Aydın Adnan Menderes University
Anabilim Dalı

Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı

Aydın Adnan Menderes University

401

Arşivlenen Tez

4

DOI Atanmış

1%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Moleküler laboratuvarda kalite kontrol ve akreditasyona ön hazırlıkta yapılan iyileştirme çalışmaları

Amaç: Moleküler genetik testlerin klinik tanıyı belirlemede önemli katkıları bulunmaktadır. Bu testleri yapan moleküler genetik tanı laboratuvarlarının sayısının her geçen gün artması ve bu alandaki teknolojik gelişmeler, ilk gereksinimi ve kullanımı endüstriyel alanda ortaya çıkan, sonrasında sağlık hizmetlerinde ve bunun önemli bir parçası olan tıbbi laboratuvarlarda da uygulanması yaygınlaşan toplam kalite yönetimi ve kalite standartlarının moleküler ve genetik tanı laboratuvarlarında kullanımını gerekli hale getirmiştir. Moleküler testler klinik tanının neredeyse vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir. Bu nedenle verilen test sonuçlarında hata yapmamak ve güvenilir sonuçlar vermek moleküler genetik tanı laboratuvarlarının vazgeçilmez politikası olmalıdır. Bu politikayı gerçekleştirmek ve geçerliliği her yerde aynı olan test sonuçları verebilmek için bir takım kalite standartlarının yerine getirilmesi zorunludur. Akreditasyon da bunu gerçekleştirmede önemli bir araçtır.Bu çalışmadaki amacımız, 1992 yılından beri hizmet vermekte olan Moleküler ve Biyokimyasal Genetik Tanı İstasyonumuzun akreditasyon standartları uyarınca şu anki durumunu ve eksikliklerini tespit edebilmekti. Yapılan tespit sonrasında standartların gerektirdiği şekilde belgeleri hazırlamaya yönelik bir ön çalışma yapmak ve bir moleküler genetik tanı laboratuvarının akreditasyonu konusunda ön bilgiler verebilmekti.Gereç ve Yöntemler: Bu tez çalışmasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı'na bağlı hizmet veren Moleküler ve Biyokimyasal Genetik Tanı İstasyonu'nda, akreditasyona ön hazırlık kapsamında ISO 15189 ve JCI standartlarının öngördüğü şekilde, öncelikle mevcut durum tespit edilmiş, sonra belirlenen eksikliklere göre belgelendirme çalışmaları yapılmış ve önerilerde bulunulmuştur.Bulgular: Bu çalışmayla, iş-akış şeması hazırlanarak, işleyiş süreci belirlenmiş, anket çalışması yapılarak da hizmet süreci hakkında laboratuvar çalışanlarının ve prenatal tanı ailelerinin görüşleri alınmıştır. Sonrasında laboratuvar el kitabı hazırlanarak laboratuvarın yapısı ve çalışma süreci, prenatal tanı işleyiş kılavuzu ile prenatal tanı hizmetinin kapsamı ve örnek prosedür, talimat ve formlar aracılığıyla da laboratuvar çalışmalarının belgelendirilmesi sağlanmıştır.Sonuç: Yapılan bu ön çalışma ile moleküler tanı laboratuvarının akreditasyon süreci için eksikliklerinin tespit edilmesine ve buna yönelik bir takım düzeltici faaliyetler açısından ön hazırlıklar ve öneriler yapılmasına çalışılmıştır. İleri dönemde akreditasyon için hazırlık yapmak isteyenlere örnek olabilmesi yönünden örnek prosedür, talimat ve formlar hazırlanarak bu konuda fikir verici ve öncü olunmaya çalışılmıştır.Anahtar Sözcükler: moleküler laboratuvar, kalite kontrol, akreditasyon, belgelendirme

AkreditasyonBelgelerKalite kontrol+3
Asuman Eraslan
Çukurova University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hatay-Samandağ yöresindeki liselerde hemoglobinopati tiplendirilmesi ve bilgilendirilmesi çalışması

Giriş ve Amaç: Dünya Sağlık Örgütünün yayınlarına göre, dünyada talasemi ve anormal hemoglobin sıklığı % 5,1 dir ve yaklaşık 266 milyon taşıyıcı vardır. Hemoglobin S'in Türkiye genelinde sıklığı % 0,37-0,60 arasında iken, Çukurova bölgesinin bazı yörelerinde bu sıklık % 3-44 arasındadır. Türkiye'de talasemi insidansı % 2,1 olarak bildirilmiştir. Hatay'ın Samandağ ilçesinde seçilen üç lisede öğrencilerin Hemoglobinopati tiplendirilmesi ve bilgilendirilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: 2008-2009 yılında görsel sunum öncesi ve sonrası öğrencilerin hemoglobinopati hakkında ilgi ve bilgi düzeyini ölçmek için anket uygulanmıştır. Alınan kan örneklerinin tam kan sayımı, hemoglobin tiplendirilmesi, HbA2 ve HbF düzeyleri belirlenmiştir. Talasemi ve Anormal Hemoglobin olgularının DNA'ları izole edilip mutasyonlar ARMS, RFLP gibi geleneksel yöntemlerin yanı sıra mikroarray yöntemiyle çalışılmıştır.Bulgular: Samandağ İlçesindeki seçilen üç lisede 32 olgu HbAS, 2 olgu HbSS olarak belirlenmiştir. 6 olgu Hb AE olarak belirlenmiştir. 5 olguda ß talasemi taşıyıcısı olduğu belirlenmiş bunlardan 3'ünün IVS I-110 mutasyonunu taşıdığı, 1 olgunun Cd 39 mutasyonunu taşıdığı belirlenmiş olup, bir olgunun ise mutasyonu belirlenememiştir. 34 olgu ?-talasemi açısından incelenmiş olup, 8 olgunun ?3,7 mutasyonunu taşıdığı, 2 olgunun ? ? MED I mutasyonunu taşıdığı belirlenmiştir. Görsel sunum öncesi ve sonrası anket sorularına verilen doğru cevaplar istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır.Sonuç: Lise öğrencilerine konunun genel olarak iyi aktarılmış olduğu belirlenmiştir. Kalıtsal kan hastalıklarının önlenebilir olduğu iyi aktarılamadığı belirlenmiş ve bu bölüm için görsel sunum gözden geçirilmiştir. Gönüllü kişilerden alınan kan örnekleri incelenip, bireylerin hemoglobin kimliklendirilmesi sağlanmıştır. Sonuçlar bireylere tek tek teslim edilip, tüm taşıyıcılar için taşıyıcılık kavramı ve önemi konusunda ayrıca bilgilendirilme yapılmıştır.Anahtar sözcükler: Anormal Hemoglobin, Talasemi, Moleküler Analiz, Eğitim

Hatay-SamandağHemoglobinlerHemoglobinopatiler+4
Murat Tahiroğlu
Çukurova University
2010
00
DoktoraAçık ErişimTR

Carica papaya'nın sisplatin ile kombinasyonunun küçük hücreli dışı akciğer kanseri hücre hattı (A549) üzerine antikanser etkisi

Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) tedavisinde kullanılan sisplatinin doza bağımlı şekilde belirgin yan etkileri bulunur. Kemoterapinin yan etkilerinin azaltılması için son yıllarda tropik meyvelerin kullanımı yaygınlaşmıştır. Carica papaya (CP) tropikal bir bitki olup antikanserojen, antioksidan, antimikrobiyal, antienflamatuvar özellik gibi birçok farklı tıbbi etkisi bulunmaktadır. Aktif bileşenlerinden olan benzil izotiyosiyanat (BITC), bitkinin yaprak ve meyveleriyle ilgili yapılan antikanserojen çalışmaları incelendiğinde CP'nin KHDAK tedavisinde etkili olabileceği düşünülmektedir. Çalışmamızda A549 ve BEAS-2B hücre hatlarında BITC, CP yaprak ve meyve ekstraktlarının ve sisplatin ile kombinasyonlarının antikanserojen etkilerini araştırdık. Bu çalışma ile CP'nin yaprak ve meyve ekstraktları, BITC' nin etkileri ve aynı zamanda tedavide kullanılan sisplatinle kombinasyonlar yapılarak olası etkileri araştırıldı. CP'nin etken maddeleri BITC ile yaprak, meyve ekstraktları ve sisplatin farklı konsantrasyonlarda hazırlanıp A549 ve BEAS-2B hücre hatlarına 24 ve 48 saatlik inkübasyon sürelerinde uygulandı ve IC50 değerleri hesaplandı. Sisplatin ve BITC, CP'nin yaprakları ve meyvesi için bulunan IC50 değerleri kullanılarak kombinasyonlar hazırlanıp, MTT işlemi uygulandı. Bu sayede sisplatinin aynı etkiyi daha düşük konsantrasyonlarda göstermesi sağlandı. Kombinasyonlar için % canlılık değerleri hesaplandı. BITC'nin sisplatinle kombinasyonlarında düşük sisplatin konsantrasyonlarında bile canlılığın %30'lara kadar düşürdüğü görüldü. ME ve YE'nin sisplatin kombinasyonlarında da canlılıkta düşüş gözlenmesine rağmen BITC'de olduğu gibi ciddi bir düşüş gözlemlenmedi. Özellikle BITC'nin kombinasyon halindeyken sisplatin toksisitesini iki kat arttırması CP'nin veya etken bileşiğinin tedavide tamamlayıcı bir tedavi olarak kullanılması için imkan sağlayacaktır. Ayrıca çalışmamızda Bcl-2, Survivin, p53, p21, kaspaz 8 ve kaspaz 9'un ve kontrol geni olarak Beta aktin geninin ekspresyonları incelendi. Apoptotik genlerin aktivasyonunun arttığı ve anti-apoptotik genlerin aktivitesinin azaldığı görülmüştür.

Carica papaya L.
Mehmet Emin Yıldırım
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Erişkinlerde putresin ve galanin seviyelerinin obez ve diyabetik obez gruplara bağlı değişiminin saptanması

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından anormal veya aşırı yağ birikimi olarak tanımlanan obezite çeşitli sağlık risklerine sebep olan bir sağlık durumudur. Dünya genelinde obezite görülme sıklığının 1900'lü yıllardan itibaren hızla artması sonucuyla DSÖ, obeziteyi evrensel bir salgın olarak tanımıştır. Obezitenin fizyolojik ve psikolojik olarak vücutta pek çok etkisi olmaktadır. Ayrıca kardiyovasküler hastalıklar, kas-iskelet sistemi hastalıkları, kanser türleri gibi pek çok hastalıkla birlikte diyabet görülme riskini de arttırmaktadır. Diyabet de obezite gibi pek çok sağlık problemlerine yol açan, vücutta yeterince insülin üretilememesi veya üretilen insülinin etkili bir şekilde kullanılamaması sonucu ortaya çıkan bir kronik hastalıktır. Obezite ve diyabetin vücut biyokimyası üzerinde de önemli etkileri olmakta, biyokimyasal yolakların işleyişinde farklılıklara neden olabilmektedir. Vücutta sentezlenebilen biyomoleküllerden olan galanin adlı nöropeptid ve putresin adlı poliaminin, özellikle enerji metabolizması olmak üzere vücutta pek çok önemli görevi olduğu bilinmektedir. Yine bu biyomoleküllerin obezite ve diyabetle de ilişkili olduğunu gösteren çalışmalar yapılmıştır. Biz de bu çalışmamızda obez, diyabetik obez ve sağlıklı gruplarda serum putresin ve galanin düzeylerini karşılaştırmayı ve rutin biyokimyasal parametrelerle arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Çalışmada 25 obez, 25 diyabet tanısı almış obez ve 25 sağlıklı kontrol grubunda serum putresin ve galanin düzeyleri ELİSA yöntemi ile ölçülmüştür. Çalışma sonucunda serum putresin düzeyleri kontrol grubuna kıyasla obez ve diyabetli obez gruplarında daha yüksek bulunmuştur. Serum galanin düzeyleri obez, diyabetli obez ve kontrol grupları için karşılaştırıldığında anlamlı bir fark bulunmuş ancak gruplar kendi aralarında karşılaştırıldığında anlamlı bir sonuç bulunamamıştır. Sonuç olarak putresin ve galanin parametrelerinin obezite ve tip 2 diyabet gelişimiyle ilişkisi olabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Bu ilişkinin daha detaylı incelenebilmesi ve ileride obezite tanı ve tedavisine katkı sağlayabilecek bir yöntem geliştirilebilmesi için bu konuda daha fazla çalışma yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.

Biyokimya
Hanife Döne Çiman
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

Anne kanında fetal nükleik asitlerle prenatal tanı uygulamas

Maternal dolaşımda serbest fetal DNA'nın bulunması ile geçtiğimiz on yılda girişimsel olmayan prenatal tanıda gelişmeler kaydedilmiştir. Fetüste paternal alellerin serbest fetal DNA'da tanımlanmasına yönelik çalışmalar artık kullanılmaya başlanmıştır. Maternal plazmada fetal DNA analizinde HRM eğrisi analizi girişimsel olmayan prenatal tanı için büyük bir potansiyel oluşturmaktadır.Elli ikisi orak hücre, 32'si beta talasemi taşıyıcısı ve 15'i sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 104 primigravidanın maternal plazma örneğini çalıştık. Fetal DNA, 1 mL plazma örneğinden elde edildi; erkek fetüsleri saptamak için Y kromozomuna özgül SRY ve DYS14 belirteçleri ?nested? PCR ve RT-PCR ile analiz edildi. Fetal ve total DNA kantitasyonu sırasıyla DYS14 ve beta globin genleriyle yapıldı. Girişimsel prenatal tanıdaki geleneksel yöntemlere seçenek olarak hemoglobinopatilerde HRM analizi ile fetal DNA genotiplendirilmesi yapıldı.Maternal plazmada gebeliğin erken döneminde fetal DNA (DYS14), RT-PCR ile % 100 oranında erkek taşıyan gebede saptandı; SRY dizisi kullanarak ?nested? PCR ile bu oran % 93,7 olarak bulundu. Maternal plazma total (beta globin) ve fetal DNA düzeyleri gebelik haftası ile artış gösterdi. Orak hücre taşıyıcısı gebelerde fetal DNA düzeyi, kontrol ve talasemi grubuna göre artan MoM değerleri gösterdi. Talasemi taşıyıcısı gebelerde total DNA miktarında, kontrol ve orak hücre taşıyıcısı gruba göre azalan MoM değeri gözlendi (p<0,001). Gebeliğin geç döneminde, orak hücre taşıyıcısı, talasemi taşıyıcısı ve kontrol grupları arasında beta globin düzeylerinin anlamlı olarak arttığını saptadık. Fetal DNA'nın HRM ile genotiplemesi paternal alellerin maternal DNA'dan ayrımı ile yapıldı. Fetüsün anneyle aynı genotipi taşıdığı durumlarda kısmen de olsa sorunlar yaşandı.Sonuçlarımız hemoglobinopatili gebeliklerin erken döneminde, fetal ve total DNA düzeylerine bakmanın anlamlı olmadığını gösterdi. Hemoglobinopatilerin prenatal tanısında girişimsel yöntemlere seçenek olarak fetal DNA'nın genotiplendirilmesinde fetüsün anneden farklı paternal aleller taşıdığı durumlarda HRM analizinin kullanışlı olabileceğini göstermektedir.

AnnelerDNAFetal kan+5
Ebru Dündar Yenilmez
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2010
00
DoktoraAçık ErişimTR

İnsülin direnci gelişmiş obez ratlarda krom pikolinat takviyesinin serum apelin,rezistin ve Fetüin-A düzeylerine etkisinin klinik önemi

Bu çalışmada; yüksek yağlı diyet (YYD) ile beslenerek obez yapılan ve insülin direnci oluşan obez sıçanlarda bir eser element olan Krom Pikolinat'ın (CrPic) insülin direncine etkisini ve YYD 'ye eklenen kromun serum Apelin, Rezistin ve Fetüin-A gibi biyomoleküller üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamız 12 hafta obezite ve insülin direnci gelişimi 8 hafta tedavi aşamasından oluşmaktadır. 5 deney grubu ve her deney grubu 6 sıçandan oluşturuldu. Kontrol grubu çalışma süresince standart pelet yem ile beslendi. YYD, YYD+50 μg/kg, YYD+100 μg/kg, YYD+150 grupları çalışma süresince YYD ile beslendi. Her hafta tartım yapıldı.12 hafta sonunda tüm gruplar HOMA-IR değerlendirmesi için, ksilazin-ketamin ile anesteziye alınarak kan alındı, glikoz ve insülin değerleri ölçüldü ve HOMA-IR düzeyi hesaplandı. YYD+50 μg/kg, YYD+100 μg/kg, YYD+150 gruplarına 8 hafta boyunca 50 μg/kg,100 μg/kg,150 μg/kg miktarlarında gavajla CrPic verildi. 8 hafta sonunda tüm gruptaki sıçanlar, ksilazin-ketamin ile anesteziye alınarak intrakardiyak kan örnekleri alındı, glikoz ve insülin değerleri ölçüldü ve HOMA-IR düzeyi hesaplandı. Serum Apelin, Rezistin ve Fetüin-A için alınan kan örnekleri rat assay ELISA yöntemi ile ölçüldü. CrPic'in HOMA-IR düzeyini, Apelin, Rezistin ve Fetüin-A düzeylerini istatiksel olarak anlamlı düzeyde azaltığını (p<0.05) CrPic miktarı arttıkça iyileşmenin daha iyi olduğunu gözlemledik. Bu çalışma yeni yapılacak olan diyabet ile ilgili çalışmalara diğer çalışmalara öncülük edecektir. Anahtar kelimeler: Apelin, Fetuin-A, İnsülin Direnci, Krom Pikolinat, Rezistin.

