Bingol University
Anabilim Dalı

Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı

Bingol University

168

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yeni tanı akciğer kanserli hastalarda, anksiyete ve depresyonun klinik seyir üzerine etkileri

Amaç: Hastaların kansere yükledikleri anlamlar ve hastalığı algılayış biçimleri kansere verilen yanıtı etkilemektedir. Kanserin evresi, tedavinin yan etkileri, ruhsal olgunluk, aile-arkadaş desteği, ekonomik durum gibi değişkenler bu etmenler arasında yer almaktadır. Özellikle depresyonun varlığı tedaviye uyumu bozarak hastanede kalış süresini ve tedavi masraflarını arttırmakta ve hastalığın gidişini olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Çalışmamızın amaçları; birinci sonlanım noktamız yeni tanı akciğer kanseri hastalarda anksiyete ve depresyonun klinik seyir üzerine etkisini araştırmak oldu. İkincil sonlanım noktamız sosyodemografik verilerin ve bazı laboratuar değerlerinin klinik seyir üzerine etkisini araştırmak oldu.Yöntem: Çalışmaya Eylül 2010 ile Mart 2011 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi(DEÜTF) Göğüs Hastalıkları servisinde yatan 67 hasta alındı. Hastalara önce sosyodemografik verilerin olduğu, ardından da Hastane Anksiyete ve Depresyon Skorunun ölçüldüğü anket formları uygulandı. Karnofsky ve ECOG performans skorlamaları, hastalık türleri, hastalığın evresi, laboratuar değerleri( üre, kreatinin, LDH ve hemogram) kaydedildi.Bulgular: 6. ay sonunda almış olduğumuz 67 olgudan; 26(%42,62)'sının öldüğü saptandı. Depresyon varlığı ile sağ kalım süresi arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Depresyon oranının 6. ayda artmış olması verilmiş olan tedavilerin yan etkileri, ağrı şiddetinin artmış olması veya hastanın ölüme yaklaşmış olduğu duygusuna bağlı olabileceği düşünüldü. Ağrısı olanlarda depresyon düzeyinin daha yüksek olduğu görüldüSonuç: İnoperabl akciğer kanserli hastalarda sosyodemografik etkenlerin sağ kalım üzerine anlamlı etkisi olmadığı görüldü. Ağrısı olan hastalarda depresyon oranı daha yüksek bulundu ve ağrının sağ kalım süresini anlamlı düzeyde düşürdüğü gözlendi. Depresyon varlığı ile sağ kalım süreleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı.

Akciğer neoplazmlarıAnksiyeteDepresyon+4
Rengin Öztürk
Dokuz Eylül University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Küçük hava yolu hastalığı hafif kronik obstrüktif akciğer hastalığı' nda egzersiz yanıtını etkiler mi?

Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH)' nda çapı 2 mm den küçük olan havayollarının, havayolu obstrüksiyonunun temel alanı olduğu ve hastalık şiddetinin artmasıyla küçük hava yollarındaki enflamatuvar ve yapısal değişikliklerin arttığı bilinmektedir. Son yıllarda kardiyopulmoner egzersiz testleri (KPET) egzersiz kapasitesini değerlendirmede klinik pratikteki yerini almıştır. Hafif KOAH'lı semptomatik hastalarda KPET parametreleri ile küçük havayolu hastalık belirteçlerinin değerlendirildiği çalışmalar sonucunda egzersiz ile artan ventilatuar gereksinimin, ortaya çıkan küçük havayolu disfonksiyonun kanıtı olduğu ileri sürülmüştür. KOAH tanı ve izleminde en yaygın kullanılan fonksiyonel parametre olan birinci saniyedeki Zorlu Ekspiratuvar Volüm (FEV1)' in prognozu tahmin etmede yeterli olmadığı dikkate alındığında; küçük hava yolu hastalığı parametrelerinin KOAH için risk grubu ve hafif KOAH ayrımında kullanılması söz konusu olabilir. Aynı zamanda egzersize yanıt ölçütleri ile küçük hava yolu değerlendirme parametreleri de ilişkili olabilir. Elde edilecek sonuç FEV1 dışında küçük hava yolu ölçütlerinin de KOAH tanısında kullanılmasına olanak sağlayabilir. Bu amaçla çalışmamızda, Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığına karşı Küresel Girişim Grubu (GOLD) kriterlerine göre KOAH için risk altındaki olgularla hafif KOAH ile uyumlu olgular arasında; küçük hava yolu hastalığının şiddeti arasında bir fark olup olmadığını ve KPET ile ortaya çıkan egzersize yanıt ölçütleri ile küçük hava yolu hastalığına ait değerler arasında fark olup olmadığını araştırmayı amaçladık.Çalışmamızda her iki grup açısından yaş dışında fizik muayene bulguları, eşlik eden ek hastalıkları ve dispne dereceleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Hafif KOAH' lı grupta FRC, FRCN2, FEF50, FEF25 75 % beklenen değerlerde kontrol grubuna göre anlamlı farklılık saptandı. Yaşın etkisi kontrol edildiğinde spirometrik parametrelerdeki anlamlılığın devam ettiği görüldü. Küçük hava yolu hastalığını ortaya koymak amacı ile yapılan değerlendirmede, KOAH' lı olgularda bir miktar yüksek olsa da hem Scond, hem de Sacin değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Yaşı kontrol ederek yapılan analizde, iki grup arasında Sacin değerleri açısından anlamlı düzeye ulaşmayan sınırda bir farklılık elde edildi. KPET parametrelerini karşılaştırdığımızda, her iki grupta KPET parametreleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Önemli bir gaz değişim parametresi olan VE / VCO2 değerinde de istatistiksel farklılık saptanmamasına rağmen, hafif KOAH' lı grupta normal değer olan 34 ün üzerinde saptandı. Bu bulgu hafif KOAH' lı olgularda gaz değişiminin bozulduğunu desteklemektedir.Sonuçlarımız, yaştan bağımsız olarak tütün kullanan olguların bir bölümünde anlamlı hava yolu obstrüksiyonu geliştiğini göstermiştir. Bu da genetik yatkınlıkla ilişkili olabilir. Hafif KOAH' lı olgularda egzersize yanıt risk altındaki olgularla benzerdir. Ancak bulgular, KOAH' lı olgularda ortaya çıkan fonksiyonel bozukluğun risk altındaki olgulardan daha belirgin bir küçük havayolu hasarı ile ilişkili olarak görünmektedir.

Akciğer hastalıkları-obstrüktifEgzersizEgzersiz testi+5
Cihan Örçen
Dokuz Eylül University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde mediastinal evrelemye PET-BT'nin katkısı

Amaç: Akciğer kanseri, tüm dünyada kanser ile ilişkili ölümlerin başlıca nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) erken evrede tespit edildiğinde cerrahi önemli bir tedavi seçeneğidir. Bu nedenle KHDAK olgularının evrelemesi tedavi seçeneğinin belirlenmesinde özel öneme sahiptir. Özellikle mediastinal evreleme bu açıdan son derece önemlidir. Son yıllarda positron emisyon tomografi - bilgisayarlı tomografi (PET-BT) preoperatif evrelemede sıkça kullanılmaya başlanan bir görüntüleme yöntemi olmuştur. Biz bu çalışmamızda operabl KHDAK tanılı hastaların PET-BT sonuçlarını mediastinoskopi ve torakotomi sonuçları ile karşılaştırarak PET-BT'nin mediastinal evrelemedeki etkinliğini belirlemeyi amaçladık.Gereç ve yöntem: Kasım 2009-Aralık 2011 tarihleri arası KHDAK tanısı alan ve operabl olarak değerlendirilen ve operasyon öncesi klinik evrelemesinde hastanemizde çekilen PET-BT tetkikinden faydalanılan 124 hastanın klinik ve patolojik verileri retrospektif olarak incelendi. 124 hastadan 34'üne preoperatif evreleme amaçlı mediastinoskopi, 4'üne mediastinotomi, 2'sine torakotomi ile 5 no'lu lenf nodu örneklemesi,1'ine de 7 no'lu lenf nodu örneklemesi yapılmıştı. Mediastinoskopi ile N2 negatifliği saptanılan 16 hasta ile direkt cerrahiye verilen 83 hasta olmak üzere toplam 99 hastanın torakotomi ile elde edilen mediastinal lenf nodu sonuçları incelendi. PET-BT'nin sensitivite, spesifisite, pozitif prediktif değer (PPD), negatif prediktif değer (NPD) ve doğruluk oranları hesaplandı. Ayrıca opere olan grupta klinik ve patolojik T,N evreleri ve genel evrelerin karşılaştırılması yapıldı.Bulgular: Preoperatif mediastinal örneklemesi yapılan hastalar için PET-BT'nin sensitivitesi %91.66, spesifisitesi %17.64, PPD %61.11, NPD %60, doğruluk oranı %60.97 bulundu. Hasta sayısı bakımından bu oranlar sırasıyla %48.27, %70,37, %46,66, %71.69 ve %62.65, lenf nodu istasyonları bakımından ise sırasıyla %34.56, %93.21, %43.07, %90.55 ve %85.62 saptandı. N1 lenf nodları için sensitivite %8.1, spesifisite %93.49, PPD %21.42, NPD %82.29, doğruluk %78.15 iken, N2 lenf nodları için bu oranlar sırasıyla %56.81, %93.08, %49.01, %94.85 ve %89.28 olarak hesaplandı. 4,7 ve 10 nolu lenf nodu istasyonlarda doğruluk oranları düşük bulundu, ancak sadece 3. ve 10.istasyonlarda PET pozitifliği ile patoloji pozitifliği arası anlamlı korelasyon olmadığı görüldü. Mediastinal lenf nodu pozitifliği için maksimum standart uptake değeri (SUVmax) cut-off değeri olarak 3.55 hesaplandı. PET-BT'nin patoloji sonuçlarına göre, T evrelemesinde %47.5 aynı, %40.4 düşük, %12.1 yüksek, N evrelemesinde %57.6 aynı, %17.1 düşük, %25.2 yüksek, genel evrelemede ise %41.4 aynı, %34.3 düşük, %24.2 yüksek sonuçlar verdiği görüldü.Sonuç: PET-BT'nin sensitivite ve PPD'inin düşük, spesifisite ve NPD'nin yüksek saptanmış olması sebebi ile preoperatif dönemde mediastinal lenf nodlarında PET pozitifliği saptanması halinde invaziv mediastinal evrelemeye gidilmesi gerektiği, PET negatifliği saptanması halinde ise bu prosedurun atlanarak hastanın direkt operasyona verilebileceği görüşündeyiz. N2 lenf nodlarına göre, N1 lenf nodlarında PET-BT'nin sensitivite ve PPD'nin daha düşük saptanması ise, PET-BT ile henüz iyi bir N1 saptama başarısı gösteremediğimizi yansıtmaktadır. Merkezimiz adına KHDAK evrelemesinde PET-BT'nin, klinik nodal evrelemede başarısının iyi olduğu, T evrelemesinde ve genel evrelemede ise henüz yeterli doğruluğa ulaşamadığını söyleyebiliriz.

AkciğerAkciğer neoplazmlarıKarsinoma-küçük hücreli olmayan-akciğer+3
Fatma Kutluhan İmançlı
Dokuz Eylül University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sigara kullanımının hafif KOAH'lı olgularda ve KOAH için risk altındaki olgularda hiperinflasyon üzerine etkisi

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH); tam olarak geri dönüşümlü olmayan, ilerleyici hava akımı kısıtlanması ile karakterize bir hastalıktır. Bu hastalık, zararlı gaz ve partiküllere özellikle sigara dumanına karşı oluşan enflamatuvar bir süreç sonucu gelişir. Enflamasyon yalnızca akciğerlerle sınırlı olmayıp, sistemik özellikler de göstermektedir. Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH)? nda çapı 2 mm den küçük olan havayollarının, havayolu obstrüksiyonunun temel alanı olduğu ve hastalık şiddetinin artmasıyla küçük hava yollarındaki enflamatuvar ve yapısal değişikliklerin arttığı bilinmektedir. Bu çalışmada, kronik tütün dumanı maruziyeti olan olgularda, tüketilen tütün dumanının miktarı arttıkça pulmoner hiperinflasyonda değişiklik olup olmadığını ve GOLD standartlarına göre risk altında ve hafif KOAH olarak tanımlanan olgularda küçük havayolu ventilatuvar özelliklerinde bir değişiklik olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Araştırmamızın sonucunda, hafif KOAH?lı grup (olgu grubu) ve normal (KOAH olmayan, kontrol) grup karşılaştırıldığında FEV1, FEV1/FVC, FEF 25-75 değerlerini olgu grubunda daha düşük, FVC, FRC, Scond ve Sacin değerlerini olgu grubunda daha yüksek saptadık. Olgu grubu sigara kullanım durumuna göre gruplara ayrılıp karşılaştırıldığında; FEV1, FVC, FEV1/FVC, FEF25-75, Scond ve Sacin değerleri arasında anlamlı farklılık saptadık. Araştırmamızda olgu grubunda 10-20 paket.yıl sigara kullanan 2 hasta olduğundan 10-20 paket.yıl sigara kullanan grup ve 21-30 paket.yıl sigara kullanan grup birleştirilerek değerlendirildi. FVC, FEV1/FVC, Sacin ve Scond değerleri arasında anlamlı farklılık saptadık. Tüm olgular ( olgu ve kontrol grubu) kendi içinde sigara kullanım durumuna göre gruplara ayrılıp karşılaştırıldığında; FEV1, FVC, FEV1/FVC, FEF25-75, Scond ve Sacin değerleri arasında anlamlı farklılık saptadık. Sigara içme oranı arttıkça FEV1, FEV1/FVC, FEF 25-75 değerlerinde azalma, Sacin ve Scond değerlerinde artma saptadık.Yaşın etkisini kontrol ederek yaptığımız analizde ise, tüm olgular 50 yaş sınır alınarak 50 yaş altı ve 50 yaş üstü olarak gruplandırıldığında, FEF 25-75, FEV1/FVC oranı 50 yaş üstünde anlamlı olarak daha düşük bulundu. RV/TLC oranı, Sacin ve Scond değerlerini ise 50 yaş üstünde anlamlı olarak daha yüksek olarak saptadık. Olgu grubu 50 yaş sınır alınarak 50 yaş altı ve 50 yaş üstü olarak gruplandırıldığında, 50 yaş üstü hasta grubunda Sacin yüksekliği dışında 50 yaş altı gruba göre anlamlı farklılık saptamadık. Kontrol grubu ise 50 yaş altı ve 50 yaş üstü olarak gruplandırılıp değerlendirildiğinde, Scond ve RV/TLC değerlerini 50 yaş üstünde anlamlı olarak daha yüksek olarak saptadık. Olgu grubu ve kontrol grubu 50 yaş altı baz alınarak karşılaştırıldığında FEV1, FEV1/FVC, FEF 25-75 değerlerini olgu grubunda daha düşük, FRC ve Scond değerlerini olgu grubunda daha yüksek saptadık. Olgu grubu ve kontrol grubu 50 yaş üstü baz alınarak karşılaştırıldığında, FEV1, FEV1/FVC, FEF 25-75 değerlerini olgu grubunda daha düşük, FVC, FRC, Scond ve Sacin değerlerini olgu grubunda daha yüksek saptadık. Olgu grubu ve kontrol grubu 21 paket.yıl üzeri sigara kullanımı baz alınarak karşılaştırıldığında, FEV1, FEV1/FVC, FEF 25-75 değerlerini hafif olgu grubunda daha düşük, FVC, FRC, Scond ve Sacin değerlerini olgu grubunda daha yüksek saptadık. Sonuçlarımız, yaştan bağımsız olarak tütün kullanım miktarı arttıkça solunum fonksiyon testleri değerlerinde azalma, ventilatuar inhomojenitede artma, pulmoner hiperinflasyonda artma ve ekspiratuvar hava akım kısıtlılığının geliştiğini göstermiştir.

