
34
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Der'a - Hayfa demiryolu hattı yapımı ve bölge siyasetine etkileri(1902-1906)
XIX. yüzyılda Doğu Akdeniz'de balıkçı kasabası olarak öne çıkan Hayfa, günümüzde sanayinin, kültürün ve ticaretin merkezidir. İsrail'in en büyük ve gelişmiş şehirlerinden birisidir. Şehir, XIX. yüzyılın sonundan XX. yüzyıla ve oradan da I. Dünya Savaşı'na kadar olan zaman aralığında siyasi, sosyal ve ekonomik açıdan hareketli ve kritik bir dönemeçten geçmiştir. Özellikle 1905 yılında Hicaz Demiryolu'nun, Hayfa üzerinden Akdeniz'e açılmasıyla kazânın sosyal ve ekonomik yapısında köklü değişiklikler meydana gelmiştir. Çalışmada kazânın gelişimine etki eden demiryolunun bölgede ortaya çıkardığı köklü ve derin değişiklikler ele alınmıştır. Akdeniz Havzası tarih boyunca büyük çekişmelere sahne olmuştur. XIX. yüzyılın başlarından itibaren Orta Doğu'da Batılı büyük güçlerin çıkar ve nüfuz mücadelesi bir hayli hız kazanmış ve kendini somut halde göstermeye başlamıştır. Bundan sonraki süreçte Hicaz Demiryolu Projesi'nin Akdeniz'e açılan önemli kapısı haline gelen Hayfa, barındırdığı limanı ve demiryolu hattının kurulmasıyla gelişme süreci hızlanmıştır. Kaynaklarda Hicaz Demiryolu'nun şube hattı/Hayfa yan yolu olarak bilinen güzergâhın planlaması, inşaatın başlaması ve hizmete açılma süreci oldukça hareketli siyasi gelişmelere yol açmıştır. Doğu Akdeniz liman kentleri içinde doğal bir limana sahip Hayfa şehrinin demiryoluna kavuşma macerasında öngörülemeyen sorunlar ortaya çıkmıştır. Kullanılacak malzemenin taşınması ancak Fransız şirketine ait olan Beyrut Limanı üzerinden gerçekleştirilebilmiştir. Osmanlı Hükümeti sürekli olarak Hayfa'ya bir hat kurulmasını isterken, Beyrut-Şam Hattı'nı işleten Fransız şirketine bel bağlamak istememiştir. Bu yüzden Osmanlı Hükümeti ile Fransız DHP şirketi arasında anlaşmazlık ortaya çıktı. Fransız şirket haklarının çiğnendiğini öne sürünce sorunu büyütmek istemeyen Osmanlı Hükümeti bu şirkete bazı demiryolu imtiyazları vermek zorunda kalmıştır. Yaşanan sorunlar üzerine rekabet ortamının zarar görmemesi adına Hicaz demiryolu komisyonu yarım kalmış Hayfa Hattı'nı İngilizler'den satın almıştır. 1902 yılında yapımına başlanan ve güzergâhı Yermük Vadisi üzerinden bugünkü İsrail'in Hayfa şehrine bağlanan 161 kilometrelik bu yeni hat, Ekim 1905'te tamamlanabilmiştir. Böylece stratejik konumu nedeniyle Hayfa, Akka şehrine göre daha güvenli olmasından dolayı Hicaz Demiryolu için daimi olarak tercih edilir olmuştur. Karmel Dağları'nın hemen eteğinde kurulu olan Hayfa, XIX. yüzyılın sonlarında Akka şehrinin gölgesi altında küçük bir yerleşim merkeziydi, Hayfa tren istasyonu eski Hayfa surlarının hemen dibinden başlıyordu. Şehir, Hicaz Demiryolu'na bağlanınca büyümeye ve tarihi sınırlarını aşmaya başladı. Bunun sonucunda şehir kısa bir zaman aralığında Ortadoğu'nun en önemli limanlarından biri haline gelecektir. Hat yapımında gerekli malzeme, ilk zamanlarda Avrupa'dan deniz yoluyla Beyrut limanına boşaltıldı. Taşıma maliyetlerinin düşürülmesi adına Osmanlı Hükümeti 1903 yılında Fransız şirketine taşıma ücreti vergisinde %45 indirimli tarife uygulamaya başladı. Bu durum hat yapımı maliyetinin kısmen düşmesine yardımcı olduysa da yeterli olmadı. Demiryolu hattının şehre, bölge ticaretine, uluslararası ilişkilere olan ilişkisinin de ele alındığı bu çalışmada, tarama/derleme yöntemi ile geçmişten günümüze intikal etmiş Osmanlı arşiv vesikaları önce tespit edilmiş, sonra bu belgeler çevrilmiştir. En son olarak da belgeler analiz edilerek metne aktarıldı. Tezde arşiv belgelerinin dışında; gazeteler, yerli ve yabancı yazarlar tarafından hazırlanan kitap, makale ve bildirilerden faydalanıldı. Ayrıca konuyla ilgili yüksek lisans ve doktora tezleri gibi ikincil kaynaklardan istifade edildi. XX. yüzyılda hayata geçirilmiş Hayfa Hattı, Ortadoğu için çok büyük bir projeydi. Hatta Hayfa Hattı, Hicaz Demiryolu'nun tamamlayıcısıdır demek yanlış olmaz. Şam'dan başlayıp Der'a kavşağından yan yol olarak Havran Platosu ve Yermük Vadisi'ndeki nehir kıvrımlarından Ürdün Nehri ile buluşan hat; dağlık, zorlu coğrafi koşulları aşmaktadır. İki yıl gibi kısa bir sürede 15 istasyon, 15 köprü ve yedi tünel ve çok sayıdaki su kemeri, menfez, viyadüğün inşası ve rayların döşenmesi önemli bir mühendislik başarısıdır. Tüm bu hattın inşasındaki edinilen deneyim ve tecrübe genç Türkiye Cumhuriyeti'nde Mustafa Kemal Atatürk'ün başlatacak olduğu demiryolu yatırımlarının teknik kadrosunu ve teknik bilgisini oluşturacaktır.
Haşim İşcan ve Antalya Valiliği dönemindeki imar faaliyetleri (1940-1945)
1898 yılında Edirne'de dünyaya gelen Haşim (İşcan) Bey, ilk ve orta öğretim burada tamamladıktan sonra Mülkiye'de öğrenci iken Anadolu'da Millî Mücadele Hareketi başlamıştı. Vatanını seven her genç gibi o da Trakya'da kurulan Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ne katılarak bu harekete aktif destek verdi. Hatta buradaki faaliyetleri sırasında bir ara Yunanlılar tarafından yakalanarak Girit'e sürgüne gönderildi. Sakarya Savaşı'ndan sonra serbest bırakıldı. Dönüşünde Mülkiye'deki eğitimini tamamladı ve akabinde İstanbul Hukuk Fakültesi'ne girerek buradan da başarı ile mezun oldu. Meslek hayatına ise 1925 yılında Tarih ve Coğrafya öğretmeni olarak Edirne Darü'l-Mu'allimat'ta başladı. Yaklaşık iki yıl sonra Dr. İbrahim Tali Bey'in Özel Kalem Müdürü olmak suretiyle öğretmenlik mesleğini bırakıp bürokraside görev almaya başladı. Bürokrasideki bu ilk görevinde gösterdiği başarı, onun hızla yükselmesini sağladı. Zira, 1931 yılında Siverek Kaymakamlığı'na atanan Haşim Bey, çeşitli birimlerdeki müdürlük ve müfettişlik görevlerinin ardından meslek hayatının büyük bir kısmını işgal edecek olan valilik görevine 1935 yılında Tekirdağ'da başladı. Bir yıl sonra Erzurum Valisi oldu. 1940-1945 arası Antalya, 1945-1950 arası Bursa, 1950-1951 arası Samsun valiliklerini yürüttü. 1951 yılında atandığı Balıkesir Valiliği görevi sırasında, aynı yıl, merkez valiliğine atandı. 17 Ağustos 1953 tarihinde ise emekliye sevk edildi. Emekli olmasına karşın çalışma hayatına son vermeyen İşcan, çeşitli özel kuruluşlarda müdürlük ve yöneticilik görevlerinde bulundu. 1963 yılı yerel seçimlerinde aday olduğu İstanbul Belediye Başkanlığı'nı kazanarak, vefat ettiği 1968 yılına kadar burada çeşitli hizmetlerde bulundu. Yönetici olarak atandığı her yerde önemli imar faaliyetlerinde bulunan Haşim İşcan'ın 4 Mart 1940'ta Antalya Valisi olarak atanması, Antalya için yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Zira, görevine başlar başlamaz, belediyenin ne kadar gelirsiz olduğunu gördü. Bu yüzden 14 Ağustos 1940'ta, şehrini seven varlıklı vatandaşları teşvik ederek "Antalya'yı Güzelleştirme İmar ve Tanıtma Cemiyeti" adında bir cemiyet kurdu. Cemiyetin amacı, Antalya'daki imar çalışmalarına özel girişimin desteğini sağlamak ve belediyeye yapılan yardımları artırmaktı. Bu nedenle cemiyet, Antalya halkını memleketi için emek ve para harcamaya sevk etti. Aynı zamanda diğer vilâyetlere de örnek oldu. Yapılan bağışlar, pehlivan güreşleri, deve güreşleri, müzikaller, piyango çekilişleri gibi çeşitli gelir getirici faaliyetler ve merkezden gelen ödenekler neticesinde elde edilen parayla da Antalya'da Karaalioğlu Parkı, Kız Enstitüsü, Bahçeli Evler, kütüphane, Doğum ve Çocuk Bakımevi, okullar, yollar, köprüler, su kanalları ve yerleşim yerleri gibi çeşitli imar faaliyetleri gerçekleştirildi. İşcan'ın Antalya'daki çalışmaları devam edecekti, ancak çıkarları zarar gören şehrin ileri gelenlerinin şikayeti üzerine İşcan, Antalya Valiliği'nden Bursa Valiliği'ne atandı. Anahtar Kelimeler: Haşim İşcan, Antalya, Antalya'yı Güzelleştirme İmar ve Tanıtma Cemiyeti, İmar, Ulaşım, Eğitim.
