Baskent University
Anabilim Dalı

Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalı

Baskent University

217

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
DoktoraAçık ErişimTR

Konvansiyonel ve ultrasonik kemik kesicilerinin kemikte yaptıkları termal değişikliklerin karşılaştırılması

Oral ve maksillofasiyal cerrahide sert doku kesileri en sık kullanılan prosedürlerden biridir. Günümüzde bu prosedür için en sık konvansiyonel ve ultrasonik osteotomi yöntemleri kullanılmaktadır. Konvansiyonel yöntemler olan turlu döner aletlere takılan kemik frezleri ve kemik testerelerinin esas dezavantajları yakın anatomik yapılara verdikleri zararlardır. Bundan dolayı selektif vibrasyon sistemleriyle çalışan, sert ve yumuşak dokular arasında selektif kesme özelliği olan ultrasonik osteotomi sistemleri tercih edilmeye başlanmıştır. Ultrasonik sistemlerin gelişmesi, maksillofasiyal bölgedeki sinirler, kan damarları ve birçok dikkat edilmesi gereken anatomik yapıların çevresindeki operasyonlar için güvenli bir olanak tanımaktadır. Günümüzde en sık kullanılan ultrasonik osteotomi cihazları piezocerrahi ve ultrasonik kemik bıçaklarıdır. Bu sistemlerin daha güvenli oluşu ve daha az iyatrojenik hataya neden olmasına karşın, osteotomi süresinin artması ve oluşan ısı ile ilgili bazı endişeler devam etmektedir. Bu çalışmanın amacı konvansiyonel (kemik testereleri ve kemik frezleri) ve ultrasonik osteotomi sistemlerinin (piezocerrahi ve ultrasonik kemik bıçağı) aynı süre ve uzunluktaki kemik osteotomisi sırasında iki farklı irrigasyon değişkeni altında kemikte meydana getirdikleri ısıl değişimlerin kıyaslanmasıdır. Bu çalışma 09/07/2020 tarihinde Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu tarafından onaylanmış (Proje no: D-KA20/11) ve Başkent Üniversitesi Araştırma Fonunca desteklenmiştir. In vitro çalışma materyali olarak taze sığır kaburga kemikleri, ısıl farkın ölçümü için ise sıcaklık algılayıcı sensör olarak 2 adet K tipi termokupl kablosu ve üniversal girişli mikrokontrolör tasarımlı "Data-Logger" kullanılmıştır. Kemik bloklar üzerinde osteotomi hattına 1 mm uzaklıkta olacak şekilde biri 1.5 mm (kortikal kemik seviyesinde) diğeri 7 mm (kansellöz kemik seviyesinde) derinlikte serum fizyolojik soğutması altında cerrahi çelik rond frez ile termokuplların yerleşeceği yuvalar açıldı. Açılan yuvalara termokupl sensörleri yerleştirildi. Osteotomi işlemleri, her bir osteotomi 1cm/dk olacak şekilde, bikortikal ve iki farklı irrigasyon değişkeni (20 ml/dk ve 80 ml/dk serum fizyolojik) altında dört farklı alet grubuyla gerçekleştirildi. Oluşan ısı değişimleri, sensörler aracılığıyla bilgisayara aktarıldı. Çalışmanın istatistiksel sonuçları 20 ml/dk ve 80 ml/dk serum fizyolojik irrigasyon gruplarında kortikal ve kansellöz ölçümlerinin gruplara göre ortalamaları arasında anlamlı farklılık olup olmadığı tek yönlü varyans analizi ile incelenmiştir. Tek yönlü varyans analizi sonrasında farklılığın hangi gruptan kaynaklandığını tespit etmek için TUKEY testi kullanılmıştır. Analizler SPSS 20.0 yazılımı ile %95 güven düzeyinde yapılmıştır. Osteotomi süresince ısı değişimleri sırasıyla en yüksek ultrasonik kemik bıçağı, piezoelektrik, konvansiyonel kemik frezi ve kemik testeresi gruplarında bulunmuştur. Ultrasonik osteotomi aletlerinin çevre yumuşak dokular için daha güvenli olduğu ve post-operatif dönemde de daha avantajlı olduğunu gösteren birçok araştırma olmasına rağmen en fazla ısı artışı bu gruplarda görülmüştür. Anahtar Kelimeler; piezoelektrik cerrahi, ultrasonik kemik bıçağı, konvansiyonel kemik frezleri, kemik testeresi, termokupl

BıçakCerrahi-diş hekimliğiKemik ve kemikler+4
Tolga Kencer
Baskent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
DoktoraAçık ErişimTR

Erişkin erkek hastalarda implant osteointegrasyonunun serum testosteron düzeyleri ile ilişkisi

İmplant osteointegrasyonu ve stabilizasyonunu etkileyen faktörlerin başında kemik kalitesi gelmektedir. Kaliteli bir kemik oluşumunda seks hormonları önemli role sahiptir. Erkek bireylerde 40 yaşından itibaren serum testosteron değerlerinin her yıl %1-1,5 azaldığı bilinmektedir. Çalışmada serum testosteron ve androjen hormonların implant osteointegrasyonu üzerine etkisini araştırılmak amaçlandı. Başkent Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız Diş ve Çene Cerrahisi Polikliniği'ne Nisan 2020-Haziran 2021 tarihleri arasında diş eksikliği nedeniyle başvuran hastalar çalışmaya dahil edildi. Testosteron düzeyinin 40 yaş üstünde azalmasının beklenmesi sebebiyle 40 yaş üstü hastalar deney (n:37) ve 40 yaş altı hastalar kontrol (n:37) gruplarını oluşturdu. Her iki grubu oluşturan bireylerde serum total, serbest ve biyoaktif testosteron, albümin, estradiol, seks hormon bağlayıcı globülin (SHBG) düzeyleri çalışıldı. Ardından hastalara implant cerrahisi uygulandı, operasyon sırasında birincil stabilizasyon ölçümü, 12. hafta kontrolünde iyileşme başlığı seansında ise ikincil stabilizasyon ölçümleri gerçekleştirildi. Gruplara dahil edilen hastaların yaş ortalamaları kontrol grubu için 34,41 ± 6,60, çalışma grubu için 63,19 ± 9,49 idi. Her iki grup arasında serbest, total ve biyoaktif testosteron düzeyleri arasında anlamlı fark mevcuttu (p<0,001). İmplant sonrası ilk seansta yapılan birincil stabilizasyon ölçümlerinde ISQ skalasına göre gruplar arası anlamlı fark mevcut değildi (p:0,051). 12. hafta kontrolünde yapılan ikincil stabilizasyon incelemesinde ise deney grubunun osteointegrasyon düzeyi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (p<0,001). Ayrıca yine 12. haftadaki ikincil stabilizasyon incelemesi sonrası ISQ skalasına göre elde edilen osteointegrasyon dereceleri ile serbest, total ve biyoaktif testosteron düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamı, yüksek düzeyde korelasyon olduğu görüldü (p:0,000 r:0,676; p:0,000 r:0,622; p:0,000 r:0,644). Serum estradiol, albumin ve SHBG düzeyleri ile 12. hafta ikincil stabilizasyon ölçümleri arasında ise istatistiksel anlamlı bir korelasyon bulunamadı (p>0,05). Yaşla birlikte azalan testosteron ve androjen seviyeleri implant osteointegrasyonunda azalmaya sebep olmaktadır. Osteointegrasyonun artırılarak implant sağ kalım süresinin uzatılması amacıyla hormon replasman tedavileri uygulanması yardımcı olabilir. Bu tez çalışması Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu ve Etik Kurulu tarafından onaylanmış (Proje No: D-KA20/06) ve Başkent Üniversitesi Araştırma Fonunca desteklenmiştir.

AndrojenlerDental implantasyonDental implantlar+2
Alptuğ Kendirci
Baskent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
DoktoraAçık ErişimTR

Sagital split ramus osteotomisinde rezorbe olabilen ve titanyum bikortikal vida fiksasyonlarının stabilitelerinin karşılaştırılması

ÖZET 1970'li yıllardan bu yana ortognatik cerrahide yaygın şekilde uygulanmakta olan sagittal split ramus osteotomisinin (SSRO) fiksasyon teknikleri halen tartışılmaktadır. Bununla beraber, stabilitesi birçok çalışmada ispatlanmış olan ters-L şeklinde yerleştirilen bikortikal vida tekniğinde kullanılan titanyum vidaların geri alınmaları için ikinci cerrahi gereksinimi, ve metalik fiksasyonların bilinen dezavantajları, rezorbe olabilen materyallerin geliştirilmesine öncülük etmiştir. Postoperatif yeterli ve güvenli stabiliteyi sağlayabilmeleri durumunda, rezorbe olabilen vidaların fiksasyon için tercih edilebileceği düşünülmektedir. Bu çalışma, SSRO fiksasyonunda, ossifikasyonun büyük ölçüde tamamlandığı postoperatif 6 haftadaki çiğneme kuvvetlerinin simule edilmesiyle titanyum ve rezorbe olabilen (PLLA/PGA (82:18)) bikortikal vidaların fiksasyon güvenilirlikleri ve stabilitelerinin, karşılaştırılması amacıyla planlanmıştır. Bu amaçla 20 adet koyun hemi- mandibulasına SSRO yapılmış, 10 hemi-mandibula 2.0 mm çaplı, 13 mm uzunlukta üçer adet titanyum bikortikal vida, diğer 10 model ise aynı çap ve uzunlukta üçer adet PLLA/PGA bikortikal vida ile ters-L şeklinde fikse edilmiştir. Daha sonra tüm modeller, bir fiksasyon aygıtı yardımıyla, çekme testi uygulayabilen bir servohidrolik test cihazına yerleştirilmiş ve her modele, kalıcı deformasyon oluşana kadar, sürekli doğrusal kuvvet uygulanmıştır. Oluşan yerdeğiştirme miktarları özel bir yazılımla dijital olarak kaydedilmiştir. Modellerin kırılma anına kadar direnç gösterdikleri azami kuvvetler (Nt) ile 20, 60, 120 ve 150 Nt yüklerde ve kırılma anında oluşan yerdeğiştirme miktarları istatistiksel olarak karşılaştırılmış ve rezorbe olabilen vidalar ile titanyum vidaların fiksasyon güvenirlikleri ve stabiliteleri arasında belirgin bir fark görülmemiştir. Anahtar kelimeler: Fiksasyon, SSRO, rezorbe olabilen vida

Ülkem Cilasun
Baskent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2005
00
DoktoraAçık ErişimTR

An Temporomandibular eklem internal düzensizliklerinde sinoviyal sıvıdaki sIL- 1RII, sTNF-&#945;RI ve sIL - 6R seviyesinin değerlendirilmesi

TEMPOROMANDİBULAR EKLEM İNTERNAL DÜZENSİZLİKLERİNDESİNOVİYAL SIVIDAKİ sIL- 1RII, sTNF-αRI ve sIL- 6R SEVİYESİNİNDEĞERLENDİRİLMESİÖZETToplumda sıklıkla görülen temporomandibular eklem internal düzensizliklerininetiyolojisi, disk pozisyonuna, intraartiküler vakum etkisine, sinoviyal sıvıiçeriğindeki değişikliğe ve eklem yüzeylerindeki dejenerasyona bağlanmaktadır.Son yıllarda sinoviyal sıvı içeriğindeki değişikliklerin ve proinflamatuarsitokinlerin etkisi popülarite kazanmaktadır. Özellikle de IL- 6, TNF-α, IL- 1β vereseptörleri üzerinde sıklıkla durulmaktadır. Bu çalışma temporomandibulareklem internal düzensizliği olan hastaların sinoviyal sıvılarındaki sIL- 6R, sTNF-αRI ve sIL- 1RII konsantrasyonlarının artrosentezin başarısına etkisinideğerlendirilmek amacıyla planlanmıştır. Serbest halde bulunan bureseptörlerden sTNF-αRI ve sIL- 1RII sitokinlerinin etkisini baskılayacak yöndeetkilerken, sIL- 6R tam tersi yönde etki göstermektedir. Çalışmada 23 adetsınırlı ağız açıklığı ve ağrı şikayeti olan hastaya artrosentez işlemi yapılmış veişlemden önce alınan sinoviyal sıvı örneği biyokimyasal olarak incelenmiştir.Her hastada preoperatif, erken postoperatif ve postoperatif 1. haftada ve 1.ayda maksimum ağız açıklığı ölçülmüş, ayrıca görsel analog skala (VAS) çenehareketleri sırasında duyulan ağrının belirlenmesi için kullanılmıştır.Biyokimyasal analizde her reseptöre spesifik Eliza Kiti kullanılmıştır. Tedavininbaşarı kriteri maksimum ağız açıklığının 38mm' den fazla olması ve VASdeğerlerindeki düşüş olarak belirlenmiştir. Sonuçlarda tedavinin başarılı kabuledildiği grupla başarısız olduğu grup arasında sTNF-αRI ve sIL- 1RIIkonsantrasyonları açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı, fakatsIL- 6R konsantrasyonun tedavinin başarısız kabul edildiği grupta anlamlıdüzeyde yüksek olduğu gözlemiştir.Anahtar kelimeler: İnternal düzensizlik, proinflamatuar sitokinler, artrosentezvi

Efsun Yener
Baskent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2007
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kilitli vida ve plak sisteminin sagittal split ramus osteotomisinde kullanılmasının üç boyutlu modelleme ve sonlu elemanlar analiziyle incelenmesi

ÖZETSagittal Split Ramus Osteotomisi (SSRO) çenelerdeki birçok konjenital ya dakazanılmış deformitenin düzeltilmesinde kullanılmaktadır. Obwegeser ve Traunertarafından tanımlanmış ve zamanla Dal Pont ve Hunsuck tarafından modifiye edilerekson halini almıştır. SSRO uygulanmasını takiben fiksasyon ve stabilizasyon sağlamakamacıyla tel osteosentezinden metal plak ve vidalara kadar birçok teknik geliştirilmiş veuygulanmıştır. Ortognatik cerrahide miniplak ve vidalar 1980'li yıllardan itibaren rijitinternal fiksasyon sağlamak amacıyla rutin kullanılır hale gelmiştir. Titanyum vidasisteminin dezavantajlarını gidermek ve fiksasyon stabilitesini arttırmak içinaraştırmalar devam etmiş ve bu amaçla kilitli vida ve plak sistemleri üretilerek travmave rekonstrüktif işlemlerde kullanılmıştır. Bu çalışmada 2.0mm kilitli mini vida ve plaksistemleri ile 2.0mm standart mini vida ve plak sistemlerinin fiksasyon güvenirliliğiSSRO uygulamalarında 3 boyutlu modelleme ve sonlu elemanlar analiziyle 200 Nçiğneme kuvveti uygulanarak incelenmiştir. Sonuçta SSRO ile 5 mm ilerletme yapılıpfikse edilen modellerde kilitli vida ve plak ile konvansiyonel vida ve plak sistemleriarasında kemiğe iletilen kuvvetler ve kemikte oluşan deformasyonlar açısından önemlibir fark gözlenmemiştir.Anahtar Kelimeler: SSRO, SEA, kilitli vida/ plak, konvansiyonel vida/ plakiii

Yener Oğuz
Baskent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2007
00
DoktoraAçık ErişimTR

Mandibular açı kırıklarında rezorbe olabilen ve titanyum plak fiksasyonlarının stabilitelerinin karşılaştırılması

ÖZETBugüne kadar mandibula açı kırıklarının fiksasyonu için birçok teknik tarif edilmiştir.Mandibular açı kırığı fiksasyonunda Champy yöntemince yerleştirilen plak ve vida sistemlerininstabilitesi birçok çalışmada araştırılmıştır. Bununla beraber kullanılan titanyum plak ve vidalarıngeri alınması için ikinci cerrahi gereksinimi ve metalik fiksasyonların bilinen dezavantajları,rezorbe olan materyallerin geliştirilmesine öncülük etmiştir. Postoperatif yeterli ve güvenlistabiliteyi sağlayabilmeleri durumunda, rezorbe olabilen plak ve vidaların fiksasyon için tercihedilebileceği düşünülmektedir. Bu çalışmada mandibula açı kırığı fiksasyonunda, kemikiyileşmesinin büyük ölçüde tamamlandığı postoperatif 6 haftadaki çiğneme kuvvetlerinin simuleedilmesiyle titanyum ve rezorbe olabilen (Inion) plak ve vidaların fiksasyon güvenilirlikleri vestabilitelerinin karşılaştırması amacıyla planlanmıştır. Bu amaçla 22 adet koyunhemimandibulasına mandibula açı kırığı oluşturulmuş, 11 hemimandibula 4 delikli düz titanyumplak ve 2.0 mm çaplı 7mm uzunluğunda titanyum vida, diğer 11 model ise 4 delikli düz rezorbeolabilen plak (Inion) ve 2.5 mm kalınlığında 6 mm uzunluğunda rezorbe olabilen vidalar Champyprensibine göre yerleştirilerek fikse edildi. Daha sonra tüm modeller, bir fiksasyon aygıtıyardımıyla, basma testi uygulayan bir servohidrolik test cihazına yerleştirildi ve her modele kalıcıdeformasyon oluşana kadar, sürekli doğrusal kuvvet uygulandı. Oluşan yerdeğişme miktarlarıözel bir yazılımla digital olarak kaydedildi. Modellerin kırılma anına kadar gösterdikleri azamikuvvetler (Nt) ile 20, 60, 100, 120, 150, 200 Nt yüklerde ve kırılma anında oluşan yerdeğiştirmemiktarları karşılaştırıldı. 200 Nt'a kadar kontrol edilen her kuvvette (20, 60, 100, 120, 150 ve 200Nt) rezorbe olan plak ve vidalar ile titanyum plak ve vidalar arasında fiksasyon güvenliğiaçısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmış (P<0.05) ve yerdeğiştirme miktarınıntittanyum plak ve vidalarda daha az olduğu tespit edilmiştir.Anahtar kelime: Fiksasyon, Mandibular açı kırığı, rezorbe olabilen plak ve vidalar

