
562
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Hemodiyaliz hastalarında öz yeterlilik ve sosyal destek algısı
Hemodiyaliz Uygulanan Hastalarda Öz Yeterlilik ve Sosyal Destek Algısı Giriş ve Amaç: Kronik böbrek yetmezliği (KBY), dünya çapında giderek artan önemli bir sağlık problemi olmakla birlikte, bireylerin yaşam kalitesini de olumsuz yönde etkilemektedir. Son dönem böbrek yetmezliği tedavisinde iki önemli nokta mevcuttur. Birincisi, hastaların yaşam sürelerini uzatmak, ikincisi ise hastalara daha iyi bir yaşam kalitesi sağlamaktır. Bu çalışmada amaç; hemodiyaliz (HD) hastalarının öz yeterlilik durumları ve sosyal destek algılarını kontrol grubu ile karşılaştırarak ortaya koymaktır. Materyal ve Metod: Dicle Üniversitesi Hastanesi'nde takip edilen ve tedavi gören 51 hasta değerlendirilmiştir. Ek olarak kontrol (KT) grubu oluşturmak amacıyla 102 sağlıklı birey incelenmiştir. Veriler; sosyodemografik özellikleri özellikleri içeren sorular, Genel Öz Yeterlilik Ölçeği ve Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği' nden elde edilmiştir. Anketler yüz yüze görüşülerek yapıldı. Verilerin değerlendirilmesinde spss 24,0 programı kullanılarak p<0,05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Kontrol grubundaki kişilerin Öz Yeterlilik ölçeğinden aldıkları puan HD hasta grubundaki kişilerden istatistiksel olarak anlamlı seviyede yüksek görüldü (p<0,05). Kontrol grubunun, Sosyal Destek arkadaşlar ve özel kişiler alt boyutlarından aldıkları puanlar hasta grubundan istatistiksel olarak anlamlı seviyede yüksek görüldü (p<0,05). SD aile puanları arasında ise istatistiksel olarak anlamlı fark görülmedi. Hemodiyaliz hastalarında; ileri yaşta olanların, dul ya da boşanmış olanların, KBY yanında ek bir kronik hastalığa sahip olanların öz yeterlilik puanı istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu (p<0,05), SD aile puanı birinci derece akrabalarıyla yaşamayan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı seviyede düşük olduğu (p<0,05), SD arkadaşlar ve özel kişiler puanlarında ise tüm sosyodemografik özelliklerde gruplar arasında anlamlı fark olmadığı görüldü (p>0,05). Sonuç: Çalışmada; HD hastalarının öz yeterlilik ve sosyal destek ölçeklerinden aldıkları puanlar sağlıklı kontrol grubundan düşük çıkmıştır. Sağlık profesyonellerine bu farkındalığın kazandırılması, HD hastalarına ve yakınlarına hastalık hakkında eğitimler verilmesi, hastalara yönelik gerekli psikolojik desteğin sağlanması, hobi, gezi, grup iletişimi gibi faaliyetlerin arttırılması gibi önlemlerin alınması gerektiği kanaatindeyiz. Anahtar Sözcükler: Son dönem böbrek yetmezliği, hemodiyaliz, öz yeterlilik, Sosyal Destek
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi asistan doktorlarının biyopsikososyal yaklaşımlarının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Biyopsikososyal yaklaşım kişinin sağlığının biyolojik, psikolojik ve sosyal süreçlerden etkilendiğini savunmaktadır. Biyomedikal yaklaşım karşı olarak bireyi; yaşantısı, duyguları, çevresi, hastalıklara bakış açısı, fiziksel koşulları ile değerlendirmektedir. Biyopsikososyal yaklaşım hekimler için temel mesleksel tutum olmalıdır ve biyopsikosoyal yaklaşımı iyi bilmelidirler. Bu model hekimlere hastalarında emosyonel durumlarına, yaşam amaçlarına, hastalıklara karşı tutumlarına, sosyal çevrelerine ve inançlarına bağlı biyokimyasal ve morfolojik değişimler olabileceğini anlatır. Aynı zamanda hekimin hastaya yaklaşırken başvurduğu yöntem hasta merkezli olmalıdır. Bu yöntem hekimin hastalığı hastanın gözünden algılayabilmesine katkı sunmaktadır. Bu çalışmada, Dicle Üniversitesi uzmanlık öğrencilerinin hastalarına biyopsikososyal yaklaşımını değerlendirebilmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışma Aralık 2017 – Mart 2018 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi uzmanlık öğrencileri dahil edilerek gerçekleştirildi.Çalışmanın evrenini oluşturan 311 uzmanlık öğrencisinden 203 hekim çalışmaya katılmayı kabul etti ve hekimlere görüşme esnasında yüz yüze görüşme yöntemiyle anket uygulandı. Çalışmanın amacı ve yöntemi hakkında bilgi verildi. Çalışmamızda, Patient Practitioner Orientation Scale, The Jefferson Scale of Physician Empathy ve sosyodemografik soruları içeren anket uygulandı. Ankette katılımcıların cinsiyeti, yaşı, medeni durumu, hekim olarak çalışma süresi, günlük hasta sayısı, hasta başına ayırdıkları süre, hekimlerin genel umut düzeyleri ve algıladıkları refah düzeyleri sorgulandı ve sonrasında 'Hasta-Hekim Oryantasyon Ölçeği (Patient Practitioner Orientation Scale)' ve 'Jefferson Hekim Empati Ölçeği (The Jefferson Scale of Physician Empathy)' uygulandı. Araştırmamız analitik özellikleri olan kesitsel tipte ve tanımlayıcıdır. Çoklu gruplarda ANOVA, bağımsız gruplarda student's t testi kullanıldı. Bulgular: Çalışmamıza toplam 203 asistan hekim katıldı. Katılanlardan 143'ü(%70) erkek 60'ı(%30) kadındı. Branş dağılımına gore psikiyatriden 8(%3,9), aile hekimliğinden 21(%10,3), diğer dahili branşlardan 104(%51,2), cerrahi branşlardan 70 (%34,5) asistan hekim katıldı. Çalışmaya katılanların hekimlerin yaş ortalaması 29,73±2,87 olarak bulunmuştur. Çalışmamızda kullanılan Hasta–Hekim Oryantasyon ölçeğinin paylaşım olarak nitelendirilen birinci alt grubunda; psikiyatri uzmanlık öğrencilerinin ortalama puanı 3,67±0,99, aile hekimliği uzmanlık öğrencilerinin 3,92±0,67, diğer dahili branşların 3,98±0,65, cerrahi branşların 3,83±0,61 olarak bulundu. Aynı ölçeğin bakım olarak nitelendirilen ikinci alt grubunda; psikiyatri uzmanlık öğrencilerinin ortalama puanı 3,20±0,45, aile hekimliği uzmanlık öğrencilerinin 3,68±0,54, diğer dahili branşların 3,49±0,60, cerrahi branşların 3,68±0,58 olarak bulundu. Çalışmamızda empati düzeyini belirlemek için kullanılan Jefferson ölçeği sonuçları ise; psikiyatri 78,25±14,78, aile hekimi 67,71±14,69, diğer dahili branşlar 72,03±13,46, cerrahi branşlar 70,87±15,24 olarak bulundu. Sonuç: Biyopsikososyal yaklaşım öncelikle aile hekimliği ve psikiyatri gibi branşlarda elzem yaklaşım modeli olup, diğer dahili ve cerrahi branşlarda da uygulanmalıdır.Bu çalışmada; farklı branştaki uzmanlık öğrencilerinin bu yaklaşımları karşılaştırılmaya çalışılmıştır. Benzeri çalışmaların yapılması ile bu alandaki farkındalık arttırılarak literatürdeki ilgili konular zenginleştirilmiş olacaktır. Anahtar Kelimeler: Hasta merkezli yaklaşım, biyopsikososyal yaklaşım, empati, aile hekimliği, psikiyatri, diğer dahili ve cerrahi branşlar.
Sağlık çalışanlarının ve toplumun gestasyonel diyabet ile ilgili bilgi ve tutumları
Giriş: Gestasyonel diyabet (GDM), gebelik sırasında sık karşılaşılan medikal bir durumdur. Türkiye'de GDM'nin taranması, tanısı ve uygun şekilde takibi konusundaki güncel bilgiler konusunda doktorlar, yardımcı sağlık personelleri ve toplumun farkındalığı konusunda önemli eksiklikler olduğu düşünülmektedir. Bu farkındalık yetersizliği son yıllarda oral glukoz tolerans testi (OGTT) ile ilgili güvenlik ve uygulanabilirlik konusunda toplum sağlığını etkileyecek düzeyde önemli tartışmalara yol açmaktadır. Bu eksiklikten yola çıkarak çalışmamızda üniversitemizin bulunduğu bölgede görev yapan doktorların, yardımcı sağlık çalışanlarının ve toplumdaki gönüllü katılımcıların GDM ve tarama-tanı amaçlı yapılan OGTT ile ilgili bilgi düzeylerini, tutum ve davranış özelliklerini veri formları aracılığı ile ortaya konması amaçlandı. Materyal ve metod: Bu çalışma, Diyarbakır il merkezindeki sağlık çalışanlarının ve yerel halkın GDM ve OGTT konuları ile ilgili bilgi düzeylerini, tutum ve davranış özelliklerini değerlendirmeyi amaçlayan kesitsel ve tanımlayıcı tipte bir çalışmadır. Çalışmamıza; doktorlar, yardımcı sağlık personelleri (hemşire, ebe, sağlık memuru) ve toplumdan 18-65 yaş arasındaki gönüllü kişiler dahil edildi. Çalışmayı kabul etmeyen kişiler çalışmadan çıkarıldı. Çalışmamızdaki üç grup için sosyo-demografik verileri, GDM ve OGTT ile ilgili farkındalık düzeylerini değerlendirmek için üç ayrı veri formu hazırlandı. Bulgular: Çalışmamıza 631'i kadın (K) ve 438'i erkek (E) olmak üzere toplam 1069 kişi [K/E=%59,02/%40,08] dahil edildi. Çalışmaya 306 doktor [K/E: 95(%31) / 211(%69)] , 363 yardımcı sağlık personeli [K/E: 263(%72,5) / 100 (%27,5)] 400 gönüllü [K/E: 273(%68,3) / 127(%31,8)] dahil edildi. Çalışmamızdaki gönüllü katılımcıların GDM farkındalık düzeyinin %56,8 olduğu saptandı. Doktorların %93,5'inin, personellerin %58,1'inin ve gönüllülerin ise %42,3ünün tüm gebelere OGTT yapılması gerektiğini düşündüğü saptandı. Sağlık personellerinin %8,5'inin ve gönüllülerin %22,9'unun OGTT konusunda hiç bilgisinin olmadığı saptandı. Doktorların büyük bölümü GDM taramasının tüm gebelerde yapılması gerektiğini belirtirken doktorların uzmanlık düzeyleri ile verdiği cevaplar arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmadı (p=0,112). Doktorların gebelik durumunda kendilerine veya eşlerine OGTT kabul etme oranları sıklık sırasına göre; uzman doktorlar (%92,9), asistan doktorlar (%85,7) ve pratisyen doktorlar (%72,8) olarak bulundu (p=0.002). Gönüllü kişiler eğitim düzeylerine göre gruplandırıldığında GDM farkındalığı açısından gruplar arasında anlamlı farklılık saptandı (p=0,014). Gönüllü katılımcıların veya eşlerinin gebeliği durumunda OGTT yapılmasını isteyip istemeyeceği konusundaki yanıtlar açısından cinsiyetleri (E/K) arasında anlamlı farklılık saptanırken bu durum eğitim düzeyleri arasında saptanmadı (sırasıyla; p<0,001 ve p=0,115). Gönüllülerin GDM ile ilgili bilgiyi gebelerden, doktorlardan ve TV/Radyo programlarından öğrendikleri saptandı (sırasıyla; %34,8, %25,6 ve %6,6). Doktorların %82,4'ünün, sağlık çalışanlarının %51,5'inin ve gönüllülerin ise %68,3'ünün kendileri veya eşlerinin gebe kalması durumunda OGTT yaptırmayı isteyeceği saptandı. OGTT yaptırmak istemeyen katılımcıların büyük çoğunluğu test için gebeye fazla miktarda glukoz verildiğini ve bu nedenle testin bebek için zararlı olduğunu belirtti. Sonuç: GDM prevalansı oldukça yüksek olan ülkemizde, başta sağlık profesyonelleri olmak üzere tüm toplumun GDM ve OGTT konusunda doğru ve yeterli şekilde bilgilendirilmesi sayesinde GDM farkındalığının artırılabileceği ve tüm gebelere OGTT (tek veya iki aşamalı) ile tarama yapılmasının sağlanabileceği düşünüldü. Anahtar kelimeler: GDM, farkındalık, OGTT, tarama.
Bir üniversite hastanesi aile hekimliği polikliniğine başvuran hastalarda vücut kitle indeksi ve anksiyete durumunun kan basıncı üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: Hipertansiyon, kontrol altına alınmadığı takdirde veya etkin tedavi edilmediğinde birçok organ ve doku hasarına yol açıp morbidite ve mortaliteye neden olabilen dünyada önlenebilir ölüm nedenleri arasında ilk sıralarda yer alan bir hastalık olup küresel bir halk sağlığı sorunudur. Anksiyete semptomlarının hipertansiyon gelişimine etkisi birçok çalışmada değerlendirilmiş ve farklı sonuçlar elde edilmiştir. Vücut kitle indeksindeki (VKİ) artış da hipertansiyon için önemli risk faktörlerindendir. Bu çalışma, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran hastalarda vücut kitle indeksi ve anksiyete durumunun kan basıncı üzerine etkisini ve kan basıncı üzerine etki eden faktörleri değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Materyal ve Metod: Kesitsel tipte olan bu çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Polikliniğine 01.04.2018 ve 01.07.2018 tarihleri arasında başvuran 18- 65 yaş arası 403 hasta dahil edilmiştir. Hastaların vücut kitle indeksleri ve Beck anksiyete ölçeğinden aldıkları anksiyete skorları hesaplanıp arteryel kan basıncı ölçümleri yapıldı. Hastaların VKİ ve Beck anksiyete puanları ile kan basınçları arasındaki ilişki incelenmiştir. Verilerin analizi SPSS 24 (Statistical Package for the Social Sciences) paket programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Katılımcıların, %50.1'i erkek, %49.9'u kadın, yaş ortalaması 34.11±11.16'ydı. Hastaların VKİ ortalaması 25.52±5.03 kg/m², anksiyete skor ortalaması 7.40±9.21, arteryel kan basınçları ortalama 117.80±17.21/75.54±10.47 mmHg olarak hesaplandı. Cinsiyete göre arteryel kan basınçları arasında anlamlı fark saptandı. Erkeklerin sistolik ve diastolik kan basınçları daha yüksekti. Eğitim durumuyla diastolik kan basıncı arasında anlamlı ilişki saptanırken, eğitim durumuyla sistolik kan basıncı arasında ve sigara kullanımı ile ailede hipertansiyon tanılı bireyin olmasının sistolik ve diastolik kan basınçlarıyla anlamlı ilişkisi bulunmadı. VKİ grubu ilerledikçe arteryel kan basınçlarının anlamlı şekilde arttığı belirlendi. Anksiyete şiddeti ile sistolik kan basıncı arasındaki ilişki anlamlı iken, diastolik kan basıncı ile arasındaki ilişki anlamlı bulunmadı. VKİ ve anksiyete skorunun sistolik ve diastolik kan basıncı değerleriyle pozitif korelasyonu olduğu bulundu. Sonuç: Bu çalışmada elde edilen sonuçlara göre VKİ ve Beck anksiyete skorunun artışının arteryel kan basıncında artışla ilişkili olabileceği bulundu. Bu sonuç, birinci basamakta anksiyete, obezite ve hipertansiyon gibi sık karşılaşılan sağlık sorunlarının birbirine eşlik edebileceğini ve aile hekimliği bakış açısı ve biyopsikososyal yaklaşımla hipertansiyon ve komplikasyonlarıyla etkili mücadele edilebileceğini göstermiştir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Anksiyete, hipertansiyon, kan basıncı, obezite, vücut kitle indeksi
Polikliniğe başvuran 18-25 yaş arasındaki kişilerde anksiyete-depresyon ile akıllı telefon bağımlılığı arasındaki ilişki
Amaç: Polikliniğe başvuran 18-25 yaş arası hastalarda anksiyete-depresyon düzeyleri ile akıllı telefon bağımlılığı arasındaki ilişkiyi sosyodemografik veriler ve çeşitli etkenler açısından araştırmak. Gereç ve Yöntem: Kesitsel tipte olan bu çalışmanın evreni Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran 18-25 yaş arası ve akıllı telefon kullanan hastalardır. Çalışmamıza 120'si kadın ve 130'u erkek olmak üzere 250 kişi katıldı. Çalışmada katılımcılara 10 tane sorudan oluşan sosyodemografik veri formu, HAD ölçeği ve ATBÖ-KF ölçeği uygulandı. Bulgular: Çalışmadaki katılımcıların 120 (%48)'i kız, 130 (%52)'si erkektir. HAD-A ortalama puanı 8,66±3,9, HAD-D ortalama puanı 7,14±3,71ATBÖ-KF ortalama puanı ise 31,18±14,59'dir. Bu çalışmada eğitim düzeyi lisans olan hastaların depresyon ortalama puanı eğitim düzeyi daha düşük olan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşüktür. İşsiz hastaların depresyon ortalama puanı memur ve özel sektörde çalışan hastalara göre anlamlı düzeyde daha yüksektir. Ekonomik durumu iyi olan hastaların depresyon ortalama puanı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşüktür. Geniş aile yapısına sahip hastaları depresyon ortalama puanı anlamlı düzeyde yüksektir. Sigara içen hastaların depresyon ortalama puanı içmeyenlere göre anlamlı düzeyde yüksektir. Anksiyete, depresyon ve ATBÖ arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda anksiyete, depresyon ve ATBÖ'nun her biri arasında pozitif yönde korelasyon saptandı. Akıllı telefon bağımlılığı açısından risk altında olan kişilerin anksiyete ve depresyon yönünden de araştırılması yararlı olabilir. Son yıllarda kullanımı artan mobil telefonların, bağımlılık yapma ve psikiyatrik hastalıkları tetikleme durumuyla ilgili daha fazla araştırma yapılması gerekmektedir. Anahtar sözcükler: Anksiyete, Depresyon, Akıllı telefon bağımlılığı.