ApelinFetuin AGenetik-biyokimyasal+3
Ahmet Nedim Kadifeci
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

Hepatosellüler karsinomaya neden olan genlerin gen ekspresyonunun kantitatif ölçümü

Hepatosellüler karsinoma genel olarak kronik karaciğer hastalığı veya siroz zemininde gelişmekte olan ve dünya genelinde en yaygın ölüm nedeni olan karaciğerin primer bir tümorüdür. Günümüzde bu kanser tipi için etkili tedavi yöntemleri yeterli olmadığından yeni terapatik stratejilere ihtiyaç duyulmaktadır.Bu tez çalışmasında hepatik stellat hücre hatlarında (LX-2, primer insan hepatik stellat hücre) ve hepatosellüler karsinoma hücre hatlarında (HepG2, Huh7), Vitamin D2 ve serbest yağ asidinin(FFA) stres ligand genleri olan MICA ile MICB ve profibrojenik genler olan COL1?, ?-SMA ve TGF-ß'nın gen ekspresyonu üzerine olan etkisi moleküler düzeyde çalışılmıştır. Çalışmada LX-2 hücre hattı, 24 saat boyunca VD2(10-6) ve 0,5mM, 1mM FFA ile, primer hepatik stellat hücre hattı, 24 saat boyunca VD2(10-6) ve 0,25mM FFA ile, HepG2 ve Huh7 hücre hatları ise 24, 48 ve 72 saat boyunca VD2(10-6) ve 0,5mM FFA ile tedavi edilmiştir. Gen ekspresyon düzeyleri qRT-PCR yöntemiyle ölçülmüştür. Çalışma sonucunda kontrol örneklerine kıyasla, 0,5 mM ve 1 mM FFA'lı tedavinin LX-2 hücrelerinde ?-SMA ve TGF-ß'nın gen ekspresyonunu indüklediği,VD2'nin FFA ile indüklenen ?-SMA ve TGF-ß'nın ekspresyonunu önemli düzeyde azalttığı, hemVD2'li hem de FFA'lı tedaviden sonra COL-1?'nın ekspresyonun önemli düzeyde azaldığı gözlenmiştir. LX-2 hücre hattında VD2'nin MICA ve MICB gen ekspresyonunu etkilemediği, Primer stellat hücre hattında ise VD2'nin MICA gen ekspresyonunu etkilediği, fakat FFA'nın MICA ve MICB gen ekspresyonunun etkilemediği gözlenmiştir. HepG2 hepatosellüler karsinoma hücre hattının VD2 tedavisinden sonra MICA ve MICB gen ekspresyonunun etkilendiği, Huh7 hücre hattında ise VD2'nin 72 saatlik tedaviden sonra MICB gen ekspresyonunu etkilediği gözlenmiştir. Bu çalışmanın sonucunda in vitro ortamda VD2'nin hepatik stellat hücrelerin profibrojenik ve inflamatuar aktivitesini etkilediği gözlenmiştir.Anahtar Sözcükler: Hepatosellüler karsinoma, hepatik stellat hücreler, MICA/B, Vitamin D2

ErgokalsiferolHücrelerKaraciğer+6
Gönül Şeyda Seydel
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Koroner arter hastalığında Leptin ve hs CRP düzeyleri

Amaç: Koroner Arter Hastalığı (KAH) ülkemizde ve tüm dünyada mortalite ve morbiditenin başta gelen nedenidir. Vücuttaki inflamatuvar yanıtın erken bir göstergesi olarak düzeyleri yükselen C-reaktif protein (CRP) ile obezite etyolojisinde önemli yeri olan leptin ile KAH arasındaki ilişkiyi gösteren kısıtlı sayıda çalışmalar bulunmaktadır. Bu çalışma ile vücut enerji dengesi düzenleyicisi olan ve obezite patogenezinde rol oynadığı düşünülen leptin ve hs-CRP ile KAH arasındaki ilişki araştırıldı.Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalında, koroner arter hastalığı (KAH) düşünülüp koroner anjiyografi sonucu pozitif olan 83 kişi hasta grubunu (1. grup), anjiyo sonucu negatif olan 17 kişi kontrol grubunu (2. grup) ve kardiyolojik açıdan sağlıklı olduğu düşünülen 40 kişi ise diğer kontrol grubunu (3. grup) oluşturdu. Hs-CRP nefelometrik yöntemle, leptin ise Eliza yöntemiyle çalışıldı.Bulgular: Anjiyografi sonucuna göre hasta olan grup (1. grup) ile anjiyografiye girmeyen kontrol grubu (3. grup) arasında hs-CRP düzeyleri karşılaştırıldığında, gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak 1. grupta anlamlı derecede yüksek bulundu ( p=0,005). 2. grupta leptin ile hs-CRP düzeyi arasında pozitif yönde anlamlı bir korelasyon gözlendi (p= 0,034). Leptin düzeyi ise koroner arter hastası olan grupta, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p<0,001). Yine anjiyo normal grupta kontrol grubuna göre leptin düzeyi istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p= 0,012).Sonuç: Bu çalışma sonucunda hs-CRP' nin koroner arter hastalarında değerli bir belirteç olduğu gözlendi. Leptin düzeyleri ise anjiyografi sonucundan bağımsız olarak kardiyovasküler risk faktörleri olan ve herhangi bir sebeple kardiyoloji bölümüne başvurmuş bireylerde, kardiyolojik açıdan sağlıklı olduğunu düşündüğümüz bireylere göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Sonuç olarak leptinin kardiyovasküler sistem üzerindeki etkisi, obezite ve kalp hastalıkları arasındaki ilişkiyi anlamamıza yardımcı olacaktır. Bu konuyla ilgili olarak daha fazla sayıdaki hasta gruplarıyla daha geniş çaplı çalışmalar yapılması gerekmektedir.

C reaktif proteinKoroner hastalıkLeptin
Sezen Özavcı Aygün
Çukurova University
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Erektil disfonksiyon ve homosistein ilişkisi

Amaç: Homosistein seviyesinin erektil disfonksiyon (ED) hastalığında önemli bir yeri olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda ED tanısı konmuş hastalardan alınan serum örneklerinde glukoz, folik asit, vitamin B12, kolesterol, estradiol, prolaktin, total testosteron ve homosistein düzeylerinin ölçülmesi ve ED ile ilişkisinin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Metot: Çalışmaya 25-65 yaş arası gönüllü 80 erkek katılması planlanmıştır. Gönüllü prospektif olarak; ED'si olmayan Kontrol (Grup-1), ED tanısı konmuş (Grup-2), olmak üzere 2 ayrı gruba ayrılmıştır. Grupların ED sınıflaması Uluslararası Cinsel İşlev İndeks (International Index of Erectile Function –IIEF) sorgulama formu ile yapılmıştır. ED ile ilgili komorbiditesi olan ya da ED nedeni olabilecek cerrahi girişim öyküsü bulunan hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Tüm gönüllülerde serum glukoz, folik asit, vitamin B12, kolesterol, estradiol, prolaktin, total testosteron, homosistein ve ED ile ilişkili olabilecek diğer parametrelerin ölçümü yapılmıştır. Sonuçlar SPSS 23,0 programı ile karşılaştırırken iki grup arasında ölçülen parametreler düzeyleri arasındaki istatistiksel açıdan anlamlı fark bulunup bulunmadığına bakılmıştır. Gruplar arasındaki istatiksel karşılaştırmalar SPSS 23,0 programı ile yapılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda grup-1 ve grup-2 arasındaki glukoz, folik asit, vitamin B12, kolesterol, estradiol, prolaktin, total testosteron ve homosistein düzeyleri karşılaştırılmıştır. ED grubunda vitamin B12, folik asit, estradiol, prolaktin, total testosteron ve homosistein düzeylerinin anlamlı olarak arttığı gözlenmiştir (p< 0.05). Sonuç: Homosistein ve erektil disfonksiyon arasında önemli bir ilişki olduğunu söyleyebiliriz. Fakat yapılan bu çalışma daha geniş bir grup ile daha kapsamlı olarak tekrarlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Erektil Disfonksiyon, Homosistein, Folik asit, Vitamin B12, Estradiol.

Erektil disfonksiyonFolik asitHomosistin+3
Hami Ertaş
Yozgat Bozok University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tarama testleri ile gebelikte anöploidi riskinin belirlenmesi ve kantitatif floresan polimeraz zincir reaksiyonu ile prenatal tanısı

İnsan plasental laktojeni (hPL), plasenta tarafından sentezlenen ve maternal serumda bulunan bir polipeptiddir. Down sendromlu plasentalarda sentezinin azaldığı gösterilmiştir. Kantitatif Floresan Polimeraz Zincir Reaksiyonu (QF-PCR), son yıllarda anöploidilerin hızlı tanısında kullanılan yöntemlerdendir. Bu çalışmanın amacı fetal anöploidiler için hPL'nin maternal serum belirteci olarak potansiyelinin ve QF-PCR'ın tanıdaki etkinliğinin araştırılmasıdır.Merkez Laboratuvarına başvuran birinci trimester için 85 düşük ve 23 yüksek riskli, ikinci trimester için 84 düşük ve 51 yüksek riskli gebenin serum hPL düzeyleri ölçüldü. Düşük riskli gebelerin hPL düzeyleri ile her gebelik günü için medyan değerleri belirlenerek gebelik yaşına uygun MoM değerleri hesaplandı. Prenatal Tanı Ünitesi'ne hemoglobinopatiler yönünden prenatal tanı amacıyla başvuran 26 gebe ile yüksek riskli olgulardan invaziv prenatal işlem yapılan 2 gebeye QF-PCR analizi yapıldı.Birinci trimester yüksek riskli grupta Down sendromlu olduğu tespit edilen olgunun hPL MoM değeri 0,77, ikinci trimester yüksek riskli grupta Down sendromlu olduğu tespit edilen olgunun hPL MoM değeri 1,50 olarak belirlendi. Bu iki olguya yapılan QF-PCR analizi ile karyotipleri 47,XX+21 olarak belirlendi. Normal karyotipe sahip olduğu belirlenen 26 örneğin birinde ise QF-PCR sonucu 46,XX olarak belirlenmesine rağmen olgunun yapılan sitogenetik analizinde fetusun karyotipinin 46,XX-92,XXXX mozaik tetraploidi olduğu saptandı. QF-PCR yönteminin duyarlılığı % 66,6, özgüllüğü % 100, pozitif prediktif değeri % 100 ve negatif prediktif değeri % 96 olarak hesaplandı.Sonuç olarak; hPL birinci trimesterde anöploidi taramasında mevcut testlere ek olarak kullanılabilir, ancak potansiyelinin değerlendirmesi için geniş prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Bununla beraber QF-PCR, yüksek duyarlılık ve özgüllük oranları ile anöploidilerin hızlı tanısı için güvenilir bir yöntemdir.

AnöploidiGebelikPlasental laktojen+3
Zeliha Özen Güçlütürk
Çukurova University
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Obez bireylerde D vitamini, vücut kitle indeksi, lipid profili ve insülin direnci arasındaki ilişki

Son yıllarda yapılan bilimsel araştırmalar obezite ve diyabet arasındaki karmaşık ilişkileri daha iyi anlamamıza katkı sağlamıştır. Obez bireylerde yüksek vücut kitle indeksi (VKİ), artan düşük (LDL) kolesterol seviyeleri ve azalan (HDL) kolesterol seviyeleri ile güçlü bir ilişki göstermektedir. Bu bulgular, obezitenin kardiyovasküler hastalık riskini artıran temel etmenlerden biri olduğunu desteklemektedir. Çalışmamızda, obez bireylerde VKİ, lipid profili, insülin direnci ve D vitamini düzeyleri arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçladık. Obezite ve metabolik sağlık üzerindeki etkilerini daha iyi anlamak için bu parametreler arasındaki etkileşimlerin incelenmesinin diyabet ve kardiyovasküler hastalıkların önlenmesi ve tedavi süreçlerine katkı sağlayacağını düşündük. Çalışmamızda, D vitamini seviyelerinin obezite ve insülin direnci ile olan ilişkisini değerlendirerek, obez bireylerde metabolik bozuklukların yönetimi için yeni stratejilerin geliştirilmesine ışık tutmayı hedefledik. Bu retrospektif çalışma, Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Obezite Merkezi'nde gerçekleştirildi. Çalışmaya VKİ değeri 25'in üzeri olan 18-65 yaş arası bireyler dahil edildi. Katılımcıların serum D vitamini düzeyleri, lipid profilleri (LDL, HDL, trigliserid) ve insülin direnci değerleri laboratuvar bilgi yönetimi sisteminden çekildi; metabolik parametrelerle olan ilişkileri analiz edildi. Çalışma sonucunda, D vitamini takviyesinin obez bireylerde metabolik sağlık yönetiminde destekleyici bir unsur olarak değerlendirilebileceği öngörüldü.

Naıma Manla
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Obstrüktif uyku apnesi olan hastalarda pozitif hava yolu basınç tedavisinin oksidatif stres üzerine etkisi

Obstrüktif uyku apnesi (Obstructive Sleep Apnea: OSA), uyku sırasında meydana gelen tam veya kısmi üst solunum yolu obstrüksiyonları ile karakterize hipoksi, reoksijenizasyon ve arousallar ile sonuçlanan bir sendromdur. Bu yüksek lisans tezinin amacı OSA sendromu ile oksidatif stres arasındaki ilişkiyi oksidan-antioksidan dengenin en temel belirteçleri olan serum TOS ve TAS parametreleri üzerinden değerlendirmek, TOS ve TAS parametreleri ile hastalığın şiddetini belirten uyku parametreleri arasındaki ilişkiyi incelemek ve OSA sendromlu hastalara uygulanan bir aylık pozitif hava yolu basıncı (Positive Airway pressure: PAP) tedavisi sonrasında TOS ve TAS parametrelerindeki değişiklikleri ortaya koymaktır. Araştırma Yozgat Bozok Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Uyku Merkezinde polisomnografi (PSG) kaydı yapılan toplam 70 kişi üzerinde gerçekleştirildi. Araştırmanın kontrol grubunu uykuda solunum bozukluğu şüphesi ile başvuran ve PSG kaydı yapılarak AHİ< 5 bulunan olgular teşkil etti. AHİ değeri 15'in üzerinde belirlenen OSA olguları ise tedavi grubunu oluşturdu. Tedavi grubundaki hastalara bir aylık PAP tedavisi uygulandı. Hem kontrol grubundan hem de bir aylık PAP tedavisi uygulanan gruptan açlık kan örnekleri alınarak serum TOS ve TAS değerleri ölçüldü. Araştırmadan elde edilen bulgular OSA tanısı konan tedavi grubunda hastalığın şiddetinin artmasıyla oksidatif stres belirteçleri olan TOS seviyesinin de istatistiksel olarak yükseldiğini (p<0,05), TAS seviyesinin ise azaldığını (p<0,05) göstermiştir. PAP uygulanan tedavi grubunda ise AHİ, ort. spO2 ve min. spO2 değerlerinde iyileşme, TOS değerlerinde azalma, TAS değerlerinde yükselme belirlendi. Kontrol ve tedavi grupları arasında istatiksel bir korelasyon gözlenmedi (p<0,05). Sonuç olarak, bu yüksek lisans tez çalışması OSA'lı hastalarda oksidatif stresin daha yüksek olduğunu, PAP tedavisi uygulanmasının oksidatif stresi azalttığını ve hastalığın şiddetini belirten uyku parametrelerinde düzelmelere yol açtığını göstermiştir.