Burak Bayram
Baskent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2007
00
DoktoraAçık ErişimTR

Dişeti ve dental folikül dokularında mezenkimal kök hücre araştırılması ve plastisitelerinin karşılaştırılması

Mezenkimal kök hücreler, rejeneratif potansiyelleri, immünsupresif özelikleri ve destek doku oluşturma potansiyelleri nedeniyle hücresel tedavi için ilgi çekmektedir. Kemik iliği, göbek kordonu, çevre kanı, amniotik sıvı, periost, yağ dokusu, sinovial membran ve kas gibi birçok kaynaktan elde edilebildiği gibi maksillofasiyal bölgede de MKH izolasyonu ile ilgili çalışmalar bulunmaktadır. Ağız ortamında en kolay ulaşılan bölgelerden biri olan ve sürekli yenilenmekte olan dişetinin MKH'ler için potansiyel bir kaynak olabileceğiyle ilgili bir çalışmaya literatürde rastlanmamıştır. Ayrıca dental folikül dokusundan MSC izolasyonu ile ilgili sınırlı sayıda çalışma mevcuttur. Çalışmada, çekim endikasyonu konulmuş gömülü 20 yaş dişi olan 6 hastada insizyon esnasında çıkarılan dişetinden ve dental folikül dokusundan alınan doku örneklerinden hücre kültürü yapılmış ve tüm örneklerden adezyon özelliği gösteren MKH'lerin izolasyonu yapılmış ve kültürde çoğaltılmıştır. Akım sitometri yöntemi ile hücrelerin immünfenotipleri tanımlanmış ve adiposit, osteosit, kondrosit ve nöronal hücrelere farklılaşabilme potansiyelleri araştırılmıştır. Her iki dokudan da geliştirilen MKH'lerin CD105, CD 73, CD 90 gibi stromal antijenleri yüksek oranda (%60-98) taşıdığı gösterilmiştir. Hücreler kültürde 8. pasaja kadar ilerletilmiş ve analizler 2, 5 ve 8. pasajlarda yapılmıştır. Pasajlar arasında yüzey antijen ekspresyonları yönünden farklılık saptanmamıştır. Kültürde çeşitli uyaranlar kullanılarak yapılan farklılaşma deneylerinde dişeti ve folikülden elde edilen hücrelerin adipojenik ve osteojenik farklılaşma kapasitelerinin bulunduğu gösterilmiş, kondrojenik farklılaşma elde edilmemiştir. Ayrıca, uygun uyaranlar ile nöronal hücre morfolojisine değişme olduğu gözlenmiştir. Bu çalışmalarda dişeti ve dental folikül dokularından elde edilen MKH lere ait farklılık gözlenmemiştir. Fibroblastlar ile birçok ortak özellik taşıyan MKH'lerin fibroblasttan ayrımı için, kültürde hücre yoğunluğunun, adezyon özelliklerinin, yüzey antijen ekspresyonlarının ve farklılaşma özelliklerinin detaylı karşılaştırması yapılmıştır. Başlangıç hücre yoğunluğu, erken veya geç adezyon göstermeleri ve yüzey antijenleri yönünden fibroblast ve MKH'lerin ayırt edilmesine katkıda bulunacak bir farklılık saptanmamıştır. Hücrelerin kök/projenitör özelliğini göstermesi açısından en önemli özellik olan çok yönlü farklılaşma kapasiteleri test edildiğinde (8. pasaja kadar), ileri pasajlarda da farklılaşma kapasitesinin korunmasının hücrelerin kök/projenitör özellikleri ile uyumlu olduğu, böylelikle genellikle 3.pasajdan sonra farklılaşma özelliği bulunmayan fibroblastlardan ayırt edilebileceği düşünüldü. Elde edilen sonuçlar, dişeti dokusunun noninvaziv metodla elde edilebilmesi ve defekt bölgesine yakın olması ile bilinen ağız içi kaynaklara ek bir MKH kaynağı olabileceğini düşündürmüştür.

FibroblastlarGingiva
Tamer Eroğlu
Baskent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2008
00
DoktoraAçık ErişimTR

Mandibuler onlay greft uygulamalarında kortikal perforasyonun kemik iyileşmesine olan etkisinin histolojik ve radyolojik olarak incelenmesi

Bu çalışma, mandibuler onlay greft uygulamalarında yapılan kortikal perforasyonlarınkemik iyileşmesine etkisini radyolojik ve histolojik olarak incelemek amacıylayapılmıştır.Çalışmada 7 adet erişkin domuza kortikal otojen kemik greftleri ile agumentasyonyapılmıştır. Domuzların alt çenelerinin sol tarafı deney, sağ tarafı ise kontrol grubu olarakbelirlenmiş, deney grubunda greft fiksasyonundan önce alıcı bölgenin kortikal kemiğineperforasyonlar yapılmış, kontrol grubunda ise alıcı bölgeye herhangi bir perforasyonyapılmadan otogreft fikse edilmiştir.12 haftalık iyileşme periyodundan sonra domuzlar sakrifiye edilerek greft bölgeleri rezekeedilmiş, rezeke edilen parçalarda önce radyolojik daha sonra da histopatolojik incelemeyapılmıştır.Radyolojik değerlendirmelerde deney ve kontrol grubu arasında anlamlı bir farkbulunamamıştır (p>0,05). Histopatolojik incelemelerin sonucunda ise deney ve kontrolgrubu greftlerinin kalınlıkları arasındaki farkın önemli olduğu görülmüştür (p<0,05). Alıcıbölgenin üst ve alt yarılarındaki remodelizasyon ve greftlerdeki osteoblastik aktiviteincelendiğinde deney grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır(p>0,05).Sonuç olarak mandibuler onlay kemik grefti ile agumentasyon yapılırken alıcı bölgedeoluşturulan kortikal perforasyonların 12 haftalık dönemde kemik iyileşmesine belirginkatkısının bulunmadığı görülmüştür.Anahtar kelimeler: kortikal perforasyon, otojen kemik grefti, yönlendirilmiş kemikrejenerasyonu

Emre Dayangaç
Baskent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2008
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda antimikrobiyal profilaksinin oral dokulardaki etkinliği

Böbrekler sıvı ve elektrolit dengesinin sağlanması, asit baz dengesinin düzenlenmesi, azotlu atıklar ve farmakolojik bileşenlerin atılması fonksiyonunu yerine getirirler. Kronik böbrek yetmezliği (KBY) böbrek fonksiyonunun gitgide artan kaybıdır. Son evre böbrek hastalığı KBY' nin böbrek fonksiyonunun artık yaşamı devam ettirmeye yetmediği safhasıdır. Bu aşamada konservatif tıbbi tedavi artık etkili değildir; böbrek diyalizi gereklidir ve transplantasyon önemli ölçüde genel prognozu iyileştirir.KBY hastalarında kan kimyası, kemik metabolizmasında ve ağız ortamında farklılaşma ile beraber kardiyovasküler, hematopoetik, nörolojik, kas, endokrin, genitoüriner, pulmoner, dermatolojik ve gastrointestinal sistemlerde önemli değişiklikler olur. Beyaz kan hücreleri üretiminde, özellikle lenfositopeni olmak üzere değişiklikler olur. Üremi hücresel bağışıklığın baskılanmasına neden olur. Bu değişiklikler üremik hastaları en yüksek ikinci ölüm ve sakatlanma nedeni olan yüksek enfeksiyon riskine açık hale getirir. Hemodiyalizin komplikasyonları pıhtılaşma ve vasküler giriş sahasının enfeksiyonudur.Bu artan enfekisyon riski dolayısıyla, geçici bakteriyemiye sebep olacak herhangi bir diş hekimliği tedavisi öncesi antimikrobiyal proflaksi uygulanmalıdır. Penisilin veya amoksisilin penisilin alerjisi olmayan hastalar için tercih edilen antibiyotiklerdir.Venöz kan ve oral dokulardaki çeşitli antibiyotiklerin konsantrasyonlarının belirlenmesi için birçok çalışma yapılmış olmasına rağmen hemodiyalize giren böbrek hastalarının venöz kan ve oral dokularındaki antibiyotik konsantrasyonu ile ilgili herhangi bir çalışma yoktur.Bu araştırma tek doz oral amoksisilin kullanımını takiben venöz kan (serum), dişeti, alveoler kemik, tükürük, mine ve dentindeki amoksisilin konsantrasyonunun karşılaştırılması amacıyla gerçekleştirilmiştir. Gömülü, yarı gömülü veya çekim endikasyonu olan 33 hemodiyaliz hastası (çalışma grubu) ve 34 sağlıklı hasta ( kontrol grubu) çalışmaya katılmış ve her hastaya tek doz amoksisilin verilmesini takiben 60., 90. ve 120. dakikalarda serum ve diğer örnekler alınarak amoksisilin konsantrasyonu silindir plak yöntemi ile analiz edilmiştir. Test organizması olarak Bacillus atrophaeus ATCC 9372 kullanılmiştır.Çalışma grubunda ilaç alımını takiben ortalama en yüksek konsantrasyonu serum, dişeti ve dentinde 90.dakika, alveoler kemik ve minede 60.dakika, tükürükte 120. dakika olarak belirlendi. Kontrol grubunda en yüksek konsantrasyonu ilaç alımını takiben serum için 120. dakika, dişeti, alveoler kemik ve dentinde 90.dakika, mine ve tükürükte 60.dakika olarak belirlendi.Çalışma grubunda 60., 90. ve 120. dakikalar için amoksisilin konsantrasyonları serumda 3.65, 8.59, 5.9 ?g/ml, dişetinde 0.7, 1.26, 0.52 ?g/mg, alveoler kemikte 0.77, 0.14, 0.03 ?g/mg, tükürükte 0.06, 0.04, 0.12 ?g/ml, minede 0.04, 0.01, 0.02 ?g/mg, dentinde 0.09, 0.01, 0.03 ?g/mg'dir. Kontrol grubunda 60., 90. ve 120. dakikalar için amoksisilin konsantrasyonları serumda 2.27, 4.73, 5.51 ?g/ml, dişetinde 0.93, 0.97, 0.15 ?g/mg, alveoler kemikte 0.23, 1.05, 0.07 ?g/mg, tükürükte 0.04, 0.03, 0.01 ?g/ml minede 0.09, 0.01, 0.03 ?g/mg, dentinde 0.07, 1, 0.01 ?g/mg'dir. Alfa hemolitik streptekoklar için minimum inhibisyon konsantrasyonu (MIC) değeri ise 0.25 ?g/ml'dir. Tüm bu gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildir.KBY hastalarında kemikteki amoksisilin konsantrasyonları düşük değerlerde seyrederken serum ve dişetinde bu oran yüksek seyretmektedir. Buna göre KBY'li hastalarda 1g amoksisilin ile yapılan antibiyotik proflaksisi yumuşak doku müdahalelerinde etkilidir. Dişetindeki MIC' in çok üzerindeki değerler düşünüldüğünde yumuşak doku müdahalelerinde doz azaltılması düşünülebilecek iken sert doku müdahalelerinde doz artırmak gerekebilir. Amoksisilin iki grupta da tükürükte ve minede alfa hemolitik streptekoklara etkili oranlara ulaşamamaktadır. Dentinde ise kontrol grubunda 90. dakika dışında her iki grupta da amoksisilin konsantrasyonu MIC değerini geçememektedir.Anahtar kelimeler: Kronik böbrek yetmezliği, antibiyotik proflaksisi, amoksisilin, oral dokular

AmoksisilinAntibiyotiklerAntienfektif ajanlar+4
Taylan Akça
Baskent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2009
00
DoktoraAçık ErişimTR

Farklı porözitelerdeki Ni-Ti greft materyallerinin kemik iyileşmesine etkilerinin histopatolojik olarak değerlendirilmesi

Çalışmamızın amacı; farklı porozitelerdeki Ni-Ti greft materyallerininkemik iyileşmesine etkilerini incelemek, aralarındaki farkları belirlemek veolumlu etkileri olması durumunda bu materyalleri mevcut greftleme yöntemleriarasına koymaktır. Materyallerin mevcut yöntemlere alternatif, kemikelastisitesine yakın, biyouyumlu ve daha ucuz bir uygulama olduğudüşünülmektedir.Araştırmamızda 30 adet erkek sıçan, deney hayvanı olarak kullanılmıştır.3 farklı porözitedeki greftlerin yerleştirilmesi için, 3 gruba ayrılan deneklerin sağfemur kemiklerinde bir adet suni defekt oluşturulmuştur. Defektlere yerleştirilengreft materyalleri 12 hafta sonunda hayvanlar sakrifiye edilerek çıkartılmış vehistolojik inceleme için kesme-inceltme yöntemi kullanılarak preparatlarhazırlanmıştır.Histopatolojik değerlendirmede elde edilen veriler, kemik iyileşmesininher üç grupta da , kemik içinde kalan olgularda başarılı olduğu; gruplar arasındabelirgin bir fark bulunmadığı, yeni oluşan kemik ile greft materyali arasındaosseoentegrasyonun sağlandığını göstermiştir.Ni-Ti greft materyalinin alternatif bir greft materyali olduğu, istenilenporözite ve elastisitenin uygulanan bölgeye göre seçilip kullanılabileceğisonucuna varılmıştır. Öte yandan materyalin başarısının daha iyideğerlendirilebilmesi için uzun dönem kemik iyileşmesi, mekanik direnç,büyüme faktörleri ve kök hücreler ile birlikte uygulanması gibi çalışmalargerekmektedir.viAnahtar Kelimeler :Nikel-Titanyum, Sert Doku Kesmeİnceltmetekniği , Porözite,Kemikiyileşmesi, Osseoentegrasyon.

B. Bertan Arpak Arpak
Baskent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2009
00
DoktoraAçık ErişimTR

İbandronik asitin diş çekimi sonrası sıçan alveolar kemiğine etkilerinin histopatolojik olarak incelenmesi

Bu çalışmanın amacı nitrojen içeren potent bisfosfonatlardan olan ibandronik asitin farklı dozlarının diş çekimi sonrası alveolar yara iyileşmesi üzerine etkilerini incelemektir.Araştırmada deney hayvanı olarak Spraque-Dawley türü 30 adet dişi sıçan kullanılmıştır. Deney hayvanları 3 gruba ayrılarak 1. gruba 0.033 mg/kg dozda ibandronik asit, 2. gruba 0.1 mg/kg dozda ibandronik asit ve 3. gruba da distile su enjeksiyonu subkütan (s.c) olacak şekilde 6 hafta boyunca haftada 1 kez yapılmıştır. Enjeksiyonu takiben 5. günde bütün hayvanların sol mandibular molar dişleri çekilmiştir. Diş çekiminden 8 hafta sonra bütün deney hayvanları sakrifiye edilerek hemimandibulaları çıkartılmış ve histopatolojik inceleme için hazırlanmıştır.Histopatolojik değerlendirme sonucu elde edilen veriler istatistiksel analiz yöntemleriyle incelenmiştir. Her üç grupta da yeni kemik oluşumu gözlemlenmistir. Osteoblastik ve osteoklastik aktivite her üç grupta da artmıştır. Vasküler proliferasyon ve inflamasyon 1. ve 2. grupta kontrol grubuna göre anlamlı ölçüde fazla bulunurken 2. grupta görülen mukozal ülserasyon 1. grup ve kontrol grubuna göre anlamlı ölçüde fazla bulunmuştur. Sadece 2. gruptaki 3 deney hayvanında (% 35) görülen osteonekroz istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.Çalışmada elde edilen histopatolojik bulgular sonucunda potent bisfosfonatlardan olan ibandronik asitin diş çekimi sonrası osteonekroza sebep olabileceği sonucuna varılmıştır.Anahtar Kelimeler : İbandronik Asit, Osteonekroz, Diş çekimi, Alveolar yara iyileşmesi

Alveolar kemik kaybıDiş çekimiOsteonekroz+3
Metin Kızılkaya
Baskent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2010
00
DoktoraAçık ErişimTR

Eğimli ve köşeli yapılan marjinal mandibulektominin kuvvet iletimine etkisinin üç boyutlu modelleme ve sonlu elemanlar analizi ile değerlendirilmesi

Çalışmanın amacı, köşeli ve eğimli hazırlanan marjinal mandibulektomi sonrası kemiğe gelen streslerin karşılaştırılması ve postoperatif dönemde patolojik kırık oluşma riskini azaltacak bir rezeksiyon formunun belirlenmesidir.Üç boyutlu sonlu eleman analizi kullanılarak bilgisayar ortamında iki adet solid mandibula matematiksel modeli elde edilmiştir. Modellere köşeli ve eğimli olmak üzere iki farklı osteotomi uygulanmıştır, Hazırlanmış olan bu matematiksel modellere mandibula alt kenarına dik olacak şekilde 150 N vertikal kuvvet ve 250 N oblik kuvvet uygulanmıştır. Osteotomi şeklinin stres oluşumuna etkileri ve modeller arasında kırık oluşma ihtimali değerlendirilmiştir.Köşeli olarak hazırlanan mandibula modelinde osteotominin arka alt kısmında daha fazla miktarda stres birikimi olmuştur. Stres birikimi özellikle horizontal ve vertikal osteotominin posterior kesişme noktasında lokalize olmuştur. Bunun yanında eğimli olarak hazırlanan mandibula modelinde ise stres yine osteotominin arka alt kısımda lokalize olmuştur ve daha geniş yayılım göstermiştir. Bunun yanında köşeli olarak hazırlanan rezeksiyona göre daha az stres oluşmuştur.Sonuç olarak eğimli hazırlanan osteotomi daha az stres birikimine neden olmaktadır ve postoperatif atrofik mandibula kırığı oluşma ihtimalini azaltabilecek bir faktördür.Anahtar Kelimeler: Eğimli osteotomi, Marjinal mandibulektomi