Tıp fakültesi öğrencilerinde sosyodemografik özellikler, depresyon düzeylerinin belirlenmesi ve internet bağımlılığına etkilerinin araştırılması
Amaç: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinde sosyo-demografik değişkenler, internet bağımlılığı, depresyon düzeylerini belirlemek ve aralarındaki ilişkileri karşılaştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Katılımcılara sosyodemografik bilgi toplama formu, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Young İnternet Bağımlılık Testi Kısa Formu'dan (YİBT-KF) oluşan toplam 51 sorudan oluşan anket formu uygulandı. Veriler %95 güvenle, SPSS 25 (Statistical Package for the Social Sciences) paket programı kullanılarak analiz edildi. Çalışmada kullanılan demografik özellikler için tanımlayıcı istatistikler kullanıldı. Bulgular: Çalışmamıza 152 (%50,7) erkek, 148 (%49,1) kadın toplam 300 kişi katıldı. Katılımcıların yaş ortalaması 21,85±2,79 idi. Katılımcıların 40 (%13,3)'ı sigara kullanıyor 260 (%86,7)'ı kullanmıyordu. BDÖ erkek, kadın ve toplam puan ortalamaları sırasıyla; 12,44±8,37, 12,66±8,02, 11,06±7,34, YİBT-KF erkek, kadın ve toplam puan ortalamaları sırasıyla 27,28±8,77, 27,37±8,99, 27,33±8,87 idi. Çalışmamızda sigara içenlerin BDÖ puanları anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,007). Annesi üniversite mezunu olan öğrencilerde YİBT-KF puanları anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0,025). İnternette geçirilen süre arttıkça YİBT-KF puanlarının arttığı tespit edildi (p=0,000). Yaş arttıkça BDÖ ve YİBT-KF puanlarının azaldığı tespit edildi (p=0,040, p=0,046). Sınıf düzeyi arttıkça BDÖ puanlarının azaldığı tespit edildi (p=0,036). Sonuç: Öğrencilerde günlük internet kullanımı süresi uzadıkça depresyona yatkınlık ve internet bağımlılığı geliştirme oranları artmakta idi. İnternet kullanım amaçlarının detaylı sorgulandığı ve derslerdeki başarı durumunun değerlendirildiği ek çalışmalara gereksinim vardır. Öğrencilere internet bağımlılığının olası zararları konusunda eğitim ve seminerler verilmelidir. Öğrencilere yönelik üniversite ilgili birimlerince ders ve sosyal yaşamlarında internetin sağlıklı kullanımı eğitimi ile ilgili rehabilitasyon çalışmalarının planlanması gündeme alınmalıdır. Anahtar sözcükler: İnternet Bağımlılığı, Depresyon, Beck Depresyon Ölçeği, Young İnternet Bağımlılık Testi-Kısa Formu
Bir üniversite hastanesi aile hekimliği polikliniğine başvuran hastalarda vücut kitle indeksi ile yeme tutumu ve benlik saygısı arasındaki ilişki
Giriş ve Amaç: Yeme bozuklukları bedensel ve psikososyal boyutları olan; bireyin yemek yeme, vücut ağırlığı ve dış görünüşü ile ilgili düşünce ve yeme alışkanlıklarında bozulma ile kendini gösteren bir durumdur. Çoğu epidemiyolojik çalışma vücut kitle indeksi ile yeme tutumu ve benlik saygısı arasında kuvvetli bir ilişki olduğunu göstermiştir. Bu çalışmada, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran hastalarda vücut kitle indeksi ile yeme tutumu ve benlik saygısı arasındaki ilişki incelenmiştir. Materyal ve Metod: Tanımlayıcı kesitsel tipteki bu çalışmanın evreni olarak Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Aile Hekimliği polikliniğine 01.11.2018 ve 01.02.2019 tarihleri arasında başvuran 18-65 yaş arası hastalar seçilmiştir. Bu tarihler arasında polikliniğe başvuran hastaların sosyodemografik özelikleri, vücut kitle indeksleri, benlik saygıları, yeme tutumları ve bu parametrelerin birbirleri ile nasıl bir ilişkisinin olduğu incelenmiş olup vücut kitle indeksi ile yeme tutumunun benlik saygısı üzerine etkisi araştırılmıştır. Bulgular: Katılımcıların 155 (%51)'inin erkek, 149 (%49)'nun kadın olduğu görülmektedir. Katılımcıların 102 (%33.6)'si evli, 154 (%66.4)'ü bekar iken, eğitim düzeyleri açısından incelendiğinde 186 (%61.2)'sının üniversite mezunu, 75 (%24.7)'inin lise mezunu, 16 (%5.3)'sının ortaokul mezunu, 12 (%3.9)'sinin ilkokul mezunu olduğu, okuryazar olmayanların ise 15 (%4.9) kişi olduğu tespit edildi. Cinsiyete göre vücut kitle indeksi ile yeme tutumu arasında anlamlı fark saptanırken benlik saygısı arasında anlamlı farklılık tespit edilmedi. Sigara içme durumu ile yeme tutumu ve benlik saygısı skoru arasında anlamlı bir fark elde edilmemişken vücut kitle indeksi sigara içen kişilerde anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Medeni durum ile araştırılan durumlar arasında vücut kitle indeksi olarak evliler daha yüksek bulunmuş yeme tutumu skoru ise bekarlarda yüksek saptanmıştır. Vücut kitle indeksi ile yeme tutumu arasında anlamlı olarak pozitif korelasyon mevcutken benlik saygısı arasında negatif anlamlı olmayan bir korelasyon elde edildi. Yeme tutumu ve benlik saygısı arasında negatif ve anlamlı olmayan bir korelasyon mevcuttu. Sonuç: Çalışmamızda vücut kitle indeksinin cinsiyet, medeni durum ve sigara içimi ile ilişkili olduğu görülmüştür. Vücut kitle indeksi ile yeme tutumu arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Vücut kitle indeksi arttıkça yeme davranışı bozulmaktadır. İstatistiksel olarak anlamlı olmasa da vücut kitle indeksinin benlik saygısı üzerinde olumsuz etkisinin olduğu görülmüştür. Vücut kitle indeksi ile yeme tutumu arasında hangisinin diğerini etkilediği konusunda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Çocuk göğüs hastalıkları polikliniğine başvuran kistik fibrozis tanılı hastaların solunum yollarında pseudomonas aeruginosa ve stafilococcus aureus üremesini etkileyen olası faktörlerin retrospektif olarak incelenmesi
Giriş ve amaç:Kistik Fibrozis (KF) otozomal resesif kalıtımla aktarılan, epitelium zarındaki Kistik Fibrozis Transmembran Regülator (KFTR) proteini defekti sonucu gelişen, ter bezlerini, bronşial, pankreatik, mide-barsak yolu ve genitoüriner sistemin salgı yapan elemanlarını etkileyen kronik bir hastalıktır. Bu çalışmamızda; çocukluk ve erişkinlik döneminde sağlıklı popülasyona göre dezavantajlar oluşturan KF'nin daha iyi anlaşılması, bu hastalarda yaşam süresi ve konforunu etkileyen bakteriyel üremeleri arttıran nedenlerin aydınlatılması ve bunlara çözüm önerilerinin sunulması amaçlanmıştır. Materyal–metod:Araştırmamızda KF'lilerin sosyodemografik, klinik ve laboratuar verileri geriye dönük olarak incelenmiş, özellikle solunum yollarındaki Pseudomonal ve Staphilococcal üremeleri arttıran nedenler üzerinde durulmuştur.Çalışmaya ter testi ve gen mutasyon analizi gibi yöntemler uygulanarak kesin tanısı konulmuş, demografik bilgilerinin, klinik ve laboratuar tetkik sonuçlarının kaydedildiği takip dosyaları düzenli ve yeterli tutulan hastalar dâhil edilmiştir. Bulgular: Hastalarımızın%41,5'i (n=59) kız, %58,5'i (n=83) erkekti. Kız ve erkek hastalar arasında P.aeruginosa veya S.aureus üremeleri açısından anlamlı istatistiksel fark saptanmamıştır (p=0,21-p=0,07). Olgularımızın ter testinde klor (Cl) artışı ile P.aeruginosa ve S.aureus üremeleri arasında anlamlı istatistiksel ilişki saptanmıştır (p=0,001-p=0,04). Vakalarımızın zorlu ekspirasyonun birinci saniyesinde verilen hava yüzdesi (FEV1%) ile P.aeruginosa üremeleri arasında anlamlı istatistiksel ilişki saptanmış olup S.aureus üreme oranlarında aynı ilişkiye rastlanmamıştır (p=0,004-p=0,77). Hastalarımızın düzenli kontrol muayenesine gelme oranları ile P.aeruginosa ve S.aureus üremeleri arasında negatif istatistiksel ilişki saptanmıştır (p=0,002-p=0,01). Olgularımızın eşlik eden ek hastalık varlığı ile S.aureus üremeleri arasında anlamlı istatistiksel ilişki saptanmış olup P.aeruginosa üreme oranlarında aynı ilişkiye rastlanmamıştır (p=0,04-p=0,96). Sonuç: KF'li hastalarda, sağlık durumunu etkileyen bakteriyel üremelerin gözden kaçmaması içindüzenli kontrol ve takibin önemli olduğu sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Kistik Fibrozis, Pseudomonas aeruginosa, Staphylococcus aureus, üreme, kolonizasyon
Diyarbakır Gazi Yaşargil Eğitim ve Araştırma Hastanesinde doğum yapan kadınlarda doğum sonrası depresyon sıklığı ve risk faktörlerinin Edinburgh doğum sonrası depresyon ölçeği kullanılarak değerlendirilmesi
Amaç:Doğum sonrası depresyon (DSD) diğer adıyla postpartum depresyon doğumdan sonra başlayan psikotik belirtileri olmayan majör depresif ataktır.Bu çalışma, Diyarbakır il merkezinde doğum yapan kadınlarda doğum sonu depresyon prevalansını ve ilişkili risk faktörlerini,Edinburgh Doğum Sonrası Depresyon Ölçeğikullanarak değerlendirilmesi amacı ile yapılmıştır. Gereç ve Yöntem:Tanımlayıcı ve kesitsel tipteki bu çalışmanın evrenini, Sağlık Bilimleri Üniversitesi Diyarbakır Gazi Yaşargil E.A.H. kadın hastalıkları ve doğum polikliniğine, doğum sonrası başvuran kadınlar oluşturmaktadır.Çalışma verileri, 2018 yılı, nisan-haziran aylarında kadınlara 44 sorudan oluşan sosyodemografik veri formu ve 10 sorudan oluşan Edinburgh Postpartum Depresyon Ölçeği(EPDÖ) hekim tarafından uygulanarak toplanmıştır. Araştırmamızakriterlere uyan toplam 311 kadındahil edilmiştir. Bulgular:DSD prevalansı %15,1 olarak saptanmıştır.Gebeliği planlı olanlarda DSD riski, planlı olmayanlara göre daha düşük bulunmuştur (p=0,010). Gebelik öncesi depresyon yaşayanlarda DSD riskinin daha yüksek olduğu görülmüştür (p=0,001).NVD yapanlarda DSD riski %10,9 iken, sezaryen ile doğum yapanlarda bu oran %20,4 idi (p=0,025). Kız cinsiyet isteyen grupta DSD riski, erkek isteyen gruba göre daha düşük saptanmıştır (p=0,029). Emziren kadınlarda DSD riski daha düşük bulundu (p=0,001). Ekonomik durumu orta-iyi olanlarda DSD riski ekonomik durumu kötü olanlara göre daha fazla saptandı (p=0,008). DSD taraması pozitif olan grupta düşük ortalaması 0,64±0,91 iken, DSD taraması negatif olan grupta 0,27±0,68 idi (p<0,001). Doğum öncesi depresyon yaşayanlarda DSD riski %37 olarak saptandı (p<0,001). Yenidoğan bebeğinde sağlık sorunu olan annelerde DSD riski, bebeğinde sağlık sorunu bulunmayan annelerdeki DSD riskinden daha fazla görüldü (p<0,001). Sonuç:DSDbaşta anne ve çocuk olmak üzere tüm aileyi etkileyebilen bir sağlık sorunu olup, sağlık sistemi üzerinde de önemli bir yük teşkil etmektedir. Bu nedenle anne adayının ve/veya annenin duygu durum değişikliklerini yakından izlemeli ve risk faktörleri açısından da değerlendirmeliyiz. Semptomların erken tanısı ve zamanında tedaviye başlanmasının depresyon gelişimini ya da ağırlaşmasını önleyebileceği görüşündeyiz. Anahtar sözcükler:Postpartum depresyon, prevalans, risk faktörleri, Edinburgh Postpartum Depresyon Ölçeği.