AntioksidanlarOksidanlarOksidatif stres+3
Mustafa Murat Öztürk
Yozgat Bozok University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

On yıl ve üzeri diyabetes mellituslu hastalarda D vitamini ile HbA1c arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Diyabetes mellitus insülinin yokluğu ya da insülin direnci ile meydana gelen hiperglisemi ile ortaya çıkan metabolizma bozukluğu ile karakterize olan bir hastalıktır. Tüm dünyada ve ülkemizde komplikasyonları ile beraber salgın seviyelerine ulaşmaktadır. D vitamini steroid hormonu ile yakından ilişkili sekosteroiddir. Eksikliği dünyada sıkça görülmektedir. Birçok çalışma D vitaminin diyabet ve glisemik kontrolde rol oynadığını desteklemektedir. Çalışmada amacımız D vitamini ile Hba1c arasındaki ilişkiyi değerlendirmek, bunların biyokimyasal parametrelerle ve glisemik kontrol ile ilişkisini saptamak ve değerlendirmektir. Çalışmamız retrospektif bir çalışma olup 31.12.2018 - 31.01.2020 tarihleri arasında Yozgat Boğazlıyan Devlet Hastanesi Dahiliye Polikliniğe başvuran 150 diyabet hastasının laboratuvar parametrelerinin değerlendirilmesi ile oluşturulmuştur. Çalışmamızdaki kadınların sayısı 70 (%46,7) ve erkeklerin sayısı 80 (%53,3) idi. Hastaların yaş ortalaması 55,6±8,3 yaş olarak bulundu. D vitamin değerleri ile gruplandırılmış HbA1c değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmaktaydı. Glukoz ile HbA1c arasında da anlamlı kolerasyon bulunmuştur. On yıl ve üzeri diyabetes mellituslu hastalarda D vitamini ile glisemik kontrol arasında ilişkinin olduğu saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Diyabetes mellitus, D vitamini, HbA1c

Diabetes mellitusHemoglobin A-glikolizeVitamin D
Fatih Elönü
Yozgat Bozok University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yozgat ilinde kan grup dağılımı ve kan grup antijen sıklığının incelenmesi

Yozgat ilinde gönüllü kan bağışçılarından alınan kanların ABO, Rh Subgrup (C,c,D,E,e,Cw) ve Kell (K) kan grup dağılımının antijen sıklığını belirleyerek, kan güvenliği ve transfüzyon tıbbında doğru bilgiye sahip olmak, bireylerin ihtiyaçları ve kan bankası işlemlerinde bu bilgilerin hem pratikte hem de bilimsel olarak veri tabanı oluşturulması amaçlanmıştır. Araştırma Retrospektif (geriye dönük) olarak yapılmıştır. Nisan 2012 – Nisan 2021 tarihleri arasında Türk Kızılay Yozgat Kan Bağışı Merkez‟inde ilk defa kan bağışı yapan 15.868 kan bağışçısının ABO ve Rh(D) kan grubu dağılım oranını belirlemek. Mayıs 2012 – Nisan 2021 tarihleri arasında 1.442 kan bağışçısının Rh Subgrup (C,c,E,e,Cw) ve Kell (K) kan grup dağılımlarının antijen sıklığını belirlemek. Bölge Kan Merkezlerimiz bünyesindeki immünohematoloji laboratuvarında ABO, Rh alt grup ve Kell gruplama testleri jel santrifügasyon yöntemi tam otomatik cihazlar (Grifols Erytra) ile yapılmaktadır. Test sonuçların Kızılay KHGM‟ne ait veri sistemine işlendikten sonra verilerin toplanmasında kan bağışçısı kayıt formu kullanılmıştır. Araştırmada alınan kanlarda kan grup dağılımı sırasıyla % 42,76 A kan grubu; % O kan grubu 33,63; % 16,16 B kan grubu ve % 7,45 AB kan grubu bulunmuştur. Rh(D) kan grubu ise % 88,41 Rh(D) pozitif ve % 11,59 Rh(D) negatif bulunmuştur. Rh Subgrup antijenlerinin pozitif sıklığı sırasıyla; % 73,43 ile C, % 74,54 ile c, % 29,75 ile E ve % 97 ile e olduğu görülmüştür, ayrıca Cw- antijeninin sıklığı ise % 99,22 bulunmuştur. Kell (K-) kan grup antijeninin sıklığı ise % 93,5 olarak bulunmuştur. 2021 Anahtar Kelimeler: Yozgat, kan grup, ABO, Rh, Kell, Subgrup

ABO kan grup sistemiKan grup antijenleriKan grupları+2
Emre Sarıgöl
Yozgat Bozok University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik böbrek hastalığında plazma fibroblast büyüme faktörü-23 (FGF-23)ve alfa-klotho düzeyleri ile karotis intima media kalınlığı arasındaki ilişki

Kronik Böbrek Hastalığında Plazma Fibroblast Büyüme Faktörü-23 (FGF-23) ve Alfa-Klotho Düzeyleri ile Karotis İntima Media Kalınlığı Arasındaki İlişki Amaç: Kronik böbrek hastalığı kardiyovasküler hastalıkla ilişkili önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Kronik böbrek hastalarında bozulmuş Ca-P metabolizması vasküler hasar gelişimini hızlandırmaktadır. FGF-23 ve koreseptörü alfa-klotho, Ca-P dengesinin düzenlenmesinde önemli işlevi olan fosfatürik hormonlardır. Çalışmamızda plazma FGF-23 ve alfa-klotho düzeylerinin kronik böbrek hastalığı ve ilişkili komplikasyonların fizyopatolojisindeki rolünü aydınlatmaya yönelik, aterosklerozun erken belirleyicisi olan karotis intima media kalınlığı ve diğer biyokimyasal risk etmenleri ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 26 kontrol ile 72 kronik böbrek hastası (30 hasta evre 1-3; 42 hasta evre 4-5) dahil edilmiştir. Plazma FGF-23 (C-terminal) ve alfa-klotho (çözünür) düzeyleri enzim bağlı immunosorbent ölçüm (ELISA) yöntemiyle çalışılmıştır. Karotis intima media kalınlığı yüksek rezolusyonlu B-mod ultrasonografi ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Evre ilerledikçe, böbrek işlevlerindeki bozulmayla ilişkili olarak plazma FGF-23 düzeylerinde artma; Alfa-klotho düzeylerinde anlamlı bir azalma izlenmiş ve bu 2 parametrenin hastalığın ilerlemesi ile ilişkili olduğu düşünülmüştür. Karotis intima media kalınlığı ile FGF-23 ve alfa-klotho düzeyleri arasında tüm hastalarda anlamlı bir ilişki gözlenmezken prediyaliz hastalarda FGF-23 ile arasında pozitif bir ilişki saptanmıştır. FGF-23 ün yüksek, alfa-klotho nun düşük düzeyleri karotis arterde kalsifikasyon ve plak varlığı ile ilişkili bulunmuştur. Fraksiyonel fosfat ekskresyonu ile karotis intima media kalınlığı arasında negatif bir ilişki saptanmıştır. Sonuç: Elde edilen sonuçlara göre FGF-23 ve alfa-klotho'nun mineral metabolizmasının düzenlenmesi ve kronik böbrek hastalığı prognozu için önemli parametreler olduğu düşünülmüştür. Bununla birlikte kardiyovasküler sistem üzerine etkileri tartışmalıdır. Plazma FGF-23 düzeylerinin evre 4-5 hastalarda çok yüksek düzeylere çıkmasının nedeninin alfa-klotho eksikliğine bağlı olabileceği tahmin edilmektedir. Fraksiyonel fosfat ekskresyonunun kronik böbrek hastalığında ateroskleroz tahmini için önemli bir belirteç olabileceği düşünülmüştür. Ancak bu konunun aydınlatılabilmesi için daha kapsamlı ve homojen gruplarda yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Alfa-Klotho, FGF-23, Karotis İntima Media Kalınlığı, Kronik Böbrek Hastalığı.

Böbrek yetmezliği-kronikFibroblast büyüme faktörüGenler+1
Esin Damla Ziyanoğlu Karaçor
Çukurova University
2013
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Preeklamptik olgularda anjiyojenik ve anti-anjiyojenik faktörlerin araştırılması

Preeklampsi gebeliğin 20. haftasından sonra hipertansiyon ve proteinüri karakterize bir hastalıktır. Maternal ve perinatal morbidite ve mortalitenin en önemli sebeplerindendir. Preeklampsinin patofizyolojisi henüz tam olarak anlaşılamasa da plasental anjiyojenik ve antianjiyojenik faktör dengesinde bozulma ile birlikte seyretmektedir. Bu nedenle son zamanlarda preeklampsinin etiyolojisinde anjiyojenik ve antianjiyojenik faktörlerin önemi artmıştır. Çalışmamızda preeklamptik olgularda bazı önemli anjiyojenik ve antianjiyojenik faktörlerin seviyelerinin belirlenmesi ve hastalığın seyri üzerindeki rollerinin tanımlanması amaçlanmıştır. Araştırma Gaziantep Cengiz Gökçek Kadın Hastalıkları ve Doğum Hastanesi kliniklerinde 24-42 haftalık gebeliği olan preeklampsi nedeniyle tedavi gören hastalar üzerinde yapılmıştır. Bu tezin kapsamında 41 preeklamptik kadın ve maternal yaş olarak uyumlu 32 sağlıklı hamile kadınların serum örneklerinde PlGF (Placental Growth Factor), VEGF (Vascular Endothelial Growth Factor), sFlt–1 (Soluble Fms-Like Tyrosine Kinase–1) ve sEndoglin düzeyleri ELISA yöntemi ile ölçülmüş ayrıca hemogram, tam idrar tahlili, glukoz, BUN, üre, kreatinin, ALT, AST, potasyum gibi biyokimyasal parametreler de değerlendirilmiştir. Hasta ve kontrol grupları arasında karşılaştırma yapıldığında sFlt-1 ve sEndoglin seviyeleri hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuştur(p<0,05). PlGF seviyeleri ise hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı düşük bulunmuştur(p<0,05). Ancak VEGF seviyeleri hasta grubunda kontrol grubuna göre yüksek olarak ölçülmelerine rağmen aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanamamıştır. Sonuç olarak çalışmamıza göre preeklampside sFlt-1 ve sEndoglin gibi antianjiyojenik faktörlerin seviyeleri artarken, anjiyojenik bir faktör olan PlGF'ninki azalmıştır. Böylece sFlt-1, sEndoglin ve PlGF gibi testlerin kombine edilerek preeklampsinin tanı ve takibinde kullanılabileceği görülmektedir.

EndoglinEtyolojiGebelik+3
Muhammet Hanifi Kızılyer
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
DoktoraAçık ErişimTR

Orak hücre anemili olgularda miRNA ekspresyon düzeylerinin RT-PCR ile belirlenmesi

MikroRNA(miRNA)'lar 18-25 nükleotit uzunluğunda olup mRNA'yı parçalayarak ya da translasyonu engelleyerek gen ekspresyonunu düzenleyen kısa kodlanmayan RNA'lardır. Günümüze kadar 1,872 tipi belirlenen miRNA'lar bir çok hastalığın tanısında ve prognozunda biyobelirteç olarak kullanılmaya başlanmıştır. Yapılan çalışmalarda miRNA'ların hematopoezin düzenlenmesinde ve hematopoetik hücre farklılaşmasında görev aldıkları belirlenmiştir. Anormal hemoglobinler dünyada en sık rastlanılan kalıtsal kan hastalıklarıdır. Hemoglobin A'nın (Hb A) β globin zincirinin 6. amino asidi glutamik asitin valinle yer değiştirmesiyle orak hücre anemisi (Hb S) meydana gelir. Bazı orak hücre anemili olgularda Hb F'in değerinin arttığı ve buna bağlı olarak da klinik seyrin daha ılımlı olduğu gözlenmiştir. Çalışmamızda Hb F düzeyleri yüksek ve normal olan orak hücre anemili ile normal olguların lökosit miRNA'larının ekspresyon düzeyleri RT-PCR yöntemiyle belirlenmiştir. İki grup arasındaki ekspresyon seviyelerinin farklılıkları Mann Whitney U testine göre değerlendirilmiş ve p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Lökosit miRNA'larının ekspresyon seviyelerinin duyarlılıkları, özgüllükleri ve AUC( Area Under Curve)'leri ROC (Receiver Operator Characteristic) analizi ile belirlenmiştir. Çalışmamızda Hb SS'lilerde let-7a, let-7c, let-7d, let-7f, miR-144, miR-320a, miR-320b ve miR-451a tiplerinin daha yüksek düzeyde eksprese edildiği, Hb AA'lılarda ise miR-29a ve miR-141 tiplerinin daha yüksek düzeyde eksprese edildiği gözlenmiştir. Hb SS'lilerde ve Hb AA'lılarda let 7e ve miR-181a tiplerinin ekspresyon düzeylerinin istatistiksel açıdan anlamlı farklılığının bulunmadığı ve miR-96'nın lökosit hücresinde eksprese edilmediği belirlenmiştir. Ayrıca Hb F%<3 olan Hb SS'li olgularda Hb F %>9 olan Hb SS'li olgulara göre miR-144'ün ekspresyon düzeyinin istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığı bulunmuştur. ROC analizine göre miR-451a'nın orak hücre anemili olguların prognozunda kullanılabileceği düşünülmüştür.

Anemi-orak hücreliHemoglobinopatilerMikro RNA+2
Figen Güzelgül
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2014
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yoğun bakımda yatan COVİD-19'lu hastalarda bağımsız risk faktörleri LDH, CRP, D-dimer, fibrinojen, trombosit, lenfosit değerlerinin hastalığın şiddeti ve mortaliteyle ilişkisi

31 Aralık 2019'da Çin'in Wuhan kentinde sebebi bilinmeyen pömoni vakalarının ortaya çıkması ile yeni bir Coronavirüs keşfedilmiştir. Hızla tüm dünyaya yayılan bu hastalığı Dünya Sağlık Örgütü 11 Mart'ta pandemi ilan etmiştir. Aynı gün Türkiye'de ilk Covid-19 vakası görülmüştür. Dünya çapında ve ülkemizde alınan önlemler ile hastalığın yayılım hızı yavaşlatılmak istenmiştir. Ancak hastalığın yayılım hızının yüksek olması sebebiyle hastanelerde yatak dolum oranı ve mortalite artmıştır. Vaka sayılarının hala yeterli düzeyde azalmaması nedeniyle birçok çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada amacımız yoğun bakımda yatan Covid pozitif hastaların bağımsız risk faktörleri LDH, CRP, Fibrinojen, Trombosit, Lenfosit değerlerinin hastalığın şiddetinde ve mortaliteye etkisini incelemektir. Çalışmamız retrospektif bir çalışma olup 1 Nisan 2019- 1 Mayıs 2020 tarihlerinde Yozgat Şehir Hastanesi yoğun bakımda yatan 75 Covid-19 hastasının laboratuar parametrelerinin değerlendirilmesi ile oluşturulmuştur. Çalışmamızda hastaların 30'u kadın (%40), 45'i erkektir (%60). Hastaların yaş ortalaması 68 (±12,53)'dir. Hastaların 28 (%37.3)'inde DM ve pulmoner hastalık görülmüştür. Hipertansiyon 20 (%26.6) , böbrek hastalıkları 20 (%26.6), kardiyak hastalıklar 17 (%22.6), nörolojik hastalıklar 2 (%2.6) ve tiroid hastalıklarına 2 (%2.6) hastada rastlandı. Hastaların yoğun bakımda alınan ilk kanları ile ex olmadan ya da servise çıkmadan önceki LDH,D-dimer, Trombosit, Lenfosit değerleri arasındaki farkın mortaliteyle ilişkisi anlamlı bir sonuç içermektedir. CRP ve Fibrinojen değerleri arasındaki fark incelendiğinde anlamlı bir sonuç içermemektedir. Hastaların yoğun bakımda kalma süreleriile yoğun bakımda alınan ilk kanları ile ölmeden ya da servise çıkmadan önceki LDH, CRP, D-Dimer, Fibrinojen, Trombosit değerlerinde anlamlı bir fark bulunamamıştır. Lenfosit değerleri anlamlı çıkmıştır.

