklu hepatikojejunostomi yapılan 5 (%23,8) hastada safra yolu kaçak komplikasyonu izlenmiştir (p=0,036). Sonuç: Safra yolu anastomozları %25 oranla karaciğer nakillerinde halen en çok izlenen komplikasyondur. Çalışmamızda birden fazla safra yolu olan greft karaciğer nakil hastalarında safra yolu komplikasyonlarında artış izlenmiştir. Bunun sebebi ise anastomoz tekniğindeki zorluklar ve anastomoz zamanın uzaması söylenebilir. Kan ürünü (eritrosit süspansiyonu, trombosit süspansiyonu) transfüzyon edilen hastalarda safra yolu komplikasyon oranı daha fazla saptanmıştır. Bunun sebebi ise, hastaların intraoperatif kanama oranının yüksek olması, unstabil olması ve hipoperfüzyona bağlı olarak artan safra yolu darlık ve kaçak riskleri gösterilebilir (79). Sonuç olarak safra yolu komplikasyonları azaltmak için intraoperatif diseksiyon dikkatli yapılması ve intraoperatif kanamaya dikkat edilmesini önermekteyiz (80) Bu çalışmada hasta sayılarını artırılarak safra yolu komplikasyonlarını araştırmaya devam edeceğiz.

Ümmü Ebiha Çelik
Akdeniz University
2023
00