Kronik hastalarda çoklu ilaç kullanımlarında hasta-ilaç uyumsuzluğunun değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Kronik hastalıklar özellikle beklenen yaşam süresinin uzaması ile birlikte dünya çapında artmaktadır. Kronik hastalıkların uzun süreli ilaç tedavisi gerektirmesi, çoklu ilaç kullanımına hastanın uyumu açısından önemli bir sorun oluşturmaktadır. Materyal ve Metod: Çalışmamızın amacı, polikliniklerimize başvuran çoklu ilaç kullanımı olan kronik hastaların tedaviye uyumsuzluklarını değerlendirmek ve bu durumun sosyodemografik özelliklerle bağlantısını incelemektir. Tanımlayıcı özellikte olan bu çalışmaya, 01/12/2018-31/03/2019 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastaneleri polikliniklerine başvuran kronik hastalığı olup çoklu ilaç kullanan 256 birey dahil edildi. Sosyodemografik özellikler, ilaç ve tedaviye uyum durumlarını sorgulayan bir anket formu yüz yüze uygulandı ve p<0,05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Araştırmaya katılan toplam 256 hastanın 140'ı (%54,7) kadın, 116'sı (%45,3) erkekti. Katılımcıların yaşı 18-90 arasında değişmekte iken, ortalama yaş 59,1±1,4 idi. En sık görülen kronik hastalık olarak hipertansiyon (%59,8) mevcuttu. Hastalar ortalama 3,7±2,0 ilaç almakta idi. Altmış beş yaş ve üzeri bireylerin kullandığı ilaç sayısı istatistiksel olarak anlamlı fazla idi (p=0,004). Kadınlar erkeklere göre daha fazla sayıda ilaç almakta idi (p=0,001). Erkeklerde ilaca uyum daha fazla görülse de istatistiksel olarak anlamsızdı (p=0,071). Kullanılan ilaç sayısı ile her gün düzenli kullanma (p=0,388) ve erken bırakma (p=0,177) arasında bir ilişki görülmedi. Hastaların %59'u ilaçların yan etkisini bilmiyordu, eğitim düzeyi ile hastaların prospektüs okuma (p<0,001) ve ilaç yan etkisi bilgisine sahip olma durumu (p<0,001) arasında anlamlı bir şekilde pozitif korelasyon mevcuttu. Sonuç: Kronik hastalıklarda hasta ilaç uyumsuzluğunu büyük ölçüde azaltmak hasta-hekim ilişkisinin güçlü olması ile mümkündür. Özellikle yaşlı bireylerde hekim hastaya tedaviye uyum konusunu açıklamalıdır. Çoklu ilaç kullanımlarında ilaç yan etkileri göz önünde bulundurulmalı, hastalar ve yakınları yan etkiler konusunda bilgilendirilmelidir. Anahtar Kelimeler: Kronik hastalık, polifarmasi, yaşlılık, tedaviye uyum
Ankilozan spondilit hastalarında uyku ve yaşam kalitesi
Giriş ve Amaç: Ankilozan Spondilit, kronik inflamatuvar, özellikle genç erişkin erkek bireyleri etkileyen romatolojik bir hastalıktır. İlerleyen dönemlerde fiziksel deformitelere yol açıp kişinin günlük aktivitelerinde kısıtlamalara neden olur. Çalışmamızda Ankilozan Spondilit hastalarında hastalık aktivitesinin uyku ve yaşam kalitesiyle olan ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Tanımlayıcı kesitsel tipte olan çalışmamızın evrenini Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Polikliniğine başvuran Ankilozan Spondilit tanısı almış, 18-65 yaş arası 151 hasta oluşturmaktadır. Hastalara sosyodemografik veri formu, hastalık aktivitesini değerlendirmek için BASDAI (Bath Ankylosing Spondylitis Disease Activity Index), yaşam kalitesini değerlendirmek için ASQoL (Ankylosing Spondylitis Quality of Life) ve uyku kalitesini değerlendirmek için UŞİ (Uykusuzluk Şiddeti İndeksi) uygulanmıştır. Bulgular: Hastaların %72.2'si (n=109) erkekti. Hastaların BASDAI ortalama değeri 2.1±2.0, ASQoL ortalama puanı 6.7±5.7, UŞİ ortalama değeri 8.1±6.2 olarak saptanmıştır. Kadın cinsiyette BASDAI, ASQoL ve UŞİ anlamlı olarak daha yüksekti (sırasıyla; p=0.001, p=0.001, p=0.013). Hastaların şikayet başlama yaşı ortalama 26.3±8.1, AS tanı konma yaşı ortalama 30.1±9.2 idi. Tanı yaşı geciktikçe BASDAI ve UŞİ anlamlı bir şekilde artış göstermiştir (sırasıyla p=0.15, p=0.22). Hastaların kullandıkları ilaçlar incelendiğinde 109 (%72.2) hasta biyolojik ajan kullanmakta olup, bu hastalarda BASDAI anlamlı olarak daha düşük saptanmıştır (p=0.02). Hastalık aktivitesi arttıkça anlamlı olarak ASQoL ve UŞİ de artış göstermiştir (her iki p<0.01). Sonuç: Çalışmamızda AS'nin hastalık aktivitesiyle uyku ve yaşam kalitesi arasında anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Bu bağlamda hastalara multidisipliner yaklaşılması, onlara sosyal ve pskiyatrik desteğin de verilmesi, hasta ailelerinin bu konuda bilinçlendirilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Ankilozan Spondilit, hastalık aktivitesi, uyku ve yaşam kalitesi
0-2 yaş çocuğu olan annelerin çocuğun beslenmesi ile ilgili bilgi ve davranışları
Giriş ve Amaç: Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), anne sütüyle beslenmenin yanında ek gıdaya 6. Ayda başlanmasını ve anne sütüyle ek gıdanın birlikte 2 yaşına kadar verilmesini önermektedir. Buradaki amacımız anne sütünün yerine ek gıda verilmesi değil emzirilmeye başlandıktan 6 ay sonra bebeğe verilen anne sütünün yetersiz olması nedeniyle ikisinin kombine şekilde uygun zaman aralığında verilmesidir. Böylece bebeğin sadece anne sütüyle beslendiği dönemden erişkin tip beslenme dönemine geçişi sorunsuz şekilde tamamlanarak bebek için büyük öneme sahip olan immünolojik korumanın devam etmesi amaçlanır. Bu çalışma, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran 0-2 yaş çocuğu olan annelerin çocuğun beslenmesi ile ilgili bilgi ve davranışlarını değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Materyal ve Metod: Yaptığımız çalışma kesitsel tipte olup 01.08.2018 ve 01.11.2018 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Polikliniğine müracaat eden 0-2 yaş çocuğu olan 249 anne dahil edilmiştir. Çocukların boy ve kiloları ölçülüp annelere sosyodemografik veri formu ve beslenme anketi doldurtularak annelerin çocuğun beslenmesi ile ilgili bilgi ve davranışları araştırılmıştır. Elde ettiğimiz veriler SPSS 24 (Statistical Package for the Social Sciences) paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza katılan annelerin yaş ortalaması 28.7±6.0, sahip oldukları çocuk sayısı ortalaması ise 2.6±1.7'ydi. Annelerin %16.1'i üniversite mezunu, %56.6'sı normal vajinal doğum yapmış, %22.1'i geniş ailede yaşamaktadır. Annelerin %72.3'ü ilk 1 saat içinde bebeklerini emzirmiştir. Annelerin %25.3'ü ise bebeklerini 6 ay olmadan önce anne sütünden kesmiştir. Annelerin %76.7'sinin bebeklerine kısa süreli de olsa mama vermiş olduğu görülmüştür. 0-2 yaş bebeğe sahip olan annelerin aldığı eğitim ile anne sütü (p<0.001) ve ek gıda (p<0.001) verilmesi konusunda bilgi edinilen kaynak arasında ilişki saptanırken anne sütünün kesilme zamanı arasında ilişki saptanmadı (p=0.343). Annelerin doğum şekli ile bebeklerine ilk 1 saat içinde emzirerek süt vermeleri (p<0.001) ve yalnız anne sütüyle besleme süreleri (p<0.001) arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptandı. İlk bebek olma durumu ile yalnızca anne sütüyle beslenme süreleri arasında ise anlamlı bir fark saptanmadı (p=0.590). Sonuç: 0-2 yaş arası bebeğe sahip olan annelerin anne sütü, emzirme ve ek gıdaya geçiş hakkında bilgi seviyeleri ne kadar iyi olursa yaşadıkları toplumun bilgi seviyesi de o kadar artış kaydeder. Bu nedenle anneyi ve bebeği gebelikten itibaren belli periyotlar halinde takip eden ve yeni doğan bebeği ilk gören yerlerden biri olan birinci basamak sağlık hizmeti veren kuruluşlar ve bu kuruluşlarda çalışan sağlık çalışanları, anne sütü ve tamamlayıcı beslenme hakkında annelere bilgi verilmesi ve bu bilincin kazandırılması konusunda daha etkili roller üstlenmelidirler. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Anne sütü, beslenme, emzirme
Dicle Üniversitesi Aile Hekimliği Polikliniğine başvuran hastalarda obezite sıklığı ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi, yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Obezite birçok doku, organ ve sistemi etkileyebilen, morbidite ve mortaliteye neden olabilen dünyada önlenebilir ölüm nedenleri arasında ilk sıralarda yer alan bir hastalık olup küresel bir halk sağlığı sorunudur. Giderek artan bir toplum sorunu olan obeziteyle mücadelede obezite ve sıklığını etkileyen faktörlerin ortaya konması önemli bir basamaktır. Bu çalışma Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Aile Hekimliği polikliniğine başvuran hastalarda obezite sıklığının saptanması, obezite sıklığını etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi ve hastaların yaşam kalitesi düzeylerinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Materyal ve Metod: Kesitsel tipte olan bu çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Polikliniğine 15.12.2018 ve 15.03.2019 tarihleri arasında başvuran 18- 65 yaş arası 249 hasta dahil edilmiştir. Hastaların vücut kitle indeksleri ve SF-36 ölçeğinden aldıkları skorları hesaplanıp arteryel kan basıncı ölçümleri yapıldı. Çalışmamızda sosyodemografik faktörler ile vücut kitle indeksi arasındaki ilişki incelenmiş, hastaların yaşam kalitesi düzeyleri değerlendirilmiştir. Verilerin analizi SPSS 24 (Statistical Package for the Social Sciences) paket programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Katılımcıların, %53'ü erkek, %47'si kadın, yaş ortalaması 40.26±11.81 idi. Çalışmamızda obezite sıklığı kadınlarda %33.4, erkeklerde %28.0, genelde %30.5, VKİ ortalaması kadınlarda 28.32±5.56 kg/m², erkeklerde 27.82±4.42 kg/m² saptandı. Obezitenin yaş ilerledikçe arttığı, evlilerde daha sık gözlendiği, eğitim düzeyi arttıkça obezitenin görülme sıklığının azaldığı saptandı. Obezite ile katılımcıların gelir durumu arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Katılımcıların sigara ve alkol kullanımı ile obezite arasında ilişki bulunmadı. Birinci dereceden akrabalarda obezite varlığı ile obezite sıklığının artışı da kalıtımın önemini işaret etmektedir. VKİ grubu ilerledikçe arteryel kan basınçlarının anlamlı şekilde arttığı belirlendi. Erkeklerin yaşam kaliteleri tüm alt başlıklarda kadınlara göre daha yüksek bulundu. Çalışmamızda artan yaş ve VKİ ile birlikte yaşam kalitesi azalmaktadır. Sonuç: Araştırmamız sonucunda obezite prevelansının ciddi boyutlara ulaştığı, obezitenin yaşam kalitesinde düşüşe neden olduğu görüldü. Bu sonuç birinci basamakta sık karşılaşılan obezite ve ilişkili hastalıklarla mücadelede aile hekimlerine büyük görev düştüğünü göstermektedir. Aile hekimlerinin obezite hakkında bilgi ve duyarlılıklarının artması bireylerin sağlık durumunu ve yaşam kalitesini olumlu etkileyecektir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Aile hekimliği, obezite, vücut kitle indeksi (VKİ), prevalans, yaşam kalitesi
Vücut kütle indeksi ve fiziksel aktivitenin, menopozal semptomlar üzerine etkisi
Amaç: Pek çok kadın elde edilen son kanıtlara bağlı olarak hormon replasman tedavisi (HRT) almayı tercih etmediğinden, menopozal semptomları hafifletmek için alternatif yaklaşımlar geliştirmek önemlidir. Etkinlikleri konusunda çelişkili bilgiler olmasına rağmen; düzenli fiziksel aktivite ve kilo kontrolü yakınmaları hafifletmede faydalı olabilir. Bu çalışmanın amacı; perimenopozal ve postmenopozal kadınlarda, fiziksel aktivite ve vücut kütle indeksinin menopozal semptomlar üzerine olan etkisini incelemektir.Yöntem: Bu kesitsel çalışmada, aynı bölgede çalışan beş aile hekiminin kayıtlı nüfusundan 45-60 yaş arası rasgele 305 kadın seçildi. Katılımcılara Menopoz Semptomlarını Değerlendirme Ölçeği, Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi ve bilgi anketi uygulandı.Bulgular: Fiziksel olarak aktif kadınlarda, olmayanlara göre daha düşük toplam menopozal, somato-vejetatif, psikolojik ve ürogenital puanlar saptandı (p<0,05). Fiziksel aktivite durumuna göre vazomotor semptomlarda fark kaydedilmedi. Ancak uyku, cinsel sorunlar, eklem ve kas rahatsızlıkları, idrar sorunları ve vajinal kuruluk yaşayan kadınların çoğu fiziksel olarak inaktifti (p<0,05). VKİ ile depresif ruh hali arasında doğru orantılı bir ilişki saptanırken (p=0,009) diğer parametrelerle arasında bir ilişki saptanamadı. Eğitimli, çalışan, kronik hastalığı ve kronik ilaç kullanımı olmayanlarda toplam menopoz semptom puan ortalamaları daha düşüktü (p<0,05). Somato-vejetatif şikayetler sigara içenlerde daha fazlaydı (p=0,037).Sonuç: Fiziksel aktivite, menopozal semptomların iyileştirilmesinde önemli bir rol oynayabilir. Birinci basamak hekimleri için yaşam tarzı değişiklikleri, koruyucu hekimliğin yanısıra menopozal semptomların iyileştirilmesi bakımından da kaçırılmaması gereken bir fırsattır.
İntramüsküler vitamin b12 tedavisi alan hastalarda serum alfa-1-antitripsin seviyelerinin değerlendirilmesi
Amaç: Yapısında bulunan metiyoninlerin serbest radikaller tarafından oksidasyona uğratılması sonucu alfa-1-antitripsin; antiproteaz aktivitesini kaybeder. Bununla beraber vitamin B12, kofaktör olarak metiyonin sentezinde etkin bir rol alır. Sonuç olarak vitamin B12 verilmesi ile kararlı bir metiyonin seviyesi sağlanarak alfa-1-antitripsin sentezi arttırılabilir.Yöntem: Araştırma bir gözlemsel çalışma olarak planlandı. Serum vitamin B12 seviyesi 300 pg/ml değerinin altında olan ve dışlama kriterlerine uyan 169 hasta çalışmaya alındı. Ölçümü yapılan serum alfa-1-antitripsin değerleri ve hastalara ait serum vitamin B12 değerleri hastaların demografik özellikleri ile karşılaştırıldı. Tedavi protokolüne uyan ve kontrole gelen 27 hastada tedavi öncesi ve sonrasındaki serum alfa-1-antitripsin değerleri karşılaştırıldı.Bulgular: Yaş ve Vücut Kütle İndeksi arttıkça serum alfa-1-antitripsin seviyelerinin azaldığı bulundu. Kronik hastalık nedeniyle ilaç kullananlarda serum alfa-1-antitripsin seviyeleri yüksek bulundu. Vitamin B12 tedavisi sonrasında serum alfa-1-antitripsin seviyelerinde (tedavi öncesi 121,67±13,884, tedavi sonrası 138,04±16,922 ve P=0,001) artış olduğu bulundu.Sonuç olarak elde ettiğimiz bulgular bize başta Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı olmak üzere alfa-1-antitripsin yetersizliğinde görülen birçok hastalığın etiyopatogenezinde vitamin B12 eksikliğinin önemli bir rol oynadığını göstermektedir.
Yeni tanı depresyon hastalarında eşlik eden kronik hastalıkların uyku kalitesi ile ilişkisi
Amaç: Yeni depresyon tanısı almış hastaların uyku kalitesine kronik hastalıkların etkisini saptamak amaçlanmıştır.Yöntem: Araştırmamız yeni tanı depresyonu olan 89 katılımcı ile kesitsel bir çalışma olarak tamamlanmıştır. Katılımcıların %44,9'unda (n=40) depresyona ek olarak bir veya daha fazla kronik hastalık saptanmıştır. Çalışmaya katılanlara gönüllü onam formu doldurulduktan sonra, sosyodemografik veri toplama formu, Pittsburgh Uyku Kalitesi Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği uygulanmıştır.Bulgular: Araştırmaya dâhil edilen gönüllü 89 hastanın %58,4'ü kadın, %41,6'sı erkek olup yaş dağılımı 18?79 arası değişmektedir, yaş ortalaması 41,9 ± 16,5'tir. Katılımcıların %94,4'ünün sosyal güvencesi bulunmaktadır, % 52'si evli olup, %83,1'i ilde yaşamaktadır. Kronik hastalığı olanların %80'inde uyku kalitesi bozulmuşken, kronik hastalığı olmayanların %67,3'ünde uyku kalitesi bozulmuştur. İki grup arasında arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildir (p=0,664). Uyku kalitesi bozuk hastaların büyük çoğunluğunda orta ve şiddetli depresyon saptanmıştır (p=0,000). Kronik hastalığı olanlarda uykuya dalma zamanı daha uzun bulunmuştur (p= 0,008).Sonuç: Kronik hastalığı olanlarda uyku kalitesi daha çok bozulmuşken iki grup arasında istatiksel olarak anlamlı fark olmayışı hasta sayımızın az olmasından kaynaklı olabilir, bu nedenle daha kapsamlı çalışmaların yapılması gerekmektedir.
Hipertansiyon hastalarında 10 yıllık kardiyovasküler risk eşliğinde hasta eğitiminin tedavi uyumuna etkisi
Amaç: Erişkin hipertansiyon hastalarında 10 yıllık kardiyovasküler hastalık riskinin tedavi uyumu üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır.Yöntem: Araştırma İzmir Balçova bölgesindeki bir aile hekimine kayıtlı 118 hasta ile gerçekleştirilen gözlemsel bir çalışmadır. Tüm katılımcılara Hill-Bone hipertansiyon tedavisine uyum ölçeğini içeren bir anket uygulanarak tedaviye uyumları değerlendirilmiştir. Hastaların 10 yıllık kardiyovasküler risk düzeyleri belirlenip kendilerine söylenmiştir. Ardından kendi risk düzeylerini değerlendirmeleri istenmiştir. Hastaların kilo, boy ve kan basıncı ölçümleri yapılmıştır. Üç ay sonra kilo ve kan basıncı ölçümleri tekrarlanmış, tedaviye uyumları değerlendirilmiştir. Analizde SPSS 15.0 programı kullanılmıştır ve p<0,05 anlamlı kabul edilmiştir.Bulgular: Hastaların çoğu kadındı (%67,8). En çok kullanılan antihipertansif ilaç grubu anjiyotensin reseptör blokerleriydi (%63,6). Her iki görüşmede de prehipertansif grup çoğunluktaydı. Tedaviye tam uyum gösteren hasta oranında, ikinci görüşmede anlamlı bir artış saptandı (p=0,003). Hastaların çoğu (%57,6) yüksek riskli olmasına rağmen, kendini düşük riskli olarak gören hasta oranı yüksekti (%55,1).Sonuç: Hipertansif hastaların tedaviye uyum ve kardiyovasküler risk açısından değerlendirilmesi tedaviye uyumu artırabilir. Hastanın kardiyovasküler risk konusunda bilgilendirilmesi hem hasta hem de hekim için uygulanabilir bir yöntemdir ve yüksek riskli hipertansif hastaların takibinde hayati öneme sahiptir.
