Baskent University
Discipline

Anatomy

Baskent University

251

Archived Theses

7

DOIs Assigned

3%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Master'sOpen AccessTR

Siyatik sinirin farklı hasar modellerinde melatonin uygulamasının sinir rejenerasyonu üzerine etkisinin ultrastrüktürel ve biyokimyasal incelenmesi

Sinir ezisi, kesisi ve greftleme gibi pek çok yaralanma modelleri üzerinde melatoninin nöroprotektif etkileri çalışılmıştır. Ancak, melatoninin 50 mg/kg/gün dozunda hem sinir ezisi hemde sinir kesisi rejenarasyonu üzerine olan korucu etkisini değerlendirip karşılaştıran araştırmalar literatürde azdır. Çalışmamızda, siyatik sinirde kesi ve ezi hasarı sonrası, rejenerasyonu arttırma potansiyeli olan melatoninin etkisinin araştırılması ve melatoninin dejenerasyon görülen alanlarda olumlu etkisinin olacağı hipotezinin test edilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda, 90 tane Rattus norvegicus dişi Wistar sıçan kullanılmış ve denekler altı gruba ayrılmıştır. (Grup 1: Kontrol, Grup 2: Sham, Grup 3: Kesi, Grup 4: Kesi + melatonin , Grup 5: Ezi, Grup 6: Ezi + melatonin ). Birinci postoperatif günden itibaren altı hafta boyunca saat 16:00-17:00 arasında günde bir kez melatonin, 50 mg/kg/gün dozunda intraperitoneal olarak enjekte edilmiştir. Siyatik sinir rejenerasyonu, yürüme pattern analizi, pinch, elektrofizyolojik testler, ışık ve elektron mikroskopi analizleri yapılmış ve melatoninin olası antioksidan etkisi biyokimyasal testlerle değerlendirilmiştir. Preoperatif dönemde yürüme patern analizi sonucunda elde edilen siyatik fonksiyon indeksi (SFI) değerlerinde deney grupları ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0.05). 3. ve 4. postoperatif haftada, grup 3 ve 4, grup 5 ve 6 arasında anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.05). Pinch test sonucunda kontrol ve sham gruplarında geri çekme refleksine tam yanıt (Grade 3) alınmıştır. Grup 4 ve 6'da geri çekme refleksine tam yanıt (Grade 3) 3. haftada alınmıştır. Aynı haftada bu reflekse tam yanıt grup 5'de grup 6'ya kıyasla çok daha düşük sayıdaki denekte alınmıştır. Buna karşın, grup 3'de bulunan deneklerin hiçbirinden tam bir geriçekme yanıtı (Grade 3) alınmamıştır. Elektron mikroskopik değerlendirme sonucunda grup 4 ve 6'da, grup 3 ve 5'e kıyasla daha az oranda fagositik aktivite gösteren hücre infiltrasyonu ve yeni oluşmaya başlamış ince myelin kılıflara sahip çok sayıda myelinli sinir lifi tespit edilmiştir. Elektrofizyolojik analiz sonucunda sham grubu ile karşılaştırıldığında grup 3 ve 5'in tüm somatosensoriyel uyarılmış potansiyel (SEP) bileşenlerinin (P1, N1, P2, N2) latenslerinde istatistiksel olarak anlamlı artış olduğu saptanmıştır (p<0.001). Grup 4 ve 6'nın tüm SEP bileşenlerinin latensleri karşılaştırıldığında latenslerin, grup 3 ve 5'e göre anlamlı düzeyde kısaldığı tespit edilmiştir. İki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farkın oluştuğu saptanmıştır (p<0.001). Biyokimyasal analiz sonucunda, melatonin tedavisi uygulanan kesi ve ezi gruplarının doku Süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (GPx) enzimlerinin değerleri, kesi ve ezi gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı derecede (p<0.001) artarken, doku tiyobarbitürik asit reaktif ürünlerinin (TBARS) değerleri ise azalmıştır.

MelatoninSinir dejenerasyonuSinir ezilmesi+3
Yasemin Kaya
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

Normal genital siklusta ve gonadotropin releasing hormon blokajında visfatin lokalizayonu

Yağ dokusunun enerji depolama fonksiyonunun yanısıra otokrin, endokrin ve parakrin etki gösteren adipokinleri salgılama görevide bulunmaktadır. Obezite, insülin direnci, diabet ve kardiovasküler hastalıklardaki varlıkları bilinen adipokinlerin adipoz doku, ovaryum fonksiyonu ve döllenme arasındaki potansiyel mekanizmalarda da rol oynadıkları düşünülmektedir. Bu çalışmada adipokin ailesinin en yeni üyelerinden biri olan Visfatin'in genital siklus fazlarında ovaryumdaki lokalizasyonunu ortaya koymak amaçlandı. Ayrıca folikülogenez GnRH antagonisti olan Cetrorelix ile bloke edilerek, Visfatin ve hipotalamus-hipofiz-ovaryum axisi arasındaki ilişki araştırıldı.Bu çalışmada yetişkin, Rattus norvegicus türü 40 adet dişi sıçan kullanıldı. Her bir grupta 8 denek olacak şekilde 5 grup oluşturuldu. Proöstrus, östrus, metöstrus ve diöstrus grupları vaginal smir metodu ile tayin edildi. Vaginal smir takipleri yapılan ratlardan preöstrus fazındaki 8 deneğe, GnRH antagonisti olan Cetrotide her bir rat için 100 ?g/?l olacak şekilde intraperitoneal olarak enjekte edildi. Deneklerin ovaryum, karaciğer ve kas örnekleri alınıp immüno histokimyasal yöntemlerle incelendi.Işık mikroskobik düzeyde immünohistokimyasal yöntemlerle pozitif boyanan Visfatin proteinin boyanma yoğunluğu yarı-kantitatif olarak değerlendirildiğinde, en şiddetli boyanma proöstrus grubu ovaryum foliküllerinde gözlemlendi. İmmünboyanmalar oosit sitoplazmaları, granüloza hücreleri, teka hücreleri, yüzey epiteli, luteal hücrelerde tespit edildi. H-Score analizi sonuçlarına göre yoğun immünboyanmadan zayıf immünboyanmaya doğru bir sıralama yapıldığında proöstrus, östrus, metöstrus, diöstrus ve Cetrorelix sıralaması ortaya çıktı. Çalışmada ayrıca ovaryum arterlerinin tunica media tabakasındaki düz kas liflerinde Visfatinin pozitif reaksiyon gösterdiği gözlemlendi. Çizgili kas ve karaciğer dokularında yoğun Visfatin immünreaksiyonu belirlendi.Sonuç olarak, Visfatin ekspresyonu rat ovaryum dokusunda siklusa bağlı değişim göstermektedir. GnRH bloke foliküllerde visfatin ekspresyonun düştüğü görülmektedir. Çizgili kas, düz kas ve karaciğer dokularında Visfatin immünreaksiyonu pozitiftir. Visfatin'in ovaryum fonksiyonlarında rol aldığını ve hipotalamus-hipofiz-ovaryum aksisinin blokajı sonucu hormonal azalmaya bağlı olarak azaldığını düşünmekteyiz.

AdipokinlerCetrorelixOver+2
Ramazan Yavuz Arıcan
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

Y tüpü ile yapılan hypoglossal-fasiyal anastomoz sonrası manuel stimulasyonun fonksiyonel iyileşme üzerine etkisi

Cerrahi gerektiren periferik sinir yaralanmalarının onarımı sonrası fonksiyonelsonuçlar genellikle yetersizdir. Çalışmamızda direk koaptasyon veya Y tüpyardımıyla yapılan HFA (HFA koaptasyon veya HFA-Y-tüp) ardından uygulananmanuel stimulasyonun (MS, haftada 5 gün 5'er dakika) aksonal yol bulma, kasreinnervasyonu ve vibrissal hareketlerin kalitesi üzerine etkisini araştırdık.Çalışmamızda doksan altı inbred dişi sıçan kullanıldı. Y tüpü (izogenik abdominalaorta) yardımıyla yapılan HFA'da n. hypoglossus'un proksimal ucu Y tüpün uzunbacağına, n. facialis'in buccal ve zygomatic dalları da tüpün kısa bacaklarınaentübüle edildi. HFA Y-tüpün ve ardından uygulanan MS'nin vibrissal motorperformans, collateral aksonal dallanmanın derecesi ve nöro-musküler kavşağıninnervasyon paterni üzerine etkileri HFA-koaptasyon (direk dikim) metoduyladördüncü ayın sonunda karşılaştırıldı.HFA-Y-tüp ile onarım metodu HFA-koaptasyonla karşılaştırıldığında, HFA-Ytüpünkollateral dallanmayı istatistiksel olarak anlamlı şekilde azalttığı belirlendi(%21'den %11'ya). Ancak nöro-musküler kavşakta poli-innervasyonuazaltamadığı ve fonksiyonel iyileşmeyi sağlayamadığı gözlemlendi. MS'ninardından HFA-koaptasyon grubunda motor son plak poliinnervasyon oranındaazalma %(24'den %17'ye) ve motor fonksiyonlarda (amplitüt: 22º'den 28º'e,açısal hızlanma: 5.180'den 11.158'e) iyileşme görülürken, HFA-Y-tüp grubundaherhangi bir değişiklik gözlenmedi.Çalışmamız sonucunda HFA-Y-tüp metoduyla yapılan onarım sonrasında aksonalyol bulmada bir artış gözlendi. Bu artış lezyon alanındaki kollateral aksonaldallanmanın azalmasıyla sağlandı. Ancak bu artışa eşlik eden fonksiyonel biriyileşme gözlenmedi. HFA-Y-tüp cerrahisi sonrası manuel stimulasyonuygulanmasının ardından da fonksiyonel bir iyileşme görülmemesi Y tüpünvibrisseal kasların poli-inervasyon paterninde iyileştirici bir etkiye sahipolmamasıyla ilişkilendirilebilir. İleriki çalışmalar morfolojik düzelmeyle birliktefonksiyonel iyileşmeye de katkı sağlayacak yeni cerrahi metotlar ve tedavilerüzerine yoğunlaşmalıdır.

AnastomozAnatomiFasiyal paralizi+5
Umut Özsoy
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

L-NAME ile hipertansiyon oluşturulmuş sıçanlarda kalp ve böbrek dokusundaki apelin ekspresyonu

Hipertansiyon, sistemik arteriyel kan basıncının kalıcı olarak yüksek değerlerde seyretmesi ile kendini gösteren ve ciddi komplikasyonlara yol açan önemli bir sağlık problemidir. Hipertansiyon koroner kalp hastalıklarına, kalp yetmezliğine, böbrek hasarına, serebrovasküler hastalıklara zemin hazırlamaktadır. Etik kaygılar nedeniyle insanlarda hipertansiyonun mekanizmasını, yan etkilerini ve tedavisini ortaya koyan çok detaylı çalışmalar yapılamamaktadır. Bu sebeple hipertansiyon mekanizmasıyla ilgili organa ait spesifik çalışmalar deney hayvanlarında yapılmaktadır. Hipertansiyonun zarar vermiş olduğu en önemli organlardan olan kalp ve böbrek dokusu çalışmamızın spesifik organlarını oluşturmuştur. Deneysel çalışmamızda toplam 35 adet (hipertansif grubu: 20, kontrol grubu: 15) Rattus norvegicus Wistar albino türü sıçan kullanılmıştır. Hipertansiyon modelimizi elde etmek amacıyla deney hayvanlarımıza içme suyu ile birlikte altı hafta boyunca L-NAME verildi. Altı hafta sonunda deneysel işlemler sonlandırıldı. Hipertansif ve kontrol grubuna ait kalp ve böbrek dokuları elde edildi. İmmünohistokimyasal ve Western Blot protokolleri ile apelin ve apelin reseptörünün (APJ) ekspresyonu gösterildi. Hipertansif gruba ait kalplerin atriumlarında geniş boşluklar, septum interventrikülarede ve miyokardiyum dokusunda parçalanmalar ayrıca koroner arter çapında da artış gözlemlenmiştir. Genel olarak hipertansif gruba ait böbrek dokularının korteks renalisindeki yapılarda daralma, medulla renalisindeki yapılarda ise genişlemeler görülmüştür. Sonuç olarak hipertansif olgularda kalp dokusundaki Apelin ve APJ reseptörünün ekspresyonunda artış, böbrek dokusundaki Apelin ve APJ reseptörünün ekspresyonunda ise azalma saptanmıştır. Bulgularımızın hipertansif ve apelin ile ilgili yapılacak deneysel veya klinik çalışmalara katkı sağlayabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Hipertansiyon, L-NAME, apelin, kalp, böbrek

ApelinArjininBöbrek+3
Rahime Şekerci
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Fizik tedavi rehabilitasyon ve fizik tedavi rehabilitasyonla beraber eklem içi ozon tedavisi yapılmış omuz eklemi periartritli hastalarda ağrı ve eklem hareketlerinin karşılaştırılması

Toplumda sık karşılaşılan bir sağlık sorunu olan omuz ağrısı, bel ve boyun ağrılarından sonra üçüncü sırada yer almaktadır. Adheziv kapsülitte, ağrı ve ağrıyla birlikte ilerleyici olarak omuz hareketleri kısıtlanmaya başlar. Tedavisinde, basit analjezikler, antienflamatuvar ilaçlar, subakromiyal ve intraartiküler enjeksiyonlar, fizik tedavi modaliteleri analjezik amaçlı kullanılırlar. Standart konservatif tedavi yaklaşımı içinde egzersizler tedavinin en önemli bölümünü oluşturur. Omuz periartriti tedavisinde intraartiküler kortikosteroid enjeksiyonu en yaygın kullanılan tedaviler arasındadır. Yalnız iki kortikosteroid enjeksiyonunun arası en az 4-6 hafta olması, aynı ekleme eğer ilk enjeksiyondan fayda görmemişse tekrarlanamaması ve kortikosteroidlerin lokal uygulanmasında görülebilecek sistemik yan etkilerinden dolayı yeni bir tedavi şekli olarak görülen ve hiç bir yan etkisi olmadığı iddia edilen eklem içi ozon enjeksiyonu gündeme gelmiştir. Çalışmamız 37 olgu üzerinde yapılmıştır. Grup 1 (n=14), Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzman Doktoru tarafından omuz periartriti tanısı konmuş, fizik tedavi ve rehabilitasyon programına uygun görülmüş ve ek olarak omuz eklemine 10 cc ozon enjeksiyonu yapılmış hastaları kapsamaktadır. Grup 2 (n=16) ise Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzman Doktoru tarafından omuz periartriti tanısı konmuş, fizik tedavi ve rehabilitasyon programına uygun görülmüş hastaları kapsamaktadır. Bu olgulardan 7 tanesi ön çalışma vakası olarak kabul edildi ve çalışmaya dahil edilmedi. Çalışmada, her iki gruba 15 seans klasik fizik tedavi ve rehabilitasyon programı uygulandı. Olgulara, tedavi öncesi, tedavi sonrası ve tedavi bittikten 1 ay sonra olacak şekilde 3 kez değerlendirme yapıldı. Ağrı şiddeti, normal eklem hareket açıklığı, kas kuvveti, omuzun fonksiyonel değerlendirmesi, psikolojik durum ve günlük yaşam aktivitesi değerlendirmeleri yapıldı. Olguların istirahat ve aktivite sırasında ağrı şiddetleri, omuz fleksiyon, abduksiyon, internal ve eksternal rotasyon, dirsek fleksiyon değerleri, m. deltoideus, m. supraspinatus, m. infraspinatus ve m. biceps brachii kas testi değerleri, Shoulder Pain and Disability Index (SPADI) skorları, Beck Depresyon Envanteri (BDE) skorları, Short Form-36 (SF-36) anketinin tüm parametrelerinin değerlendirmesinde tedavi öncesi, tedavi sonrası ve tedavi bittikten 1 ay sonrasındaki değerler gruplar arasında karşılaştırıldığında anlamlı fark bulunamadı (p?0.05). Sonuçlarımıza göre iyi düzenlenmiş ve denetimli egzersiz içeren fizik tedavi ve rehabilitasyon programı omuz periartriti tedavisinde tek başına etkilidir. Fizik tedavi ve rehabilitasyon programına ek olarak uygulanmış intraartiküler ozon enjeksiyonunun çalışmamızda anlamlı katkısı saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: Omuz Periartrit, İntraartiküler Ozon, Enjeksiyon

EnjeksiyonlarFizik tedaviOmuz+4
Sema Ünal
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Siyatik sinir kesisini takiben ıntraperitoneal yöntemle uygulanan ozon'un sinir rejenerasyonu üzerine etkisi:Ultrastrüktürel, biyokimyasal elektromiyografik ve fonksiyonel analizi

ÖZET Periferik sinir yaralanma modelleri üzerinde ozon'un antioksidan ve nöroprotektif etkileri çalışılmıştır. Ancak, ozon'un 35-40 ug/ml 5 cc intraperitonal olarak sinir kesisi üzerine olan koruyucu etkisini değerlendirip karşılaştıran araştırmalar literatürde azdır. Çalışmamızın amacı; ratlarda deneysel olarak oluşturulan periferik sinir kesisi modelinde ozonun iyileştirici etkilerini belirleyerek sinir kesisine bağlı morbiditeyi en aza indirmek ve klinik çalışmalara yön vermektir. Sunulan çalışmada, deneysel siyatik sinir kesisi , ozon uygulamasının etkilerinin, footprint analizi, elektron mikroskopi, elektrofizyoloji ve biyokimyasal yöntemlerle araştırılması amaçlandı. Yıllar içerisinde yapılan çalışmalar ozon'un (O3) medikal kullanımını gündeme getirmiştir. Çalışmamızda 100 adet yetişkin, erkek, ağırlıkları 400-450gr arasında değişen Rattus norvegicus. Wistar albino rat kullanıldı. 100 adet Wistar cinsi sıçan 4 gruba ayrıldı., Kontrol grubu (n=20), hiçbir işlem yapılmadı, Sham grubu (n=20), ameliyat stresi yaratıldı. Grup 1'de (n=30) sinir kesilip dikildi, hiçbir tedavi uygulanmadı. Grup 2'de (n=30), sinir kesip dikimini takiben 35-40 ug/ml 5 cc ozon intraperitoneal olarak 2 ay süre ile uygulandı. Sinir rejenerasyonunu değerlendirmek için deney öncesi ve sonrası her bir grubun EMG (elektromiyografi) ölçümü yapıldı ve postoperasyon 1.gün ve 2., 4., 6. ve 8. haftalarda SFİ (siyatik fonksiyonel indeks) ve WRL (ayak geri çekme refleksleri) ölçüldü. Motor fonksiyon testi sonucunda grup 2 de postoperasyon 2.hafta=-80±5,19 ve postoperasyon 4.hafta=-37± 6.11 ve duyusal fonksiyon testi postoperasyon 2. hafta p=0.035, p<0.05. SFI değerlerinde 1.grup ile karşılaştırıldığında 2.grupta p<0.05 istatiksel olarak anlamlı farklılık görülmüştür. Elektrofizyolojik analiz sonucunda grup 1 ile karşılaştırıldığında grup 2'nin p min, p max, p-p, std.dev. değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı artış olduğu saptanmıştır (p<0.001). Elektron mikroskopik değerlendirme sonucunda grup 2 de, grup 1'e kıyasla daha fazla oranda schwann hücresi ve sitoplazmik organel tespit edilmiştir. Biyokimyasal analiz sonucunda, ozon tedavisi uygulanan kesi+ozon grubunda plazma SOD (Süperoksit dismutaz),CAT (katalaz),GPx (glutatyon peroksidaz) enzimlerinin değerleri, kesi grubuna göre istatiksel olarak anlamlı derecede (p<0.001) artmıştır. Tekrarlayan ozon uygulamaları sonucunda antioksidan sistem uyarılarak oksidatif strese karşı direnç gelişir. Ratlarda deneysel olarak oluşturulan periferik sinir kesisinde ozon'un sinir rejenerasyonunu artırdığı biyokimyasal, ultrasütrüktürel, elektrofizyolojik ve fonksiyonel yöntemlerle tespit edildi. Sonuç olarak kesi tarzı sinir hasarında ozon uygulanan grupta daha hızlı ve kaliteli bir rejenerasyon elde edildi. Anahtar Kelimeler: İntraperitoneal, Ozon, Ozonterapi

ElektromiyografiOzonSinir dokusu+5
Eren Öğüt
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Farede siyatik sinir hasarı sonrası aquaporin-1 ekspresyon düzeyinin ölçülmesi