Cerrahi tedaviCerrahi-oralDental stres analizi+5
Sinan Yasin Ertem
Baskent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2010
00
DoktoraAçık ErişimTR

Nitrojen içeren bifosfonatların oral mukoza hücre kültürleri üzerine doza bağlı etkilerinin incelenmesi

Bifosfonat kullanımı ile ilişkili olarak çene kemiklerinde görülen osteonekroz (BRONJ), oral ve maksillofasiyal cerrahide tedavisi oldukça zor ve karmaşık patolojilerden biridir. Hasarlı veya gecikmiş yumuşak doku epitelizasyonu hemen her BRONJ vakasında görülmektedir. BRONJ'un yumuşak veya sert dokunun hangisinden köken alarak başladığı hala belirsizdir. Kurulan hipotezlerde oral mukozanın BRONJ'un gelişmesinde önemli rol oynadığı düşünülmüştür. Bu hipotezi desteklemek veya reddetmek amacıyla, bu çalışma insan dişeti fibroblastları üzerinde alendronat ve pamidronatın in vitro etkilerini araştırmak ve karşılaştırmak için planlanmıştır. Primer fibroblast kültürleri, altı sağlıklı gönüllüden alınan dişeti biyopsileri kullanılarak standart hücre kültürü şartlarında üretilmiştir. MTT kiti kullanılarak alendronat ve pamidronatın sitotoksik konsantrasyonları belirlenmiştir. Alendronat ve pamidronat 10-4 -10-7M arası konsantrasyonda; 6, 12, 24, 48 ve 72 saat süreyle kültür medyumuna uygulanmıştır. Hücre proliferasyonu ve apopitoz indüksiyonu immunohistokimyasal olarak Ki-67 ve kaspaz 3 tutulumu ile değerlendirilmiş ve iki ilaç için karşılaştırılmıştır. Pamidronat ve alendronatın her ikisinin de, ilaç uygulanmayan kontrol kültürleri ile karşılaştırıldığında doz ve zamana bağlı olarak apopitozu indüklediği ve proliferasyonu baskıladığı görülmüştür. Hücre proliferasyonundaki değişiklikler her iki ilaç grubu için benzer olsa da, kaspaz 3 aktivasyonunun her doz ve uygulama zamanı için pamidronat grubunda istatistiksel olarak anlamlı ölçüde fazla olduğu bulunmuştur (p:0.046). Bifosfonatların, doza ve zamana bağlı olarak insan dişeti fibroblastları üzerinde indükledikleri kaspaz 3 yolağı ile belirlenmiş apopitozis, BRONJ'un patogenezinde yumuşak dokunun önemini vurgulamaktadır.

AlendronatApoptozisAğız mukozası+8
Sıdıka Sinem Soydan
Baskent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
DoktoraAçık ErişimTR

Mandibula angulus kırıklarında farklı kırık tiplerinin titanyum plak ve vida fiksasyonunun stabilitesine etkisinin sonlu elemanlar analiziyle incelenmesi

Mandibula angulus kırıkları tüm mandibula kırıklarının içinde en yaygın görülen kırık tiplerinden biridir. Bu bölgede meydana gelen kırıklar oluşan kırık hattının yönüne ve kırık segmentler üzerinde etkili kas kuvvetlerine bağlı olarak uygun olan ve uygun olmayan kırık olarak sınıflandırılır. Uygun olan ve uygun olmayan her iki angulus kırığında en sık kullanılan tedavi yöntemi Champy tarafından biyomekanik prensiplerle tarif edilen mandibula eksternal oblik hat üzerine yerleştirilen miniplak ve vidalarla yapılan rijit internal fiksasyondur. Bu çalışmanın amacı horizontal yönde uygun olan ve uygun olmayan kırıklarda miniplak, vidalar ve kemik üzerine gelen mekanik stresler değerlendirmektir. İki boyutlu bilgisayarlı tomografi ile 1 mm kesitler alınarak oluşturulan insan modelinden elde edilen verilerden mandibulanın üç boyutlu sonlu elemanlı modeli oluşturulmuştur. Bu modelden horizontal yönde uygun olan ve uygun olmayan kırık modelleri oluşturulup, mini plak ve vidalarla fiksayonları yapılmış ve modellere 200 N vertikal molar çiğneme kuvveti uygulanmıştır. Mini plak, vidalar ve kemik üzerine gelen stres değerleri değerlendirilmiş, uygun olan ve uygun olmayan kırıklarda karşılaştırılmıştır. Uygun olan kırık modelinde kemiğin ve miniplak vida sisteminin üzerindeki stres değerleri uygun olmayan kırığa göre daha fazla bulunmuştur. En yüksek stres değerleri uygun olan kırıkta plağın proksimal kemiğe yakın kısmında ve proksimal kemikteki distal vidada oluşmuştur. Sonuç olarak uygun olan ve uygun olmayan kırıktaki miniplak ve vidalar üstündeki mekanik stres karşılaştırıldığında uygun olmayan kırığın aleyhinde bulgular elde edilmemiştir.

Kırık fiksasyonu-içKırıklar-kemikMandibular kırıklar+2
Kağan Deniz
Baskent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
DoktoraAçık ErişimTR

Beş mm'den az alveol kemik yüksekliğinde sinüs tabanı yükseltilmesi ile eş zamanlı yerleştirilen implant başarısının değerlendirilmesi

Sinüs tabanı greftlenmesi ile eş zamanlı implant uygulamasındaki klasik öğreti, residüel kemik yüksekliği 5 mm'den az ise önce sinüs tabanı graftlenmesi, greftin remodelasyonu tamamlandıktan sonra implant uygulaması yapılmasıdır. Ancak gelişen yüzey özellikleri ve klinik gereksinimler doğrultusunda klinisyenler 5mm'den az residüel kemik varlığında da sinüs tabanı yükseltilmesi ile eş zamanlı implant uygulamasını tercih etmektedirler. KlinikolarakPrimer stabilizasyonun ve osseointegrasyonunölçülebileceği tekaracın ise Osstell?adlı RezonansFrekansAnaliz(RFA)cihazıolduğuileri sürülmektedir.Yapılan bu çalışmada asıl hedef; 5 mm'den az residüel kemik varlığında sinüs tabanı yükseltilmesi ile eş zamanlı uygulanan implantların primer stabilizasyonu ve iyileşme dönemindeki stabilizasyonlarınının ölçülmesi ve bu değerlerin 5 mm'den fazla residüel kemik yüksekliğinde sinüs tabanı yükseltilmesi ile eş zamanlı yerleştirilen implantlar ile karşılaştırmaktır.Bu çalışmada yaşları ort. 52,8±9,6 (34-74) olan 11 kadın ve 17 erkek hastada uygulanan deney ve kontrol gruplarında 20'şer olmak üzere toplam 40 implanttan, cerrahi sırasında, 21. günde ve 60. günde RFA yöntemi le ölçümler yapılmış ve ort. 8,5 ay (6-10) implantlar takip edilmiştir.Takip süresi boyunca hiç implant kaybedilmiştir. Deney grubunda yapılan RFA ölçümlerinde elde edilen ort. ISQ değerleri T0: 55,0±6,2 T1: 48,7±9,1 T2 : 70,7±2,7 iken kontrol grubunda T0: 63,1±7,7 T1: 58,9±8,3 T2 : 73,1±3,2olaeak ölçülmüştür. Başlangıç RFA değerleri istatistiksel olarak anlamlı derecede kontrol grubunda yüksek iken 60. günde tüm implantların RFA değerleri protetik üst yapıların yapılmasına olanak sağlayacak kadar yüksekti.

Cerrahi-oralDental implantasyonDental implantlar+2
Mehmet Ali Güven
Baskent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
DoktoraAçık ErişimTR

Le fort I osteotomisi uygulanan hastalarda cinch ve V-Y süturun dudak ve burun yumuşak dokusuna etkisi

Bu çalışmanın amacı maksiller ilerletme ve yukarı alma uygulanan 15 hastanın burun ve dudaklarında meydana gelebilecek istenmeyen değişiklikleri engellemede ya da mevcut durumu korumada cinch, V-Y süturun katkısının incelenmesi ve burun dudakta belirlenen referans noktalarından yapılan direkt ölçümlerle bulduğumuz değerleri karşılaştırmaktır.Bu amaçla, gelişimsel anomaliye bağlı maloklüzyon nedeniyle maksillaya ilerletme ve yukarı alma uygulanmış ardışık 15 (9 Kadın, 6 erkek) ortognatik cerrahi hastası dahil edilmiştir. Hasta yaş aralığı 18-29'dur (ortalama 24). Hastaların 14'ü class III, 1'i class II iskeletsel bozukluk nedeniyle opere edilmiştir. Hastaların hepsine çift çene operasyonu uygulanmıştır. Ortognatik cerrahi planlanan hastaların burunda meydana gelebilecek değişimleri tesbit etmek amacıyla operasyondan önce burundaki yumuşak doku ölçümleri belirlenen referans noktalardan alınıp kaydedilmiş ve lateral sefalometrik radyograflar alınmıştır. Opere edilen hastaların operasyona bağlı ödemlerinin geçmesi için en az 6 ay beklendikten sonra klinik ve sefalometrik aynı ölçüm noktalarından ölçümler yapılıp karşılaştırılmıştır.Ortognatik cerrahi işlem sonrası V-Y sütür uygulanan grupta ortalama 1,28 mm anlamlı olmayan artış, V-Y sütur kullanılmayan grupta ortalama 0,3 mm'lik anlamlı olmayan azalma gözlenmiştir. Alar genişlikte; cinch sütur uygulanan (p=0,010) ve uygulanmayan grupta (p=0,016) istatistiksel anlamlı artış gözlenmiştir. İki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,463). Subalar genişlik; cinch sütur uygulanan grupta ortalama 1,88±0,64 mm anlamlı (p=0,010), cinch sütur uygulanmayan grupta 2,57±0,53 mm anlamlı artış gözlenmiştir (p=0,015). Bu ölçümde gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,047). Nazolabial açı; cinch sütur uygulanan grupta 4,63º±9,68º azalmış, cinch sütur uygulanmayan grupta 2,29º±8,42º artış gözlenmiştir (p=0,865). Burun deliklerinin boyunda fazla değişiklik olmazken, enlerinde istatiksel olarak anlamlı olmayan değişiklikler olmuştur. Cinch sütur uygulanan grupta sağ burun deliği eni artarken sol burun deliği eni azalmıştır. Cinch sütur uygulanmayan grupta sağ ve sol burun deliği eninde artış gözlenmiştir

Cerrahi-oralMaksillaOsteotomi+2
Yusuf Tamer
Baskent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
DoktoraAçık ErişimTR

Mandibuler lateral defektlerde kilitli ve kilitsiz plak ve vida sistemlerinin üç boyutlu modelleme ve sonlu elemanlar analizi ile değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı,değişen uzunlukta lateral mandibula defektlerinde konvansiyonel ve kilitli plak sistemi dizaynlarının kemik, vida ve plak sistemleri üzerinde oluşan stres dağılımına etkisini analiz edip karşılaştırmaktır.Katı matematiksel mandibula modeli üç boyutlu sonlu elemanlara bölünerek oluşturuldu. Modellere iki farklı boyutta rezeksiyon uygulanarak 2.4 mm'lik iki farklı biyomekanik dizayndaki rekonstrüksiyon plakları yerleştirildi. Doğal kas kuvvetleri ve kas vektörleri taklit edilerek modellere kuvvetler uygulandı. Üç boyutlu sonlu elemanlar analizi gerçekleştirildi.Konvansiyonel sistemin uygulandığı modellerde kemik ve vidalar üzerinde biriken yüklerin daha fazla olduğu görüldü. Bu yüksek stresin özellikle kilitsiz sistemde daha çok proksimal segment tarafında oluştuğu gözlendi. Bunların yanında kilitli sistem uygulanan modellerde konvansiyonel sisteme göre kemik yüzeyindeki streslerin daha homojen dağıldığı ancak kilitli sistemde plak ortasında biriken yüklerin rezeksiyon uzunluğu arttıkça belirgin olarak arttığı saptanmıştır.Sonlu elemanlar analizi göstermektedir ki fonksiyonel yükler altında standart rekonstrüksiyon plağı kullanımıyla kemikteki elemanlar üzerinde çok fazla kuvvet oluşmaktadır. Bu yüzden kilitsiz sistem kullanımıyla biriken streslerin kemik rezorpsiyonuna yol açabileceği ve sonrasında da vida kaybına neden olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Bunun yanında kilitli sistem kullanımıyla da özellikle büyük boyuttaki segmental rezeksiyonlarda plak ortasında kırılma yaşanabileceği düşünülebilir.Bu çalışmanın sonuçlarına göre rezeke çenelerin rekonstrüksiyonunda kilitli vida-plak sistemlerinin özellikle 25 mm kadar küçük defektlerde kullanımının avantajlı olacağı düşünülmektedir.

Dental stres analiziKemik vidalarıMandibula+5
Görkem Müftüoğlu
Baskent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
DoktoraAçık ErişimTR

Greftle kombine trombositten zengin fibrin uygulamasının kemik defektlerinin iyileşmesi üzerine olan etkilerinin histopatolojik olarak değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı Trombositten Zengin Fibrin in (TZF) greftle kombine ve membran olarak kullanılmasının kemik defektlerinin iyileşmesi üzerine olan etkisini değerlendirmek ve karşılaştırmaktır. Bu amaçla 14 adet erişkin Beyaz Viyana tavşanının parietal kemiklerine 9 mm çapında dört adet defekt oluşturuldu. Birinci defekt kontrol amaçlı boş bırakılırken (Grup A), ikincisine Hidroksiapatit/trikalsiyum fosfat (HA/TCP) greft ve üzerine kollajen membran (Grup B), üçüncü defekte HA/TCP greft ve üzerine TZF membran (Grup C) ve dördüncü defekte greft olarak HA/TCP ve TZF kombinasyonu ve üzerine kollajen membran (Grup D) uygulanmıştır. Denek hayvanları post-operatif 4.hafta (n:7) ve 8. haftalarda (n:7) sakrifiye edilerek kafatasları ampüte edilmiştir. Grupların herbirinden preparatlar elde edilerek histopatolojik olarak yeni kemik oluşumu, matür ve immatür kemik oluşumu, kemik iliği varlığı, defekt kapanma oranı, enflamasyon, vasküler proliferasyon, yeni bağ dokusu oluşumu, histiosit hücre toplulukları incelenmiştir. 4 ve 8 haftalık dönemde, yeni kemik oluşumunda dört grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p:0,042 ve p:0,015). Hem 4 hem de 8 haftalık dönemlerde Grup Cde yeni kemik oluşumu en fazla görülürken bunu sırasıyla Grup D, Grup B ve Grup A izlemiştir. Yeni kemik oluşumu dışında değerlendirilen diğer parametrelerde 4. haftada enflamasyon, vasküler proliferasyon, bağ dokusu oluşumu, histiosit hücre toplulukları ve kemik iliği varlığında gruplar arasında anlamlı fark görülürken; 8. haftada bağ dokusu oluşumu, histiosit hücre toplulukları, matür kemik oluşumu ve kemik iliği varlığında gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark bulunmuştur. Sonuç olarak, hem 4. hem de 8. haftada HA/TCP greft üzerine TZF membran kullanılan grupta, kontrol grubuna ve HA/TCP greft üzerine kollajen membran kullanılan gruba göre daha fazla yeni kemik oluşumu belirlenmiştir. Bol miktarda büyüme faktörü ve sitokin içeren TZFnin klinik uygulamalarda kollajen membrana başarılı bir alternatif olabileceği gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Trombositten Zengin Fibrin , Kollajen membran, Kemik defekt iyileşmesi, Yeni kemik oluşumu

FibrinHistopatolojiKan trombositleri+4
Tuba Develi
Baskent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
DoktoraAçık ErişimTR

Gingival fibroblastlarda bifosfonat uygulamasına bağlı oluşan yaranın iyileşmesinde ozonun etkilerinin in vitro olarak değerlendirilmesi