AkciğerAkciğer hastalıkları-obstrüktifNitrojen+2
Mehmet Erdem Çakmak
Dokuz Eylül University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hastanemize başvuran toplumda gelişen pnömoni tanılı hastalarda Türk Toraks Derneği 2009 pnömoni rehberine uygun tedavi verilen ve verilmeyen grupların karşılaştırılması

Amaç: Çalışmamızın amacı; hastanemizde tanı alan toplumda gelişen pnömoni tanılı hastalarda Türk Toraks Derneği 2009 pnömoni rehberine uygun tedavi verilen ve verilmeyen grupların hastanede kalış süresi, tedavi maliyeti ve tedavi etkinliğinin karşılaştırılmasıdır.Gereç ve Yöntem: Kasım 2010-Kasım 2011 tarihleri arasında DEÜTF Hastanesi'ne başvuran ve TGP tanısı almış tüm hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Olguların demografik özellikleri, tanı anında mevcut semptomları, fizik muayene bulguları, laboratuar bulguları, radyolojik bulguları, CURB-65 ve PSI skorları, verilmiş olan tedaviler ve izlemde tedavi yanıtı, hastanede yatış süreleri, direkt tedavi maliyeti TTD pnömoni veritabanına kaydedilmiştir. Kayıtları yapılmış olan hastalar ?Türk Toraks Derneği Erişkinlerde Toplumda Gelişen Pnömoni Tanı ve Tedavi Uzlaşı Raporu(2009)? göz önüne alınarak rehbere uyumluluğu açısından değerlendirilmiştir.Bulgular: Bu çalışmada TGP tanısı alan 156 hasta çalışmaya alındı. Hastaların 66'sı (%42.3) kadın, 96'sı (%57.7) erkek, yaş ortalaması 70.4 saptandı. En sık başvuru semptomları öksürük %94.9, pürülan balgam çıkarma %77.6, ateş yüksekliği %58'di. Eşlik eden komorbid hastalıkları; KOAH %29.5, astım %3.2, akciğer kanseri %8.3, kardiyovaskuler hastalık %32.7 ve DM %12.8 olarak saptandı. Hastaların %67.3'üne rehbere uygun tedavi verildiği görüldü.Rehbere uygun tedavi verilen ve verilmeyen grup karşılaştırıldığında cinsiyet ve semptomlar açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Rehbere uygun tedavi verilen hastaların yaş ortalamalarının daha fazla olduğu saptandı ve KOAH daha sık saptandı. Rehbere uygun tedavi verilen hastaların PSI ve CURB65 skorlarının daha fazla olduğu ve hastaların %8'inde tedavinin ölümle sonuçlandığı görüldü.Rehbere uygun tedavi verilen hastalarda kombinasyon tedavisi ve florokinolon tedavisi verilen hastalar karşılaştırıldığında yaş, komorbid hastalıklar, PSI ve CURB-65 skorları, hastanede yatış süreleri ve tedavi maliyeti açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı.Sonuç: Rehbere uygun tedavi verilen ve verilmeyen grupların hastanede kalış süresi, tedavi maliyeti ve tedavi etkinliği açısından anlamlı fark bulunmamıştır.

HastalarHastanede yatış süresiMaliyet+2
Öznur Kılıç Soylar
Dokuz Eylül University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akciğer kanseri olgularında C-reaktif protein yüksekliği kemoterapi kürünü ertelemek için dikkate alınmalı mı?

AMAÇ: Akciğer kanseri hastaları, morbidite ve mortalite nedeni olan enfeksiyonla sıklıkla karşı karşıya kalırlar. Bu hastalarda zaten var olan klinik, laboratuvar ve radyolojik bulgular nedeniyle yeni bir enfeksiyonun ayırt edilmesi zordur. C-reaktif protein (CRP) yüksekliği, enfeksiyon göstergesi olarak kabul edildiğinde, akciğer kanserli hastalarda kemoterapi kürlerinin aksamasına ve hastalığın kontrolünün bozulmasına yol açabilmektedir. Çünkü bu hastalarda CRP değeri genellikle yüksektir ve CRP'yi yükseltebilecek başka patolojiler de sıklıkla eşlik edebilmektedir. CRP yüksekliğinin kemoterapiye engel bir enfeksiyonu gösterip göstermediğinin kesin olarak bilinebilmesi, kemoterapi kürünün planlandığı zamanda yapılması veya ertelenmesi kararı için gereklidir. Bu çalışmada CRP yüksekliğinin hangi durumlarda kemoterapi uygulanmasına engel teşkil eden bir enfeksiyon bulgusu olarak kabul edileceği ya da edilmeyeceği araştırılmış ve enfeksiyonu öngörebilecek bir cut-off değer bulunması amaçlanmıştır. METOT: Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı'nda, Mayıs 2018 ile Aralık 2019 tarihleri arasındaki akciğer kanserli, CRP değeri yüksek olan hastalar prospektif olarak çalışmaya alındı. Hastaların klinik özellikleri, laboratuvar ve radyolojik bulguları değerlendirildi. Takip eden hekiminin nihayi kararı ile hastalar enfeksiyöz ve non-enfeksiyöz olarak iki gruba ayrıldı. Her iki grup arasında klinik, laboratuvar ve radyolojik özellikler açısından karşılaştırma yapıldı. Enfeksiyonu öngörebilecek CRP cut-off değeri hesaplandı. BULGULAR: Çalışmadaki 180 hastanın 171'i (%95) erkek, 9'u (%5) kadındı, ortalama yaş 63.3±7.4 olarak saptandı. Hastaların CRP değeri, başvuru anında ortalama 4.5 mg/dL idi. Hekim kararı ile 23 hastada (%12.8) enfeksiyon olduğu kanaatine varıldı. Enfeksiyöz kabul edilen 23 hastanın ortalama başvuru CRP değeri 13.0 mg/dL, non-enfeksiyöz kabul edilen 157 hastanın ise 3.3 mg/dl olarak saptandı. Enfekte kabul edilen hastaların ortalama CRP değeri, enfekte kabul edilmeyen hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksekti (p<0.0001). Prokalsitonin, lökosit sayısı, PNL/Lökosit oranı, sedimentasyon değerleri enfekte grupta daha yüksek bulundu. Enfekte kabul edilerek antibiyotik verilen 23 hastanın başvuru CRP ortalaması ve tedavi sonrası CRP ortalaması sırası ile 12.79 mg/dl, 5.4 mg/dl olarak saptandı. Aradaki 7.35 birimlik fark istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0.0001). Enfeksiyon düşünülerek antibiyoterapi verilen hastalarda tedavi sonrası CRP düzeyinde anlamlı düşüş saptandı. Enfeksiyon düşünülmeyerek kemoterapi verilen, sonrasında kontrol amaçlı başvuran hastaların genelinde herhangi bir enfeksiyon bulgusuna rastlanmadı. Tüm hastalarda ve özellikli gruplarda enfeksiyonu öngörebilecek cut-off değerleri belirlendi. Tüm hastalarda kemoterapi almayı engelleyecek enfeksiyonu öngörmede başvuru CRP düzeyi için cut-off değeri %91.3 sensitivite, %86.6 spesifite, %50 pozitif prediktif değer ve %98.6 negatif prediktif değer ile ≥6.74 mg/dl olarak saptandı (p<0.001). Tüm hastalarda kemoterapi almayı engelleyecek enfeksiyonu öngörmede bir önceki CRP düzeyine göre artış için cut-off değeri %73.6 sensitivite , %94.3 spesifite, %63.6 pozitif prediktif değer ve %96.4 negatif prediktif değer ile ≥4.04 mg/dl olarak saptandı (p<0.001). SONUÇ: Çalışmamızda kemoterapi kürü için başvuran ve CRP değeri yüksek bulunan hastalarda enfeksiyonu, CRP'yi yükseltebilecek diğer nedenlerden ayırtedebilen cut-off değerleri bulundu. Bulunan cut-off değerlerinin kullanımı ile CRP düzeyi yüksek olan non-enfeksiyöz hastaların enfekte gibi kabul edilerek kemoterapi kürünün gereksiz yere ertelenmesi önlenebilir.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıC reaktif protein+3
Emine Sevil Ayaydın Mürtezaoğlu
Karadeniz Technical University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnterstisyel akciğer hastalığı tanısıyla izlenen uykuda solunum bozuklukları açısından semptomatik hastalarda obstruktif uyku apne sendromu prevalansı

Amaç: İnterstisyel akciğer hastalığı (İAH) kronik hastalığa bağlı stres, solunum anormallikleri ve tedavi yan etkileri nedeniyle uyku bozukluklarına yatkındırlar.Çalışmamızda İAH hastalarında uyku kalitesi ile uyku bozuklukları arasındaki ilişkiyi ve obstruktif uyku apne sendromu (OUAS) olasılığını araştırmayı planladık.Gereç ve Yöntem: Polikliniğimizde İAH nedeniyle takipte olan 52 hasta çalışmaya alındı. Hastalara Epworth Uykululk Skoru (EUS) ve Pitsburgh Uyku Kalite İndeksi (PUKİ) uygulandı. Basit spirometri ve difüzyon testi yapıldı. EUS `u 10 ve üzerinde olan 27 hastaya polisomnografi (PSG) uygulandı. EUS ve PUKİ'ye göre subjektif uykululuk ve uyku kaliteleri ile PSG uygulananlarda ölçülen objektif parametreler karşılaştırıldı.Bulgular: Gündüz uykululuğu olan ve olmayan hastalar arasında demografik özellikler, vücut kitle indeksi, immunsupresif ilaç kullanımı,spirometri ve difüzyon testi ölçümleri, sigara kullanımları, PUKİ global puanı ve alt bileşenleri açısından farklılık gözlenmedi. %44,2'sinde PUKİ uyku kalitesinin kötü olduğu gözlemlendi. Ancak PSG yapılan 27 hastanın PUKI global puanı ve alt bileşenlerinin AHI, evre 1 uyku latensi, uyku etkinliği veya nokturnal desaturasyonla ilişki olmadığı saptandı. Evre 1 uyku süresinin arttığı; evre 2-3 ve REM sürelerinin azaldığı saptandı. Nokturnal hipoksemi belirginleştikçe hastaların uyanma sayısının, restriksiyon ağırlığının arttığı; uyku etkinliğinin ise azaldığı izlendi. OUAS oranı %70 olarak bulundu. AHİ'nin REM döneminde ve supine poziyonda belirginleştiği, FEV1-FVC yüzdesi ile negatif korelasyon gösterdiği izlendi.Sonuç: İAH hastalarında gündüz hipoksemisi olmasa da restriksiyon ağırlığı ile ilişkili nokturnal hipokseminin ve OUAS olabileceği ve buna bağlı olarak da uyku kalitesinin etkilenebileceği gözlendi. Bu nedenle, İAH hastalarının gündüz uykululuğu ve uyku etkinliği açısından değerlendirilmesi; semptomatik hastaların uykuda solunum bozukluğu açısından tetkik edilmesi sonucuna varıldı.

Akciğer hastalıklarıPittsburg uyku kalitesi ölçeğiSolunum bozuklukları+3
Pervin Hancı
Dokuz Eylül University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Metil palmitatın deneysel astım tedavisindeki yeri

Amaç: BALB/c farelerde oluşturulmuş kronik astım modelinde metil palmitat molekülünün antiinflamatuar ve antioksidan etkisinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Metot: Yirmisekiz adet BALB/c fare dört gruba ayrıldı. : I; II; III; ve kontrol grubu. Tüm gruplar kontrol grubu hariç ovalbumin ile sensitize edilmiş ve sonrasında nenülizasyon işlemi ile astım oluşturulmuştur. Grup I astım oluşturulmuş fareler salin ile; Group II dexamethasone 1mg/kg; Group III MP 300 mikrogram/kg; intraperitoneal olarak son ay haftada 3 kez tedavi edilmiştir. Hayvanlar son ilaç uygulamasından 24 saat sonra sakrifiye edilmiştir. Histolojik havayolu bulguları mikroskopik inceleme ile değerlendirilmiştir. Bulgular: MP ile tedavi edilen astımlı farelerdeki histolojik parametreler grup I ile karşılaştırıldığında anlamlı olarak düzelme izlenmiştir. Grup III ile Grup II karşılaştırıldığında tüm histolojik parametreler benzer olarak izlenmiş, aralarında istatiksel fark saptanmamıştır. Sonuç: MP?ın kronik astım oluşturulan farelerdeki histolojik bulguları düzelttiği izlenmiştir. Ancak MP tedavide kullanılması ve etkinliğinin daha iyi gösterilmesi için ileri çalışmalar yapılması gerekmektedir.

Antiinflamatuar ajanlarAntioksidanlarAstım+3
Can Temiz
Dokuz Eylül University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnterstisyel akciğer hastalığı tanılı olgularda akut solunum yetmezliği ilişkili faktörlerin tanımlanması

Amaç: Bu araştırmada interstisyel akciğer hastalığı (İAH) tanılı olgularda akut solunum yetmezliği (ASY) sebepleri ile ilgili epidemiyolojik veri oluşturmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Prospektif olan bu araştırma 01.12.2020 – 31.12.2021 tarihleri arasında K.T.Ü Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı'nda gerçekleştirilmiştir. Araştırmaya en az 15 dakika süreyle ≥10 L/dk akış hızında oksijen takviyesine rağmen PaO2/FiO2≤300 mmHg olan veya artan solunum çabası bulunan İAH tanı/ öntanılı hastalar ile solunum yetmezliği dışı nedenler ile yatırılan İAH tanı/öntanılı dahil edilmiştir. Hastaların klinik ve demografik özellikleri, komorbiditeleri, laboratuar verileri, radyolojik özellikleri kaydedilmiş, yatış nedenlerine göre gruplandırılarak değerlendirme yapılmıştır. Bulgular: Çalışmadaki 109 hastanın %45'i kadın ve %55'i erkek olup, yaş ortalaması 65,80 ± 10,52 yıl olarak saptanmıştır. Toplam 45 hasta akut solunum yetmezliği tablosunda kabul edilmiştir. Hastalarda solunum yetmezliğinin %48,9 oranında pulmoner enfeksiyon, %24,4 oranında primer hastalık alevlenmesi, %13,3 oranında PTE ve %8,9 oranında konjestif kalp yetmezliğine bağlı olarak geliştiği saptanmıştır. Çalışmamızda akut solunum yetmezliği ile başvuran 45 hastanın %37,8'inde idiopatik pulmoner fibrozis, %22,2'sinde kollajen doku hastalığına sekonder İAH, %15,5'inde hipersensitive pnömonisi ve %13,3'ünde ilaç ilişkili-İAH varlığı saptanmıştır. Hastaların %9,2'si fibrotik progresyon, %53,2'si İAH araştırma nedeni ile servise yatırılmıştır. ASY, İAH araştırma ve fibrotik progresyon gruplarına göre solunum fonksiyon değerlendirmesi ile ilgili parametre düzeylerinin farklılık göstermediği bulunmuştur (p>0,05). Primer hastalık alevlenmesi, fibrotik progresyon ve İAH araştırma grupları arasında yaş, cinsiyet, sigara öyküsü, eşlik eden komorbidite ve eşlik eden kronik akciğer hastalığı oranlarının farklılaşmadığı saptanmıştır (p>0,05). Primer hastalık alevlenmesi varlığının hastaların normal kilolu, kilolu ve obez olma durumuna göre istatiksel olarak anlamlı olmasa da gruplar arasında farklılık gösterdiği bulunmuş; normal kilolu hastaların %12, kilolu hastaların %14 ve obez hastaların %4,9'unda primer hastalık alevlenmesi varlığı tespit edilmiştir. Lökosit, eozinofil ve total IgE değerleri yatış nedenlerine göre farklılık göstermezken (p>0,05); d-dimer, monosit ve CRP değerlerinin yatış nedenlerine göre farklılık gösterdiği bulunmuştur (p≤0,05). D-dimer ve monosit değerleri en düşük fibrotik progresyon grubunda saptanırken, CRP değerleri en düşük İAH araştırma grubunda bulunmuştur. Sonuç: Bu araştırmada İAH tanılı olgularda ASY sebepleri ile ilgili ayrıntılı epidemiyolojik veriler oluşturulmuştur. Elde edilen verilerin İAH tanılı olgularda akut solunum yetmezliğinin tanımlanmasında katkıda bulunacağı düşünülmektedir.