C reaktif proteinCOVID 19D-dimer+7
Sevilay Çağanay
Yozgat Bozok University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Serum elabela seviyeleri ile polikistik over sendromlu bireylerin endokrin ve metabolik parametreleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Polikistik over sendromu (PKOS), üreme çağındaki kadınlarda %5-%20 arasında görülen, patofizyolojisi oldukça kompleks ve endokrinolojik hastalıktır. Heterojen bir hastalık olan PCOS; genetik, intrauterin ve çevresel birçok faktörün etkileşimi ile oluşur.Apelin ve Elabela'dan oluşan Apelinerjik sistem (APJ) vazodilatatör, kardiyoprotektif ve anjiyogenik etkilere aracılık etmektedir. PKOS tanısı almış hastalar ile PKOS tanısı almamış hastalar arasında serum apelin ilişkisi bilinmemektedir. Çalışmanın amacı, PKOS tanılı hastalar ile PKOS tanısı olmayan hastaların serum Elabela düzeylerini karşılaştırmaktır.Çalışmanın tipi vaka kontroldür. Çalışma, 01.04.2021-28.06.2021 tarihleri arasında Yozgat Bozok Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniği'nde yürütülmüştür. Çalışmaya Rotterdam kriterlerine göre PKOS tanısı almış 44 kadın hasta (deney grubu) ile ve PKOS tanısı almamış 44 kadın hasta (kontrol grubu) çalışmaya alınmıştır. Çalışmanın verileri kişisel bilgi formu (BMİ, sigara ,alkol kullanım alışkanlıkları, kullandığı ilaçlar, sistemik hastalık) ve hastalardan alınan rutin kanlardan toplanmıştır. Kan uygun koşullarda saklandıktan sonra ELİSA yöntemiyle değerlendirilmiş olup, laboratuvar verileri hastane otomasyon sisteminden elde edilmiştir.Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması kontrol grubunda 27,4 ± 5,8 iken, deney grubunda 26,4 ± 6,1'dir. Kişisel bilgilerin gruplar arası karşılaştırmasında istatistiksel anlamlılık saptanmadı (p>0,05). Vaka grubu hastaların kontrol grubu hastalara göre serum elabela, insülin ve HOMA-IR düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı ve yüksek olduğu saptandı (sırasıyla p = 0,018; <0,001; <0,001). Çalışmanın sonucunda, PKOS tanısı alan hastalarda serum Elabela seviyesi yüksek bulunmuştur. Ayrıca, serum Elabela seviyesi İnsülin ve HOMA-IR ile korelasyon göstermektedir. Sonuç olarak, PKOS tanısı alan hastalarda serum Elabela seviyesi metabolik sorunları öngören bir parametre olarak değerlendirilebilir.

ApelinEndokrin sistemPolikistik over sendromu
Melike Duyan
Yozgat Bozok University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Hemoglobinopatili ve normal olgularda bazı kemik belirteçlerinin karşılaştırılması

Hemoglobinopatili hastaların büyük kısmında en iyi tedavi şartları sağlandığında dahi kemik problemlerine eşlik eden osteoporoz gibi birçok kemik problemi ile karşılaşmaktadır. Çalışmaya 17- 35 yaş arası 140 kişi dahil edildi. Tüm hastalarımız düzenli kan transfüzyonu olmakta ve şelasyon terapisi almaktadır. Hastalarımızın boy ve kiloları ölçüldü. Transfüzyon öncesi alınan kanlarından hemoglobin, kalsiyum, vitanmin D, alkalen fosfataz, osteokalsin değerlerine bakıldı. Hastaların yaş ortalaması 22,85±4,17 yıl, vücut kitle indeksi 24,68±1,93 kg/m2 bulundu. Hasta gruplarda alfa talasemi hastaları hariç her yaş ve cinste osteopati gözlendiği belirlendi. Hemoglobinopati hastalarının kemik döngüsü, düzenli şelasyon terapisi ve kan transfüzyonu yapılması gibi en iyi şartlar sağlanmasına rağmen sağlıklı bireylere göre çok daha hızlı bir şekilde yıkım yönüne gittiği gözlenmiştir. Hemoglobinopati hastası bireylerin biyokimyasal kemik belirteçleri incelediğinde Alkalen fosfataz düzeyleri sağlıklı bireylere göre yüksek bulunurken, D vitamini, osteokalsin ve kalsiyum düzeyleri sağlıklı bireylere göre düşük bulunmuştur. Sonuç olarak hemoglobinopati kaynaklı osteopatiler erken yaşlarda gözlenebilmektedir.

Alkalen fosfatazHemoglobinopatilerKalsiyum+4
Umut Kökbaş
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2014
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Meme kanserinin akap12 ve ilgili proteinlerle ilişkisinin araştırılması

Kanser gelişimi ve progresyonu oldukça kompleks bir süreçtir. Kanser başlangıcında, büyümesinde invazyon ve metastaz yapmasında rol oynayan onkogenler, tümör baskılayıcı genler, hücre döngüsü düzenleyicileri ve DNA tamir genleri gibi birçok biyolojik belirteçler kanser hastalarında prognozu belirlemede ve tedaviye yanıtı tahmin etmede kullanılmaktadır. Meme kanseri özellikle kadınlar için önemli bir halk sağlığı problemidir. Gelişen tanı ve tedavi yöntemlerine rağmen yeni vaka sayısı azalmamakta ve halen ölümle sonuçlanma oranları yüksek olmasından dolayı bu hastalığın erken tanı ve tedavisi önem kazanmaktadır. A-Kinase Anchoring Protein 12 (AKAP12) hücre siklusu ve apoptozunda yer alan gen ekspresyonlarını düzenler. B- cell Lymphoma 2 (BCL2) ailesi proteinleri ve apoptoz proteinlerinin inhibitörleri, apoptotik işlemin başlıca düzenleyicileridir. Ekstrasellüler High mobility group box 1 (HMGB1), anjiyogenezin teşvik edilmesi, apoptozdan kaçınma, antitümör bağışıklığın uyarılması, inflamasyon, doku invazyonunun ve metastazın teşvik edilmesi gibi tümör gelişiminde birden çok pro-tümör role sahiptir. Çalışmamızda karsinogenez sürecinde önemli rol oynayan AKAP12, BCL2 ve HMGB1 proteinlerinin meme kanseri tanısında bir belirteç olarak kullanılabilirliğini, sensitivitesini ve bu proteinler arasındaki ilişkiyi belirlemeyi amaçladık. Medicalpark Gaziantep Hastanesi Tıbbi Onkoloji Kliniğinde 2014-2017 yılları arasında tanısı histopatolojik olarak doğrulanmış meme invaziv duktal kanser tanısı ile takip edilen 60 hasta ve 22 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 82 katılımcı çalışmaya alındı. Çalışma grubundan alınan serum örneklerinde Enzyme Linked Immuno Sorbent Assay (ELISA) yöntemi kullanarak AKAP12, BCL2 ve HMGB1 düzeyleri araştırıldı. Hasta ve kontrol grupları karşılaştırıldığında, hasta grubunda AKAP12, BCL2 ve HMGB1 seviyeleri istatistiksel olarak anlamlı düzeyde hasta yüksek tespit edildi, sırasıyla (p=0.009), (p<0.001) ve (p<0.001). Ayrıca bu belirteçlerin birbiriyle korelasyonu da gösterildi. Sonuçlarımıza göre ölçtüğümüz belirteçlerin meme kanserinin tanı ve tedavisinin takibinde kullanılabileceği görülmektedir.

EnzimlerGenler-Bcl-2HMGB 1+3
Özlem Saygılı
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İntraserebral kanamalı hastalarda total oksidan ve total antioksidan düzeylerinin değerlendirilmesi

ÖZET YÜKSEK LİSANS TEZİ İNTRASEREBRAL KANAMALI HASTALARDA TOTAL OKSİDAN VE TOTAL ANTİOKSİDAN DÜZEYLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ SERCAN KALKAN YOZGAT BOZOK ÜNİVERSİTESİ LİSANSÜSTÜ EĞİTİM ENSTİTÜSÜ TIBBİ BİYOKİMYA TEZ DANIŞMANI: PROF. DR. MUHAMMET FEVZİ POLAT İKİNCİ TEZ DANIŞMANI: DOÇ. DR. ALPER GÜMÜŞ Amaç: Beyin parenkim veya ventrikül sistemde arteriyel yada venöz kanın toplanması olayına intraserebral kanama (İSK) denir . Yaş ilerledikçe İSK riski artmakta ve erkeklerde kadınlara oranla daha sık görülmektedir. Araştırmalara göre kadınların ölüm riski ve erken evrende bağımlılığı daha fazladır. Yapılan çalışma verilerine göre iskemik inme sıklığı %71.2 iken intraserabral kanama oranı % 28.8 olarak tespit edilmiştir. İSK oluşumuna neden olan en sık risk faktörü hipertansiyondur. Hipertansiyon beyinde bulunan ufak peneteran arterlerde bozulmalara, arter duvarındaki düz kaslarda kırıklara ve fibrinoid nekroza sebep olur. Bu dejeneratif degişikler orta ve küçük çaplı arteriyollerde görülmektedir. Akut aerteriyel kan basıncının yükselmesi (AKB) İSK'ya sebep olmaktadır. AKB'nin yüksek olması kapiller damarlar ve arteriyollerden kanamaya neden olabileceğini düşündürmektedir. Vakaların çoğunluğunda, serebral damarlardaki kronik değişimler, İSK'nin oluşumuna neden olan patofizyolojik olaylardır. Kronik HT arteriyoller ve küçük damarların zedelenmesi sonucu kanın beyin dokusu içine sızarak hematom oluşmasına ve etraftaki dokularda mekanik hasara sebep olurlar. Oksidan (TOS) ve antioksidan (TAS) düzeylerini karşılaştırarak bunların beyin kanaması ile ilişkilendirerek öneminin anlaşılması sağlamaktır. Metot: Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi Beyin Sinir Cerrahi kliniğine ve yoğun bakıma baş ağrısı, tansiyon yüksekliği, bulantı şikayetleri ile başvuran uzman hekimleri tarafından ayrıntılı muayenesi ile intraserebral kanama tanısı alan ve klinik yatışı planlanan 46 hasta çalışma grubu oluşturulmuştur. Kontrol grubuna ise Beyin Sinir Cerrahi kliniğine başvuran intraserebral kanama tanısı almayan diğer hasta gruplarından 47 hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya 18 yaş altı ve 65 yaş üstü hastalar dahil edilmeyecektir. Bu hastaların periferlerindeki toplar damarlardan alınan artan kan örnekleri önce oda sıcaklığında 20-30 dk pıhtılaşması beklendikten sonra 10 dakika süreyle 4000 devir/dakika hızda santrifüj edildikten sonra eppendorflara ayrılan serumlar -80 derecede saklanmıştır. Teste başlarken numuneler oda sıcaklığına getirilmiştir. TOS ve TAS kiti test prensibine göre uygulanmıştır. Kitin malzemeleri, kitapçıkta belirtilen aşamalara uygun şekilde kullanılmış ve substratın antikora bağlı enzimle reaksiyona girdikten sonra oluşan renk değişikliği oranı spektrofotometrede ölçülerek TOS ve TAS sonuçları bulunmuştur. İstatistiksel analizler SPSS 22.0 ile hesaplanmıştır. Hesaplanan sonuçlar, ortalama ve standart sapma (+/-) olarak verilmiştir. Sonuçlar, Shapiro Wilk ölçüm yöntemi ile değerlendirilerek normal olan değerler parametrik (t testi) ve normal olmayan değerler ise non parametrik testler (Man Whitney U testi ve KW kruskal wallis) kullanılarak değerlendirilmiştir ve power analizi çalışmanın bitiminde tekrar edilerek değerlendirilmiştir. Bulgular: Yapılan çalışmaya göre TOS, TAS ve yaş değerleri istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. TAS değerleri, kontrol grubunun, hasta grubuna göre daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. İstatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmemiştir. Cinsiyete göre TAS değerleri erkekler, kadınlara oranla daha yüksek çıkmasına karşın istatistiksel fark anlanmlı sonuç vermemiştir Yaş gruplarının TAS değerinin 45 yaş altı ve 45 yaş üstü değerlendirildiğinde; 45 yaş altının 45 yaş üstü grubuna göre yüksek olduğu bulunmuştur. İstatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir. TOS değerleri, hasta grubunun, kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. İstatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir. Cinsiyete göre OSİ değerleri kadınların, erkeklere oranla daha yüksek çıkmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir. Yaş gruplarının TOS ve OSİ 45 yaş altı ve 45 yaş üstü değerlendirildiğinde; 45 yaş üstünün yüksek olduğu bulunmuştur. İstatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir. Sonuç: Serum TOS ve TAS değerleri ile bunun sonucunda OSİ düzeyinin İSK hastalığı olan hastalarda yüksek çıkması, bu hastalıklarla olan ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Bu artış İSK patogenezinde oksidatif stresin önemli bir rolü olabileceğini destekleyebilir. 2023, 72 SAYFA ANAHTAR KELİMELER: İntraserebral Kanama, Oksidatif stres, TOS, TAS, OSİ

AntioksidanlarBeyinBeyin biyokimyası+2
Sercan Kalkan
Yozgat Bozok University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Preeklampsi takibinde serum biyobelirteçlerinin değerlendirilmesi

Preeklampsi 20. gebelik haftasından sonra ortaya çıkan, hipertansiyon, proteinüri ve ödem ile karakterize bir hastalıktır. Maternal/perinatal morbidite ve mortalitenin en önemli nedenleri arasında yer almaktadır. Çok sayıda çalışma gerçekleştirilmiş olmasına karşın hastalığın patofizyolojisi tam olarak bilinmemektedir. Preeklampsiye yol açan risk faktörlerinin değerlendirildiği pek çok yöntem önerilmiştir. Geçmişte preeklampsi öngörüsüne dair kullanılan yöntemler genellikle biyokimyasal olmayan belirteçlere odaklı olarak yapılmakta iken günümüzde ise biyokimyasal belirteçlere doğru bir kayma söz konusudur. Son dönemlerde yapılan çalışmalarda pek çok biyokimyasal ajan preeklampsi tanısında kullanılmaya başlanmıştır. Bu çalışmada preeklampsi takibinde bazı serum biyobelirteçlerinin değerlendirilmesi amaçlamıştır. Bu amaç doğrultusunda serum nesfatin, ezrin, plasental protein 13, hypoxia inducible factor 1- α subunit (HIF1A), nörofilin 1 düzeyleri ELISA yöntemiyle incelenmiştir. Çalışmada tedavi öncesi preeklampsili (n = 35), tedavi sonrası preeklampsili (n = 35) ve sağlıklı kontrol (n = 20) grubu olmak üzere toplam 90 numune değerlendirilmiştir. Çalışmadan elde edilen veriler SPSS 22.0 programı ile analiz edilmiştir. Yapılan istatistiksel analizler neticesinde tedavi öncesi nesfatin-1 ve ezrin düzeyleri tedavi sonrası ve sağlıklı kontrol grubundan anlamlı şekilde daha düşük, HIF-1A düzeyi ise anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Yine yapılan analizler neticesinde tedavi öncesi ve sonrası preeklampsili hastalarda PP13 düzeyinin sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Yapmış olduğumuz çalışmadan elde edilen sonuçlar dikkate alındığında nesfatin, ezrin, HIF1A, PP13 ve NRP1'in preeklampsi öngörüsünde önemli biyobelirteçler olduğu söylenebilir.

BiyobelirteçlerEzrinGebelik+4
Abdalrhman Kuba
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Psöriazis hastalarında serum kemerin düzeylerinin incelenmesi

Psöriazis hastalığı, dünya nüfusunun % 2-4'ünü etkileyen yaygın inflamatuar bir otoimmün deri hastalığıdır. Kemerin, Transforme edici büyüme faktörü-β1 (TGFβ1), FMS ile ilişkili Tirozin kinaz 3 ligandı (FLT3-Ligand), Tümör Nekroz Faktör alfa (TNF α) ve İnterlökin1 β (IL1 β ) gibi adipositokinler dahil olmak üzere T hücre infiltrasyonu, interlökinler ve sitokinler psöriazis hastalığının patogenezinde rol oynarlar. Bu tez çalışmasında psöriazis hastalığının patojenezini göz önünde bulundurarak, psöriazis hastalarında serum kemerin gibi adipositokin düzeyleri, biyokimyasal parametreleri ile birlikte, vücut kitle indeksi ve Psöriasis Alan Şiddetli İndeksi (PAŞİ) değerlerini değerlendirmeyi amaçladık. Bu çalışmaya Türkiye'de Gaziantep Şehrinde Temmuz 2016-Nisan 2017 tarihlerinde Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvuran 37 psöriazis hastası ve 43 sağlıklı kontrol (toplam 80 birey ) alındı. Serum Kemerin, TGFβ1, FLT3-Ligand, TNF α ve IL1 β seviyeleri Enzyme Linked Immuno Sorbent Assay (ELISA) yöntemi kullanarak araştırıldı. Ayrıca serum C-reaktif protein (CRP), total, LDL, HDL kolesterol, trigliserid, açlık glikoz ve beyaz küre düzeyleri değerlendirildi. Psöriazis hastalığı aktivitesinin değerlendirilmesi PAŞİ skoru ile yapıldı. Çalışmadan elde edilen veriler SPSS 22.0 programı ile analiz edildi. Bu çalışmanın sonuçlarına göre serum kemerin , TGFβ1, FLT3-Ligant, IL1 β ve TNF α seviyeleri psöriazis hastalığı olanlarda kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu, (sırasıyla, p <0.01, p <0.05, p <0.01, p <0.01ve p <0.01 ). PAŞİ skoru ile serum kemerin düzeyi arasında anlamlı bir pozitif korelasyon vardı (r = 0.695 ** p <0.01). Kontrol grubunun serum total kolesterol, LDL kolesterol ve trigliserid düzeyleri hasta grubundan istatistiksel olarak anlamlı olarak daha düşüktü (sırasıyla p <0.01, p<0.01 ve p <0.05). Beyaz küre seviyeleri, hasta grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (9.03 ± 3.31'e karşı 6.71 ± 1.65) (p <0.01). CRP, PAŞİ skoru ve serum kemerin seviyesi ile pozitif yönde ilişkili ve istatistiksel olarak anlamlıydı (r = 0.425 ** p <0.01), (r = .515 ** p <0.01). Bu çalışmanın sonucuna göre, psöriazisli hastalarda serum kemerin düzeylerinin yüksek bulunması psöriazis hastalığında inflamatuar bir süreç oluştuğunu göstermektedir ve TGFβ1, FLT3-Ligand, IL1β ve TNF α gibi belirteçlerin psöriazis hastalığının şiddetinin belirlenmesinde yararlı olabileceği söylenebilir.