Bifosfanat kullanımına bağlı çene kemiği nekrozu (BRONJ) uzun dönem bifosfonat terapisi altındaki hastalarda görülen, iyileşmeyen oral mukoza ve ekspoze çene kemiği ile karakterize bir komplikasyondur. Etyopatogenizini açıklamak için önceleri kemik doku üzerinde durulurken günümüzde yumuşak doku çalışmaları önem kazanmıştır. Hastaların yaşam kalitesini önemli derecede etkileyen BRONJ `un tedavisi oldukça karmaşık ve güçtür. Hiperbarik oksijen terapisi, lazer gibi birçok alternatif yöntem denenmiştir ancak kesin bir tedavi protokolü oluşturulamamıştır. Son dönemlerde BRONJ tedavisinde ozonun faydalı olduğunu bildiren vaka raporları literatürde yer almıştır. Bu çalışmada, gingival fibroblastlarda bifosfonat uygulamasına bağlı oluşan yaranın iyileşmesinde ozonun etkilerinin in vitro olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. 18-30 yaş arası, sağlıklı 6 hastadan sürmemiş dişlerin ortodontik tedavi ile sürdürülmesi için üzerinin açılması sırasında elde edilen gingival doku örneklerinden fibroblast kültürü elde edilmiştir. İstenilen miktarda hücreye 6 - 9. pasajda ulaşılmıştır. Kültürlere yalnızca pamidronat, pamidronat + ozon veya yalnızca ozon uygulaması yapılarak 24, 48 ve 72 saat inkübe edilmiştir ve herhangi bir uygulama yapılmayan kontrol grubu ile karşılaştırılmıştır. Pamidronat + ozon uygulaması yapılan grupta, 24 saat inkübe edilen kültürlere pamidronat ve ozon eş zamanlı olarak uygulanırken, 48 ve 72 saat inkübe edilen kültürlere pamidronat uygulaması sonrası 24. saatte ozon uygulanmıştır. 3ml besiyeri içindeki kültürlere son konsantrasyon 10-4 M olacak şekilde pamidronat uygulanmıştır. Ozon uygulması Ozonytron X medikal ozon jeneratörü aracılığı ile uygulanmıştır. İnkübasyon süresi dolan kültürler 1 ml Tripure Isolation Reagent içine alınarak total RNA izolasyonu gerçekleştirilmiştir ve -200C?de saklanmıştır . COL1A1 ve COL1A2 genlerinin ifadelenme düzeyleri, housekeeping gen olarak GAPDH kullanılarak incelenmiştir. RT-PCR yöntemi ile COL1A1 ve COL1A2 genlerinin ifadelenmeleri incelenmiştir. Ozon uygulaması, yalnızca ozon uygulanan grupta ve ozon ve pamidronatın birlikte uygulandığı grupta COL1A1 ve COL1A2 gen ifadelenme düzeylerini arttırmıştır. Ozon grubunda en anlamlı artış 48 saatte görülürken, ozon + pamidronat grubunda 72 saatte, yani ozonun 24. saatte uygulanarak, 48 saat ozona maruz kalma süresi sonunda gözlenmiştir. Ozon uygulaması sonrası 72 saatte ozonun etkisinin ortadan kalktığı belirlenmiştir ve COL1A1 ve COL1A2 ifadelenmelerinde artış görülmemiştir. Çalışmadan elde edilen bulgular ozon uygulamasının yara iyileşmesinin önemli bir basamağı olan kollajen sentezini arttırdığını ortaya koymaktadır. Ozonun kollajen sentezine olan maksimum etkisi uygulamadan 48 saat sonra görülmüştür ve 72 saat sonunda 48 saate göre düşüş gözlenmiştir. Bu bulgu doğrultusunda, oral mukozal yaralarda ozon uygulaması 48 saat aralıklar ile yapılmalıdır.

FibroblastlarFosfonatGingiva+5
Esra Ersöz
Baskent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
DoktoraAçık ErişimTR

Lokalize alveoler defektlerin intraoral otojen onley kemik greftleri ile onarımında tünel ve krestal insizyon tekniklerinin karşılaştırılması

Lokalize Alveoler Defektlerin İntraoral Otojen Onley Kemik Greftleri ile Onarımında Tünel ve Krestal İnsizyon Tekniklerinin Karşılaştırılması Bu çalışmanın amacı; krestal ve tünel olmak üzere iki farklı insizyon tekniği kullanılarak hazırlanan alıcı bölgelerde meydana gelen komplikasyon oranlarının karşılaştırılmasıdır. Bu amaçla 2013 şubat -2014 ocak tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız Diş ve Çene Cerrahisi kliniğine implant yaptırmak için başvuran ve alveoler kret atrofisi olan, 24-65 yaş aralığındaki gönüllü hastalar, cinsiyet ayırımı gözetilmeksizin çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilecek hastalar, ardışık olarak krestal insizyon tekniği ve tünel insizyon tekniği kullanılarak opere edilmiştir. Verici saha olarak mandibuler ramus veya simfiz bölgeleri kullanılmıştır. Kemik greftinin alınacağı bölgenin seçiminde; alıcı bölgenin lokalizasyonu, ihtiyaç olunan kemiğin kalite-kantititesi ve oluşabilecek cerrahi komplikasyonlar göz önünde bulundurulmuştur. Krestal ve Tünel gruplarında gerçekleştirilen ogmentasyon prosedürlerinin tamamında verici saha olarak mandibular ramus veya simfiz tercih edilmiştir. Otojen blok kemik greftleri, piezoelektrik cerrahi cihazı ile elde edilmiş ve alıcı sahaya iki vida (Syntess) ile fikse edilmiştir. Blok kemik greftlerinin üzerinde trombositten zengin fibrin (TZF) membran olarak kullanılmıştır. 6 aylık bekleme süreci sonunda implant cerrahileri gerçekleştirilmiştir. Her iki grupta gerçekleştirilen operasyonlarda ve takip seanslarında minor komplikasyonlar (geçici parestezi, ılımlı enfeksiyon, greftte minor açılma), major komplikasyonlar (greftte major açılma, kalıcı parestezi, greft kaybına neden olan enfeksiyon), ameliyat süresi, Visual Analog Scala (VAS) parametreleri değerlendirilmiştir. Tünel grubunda; 33 hastada 5'i bilateral olmak üzere 27 horizontal ve 11 vertikal ogmentasyon yapılmıştır. 38 ogmentasyon prosedürünün 16'sında ramus, 22'sinde simfiz verici saha olarak kullanılmıştır. Ogmentasyon yapılan 37 bölgeye, çapları 3.3, 4.1 ve 4.8 mm, uzunlukları 10 ve 12 mm olan toplam 59 implant (Straumann) yerleştirilmiştir Krestal grubunda; 35 hastada 2'si bilateral olmak üzere 27 horizontal ve 10 vertikal ogmentasyon yapılmıştır. Ogmentasyon yapılan 34 bölgeye çapları 3.3, 4.1 ve 4.8 mm, uzunlukları 8, 10 ve 12 mm olan toplam 61 implant yerleştirilmiştir. Tünel grubunda; ogmente edilen 38 alıcı sahadan 4'ünde minor açıklık meydana gelmiştir. Alıcı sahalardan 1'inde meydana gelen major açıklık ve enfeksiyona bağlı olarak greft kaybedilmiştir. Krestal grubunda; ogmente edilen 37 alıcı sahadan 12'sinde minör, 3'ünde major açıklık meydana gelmiştir. 6 aylık izlem sonucunda, Tünel grubuna göre Krestal grubunda minör açılma sıklığı istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0,001). 6 aylık izlem sonucunda, Krestal ve Tunel grupları arasında; ılımlı enfeksiyon, major açılma, greft kaybına neden olan enfeksiyon, ciltte ve mukozada parestezi, komşu dişte dişeti çekilmesi görülme sıklıkları istatistiksel olarak benzer bulunmuştur. Sonuç olarak; tünel insizyon tekniği ile hazırlanan alıcı sahalarda, otojen kemik greftleri ile ogmentasyon prosedürlerinin en sık karşılaşılan komplikasyonu olarak bildirilen insizyon hattındaki açıklık oranının anlamlı olarak daha az meydana gelmiş olması, minimal invaziv tünel tekniğinin sık kullanılan krestal insizyon tekniğine alternatif olarak kullanılabileceği görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Subperioteal Tünel Tekniği, Minimal İnvaziv Cerrahi, Alveoler Kret Ogmentasyonu, Başarısızlık, Komplikasyonlar.

Alveolar kemik kaybıCerrahi-oralDental implantasyon+5
Nur Altıparmak
Baskent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2014
00
DoktoraAçık ErişimTR

Ratlarda 4-nitroquinoline 1-oxide 'in tetiklediği dil yassı hücreli karsinomasının oluşumuna ve gelişimine propranololun etkisi

Oral kavite karsinomaları en sık görülen neoplazmlardandır. Oral kanserlerin tedavisine yönelik pekçok çalışma yapılmış olmasına ragmen son 4-5 yıllık dekatta hastaların sağkalım oranında önemli bir değişiklik elde edilememiştir. Hastalığın kompleks tedavi yöntemleri, yüksek mortalite ve morbidite oranları göz önünde bulundurulduğunda karsinogenezis sürecinin latent dönemini uzatan kimyasal korunma yöntemlerinin geliştirilmesi önemli bir yaklaşımdır. Propranolol non-selektif β-bloker ilaçlardandır. İlacın antianjiogenezis ve β-adrenerjik reseptör baskılama özelliği sayesinde kanser gelişiminde koruyucu etkisi olabileceğine dair çalışmalar bulunmaktadır. 4-Nitroquinoline 1-Oxide (4NQO) modeli oral karsinogenezisten kimyasal korunma yöntemleri geliştirmek için sıklıkla kullanılan bir yöntem olmuştur. Bu çalışmanın amacı ratlarda 4NQO' nun tetiklediği dil yassı hücreli karsinogenezis süreci üzerine propranololun etkisini araştırmaktadır. Çalışma 27 adet Sprague Dawley cinsi erkek ratlar üzerinde yapılmıştır. Bütün ratlara 50 ppm dozunda 4NQO içme suyunda uygulanmıştır. Yapılan diğer işlemler ise şöyledir (her grup için n= 9 ) : Grup 1, 50 mg/kg/ gün dozunda propranolol oral gavaj yoluyla 20 hafta uygulanmıştır ; Grup 2, 20 haftalık karsinogenezis süreci sonunda 2 hafta 50 mg/kg/gün dozunda propranolol uygulanmıştır; Grup 3 (kontrol grubu) , tedavi uygulanmamıştır. Histopatolojik değerlendirme sonucu malign transformasyon riskinin bulunma oranı Grup '1 'de (%33.3) Grup 2 (%55.5) ve 3 (%77.8) ile karşılaştırıldığında daha düşüktür. İkili derecelendirme sistemine göre prekanseröz lezyonların yüksek risk kategori oranları üç grupta benzerdir. Düşük risk kategori oranları ise; 1. Grupta %22.2, 2. Grupta %33.3 ve 3. Grupta %55.5'tir. 'Likelihood ratio testi' ile istatistiksel analiz yapıldı ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık olmadığı görüldü. (p>0.05) Oluşan beyaz lezyonların hiperkeratinizasyon ve vazodilatasyon dereceleri üç grupta benzerdir. (Median :2) Her grupta birer tümöral oluşum tespit edildi. Birinci grupta oluşan tümör çapı (1.8 cm) 3. Grupta oluşanın (0.6 cm) 3 katı ve 2. Gruptaki örneğin (0.9 cm) 2 katı kadardır. Bizim çalışmamızda propranololun dil karsinogenezisinin özellikle erken evrelerinde kimyasal korunmada etkili olabileceği gösterilmiştir. Ancak örnek sayısının daha fazla olduğu ileri çalışmalarla bu etki daha net ortaya koyulmalıdır

AğızAğız neoplazmlarıKarsinojenler+4
Seçil Çubuk
Baskent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2014
00
DoktoraAçık ErişimTR

Lökosit ve trombositten zengin fibrin uygulamasının serbest dişeti grefti verici bölge iyileşmesi üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Serbest dişeti grefti (SDG) operasyonu yapışık dişeti genişliğini arttırmak amacıyla en sık uygulanan cerrahi prosedürlerden biridir. Bu operasyon sırasında en çok tercih edilen verici bölge palatinal mukozadır ve rapor edilen postoperatif komplikasyonlar genellikle verici bölge ile ilgilidir. Greftin alındığı palatinal bölge sekonder iyileşmeye bırakıldığından; yara iyileşmesinin gecikmesi, kanama süresinin uzaması ve şiddetli ağrı gibi problemlerle sık karşılaşılmaktadır. Yüksek kontsantrasyonda otojen büyüme faktörü içeren lökosit ve trombositten zengin fibrinin (L-TZF) yumuşak doku iyileşmesini hızlandırdığı düşünülmektedir. Literatürde L-TZF'nin yara örtücü bir membran olarak kullanımı ile ilgili sadece birkaç vaka örneği bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı; SDG alındıktan sonra palatinal verici bölgeye yerleştirilip sütüre edilen L-TZF membranın yara iyileşmesi, hemostaz ve ağrı kontrolündeki etkinliğinin değerlendirilmesidir. Bu amaçla yapışık dişeti yetersizliği olan, 26 gönüllü erişkin hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastalarda yapışık dişeti miktarını arttırmak için SDG operasyonu uygulanmış ve verici bölge olarak palatinal mukoza kullanılmıştır. Hastalar her grupta 13 hasta olmak üzere rastgele çalışma veya kontrol grubuna dahil edilmiştir. SDG alındıktan sonra, çalışma grubuna dahil edilen hastalarda verici bölgeye L-TZF yerleştirilip sütüre edilmiş, kontrol grubuna dahil edilen hastalarda ise verici bölge konvansiyonel olarak sekonder iyileşmeye bırakılmıştır. Hastalar operasyonu takiben 1., 3., 5., 7., günlerde ve 2., 3., 4., 5., 6. haftalarda takip edilmiştir. Palatinal donör saha ile ilgili ağrı, yanma hissi, kanama gibi komplikasyonlar değerlendirilerek kaydedilmiştir. Yara iyileşmesi ise hem görsel olarak hem de dijital görüntü analizi ile fotometrik olarak değerlendirilmiştir. Damaktaki ağrı ve yanma hissi düzeyleri ilk 2 hafta boyunca çalışma grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (p<0,001). Verici bölgede meydana gelen postoperatif kanama operasyondan sonraki 1. ve 3. günlerde çalışma grubunda istatistiksel anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (p<0,001). Verici bölgenin çevre sağlıklı doku ile olan renk uyumu postoperatif 1., 3. ve 6. haftalarda çalışma grubunda istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0,001). Yara iyileşmesinin makroskobik değerlendirmesine göre klinik iyileşme indeksi skorları 3. ve 4. haftalarda çalışma grubunda istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0,001). Fotometrik değerlendirme sonuçlarına göre; verici bölge yara yüzey alanı çalışma ve kontrol gruplarında zamanla anlamlı şekilde azalmıştır. 3. gün ve 1., 2., 3., 4. haftalarda yara yüzey alanında başlangıca göre meydana gelen küçülme oranlarının, çalışma grubunda istatistiksel anlamlı olarak daha fazla olduğu görülmüştür (p<0,001). Sonuç olarak; L-TZF, palatinal donör sahada yara iyileşmesini hızlandırıp, postoperatif kanama ve ağrı şiddetini azaltarak SDG prosedüründe daha başarılı klinik sonuçlar elde edilmesine katkıda bulunmuştur. L-TZF'nin yara iyileşmesini hızlandırıcı ve postoperatif hasta konforunu arttırıcı etkilerinden dolayı oral mukozadaki açık yara yüzeylerine uygulanması etkili bir yaklaşım olabilir. Anahtar Kelimeler: Serbest dişeti grefti, lökosit ve trombositten zengin fibrin, yara iyileşmesi, membran, komplikasyonlar

GingivaKomplikasyonlarLökositler+5
Serap Gülsever
Baskent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2014
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Titanyum ile titanyum-zirkonyum implantların kemik içi stabilite değerlerinin rezonans frekans analizi yöntemi ile karşılaştırılması

Bu çalışmanın amacı, titanyum ve titanyum-zirkonyum alaşım implantların rezonans frekans analizi yöntemi ile kemik içi stabilite değerlerinin farklı zaman aralıklarında karşılaştırılmasıdır. Çalışmada doku seviyesinde tek fazlı saf titanyum ve titanyum-zirkonyum alaşım implant yerleştirilen hastalardan 2014 – 2015 yılları arasında RFA(rezonans frekans analizi) yöntemi ile ölçülen ISQ(implant stability quotient) verileri kullanılmıştır. Ostell ISQ™ cihazı ile kayıt altına alınan ISQ değerleri içinden operasyon sonrası 0. gün, 7. gün, iyileşme döneminin en kritik günü kabul edilen 21. gün ve osseointegrasyonun şekillendiği 60. gün kayıt edilen değerler her iki grup için karşılaştırılmıştır. Titanyum ile titanyum-zirkonyum alaşımı implantların ISQ değerleri karşılaştırılmasında 0., 7. ve 21. Gün ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmazken, 60. Gün yapılan ölçümlerde titanyum-zirkonyum alaşımı implantların ISQ değerleri ortalama 1.915 daha yüksek bulunmuştur ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıdır( p=0.026 < α =0.05). Bu çalışmanın sonuçlarına göre osseointegrasyonun şekillendiği 60. günde titanyum-zirkonyum alaşımı implantlar stabilite açısından titanyum implantlardan üstünlük göstermiştir. Titanyum-zirkonyum alaşımı klinik implant başarısını arttırma yolunda gelecekte tercih edilen baskın implant materyali olabilir.