Aquaporin 1 (AQP1)'in merkezi sinir sistemindeki yeri ve homeostasisteki önemi pekçok çalışmada gösterilmiştir. Buna karşın periferik sinir sistemindeki rolü az sayıda çalışmaya konu olmuştur. Çalışmamızda siyatik sinirin sık görülen hasar çeşitlerinden biri olan kesi hasarında, sinirin proksimal, lezyon alanı ve sinirin distal bölümünde hasarın 2., 24. ve 48. saatlerinde AQP1'in lokalizasyonunun ve yoğunluğunun tespit edilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda, Mus musculus türü 30 Balb/C fare kullanılmıştır. Denekler, kontrol, sham, kesi olmak üzere üç gruba ayrılmıştır. Kesi grubu 2. postoperatif saat, 24. postoperatif saat, 48. postoperatif saat olmak üzere üç alt gruba ayrılmıştır. Bu gruplarda AQP1 ekspresyon düzeyleri kantitatif olarak analiz edilmiştir. Kesi sonrası sinirin proksimalinde, distalinde ve kesi yerinde AQP1 ekspresyonunda hasarın 2., 24. ve 48. saatlerinde bir artış gözlendi. En bariz artış ise lezyon alanında ve 24. postoperatif saatte gözlendi. Lezyon sonrasında proksimal gövdede daha az oranda AQP1 immunreaktivitesi gözlendi. Buna karşın lezyon alanında çok büyük şiddette, sinirin distal gövdesinde ise sinir travmasını özellikle 24. saatte AQP1 ekspresyonunun artış gösterdiği tespit edildi. Bu bulgular doğrultusunda AQP1 immunreaktivite artışı, artan ağrı ve bunun iletiminde gerçekleşen artmış sinaptik aktiviteyle ilgili olabileceği kanısındayız. Anahtar Kelimeler: Siyatik Sinir, Aquaporin 1, Dejenerasyon, Rejenerasyon

AkuaporinlerFarelerSinir dejenerasyonu+4
Deniz Ay
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2014
00
DoctorateOpen AccessTR

Evcil tavşanda (Oryctolagus cuniculus) Arteria renalis'in vasküler dağılımı, insanınki ile karşılaştırılması ve corrosion cast tekniği

- 35 ÖZET Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Bilim Dalında, tavşanlar da Arteria renâlis' in dağılımını incelemek, insanlar ile ilgili literatür bilgilerle karşılaştırmak amacıyla toplam 35 evcil tavşan olgusuna Corro sion Cast tekniği uygulanmıştır. Diseksiyon ve vasküler temizlik sonrası 35 tavşana, değişik polymer grubdan 3 ayrı madde Aorta abdominalis ara cılığı ile renal arterial dağılıma verilerek, 30 olguda arterial kalıp elde edilmiştir. Çalışmamızda aşağıdaki önemli bulgular saptanmıştır: 1- İnsan ve tavşan böbreklerinin anatomik yapıları birbirine çok ben zemektedir. 2- İnsanda sol böbrek, tavşanda sağ böbrek diğerine göre daha üst seviyede (Cranial' de) bulunmaktadır. 3- Total vücut ağırlığına oranla böbrek ağırlıkları, tavşanlarda in sanlara göre daha fazladır. 4- İnsanda sağ Arteria renalis daha alt seviyeden, tavşanda ise sağ Arteria renalis sola göre daha cranialden, Aorta abdominalis 'ten ayrılmak tadır.- 36 - 5- İnsanda olduğu gibi tavşanda da Arteria renalis'ler genel olarak Hilum renale seviyesinde primer dallanma oluşturmakta ve bu dallanma ço ğunlukla 2 'ye ayrılma biçiminde gözlenmektedir. 6- insanda olduğu gibi tavşanda da Arteria renalis'lerön ve arka dallanma sonrası segmentasyon oluşturacak biçimde segmental dallara ay rılmakta, ön daldan apikal, üst, orta; arka daldan apikal, arka, alt seg mental arterler çıkmaktadır. 7- İnsanda olduğu gibi tavşanda da renal arterler terminal arterler olup anastomoz yapmazlar. 8- İnsanda olduğu gibi tavşanda da segmental arterler içindem apikal segment arteri en değişken orijin özelliği göstermekte, bunu alt segment arteri izlemektedir. 9- Tavşanda üst ve orta segmentler doğrudan ön daldan, arka segment ise doğrudan arka daldan beslenmektedir. 10- Kalıp elde ettiğimiz 30 olgudan sadece 2 olguda sol böbreğe ait çift renal arter anomalisi saptanmıştır.. 11- Corrosion Cast tekniğinde kullanılan maddeler (Methylmethacrylate grubu) arasında, teknik ve sonuç bakımından belirgin bir farklılık mev cut olmayıp, uygun koşullarda yapıldığı zaman bu teknik basit ve başarı lıdır. 12- Lümen yapıların gösterilmesinde, normal ve patolojik koşullarda ortaya çıkan bozuklukların değerlendirilmesinde Corrosion Cast tekniğinin halen diğer objektif yöntemler arasındaki önemini koruduğu görülmüştür.

Corrosion cast tekniğiRenal arterTavşanlar
Muzaffer Sindel
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
1988
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

N.Peroneus profundus accessorius`un görülme sıklığı

Sevin Balkan
Akdeniz University
1988
00
Master'sOpen AccessTR

Kobayda medulla spinalis’in üst torakal alt servikal bölgelerinin damar sisteminin incelenmesi

ÖZETMedulla spinalis'in üst torakal-alt servikal bölgelerinde olu abilecekmekanik travmalar veya bası yaratan di er patolojiler ileri nörolojik hasarlarlasonlanmaktadır. Omurili in vasküler yapısı da omurilik yaralanmalarında direktyada indirekt yollardan yaralanma ile ili kili oldu u bilinmektedir. Medullaspinalis'in vasküler beslenmesinin zayıf oldu u alt servikal-üst torakalbölgesinin anatomisinin ortaya konması, bu bölgeye yönelik cerrahiyakla ımlarda vasküler anatominin korunması açısından önem ta ımaktadır.Çalı mamızda kobayda omurilik alt servikal, üst torakal bölgelerininkorozyon kast yöntemi kullanılarak arteriyel da ılımının modelini (kalıbını)olu turmak amaçlanmı tır. Bunun için çalı mamızda 20 adet erkek kobaykullanıldı. Perfüzyon ve fiksasyon i lemlerinden sonra damar sistemine kastmaddesi verildi. Kast maddesinin polimerizasyonundan sonra maserasyoni lemi gerçekle tirildi. Maserasyondan sonra elde etti imiz korozyon kastkalıplarını stereomikrosrop ile incelenip foto raflandı.Sonuç olarak kobayda medulla spinalis'in üst torakal-alt servikalbölgelerinin damar yapısının farklılıklarla beraber insandaki yapılara benzerlikgösterdi ini bulduk. Çalı mamızda kobayda medulla spinalis'in a. spinalisanterior, a. spinalis posterior, a. spinalis anterolateralis, a. spinalisposterolateralis ve a. vertebralis tarafından beslendi ini tespit ettik. Medullaspinalis'in alt servikal ve üst torakal bölgesinin arteriyel beslenmesinin medullaspinalis'in di er bölgelerine göre daha zayıf oldu unu gördük. Bu zayıfbeslenmenin kobayda a. spinalis anterior, a. spinalis posterior, a. spinalisanterolateralis ve a. spinalis posterolateralis arasındaki anastomatik dallartarafından kompanse edilebilece ini dü ünüyoruz. Elde etti imiz sonuçlarınileriki çalı malar için ara tırıcılara bir kaynak olaca ını ve fikir verece ini,ayrıca üst torakal-alt servikal bölgeye yönelik cerrahi müdahalelere ı ıktutaca ı kanısındayız.Anahtar kelimeler: medulla spinalis, damar sistemi, kobay, korozyonkast, kollateral dola ım, stereomikroskop.

Bahadır Murat Demirel
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2005
00
Master'sOpen AccessTR

Tavşan femur'unun morfometrik ve biyomekanik özellikleri üzerine ovariektominin etkisi

ÖZETTAVŞAN FEMUR'UNUN MORFOMETRİK VE BİYOMEKANİKÖZELLİKLERİ ÜZERİNE OVARİEKTOMİNİN ETKİSİÖnemli halk sağlığı sorunlarından birisi olan osteoporozun tanı ve tedavisinde ilerlemebüyük oranda uygun hayvan modellerinin kullanılmasıyla sağlanmıştır. Günümüzdekullanılan birçok hayvan modeli çalışma sonuçları insanlardaki verilerle uyuşmakla birlikteosteoporozu tek başına taklit edebilen bir hayvan modeli yoktur. Çeşitli ortopedikçalışmalarda en fazla kullanılan hayvanlardan biri olan tavşanda postmenopozal osteoporozile ilgili çalışmaların çok yetersiz olduğu dikkati çekmektedir. Bu çalışmada altı aylık yaştanitibaren 10 aylık döneme kadar normal ve ovariektomi uygulanmış tavşan femur'larınınkemik yoğunluğu, biyomekanik ve morfometrik özellikleri açısından faklılıkların ortayakonulması amaçlanmıştır. Çalışmada altı aylık 24 adet Yeni Zelanda ırkı dişi tavşankullanıldı. Çalışma başında hayvanların karaciğer ve böbrek fonksiyonlarına ilişkin kananalizleri yapıldı. Daha sonra 12 adet hayvanda ovariektomi uygulanırken, 12 adet hayvandada yalancı operasyon ile karın boşluğu açılıp tekrar kapatıldı. Operasyonları takiben ikinci vedördüncü aylarda DEXA cihazı (Ge Lunar DPX) ile kemik yoğunluğu belirlendikten sonraher gruptan altı adet hayvanda femurlar çıkartıldı. Çevresindeki dokular tamamen temizlenenfemur'lar serum fizyolojik solusyunu ile ıslanmış gazlı bezlere sarılarak -25oC de saklandı.Daha sonra kumpas ile dış morfometrik veriler, bilgisayarlı tomografi (GE Hi Speed) ile eldeedilen kesit görüntülerinden AUTOCAD programı ile kesit kalınlıkları, kesit alanları ölçüldüve atalet momenti değerleri hesaplandı. Sonra bu kemiklerden DEXA ölçümü ile direkttkemik yoğunluğu ölçümü tekrar yapıldı. Trabeküler kemiğin biyomekanik özelliklerini ortayakoymak için condylus femoris'lerden parçalar kesilerek ?indentasyon testi?, kortikal kemiğinbiyomekanik özelliklerini ortaya koymak için corpus femoris'te ?üç nokta eğme testi?uygulandı. Çalışmanın sonucunda 6 aylık Yeni Zelanda tavşanlarında ovariektomiuygulandıktan iki ay sonra osteporotik değişikliklerin başladığı ve dört ay sonra iseosteporozun geliştiği dansitometrik, morfometrik ve biyomekanik yöntemlerle ortayakonularak, osteoporozla ilgili deneysel çalışma yapacak araştırmacılar için tavşana ilişkindeğerler sunulmuştur.

Figen Sevil
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2006
00
Master'sOpen AccessTR

Atlarda genel vücut yapısının morfometrik yöntemlerle incelenmesi

Bu tez çalışmasında Arap ve İngiliz atlarının vücut yapılarının morfometrik yöntemle ortaya konulması; bu ırklar arasındaki konformasyon farklılıklarının detaylı olarak saptanması amaçlanmıştır. Bu amaçla 50 adet Arap ve 50 adet İngiliz atının standart duruşta toplam 100 adet fotoğrafı çekilmiştir. Çekilen fotoğraflar bilgisayar ortamında ölçeklendirilmiş ve atların vücut yapılarına ait açı ve uzunluk ölçümleri alınmıştır. Alınan ölçümler kullanılarak aynı ırk içerisinde dişi ve erkekler arasındaki farklılıklar ile bu Arap ve İngiliz ırkı arasındaki farklılıklar incelenmiştir. Arap ve İngiliz atlarının vücut yapıları arasında; bazı uzunluk ölçümleri, baş bölgesi açıları, ön bilek açıları ve arka bacak ile ilgili açısal değerlerde istatistiksel açıdan önemli farklılıklar saptanmıştır. Bu çalışmayla elde edilen sonuçların seleksiyon süresince uygun vücut yapısı gösteren atların seçiminde faydalı olacağı ve bunun yanında, Arap ve İngiliz at ırklarının safkanlarının belirlenmesinde bilirkişilere yardımı olabileceği düşünülmektedir.

İsmail Gökçe Yıldırım
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Humerus'un morfometrik ölçümleri ve torsiyon açısının cinsler arası karşılaştırmalı olarak incelenmesi

Amaç: Bu çalışma ile humerus üzerinde farklı bölgelerinden 22 morfometrik ölçüm yaprak, humerus'un morfolojik özelliklerini ayrıntılı olarak tanımlamayı, torsiyon açısının değerlerinin; kuru kemikler üzerinde yapacağımız ölçümlerle ve sağlıklı gönüllülerde MRG yöntemiyle hesaplanmasını ve cinsiyete bağlı farklılıkların saptanmasını amaçladık. Yöntem: Araştırma, 104 adet (52 kadın, 52 erkek) sol tarafa ait kuru erişkin humerusu ve 36 sağlıklı gönüllü üzerinde yapıldı. Humerus'lar üzerinde; proksimalde sekiz, gövdede üç, distal uçta 11, olmak üzere toplam 22 ölçüm yapıldı. Ölçümler için milimetrik kaliper ve esnemeyen mezura kulanıldı. Humerus'un uzunluk ölçümü için, boy ölçüm tahtası, torsiyon açısı ölçümü için özel olarak tasarlanan ölçüm aracı kullanıldı. Humerus'un torsiyon açısının MRG yöntemiyle hesaplanması için, 36 sağlıklı erişkin ( 20-68 yaşları arasında 18 erkek, 18 kadın) çalışmaya dahil edildi. HTA aksiyal MRG görüntülerinden hesaplandı. Elde edilen veriler SPSS (14,0 version) programına yüklenerek analiz edildi. Verilerin tümüne Kolmogorov Smirnov normal dağılıma uygunluk testi uygulandı. Cinsiyet farkı, normal dağılan değişkenler için student's t-test ile normal dağılmayan değişkenler için Mann-Whitney U testi ile de-ğerlendirildi. Ayrıca Fisher's Linear Discriminant Analizi yardımıyla cinsiyetler arasında en iyi ayrımı veren metrik değerler bulundu. MRG sonuçlarının cinsler ve yaş grupları arasındaki farklılıkları, students t- test ile değerlendirildi. Bulgular: Normal dağılmayan değişkenler için MannWhitney U testi kullanılarak cinsiyet ayrımı yapıldığında; HMU, HBVÇ, CBÇ, SİTU, SİTD, TDÇ, MİNGÇ, MAKGÇ, CHG, CHU, FCD, THU, HBTÇ ölçümlerinde cinsler arasında istatistiki olarak arasında anlamlı bir fark bulundu. (p< 0,05) FRD değeri açısından anlamlı bir fark yoktu. Normal dağılan değiş-kenler için student's t-test ile cinsiyet ayrımı yapıldığında EG, FOG,FOD, FCG, FRG, FCG, SİTG, HTA değerleri açısından anlamlı bir fark bulunurken (p<0,05) THG değeri açısından anlamlı bir fark yoktu. Humerus'tan alınan her ölçü tek değişken olarak kabul edilerek 'Fisher linear diskriminant fonksiyon testi' uygulandığında, en güvenilir değişkenlerin %89,4'lük ayırma oranı ile HBTÇ, TDÇ, Min GÇ olduğu görüldü. Değişkenlerin tümüne birden diskriminant testi uygulandığında kadınların % 100'ü erkeklerin %98,1'i tüm grubun %99'u doğru olarak sınıflandı. Sağlıklı 36 erişkin ( 20-68 yaşları arasında 18 erkek, 18 kadın) üzerinde yapılan, MRG yöntemiyle hesaplanan HTA, kadınlarda ortalama18,1°±12,6 (-4 ila 36°), erkeklerde ortalama 19,6±12,7 (2° ila 41°) bulundu. Sağlıklı gönüllülerin tümünde HTA'nın ortalama değeri 18,9º ± 12,5 ( -4 ila 41° ) bulundu. Sonuçların Student's t-testine göre değer-lendirilmesinde, cinsiyetler ve yaş grupları arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Sonuçlar: Çalışmamız kesitsel bir çalışma olduğundan türk toplumunun tamamını temsil et-memektedir. Bu konuda ilk yapılan çalışma olması nedeniyle, humerus kullanılarak yapılacak olan cins tayini çalışmalarına kaynak olacağı kanaatindeyiz. Sağlıklı gönüllülerden elde etti-ğimiz sonuçlarımız, açının MRG yöntemiyle başarıyla ölçülebileceğini göstermiştir. Sonuçla-rımızın protez tasarımı ve omuz eklemi protez replasmanı açısından referans olarak kullanı-labileceğini düşünüyoruz. Ayrıca, rekürren anterior dislokasyon sendromu gibi omuz eklemini ilgilendiren patolojilerin, kronik omuz ağrısı çeken hastaların, üst ekstremite sporcularının değerlendirilmesinde faydalı olabileceği kanaatindeyiz.

AnatomiCinsel kimlikCinsiyet tayini+4
Ayfer Metin Tellioğlu
Adnan Menderes University
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

İngiliz atlarında bacak konformasyonuna ait bazı parametreler ve bunların yaşa bağlı değişimi

Günümüzde at yarışı endüstrisinde kullanılan en yaygın ırk İngiliz atıdır. Bu endüstrinin temel öğesi olan atların ayak ve bacak sakatlıkları sektör için en önemli sorun durumundadır. Atlarda bacak konformasyon kusurları sakatlıkların en önemli hazırlayıcıları ve nedenleridir. Tüm bacak sakatlıklarının %46?sı tendo ya da ligament kökenli olup, bu sakatlıklar yarış atlarında %80 düzeyinde tekrarlanabilmektedir. Konformasyon kusurları bir atın yarış hayatının sakatlıklarla bölünmesine ya da çok kısa olmasına neden olabilmektedir. Bunun yanı sıra atın damızlık kullanımı da ortadan kalkabilmektedir. Atın yaşı ile sakatlık riski arasında da önemli bir ilişki vardır. Kas ve iskelet sistemi sakatlıkları iki yaşında en yüksek oranda görülür, en düşük görülme oranı dört yaştır. Genç yaşlarda görülen sakatlıklar genellikle geri dönüşümsüzdür ve atın yarış hayatını tamamen sonlandırabilir. Atlarda normal bacak konformasyonunun değerlendirilebilmesi için morfometrik ölçümlerle elde edilecek objektif anatomik verilere gereksinim vardır. Konformasyon ile yaş arasındaki ilişkinin yani gelişimin değerlendirilebilmesi için de bu verilerin farklı yaş grupları için ayrı ayrı elde edilmesi gerekir. Bu tez çalışmasında altı, oniki, onsekiz, yirmidört, otuzaltı ve kırksekiz aylık İngiliz atlarının eş zamanlı ve üç yönlü fotoğrafları alınmıştır. Bu fotoğraflar üzerinden alınan ölçümler ile bacak konformasyon gelişimleri takip edilerek, referans değerler elde edilmeye çalışılmıştır. Sonuç olarak, bu tez çalışmasında kullanılan farklı yaş gruplarındaki atlarda özellikle sağrı ve cidago yükseklikleri arasında yüksek korelasyon (yaş gruplarında sırasıyla r=0.83, 0.93, 0.90, 0.96, 0.47 ve 0.75; P<0.05) görülmüştür. Ayrıca bacak konformasyon kusurlarına işaret eden sağrının cidagodan yüksek olması yanında bilek, ayak eksen ve tırnak açılarında sakatlıklara yatkınlık sağlayabilecek değerlerin varlığı dikkati çekmiştir.