FosfotransferazlarKimerinPsoriyazis+5
Lara Adnan Salman Al Karkhı
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

PC12 hücre hattında Aβ25-35 ile indüklenen hücre sitotoksisitesi ve oksidatif hasar üzerine şikoninin etkileri

Alzheimer Hastalığı (AH) ilerleyici hafıza kaybı ile seyreden, kronik nörodejeneratif bir hastalıktır. Şikonin antioksidan, anti-inflamatuar, anti-trombotik, anti-mikrobial, anti-kanser ve yara iyileşmesi gibi birçok olumlu etkiye sahip olduğu görülmüştür. Bu tez çalışmasında PC12 hücre hattında Aβ25-35 ile oluşturulan AH modelinde şikonin'in Aβ toksisitesine ve sonucunda oluşan oksidatif hasara karşı olası koruyucu etkisinin varlığı araştırılması amaçlanmıştır. Aβ25-35 ve şikonin'in PC12 hücre canlılığı üzerine etkileri MTT [3-(4,5-dimethyl-2-thiazolyl)-2,5 diphenyl-2H-tetrazolium bromide] yöntemi ile belirlendi. Süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GSH-Px), katalaz (CAT) aktiviteleri, malondialdehit (MDA) ve nitrik oksit (NO•) düzeyleri ELISA yöntemi ile analiz edildi. 5µM Aβ25-35 ile azalan hücre viabilitesinin 20 μM şikonin ilavesi ile anlamlı bir şekilde arttığı, Aβ25-35 ile artan NO• ve MDA düzeyleri şikonin ilavesi ile azaldığı, Aβ25-35 ile azalan SOD ve GSH-Px enzim aktiviteleri şikonin ilavesi ile arttığı ve benzer şekilde Aβ25-35 ile azalan katalaz enzim aktivitesi şikonin ilavesi ile arttığı gözlendi. Aβ25-35 ile PC12 hücrelerinde oluşturulan in vitro AH modelinde şikoninin oluşan nöronal sitotoksisite ve oksidatif hücre hasarı üzerine olumlu etkilerini ortaya koymuştur. Böylece, şikoninin AH'ında önemli bir patofizyolojik mekanizma olan Aβ ile indüklenen sitotoksisite ve oksidatif hasarın önlenmesinde potansiyel bir ajan olabileceği düşüncemizi desteklenmektedir.

Alzheimer hastalığıAmiloidAmiloid beta protein+5
Neslihan Öztaş
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Benign prostat hipertrofisi (hiperplazisi) (BPH) olan hastalarda serum propsa ölçümlerinin klinik önemi

Amaç: PSA tek zincirli 237 amino asit ve 4 karbonhidrattan oluşan bir glikoproteindir. Molekül ağırlığı yaklaşık 34 kDa. PSA nın pro formlarının, toplam PSA'ya göre prostat kanserine daha özgü belirteçler olduğu ve ayrıca tercihen hastalığın daha agresif formlarını algılayabileceği bildirilmiştir. BPH olan hastalarda serum proPSA ölçümü yapılarak hastalarda biyopsi öncesi tarama testi olarak kullanılmasını sağlamak ve bu testin klinisyenler tarafından kullanılmasını amaçlamaktır. Materyal ve Metod: Çalışma grubu toplam 40 BPH tanılı hasta ve 29 BPH tanılı olmayan kişilerden oluşturuldu. Daha önce biyopsi uygulanmış ve kesin BPH tanısı konmuş kişiler çalışmaya dahil edilmedi. Çalışmaya dahil edilen bireylerden alınan kan örneklerinde Propsa ELİSA kiti ile toplam PSA, serbest PSA ve serbest PSA/toplam PSA Acces Hybritech PSA testi ile ölçüldü. Bulgular: Hasta ve kontrol grubunun yaş ortalaması istatistiksel olarak gruplar açısından anlamlı bir fark yoktur. Hasta ve kontrol grupları arasında proPSA , toplam PSA, serbest PSA ve SerbestPSA/toplam PSA değerleri incelendiğinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p <0.05). Sonuç: proPSA ; daha geniş örneklem alınarak yapılan çalışmalar ile ilerde prostat kanseri ve BPH ayırımında biyopsi öncesi kullanımının yaygınlaşabileceği düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: BPH, ProPSA, SerbetPSA, Toplam PSA, Serbest/Toplam PSA

Senem Güngör
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

G6PDaktivitesi referans değerleri altında olan bireylerde gen ekspresyonlarının karşılaştırılması

Glukoz-6-fosfat dehidrogenaz pentoz fosfat yolunun ilk basamağını katalizleyen kilit bir enzimdir. Eritrositlerde NADPH oluşumu için tek kaynak pentoz fosfat yolu olup, G6PD eksikliğinde NADPH üretimi önemli ölçüde azalmaktadır. G6PD enzim eksikliği enfeksiyonlar sırasında, bazı ilaçların kullanımıyla, yeni doğan dönemde, bakla tüketimiyle ve stres koşullarında hemolitik anemiyle sonuçlanabilir. Enzim aktivitesi düşük olan olguların oksidatif ajanlara maruz kalması durumunda bazılarının eritrositlerinin etkilendiği, bazılarının etkilenmediği görülmüştür. Bu duruma açıklık getirebilmek için G6PD aktivitesi referans değerleri altında olan bireylerde G6PD enziminin kinetik özellikleri, genotipi ve G6PD geninin mRNA ekspresyon seviyeleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamız, G6PD enzim aktivitesi referans aralığından düşük veya sıfır olan 3'ü kadın 7'si erkek 10 olgudan oluşmaktadır. G6PD aktivitesi Beutler yöntemi ile tayin edilmiştir. G6PD enzimi DE-52 anyon değiştirici reçine ile kısmi olarak saflaştırılarak kinetik özellikleri çalışılmıştır. Tüm olgularda MboII enzim kesimi ve sekans analizi ile Gd Akdeniz mutasyonu genotiplendirilmiştir. G6PD geninin ekspresyon seviyesi 2-ΔΔCt formülüne göre hesaplanmıştır. Elde edilen değişkenler Korelasyon testi ile değerlendirilmiştir. Çalışmamızda 4 hastada Gd Akdeniz mutasyonu belirlenmiş ve bunlardan 2 olgunun hemizigot, 2 olgunun da heterozigot olduğu bulunmuştur. Genin ekspresyon seviyeleri ile diğer değişkenler değerlendirilmiştir. Buna göre G6PD geninin ekspresyon düzeyi ile KmNADP arasında yüksek düzeyde, anlamlı pozitif bir ilişki olduğu, KmG6P arasında orta düzeyde, anlamlı pozitif bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Bu da G6PD enziminin substrat bağlanma bölgesinin post-transkripsiyonel veya post-translasyonel modifikasyon geçirmiş olabileceğini düşündürmüştür.

EnzimlerGen ifadesiGlükozfosfat dehidrogenaz+2
Başak Sanna
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Total kafa ışınlaması yapılan sıçanların beyin dokusunda oksidan/antioksidan sistem üzerine kafeik asit fenetil esterinin etkisinin araştırılması

Bu çalışmada kafeik asit fenetil esterinin (KAFE) iyonize radyasyon hasarını önleyici etkileri olabileceğini düşünerek, sıçanlara uygulanan γ radyasyonun, beyin dokusunda meydana getirdiği hasarda koruyucu etkisinin olup olmadığını değerlendirmekti. Bu amaçla, çalışmamızda 36 adet Wistar-Albino cinsi erkek sıçan kullanılmıştır. Çalışma gruplarımız 2 tane kontrol, radyoterapi (R), KAFE+R olmak üzere 4 alt gruptan oluştu. Kontrol grupları dışındaki grupların hepsine ilk gün 5 Gray'lik tek doz radyoterapi uygulandı. 11. günde bütün sıçanların beyin dokuları çıkarıldı ve fosfat tamponu içerisinde homojenize edildi ve KAFE'nin koruyucu etkilerinin olup olmadığını tespit etmek için beyin dokusunda total antioksidan status (TAS), total oksidan status (TOS), oksidatif stres indeksi (OSI), paraoksanaz (PON), arilesteraz (ARE), seruloplazmin (SER) ve total sülfidril (SH) parametreleri ölçüldü. Sonuç olarak ARE, PON aktiviteleri ve total SH seviyeleri R grubu ile karşılaştırıldığında, tüm gruplarda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artış olduğu ve ayrıca LOOH, TOS ve OSI seviyeleri ise anlamlı olarak düştüğü gözlendi. Elde ettiğimiz bulgular sıçanlarda radyasyona bağlı beyinde oluşabilecek oksidatif hasara karşı KAFE'nin antioksidan etkisinin olduğunu göstermektedir. Ancak, bu bulguların doğrulanması için destekleyici farmakolojik ve toksikolojik çalışmalara ihtiyaç vardır.

AntioksidanlarArilesterazBeyin+7
Nesrın Khayyo
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Akut iskemik inmeli hastalarda diyabetin oksidatif strese olan etkisinin değerlendirilmesi

Oksidatif stresin inme etyopatogenezindeki rolü son yıllarda yoğun olarak araştırılmaktadır. Bu klinik çalışmada diyabeti olan ve olmayan akut inmeli olgularda oksidan ve antioksidan durumun ilişkisi araştırılarak ilgili karşılaştırmalar yapılmıştır. Bu amaç doğrultusunda 8-hydroxy 2 deoxyguanosine (8-OH-dG), Ürik asit, Total Antioxidant Status (TAS), Total Oxidant Status, (TOS), Nitrik oksit (NO), Tiyol Disülfid Dengesi, Lipoprotein a[Lp(a)] parametrelerinin çeşitli faktörlerle ilişkisi incelenmiştir. Çalışmaya 27'si (%28.4) diyabetli akut iskemik inme hastası, 36'sı (%37.9) diyabetli olmayan akut iskemik inme hastası, 32'si de (%33.7) sağlıklı kontrol grubu olmak üzere toplam 95 kişi dahil edilmiştir. Araştırma parametreleri Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Merkez Laboratuvarı Biyokimya Birimi'nde ve Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalı'nda mevcut olan cihazlarda incelenmiştir. Çalışmadan elde edilen sonuçlar SPSS 22.0 Paket Programı ile analiz edilmiştir. Yapılan analizler neticesinde diyabetik iskemik inme hastalarının nitrik oksit, native tiyol, total tiyol, dinamik disülfid, lipoprotein-a, 8-OH-dG, ürik asit ve TOS değerleri diğerlerinden anlamlı şekilde daha yüksek bulunmuştur. Yine yapılan çalışma neticesinde sağlıklı kontol grubunun TAS düzeyi hasta grubundan anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Çalışmadan elde edilen sonuçlar dikkate alındığında diyabetik iskemik inme hastalarının oksidatif strese maruz kalma risklerinin daha yüksek olduğu söylenebilir.

AntioksidanlarDiabetes mellitusOksidanlar+3
Maksat Yazjanov
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Astrositlerde amiloid beta uyarımlı enflamasyon modelinde fasudil uygulamasının etkileri

Alzheimer hastalığı bugüne kadar görülen en yaygın nörodejeneratif bozukluktur. Nöropatolojik özellikleri amiloid plak ve nörofibriller yumaklardır. Ancak enflamatuvar süreç Alzheimer hastalığının patogenezinde temel bir role sahiptir. Sitokinler, Alzheimer hastalığında enflamatuvar ve anti-enflamatuvar süreçlerde kilit rol oynamaktadır. Son zamanlarda, çok sayıda apoptoz düzenleyici faktör ve çoklu yollar belirlenmiş ve apoptotik hücre ölümü, Alzheimer hastalığında nöronal kayıp ile ilişkilendirilmiştir. Glial hücreler nöronlara kıyasla oksidatif strese karşı daha dirençli olsalar da, geniş oksidatif stresin glial hücrelerde de apoptotik hücre ölümüne neden olduğu görülmektedir. Rho/kinaz birçok santral sinir sistemi (SSS) hastalığında aşırı aktive olur ve inhibe edilmesinin enflamatuvar ve demiyelinizan hastalıklarda potansiyel tedavi edici ajan olabileceği düşünülmektedir. Fasudil bir rho/kinaz inhibitörüdür ve nöroprotektif etkilere sahiptir. Çalışmada astrosit hücre hattında amiloid beta uyarımlı enflamasyonda fasudil uygulamasının Alzheimer hastalığında farmakolojik bir yaklaşım olup olmayacağı hakkında mevcut literatüre katkı sağlanması amaçlandı. Hücreler kontrol ve amiloid beta olmak üzere iki gruba ayrıldı ve 24 saat süresince 5 μM amiloid beta ile inkübe edildi. Başka bir gruba tedavi amacıyla Rho-kinaz inhibitörü 2.5 μM fasudil eklendi. Hücrelerden izole edilen RNA örneklerinden cDNA sentezi yapıldı. Gerçek zamanlı PCR metodu ile gen ekspresyon analizleri yapıldı. Elde edilen sonuçlara göre amiloid beta uygulanan hücre kültürü örneklerinde TNF-α, IL-1β, IL-6, IL-10, IL-12, Cas-3, Cas-8, Bax, Bcl-2 mRNA ekspresyon düzeylerinde kontrol grubuna göre 2-27 kat artış gözlendi. Fasudil tedavisi ise amiloid beta uyarımlı enflamatuvar ve bazı apoptotik genlerdeki artışı önemli derecede azalttı (p<0.001). Mikroskop incelemeleride fasudilin koruyucu etkisini gösterdi. Sonuç olarak, fasudil ile rho-kinaz inhibisyonu amiloid beta aracılı enflamasyonun baskılanmasında koruyucu etkinliği olan ve tedavide kullanılabilecek bir ajan olabileceği gösterildi. Ancak, ileriki çalışmalara ihtiyaç duyulduğu sonucuna varıldı. Anahtar Sözcükler: Alzheimer hastalığı, Amiloid beta, Fasudil, TNF-α, Cas-3, Cas-8

Alzheimer hastalığıAmiloidAmiloid beta protein+5
Burçin Nilay Yener
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Total kafa ışınlaması yapılan sıçanların dil dokusunda oksidan/antioksidan sistem üzerine propolis ve kafeik asit fenetil esterinin etkisinin araştırılması

Bu çalışmada, iyonize radyasyon sonucu oluşan serbest radikallerin zararlı etkilerini önlemede propolis ve kafeik asit fenetil esterinin (KAFE) koruyucu etkilerinin olup olmadığını araştırmaya amaçladık. Çalışmada 54 adet Wistar-Albino cinsi erkek sıçan kullanıldı. Çalışma grupları 3 tane kontrol, radyoterapi (R), propolis + R ve KAFE+R olmak üzere 6 alt gruptan oluştu. Kontrol grupları dışındaki grupların hepsine ilk gün 5 Gy'lik tek doz radyoterapi uygulandı. Propolis ve KAFE'nin koruyucu etkilerinin olup olmadığını tespit etmek için dil dokusunda biyokimyasal parametreler spektrofotometre yöntemiyle ölçüldü. Propolis + R grubundaki total SH değerleri diğer tüm gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu tespit edildi. R grubunda PON değerleri anlamlı şekilde diğer tüm gruplardan daha düşük olduğu bulundu. Propolis + R grubundaki TAS değerleri normal kontrol grubu hariç diğer tüm gruplarla karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek idi. Oksidan paremetreler açısından yapılan analizler neticesinde R grubunda LOOH, TOS, XO ve OSİ değerleri diğer gruplardan ististiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu tespit edildi. Ayrıca KAFE+R'nın kontrol grubundaki OSİ değerleri, propolis+R'nın kontrol grubu hariç diğer tüm gruplarla karşılaştırıldığında aynı zamanda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu. Bu sonuçlar propolis ve KAFE iyonize radyasyonun oluşturduğu hasarına karşı antioksidan etki gösterdikleri ve iyonize radyasyonun zararlı etkilerine karşı bu maddelerin kullanılmasının yararlı sonuçlar sağlayacağı söylenebilir. Anahtar sözcükler: Radyasyon, Kafeik asit fenetil esteri, Propolis, Total antioksidan status, Total oksidan status

AntioksidanlarDil (Tıp)Kafeik asit+5
Halis Altay
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Karbonmonoksit zehirlenmesi olan hastalarda nitrozatif stres ve oksidatif DNA hasarının araştırılması

Akut karbon monoksit (CO) zehirlenmesi erken ve geç dönemde gerçekleşen olumsuz etkileri sebebiyle ölümle sonuçlanabilen zehirlenmelerde ilk sırada yer alır. CO'e maruz kalınan süre, ortamdaki CO konsantrasyonu, solunan hava miktarı, bireyin sağlık durumu ve kendine özgü metabolizması akut CO zehirlenmesinin derecesini belirler. Bu çalışmada CO zehirlenmesi olan hastaların serumlarında nitrik oksit sentaz (NOS) aktivitesi, nitrik oksit (NO ● ), peroksinitrit (ONOO – ) ve 8-OH deoksiguanozin (8-OHdG) seviyelerini ölçmeyi amaçladık. Çalışmaya 36 hasta ve 20 sağlıklı kişi dahil edildi. NOS, NO ● , ONOO – ve 8-OH deoksiguanozin (8-OHdG) sonuçları değerlendirildiğinde tedavi öncesi ve sonrası değerler kontrol grubuyla karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu tespit edildi. Ölçülen tüm parametrelerde, tedavi öncesi değerleri tedavi sonrası değerlerle karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı biçimde yüksek idi. Sonuçlarımız CO zehirlenmesinde nitrozatif stresin ve oksidatif DNA hasarının arttığını ve uygulanan tedavinin yanında uygun antioksidan maddelerin ilavesinin faydalı olacağını göstermektedir.