İzmir ilinde çalışan aile hekimlerinin klinik uygulamalarında biyopsikososyal yaklaşımı ne ölçüde uyguladıklarının saptanması
Amaç: Biyopsikososyal (BPS) model, bireyin sağlık durumunun biyolojik, psikolojik ve sosyal süreçlerin karmaşık bir bileşimi ile karşılıklı etkileşim içerisinde olduğunu savunur. Aile hekimliğinin temel bakış açısı olmasına rağmen uygulamaya ne ölçüde yansıdığına ilişkin yeterli veri bulunmamaktadır. Bunun önemli nedenlerinden birisi, BPS yaklaşımın klinik pratiğe yansımasını ölçebilecek net ve nesnel ölçütlerin az olması, yeterince bilinmemeleri ve kullanılmamalarıdır. Bu araştırmada aile hekimlerinin klinik pratiklerinde BPS yaklaşımı ne ölçüde uyguladıklarının saptanması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya İzmir ilinde birinci basamakta görev yapan 40 aile hekimi katılmıştır.. Her bir katılımcı, daha önceden iki senaryo üzerine eğitim almış iki simüle hasta ile ardışık olarak iki hasta-hekim görüşmesi yapmıştır. Bu görüşmeler görsel ve işitsel olarak kayıt altına alınmış ve üç araştırmacı tarafından, Margalit ve arkadaşlarının geliştirdikleri, bir ölçek kullanılarak değerlendirilimiştir. Ayrıca katılımcılarda aynı ölçekle kendi görüşmelerini değerlendirmişlerdir. Bulgular: 80 hasta-hekim görüşmesi değerlendirilmiştir. Katılımcı hekimler kendi performanslarını biyopsikososyal olarak, araştırmacılar ise aynı performansları biyomedikal olarak değerlendirmişlerdir (p<0.05). Görüşme tipi olarak daha çok hekim kontrolünde bir yaklaşımın benimsendiği saptanmıştır. Hem katılımcıların hem de araştırmacıların değerlendirmeleri doğrultusunda iki senaryo arasında biyopsikososyal performans açısından fark bulunmamıştır. Toplam görüşme süresi daha uzun olan hekimlerin, diğer hekimlere göre biyopsikosoyal yaklaşıma daha yatkın oldukları saptanmıştır (p<0.05). Sonuç: Birinci basamak hekimleri biyopsikososyal yaklaşım göstermemektedirler. Bunun nedeni eğitim eksikliği olabilir. Bu konudaki farkındalığın artması, tıp fakültesi müfredatında konunun yeterince işlenmesi ve bu konuda yapılacak araştırma ve çalışmalar önümüzdeki yıllarda hekimlerin bakış açısına ışık tutacaktır. Anahtar Kelimeler: Biyopsikosoyal yaklaşım, hasta merkezli klinik yöntem, aile hekimliği
Birinci basamağa başvuran hastalarda tamamlayıcı-alternatif tedavi (TAT) kullanımı ve nedenleri
Amaç: Birinci Basamağa başvuran hastalarda tamamlayıcı-alternatif tedavi(TAT) kullanım nedenlerini ve yaygınlığını saptamak amaçlanmıştır. Yöntem: Kesitsel analitik olarak yürütülen çalışma İzmir ili 11 merkez ilçe evreninden küme örneklem yönetimiyle seçilmiş 30 Aile Sağlığı Merkezine başvuran 462 katılımcı ile tamamlanmıştır. Araştırmada kullanılacak soru formu odak grup görüşmeleri ve literatür araştırması sonuçlarına göre oluşturulmuştur. TAT yöntemlerinin kullanımı ile ilgili oluşturulan anket, hastanın sosyodemografik verilerini, kronik hastalık durumunu, TAT kullanma nedenlerini, doktoruyla TAT yöntemi kullanımını konuşma durumunu, TAT nasıl elde ettiğini belirlemeye yönelik sorular içermekteydi. Veriler ASM?lerde yüz yüze görüşme yöntemi ile toplanmış ve SPSS 15.0 programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı analizler ve ki kare analizi kullanılmış olup, p<0,05 anlamlı olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Yaş ortalaması 50,25±11,48 olan katılımcıların %58,2 (269)?si kadın, %41,8 (193)?i erkekti. Kronik hastalığı olanların %53,2?si herhangi bir TAT yöntemi kullanıyordu. En sık kullanılan TAT yöntemi bitkiler (%89,5) olarak saptandı. Kanser, troid hastalığı, osteoporoz ve herhangi bir psikiyatrik rahatsızlığı olan kişiler daha fazla oranda TAT kullanıyorlardı (p<0,05). TAT yöntemi kullanma nedenlerine göre değerlendirildiğinde en yüksek çevrenin etkisi (%31) ve umutsuzluk-çaresizlik yüzünden (%30,3) kullandıkları bulunmuştur. Sonuç: Kronik hastalığı olan hastalarımızın yarısından fazlası başta bitkisel tedavi olmak üzere alternatif tedavi yöntemlerini kullanmaktadır. Hastalar hastalıklarıyla ilgili olarak bitkisel ürünleri tercih etmekle beraber, medyada sağlıkla ilgili önerileri dinlemektedir. Doktorların kronik hastalığı olan hastalarda alternatif tedavi kullanma sıklığının farkında olması, hastaları bu tedavilere yönlendiren faktörleri daha iyi anlaması gerekir. Anahtar kelimeler: Tamamlayıcı ve alternatif tıp, kronik hastalık, birinci basamak
Sağlık çalışanlarının mevsimsel grip aşısı bağışıklanması hakkındaki bilgi tutum ve davranışları ile sağlık algısı ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada; sağlık çalışanlarının mevsimsel grip aşısı bağışıklanması hakkındaki bilgi tutum ve davranışları ile sağlık algısı ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve yöntem: Çalışma, Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi'nde Ekim 2020 ile Mart 2021 tarihleri arasında kesitsel, tanımlayıcı tipte bir araştırma olarak yürütüldü. Çalışmaya Farabi Hastanesi'nde görev yapmakta olan toplam 391 doktor ve hemşire dahil edildi. Gönüllü katılımcılara yüz yüze anket yöntemi ile "sağlık çalışanlarının mevsimsel grip aşısı bağışıklanması hakkındaki bilgi tutum ve davranışları ile sağlık algısı ilişkisi anketi" uygulandı. Veri analizinde SPSS 22.0 istatistik paket programı kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak alındı. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 32,3±7,6 yıldı. Katılımcıların %5,9'u her yıl düzenli mevsimsel grip aşısı olduğunu belirtti. Grip aşısına karşı en sık aşılanmama nedenleri; çok sık grip geçirmeme ve aşının etkinliğine inanmama idi. Katılımcıların yaşları arttıkça her yıl düzenli aşı olma olasılığının da arttığı görüldü. Düzenli aşı yaptıranlar, aşıyı yakınlarına daha çok önermekteydi. Grip aşısı yaptırma durumuna göre sağlık algısı ölçeğinden alınan ortalama puanlar farklılık göstermedi. Sonuç: Çalışmamızda sağlık çalışanlarının grip aşısı yaptırma oranlarının düşük olduğu belirlendi. Çalışmamızın neticesinde, hedeflenen aşılanma oranlarına ulaşabilmek için sağlık çalışanlarına farkındalıklarını arttırmaya yönelik eğitimler ve uygulamaların yapılması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
Erişkinlerde tip 2 diyabet riskinin değerlendirilmesi
Amaç: Kronik metabolik bir hastalık olan tip 2 diyabet, dünya çapında önemli bir halk sağlığı sorunudur. Riskli bireylerin belirlenmesi, hastalık oluşumu ve hastalığın komplikasyonlarının gelişiminin azaltılması için önemlidir. Bu çalışma erişkin bireylerin diyabet riskinin değerlendirilmesi amacı ile gerçekleştirilmiştir. Gereç ve yöntem: Kesitsel-tanımlayıcı tipte olan bu çalışmamızı Aralık 2020 ile Mayıs 2021 arasında Trabzon ili Kalkınma bölgesindeki üç aile sağlığı merkezinde gerçekleştirdik. Çalışmaya 18 yaş ve üzeri, daha önce diyabet tanısı almamış olan 392 kişiyi dâhil ettik. Araştırmacılar tarafından katılımcıların antropometrik ölçümleri yapıldı. Araştırmacılar tarafından geliştirilmiş olan, katılımcıların sosyodemografik özellikleri ilgili soruları ve Finlandiya Diyabet Risk Skoru (FINDRISK) ölçeğini içeren anket formu yüz yüze uygulanmıştır. Bulgular: Katılımcıların %52,0'si kadın, %66,6'sı evliydi. Katılımcıların yaş ortancası 34 (IQR: 27-45) olup; beden kitle indeksi (BKİ) ortancası 27,2 (IQR: 24,1-31,4) kg/m²'dir. Tüm katılımcıların bel çevresi ortalaması 94,2 ± 13,8 cm (min:58, max:132) olup; kadınlarda bel çevresi ortancası 88 (IQR:80-102) cm iken, erkeklerde bel çevresi ortancası 97 (IQR:92-104) cm ölçülmüştür. Tüm katılımcıların FINDRISK ölçeğinden aldıkları toplam puan ortancası 9 (IQR: 5-12) olarak bulunmuştur. Bireylerin %16,3'ünün yüksek ve çok yüksek diyabet risk düzeyinde olduğu belirlenmiştir. Sonuç: Aile hekimlerinin erişkin bireylerde diyabet yönünden tarama yapmaları hastalıkla mücadelede önemlidir. Hızlı ve kolay uygulanabilen, ucuz ve anlaşılır bir tarama yöntemi olan FINDRISK ölçeğinin, diyabet riski olan kişilerin belirlenmesi amacıyla kullanılması önerilmektedir.
Aile hekimliğinde hipertansiyon yönetimine hasta bakışı
Amaç: Hipertansiyon, aile hekimliğinde karşılaşılan en yaygın kronik hastalıktır. Bu araştırmanın amacı; aile hekimliğinde hipertansiyon yönetimine hasta bakışının değerlendirilmesidir. Gereç ve yöntem: Çalışmamız; kesitsel ve tanımlayıcı nitelikte olup, Trabzon ilindeki 4 farklı aile sağlığı merkezinde, Aralık 2020 ile Nisan 2021 tarihleri arasında yapılmıştır. Çalışmaya 1 yıldan uzun süredir esansiyel hipertansiyonu olan, 18 yaş üstü 384 hasta dahil edilmiştir. Katılımcılara, araştırmacılar tarafından hazırlanan "Birinci Basamakta Hipertansiyon Yönetimine Hasta Bakışını Değerlendirme Anketi" yüz yüze görüşme yöntemiyle uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızdaki katılımcıların yaş ortalaması 60,1 (±10,3) yıl olup %56,8'i kadınlardan oluşuyordu. Hastaların aile hekimliğinde HT tanısı alma oranı %6,5 (n=25) iken, HT tedavisi başlanma oranı ise %5,7'dir (n=22). Hipertansiyon takibinde aile hekimliğine başvurma oranı ise %18,8 (n=72) olarak bulunmuştur. Hastaların HT tanı, tedavi ve takibinde en sık başvurduğu branş dahiliye iken ikinci sırada kardiyoloji gelmekteydi. Dahiliyede tanı alan hastaların yaş ortalaması , ve HT süresi kardiyoloji ve aile hekimliği ile kıyaslandığında anlamlı derecede yüksekti (p=0,000). Kardiyolojide takip edilen hastalar, diğerlerine kıyasla HT takibine daha düzenli gidiyordu (p=0,000). Hastaların %55,5'i (n=213) HT tedavisinin aile hekimleri tarafından yapılmadığını düşünüyordu, bu oran kardiyolojide takip edilen hastalarda, diğerlerine kıyasla anlamlı derecede yüksekti (p=0,001). Sonuç: Hipertansiyon tanı, tedavi ve takibinde aile hekimliğinin istenilen etkinlikte olmadığı görülmüştür. Hastaların büyük kısmının, hipertansiyon tedavisinin aile hekimi tarafından yapılmadığını düşündüklerini, bu konuda aile hekimlerine yeterince güvenmediklerini ve başka bir uzmana gitme gerekliliği duyduklarını tespit ettik.
Birinci basamakta postpartum depresyon riski ve ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi
Amaç: Postpartum depresyon, doğumdan sonraki bir yıl içinde görülen ve psikotik içerikte olmayan majör depresyon atağıdır. Postpartum depresyon hem anne ve bebek hem de tüm aile için ciddi sonuçlara neden olabileceğinden önemli bir halk sağlığı sorunudur. Çalışmamızda, birinci basamak sağlık kuruluşlarına başvuran 0-12 ay bebeği olan kadınlarda postpartum depresyon riskinin belirlenmesi ve sosyodemografik risk faktörlerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve yöntem: Çalışmamız Temmuz 2020 ile Ocak 2021 tarihleri arasında Trabzon ilinde üç farklı bölgedeki aile sağlığı merkezinde kesitsel, tanımlayıcı bir araştırma olarak 196 katılımcı ile gerçekleştirildi. Gönüllü katılımcılara demografik bilgiler anketi ve Edinburg Postpartum Depresyon Ölçeği (EPDÖ) yüz yüze görüşme tekniği ile uygulandı. EPDÖ skoru ≥13 olan katılımcılar PPD riski var kabul edildi. Bulgular: Katılımcıların EPDÖ skoru ortancası 4,00 (0,00-26,00) idi. Çalışmamızda postpartum depresyon risk sıklığı %16,3 (n=32) olarak bulundu. Katılımcıların erken evlenme yaşı, düşük aylık gelir düzeyi, eşin çalışmıyor olması, birden fazla çocuk sahibi olmak, gebeliğin planlı olmaması, bebeğin yoğun bakımda yatış öyküsü olması, bebeğin hastalık öyküsü, eş ile ilişki ve gebelikte eş desteğinin kötü olması, depresyon ya da postpartum depresyon öyküsü, gebelikte sigara kullanımı ve hayatında stresör faktör varlığı postpartum depresyon riski ile ilişkili bulunmuştur (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızda, yaklaşık 6 kadından birinin postpartum depresyon riski altında olduğu saptandı. Postpartum depresyon, annenin işlevselliğini sınırlayan ve yaşam kalitesini düşüren, birinci basamak sağlık çalışanları için önemli psikiyatrik hastalıklardandır. Bu nedenle kadınlar doğum sonrası dönemde değerlendirilmeli ve postpartum depresyon ile ilişkili risk faktörleri göz önünde bulundurularak psikososyal olarak takip edilmelidir.
Altmışbeş yaş ve üstü bireylerin fiziksel, sosyal, mental aktiviteleri ile kognitif fonksiyonları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Dr. Filiz KARAKUŞ, Dokuz Eylül Üniversitesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı İnciraltı/İZMİR Giriş ve Amaç: Bu çalışmanın amacı 65 yaş ve üstü bireylerin bilişsel işlevleri ile boş zaman etkinlikleri arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bu kesitsel analitik çalışmada Narlıdere ilçesine bağlı bir dinlenme ve bakımevinde yaşayan 65 yaş ve üzeri 250 kişi rastgele seçildi. Katılımcılara bilişsel işlevlerini değerlendirmek için standardize mini mental test (SMMT), etkinlik anketi ve sosyodemografik özellikleri araştıran bir anket uygulandı. Bulgular: Kadın cinsiyette, yaşı ileri olanlarda, eğitim düzeyi düşük olanlarda, ev hanımlarında ve geçmişte düzenli işi olmayanlarda bilişsel bozulma daha fazla bulundu (p<0,05). Koroner arter hastalığı tanısı bulunanlarda bilişsel bozulma daha az bulundu (p=0,008). Antikoagülan kullananlarda bilişsel bozulma daha az bulundu (p=0,010). Fiziksel etkinlikleri ile bilişsel işlevleri arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Sosyal ve mental etkinlikleri ile bilişsel işlevleri arasında anlamlı ilişki bulundu. Sonuç: Sosyal ve mental etkinliklere katılım, bilişsel işlevlerin bozulmasının engellemesinde önemli bir rol oynayabilir. Altmışbeş yaş ve üzeri kişilerin aktif yaşam tarzı değişikliklerine yönlendirilmesi, bilişsel işlevlerin korunmasına yapacağı katkı nedeni ile birinci basamakta koruyucu hekimlik yaklaşımı açısından önemlidir.