AkciğerAkciğer hastalıklarıAkciğer hastalıkları-interstisyel+2
Özge Argın
Karadeniz Technical University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik obstruktif akciğer hastalarında insomni prevalansı ve bronkodilatör ilaç kullanımı ile ilişkisi

Amaç: KOAH olgularında uyku bozuklukları görülebilmekte olup bu hastalarda sıklıkla kullanılan bronkodilatör ilaçların uyku düzenini etkileyebileceği hipotezinden yola çıkılarak, çalışmamızda KOAH olgularında insomni sıklığı ve nedenlerinin araştırılması ve kullanılan ilaçların insomni üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı'na Ocak 2019-Aralık 2020 tarihleri arasında başvuran ve dahil edilme kriterlerini karşılayan KOAH hastaları çalışmaya alındı. Hastaların demografik özellikleri, semptomları, komorbid hastalıkları, kullandıkları tedavileri, hastane sisteminde kayıtlı mevcut solunum fonksiyon testi (SFT) değerleri kaydedildi. Tüm katılımcıların modifiye Tıbbi Araştırma Konseyi Anketi (mMRC) dispne skoru, Epworth Uykululuk Ölçeği, Athens insomni skoru ve Amerikan Uyku Tıbbı Akademisi (AASM) kriterleri doğrultusunda insomni varlığı sorgulandı. Bronkodilatörlerden uzun etkili beta 2 agonist, uzun etkili antikolinerjikler ve teofilin tedavilerinin insomni prevalansı üzerindeki etkileri incelendi. Kısa etkili beta 2 agonistler, kısa etkili antikolinerjikler ve inhaler kortikosteroidler, kısa süreli etkileri nedeniyle istatistiksel analize dahil edilmedi. Bulgular: Çalışmaya yaş ortalaması 68.47±11.13 yıl olan (K: 65.09±16.37, E: 68.86±10.36) toplam 215 hasta (193 erkek, 22 kadın) dahil edildi. Hastaların %29.8'inde hafif, %36.7'sinde orta,%33.5'inde ağır KOAH mevcuttu. KOAH olgularının %37.7'sinde insomni saptandı. Hastaların kullandıkları uzun etkili bronkodilatör ve teofilin tedavileri incelendiğinde, sadece uzun etkili bronkodilatör alanların %34.4'ünde, uzun etkili bronkodilatör ve uzun etkili bronkodilatör ile beraber teofilin alanların %59.5'inde, insomni olduğu tespit edildi (p=0.007). Uzun etkili bronkodilatör ile beraber teofilin kullananlarda insomni riskinin, uzun etkili ilaç kullanmayanlara göre 4.923 kat yüksek olduğu tespit edildi (p=0.011). Sonuç: Çalışmamızda uzun etkili bronkodilatörlerin insomni prevalansı üzerinde etkilerinin olduğu, bu etkinin teofilin ile güçlendiği görüldü. Literatürde sınırlı veri bulunan bronkodilatör ve insomni ilişkisinin, KOAH olgularında tedavi düzeni üzerindeki önemi ve poliklinik kontrollerinde tedavi yanında insomninin de sorgulanması gerektiği vurgulandı.

Merve Özdoğan Algın
Karadeniz Technical University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Türk Toraks Derneği Ulusal Toplum Kökenli Pnömoniler Tanı ve Tedavi Rehberindeki grup ı, ıı, ııı hastalarda alternatif tedavi yaklaşımlarının karşılaştırılması

Amaç: Çalışmamızın amacı, 2002 Türk Toraks Derneği Erişkinlerde Toplum Kökenli Pnömoniler Tanı ve Tedavi Rehberinde önerilmiş olan alternatif tedavi yaklaşımlarını karşılaştırmak ve hangi tedavi yaklaşımının daha etkin olduğu konusunda kanıta dayalı fikir edinmektir.Gereç ve Yöntemler: Bu çalışma, Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesinde Mart 2007 ile Eylül 2008 tarihleri arasında tanı almış grup I, II, III toplum kökenli pnömoni hastalarını kapsamaktadır. Ancak bu süre içerisinde 2002 Türk Toraks Derneği Toplum Kökenli Pnömoni Tanı ve Tedavi Rehberine göre belirlenen ölçütlerde grup I, II ve IIIa'da yeterli sayıda vaka toplanamadığından bu gruptaki hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Grup IIIb'de 36 vaka çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan 36 hasta geliş sırasına göre randomize edilerek iki grup oluşturuldu. 12 saat aralıklarla IV yolla Seftriakson 1 gr ve Klaritromisin 500 mg tedavisi alan hastalarla günde tek doz Moksifloksasin 400 mg IV tedavisi alanlar iki farklı grupta incelendi. Oral tedaviye geçildikten sonra ilk gruptaki hastalar, 12 saatte bir Sefuroksim aksetil 500 mg tablet ve Klaritromisin 500 mg tablet tedavisi aldılar. İkinci gruptaki hastalar oral tedaviye geçildikten sonra günde tek doz Moksifloksasilin 400 mg tablet aldılar. Her iki gruptaki klinik, laboratuar ve radyografik bulgular karşılaştırıldı.İstatistiksel olarak tedaviye ateş yanıtı Ki-Kare testi ile, biyokimyasal parametrelerin normal dağılıma uyan kısmı Student-t, uymayan kısmı Mann Whitney-U testi ile, öksürük, balgam ve radyolojik bulgular Mann Whitney-U testi ile karşılaştırıldı.Bulgular: Çalışmamızda her iki grupta yaş ortalaması benzer şekilde 65 olarak bulundu. Her iki grupta cinsiyet dağılımı benzer olmakla beraber, 36 hastanın 23'ü (%63.9) erkekti. Çalışmamızda en sık görülen risk faktörü eşlik eden hastalıktı. En sık eşlik eden hastalıklar sırasıyla KKY (%25), KOAH (%22.2) ve DM (%13.8) olarak tespit edildi. En sık ağırlık faktörü olarak parapnömonik effüzyon (%36.1) saptandı. En sık saptanılan semptomlar ise balgam (%97.2) ve öksürüktü (%94.4). Radyolojik olarak, 29 hastada (%80) lober tutulum ve 7 hastada (%19.4) ise interstisyel tutulum saptandı. Mikrobiyolojik incelemeler sonucunda, 7 hastada (%19.44) bakteriyolojik etken tespit edildi. En sık izole edilen ajan S. pneumoniae olarak saptandı. 14 günlük takip sürecinde gruplar arasında klinik, laboratuar ve radyografik olarak istatistiki açıdan anlamlı olmayan benzer tedavi cevabı alındı. İki gruptaki tedavi süreleri ve hastanede yatış süreleri arasında anlamlı istatistiki fark saptanmadı. Çalışmada iki grupta oral tedaviye geçiş süreleri arasında anlamlı fark saptandı. Birinci grupta 5.83±1.75, 2. grupta 4.94±0.53 olarak tespit edildi.Sonuç: Türk Toraks Derneği 2002 TKP kılavuzuna uygun olarak hastaların tedavi edilmesi, hastaların %97'sinin başarılı bir şekilde tedavi edilmesini sağlamıştır. Çalışmamızda, grup IIIb toplum kökenli pnömonilerde, günde tek doz moksifloksasin uygulamasının en az seftriakson + klaritromisin tedavisi kadar etkin olduğu saptandı. İki grupta da benzer tedavi cevabı elde edildi.

AntibiyotiklerClarithromycinPnömoni+2
Hakan Karahan
Karadeniz Technical University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Trabzon'da 30 yaş ve üstü nüfusta KOAH prevalansı

Mustafa Çetinkaya
Karadeniz Technical University
2003
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Farkı sürelerde derecelendirilmiş sigara dumanına maruz bırakılan sıçanlarda S.pneumonıae ve P.aerugınosa'nın aderensi

İlknur Kul Çelik
Karadeniz Technical University
2005
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Latent ve aktif tüberkülozlu hastalarda t-spot.tb testi ile tüberkülin cilt testi sonuçlarının karşılaştırılması

Günümüzde, latent tüberküloz enfeksiyon tanısı pek çok dezavantajı bulunan tüberkülin cilt testine dayanmaktadır. Tüberkülin cilt testinin özgüllüğü, M. bovis BCG aşısı ve çevresel mikobakterilere bağlı çapraz antijenik reaksiyon nedeniyle düşüktür. Bu araştırmada tüberküloz hastaları, bilinen M. tuberculosis teması bulunan sağlık çalışanları ve temas öyküsü olmayan sağlıklı gönüllü olgularda tüberkülin cilt testi ve interferon-gamma enzyme-linked immunospot analiz (T-Spot.TB) test sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlandı. Ayrıca, indükte balgamda M. tuberculosis-spesifik T-lenfositlerin sayılması yönteminin, aktif akciğer tüberkülozunun hızlı tanısında rutin kullanılabilir bir yöntem olma olasılığı araştırıldı. Bu amaçla, yeni tanı kültür pozitifliği saptanan tüberküloz hastaları (n=31), bilinen M. tuberculosis teması bulunan sağlık çalışanları (n=30) ve geçirilmiş tüberküloz hastalığı ile bilinen tüberküloz teması bulunmayan (n=30) toplam 91 olgunun dahil edildiği prospektif bir araştırma yürütüldü. Çalışmamızda T-SPOT.TB ve tüberkülin cilt testinin özgüllükleri %75.9 ve %56.7; duyarlılıkları %79.3 ve %25. 8 bulundu. Negatif prediktif ve pozitif prediktif değerler T-Spot.TB testi için %78.6, %76.7 ve tüberkülin cilt testi için %42.5, %38.1 idi. Tüberküloz temaslı sağlık çalışanlarının %26.7'si T-SPOT.TB ile, %60'ı tüberkülin cilt testi ile pozitif saptandı. Aktif tüberkülozlu hastaların %72.6'sında indükte balgamda T-SPOT.TB test sonuçları "tanımsız" olarak yorumlandı. Sonuçlarımız, T-SPOT.TB testinin duyarlılık ve özgüllüğünün tüberkülin cilt testinden daha yüksek olduğu görüşünü desteklemektedir. Tüberküloz şüphesinin bulunduğu durumlarda T-SPOT.TB testi ile hastalık, tüberkülin cilt testinden daha çabuk ekarte edilebilmektedir. Latent tüberküloz enfeksiyonu bulunan bireylerin saptanmasında T-SPOT.TB testinin, tüberkülin cilt testinden daha doğru bir yaklaşım sağlayacağı söylenebilir.

Aslı Görek Dilektaşlı
Baskent University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Plevral sıvıların transüda-eksüda ayırımındaplevral sıvı ve serum nt-probnp düzeyinin değeri

Transüdatif plevral sıvıların en sık nedenlerini kalp yetmezliği, kronik böbrek yetmezliği ve siroz oluştururken pnömoni, malignite ve pulmoner emboli eksüdatif sıvıların en sık nedenleridir. Günümüzde plevral sıvıların transüda-eksüda ayırımında kullanılan standart yaklaşımın temelini Light kriterleri oluşturmaktadır. Ancak, Light kriterleri kalp yetmezliği gibi bazı durumlarda transüda niteliğindeki plevral sıvıların eksüda olarak değerlendirilmesine neden olabilir. Bu durumlarda, albumin gradiyenti ve son zamanlarda kullanıma girmeye başlayan plevral sıvı ve serum NT-proBNP ölçümünün, hastalara gereksiz ileri tetkiklerin yapılmasına engel olabileceği öne sürülmektedir. Bu çalışma, plevral sıvı yapan nedenler içinde kalp yetmezliğine ikincil plevral sıvıların ayırıcı tanısında plevral sıvı ve serum NT-proBNP ölçümünün rolünü araştırmak amacı ile yapıldı. Çalışmamıza, plevral sıvı saptanan 91 hasta alındı. Hastalar, kalp yetmezliğine bağlı 23 hasta (Grup 1), kardiyak olmayan transüdatif nedenlere bağlı 25 hasta (Grup 2) ve eksüdatif nedenlere bağlı 43 hasta (Grup 3) olmak üzere üç gruba ayrıldı. Grup 1 hastaların plevral sıvı ve serum proBNP düzeyleri diğer gruplara göre istatiksel olarak anlamlı ve yüksekti (p< 0,001). Plevral sıvı NT-proBNP değerleri ile serum NT-proBNP değerleri arasında yüksek korelasyon vardı. ROC eğrisi analizine göre kalp yetmezliği tanısı için plevral sıvı NT-proBNP sınır değerleri 2184 pg/ml ve 2325 pg/ml alındığında duyarlılık yüksek, özgüllük ve doğruluk oranları düşük saptandı. Grup 2 hastalardan kronik böbrek yetmezliğine bağlı plevral sıvı gelişen olgularda NT-proBNP düzeyleri, Grup 1'e ve diğer nedenlere göre istatiksel olarak anlamlı farklı ve yüksek saptandı (p< 0,001). Çalışmamızın sonucunda; kalp yetmezliğine bağlı plevral sıvıların tanısında plevral sıvı ve serum NT-proBNP'nin yüksek tanı değerine sahip olduğu belirlendi. Ayrıca, plevral sıvı ile serum NT-proBNP değerleri arasında yüksek korelasyon saptandı. Bu nedenle, klinik olarak kalp yetmezliğine bağlı sıvısı olduğu düşünülen hastalarda serum NT-proBNP ölçümünün belirleyici olabileceği ve torasenteze göre daha az girişimsel bir işlem olan serum NT-proBNP ölçümünün tercih edilebileceğini düşündük. Ayrıca, kalp yetmezliği düşünülen ve Light kriterlerine göre plevral sıvı özelliği eksüda saptanan hastalarda maliyetinin daha düşük olması nedeniyle albümin gradiyentine öncelik verilebileceği inancındayız. Anahtar sözcükler: Plevral sıvı, Light kriterleri, transüda, eksüda, NT-proBNP, kalp yetmezliği, albumin gradiyenti.

Figen Öztürk Ergür
Baskent University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik obstrüktif akciğer hastalığındasağ ventrikül diyastolik işlevleri ile pulmoner hipertansiyonun egzersiz kısıtlanmasına etkisi ve serum nt-probnp düzeyi ilişkileri

Kronik obstrüktif akciğer hastalıkları (KOAH) tüm dünyada önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir. KOAH'ın seyrinde sağ ventrikül ardyükünün artmasına bağlı olarak pulmoner hipertansiyon (PHT) ve sağ kalp yetersizliği tablosu gelişebilmektedir. PHT gelişimi kötü prognozla ilişkilidir. Bu hastalarda pulmoner ve kardiyak kısıtlanma nedeniyle egzersiz kapasitesinde kısıtlılık olmaktadır. Çalışmamıza 31 orta ve ağır evre KOAH'lı hasta ile 20 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Çalışmaya alınan tüm hastaların ekokardiyografi ile sağ ventrikül diyastolik işlevini yansıtan parametreleri incelenerek, serum NT-proBNP düzeyleri çalışıldı. Hastalara kardiyopulmoner egzersiz testi (KPET) uygulanarak egzersiz sırasındaki fizyolojik değişimleri incelendi. Çalışmamızda hastalara, fiziksel, psikolojik ve sosyal anlamda sağlığın bir göstergesi olan yaşam kalitesini değerlendirmek amacı ile SF-36 anketi uygulandı. Çalışmamıza alınan KOAH'lı hastaların 13'ünde ekokardiyografi ile PHT varlığı saptandı. Bu olguların ortalama pulmoner arter basıncı (PAB) değerleri 35,38 ± 7,48 mmHg idi. Hasta ve kontrol grupları arasında serum NT-proBNP düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı farklılık vardı ve ortalama değer KOAH'lı hastalarda kontrol grubuna göre daha yüksekti (p<0,05). Serum NT-proBNP düzeyinin PAB ile ilişkili olduğu görüldü ancak PHT'u olan ve olmayan KOAH'lı hastalarda serum NT-proBNP düzeyi istatistiksel anlamlı farklı bulunmadı (p>0,05). KOAH'lı hastalar ve kontrol grubu arasında KPET parametreleri [özellikle anaerobik eşikte oksijen tüketimi (ATVO2) ve karbondioksit üretimi (ATVCO2) değerleri değerleri, pik oksijen tüketimi (PVO2) ve pik karbondioksit üretimi (PVCO2) değerleri] arasında istatistiksel anlamlı farklılık bulundu. Bu parametrelerin ortalama değeri, KOAH'lı hastalarda daha düşüktü. Serum NT-proBNP düzeyinin KPET'te AT değerleri ile PVO2 değerleri (L/dk, ml/kg/dk) arasında negatif bir ilişki bulundu. KOAH ve kontrol grupları arasında ekokardiyografi ölçüm parametreleri karşılaştırıldığında; sağ ventrikül diyastolik parametrelerden sadece triküspid anüler düzlem sistolik hareket (Tapse) değerinde istatistiksel anlamlı farklılık bulundu. Diğer bir diyastolik parametre olan ventrikül erken dolum hızı (Em) dalgası beklendiği gibi KOAH olgularında daha düşüktü. Serum NT-proBNP düzeyi ile ekokardiyografi ölçüm parametrelerinden PAB arasında anlamlı ilişki bulundu. Hasta ve kontrol gruplarında ekokardiyografi verileri ile KPET parametreleri arasındaki ilişkiye bakıldığında; sağ ventrikül diyastolik parametrelerden Em dalgası ile kalbin her atımında perifere verilen oksijen miktarı (O2 sunumu) arasında anlamlı ilişki olduğu görüldü. Yine sağ ventrikül diyastolik parametrelerden olan triküspid kapak erken akım hızı (E) dalgası ve E dalgasının geç akım hızına (A) oranı ile AT'de VO2 değeri arasında pozitif ilişki bulundu. PHT olan ve olmayan gruplar arasında NT-proBNP, AT'de VO2, AT'de VCO2 açısından anlamlı farklılık görülmedi. Ancak ekokardiyografik olarak sağ ventrikül parametrelerinden triküspid E dalgası, istatistiksel anlamlı farklılık bulunmasa da, PHT'u olan hastalarda daha düşük bulundu. Bu bulgulara dayanarak NT-proBNP düzeylerinin KOAH'lı hastalarda ve yüksek PAB değerlerinde düzeyinin artmış bulunabileceği, KOAH'lı hastalarda sağ ventrikül yüklenmesine bağlı olarak sağ ventrikülde diyastolik işlev bozukluğuna eğilim olabileceğini ve egzersiz kısıtlanmasının sağ ventrikül yeterliliği ve NT-proBNP düzeyleri ile öngörülebileceği inancındayız. Anahtar kelimeler: KOAH, Pulmoner hipertansiyon, NT-proBNP, kardiyopulmoner egzersiz testi, sağ ventrikül diyastolik işlev bozukluğu