Anatomi-veteriner hekimlikAtlarBacak+3
İsmail Gökçe Yıldırım
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Yaşlanma ve testosteron'un aorta'daki anjiogenik etkisi

Damarlaşma (anjiogenezis), fizyolojik olarak önceden var olan kan damarlarından yeni damarların gelişmesi olarak tanımlanmaktadır. Doku ve organlarda damarlaşmayı (anjiogenezis) uyaran protein yapısında, anjiogenik faktörler bulunmaktadır. Bu faktörlerin sentezi ve uyarımını sağlayan birçok etken sayılabilir. Testosteron hormonunun anjiogenezise olan etkisiyle ilgili az sayıda ve kısıtlı çapta çalışmaya rastlanılmıştır. Angiogenezisi uyaran ya da artıran etmenlerin yanı sıra bu sürecin yaşa bağlı değişimi de söz konusudur. Yaşın ilerlemesiyle anjiogenezin geciktiği ya da değişikliğe uğradığı tespit edilmiştir. Bu iki farklı etkenin yani yaş ve testosteron hormonunun birlikte angiogenezisi memelilerde nasıl etkilediğine dair hiçbir literatür bilgiye ulaşılamamıştır. Bu projedeki amaç; farelerde testosteron hormonunun yaşa bağlı olarak aorta'daki anjiogenik etkisinin moleküler ve histolojik yöntemlerle belirlenmesidir.Bu amaçla gonadektomi yapılan farelere ve testosteron tedavisi uygulanmış olanların farelerin aorta thoracica'sından alınan örneklerdeintima, media ve adventisya katmanlarının kalınlığı ile damar lümenin iç çapı ölçülmüştür. Alınan doku örneklerinin bir kısmından RT PCR ile anjiogenik faktörlerden vasküler endotelyal büyüme faktörünün (VEGF) ekspresyonu kalitatif ve kantitatif olarak değerlendirilmiştir.Yaşlı erkek hayvanlarda androjenlerin eksikliği aorta thoracica'nın lümen çapında bir genişlemeye neden olduğu gözlenmiştir. Cinsiyet hormonlarındaki bu eksikliğin her iki cinste de VEFG miktarında bir azalmaya neden olduğu belirlenmiştir. Bu hayvanlara dışarıdan testosteron hormonu verilmesiyle dişilerde iç lümen çapında genişleme saptanmıştır. Hormon takviyesiyle VEFG miktarında erkeklerde artış gözlenirken, dişilerde azalma saptanmıştır

Anjiyogenez inhibitörleriAortFareler+5
Mehmet Utkan Ören
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2014
00
DoctorateOpen AccessTR

Tavşanlarda kalbin B-MOD ve M-MOD ekokardiyografik yöntemle morfometrik incelenmesi

Tavşanlarda Kalbin B-Mod ve M-Mod Ekokardiyografik Yöntemle Morfometrik İncelenmesi Bu tez çalışması; tavşanlarda bazı ekokardiyografik parametrelerin yaş cinsiyet ve vücut ağırlığı gözetilerek değerlendirilmesini kapsamaktadır. Çalışma aynı bakım besleme şartlarında üretimi yapılan 25'i erkek, 24'ü dişi toplam 49 sağlıklı Yeni Zelanda Beyaz tavşanı üzerinde, Hayvan Deneyleri Yerel Etik Kurulu'nun izni ile, Antalya Lara Hayvan Hastanesinde gerçekleştirilmiştir. Ekokardiyografik ölçümler öncesi tüm tavşanların fiziksel ve genel klinik muayenesi yapılmıştır. Tavşanların midazolam ile sedasyonu sağlanmıştır. Bütün ekokardiyografik ölçümler DC 6-Vet®, (Mindray, PRC) ultrasonografi cihazında, 8 Mhz mikrokonveks transduser kullanılarak, sağ parasternal kısa eksen görüntüleri üzerinden, B-mod (LAd, AOd, LADd/AOd) ve M-mod (IVSTd, LVIDd, LVPWd, IVSTs, LVIDs, LVPWs, EPSS, % EF, % FS) ölçümler elde edilmiştir. Çalışmada istatistiksel analizler 'SPSS 19.0' programında, yaş grupları arasında farklılık olup olmadığının kontrolü 'tek yönlü varyans analizi' ile, vücut ağırlığı ve yaşın, ekokardiyografik parametreler ile ilişkisi 'Pearson korelasyon' testi ile değerlendirilmiştir. Çalışmada kullanılan ekokardiyografik ölçüm yöntemlerinin geçerlilik ve güvenilirliğinin kontrolü için varyasyon katsayısı hesaplanmıştır. Elde edilen ekokardiyografik parametreler değerlendirildiğinde; cinsiyetin üç aylık tavşanlarda IVSTd değeri dışında ekokardiyografik parametreler üzerine etkisi saptanmamıştır. Kalbin üç, altı, dokuz aylık yaş gruplarında IVSTd, LVIDd, LVPWd, IVSTs, LVIDs, LVPWs, EPSS, LAd, AOd parametrelerinin artmış olması kalbin anatomik olarak büyümesine devam ettiğini göstermektedir. Ancak sol ventrikül yüzde kasılma gücü (% FS) ile LAd/AOd'nin yaş ve ağırlığa bağlı olmadığı saptanmıştır. Bu da kalbin büyümesini devam ettirmesine karşın, kasılma gücünde istatistiksel bir farklılık olmadığı anlamına gelmektedir. Sol ventrikül yüzde fırlatma gücü (% EF)'nin ise, üç aylık tavşanlarda altı ve dokuz aylık tavşanlara göre daha fazla olduğu görülmektedir. Bu durum ekokardiyografik parametrelerin periyodik olarak değerlendirilmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır. Sonuç olarak; ekokardiyografi alanında yapılacak bilimsel çalışmalar ve kardiyolojik muayeneler için referans olarak kullanılabilecek nitelikte ölçüm değerleri elde edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Tavşan, ekokardiyografi, yaş, ağırlık.

Cinsel kimlikEkokardiyografiKalp+3
Ömer Gürkan Dilek
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Deneysel diyabet oluşturulmuş sıçanlarda melatonin uygulamasının duodenum üzerindeki etkisinin morfolojik olarak incelenmesi

Diabetes mellitus hiperglisemi ile karakterize kronik metabolik bir bozukluktur. İnsülin yokluğu veya insülin etkisindeki defektler nedeni ile organizma karbonhidrat, yağ ve proteinlerden yeterince yararlanamaz. Hiperglisemi glikoz toksikasyonu nedeni ile serbest radikallerin oluşum hızının artmasına neden olur dolayısıyla diyabette vücudun tüm doku ve organlarında oksidatif stres meydana gelir. Ayrıca diyabet insülin salınımı açısından önemli olan gastrointestinal sistemde de çeşitli semptomlara neden olmaktadır. Diyabette oksidatif stresin hasarını azaltmak için antioksidanların kullanımının pozitif etkileri gösterilmiştir. Bu güne kadar bilinen en güçlü antioksidan olan melatoninin de diyabette kullanımının gastrointestinal sistem üzerine olumlu etkileri olabilir. Bu çalışmada deneysel diyabet oluşturulan ratlarda melatoninin duodenum üzerindeki morfolojik etkisini araştırmak amaçlandı. Bu amaçla sekiz haftalık yaşta, 32 erkek sıçan, diyabet grubu (D), diyabet melatonin grubu (DM), melatonin grubu (M) ve kontrol grubu (K) olmak üzere dört gruba ayrıldı. D ve DM grubuna tek doz Streptozotosin intraperitoneal olarak verildi ve takip eden üçüncü günde kuyruk venasından alınan kanda glikoz değerleri ölçüldü. Tüm hayvanların kan glikoz değerleri 200 mg/dl üzerinde tespit edildiğinden hepsi çalışmaya dahil edildi. Daha sonra altı hafta süresince her gün DM ve M grubuna intraperitoneal 10 mg/kg melatonin uygulaması yapıldı. Altıncı haftanın sonunda uygun anestezi altında hayvanlara servikal dislokasyon yapılarak karın boşlukları açıldı ve duodenum doku örnekleri toplandı. Doku örnekleri rutin histolojik takipten sonra parafine gömülerek 5 mm'lik kesitler alındı ve hematoksilen – eozin, alsiyan mavisi (AB), periodic acid schiff (PAS) ve alsiyan mavisi – periodic acid schiff boyaları ile boyandı. Histometrik parametreler; villus uzunluğu, villus genişliği, kript derinliği, kript çapı, tunica muscularis kalınlığı, arter ve ven çapları, goblet hücre sayısı, bağırsak dış çapı ve Brunner bezlerinin çapları bilgisayar destekli mikroskop altında, her doku örneği için toplam on kesitte on adet iyi yapıda villus ve brunner bezi seçilerek incelendi. Goblet hücrelerinin salgı karakteristikleri AB - PAS boyalı preparatlarda incelendi. Villuslarda ve kriptalarda PAS reaksiyon şiddeti PAS boyalı preparatlarda, lümende aisidik mukus miktarı AB boyalı preparatlarda değerlendirildi. Veriler IBM SPSS Statistics 21 Version programında analiz edildi. Analiz sonuçlarına göre villus uzunluğu, kripta derinliği, tunica muscularis kalınlığı, ven çapları, goblet hücre sayısı, bağırsak dış çapı ve Brunner bezlerinin çapları, vücut ağırlığı yüzde değişimi, kan glikoz seviyesi, hemoglobin A1c ve lümende asidik mukus miktarı, goblet hücrelerinin salgı karakteristikleri, villuslarda PAS reaksiyon şiddeti ve kriptlerde PAS reaksiyon şiddeti değerleri bakımından gruplar arasında anlamlı farklılık bulundu. Villus genişliği, kripta çapı, arter çapı, parametrelerinde gruplar arasında anlamlı farklılık bulunmadı. Melatoninin diyabetik sıçanlarda duodenum histomorfolojisi üzerine pozitif etkisi bulundu. Anahtar Kelimeler; deneysel diyabet, sıçan, melatonin, duodenum

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-deneyselDuodenum+3
Eda Duygu İpek
Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

Proksimal femurun morfolojik ve morfometrik değerlendirilmesi

Bu çalışmada proksimal femur'un morfolojik ve morfometrik özelliklerinin değerlendirilmesini ve proksimal femur ile ilgili yapılmış morfometrik çalışmalarda ölçülen parametrelerin tanımlarındaki farklılıkları belirlemeyi amaçladık.Çalışmamızda 97 kuru femur kemiği, 10 yetişkin erkek kadavra ve unilateral total kalça artroplastili 148 olgunun ( 105 kadın, 43 erkek ) antero-posterior pelvis grafileri kullanıldı. Kuru femur kemiğinde caput femoris çapı (CFÇ), collum femoris genişliği (CFG), anterior, posterior, superior ve inferior yönde collum femoris uzunluğu (CFUA, CFUP, CFUS ve CFUİ), collum femoris eksen uzunluğu (CFEU), linea intertrochanterica uzunluğu (LİU), inklinasyon açısı (İA), anteversiyonda deklinasyon açısı (DAA), retroversiyonda deklinasyon açısı (DAR) ve Alsberg açısı (AA) ölçüldü. Lineer ölçümlerde 0.1 milimetreye duyarlı mekanik bir kumpas, açısal ölçümlerde 1 dereceye duyarlı 360º dönebilen goniometre kullanıldı. Radyografik ölçümlerde CFUP, CFUS, CFUİ, DAA ve DAR hariç kuru kemikte ölçülen diğer parametreler değerlendirildi. Ölçümler bilgisayar ortamında olguların sağlam tarafında digital ölçüm programı kullanılarak yapıldı. Kadavralarda her iki kalça ekleminde arteria femoralis (AF)'in çapı ve nervus femoralis'e (NF) göre konumu, arteria profunda femoris (APF), arteria circumflexa femoris lateralis (ACFL) ve arteria circumflexa femoris medialis (ACFM)'in orijin yeri, çapı, orijin yönü ve ligamentum inguinale (LI)'nin orta noktasına olan uzaklıkları 0.1 milimetreye duyarlı mekanik bir kumpas kullanılarak ölçüldü.Kuru femur kemiği ölçümlerinde CFÇ, CFG, CFUA, CFUP, CFUS, CFUİ, CFEU, LİU, İA, DAA, DAR ve AA sırasıyla 44.8±4.0 mm, 32.7±4.0 mm, 33.8±6.0 mm, 39.1±6.0 mm, 24.8±5.0 mm, 33.2±5.2 mm, 95.3±8.1 mm, 74.7±6.3 mm, 130.9±3.7º, 14.2±3º, 6±1.8 º, 39.1±5.8º olarak ölçüldü. Radyografik ölçümlerde CFÇ, CFG, CFUA, CFEU, LİU ve İA sırasıyla 48.0±4.0 mm, 35.0±4.0 mm, 31.0±6.0 mm, 99.0±10.0 mm, 81.0±8.0 mm, 130.0±5.2º olarak ölçüldü. Kadavralarda ACFL 7 eklemde AF'ten (% 35) (5 sağ, 2 sol) 13 eklemde APF'ten (% 65) (5 sağ,8 sol); ACFM ise 7 eklemde AF'ten (% 35) (4 sağ, 3 sol) 13 eklemde APF'ten (% 65) (6 sağ, 7 sol) çıkmaktadır. AF, APF, ACFL ve ACFM'nin çapı sırasıyla 8.4±1.7 mm, 5.8±1.3 mm, 4.3±1.1 mm, 3.3±0.7 mm; APF, ACFL ve ACFM'nin LI'ya uzaklığı sırasıyla 40±11.9 mm, 53.7±13.3 mm, 40.1±16.8 mm olarak ölçüldü. ACFL ve ACFM'nin APF orijinine uzaklığı sırasıyla 16.1±9.8 mm ve 11.1±7.9 mm olarak ölçüldü. ACFL ve ACFM'nin ekleme giden dalının ana daldan ayrıldığı mesafede çapı 2.0±0.5 mm olarak ölçüldü.Anahtar kelimeler: Proksimal femur, articulatio coxae, morfometri, morfoloji

Cihan İyem
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2008
00
Master'sOpen AccessTR

Uzaktan eğitim sürecindeki anatomi eğitimi hakkında öğrenci geri bildirimi

Çalışmamızda anatomi eğitiminde uzaktan eğitim sürecinin eğitim sürecine etkisinin ve dersin verimliliği hakkında bu dersi alan öğrenci görüşlerini sorgulayan bir anket çalışmasının yapılmasını ve bu sürecin değerlendirilmesini amaçladık. Araştırmamıza Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik 2.sınıf 50 kişi, Tıp Fakültesi 3. Sınıf 50 kişi ve Afyon Kocatepe Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi 2.sınıf 50 kişi olmak üzere toplamda 150 öğrenci katılmıştır. Öğrencilere 35 soruluk bir anket uygulanmıştır. İstatiksel karşılaştırma için SPSS çapraz tablo, Ki- kare ve regresyon analizleri kullanılmıştır. Anket sonucuna göre; ankete katılan öğrencilerin uzaktan eğitimi, anatomi dersinin öğrenme tekniği açısından uygun buldukları ve uzaktan eğitim ile anatomi dersinin verimli geçtiği görüşlerine ulaşılmıştır. Uzaktan eğitim döneminde yapılan anatomi sınavlarının belirleyici ve adil olduğu ile ilgili de öğrencilerden olumlu geri dönüşler elde edilmiştir. Ancak öğrencilerin kısıtlı imkanlar ve kaynaklar doğrultusunda uzaktan eğitimde anatomi derslerinin takibinde sıkıntı yaşadıkları görüşü de ortaya çıkmaktadır. Anatomi dersini uzaktan eğitim ile almış öğrencilerin katılımlarıyla yapılan bu çalışmanın sonuçlarının, uygulamalı eğitim olan anatomi dersine öğrenci gözüyle bakılmasını sağladığından, uzaktan eğitim uygulamasının verimliliğine ve uygulanabilirliğine farklı bir bakış açısı kazandırılacağı düşünülerek, eğitime olumlu katkıları olabileceği düşüncesindeyiz.

AnatomiAnket formuGeri bildirim+4
Gül Kıray
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Cypermethrin'in rat karaciğer dokusu üzerine etkilerinin morfolojik ve stereolojik olarak incelenmesi

Bir pestisit olan cypermethrin kullanım alanı olarak tip II sentetik piretroid grubundandır. Cypermethrin tarım ve gıda alanında yaygın olarak kullanılmaktadır. Bu çalışmada cypermethrin verilmiş ratların morfolojik ve steorolojik olarak incelemesi yapılmıştır. Bu amaçla 2 grup şeklinde toplam 16 adet rat kullanılmıştır. İlk grup 30 gün boyunca mısırözü yağı verilmiş kontrol grubu, ikinci grup ise 30 gün boyunca cypermethrin verilmiş gruptur. Hayvanların 30 günlük uygulama sonucunda vücut ölçüleri kayıt altına alınmıştır. Karaciğerleri morfolojik ve steorolojik olarak incelenmiştir. İncelemeler sonucunda morfolojik bakımdan rat karaciğerinde üst karın bölgesindeki organların çoğunluğunu kapladığı, diyaframın kıvrımı ile aynı hizada yer aldığı, ligemantum coronarium ile karaciğere bağlandığı ve safra kesesinin bulunmadığı tespit edilmiştir. Cypermethrin verilen grupların karaciğerinde toksik etkisiyle bir miktar artış olduğu ancak istatiksel olarak anlamlı farklılıklar bulunmadığı, canlı vücut ağırlıklarında cypermethrinin etkisinin olmadığı ve hacimleri bakımından istatiksel bir farklılık olmadığı tespit edildi. Anahtar kelimeler: Cypermethrin, Karaciğer, Morfoloji, Rat, Stereoloji

Hayvan deneyleriKaraciğerKaraciğer hastalıkları+5
Uğur Sevinç
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Kadavra tespit ve saklama solüsyonu araştırması

Sağlık bilimlerinde kadavra eğitimi öğrencinin mesleki açıdan gelişimi için oldukça önemlidir. Kadavra yapılacak bedenlerin kimyasallara tabii tutularak mikroplardan arındırılması ve otolizin sonlandırılmasıyla uzun yıllar kullanılması amaçlanır. Günümüzde bu işlem için en yaygın ve en basit uygulanabilir özelliği olan kimyasal formaldehittir. Her ne kadar yaygın olarak kullanılsa da formaldehitin insan ve çevre üzerinde olumsuz etkileri vardır. Bu problemler bilim insanlarını farklı arayışlar içine itmiştir. Sunulan bu çalışmada formaldehit yerine sağlıklı bir şekilde kullanılabilecek hem bir kadavra tespit hem de bir kadavra saklama solüsyonu araştırılmıştır. Literatür taramaları neticesinde boraks, nitrat, nitrit, gliserin, alkol ve kekik yağı karışımından oluşan bir solüsyon bileşimi oluşturulmuştur. Oluşturulan bu solüsyona 7 adet koyun kalbi konulurken, 7 adet koyun kalbi de kadavra saklamada kullanılan %10'luk formaldehit solüsyonunda iki ay süreyle tespit olması ve saklanması için bekletilmiştir. İlk on gün sonunda kalpler solüsyonlardan çıkartılıp mezbahadan getirilen taze kalp dokusuyla karşılaştırılmış, solüsyonda ki kalbin renk kaybının az olduğu formaldehite bırakılan kalbin renk kaybının ise oldukça fazla olduğu göze çarpmıştır. Histolojik incelemelerde de formaldehit tespitiyle arasında görsel olarak farklılık olmadığı dokunun bütün büyütmelerde net bir şekilde incelenebildiği gözlenmiştir. İki ay sonunda ise solüsyonlar incelendiğinde solüsyonda ki mikrobiyel üremenin herhangi bir bozulmaya yol açmayacak derecede düşük kaldığı göze çarpmıştır. Renk değişimleri formaldehitten daha iyi seviyelerde olurken, tekstür profil analizi değerleri taze kalp dokusuna daha yakın bulunmuştur. Histolojik incelemelerde doku her büyütmede tanınabiliyor olsa da x100'lük büyütme de hücre çekirdeklerinin daha az boya aldığı görülmüştür. Sonuç olarak bu solüsyonun kadavra tespit ve saklama solüsyonu olarak kullanılabileceği ancak üzerinde daha fazla araştırma yapılmasına gerek olduğu kanısına varılmıştır.