Osmanlı dönemi Rodos ve çevresinde süngercilik (19. yüzyıl)
İnsan hayatı boyunca sürekli bir mücadele içindedir. Bu zorlu süreçte insanın kaderini belirleyen yegâne etmen coğrafyadır. Süngercilik de bunun bir sonucudur. Başka bir geçim kaynağı olmayanların, denizlerden ekmeğini çıkaranların kaderidir. Zordur. Bir o kadar da risklidir. Süngerler, biyolojik açıdan Porifera (delikliler) olarak isimlendirilmiştir. Çok çeşitli formlara ve pigmentlere sahiptir. Genel itibariyle dünyanın göl ve deniz gibi farklı derinliklerinde ve bölgelerinde yaşamaktadır. Sualtı dünyasının siyah gülleridir ve ticari bir değere sahiptir. Daha çok Akdeniz- Ege havzasında yoğun şekilde bulunan süngerlerin geçmişi binlerce yıl geriye dayanmaktadır. İktisadi anlamda güçlü bir gelir kapısı olan süngerin avlanması Osmanlı dönemine gelindiğinde 19. yüzyıl başlarında görülmeye başlanmıştır. Aynı zamanda Osmanlı, ihraç oranlarıyla da önemli bir sünger pazarı yaratmıştır. Ve bu noktada Rodos ve çevresinde yaşayan adalıların rolü büyüktür. Yıllar içerisinde bilinçsiz yapılan avlanmalar ve süngerciler arasında oluşan rekabet havası süngerler için tehlike yaratmıştır. Bu yüzden Osmanlı Devleti'nin mali ve hukuki çözümlerle süngerleri korumak için tedbir aldığı görülmüştür. Halkın tek geçim kaynağı süngercilik olduğundan gerek başka bölgelerde gerekse dâhili sularda adalılar arasında yaşanan veya yaşanabilecek olaylara karşı da Osmanlı Devleti'nin yaklaşımı gözden kaçmamalıdır. Kısaca süngercilik, ekonomik olduğu kadar sosyal ve kültürel de bir mirastır. Öyle ki süngerin günümüzde dahi kullanım alanlarına bakıldığında adeta denizlerimizin bize sunduğu doğal bir zenginlik kaynağıdır. Bu yüzden süngerin neslinin korunması gerektiğinin altını çizmekte fayda vardır. Anahtar Kelimeler: Sünger, Rodos, Ege, Osmanlı Devleti, Süngercilik, Ada, Akdeniz
Osmanlı arşiv belgelerine göre Avusturya'nın Akdeniz-Karadeniz ticareti (1800-1830)
Osmanlı Devleti, 15. yüzyıldan itibaren kendi kontrolünde bir iç deniz olarak gördüğü Karadeniz'i uluslararası ticarete kapalı tutmuştur. Karadeniz'in bu statüsü 18. yüzyılın son çeyreğindeki siyasi gelişmelerin sonucunda değişmiştir. 1768–1774 Osmanlı–Rus Savaşı bu süreçte önemli bir kırılma noktası olmuştur. Savaşın sonunda akdedilen Küçük Kaynarca Antlaşması kapsamında Osmanlı Devleti Rusya'ya ilk kez Karadeniz'de ticaret yapma hakkını tanımak durumunda kalmıştır. Bu gelişmeyi takiben, 1784 yılında benzer bir imtiyaz Rusya'nın desteğiyle Avusturya Devleti'ne de verilmiştir. Yüzyılın son çeyreğindeki bu gelişmelerle Karadeniz, Osmanlı Devleti'nin yanında Rusya ve Avusturya'nın da bulunduğu devletler arasında önemli bir jeopolitik sahaya dönüşmüştür. Söz konusu statü, Rusya'nın Akdeniz'e erişiminin önünü açarken Avusturya'nın da Akdeniz–Karadeniz güzergâhındaki ticari faaliyetleri açısından güvenli bir koridorun şekillenmesini sağlamıştır. Avusturya, imtiyaz elde ettiği yüzyılın sonlarındaki ticari faaliyetlerini 19. yüzyılda da sürdürmüştür. Özellikle Trieste ve Fiume gibi Avrupa pazarlarına açılan stratejik limanlara sahip olması, Avusturya'yı Osmanlı ve Rus limanlarından sağlanan ürünlerin Avrupa ve Akdeniz'e; Akdeniz'den temin edilen ürünlerin ise Rus limanlarına transferinde merkezi bir aktör konumuna getirmiştir. Avusturya'nın bu ticareti, yüzyılın belirli dönemlerinde kendisinin de taraf olduğu bazı siyasi sorunlar ve bununla birlikte gelişen eko-politik hamlelerden etkilenmiş olsa da bir şekilde canlılığını korumuştur. Akdeniz–Karadeniz koridorundaki bu ticari trafiğin aynı eksende akmadığı, Akdeniz'in hemen her bölgesindeki istasyonlara erişerek oldukça geniş ve dinamik bir ağ kurduğu görülmektedir. Bu bağlamda Marsilya, Venedik, Trieste, Messina, Tunus, Trablus, Girit, Selanik, İzmir, İskenderiye, Dimyat, Beyrut, İstanbul, Şam, Bodrum ve Balyabadra gibi birçok liman bu ticaret ağında yer bulmuştur. Bu çeşitlilik, Avusturya Devleti'nin söz konusu koridordaki ticaretiyle Akdeniz, Karadeniz ve Avrupa arasında kayda değer oranda bir etkinlik gösterdiğini işaret etmektedir.
Amerika Birleşik Devletleri'nin Biladüşşâm'daki (Şam ve bağlı vilayetleri) konsolosluk ve ticari faaliyetleri (1832-1910)
Amerika Birleşik Devletleri 19. yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti ile ticari temaslarda bulunmuştur. 1830 yılında imzalanan Ticaret ve Dostluk Antlaşmasıyla iki ülke arasındaki ilişkiler resmiyet kazanmıştır. Bu Antlaşma gereğince Amerika Birleşik Devletleri hem Osmanlı Devleti'nde yaşayan Amerikalıların hem de ticaret yapan Amerikalı tüccarların haklarını korumak amacıyla Osmanlı Devleti'nin muhtelif ticaret şehirlerinde konsolosluklar açmıştır. Bu amaçla Halep, Suriye, Beyrut Vilayetleri, Cebel-i Lübnan ve Kudüs Mutasarrıflıklarının yer aldığı Bilâd-ı Şam'da ilk etapta Halep ve Beyrut'ta Amerikan konsoloslukları açılmıştır. 19. yüzyılın ikinci yarısı itibariyle bölgedeki konsolosluk yapılanması düzenlenmiş olup, ABD Beyrut ve Kudüs'te kurulan konsolosluk ve konsolosluk temsilcilikleri üzerinden buradaki ticari faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Tez çalışması üç ana bölümden müteşekkildir. Birinci bölümde Amerika Birleşik Devletleri'nin ticaretini gerçekleştirdiği Bilâd-ı Şam bölgesinin ekonomik yaşamına konu olan tarım, hayvancılık, ticaret, sanayi faaliyetleri ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir. İkinci bölümde Amerika Birleşik Devletleri'nin Akdeniz'de ticari ilişkilerinin kurulması süreci ve Osmanlı Devleti ile diplomatik temasların sağlanmasına yer verilmiştir. Ayrıca iki ülke ilişkisinin hukuki temellerinin oluşturulduğu 1830 ve 1862 yılında imzalanan Ticaret ve Dostluk Antlaşmaları da birinci bölümde yer almaktadır. Son bölümde ise Amerika Birleşik Devletleri'nin Bilâd-ı Şam bölgesinde Amerikan konsolosluk ağının tesis edilmesi süreci ile bölgedeki ticari faaliyetleri ele alınmıştır. Ticari faaliyetler Amerikan Ulusal Arşivleri'nde (NARA) ve Amerika Birleşik Devletleri Ticaret ve Çalışma Bakanlığı'nda (The United States Department of Commerce and Labor) muhafaza edilen Beyrut, Halep, Kudüs Amerikan konsolos ve konsolos temsilcileri ticaret raporları ışığında on yıllık dönemlere ayrılarak incelenmiştir.
Akdeniz'de deniz kazaları ve Osmanlı dönemi deniz sigortacılığı uygulamaları
Bu çalışma, Dünya denizcilik tarihinin gelişim sürecinin devrettiği mirasın Osmanlı denizcilik tarihini nasıl etkilediği ve buna bağlı olarak Osmanlı döneminde Akdeniz'de meydana gelen deniz kazalarının niteliği ile deniz sigortacılığı sisteminin tarihsel gelişimini incelemektedir. Denizcilik faaliyetleri, tarih boyunca ekonomik, askeri ve kültürel açılardan stratejik önem taşımıştır. Akdeniz bölgesi tarih boyunca farklı uygarlıkların karşılaştığı, ticaret yaptığı ve çatıştığı önemli bir coğrafya olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu da bu coğrafyada etkinlik göstermeye başlamasıyla 14. yüzyıldan itibaren donanma teşkilatı, tersaneler ve gemi teknolojileriyle ilgili önemli adımlar atmıştır. Ancak artan deniz trafiğiyle birlikte meydana gelen deniz kazaları, ciddi mal ve can kayıplarına yol açarak düzenleyici önlemlerin geliştirilmesini zorunlu kılmıştır. Bu çerçevede deniz sigortacılığının hem ekonomik sürdürülebilirlik hem de ticari güvenlik açısından önem kazanmasıyla birlikte devletler çeşitli önlemler almak zorunda kalmışlardır. Osmanlı Devleti bu sistemi Batı'dan doğrudan ithal etmek yerine kendi dini ve sosyal yapısına uyarlayarak benimsemiştir. Özellikle Tanzimat sonrası dönemde, Avrupa kaynaklı sigorta şirketlerinin Osmanlı topraklarında faaliyet göstermesiyle sigorta uygulamaları kurumsal hale gelmiş ve Osmanlı hukuk sistemine entegre edilmiştir. Çalışmada denizcilik tarihi, Osmanlı Denizciliği, Deniz kazalarının sosyal, ekonomik ve hukuki boyutları değerlendirilmiştir. Denizcilik faaliyetlerinin Osmanlı devlet yapısındaki yeri, tersaneler, gemi türleri ve teknolojik gelişmelerle birlikte ele alınmıştır. Bu yönüyle Osmanlı denizcilik tarihini, deniz kazalarına bağlı olarak gelişen sigortacılık faaliyetlerini analiz etmeyi amaçlamaktadır.