Tuğçe Şahin Özdemirel
Baskent University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut pulmoner tromboembolide plazma asimetrik dimetilarjinin düzeyinin tanı ve takipteki yeri

Pulmoner tromboemboli ; pulmoner arter ve/veya dallarının venöz sistemden kaynaklanan trombüs ile tıkanması sonucu oluşan, tanısı güç, mortalitesi yüksek bir kalp damar hastalığıdır. ADMA, nitrik oksit sentetazı kompetetif inhibe ederek endotelyal nitrik oksit oluşumunda düzenleyici rol oynar. Düz kas hücresi proliferasyonunun inhibisyonu, endotel kaynaklı vazodilatasyon, kan damarlarında hücre-hücre etkileşimi (plataletlerin adezyon/agregasyonunun ve monositlerin adezyonunun inhibisyonu) nitrik oksitin rol aldığı başlıca mekanizmalardır. Pulmoner tromboemboli patofizyolojisinde; staz, hiperkoagülabilite ve endotel hasarının rol oynadığı bilinmektedir. Patofizyolojide yer alan mekanizmalar ile nitrik oksidin ilişkisi göz önünde bulundurulduğunda ADMA pulmoner tromboembilinin tanı ve takipte yeri olabileceğini düşündürmektedir. Çalışmamıza 30 akut pulmoner tromboemboli hastası ve 20 sağlıklı gönüllü alınmıştır. Hastalar 1 ay süre ile takip edilmiştir. Başvuru sırasında ve 1. ay kontrolde venöz kan alınarak plazma ADMA seviyeleri ölçülmüştür. Tüm hastaların ilk başvurusu sırasında ve 1.ay kontrollerinde, bilgisayarlı tomografik anjiografileri çekilmiş, ekokardiyografileri yapılmış ve arter kan gazı ile yada pulse oksimetri ile hipoksemi durumları değerlendirilmiştir. Başvuru sırasında bakılan ADMA değeri pulmoner tromboemboli grubunda, kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. Pulmoner tromboemboli grubundaki hastalarda başvuru sırasında bakılan ADMA değeri ile 1.ay kontrolde bakılan ADMA değerleri arasında anlamlı fark saptanmıştır. Başvuru sırasında bakılan ADMA değeri ile trombüs yükünü gösteren PABTOİO , tahmini sistolik pulmoner arter basıncı ve sağ ventrikül sistolik işlev bozkukluğu derecesi ile pozitif yönlü, arter kan gazında bakılan parsiyel oksijen basıncı değeri ile negatif yönlü korelasyon bulunmuştur. 1 aylık takipte ADMA'daki değişim (Δ) değeri, PABTOİO ve başvuru sırasında bakılan sağ ventrikül sistolik işlev bozukluğu derecesi ile pozitif yönlü korelasyon saptanmıştır. Başvuru sırasındaki ADMA değeri ile parsiyel oksijen basıncı değeri arasında anlamlı korelasyon olmasına rağmen takipte bu korelasyonun olmaması hastaların hipoksemisinin düzelmesine bağlı olduğu düşünülmüştür. Bu veriler bize ADMA'nın tanı ve takipte yardımcı bir belirteç olduğunu düşündürmektedir.

Hatice Eylül Bozkurt Yılmaz
Baskent University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kemoterapötik ilaçlara bağlı gelişen pulmoner komplikasyonlar

Kemoterapötik ilaçlar solid tümörlerde ve hematolojik malignitelerin tedavisinde kullanılmaktadırlar. Son yıllarda bu ilaçların inflamatuar hastalıklarda da immünsupresif özellikleri dolayısıyla kullanımı giderek artmıştır. Kemoterapötik ilaçların kullanımı sırasında ortaya çıkan en önemli sorun organ toksisitesidir. İlaçlara bağlı akciğer hastalıkları (İBAH) modern tıbbın başlangıcı ile tanımlanmaya başlanmıştır. İBAH benign infiltratlardan hayatı tehdit eden çok çeşitli akciğer hastalıklarına kadar değişik klinik tablolarla karşımıza çıkabilmektedir. İBAH'ın görülme sıklığı konusunda yeterli veri yoktur. Bizde bu amaçla, retrospektif olarak onkoloji polikliniğinde kemoterapötik ajanlarla tedavi gören ve öksürük, ateş, nefes darlığı, göğüs ağrısı ile başvuran 1231 hastadan İBAH tanısı alan 20 olguyu dahil ettik. Olgularda kadın/erkek oranı 11/9 ve ortalama yaş 53.2 olarak saptandı. Hastaların %55'i erkek idi. Kadın-erkek dağılımında olgular arasında istatiksel olarak anlamlı fark izlenmedi (p>0,05). Hastaların %70'inde öksürük, %60'ında dispne, %50'sinde ateş, %40'ında balgam semptomları mevcut idi. Tüm hastaların ortalama1.saniyedeki zorlu ekspirasyon hacmi (FEV1) değeri %69, zorlu vital kapasite (FVC) değeri %73, FEV1/FVC oranı % 79, Karbon Monoksit Diffüzyon Kapasitesi (DLCO) %63 idi. Bu veriler arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Akciğer grafisinde hastalarımızın 5'inde plevral effüzyon, 10'unda retiküler görünüm ve 5'inde konsolidasyon saptandı. Olguların yüksek rezolüsyonlu toraks bilgisayarlı tomografilerinde 6 hastada buzlu cam, 9 hastada buzlu cam+ intertisyel patern+ fibrozis birlikteyken, 5 hastada ise YRBT'de bir patoloji saptanmadı. Hastalarımızın 2'sine VATS ile İBAH tanısı konulurken, 18'ine klinik ve radyoloji ile tanı konulmuştur. Kemoterapötik ajanlara bağlı akciğer hastalığı görülme sıklığı %0.27 olarak saptanmıştır. Bleomisin (n:2), Siklofosfomid (n:2), MTX (n:2), ARA-C (n:2), Desatinip (n:2), Erlotinip (n:2), Temadozol (n:1), Sisplatin (n:2), Transtuzumab (n:2), Oksaliplatin (n:1) ve Dokataksel (n:1) en çok pulmoner toksisite yapan kemoterapötik ajanlar olarak saptandı. Olguların %95'i steroid tedavisinden fayda gördü (p<0.05). Bu sonuçlar bize kemoterapötik ajan kullanan hastalar değerlendirilirken, İBAH riskinin göz önünde bulundurulması gerekliliğini ve yüksek klinik şüphe varlığında hızla tedavi başlanmasının önemini birkez daha vurgulamaktadır.

Akciğer hastalıklarıAntineoplastik ajanlarAntineoplastik ajanlar+3
Ruhsel Cörüt
Baskent University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

KOAH'lı hastalarda atak ve stabil dönemi belirlemede yaşam kalitesi anketleri ile inflamatuvar parametrelerin rolünün değerlendirilmesi

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı kronik morbidite ve mortalitenin başlıca nedenlerinden biri olan önlenebilir, tedavi edilebilir bir hastalıktır. KOAH'ın doğal seyri, tekrarlayıcı semptomlar ve ataklar ile karakterizedir. Atak tanısı hastaların kliniği ve verdikleri subjektif anamnez bulgularıyla konulmaktadır. Tanı için objektif ve kesin bir belirteç olmamakla birlikte, fizik muayene bulguları ve inflamasyon belirteçlerindeki artış klinik uygulamada çoğu zaman yol gösterici olmaktadır. Çalışmamızda atakların yaşam kalitesine olan etkilerini göz önünde bulundurarak CAT'in atak tanısında ve atak sürecinde kullanılabilirliğini göstermeyi hedefledik. Bu çalışmada, atak döneminde hastaneye başvuran KOAH hastalarının CAT skorları ve inflamasyon belirteçleri, stabil dönemlerindeki CAT skorları ve inflamasyon belirteçleri ile karşılaştırıldı. Böylece, KOAH'lı hastaların CAT skorlarının atak ve stabil dönem ayrımında kullanılıp kullanılamayacağı değerlendirilmeye çalışıldı. Ayrıca, hastaların atak ve stabil dönemdeki CAT skorunda olabilecek değişikliğin MPV, İl-6, CRP ve genel sağlık anketi SF-36 ile olan korelasyonu incelendi. Çalışmaya, atak döneminde hastanemize başvuran 13'ü kadın, 40'ı erkek toplam 53 KOAH'lı hasta dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 68,6±1,1 yıl olarak bulundu. Hastaların atak sonrası stabil dönemdeki CAT skorları atak dönemi CAT skorlarına göre daha düşüktü (ort.CAT atak:23,2±1,7 ve ort.CAT stabil: 15,0±1,0 p<0,01). Aynı şekilde SF-36 fiziksel sağlık skorlarında da atak sonrası stabil dönemde, atak dönemine göre iyileşme olduğu görüldü (p<0,05). Atak dönemi CAT skorları, yine atak döneminde ölçülen ve sistemik inflamasyonun objektif göstergeleri olan IL-6 (rho=0,45 p= 0,01), CRP (rho= 0,45 p= 0,01 ) ve lökosit (rho= 0,30 p= 0,03) ile ilişkili bulundu. Ancak CAT skorları ile MPV değerleri arasında korelasyon yoktu. Atak sonrası stabil dönem CAT skorları ile son 1 yılda atak nedeniyle yapılan hastane başvurusu sayısı arasında da korelasyon saptandı (rho= 0,41 p= 0,02). Çalışmamızın sonucunda CAT skorlarının CRP ve IL-6 gibi inflamatuvar belirteçlerle olan korelasyonuna dayanarak atak tanısında yol gösterici olduğunu öne sürebiliriz. İnflamatuvar cevapla seyreden komorbiditelerin varlığı nedeniyle biyobelirteçler ile değerlendirmenin zor olduğu hastalarda atak tanısını destekleyen bir parametre olabileceğini düşünmekteyiz. Ayrıca çalışmamız sonucunda, CAT'in atak sürecinin takibinde noninvaziv ve maliyetsiz bir tetkik olarak kullanılabileceği görüşüne vardık.

Akciğer hastalıkları-obstrüktifAnketlerBelirti ve semptomlar+3
Balam Er Dedekargınoğlu
Baskent University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obstrüktif uyku apne sendromu şiddetinin karotis arter intima - media kalınlığı ve serum paraoksonaz düzeyi ile ilişkisi

Obstrüktif Uyku Apne Sendromu (OUAS), uyku sırasında üst hava yolunda tekrarlayan tıkanmalar, bu tıkanmış hava yoluna karşı artan solunum eforu ve sık uyku bölünmeleri ile karakterize bir tablodur. Tedavi edilmemiş OUAS'ı olan hastalarda tekrarlayan hipoksi/reoksijenizasyon döngüsü ve oksidatif stres, kardiyovasküler komplikasyonların gelişiminde rol oynamaktadır. Çalışmamızda; OUAS tanısı konulan hastalarda, aterosklerozun erken bulgusu olan karotis arter intima-media kalınlığının ve oksidatif hasarın bir belirteci olan paraoksonaz serum düzeylerindeki değişimin değerlendirilmesi, ayrıca bu iki parametre ile hastalık şiddeti arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmamıza Mayıs 2013- Ocak 2014 tarihleri arasında OUAS ön tanısı ile Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Uyku Bozuklukları Merkezi'nde bir gece yatırılarak polisomnografi (PSG) tetkiki yapılan 120 gönüllü dahil edildi. AHİ<5/sa olan 30 olgu basit horlama/kontrol grubu olarak değerlendirildi. AHİ>5/sa olan olgular OUAS kabul edilerek, 30 hafif OUAS, 30 orta OUAS ve 30 ağır OUAS'lı hasta çalışmaya alındı. Hastalardan serum paraoksonaz (PON1) aktivitesi ölçümü için kan alındı ve analize kadar -20ºC' de saklandı. Çalışmaya alınan tüm hastaların ekokardiyografi cihazı ile vasküler prob kullanılarak karotis intima-media kalınlığı (IMK) ölçüldü ve sonuçlar kaydedildi. Tanı grupları arasında, OUAS ağırlığı arttıkça PON1 serum düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı düşme gözlenirken (p<0,05), karotis IMK değerlerinde istatistiksel açıdan anlamlı düzeyde artış saptandı (p<0,001). PON1 düzeyi ile karotis IMK arasındaki ilişki incelendiğinde ise negatif yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişki olduğu görüldü (p<0,05). Çalışmamız sonucunda PON1 ile karotis IMK arasında korelasyon saptanması; paraoksonaz enzim aktivitesinin OUAS'lı hastalarda vasküler hasarın bir göstergesi olarak kullanılabileceğini göstermektedir. OUAS ağırlığına bağlı olarak, PON1 enzim aktivitesi ile birlikte karotis IMK ölçümünün OUAS'ta kardiyovasküler hastalık riskini öngörmede kullanılabileceği çalışma sonuçlarımızla desteklenmiştir. Anahtar kelimeler: Karotis arter intima-media kalınlığı, Obstrüktif uyku apne sendromu, Paraoksonaz

Karotis arterleriKarotis intima mediaParaoksonaz+3
Esma Sevil Akkurt
Baskent University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda sigara içiminin periferik kandaki lenfosit alt gruplarına ve solunum fonksiyon testlerine etkisi

Enfeksiyonlara karşı savunmayı sağlayan hücre, doku ve moleküllerin toplamına immün sistem adı verilir. Günümüzde sigara içiminin immün sistemi baskıladığına ilişkin yeterli kanıt bulunmaktadır. Kronik böbrek yetmezliği (KBY) hastalığının da immün sistemi etkilediği bilinmektedir. Ancak KBY ve sigara içiminin birlikte immün sistem üzerine olan etkisinin araştırıldığı çalışmalar kısıtlı sayıdadır. Çalışmamızda, KBY'li hastalarda azalmış olan immün yanıtın, sigara içiminden olumsuz etkilenip etkilenmediğini araştırmayı hedefledik. Bu çalışmada, sigara içen ve içmeyen KBY'li hasta gruplarını periferik kan lenfosit alt grupları yönünden karşılaştırdık. Sigara bağımlısı olan hastalara ayrıca Fagerström Nikotin Bağımlılık Testi uygulanarak bağımlılık düzeyi ile lenfosit alt grupları sayısının korelasyonunun değerlendirilmesini amaçladık. Çalışmamız; KBY nedeni ile takipli 126 hastadan oluşuyordu. Hastalar sigara içme durumlarına göre sigara içen ve içmeyen olarak 2 gruba ayrıldı. Sigara içen 53 hastanın yaş ortalaması 53.2±1.5 yıl, sigara içmeyen 73 hastanın ise yaş ortalaması 59.2±2.2 yıl olarak hesaplandı. Sigara içen grubun sigara içme süresi ortalama 30.7±2.7 paket-yıldı. Çalışmamızın sonucunda, sigara içen grupta içmeyen gruba göre CD16-56 (NK hücreleri) ve % lenfosit oranı anlamlı olarak düşük saptandı (p<0.05). Çalışmaya dahil edilen 126 hastanın lenfosit alt grup paneli paket-yıl ile karşılaştırıldığında, sigara içilen süre arttığında CD16-56 oranının daha da düştüğü gözlendi. Sonuç olarak çalışmamızda sigara içiminin, sağlıklı içicilerde olduğu gibi, KBY grubunda da lenfosit alt grupları ile ölçülen immüniteyi baskıladığı gösterildi. Bu veriler göz önüne alındığında mortalite ve morbiditenin en önemli nedeni enfeksiyon hastalıkları olan KBY'li hastalar, sigara kullanımı açısından mutlaka sorgulanmalı, sigara kullanan hastalar sigara bırakma polikliniğine yönlendirilmelidir. Toplam 126 KBY hastasının incelenmesi yönüyle nispeten geniş bir seri olan çalışmamızın, konuyla ilgili mevcut literatüre önemli katkı sağlayacağı görüşündeyiz. Sigara içimi ve KBY' nin birlikte immün sistem üzerindeki kümülatif etkilerinin bilinmesiyle, gelecekte yeni tedavi yaklaşımlarını belirlemede önemli gelişmeler sağlanabileceği görüşündeyiz.