AnatomiBorFormaldehit+4
Fethi Erbülbül
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Total diz artroplastisi uygulamalarında kemik ve implant arasındaki uyumun artırılmasına yönelik diz eklemini oluşturan kemik yapıların morfolojik ve morfometrik tanımlanması

Total diz artroplastisi, günümüzde pek çok diz eklemi hastalığında temel bir tedavi seçeneği olarak kullanılmaktadır. Yerleştirilen protez komponentlerinin boyutlarının belirlenmesinde cinsiyet, ırk ve coğrafi farklılıklar önemlidir. Bu çalışmanın amacı, diz eklemini oluşturan kemik yapıların morfolojik ve morfometrik özelliklerini tanımlayarak protezle eklem arasındaki uyumun geliştirilmesine, üretim ve uygulama alanlarında katkı sağlamaktır.Çalışmada total diz protezi artroplastisi yapılacak olan 28 kadın hastaya ait 52, 4 erkek hastaya ait 7 olmak üzere toplam 59 dizde morfometrik ölçümler yapıldı. Belirlenen parametreler, ameliyat sırasında femur distal uç, tibia proksimal uç ve patella arka yüzde, manuel metal kumpasla ölçüldü.Parametrelerin ortalama değerleri, femur'da, medial kondil antero-posterior (AP) mesafesi 59.2±5.1 mm, lateral kondil AP mesafesi 60.9±4.7mm, interkondiler AP mesafesi 36.0±5.9 mm, total medio-lateral (ML) genişlik 71.4±5.1 mm ve çentik genişliği 13.3±2.7 mm; tibia'da, plato AP mesafesi 42.8±4.4 mm, plato ML genişliği 74.5±4.1 mm, medial kondil AP mesafesi 47.6±4.8 mm, medial kondil ML genişliği 39.2±3.4 mm, lateral kondil AP mesafesi 37.6±4.4 mm, lateral kondil ML genişliği 35.7±3.1 mm ve rezeksiyondan sonra ölçülen değerler, AP mesafesinde 45.2±3.7 mm, ML genişliğinde 72.8±3.4 mm, medial kondil AP genişliğinde 46.6±4.5 mm, lateral kondil AP mesafesinde 40.7±3.9 mm; patella'da, superior-inferior yüksekliği 35.6±4.1 mm, ML genişliği 43.0±3.8 mm, rezeksiyon sonrası superior-inferior yüksekliği 36.2±3.0 mm ve ML genişliği 41.8±3.7 mm olarak bulundu.Bu sonuçlarla diğer toplumlarda yapılan benzer çalışmaların sonuçları karşılaştırıldığında, çalışma grubuna ait morfometrik değerlerin batı ülkelerindeki değerlerden daha küçük ama uzak doğu ülkelerindeki değerlerden daha büyük oldukları görüldü.Diz eklem yapılarındaki morfometrik farklılıkların bilinmesi, protez üretimi ve cerrahi uygulaması açısından vücuda uyumu artırıcı önemli bir faktördür. Bu nedenle daha geniş populasyonlarda yapılacak morfometrik çalışmaların, protez üretimi ve cerrahi uygulamalarına önemli katkı sağlayacağı kanısındayız.

Diz proteziFemurMorfometri+2
Şahika Pınar Akyer
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2009
00
Master'sOpen AccessTR

Metronidazol'un erken dönem civciv embriyolarında nöral tüp gelişimi üzerine etkisi

Nöral tüp defekti, konjenital kalp hastalıklarından sonra en sık görülen ikinci doğumsal anomali çeşididir. Kesin neden net olarak bilinmemesine rağmen çevresel ve genetik faktörlerin etkisi olduğu görülmüştür. Metronidazol antibiyotik olarak kullanılmasıyla beraber merkezi sinir sistemine ve çevresel sinir sitemine etkisi olan bir ilaçtır. Bu çalışmanın amacı memelilerde ilk ay gelişimiyle benzerlik gösteren civciv embriyo modelinde farklı metronidazol dozlarının nöral tüp gelişimine etkilerini araştırmaktır. Bu çalışmada 60±5 gr. arasında olan 100 adet, beyaz, fertil ve 0 günlük SPF (specificpatogenfree) yumurtalar kullanıldı. Uygun ısı ve nem koşulları sağlanan bu yumurtalar 24 ila 28 saat inkübe edildikten sonra kontrol grubu dahil dört gruba ayrıldı. Metronidazol subblastodermik olarak Hamilton mikro enjektörü yardımıyla farklı dozlarda uygulandı. Tekrar inkübasyona alınan yumurtalar 48. saatin sonunda açıldı, makroskobik ve mikroskobik olarak değerlendirildi. Farklı dozlarda metronidazol enjeksiyonunun nöral tüp gelişimi üzerindeki etkileri araştırıldı ve elde edilen bulgular analiz edildi. Kontrol grubunda 22 embriyo incelenirken, düşük doz, orta doz ve yüksek doz grubunda sırasıyla 24,23,24 embriyo incelendi. Embriyoların morfolojik özellikleri, nöral tüpün açık ya da kapalı olması, baş-kıç uzunlukları, embriyolojik gelişimler ve somit sayıları ışık mikroskobu ve stereo mikroskop altında incelenerek ele alındı. Elde edilen veriler istatistiksel analizlerle tablolar halinde sunuldu. Kontrol grubundaki 18 embriyodan (%72) nöral tüpün kapalı olduğu, 4 embriyodan (%16) nöral tüpün açık olduğu ve 3 embriyoda (%12) gelişim geriliği tespit edildi. Düşük doz metronidazol enjekte edilen grupta, 16 embriyodan (%64) nöral tüpün kapalı olduğu, 8 embriyodan (%32) nöral tüpün açık olduğu ve 1 embriyoda (%4) gelişim geriliği gözlendi. Orta doz metronidazol enjekte edilen grupta ise, 16 embriyodan (%64) nöral tüpün kapalı olduğu, 7 embriyodan (%28) nöral tüpün açık olduğu ve 2 embriyodan (%8) gelişim geriliği saptandı. Yüksek doz metronidazol enjekte edilen grupta ise, 14 embriyodan (%56) nöral tüpün kapalı olduğu, 9 embriyodan (%36) nöral tüpün açık olduğu ve 2 embriyodan (%8) gelişim geriliği görüldü. Bu bulgular, metronidazol dozunun artmasıyla nöral tüp kapanmasını etkileyebileceğini düşündürmektedir. Kontrol grubunda, baş-kıç uzunluğunun ortalama değeri 6,28 ± 0,28 mm olarak ölçüldü ve somit sayısı ortalama olarak 18,20 ± 0,73 olarak belirlendi. Ayrıca, embriyoların Hamburger Hamilton skalasına göre 11 ile 13. evre aralığında olduğu tespit edildi. İkinci olarak incelenen düşük doz grup için, baş-kıç uzunluğu ortalama olarak 6,98 ± 0,14 mm, somit sayısı ise ortalama olarak 20,40 ± 0,61 olarak ölçüldü. Embriyoların Hamburger Hamilton skalasına göre 11-12. evrede bulunduğu belirlendi. Üçüncü olarak incelenen orta doz grup için, baş-kıç uzunluğu ortalama olarak 6,46 ± 0,09 mm, somit sayısı ise ortalama olarak 19,40 ± 0,66 olarak bulundu. Embriyoların Hamburger Hamilton skalasına göre 11-12. evre aralığında olduğu gözlendi. Dördüncü olarak incelenen yüksek doz grubu için, baş-kıç uzunluğu ortalama olarak 6,35 ± 0,23 mm, somit sayısı ise ortalama olarak 17,81 ± 0,68 olarak belirlendi. Embriyonun Hamburger Hamilton skalasına göre 11-12. evre aralığında olduğu saptandı. Verilere göre, deney grupları ile kontrol grubu arasında somit sayısı ve baş-kıç uzunlukları bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). Bu sonuçlar, metronidazol'ün belirtilen dozlarda embriyo gelişimi veya somit sayısı üzerinde herhangi bir etkisinin olmadığısaptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Civciv Embriyo Modeli, Nöral Tüp, Santral Sinir Sistemi, Metronidazol

Emrah Eryılmaz
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2024
00
DoctorateOpen AccessTR

Elektromanyetik alanların miyokard dokusunda ultrastrüktür, apopitozis ve oksidatif stres üzerine etkileri

Günümüzde elektrik enerjisinin dağılımı ve kullanımı çok artmış olmasına bağlı olarak elektrik akımına eşlik eden Elektromanyetik Alana (EMA) maruz kalmaktan kaçınmak olanaksız hale gelmiştir. Bu çalışmanın amacı; prenatal ve yetişkin dönemde maruz kalınan EMA'nın sıçan kalp dokusundaki etkilerini biyokimyasal ve histopatolojik olarak değerlendirmektir.Çalışmada yetişkin grubu için Wistar cinsi (250-300 g) erkek sıçanlar kullanıldı. Yavru grubu için 10 adet Wistar gebe sıçandan doğan yavrular kullanıldı. Sıçanlar sham (n=14), EMA (n=14), yavru-sham (n=20) ve yavru-EMA (n=30) olarak gruplandırıldı. Yetişkin sıçanlara 2 ay süreyle 4 saat/gün, 3 mT EMA uygulandı. Yavru sıçanlara intrauterin dönemde ve doğum sonrası 20 gün süreyle 4 saat/gün, 3 mT EMA uygulandı.Yetişkin ve yavru EMA gruplarında kalp lipid peroksidasyonu seviyeleri sham gruplarına göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Süperoksit dismutaz ve glutatyon peroksidaz enzim aktiviteleri yetişkin ve yavru EMA gruplarında sham gruplarına göre anlamlı olarak düşük bulundu. Yetişkin ve yavru EMA gruplarında apopitotik hücreler sham gruplarına göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Elektron mikroskopik incelemede, mitokondriyel dejenerasyon, miyofibril kaybı, sarkoplazmik retikulumda dilatasyon ve perinükleer vakuolizasyon saptandı.Sonuç olarak, bu çalışmanın bulguları EMA'nın miyokard dokusunda oksidatif stress, apopitozis ve morfolojik patolojiye neden olduğunu göstermektedir. Bu sonuçlara gore, EMA'nın olumsuz etkilerinin oluşmasında serbest radikaller aracı olabilir.

ApoptozisElektromanyetik alanlarMiyokard+1
Hamid Tayefi Nasrabadi
Dokuz Eylül University · Institute of Health Sciences
2009
00
DoctorateOpen AccessTR

Yaşlanmanın menisküs dokusundaki aquaporin 1-3 yoğunluğu üzerine etkisi

AMAÇ: Menisküsde yaşlanma sürecinde histolojik, biyokimyasal, morfolojik ve biyomekanik değişiklikler meydana gelmektedir. Aquaporinler su ve küçük solüt maddeleri taşıyabilen, hücrenin ve ekstraselüler maddenin üretimi ve idamesinde katkısı olduğu düşünülen membran proteinleridir. Yaşlanma sürecinde menisküsde dejenerasyon meydana gelmekte ve doku esnekliği ve dayanıklılığı azalmaktadır. Bu çalışma genç ve yaşlı rat menisküslerinde yaşlılık sürecindeki aquaporin 1 ve aquaporin 3 ekspresyonlarındaki değişimi ortaya koymayı hedeflemiştir. YÖNTEM ve GEREÇ: Çalışmada 14 adet Wistar Albino cinsi dişi sıçan (180-400g) kullanıldı. Hayvanlar yedişerli iki eşit gruba bölündü. Grup I iki aylık genç hayvanlar grubu (n=7), Grup II 18 aylık yaşlı hayvanlar grubu (n=7) olarak düzenlendi. Menisküslerin immünohistokimyasal olarak aquaporin 1 ve aquaporin 3 ekpresyonlarının incelenebilmesi için ratların diz eklemleri kullanıldı. SONUÇLAR: Çalışma sonunda wistar albino tür ratlarda yaşlanma süreci ile menisküs dokusunda aquaporin1 ve aquaporin 3 ekpresyonlarının önemli derecede azaldığı gözlenmiştir

AkuaporinlerMenisküsYaşlanma+1
Kürşad Aytekin
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Pediatrik populasyonda foramen mandibulare lokalizasyonunun üç boyutlu bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi

Pediatrik Populasyonda Foramen Mandibulare Lokalizasyonunun Üç Boyutlu Bilgisayarlı Tomografi ile Değerlendirilmesi Çalışmamızın amacı pediatrik populasyonda canlı kişilerde üç boyutlu bilgisayarlı tomografi kullanarak foraman mandibulae'nın lokalizasyonunu yaş, cinsiyet ve yerleşimine (sağ/sol) göre değerlendirmektir. Tanımlayıcı tipteki bu çalışmaya Afyon Kocatepe Üniversitesi Radyoloji Anabilim dalında herhangi bir nedenle kraniyum BT'si çekilmiş yaş ortalaması 9,09(±2,54) olan 102 hasta dahil edildi. Çalışmamızın istatistiksel analizi SPSS-18.0 istatistik paket programı kullanılarak yapıldı. İncelenen parametrelerin ortalamaları ve standart sapmaları belirlendi. Elde edilen verilerin cinsiyet (kız/erkek) ve bölge (sağ/sol) karşılaştırması istatistiksel olarak değerlendirildi ve parametrelerin yaşa bağlı korelasyonunna bakıldı. İstatistiksel analizde verilerin anlamlılık düzeyi <0,005 olarak alındı. Çalışmamızda D1 (FM ile incisura mandibula arasındaki uzaklık) ortalama 13,4±2,2 mm olarak, D2 ölçümü (mandibulanın alt kenarı ile incisura mandibula arasındaki uzaklık) 34,8±4,4 mm, D3 ölçümü (FM ile ramusun arka kenarına olan transvers mesafe) 9,1±1,8 mm, D4 ölçümü (mandibulanın anteroposterior çapı) 24±2,4 mm bulundu. Kız – erkek ve sağ-sol karşılaştırmasında anlamlı bir fark yoktu (p>0,005). Yaşla D1, D2, D3, D4 ölçümleri ve D3/D4 ve D2/D4 oranları arasında pozitif yönde korelasyon bulundu. Yaşla D1/D2 oranı arasında ise negatif yönde korelasyon tespit edildi. Çalışmamızda elde edilen bilgileri literatür bilgisi ile karşılaştırdığımızda birçok bulgunun birbirine benzer olduğu ancak bazı ölçümlerde farklılıklar olduğu gözlemlenmektedir. Bu farklılıklar, diğer çalışmaların kuru kemiklerde ve panoramik radyografilerde yapılmış olması, farklı yaş gruplarında çalışılmış olunması, ölçüm yöntemlerinin farklı olmasından ve canlı üzerinde BT ile yapılan çalışmaların az olmasından kaynaklanıyor olabileceğini düşündürmektedir. Foramen mandibulae'da yaşla ilgili belirli değişiklikler vardır ve bu farklılıkları doğrulamak için uzunlamasına anatomik çalışmalara ihtiyaç vardır. Pediatrik populasyonda foramen mandibulae lokalizasyonun tam olarak bilinmesi yapılacak olan mandibular anestezilerde anestezik komplikasyonların azaltılması açısından büyük önem arz etmektedir. Anahtar kelimeler: Foramen mandibulae, Pediatrik populasyon, Lokalizasyon, Üç boyutlu bilgisayarlı tomografi

Foramen mandibulaePediatriTomografi-emisyon-bilgisayarlı+2
Özlem Eryiğit
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2017
00
Master'sOpen AccessTR

Servikal vertebra son plaklarının morfometri ve sagittal geometrisi

ÖZET Servikal Vertebra Son Plaklarının Morfometri Ve Sagittal Geometrisi Bu çalışmanın amacı servikal bölgede bulunan (C3-C7) vertebralar arasındaki son plakların morfometrisini ve geometrisini belirlemektir. Disk artroplastisi ve disk replantasyonunda cerrahi olarak yerleştirilen yapay diskler ile vertebraların uyumu açısından önemli olan bulgularımızın oluşabilecek komplikasyonları en aza indirmek amacıyla kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Çalışmamız Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji ve Anatomi Anabilim Dalı'nda gerçekleştirilmiştir. Bu araştırma, 2011-2016 yılları arasında BT'leri çekilmiş ve herhangi bir patalojisi tespit edilmemiş 100 kişinin verileri üzerinden retrospektif olarak yapılmıştır. 20-65 yaş aralığındaki kişilerin BT'leri taranmış vertebra son plak morfometri değerleri belirlenen referans noktalardan ölçülmüştür. Çalışmamızın istatistiksel analizi SPSS-18.0 istatistik paket programı kullanılarak yapıldı. İncelenen parametrelerin ortalamaları ve standart sapmaları belirlendi. Sonuçlar % 95'lik güvenlik aralığında, anlamlılık ise p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Sagittal son plak konkav derinliği ölçümlerine göre maximum ortalama değer 2,03±,78mm, minimum ortalama değer 1,64±,77 mm olarak ölçüldü. Sagittal konkov tepe noktası lokalizasyonu ölçümlerine göre maximum ortalama değer 0,48±,08mm, minimum ortalama değer 0,49±,10 mm olarak ölçüldü. Sagittal son plak çapı ölçümlerine göre maximum ortalama değer 14,67±2,52mm, minimum ortalama değer 13,60±1,77 mm olarak ölçüldü. Koronal son plak konkav açısı ölçümlerine göre maximum ortalama değer 139,80±11,77 derece, minimum ortalama değer 132,36±9,84 derece olarak ölçüldü. Transvers son plak çapı ölçümlerine göre maximum ortalama değer 22,01±2,74mm, minimum ortalama değer 17,99±2,14mm olarak ölçüldü. Kadın ve erkekte karşılaştırıldığında, sagittal son plak konkav derinliği C3, C4, C5 ve C6 seviyelerinde, sagittal konkav tepe noktası lokalizasyonu için C3, C5, C6 ve C7 seviyelerinde, koronal son plak konkav açısı için tüm seviyelerde, transvers son plak çapı C6 ve C7 seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). Sagittal son plak konkav derinliği C7 seviyesinde, konkav tepe noktası lokalizasyonu için C4 seviyesinde, sagittal son plak çapı tüm seviyelerde, transvers son plak çapı cinsiyete göre karşılaştırmada C3, C4 ve C5 seviyelerinde cinsiyetler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi (p<0,05). Sagittal son plak konkav derinliği ve sagittal konkav tepe noktası lokalizasyonu verileri ile yaş arasında, C3, C5, C6 ve C7 seviyelerinde koronal son plak konkav açısı ile yaş arasında, C4 ve C7 seviyelerinde transvers son plak çapı ile yaş arasında arasında istatistiksel olarak anlamlı olmayan korelasyon tespit edildi (p>0,05). Tüm seviyelerde sagittal son plak çapı verileri ile yaş arasında, C4 seviyesinde koronal son plak konkav açısı ile yaş arasında, C3, C5 ve C6 seviyelerinde transvers son plak çapı ile yaş arasında arasında istatistiksel olarak pozitif yönde anlamlı korelasyon tespit edildi (p<0,05). Çalışmamızda elde edilen bilgileri literatür bilgisi ile karşılaştırdığımızda birçok bulgunun birbirine benzer olduğu ancak bazı ölçümlerde farklılıklar olduğu gözlemlenmektedir. Bu farklılıkların başlıca nedenlerinin farklı görüntüleme teknikleri kullanılarak yada kadavra kullanılarak ölçümler yapılması olduğunu düşünmekteyiz. Discus intervertebralis dejenerasyonun ilerlemesiyle beraber discus intervertebraliste hastalığa dönüşen bu durumun tedavisinde cerrahi işlem kaçınılmaz olmaktadır. Uygulanan cerrahi işlem hangisi olursa olsun meydana gelme yüzdesi değişiklik göstermekle beraber 'çökme' meydana gelen önemli komplikasyonlardan birisidir. Bu ve benzeri komplikasyonları önlemek amacıyla protez son plak ilişkisini doğru sağlamak adına son plak morfometrisinin belirlenmesi hususunda çalışmamızın kullanılabilir olduğunu düşünüyoruz. Anahtar kelimeler: End Plate, Son Plak, Servikal Vertebra, Morfometri, Sagittal Geometri, Bilgisayarlı Tomografi.