Alanya Postası Gazetesi'ne göre Alanya (1948-1958)
1948–1958 yılları arasında yayımlanan Alanya Postası Gazetesi'nin haberleri, köşe yazıları ve eleştirilerinin yanı sıra arşiv belgeleri ile konuya ilişkin kitap ve makalelere dayanan bu çalışma, Alanya'nın kentsel, ekonomik, sosyal ve kültürel gelişim sürecini kapsamlı bir biçimde ele almaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye'de çok partili hayata geçişle birlikte yerel basının güç kazanması, halkın yönetime katılımını artırmıştır. Bu çerçevede çalışma, Alanya Postası Gazetesi'nin bölgedeki kalkınma projelerine nasıl yön verdiğini, halkın beklenti ve taleplerini nasıl gündeme taşıdığını ve yerel yönetime hangi yollarla katkı sunduğunu incelemekte; yerel basının gelişim süreçlerindeki rolünü somut bir örnek üzerinden değerlendirmektedir. Araştırma kapsamında, 1948–1958 yılları arasında Alanya'da yürütülen yol yapım çalışmaları, içme suyu ve elektrik altyapısının oluşturulması, şehir planlaması faaliyetleri, sağlık ve eğitim hizmetlerinin geliştirilmesi, turizm yatırımları, spor alanındaki girişimler ve ekonomik kalkınma çabaları ayrıntılı biçimde ele alınmıştır. Bunun yanı sıra, dönemin etkili siyasi aktörlerinden biri olan Antalya Milletvekili Ahmet Asım Tokuş'un Alanya'nın ilk şehir planının hazırlanması, çağdaş altyapı projelerinin hayata geçirilmesi ve bölgenin turizm potansiyelinin değerlendirilmesine yönelik katkıları da araştırmanın önemli başlıkları arasında yer almaktadır. Bu çalışma, Alanya Postası'nın yerel kalkınma sürecinde yalnızca bir haber kaynağı değil, aynı zamanda toplumsal bilinç oluşturan ve yönetsel karar alma mekanizmalarında etkili bir aktör olduğunu ortaya koymaktadır. Gazetenin, yerel ve merkezi yönetimler arasındaki ilişkilerde oynadığı aracılık rolü; kamusal taleplerin görünür kılınması, siyasal sorumluluğun artırılması ve kalkınma vizyonunun yerel düzeyde şekillendirilmesi açısından önem arz etmektedir. Sonuç olarak, bu çalışma yerel basının demokratikleşme süreçlerindeki rolü, kalkınma politikalarına etkisi ve toplumsal hafızanın inşasındaki katkısı bakımından örnek teşkil etmektedir. Türkiye'nin çok partili siyasi yaşama geçiş sürecinde yaşanan yapısal dönüşümlerin yerel ölçekte nasıl hayata geçirildiği, Alanya özelinde tarihsel bir çerçevede ele alınmıştır.
Milli Mücadele'de Antalya'da Haberleşme ve Anadolu Ajansı'nın Bölgedeki Faaliyetleri
Haberleşme, insanoğlunun varoluşundan bu yana yaşamın merkezinde olmuş, ilk uygarlıklardan günümüze kadar toplumlar ve insanlar arasında bilgi alışverişi sağlamıştır. Anadolu'daki son Türk Devleti'nin istiklal mücadelesi ve kuruluş çabası içerisinde haberleşme hayati önem taşımıştır. Anadolu, topraklarının büyük bir bölümü işgal altında ve dünyadan tecrit edilmiş bir durumdayken, işgalci bir devlet olmasına karşın İtalyanlar, Antalya vasıtasıyla Anadolu'nun dış dünya ile iletişim kurmasına göz yummuşlardır. Milli Mücadele'nin başladığı günlerde Antalya önemli bir haberleşme ve propaganda merkezi haline dönüştürülmüş, Anadolu Ajansı bizzat Mustafa Kemal'in talimatıyla ilk bürosunu Antalya'da açmış ve Anadolu'dan gelen tebliğ ve mesajlar buradan tüm dünyaya ilan edilmiştir. Bu çalışmada Türk İstiklal Harbi'nin başlangıcından sonuna kadar haberleşme ve enformasyon merkezi olan Antalya ve çevresindeki haberleşme faaliyetleri ele alınmış, özellikle Anadolu Ajansı'nın çalışmaları ve İstiklal Mücadelesine katkıları yeni belgeler ışığında tartışılmıştır. Bu kapsamda, arşiv belgelerinin inceleme ve çözümleme çalışmalarının yanı sıra doğrudan Mustafa Kemal Paşa'ya bağlı olarak istihbarat çalışmaları yapan ve İzmir'in işgali başta olmak üzere birçok önemli gelişmeyi kendisine bildiren Posta Telgraf Memuru Zülfikar Kılınçarslan'a ulaşılmış ve 4. kuşaktan torunu Asuman Öztürk ile mülakat yapılmıştır. Manastırlı Telgrafçı Hamdi Bey'in İstanbul'un işgali sırasındaki çalışmaları ne derece önemli ise, İzmir ve Antalya içindeki gelişmeler açısından Ali Zülfikar Bey'in de aynı derecede önemli olduğu anlaşılmıştır. İlaveten, azınlıkların ve işgal kuvvetlerinin sigara kağıtlarını propaganda unsuru olarak kullanılması da kitle iletişim perspektifinden incelenerek tartışmaya açılmıştır. Ayrıca Milli Mücadele döneminde önemli bir görevi yerine getiren Antalya Postahanesi üzerine yapılmış çalışmalarda ve toplumca yanlış bilinen kavramsal kullanımlara dikkat çekilerek yeniden tartışmaya açılmıştır. Türk Hava Kuvvetleri'nin İstiklal Harbinde kullandığı uçakların Antalya'dan cepheye nakil faaliyetleri, Vecihi Hürkuş'un anılarından yola çıkarak incelenmiş aynı zamanda bu süreçte vefat eden Pilot Teğmen Halil Bey'in mezarı da tez çalışması esnasında tespit edilmiştir. Çalışmada sıklıkla tez yazarının kendi arşivinden yararlanılmıştır.
İtalya'da kırsal turizm: Toskana örneği
Dinlenmek, gezmek, seyahat etmek gibi pek çok farklı amacı barındıran ve geçici evden uzaklaşma şeklinde tanımlanabilen turizm, aynı zamanda ekonomik ve kültürel bir olgudur. Kırsal turizm ise, turizm aktivitelerin konum açısından şehirden uzak, sürdürülen faaliyetler bakımından ise diğer turizm tiplerinden ayrışabilmektedir. Bu çalışma kırsal turizm bir bütün olarak ele alınıp farklı açılardan tanımları yapılmış, içerdiği aktivitelerden bahsedilmiş, yaşanılan sorunları ve gelişim süreçleri ele alınmıştır. Bu tanımlamalarla birlikte İtalya'nın Toskana Bölgesi'nden örnekler verilerek, konu detaylandırılmış ve diğer turizm türleriyle farklarından, avantaj ve dezavantajları ele alınarak istatistiki verilerle değerlendirilmiştir. Araştırma, İtalya'nın Toskana Bölgesi'ne ait pek çok veri içermekle birlikte, İtalya'nın genel turizm verilerine de yer verilerek kırsal turizmin İtalya içerisinde önemi ve giderek artan popülerliği sayılarla desteklenmiştir. Ülkede uygulanan çeşitli turizm politikalarının detaylarından bahsedilmiş ve etkileri gösterilmiştir. Bununla birlikte Toskana Bölgesi'nin demografik yapısı, mutfak özellikleri, ekonomik değerleri diğer bilgiler de paylaşılmıştır Anahtar Kelimeler: İtalya, Kırsal Turizm, Toskana
Suriyeli kadınların gündelik yaşam pratikleri, toplumsal cinsiyet rolleri ve doğurganlık davranışları: Antalya ili örneği
Göç yalnızca bir yer yurt değiştirme hareketi değildir. Bireyler gittikleri yere, kültürel ve sosyal sermayelerini de taşımaktadırlar. Göçün yol açtığı kültürel karşılaşmalar toplumsal gerilim, adaptasyon problemi ve kuşak çatışması gibi olumsuzlukları barındırdığı gibi değişim potansiyelini de taşımaktadır. Bu araştırmada, savaşı ve zorunlu göçü deneyimleyen Suriyeli kadınların gündelik yaşam pratikleri, toplumsal cinsiyet rolleri ve doğurganlık örüntüleri toplumsal cinsiyet bağlamında irdelenmiş, kendi deneyimleri ve pratikleri üzerinden aktarılmaya çalışılmıştır. Ataerkil toplumun ve eril iktidarın şekillendirdiği cinsellik, cinsel sağlık ve üreme sağlığı davranışları incelenerek bunların toplumsal cinsiyet ile ilişkisi araştırılmıştır. Bununla birlikte cinsel sağlık ve doğurganlık davranışlarının göç sonrasında değişip değişmediği, eğer değişti ise bunun nasıl ve ne yönde gerçekleştiği irdelenmiştir. Bu bağlamda 30 Suriyeli kadın ile görüşülerek kendi anlatımlarıyla savaş ve göç deneyimleri, göçte kadınlık halleri, göçün kadınlık pratiklerine yansıması, karşılaştıkları yeni kültürel ortamda kadınların yaşamları ve uyum stratejileri incelenmiştir. Araştırma, nitel araştırma yöntemiyle tasarlanarak yarı yapılandırılmış gözlem ve görüşme tekniğiyle gerçekleştirilmiş, gerekli verilere ulaşabilmek amacıyla katılımcılara önceden hazırlanmış sorular sorulmuştur. Elde edilen veriler betimsel olarak analiz edilmiş, çalışmanın amacı doğrultusunda Suriyeli göçmen kadınların görünümleri ortaya konulmaya çalışılmıştır. Araştırmada kadınların göç kararında kadınların da erkekler kadar etkili olduğu, kadın olarak savaş ve göçte diğer sosyal gruplara göre daha zor bir süreç yaşadıkları anlaşılmaktadır. Çalışmada katılımcıların eğitim seviyelerinin düşük olduğu, istihdamda yer almadıkları, görücü usulü ile babasoylu evlilik yaptıkları, doğurganlık oranlarının yüksek olduğu dikkat çekmektedir. Bulgular kadınların soyun devamını ve hanenin geçimini sağladıklarını düşündükleri erkeklerin fiziksel, ruhsal, cinsel ihtiyaçlarını karşılamayı en önemli sorumlulukları olarak gördüklerini göstermektedir. Çalışmanın sonucunda Suriye toplumunda kadının statüsünün Arap kültürü ve geleneksel İslami uygulamaların etrafında şekillendiği görünmektedir. Hukuki olarak yetersiz olmakla beraber kadının yasal birtakım hakları olsa da toplumsal yaşamdaki kadın pratiklerine bunların yansımadığı belirlenmiştir. Suriyeli kadınların doğurganlık davranışlarında toplumsal cinsiyetçi kodların etkili olduğu görülmektedir. Ait oldukları toplumda kadınların cinsellikleri, Gündelik yaşamlarını ve doğurganlıklarını ataerki belirlemektedir.