8-hidroksi deoksiguanozinDNA hasarıKarbonmonoksit+4
Fatma Mıdık Ertosun
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Obsturiktif uyku apnesinde pozitif hava yolu basınç tedavisinin asimetrik dimetil arginin (ADMA) düzeyine etkisi

Obstrüktif Uyku Apne Sendromu (OSA) teşhisi olan hastalarda ortaya çıkan tekrarlayan hipoksi/ hipoksemi ve reoksijenasyon oksidatif stres sistemlerini harekete geçirebilmektedir. Oksidatif stres asimetrik dimetil arginin (ADMA) yapımında rol alan katalizörlerin aktivitelerinde değişiklikler yaparak serum ADMA düzeyini etkilemektedir. Asimetrik dimetil arginin (ADMA), nükleoproteinlerde bulunan arjinin rezidülerine, protein arjinin metil transferaz enzimi tarafından metil gruplarının sentez sonrası eklenmesi ve proteinlerin yıkılması sonucunda oluşan metillenmiş arjinin türevidir. Serum ADMA düzeyi hastalığın derecesini öngörmede bir belirteç olarak değerlendirilebilir. Çalışmamızın amacı serum ADMA düzeyi ile OSA arasındaki ilişkiyi saptayıp pozitif hava yolu basınç tedavisinin etkisini araştırmaktır. Çalışmaya Bozok Üniversitesi Tıp Fakültesi Uyku Bozuklukları Merkezinde PSG kaydı yapılan hastalar alındı. Çalışma protokolü için Yozgat Bozok Üniversitesi Etik Kurulundan izin alındı. Hastaların yaş, cinsiyet, alışkanlıklar, komorbid hastalıklar, boy, kilo, vücut kütle indeksi (VKİ), boyun çevresi, bel çevresi, PSG parametreleri oluşturulan çalışma formuna kaydedildi. Hasta ve kontrol grupları arasında yaş, cinsiyet, vücut kütle indeksi ve semptom sıklığı açısından anlamlı fark saptanmayacak (p>0,05) şekilde rastgele yöntemle seçildi. Çalışmaya AHİ değeri 5'in üzerinde saptanan OSA olguları alındı. Kontrol grubu ise AHİ<5 bulunan basit horlama olgularından seçildi. Kan örnekleri PSG çekimini takiben sabah aç karnına alındı. Hasta ve kontrol grubunda periferik venden alınan kan örnekleri 10 dakika süreyle 3000 devir/dakika hızda santrifüj edildikten sonra ayrılan serumlar çalışılacağı zamana kadar -20°C' de muhafaza edildi. OSA saptanan ve PAP tedavisi kullanması planlanan hastalar tedavi grubu olarak adlandırıldı ve 1 aylık yeterli düzeyde PAP tedavisi kullanan hastalardan da 1 gecelik açlığı takiben sabah kan alındı, santrifüj yapılmasını takiben -20 derece dondurucuya alındı. Hastaların test sabahı alınan kanlarından, ADMA direkt ELISA kiti (immunodiagnostik AG ) enzim bağlı yarışmalı immun ölçüm yöntemi kullanılarak ADMA düzeyleri ölçüldü. OSA tanısı alan hastalarda serum asimetrik dimetil arginin düzeyi yüksek tespit edildi. PAP tedavisi OSA tanısı alan hastalarda serum asimetrik dimetil arginin düzeyini azalttı. Böylece PAP tedavisi serumda sistemik oksidatif stresin azaltılmasına yardımcı oldu.

Hatice Seda Öztürk
Yozgat Bozok University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Rekombinant olarak escherichia coli içerisinde aktif ten-eleven translokasyon enzimi ifadesi ve saflaştırılması

Son yıllarda epigenetik üzerine yapılan araştırmaların artması ve genetiğin açıklamakta yetersiz kaldığı konuların epigenetik ile ifade edilebilmesi, epigenetik mekanizmaların ortaya çıkarılmasını zorunlu kılmıştır. Yapılan epigenetik çalışmalar sonucunda, epigenetik mekanizmaların bozulmasının birçok nörodejeneratif hastalık ve özellikle kanser ile ilişkili olduğu ortaya çıkmıştır. En bilinen epigenetik mekanizmaların başında DNA metilasyonu gelmektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda DNA demetilasyonunda görevli TET (ten-eleven translokasyon) adı verilen protein ailesinin varlığı ortaya çıkarılmıştır. Bu proteinlerin DNA metilasyonunu aktif olarak geri çevirmesi yanında oluşturduğu metilsitozin türevleri aracılığıyla epigenetik kontrol mekanizmasını önemli bir şekilde etkilediği gösterilmiştir. Ancak TET proteinlerinin oldukça kompleks olan epigenetik değişikliklere etki mekanizması hala aydınlatılamamıştır. Proteinlerin kinetik davranışının bu etki mekanizmalarından biri olabileceği düşünülmektedir. Bu noktada ihtiyaç duyulan en önemli araçlardan biri, TET proteinlerinin detaylı kinetik ve mekanistik çalışmalar için çok miktarda aktif olarak eldesidir. Bu çalışmamızda TET1 proteini katalitik bölgesinin rekombinant olarak E.coli bakterisi içerisinde eldesi ve aktif şekilde saflaştırılması amaçlanmıştır.

DNADNA metilasyonuEpigenez-genetik+5
Ali Pamuk
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kanda oksijen taşınımında destek biomalzemenin geliştirilmesi

Kan toplama ve muhafaza etme konusundaki problemler, ek maliyet, dünya çapındaki rezerv noksanlığı gibi sorunlar, kan yerine geçen maddelerin geliştirilmesine yol açmıştır. Yapay kan çalışmaları temel olarak; oksijen taşıyıcı bileşiklerin gerçekleştirilmesini ve geliştirilmesini hedef alır. Bu çalışmada temel hedef, kan alternatifi olabilecek, kan yokluğunda hayat kurtarması hedeflenen destekleyici ve oksijen taşıyabilen, biyolojik bir malzemenin geliştirilmesidir. Çalışmada öncelikle süper paramanyetik nanopartiküller (Magnetit) sentezlenmiş, sentezlenen bu malzemelerin (Fe3O4) boyut stabilizasyonunu sağlamak amacıyla, tartarik asit, glutaraldehit, trietanolamin, 3 amino trimetoksi silan olarak 4 farklı yöntem kullanılmıştır. Sentezlenen bu nanopartiküller organik moleküllerle bağlanabilmesi için aşamalı olarak yüzey modifikasyonları gerçekleştirilmiştir. FT-IR, Elementel analiz, SEM, XRD, ICP, C-TEM analizleri ile karakterizasyonları yapılan partiküllerin yüzeyine saf hemoglobin molekülleri bağlanıp karakterizasyon çalışmaları tekrarlanmıştır. Ayrıca Siklik voltogram ve UV analizleri ile bağlanan hemoglobin moleküllerinin oksijen bağlama-bırakma kapasitesi incelenmiştir. Doğal eritrositleri taklit etmek üzere sentezlenen hemoglobin (Hb) bağlanmış süper paramanyetik nano partiküllerin in vitro koşullarda toksik etkilerinin saptanması amacı ile de endotel hücre kültürü üzerinde etkileri incelemiştir. Belirli derişimde 10 µl (1mg/10ml) manyetik nanopartiküller belirli zamanlarda (24 saat), hazırlanan hücre hatlarına muamele edilmiştir. Hücrelerin vermiş olduğu olası toksik etkilerin değerlendirilmesi için de hücre proliferasyonu ile endotel hücre süperoksit dismutaz, katalaz, glutatyon peroksidaz aktivite değişimleri (n=8) araştırılmıştır. Bu çalışma kan alternatifi bir yapay biyomalzemenin preoperatif ve operatif olarak kullanılabilmesi amacıyla geliştirilmiştir. Yapılan çalışmanın bu aşamalarının, sentezi gerçekleştirilen hemoglobin bazlı mnp'lerin optimizasyonu/ kullanılabilirliği açısından bir adım olacağı ve ileriki dönemlerde farklı alanlarda uygulama imkanı sağlayacağı düşünülmektedir.

EndotelyumHemoglobinlerHücreler+5
Ümit Yaşar
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Fibromiyalji sendromlu kadın hastalarda plazma ürotensin ıı seviyesi ve tiyol / disülfid homeostazisi

Fibromiyalji sendromu (FMS) etyolojisi tam olarak belli olmayan kas ağrıları, baş ağrısı, yorgunluk, ödem, uyku düzensizlikleri ile karakterize kronik kas ve iskelet sistem hastalığıdır. Ürotensin II (U-II), bilinen en güçlü vazokonstriktör ajan olup peptid yapısındadır. Birçok akut ve kronik hastalığın patofiyoljisinde rol oynar. Li ve ark. 2017 yılında ratlarda yapmış olduğu çalışmada spesifik U-II antagonistlerinin JNK / NF-κB yolunu baskılayarak nöropatik ağrıyı önlediğini göstermiştir. Literatüre bakıldığında ise FMS ve U-II ilişkisi üzerine henüz bir çalışma bulunmamaktadır. FMS etyopatogenezinde oksidatif stresin rolü tartışmalıdır. Tiyol-disülfit dönüşümü metabolizmada antioksidan/oksidan dengesinin çok hassas bir göstergesidir. Dinamik tiyol/disülfid homeostazis ölçümü Erel ve Neselioğlu tarafından 2014 yılında geliştirilen yeni otomatize yöntem ile kolaylaşmıştır. Bizim çalışmamızda FMS etyopatogenezinin aydınlatılmasına katkıda bulunmak için plazma U-II seviyesi ve tiyol/disülfid homeostazisin incelenmesi amaçlanmıştır. Amacımız doğrultusunda çalışmamıza Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Polikiniğinde yeni tanı almış ve henüz ilaç tedavisi başlanmamış 42 FMS'li kadın hasta ile yaş ve cinsiyet uyumlu 42 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Her hasta bireye fibromyalji etki anketi, hamilton depresyon ve anksiyete ölçeği uygulanmıştır. U-II seviyesi ELISA yöntemi ve tiyol/disülfid homeostazis parametreleri yeni geliştirilen spektrofotometrik yöntem ile otoanalizörde ölçülmüştür. Çalışmadan elde edilen verilerin istatistiksel analizi SPSS 24.0 paket programı ile yapılmıştır. Çalışmamızda FMS'li hastalarda U-II ve disülfid seviyeleri ile disülfid/native tiyol ve disülfid/total tiyol oranlarını sağlıklı kontrollere göre yüksek, total tiyol ve native tiyol seviyeleri ile native tiyol/total tiyol oranı ise daha düşük bulduk fakat istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Sonuç olarak çalışma bulgularımız göstermişdir ki; U-II'nin FMS etyopatogenezinde yeri olup olmadığını tam olarak anlamak için özellikle santral teorileri baz alan geniş çaplı insan çalışmalarına ve yeni hayvan deneylerine ihtiyaç vardır. Ayrıca çalışmamızda FMS'li hastalarda oksidatif yöne eğilimli bir durum saptanmış olup ancak anlamlı düzeyde olmayan bu yüksekliğin etyolojide primer rol oynayan etkenlerden biri olduğunu söylemek için erken olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler: Fibromyalji sendromu, Ürotensin II, Tiyol /Disülfid Homeostazisi.

DisülfitlerFibromiyaljiKadınlar+3
Maıs Alharırı
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Astrosit hücrelerinde oluşturulan alzheimer hastalığı modelinde nesfatin-1'in antioksidan etkisi

Alzheimer hastalığı (AH), beynin hippokampus ve korteks bölgelerinde geri dönüşümsüz nöron kaybı ile ortaya çıkan, ilerleyici bir nörodejeneratif hastalıktır. 65 yaş üstü oluşan demansın en büyük nedenidir. Mikroskobik bulgularda amiloid plak, nörofibril yumakları ve granülovakuolar dejenerasyon saptanmaktadır. AH patogenezinde ilk ortaya çıkan bulgulardan biri de beyin üzerinde oksidatif strese bağlı olarak oluşan değişikliklerdir. Bu çalışmada, bir glia hücresi olan astrositlerde amiloid beta (Aβ) ile oluşturulan AH modelinde yeni tanımlanan anoreksijenik bir hormon olan Nesfatin-1'in hücre canlılığına ve antioksidan etkisine bakıldı. Katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (GSX-Px), süperoksit dismutaz(SOD), malondialdehit (MDA) seviyeleri Enzyme Linked Immunosorbent Assay (ELISA) yöntemiyle ölçüldü. Astrositlerde Aβ ile oluşturulan AH modelinde Aβ, Nesfatin-1, Aβ + Nesfatin-1 ayrı ayrı dozlarda MTT testi ile hücre canlılığı değerlendirildi. Aβ eklenerek oluşturulan modelde hücre canlılığı değeri kontrol grubuna göre %100 iken, Aβ dozu artmasıyla beraber hücre canlılığı değerinde düşüş görülmüştür. 5 uM de %28.5, 7.5 uM de %28.93, 10 uM de %29, 12.5 uM de %30.9 15 uM de ise %32.4 oranında hücre canlılığı değeri düşmüştür. Nesfatin-1 hücre canlılığı üzerine etkisine bakıldığında, düşük dozda (1uM) hücre canlılığında düşüş görülmüş, belirli bir doza (10uM) kadar hücre canlılığında artış olmuş ve bu dozdan sonra hücre canlılığı düşmeye başlamıştır. Aβ uygulandığında hücre canlılığında %41 oranında düşüş görülmüş, nesfatin uygulandığında hücre canlılığında %10.3 artış görülmüş, Aβ ve nesfatin birlikte uygulandığında hücre canlılığıda %6.8 düşüş meydana gelmiştir. Sonuçlar CAT, GSX-Px, SOD antioksidan enzimlerinin Aβ ile azalan değerlerinin, Nesfatin-1'in eklenmesi ile dengelendiğini ve MDA biyoaktif aldehitinin Aβ ile artan değerinin, Nesfatin-1 ile Aβ birlikteyken azaldığını göstermektedir.