AnatomiMorfometriOmurga+2
Merve Sayköse
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessEN

Evaluation of foramen mentale localization with three dimensional computed tomography in pediatric population

The purpose of our study is to evaluate the localization of the foramen mentale in the pediatric population using 3D computerized tomography in living persons according to age, sex and location (right / left) to know the limits and size. This descriptive study was performed retrospectively on the images of 99 individuals with a mean age of 9,11 (± 2,70) who underwent cranial computerized tomography for any reason in Afyon Kocatepe University Radiology Department. Statistical analysis of our study was performed using the SPSS-18.0 statistical package program. Averages and standard deviations of the parameters examined were determined. Gender (female / male) and regional (right / left) comparisons of the obtained data were statistically evaluated and the age-related correlation of the parameters was evaluated. The statistical significance of the data was <0.005. The mean of the measurements we made from the foramen mentale to the alveolar crest point (E1) in our study was 12.5 ± 2.7 mm, the average of the measurements made from the lower margin of the foramen mentale to the lower limit of the mandible (E2) 1,8 mean of measurements from the medial margin of the foramen mentale to the point of the symphysis menton (E3) 21.4 ± 1.9 mm, the mean of the measurements made from the lateral margin of the foramen mentale to the point at the posterior border of the ramus (E4). We found 46,4 ± 4,4 mm. There was no significant difference between male-female and left-right comparisons (p> 0,005). There was positive correlation between age and E2, E3, E4 measurements and negative correlation between age and right E1. There was no significant difference between age and E1. When we compare the information obtained in our study with the knowledge of the literature, it is observed that many of the findings are similar but there are differences in some measurements. These differences may be due to the fact that other studies were performed on dry bones and panoramic radiographs, working in different age groups, different measurement methods, and less work on living person CT studies. Foramen mentale has certain age-related changes. Precise localization of the foramen mentale in the pediatric population is of great importance in reducing the complications of anesthesia in surgical applications to be performed in the premolar region.

AnatomyForamen mentalePediatrics+1
Hatice Bircan Barlak
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Hemşirelik eğitiminde anatomi dersinin yeri ve önemi

Hemşirelikte Eğitiminde Anatomi Dersinin Yeri ve Önemi Çalışmamızda Anatomi dersi öğrenme-öğretme süreci hakkında öğrenci görüşlerine başvurarak ve bu görüşleri karşılaştırarak anatomi eğitiminin güncel olarak ne kadar verimli olduğu ve daha verimli bir hale getirmek için neler yapılabileceği hakkında bazı tespitler yapabilmeyi amaçladık. Araştırmamız Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik bölümü 1,2,3,4. Sınıf öğrencileri arasında yapılmıştır. Araştırmaya 1. Sınıf 36, 2. Sınıf 76, 3. Sınıf 69, 4. Sınıftan 19 olmak üzere toplamda 200 öğrenci katılmıştır. Öğrencilere 58 soruluk bir anket uygulanmıştır. İstatiksel karşılaştırma için ki-kare testi kullanılmıştır. Anket sonuçlarına göre anatomi dersinin tüm sınıf öğrencilerinde mesleki eğitim aldığını hissettirdiği görüşü çıkmıştır (p<0,001). Aynı anatomi eğitiminin mesleki çalışma hayatlarında önemli katkı sağlayacağı konusunda etkisiz görülmüştür (p>0,05). Tüm öğrenciler uygulama derslerinin maket üzerindeki eğitim süresini yetersiz bulmuşlardır. Kadavra üzerindeki eğitim süresinin yetersizliğini de vurgulamışlardır ( P>0,05). Genel olarak anatomi dersi tüm öğrenciler tarafından çok öğretici bir ders olarak görülmüştür (p<0,05). Örgün öğrenim öğrencilerinin katılımıyla yapılan bu çalışmanın sonuçlarının anatomi eğitimine öğrenci gözüyle baktığından dersin verimliliği açısından farklı bir bakış açısı sağlayacağı umularak eğitime olumlu katkı sağlayacağı düşüncesindeyiz. Anahtar kelimeler: Anatomi eğitimi, geri bildirim, hemşirelik, öğrenci, Sağlık Bilimleri Fakültesi.

AnatomiGeri bildirimHemşireler+4
Meryem Kırlı
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Metoklopramid'in civciv embriyo modelinde nöral tüp gelişimi üzerine etkisi

Nöral tüp defekti, konjenital kalp hastalıklarından sonra en sık karşılaşılan doğumsal anomali çeşididir. Kesin neden net olarak bilinmemesine rağmen çevresel ve genetik faktörlerin etkisi olduğu görülmüştür. Metoklopramid antiemetik olarak kullanılmasıyla beraber merkezi sinir sistemine ve çevresel sinir sitemine etkisi olan bir ilaçtır. Bu çalışmada memelilerin ilk ay gelişimiyle benzerlik gösteren civciv embriyo modelinde farklı metoklopramid dozunun nöral tüp gelişimine etkilerini araştırmak amaçlanmıştır. Çalışmada 60±5 gr. arasında olan, beyaz renkli, fertil ve 0 günlük 100 adet SPF (specific patogen free) yumurtalar kullanıldı. Uygun ısı ve nem koşulları sağlanan bu yumurtalar 24 ila 28 saat inkübe edildikten sonra kontrol grubu dahil olmak üzere dört adet gruba ayrıldı. Metoklopramid Hamilton mikro enjektörü yardımıyla subblastodermik şekilde değişik miktarlarda uygulandı. Tekrar inkübasyona alınan yumurtalar 48. saatin sonunda açıldı, makroskobik ve mikroskobik olarak değerlendirildi. Değerlendirmeye göre kontrol grubunda 22 embriyoda nöral tüpün kapalı olduğu (%88), 1 embriyoda nöral tüpün açık olduğu (%4), 1 embriyoda gelişim geriliği olduğu (%4), 1 embriyoda ise embriyonel diskin oluşmadığı (%4) ve açma hatası olmadığı (%0) belirlendi. Baş-kıç uzunluğunun 5,86 ± 0,15 mm, somit sayısının 27,00 ± 1,09 olduğu, embriyoların Hamburger Hamilton skalasına bakıldığında 11-12. evre aralığında olduğu tespit edildi. Düşük doz grubunda (0.05 µg/ kg /1,5 µg/yumurta başı) metoklopramid enjeksiyonundan sonra 18 adet embriyoda nöral tüpün kapalı olduğu (% 72), 3 embriyoda nöral tüpün açık olduğu (% 12), 1 embriyoda gelişim geriliği olduğu (% 4) ve 2 embriyoda diskin oluşmadığı görüldü (% 8), 1 embriyoda ise açma hatası oluştuğu saptandı (% 4), baş-kıç uzunluğunun 5,87 ± 0,17 mm olduğu, somit sayısının 27 ± 1,09 olduğu görüldü, embriyoların Hamburger Hamilton skalasına göre 11-12. evre aralığında olduğu tespit edildi. Orta doz grubunda (0.1 µg/kg/7,5 µg/yumurta başı) metoklopramid enjeksiyonundan sonra 19 embriyoda nöral tüpün kapalı olduğu belirlendi (% 76), 3 embriyoda nöral tüp açıklığı (% 12), 1 embriyoda gelişim geriliği (% 4), 1 adet embriyoda diskin oluşmadığı (% 4) ve 1 embriyoda ise açma v hatası oluştuğu (% 4) saptandı, baş-kıç uzunluğunun 6,27 ± 0,13 mm olduğu, somit sayısının 28,33 ± 0,64 olduğu, embriyoların Hamburger Hamilton skalasına göre 11-12. evre aralığında olduğu görüldü. Yüksek doz grubunun (0.15 µg/kg/15 µg/yumurta başı) metoklopramid enjeksiyonu sonrası 18 embriyoda nöral tüpün kapalı olduğu (% 72), 3 embriyoda nöral tüpün açık olduğu (% 12), 1 embriyoda gelişim geriliği olduğu (% 4), 2 embriyoda diskin oluşmadığı tespit edildi (% 8), 1 embriyoda ise açma hatası oluştuğu (% 4) görüldü, baş-kıç uzunluğunun 6,71 ± 0,95 mm olduğu, somit sayısının 29,54 ± 0,47 olduğu, embriyonun Hamburger Hamilton skalasına göre 11-12. evre aralığında olduğu saptandı. Bulgular doğrultusunda somit sayısı bakımından kontrol grubu ile deney grupları arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı saptandı (p>0.05). Aynı tabloya göre baş-kıç uzunlukları ortalaması kontrol grubu (5,86 mm) ile düşük doz (5,87 mm) grubuyla benzer iken, orta doz grubunda 6,27 mm'ye, yüksek doz grubunda ise 6,71 mm'ye yükseldiği ve aradaki farkların istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edildi (P<0.05). Bu bulgu metoklopramid'in orta ve yüksek dozunun embriyo boyutunda artışa neden olabileceğini düşündürdü.

AntiemetiklerCivcivlerMetoklopramid+2
Fatma Özlem Şirin
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Otopsi olgularında serebral sulkusların morfometri ve varyasyonları

Amaç: Serebral sulkuslar, girusları sınırlayan ve onları diğer giruslardan ayırarak tanınmasını sağlayan anatomik yapılardır. Ayrıca nörocerrahide başlıca mikroanatomik sınırlar ve altında bulunan lezyona ulaşmak için kullanılan cerrahi koridorlar olarak bilinir. Serebral oluşumlarda fonksiyonel asimetri (dominantlık) bilinen bir özellik olup, postnatal gelişimde ortaya çıkar. Bu özelliğin morfolojik olarak bulunup bulunmayacağı, bunun cerrahide önemli olup olmayacağı ise merak konusudur. Çalışmamızda; serebrumun lateral yüzünde bulunan bazı sulkusların, ana sulkuslar ve ilgili bazı referans noktaları ile ilişkili olarak morfometrik ölçümlerinin yapılması, olası varyasyonlarının incelenmesi ve hemisferlerin morfometrik ölçümlerinin karşılaştırılması (asimetrisi) amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmamız adli otopsi yapılan ve serebral hasara sahip olmayan kadavralar üzerinde gerçekleştirildi. 50 kadavra ait 100 serebral hemisfer incelendi. Serebral hemisferlerin superolateral yüzünde görülen bazı sulkusların uzunlukları ile sulkusların yakın sulkuslar ve ilgili referans noktaları arasındaki mesafelerin ölçümleri yapıldı. Ölçümlerde dijital kumpas ve katlanabilir plastik cetveller kullanıldı. Bulunan varyasyonlar incelendi ve fotoğraflandı.Bulgular: Morfometrik ölçümler: Sulcus lateralis'in (LS) anterior, ascendens ve posterior dallarının uzunlukları 22.98±7.436, 27.62±6.244 ve 76.75±10.10 mm; fissura occipitalis externa uzunluğu ise 30.97±5.323 mm olarak gözlendi. Sulcus centralis'in (CS) superior - inferior Rolandik (IR) noktaları, CS - LS ile IR-Anterior Silviyan (AS) noktaları arası mesafeler sırası ile 94.51±7.424, 5.170±3.995 ve 29.59±5.093 mm olarak bulundu. Sulcus frontalis superior'un (SFS) arka ucu ile sulcus precentralis (preCS), CS ve interhemisferik fissür (IHF) arası mesafeler 2.500±5.746, 16.46±8.812 ve 24.44±5.686 mm; sulcus frontalis inferior (IFS) arka ucu ile preCS, CS, LS ve AS noktası arası mesafeler 3.880±4.985, 17.13±6.405, 33.35±5.665 ve 39.44±6.830 mm olarak ölçüldü. Ayrıca, sulcus intraparietalis ön ucu ile sulcus postcentralis (postCS), CS ve IHF arası mesafeler 4.400±7.339, 18.78±8.587 ve 32.03±7.428 mm; sulcus temporalis superior (STS) arka ucu - LS arası mesafe ise 30.89±6.644 mm olarak bulundu. Varyasyonların değerlendirilmesi: SFS, IFS, STS, preCS ve postCS'nin sırası ile %60, %46, %41, %84 ve %70 oranında kesintili olarak seyrettiği görüldü. Asimetri değerlendirilmesi: Morfometrik ölçümlerde sağ ve sol hemisferlerin karşılaştırılmasında birçok fark görüldü. Ancak SFS arka ucu ile IHF arası mesafeler (sağda 26.52±6.085 mm, solda 22.36±4.411 mm, p=0.000), STS arka ucu ile LS arka ucu arası mesafeler (sağda 27.50±5.898mm, solda 34.28±5.562mm, p=0.000), fissura occipitalis externa uzunlukları (sağda 27.94±4.206 mm, solda 34.00±4.562 mm, p=0.000) ile STS'nin kesintili seyretmesi (sağda %26, solda ise %56) parametrelerinde hemisferler arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar bulundu.Sonuç: Serebral sulkusların, cerrahi sırasında tanınması zordur ve büyük oranda varyasyonlara rastlanabilir. Bireylerin sağ ve sol hemisferi arasında da morfolojik olarak kısmi asimetri mevcuttur. Ayrıca ölçümlerimizin bir kısmı literatür bilgisi ile uyumlu, bir kısmı ise uyumsuz olarak gözlemlendi. Bu nedenle anatomi eğitimi ve nörocerrahi işlemlerinde varyasyon ve asimetri gibi ırksal ve ülkesel değişikliklerin de göz önünde bulundurulmasının önemli olacağı düşüncesindeyiz.Anahtar Kelimeler: serebral hemisfer, sulkus, morfometrik ölçümler, varyasyon, asimetri.

AsimetriSerebral hemisferVaryasyon
Yücel Gönül
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

Chiari malformasyonlu hastalarda MRG'de görülen hacimsel değişiklikler ve anomaliler

Amaç: Çalışmamızda erişkin tip Chiari Malformasyonu (Tip I CM) bulunan hastaların manyetik rezonans (MR) görüntüleri üzerinde total, supratentoryal (ST) ve infratentoryal (İT) intrakraniyal hacimlerinin Cavalieri Metodu ile ölçülmesi; tonsiller herniasyon ile birlikte bulunan anomaliler ve dağılımlarının incelenmesi; foramen magnum genişliği, fossa cranii posterior (FCP) hacmi ve platibazi değerlendirilmesinde kullanılan bazı kraniyal uzunluk ve açı ölçümlerinin yapılması amaçlanmıştır. Elde edilen bulguların, retrospektif olarak oluşturulan kontrol grubu ile karşılaştırılması ile CM'de etyolojik olarak kompartmanlar arasındaki hacim farkı mı, yoksa konjenital anomalilerin mi daha etkili olduğunun ortaya çıkarılması hedeflenmiştir.Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 20-65 yaş grubu arasında, semptomatik veya asemptomatik bulguları bulunan ve intrakraniyal yer kaplayıcı herhangi bir lezyonu olmayan 33 Tip 1 CM'li hasta ile 33 kontrol katılımcı dahil edildi. Katılımcılara ait sagittal MR görüntülerinde tosiller herniasyon uzunluğu ve birlikte bulunan anomaliler; Cavalieri Metodu kullanılarak ST, İT ve total intrakraniyal hacimler; FCP gelişimi ve platibazi değerlendirmesinde esas alınan bazı kraniyal uzunluk ve açı ölçümleri yapılarak kontrol ve Tip 1 CM'li hasta gruplarına ait sonuçlar istatistiksel olarak analiz edildi, karşılaştırmalar yapıldı ve orantısal ilişkiler araştırıldı.Bulgular: Tonsiller herniasyon miktarı ve birlikte bulunan anomaliler: Foramen magnum'dan aşağı oluşan tonsiller herniasyon uzunluğu Tip 1 CM'li hasta grubunda 9,091±3,392 mm olarak bulundu. Hastaların %66,7'sinde tonsil herniasyonu hafif, %24,2'sinde orta, %9,1'inde ise ağır idi. Tonsiller herniasyon ile birlikte %30,3 oranında siyringomiyeli, %27 klivusta konkavite ve defekt, %18,2 4. ventrikül ve bulbus herniasyonu, %3 baziler invajinasyon, %3 kraniyovertebral bileşke anomalileri görüldü. Ayrıca Tip 1 CM grubuna ait olguların %87,9 cisterna magna'nın kapalı olduğu tespit edildi. İntrakraniyal hacim ölçümleri: Total, İT ve ST intrakraniyal hacimler kontrol grubunda sırası ile 1358±101,9 ml, 184,3±22,91 ml ve 1174±90,01 ml; buna karşılık Tip 1 CM'li hasta grubunda ise 1272±145,6 ml, 167,4±23,79 ml ve 1104±125,8 ml olarak bulundu. Tip 1 CM'li hasta grubunda her üç parametrenin de belirgin bir şekilde azalmış olduğu görüldü. Uzunluk ve Açı Ölçümleri: Platibazi değerlendirmesinde kullanılan uzunluk ölçümlerinden Chamberlain çizgisi - dens axis tepesi arası mesafe, Klaus indeksi, klivus uzunluğu ve protuberentia occipitalis interna - opisthion uzunluğunun Tip 1 CM'li hasta grubunda belirgin bir şekilde azaldığı görüldü. Açı ölçümlerinden ise Welcher bazal açısı ile Boogard açısının arttığı; tentorium cerebelli'nin eğiminin ise azaldığı gözlendi.Sonuç: Tip 1 CM'de total, İT ve ST intrakraniyal hacimlerde belirgin azalma görülür. Hastalarda özellikle İT intrakraniyal hacim azalması daha belirgindir. Bu nedenle tonsiller herniasyon ile birlikte İT'nin normal olması, altta yatan muhtemel başka bozuklukları düşündürmelidir. Hastalıkta tonsiller herniasyon ile birlikte sıklıkla cisterna magna yokluğu, siyringomiyeli ve kraniyovertebral bileşke anomalileri eşlik eder. Bulgular ışığı altında Tip 1 CM'de konjenital anomalilerin daha etkin olduğunu düşünmekteyiz.

AnatomiBeyinHacim+3
Ozan Alkoç
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

Rat siyatik sinir iskemi reperfüzyon hasarına alfa lipoik asidin koruyucu etkisi

Lipoik asit (LA), pek çok prokaryotik ve ökaryotik hücre tiplerinde bulunan ve doğal olarak oluşan bir bileşiktir. LA, alkole bağlı karaciğer hasarı, mantar zehirlenmesi, diyabet, glokom, radyasyon hasarı, Chagas hastalığı, nörodejeneratif hastalıklar, iskemi-reperfüzyon hasarı (I/R), ağır metal zehirlenmesi ve HIV enfeksiyonu gibi çeşitli hastalıkların tedavisinde uzun süredir kullanılmaktadır. Bu çalışma ile ratlarda I/R sonrası siyatik sinir üzerine ALA'nın koruyucu etkisi ışık mikroskobik ve biyokimyasal yöntemlerle değerlendirilmiştir. ALA'nın siyatik sinir üzerine koruyucu etkisi kanıtlanırsa, çeşitli nedenlerle siyatik sinir hasarı oluşma riski olan ya da oluşmuş hastalara uygun dozda ALA verilerek hasarın durdurabileceği ya da önlenebileceğini düşünüyoruz.Çalışmamızda ağırlıkları 250-300 gr arasında olan 42 adet Sprague-Dawney cinsi erkek ratlar kullanıldı. Ratlar, kontrol (Grup 1), sham (Grup 2), I/R (Grup 3), I/R + 0.5 ml %0.9 NaCl (Grup 4), I/R + 60 mg/kg ALA (Grup 5) ve I/R + 100 mg/kg ALA (Grup 6) olmak üzere altı gruba ayrıldı. Renal venin distal kısmından itibaren abdominal aorta'ya iki saat süreyle iskemi ve takibinde üç saat reperfüzyon uygulandı. Çıkarılan siyatik sinir dokuları histopatolojik inceleme için nötral tamponlu formaldehit solüsyonu içinde tespit edildi. Histopatolojik incelemede, hematoksilen-eosin boyama yöntemini kullanarak vasküler konjesyon ve proliferasyon ile miyelin dejenerasyonu semikantitatif olarak değerlendirildi. İmmünohistokimyasal yöntemde ise fibronektin immünoreaktivitesi araştırıldı. Biyokimyasal incelemeler için dokular ependorf tüplere alındı ve SOD ve GSHPx enzim aktiviteleri ile MDA ve NO seviyeleri değerlendirildi. Histolojik ve biyokimyasal verilerin istatistiksel değerlendirmesi ve karşılaştırmaları SPSS 16.0 bilgisayar programında sırası ile Shapiro-Wilk, Kruskal?Wallis H ve Mann?Whitney U testleri ile yapıldı.Histopatolojik inceleme sonucu, iskemi grubuna siyatik sinir dokusunda, vasküler konjesyon ve proliferasyon ile miyelin dejenerasyonun anlamlı oranda arttığı; bu parametrelerin 100 mg/kg ALA verilmesi ile iskemi gruplarına göre belirgin düzeyde azaldığı görüldü. Gelişmekte olan periferik sinir sisteminde hücre dışı matriksin önemli bir bileşeni olan fibronektinin, iskemi grubunda belirgin oranda arttığı; buna karşılık ALA verilen gruplarda doz ile paralel olarak azaldığı görüldü.Biyokimyasal incelemelerde; SOD ve GSHPx enzim aktivitelerinin iskemi ile birlikte azaldığı; buna karşılık 100 mg/kg ALA verilen grupta SOD ve GSHPx artışının daha fazla olduğu saptandı. I/R ile birlikte artan MDA seviyelerinin, ALA verilen gruplarda dozla ilişkili olarak anlamlı bir şekilde azaldığı gözlendi. I/R ile birlikte azalan NO seviyesinin, ALA verilen gruplarda arttığı görüldü. Ancak bunun istatistiksel bir anlamı yoktu.Sonuç olarak, rat siyatik sinir iskemi/reperfüzyon sonrası görülen fibronektin artışının ALA ile düşmesi, fibronektinin kesilmiş sinir segmentleri arasındaki bağlantıları tekrar kurmak ve sinir rejenerasyonunu sağlamak için üstlendiği fonksiyonun; iskemi sonrası doku iyileşmesinden daha ağırlıklı olduğunu göstermektedir. İskemi öncesi verilen ALA'nın sinir dokusundaki MDA'yı azaltmasının yanında SOD ve GSHPx enzim düzeylerini arttırmasıyla görülen olumlu değişiklikler, ALA'nın iskemiye maruz kalmış sinirde meydana gelen patolojik değişikliklere karşı koruyabileceğini ve aynı zamanda tedavi etkinliğini de arttırabilecek bir potansiyele sahip olabileceğini düşünmekteyiz.