Tüketim mekânı bağlamında Antalya-kaleiçi'ndeki gündelik yaşamın sosyolojik analizi
Mekân; üretim ilişkileri ve gündelik yaşam rutinleri bağlamında anlam kazanan, tüketim ilişkilerine zemin hazırlayan aynı zamanda tüketim nesnesi olan ayrıca birey ve grupların üzerinde belirli ilişkiler ve etkileşimler kurduğu, kültürel ürünler ve pratikler geliştirdiği bir alanı temsil etmektedir. Bu çalışmada, tarihi bir mekân olan ancak son yıllarda daha çok tüketim mekânı olarak kullanılan Antalya-Kaleiçi ele alınmıştır. Kaleiçi'ne yönelik bireylerin tarihi mekân bilinçleri, mekân üzerindeki gündelik yaşam ve tüketim pratikleri, mekânı kullanan kişilerin demografik özellikleri, sık kullanılan mekânlar ve bu mekânların tercih edilme nedenleri incelenmiş, söz konusu mekânın öyküsü sosyolojik olarak değerlendirilmiştir. Araştırma, nicel bir araştırma tasarımına sahiptir. Nicel araştırma yöntemlerinden biri olan tarama (survey) yöntemiyle Antalya Kaleiçi'ne yönelik olarak anket formu üzerinden veri toplanmıştır. Araştırma kapsamında basit tesadüfi örnekleme yöntemi ile 396 kişiye ulaşılmış, elde edilen veriler SPSS 26 programına aktarılmış ve tablolaştırma işlemleri gerçekleştirilmiştir. Veriler, frekans ve ki-kare testleri aracılığıyla analiz edilmiş ve yorumlanmıştır. Nicel verileri desteklemek ve araştırmaya derinlik katmak amacıyla, 14 Kaleiçi esnafı ile görüşmeler yapılmış ayrıca mekân gözlem notları tutulmuştur. Kaleiçi'nin yerel ve küresel olarak farklı kimlikler tarafından, farklı zaman dilimlerinde ve farklı amaçlar doğrultusunda kullanılmakta olduğu, gündüzleri özellikle sabah saatlerinde turistlerin kültür gezisi ve alışveriş yaptıkları veya konakladığı bir mekânken akşam ve gece saatlerinde yerel halkın bar, meyhane, kafe ve restoran gibi mekânları eğlence ve gece hayatı amacıyla tercih ettikleri tespit edilmiştir. Ayrıca yerel halkın Kaleiçi'ndeki tarihi yapıları ve müzeleri bilme ve ziyaret etme oranlarının az olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Antalya Kaleiçi, mekân algısı, tarihi mekân, tüketim, turizm.
Koronavirüs (Covid-19) pandemisinin toplumsal ve bireysel yansımaları (Batı Akdeniz Bölgesi örneği)
Çin Halk Cumhuriyeti'nde 2019 yılının sonlarına doğru patlak veren yeni koronavirüs hastalığı salgın hastalıklar kronolojisinde yerini almış ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından kısa bir zaman içerisinde pandemi olarak ilan edilmiştir. Covid-19 olarak da nitelendirilen yeni koronavirüs hastalığı, gelişmişlik ayrımı olmaksızın bütün devletleri sosyal, kültürel, siyasal, demografik ve ekonomik boyutlar başta olmak üzere çok farklı yönlerden etkilemiştir. Türkiye de pandemiden çok sayıda yönden ve yoğun bir şekilde etkilenen ülkelerden birisi olmuştur. Bu bilgilerden hareketle çalışmanın amacı, Covid-19 pandemisinin bireysel ve toplumsal düzeydeki etkilerinin ortaya konulması olarak belirlenmiştir. Covid-19 pandemisinin bireysel ve toplumsal etkilerinin belirlenebilmesi nicel araştırma deseni tercih edilmiş, veri toplama aracı olarak anket tekniğinden yararlanılmıştır. Araştırmanın evrenini Batı Akdeniz bölgesi kapsamında yer alan Antalya, Burdur ve Isparta il merkezlerinde yaşayan bireyler oluşturmuştur. Araştırmacı tarafından geliştirilen soru formu, kotalı örnekleme yöntemi kullanılarak evrendeki 18 yaş ve üzerindeki bireylere uygulanmıştır. Yüz yüze gerçekleştirilen anket çalışması sonucunda, çeşitli nedenlerle kapsam dışı bırakılanlar dışında 413 kişiye ulaşılmıştır. Verilerin kodlanması ve analiz edilmesi sonrasında çeşitli sonuçlara ulaşılmıştır. Bu doğrultuda Covid-19 pandemisinin, bireysel ve toplumsal açıdan yaşam pratiklerini değiştirdiği görülmüştür. Pandeminin sosyal, psikolojik ve ekonomik boyutlar bakımından yüksek düzeyde olumsuz etkileri beraberinde getirdiği araştırma kapsamındaki ifade ortalamalarından anlaşılmıştır. Bununla birlikte pandeminin toplumsal etkilerinin bireysel etkilere göre daha yüksek ifade değerlerine sahip olduğu, araştırma kapsamında ulaşılan bir başka sonuç olarak belirlenmiştir. Ayrıca bireysel ve toplumsal etki ifadeleri ile diğer değişkenler arasında yapılan testlerde de gruplar arasında bir takım farklılıklar bulunmuştur.
Osmanlı Akdenizi'nde bir Türkmen-Alevî cemâati: Mikro-târih, nüfus ve iskânıyla Aydın vilâyeti'nde Tâife-i Tahtacıyân (19. yüzyılın ilk yarısı)
Bu tezin amacı, 19. yüzyılda Osmanlı Akdenizi'nin Aydın Vilâyeti kısmında yaşam süren Kızılbaş/Alevî inanç-eğilimli Tahtacı Türkmenleri sosyo-ekonomik uzamda incelemektir. Söz konusu gaye doğrultusunda, 19. yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu hakkında bilgi üretebilmek için kullanılabilecek en kıymetli arşiv kaynaklarından ikisi temel alınmış, çalışma bu belgeler vasıtasıyla inşa edilmiştir. Bahsedilen bu iki belge türünden ilki Nüfûs Defterleri, ikincisi ise Temettu'ât Defterleri'dir. Aydın Vilâyeti için tespit edilen Osmanlı Müslim Nüfûs Defterleri, bölgedeki Tahtacılar hakkında demografik, toponomik ve onomastik düzlemde ad, lakap, ailevî hiyerarşideki konum, meslekî nitelik, yaş, doğum tarihi ve ait olduğu kabile gibi pek çok açıdan veri aktarır. Çalışmada bu defterlerden 2906, 2966, 3117, 3143, 2973, 3076 ve 2991 numaralı yedi âdeti kullanılmıştır. Aydın Vilâyeti'nde yaşayan Kızılbaş-Alevî Osmanlı Tahtacıları'nın iktisâdi doğasını tasavvur edebilmek için ise Temettu'ât Defterleri'ne başvurulmuş, tezde bu arşiv vesikası türüne ait 2606, 1808 ve 2446 numaralı üç tanesi değerlendirilmiştir. Ayrıca Osmanlı Arşivleri'nin Aydın, İzmir, Muğla ile çevresine yayılan Tahtacılar hakkında ürettiği farklı arşiv belgeleri, yukarıda bahsettiğimiz iki ana belge malzemesini desteklemek maksadıyla kullanılmıştır. Çalışma nesnesine mikro-tarihsel bir perspektifte yaklaşan bu tez, bölgesel ölçekte dar bir konuma odaklanmıştır. Bu açıdan Ege Tahtacıları'nın Osmanlı Akdenizi'nde ifade ettiği kültürel anlam ve sosyo-iktisâdî boyutu derinlemesine çözümlemeye gayret etmiştir. Neticede 19. yüzyıl Osmanlı belgelerine dayanarak, 26 farklı iskân bölgesinde Tahtacı varlığı saptanmıştır. Aydın Vilâyeti Tahtacıları'nın yerleşim stilleri, sosyo-kültürel statüleri, nasıl isimler tercih ettikleri, tipolojik açıdan ne tür bir ten rengi ve sakal/bıyığa sahip oldukları; ne tür konutlarda yaşadıkları veya ailevî noktada nasıl dağılım sergiledikleri ayrıca sorgulanmış, bu problematiklere yanıtlar verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Osmanlı Alevîliği, Tahtacılar, İskân, Aydın Vilâyeti, Nüfûs Defteri, Temettuât Defteri
Neden Kıbrıs?: Sır Samuel Whıte Baker, Sır Henry Rıder Haggard veWıllıam Hurrell Mallock'un seyahatnamelerinde Kıbrıs adası
Çağlar boyu pek çok medeniyete ev sahipliği yapan Kıbrıs, Doğu Akdeniz'de stratejik bir nokta olarak İngilizler için önem teşkil etmiştir. XIX. yüzyılın erken dönemlerinde ada henüz Osmanlı idaresindeyken 1878 yılında yapılan Kıbrıs Konvensiyonu ile adanın idaresi fiilen İngilizlere geçmiştir. Bu yüzyılda, Yakın ve Uzak Doğu'daki sömürgelerinin güvenliğini sağlamak ve onlara giden yolları kontrolleri altında tutmak isteyen İngilizler nezdinde Kıbrıs hem askeri bir üs (Fr. place d'armes) hem de bir kömür ikmal deposu olarak değerli kılınmıştır. Bunun yanında bu tez çalışmasında ortaya konulduğu üzere İngilizler, Kıbrıs'a dair ticari, arkeolojik, toplumsal ve siyasi beklentiler de beslemiştir. Bu tez çalışması kapsamında Kıbrıs'a seyahat eden İngiliz seyyahların seyahatnameleri üzerinden Kıbrıs adasındaki İngiliz yönetiminin erken dönemleri incelenmiştir. Çalışmada, beşerî tarihin önemli kaynaklarından olan seyahatnameler aracılığıyla Kıbrıs'ın coğrafi, tarihi, beşerî ve kültürel özellikleri incelenmiştir. İncelenen seyahatnamelere tutulan mercek yardımıyla İngilizlerin Kıbrıs'a yönelik besledikleri gayeleri ve "Neden Kıbrıs?" sorusunun cevabının ortaya çıkarılması amaçlanmıştır. Yapılan seyahatname incelemelerinde Edward W. Said'in Oryantalizm çerçevesindeki görüşleri temel alınmış ve incelenen seyahatnamelerin içeriklerinde Kıbrıs'a ve Kıbrıslılara yönelik tutumların ortaya konulması hedeflenmiştir. Bu tez çalışmasında çoklu ve karşılaştırmalı okuma tekniklerinin beraberinde belge analizi yöntemi kullanılmıştır. Sonuç olarak Sir S. W. Baker'ın Cyprus as I Saw It in 1879 (1879), W. H. Mallock'un In an Enchanted Island (1892) ve Sir H. R. Haggard'ın A Winter Pilgrimage (1908) seyahatnamelerindeki asıl amaçlarının adadaki İngiliz hakimiyetini meşrulaştırmak olduğu anlaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kıbrıs, Seyahatname, Oryantalizm, İngiliz seyyahlar
Kentsel planlama ve mimari yapılaşma bağlamında antik çağdan Cumhuriyet Dönemine kadar Antalya şehri ve sur yapıları
Antalya'nın kentsel planlama ve mimari yapılaşma bağlamında Antalya Kalesi ve sur yapılarında gerçekleştirilen restorasyon uygulamalarının (1812 – 1914) incelendiği bu tez çalışmasında T.C. Cumhurbaşkanlığı Devlet Arşivleri Başkanlığı'ndaki Tamirat Defterleri, Şer'iyye Sicilleri, Tahrir Defterleri benzeri kaynakların yanı sıra seyahatnameler esas alınmıştır. Anadolu mekânsal anlamda pek çok ilkin yaşandığı bir coğrafyadır. Paleolitik çağlardan başlayarak Antalya sırasıyla Bergama Krallığı, Roma İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu, Selçuklu Devleti ve Osmanlı Devleti'ne ev sahipliği yapmıştır. Bu nedenle kent gerek önemli bir ticaret ağı rotasında bulunmasıyla gerekse güçlü bir savunma mimarisiyle birlikte zengin arkeolojik kalıntılara sahip olmasıyla pek çok kültür katmanını bünyesinde barındırmaktadır. Antalya'nın en önemli kültürel ögeleri arasında bulunan kale geçirdiği onarımlarla sur bedenlerini güçlendirerek XX. Yüzyılın başlarına kadar varlığını sürdürmüştür. Sosyal, ekonomik ve mimari anlamda pek çok öneme sahip Kaleiçi, mimari yapıları, ayakta kalmış sur duvarları ve kapıları ile birçok kültürel ve tarihsel ögeye sahip olarak günümüzde de önemini ve varlığını sürdürmektedir.