Böbrek yetmezliği-kronikSigara içmeSolunum fonksiyon testleri+4
Özlem Düvenci Birben
Baskent University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obstrüktif uyku apne sendromu şiddetinin serumdaki D vitamini düzeyi ile olan ilişkisi

Obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS); uyku sırasında tekrarlayan tam veya parsiyel üst solunum yolu obstrüksiyonu epizodları ve sıklıkla arteriyel kandaki oksijen satürasyonunda azalma ile karakterize bir sendromdur. Obstrüktif uyku apne sendromu etyolojisinde yer alan ve risk faktörü oluşturan nedenler günümüzde halen araştırılmakta ve bu konudaki çalışmalar sürmektedir. Yakın geçmişe kadar D vitamininin özellikle kemik metabolizması ve kalsiyum homeostazı üzerine olan major etkileri üzerinde durulmaktaydı. Günümüzde ise vücudun birçok doku ve hücresinde D vitamininin olduğunun keşfedilmesi ile kas iskelet sistemi dışında da birçok görevinin olduğu anlaşılmıştır. Çalışmamızda OUAS tanısı almış bireylerde D vitamini düzeylerini incelemek ve OUAS ile D vitamini eksikliği arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza Ocak 2015 - Mayıs 2015 tarihleri arasında OUAS ön tanısı ile Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Uyku Bozuklukları Merkezi'nde bir gece yatırılarak polisomnografi (PSG) tetkiki yapılan 83 gönüllü dahil edildi. Apne hipopne indeksi (AHİ) < 5/saat olan 20 olgu basit horlama/kontrol grubu olarak değerlendirildi. AHİ > 5/saat olan olgular OUAS kabul edilerek, 22 hafif OUAS, 20 orta OUAS ve 21 ağır OUAS'lı çalışmaya alındı. Hastalarda D vitamini [25(OH)D3], parathormon (PTH), kalsiyum (Ca), fosfor (P) düzeyi ölçümü için kan alındı ve hızlıca biyokimya laboratuarına ulaştırılarak analiz edildi. Kontrol ve OUAS grubu arasında D vitamini düzeyleri arasında anlamlı fark saptanırken (p<0.05); PTH, Ca, P düzeyleri arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Kontrol grubunda D vitamini düzeyleri, hafif OUAS ve ağır OUAS grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Ancak gruplar arasında PTH, Ca, P düzeyleri arasında anlamlı fark gözlenmedi. Çalışmamız sonucunda D vitamini eksikliği ile OUAS arasında anlamlı bir ilişki bulunması; D vitamini eksikliğinin OUAS fizyopatolojisinde yer alabileceğini göstermiştir. Literatürde D vitamini eksikliği ve OUAS ilişkisini araştıran az sayıda çalışma mevcuttur. Çalışmamızın bu anlamda literatüre katkı sağlayacağı görüşünde olmakla beraber, daha geniş serili prospektif randomize çalışmalara ihtiyaç olduğu düşüncesindeyiz. Anahtar kelimeler: Obstrüktif uyku apne sendromu, D vitamini, Parathormon, Kalsiyum, Fosfor

FosforKalsiyumParatiroid hormon+4
Emire Pınar Seyfettin Çelik
Baskent University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Anksiyetenin obstrüktif uyku apnesinde tedavi uyumuna etkisi

Uykuda solunum bozuklukları tedavisinde en etkili yöntem hava yolu açıklığını sağlayan cihazlardır. Tedavi uyumunu etkileyen faktörler; tedavi yönteminin seçiminden hastanın kişilik özelliklerine, tedavi sürecinde ortaya çıkan yan etkilerden hastanın semptomatik fayda görmesine kadar birçok faktörden etkilenmektedir. Depresyon ve anksiyete bozukluğu kronik hastalıkların seyrinde, tedavi uyumunu azaltan faktörler olarak bulunmuştur. Çalışmamızda Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ) ile pozitif hava yolu basıncı (PAP) tedavi uyumu arasındaki ilişkiyi ve hastalarımızın PAP tedavi uyumunu etkileyen faktörleri incelemeyi amaçladık. Çalışmamıza Ocak 2012-Aralık 2015 tarihleri arasında polisomnografi ve BAÖ uygulanan 98 hasta dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, komorbid durumları, semptomları, uyku düzeniyle ilgili alışkanlıkları, Epworth Uykululuk Skalası (EUS) ve Berlin anketi sonuçları kaydedildi. PAP tedavisi önerilen hastaların cihaz uyumu telefon görüşmesi yöntemi ile sorgulandı. Iki grup arasında demografik özellikler açısından fark yoktu. Tedaviye uyum gösterenlerin AHİ değerleri daha yüksek saptandı. Tedaviye uyum göstermeyenlerin ise BAÖ'inden aldıkları puan, uyum gösterenlere göre anlamlı derecede yüksek saptandı. Kadınların, ek hastalığı olanların ve EUS puanları yüksek olanların BAÖ puanları daha yüksekti. Yatak odasında televizyon bulunmasının ise tedavi uyumsuzluğunu 9.8 kat arttırdığı saptandı. Çalışmamız sonucunda tedaviye uyum ile BAÖ skoru ilişkisi bize anksiyete ile PAP uyumunun negatif yönde ilişkili olduğunu ve uyumu arttırmak için anksiyete semptomlarının iyi sorgulanması gerektiğini düşündürdü. Ayrıca yatak odasında televizyon bulundurmanın tedavi uyumsuzluğunu artırması nedeniyle PAP tedavisi planladığımız hastaların bu konuda bilgilendirilmesinin tedavi uyumunu arttıracağını düşünmekteyiz. PAP uyumu ile anksiyete arasındaki ilişkiyi inceleyen sınırlı sayıda çalışma olduğu için çalışmamızın literatüre katkı sağlayacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Uykuda solunum bozuklukları, tedavi uyumu, anksiyete, televizyon

AnksiyeteAnksiyete bozukluklarıHasta uyumu+4
Gözde Ak
Baskent University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pulmoner hipertansiyon hastalarında uyku bozuklukları sıklığı ve özellikleri

Amaç: Pulmoner hipertansiyon (PH), sağ ventrikül yetmezliğine neden olan ve tedavi edilmediği durumlarda ölüme yol açan, progresif pulmoner vasküler direnç artışı ile seyreden kronik bir hastalıktır. Klinikte pek çok hastalık PH'a neden olabilmektedir. Uyku ile ilişkili solunum bozukluğu PH olgularında sıklıkla görülmektedir. Bu nedenle kılavuzlarda, PH tanısı olan olgulara polisomnografi ve noktürnal oksimetri yapılması önerilmektedir. Çalışmamızda PH hastalarında görülen uyku ile ilişkili solunum bozukluğu (OSA, CSA, noktürnal desatürasyon) sıklığını, özelliklerini ve diğer parametrelerle ilişkisini belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya PH tanısı olan 32 hasta alındı. Hastaların antropometrik özellikleri, sigara öyküleri, PH grubu, fonksiyonel sınıfları, ekokardiyografi bulguları, sağ kalp kateterizasyonu bulguları, SFT bulguları, altı dakika yürüme testi (6DYT) sonuçları ve kan gazı analizi sonuçları kaydedildi. Olguların tümüne polisomnografi yapıldı ve verileri kaydedildi. Bulgular: Olguların 25'i kadın (%78,1), 7'si erkekti (%21,9). Ortalama yaş 58,2±2,5, ortalama BMİ 30,5±1,2 olarak bulundu. Olguların %40,6'sını grup 1 yani PAH olguları oluşturmaktayken, %59,4'ünü diğer gruplar (grup 2, 3, 4 ve 5) oluşturuyordu. Olguların NYKC fonksiyonel sınıflamasına göre %50'sini sınıf 1-2, %50'sini sınıf 3-4 olgular oluşturuyordu. Olguların AHİ değeri ortalama 19,6±5,1/h olarak bulundu. Olguları uyku ile ilişkili solunum bozukluğunun ağırlığına göre gruplandırdığımızda; olguların 10'unda (%31.2) AHİ>15 olarak bulundu. Bu olguların kilo (p=0,01), BMİ (p=0,006) değeri anlamlı olarak yüksek iken, N3 uyuma süresi (p=0,04), uykuda en düşük oksijen satürasyonu (p=0,01) ve 6DYT mesafesi (p=0,05) anlamlı olarak düşük bulundu. Olguların 7'sinde AHİ>30 olarak bulundu. Bu olguların sağ ventrikül çapı (RV) (p=0,04) ve sağ atrium basıncı (p=0,01) değerleri anlamlı olarak yüksek idi. Olgular noktürnal desatürasyon varlığına göre; uykuda ortalama oksijen satürasyonu ≤%88 olan ve >%88 olan olgular olarak ayrıldığında, Grup 1 (PAH) olgularında noktürnal desatürasyonu olan olgu sayısının diğer gruplara kıyasla anlamlı olarak yüksek olduğu saptandı (p=0,01). Noktürnal desatürasyonu olan olgularda, PAB (p=0,02), sağ ventrikül çapı (RV) (p=0,002) anlamlı olarak yüksek iken, 6DYT mesafesi (p=0,03), kan gazı analizinde PaO2 (p=0,007), dinlenme halindeki oksijen satürasyonu (p=0,004) anlamlı olarak düşük bulundu. Tartışma: Daha önce yapılan araştırmalarda olduğu gibi çalışmamızda da, PH hastalarında; dinlenme halinde ya da egzersiz sırasında desatürasyon olmasa bile, OSA ve nokturnal desatürasyon gibi uyku ile ilişkili solunum bozukluklarının sık görüldüğü saptanmıştır. Bu nedenle PH tanısı alan tüm olgulara; grubu belirlenirken, tanı aşamasında ya da tanı konulduktan sonra PSG ve noktürnal oksimetri incelemesi yapılmasının gerekli olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Sözcükler: Pulmoner hipertansiyon, uyku ile ilişkili solunum bozukluğu, apne-hipopne indeksi, noktürnal desatürasyon, polisomnografi

HipertansiyonHipertansiyon-pulmonerPolisomnografi+5
Özge Karakılıç
Dokuz Eylül University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel lipopolisakkarit ile indüklenmiş akut akciğer hasarı tedavisinde thymoquinone'un yeri

Amaç: ALI/ARDS yoğun bakım ünitelerinde karşılaşılan önemli bir klinik problemdir. Tedavi yöntemlerinin çoğu halen destekleyicidir. Thymoquinone nigella yağından elde edilen anti-inflamatuar, spazmolitik, bronkodilatör ve antibakteriyel etkileri olan biyoaktif bir bileşendir. Çalışmamızda, BALB/C türü farelerde lipopolisakkarit ile indüklemek koşuluyla ARDS modeli oluşturduk ve bu modelde thymoquinone' un tedavi etkinliğini araştırdık. Materyal ve Metod: 28 adet BALB/C türü erkek fare randomize olarak seçildi ve 4 gruba ayrıldı (n=7, her bir grup için). Kontrol grubu; Thymoquinone grubu (3 mg/kg); Lipopolisakkarit grubu(5 mg/kg); Thymoquinone+Lipopolisakkarit grubu. Thymoquinone intraperitonel yol ile, intratrakeal olarak lipopolisakkarit uygulamasından 1 saat önce uygulandı. Lipopolisakkarit uygulamasında 6 saat sonra fareler sakrifiye edildi ve akciğerleri histopatolojik inceleme için çıkarıldı. Sonuçlar: Akciğer doku kesitleri histopatolojik olarak incelendiğinde, thymoquinone ile tedavi edilen grupta nötrofil göçü, intraalveoler hemoraji ve alveoler yıkımın azaldığı gözlendi. Tartışma: Bu çalışma, thymoquinone' un lipopolisakkarit ile indüklenmiş akut akciğer hasarına karşı koruyucu etkiye sahip olabileceğini göstermektedir.

AkciğerAkciğer hastalıklarıLipopolisakkaritler+3
Mustafa Çolak
Dokuz Eylül University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pulmoner tromboemboli tanılı hastalarda genetik risk faktörlerinin araştırılması

AMAÇ: Pulmoner tromboembolide (PTE), kazanılmış risk faktörleri dışında, kalıtsal trombofili varlığının PTE gelişiminde ve rekürrensinde pay sahibi olduğu düşünülerek, PTE tanısıyla tedavi görmüş ve görmekte olan hastalarda genetik risk faktörleri varlığının araştırılması amaçlandı.METOD: 2006-2009 yılları arasında hastanemizde PTE tanısı almış 281 hastanın hastane bilgilerine ulaşıldı. Önceden kalıtsal trombofili varlığına bakılmış veya dışlama kriterlerini karşılayan hastalar çalışmaya alınmadı. Telefonla aranılan ve çalışmaya katılmayı kabul eden90 hasta araştırmaya dahil edildi. Çağırılan hastaların anamnezleri alındı ve demografik özellikleri kaydedildi. Hastaların kanları alınarak, bu örneklerden aktive protein C rezistansı (APCR), protein C, protein S, antitrombin (AT) III, Faktör VIII düzeyleri ile, Faktör V Leiden (FVL), Protrombin G20210A (PTM) ve metilen tetrahidrofolat redüktaz (MTHFR C677T ve A1298C) gen mutasyonları hastane laboratuvarlarında çalışıldı.BULGULAR: 42 erkek (% 46.7) ve 48 kadından (% 53.3) oluşmakta olan hasta grubunun yaş ortalaması 62.6 + 13,4 idi. En çok araştırılan genetik risk faktörleri olan FVL ile PTM mutasyonları, AT III, protein C ve S eksikliği toplam hastaların % 30'unda görüldü (FVL mutasyonu: % 19.1, PTM G20210A :% 3.4, ATIII eksikliği: % 1.1, protein C eksikliği : % 5.7, protein S eksikliği: % 13.6). Kalıtsal trombofili pozitifliği açısından; derin ven trombozu varlığı, tromboemboli aile öyküsü olup olmaması gibi alt gruplar arasında anlamlı fark yoktu. PTE nüksü olan 10 hastada (% 12.2) tromboemboli rekürrensi ile protein S eksikliği arasında anlamlı ilişki mevcuttu (p = 0.040). Protein C serum düzeyi ise, bu alt grupta ilk kez PTE geçirmiş hastalara göre anlamlı olarak düşük bulundu (p = 0.049). İkinci tromboemboli atağı olan hastaların tümünde en az bir genetik risk faktörünün varlığı dikkat çekiciydi. Kanser hastalarında FVL ve PTM mutasyonları yüksek iken, operasyon veya immobilizasyon risk faktörlerinde kalıtsal trombofili varlığı düşük olarak bulundu.SONUÇ: Genetik risk faktörleri, tüm PTE hastalarında yüksek oranlarda saptanmıştır. Protein C ve S eksikliğinin, PTE nüksünde rol oynayan genetik risk faktörleri arasında yer alabileceği sonucuna varılmış olup bu genetik markerların olası bir nüks ihtimalini öngörmesi açısından hastalarda araştırılabileceği kanaatine varılmıştır. PTE gelişen hastalarda en az bir kalıtsal trombofili varlığının olması hastada nüks gelişebileceğinin göstergesi olabilir. Eşlik eden DVT ve ailede PTE öyküsü bulunmasının, kalıtsal trombofili varlığıyla ilişkisi olmadığı gözlendi. Operasyon veya immobilizasyon risk faktörlerinde kalıtsal trombofili araştırılması öncelikli değildir. Kanser hastalarında FVL ve PTM mutasyonları yüksekliği dikkate alınmalıdır.