Lipoik asitReperfüzyonReperfüzyon lezyonu+3
Ozan Turamanlar
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

Otopsi olgularında glomus caroticum ve sinus caroticus anatomisi, histolojisi ve varyasyonları

Glomus caroticum (GC) en önemli paraganglionlardan biri olup, kandaki oksijen ve karbondioksit basıncı ile ve kan pH düzeyini algılayan kemoreseptör bir organdır. Sinus caroticus (SC) ise kan basıncındaki değişimleri belirleyen ve merkezi sinir sistemine bilgi gönderen basınca duyarlı baroreseptörleri içerir. Bifurcatio carotidis (BC) bölgesinde bulunan bu özelleşmiş oluşumlar, yapısal olarak küçük olmalarına karşılık, vücut homeostazisi için büyük öneme sahiptirler. Çalışmamızda GC ve SC'nin morfolojik ve morfometrik incelemeleri ile birlikte akciğer ve kalp gibi diğer yapılar ile korelasyonunun incelenmesi amaçlanmıştır.Çalışmamız adli otopsi yapılan ve 3.-5. dekatlar arasında yer alan 25 adet erkek kadavra üzerinde gerçekleştirildi. Olguların demografik bilgileri ve akciğerler ve kalp ağırlıkları not edildi. Diseksiyonda ile açılan BC bölgesinde ise GC ve SC'ler incelendi. Histolojik çalışma için ?hematoksilen-eozin? (H-E), ?üçlü boyama? ve ?Cresyl Fast Violet? boyamaları yapıldı. Stereolojik çalışmada, GC'nin hacim hesaplaması ile birlikte T1, T2 ve total hücre sayımı yapıldı. Hacim hesaplaması için ?Cavalieri metodu?, hücre sayımı için tanecik sayım metotlarından olan ?optik parçalama? kullanıldı. Ayrıca SC, a. carotis communis (ACC) ve a. carotis externa'nın (ACE) kalınlıkları ile lümen alanı ölçüldü.Anatomik olarak; incelenen 25 adet GC'den, %80'i ?ovoid?, %8'i başlangıç noktaları aynı ?V formunda çift loblu?, %8'i ?iki ayrı sap ile başlayan çift loblu?, %4'ü ise ?yaprak şeklinde? olarak bulundu. GC'nin gövde uzunluğu 3,376±0,644 mm; sap uzunluğu ise 2,216±1,340 mm olarak hesaplandı. GC, 21 olguda BC'nin üzerinden, 2 olguda BC'nin üst sınırının hemen altından, 2 olguda ise BC seviyesinden başlıyordu ve sap kısmı yoktu.Histolojik olarak; GC'nin hacmi 4,677±2,236 mm3 olarak bulundu. T1 hücre sayısı 2 326 328 ±1 215 328; T2 hücre sayısı 1 413 927 ±768 210; toplam hücre sayısı ise 3 740 256 ±1 982 678 olarak hesaplandı. Hücre yoğunluğu; yani birim hacme düşen T1 sayısı 509 685±157 835 sayı/mm3; T2 sayısı ise 308 437±97 483 sayı/mm3 olarak bulundu. T1/T2 oranı 1,657±0,069 olarak hesaplandı.Bulgular incelendiğinde, GC'nin hacim değeri ile VKİ arasında pozitif korelasyon bulundu (r=0,472; p=0,017). Ayrıca GC hacmi ile ACC kalınlığı arasında (r=0,415; p=0,039) ve GC hacmi ile SC kalınlığı arasında (r=0,539; p=0,005) pozitif korelasyonlar olduğu görüldü. GC'nin hacmi ile T1 (r=0,783; p=0,000), T2 (r=0,790; p=0,000) ve toplam hücre (r=0,786; p=0,000) sayıları arasında da pozitif korelasyonlar saptandı. Ayrıca GC hacmi ile sağ (r=0,491; p=0,013) ve toplam akciğer (r=0,444; p=0,026) ağırlığının pozitif ilişkili olduğu; ancak sol akciğer ile arasında anlamlı bir korelasyon olmadığı görüldü. Ayrıca GC hacmi ile kalp ağırlığı arasında da pozitif bir korelasyon bulundu (r=0,445; p=0,026).SC'nin damar kalınlığı 598±113,1 µm; damar lümen alanı ise 12,03±2,703 mm2 olarak bulundu. Ayrıca ACC'nin damar kalınlığı 789±169,9 µm, lümen alanı ise 15,98±3,405 mm2; ACE'nin damar kalınlığı 488±107,8 µm, lümen alanı ise 7,256±1,942 mm2 olarak hesaplandı.SC kalınlığının yaşla birlikte değiştiği ve aralarında pozitif korelasyon olduğu bulundu (r=0,508; p=0,01). Yine SC kalınlığı ile kalp (r=0,628; p=0,001), akciğer sağ lob ağırlığı (r=0,543; p=0,005) ve total akciğer ağırlığı (r=0,481; p=0,015) arasında pozitif korelasyonlar olduğu saptandı. SC kalınlığı ile ACC kalınlığı (r=0,742; p=0,000) ve SC kalınlığı ile ACE kalınlığı (r=0,688; p=0,000) arasında pozitif korelasyon olduğu görüldü. Ayrıca SC damar kalınlığı ile GC'nin T1 (r=0,411.; p=0,041), T2 (r=0,432; p=0,031) ve toplam hücre (r=0,419; p=0,037) sayılarının pozitif ilişkili olduğu saptandı.Özellikle son yıllarda artarak devam eden GC ve SC üzerine yapılan çalışmaların gelişen teknik ve araçlarla birlikte daha da artacağını, pek çok bilinmeyeni barındıran bu iki oluşumun daha fazla önem kazanacağını öngörüyoruz. Sonuç olarak çalışmamızın temel-klinik bilimler literatürüne katkıda bulunacağını, özellikle GC'nin T1, T2 ve total hücre sayılarının ilk olarak çalışmamızda hesaplandığını ve daha sonra yapılacak çalışmalara referans niteliğinde olabileceğini, cerrahi başarıya ve oluşabilecek çeşitli hastalıkların aydınlatılmasına katkı sağlayabileceğini düşünmekteyiz.

AnatomiHistolojiKarotis cismi+3
Tolgahan Acar
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

Otopsi olgularında silikon boyama tekniği kullanılarak confluens sinuum ve ilişkili venöz yapıların morfometri ve varyasyonları

Confluens Sinuum ve ilişkili dural sinüsler ile ilişkili anatomik çalışmalar literatürde çok fazla bulunmamaktadır. Bu çalışmada kullandığımız silicon boyama tekniği ile confluens sinuum ve ilişkili dural venöz sinüslerin morfolojik ve morfometrik açıdan incelenmesi amaçlanmıştır.Bu çalışmada 30 kadavra kullanılmıştır. Kadavraların alkolde tesbitli 12 tanesinin VJİ, İCA ve VA'leri silicon boyama tekniği ile doldurulmuştur. Diğer 18 olguda taze kadavra kullanılmıştır. Olguların CS ve ilişkili dural venöz sinüsleri mikroşirurjikal olarak diseke edilmiş, normal anatomi incelenmiş ve görülen varyasyonlar tespit edilmiştir. Çalışmada SSS, CS, OS, SR ve bilateral TS çapları, SR-SSS arası açı ölçüldü.Çalışmada ortalama olarak SSS çapı 11,76 mm, CS çapı 22,4 mm, OS çapı 5,29 mm, SR çapı 7,53 mm, bilateral TS çapları (sağ: 9,73 ve sol: 9,13 mm) ve SR-SSS arası açı 58 derece ölçüldü. SSS ve TS'ye her iki hemisferden dökülen venler açısından fark yoktu. CS'ye sol taraftan 4 olguda ekstra drenaj mevcuttu. 7 olguda sağ TS sola kıyasla süperior yerleşimliydi. 17 olguda CS üzerinde septum tesbit edildi ve bu septumun CS'nin tipinin belirlenmesinde rol aldığı tesbit edildi. İki olguda SSS üzerinde septum tespit edildi. Olguların %80 inde OS varlığı görüldü.Bu çalışmada daha önceki literatür bilgilerine ek olarak SR ve SSS arasında açıyı bildirdik. CS üzerindeki septumun CS tipleri ve TS dominansı üzerine olan etkisini vurguladık. TS süperior yerleşmesini ve buna CS üzerindeki septumun etkisini vurguladık.

AnatomiBeyinBoyama ve işaretleme+5
Murat Çoşar
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

Ratlarda etanol maruziyetiyle testislerde oluşan değişiklikler üzerine kuersetin ve balık omega-3 yağ asitlerinin etkisi

Özellikle gençlik döneminden başlayarak, tüketimi giderek artan alkolün sistemik zararlı etkileri birçok çalışma ile gösterilmiştir. İnsan ve hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalarda da alkolün erkek üreme aktivitelerini baskıladığı ve testislerde dejeneratif değişikliklere neden olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda, testiste etanole bağlı gelişebilecek dejeneratif değişiklikler üzerine kuersetin ve balık n-3 yağ asitlerinin ayrı olarak ve birlikte kullanımının etkileri araştırılmıştır.Çalışmamızda 45 adet Wistar-Albino cinsi erkek rat beş gruba ayrıldı. Gruplar sırası ile 1) Kontrol (3 g/kg SF) grubu, 2) Etanol (% 40'lık 3 g/kg) grubu, 3) Etanol (% 40'lık 3 g/kg) + kuersetin (270 mg/kg) grubu, 4) Etanol (% 40'lık 3 g/kg) + balık n-3 yağ asidi (400 mg/kg), grubu ve 5) Etanol (% 40'lık 3 g/kg) + kuersetin (270 mg/kg) + balık n-3 yağ asidi (400 mg/kg) grubu olarak oluşturuldu. Tüm etken maddeler intragastrik gavaj yolu ile sekiz hafta süresince verildi.Deney sonunda tüm ratlar anestezi altında testisleri ve kanları alınarak sakrifiye edildi. Her rata ait sol testis biyokimyasal, sağ testis ise histopatolojik incelemeler için kullanıldı. Rutin doku takibi yapılan testis kesitleri hematoksilen-eozin (H-E) ile boyandı. Apopitozisin belirlenmesi için TUNEL yöntemi kullanıldı. Biyokimyasal parametrelerden süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (GSH-Px) ve ksantin oksidaz (XO) aktiviteleri ile malondialdehit (MDA) ve nitrik oksit (NO) düzeyleri spektrofotometrik olarak ölçüldü. Ayrıca serum total testosteron seviyeleri tespit edildi. Verilerin istatistiksel analizi ve gruplar arası karşılaştırmalar yapıldı.Etanol verilen ratların vücut ağırlık kazanımı açısından geri kaldığı, testislerin histopatolojik incelemelerinde seminifer tübüllerde, germinal seriye ait hücrelerde, Leydig hücrelerinde dejeneratif değişiklikler meydana geldiği ve seminifer tübül çaplarının azaldığı belirlendi. TUNEL değerlendirmesinde apopitotik hücre sayısında artış gözlendi. Serum total testosteron düzeyinde azalma olduğu bulundu. Biyokimyasal olarak ise testis dokusunda MDA ve NO düzeylerinde artma; buna karşılık SOD, CAT, GSH-Px ve XO aktivitelerinde azalma görüldü.Etanolün neden olduğu morfolojik, morfometrik değişiklikler ve hasarların kuersetin ve balık n-3 yağ asitlerinin ayrı ayrı verilmesiyle kısmen, birlikte verilmesiyle büyük ölçüde düzelme gösterdiği izlendi.Etanolle meydana gelen oksidatif hasarın kuersetin ve balık n-3 yağ asitlerinin tek başına kullanıldığı gruplarda SOD, CAT ve GSH-Px aktivitelerini artırarak koruma sağlandığı, kuersetin ve balık n-3 yağ asitlerinin birlikte verilmesi ile MDA ve NO seviyelerinin azaltılarak koruma sağlandığı tespit edildi.Sonuç olarak; etanolün rat testislerinde morfolojik ve biyokimyasal olarak hasar oluşturduğu; bu hasarların bir kısmının kuersetin ve balık n-3 yağ asitlerinin ayrı ayrı ve birlikte verilmesiyle tamamen, bir kısmının ise kısmen düzelme gösterebileceği sonucuna ulaşıldı.

EtanolKuersetinSıçanlar+2
Ramazan Uygur
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

Rat hipokampusunda fenthiona bağlı hasar üzerine atropinin etkisinin stereolojik ve morfometrik metotlarla incelenmesi

Tarımsal alanda insektisid olarak yaygın bir şekilde kullanılan organofosfatlar toksik özellikli olup zehirlenmeleri ülkemizde ve dünyada sık görülmektedir. Akut-geç dönem zehirlenme belirtilerine ek olarak, bellek ve öğrenme sorunları, konfüzyon-letarji, anksiyete-depresyon, dikkat bozukluğu ve hassasiyet gerektiren motor işlevlerde bozulma gibi nöropsikiyatrik rahatsızlıklar ortaya çıkabilir. Hippocampus'un bellek, öğrenme ve emosyonel davranışlar ile ilişkili fonksiyonları bilinmektedir. Çalışmamızın amacı, bir organofosfat bileşiği olan fenthion'un hippocampus CA bölgesindeki piramidal nöronlar üzerine toksik etkisini stereolojik yöntemlerle ve ışık mikroskopisi düzeyinde incelemek ve atropinin koruyucu etkisi olup olmadığını araştırmaktır.Çalışmamızda 18 adet 200-250 g ağırlıkları arasında yetişkin Wistar albino tipi erkek rat kullanıldı. Ratlar Kontrol, Fenthion ve Fenthion+Atropin olmak üzere üç gruba ayrıldı. Kontrol grubuna 0,8 g/kg serum fizyolojik (SF) subkutan olarak tek doz verildi ve bunu takiben 2 mg/kg/h SF dört saat boyunca intraperitoneal olarak uygulandı. Fenthion grubuna 0,8 g/kg fenthion subkutan olarak tek doz verildi. Fenthion ile birlikte 2 mg/kg/h SF dört saat boyunca intraperitoneal olarak uygulandı. Fenthion+Atropin grubuna ise tek doz olarak 0,8 g/kg fenthion subkutan verildi. Fenthion'u takiben 2 mg/kg/h atropin dört saat boyunca intraperitoneal olarak uygulandı. Deneyin beşinci gününde ratlar perfüze edilerek beyinleri çıkarıldı. Sağ hemisferler rutin histolojik takipten geçirilerek bloklanarak ardışık kesitler alındı ve Cresyl Fast Violet ile boyandı. Örneklerde stereolojik metotlardan optik parçalama yöntemi kullanılarak hippocampus CA bölgesindeki piramidal hücreler sayıldı. Ayrıca piramidal hücrelerin alan, çevre ve çap ölçümleri yapıldı.İncelemeler sonucunda piramidal hücre sayıları kontrol grubunda 620 803±30 818; fenthion verilen grupta 459 291±47 077; fenthion+atropin verilen grupta ise 551 328±51 710 olarak bulundu. Her üç grup arasında görülen bu farklılıklar istatistiksel olarak da anlamlı idi (p<0,05).Kontrol grubuna ait hücre alanı, çevresi ve yarıçap ölçümleri sırası ile 103 151±18 219 µm2; 1 272±98,67 µm ve 179,5±15,41 µm olarak bulundu. Fenthion verilen grupta ise bu değerler sırası ile 264 284±35 144 µm2; 1 977±133,3 µm ve 286,5±20,77 µm olarak gözlendi. Fenthion grubunda gözlenen bu artışlar istatistiksel olarak da anlamlı idi (her üç parametre için p=0.000). Fenthion+Atropin grubunda alan, çevre ve yarıçap ölçümleri sırası ile 98 682±15 091 µm2; 1 219±92,75 µm ve 175,3±15,12 µm idi. Fenthion grubu ile karşılaştırıldığında her üç parametrede istatistiksel olarak da anlamlı bir düşüş olduğu görüldü. Ayrıca Fenthion+Atropin grubu ile Kontrol grubunun karşılaştırmasında parametreler arasında anlamlı bir fark bulunmadı.Fenthion grubu ratların hippocampus CA bölgesindeki hücrelerin sitoplazmasında şişme, karyolizis ve hücrelerde piknozis olduğu gözlendi. Hücre çekirdeğinin şişmesi ile nöronların yüzey alanı, çevreleri ve yarıçaplarında ciddi miktarda artış görüldü. Fenthion+Atropin grubundaki ratların hippocampus CA bölgesindeki nöronlarda piknozis gözlenirken, nöron yüzey alanı, çevresi ve yarıçapında ciddi değişiklikler gözlenmedi.Sonuç olarak fenthion hippocampus CA bölgesindeki total piramidal hücre sayılarını belirgin bir şekilde azaltır; apoptozisi arttırır; hücrelerin alan, çevre ve yarıçapını arttırarak sitoplazmasında şişmeye neden olur. Fenthion'un zararlı etkileri atropin ile kısmen veya tamamen düzeltilebilir. Atropin, fenthion'un nörotoksik etkilerine karşı koruyucu ve düzeltici etkilere sahiptir.