Osteoporoz hastalarında bifosfanat tedavisinin kemik kırıkları üzerine etkisi
Giriş: Osteoporoz, kemik kütlesinde azalma, kemik yapısında bozulma ve kırık riski ile karakterize metabolik bir kemik hastalığıdır. Yaşlı nüfusun giderek artması osteoporozu ve buna bağlı kemik kırık riskini arttırmaktadır. Amaç: Bu çalışmanın amacı, osteoporoz nedeni ile takibe alınan ve tedavi için bifosfonat kullanan hastalarda bifosfonatın kemik mineral dansitesi, hastanın biyokimyasal parametreleri ve patolojik kırık oluşumu ile olan ilişkilerini irdelemek ve birinci basamak hekimlerinin bu bağlamdaki bilgilerine katkıda bulunmaktır. Gereç ve yöntem: Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi'nde osteoporoz tanısı alıp bifosfonat tedavisine başlanan 50 yaş üzeri kadın ve 60 yaş üzeri erkek cinsiyette olan tüm hastalar incelenmiştir. Bifosfonat tedavisi alan hastaların kullandıkları ilaçlar, tedavi süresi, varsa tedavi sırasında oluşan fraktürler ve bölgeleri değerlendirildi. Veriler Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesi hasta elektronik veri tabanından alındı. Hastaların Kemik Mineral Yoğunluğu ölçümleri, kullandıkları ilacın türü, ilacı kullandıkları süre, osteoporoz tanı konulmasından itibaren oluşan kırık sayıları araştırıldı. İstatistiksel analizler SPSS for mac versiyon 26 yazılımı kullanılarak yapılmıştır. İstatistiksel anlamlılık p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen toplam 341 hastanın %86'sı kadın hasta idi ve yaş ortalaması 70 olarak saptandı. Bifosfonat kullanım süresi ortalama 3,6 yıl olarak saptanmış ve kadın ve erkek arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Tüm hastalarda tüm seviye KMY skorlarında, bifosfonat tedavisi sonrasında anlamlı yükselme saptandı (p<0,01). Tüm hastaların serum Kalsiyum, Fosfor ve Mg değerlerinde bifosfonat tedavisi sonrası anlamlı yükselme saptandı (p<0,01). Bifosfonat kullanım süresi ile L1-L4 ve Femur total skorları tedavi öncesi ve sonrası farkları arasında pozitif korelasyon saptandı. Çalışma popülasyonunda toplam 3 hastada (%1,17) fraktür tespit edildi. Sonuç: Osteoporoz, yaygın olarak yaşlı kadınları tutan, klinik önemi yüksek bir hastalıktır. Yaşlı hastalarda osteoporoz hastalığında bifosfonat kullanımının osteoporoz şiddetlenmesini yavaşlattığı görülmüştür. Anahtar kelimeler: Alendronat, osteoporoz, patolojik kırık
45 yaş ve üstü bireylerde 'ayak bileği/ön kol indeksi' ve sf-36 ile periferik arter hastalığı ve yaşam kalitesi değerlendirilmesi; 'yürüme mesafesinin azalması ölçeği': geçerlilik ve güvenilirlik çalışması
Amaç: 45 Yaş ve Üstü Bireylerde 'Ayak Bileği/Ön Kol İndeksi (ABİ)' ve SF-36 ile Periferik Arter Hastalığı ve yaşam kalitesi değerlendirilmesi; 'Yürüme Mesafesinin Azalması Ölçeği' (WIQ) Türkçe geçerlilik ve güvenilirliğinin belirlenmesidir. Yöntem: Araştırma İzmir Balçova bölgesindeki bir aile sağlığı merkezine başvuran 283 gönüllü katılımcıyla yapılmıştır. Araştırmacı tarafından anamnez ve fizik muayene yöntemleri uygulanması ardından ABİ değerleri hesaplanmış ve periferik arter hastalığı (PAH) olup olmadığı belirlenerek SF36 ölçeği ile yaşam kalitesi değerlendirilmiştir. Türkçeye uyarlanan WIQ anketi 2-4 hafta ara ile iki kez uygulanarak test-retest analizleri yapılmıştır. WIQ ve SF-36 arasındaki ilişki geçerlik için hesaplanmış, iç tutarlıklık için Cronbach alfa hesaplanmıştır. Analizde SPSS 15.0 programı kullanılmış ve p<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Hastaların %11.7(33)sinde ABI<0.90 olup PAH olarak değerlendirildi. WIQ ve SF-36 karşılaştırıldığında fiziksel fonksiyon alt ölçeği ile güçlü; rol emosyonel alt ölçeği ile zayıf; diğer alt ölçekleri ile orta düzeyde korele bulunmuştur. İç tutarlılık için belirlenen Cronbach alfa WIQ toplam skorda 0.882 idi. Sonuç: Bu çalışma sonucunda WIQ ölçeğinin Türkçe versiyonu periferik arter hastalarında yürüme fonksiyonda düşmenin değerlendirilmesi için geçerli, güvenilir klinik bir araç olarak bulunmuştur. Anahtar kelimeler: Periferik Arter Hastalığı, Ankle Brakiyal indeks,WIQ, SF-36
COVID pandemisi döneminde bir üniversite tıp fakültesi öğrencilerinde gıda takviyeleri kullanımı ve yan etkilerinin değerlendirilmesi
ÖZET Amaç: COVID pandemisi sırasında, genel gözlemimize göre toplumun her kesimi hastalıktan korunmak için gıda takviyelerine başvurmuştur. Çalışmamızda, öğrencilerinde gıda takviyelerinin alımının COVID-19 pandemisi nedeniyle artmış olduğunu, bu ürünlerin bilinçsiz kullanımının yaygın olduğu ve yan etkilerinin görülebileceğini göstermeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız, Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesinde 01.11.2022 – 01.03.2023 tarihleri arasında gönüllü olarak çalışmaya katılmayı kabul eden tüm öğrenciler ile yapıldı. Çalışmamıza katılan 319 öğrenciye, literatürde yer alan benzer çalışmaların da yardımı ile tarafımızca oluşturulan 25 soruluk anket formu yüz yüze olarak uygulanmıştır. Bulgular: Katılımcıların %68'i kadın, %32'si erkek idi. Katılımcıların %58.3'ünde herhangi bir gıda takviyesi kullanımı olduğu saptandı. Bu gıda takviyelerinin, pandemi öncesi veya pandemi sırasında kullanıma başlandığı sorgulandığında, multivitamin ve multimineral kullanımın pandemi sırasında kullanılmaya başlanması anlamlı olarak yüksek bulundu. Kadınların erkeklere göre multivitamin ve multimineral ve immunmodülatör kullanımı anlamlı olarak farklı bulundu (p<0.05). Katılımcıların aldıkları gıda takviyeleriyle, bu gıda takviyelerinin alımına bağlı olduğunu düşündükleri yan etkileri arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı (p>0.05). Katılımcıların %58,9'u hekimlerden gıda takviyesi hakkında bilgi edindiğini belirtti. Sonuç: Katılımcıların %58,3'ü gıda takviyesi kullanmakla beraber, en çok kullanılan gıda takviyeleri tek besin destekleri ve multivitamin ve multiminerallerdir. Kadınların gıda takviyesi kullanımı erkeklere göre daha fazladır. Multivitamin ve multimineral ve immunmodulatör kullanımı da kadınlarda daha fazladır. Gıda takviyesi kullananların %16,1'i yaşadıkları semptomları gıda takviyesinin yan etkisi olarak nitelendirmektedir. takviyelerde kullanılan dozların büyük oranlarda değişiklik gösterdiğini bilmekteyiz. Bu sebeple bu gıda takviyelerinin doz bağımlı komplikasyonları ve yan etki profili ayrı bir çalışmada değerlendirilmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: koronavirüs, diyet takviyeleri, yan etkiler, tıp öğrencileri
Başkent üniversitesi Ankara hastanesi'ne ağrı şikâyeti ile başvuran hastaların sosyodemografik özelliklerinin ve ağrı durumlarının değerlendirilmesi
Çalışmanın amacı kronik ağrı ile sosyodemografik özelliklerin ilişkisini ve kronik ağrıda uygulanan tedavi yaklaşımlarını inceleyerek Aile Hekimlerine kronik ağrı yönetiminde yol göstermektir. Bir üniversite hastanesinin polikliniklerine 01.12.2011-01.12.2019 tarihleri arasında başvurarak hekimler tarafından 'kronik ağrı' tanısı konan 3106 bireyden dışlama kriterleri sonrasında kalan 997 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların sosyodemografik özellikleri ve verileri istatistiksel açıdan değerlendirilmek üzere SPSS (Statistical Package for Social Sciences) programına kayıt edildi. Hastaların yaş ortalaması 62,68±16,29 yıl (16-98 yıl) idi. Toplam 997 hastadan dosyasında sigara kullanım verileri bulunabilen 589 hastadan %23,2'si, alkol kullanım bilgisi olan 499 hastadan %8,8'i alkol kullanmakta idi. Hastaların %81'inde (n=808) en az bir kronik hastalık saptandı. Başvuru öncesinde kronik hastalıklarından bağımsız olarak ağrı nedeniyle tedavi almış olanların oranı %64,6 (n=644) olarak saptandı. Çalışmaya dahil edilen hastaların yüzde %4 (n=40)'ünün poliklinik başvurusu öncesi almış olduğu tedaviye devam ettiği saptandı. Hastaların beyanına göre, başvuru sırasında yapılan tedavi değişikliği %76,4 oranında fayda sağlamıştır. Yapılan analizlerde tedaviye yanıt sosyodemografik değişkenlerle istatistiksel bir ilişkide değildir. Başvuru öncesi tedavi alanlarla almayanların tedavi yanıtları arasında da fark bulunamamıştır. Bu çalışma ile kronik ağrıda demografik özelliklerin ve hastaların birinci basamağa başvuruları öncesinde aldıkları tedavilerin, hastaların ağrı kontrollerini sağlamakta etkili olmadığı görülmüştür Anahtar Kelimeler: Kronik ağrı, kronik ağrı ve sosyodemografik özellikler ilişkisi, kronik ağrıda tedavi
Vitamin B12 düzeyleri ile kardiyovasküler hastalık riski arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi, bir kesitsel çalışma
Amaç: Günümüzde kardiyovasküler hastalıklar için bilinen risk faktörlerinin dışında yeni risk faktörlerini belirlemeye yönelik çalışmalar bulunmaktadır. Bu çalışmada kişilerin kardiyovasküler hastalık risk grupları ile serum vitamin B12 düzeyleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesini amaçladık. Gereç ve yöntem: Kesitsel tanımlayıcı nitelikte olan çalışmamıza, Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Polikliniği'ne herhangi bir nedenle başvurmuş, 40-70 yaş aralığındaki bireylerden SCORE (Sistemic Coronary Risk Evaluation) puanı hesaplamak için gerekli verileri tam ve serum vitamin B12 değerleri mevcut olan kişileri 31 Aralık 2020 tarihinden başlayarak arşiv taraması yaparak dahil ettik. Veri toplama işlemine SCORE kardiyovasküler hastalık risk değerlendirme modeli kullanılarak hesaplanan her dört risk grubunda 32 kişi olana kadar birey alımına devam ettik. Her risk grubunu serum vitamin B 12 düzeyleri ve ilişkiyi etkileyebilecek faktörler açısından karşılaştırdık. Bulgular: Çalışmadaki toplam 128 kişinin yaş ortancası 50 (40-69) yıl (min.-maks.) olup, kişilerin risk gruplarına göre vitamin B12 ortanca değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p=0,036). Bu fark, düşük 183 (87-587) ile yüksek 241 (123-660) risk grubu arasında (p=0,010); orta 193 (89-370) ile yüksek risk grubu arasında (p=0,029); ve yüksek ile çok yüksek risk 183 (108-1134) grubu arasında (p=0,020) idi. Sonuç: Aile hekimliğinde kardiyovasküler hastalık riskini değerlendirir iken, SCORE dışında elimizi güçlendiren ek parametrelerin bulunması, uygulamada kolaylık sağlayacaktır. Çalışmamızda düşük ve orta risk grubunu yüksek risk grubu ile karşılaştırdığımızda, yüksek risk grubunda ortanca vitamin B12 düzeyi yüksek iken; yüksek ile çok yüksek risk gruplarını karşılaştırdığımızda, çok yüksek risk grubunda yüksek risk grubuna göre ortanca vitamin B12 düzeyi daha düşük bulunmuş olup, bu ilişkinin irdelenmesi için daha geniş çaplı araştırmalara ihtiyaç vardır.
Hipotiroidi hastalarının levotiroksin kullanımı konusundaki bilgi durumları
Hipotiroidi Hastalarının Levotiroksin Kullanımı Konusundaki Bilgi Durumları Amaç: Hipotiroidi toplumda yaygın görülen endokrin bir hastalıktır ve levotiroksin ile tedavi edilmektedir. Bu çalışmanın amacı levotiroksin kullanan hastaların ilaç kullanımı konusundaki bilgi durumunu değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Çalışmamız; kesitsel ve tanımlayıcı nitelikte olup Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Anabilim Dalı'nda Temmuz 2021 ile Ekim 2021 tarihleri arasında yapılmıştır. Çalışmaya Aile Hekimliği ve Endokrinoloji polikliniklerine başvuran, levotiroksin kullanan, 18 yaş üstü 384 hasta dahil edilmiştir. Katılımcılara sosyodemografik özellikler ve levotiroksin doğru kullanımıyla ilgili bilgileri ölçmek amacıyla araştırmacılar tarafından hazırlanan anket formu, yüz yüze görüşme yöntemiyle uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızdaki 384 katılımcının yaş ortalaması 46,5 (±13,6) yıl olup %90,4'ü (n=347) kadınlardan oluşuyordu. %98,2'lik (n=377) oranla en çok sayıda katılımcının doğru bildiği önerme LT4'ün kahvaltıdan en az 30 dakika önce aç karnına alınması gerektiği bilgisiydi. %31,0'lık (n=119) oranla en az sayıda katılımcının doğru bildiği önerme ise kalsiyum, demir gibi ilaçlar kullanılacak ise LT4 ile arasında en az 4 saatlik zaman farkı bırakılması gerektiğiydi. Bu önermeye verilen cevaplar ile yaş (p=0,000), eğitim durumu (p=0,002), meslek (p=0,000) ve kalsiyum kullanımı (p=0,000) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı. %33,1'lik (n=136) oranla en çok sayıda katılımcının yanlış bildiği önerme ise LT4 yan etkilerinin sorgulandığı önermeydi. Önermeye verilen cevaplar ile yaş (p=0,019), eğitim durumu (p=0,000), meslek (p=0,003), tiroid cerrahisi öyküsü (p=0,047) ve takipli olunan hekim (p=0,004) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı. Sonuç: Çalışmamızda katılımcıların levotiroksin kullanımı konusunda bilgi düzeylerinin düşük olduğu görülmüştür. Çalışmamızın neticesinde tedavinin önemli bir bileşeni olan ilaç uyumunun artırılması için hastalara ilaç kullanımı, olası etkileşim ve yan etkiler konusunda ayrıntılı bilgi verilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Hipotiroidi, Levotiroksin, İlaç uyumu, Tedavi uyumu
Sodyum glukoz ortak taşıyıcı-2 inhibitör tedavisi kullanan tip-2 diyabetes mellitus hastalarından oluşan bir retrospektif kohortta glomerüler filtrasyon hızının ürik asit metabolizmasına etkisi
Sodyum glukoz ortak taşıyıcı-2 (SGLT-2) inhibitörleri Tip-2 Diyabetes Mellitus (Tip-2 DM) tedavisinde kullanılan oral antidiyabetik ajanlardır. SGLT-2 inhibitörlerinin üriner glukoz atılımıyla etkili glisemik kontrol sağlamasının yanı sıra diyabet hastalığın prognozuna etkili olan serum ürik asit (ÜA) düzeyini düşürdüğü bilinmektedir. Çalışmanın amacı SGLT-2 inhibitör tedavisi alan Tip-2 DM hastalarındaki farklı glomerüler filtrasyon hızının (GFH) serum ÜA düzey değişimine etkisini incelemektir. 1 Ocak 2017- 30 Eylül 2022 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Endokrin ve Metabolizma Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran, Tip-2 DM tanısı almış ve SGLT-2 inhibitör tedavi raporu çıkarılıp reçetesi yazılan 3004 hasta çalışmanın evrenini oluşturmaktadır. Hastanın kesintisiz SGLT-2 inhibitörü kullanmaması, 3.ay ve/veya 12.ay takip kontrollerine gelmemesi, serum ÜA düzeyini etkileyen ilaçlar kullanması ve gut hastalığı tedavisi alıyor olması dışlama kriterleriydi. Hastane Medikal Bilgi Sistemi üzerinden çalışmanın örneklemini oluşturan 410 hastanın, SGLT-2 inhibitör ilaç raporu almadan önce ölçülen serum HbA1C, açlık kan şekeri (AKŞ), kreatinin, yüksek dansiteli lipoprotein (HDL), düşük dansiteli lipoprotein (LDL), trigliserit, ÜA ve idrar glukoz düzeyleri ile SGLT- 2 inhibitör tedavisi altındaki 3.ay ve 12.ayda bakılan değerleri karşılaştırılmıştır. Böbrek Hastalıkları Küresel Sonuçların İyileştirilmesi Vakfı'na (KDIGO) göre hastalar 3 gruba (GFH ≥90, 60-89, 30-59 ml/dk/1,73m2) ayrılmış ve SGLT-2 inhibitörlerinin GFH'a göre ürik asit düzeyine etkisi incelenmiştir. Çalışma grubu 227 erkek, 183 kadın hastadan oluşmaktaydı. Hastaların yaş ortalamaları 59,1±11,55/yıl idi. Hastaların SGLT-2 inhibitör tedavi öncesi ölçülen serum HbA1C, AKŞ, kreatinin, LDL, trigliserit, ÜA değerleri tedavi altında azalırken; HDL ve idrar glukoz düzeyleri ise tedavi altında arttığı saptandı. GFH düzeyi 30-59 ml/dk/1,73m2 arasında olan hastalarda ilaç öncesi (6,35±1,31), ilaç tedavisi 3.ay (6,02±1,05) ve ilaç tedavisi 12.ay (5,97±1,21) takiplerinde serum ÜA değerleri arasında anlamlı fark bulunmadı (p=0,368). Çalışma, SGLT-2 inhibitörlerinin serum ÜA düzeyine olan etkisinin GFH'a göre farklılık gösterdiğini saptamıştır. SGLT-2 inhibitörlerinin, yalnızca antidiyabetik ilaç olmadıkları, bu ilaçların lipit profili ve GFH'ı korunmuş hastalarda serum ürik asit düzeyine olan etkileri ile hiperlipidemi ve hiperürisemi ilişkili hastalıklara karşı da koruyucu rolü olabileceğini göstermiştir.