Akdeniz ülkelerinde yeni eşitsizlikler: İtalya, Fransa ve Türkiye'de yaşlıların bilgi ve iletişim teknolojileri kullanımı
Amaç: Çalışmanın temel amacı, bilgi ve iletişim teknolojilerini kullanım yetkinliklerini, farklı ülkeler bazında anlamaya ve yorumlamaya çalışmaktır. Bu sayede dijitalde meydana gelen eşitsizlikleri artıran boşlukları belirleyerek, müdahale gerektiren alanları belirlemeyi amaçlamaktadır. Bu bağlamda artık yaşlı bir ülke olan Türkiye ile Kuzey Akdeniz ülkelerinden Fransa ve İtalya'nın yaşlı nüfuslarını kıyaslayarak, yaşlanma politikaları için öngörüleri üretebilmektir. Yöntem: Bu çalışmada ikincil veri analizi tekniği kullanılmıştır. Veriler, European Quality of Life Survey (EQoLS) araştırmasından sağlanmaktadır. EQoLS eş zamanlı olarak pek çok Avrupa ülkesinde yürütülmekte olan boylamsal bir araştırmadır. İtalya, Fransa ve Türkiye verileri SPSS programı aracılığıyla analiz edilmiştir. Bulgular: Üç ülke arasında Fransa'da bulunan yaşlılar en yüksek dijital sermaye hacmine sahiptir. Fransa'yı İtalya takip etmektedir. Dijital sermayesi en düşük yaşlılar Türkiye'de yaşamaktadır. Türkiye'de özellikle kırsalda yaşayan yaşlı kadınlar en dezavantajlı kesimdir. Sonuç: Fransa ve İtalya'da dijital sahiplik asgari düzeyde de olsa sağlanmıştır. Fakat dijital yetkinlikler bağlamında yaşlılar birbirinden ayrışmaktadır. Türkiye'de ise yaşlılar hem dijital sahiplik hem de dijital yetkinlik düzeyleri açısından birbirinden ayrışmaktadır.
Osmanlı'da modern eğitim sistemine geçiş çabaları ve taşraya yansımaları: Alanya örneği
Osmanlı erken dönemlerinden başlayarak, Tanzimat ve Meşrutiyet devirlerine uzanan çizgide, eğitim siteminin kurumsallaşma ve dönüşüm faaliyetlerinin karar alma süreçlerinde daha çok devlet adamları ve aydınların rolü belirleyici oldu. Bu rolü üstlenen siyasi egemen güç, klasik Osmanlı eğitim kurumu olarak medreselerin teşekkül sürecinde ağırlıklı olarak İslâmi referansları esas aldı. Ders müfredatlarının belirlenmesinden, eğitim kadrolarının oluşturulmasına kadar tüm süreçlerde, Selçuklu medrese geleneğinden miras alınan sünni-hanefi anlayış etkili oldu. Bu anlayış, Osmanlı klâsik çağında, yani 16. ve 17. yüzyıllarda da, resmi devlet eğilimi olarak sürdürüldü. Ancak yine aynı dönemde, aklî bilimlerin usulca ders müfredatlarında belirmeye başladığı görülmektedir. 17. yüzyıl itibariyle de özellikle medrese eğitiminde, devletin yaşadığı siyasi ve askeri sorunlara paralel olarak bozulmalar baş gösterdi. Sonrasında 18. yüzyıl büyük bir dönüşümü beraberinde getirdi: Batılılaşma. Devlet, eğitimde değişim ve gelişim süreçlerinin ortaya çıkardığı sorunlarla baş edebildiği ölçüde kayda değer sonuçlar elde etti. Tanzimat devri ve sonrasında eğitimin modernizasyonu süreci ile ilk ve orta eğitimin taşraya yayılmaya başlaması aynı döneme denk geldi. Eğitim sürecini -merkezden taşraya- modernleşmeye eviren olgular bu çalışmada, arşiv kayıtları ve araştırma eserlerinden hareketle Alanya özelinde ele alınmaya çalışıldı. Modern eğitim sistemine geçiş sürecinin taşraya yansımaları, Alanya Kazası'nda eğitimin kurumsallaşması, okullaşma, öğretmen ve eğitim materyallerinin temini gibi meseleler, her ne kadar mikro tarih kapsamında ölçeklendirilecek olsa da, diğer bölgesel çalışmalarla birlikte düşünüldüğünde ülke genelindeki uygulamalarla paralellik gösterir.
Abdallar üzerine etnografik bir alan araştırması: Antalya Abdalları, kültür, kimlik ve toplumsal değişme
Bu çalışmanın konusunu Antalya'da yaşayan Abdallar topluluğu oluşturmaktadır. Türkçe konuşan ve Alevilik Bektaşilik inancına sahip Abdallar, yaşam tarzı, inanç ve değerler bakımından zengin bir kültürel içeriğe sahip olmuşlardır. Araştırmanın amacı Abdallar üzerine yapılan akademik ve bilimsel çalışmalara Antalya Abdalları ile ilgili tarihsel vesikalar ve alan araştırmasından elde edilen bulguların yorumlanması sonucu katkı sağlayabilmektir. Çalışmada, göçebelikten yerleşik hayata geçmiş olan Abdallar topluluğunun kültürel ve ekonomik yaşamında nasıl bir değişikliğin meydana geldiği temel problemine cevap aranmıştır. Araştırma, etnografik modele dayanmakta olup, Antalya'da yaşayan Abdallar topluluğu ile sınırlıdır. Araştırmada derinlemesine görüşme, katılımlı gözlem ve doküman incelemesi gibi veri toplama araçları kullanılarak veriler toplanmış, toplanan veriler anlam, içeriklerine göre sınıflandırılarak yorumlamacı paradigma bağlamında analiz edilmiştir. Araştırma sonucunda yerleşik düzene geçiş Abdalların başta aile kurumu olmak üzere, inanç, ekonomi, eğitim, boş zaman kavramı ve politik görüşleri üzerinde bir takım değişim ve dönüşümlere yol açtığı sonucuna ulaşılmıştır. Abdal kimliğini oluşturan en önemli unsurların Abdalların kendi aralarında konuştukları dil, çalgıcılık, Alevilik inancı, Atatürkçülük ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti Vatandaşlığı olduğu tespit edilmiştir. Abdalların genel olarak eğitim düzeylerinin düşük olduğu sonucuna ulaşılmakla birlikte Abdalların grup içi evlilik yapısına sahip oldukları tespit edilmiştir. Tek eşlilik tipinin yaygın olduğu Antalya Abdallarının doğum, isim koyma, cenaze ve askere uğurlama geleneklerinde Alevilik ve Bektaşilik inancının belirleyici olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Akdeniz coğrafyasında, Antalya yöresinde böylesine bir toplumsal grubun varlığının etnografik boyutuyla ortaya çıkarılması düşünsel ve kültürel açıdan büyük bir zenginlik ve kültürel çeşitlilik kaynağıdır. Bu çalışmanın Akdeniz uygarlıkları ve Akdeniz medeniyeti sahasına da sosyolojik ve felsefi yönden katkı sağlayabileceği düşünülmektedir
Doğu Akdeniz'deki doğalgaz keşif ve sondaj faaliyetlerinin bölge jeopolitiğine ve Kıbrıs sorununa etkileri
Çalışma Doğu Akdeniz bölgesinde keşfedilen ve keşfedilmesi beklenen doğalgaz kaynaklarının bölgedeki Kıbrıs sorununa etkisini araştırmaktadır. Enerji pragmatizminin bögedeki kemikleşmik Kıbrıs sorununun çözümünde olumlu/olumsuz nasıl bir rol oynayacağı çalışmanın temel sorusunu oluşturmaktadır. Bu soruya cevap ararken bölgesel ve bölge dışı politik aktörlerin Doğu Akdeniz politikaları incelenmiş ve bölgedeki doğalgaz rezervlerinin bu politikalar üzerindeki etkisi ele alınmıştır. İsrail, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Mısır bölgede hali hazırda doğalgaz rezervleri tespit etmiş ülkelerdendir. Bunun yanında bölgede keşif çalışmaları devam etmektedir. Bölge, enerji güvenliği bağlamında Avrupa Birliği ve NATO gibi uluslararası örgütlerin ayrıca Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya'nın da doğrudan ilgisini üzerine çekmektedir. Doğu Akdeniz çok değişkenli bir bölge olarak tarihsel önemini bugün de korumaktadır ve Kıbrıs Adası da tarih boyunca coğrafi konumu ile olduğu gibi bugün de çevresinde bulundurduğu enerji kaynaklarıyla dikkatleri üzerine çekmeye devam etmektedir
1864 tarihli Ticaret-i Bahriye Kanunu'ndan günümüze müşterek avarya