AtropinFenthionHipokampus+4
Muhsin Toktaş
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2010
00
DoctorateOpen AccessTR

Multi-dedektör bilgisayarlı tomografi ile pankreasta yaşa bağlı hacimsel değişikliklerin stereolojik yöntemle tespiti ve vücut kompozisyonu ile korelasyonu

Pankreas, sindirim bezlerinin en büyüğü olup endokrin ve ekzokrin salgı işlevi vardır. Yaşlanma ile birlikte pankreas parankiminin yerini ilerleyici olarak yağ dokusu almaktadır ve bu da pankreas lobulasyonunu artırır. Çalışmamızda pankreasta görülen yaşa bağlı hacimsel değişiklikler ve bu değişikliklerin belirlenen parametrelerle ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır.Çalışmamız pankreasla ilgili herhangi bir şikayeti bulunmayan ve demografik bilgileri mevcut olan 272 bireye ait bilgisayarlı tomografi (BT) görüntüleri üzerinde retrospektif olarak gerçekleştirildi. Bireyler vücut kitle indeks (VKİ) değerlerine ve yaşlarına göre gruplandırıldı. Bireylerin yaşları 3.-9. dekadlar arasında dağılım gösterdi. Stereolojik yöntem olarak ?Cavalieri prensibi? kullanılarak pankreasın hacim ölçümü yapıldı. BT görüntüleri üzerinde sagittal ve transvers abdominal çap ölçümleri ile cilt kalınlığı ve pankreas dansite ölçümleri yapıldı.Pankreas hacim değeri ile yaş arasında negatif korelasyon bulundu (p<0,001, r:-,473). Ayrıca pankreas hacmi ile VKİ değeri arasında (p<0,001, r:0,226), sagittal abdominal çap (p<0,001, r:0,288), transvers abdominal çap (p<0,001, r:0,218), anterior cilt kalınlığı (p<0,001, r:0,211), posterior cilt kalınlığı (p=0,009, r:0,158) ve bilateral cilt kalınlığı (p=0,012, r:0,153) arasında pozitif korelasyon bulundu.Çalışmamızın temel bilimler ve klinik bilimler literatürüne katkıda bulunacağı, özellikle yaşa bağlı olarak pankreas hacminde meydana gelen değişikliklerin sınırlarını belirlemede referans niteliğinde olabileceği ve oluşabilecek çeşitli hastalıkların aydınlatılmasına katkı sağlayabileceği düşünülmektedir.Anahtar Sözcükler: 1. Pankreas 2. BT 3. Yaşa bağlı değişiklikler 4. Stereoloji

Bilgisayarlı tomografiPankreasPankreas hastalıkları+3
Veli Çağlar
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

Güreş milli takım sporcularında kan gruplarının ve beslenme alışkanlıklarının başarılarındaki rolünün araştırılması

Bu araştırmada öncelikle Millilik düzeyine ulaşmış uluslararası birçok şampiyonada derece almış sporcuların hangi kan gruplarında yoğunlaştıklarının tespit edilmesi amaçlanmıştır. Elde edilen bulgular neticesinde sporcu beslenmesi kriterleri ile birlikte değerlendirilerek sportif başarılarda kan grubunun ve beslenme ilkelerinin etkileri incelenmiştir.Çalışma kapsamına alınan 104 erkek, 24 kadın toplam 128 sporcuya 32 sorudan oluşan anket uygulandı. beş bölümden oluşan anket formu ile demografik, anatomik ve antropometrik bilgilerine, sosyal algı durumlarına, fizyolojik özelliklerine, beslenme alışkanlıklarına ve uluslararası başarı durumları değerlendirildi.Araştırmaya katılan sporcuların çalışma sonucunda elde edilen veri değerlendirmeleri SPSS?18 paket programında yapıldı. Milli güreşçilerin başarılarının karşılaştırılması sonucu ülkemizde görülme sıklığı yüksek olan A Grubu Rh (ARH) (% 42) ve 0 Grubu (0RH) (% 33,2) kan gruplarının genel dağılıma göre çalışmamızda da diğer gruplardan daha fazla sayıda başarılı olduğu konusunda anlamlı bir farklılık gözlendi.Milli takım güreşçilerimizin ilk uluslararası başarılarına bakıldığında Yıldızlar kategorisinde ilk kez derece alan sporcularımızla Gençler ve Büyükler şampiyonalarında ilk kez derece alanların karşılaştırılmasında Yıldızlar % 70,2, Gençler %24,2, Büyükler %5,6 oranları ortaya konularak yıldızlar kategorisinde başarılı olan sporcu sayılarının lehine anlamlı bir farklılık gözlendiği saptandı.Anketimizde milli güreşçilerimizin genel kan grubu dağılım değerleri ile her kan grubunun kendi iç dağılım değerleri karşılaştırıldığın da başarı faktöründe ülkemizde görülme sıklığı % 16 gibi düşük olan olan ( B RH) grubuna ait milli güreşçilerin diğer kan gruplarına sahip güreşçilerden daha başarılı olduğu belirlendi.Uluslararası müsabakalarda birçok kez yer alan sporcularımızın katıldıkları şampiyona sayıları ve beslenme alışkanlıklarının değerlendirilmesi sonucu güreşçilerimizin dengeli ve sağlıklı beslenme ilkelerinden protein, yağ, karbonhidrat ve sıvı tüketimlerine gerektiğinden daha düşük oranlarda riayet ettikleri görüldü.Çalışma grubumuzda bulunan milli sporcuların kilo dağılımlarının çoğunlukla 55 kg 66 kg ve 76 kg'da toplandığı tespit edildi. Bu sıkletlerdeki güreşçilerin kan grupları, yüzde oranlar açısından yüksek değerde (A RH+) kan grubunda yoğunlaşırken, görülme sıklığı az olan (A RH-), (B RH+) ve (B RH-) gruplarının da oran olarak bu sıkletlerde yüksek farklılığı görüldü.Araştırmanın sonuçlarına göre, uluslararası başarı kriterleri yükseldikçe kan gruplarının da belirli gruplarda yoğunlaştığı tespit edildi. Aynı zamanda beslenme alışkanlıklarının da başarı oranı düşük sporculara oranla daha sağlıklı ve dengeli oldukları gözlendi.Sonuç olarak Araştırmaya katılan milli güreşçilerin kan grubu dağılımlarının ülkemizdeki kan gruplarının genel dağılımlarına benzer oranlar gösterdiği görüldü. Ancak çalışmaya katılan sporcuların kan gruplarını ülke genelinin genel dağılımlarından ayrı tutarak kendi sayısal oranları içerisinde değerlendirdiğimizde başarıda yoğunlaşan grupların daha az sıklıkla görülen gruplarda öne çıktığı sonucu ortaya çıkarıldı. Aynı zamanda güreş milli takım sporcularının başarılarında dengeli ve sağlıklı beslenme ilkelerine yeterli düzeyde dikkat etmedikleri dolayısıyla başarı kriteri olarak beslenme konusunda bilinçlendirilmeleri gerektiği gözlendi.Dünyada bir çok spor adamı, spor uzmanı ve fizyoterapistler kan kimyası ve kan fizyolojisinin sportif performansa etkisi olabileceği düşüncesi ile ilgili yeni çalışmalar ve yaklaşımlar ortaya koymaktadırlar.(kaynak). Dolayısı ile çalışmamızın ülkemizde üst düzey sportif başarıların yakalanması amacıyla kan grubu, beslenme ve başarı arasında korelasyon olup olmadığının incelenmesine ihtiyaç duyulmuştur.Kan gruplarının ve beslenme alışkanlıklarının milli güreşçilerin başarıları etkisi üzerinde etkisinin daha geniş serili çalışmalarla ve kan biyokimyası ve kan grubu analizleri ve genetik araştırmalarla yapılarak tekrarlanmasının büyük katkı sağlayacağı düşüncesindeyiz.

BaşarıBeslenme alışkanlıklarıGüreş+3
Rıfat Yağmur
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

Ratlarda kadmiyum maruziyetine bağlı olarak gelişen serebrum ve serebellumdaki değişiklikler üzerine kuersetin, balık omega-3 yağ asitleri ile melatoninin etkileri

Kadmiyum (Cd) 1817 yılında keşfedilen toksik ağır metallerden biridir. Kimyasal gübrelerde, sigara dumanında, pil ve akülerde bulunan Cd'nin canlılara direkt geçişi genellikle hava ve su ile olmaktadır. Cd, vücuttan atılması için özelleşmiş bir vücut sistemi bulunmadığından dokularda birikim gösterebilmektedir. Kronik Cd'nin birikim yerlerinden biri de santral sinir sistemidir. Araştırmamızda Cd'nin rat beyin ve beyinciği üzerine olan toksik etkilerine ve bu etkilere karşı antioksidan özellikleri nedeniyle kuersetin, balık omega-3 yağ asitleri ve melatoninin koruyucu etkilerinin olup olmadığına bakılmıştır.Çalışmada 52 adet Wistar Albino cinsi erkek rat altı gruba ayrıldı. Gruplar sırası ile 1) Kontrol (1 mg/kg SF) grubu, 2) Cd (1 mg/kg) grubu, 3) Cd (1 mg/kg) + Melatonin (25 mg/kg) grubu, 4) Cd (1 mg/kg) + Kuersetin (270 mg/kg) grubu, 5) Cd (1 mg/kg) + balık n-3 yağ asidi (400 mg/kg) grubu, 6) Cd (1 mg/kg) + kuersetin (270 mg/kg) + balık n-3 yağ asidi (400 mg/kg) grubu olarak gruplar oluşturuldu. Melatonin intraperitoneal, diğer tüm etken maddeler intragastrik gavaj yolu ile altı hafta süresince verildi.Deney sonunda tüm ratlar anestezi altında sakrifiye edilerek beyin ve beyincikleri alındı. Her rata ait beyin ve beyinciğin sol yarımı biyokimyasal, sağ yarımı ise morfolojik incelemeler için kullanıldı. Rutin doku takibi yapılan beyin ve beyincik kesitleri cresyl violet acetate ile boyandı. Biyokimyasal parametrelerden süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GSH-Px)) aktiviteleri ile malondialdehit (MDA) düzeyleri spektrofotometrik olarak ölçüldü.Cd grubunda yer alan ratların ışık mikroskopik incelemesinde beyin dokusunda kortikal bölgede yeralan lamina granularis eksterna ve lamina piramidalis eksterna tabakalarındaki hücre sayısında belirgin azalma ile hipokampal bölgede yer alan nöron nükleuslarında hiperkromatik ve piknotik değişiklikler izlendi. Beyincik dokusunda ise stratum moleculare ve stratum granulosum tabakalarıyla beyaz cevherde herhangi histolojik bir değişiklik olmadığı, bununla birlikte purkinje hücre sayısında azalma olduğu tespit edildi. Biyokimyasal olarak ise Cd grubunun beyin hariç diğer dokularında SOD aktivitesinde artma ile tüm dokuların GSH-Px aktivitesi ve MDA düzeyinde de artış görüldü.Cd'nin rat beyin ve beyinciği üzerinde morfolojik ve biyokimyasal olarak hasar oluşturduğu; bu hasarların antioksidan etkili melatonin, kuersetin ve balık n-3 yağ asiti verilmesi ile kısmen engellenebileceği sonucuna ulaşıldı.

KadmiyumKuersetinMelatonin+2
Sezer Akçer
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Boyun bölgesinde uygulanan cerrahi girişimler açısından nervus accessorius'un seyrinin önemi

Amaç: Bu çalışmada, cerrahi girişimler açısından nervus accessorius'un boyun bölgesindeki seyrinin kadavra diseksiyonlarında değerlendirilmesi ile, mevcut ve yeni geliştirilecek cerrahi tekniklere bilimsel yönden katkı sağlanması amaçlandı. Gereç ve yöntem: Mayıs 2017-Mayıs 2018 tarihlerinde, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı Uygulama ve Araştırma Laboratuarı'nda, formaldehit ile fikse edilmiş, yaşları bilinmeyen sekiz erişkin erkek kadavrada bilateral boyun diseksiyonu uygulandı. Referans noktalar işaretlendikten sonra, ölçümler bir dijital kumpas ile yapıldı. Veriler SPSS 21.0 programı ile analiz edildi ve p<0,05 olması istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Nervus accessorius, 10 tarafta (%62,5) musculus digastricus venter posterior'un alt kenarında vena jugularis interna'yı anteriorundan çaprazlamaktaydı. 14 tarafta (%87,5) nervus accessorius'un musculus sternocleidomastoideus'a doğrudan penetre olduğu, 2 tarafta ise (%12,5) musculus sternocleidomastoideus'a giden dalını verdikten sonra bu kasın posteriorundan geçtiği gözlendi. Musculus sternocleidomastoideus'un arka kenarında nervus auricularis magnus'un çıkış noktası, olguların %81,25'inde nervus accessorius'un çıkış noktasının inferiorunda yer almaktaydı ve bu iki nokta arası uzaklık 14,36±6,56 mm olarak ölçüldü. Nervus accessorius'un musculus sternocleidomastoideus'un arka kenarında çıkış yerinin processus mastoideus'a uzaklığı 62,95±12,37 mm olarak saptandı. Trigonum cervicale posterius'ta nervus accessorius'un uzunluğu 52,30±9,88 mm olarak ölçüldü ve iki kadavrada nervus accessorius bu bölgede tortioz halde bulunmaktaydı. Sonuç: Cerrahi girişimler esnasında, nervus accessorius'un hasarlanması ve omuz sendromu gelişmesi riskini azaltmak için, nervus accessorius'un musculus digastricus venter posterior'un alt kenarında, musculus sternocleidomastoideus'un arka kenarında ve musculus trapezius'un ön kenarında bazı referans anatomik yapılara göre konumunu, seyrini ve uzaklıklarını bilmek önem taşır.

Aksesuar sinirAnatomiBoyun+2
Canan Eyüboğlu
Dokuz Eylül University
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Ratlarda postnatal dönemde testis dokusu ile kan testis bariyerinin gelişiminin histomorfometrik ve immunohistokimyasal değerlendirilmesi

Erkek üreme sisteminin temel görevi sperm üretip, oluşturduğu bu spermleri dişi vajinasına iletmeye yardımcı olmaktır. Bu işlemi yapabilmesi için 4 farklı tipte yapıya sahiptir. Bu yapılar testisler, yardımcı kanallar, yardımcı bezler ve penis?tir. Testisler, sperm ve primer erkek cinsiyet hormonu olan testosteronu üretirken; yardımcı kanallar, testislerdeki ya da yardımcı bezlerdeki salgıları depolayıp penis?e taşırlar. Çalışmamızın amacı erkek genital sisteminin temel öğelerinden biri olan testislerin histomorfolojik olarak doğum sonrası dönemdeki farklı gelişim zamanlarında incelenmesini sağlamak ve Sertoli hücrelerinin oluşturduğu kan-testis bariyerinin gelişimin hangi döneminde oluştuğunu saptamaktır. Çalışmamızda postnatal dönemde bulunan 14., 30., 60. ve 90. günlerde Sprague-Dawley türü 24 erkek rat kullanıldı. Elde edilen testis kesitleri hemotoksilen-eozin ile kaderin ve klaudin immun boyaları ile boyanarak kan-testis bariyerinin gelişimi ve histolojik yapılanması değerlendirildi. Ayrıca testislerin diğer bileşenleri olan spermatogonyumların, Sertoli hücrelerinin ve Leydig hücrelerinin gelişimi ile organizasyonu değerlendirildikten sonra gelişimsel süreçte seminifer tübüllerin histomorfolojik anlamda geçirmiş olduğu değişiklikler belirlendi. Elde edilen sonuçlara göre ratlarda sperm üretim sürecinin intrauterin hayatta başlamadığı ve hatta doğum sonrası 14. günde bile mevcut olmadığı görülmüştür. 30. günden kısa süre önce başladığını düşündüğümüz spermatogenetik sürecin yaşa bağımlı bir paralellik gösterdiği ortaya konmuş olup, klaudin ve pan kaderin primer antikorları sayesinde kan-testis bariyerinin varlığı ile birlikte fonksiyonel anlamda testis yapılanmasının 60 günlük ratlarda mevcut olduğu tespit edilmiştir. Bununla birlikte elde edilen bu yapılanma bulgularının ilerleyen günlerde fazla değişiklik göstermediği de belirlenmiştir.

KanSeminifer tübüllerSertoli hücreleri+5
Hüsniye Karateke
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Multidetektör bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilen canlı kişilerde foramen ınfraorbitale varyasyonları

ÖZET Amaç: Çalı?mamızın amacı, canlı ki?ilerde multidedektör bilgisayarlı tomografi (MDBT) kullanılarak elde edilen kesitlerde Foramen ?nfra Orbitale?nin (FIO) anatomik yapısı ile varyasyonlarını belirlemek; bulunan ölçüm ve varyasyonları ya?, cinsiyet ve yerle?imine (sağ/sol) göre değerlendirmektir. Yöntem: Tanımlayıcı tipteki bu ara?tırmada Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim dalında herhangi bir nedenle kraniyum BT?si çekilmi? olan hastalara ait 300 BT görüntüleri geriye dönük olarak değerlendirmeye alınmı?tır. Çalı?mamızın istatistiksel analizi SPSS-18 istatistik paket programı kullanılarak yapıldı. ?ncelenen parametrelerin ortalamaları ve standart sapmaları belirlendi. Parametreler arasındaki ili?kiler elde edilen verilerin cinsiyet (kadın/erkek) ve bölge (sağ/sol) asimetrisi istatiksel olarak değerlendirildi. ?statistiksel analizde anlamlılık düzeyi <0,01 olarak alındı. Bulgular: FIO?nun transvers çapı 1,88±0,44 mm, vertikal çapı ise 1,71±0,42 mm olarak bulundu. FIO?nun bazı olu?umlara olan uzaklıklarda ise; yüz orta hattına olan uzaklığı 26,81±3,19 mm, 2. insisiv di?in köküne olan uzaklığı 30,09±3,22 mm, atlas?ın tuberculum anterior orta noktasına olan uzaklığı 70,45±4,53 mm, orbitaya olan uzaklığı 7,50±1,36 mm, maksillar kemiğin nazal kısmına olan uzaklığı ise 16,63±1,81 mm olarak bulundu. FIO?nun yüz orta hattına olan uzaklığı (sağ 27,16 mm, sol 26,47; p=0,009) dı?ın da hiçbir ölçümde sağ ve sol farklılıkları yoktu. Kadın erkek kar?ıla?tırmasında birçok farklılık bulundu. Bunlar; sağ ve sol FIO?nun transvers çapları (p<0,001 ve p<0,001), sağ ve sol FIO?nun vertikal çapları (p=0,003 ve p<0,001), sol FIO?nun yüz orta hattına olan uzaklığı (p<0,001), sağ ve sol FIO?nun 2. insisiv di? köklerine olan uzaklıkları (p=0,008 ve p=0,028), sağ ve sol FIO?nun atlas?ın tuberculum anterior orta noktasına olan uzaklıkları (p=0,009 ve p<0,010) ve sol FIO?nun maksiller kemik nazal kısmına olan uzaklığı (p<0,008) ?eklinde idi. Sonuç: Çalı?mamızda elde edilen veriler literatür bilgisi ile kar?ıla?tırıldığında birçok bulgunun birbirine benzer bulunduğu, ancak bazı ölçümlerde farklılıklar olduğu gözlendi. Bu farklılıkların, çalı?maların kuru kafa 38 iskeletinde yapılmı? olması, ırk farklılıkları, ölçümlerde kriter alınan referans noktaları ve ölçüm yöntemlerinin farklılığı gibi nedenlerden kaynaklanıyor olabileceğini dü?ündürmektedir. Ayrıca FIO?nun boyutlarının iklim ?artlarına göre deği?tiği en çok kabul gören görü?ler arasındadır. FIO?nin anatomik karakteristiklerinin bilinmesi cerrahi ve lokal anestezi planlanması sırasında anestezik komplikasyonların azaltılması gibi birçok uygulama için büyük önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Lokal anestezi, Fotamen infraorbitale, Multidetektör bilgisayarlı tomografi, Nervus infraorbitale, Margo infraorbitale.

AnatomiAnestezi-lokalTomografi-x ışınlı-bilgisayarlı+1
Çiğdem Taşpınar
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Etmoid çatı konfigürasyonunda yaşa ve cinsiyete bağlı değişiklikler ile asimetrinin değerlendirilmesi

Etmoid çatının anatomik yapısı toplumsal ve bireysel değişkenlik gösterebilir. Çalışmamızın amacı etmoid çatı ve çevresindeki anatomik yapıların yaş ve cinsiyete göre farklılıkları ile sağ-sol asimetrisinin değerlendirilmesidir. Çalışmamızda, Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı dijital arşivinde bulunan ve 2005-2012 yılları arasında baş ağrısı, burun tıkanıklığı, burun akıntısı, sinüzit vb. gibi ön tanılar ile KBB, Nöroloji ve Göz kliniklerince istenmiş olan 300 kişiye (147 kadın, 153 erkek) ait paranazal sinüs BT?si değerlendirildi. Çalışmada 6-slice MDBT tarayıcı kullanılmış olup ölçümler; daha önce tarif edilen lamina cribrosa?nın en derin görüldüğü ilk anterior koronal kesitte ve bilateral olarak yapıldı. Keros1 149 (%24,8); Keros2 308 (%51,3) ve Keros3 143 (%28,3) olguda saptandı. Keros tipleri ile cinsiyetler ve dekatlar arasında anlamlı fark bulunmadı. Sağ ve solda etmoid çatı ile nazal taban arasındaki mesafe ortalamalarında (kadınlarda 52,57±3,89 mm, erkeklerde ise 56,81±4,64 mm) cinsiyete göre anlamlı farklılık gözlendi. Sol medial foveal açı ortalamalarında da (kadınlarda 118,1±18,34º, erkeklerde 111,9±20,00º) cinsiyete göre anlamlı farklılık vardı. Sağ tarafta orta konkanın vertikal uzunluğu ortalamalarında da cinsiyete göre anlamlı farklılık gözlendi ve erkeklerde kadınlara göre daha uzun bulundu. Her iki tarafta maksimal orbital yükseklik ortalamalarında cinsiyete göre anlamlı farklılık gözlendi ve bu mesafe erkeklerde kadınlara göre daha fazla bulundu. Cinsiyet ayırt etmeksizin yapılan analizde ise; etmoid çatı ile nazal taban arasındaki mesafe (sağda 54,73±4,70 mm, solda ise 55,50±4,90 mm) ve orta konka uzunlukları (sağda 23,70±3,80 mm, solda ise 24,34±3,70 mm) sağ ve sol tarafta anlamlı olarak farklılık bulundu. Etmoid çatı ile nazal taban arasındaki mesafe, Keros tipleri ile anlamlı derecede artış gösterir. Medial foveal açı, Keros tipleri ile anlamlı derecede azalma gösterir. Medial foveal açının hem cinsiyetler hem de Keros tipleri ile karşılaştırıldığında anlamlı sonuçların bulunması çalışmamızın endoskopik sinüs cerrahisi öncesi uzmanların bunu göz önünde bulundurması açısından önemli olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: BT, etmoid çatı, lamina cribrosa, paranazal sinüs.