Alzheimer hastalığıAlzheimer hastalığıAmiloid+3
Aysel Köse Yeter
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kronik obsturiktif akciğer hastalığı ve overlap sendromu olan hastalarda oksidatif stresin değerlendirilmesi

Bu doktora tezinin amacı kronik obsturiktif akciğer hastalığı (KOAH), obsturiktif uyku apne sendromu (OSA) ve overlap sendromu olan hastalarda tedavi öncesi ve tedavi sonrası oksidatif stres arasındaki ilişkiyi oksidan-antioksidan dengenin en temel belirteçleri olan serum total oksidan düzeyi (TOS) ve total antioksidan düzeyi (TAS) parametreleri üzerinden değerlendirmektir. Araştırma Yozgat Bozok Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları polikliniği ve Uyku Merkezinde polisomnografi (PSG) kaydı yapılan toplam 300 kişi üzerinde gerçekleştirildi. Araştırmanın OSA grubunu polisomnografi tetkiki yapılıp AHI> 15 bulunan ve pozitif hava yolu basınç tedavisi uygulanan bireyler, KOAH grubunu göğüs hastalıkları polikliniğinde muayene sonucu tanı alan ve tedavi alan bireyler, overlap grubunu göğüs hastalıkları polikliniğinde KOAH tanısı alıp ayrıca polisomnografi yapılıp AHI> 15 olan ve pozitif hava yolu basınç tedavisi uygulanan bireyler oluşturdu. Her grupta tedavi öncesi ve tedavi sonrası yapılan ölçümler sonucunda her üç grupta da istatiksel olarak (p<0,05) tedavi öncesi TOS değerleri yüksek TAS değerleri düşük tespit edildi. Tedavi sonrası ise TOS değerlerinde düşüş, TAS değerlerinde artış saptandı. Sonuç olarak, bu doktora çalışması OSA, KOAH ve overlap sendromu olan bireylerde oksidatif stresin daha yüksek olduğunu tedavi sonrası oksidatif stresin azaldığını ve hastalıkların şiddetini belirten parametrelerde düzelmeler sağladığı tespit edilmiştir.

Mustafa Murat Öztürk
Yozgat Bozok University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Hiperlipidemili çocuklarda serum arginaz aktivitesinin kan lipitleri ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışma hiperlipidemili çocuk hastalarda, esansiyel olarak bulunan arginin amino asidini üre ve ornitine çeviren, hidrolitik bir enzim olan arginazın aktivitesini incelemek ve kan lipitleri ile ilişkisini irdelemek amacıyla planlandı. Hiperlipidemi, plazma lipitlerinin ve aterojenik lipoproteinlerin çeşitli nedenlerden dolayı yükselmesiyle oluşan bir durumdur. Materyal-Metod: Çalışma grubu yaşları 0-18 arasında olan 41 hiperlipidemili hasta ve 50 sağlıklı çocuktan oluşturuldu. Çalışmaya dahil edilen çocuklardan alınan serum örneklerinde arginaz enzim aktivitesi tiyosemikarbazid diasetil monoksim üre (TDMU) yöntemi ile ölçüldü. Tanısı önceden pediatri kliniği tarafından konulan hasta grubunun ve sağlıklı grubun trigliserit, LDL-K, HDL-K ve total kolesterol düzeyleri ölçüldü ve klinik tanıyla teyit edildi. Bulgular: Hasta ve kontrol grupları arasında arginaz enzim aktivitesi incelendiğinde farklı olmasına rağmen bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunamadı (p=0,777). Sonuç: Bu çalışmada hiperlipidemili hastaların arginaz enzim aktivitesinin lipit seviyeleri ile anlamlı bir ilişkisinin olmadığı sonucuna varıldı.

ArjinazHiperlipidemilerLipidler+2
Özlem Bakırcı
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Hiperlipidemili çocuklarda prolidaz enzim aktivitesi, apoc2 ve malondialdehid düzeylerinin rolü

AMAÇ: Bir çok memeli dokusunda ve mikroorganizmada bulunan prolidaz enziminin prolin aminoasit döngüsünde ve kollajen metabolizmasında işlevi vardır. Aynı zamanda oksidatif durumlarda da plazma prolidaz aktivitesi artmaktadır. ApoC2 hiperlipidemik kişilerde çok düşük yoğunluklu lipoprotein (VLDL) ve düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL)'nin yapısına katılan apoliporotein çeşididir. Malondialdehid (MDA) ise hücresel hasarda gerçekleşen lipit peroksidasyon belirtecidir. Bu araştırmada çocukluk çağındaki hiperlipidemili hastalarda plazma prolidaz enzim aktivitesi, ApoC2 ve malondialdehidin bir arada incelenmesi ve birbirleri ile ilişkisinin araştırılması amaçlandı. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya hiperlipidemi tanısı almış yaş ve cinsiyet uyumlu 40 hasta çocuk ve 40 sağlıklı çocuk dahil edildi. Prolidaz enzim aktivitesi modifiye Chinard yöntemiyle, MDA tiyobarbitürik asit tayin yöntemiyle, ApoC2 ise ELISA yöntemi kullanılarak ölçüldü. BULGULAR: Gruplar arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). Prolidaz enzim aktivitesi, ApoC2 ve malondialdehid düzeyleri hiperlipidemi grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,05). SONUÇ: Çalışmadan elde edilen sonuçların ışığında hiperlipidemide oksidan moleküllerin çocukluk çağından itibaren oluştuğu ve hücresel boyutta hasarın başladığı düşünülmektedir.

Apolipoproteinler CEnzim aktivasyonuHiperlipidemiler+3
Gizem Uğur
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Erkeklerde Anti-Müllerian Hormon'un biyolojik varyasyon verilerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, sağlıklı erkek bireylerde serum Anti-Müllerian Hormon (AMH) düzeylerinin analiz edilerek birey içi (CVI) ve bireyler arası (CVG) biyolojik varyasyon verilerinin belirlenmesi ve bu verilerle bireysellik indeksi (II), referans değişim değerleri (RCV) ve analitik performans spesifikasyonları (APS) hesaplanması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Avrupa Klinik Kimya ve Laboratuvar Tıbbı Federasyonu (EFLM) Biyolojik Varyasyon Çalışma Grubu'nun (BV-WG) belirlediği Biyolojik Varyasyon Verileri Çalışmalarını Raporlama Standardı (STARBIV) rehberine uygun olarak planlandı. 22-38 yaş aralığındaki 21 sağlıklı erkek bireyden dört ardışık hafta boyunca haftada bir kez, sabah 08.00-10.00 saatleri arasında venöz kan örnekleri alındı. Preanalitik varyasyon kaynakları minimize edildi ve serumlar -80°C'de saklandı. Analizler, Roche Cobas e601 cihazında, aynı lot numaralı reaktif ve sarf malzemeleri kullanılarak, elektrokemilüminesans immünölçüm (ECLIA) yöntemiyle, rastgele sırayla ve çift tekrarlı olarak gerçekleştirildi. Bulgular: Erkeklerde AMH için %95 güven aralığı ile birlikte CVI %3.50 (2.93–4.30) ve CVG %34.72 (26.38–50.75) olarak bulundu. Bireysellik indeksi 0,1 olarak hesaplandı. Simetrik ve asimetrik RCV değerleri sırasıyla ±%10.23 ve +10.8/-9.7 olarak saptandı. Arzu edilen APS değerleri impresizyon için <%1.75, bias için <%8.72 ve toplam izin verilebilir hata için <%11.61 olarak belirlendi. Sonuç: Erkeklerde AMH'nin düşük CVI değeri, analitin homeostatik olarak sıkı kontrol altında olduğunu göstermektedir. Düşük II (II<0.6), AMH'nin yüksek bireyselliğe sahip olduğuna işaret etmekte olup, klinik takipte popülasyona dayalı referans aralıkları yerine RCV kullanımının daha uygun olacağını düşündürmektedir. Bildiğimiz kadarıyla, bu araştırma erkeklerde AMH biyolojik varyasyon verilerine ilişkin literatürdeki ilk kapsamlı çalışmadır.

Rumeysa Betül Kılınçer
Yozgat Bozok University
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Glukoz tayinine yönelik yeni bir biyosensör tasarımı

Glukoz tayinine yönelik bu çalışmada glukoz oksidaz enzimi ve peroksidaz enzimi, sığır serum albümini/jelatin ve glutaraldehit ile çapraz bağlanarak Au elektrot yüzeyine sabitlenmiş ve geliştirilen biyosensör ile glukoz ölçümleri 0.9 V'ta amperometrik yöntem ile alınmıştır. Tasarlanan biyosensörün optimizasyon çalışmalarında öncelikle biyoaktif tabaka için jelatin miktarı, sığır serum albumin miktarı ve glutaraldehit yüzdesi gibi parametreler, çalışma koşullarının optimizasyonunda ise tarama hızı, pH, sıcaklık ve tampon derişimi optimizasyonu gerçekleştirilmiştir. Karakterizasyon çalışmaları içinde doğrusal tayin aralığı, raf ömrü, ölçüm tekrarlanabilirliği ve serumda glukoz analizleri yapılmıştır. Biyoaktif tabakanın optimizasyonunda BSA miktarı, jelatin miktarı ve glutaraldehit yüzdesi sırasıyla 0.030 gr, 0.45 gr ve % 2.5 olarak tespit edilmiştir. Fosfat tamponunun pH: 7.5 ve 50 mM, tarama hızının 0.05 V/s, sıcaklığın ise 35 °C optimum çalışma koşullarını sağladığı belirlenmiştir. Au/BSA-jelatin/glukoz oksidaz-peroksidaz/glutaraldehit modifiye biyosensör için karakterizasyon çalışmalarında 5-400 mg/dL aralığında glukoz için doğrusal sonuçların alındığı belirlenmiştir. Raf ömrü çalışmalarında 40.günün sonunda yanıtın % 72'ye kadar korunduğu, 80 mg/dL derişimle kullanılarak yapılan tekrarlanabilirlik çalışmalarında (n=13) standart sapma (S.S) = ±0.1320 ve % varyasyon katsayısı (V.K) = 0.165 olarak bulunmuştur. Serum örnekleriyle yapılan çalışmalarda; biyosensör, kit ve altın standart olarak kabul ettiğimiz merkez laboratuvar sonuçlarının ROC eğrileri analizi yapılmıştır ve biyosensör sonuçlarının (.90-1.00) ile mükemmel aralıkta olduğu bulunmuştur.

BiyosensörlerElektrotlarGlükoz+2
Kezban Kartlaşmış
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Prolidaz enziminin psöriazisli hastalardaki aktivitesinin araştırılması

Amaç: Psöriazis, keskin sınırlı, eritemli plak veya papüller üzerinde yerleşmiş parlak, sedef beyazı skuamlarla karakterize, kronik ve tekrarlayıcı özelliğe sahip, genetik ve immünolojik mekanizmaların etiyolojisinde rol oynadığı düşünülen bir deri hastalığıdır. Bu çalışmada, kollajen proteininin metabolizmasını yansıtan prolidaz aktivitesinin psöriazis hastalığındaki olası rolünü gösterebilmeyi hedefledik. Bu amaçla, çalışmada psöriazis hastalarından ve sağlıklı kontrol grubundan kan alınarak serumlarındaki prolidaz aktivitesi ölçüldü. Ayrıca prolidaz aktivitesi ile tam kan parametreleri arasında ilişki olup olmadığı incelendi. Materyal ve Metod: Çalışmaya, Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesine başvuran, klinik olarak kronik orta ve şiddetli plak tip psöriazis tanısı konulan 40 hasta ile herhangi bir sistemik hastalığı olmayan, alkol, sigara ve ilaç kullanmayan sağlıklı 50 kişi kontrol grubu olarak alındı. Çalışma kapsamında katılımcıların serum plolidaz aktivitesi Chinard yöntemi ile, ve tam kan parametreleri flow sitometri yöntemi ile ölçüldü. Bulgular: Ölçüm sonunda elde edilen bulgulara göre psöriazis hastalarının serum prolidaz aktivitesinde sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı artış gözlendi (t=8,075; p<0,0001). Hasta ve kontrol grubundan alınan örneklerden yapılan tam kan ölçümleri ile prolidaz aktiviteleri arasında bir ilişki olup olmadığı incelendiğinde çok zayıf şiddette, pozitif yönde bir korelasyon bulundu. Bu ilişkinin lenfosit yüzde seviyesinin yüksekliği ile açıklanabileceği düşünüldü (r=0,105; p<0,0001). Sonuç: Hastaların prolidaz aktivitesi ile lenfosit oranı arasında anlamlı negatif bir ilişki olduğu saptandı. Bu bulgular prolidaz aktivitesi ile doku yıkımı arasında bir ilişki olduğunu düşündürmektedir. Yapılan çalışmalar bizim sonucumuzu destekler niteliktedir. Bu konuda yürütülecek yeni çalışmalar etiyopatogenizin aydınlatılması için büyük önem arz etmektedir.

Deri hastalıklarıKan sayımıKolajen+3
Chukrıe Jamo
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Alerjik hastalıklı çocuklarda prolidaz enzim aktivitesinin IGE ve eozinofil düzeyleriyle ilişkisi

Amaç: Alerjik rinit, astım, alerjik dermatit ve atopik egzama gibi astım hastalıkları kronik hastalıkların en yaygın nedenleri arasındadır. Bu hastalıkların prevalansları gün geçtikçe artmaktadır. Hastalıkların önlenebilmesi ve erken tanısı önemlidir. Biz bu çalışmada prolidaz aktivitesinin alerji hastalarındaki etkisini ve IgE ve eozinofil ile ilişkisini incelemeyi amaçladık. Materyal Metod: Çalışma grubu olarak 40 alerji hastası çocuk ve yaş ile cinsiyet uyumlu 40 sağlıklı çocuktan alınan kanlardan elde edilen serumda Chinard yöntemi ile prolidaz aktivitesi, ELISA yöntemiyle IgE ve Flow sitometri yöntemiyle eozinofil ölçüldü. Bulgular: İki grup arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05) VKİ alerji grubunda kontrol grubuna kıyasla daha düşük bulundu (p<0,05). Prolidaz aktivitesi, IgE ve eozonofil düzeyleri alerji grubunda kontrol grubuna kıyasla daha yüksek bulundu (Sırasıyla alerji grubu için; 142,13 ± 54,39 U/L, 134,57 ± 168,13 IU/L ve 445,15 ± 450,45. Kontrol grubu için 94,30 ± 45,28 U/L, 38,54 ± 58,13 IU/L ve 180,58 ± 69,84). Alerji grubunda prolidaz ile IgE ve eozinofil arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki yokken (p>0,05), IgE ve eozinofil arasında pozitif bir ilişki bulundu (p<0,05). Sonuç: Alerji tanısında rutin olarak değerlendirilen IgE ve eozonofil düzeylerinin yanı sıra prolidaz aktivitesindeki artış giderek önem kazanmaktadır. Prolidaz aktivitesindeki artışın, astımın alerjik kökenli mi yoksa tekrarlayan bronşit sonrası gelişen bir astım tablosu mu olduğunun ayrımında ayırıcı kriter olarak kullanılabileceği kanaatindeyiz. Çünkü kronik bronşite bağlı astımda prolidaz aktivitesinde azalmaya bağlı olarak kollajen doku yapımı artarken alerjik astım olgularında prolidaz aktivitesi artmış olarak gözlenmiştir.

Alerji ve immünolojiEnzim aktivasyonuEozinofiller+5
Lina İbrahim
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İntrauterin gelişme geriliği ile komplike olmuş gebeliklerde maternal serumda oksidatif stres ve Ürotensin 2 seviyeleri

Amaç: Daha önce yapılan çalışmalarda intrauterin gelişme geriliği (İUGG) ile komplike olmuş gebeliklerde oksidatif dengenin bozulduğuna dikkat çekilmiştir. Ürotensin 2 (U-II) peptidi ise yapılmış çalışmalarda etyolojisinde oksidatif ve immünolojik mekanizmaların rol oynadığı birçok hastalıkta rolü olduğu gösterilmiş bir peptiddir. Bu çalışmada İUGG olan gebelerde U-II ile oksidan/antioksidan sistem parametrelerini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine başvuran İUGG tanısı alan 36 gebe ile İUGG tanısı almayan 36 sağlıklı gebe çalışmaya dahil edildi. Serum total antioksidan seviye (TAS), total oksidan seviye (TOS), tiyol-disülfid düzeyleri, U-II ölçümü ve OSİ hesaplanması Gaziantep Üniversitesi biyokimya laboratuarında yapıldı. Bulgular: Çalışmamızda İUGG bulunan grupla sağlıklı gebe kontrol grubu arasında total antioksidan seviye (TAS), total oksidan seviye (TOS), oksidatif stres indeksi (OSİ), nativ tiyol, total tiyol, disülfid, disülfid/nativ tiyol, disülfid/total tiyol, nativ tiyol/total tiyol ve UII değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. İUGG bulunan grupta TOS ile total tiyol seviyeleri arasında pozitif yönde doğrusal bir ilişki (p=0.021, r= 0.384), kontrol grubunda da OSİ ile total tiyol değerleri arasında pozitif yönde doğrusal bir ilişki gözledik (p= 0.049, r= 0.330). Bulduğumuz bir diğer ilişki İUGG li grupta disülfid düzeyleriyle doğum yapılan gebelik haftaları arasında negatif yönde bir ilişkiydi (p= 0.027, r= 0.369). Sonuç: Sonuç olarak, idiopatik İUGG ile komplike olmuş gebelerin serumlarında ölçülen oksidan/antioksidan sistem parametreleri ve UT-II düzeyleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında herhangi anlamlı bir fark bulamadık. IUGG' de oksidatif stresin rolünü araştırmak üzere plasental, maternal ve fetal oksidatif stresin birlikte değerlendirildiği daha geniş çaplı araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İntrauterin gelişme geriliği, oksidatif stres, tiyol-disülfid, ürotensin 2.