Denizcilik ilk zamanlardan bu yana insan faaliyetlerinde önemli bir yer tutmuştur. İnsanların yeni yerler, hatta kıtalar keşfetmesi, devamında yeni ve eski dünya arasındaki ilişkiler, bir şekilde denizle münasebeti zorunlu kılmıştır. Deniz yolu ile yolculuklar ve ticaretler yapılmış, coğrafyalar arası münasebetler gelişmiştir. Dolayısıyla denizcilik kültürü ve kaideleri, ilk zamanlardan beri farklı toplumlar arası, günümüz bakımından ise milletler arası bir özellik arz etmektedir. Bu sebepledir ki, deniz hukuku ve dolayısıyla onun bir alt müessesesi olan deniz ticareti hukuku kapsamında kalan çoğu konuda, kanunlar ihtilafı meselesi gündeme gelmektedir. Tarih boyunca karada vuku bulan ihtilaflar bakımından çoğu zaman bölgeye egemen gücün kuralları uygulanarak uyuşmazlık çözülmeye çalışılmıştır. Meseleye deniz ticareti kapsamında bakıldığında ise görülmektedir ki, faaliyetlere egemen sujelerin çoğu zaman farklı milletlerden olması, bir uyuşmazlık olması halinde hangi kuralların uygulanacağı konusunu belirsiz kılmaktadır. Bu itibarla, bir deniz hukuku dalı olan deniz ticareti hukuku bakımından ortak kurallar olması gereği geçmişten günümüze bir ihtiyaç olmuştur. İhtiyacın önemine binaen, çoğunlukla deniz kazaları bahsinde ele alınan, farzımahal büyük bir deniz tehlikesi karşısında yapılacak masraf ve fedakarlıkların genel olarak düzenlendiği, deniz ticareti hukukunun bir alt müessesesi olan müşterek avarya hükümleri uluslararası çalışmalar neticesinde York-Anvers kuralları adı altında toplanmıştır. 19. yüz yılda çalışmasına başlanan kurallar belirli aralıklarla güncellenerek günümüzde de gerek atıf yolu ile, gerek doğrudan kabul edilerek ulusal hukuk düzenlemelerinde yürürlüğünü sürdürmektedir. Türk Deniz Ticaret Hukuku bünyesinde ise 1864 tarihli Kanunname-i Ticaret-i Bahriye'den günümüze, tüm ticaret kanunlarımızda Müşterek Avarya hükümleri yer almaktadır. Çalışma kapsamında 1864 tarihinden bu yana Türk Ticaret Kanunlarında yer alan Müşterek Avarya hükümlerinin karşılaştrmalı olarak incelenmesi amaçlanmıştır.
Almanya'nın Doğu Akdeniz politikası: 1941 Merkür Operasyonu
II. Dünya Savaşında İtalya, Yunanistan'a karşı açtığı savaşta başarısız olmuştur. Mihver devletler denen ittifak içinde yer alan İtalya'nın başarısız olması ise Balkanlar'da egemenlik kurmuş olan Almanya'nın devreye girmesine sebep olmuştur. Bu gelişmeye seyirci kalması mümkün olmayan İngiltere ise siyasi ve stratejik bir adım olarak kendi çıkarları adına, Yunanistan anakarasında gerçekleşecek yeni mücadele alanında Almanya karşısında askeri gücü ile yerini almıştır. Yunanistan'da yaşanan mücadele sonucunda başarısız olan İngiliz kuvvetlerinin Girit'e tahliye edilerek çekilmekten başka bir şansı kalmamıştır. Tarih 20 Mayıs 1941'i gösterdiğinde Almanya, Doğu Akdeniz'e egemen olmak ve sonraki operasyonları için askeri bir üs elde etmek adına, Merkür Operasyonu kod adı ile Girit'e yönelik bir harekât başlatmıştır. İngiltere, Kuzey Afrika ve Orta Doğu'daki çıkarlarını koruyabilmek için uzun zamandır beklediği bu işgale hazırlanacak kadar zamana sahip olmuştur. Alman paraşütçü birlikleri, havadan iniş yaparak ada içerisindeki bir havaalanını ele geçirmeyi başarmış ve bundan sonra her geçen gün yeni takviyeler ile daha güçlü bir hale gelmiştir. Zaman Girit Adası'nda İngilizlerin aleyhine işlerken, kaçınılmaz tahliye senaryosu ile bir kez daha karşı karşıya kalmışlardır. Ancak bu defa Girit'te, Yunanistan anakarasında olduğu kadar kolay tahliye şansı bulamayan İngiltere, arkasında binlerce askerini bırakmak zorunda kalmıştır. Zira İngiltere Girit'te, Almanya kadar güçlü bir devlete karşı hava desteği olmadan direnme düşüncesinin, kumardan başka bir şey olmadığını ağır bir bedel ödeyerek anlamıştır.
Etik-estetik üzerinden mimarlık okuması
Mimarlık en temel tarifiyle planlama, tasarım, mühendislik, ve inşaatın somut çıktısıdır. Binlerce yıldır etrafımızı şekillendirme biçimimiz, yaşamımızı sürdürdüğümüz mekanları inşa etme sürecidir. İnsanların avcı toplayıcılıktan yerleşik medeniyetlerin üyeleri haline gelmeleri ile birlikte mimarlık doğmuştur. Mimarlığın amacı, insanın yaşamını sürdürebilmesi için çevreyi fonksiyonel biçimde tasarlamasıdır. İnsanın iyi ve doğru yaşama adım atması için ön koşul olan mimarlık, bu açıdan etik bir faaliyet olmanın ilk nedenini temellendir. Bir yapının mimari bir değere sahip olması sadece ihtiyacı karşılaması değil, onun kültürel ve estetik bir değer taşıması anlamına gelir. Mimari eserler diğer sanat yapıtları gibi onu üreten ve deneyimleyen kişilerle birlikte estetik değerlendirmeye ve etik soruşturmaya konu olurlar. Güzel sanatların bir bölümü sayılan plastik sanatlar dalı olan mimarlığın sanat mı, teknik mi yahut her ikisi mi olduğu sorusu çok eskiye dayanan bir tartışma konusudur. Plastik sanatlarda gerçekliğin değil, ideal olanın önemi vardır. Bu sebeple güzel görünümün öne çıkarılması Avrupada'ki görsel sanatların temel prensibi olmuştur. Postmodernizim ile "ne olsa gider" anlayışı "sanat nesnesi" ve sanayi nesnesi" arasındaki çizgiyi belirsizleştirmiş, mimari yapılarda estetik ve ticari kaygıları besleyerek fonksiyonu arka plana atmıştır. Modern mimarlığın diğer mühendislik dallarıyla yakın ilişki içinde olması ve teknolojinin gelişimi sayesinde proje üretim araçlarının büyük ölçüde değişmesi pek çok etik-estetik problemi beraberinde getirmiştir. Mimarideki yetkinliği temsil eden Etik-Estetik Birliğini Biriciklik ve Kitsch yapı örnekleri üzerinden analiz etmek çalışmamıza temel oluşturacaktır. Tasarımlarda işlevsel olmayan ve rastgele görsel çözümler üreten kaotik, kimliksiz ve taklit yapıların kaynağı kitsch estetiğinin mimaride kopya ve intihali meşrulaştırması sorgulanarak olası çözümler sunmak bu tezin amaçları arasındadır.
Likya bölgesi deprem tarihi
Türkiye bir deprem ülkesidir. Topraklarının her bir köşesi, tarih boyunca sayısız depreme maruz kalmıştır. Bu topraklarda gerçekleşen pek çok deprem, ardında bıraktığı izler ile tabiatı ve üzerinde yaşayanların hayatlarını önemli ölçüde etkilemiştir. Jeolojik olarak dünyanın en aktif deprem bölgelerinden birinde yer alan Anadolu sahası, beşeri tarihi kadar jeolojik tarihi ile de yeryüzünün önemli coğrafyalarından birdir. Son yüzyıl içerisinde sosyal ve fen bilimleri alanlarında gerçekleşen devrimsel gelişmeler sayesinde, jeoloji bilimine ilişkin önemli bilgiler keşfedilmiştir. Bu kapsamda, gerek Anadolu'nun yazılı kaynaklarındaki eski dillerin çözülmesi ile ortaya çıkan veriler, gerekse modern teknoloji ile yer bilimlerinde ilerleme kaydedilmesi, geçmiş dönem depremlerinin araştırılmasını kolaylaştırmıştır. Deprem araştırmalarının başladığı XIX. yüzyıldan bu yana dünyanın çeşitli deprem bölgeleri için hazırlanan deprem kataloglarının benzerleri, Anadolu için de düzenlenmeye başlanmıştır. Bu çalışmalar dahilinde, Türkiye topraklarının tektonik tarihi için kaleme alınmış çok sayıda araştırma da bulunmaktadır. Diğer yandan, tarihsel veriler kullanılarak deprem kayıtlarının tespiti ve değerlendirilmesi ile asıl amaçlanan; inceleme alanının tarih boyunca yaşadığı tektonik olayları ve hakkındaki bilgileri ortaya çıkarmak, bölgenin aktif tektonik yapısının belirlenmesine katkı sağlamak ve gelecekte olası afetler için öngörüler oluşturmaktır. Bu çalışmada, Teke Yarımadası'nın yazılı tarihi boyunca gerçekleşen depremler birincil kaynaklar kullanılarak yorumlanmış ve modern araştırmalar ile karşılaştırarak değerlendirilmesi yapılmıştır. En eski kayıtlardan başlayarak XIX. yüzyıl sonuna kadar geniş bir kronoloji ile incelenen depremlerin, doğa ve insan arasındaki ilişki göz önüne alınarak tabiatın bu coğrafya üzerinde yaşayan topluluklara etkisi üzerinde durulmuştur. Bu aktarım sırasında bölge tarihine de değinilerek klasik anlatım kalıplarının dışına çıkarak doğa bilimlerinden yararlanılmaya çalışılmıştır.