AsimetriCinsel kimlikEtmoid sinüs+3
Hilal Güzel
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2013
10
Master'sOpen AccessTR

Karaciğer iskemi-reperfüzyonun neden olduğu akut böbrek hasarına karşı IL-18BP(İnterleukin-18 binding protein)'in koruyucu etkisi

ÖZET Karaciğer İskemi-reperfüzyonun Neden Olduğu Akut Böbrek Hasarına Karşı IL-18BP(interleukin-18 binding protein)'in Koruyucu Etkisi Karaciğer iskemi/reperfüzyon (IR) hasarı; özellikle major karaciğer rezeksiyonunda, cerrahisinde ve karaciğer transplantasyonlarında, uzun süren portal ven oklüzyonlarında ortaya çıkmaktadır. Karaciğer IR hasarında sadece karaciğer değil kalp, akciğer ve böbrek gibi uzak organlar da hasar görür. Deneysel modellerde karaciğer IR hasarına bağlı böbrek hasarını önleyen çeşitli ajanlar bildirilmiş olmasına karşın, interleukin-18 binding protein (IL-18 BP)'nin koruyucu etkisi araştırılmamıştır. Çalışmamızda 3 grup (n=8)'tan oluşan 24 adet Wistar Albino cinsi erkek rat kullanıldı. Gruplar; 1)Sham 2) IR (1 saat iskemi, 4 saat reperfüzyon) 3) IR + IL-18BP (50 µg/kg) olarak oluşturuldu. IL-18BP intraperitoneal olarak cerrahi işlemden 30 dk önce uygulandı. Histopatolojik olarak Karaciğer ve böbrek dokuları H&E ile boyandı. Biyokimyasal olarak serumda AST, ALT, LDH, creatin ve üre değerleri ölçüldü. Oksidatif stres parametreleri olarak serum ve böbrek dokusunda GSH, MDA, NO, TAS, TOS, OSI düzeyleri ölçüldü. Böbrek dokusunda proinflamatuar sitokinlerden IL-1β, IL-6, TNF-α düzeyleri incelendi. Çalışmamızda IL-18BP'in, karaciğer IR'nin indüklediği akut böbrek hasarında biyokimyasal olarak karaciğer ve böbrek fonksiyonlarını düzelttiği, histolopatolojik olarak hasarı azalttığı, proenflamatuar sitokinleri azaltarak antienflamatuar, oksidatif stres indeksini azaltarak antioksidan etki gösterdiği bulundu. Sonuç olarak, IL-18BP ile ilk kez yapılan bu modelin değişik IR sürelerinde ileri araştırmalarla desteklenmesi durumunda karaciğer IR'de klinikte meydana gelebilecek komplikasyonlar, hastaların post-operatif hastanede kalma süresi, tedavi maliyeti ve iyileşme süresi azaltılabilecektir. Anahtar kelimeler: Karaciğer iskemi reperfüzyon, IL-18BP,Akut böbrek hasarı

BöbrekBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-akut+5
Senem Kazandı
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Pes planus (düztabanlık)'un aşil tendonu ile bağlantısı var mıdır?

Pes Planus (Düztabanlık)'un Aşil Tendonu İle Bağlantısı Var Mıdır? Pes planus (düztabanlık) genel olarak ayağın arcus longitudinalis medialis yüksekliğinin azalması ya da tamamen ortadan kalkması sonucu oluşan anomalidir.. Aşil tendonu vücudun en kalın ve en güçlü tendonu olarak bilinmekte ve ayak bileğinin arka kısmında, ayak bileğinin güçlü plantar fleksörüdür. Alt ekstremite patolojierinde risk artışına neden olabilen olan düz tabanlığın mekanızması tam olarak anlaşılamamıştır. Ancak yaralanmamış katılımcılar kullanılarak yapılan daha önceki çalışmalar, düz taban olan ve olmayanları karşılaştırarak, alt ekstremite kinetik, kinematik, kas fonksiyonunda farklılıklar olduğunu ileri sürmüşlerdir. Daha ince bir tendonun daha kalın bir tendona göre daha fazla rüptür ve tendinopati riski olabilir. Ayak tipi ve aşil tendinopati arasındaki ilişki net değildir. Çalışmamızda 9 – 16 yaşları arasındaki toplamda 59 kişi, esnek pes planus tanısı konan (pes planus) ve sağlıklı (kontrol) 2 guruba ayrıldı. İki grup için de yaş, boy ve bacak uzunlukları, kiloları, aşil tendon uzunluğu ve kesitsel alanları belirlendi. Verilerin analizi için bağımlı ve bağımsız T-testi ve backward çoklu regresyon metodu kullanıldı. Elde edilen sonuçlara göre; görülen esnek pes planus'un aşil tendon uzunlukları ve kesitsel alanı, yaş, boy, bacak ve ayak uzunluğu üzerine etkisi olmadığı; ancak kilolu olan kişilerde esnek pes planus'un görülme olasılığının yüksek olduğu belirlenmiştir. Ayrıca Aşil alan ortalaması ile Pes planus ve yaş arsında (-) korelasyon, ayak numarası arasında (+) korelasyon bulunmuştur. Pes Planus, ayakkabı numarası, yaş, ve kilo; alt eksremite patolojilerinde risk faktörü olabilecek daha ince bir AT morfometrisi için iyi bir ipucu olarak akılda tutulmalıdır. Anahtar kelimeler: Esnek pes planus, aşil tendon kalınlığı, arcus longitudinalis medialis

AyakAyak bileğiAyak hastalıkları+2
Özlem Yücel
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Üç boyutlu multidedektör bilgisayarlı tomogrofide orbita ve orbital yapıların morfometrik analizi

Orbita ve içinde bulunan yumuşak dokuların anatomik özellikleri farklılıklar gösterebilir. Çalışmamızın amacı Radyoloji ve Anatomi bilim dallarına akademik bir hafıza oluşturmak ve ilerde yapılacak ve bilimsel kazanımları daha geniş bir etki sahasına sahip yeni ve daha kapsamlı çalışmalara cesaret ve temel sağlamaktır. Yapılan çalışmamızda, 2008-2014 yılları arasında Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı dijital radyoloji arşivinde yer alan 100 kişiye (58 erkek, 42 kadın) ait yüz, kafa ve maksillofasiyal BT (160-slice MDBT)'leri retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmada rektus kasları koronal kesitte, diğer parametreler aksiyel kesitte; kafatası transvers çapı, interzigomatik çizgi uzunluğu ve orbita'nın medial duvarları arasındaki minimum uzaklık dışındaki parametreler bilateral olarak ölçüldü. Dekat, cinsiyet ile parametreler arasında ve her iki orbita karşılaştırmaları yapıldı. Dekatlar arasındaki derecede "Orbita medial duvarları arasındaki minimum uzaklık" parametresi ve "sol m.rectus inferior" parametresi istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Orbita medial duvarları arasındaki minimum uzaklık parametresi, 3. dekat ile 6. dekat arasında; sol m.rectus inferior parametresi, 8. dekat ile 2., 3. ve 4. dekatlar arasında karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi. Kadın ve erkek grupları parametreler yönünden karşılaştırıldığında "sağ orbita'nın iç ve dış duvarları arasındaki maksimum mesafe", "sol orbita'nın iç ve dış duvarları arasındaki maksimum mesafe" "sağ orbita'nın alt ve üst duvarları arasındaki maksimum mesafe", "sağ for.infraorbitale ile orbita alt duvarı arasındaki mesafe", "sol for.infraorbitale ile orbita alt duvarı arasındaki mesafe", "interzigomatik çizgi uzunluğu", "kafatası transvers çapı", "sol m.rectus superior", "sağ m.rectus lateralis", "sol m.rectus lateralis" ve "sağ optik sinir genişliği" parametrelerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı. Sağ ve sol orbita parametrelerin karşılaştırılması sonucunda; orbita'nın iç ve dış duvarları arasındaki maksimum mesafe ve orbita'nın alt ve üst duvarları arasındaki maksimum mesafe, istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Kafatası transvers çapı ile interzigomatik çizgi uzunluğu, kafatası transvers çapı ile sağ taraf orbita iç ve dış duvarları arasındaki maksimum mesafe, interzigomatik çizgi uzunluğu ile sol taraf orbita iç ve dış duvarları arasındaki maksimum mesafe ve sağ taraf orbita iç ve dış duvarları arasındaki maksimum mesafe arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlıydı. Elde edilen sonuçların, adli tıp, göz cerrahisi, plastik cerrahi vb. klinik branşların kliniksel değerlendirmelerine katkı sağlayacağı ve bu konuda yapacakları akademik çalışmalarına temel teşkil edeceği inancındayız. Aynı zamanda yerel populasyona yönelik bu çalışmamızın yerel morfometrik veri kayıtlarına ekleme yaparak radyoloji, anatomi ve antropoloji branşlarının yapacakları çalışmalarına da ışık tutacağı inancındayız. Anahtar Kelimeler: BT, çap, morfometri, optik sinir, orbita,

MorfometriOptik sinirOrbita+1
İsmet Demirtaş
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2014
00
Master'sOpen AccessTR

Meatus acusticus internus boyutları ile orta kulaktaki varyasyon ilişkilerinin incelenmesi

Meatus acusticus internus, auris interna'yı fossa cranium mediale'ye bağlayan kemik bir kanaldır. Os temporale'nin pars petrosasının içinde lateral olarak uzanır. Meatus acusticus internus'un içinden nervus facialis, nervus vestibulicochlearis, a.v. labyrinthi gibi önemli oluşumlar geçer. KOM, membrana tympanica perforasyonu, kulak akıntısı, işitme kayıpları ile karakterize, 3 aydan daha uzun süren ve medikal tedavi ile tamamen düzelmeyen otitis media'daki inflamatuar bir süreçtir. Kolesteatomlu KOM'daki kemik erimesi kolesteatomsuz KOM'a göre daha ciddidir. Çalışmamızda Afyon Kocatepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Şubat 2011 ile Mayıs 2014 tarihleri arasında Kronik otit nedeniyle opere edilen (mastoidektomi) 49 hastanın retrospektif ameliyat notlarını inceledik ve varsa semptom, patoloji ve varyasyonları tespit ettik. Aksiyal ve coronal planda çekilen os temporale BT bulguları incelendi. Cerrahi uygulanan hastaların demografik bilgileri, pre-operatif tanısı not edildi. Pre-operatif BT ile meatus acusticus internus(MAİ)'un morfometrik ölçümleri yapıldı. MAİ giriş açısı, kanal uzunluğu, çapı, girişin aquaductus vestibularis'e uzaklığı ve sinüs sigmoideus'un dış kulak yoluna uzaklığı ölçüldü. Aynı zamanda dosya taramalarından körner septumu, kronik otitis media, kolesteatom, kulak zarı retraksiyonu, timpanik membran durumu, kulak akıntısı, duramaterin orta fasciada düşüklüğü, fasial sinir dehisansı, kemik zincir durumu, lateral semisirküler kanal durumu değerlendirildi. FSD ile LSK dehisansı arasındaki ilişki karşılaştırıldığında; aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu. Kolesteatom varlığı ile LSK dehisansı, FSD, TMD arasındaki ilişki karşılaştırıldığında; aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu görüldü. MAİ morfometrileri kendi aralarında karşılaştırıldığında sadece sağ çap ve sol çap arasında istatistiksel olarak bir anlamlılık bulundu. Sol MAİ kanal uzunluğu ile sol sinüs sigmoideus'un dış kulak yoluna uzaklığı arasında istatiksel olarak anlamlı orta düzeyde korelasyon bulundu. Sonuç olarak yaptığımız çalışmada kolesteatom'un TMD, FSD ve LSK dehisansı üzerinde etkili olduğunu gördük. Bizim çalışmamızda değerlerin diğer çalışmalara göre düşük olmasını etnik ve coğrafik farklılıklardan kaynaklandığını düşünüyoruz.

AnatomiBilgisayarlı tomografiKolestatoma+2
İskender Akbal
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessTR

Tıp fakültesi anatomi eğitiminde dikey entegrasyon

Öğrenci geri bildirimleri, eğitim-öğretim sürecinde ulaşılan düzeyi belirlemede, eksikleri tanımlama ve tamamlamada, yanlışları düzeltmede yaygın olarak kullanılan araştırma yöntemlerinden biridir. Geri bildirimler, katılımcıların eğitime katkılarını sağlamaktadır. Bu nedenle günümüzde sıklıkla bu araştırma yöntemine başvurulmakta ve onanma sürecinde eğitim programlarının değişmez öğelerinden biri haline gelmiştir. Birçok çalışmada; tıp öğrencilerinin zaman içinde anatomi bilgilerinin azalması ile ilgili problemler olduğu ve bunun nedenleri arasında "anatomi öğretiminde dikey entegrasyonun ihmal edilmesinin de bulunduğu belirtilmektedir. Biz de hazırladığımız anket formu ile tıp fakültelerindeki anatomi eğitiminde dikey entegrasyon ihtiyacını belirlemeye çalıştık. Afyon Kocatepe Üniversitesi, Pamukkale Üniversitesi ve Namık Kemal Üniversitesi Tıp fakülteleri 3. - 6. sınıf öğrencileri ile pratisyen hekim, araştırma görevlisi, uzman ve öğretim üyesi hekimlerin katılımı ile çalışma gerçekleştirildi. Katılımcıların entegre eğitim almış olmalarına dikkat edildi. Çalışmada; 16 sorudan oluşan 5'li Likert tipinde anket formu hazırlanarak katılımcılardan cevaplamaları istenmiştir. Anket testi 2013-2014 eğitim öğretim yılının Nisan ayında, ilgili üniversitelerin anatomi anabilim dallarındaki görevli öğretim elemanları tarafından öğrenci ve mezunlara dağılıp-toplanmış olup, uygulamadan önce fakültelerin dekanlıklarından gerekli izin yazısı alınmıştır. Çalışmaya 344 gönüllü katıldı. Bunların %45'i Afyon Kocatepe Üniversitesi, %38'i Namık Kemal Üniversitesi, %17'si ise Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültelerinin öğrencisi veya çalışanı idi. Katılımcıların %51,5'i bayan, %48,5'i ise erkek olup, %90'ı tıp fakültesi öğrencisi, %6'sı pratisyen hekim veya araştırma görevlisi doktor, %1'i uzman doktor, %3'ü ise öğretim üyesinden oluşmakta idi. Öğrencilerin ise; %36'sı 3. sınıf, %37'si 4. sınıf, %7'si 5. sınıf ve %10'u 6. sınıfta okuyorlardı. Ankete cevap veren katılımcıların büyük çoğunluğu; tıp Fakültesi 1. ve/veya 2. sınıflarda verilen anatomi dersleri için 4. ve 5. sınıflarda (ve stajlarda) hatırlatma dersleri konulmalıdır (%49), Anatomi pratik ders saat sayısı artırılmalıdır (%59), Anatomi teorik derslerinin klinik bilgiler ile desteklenmesi öğrenmemi kuvvetlendirir (%85), Anatomi teorik ve pratik derslerine radyolojik ve kesitsel anatomi dersleri ilave edilmelidir (%75-75) yorumlarına olumlu olarak cevaplamışlardır. Anatomi eğitimi; genel itibarı ile ezbere dayandığı için ilk yıllarda verilen anatomi eğitimi ileriki sınıflarda sıklıkla unutulmaktadır. Bu nedenle klinik stajlarda (özellikle stajların başında) klinik anatomi içerikli bir hatırlatma dersinin konulması -dikey entegrasyon açısından- faydalı olacaktır. Ayrıca müfredatta minimum değişiklikler yaparak, esas olarak anatomi eğitiminin veriliş şekli, içeriği ve klinik ilişkisi ile ilgili değişiklikler yapılarak (yatay ve dikey entegrasyona uygun olarak) güncellenmesinin faydalı olacağı düşüncesindeyiz. Sonuç olarak hedefimiz tek tip tıp ve anatomi eğitimi olmaksızın, asgari koşulları sağlayan standart bir eğitim sağlanmasıdır. Anabilim dalları standart müfredat dışına çıkarak kendi fakültelerine özgü eğitim konuları, metod, öğrenim çıktıları ekleyebilmelidirler. Bizler mezuniyet öncesi tıp eğitiminde Ulusal Çekirdek Eğitim Programı (UÇEP) doğrultusunda yapılması planlanan bir standardizasyon gibi, anatomi eğitimi için de UÇEP-2014 ile uyumu bir standart (Anatomi ÇEP) belirleme ihtiyacı olduğunu düşünüyoruz. Küreselleşmenin etkilerinin tıp eğitimi üzerinde de yoğun olarak hissedilmeye başlandığı günümüzde, evrensel normlara uygun genel eğitim standartlarının oluşturulması şarttır. Tıp eğitiminde gerek ulusal gerekse uluslararası düzeyde belli standartların sağlanması, bu eğitimin son ürünü olan hekim adaylarının kalitesini artıracak, onlara "dünya hekimleri" olma vasfını kazandıracaktır. Bizim çalışmamız; bu amaçlar doğrultusunda çalışacak olan Tıp Dekanlar Konseyinin kurduğu mezuniyet öncesi anatomi çekirdek eğitim komisyonunun ve tıp eğitiminin kalite standartlarının yükseltilmesi için yapılacak olan çalışmalara bir kaynak olacağını düşünmekteyiz.

AnatomiEğitim yöntemleriTıp eğitimi+2
Muhammed Said Ekinci
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2015
00
Master'sOpen AccessEN

Perceptions of medical student regarding the use of cadavers for medical education in Turkey

Aim: The aim of our study is determine the perceptions of medical school students and what kind of approach they have adopted for use cadavers in medical education. Method: 19 expression was used for students' perception of cadavers and determine the approaches on the use of cadaver training in a data collection form which is desired to give one to five points according to the degree of adopt from students. The data collection form used by Ögenler et al before, had used was revized by us. And it was performed to 511 second grade students in eight different medical schools in the Aegean Region. The collected data has been assessed at the average and standard deviation and t test and chi-square tests have been used to compute the subgroups. The approval of ethical committee has been obtained for this study. Results: 511 students were participated in this research, and the data were analyzed on the only 492 form. 92% of respondents have been used cadavers in anatomy education. 57% of participants are female and most participants are from Adnan Menderes University with 23%. The opinion which is adopted by most of the participants "Human is valuable asset. Therefore; value and respectmust be given to the human body. While person was both alive or afterdeath" (4,27 ± 1,04). At least adopted opinion " Whatever the purposes are, a dead person's body shouldn't be used for training" (1,90 ± 0,86). Within the framework of the right to privacy, to cover the face of cadaver during the dissection is a humanitarian curtousy (p=0,008). During the dissection-demonstration, cadaver is only an object. Cadaver is supposed to be adopted and seen only as an object (p=0,012). Students who have received training with human cadaver has adopted much more than students have received training without human cadavers all of the above opinions. On the contrary, students who have received training with human cadaver don't have adopted opinion " The studies on cadavers do not provide a significan contribution to the medical students in terms of improving their medical-surgical skills" much more than students have received training without human cadavers (p=0,010). And It is unnecessary to attribute an extreme value to the cadavers who have completed the training function. Males adopted this opinion more than females (p=0,035). Conclusion: Medical school students regard to cadavers for in terms of human aspect and value and attribute to him a special value in terms of contribute to education. Students working on cadavers in anatomy education see cadaver as an educational material is the dominant trend. Students respect cadaver as the body of a dead person and the issues related with its use as an education material are considered partially different from the anatomists. Key words: Anatomy, Medical Education, Cadaver, Perception of Students, Ethic

PerceptionAnatomyEthics+3
Abdülkadir Bilir
Afyon Kocatepe University · Institute of Health Sciences
2015
00