Tıp fakültesi öğrencilerinde yeme tutumu ile depresyon, anksiyete ve dürtüsellik arasındaki ilişki
Yeme tutumu bozuklukları yeme davranışlarında ve tutumlarındaki bozulmaları kapsayan, kişinin fiziksel ve ruhsal sağlığını olumsuz yönde etkileyen kompleks psikiyatrik bir hastalıktır. Yeme bozukluklarının, kişilerin yaşamlarının pek çok yönüne etki etmesi, sık rastlanan bir rahatsızlık olması, çok sayıda bedensel belirti ortaya çıkarması, fiziksel sağlığı ve hatta yaşamı tehdit eden bir boyutunun olması, tedavi sürecinin zorlu, uzun ve maliyetli olması, tekrarlama ihtimalinin yüksek olması, ayrıca depresyon-anksiyete gibi duygu durum bozukluklarının eşlik etmesi ve özellikle gençlerde görülme sıklığının artması nedeniyle günümüzde toplum ruh sağlığı açısından önemi artan ve sıklıkla incelenen bir hastalık grubu haline gelmiştir. Yeme tutumu bozukluğu ile depresyon, anksiyete ve dürtüsellik arasındaki ilişkinin tam olarak anlaşılamaması, bütüncül bir tedavinin yapılamamasına ve hastalık sürecinin uzamasına neden olmaktadır. Çalışmamız kesitsel tanımlayıcı bir araştırma niteliğinde olup; tıp fakültesinde okuyan öğrencilerde yeme tutumu bozukluğu varlığını, depresyon, anksiyete, dürtüsellik düzeyini ve aralarındaki ilişkiyi sosyodemografik özellikler ile birlikte değerlendirmeyi amaçlayan, katılımcılarla yüz yüze yürütülen anket formu uygulama yöntemiyle yapılmıştır. Çalışma kapsamında, 2019-2020 eğitim döneminde Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde öğrenim gören ve çalışmaya katılmayı kabul eden 588 öğrenci araştırmaya dahil edilmiştir. Araştırmada kullanılan anket formunda 15 soru sosyodemografik özellikleri, 10 soru beslenme ve spor yapma durumu, 6 soru hastalık durumu, 4 soru sigara/alkol kullanma durumu, 2 soru riskli davranış durumu ile ilgili olmak üzere toplam 37 soru bulunmaktadır. Ayrıca 40 sorudan oluşan "Yeme Tutumu Testi", 21 sorundan oluşan "Beck Depresyon Ölçeği", 21 sorundan oluşan "Beck Anksiyete Ölçeği" ve 15 sorudan oluşan "Barratt Dürtüsellik Ölçeği" katılımcılara uygulanmıştır. Öğrencilerin %9,4'ünde bozulmuş yeme tutumu ya da bozulmuş yeme davranışı olduğu saptanmıştır. Yeme tutumu bozukluğu; kız öğrencilerin %11,9'unde, erkek öğrencilerin %4,4'ünde görülürken yeme tutumu ile cinsiyet arasındaki ilişki anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Yeme tutumu bozukluğu ile depresyon ve anksiyete arasında pozitif, plan yapmama dürtüselliği arasında negatif ilişki saptanmıştır. Bozulmuş yeme tutumu ile motor dürtüsellik ve dikkat dürtüselliği arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Öğrencilerde depresyon ve anksiyete şiddeti arttıkça yeme bozukluğu görülme sıklığının arttığı belirlenmiştir. Ayrıca yeme tutumu ile ilişkili diğer faktörler; ilaç kullanmasını gerektirecek hastalık durumu, BKİ, kilo problemi ile ilgili düşüncesi, diyet yapma durumu ve riskli davranış gösterme olarak bulunmuştur (p<0,05). Bu araştırma ile ülkemizde ve dünyada sıkça görülen yeme tutumu bozukluğu ile depresyon, anksiyete ve dürtüsellik arasındaki ilişkiyi ortaya koyarak tedavi yaklaşımında bütüncül bir yol izlenmesi amaçlanmıştır. Aynı zamanda birbirinden bağımsız konular olmadığını göstererek hekimler ile konuyla ilgili diğer meslek grupları tarafından sürecin daha iyi yönetilmesine yardımcı olacak veriler elde edilmesi hedeflenmiştir. Bu çalışmada elde edilen sonuçlar, yapılan benzer araştırmalarda bulunan sonuçlarla uyumludur. Yeme tutumu bozukluğu ile depresyon, anksiyete, dürtüsellik ve diğer etkili faktörler ile ilişkisi tespit edilerek özellikle erken dönemde genç bireylerin en kısa sürede ve en uygun şekilde tedavi edilmesine yönelik müdahalelerin yapılması gerek toplum sağlığı ve birey sağlığı açısından gerekse sağlık giderleri açısından birçok olumsuzluğun engellenmesinde önemli rol oynayacaktır. Ayrıca toplum ve birey sağlığında en önemli görevi üstlenen ve gerekli donanıma sahip olan aile hekimlerinin de bu konudaki farkındalıklarını artırmada yararlı olacağı öngörülmüştür.
Obezite tedavisi için liraglutid kullanan hastaların değerlendirilmesi
Obezite, gittikçe daha geniş bir popülasyonu etkileyen, pek çok morbiditeyle ilişkili olan, kronik, multifaktöriyel bir hastalıktır. Türkiye'de yapılmış en kapsamlı epidemiyolojik çalışmalardan olan TURDEP-I'e göre 1998 yılında Türkiye'deki obezite prevalansı %22,3 iken, 12 yıl sonra aynı merkezlerde yapılan TURDEP-II çalışmasında bu oran %35'e yükselmiştir. Obezite tedavisinde klinik pratikte ilk seçilen tedavi yöntemi yaşam tarzı değişikliği olsa da özellikle morbid obezlerin bir kısmında yeterli sonuçlar alınamamaktadır. Obezite endikasyonunda kullanılmak üzere ruhsatlandırılmış birkaç ilaçtan biri olan liraglutid 3 mg dozu ile Mayıs 2018 tarihinden itibaren obezite tedavisinde ülkemizde kullanılmaya başlanmıştır ve obezite tedavisinde umut vadeden ilaçlardan biridir. Çalışmamızda, merkezimizdeki obezite endikasyonu ile liraglutid başlanan hastaların verileri derlenmiştir. Retrospektif kohort olarak tasarlanan araştırmanın örneklemini, Başkent Üniversitesi Endokrinoloji Polikliniklerine Mayıs 2018-Temmuz 2020 tarihleri arasında fazla kilo yakınması ile başvuran, VKİ ≥ 27 Kg/m2 olan, liraglutid tedavisi başlanan ve ilacı en az 1 ay kullanan hastalar oluşturdu. Hastaların demografik bilgileri ve tıbbi özgeçmişleri hastane bilgi sisteminden geriye doğru tarandı. Hastaların liraglutid tedavisi başlangıcında ve sonraki vizitlerindeki antopometrik ölçümleri, Biyoelektrik İmpedans Analiz ölçümleri ve laboratuvar parametreleri kaydedildi. Tedavi öncesi ve sonrası veriler karşılaştırıldı. Çalışmaya, ilacı 1 aydan daha fazla kullanan ve düzenli takibi olan 100 hasta alındı. Hastaların ortalama yaşları 46,3±11,5 (18-70 yaş) saptandı. Çalışma grubunun %80'i (80 kişi) kadınlardan oluşmaktaydı. Hastaların ortalama 4,1±2,7 ay (1-15 ay) sürede, ortalama 9,9±6,7 Kg (0,4-34,7 Kg) verdiği ve VKİ'lerinde ortalama 3,65±2,4 Kg/m2 azalma olduğu kaydedildi. Tedavisi kesilmiş hastalar tekrar kontrole çağrılardı ve genel sağlık ve kilo durumuna bakıldı. Tedavi kesildikten sonra ortalama 11,4±6,5 ay (1-26 ay) sürede, ortalama 4,5±4,7 Kg aldığı ve VKİ'lerinde ortalama 1,6±1,7 kg/m2 artış olduğu kaydedildi. Erkeklerin ilacı daha kısa süre kullandığı (4,4 vs. 3,2 ay, p=0,013), ancak VKİ'ndeki azalmanın benzer olduğu (4 vs. 3,6 kg/m2, p=0,436) ve ilaç kesildikten sonra alınan kilonun benzer (1,7 vs. 1,6 kg/m2, p=0,867) olduğu görüldü. Çalışma süresi boyunca hastaların %79'unun %5 ve üstünde kilo verdiği, %42'sinin %10 ve üstünde kilo verdiği, %19'unun %15 ve üstünde kilo verdiği, %6'sının %20 ve üstünde kilo verdiği gösterilmiştir. Bunlardan %5, %10, %15 ve %20 üstü kilo verenler için ROC analizi yapıldığında yalnızca ilaç kullanma süresinin eğri altındaki alanı anlamlı bulunmuştur. Liraglutid tedavisi obezite tedavisinde elimizdeki sınırlı sayıda ilaçtan bir tanesidir ve sonuçlarımız literatürle uyumlu olarak ilacın kilo vermede etkin olduğunu göstermektedir. Kesildikten sonra kilo artışı olsa da ilaç kesildikten sonra yaklaşık 1 yıllık takipte kilo geri alımı, kaybın yarısından az bulunmuştur. Süre, ortalama doz ve tolere edilebilir maksimum ilaç dozu kilo verme etkisini belirleyen en önemli göstergeler gibi durmaktadır. Anahtar kelimeler: Obezite, Liraglutid, Kilo yönetimi, Retrospektif
Meme kanseri tanısında klinik meme muayenesinin etkinliği
Meme kanseri, kadınlarda en sık görülen ve en çok ölüme sebep olan malignitedir. Meme kanserinin tanısı anamnez, klinik meme muayenesi (KMM), görüntüleme yöntemleri ve biyopsi ile konulmaktadır. Meme kanseri taramasında yaygın olarak kullanılan yöntemler ise mamografi (MG), KMM ve kendi kendine meme muayenesidir (KKMM). Meme kanserinin erken tanısı, hastalığın prognozu ve maliyeti açısından önem arz etmektedir. MG'nin meme kanseri mortalitesini ve ileri evre meme kanserinde azalmayı sağladığı kanıtlanmasına rağmen, KMM ve KKMM'nin meme kanseri tanısındaki etkinliği ile ilgili kanıtlar yetersizdir. Bazı kılavuzlar KMM'yi önerileri arasından çıkarmışlardır. Bununla birlikte, özellikle gelişmekte olan ülkelerde KMM meme kanseri erken tanısı açısından önerilmeye devam edilmektedir. Bu araştırmada meme kanserinin tanısında KMM etkinliğinin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Araştırma, Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Cerrahi polikliniklerine 18.04.2011-19.12.2020 tarihleri arasında başvuran, meme kanseri tanısı konmuş hastaların dosyaları incelenerek kadın olanlar ve KMM bulguları eksiksiz şekilde kaydedilmiş olan 1091 hasta ile yürütülmüştür. KMM ile meme kanserlerinin %88,9'una tanı konabildiği tespit edilmiştir. Ayrıca MG ile KMM'nin meme kanseri tanısındaki duyarlılığının benzer olduğu ve %9'unun MG ile tespit edilemediği halde tek başına KMM ile tespit edildiği saptanmıştır. Bunun dışında meme USG ile %95,1'inin tespit edilebildiği ve meme USG duyarlılığının KMM (%88,9) ve MG'den (%89,8) istatistiksel olarak anlamlı derecede fazla olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak; meme kanseri farkındalığının ve taramaya katılımın az olduğu, meme kanseri tanısının sıklıkla memede ele gelen kitle şikayeti sonrası konduğu, genç yaşta meme kanserinin sık görüldüğü toplumlarda, KMM önemini hala korumaktadır. KMM meme kanseri tanısında önemli oranda kanserin atlanmasını önleyen ve maliyeti çok düşük olan bir yöntemdir. Anahtar kelimeler: Meme kanseri, klinik muayene, KMM, mamografi, ultrasonografi, tarama, tanı, memede kitle
Birinci basamak sağlık hizmetlerinde sosyoekonomik seviyeye göre gebelerin oral glukoz tolerans testine bakışlarında medyanın rolü
Gestasyonel diabetes mellitus (GDM), gebelik öncesinde diyabet tanısı olmayan gebelerde iki ya da üçüncü üç aylık dönemde ortaya çıkan karbonhidrat intoleransıdır. GDM gebelikte en sık görülen komplikasyon olup, prevalansı artış göstermektedir. GDM varlığında maternal, fetal ve yenidoğan komplikasyonlarının arttığı yönünde literatürde pek çok araştırma bulunmaktadır. Bu nedenle konu ile ilgili tüm tıp disiplinleri ve kılavuzlar, 24-28 gebelik haftası arasındaki tüm gebelere Oral Glukoz Tolerans Testi (OGTT) yapılarak, gebelerin GDM açısından taranmasını önermektedir. Hastalığın erken tanısı, uygun tedavisi ve postpartum takibi ile anne ve bebekte morbidite ve mortalitede azalma olduğu gösterilmiştir. Ülkemizde bir anne adayının Sağlık Bakanlığı'nın gebe izlem protokolü kapsamında gebeliği boyunca en az dört kez Aile Hekimliği'nde izleminin yapılması gerekmektedir. Bu bağlamda gebelere ulaşmak için en önemli merkez olan Birinci Basamak Sağlık Hizmetleri'nde, Aile Hekimleri tarafından takip edilen gebelerde sosyoekonomik seviyeye göre OGTT yapılma oranını belirlemek ve gebelerin bu testle ilgili hangi hekim tarafından bilgilendirildiğini saptamak, bu testin yaptırılmamasındaki etmenleri belirlemek ve bu konuda medyanın rolünü sorgulamak amaçlanmıştır. Araştırma, Ankara ili Çankaya ilçesindeki Aile Hekimlikleri'ne 01.09.2019-01.09.2020 tarihleri arasında başvuran, dahil edilme kriterlerini sağlayan hastalar arasından örneklem genişliği hesaplanarak, 334 gebeden gönüllü bilgilendirilmiş onam formu alınarak yürütülmüştür. Bu çalışmada düşük sosyoekonomik seviyedeki gebelere OGTT hakkında Aile Hekimi tarafından bilgi verilmediğinde, medyanın olumsuz etkisi ile gebelerin bu testi yaptırmak istemedikleri ya da bu testi yaptırmakta kararsız oldukları saptanmıştır. Birinci basamakta OGTT konusunda yapılan hasta bilgilendirmeleri ve bu konuda gebeleri etkileyen diğer faktörler belirlenerek gebelerin ve bilinçlendirilmesi konusunda uygulanabilecek olan yöntemlere katkı sağlamak amaçlanmıştır.
Yüksek riskli human papilloma virüslerde genotip ile gelişen patoloji ilişkisinin araştırılması
Bu çalışma ile HR-HPV genotipleriyle infekte hastalarda serviksin kolposkopik olarak incelenmesinin, histopatolojik değerlendirmenin klinik öneminin ortaya konması, preinvaziv ve invaziv neoplazi bulunma olasılığı yüksek olan hasta gruplarının yönetimine katkı sağlaması amaçlanmaktadır. Çalışma retrospektif kohort tipinde tasarlanarak Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniklerine 28.04.2011-31.12.2018 tarihleri arasında başvuran, HR-HPV DNA testi hastanemiz laboratuvarında çalışılarak pozitif sonuçlanan 905 kadın çalışmamıza dahil edilmiştir. Hastaların verileri geriye yönelik taranıp kaydedilerek karşılaştırılmıştır. Olguların tek ve multipl sahip olduğu HPV serotiplerinin sıralaması; %9,3 HPV16, %7,5 HPV31, %5,5 HPV18, %5,2 HPV52, %4,5 HPV39, %4,5 HPV68, %4,5 HPV16,18, %4,2 HPV35, %3,7 HPV56, %3,5 HPV66 ve %3 HPV35,39,51,56,59,66,68 olarak bulunmuştur. HPV16, HPV18, HPV33, HPV39 ve HPV56'ya sahip hastalar 40 yaş öncesi grupta anlamlı olarak daha sık görülmektedir (N=160, %32,5; N=105, %21,3; N=31, %6,3 N=78, 15,9; N=82, %16,7 sırasıyla) (p=0,001; p=0,02; p=0,04; p=0,04; p=0,009 sırasıyla). Diğer HR-HPV tipleri de 40 yaş öncesi grupta daha fazla görülse de aralarında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Biyopsi sonuçlarının etkileyen faktörler araştırıldığında sigara kullanımının biyopsi sonucunun anormal olmasına anlamlı olarak etkisinin olduğu bulunmuştur [OR=0,52; (p=0,021; %95 GA; 0,307-0,908)]. HPV18, 31, 39, 68'ın yalnız bulunması ile diğer tiplerle birlikte bulunmasının smear sonucunu anlamlı olarak etkilediği sonucu bulunmuştur (p=0,001; p=0,003; p=0,01; p=0,002 sırasıyla). Çalışmamızdan elde edilen veriler smear testi ile birlikte yapılan HPV DNA testinin tarama programındaki önemine bir kez daha vurgu yapmaktadır. İdeal tarama testi için dünya genelinde çalışmalar devam etmekle birlikte, mevcut veriler HPV DNA testinin kombine kullanımını önermektedir. Hatta son veriler (ACS 2020 önerileri) sadece HPV DNA testinin kullanılmasını önermektedir. HPV testinin tek başına değerlendirilmesi kolposkopi oranlarını artırsa da, daha yüksek oranda preinvaziv lezyon tespitini sağlamakta hatta smear testi ile öngörülemeyen invaziv lezyonları da işaret edebilmektedir.
Tip 2 diyabet tanısı ile izlenmekte olan hastaların eşlerinde sağlık davranışlarının değerlendirilmesi
Diyabet bulaşıcı olmayan bir hastalık olduğu halde tüm dünyada pandemi oluşturacak kadar fazla sayıda bireyi etkileyen ve en sık görülen endokrinolojik hastalıktır. Bireylerin hastalıklarının çevresel faktörlerden etkilendiği aşikar olmakla birlikte, hastalığın varlığı kişinin mikroçevresini nasıl etkilediği konusunda yapılmış çok fazla sayıda çalışma yoktur. Bu araştırma, eşine tip 2 DM tanısı konulan kişilerde, kişinin kendi sağlığı ile ilgili algısının değişerek yaşam tarzı değişikliği geliştirip geliştirmeyeceğini anlamak üzere tasarlanmıştır. Araştırmamız randomize kontrollü retrospektif bir vaka-kontrrol çalışmasıdır. Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi endokrinoloji ve aile hekimliği polikliniklerine 01/12/2020 - 30/05/2021 tarihleri arasında başvuran hastalar randomize edilerek vaka grubuna seçilmiştir. Aynı tarihlerde polikliniklere başvuran ve diyabeti olmayan hastaların eşleri yine randomizasyonla seçilmiş ve 100 kişi de kontrol grubunu oluşturulmuştur. Gruplardaki deneklere yüzyüze anket uygulanarak veriler toplanmıştır. Çalışmada istatiksel analiz olarak paired sample t testi ve student t testi kullanılmıştır. Çalışmada istatistiksel anlamlılık p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Çalışmamızda tip 2 diyabeti olan kişilerin sağlıklı eşleri; glukometre kullanım alışkanlığında artış, kan basıncı ölçüm sıklığında artış, diyetine uyumunda artış, pnömokok ve influenza aşısı yaptırmada artış ile kendi sağlıklarını artırmaya yönelik davranış değişimlerinde bulunmuşlardır. Bu davranış değişiklikleri yapılandırılmadığında rastgele ve içgüdüseldir. Bu nedenle birinci basamak kliniklerinde tip 2 diyabetli çiftler arasında diyabet yönetimi ve tedavisi için aile temelli yaklaşımların kullanılmasına önem verilmelidir.