Akdenizli bir yazar: Halikarnas Balıkçısı (Musa Cevat Şakir Kabaağaçlı)'nın düşünsel metinlerinin yaşlanma teması kapsamında incelenmesi
Halikarnas Balıkçısı olarak da bilinen Musa Cevat Şakir Kabaağaçlı birçok romanın ve denemenin yazarıdır. Ayrıca Mavi Yolculuk kavramıyla Türkiye'nin Akdeniz sahillerine dikkat çekmesiyle ünlü olmuştur. Bu çalışmada Balıkçı'nın Bilgi yayınevi aracılığı ile yayımlanan külliyatında yer alan deneme-inceleme türündeki kitapları, yaşlanma teması kapsamında temel doküman olarak incelenmiştir. Araştırma nitel araştırma yönteminde uygun tasarlanmıştır. Veriler, doküman/metin incelemesi tekniği dikkate alınarak analiz edilmiştir. Balıkçı'nın incelenen on eseri; Merhaba Anadolu, Düşün Yazıları, Anadolu'nun Sesi, Altıncı Kıta Akdeniz, İmbat Serinliği, Sonsuzluk Sessiz Büyür, Anadolu Efsaneleri, Anadolu Tanrıları, Hey Koca Yurt, Arşipel'dir. Bu tez, Balıkçı'nın deneme-inceleme türündeki eserlerinin yaşlanma ve yaşlılık çalışmaları kapsamında incelenmesi ile özgün bir çalışmadır. Ayrıca, Balıkçı'nın denemeinceleme türündeki eserlerinde ışık insanı kavramı ile karşılaşılmıştır. Bu kapsamda bu tez çalışmasında ışık insanına da vurgu yapılmaktadır. Sonuç olarak bu tez çalışması yaşlı, yaşlanma ve yaşlılık odaklı bir okuma sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Halikanas Balıkçısı, Musa Cevat Şakir Kabaağaçlı, Akdeniz, Akdenizlilik, Yaşlanma, Yaşlanma Türleri, Işık İnsanı
Akdeniz havzası ülkelerinde nüfusun sosyoekonomik niteliklerinde değişimler ve beklentiler (1950-2100)
Tarih boyunca uygarlıkların doğuşuna tanıklık eden, kadim medeniyetler ve kıtalar arasında köprü vazifesi gören Akdeniz Havzası; beşerî, ekonomik ve kültürel bir etkileşim sahası olarak öne çıkmaktadır. Akdeniz Havzası, yalnızca Akdeniz'e kıyısı bulunan yirmi dört ülke için değil aynı zamanda Afrika, Asya ve Avrupa kıtaları için jeopolitik ve jeostratejik öneme sahiptir. Enerji arzının kalbinde yer alan Akdeniz Havzası; enerji naklinde, deniz ticaretinde ve turizm hareketliliklerinde dünyada ciddi paya sahiptir. Tüm bunlara ek olarak Akdeniz Havzası ülkelerinin demografik potansiyeli, yaşlı nüfus sorunuyla karşı karşıya olan Avrupa'ya nazaran havzanın önemini daha da arttırmaktadır. Dört bölümden oluşan bu çalışmada, Akdeniz Havzası Ülkelerinde Nüfusun Sosyoekonomik Niteliklerinde Değişimler ve Beklentiler (1950-2100) disiplinler arası bir yaklaşımla ele alınmıştır. Nüfus yapısı ile sosyoekonomik koşullar, siyasal ve kültürel gelişmeler arasında sıkı bir ilişki bulunmaktadır. Bu nedenle salt bir istatistiki nüfus çalışmasından ziyade nüfus yapısı ve dinamikleri tüm boyutlarıyla ele alınmaya çalışılmıştır. İlk bölümde nüfus ve nüfus coğrafyası kavramları teorik çerçevede açıklanmıştır. İkinci bölümde Akdeniz Havzası ülkelerinde nüfusun yapısal özellikleri ve mekânsal dağılışı incelenmiştir. Üçüncü bölümde nüfusun sosyoekonomik özellikleri ve gelecek tahminleri incelenmiştir. Dördüncü ve son bölümde Akdeniz Havzası ülkelerinin güncel sorunları ele alınmıştır.
19. yüzyılın ilk yarısında finike'nin sosyo-ekonomik ve demografik yapısı
Temettuat defterleri, 19.yüzyıl iktisadi ve sosyal tarihi çalışmalarında kıymetli bilgi-ler sunmaktadır. Ayrıca temettuat defterleri bölge tarihine ışık tutacak niteliktedir. 19.yüzyılda kaleme alınan bu temetttuat defterleri, ''19.yüzyılın İlk Yarısında Finike'nin Sosyo-Ekonomik ve Demografik Yapısı'' adlı tezimin ana kaynağını oluşturmaktadır. Yüksek lisans tezi çalışması, giriş bölümü de dâhil dört bölümden oluşmaktadır. Gi-riş bölümünde Finike Kazasının coğrafi yapısı, fiziki durumu ve tarihinden bahsedilmekte-dir. Ardından Tanzimat'tan sonra yapılan mali düzenlemeler ve Finike'ye ait temettuat def-terleri hakkında malumat verilmektedir. Birinci bölümde Finike Kazasının idari durumu, köylerin nüfusu ve sosyal durumu hakkından bilgiler verilerek, tablo ve grafiklerle zenginleştirilmeye çalışılmıştır. İkinci bölümde kazanın ekonomik yapısını oluşturan tarım, hayvancılık ve arıcılık hakkında bilgiler sunulmaktadır. Elde edilen bilgiler, tablo ve grafiklerle yorumlanmaya çalışılmıştır. Üçüncü bölümde köylere göre vergi dağılımı ve toplamı incelenmiştir. Bu çalışmayla, Finike'ye ait temettuat defterleri transkripsiyon edilerek değerlendi-rilmeye çalışıldı. Ayrıca 1831 ve 1841 yılı nüfus defteri incelenerek kazanın erkek nüfusu hakkında bilgiler verilmiştir. Bu kapsamda Finike Kazasına ait temettuat defterleri incelene-rek 19.yüzyılın ilk yarısında Finike Kazasının sosyo-ekonomik ve demografik durumu de-ğerlendirilmeye çalışılmıştır.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yerleşme adlarının coğrafya özellikleri
Ülkelerin varlığından söz ederken ilk mekân olarak coğrafya sözcükleri yer almaktadır. Coğrafi koşullar yüzyıllar boyunca medeniyetlerin varlığına etki eden büyük bir faktördür. Yerleşme adları bir bölgenin tarihi ve genel özellikleri hakkında bilgi vermektedir. Yerleşme adları geçmiş hakkında önemli ipuçları veren değerli kaynaklardır. Fiziki ve beşeri coğrafi faktörlerden etkilenilerek verilen yerleşme isimleri toplumların yerleştikleri mekân ile arasındaki karşılıklı ilişkiden doğan yapıyı bizlere sunmaktadır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin (KKTC), sınırlarını Kuzey, Güney ve Batı tarafından Akdeniz, Güney tarafından ise Kıbrıs Rum yönetimi oluşturur. Kıbrıs adası Akdeniz'in üçüncü büyük adası olup yüzölçümü 9.251 km2'dir. Türkiye'ye 71 kilometre, Suriye'ye 98 kilometre ve Mısır'a 370 kilometre uzaklıkta bulunmaktadır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin yüz ölçümü ise 3242 km2'dir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin kurulduğu Kıbrıs Adası geçmişten günümüze Roma, Bizans, Haçlılar, Lüzinyan, Venedik, Osmanlı ve İngiliz gibi birçok devletin egemenliğinde kalmıştır. Her medeniyet kendi kültürel özelliklerini yer isimlerine yansıttığı araştırma sahasında, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kurulması ile birlikte yerleşme isimlerinin Türkçe karşılıklarının verilmesi fiziki ve beşeri coğrafya etkisiyle gerçekleşmiştir. Bu doğrultuda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yerleşmelerinin adlandırılmasın da Türk kültürünün etkileri görülmektedir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti 2021 yılı idari yapılanmasında merkez ilçe, bucak ve mahalle/köy olmak üzere 261 yerleşme ismi tespit edilmiştir. Araştırmada 261 yerleşme adının 110 (%43) fiziki unsurlardan,144 (%57) beşeri unsurlardan etkilenerek verilen yerleşme ismi olduğu tespit edilmiştir. Fiziki unsurlar içerisinde yer şekilleri ile ilgili yerleşme adlarının, beşeri unsurlar içerisinde ise kişi, soy ve boy adı ile ilgili yerleşme adlarının sahada daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Araştırma, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti yerleşme adlarının coğrafi özelliklerinin tespit ve değerlendirilmesi yapılmıştır.
Marshall Yardımı'nın Akdeniz ülkelerindeki sosyo-ekonomik yapı üzerinde oynadığı rol: Türkiye örneği
İkinci Dünya Savaşı'nın yıkıcı etkisi, Avrupa ekonomisinin neredeyse ortadan kaybolmasına ve toplumların mevcut sosyal yaşamlarındaki kontrol mekanizmalarının bozulmasına sebebiyet vermiştir. Bu koşullar altında hem ekonomik hem de politik gücü ile dünyada dengeleri değiştiren devlet ABD olmuştur. İkinci Dünya Savaşı'nın sonrasında galip devletlerarasında başlayan çıkar çatışmaları dünyayı iki farklı bloğa ayırmıştır. Bu dönem, ABD ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'nin (SSCB) dünya politik sistemindeki rekabetinde ve iki ülkenin dünyanın hamisi olma yönünde atıkları adımların başlangıcı kabul edilir. ABD'nin 1947 yılında ilan ettiği Truman Doktrinine Yunanistan ile birlikte Türkiye'de dahil olmuş, böylece Türkiye iki kutba ayrılmış Dünya da tarafını belli eder duruma gelmiştir. Bununla beraber, İkinci Dünya Savaşında büyük zarar gören Avrupa'nın hızla toparlanmasını isteyen ABD, çok geçmeden Marshall Planı'nı da açıklamıştır. Bu plan çerçevesinde Avrupa'ya ekonomik yardım başlatacağını ilan eden ABD, ekonomik kalkınmayı ön plana çıkartmıştır. Türkiye'nin de 1948 yılında dâhil olduğu bu plan Amerika ile Türkiye'nin ekonomik, siyasi ve sosyal alanlarda yakınlaşmaları ile sonuçlanmıştır.