Esra Beyler
Baskent University
2016
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Atrofik mandibula kırıklarında titanyum plaklar ve karbon fiber destekli polimer plakların stres dağılımlarının sonlu eleman analizi ile değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı; sınıf III atrofik mandibula kırıklarında, farklı kalınlıklardaki titanyum ve karbon fiber destekli polietereterketon(CFR-PEEK) plak uygulamalarının biyomekanik stabilitelerinin sonlu elemanlar analizi ile değerlendirilmesidir. Sınıf III atrofik mandibula modelleri oluşturularak sonlu elemanlar analizine aktarıldı. Sol mandibula ramusunda 1,0 mm kalınlığında kallus dokusu oluşturularak kırık simüle edildi. Farklı kalınlıklardaki (1,0 mm, 1,5 mm, 2,0 mm, ve 2,5 mm) plaklar modellere uyumlandıktan sonra kırık hattının her iki tarafında üçer vida olacak şekilde fiksasyon simüle edildi. Keser ve molar bölgeden ısırma durumlarının simüle edilebilmesi için keser ve molar bölgelerde vertikal hareketlilik engellendi. Hareket kısıtlamalarını takiben modellere her kas için ayrı vektörel kuvvetler uygulanarak yükleme koşulları oluşturuldu. Titanyum ve CFR-PEEK materyal değerleri plak modellerine uygulanarak analizler yapıldı. En yüksek Von Mises stres değerleri 1,0 mm kalınlığındaki plaklarda görülürken plak kalınlığının 2,5 mm ye artışıyla stres değerlerinin düştüğü gözlenmiştir. Plak ve vidalarda oluşan Von Mises stresleri CFR-PEEK materyalden simüle edilen plakların kullanıldığı modellerde daha düşük bulunmuştur. Kortikal kemikteki en yüksek sıkışma gerilimleri kırığın proksimalindeki vida etrafında gözlenmiş ve bu gerilimler bazı bölgelerde fizyolojik limitlerin üzerine çıkmıştır. Vidalar etrafındaki sıkışma gerilimleri CFR-PEEK plakların kullanıldığı modellerde daha düşük bulunmuştur. Diğer taraftan hem molar hem keser bölgeden ısırma koşullarında kemik segmentlerindeki yer değiştirme CFR-PEEK plakların kullanıldığı modellerde titanyum plakların kullanıldığı modellere göre daha fazla olmuştur. Kortikal kemiğe benzer Young Modülleriyle CFR-PEEK materyaller, sonlu elamanlar analizlinin sınırları dahilinde, atrofik mandibula kırıklarının fiksasyonunda kullanılabilir gözükmektedir. CFR-PEEK materyallerin ortopedik cerrahide güncel olarak kullanılsa da bu materyallerin çene-yüz bölgesindeki kullanımı için konuyla ilgili daha kapsamlı çalışmaların yapılması gerekmektedir.

Nurettin Diker
Baskent University
2017
00
DoktoraAçık ErişimTR

Le fort ı osteotomisinde iki ve dört plak ile fiksasyonun cerrahi sonrası stabiliteye etkisinin karşılaştırılması

Fasiyal estetik ve oklüzyonun restorasyonu ile birlikte uzun dönem stabilitenin sağlanması, ortognatik cerrahinin başlıca hedeflerindendir. Geleneksel olarak, oral ve maksillofasiyal cerrahların büyük bir çoğunluğu, Le Fort I osteotomisi sonrası maksillanın fiksasyonunda hem anterior apertura piriformis bölgesine hem de zigomatikomaksiller buttress bölgesine titanyum miniplaklar yerleştirmeyi tercih etmektedirler. Bu çalışmanın amacı, Le Fort I osteotomisinde fiksasyon için 4 plak ile 2 plak kullanımının postoperatif stabilite açısından karşılaştırılmasıdır. Çalışmaya maksiller retrognatizm ve mandibular prognatizmi nedeniyle tek parça Le Fort I osteotomisi ve bilateral sagittal split ramus osteotomisi operasyonu geçiren 39 hasta dahil edilmiştir. yeniden konumlandırılan maksillanın stabilizasyonu 1.5 mm titanyum miniplak ve vidalar ile elde edilmiştir. Birinci grupta, apertura piriformis ve zigomatikomaksiller buttress bölgesine toplamda 4 adet miniplak yerleştirilirmiştir. İkinci grupta, fiksasyon sadece apertura piriformis bölgesine yerleştirilen 2 adet miniplak ile sağlanmıştır. İskeletsel stabilizasyonun değerlendirilmesi amacıyla, hastalardan ameliyat öncesi, ameliyat sonrası erken dönem ve ameliyat sonrası geç dönemde alınan lateral sefalometrik radyografiler analiz edilmiştir. Her iki grupta da cerrahi öncesi sefalometrik ölçümlerle karşılaştırıldığında cerrahi sonrası erken dönemde istatistiksel olarak anlamlı değişim saptanmıştır. Ameliyat sonrası geç dönemde alınan radyografların analizleri sonucunda, iki plak ve dört plak grubu, horizontal ve vertikal iskeletsel ölçümlerde istatistiksel olarak anlamlı stabilite göstermiştir. Postoperatif stabilite açısından iki grup arasında anlamlı fark bulunamamıştır. Bu çalışmanın sonuçları, tek parça Le Fort I osteotomisi sonrası sadece ön bölgede 2 adet miniplak ile fiksasyonun, geleneksel 4 plak ile fiksasyon prosedürü ile benzer stabilite gösterdiğini ortaya koymuştur.

FiksasyonKemik plaklarıMaksilla+4
Esra Beyler
Baskent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoktoraAçık ErişimTR

Gömülü 3.molar cerrahisinde intra-operatif müzik dinletisinin hasta anksiyetesi üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Gömülü mandibular 20 yaş dişi ameliyatı toplum tarafından korkutucu olarak nitelendirilen diş hekimliğinde sık uygulanan bir işlemdir. Hekimler tarafından düşük riskli bir tedavi olmasına rağmen ciddi komplikasyon riskleri de bulunmaktadır. Hastaların anksiyete durumu psikolojisini de etkiler. İntraoperatif anestezik maddeye olan ihtiyaçta artış, daha yüksek perioperatif ağrı algısı ve cerrahi sonrasında analjezik madde ihtiyacında artış, istenmeyen kardiyovasküler etkilerle sonuçlanabilecek şekilde hemodinamik değişiklikler de anksiyete ile ilişkilidir. Perioperatif anksiyetenin kontrol edilmesi için ilaç tedavisi ve psikolojik girişimlerde bulunulur. Bu tür girişimlerden en kolay ve non-invaziv olanı intraoperatif müzik dinletisi uygulamasıdır. Bu çalışmada 20 yaş diş çekimi ameliyatı sırasında müzik dinletmenin anksiyolitik etkisi ve vital bulgulardaki değişimin araştırılması amaçlanmıştır. Alt çenede kemik retansiyonlu gömülü yirmi yaş dişi operasyonu geçirecek olan 39 hasta çalışma grubu, 40 hasta kontrol grubu olarak değerlendirildi. Tüm hastalara ameliyat öncesi Modified Dental Anxiety Scale (MDAS) uygulanarak anksiyete seviyesi belirlendi Çalışma grubundaki hastalara ameliyat esnasında kulaklıktan müzik dinletildi.. Vital bulgular ise kan basıncı ve nabız ölçümleri ile değerlendirildi. Ölçümler bekleme salonunda, hasta diş ünitine oturduğunda, lokal anestezi yapıldığında, cerrahi örtüler örtüldüğünde, insizyon yapıldığı sırada, kemik kaldırma ya da dişin bölünmesi sırasında, dişin çekildiği sırada, yara bölgesine dikiş atıldığında ve ameliyat sonunda hasta üzerinden ameliyat örtüleri kaldırıldığında kaydedildi. İstatistiksel analiz için Student's t-testi ve. eşleştirilmiş t-testi kullanıldı (p≤0.05). Ameliyat sırasında alınan kan basıncı ölçümleri bakımından müzik dinletilen ve dinletilmeyen gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Yalnızca sutur atıldığı sırada alınan nabız ölçümleri bakımından müzik dinletilen ve dinletilmeyen gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardır (p=0,036). MDAS skorlarına göre operasyon sırasında müzik dinletilen grup ile müzik dinletilmeden operasyona alınan grup arasında istatistiksel olarak anlamlı (p=0,953) bir fark bulunamamıştır. Anahtar Kelimeler: gömülü, 20 yaş dişi, müzik, anksiyete, kan basıncı, nabız

AnksiyeteAzı dişi-üçüncüCerrahi-oral+7
Tansu Erakman
Baskent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
DoktoraAçık ErişimTR

Çenelerde sık görülen odontojenik kist ve tümörlerin klinik ve radyolojik bulguları ile Ki-67 ve p53 protein ekspresyon oranları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Ağız diş ve çene cerrahisinde ana konulardan biri kistik lezyonların ayırıcı tanısıdır çünkü bazı odontojenik kistler (OK) agresif davranış ve nüks etme eğilimindedir. Ek olarak, en uygun cerrahi tedavi ve takibi belirlemek için kist ve çene tümörlerinin ayırıcı tanısını koymak önemlidir. Patolojinin tanısı klinik ve radyolojik özelliklere dayanmaktadır, ancak kesin tanı histopatolojiye dayanmaktadır. Mevcut retrospektif çalışma 2011-2016 arasında yapıldı ve değerlendirmeler histopatolojik raporlar ve panaromik filmler üzerinden ölçümlemeler ile gerçekleştirildi. Çalışmaya Başkent Üniversitesi Çene Hastalıkları ve Cerrahisi Kliniğinde tedavi edilen hastalardan 111 odontojenik kist ve tümör örneği alındı. Bu örnekler kist tipi, yaşı, cinsiyeti ve immünohistokimyasal boyama dağılımı için analiz edildi ve radyolojik bulgularla karşılaştırıldı. Bu çalışmanın sonuçlarına göre, Ki-67 ve p53 gen ekspresyon değerlerinin odontojenik keratokist grubunda anlamlı derecede yüksek olduğu bulundu. Odontojenik keratosistlerin radiküler kistlere ve dentigeröz kistlere göre daha yüksek malign transformasyon potansiyeli gösterdiği ortaya çıkmıştır. Ki-67 ve p53 gen ekspresyon oranları ile radyolojik ölçümler arasındaki ilişki kist-tümör gruplarına göre karşılaştırıldığında, sadece dentigeröz kist grubunda istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur. Panoramik filmlerde dentigeröz kistlerin boyutsal karşılaştırmalarından sonra, agresif potansiyelin ilgili kist grubundaki ekspresyon hızı ile radyolojik ölçüm arasındaki anlamlı ilişki nedeniyle artan çapla arttığı söylenebilir. Bu, etkilenen dişlerle ilişkili dentigeröz kistlerinin klinik uygulamada en kısa sürede ortadan kaldırılması gerektiğini göstermektedir.

AmeloblastomGen ifadesiKemik kistleri+6
Burak Bulmuş
Baskent University
2019
00
DoktoraAçık ErişimTR

Ratlarda oluşturulan kritik boyut defektlerinde mecsina hemostopper'ın kemik rejenerasyonu üzerine olan etkisinin histolojik olarak değerlendirilmesi

Çene ve yüz bölgesinde meydana gelen tüm defektlerin rekonstrükte edilmesi, böylece hastalara estetik, fonasyon, fonksiyon gibi özelliklerin tekrar kazandırılması oral ve maksillofasiyal cerrahinin en zorlu işlemlerindendir. Bu çalışmada; sığır kaynaklı ksenojenik kemik greftinin ve Mecsina Hemostopper isimli bitki özleri içeren kanama durdurucu ajanın uygulanması sonrası sert dokuda meydana gelen iyileşmesnin değerlendirilmesi amaçlandı. Bu amaçla; 28 tane Sprague Dawley cinsi erkek ratın kafatası bölgesinde, kritik boyut defektleri oluşturuldu. Denekler; sadece Mecsina Hemostopper uygulanan Mecsina grubu, Mecsina ve Greftin birlikte uygulandığı Mecsina+Greft grubu, sadece Greft uygulanan Greft grubu ve herhangi bir ajanın uygulanmadığı kontrol grubu olarak 4 gruba ayrıldı. Kritik boyut defektlerine 0,1 cc likit Mecsina ve 0,12 cc Greft uygulandı. Cerrahiyi takip eden 28. günde, tüm deneklere sakrifikasyon işlemi yapıldı ve alınan örnekler histopatolojik ve histomorfometrik olarak değerlendirildi. Histopatolojik değerlendirme sonucu, Mecsina'nın kullanıldığı gruplarda daha fazla kemik iliği ve kemik oluşumu ve daha fazla vasküler proliferasyon izlenirken; histomorfometrik değerlendirme sonucu, Mecsina kullanılan gruplardaki trabeküler ve osteoid kalınlık daha fazla görüldüğünden daha kaliteli kemik oluşumunu sağladığı istatiksel olarak saptandı. (p<0,05) Bu çalışma ile Mecsina tek başına uygulandığında da grefte ek olarak uygulandığında da kemik iyileşmesini arttırmada etkili bir ajan olarak bulunmuştur. Bu çalışma Başkent Üniversitesi Tıp ve Sağlık Bilimleri Araştırma Kurulu tarafından onaylanmış (Proje no: DA18/05) ve Başkent Üniversitesi Araştırma fonunca desteklenmiştir. Anahtar kelimeler: Kritik Boyut Defekti, Mecsina Hemostopper, Kemik İyileşmesi, Ksenojenik Kemik Grefti, Histomorfometrik Analiz

Hayvan deneyleriHistolojiKemik nakli+7
Pelin Aydın
Baskent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Dental implant cerrahisinde dinamik navigasyon ve serbest el yöntemi ile yapılan açılı implantların düzlemsel olarak karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmada dinamik navigasyon ve serbest el ile yapılan implantların açısal ve düzlemsel olarak sapma miktarlarını incelenmesi ve karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda tek hekim tarafında Navident® (ClaroNav Inc., Toronto, Kanada) sistemi kullanılarak 25 modele 100 implant ve serbest el tekniği kullanılarak 25 modele 100 implant, toplam 50 modele 200 implant yapıldı. Her modele 4 implant yapıldı ve implantların yarısı açılı yarısı düz olacak şekilde planlandı. Yapılan her implant için planlan ve uygulanan implantlar arasındaki giriş sapması(2D), apikal sapma(3D), vertikal sapma ve açısal sapma değerleri Navident doğrulama programı Evalunav ile değerlendirildi. İstatistiksel analizler IBM SPSS Statistics 25,0 (IBM SPSS Statistics for Windows, Version 25,0. Armonk, NY: IBM Corp.) programı kullanılarak yapıldı. Bulgular: Navident® (ClaroNav Inc., Toronto, Kanada) firmasının dinamik navigasyon cihazı ile yaptığımız aksiyel olarak dik 50 implantta ortalama giriş sapması 0,89mm ± 0,35mm, 30° eğimli olarak planlanan 50 implantta ortalama giriş sapması 1,01mm ± 0,24mm olarak bulunmuştur. Apikal sapma değerlerine baktığımızda aksiyel olarak dik 50 implantta ortalama apikal sapma 0,93mm(0,80mm-1,16mm), 30° eğimli olarak planlanan 50 implantta ortalama apikal sapma 1,27mm(1,01mm-1,41mm) olarak bulunmuştur. Vertikal sapma değerleri ise, aksiyel olarak dik 50 implantta ortalama vertikal sapma 0,19mm±0,13mm, 30° eğimli olarak planlanan 50 implantta ortalama vertikal sapma 0,30mm±0,15mm olarak bulunmuştur. Açısal sapma değerlerine baktığımızda, aksiyel olarak dik 50 implantta ortalama açısal sapma 0,53° ± 0,28°, 30° eğimli olarak planlanan 50 implantta ortalama açısal sapma 0,94° ± 0,33° olarak bulunmuştur. Serbest el tekniğinin kullanıldığı grup incelendiğinde, aksiyel olarak dik 50 implantta ortalama giriş sapması 1,48mm(1,40mm-1,41mm), 30° eğimli olarak planlanan 50 implantta ortalama giriş sapması 2,20mm(1,95mm-2,57mm) olarak bulunmuştur. Apikal sapma değerlerine baktığımızda aksiyel olarak dik 50 implantta ortalama apikal sapma 2,12mm ± 0,19mm, 30° eğimli olarak planlanan 50 implantta ortalama apikal sapma 3,62mm ± 0,54mm olarak bulunmuştur. Vertikal sapma değerleri ise, aksiyel olarak dik 50 implantta ortalama vertikal sapma 0,28mm(0,20mm-0,32mm), 30° eğimli olarak planlanan 50 implantta ortalama vertikal sapma 0,39mm(0,28mm-0,48mm) olarak bulunmuştur. Açısal sapma değerlerine baktığımızda, aksiyel olarak dik 50 implantta ortalama açısal sapma 2,34° ±0,53°, 30° eğimli olarak planlanan 50 implantta ortalama açısal sapma 6,73° ± 1,94° olarak bulunmuştur. Sonuç: Dinamik navigasyonla yapılan implantların serbest el tekniğine göre daha yüksek doğrulukta yapılabildiğini bulduk. Özellikle apikal sapma ve açısal sapma parametrelerinde serbest el tekniğinde dinamik navigasyona göre daha fazla sapma değerleri oluştuğu görüldü. Vertikal sapma parametresi serbest el tekniğinde, dinamik navigasyon tekniği ile hemen hemen eş sapma değerleri gösterdi.