GenetikNüksPulmoner emboli+3
Muzaffer Onur Turan
Dokuz Eylül University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik hipoksi ile oluşturulmuş pulmoner arteriyel hipertansiyon hayvan modeline bevacizumab uygulamasının etkileri

Amaç: Kronik hipoksiye ikincil pulmoner hipertansiyon rat modelinde, bevacizumab(VEGF antikoru) uygulamasının sağ kalp basınçları ve VEGF serum, kalp ve akciğer doku düzeylerine etkisinin gösterilmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: 200-250mg aralığındaki Wistar-albino ratlar kullanılmıştır. Grup1(n=6): oda havası+serum fizyolojik(SF); Grup2(n=6): oda havası+bevacizumab; Grup3(n=6): hipoksi+SF; Grup4(n=6): hipoksi+bevacizumab uygulamaları yapılmıştır. Hipoksi gruplarına %10 oksijen+%90 azot gaz karışımı verilmiştir. 5.günde SF veya bevacizumab uygulamaları yapılmış ve 8.günde genel anestezi altında anterior torakotomi sonrası doğrudan sağ kalp ve sol kalp basınçları ölçülmüş, sonrasında tam vücut kanları ve akciğer dokuları alınmıştır. Postmortem sağ ventrikül/(sol ventrikül + septum) ağırlıkları (Fulton İndex) ölçülmüştür.Bulgular: Sağ kalp basınç ortalamaları Grup1'de 10.83±0.48 mmHg, Grup2'de 11.00±.037 mmHg, Grup3'de 37.33±0.95 mmHg, Grup4'te 32.00±1.03 mmHg'dır. Grup 3 ve Grup 4 sağ kalp basınçları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmıştır(p=0.002). Benzer şekilde Grup3 (0.31±0.01) ve Grup4 (0.25±0.01)'ün Fulton indexleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır(p<0.0001). Serum VEGF düzeyleri açısından hipoksik grup ile hipoksik olmayan grup arasında anlamlı farklılık saptanmakla birlikte (p=0.05); BVC uygulamasıyla anlamlı bir değişiklik saptanamamıştır (p=0.42). Gruplar için MK değerleri de sırasıyla; 15.33±0.33µm; 15.49±0.37 µm; 27.30±0.41 µm; 24.97±0.51 µm olarak saptanmıştır. MK değerleri açısından; hipoksik olan grupların hipoksik olmayan gruplara göre anlamlı ölçüde yüksek değerlere sahip oldukları (p<0.0001) ve BVC uygulaması ile de bu değerlerde anlamlı düşüş meydana geldiği (p<0.0001) gösterilmiştir. İlginç olarak; hipoksi + SF grubunun doku VEGF skoru diğer tüm gruplara göre anlamlı olarak yüksek saptanmış (p<0.0001); ancak, hipoksi + BVC grubunun doku VEGF skorları ile hipoksik olmayan grupların skorları arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0.05).Sonuç: Hipoksi uygulanmayan ve uygulanan gruplar arasında sağ kalp basınçları, Fulton indeksleri, serum VEGF düzeyleri, MK ve MK% değerleri arasındaki farklılıkların istatistiksel olarak anlamlı çıkması modelin başarıyla oluşturulduğunu göstermektedir. Hipoksik gruplar arasında bevacizumab uygulaması ile sağ kalp basınçlarında, fulton indekslerinde, MK ve MK% değerlerinde ve doku VEGF skorlarında anlamlı düşüş saptanması ise bevacizumabın akut etkisinin pulmoner arter basınçlarını düşürme lehine olduğu şeklinde yorumlanmıştır. Çalışmayla, antineoplastik ajan olarak kullanılan bevacizumab'ın pulmoner hipertansiyon mekanizması üzerine de etkileri olabileceği gösterilmiştir.

Hipertansiyon-pulmonerPulmoner dolaşım
Canan Karaman
Dokuz Eylül University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İdame tedavisinde tam kontrol sağlanan astımlı olgularda hidrofloroalkan beklametazone/formoterol tedavisinin küçük hava yolu hastalığı üzerine etkisinin araştırılması(Gözlemsel ilaç çalışması)

Astım tedavisinde hedef tam kontrolün sağlanmasıdır. Ancak tam kontrol, hava yoluinflamasyonunun tam kontrolü anlamına gelmeyebilir. İnflamasyonun baskılanmasıremodelling gelişimini etkileyerek prognozu değiştirebilir. Çalışmamızın amacı Budesonide/Formoterol 320/9 ?g KTİ (Grup 1), Flutikazone /Salmeterol 500/50 ?g KTİ (Grup 2)kullanan, GINA 2006' ya göre tam kontrol altındaki astımlı olgularda, periferik birikim oranıdaha yüksek olduğu gösterilen HFA Beclametozone/formoterol 100/6 ?g ÖDİ (Grup3)kullanımının klinik, fonksiyonel, inflamatuar belirteçlere ek bir etkisinin olup olmadığınıdeğerlendirmektir.Çalışmamıza yaş ortalaması 42,6 ± 12,3 olan, 15 erkek, 80 kadın toplam 95 hasta dâhil edildi.Ortalama astımlı olma süresi 10,7±8,5 yıldı. Grup 1 ve 2 , Grup 3 oluşturuldu ve tüm olgularüç hafta izlendi. Üç grup arasında klinik ve fonksiyonel farklılık saptanmadı (p>0,05). Hergrup için ayrı ayrı, tedavi başlangıcı ve 3.hafta sonu değerlendirildiğinde; Grup 1:FEV1%beklenen, FEV1/FVC, PEF%beklenen, FEF25, FEF50, FEF50%beklenen, FEF75,FEF25-75, FEF25-75%beklenen; Grup 2: FVC; Grup 3: FEV1%beklenen, FVC%beklenen,FEF50, FEF50%beklenen parametrelerinde anlamlı artış saptandı(p<0.05). Grup 3 deekspiryum havasında NO (eNO) düzeyinde anlamlı düşüş saptandı. Multibreath washout testiile saptanan Sacin ve Scond 1. ve 3.hafta değerlerden sadece Grup 3 tedavi sonrasıdeğerlerinin ortalama Sacin değerlerine göre anlamlı düzeyde farklı olduğu görüldü. Her grupiçin ayrı ayrı bakıldığında Grup 1 ve 3' de Scond, Grup 3' de Sacin değerlerinde istatistikselanlamlı düzelme saptandı.Sonuç olarak üç farklı kombine preparatın kontrollü olarak üç hafta düzenli kullanımısonunda klinik farklılık olmadı. Kontrol altındaki astımlı olgularda düzenli tedavi ekfonksiyonel düzelme sağlayabilir. Fonksiyonel düzey klinik farklılık olmaksızın değişiklikgösterebilir. Ancak eNO ve Sacin değerlerinin tedavi dönemi sonunda anlamlı düzelmegöstermesi, HFA teknolojisi ile kullanılan kombine preparatın, tam kontrol altındaki olgulardaperiferik havayolu inflamasyonu üzerinde ek olumlu etkisinin olabileceğini düşündürmüştür.

Adrenal korteks hormonlarıAstımBeclomethasone+4
Serpil Bulaç Kır
Dokuz Eylül University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kızartma yağı dumanına maruz kalanlarda solunumsal etkilerin araştırılması

Mesleksel maruziyetin, inhaler irritan maddeler ile, solunum sistemi üzerine zararlı etkilerinin olabileceği bilinmektedir. Ülkemizde, kızartma yağı dumanına maruz kalmakla ortaya çıkabilecek patolojik ya da klinik durumlar hakkında yapılmış bir çalışma bulunmamaktadır. Amacımız, öncelikle üniversitemiz bünyesinde kızartma işlemi yapılan mutfaklarda, yapım ve dağıtım aşamalarında çalışanlarda, periferik ve iletici havayollarındaki etkilenmeyi araştırmaktır.Olgu grubumuzda, sigaradan bağımsız olarak, mesleksel koşulların solunum sistemini etkileme potansiyeli olabileceğini saptadık. Kızartma yağı dumanına maruz kalmanın fonksiyonel parametrelerde anlamlı etkisinin olmadığını gözledik. Sigara içmeyen olgularda, duman maruziyetinin, ENO artışına neden olduğunu saptadık. Duman maruziyeti, sigara içimi ile birleştiğinde, Scond ve Sacin değerlerinde belirgin yükselme oluşturduğunu fakat sigara faktörü ortadan kaldırıldığında, anlamlı farklılık yaratmadığını belirledik. Dumana maruz kalan olgularda, kalmayanlara oranla pulmoner semptomların sıklığı açısından farklılık gözlemedik fakat en az bir solunumsal semptom varlığı açısından bakıldığında, duman maruziyetinin anlamlı olarak pulmoner semptomlara neden olduğunu belirledik.Sonuç olarak; kızartma yağı dumanına maruziyetin, akciğerler üzerinde, semptomatik etkisi mevcuttur. Duman maruziyeti, fonksiyonel olarak anlamlı bir farklılık yapmamakla birlikte ENO artışı ile karakterize, inflamatuar bir havayolu etkilenmesine, hatta periferik pulmoner etkilenmeye yol açabilmektedir. Sigara, yoğun ve yaygın kullanımı nedeniyle, havayolu hastalıklarında temel bir risk faktörüdür ve mesleksel maruziyet, sigaranın etkisini potansiyalize etmektedir.

KızartmaKızartma yağıNitrik oksit+5
Gökçen Ömeroğlu Şimşek
Dokuz Eylül University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akciğer kanseri hastalarında tamamlayıcı alternatif tedavi kullanımı

AkciğerAkciğer neoplazmlarıAnksiyete+5
Meral Kılıçarslan
Akdeniz University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obstrüktif Uyku Sendromunda Nazal CPAP tedavisinin fonksiyonel solunumsal parametreler ve kardiyopulmoner egzersiz testlerine etkisi

Nazal sürekli havayolu basıncı tedavisi (nCPAP), obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS) olan hastalarda etkin bir tedavi yöntemidir. Gündüz aşırı uykuluğu, arousal indeksini ve uyku bölünmelerini azaltarak fiziksel ve mental iyileşme sağlar. Ülkemizde, OUAS'lı hastalarda kardiyopulmoner egzersiz testleri (KPET) ile egzersiz kısıtlılığı olduğunu gösteren çalışmalar olmakla beraber, nCPAP tedavisinin fonksiyonel solunumsal parametreler ve KPET parametreleri üzerine etkilerini araştıran çalışma yoktur. Çalışmamızda, nCPAP tedavisi başlanan OUAS'lı olguların sekiz haftalık tedavi sonrası solunum fonksiyonları, KPET ile saptanabilen egzersiz kısıtlılığı ve genel yaşam kalitesinde değişiklik olup olmadığını araştırmayı amaçladık.Olgu grubumuzda, nCPAP öncesi KPET ile saptanabilen egzersiz kısıtlılığı olduğunu ve sekiz haftalık tedavi sonrası egzersiz kısıtlılığının azaldığını ancak tamamen normale dönmediğini; nCPAP tedavisinin olguların kan basıncı kontrolüne yardımcı olduğunu, inspiratuar ve ekspiratuar kas gücünü artırdığını saptadık. Olgularımızda, nCPAP'ın, SF-36 genel yaşam kalitesi ölçeğinin fiziksel fonksiyon, fiziksel rol kısıtlanması, enerji/canlılık, sosyal fonksiyon, duygusal rol kısıtlanması, mental sağlık, fiziksel ve mental özet skorlarında anlamlı düzelme sağladığı saptandı. Olguların akciğer volümlerinde ve FEV1 dışında tüm spirometrik ölçümlerinde vücut kitle indeksi (BMI)'nden bağımsız olarak değişiklik ortaya çıkmadığı ancak FEV1'de anlamlı azalma olduğu gözlendi.Sonuç olarak; OUAS egzersiz kısıtlılığına neden olmaktadır. Nazal CPAP tedavisi egzersiz kısıtlılığının azaltılmasında etkilidir, kan basıncı regülasyonuna yardımcı olur ve solunum kas gücünü artırır. Komorbid hastalığı olmayan ya da komorbiditesi kontrol altında olan OUAS'lı olgularda nCPAP tedavisi, genel yaşam kalitesinde düzelme sağlayabilmektedir. Bu durum, tedavi sonrası hastaların kardiyak fonksiyonlarında, gündüz uykuluğunda ve kondüsyonunda artışa bağlı olabilir.

Pozitif basınç solunumuSolunumSolunum fonksiyon testleri+5
Ozge Oral Tapan
Dokuz Eylül University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Menapozdaki kadınlarda obstrüktif uyku apne sendromunun değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda yaşlanma, komorbid hastalıklar, depresyon gibi risk faktörlerinden bağımsız olarak menopozun ve nöroendokrin hormon değişikliklerinin OUAS ile ilişkisini ve özelliklerini araştırmayı, hastalık saptanan olgularda tedavilerinin düzenlenmesini amaçladık.Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniğ'inde menopoz tanısıyla izlenen 194 olgu çalışmaya alındı. Tüm olgulara demografik bilgileri, menopoz ve OUAS semptomlarıyla ilgili sorular içeren çoktan seçmeli anket ve Epworth Uykululuk Skalası (EUS) uygulandı. Tüm olgulardan TSH, T3, T4, FSH,LH, E2, prolaktin, SHBG, DHEA, testosteron ve serbest testosteron düzeyleri gönderildi.EUS'da 10 ve üzeri puan alan 14 olgu bir gece DEÜTF Hastanesi Uyku Merkezin'de yatırılarak PSG kayıtları yapıldı.Bulgular: Çalışmamızda, postmenopozal olgularda OUAS prevalansı %6.21 bulunmuştur. OUAS saptanan 12 olgunun %28.6'sında hafif ve %57.2'sinde orta-ağır OUAS saptanmıştır. Polisomnografik olarak 14 olgunun ortalama total uyku süresi 398.5 dakika, uyku etkinliği %84.5, gece boyunca en düşük oksijen saturasyonu ortalaması %81.6 ve AHI 23,9 saptandı. Tedavi olarak 3 olguya palyatif yaklaşım ve 9 olguya CPAP tedavisi önerildi. Olgulara önerilen CPAP tedavisinin ortalama basıncı 7.1 mmHg `dı.Vasomotor semptomlar ile OUAS arasında ilişki saptanmazken BMI, OUAS semptomları, LH, prolaktin, E2 ve serbest testosteron düzeyleri arasında ilişki saptanmıştır.Sonuç: Menopozda OUAS riski artmaktadır. Menopozun OUAS için bağımsız bir risk faktörü olduğu unutulmamalı ve gerekli olgularda PSG ile ileri inceleme yapılmalıdır.

MenopozPozitif basınç solunumuTestosteron+6
Pınar Mutlu
Dokuz Eylül University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obstrüktif uyku apne sendromu şiddeti ile sağ ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonları arasındaki ilişki

Amaç: Çalışmamızda OUAS tanısı almış hastalarda, hastalığın AHİ'ne göre tayin edilen şiddeti ile sağ ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonları arasındaki ilişki araştırıldı.Yöntem: Mart 2009 ile Eylül 2010 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Uyku Merkezi'ne yönlendirilen hastalar arasından; OUAS tanısı alan 50 hasta çalışmaya dahil edildi. Tüm hastalar demografik bilgilerini içeren standart bir anket formu doldurdu. Genel sistem fizik muayenesine ek olarak, ağırlık ve boy ölçümü yapılan tüm hastalara TTE uygulandı.Bulgular: Hastaların %20'si hafif OUAS, %18'i orta OUAS ve %62'si ciddi OUAS olarak değerlendirildi. Çalışmamızda, diyastolik disfonksiyonu gösteren E/A değerinin hafif gruptan ciddi gruba doğru azaldığı görüldü. Sağ ventrikülün hem sistolik hem de diyastolik disfonksiyonunu gösteren Tei indeks ortalamasının ise hafif gruptan ciddi OUAS grubuna doğru gidildikçe arttığı saptandı.Sonuç: Çalışmamızda, OUAS'da hastalığın şiddeti arttıkça sağ ventrikül sistolik ve/veya diyastolik fonksiyonlarında bozulma olduğu görüldü. OUAS kardiyak açıdan risk oluşturmakta ve TTE hastalığın kardiyak parametreler üzerine etkilerini değerlendirmede yararlı olmaktadır.Anahtar Sözcükler: obstrüktif uyku apne sendromu, transtorasik ekokardiyografi, pulmoner arter basıncı, sağ ventrikül sistolik ve diyastolik fonksiyonları

DiastolEkokardiyografiPulmoner arter+5
Selin Kala
Dokuz Eylül University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik obstrüktif akciğer hastalığı olgularında klinik fenotipik özelliklerin değerlendirilmesi