Empagliflozin ve dapagliflozin kullanan hastaların vücut kitle indeksi ve hemoglobin A1C değişimlerinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmada Başkent Üniversitesi Aile Hekimliği ve Endokrinoloji Polikliniği'ne başvuran ve 3 ay süre ile Empagliflozin veya Dapagliflozin kullanan hastalardaki VKİ (Vücut Kitle İndeksi), HbA1c ve lipid profilinde meydana gelen değişimin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 1 Kasım 2019 - 31 Ekim 2020 tarihleri arasında Polikliniklerimize başvuran, Empagliflozin veya Dapagliflozin reçete edilen hastalar incelenmiş ve 473 hastanın verileri araştırılmıştır. Bu hastalar içinde en az 3 ay süreyle bu ilaçlardan birini kullanan, 3. ayda 2. vizitine gelmiş olan, vücut ağırlığı, vücut kitle indeksi, bel çevresi, HbA1c düzeyleri, HDL, LDL, trigliserit, açlık kan şekeri, ürik asit ve kreatinin değerleri her vizitinde eksiksiz olarak kaydedilmiş olan 123 hasta araştırmaya dahil edilmiştir. Yukarıda sayılan ve 3 aylık aralıklarla ölçülen parametreler birbirleriyle karşılaştırılarak değerlendirildi ve analiz edildi. Bulgular: Hastaların başlangıç ve kontrol vizitlerindeki vücut ağırlığı, vücut kitle indeksi, HbA1c, bel çevresi, HDL, LDL, trigliserit, ürik asit, açlık kan şekeri değerleri arasında anlamlı fark saptandı (p<0,001). Hastaların HDL düzeyleri 2. vizitte yükselirken, diğer tüm değerlerinde azalma meydana geldiği izlendi. Sonuç: SGLT-2 inhibitörlerinin klinik olarak anlamlı ve etkili bir şekilde glisemik kontrol sağladığı, VKİ ve vücut ağırlığında azalmaya neden olduğu saptanmıştır. Buna ek olarak hastaların lipid profillerinde düzelmeye katkısı olduğu da anlaşılmıştır. Bu sonuçlar SGLT-2 inhibitörlerinin özellikle kardiyak hastalıklar açısından risk faktörleri bulunan diyabetik hastalarda rahatlıkla kullanılabileceğini ve obez veya fazla kilolu hastalarda, kilo kaybı sağlaması açısından da tercih edilebilecek ajanlar olduğunu ortaya koymaktadır. Anahtar Sözcükler: SGLT2 inhibitörleri, Glisemik kontrol, Antihiperlipidemik etki, Vücut kitle indeksi
Meme kanserinde sağkalım ve prognostik, prediktif faktörlerin araştırılması
Meme kanseri dünya çapında en sık görülen kanser olup, önde gelen ölüm sebepleri arasında yer almaktadır. Uygulanan erken tanı yöntemleriyle sağkalımda önemli iyileşmeler görülmüş olsa da meme kanseri mortalite oranlarıyla önemli bir halk sağlığı problemi olmaya devam etmektedir. Bu çalışmanın amacı meme kanseri tanısında prognostik ve prediktif faktörleri incelemek ve bu faktörlerin sağkalıma etkisini araştırmaktır. Araştırma kapsamında 2010-2020 yılları arasındaki 10 yıllık periyotta Başkent Üniversitesi hastanesi polikliniklerine başvuran, meme kanseri tanısı konulmuş kadın hastaların verileri incelenmiş ve 1.096 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Araştırma verileri hastane kayıt veri tabanından, E-nabız Kişisel Sağlık Sistemi'nden, telefon ile görüşme yolu ile hasta ve hasta yakınlarından toplanan tüm veriler SPSS yazılımına girilerek bu yazılım aracılığıyla değerlendirilmiştir. Sağkalım analizleri için Kaplan-Meier yöntemi kullanılmıştır. Kaplan Meier yönteminde Log Rank testi kullanılmıştır. Araştırma sonucunda tanı anındaki yaşın sağkalım üzerine anlamlı etkisi olduğu, 40-49 yaş arasında tanı almış olan hastaların diğer yaş gruplarına göre en yüksek sağkalım oranlarına sahip olduğu bulunmuştıur. Östrojen reseptörü, progesteron reseptörü durumu ve lenfovasküler invazyon durumunun meme kanserinde sağkalımı istatistiksel olarak anlamlı şekilde etkilediği görülmüştür. Ayrıca Ki-67'nin de moleküler subtiplerden bağımsız olarak prognozu etkilediği sonucuna varılmıştır. Histolojik alt tiplerin ve geçirilen cerrahi tipinin ve hormonoterapi almanın hastaların sağkalımını anlamlı ölçüde değiştirdiği görülmüştür. Meme kanserli hastaların tedavi yönetiminde evrelendirmeye ek olarak prognostik, prediktif faktörlerin önemli olduğu anlaşılmaktadır. Hastaların patolojik reseptör durumu sonuçları, tanı anındaki yaşı ve meme kanserinin histolojik tipi, geçirdikleri cerrahi tipi ve alınan tedavilerin prognozu değiştirdiği sonucuna varılmıştır. Sağkalım, prognostik ve prediktif faktörlerini inceleyen çalışmalar literatürde sınırlı sayıda olup bu konuyla ilgili daha uzun süreçleri kapsayan daha büyük ölçekte çalışmalara ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: Meme kanseri, prognoz, prediktif, sağkalım, mortalite
Emziren annelerde meme başı problemlerinin yaşanma sıklığı, oluşumunu etkileyen faktörler ve emzirme üzerine etkisi
Emzirme, anne ile bebek arasında fiziksel, hormonal, psikolojik paylaşım sağlayan, anne ve bebeğe de yakın ve uzun vadede yararları kanıtlanmış, özgün bir süreçtir. Kadınların %98'inin fizyolojik olarak emzirmesine engel bir durum olmasa da, annelerin çoğu doğumdan sonraki ilk aylarda emzirmeyle ilgili zorluk yaşadığını ve bu zorlukların da başında meme başı problemleri geldiğini bildirmektedir. Meme başı problemlerinin neler oldukları ve nasıl oluştukları hakkında literatürde birçok çalışma olmakla birlikte, emzirme danışmanlığının meme başı problemlerinde çözüm sağlayabileceği konusunda yapılmış çok fazla sayıda çalışma yoktur. Bu araştırma, emzirme döneminde meme başı problemi olan kişilerde, gebelik döneminden başlayarak emzirme danışmanlığı alma durumuyla meme başı problemlerinin oluşma sıklığının üzerine etkisini anlamak üzere tasarlanmıştır. Ülkemizde bu eğitimler sıklıkla birinci basamak sağlık kuruluşları ve hastanelerde bu konuda Sağlık Bakanlığının yürüttüğü "Bebek Dostu Sağlık Kuruluşları" çalışması kapsamında verilen "Emzirme Danışmanlığı" eğitimi almış sağlık profesyonelleri tarafından verilmektedir. Bu bağlamda emzirme döneminde kadınların yaşadığı meme başı problemlerinin oluşum sıklığı, çeşitleri ve niteliklerini belirlemek amaçlanmıştır. Ayrıca emziren annelere verilen "Emzirme Danışmanlığı" nın, yaşanan meme başı problemlerinin sıklığını nasıl etkilediğini belirlemek amaçlanmıştır. Başkent Üniversitesi Hastanesi Pediatri ve Kadın Doğum Poliklinikleri'ne herhangi bir nedenle başvuran 0-2 yaş arası bebek sahibi olan ve emziren kadınlar arasından, örneklem genişliği hesaplanarak 316 kadından gönüllü bilgilendirilmiş onam formu alınarak yapılmıştır. Çalışmamızda katılımcıların son bebeklerini emzirme sürecinde %61,1'inde (193) meme başında problem tesbit edilmiştir. Katılımcıların %70,3'ünün (29,7) son gebeliklerinde emzirme eğitimi aldıkları belirlenmiştir. Emzirme eğitimi alan katılımcıların sayıca fazla olmasına rağmen, bu katılımcılarda meme başı problemlerinin görülme sıklığında anlamlı bir azalma gözlenmemiştir. Bu nedenle birinci basamak kliniklerinde emzirme danışmanlığı eğitimi için öncelikle Aile Hekimlerinin yeterli bilgi düzeyi ve donanım kazanmasına önem verilmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Emzirme, Meme Başı Problemleri, Emzirme Danışmanlığı
65 yaş üstü diyabeti olan ve olmayan hastalarda sarkopeni görülme sıklığı ve özelliklerinin araştırılması
Yaşlı nüfusunun artış göstermesi ve diyabet prevalansının her geçen gün artması, yaşlı diyabet hastalarının sayısında hızlı bir artışla sonuçlanmaktadır. Normal popülasyona göre diyabetlilerde sarkopeni prevalansı daha yüksektir ve yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir. Bu çalışmanın amacı diyabet ve sarkopeni ilişkisinin araştırmak ve diyabetli hastalarda sarkopeni sıklık ve şiddetini etkileyen faktörlere açıklık getirmektir. Çalışmamıza Başkent Üniversitesi Ümitköy Endokrinoloji ve Metabolizma Polikliniklerine başvuran denekler dâhil edildi. Çalışmaya katılmayı kabul eden hastaların; değişkenleri diyabeti olan bir vaka grubunda ve olmayan bir kontrol grubunda karşılaştırıldı. İstatistiksel analizlerde; iki grup karşılaştırmasında Student T Testi ve Mann-Whitney U Testi, ikiden çok grubun karşılaştırılmasında Kruskal-Wallis Testi kullanılmıştır. Kategorik değişkenlerde Pearson Ki-Kare Testi ve Fisher Exact Testi veya Yates Testi kullanılmıştır. Vaka grubuna 66 (%50,8) ve kontrol grubuna 64 denek (%49,2) alındı. Deneklerin %16,2'sinde (n=21) sarkopeni saptandı. Sarkopeni şiddetine göre deneklerin %3,9'u (n=5) sarkopenik ve %12,3'ü (n=16) şiddetli sarkopenikti. Bunların %24,2'si (n=16) vaka, %7,8'i (n=5) kontrol grubundaydı ve diyabetin sarkopeni sıklığını anlamlı olarak artırdığı görülmektedir. Yaş ortalaması vaka grubunda, kadın cinsiyet oranı kontrol grubunda yüksek saptanmıştır. Diğer sosyodemografik özellikler yönünden vaka ve kontrol grubu birbirine benzer özellikte saptanmıştır. Analizlerde diyabet yaşı, diyabet komplikasyonları ve glisemik seviye ile sarkopeni arasında anlamlı bir ilişki saptanamamıştır. Deneklerin vücut kompozisyon ve antropometrik ölçümlerine bakıldığında vaka grubundaki deneklerin daha yüksek kilo, VKİ ve yağ kitlesi miktarına ve daha geniş bel çevresi, baldır çevresi ve üst kol çevresi ölçülerine sahip oldukları saptanmıştır. Yaşam kalitesinin daha da bozulmaması için diyabet ve sarkopeni açısından taramalar yapılmalı ve gereken önlem ve tedaviler uygulanmalıdır.
Glukoz metabolizma bozukluğu olan hastalarda nonalkolik yağlı karaciğer hastalığı(NAFLD) epidemiyolojisi
Non Alkolik Yağlı Karaciğer Hastalığı (NAFLD); son yıllarda insidansı gittikçe artarak kronik karaciğer hastalıkları arasında ilk sıraya yerleşmiştir. Bu global ve progresif hastalığın diyabetin yeni bir komplikasyonu olabileceği düşünülmektedir. Bu amaç doğrultusunda biz diyabetik ve prediyabetik hastalarda NAFLD prevalansını hesaplamayı amaçladık. İkincil çıkarım olarak birinci basamak hekimlerince hastalığın kolay tanı alabilmesi amacıyla kullanılan uluslararası noninvaziv skorlama sistemlerinin diyabetik ve prediyabetik hastalar özelinde uygunluğu ve bu hastalarda belli antropometrik ölçümlerin NAFLD göstermedeki gücü üzerinde durduk. Bununla amacımız basit antorpometrik ölçümlerle diyabetik ve prediyabetik hastalarda NAFLD varlığı ile ilgili fikir sahibi olabilmektir. Bu çalışma için Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi elektronik veri tabanından 01.06.2020- 01.06.2021 tarihleri içinde endokrinoloji poliklinklerine başvuran glukoz metabolizma bozukluğu tanısı almış hastalara ait veriler retrospektif olarak taranmış ve dahil edilme kriterlerini sağlayan 196 hastanın tamamı randomizasyon olmaksızın çalışmaya dahil edilmiştir. Yapılan çalışma sonucunda diyabetik ve prediyabetik hasta grubunda NAFLD prevalansı sırasıyla %90,8 ve %76,5 olarak saptanmıştır. Uluslararası non invaziv skorlama sistemlerinde FLİ ve NAFLD fibrozis skoru çalışmamızda diyabetik ve prediyabetik hastalar için ultrason ile korele görülmüş, FİB-4 skoru aynı korelasyonu çalışmamız özelinde sağlayamamıştır. Antropometrik ölçümler içerisinde bel çevresi, boyun çevresi, cilt kıvrım skoru ve bunların birbirine oranları belli kesim noktaları dahilinde NAFLD için fikir verebilecek olarak öngörülmüş olup bu konu ile ilgili daha geniş popülasyonlar ile ek çalışmalara ihtiyaç vardır.
Pandemi döneminde üniversite öğrencilerinin aşı kararsızlığının ve COVİD-19 risk algılarının değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda Başkent Üniversitesinde öğrenim gören öğrencilerin COVID-19 risk algılarını değerlendirmeyi, aşı kararsızlıklarını ve aşı kararsızlığını etkileyebilecek faktörleri incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızı 1.5.2022 ile 1.8.2022 tarihleri arasında çalışmamıza katılmayı kabul eden, Başkent Üniversitesinde öğrenim gören üniversite öğrencileri ile yapıldı. Çalışmamıza katılan 384 öğrenciye sosyodemografik özelliklerini, COVID-19 geçmişlerini, aşılanma durumlarını, COVID-19 Fobi Ölçeği (C19P-S) ve Genel Sağlık Anketi-28 (GSA-28) içeren anket soruları yöneltildi. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 21,59±1,65 (18-28 yaş) idi. Katılımcıların %50,5'i kadın %56'sı sağlık ile ilgili bölümlerde idi. Sağlıkla ilgili bölümlerde okuyanların aşı kararsızlığı öteki bölümlerde okuyanlara göre anlamlı olarak düşük saptandı (p<0,01). Katılımcıların %31,8'i pandemi kurallarına uyduğunu belirtti. Pandemi kurallarına uyanlar uymayanlara göre anlamlı olarak daha düşük aşı kararsızlığına sahipti (p<0,05). Katılımcıların %52,1'i COVID-19 enfeksiyonu geçirdiğini ve %96'sı belirti yaşadığını belirtti. Covid-19 enfeksiyonu geçiren katılımcılarda en fazla sıklıkta görülen belirtiler boğaz ağrısı (%66,1) ve ateş (%65,6) idi. COVID-19 aşısı olmadan önce ne derece kararsızlık yaşadınız sorusuna göre Katılımcıların %65,8'inin aşı kararsızlığı yaşadığı saptandı. Covid-19 aşısı olmadan önce kararsızlık yaşayanların katılımcılarda kararsızlık nedeninin aşının olası yan etkisi olması oranı %43,2, düşük aşı etkinliğini oranı %30, yetkililere güvenmeme oranı %21,6, doğal bağışıklık kazanmayı isteme oranı %12,8, aşıya güvenmeme oranı %46,8, kendini risk altında görmeme oranı %19,2 olarak bulundu. Katılımcıların %76,6'sinin ilk aşıyı gönüllü olarak olduğu saptandı. Aşıyı gönüllü olanların PCR testi zorunluluğu olanlara göre aşı kararsızlığı anlamlı olarak daha düşüktü (p<0,01). Sonuç: Sağlıkla ilgili bölümlerde okuyanlarda, ailesinde aşısız birey bulunmayanlarda, aşı sırası geldiğinde aşısını yaptıranlarda aşı kararsızlığı anlamlı olarak daha az saptanmıştır. Aşı kararsızlığının nedenlerini bilmek aşı ile önlenebilir hastalıklar ile savaşta yol gösterici olacaktır. Anahtar Kelimeler: COVID-19 Aşıları, Aşı Kararsızlığı, Koruyucu Hekimlik
Diyabet hastalarının kan şekeri regülasyon durumları ile eş uyumları arasındaki ilişki
Evlilik ilişkisi, evlilik doyumu, evlilik mutluluğu ve evlilik uyumu gibi kavramlar, pek çok araştırmaya temel oluşturmuştur. Evlilik uyumu, tatmin, mutluluk ve denge kavramlarıile eş uyumlarıyla hasta bireyin kronik hastalığa uyumlarını belirlemeye yönelik araştırmalar vardır. Çalışmamız evlilik uyumu ve diyabetli hastanın kan şeker regülasyonudeğerlendirmek üzeregözlemsel analitik kontrol gruplu çalışma olarak planlanmıştır. Sosyodemografik özelliklerden oluşan bir anket, ModifiyeMoritsky İlaç Kullanım Ölçeğive DAS (DyadicAdjustmentScale) uygulanmıştır. Çalışmamıza129 (%47,7) DiabetesMellitus (DM)ile 141DM olmayan (%52,3) olmak üzere toplam 270 birey alınmıştır. Katılımcılar arasında kadınlar çoğunlukta olup n:163(%60,3) çoğunluğu(38,51) üniversite mezunudur. Katılımcıların %27,4'ünün eşlerinde kronik hastalık vardı ve %72.96'sı evlilik öncesi birbirlerini tanıyorlardı. Olgu ve kontrol gurubu arasında yaş, cinsiyet, eğitim durumu, eşte kronik hastalık varlığı, evlilik öncesi birbirini tanıma ve çocuk sahibi olma açısından anlamlı bir fark yoktu (p>0.05). DAS ölçeğinden alınan puanlara bakıldığında kadınlar ve erkeklerarasında fark vardı. (p<0.05). Katılımcılar arasında eşinde kronik hastalık olanların DAS skorları yüksek bulunmuştur (p<0.05). Evlilik öncesi birbirini tanıyor olanların DAS skorları yüksekti(p<0.05).Çalışma grubunu oluşturanlar arasında DM olup HbA1c açısından regüle olanlar ve olmayanlar değerlendirilmiş,DAS skor ortalamalarıkan şekeri düzeyleri istenen sınırlarda olanlar regüle olmayanlara göre yüksek bulunmuştur(p<0.05). Kan şekeri regülasyonu olmayan ya da tedaviye dirençli yahut uyumsuz diyabet hastasının ev hayatı aile ilişkileri özellikle de eş uyumunun da değerlendirilmesi sağlık hizmeti sunduğumuz bireyler için oldukça önem taşımaktadır. Tedaviye uyumu etkileyen faktörler üzerinde durulması, yaşam tarzı değişikliği için gereken desteğe ulaşıp ulaşamadığının sorgulanması birinci basamak hekimleri için önemlidir.