Cerrahi-diş hekimliğiDental implantasyonDental implantlar+1
Güneş Kenan Üstek
Adnan Menderes University
2020
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Anterior iliak greft alınan hastalarda postoperatif intravenöz uygulanan tenoksikam ve diklofenak sodyum'un erken ve geç dönem ağrı üzerine etkilerinin karşılaştırılması

Amaç: Anterior iliak greft alınan hastalarda postoperatif ağrı hasta konforunu önemli ölçüde etkilemektedir. Postoperatif ağrının giderilmesi amacıyla non-steroid antiinflamatuar ilaçlar, kortikosteroidler ve opioid analjezikler kullanılabilmektedir. Bu çalışmanın amacı, anterior iliak krest bölgesinden otojen greft alınan hastalarda postoperatif intravenöz yoldan uygulanan tenoksikam ve diklofenak sodyum'un özellikle donör sahadaki erken ve geç dönem ağrı üzerine etkilerini, hastaların postoperatif dönemde mobilizasyon sürelerini, postoperatif analjezi ihtiyacını, hastanın psikolojik olarak rahatlamasını ve günlük hayata geçişini hızlandırmasını olgu raporlarındaki veriler incelenerek retrospektif olarak değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Belirlenen kriterlere uygun 40 hastaya ait dosya verisi ile çalışma gerçekleştirildi. Postoperatif ağrı kontrolü için, uygulanan analjezik türlerine göre hastalar iki gruba ayrıldı. Tenoksikam 0,3 mg/kg (21 hasta) veya 0,8-1.0 mg/kg diklofenak sodyum (19 hasta) postopertif 15. dakikada IV olarak uygulanan hastalar çalışmaya dahil edildi. Postoperatif hasta dosyasındaki hasta takip formlarından VAS değerleri (0.saat,1. saat, 6.saat, 12. saat, 24.saat ) ile bulantı ve kusmanın varlığı/yokluğu ile ek analjezi prosedür verileri, mobilize edilme süreleri, hasta memnuniyet verileri tarafımızdan kaydedilip incelenmiştir. Bulgular: Postoperatif saatlik takiplerde 1, 6, 12, 24 saatlerde diklofenak sodyum grubundaki VAS değeri tenoksikam grubuna göre istatiksel olarak anlamlı derecede daha düşüktür. Tenoksikam grubunda bulantı ve kusma, diklofenak sodyum grubundan dahafazla görülürken istatiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Diklofenak sodyum grubunda ek analjezik ihtiyacı tenoksikam grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşüktür. Sonuç: Anterior iliak greft cerrahisi geçiren hastalarda postoperatif tenoksikam uygulaması ile diklofenak sodyum uygulaması karşılaştırıldığında, diklofenak sodyum grubu hastalarında daha düşük düzeyde VAS skorlarının alındığı, daha az ek analjezik ihtiyaçlarının olduğu ve analjezik etkinliğin yeterli olduğu tespit edilmiştir. Bulantı kusma varlığı/yokluğunda iki grup arasında da istatiksel olarak yakın sonuçlar elde edildi.

AnaljeziAnaljeziklerAğrı+5
Kubilay Yılmaz
Adnan Menderes University
2021
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Dental implantolojide diş hekimleri ve uzman diş hekimlerinin planlama tercihleri ve tedavi seçim kriterlerinin değerlendirilmesi

Amaç̧: Hazırlanan anket soruları ile dental implantoloji alanında diş hekimlerinin; çeşitli vakalara yaklaşımları, ne sıklıkla ileri cerrahi tekniklere başvurdukları, implant seçimi ve cerrahisi hakkındaki tercihlerini, bu işlemlerde öncesi ve sonrası olarak ne sıklıkla hangi antibiyotikleri reçete ettikleri öğrenilecektir. Hekimlerin implantoloji hakkındaki eğilimleri belirlenerek; güncel prosedürlere ne derece yakın oldukları, diş hekimi ve uzman diş hekimlerinin görüş farklılıkları var mı; varsa hangi konularda görüş farklılığı olduğu değerlendirilecektir. Gereç ve yöntem: Anket online olarak hazırlanmıştır. Katılım gönüllülük esaslı olmuştur. Diş hekimi dernekleri ve toplulukları, iletilen anket linkini üyeleriyle paylaşmışlardır. Anket 4 bölümden ve toplam 23 sorudan oluşmaktadır. İlk bölümdeki altı soru hekimlerin demografik bilgilerini mesleki tecrübelerini ölçmektedir. İkinci bölüm; hekimlerin dental implant seçimlerinde tercihi, cerrahi aşamalardaki seçimleri ile işlem öncesi ve sonrası kullandıkları radyografi türü hakkındaki tercihleri sorgulanmıştır. Üçüncü bölümde; üç soru maksilla, üç soru mandibula örnek panoramik radyografisi mevcut olup, hekimlerin vaka bazlı cerrahi planlama tercihleri sorgulanmıştır. Dördüncü bölümde ise cerrahi işlem öncesi ve sonrası antibiyotik medikasyonu hakkında hekimlerin tercihi sorgulanmıştır. Bulgular: Çalışmamıza 153 erkek 104 kadın olarak toplam 257 hekim katılmıştır. Katılımcıların 104'ü uzman diş hekimi (54 Erkek, 50 Kadın), 153'ü genel diş hekimi (99 Erkek, 54 Kadın) olduğu belirlendi. Genel diş hekimlerinin mesleki eğitimlerinde 'ücretli eğitim alma' oranı (%63,4) uzmanlardan (%28,8) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p<0,001). Uzmanların implant cerrahisi planlamada 'KIBT' kullanma oranı (%84,6) genel diş hekimlerinden (%52,9) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p<0,001). Maksilla posterior molar bölgede 1-2 mm. vertikal kemik yüksekliği mevcut olan vakada; uzmanların 'eksternal sinüs lifting' tercih etme oranı (%67,3) genel diş hekimlerinden (%44,4) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p<0,001). Mandibula posterior molar bölgede ortalama 5-6 mm. vertikal kemik yüksekliği mevcut olan vakada; uzmanların 'all on x' tercih etme oranı (%85,6) genel diş hekimlerinden (%64,1) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p<0,001). Uzmanların implant operasyonundan önce rutin olarak antibiyotik reçete etmeme oranı (%79,7) genel diş hekimlerinden (%60,7) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Sonuç: Elde edilen sonuçlar, her iki grup arasında tercih ve planlama yöntemlerinde bazı farklılıklar olduğunu göstermektedir. Dental implantoloji alanında yapılan eğitimlerin ve güncel çalışmaların literatürlerin takip edilmesi, diş hekimlerinin modern teknikler ve yöntemler hakkında bilgi sahibi olmalarına ve uygulamalarında bu bilgilere dayalı kararlar vermelerine yardımcı olacaktır. Çalışmamızın; mesleki eğitimdeki farklılıkların önemini vurgulayacağını düşünüyoruz bununla birlikte tedavi planlamasındaki farklılıkların, dental implant başarısı ve hastaların memnuniyeti üzerinde etkileri olabilir.

AnketlerDental implantasyonDental implantlar
Hüseyin Can Bural
Adnan Menderes University
2023
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

DC/TMD eksen I kullanılarak temporomandibular bozukluk tanısı konulan maloklüzyonlu hastalarda lateral sefalometrik karakteristiklerin prevalans ve duruma etkisinin eksen II ile korelasyonu

Temporomandibular bozukluklar, çiğneme kasları, temporomandibular eklem ve ilişkili dokuları etkileyen yaygın bir rahatsızlıktır. Literatürde TMB'nin kadınlarda daha sık görüldüğü ve hormonal, anatomik, psikososyal faktörlerin etkili olabileceği belirtilmektedir. Bu çalışmada, Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'ne kas ağrısı şikâyetiyle başvuran 102 hasta DC/TMD tanı kriterlerine göre değerlendirildi. Lateral sefalometrik analizlerle ilişkiler incelendi. Cinsiyet ve eğitim düzeyi ile ağrı arasında anlamlı ilişki bulunmazken, meslek ile ağrı arasında anlamlı fark saptandı; özellikle özel sektör çalışanlarında bilateral ağrı daha sık gözlemlendi. Psikososyal değerlendirmede, anksiyete (GAD-7) ile sağ ve sol kas ağrısı arasında anlamlı ilişki tespit edildi . Ağrı durumu ile ağız alışkanlıkları kontrol listesi (OBC) değerleri arasında da istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Ancak depresyon (PHQ-9) ve somatizasyon (PHQ-15) ile ağrı arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Sefalometrik analizlerde, ağrı durumuna göre ortanca Occ-GoMe değerleri arasında anlamlı fark olduğu görülse de, çoklu karşılaştırmalarda bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Sonuç olarak, TMB'nin multifaktöriyel bir yapıya sahip olduğu, meslek ve anksiyetenin etkili faktörler arasında yer aldığı anlaşılmıştır. Bununla birlikte, kas ağrısı ile iskeletsel yapılar arasındaki ilişkiye dair literatür sınırlıdır. Bu nedenle, daha büyük örneklem gruplarıyla yapılacak çalışmaların konuya açıklık getireceği düşünülmektedir.

Sami Erkan Ünal
Alanya Alaaddin Keykubat University
2025
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

DC-TMD eksen 1 kullanılarak temporomandibular eklem düzensizlikleri tanısı konulan hastalarda kas ağrısı ile ilgili laboratuvar bulgularının prevelans ve duruma etkisinin eksen 2 ile değerlendirilmesi

Temporomandibular düzensizlik, temporomandibular eklem ve ilişkili yapıları etkileyen; çiğneme kaslarında ve eklem bölgesinde ağrı, ağız açıklığında kısıtlılık ve eklem sesleri gibi semptomlarla karakterize klinik bir durumdur. Bu çalışmanın amacı temporomandibular düzensizlik etiyolojisinde etkili olan faktörlerden ağrı, stres düzeyi, depresyon düzeyi, anksiyete, parafonksiyon ve fonksiyon kısıtlanması gibi DC/TMD anketinin Axis II kısmında yer alan değerlendirme anketleriyle ve laboratuvar bulgularıyla ilişkisini incelemektir. Bu sayede neden olan faktörleri ortadan kaldırmak amaçlanmaktadır. Değerlendirmeye alınan hastaların tamamı kadın hastalardan oluşmakta ve DC/TMD Axis I anketleri ve muayene formuyla kas ağrısı tanısı almışlardır. Bu bağlamda, Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Anabilim Dalı'na 1 Ocak 2023 ile 31 Ağustos 2024 tarihleri arasında TMD şikayetiyle muayene olmak için gelen, ve DC/TMD anketi ile kas ağrısı tanısı almış, kriterlere uygun 100 hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Yapılan çalışmada laboratuvar bulguları ile Axis II değerlendirme anketleri arasında bir ilişki olup olmadığını incelemek için istatistiksel analizler uygulanmıştır. Çenenin fonksiyon kısıtlaması ile progesteron ve parathormon değerleri arasında, östrojen düzeyleri ve anksiyete arasında, D vitamini ve kas ağrısı arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır.

Melek Günel Üstün
Alanya Alaaddin Keykubat University
2025
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Mangiferin verilen diyabetik sıçanlarda implant uygulaması sonrası osteointegrasyonun incelenmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, mangiferinin tip-II diyabet modelinde implant uygulaması sonrası osteointegrasyon sürecine olan etkilerini moleküler ve morfolojik açıdan araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışma için 3 aylık, 24 adet Sprague Dawley erkek rat temin edilmiştir. Hayvanlar kontrol, diyabet ve diyabet+mangiferin halinde 3 gruba ayrılmıştır. Tüm hayvanların femur kemiklerine dental implant uygulanmıştır. Üç aylık deney süresi sonunda hayvanların kan örnekleri alınmış ve implant bölgesi izole edilmiştir. Kan örneklerinde rutin biyokimyasal parametreler ölçülmüş; Femur örneklerinde ise Micro-CT, rt-qPCR, histolojik ve immünohistokimyasal değerlendirmeler yapılmıştır. Bulgular: Mangiferin diyabete bağlı artan glukoz, trigliserit ve VLDL düzeyleri ile karaciğer enzim düzeylerini anlamlı olarak azaltmıştır. Diyabetik sıçanlara mangiferin verilmesiyle osteointegrasyon yüzdesi ve kemik hacmi artmış, porozite azalmıştır. Mangiferin diyabetle azalan DKK1, BMP-2 mRNA ekspresyonlarını ile OPN, OCN ve OSN mRNA ve protein düzeylerini artırmıştır. Ayrıca mangiferin ile osteblast ve osteoid yüzey alanları artarken, osteoklast ve aşınmış yüzey alanları azalmıştır. Sonuç: Çalışma bulguları mangiferinin, tip-II diyabetle bozulan yara iyileşme süreci ve osteointegrasyon üzerinde yararlı olacağını göstermektedir. Gelecek çalışmalarda mangiferinin etki mekanizmasının tamamen aydınlatılması ve güvenilirliğinin kanıtlanması ile diyabet hastalarında implant sürecinde mangiferin kullanımı yararlı olabilir. Anahtar Kelimeler: Dental implant, Diyabet, Mangiferin, Osteointegrasyon, Yara iyileşmesi, Wnt yolağı

Dental implantasyonDental implantlarDiabetes mellitus+5
Bünyamin Ongan
Afyonkarahisar Health Sciences University
2023
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Matür dişlerin ototransplantasyonunda trombositten zengin fibrin ile birlikte frajil fraktür yöntemi kullanımının pulpa revaskülarizasyonuna etkisinin değerlendirilmesi: Bir prospektif kohort çalışma

Amaç: Bu çalışmada matür dişlerin ototransplantasyonunda frajil fraktür yöntemi ve trombositten zengin fibrin kullanılmasının pulpa revaskülarizasyonuna etkilerinin 1 yıllık gözlem sürecinde klinik ve radyolojik olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve metod: Bu prospektif kohort araştırmaya, 19-45 yaş aralığında 38 hastada (20 kadın, 18 erkek) 40 matür diş dahil edilmiştir. 3D görüntüleme yöntemleriyle donör dişin 3D rezin modelleri oluşturulmuş ve alıcı soketin hazırlanmasında kullanılmıştır. Sonrasında donör dişin çekimi yapılarak frajil fraktür yöntemi ile apeksi açık hale getirilmiştir. Alıcı sokete lökositli – trombositten zengin fibrin (L-PRF) konularak donör diş sokete yerleştirilmiş, sütür veya splint ile sabitlenmiştir. Hastalar 1 yıllık süreç içerisinde belirli periyodlarla survival, vitalite, kök rezorpsiyonu, ankiloz, periodontal cep ve yeni lezyon oluşumu gibi bulgular yönünden takip edilmişlerdir. Bulgular: İlk yılın sonunda ODT işlemi yapılmış dişlerin %82.5'i ağızda idame ettiği ve %60'ının pulpasının vital olduğu gözlemlenmiştir. Dişlerin %47.5'inde kök rezorpsiyonu, %22.5'inde ankiloz ve %27.5'inde yeni lezyon oluşumu gözlemlenmiştir. Dişlerin idamesini günde 1 kereden fazla diş fırçalıyor olmak ve lise ve üzeri bir eğitim almış olmak olumlu yönde etkilerken diyabet hastası olmak ve alıcı bölgede (işlem öncesinde) bukkal kemikte rezorpsiyon varlığı kötü etkilemiştir. Yaşın 25'in altında olması pulpa vitalitesini olumlu etkilemiştir. Donör dişin alıcı sokette tekrarlanan deneme miktarı rezorpsiyonun oranını artırırken, alıcı bölgede işlem öncesi bulunan bukkal kemik rezorpsiyonunun varlığı patolojik mobilite ve yeni lezyon oluşumunu artırmıştır. Sonuç: Matür dişlere uygulanan frajil fraktür yöntemiyle yapılan ototransplantasyonda dişler immatür dişlerde olduğu gibi pulpa vitalitesi kazanılabilmekte ve iyi bir post operatif sonuç elde edilebilmektedir. Ototransplantasyonda frajil fraktür yöntemi yanında 3D görüntüleme/modelleme, otolog kan ürünlerinin kullanımı gibi güncel yaklaşımlar klinik sonuçları iyileştirebilir. Anahtar Kelimeler: Diş Ototransplantasyonu, Matür Dişler, Frajil Fraktür Yöntemi, Apikoektomi, Trombositten Zengin Fibrin (PRF), Pulpa Revaskülarizasyonu, 3D Model.