Çalışmamızda ülkemizde var olan KOAH'lı olguların klinik fenotipik özelliklerinin belirlenmesi, birbirleriyle benzer veya farklı yönlerinin ortaya konulması amaçlanmıştırYöntem: Çalışmaya Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi (DEUTF) Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı'nda yeni tanı alan veya rutin izlemi sürmekte 202 KOAH'lı olgu dahil edilmiştir. Olguların yaş, sigara öyküleri, son bir yıl içerisindeki alevlenme sayıları, vücut kitle indeksleri (VKİ), solunum fonksiyon testleri (SFT), serum C-reaktif protein (CRP) düzeyleri ve eşlik eden kronik hastalıkları kaydedilmiştir. Olgulara Short Form 36 (SF-36) yaşam kalitesi anketi ve Beck anksiyete anketi uygulanmış ayrıca Modified Medical Research Council (MMRC) dispne skalasına göre dispne dereceleri belirlenmiştir.Elde edilen verilerle olgulara hiyerarşik küme analizi uygulanarak birbirlerinden anlamlı farklılık gösteren fenotipik gruplar belirlenmiştir.Bulgular: Kümeleme analizi sonrası yaşlı/ağır respiratuar hastalığa sahip/kilolu, yaşlı/ağır respiratuar hastalığa sahip/normal kilolu, genç/hafif respiratuar hastalığa sahip /normal kilolu ve yaşlı/hafif respiratuar hastalığa sahip/kilolu olarak tanımlanan dört ayrı fenotip belirlenmiştir. Fenotipler arasında bazı grupların spirometrik değerlerinin benzerlik göstermesine rağmen dispne skorlarının ve yaşam kalitesi verilerinin farklı olduğu görülmüştür. Özellikle son bir yıl içerisinde geçirilen alevlenme sayısının yaşam kalitesini ve anksiyeteyi olumsuz yönde etkilediği saptanmıştır. Eşlik eden kardiyovasküler hastalıkların benzer spirometrik değerlerde dahi hem dispne derecesini arttırdığı ve de yaşam kalitesini kötüleştirdiği görülmüştür. Kadın olgularda benzer şartlarda dahi erkek olgulara göre mental yaşam kalitesinin daha kötü, anksiyetenin daha yüksek olduğu saptanmıştır.Sonuç: KOAH'lı olguların yönetiminde salt havayolu kısıtlanma derecesini dikkate almak yerine olguların alevlenme sayıları, cinsiyetleri, başta kardiyovasküler olmak üzere eşlik eden hastalıkları, anksiyete durumları ve yaşam kaliteleri gibi birçok klinik veriyi içeren fenotipik gruplamalar yapılması ve günlük klinik pratiğe kazandırılmasının önem taşıdığını düşünmekteyiz.Anahtar Sözcükler: kronik obstrüktif akciğer hastalığı, klinik fenotipler, yaşam kalitesi, anksiyete, dispne indeksi, alevlenme

Akciğer hastalıkları-obstrüktifAnksiyeteDispnea+2
Murat Kaya
Dokuz Eylül University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pulmoner tromboemboli olgularında serum ?iskemi modifiye albumin? (IMA) düzeyinin tanıya katkısı ve prognoz ile ilişkisi

Amaç: Çalışmamızda; pulmoner tromboemboli (PTE) olgularında serum IMA ve IMA/albumin oranının tanısal katkısı ile PTE şiddeti, klinik ve radyolojik bulgular ile ilişkisini araştırmayı amaçladık.Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları kliniğine başvuran ve pulmoner tromboemboli ön tanısı ile tetkik edilen 99 hasta çalışmaya alındı. Bu hastalar için ilk 24 saat içerisinde alınan kan örneğinin serumu ayrılıp, serum IMA ve albumin düzeyleri çalışılmak üzere saklandı. Hastaların demografik bilgileri, laboratuvar ve radyolojik bulguları, klinik skorları hesaplanarak olgu kayıt formuna kaydedildi. Hastalar prognoz takibi için bir yıllık izleme alındı.Bulgular: Çalışmamızda; toraks BT anjiyografide trombüs varlığı gösterilen ve PTE olarak kabul edilen olgu grubunda 43 hasta ve trombüs saptanmayan kontrol grubunda ise 56 hasta yer aldı. Kontrol grubunda serum IMA düzeyi 0.93±0.31, olgu grubunda 1.05±0.35 (p=0.03); IMA/albumin oranı ise kontrol grubunda 0.27±0.10, PTE grubunda 0.31±0.09 olarak saptandı (p=0.01). Olgu grubunun PTE şiddetine göre dağılımı; nonmasif PTE 32 hasta (%74), submasif PTE 7 hasta (%16.3) ve masif PTE 4 hasta (%9.3) olarak saptanmıştır. Masif PTE grubunda nonmasif ve submasif gruba göre IMA ve IMA/albumin oranları daha yüksek bulundu (IMA; nonmasif grupta 1.02±0.3, submasif grupta 1.04±0.2, masif grupta 1.33±0.4, IMA/albumin; nonmasif grupta 0.30±0.07, submasif grupta 0.291±0.04 ve masif grup için 0.426±0.16) PTE saptanan hastalarda toplam mortalite oranı %33, nüks oranı ise %7 olarak saptandı. Prognoz tayininde IMA ve IMA/albumin değerinin önemi olmadığı gözlemlendi.Sonuç: PTE tanısı ve şiddetinin belirlenmesinde; serum IMA ve IMA/albumin değerlerinin yararlı olabileceği gösterildi. Ancak bu parametrelerin, tek başlarına değil, D-Dimer gibi yararlılığı kabul edilmiş parametrelerin de dahil edileceği algoritmaların içerisinde ya da kombine testlerin bir parçası olarak kullanıldıklarında, tanısal sürece katkılarının daha fazla olabileceği düşünüldü.

AlbüminlerEmboli ve trombozPrognoz+4
Funda Uluorman
Dokuz Eylül University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

4207 sayılı yasanın yürürlüğe girmesinden sonra kişilerin sigara içme davranışları üzerinde oluşturduğu etkinin saptanması

4207 sayılı yasanın yürürlüğe girmesinden sonra kişilerin sigara içme davranışları üzerinde oluşturduğu etkinin saptanmasıAMAÇ: Ülkemizde, 19 Temmuz 2009 tarihinde yürürlüğe giren, 4207 sayılı yasada değişiklik yapan 5727 sayılı ?Tütün Mamullerinin Zararlarının Önlenmesine Dair Kanunda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun? sonrasında İzmir halkının yasa hakkındaki görüşleri, çevresel tütün dumanı maruziyeti, sigara bırakma oranları ve yasa sonrası sigara içme alışkanlıklarında meydana gelen değişimlerin belirlenmesi amaçlandı.YÖNTEM: İzmir nüfusunu örnekleyeceği düşünülen toplam 600 hane Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından, 2 aşamalı sistematik küme örneklemesi yoluyla seçilmiştir. Hanelerde 47 soruluk bir anket çalışması gerçekleştirildi.BULGULAR: Katılımcıların %53,7'si kadın, %46,3'ü erkek olup yaş ortalaması 41,5±15,6'di. Sigara içmekte olan 232 (%39), hiç içmemiş 257 (%42) ve sigarayı bırakmış 111 kişi (%19) bulunmaktaydı; erkekler kadınlara göre daha fazla sigara içiyordu, nikotin bağımlılık düzeyi (NBD) daha yüksek olanlar ve erkekler sigaraya daha erken yaşlarda başlıyorlardı (sırasıyla; p=0.0001, 0.033 ve 0.0001). Sigara dışı tütün ürünleri, en çok erkeklerde, 35 yaş altı ve lise-üniversite mezunlarında kullanılıyordu; en çok tercih edilen ürün nargileydi. Kadınlarda sigara bırakabilme durumu erkeklere göre anlamlı olarak daha fazlaydı (p=0,006). Sigara içmekte olanların %70,7'si sigarayı bırakmayı düşünüyordu. Bilimsel olarak etkili olduğu kanıtlanmış olan yöntemler % 53,8 olarak kullanılmıştı. Sigara içicilerinin %93,9'u evde sigara içiyorken, sigara içmeyenlerin %35,1'i evde, %14,9'u araçta, %14,4'ü iş yerinde pasif maruziyete uğruyordu. 18 yaş altı çocuğu olanların %42,6'sı evdeki çocuklar için pasif maruziyet oluşturuyorlardı. 600 kişinin %98'i yasadan haberdar, % 91,5'i yasayı destekliyordu. Kadınların yasayı destekleme oranı (%95,3) erkeklere göre (%88,5) istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha fazlaydı (p=0,002). Sigarayı bırakmış olanların %42'sı yasayla bunu başarmıştı; içicilerin %36,6'sı ise yasa sonrası bırakmayı düşünmeye başlamıştı. Yasadan sonra sigarayı azaltma ve bırakma; yasayı destekleyenlerde, kadınlarda ve NBD düşük olanlarda yüksekti.Yasayla bırakma/azaltma nedenleri arasında en çok alan kısıtlanması, maddiyat ve pasif maruziyet yer almaktaydı. Kişilerin yasa sonrasında içtikleri sigara sayısında, yasa öncesine göre ortalama 3,19 adet azalma olmuştu. Yasadan sonra kapalı alana gitme sıklığı %62,2'sinde değişmemiş, %27'sinde artmış ve %10,8'inde azalmıştı.Yasanın ihlal edilme oranı % 32,3 (erkeklerde ve NBD yüksek olanlarda fazla) idi, bu kişilerin sadece %21,3'ü uyarılmıştı.Yasayı destekleyenlerin %96,4'ü yasanın başarılı ve yeterli olduğunu düşünüyordu; desteklemeyenler ise yasanın değiştirilmesini istiyorlardı.SONUÇLAR: İzmir halkında sigara içme prevalansı Türkiye ortalamasından yüksekti. Sigaraya başlama yaşı 18 yaşın altında bulunmuştu. Sigara dışı tütün ürünü kullanımı, giderek artmakta olan bir sorundur. Sigara içenlerin büyük çoğunluğu sigarayı bırakmak istediğini ve verilecek tibbi hizmetden faydalanabileceklerini belirtmişlerdi. Bırakmayı denemiş kişilerin küçük bir kısmının destek tedavisi aldığı düşünülürse, doğru bir planlama ile daha çok kişinin sigarayı bırakabileceği öngörülmüştür. Sigarayı bırakmayı düşünenlerin bu kararlarında öncelikle, çoğunluğun haberdar olduğu ve destek verdiği yasanın etkili olduğu gözlendi. Yasanın, özellikle kadınlarda daha etkili olduğu ve sigara içme oranıyla içilen sigara sayısını azalttığı gözlenmiştir. Yasa ile kamusal alanlarda çevresel tütün dumanı maruziyeti önemli oranda engellense de evlerde, araçlarda ve işyerlerinde pasif maruziyetin önüne geçilemediği bir gerçektir.Yasanın zaman zaman ihlal edilmesine rağmen, ihlali gerçekleştirenlerin yeterince uyarılmaması dikkat çekicidir. Sonuç olarak, mevcut yasa ile ülkemizde tütün bağımlılığı konusunda çok önemli adımlar atıldığı saptanmış olup hem yasanın kapsamının genişletilmesi, hem de yaptırımlarının uygulanması konusunda gerekli adımların atılmasıyla beraber çok daha olumlu gelişmeler gözlenebileceğini düşünmekteyiz.

BağımlılıkKanunlarSigara dumanı kirliliği+3
Pakize Ayşe Turan
Dokuz Eylül University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hafif kronik obstrüktif akciğer hastalığı olan olgularda fonksiyonel solunumsal parametreler ile klinik egzersiz testleri arasındaki ilişki

Amaç: Önemli mortalite ve morbidite nedeni olan ve prevalansı giderek artan bir hastalık olan KOAH'ta, halen tanı için yeni yöntemlere gereksinim olduğu gibi; hastalığın şiddetini belirleyebilmek, tedavinin etkinliğini değerlendirebilmek ve hastalığın tüm boyutlarını ölçebilmek için yeni klinik sonuçlar ve belirteçlere gereksinim vardır. Tanı ve hastalık şiddetini belirlemede 1. saniye zorlu ekspirasyon volümü (FEV1) yaygın şekilde kullanılmaktadır. Ancak KOAH'ın erken döneminde, klinik bulgularla ve KOAH'a bağlı mortalite ile korelasyonu zayıftır. FEV1' den daha güçlü başka ölçütlerin belirlenmesi ve geçerliliklerinin gösterilmesi yararlı olabilir. Bu amaçla çalışmamızda, olgu grubunda, FEV1 esas alınarak yapılan sınıflama ile KOAH şiddetinin kardiyopulmoner egzersiz testi (KPET) parametreleri ile korelasyonunu araştırdık. Kontrol grubunda ise yakınmaları basit spirometrik ölçümler ile açıklanamamış olgularda, erken tanısal yaklaşım alternatifi olarak KPET'in kullanılabilirliğini ve her iki grupta egzersizin farklı evrelerindeki kardiyopulmoner yanıtlara neden olan fizyopatolojik mekanizmaları ortaya koymaya çalıştık.Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) Hastanesi Göğüs Hastalıkları polikliniğine başvuran tüm olgular değerlendirildi. GOLD kriterlerine göre hafif KOAH tanısı ile takip edilen ve yeni tanı konulmuş, bronkodilatatör ve antiinflamatuvar tedavi almayan 40 olgu ile, anlamlı sigara öyküsü olan, solunum fonksiyonlarını etkileyecek herhangi bir sistemik hastalığı bulunmayan ve bronkodilatatör, antiinflamatuvar tedavi almayan, FEV1/FVC >%70 olan 52 risk altındaki olgu Haziran 2010-2011 tarihleri arasında çalışmaya dahil edildi. Post-bronkodilatatör SFT, altı dakika yürüme testi (6 DYT) ile KPET uygulandı.Bulgular: Hafif KOAH'lı olgularda risk grubu ile karşılaştırıldığında egzersiz kısıtlanması olduğunu saptadık. Egzersiz yanıt modelleri değerlendirildiğinde, hafif KOAH'lı olgularda erken dönemde egzersiz kısıtlanmasının varlığını ortaya koyduk. Risk altındaki olguları değerlendirdiğimizde ise, sigara içmeye devam eden olgularda da egzersizin erken döneminde bir sınırlanmanın pik egzersiz dönemindeki kısıtlanmaya yol açtığı sonucunu buldukSonuç: Hafif KOAH'lı olguların sigara öyküleri risk altındaki olgulardan anlamlı olarak daha fazladır. Yoğun tütün dumanı maruziyeti daha ciddi pulmoner hasara yol açmaktadır. Hafif KOAH'ta ortaya çıkan hasar, baskın olarak periferik havayollarında ortaya çıkmaktadır. Küçük havayolu hastalığı ile ilişkili olabilecek ventilatuvar fonksiyonel bozukluk efor kapasitesini etkiliyor gibi görünmektedir. Periferik havayolu hastalığının yaygınlık ve şiddetini daha hassas olarak tanıyabilen yöntemler, KOAH'ın erken tanısında spirometrik ölçümler ile birlikte kullanılabilir.

Akciğer hastalıkları-obstrüktifEgzersiz testiSolunum fonksiyon testleri+1
Yelda Kara
Dokuz Eylül University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Geç başlangıçlı, hafif-orta klinik şiddetteki, çok ilaca dirençli bakterilerle enfeksiyon ve/veya yüksek mortalite riski olmayan hastanede gelişen pnömonilerde etken spektrumu ve antibiyotik duyarlılığı