DisülfitlerFetal gelişme geriliğiGebelik+4
Esra Çelik
Gaziantep University
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Migren'de Vitamin D bağlayıcı protein ve serbest D vitamini konsantrasyonları

Amaç: Vitamin D eksikliğinin migren hastalığının patogenezinde önemli bir yeri olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada, migren hastası olan ve olmayan bireylerde serum D vitamini, vitamin D bağlayıcı proteinini (VDBP) ve Vitamin D reseptörü (VDR) düzeylerinin karşılaştırılması amaçlandı. Metot: Çalışma grubu; yaş ve cinsiyet açısından eşleşmiş, migren tanısı alan 24 hasta ve 22 kontrol deneğinin katıldığı toplam 46 kişiden oluşmaktadır. Migren tanı ve sınıflandırılması "Uluslararası Baş Ağrısı Bozuklukları Sınıflaması 2018"e göre değerlendirilmiştir. Araştırmaya katılan gruplara Midas Yeti Yitimi Ölçeği, Baş Ağrısı Etki Testi ve Baş Ağrısı Günlüğü testleri uygulanmıştır. Çalışma grubundan elde edilen serum örneklerinde Vitamin D, VDBP ve VDR düzeyleri ELISA kitleri kullanılarak ölçüldü. Elde edilen sonuçların tüm istatistiksel analizleri SPSS 22.0 (Statistical Packagefor Social Sciens) programıyla yapılmıştır. Sonuçların normal dağılıma uygun olup olmadığı Shapiro Wilk testiyle değerlendirilmiştir. Normal dağılım gösterenler parametrik, normal dağılım göstermeyenler non-parametrik testlerle (t testi, Mann Whitney U testi) değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda kontrol ve migren grubu arasındaki Vitamin D düzeyleri karşılaştırılmıştır. Migren grubunda vitamin D, VDBP ve VDR düzeyleri kontrol grubuna kıyasla daha düşük bulunmuştur. Migren grubunda (n=24) vitamin D yetersizliği 11 hastada gözlenmiştir, 13 hastanın vitamin D değerleri normaldir. Migren grubundaki vitamin D yetersizliği olan ve normal bireyler kıyaslandığında, MİDAS, baş ağrısı süresi ve baş ağrısının sıklığı, hastalık süresi, aura açısından iki grup arasında fark gözlenmemiştir. Sonuç: Migren ve serum D vitamini düzeyi arasında önemli bir ilişki olduğunu söyleyebiliriz. Ancak; daha geniş bir popülasyonda, migrende vitamin D değişikliklerinin mekanizmasını aydınlatacak çalışmalar gereklidir. Anahtar Kelimeler: Migren, Vitamin D, vitamin D bağlayıcı proteinini, Vitamin D reseptörü

AğrıBaş ağrısıBaş ağrısı bozuklukları+2
Serpil Erdoğan
Yozgat Bozok University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoktoraAçık ErişimTR

Biyolojik uygulamalarda demir şelasyonu amacıyla kullanılabilir ligandların değerlendirilmesi

Vücutta aşırı biriken demiri uzaklaştırmak amacıyla Fe(III) iyonu ile bileşik oluşturabilecek ligantların sentezi\kompleksleşme derecesini ve insan plazmasından demirin uzaklaştırılmasında etkinliğinin belirlenmesi tedavi sürecinde klinikte kullanılabilme potansiyeli olan uygulamaların ilk basamağı niteliğindedir. Bu çalışma da ilk olarak asetilaseton üzerinde bulunan iki karbonil bileşiği arasındaki karbon atomu üzerindeki aktif hidrojen ile alkil gruplarının yer değiştirmesi ile farklı uzunluktaki zincir sayısına sahip asetilaseton türevleri olan 3-metil-2,4-pentandion ve 3-butil-2,4-pentandion başarılı bir şekilde sentezlendi ve ligand olarak kullanıldı. Kloralhidrat, hidroksilamin hidroklorür çıkış bileşiği olarak kullanılarak oksim gurubuna dahil olan anti-monokloroglioksim ve dimetilglioksim ligandları başarılı bir şekilde sentezlendi. 8-Hidroksikinolin-5-sülfonik asit, 4,5-Dihidroksibenzen-1,3-disülfonik asit, Piridin 2,6-Dikarboksilik, Nitrilotriasetik asit, Sitrik asit, Oksalat, Glisin, Salisilik asit' te ligand olarak kullanıldı. Demir ile kompleksleri safsu ve plazmada sentezlendi. Sentezlenen bileşiklerin yapıları FT-IR, manyetik suseptibilite, elementel analiz analiz ve UV-Vis gibi spektroskopik metodlar ile aydınlatılmıştır. Kompleksleşme derecesi ICP-MS ve UV-Vis yöntemleriyle belirlenmiştir. Komplekslerin, ligandların elektrokimyasal davranışları Siklik Voltametri ile incelendi. Daha sonra hücre kültürü yöntemi ile sentezlenen komplekslerin in vitro sitotoksik etkisi belirlenmiştir. MTT testi kullanılarak 12,5, 25, 50, 100 ve 200 μM'lık 5 farklı derişim aralığında kompleksler HUVEC hücre dizisi üzerine uygulanarak sitotoksik etkiye sahip olup olmadığı ve hücre proliferasyonuna etkisi incelenmiştir. Araştırmada kullanılan komplekslerin hemen hemen hepsinde artan dozlarda yüzde sitotoksisite cevapları arasında negatif bir ilişki gözlendi. Ayrıca komplekslerin birçoğunun HUVEC üzerine sitotoksik etkiye sahip olmadığı ve hücre proliferasyonunu etkilemediği hatta iyileştirici etkisi olduğunun tespit edilmesi ilaç geliştirme aşamasında deneysel hayvan modeli araştırması için ümit verici olarak görülmektedir. Bu çalışmada kullanılan ligandların şelasyona etkisinin araştırılması in vivo denemelerin gerçekleştirilebilmesinde ilk basamak çalışması olmuştur. İn vitro yapılan bu çalışmada bulunan sonuçlar ileriki dönemlerde in vivo çalışmalar ile de desteklenirse demir şelasyonuna uyumun optimum olacağı etkin demir şelatörlerin geliştirilmesini öngörmekteyiz.

DemirHücre kültürüToksisite+2
Gülüzar Özbolat
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Polikistik over sendromu olan hastalarda zonulin, galektin-3 ve speksin seviyelerinin değerlendirilmesi ve insülin direnci belirlemede etkinliklerinin araştırılması

Polikistik over sendromu (PKOS), üreme çağındaki kadınlarda adet düzensizliği, hipperandrojenizm ve infertilite gibi çeşitli klinik semptomların görüldüğü yaygın bir durumdur. PKOS görülme sıklığı %6-10 olup, hastalık patogenezinde insülin direnci önemlidir. Speksin, insan endokrin ve epitel dokularında eksprese edilen yeni tanımlanmış bir peptit yapıda hormondur. Yapılan çalışmalarda, Speksin'in normal insan dokularında (endokrin ve epitel dokular) fazla miktarda eksprese edildiği görülmüştür ki bu endokrin ve diğer dokularda Speksin'in fizyolojik fonksiyonlarda etkili olabileceğine işaret etmektedir. Zonulin, bağırsak geçirgenliğini düzenleyen ve otoimmün hastalıklarda rol oynayan ökaryotik bir proteindir. PKOS patogenezinde artmış bağırsak geçirgenliğinin etkisi olabileceğini düşündürmektedir. PKOS olan kadınlarda insülin direnci, irritabl bağırsak sendromu ve kronik yorgunluk sendromu ile artan bağırsak geçirgenliği gibi patolojik durumlar yaygın şekilde gözlemlenmiştir. Yapılan çalışmalarda Lektin ailesinin bir üyesi olan Galektin-3'ün kanser, bağışıklık ve enflamasyonda önemli biyolojik fonksiyonlara sahiptir. Son zamanlarda yapılan çalışmalarda obezite, metabolik bozukluk ve T2DM mekanizması hala tam olarak açıklanamamakla birlikte Galektin-3'ün etkili olduğu düşünülmektedir. Bu çalışma 41'i PKOS tanısı alan hasta ve 37'si sağlıklı olmak üzere toplam 78 kadın üzerinde yapılmıştır. Tüm bireylerin Speksin, Galektin-3 ve Zonulin düzeyleri, kolesterol, Trigliserit (TG), HDL kolesterol ve LDL kolesterol düzeyleri belirlenmiştir. Ayrıca insülin dirençlerini belirlemek amacıyla Homeostatic Model Assessment for İnsülin Resistance (HOMA-IR) değerleri hesaplanmıştır. Elde edilen veriler incelendiğinde PKOS hasta grubu ile kontrol grubu arasında Speksin, Galektin-3 ve Zonulin düzeyleri arasında anlamlı farklılıklar saptanmıştır. PKOS hasta grubunda Speksin seviyesi düşük, Galektin-3 ve Zonulin seviyeleri yüksek bulunmuştur. Ayrıca HOMA-IR düzeyleri de anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Bununla birlikte gruplar arası lipid profili açısından anlamlı farklılık bulunmadı. İnsülin direnci PKOS patogenezinde önemli bir rol oynar. Speksin, Galektin-3 ve Zonulin seviyelerinin insülin direnci ve PKOS'u belirlemede etkileri vardır. Speksin seviyesinin düşük, Galektin-3 ve Zonulin seviyelerinin yüksek oluşu PKOS'u öngörmede bunların yeni biyobelirteçler olarak kullanılabileceğini göstermiştir. Bununla birlikte bu parametreler arasındaki ilişkilerin daha iyi ve anlamlı ortaya çıkarılabilmesi için daha fazla sayıda gruplarla ve katılımcılarca çalışmaların yapılması gerektiği düşünülmektedir.

Galektin-3Polikistik over sendromuSpeksin+2
Serkan Cerit
Yozgat Bozok University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Investigation of LP (A), APO A and apo B levels in terms of lipid profile and atherosclerosis in patients with metabolic syndrome living in and around yozgat province.

Objective: Metabolic syndrome, which poses a serious threat to human health, is one of the most important issues that need to be emphasized in recent years. The incidence of metabolic syndrome, which is the leading cause of cardiovascular diseases in our country and all over the world and the leading cause of death, continues to increase day by day. Our study was planned and carried out in Yozgat in order to provide early detection of atherosclerosis and to regulate lipid profile by investigating Lp (a), Apo A1 and Apo B levels in terms of lipid profile and atherosclerosis in patients with metabolic syndrome. Methods: 128 volunteer patients aged between 18-80 years were planned to participate in the study. As a prospective volunteer; Control group with metabolic syndrome (Group-1) and non-metabolic syndrome (Group-2) were included in this study. Blood from these patients was placed in gel biochemistry tubes. Lipid profiles and fasting blood sugars of these patients were studied with routine tests on biochemistry autoanalyser (Abbot C18200) in Biochemistry laboratory. The results were obtained from biochemistry laboratory. Lp (a), Apo A1 and Apo B Tests were kept in the freezer at -20ºC until the study and micro elisa method was studied. Data were analyzed using IBM SPSS Statistics Standard Concurrent User V 25 (IBM Corp., Armonk, New York, USA) and MedCalc 9.2.0.1. The normal distribution of the numerical variables was evaluated by the Shapiro Wilk normality test and Q-Q graphs. Two independent samples t test was used for numerical variables. One-way covariance analysis was used to compare age-adjusted values. The relationship between numerical variables was analyzed by Pearson correlation analysis. ROC analysis was used to evaluate LP (a), Apo A1and Apo B variables as diagnostic tests. The probabilities for age-adjusted ROC analysis were calculated using binary logistic regression. A p value of <0.05 was considered statistically significant. Results: In our study, Lp (a), Apo A1, Apo B, glucose, cholesterol, triglyceride, LDL, HDL and waist circumference values were compared between group-1 (patient) and group-2 (control). The mean age of the patient group was higher than the control age. When corrected according to age variable, LP(a) triglyceride, LDL and waist circumference values of the patient group were statistically higher than the control group values. In our study, Lp (a), Apo-A1, Apo-B, glucose, cholesterol, triglyceride, LDL, HDL and waist circumference values were compared between group-1 (patient) and group-2 (control). In the analysis performed without taking into account the variable of Lp(a), Apo A1, Apo B, glucose, cholesterol, triglyceride, LDL and waist circumference values were found to be higher than the control group. The difference between the HDL values of the patient group and the control group was not statistically significant. (P = 0.001). When corrected according to age variable, Lp(a) triglyceride, LDL and waist circumference values of the patient group were statistically higher than the control group values. Conclusion: Inthis study significant relationships between metabolic syndrome and increase in LP(a) triglyceride, LDL and waist circumference were found. This significant increases might be interpreted causes of atherosclerosis. Metabolic syndrome and atherosclerosis will be prevented by preventing lifestyle changes or increasing pharmacologically controlled Lp A, triglycerides, LDL and waist circumference in the early period. However, this study should be repeated extensively between a wider group and age-matched groups. Keywords: Metabolic syndrome, Lp(a), lipid profile, Atherosclerosis,

Apolipoproteins AApolipoproteins BAtherosclerosis+5
Gülsen Aksu
Yozgat Bozok University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ürik asit tayinine yönelik yeni bir biyosensör tasarımı

Ürik asit insanlarda pürinlerin katabolizması sonucu oluşan son üründür. Biyolojik sıvılarda ürik asidin miktarı gut hastalığı, Lesch-Nyhan sendromu, böbrek hastalığı ve Von Gierke hastalığı gibi birçok hastalığın teşhisindeki rolünden dolayı tayini tıbbi açıdan büyük önem taşımaktadır. Günümüzde ürik asit tayininde kolorimetrik, kromatografik, spektrofotometrik gibi farklı yöntemler kullanılmaktadır. Ancak bu yöntemlerin genel olarak zaman alıcı ve pahalı sistemler olmasından dolayı, biyosensör temelli yöntemler tercih edilmeye başlanmıştır. Biyosensörlerin diğer yöntemlerden en önemli avantajı, tayin edilecek maddeler için ekonomik, pratik ve özgün olmasıdır. Bu çalışmada, ürik asit tayini için yeni bir amperometrik biyosensör geliştirildi. Ürik asit tayinine yönelik bu çalışmada ürikaz enzimi, sığır serum albumin/jelatin ve glutaraldehit ile çapraz bağlanarak grafit elektrot yüzeyine sabitlenmiş ve geliştirilen biyosensör ile ürik asit ölçümleri 0.1 V'ta alınmıştır. Tasarlanan biyosensörün optimizasyon çalışmalarında biyoaktif tabaka için, BSA miktarı, glutaraldehit %'si ve jelatin miktarı optimizasyonu, çalışma koşullarının optimizasyonunda ise tarama hızı, pH, sıcaklık ve tampon derişimi belirlendi. Son olarak biyosensör karakterizasyon çalışmalarında tayin aralığı, raf ömrü ve ölçüm tekrarlanabilirliği analizleri yapıldı. Biyoaktif tabakanın optimizasyonunda sığır serum albumini miktarı 0,03 gr, glutaraldehit yüzdesi % 2,5 ve jelatin miktarı 0,45 gr olarak bulundu. Optimum çalışma koşullarının belirlenmesinde asetat tamponunu pH 6,5 ve 0,1 M derişiminde saptanırken, tarama hızı 0,05 V/s ve sıcaklık 35 0C olarak belirlendi. Karekterizasyon çalışmalarında ise gözlenebilme sınırı 2,5×10-7 M doğrusal aralık 2,5×10-7 − 5×10-3 M olarak bulundu. 40. günün sonunda biyosensör yanıtının % 82,5'a kadar korunduğu, 0,5 mM ürik asit derişimi kullanılarak yapılan tekrarlanabilirlik çalışmalarında (n=15), standart sapma (SS) = 0,1 ve % varyasyon katsayısı (VK) = 0,2 olarak bulundu. Anahtar Kelimeler: Grafit elektrot, ürik asit biyosensörü, ürikaz, amperametri

AmperometriBiyosensörlerElektrotlar+4
Erkan Oğuz
Çukurova University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00