Cerrahi-diş hekimliğiDental pulpaDiş kırıkları+6
Mert Hüseyin Denizli
Afyonkarahisar Health Sciences University
2023
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Bifosfonat ile deneysel osteonekroz oluşturulan farelerde fosfodiesteraz inhibitörlerinin kullanımının etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmanın amacı, bifosfonat ile deneysel osteonekroz oluşturulan farelerde fosfodiesteraz inhibitörleri olan sildenafil ve rolipramın kemik ve yumuşak doku üzerindeki etkilerinin moleküler ve morfolojik açıdan araştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışma için ortalama 30-35 gr ağırlığında, 64 haftalık, 30 adet, erişkin, dişi fare temin edilmiştir. Hayvanlar kontrol, zoledronik asit+sildenafil ve zoledronik asit+rolipram halinde 3 gruba ayrılmıştır. Tüm hayvanlarda 8 hafta boyunca deneysel zoledronik asit verildikten sonra diş çekimi yapılmış olup 4 hafta boyunca gruplarda belirtilen ilaçlar verilmiştir. Üç aylık deney süresi sonunda hayvanların kan örnekleri alınmış ve hayvanların maksiller anterior bölgesi izole edilmiştir. Kan örneklerinde biyokimyasal parametreler ölçülmüş; Maksilla örneklerinde ise rt-qPCR, histolojik ve immünohistokimyasal değerlendirmeler yapılmıştır. Bulgular: Kontrol grununda VEGF Hscore, kan damar sayısı ve osteosit sayısında diğer gruplara göre azalmıştır. Sildenafil grubunda diğer gruplara göre anlamlı olarak TNFα, IL-1, IL17 ve IL-23 azalma görülmüştür. Bifosfonata bağlı azalan VEGF, RANK mRNA ekspresyonları rolipram ve sildenafil gruplarında artmış olup TRAP ve TNFα ise kontrol grubuna göre anlamlı olarak azalmıştır. Sonuç: Çalışma bulguları rolipram ve sildenafilin bifosfonata bağlı kötüleşen değerleri iyileştirdiğini göstermektedir. Gelecek çalışmalarda rolipram ve sildenafilin bifosfonat üzerine etki mekanizmasının tamamen aydınlatılması ve güvenilirliğinin kanıtlanması ile bifosfonat hastalarında cerrahi işlem öncesi ve sonrası kullanımı yararlı olabilir. Anahtar Kelimeler: Osteonekroz, Mronj, Sildenafil, Rolipram,Bifosfonat

BifosfonatlarFarelerFosfodiesteraz+5
Yunus Baş
Afyonkarahisar Health Sciences University
2023
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Gömülü mandibular üçüncü molar diş çekiminden sonra enjekte edilebilir trombositten zengin fibrin (e-TZF) uygulamasının yara iyileşmesi ve operasyon sonrası komplikasyonlar üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda; trombosit konsantrasyonlarının revaskülarizasyon ve yara iyileşmesi üzerine olan olumlu etkileri göz önünde bulundurarak, Enjekte Edilebilir Trombositten Zengin Fibrin (i-PRF)'in mandibular gömülü üçüncü molar diş çekimi sonrası hastalarda görülebilecek ağrı, şişlik, alveolar osteitis, trismus, yumuşak doku iyileşmesi, analjezik ilaç kullanımı gibi postoperatif komplikasyonlar ve hastaların yaşam kalitesi üzerine etkisinin değerledirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya incelemeler sonucunda 18 ile 31 yaş aralığında, pozisyonları Winter sınıflamasına göre mezioanguler, Pell & Gregory sınıflamasına göre sınıf II, pozisyon B olan toplam 60 hasta dahil edilmiştir. Dahil edilen bu hastalar kapalı zarf randomizasyon yöntemiyle her bir grupta 20 hasta olmak üzere aşağıdaki şekilde 3 gruba rastgele ayrılmıştır. Rutin cerrahi protokolünün ardından i-PRF grubunda standart gömülü diş cerrahisine ilave olarak lokal i-PRF uygulanmıştır. i-PRF&Spongostan grubunda standart gömülü diş cerrahi bölgesine spongostana emdirilmiş i-PRF lokal olarak birlikte uygulanmıştr. Kontrol grubunda ise gömülü dişlerinin standart olarak çekilmesi sonrasında herhangi bir trombosit konsantresi uygulanmamıştır. Hastanın postoperatif ağrı, ödem, trismus, ikinci molar dişin distal periodontal cebi, alveolar osteitis, yumuşak doku iyileşmesi ve yaşam kalitesindeki değişim takiplerde değerlendirilmiştir. Bulgular: Postoperatif bulgular değerlendirildiğinde, i-PRF&SPNG grubunun postoperatif 12. saat ve 24. saat ağrı düzeyinin diğer iki gruba göre daha fazla olduğu, 5. günde ise i-PRF grubunun i-PRF&SPNG grubuna göre ağrı düzeyinin daha az olduğu görülmüştür. Ayrıca i-PRF&SPNG grubunda 2. günde kullanılan analjezik miktarının i-PRF grubuna göre daha fazla olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Postoperatif ödem ve trismus karşılaştırıldığında gruplar arasında istatiksel anlamda bir fark olmadığı görülmüştür. İkinci molar dişin distal periodontal cebi ve yaşam kalitesi ölçekleri değerlendirildiğinde gruplar arasında anlamlı bir fark izlenmemiştir. Yaptığımız çalışmada sadece bir hastada alveolar osteitis görülmüştür. Kontrol grubunda izlenmesine rağmen istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Yumuşak doku iyileşmesi açısından değerlendirdiğimizde i-PRF grubunun kontrol grubuna göre 7. ve 21. günlerde anlamlı derecede başarılı olduğu sonucuna varılmıştır (p<0.05). Sonuç: Çalışmanın sonuçlarına göre, i-PRF'in yumuşak doku iyileşmesine olumlu katkı sağladığı belirlenmiştir. Ancak, spongostanın postoperatif ağrıya olumsuz etkisi gözlemlenmiştir. Konuyla ilgili daha kapsamlı sonuçlara ulaşmak için geniş hasta gruplarında daha fazla çalışma yapılması gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: i-PRF, Mandibular üçüncü molar, Postoperatif komplikasyon, Spongostan

Mahmud Selim Perçin
Afyonkarahisar Health Sciences University
2024
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Redüksiyonsuz disk deplasmanı olan hastalarda artrosentez sonrası farklı dozlarda hiyalüronik asit uygulamasının değerlendirilmesi: Randomize klinik çalışma

Amaç: Çalışmamızda, redüksiyonsuz disk deplasmanlı hastalarda artrosentez sonrası farklı dozlarda hiyalüronik asit uygulamasının klinik olarak etkinliğini karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Prospektif randomize klinik çalışma olarak tasarlanan çalışmamıza dahil edilme kriterlerine uyan 18 yaşından büyük, Wilkes sınıflamasında evre 3 ve evre 4 olan ve redüksiyonsuz disk deplasmanı tanısı konan toplam 36 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastalar operasyondan önce randomize olarak ayrılarak artrosentez sonrası farklı dozlarda hyalüronik asit içeren Grup 1(Ostenil®, TRB Chemedica SA, Vouvry, Switzerland) ve Grup 2(OSTENIL® PLUS, TRB Chemedica SA, Vouvry, Switzerland) enjeksiyonları ile tedavi edildi. Hastaların TMD Ağrı Anketi, Yaygın Anksiyete Bozukluğu Testi-7, Kronik Derecelendirilmiş Ağrı Skalası Sürüm 2.0, Fonseca Anamnestik Anketi, Çene Fonksiyonel Sınırlama Ölçeği, SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği, maksimum ağız açıklığı miktarları, kontralateral hareket miktarları, Visual Analog Skala (VAS) ağrı skorları, temporomandibular eklem sesleri ve çiğneme kasları palpasyon bulguları tedavi öncesi, tedavi sonrası 1. ay ve 3. ay sonuçları ile karşılaştırıldı. Bulgular: Her iki grupta da işlem sonrasında maksimum ağız açıklığı ve kontralateral hareketlerde artış, ağrı ve TME seslerinde azalma gözlendi. Artrosentez sonrası farklı dozlarda hiyalüronik asit ile tedavi edilen grupların semptomların iyileştirilmesi açısından karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı üstünlük gözlenmedi. Sonuç: Redüksiyonsuz disk deplasmanının tedavisinde, artrosentez ile birlikte uygulanan hiyalüronik asit uygulamasının hastaların ağrısını azaltmada ve maksimum ağız açıklığını arttırmada başarılı olduğu görüldü. Ancak artrosentez sonrası farklı dozlarda hiyalüronik asit uygulaması ile tedavi edilen grupların semptomların iyileştirilmesi sonucu istatistiksel olarak değerlendirildiğinde anlamlı üstünlük gözlenmediği sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: TME, maksimum ağız açıklığı, artrosentez, hiyalüronik asit, VAS

Onur Şahar
Afyonkarahisar Health Sciences University
2024
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Mandibular üçüncü molar cerrahisi sonrası masseter kası ve pterygomandibular boşluğa enjekte edilen deksametazonun postoperatif; ağrı, ödem ve trismus üzerine etkilerinin karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı, mandibular üçüncü molar cerrahisi sonrası masseter kası ve pterygomandibular boşluğa enjekte edilen deksametazonun postoperatif; ağrı, ödem, trismus ve yaşam kalitesi üzerine etkilerini karşılaştırmalı olarak değerlendirmektir. Materyal ve Metod: Bu klinik çalışma birbirini takip eden 2 seansta çift taraflı gömülü mandibular üçüncü molar dişlerinin çekimi yapılan 18-25 yaş arası 20 hastayı kapsamaktadır. Hastaların mandibulalarında bulunan simetrik, çift taraflı, kemik retansiyonlu (meziyoangular) üçüncü molar dişleri rastgele iki gruba ayrılıp; grup 1 (n = 20)' e cerrahi işlem sonrası masseter kasına 8 mg IM deksametazon enjeksiyonu, Grup 2 (n = 20)'ye ise cerrahi işlem sonrası pterygomandibular boşluğa 8 mg IM deksametazon enjeksiyonu yapıldı. Postoperatif ağrı VAS skalası kullanılarak postoperatif 6. saat, 12. saat, 24. saat, 2. ve 7. günlerde kaydedildi. Ödem; tragus- lateral kantus, tragus- komissura lobiorum, tragus- yumuşak doku pogonion, tragus- gonion ve gonion- lateral kantus uzunlukları kullanılarak, trismus ise maksimum ağız açıklığında alt ve üst sağ santral kesici dişlerin meziyal köşeleri arasındaki mesafe ölçülerek belirlendi. Tükrük kortizolü; hastalardan cerrahi işlemlerden hemen önce ve postoperatif 2. ve 7. günlerde tükürük örnekleri alınıp, ELİSA kitleri vasıtasıyla ölçüm yapılarak değerlendirildi. Cerrahi işlem sonrası ağız sağlığıyla ilgili yaşam kalitesinin ve hasta memnuniyetinin değerlendirilmesi; operasyondan hemen önce ve postoperatif 2. ve 7. günlerde ağız sağlığı etki profili (OHIP-14) formu kullanılarak yapıldı. Bulgular: Deksametazonun masseter kasına uygulanmasının; ödemin 0.- 2. Günü* ve 0.- 7. Günü# farklarında ve trismusun bütün gün# farklarında pterygomandibular boşluğa uygulanmasına göre daha iyi sonuçlar verdiği ve bu farkın istatistiksel olarak da anlamlı olduğu görüldü (p<0,001*, p=0,006#). Sonuç: Gömülü alt üçüncü molar cerrahisi sonrası masseter kasına uygulanan 8 mg deksametazonun, pterygomandibular boşluğa uygulanmasına kıyasla; sistemik olarak benzer kortizol düzeyleri bulunsa da lokal etkilerinin farklı olması sebebiyle, özellikle ödemi ve trismusu azaltmada daha etkili olduğu izlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Deksametazon, üçüncü molar cerrahisi, mandibula, ödem, trismus, uygulama yolları.

Muhammet Yasin Pektaş
Afyonkarahisar Health Sciences University
2024
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Binaural ritim ve izokronik tonların mandibular gömülü yirmi yaş diş çekimi sırasında kaygı üzerine etkisi

Giriş ve Amaç: Dental işlemler, özellikle mandibular gömülü üçüncü molar diş çekimleri, hastalarda yüksek düzeyde anksiyeteye yol açabilmektedir ve bu durum hasta iş birliğini olumsuz etkileyebilen önemli bir sorundur. Son yıllarda geleneksel müzik terapisine alternatif olarak dikkat çeken akustik nörostimülasyon teknikleri, beyin dalgası senkronizasyonu (BWE) yoluyla anksiyeteyi azaltma potansiyeline sahiptir. Bu çalışma, işitsel uyarım tekniklerinin yaygın formlarından olan binaural ritimler (BB) ve izokronik tonların (IT), gömülü mandibular üçüncü molar dişi çekimi sırasında dental anksiyete üzerindeki etkilerini hem subjektif anket skorları hem de objektif fizyolojik göstergeler aracılığıyla karşılaştırmalı olarak incelemeyi amaçlamaktadır. Materyal ve Metot: Bu randomize kontrollü çalışmaya, mandibular gömülü üçüncü molar diş çekimi planlanan 90 hasta dâhil edildi. Katılımcılar rastgele olarak üç gruba ayrıldı: Binaural ritim (BB) grubu, izokronik ton (IT) grubu ve kontrol grubu. BB ve IT gruplarındaki hastalara standart gömülü diş çekimi operasyonu esnasında kulaklıkla ilgili sesler dinletildi, kontrol grubuna herhangi bir ses dinletilmedi. Anksiyete düzeyleri, işlem öncesi ve sonrası olmak üzere; Modifiye Dental Anksiyete Ölçeği (MDAS), Dental Korku Ölçeği (DFS), Durumluk Kaygı Envanteri (STAI-S) ve Görsel Analog Skala (VAS-anksiyete) ile değerlendirildi. Fizyolojik parametreler (nabız, solunum hızı, sistolik ve diyastolik kan basıncı, oksijen satürasyonu), operasyonun sekiz farklı aşamasında kaydedildi. Bulgular: BB ve IT gruplarında, işlem öncesindeki 5 dakikalık dinleti süresi ve işlem sonrası aşamalarında solunum hızı ile nabızda istatistiksel olarak anlamlı düşüşler, kontrol grubunda ise anestezi-çekim aşaması arası yükseliş gözlendi. BB grubunda insizyon aşamasında sistolik kan basıncı, IT grubunda ise anestezi esnasında solunum hızı diğer gruplara göre daha düşük bulundu (p<0.05). Anksiyete değerlendirmesinde BB ve IT gruplarında DFS skorları post-operatif dönemde anlamlı şekilde azaldı (p<0.05). STAI-S, MDAS ve VAS-anksiyete skorlarında tüm gruplarda azalma görülse de gruplar arası anlamlı fark görülmedi (p>0.05). Post-operatif memnuniyet anketinde katılımcıların %78,3'ü aynı işitsel uyarımı yeniden tercih edeceğini belirtti. Sonuç: Bu çalışmanın bulguları, BB ve IT'nin işitsel uyarım teknikleri olarak mandibular gömülü yirmi yaş dişi cerrahisi sırasında dental anksiyeteyi azaltmada etkili olabileceğini ortaya koymuştur. Bu yöntemler, klinik diş hekimliği uygulamalarında farmakolojik olmayan destekleyici müdahaleler olarak kullanılabilecek yenilikçi yaklaşımlardır. Gelecekteki çalışmalarda elektroensefalografi (EEG) gibi objektif belirteçlerle nörofizyolojik mekanizmalar araştırılmalı ve uygulama parametrelerine ilişkin standart protokoller geliştirmeye odaklanılmalıdır.

Oğulcan Akkurt
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Redüksiyonsuz disk deplasmanı bulunan hastalarda artrosentez sonrası TZP (trombositten zengin plazma) ve E-TZF (enjekte edilebilen trombositten zengin fibrin) uygulamalarının değerlendirilmesi: randomize klinik çalışma

Amaç: Çalışmamızda, TME(Temporomandibular Eklem)'sinde redüksiyonsuz disk deplasmanı bulunan hastalarda artrosentez ve artrosentez sonrası E-TZF ve TZP enjeksiyonlarının klinik olarak etkinliğini karşılaştırılması amaçlanmaktadır Gereç ve Yöntem: Prospektif randomize klinik çalışma olarak tasarlanan çalışmamıza dahil edilme kriterlerine uyan 18 yaşından büyük, DC/TMD Karar Ağacı kriterlerine göre redüksiyonsuz disk deplasmanı tanısı almış toplam 48 hasta dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen hastalar operasyondan önce randomize edilerek; Grup 1 artrosentez, Grup 2 artrosentez sonrası E-TZF (enjekte edilebilen trombositten zengin fibrin) ve Grup 3 artrosentez sonrası TZP (trombositten zengin plazma) enjeksiyonları ile tedavi edildi. Hastaların, maksimum ağız açıklığı miktarları, ipsilateral/kontralateral hareket miktarları, Visual Analog Skala (VAS) ağrı skorları ve SF-12 bulguları tedavi öncesi, tedavi sonrası 1. ay, 3. ay ve 6.ay sonuçları ile karşılaştırıldı. Bulgular: Her üç grupta da işlem sonrasında maksimum ağız açıklığı, ipsilateral/kontralateral hareketlerde artış, ağrıda ve eklem seslerinde azalma gözlendi ancak artrosentez ve artrosentez sonrası farklı tipte otolog kan ürünleri ile tedavi edilen grupların semptomların iyileştirilmesi açısından karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı üstünlük gözlenmedi. Sonuç: Redüksiyonsuz disk deplasmanının tedavisinde, artrosentez ve artrosentez ile birlikte uygulanan E-TZF ve TZP uygulamalarının hastaların maksimum ağız açıklığını arttırmada ve ağrısını azaltmada başarılı olduğu görüldü. Ancak bu üç farklı uygulama türü arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmediği sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Artrosentez, Enjekte Edilebilen Trombositten Zengin Fibrin, Maksimum Ağız Açıklığı, TME, Trombositten Zengin Plazma, VAS

Sinan Bilici
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Bilgisayar destekli lokal anestezinin ve konvansiyonel lokal anestezinin gömülü mandibular üçüncü molar diş cerrahisi sırasında ağrı, anksiyete ve hemodinamik değişiklikler üzerine etkisinin karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Çalışmanın amacı zorlu işlemlerinden biri olan mandibular gömülü üçüncü molar cerrahisinde bilgisayar destekli lokal anestezi sistemi (BDLAS) ile konvansiyonel lokal anestezinin (KLA) ağrıyı ve anksiyete düzeylerini fizyolojik yanıtlarla birlikte karşılaştırmalı ve çok boyutlu olarak ele almasıdır. Materyal ve Metot: Bu prospektif, splith-mouth, randomize kontrollü klinik çalışmada 40 hasta BDLAS ve KLA gruplarına atandı. Anksiyete düzeyleri, anestezi öncesi ve operasyon sonrasında Görsel Analog Skala (VAS), Durum-Özellik Kaygı Envanteri (STAI-S ve STAI-T), Modifiye Dental Anksiyete Ölçeği (MDAS), Dental Korku Ölçeği (DFS) kullanılarak değerlendirildi. Ek olarak, çalışma gruplarındaki hastalar bir memnuniyet anketi doldurdu. Fizyolojik parametreler (Solunum Hızı, Nabız Hızı, Sistolik ve Diyastolik Kan Basıncı, Oksijen Satürasyonu) sekiz aşamada kaydedildi. Bulgular: Her iki grubun arasında işlem öncesi anksiyete puanlarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmazken (p>0,05), işlem sonrası tüm ölçeklerde KLA grubunda BDLAS grubuna göre anlamlı derecede daha yüksek görüldü (p<0,05). KLA grubunda işlem öncesi ve sonrası tüm anksiyete puanlarında anlamlı derecede daha yüksek görülürken (p=0.000), BDLAS grubunda bu artış sınırlı kalıp istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmedi (p>0,05). Tüm hemodinamik parametrelerde farklı aşamalarda gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar görüldü (p<0,05). Her iki grupta da solunum sayısı, nabız ve sistolik kan basıncı ölçümlerinde grup içi karşılaştırmalarda operasyon sonrasına göre anlamlı farklılıklar görüldü (p<0,05). Sonuç: Bu çalışmanın bulguları, üçüncü molar cerrahisi öncesi uygulanan BDLAS'ın ağrıyı ve kaygıyı sınırlandırmada etkili olabileceğini, hemodinamik değişikliklerin daha sınırlı kalabileceğini ve konforlu bir cerrahi işlem için ilk adım olduğunu düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Bilgisayar destekli lokal anestezi; üçüncü molar cerrahisi; ağrı; anksiyete; hemodinamik değişiklikler.