Obez bireylerde duygusal zeka, yaşam kalitesi ve sağlık algısı
Amaç: Sıklığı gün geçtikçe artan obezitenin gelişiminde genetik, psikolojik ve çevresel etmenlerinin rolü olduğu düşünülmektedir. Obezitenin psikososyal yönüyle ilgili çalışmalara ilgi giderek artmaktadır. Bu çalışmada bireylerde duygusal zeka, sağlık algısı ve yaşam kalitesinin, obeziteyle ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Gözlemsel analitik çalışma olarak planlanan araştırma için Dokuz Eylül Üniversitesi Girişimsel Olmayan Araştırmalar Etik Kurulu ve Dokuz Eylül Tıp Fakültesi Hastanesi Başhekimliğinden gerekli izinler alınmıştır. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Aile Hekimliği ve Diyet polikliniklerine Mart-Kasım 2016 tarihlerinde herhangi bir nedenle başvuran 18-65 yaştaki gönüllü bireylere araştırmacı tarafından hazırlanan anket formu ile Gözden Geçirilmiş Schutte Duygusal Zekâ Ölçeği, EQ-5D Genel Yaşam Kalitesi Ölçeği ve Sağlık Algısı Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Çalışma 375 kişiyle tamamlanmış, olgu ve kontrol grubu sosyodemografik özellikler açısından benzer olacak şekilde 163 obez ve 163 obez olmayan toplam 326 bireyin istatistiksel analizi yapılmıştır. VKİ≥30 olan olgu grubunda 85 kadın, 78 erkek, VKİ<25 olan kontrol grubunda 97 kadın, 66 erkek olup obezlerin yaş ortalaması 39,69±12,43, kontrol grubunun ise 37,44±11,74 idi. İlaç kullanım öyküsü obez bireylerde daha fazlaydı (p=0.002). Diyet yapma durumuna göre gruplar arasında fark vardı (p=0.006). Obez bireylerin anne veya babalarında obezite, olmayanlara göre fazlaydı (p<0.05). Obez olanlar kilo almayı başlatıcı nedeni çoğunlukla "egzersizi bırakmak" olarak belirtmişti. Obezlerin % 84 (n:137)'ü doğru beden algısına sahip değildi. Obez bireylerin olmayanlara göre sağlık algısı daha yüksek (p=0.038), yaşam kalitesi düşük (p=0.00) ve duygusal zeka puanları benzer bulunmuştur (p=0.353). Sonuç: Obezitenin psikososyal yönüyle ilgili araştırmalara gereksinim vardır. Obezitenin çok boyutlu ele alınması, beslenme ve yaşam tarzı değişiklikleri açısından aile hekimlerinin farkındalığı önemlidir. Anahtar Kelimeler: Obezite, Duygusal zeka, Sağlık algısı, Yaşam kalitesi
Revize edilmiş depresyon tutum ölçeğinin Türkçe dilinde geçerlikgüvenirlik çalışması
Amaç: Depresyon , dünyada 350 milyon insanı etkileyen önemli bir sağlık sorunudur.Ülkemizde kadınlarda %10,7 ile birinci sırada, erkeklerde de %6,4 ile ikinci sırada sakatlık yükünü oluşturmaktadır. Ayrıca hastalık yüküne yol açan ilk 10 hastalıkta dördüncü sırada yer almaktadır. Aile Hekimleri konumları gereği depresyonlu kişilerin ilk ve bazı toplumlarda tek başvuru noktasıdır ve depresyon yönetiminde anahtar role sahiptir.Hastaların durumlarının ifşası hakkındaki endişeleri ve aile hekimlerinin depresyon hakkındaki bilgi ve tutumları engelleyici rol oynamaktadır.Bu çalışmanın amacı sağlık çalışanlarının depresyon hastaları hakkındaki tutumlarını değerlendirmek için oluşturulan Revize Edilmiş Depresyon Tutum Ölçeğinin Türkçe dilindeki geçerlik ve güvenirlik çalışmasını yapmaktır. Yöntem: Metadolojik araştırma modelinde yürütülen çalışma İzmir ili merkez ilçede görev yapmakta olan 302 aile hekiminin katılımı ile yapılmıştır. Web tabanlı anket hazırlama programı kullanılarak e posta yoluyla, sosyo demografik veri formu, Revize Edilmiş Depresyon Tutum ölçeği( RDTÖ) ve Ruhsal Hastalığa Yönelik İnançlar Ölçeği (RHYİÖ) katılımcılara uygulanmıştır. Verilerin analizi; ölçeğin güvenirliği Cronbach alpha iç tutarlık ,split half ve pearson korelasyon analizi ile yapılmış, yapı geçerliği çalışması açımlayıcı faktör analizi ile yapılmıştır. Sonuç:22 maddelik R-DTÖ 5 li likert yapıda bir ölçektir.Ölçeğin 9 maddesi Türkçe formunda çalışmamıştır. Bu durum kültürel farkla, ölçeğin teorik yapısındaki farklılıkla açıklanmaya çalışılmıştır. Faktör analizi bulguları, 13 maddelik R-DTÖ maddelerinin toplam varyansın % 45.473'ünü açıklayan üç boyutlu yapıyı göstermiştir. Ölçeği oluşturan alt boyutların korelasyonu olmadığından ayrı ayrı değerlendirilmiş olup. Öz Yeterlilik Alt Boyutu Cronbach Alpha: 0,659 genel Bakış Açısı Alt Boyutu Cronbach Alpha:0,52 ,Depresyona Karamsar Bakış Alt Boyutu Cronbach Alpha;0,562 olarak hesaplanmıştır.Split half testinde r:0,2 olup yarı test uygunluğu bulunamamıştır. R-DTÖ 'nin Türkçe diline uygunluğu düşük seviyede değerlendirilmiştir. Anahtar kelimeler: Depresyon, Tutum, R-DTÖ, RHİÖ, geçerlik güvenirlik
Aile sağlığı merkezlerinde çalışan sağlık personelinin motivasyonunu etkileyen faktörler
Amaç: Araştırmamızda , Aile Sağlığı Merkezlerinde çalışan sağlık personelinin motivasyon düzeyi, motivasyonunu etkileyen faktörlerin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Kesitsel tanımlayıcı tipteki araştırmamıza, İzmir ili merkez ilçelerindeki Aile Sağlığı Merkezlerinde görev yapmakta olan 568 sağlık personeli dahil edilmiştir. Araştırmada kullanılan anket formu sağlık çalışanlarının sosyodemografik özellikleriyle, motivasyonu etkileyen faktörler ve katılımcının motivasyon düzeyini araştıran sorulardan oluşmaktadır. Verilerin analizinde SPSS 22 programı kullanılmış, p<0,05 değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Tüm katılımcıların yaş ortalaması 42,98± 8,93 idi. Katılımcıların büyük çoğunluğu %67 (n=382)'si kadın idi. Katılımcıların %51,7 (n=294)'si hekim, %22,4 (n=127)'ü ebe, %21,1 (n=120) 'i hemşire, %2,6 (n=15)'sı diğer, %2,1 (n=12) 'i ise acil tıp teknisyeni idi. Sağlık çalışanları açısından en önemli motivasyon aracı aylık gelirdir. Diğer yandan en az önem verilen motivasyon aracı iş yerinde rotasyondur. Sağlık çalışanlarının motivasyon skor ortalaması 66,71±19,59 idi. Araştırmamızda diğer sağlık çalışanları, doktorlardan daha motive idi. Sonuç: Sağlık çalışanlarının motivasyon düzeyleri konusunda en etkili faktörün aylık gelir olduğu tespit edilmiştir. Bulgular iş yeri güvenliğinin sağlanması konusunda özel dikkat gösterilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. İyi bir aylık gelir ve iş yeri güvenliğinin sağlanması gibi araçlardan yararlanılarak sağlık çalışanlarının mesleki motivasyonlarının artırılabileceği önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Motivasyon, Sağlık Çalışanları, Motivasyon Faktörleri
Metabolik sendromu olan hastalarda visseral yağlanma oranı ve boyun çevresi arasındaki ilişki
İnsanların yaşadığı çevre, davranışları ve yaşam tarzı, dramatik bir şekilde değişmektedir. Bu değişimlere bağlı olarak, obezite ve tip 2 diyabet sıklığında ciddi bir artış görülmektedir. Obezite ve diyabetin görülme sıklığındaki artışa paralel, her geçen gün daha fazla insanı etkilemekte olan ve multi faktöriyel risk etmenlerinin bir araya gelmesi sonucu oluşan metabolik sendrom, kardiyovasküler hastalık riskini de beraberinde getirdiği için 21. yüzyılın önemli sağlık sorunlarından biridir. Bu araştırmada, kilo yakınması ile başvuran hastalarda, boyun çevresi ölçümlerini bazı metabolik ve antropometrik ölçümlerle karşılaştırmayı ve özellikle metabolik sendromu olan hastalarda, visseral yağlanma oranları ile boyun çevresi ölçümleri arasındaki korelasyonu tanımlamayı amaçladık. Araştırmamıza, 01.02.2009 – 01.02.2011 tarihleri arasında, Başkent Üniversitesi Ümitköy Semt Polikliniği, diyabet ve obezite polikliniğine, kilo yakınması ile başvuran 179 hasta alınmıştır. Bu çalışma tanımlayıcı tipte bir araştırmadır. Araştırmanın verileri, SPSS 16.0 versiyonu istatistik programına aktarılmış, veri kontrolü ve analizler bu programda yapılmıştır. Hipoteze yönelik analizlerde Pearson Ki-kare testi kullanılmış, verilerin anlamlılık düzeyleri Ki-kare testi ile saptanmıştır. Çalışmamıza alınan 179 hastadan % 77'si (n=137) kadın, % 23'ü (n=42) erkektir (K:E oranı=3,26). Hastalarımızın yaş ortalaması 37±13,15'dir. Hastalarımızdan 40'ına (% 22,3) metabolik sendrom tanısı konmuştur. Metabolik sendromu olmayanların boyun çevresi ortalaması 35,15±3,48 cm, metabolik sendromu olanların ise 38,40±4,13 cm saptanmıştır. Metabolik sendromu olan hastalarda, boyun çevresi ile visseral yağlanma oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon gösterilmiştir (r=0,71; p=0,01). Çalışmamız, metabolik sendromda boyun çevresi ölçümünün, NCEP ATP III kriterlerinden biri olan bel çevresi ölçümü gibi değerli ve istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon gösteren bir ölçüm olduğunu ortaya koymuştur. Anahtar Sözcük: Boyun Çevresi, Visseral Yağlanma, Antropometrik, Metabolik Sendrom.
Sağlıker Sendromlu hastalarda sosyal anksiyete bozukluğunun değerlendirilmesi
Amaç: Kronik Böbrek Hastalığı (KBH), başta diyabet ve hipertansiyon olmak üzere etiyolojisinde birçok faktörün rol oynadığı, çeşitli morbidite ve mortalitelere sebep olabilecek önemli kronik bir hastalıktır. Vakalar uygun tedavi edilmez ise, Sekonder Hiperparatiroidi (SHPT) gelişebilir. Son 15 yılda yapılan araştırmalar sonucu KBH ve SHPT olan hastaların bir kısmında boy kısalığı, kafa kemik deformiteleri ve bunlara ek olarak değişen, adeta çirkinleşen bir yüz görünümü oluştuğu tespit edilmiş ve bu durum Sağlıker Sendromu (SS) olarak adlandırılmıştır. SS hastalarında, pek çok kronik hastalıkta olduğu gibi birtakım psikolojik problemler olduğu tespit edilmiştir. Bu çalışmada SS'u olan hastalarda ortaya çıkan bedensel değişikliklerin, hastaların ruhsal durumu üzerine etkilerini ve sosyal anksiyete bozukluğunun düzeyini ve bu hastaların ruhsal durumu üzerine etkili olabilecek faktörleri belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışma özel bir hasta grubu ile icra edildiği için Aile Hekimliği, Psikiyatri ve Nefroloji akademisyen grubu olarak hasta ev ziyaretleri ve poliklinik değerlendirmesi şeklinde gerçekleştirildi. 13 SS hastası evlerinde, 39 KBH hastası poliklinikte ve 39 sağlıklı birey poliklinikte değerlendirildi. Çalışmaya alınan bireylerin yaş, psikiyatrik özgeçmiş ve soygeçmişleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Tüm katılımcılarla yüz yüze görüşülerek Beck Depresyon, Beck Anksiyete ve Liebowitz Sosyal Kaygı ölçekleri uygulandı. Ölçek sonuçları gruplar arasında istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan bireylerin % 80,2 si erkek, % 19,8 i kadındı. Yaş, psikiyatrik özgeçmiş ve soygeçmişleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. SS ve KBH gruplarında öğrenim durumu kontrol grubuna göre daha düşük, özkıyım düşüncesi kontrol grubuna göre yüksek bulundu. (Her biri için p<0,05). SS ve KBH hastalarında sosyal anksiyete varlığı Liebowitz Sosyal Kaygı Ölçeğine göre tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmamızda SS ve KBH hastalarında Sosyal anksiyete bozukluğu varlığını saptadık. KBH grubunda da Liebowitz skoru yüksek bulunsa da, S S grubunda Liebowitz skoru daha yüksek saptandı (p=0,043). Bu hastalarda psikolojik destek açısından neler yapılabileceğinin planlanması için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Bu eşsiz bireylere rutin psikolojik ve sosyal destek sağlanması gerekmektedir. Anahtar Sözcükler: Sağlıker Sendromu, Kronik Böbrek Hastalığı, Sosyal Anksiyete Bozukluğu, Liebowitz Ölçeği.
Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Endokrinoloji Polikliniği'ne başvuran Tip 2 Diyabetes mellitus hastalarında D vitamini eksikliğinin bilişsel fonksiyonlar üzerine etkisi
D vitamini yetersizliği ve eksikliği, dünyada ve ülkemizde önemli sağlık sorunlarının başında gelmektedir. Yaygın toplumsal etkileri olan bu sağlık problemi morbidite ve mortalite ile yakından ilişkilidir. D vitamininin sinir sistemine olan etkileri anlaşıldıktan sonra, bilişsel fonksiyonlara olan etkileri gündeme gelmiş ve birçok bilimsel çalışmaya konu olmuştur. Diyabet hastalığı, önemli bir halk sağlığı sorunu olup; vücutta birçok doku ve organı etkilemekte, uzun dönemde bilişsel fonksiyonlarda da bozulmaya yol açabilmektedir. Yapılan çalışmalar diyabet hastalarında D vitamini eksikliğinin sık görüldüğünü göstermektedir. Son zamanlarda D vitaminin diyabet ve bilişsel fonksiyonlar üzerine etkisi önemli araştırmalara konu olmuştur, ancak hala bu konuda yeterli sayıda çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada Tip 2 diyabetes mellitus (DM) hastalarında saptanan D vitamini eksikliğinin bilişsel fonksiyonlar üzerine etkisi araştırılmıştır. Bu amaçla; D vitamini eksikliği olan 118 Tip 2 DM hastası denek grubu, D vitamini eksikliği olamayan 118 Tip 2 DM hastası da kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışma gruplarının bilişsel fonksiyonları Mini Mental Durum Değerlendirme Testi (MMSE) ile değerlendirilmiştir. Bu test ile hastaların oryantasyon, kayıt hafızası, dikkat ve hesap yapma, hatırlama ve lisan durumu hakkında veri toplanmıştır. Sonuç olarak; katılımcıların D vitamini düzeyi ile bilişsel fonksiyonları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Anahtar sözcük: D vitamini, Diyabetes Mellitus, Bilişsel Bozulma