6 numaralı sicilyateyn (Düvel-i ecnebiye) defteri'nin transkripsiyonu ve değerlendirilmesi
Sicilya adası, Akdeniz'in tam ortasında bulunması ve sahip olduğu jeostratejik konumundan dolayı antik çağlardan bu yana çevresinde bulunan diğer devletlerin ilgisini çekmiştir. Bu bağlamda, söz konusu ada üzerinden Akdeniz'i kontrol etmek için yukarıda bahsedilen tarihsel süreçte farklı siyasi güçler tarafından Sicilya'ya birçok akın gerçekleştirilmiş, bu sebepten dolayı da adaya hâkim olan güçler 1740 yılına kadar sürekli olarak değişmiştir. Uzun bir dönem siyasi karmaşanın yaşandığı Sicilya adasında 1738 yılında Bourbon hanedanının başa gelmesi ile birlikte Sicilya ve Napoli'nin birleşiminden meydana gelen Sicilyateyn (İki Sicilya) Krallığı kurulmuştur. I. Mahmud döneminde Sicilyateyn Devleti ile ilk temaslar kurulmuş ve 1740 yılında iki devlet arasında 21 madde ve 1 son sözden oluşan bir ahidname imzalanmıştır. Ayrıca yine 3 Haziran 1741 tarihinde de Sicilyateyn Devleti ile Garp Ocakları arasında Akdeniz'de korsanlığın önlenmesi amacıyla 17 madde ve 1 son sözden oluşan başka bir antlaşma imzalanmıştır. Ancak yapılan tüm bu antlaşmaların sorunsuz bir şekilde yürütülmesi mümkün olmamıştır. Kimi zaman devlet görevlilerinin ahidname metinine sadık kalmaması kimi zaman da iki devlet vatandaşları arasında sık sık sorunların yaşanması bahsi geçen antlaşmaların istikrarını ve ömrünü kayda değer biçimde etkilemiştir. Osmanlı Devleti çıkan tüm bu sorunları, ahidname metinlerine mümkün olduğu ölçüde sadık kalarak çözüme kavuşturmaya çalışmıştır. Bu tez çalışmasını temel konusunu oluşturan 6 Numaralı Sicilyateyn Düvel-i Ecnebiye Defteri'nde Sicilyateyn Devleti ile ilgili 1120 adet hüküm yer almaktadır. Defterde 1740-1804 tarihleri arasında yaşanan korsanlık problemleri, asayiş sorunları, borç-alacak sorunları, yol izinleri, gümrük problemleri, konsolos atamaları gibi farklı konuları işleyen hükümler bulunmaktadır. Bu çalışmada, defter tanıtımı, hükümlerin transkripsiyonu ve değerlendirilmesi yapılarak ilgili tarihsel aralıkta Osmanlı-Sicilyateyn ilişkilerinin kapsamı ve yönü ortaya konulmaya çalışılmaktadır.
1840-1844/45 yılı Temettuat Defterleri ışığında Kalkan kazasının sosyo-ekomomik ve demografik yapısı
Temettuat defterlerinin Osmanlı tarihi çalışmaları içerisindeki yeri şüphesiz yadsınamayacak derecede önemlidir. Bu kapsamda Kalkan kazası temettuat defterleri kullanılarak hazırlanan çalışmanın özgün olmasının yanında yöre tarihine ışık tutması da beklenmektedir. Temettuat defterleri ilk defa 12 Ocak 1840 tarihli bir talimatname ile, muhassıl nezaretinde tutulmaya başlanmıştır. Temettuat defterleri kazanın demografik yapısı, etnik yapısı, fertlerin menkul ve gayr-ı menkul kaynakları, yıllık kazancı, vergi yükü ve mesleği hakkında bilgi vermektedir. Ayrıca yetiştirilen tarımsal ürün ve beslenen hayvanlar hakkında da bu defterlerden bilgi edinmek mümkündür. Çalışmanın konusu olan Kalkan Kazası, bu dönemde Konya Eyaleti'nin Teke Sancağı'na bağlı olup farklı yıllarda kayıt altına alınmış iki temettuat defterine sahiptir. Bu defterlerden ilki ML.VRD.TMT.d. kodu ile 1840, ikinci ise 1844/45 yıllarına aittir. Her iki defterin çeviri yazısı yapılarak hazırlanan çalışma, giriş bölümü de dahil olmak üzere toplam dört bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde daha çok temettuat kelimesinin anlamı, kapsamı ve uygulanması gibi konulardan bahsedilirken Osmanlı Devleti'nin daha önce uyguladığı vergi sistemine de kısaca değinilmiştir. Ek olarak kazanın coğrafi yapısı, fiziki durumu ve tarihinden de bu bölümde bahsedilmiştir. Birinci bölümde kazanın idari durumundan ve köylerin sosyal-demografik yapısından bahsedilmiştir. İkinci bölümde ekonomik yapısından ve geçim kaynaklarından, üçüncü bölümde ise kaza genelinden toplanan vergi çeşitlerinden bahsedilmiştir. Transkribe edilen defterlerdeki veriler değerlendirilirken ayrıntılı bir şekilde karşılaştırılmıştır. Yapılan karşılaştırma, kaza genelindeki her köyün yıllara göre gösterdiği değişimleri, istatistiksel olarak yansıtmamızı da kolaylaştırılmıştır. Ayrıca kazanın iki farklı deftere sahip olması çalışmamızı tablo ve grafik bakımından zenginleştirmemize de olanak sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: Kalkan, Antalya, Temettuat Defterleri, Sosyo-Ekononomi, Nüfus.
İngiliz protektorası Kıbrıs'ta hukuki dualizm (1878-1914): Hukuki çoğulluğun sosyolojik ve antropolojik analizi, hukuk politika ilişkisi
Bu çalışmanın amacı, Kıbrıs'ın hukuk yapısı ve hukukî dönüşüm süreçleri içersinde İngiliz dönemi hukuk uygulamalarının (1878-1914), disiplinler arası bir yaklaşımla "Hukuk Sosyolojisi" ve "Hukuk Antropolojisi" özeliyle incelenmesi, hem Osmanlı mahkemeleri hem de İngiliz mahkemelerinin bir arada yargılama yetkilerinin oluşturduğu hukukî dualizmin tarih, metodoloji ve kuram birlikteliği ile açıklanmasıdır.
7 numaralı izn-i sefine defterinin transkripsiyon ve değerlendirilmesi
İzn-i sefine, özellikle Çanakkale ve İstanbul boğazlarından geçecek gemilere verilen gidiş-dönüş iznini ifade etmekte olup kara yolu için alınan "yol hükmü" veya "mürur tezkiresi" karşılığı olarak kullanılmıştır. Boğazlardan geçen yabancı gemilere izn-i sefine fermanı veya mürûr tezkiresi verilmesine dair ilk örnek 1452 yılına aittir. Tarih boyunca deniz ticareti bakımından önemli bir yere sahip olan Boğazlar'da 1453-1809 dönemi arasında mutlak bir Türk egemenliği olmasından dolayı Karadeniz'i tüm yabancı gemilere kapatılmıştı. Bu durum 18. yüzyılın sonlarına kadar devam etti. 18. yüzyılın sonlarında ise Karadeniz'e inmek için Osmanlılarla savaşmaya başlayan Rusya, ilk defa 1739 Belgrad Antlaşması'na göre Osmanlı gemileriyle ticaret yapabilme hakkına sahip oldu. Rusya'nın yüzyıla yakın süren mücadelelerden sonra 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması'yla elde ettiği Karadeniz'de ticaret yapma hakkı bu denizi bir Türk iç denizi olmaktan çıkardı. Bilhassa 1783'de Kırım'ı işgal ederek Karadeniz'deki hâkimiyetlerini tamamen pekiştirti. 1783 yılında imzalanan Ticaret Antlaşması'yla ticaretin hangi şartlarda yapılacağı kararlaştırıldı. Yaptığımız bu çalışma 1818-1823 yılları arasında Deniz ticareti bakımından son derece önemli verileri kapsayan 7 Numaralı İzn-i Sefine Defteri'nin transkripsiyon ve değerlendirimesinden oluşmaktadır.
32/7 Fransa Ahkâm Defteri'nin transkripsiyon ve değerlendirilmesi
Bu çalışmamızda, Osmanlı-Fransa ilişkilerinin 1838-1843 yılları arasındaki 5 yıllık bir dönemini içeren sosyal, siyasal ve iktisadi durumlarını gözler önüne seren hükümlerin transkripsiyonu ve incelemesi yapılmıştır. XIX. asırdaki Osmanlı-Fransa münasebetleri seçtiğimiz tarih aralığında incelenmeye çalışılmıştır. Defterimizde yer alan hükümler genel anlamda ticari konulara odaklanmış, iki ülke arasındaki hilaflar, gayrimüslimlerin kendi aralarındaki ve Müslümanlarla aralarındaki anlaşmazlıklar, gümrüklerde yaşanan sıkıntılar, Devlet erkânı ile ilgili konular, din adamları ve inanç serbestliğine ilişkindir. Anahtar Kelimeler: Ahkâm Defteri, Osmanlı Devleti, Fransa, Ticaret, 19. yüzyıl.
44 numaralı Rumeli Ahkâm-ı Şikâyet defterinin transkripsiyon ve değerlendirmesi
Osmanlı Tarihi Araştırmalarında önemli bir yeri olan Ahkâm Defterleri; ihtivâ ettiği bölgelere dair oldukça zengin verilere sahip önemli arşiv kaynaklarından biridir. Bilhassa Rumeli Ahkâm Defterleri; Osmanlı Devleti'nin sınırları içerisinde yer alan Rumeli Eyâleti dâhilindeki sancak, kazâ ve nâhiyelerden Divân'a gönderilen şikâyetler doğrultusunda, devletin şikâyet mekanizmasının mantığını ve o bölgenin insanlarının mücadele ettiği meseleler hasebiyle devletin nasıl bir yargılama yolu tercih ettiğine dâir kıymetli bilgileri içeren önemli bir kaynak olarak karşımıza çıkmaktadır. 1790-1791 yıllarını ihtiva eden ve transkripsiyonunu yaptığımız 44 Numaralı Rumeli Ahkâm-ı Şikâyet Defteri isimli çalışmayla, Rumeli ve sosyal tarih alanında yapılan değerlendirmelere katkı sağlamaya gayret edilmiştir.