İsmail Çalışkan
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kemik iyileşmesinde trombositten zengin plazmanın (platelet rich plasma-PRP) etkisinin deneysel olarak değerlendirilmesi

ÖZETKemik İyileşmesinde Trombositten Zengin Plazmanın (Platelet Rıch Plasma-PRP)Etkisinin Deneysel Olarak DeğerlendirilmesiÇalışmada, kemik iyileşmesi üzerine PRP'nın etkisi deneysel olarak değerlendirilmiştir. Budeneysel çalışmaya 12 adet beyaz Yeni Zelanda tavşanı dahil edilmiştir. PRP, Curasan PRPsistem (Curasan, Klenostheim, Germany) ile hazırlanmıştır.Her bir tavşanın sol tibiaları üzerinde 4 adet 3,3 mm. çapında standart kemikdefektleri oluşturulmuştur. Defektler yalın PRP; yalın ß-TCP; PRP ve ß-TCP kombine olarakgreftlenmişlerdir. Geri kalan defekt kontrol amaçlı boş bırakılmıştır. 12 beyaz Yeni Zelandatavşanları sakrifiye edilme zamanlarına göre 3 gruba ayrılmışlardır. 14., 30. ve 60. günlerdetavşanlar sakrifiye edilmişlerdir. Tibialar histolojik değerlendirme için çıkarılmıştır.Yeni oluşan kemiğin kalitesi ve PRP'nın etkisi histolojik metodlarla değerlendirilmiştir.Sonuçlar 14. günde belirgin fark göstermemiştir. 30. günde, yalın ß-TCP ve PRP+ß-TCPgrubunun her ikisinde de sonuçlar artış göstermiştir. PRP+ß-TCP grubu, yalın ß-TCPgrubundan daha iyi bulunmuştur. Yalın PRP ile doldurulan defektler ve kontrol grubuarasında kemik oluşumunda belirgin fark izlenememiştir. 60. günde PRP, ß-TCP ile birlikteuygulandığında kemik oluşumunun daha etkili olduğu görülmüştür. PRP+ß-TCP grubundakemik oluşumu belirgin olarak diğer gruplardan fazladır.Histolojik çalışma, PRP'nın sentetik kemik materyeli - ß-TCP ile kullanıldığı zamankemik oluşumunun daha fazla olduğunu göstermiştir. Tavşan tibia modelinde, kemikiyileşmesinde PRP'nin olumlu etkisi vardır.Anahtar Sözcükler: Büyüme faktörleri, kemik greftleri, kemik iyileşmesi, trikalsiyum fosfat,trombositten zengin plazma.

Meliha Kaya Yıldız
Akdeniz University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2006
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Mandibulada dentoalveolar cerrahi sonrası gelişen parestezide kas içi uygulanan transkutanöz elektriksel sinir stimülasyonunun (TENS) etkinliğinin değerlendirilmesi

Giriş: Mandibulada yapılan dentoalveolar cerrahiler sonrasında parestezi gelişebilmektedir. Bu çalışmanın amacı; mandibulada yapılan dentoalveoler cerrahilerin bir komplikasyonu olan parestezide kas içi uygulanan transkutanöz elektriksel sinir stimülasyonunun etkinliğinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza dentoalveolar cerrahi sonrası parestezi gelişmiş ve yaklaşık 1 aylık spontan iyileşme süreci sonrası parestezisi devam eden 33 hasta dahil edildi. Öncelikle hastaların cerrahi verileri kayıt altına alındı. Hastalara 5 hafta süreyle haftada bir gün intramüsküler transkutanöz elektriksel sinir stimülasyonu uygulandı. Parestezinin etkilediği topografik alan hasta onamı alındıktan sonra ve haftada bir olarak uygulanan duyu muayenesi ile takip edildi ve değişim milimetre kare cinsinden kaydedildi. Paresteziye bağlı gelişen sensoriyal etkilenimin ve intramüsküler transkutanöz elektriksel sinir stimülasyonu uygulamasının motor işlevde herhangi bir değişime sebep olup olmadığı ağız açıklığı ölçülerek değerlendirildi. Transkutanöz elektriksel sinir stimülasyonunu uygulamasının çiğneme kaslarında lokalize ağrıya etkisi hasta odaklı ağrı var ya da yok sorusu ile değerlendirildi. Verilerin analizi SPSS 25.0 paket programı ve R 4.1.1 istatistiksel yazılım ile gerçekleştirildi. Bulgular: Hastaların parestezi alanında ve tecrübe ettikleri çiğneme kaslarında lokalize olan ağrıda anlamlı azalma görüldü (p<0,05). Ayrıca hastaların ağız açıklıklarında anlamlı artış gözlendi (p<0,05). Sonuç: Çalışmamız intramüsküler transkutanöz elektriksel sinir stimülasyonu uygulamasının dentoalveolar cerrahi sonrası gelişebilen parestezinin tedavisinde etkin bir uygulama olduğunu gösterse de bu alanda yapılan çalışma sayısının az olduğu göz önünde bulundurulduğunda daha fazla çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır.

Periferik sinir sistemi hastalıklarıTranskütanöz elektriksel sinir stimülasyonuTrigeminal sinir+1
Okan Duran
Bolu Abant Izzet Baysal University
2023
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Gömülü maksiller kaninlerin anatomik pozisyonları ile nazal septum deviasyonu arasındaki ilişkilerin değerlendirilmesi

Amaç: Maksiller kaninler, üçüncü molar dişlerden sonra gömülülüğü en sık görülen dişlerdir. Maksilladaki anatomik pozisyonu sebebiyle gömülü maksiller kaninler nazal kavite ile yakın ilişkide bulunabilirler. Bu çalışmanın amacı, konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) görüntüleri kullanılarak gömülü maksiller kaninlerin anatomik pozisyonları ile nazal septum deviasyonu (NSD) arasındaki ilişkilerin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya gömülü kanin dişi bulunan ve bulunmayan 120 hasta dahil edilmiştir. Hastaların KIBT görüntüleri üzerinden, gömülü kanin pozisyonu, angulasyonu ve nazal kaviteye olan mesafesi; NSD açısı ölçülmüştür. Elde edilen veriler istatiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Erkeklerde, kadınlara oranla sol tarafta kanin angulasyon derecesi değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmuştur (p=0,036). Gömülü kanin pozisyonuna göre sağ ve sol tarafta NSD dereceleri değerleri istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermemiştir (p>0,050). Sonuç: Maksiller gömülü kaninlerin anatomik pozisyonları ile NSD arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Erkeklerde gömülü kanin angulasyon derecesi kadınlara göre daha yüksektir. Özellikle erkeklerde sol tarafta gömülü maksiller kaninlerdeki angulasyon derecesinde anlamlı farklılık saptanmıştır.

Diş-gömülüKonik ışınlı bilgisayarlı tomografiKöpek dişleri+1
Batuhan Kapaklı
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Koronoid proses hiperplazisine bağlı temporomandibular hipomobiliteye sahip hastaların konik ışınlı bilgisayarlı tomografi ile morfometrik değerlendirilmesi

Mandibular hipomobilite, çene hareketlerinin bazı sebepler ile kısıtlı olma durumudur. Mandibular hipomobilitenin birçok nedeni bulunmaktadır ve bu nedenlerden biri nadir görülen koronoid proses hiperplazisidir (KPH). Bu tez çalışmasının amacı, KPH tanısı almış hastaların koronoid proseslerinin (KP) diğer anatomik yapılar ile ilişkisini değerlendirip mandibular hipomobiliteyi ne derecede ve nasıl etkilediği incelemektir. KPH tanısı almış hastaların, KP anatomi farklılığını ve yapılacak ölçümleri sağlıklı bireyler ile karşılaştırmaktır. Çalışmaya bilateral KPH sebebiyle mandibular hipomobilite tanısını almış 10 hasta ve karşılaştırma yapılabilmesi için 30 sağlıklı bireyin Konik Işınlı Bilgisayarlı Tomografi (KIBT) görüntüleri aksiyel, koronal, sagittal yönde incelendi. KIBT kesitlerinde, kondil uzunluğu (H1), KP uzunluğu (H2), zigomatik ark üzerinde kalan KP uzunluğu (H3), ramus uzunluğu (H4), KP ve zigomatik ark arası yatay mesafe (D), KP ile mandibular düzlem (MD) açısı ölçüldü. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Çalışma grubunda taraflara göre (sağ-sol) koronoid proses ile mandibular düzlem (Cr-MD) açısının ortalama değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p=0,031). Çalışma grubu ile kontrol grubu arasında H2, H2/H1, H3, H3/H2, H2/H4, D mesafesi değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmiştir (p<0,001). Ayrıca gruplar arasında KP ile MD açı değerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğu belirlenmiştir (p=0,003). Çalışmamız, KP uzunluğuna ek olarak H2/H1 oranı, KP ile MD açısı, D mesafesi, H3 gibi değerlerin de ağız açıklığı kısıtlılığını etkileyen faktörler olduğunu göstermiştir. Bu araştırmanın sonuçlarını desteklemek için daha fazla örneklem içeren yeni araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Konik ışınlı bilgisayarlı tomografiTemporomandibular eklemTemporomandibular eklem hastalıkları
Şeyda Kurt Akgül
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Koronoid proses hiperplazisine bağlı mandibular hipomobilitesi olan hastalarda koronoidektomi sonrası ağız açıklığının değerlendirilmesi

Giriş: Koronoid prosesin uzamasının etiyopatogenezi henüz açıklığa kavuşmamıştır ve henüz bu aşırı büyümeyi açıklayan hiçbir mekanizma bulunamamıştır. Koronoid proses hiperplazisi, koronoid prosesin zigomatik arka çarpmasıyla ağız açıklığının sınırlanmasına neden olur. Bu çalışmanın amacı, koronoid proses hiperplazisi tanılı hastalardan teşhis ve planlama için alınan konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) görüntüleri kullanılarak koronoid prosesin maksimum ağız açıklığına olan etkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Bilateral koronoid hiperplazisi olan, yaşları 18-60 arasında değişen 10 hasta'nın KIBT görüntüleri her üç kesitte incelenip, operasyon sonrası ölçülen maksimum ağız açıklığı miktarlarına etkisi retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Operasyon öncesi ve sonrası maksimum ağız açıklığının ortalama değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık elde edilmiştir (p<0,001). Postoperative dönemde her ay için oluşturulan anatomik modelde ağız açıklığı değerleri ile nicel parametreler arasında istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edilmiştir. Sonuç: Maksimum ağız açıklığının postoperatif dönemde zamanla arttığı ve hastaların ideal ağız açıklığı miktarına ulaşana kadar geçen zamanda anatomik farklılıkların direkt etkisinin olmadığı görülmüştür.

Konik ışınlı bilgisayarlı tomografiTemporomandibular eklemTemporomandibular eklem hastalıkları
Zeynep Türkmen
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Bruksizm hastalarında kuru iğneleme ve intramuskuler elektriksel stimülasyon yöntemlerinin masseter kas üzerine etkilerinin ultrasonografi ile değerlendirilmesi

Bu tez çalışmasının amacı bruksizmli bireylerde tedavi amacıyla uyguladığımız intramuskuler elektriksel stimülasyon (IMES) ve kuru iğneleme (DN) yöntemlerinin etkinliklerini ultrasonografi yardımıyla değerlendirmektir. Çalışmamıza bruksizme sahip 30 hasta ve bruksizm gibi kas eklem rahatsızlıklarından herhangi biri bulunmayan 98 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Bruksizme sahip 30 birey rastgele 2 gruba ayrılmıştır. Gruplardan birine intramuskuler elektriksel stimülasyon diğerine ise kuru iğneleme tedavisi uygulanmıştır. Elde edilen sonuçlar kendi aralarında ve sağlıklı grupla karşılaştırılmıştır. Çalışmamızın hasta grubunda kadın popülasyon ağırlıktaydı. Hasta bireylerin yaş ortalaması IMES grubunda 28,73±10,833 yıl iken DN grubunda 32,33±9,839 yıl olarak bulunmuştur. Her iki tedavi yönteminde de kas kalınlığı değerlendirildiğinde özellikle sağ masseter kas aktifken yapılan masseter kası ölçümlerinde 2. ve 5. seansta kas kalınlığının anlamlı şekilde kontrol grubundan daha düşük ortalamaya sahip olduğu görülmüştür (p˂0.001). Fraktal boyut değerlendirildiğinde ise bruksizmli bireylerde fraktal boyutun daha yüksek olduğu ve tedavi sonrasında fraktal boyutun düştüğü görülmüştür. Ayrıca hastalardan her seans başında ölçülen VAS skoru değeri her iki tedavi grubunda da seanslar arttıkça düşüş göstermiştir (p˂0.001). Kasın internal yapısını inceleyen kas ekojenitesi ölçümlerinde ise tedavi öncesinde ve sonrasında değişim meydana gelmiştir. İntramuskuler elektriksel stimülasyon ve kuru iğneleme yöntemleri bruksizm tedavisinde güvenilir, komplikasyon olasılığı az ve etkili tedavi yöntemleridir. Özellikle bruksizm tedavisinde kullanımı ile ilgili bir veri bulunmayan IMES tedavisinin bruksizm semptomlarını hafifletmede oldukça etkili olduğu görülmüştür.

Uyku bruksizmiÇiğneme kasları
Merve Yar
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
00
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Sinüs tabanı yükseltme operasyonu ile eş zamanlı implant uygulanan hastalarda greftli ve greftsiz tekniğin implantın stabilitesine etkisi

Amaç: Bu çalışmanın amacı sinüs pnömatizasyonuna bağlı kemik rezorpsiyonu görülen atrofik posterior maksillada sinüs taban yükseltme cerrahisi ile aynı seans yerleştirilen implant stabilite değerlerinde farklı rezidüel kemik yüksekliklerinin ve greft kullanımının etkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntemer: Ağustos 2022 ve Ağustos 2023 yılları arasında cerrahi işlem uygulanan hastalar geriye dönük olarak incelendi.48 implant yerleştirilen 32 hasta ve 40 sinüs değerlendirildi. Radyolojik ve klinik muayeneler yapıldı. İmplant stabiliteleri Rezonans Frekans Analizi (RFA) kullanılarak ölçüldü. Hastalar kemik yükseklikleri ve greft kullanımına göre gruplara ayrıldı. 1. Grup 1 < X ≤ 2 mm kemik yüksekliği ve greft kullanılmayan, 2. Grup 2

Şeyma Güçlü Ünlü
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
10
Diş Hekimliği UzmanlıkAçık ErişimTR

Lokal olarak uygulanan alendronatın implant stabilitesine etkisinin rezonans frekans analiziyle değerlendirilmesi

Giriş: Diş kayıplarının ardından implant tedavisi uygulaması artarak devam etmektedir. İmplant etrafındaki kemik rezorpsiyonları sorun teşkil etmektedir. Bu çalışmada amaç alendronat sodyum trihidratın lokal uygulanmasının kemik rezorpsiyonuna ve implant stabilitesine etkilerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya mandibulada total dişsizlik olan 12 kişi dahil edilmiştir. Mandibulaya iki implantla desteklenen overdenture protez planlanmıştır. Çalışma her grupta 12 implant olacak şekilde randomize ve bölünmüş ağız olarak tasarlanmıştır. Hastanın kontrol tarafı serum fizyolojikle yıkanıp implant yerleştirilip flep kapatıldıktan sonra diğer implant soketi 1 ml hacimde 2,5 mg/ml Alendronat Sodyum Trihidrat içeren solüsyon ile yıkanmış, implant yerleştirilmiş ve flep kapatılmıştır. İmplant stabilitesi rezonans frekans analiziyle intraoperatif olarak, 10. günde, 4, 6, 8 ve 12. haftalarda ölçülmüştür. Postoperatif ağrı VAS skalası ile 1., 3. ve 7. günlerde değerlendirilmiştir, Postoperatif dönemde ödem ve ülserasyon açısından değerlendirilmiştir. Bulgular: Gruplara göre farklı zamanlarda ölçülen ISQ değerleri istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermemiştir (p>0,050). Test grubunda; farklı zamanlarda ölçülen ISQ ortanca değerleri istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermiştir (p=0,024). Sonuç: Gruplar arasında istatistiksel olarak fark olmasa da alendronat sodyum trihidratın lokal uygulanmasının osseointegrasyon sürecinde olumlu etki gösterebileceği kanısına varılmıştır.

Dental implantlar
Güzide Büşra Şenel
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
00