Giriş: Hastanede Gelişen Pnömoni (HGP), hastaneye yatışında inkübasyon döneminde olmayan ve yatıştan 48 saat geçtikten gelişen pnömoni olguları ile, hastaneden taburcu olduktan sonraki 48 saat içerisinde ortaya çıkan pnömoni olguları olarak tanımlanır. Hastaneye yatıştan itibaren ilk 4 gün içerisinde oluşan pnömoniler ?erken? başlangıçlı, 5. gün ve sonrasında ortaya çıkanlar "geç" başlangıçlı HGP olarak tanımlanırlar. Erken HGP olgularında sıklıkla saptanan temel etkenler Streptococcus pneumoniae, Haemophilus influenzae ve metisiline duyarlı Staphylococcus aureus'tur. Geç başlangıçlı HGP olgularında sık görülen etiyolojik etken mikroorganizmalar olarak %55-85 oranıyla ilk sıralarda P. aeruginosa, Acinetobacter spp., Enterobacter spp., Klebsiella spp. gibi gram negatif basiller dikkati çekerken, gram pozitif koklar ve özellikle de önemli bir kısmı metisilin dirençli S. Aureus olguların %20- 30' unda etken olarak görülmektedir. Geç başlangıçlı HGP olgularında sıklıkla mortalitesi yüksek ve /veya çok ilaca dirençli (ÇİD) mikroorganizmaların etken olduğu görülmektedir.Amaç: Bu çalışmada amacımız, ÇİD mikrorganizmalarla enfeksiyon olasılığı ve/veya mortalite riski yüksek olmayan, hafif-orta klinik şiddetteki, geç başlangıçlı, Türk Toraks Derneği 2002 ve 2008 HGP uzlaşı raporunda Grup 2 olarak sınıflandırılan HGP olgularında etken spektrumunu ve antibiyotik duyarlılık paternini belirlemektir.Yöntem: Türk Toraks Derneği 2002 ve 2008 uzlaşı raporuna göre Grup 2 olarak sınıflandırılan , tanının ilk 24 saati içerisinde hesaplanan APACHE II skoru(akut fizyoloji ve kronik sağlık değerlendirmesi skoru) 16 dan az olan ve klinik özellikleriyle hafif-orta klinik şiddetteki geç başlangıçlı , HGP olguları prospektif ve retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen hastalardan etiyolojik mikroorganizmaları saptamak amacıyla ekspektore balgam, indükte balgam, kan ve nonbronkoskopik endotrakeal aspirat örnekleri değerlendirildi. Alınan kan, balgam örneklerinin kalitatif kültürleri ve endotrakeal aspirat örneklerinin kantitatif kültürleri yapıldı. Kültürde üreyen ve etken kabul edilen mikroorganizmaların antibiyotik duyarlılığı değerlendirildi. Klinik yaklaşımla başlanılan ampirik antibiyoterapinin uygunluğu ve üreyen etkenin antibiyotik duyarlılığı karşılaştırıldı. HGP ampirik tedavisinde kullanılan iki veya daha fazla gruptan antibiyotiğe direnç ÇİD olarak kabul edildi. Klinik yaklaşımla ampirik antibiyoterapi başlanan hastalarda tedavi yanıtı, tedavinin 3. ve 7. günleri arasında klinik pulmoner infeksiyon skoru (KPİS), PaO2 / FiO2 , CRP değerleri ve klinik pnömoni semptomları iyileşmesi, mikrobiyolojik eradikasyon sağlanması dikkate alınarak değerlendirildi. Uygulanan tedavi sonucunda pnömoni açısından prognoz , tam remisyon, tedavi başarısızlığı , relaps ve ölüm olarak kaydedildi.Bulgular: Çalışma süresince ,çalışma kriterlerine ve Türk Toraks Derneği 2002 ve 2008 HGP tanı ve tedavi rehberinde tanımlanan sınıflandırmaya uygun şekilde Grup 2 HGP tanısı konan toplam 34 hasta değerlendirmeye alındı. Çalışmaya kabul edilen 34 hastanın 11 (%32.3) `inde etken patojen olarak kabul edilen 12 etken mikroorganizma oldu. Üreyen etkenlerin tamamının gram negatif basiller olduğu görüldü. HGP nedeni olarak kültürde üretilen toplam 12 bakteriden 3 `ünün (%25) Klebsiella pneumonia, 3 `ünün (%25) E. coli, 3 `ünün (%25) Pseudomonas aeruginosa, 1 `inin (8.3%) Pseudomonas fluorescens, 1 `inin (%8.3) H. influenzae ve 1 `inin (%8.3) Enterobacter spp olduğu saptandı. .Etken mikroorganizmaların antibiyotik direncinden sorumlu olabilecek özelliklerine bakıldığında ise; E. coli izolatlarından birinin (% 33.3) ESBL (+), Pseudomonas aeruginosa izolatlarından ikisinin (% 66.6) indüklenebilir b-laktamaz aktivitesine sahip olduğu, ve tek (%100) Enterobacter spp izolatının da indüklenebilir b-laktamaz aktivitesi gösterdiği saptandı. Üretilen diğer mikroorganizmalarda indüklenebilir b-laktamaz aktivitesi veya ESBL (+) olması gibi direnç gelişiminden sorumlu olabilecek enzim aktivitesi saptanmadı. Üretilen etken mikroorganizmaların 10`unun (%83) duyarlı mikroorganizmalar olduğu görüldü.Kültür pozitifliği saptanan olgular klinik olarak değerlendirildiğinde ise hastaların %91 inde Türk Toraks Derneği 2002 ve 2008 HGP uzlaşı raporuna göre başlanabilecek ampirik tedavinin etki spektrumunun etken mikroorganizmaları kapsadığı görüldü. Çalışmamıza dahil olan Türk Toraks Derneği rehberine göre Grup 2 HGP olgularının klinik özelliklerine sahip olan 34 hasta içinde pnömoni açısından relaps ve mortalite oranı %6 (2/34) olarak saptandı. Çalışmaya dahil edilen tüm hastalarda pnömoni tedavisi ile kür oranı %74 (25/34), kısmi remisyon %17 (6/34) olarak saptandı.Sonuç: Türk Toraks Derneği 2002 ve 2008 HGP tanı ve tedavi rehberinde belirtildiği üzere yüksek mortalite riski ve/veya ÇİD bakteri ile enfeksiyon olasılığı olmayan geç başlangıçlı Grup 2 HGP olgularında etken olduğu düşünülen duyarlı mikroorganizmalar ile çalışmamızda izole edilen mikroorganizmalar benzerdir. Bununla birlikte üretilen mikroorganizmaların antibiyotik duyarlılığına bakıldığında, bu mikroorganizmaların yüksek oranda duyarlı bakteriler olduğu ve 2002 ve 2008 Türk Toraks Derneği HGP tanı ve tedavi rehberinde önerilen ampirik antibiyoterapi seçeneklerinin uygun bir başlangıç tedavisi olduğu görüldü.Anahtar kelimeler: Hastanede gelişen pnömoni, Mortalite riski, Çok ilaca direnç, Etken bakteriyel spektrum, Antibiyotik duyarlılığı

BakterilerMortalitePnömoni+4
Sabri Gözüm
Dokuz Eylül University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Koah alevlenmelerinde crp rehberliğinde antibiyotik tedavisi

Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH), stabil bir hastada nefes darlığında artış, günlük performansta azalma, balgam miktarında ve renginde değişiklik, öksürükte şiddetlenme, yüksek ateş, mental durumda bozulma ile karakterize alevlenmelerle seyreden progresif, yavaş seyirli bir hastalıktır. KOAH alevlenmelerinde antibiyotik kullanımı oldukça yaygındır. Maliyeti azaltmak ve antibiyotik direncinin önüne geçmek için KOAH alevlenmelerinde gereksiz antibiyotik kullanımına son verecek yeni stratejilerin bulunması zorunludur. C-reaktif protein (CRP), klasik bir akut faz reaktanıdır ve inflamatuar süreçlerde genellikle dramatik olarak yükselir. Daha önce yapılmış 'alt solunum yolu enfeksiyonlarında CRP düzeyi' ile ilgili pek çok çalışmada, bakteriyel enfeksiyonlarda CRP'nin viral enfeksiyonlara göre anlamlı yüksek olduğu görülmüştür. Alt solunum yolu enfeksiyonlarında CRP <1 mg/dL olduğunda genellikle antibiyotik tedavisinden kaçınılması önerilmektedir. KOAH alevlenmelerinde gereksiz antibiyotik kullanımının önüne geçmek için yaptığımız bu çalışmada biz de CRP cut-off değer olarak 1 mg/dL'yi kullandık. Yaptığımız çalışmada, CRP rehberliğinde verdiğimiz tedavinin sonuçlarının (klinik başarı, erken ve geç dönem alevlenme nüksü) standart yaklaşım kadar iyi olduğunu gördük. Üç aylık takip sonunda gelişen nükslere bağlı olarak CRP grubunda istatistiksel anlamlı olarak daha fazla antibiyotik kullandık. Daha fazla antibiyotik kullanma sebebimiz CRP grubunda daha fazla alevlenme yaşanmış olması olabilir. CRP grubunda daha fazla alevlenme yaşanmasının sebebi ise CRP grubunda istatistiksel olarak anlamlı daha fazla sayıda hastanın aktif sigara kullanımının devam ediyor olması olabilir. Farklı CRP cut-off değerlerinde ve grupların aktif sigara kullanımının kontrol edilebildiği yeni çalışmalarda, sonuçların CRP lehine daha iyi olacağını düşünmekteyiz.

Hülya Dirol
Akdeniz University
2011
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sağlık bakımıyla ilişkili pnömoni

Son yıllarda sağlık sistemindeki değişiklikler sonucunda, hastaneye yatış, uzun süreli bakım evinde kalma, ayaktan infüzyon tedavisi, evde bası yarası bakımı, hemodiyaliz merkezinde tedavi öyküsü bulunanlarda gelişen pnömoni sağlık bakımı ilişkili pnömoni olarak tanımlanmaktadır.Bu amaçla 1 Ocak 2009 - 1 Haziran 2012 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Kliniğinde yatan SBİP (sağlık bakımı ilişkili pnömoni) ve TGP (toplumda gelişen pnömoni) olguları retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmamızda SBİP ve TGP tanısıyla hastanede yatan olguların demografik verileri, etken organizmaları, mortalite oranları, ortalama hastanede yatış süreleri ve maliyetlerinin karşılaştırılması amaçlandı.Toplam 195 pnömonili olgunun, 76'sı SBİP'li (%38.9) ve 119'u (%61.1) TGP'li idi. SBİP olgularının, 61 (%80.3)'inin son 90 gün içinde 2 veya daha fazla gün hastaneye yatış öyküsü, 7 (%9.2)'sinin son 30 günde hemodiyaliz merkezinde tedavi alma öyküsü, 3 (%3.9)'ünde evde bası yarası tedavisi uygulanması, 1 (%1.3)'er olguda ise uzun süreli bakımevinde kalma öyküsü ve evde infüzyon tedavisi alma öyküsü olduğu saptandı. TGP'li grup ile karşılaştırıldığında SBİP olgularının komorbiditesi daha fazla (%94.6'ya %73.1; p<0.001) ve ortalama PSI skoru (104.4'e 90.2; p<0.05) daha yüksek idi. 18 SBİP (%23.6) ve 11 (%9.2) TGP olgusunda etken saptanmış idi. En sık izole edilen mikroorganizmalar, SBİP'te S.pneumonia, A. baumannii, S.aureus (MRSA) iken, TGP'de S.pneumonia, Klebsiella species, Pseudomonas aeruginosa, Moraxella catarrhalis idi. Ulusal ve uluslararası rehberlere göre SBİP grubunda olguların %73.7'si, TGP grubunda ise %98.3'ünde uygun tedavinin başlandığı saptandı (p< 0.001). Ortalama hastanede yatış süresi (12.7±1.1'e karşı 7.8±0.5 gün; p<0.05) ve mortalite oranı (%22.4'e %4.2; p< 0.001) SBİP grubunda TGP'ye göre yüksek idi. Ortalama yatış maliyetleri incelendiğinde, SBİP'de (4150,6±892 TL'ye karşı 2078,7±571TL; p<0.05) TGP'ye göre yüksek saptandı.Sonuç olarak, SBİP'li hastaların hasta özellikleri, komorbid durumları, etken organizmaları, yatış süreleri, maliyetleri ve prognozları TGP grubundan farklıdır. Bu nedenle pnömoni tanısı konulan hastalar SBİP açısından sorgulanmalı ve ampirik antibiyotik tedavisi başlanırken geniş spektrumlu (dirençli mikroorganizmaları kapsayacak şekilde) antibiyotikler tercih edilmelidir.

Hasta bakımıHasta bakımı-hastane sonrasıMaliyet+3
Ruşen Uzun
Akdeniz University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut pulmoner tromboembolide serum sodyum, kreatinin ve glukoz değerlerinin prognoza etkisi

Pulmoner tromboemboli mortalitesi ve morbiditesi yüksek bir hastalıktır. Akut PTE prognoz tayininde RVD, troponin pozitifliği ve PESI kullanılmaktadır. Çalışmamızda her merkezde kolay ulaşılabilir serum sodyum, glukoz ve kreatin düzeylerinin prognostik değerlerini ve şu an kullanılmakta olan belirteçlerle olan korelasyonunu araştırdık. Çalışmamızda Ocak 2010 - Aralık 2012 yılları arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Kliniğinde ventilasyon/perfüzyon sintigrafisi PTE ile yüksek olasılıklı uyumlu olan veya toraks BT anjiografi ile akut PTE tanısı alarak yatışı yapılan ve diabetes melitus ve kronik böbrek yetmezliği olmayan 112 olgu retrospektif olarak değerlendirildi. Olguların demografik özellikleri, vital bulguları, bilinç durumu, PESI skoru, ilk başvuru anında elde edilen özellikle glukoz, sodyum ve kreatin düzeyleri olmak üzere rutin biyokimyasal incelemeleri, D-dimer ve troponin düzeyi, ekokardiyografik sonuçları incelendi. Toplam 112 olgunun 86?sının (%76.8) ilk 30 gün boyunca stabil seyrettikleri (Grup I), 26?sının (%23.2) ise ilk 30 gün içinde öldükleri (Grup II) belirlendi. Olguların %27.6?sında hiponatremi saptandı ve bu olgularda ilk 30 gün içerisindeki mortalite oranı, serum sodyum düzeyi normal olan hastalara göre anlamlı yüksekti (sırasıyla %70.9, %4.4, p:0.001). Başvurudaki serum sodyum düzeyinin 135 mol/lt altında olmasının ölüm riskinin yaklaşık 48 kat arttırdığı belirlendi. Çalışmamızda ilk 30 gün içinde ölen olguların eGFR ortalaması 45.5mL/dk, stabil seyreden olguların ise 100.3 mL/dk bulundu. eGFR<60 mlt/dk ve ?60 mlt/dk olan 2 grubun prognozları karşılaştırıldığında eGFR<60 mlt/dk olanlarda mortalite diğer gruba göre 41.67 kat artmış bulundu (p<0.001). Hastaların başvuru anındaki serum glukoz değerlerinin ortalaması 129.1 mg/dl olup, ölen hasta grubunda 140 mg/dl?nin üzerinde idi ve yaşayan hasta grubuna göre anlamlı yüksekti (p<0.001). Troponin pozitif, RVD saptanan ve PESI V olgularda mortalite oranı yüksek olup yine bu hastalarda serum sodyum düzeyi ve eGFR düşük, serum glukoz düzeyinin yüksek olması bu üç yeni belirtecin prognostik değerlerinin yüksek olduğunu desteklemektedir. Bu üç parametre arasında prognostik değeri en yüksek belirteç serum sodyum düzeyi iken üçünün birlikte bulunması durumunda mortalite riskinin %100 olduğunu belirledik. Serum sodyum, glukoz ve kreatin düzeylerinin ayrı ayrı veya birlikte akut PTE prognoz tayininde kullanılabileceğini düşünmekteyiz

HiperglisemiHiponatremiKreatin+2
Aliye Gamze Calış
Akdeniz University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hospitalizasyon gereken toplumda gelişen pnömonili olguların tedavisinde tek başına florokinolon ile ampisilin/sülbaktam ve makrolid kombinasyonun karşılaştırılması

Toplumda gelişen pnömoni (TGP) tüm dünyada yaygın ve ciddi bir sağlık sorunudur. Tanı konulur konulmaz uygun antibiyotik tedavisinin başlanmasının mortalite üzerine etkili olduğu gösterilmiştir. Pnömonitedavisindeki gecikmenin morbidite ve mortaliteyi artırdığı bilinmektedir. TGP tedavisinde ampirik olarak en sık kullanılan ampisilin/sulbaktam ve makrolid (AS±M) kombinasyonu ile florokinolon (F) tedavilerinin sonuçları tartışmalıdır. Bu amaçla Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Kliniğinde Ekim 2009 - Mayıs 2013 tarihleri arasında yatarak tedavi gören TGP'li tüm hastalar retrospektif olarak çalışmaya alındı. Çalışmamızda tedavide tek başına F ile AS±M kombinasyonunun kullanıldığı hastalarda yaş, demografik bilgileri, risk faktörleri, komorbid hastalıklar, PSI ve CURB-65 skorları, tedavi sonucu, hastanede yatış süreleri ve tedavi maliyeti, erken ve geç dönem mortalite ve hastalık seyrine olan etkilerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. TGP tanısı alan 225 hasta çalışmada yer aldı. 225 olgunun, 123'ü AS±M (%54.6) ve 75'i (%33.3) F tedavisi almakta idi. Hastaların 77'si (%34.2) kadın, 148'i (%65.8) erkek ve yaş ortalaması 66 olarak saptandı. En sık komorbid durumlar DM, KOAH, konjestif kalp yetmezliği ve koroner arter hastalığı idi. Başvuru semptomları arasında en sık öksürük, balgam çıkarma, ateş yüksekliği ve nefes darlığı saptandı. Başvurudaki hastalık ağırlığı, yaş, cinsiyet, komorbid hastalıklar, sigara içme durumu, laboratuvar değerleri, CURB-65 ve PSI skorları her iki grupta da benzerdi. Çalışmamızda tüm olgulara çekilen akciğer grafisinde gruplar arasında benzer oranda multilober infiltrasyon, bilateral tutulum, plevral efüzyon bulunmaktaydı. Laboratuvar değerlerinde gruplar arasında bir farklılık saptanmadı. Hastalarımızın influenza aşısı yaptırma oranı AS±M grubunda %15.4, F grubunda ise %20 idi. AS±M grubunda %6.5'i, F grubunda %8'i pnömokok aşısı ile aşılanmıştı. En sık izole edilen mikroorganizmalar: S.pneumonia, Klebsiella species, Pseudomonas aeruginosa ve Moraxella catarrhalis idi. F kullanılan hastalardaki klinik başarı oranı (%88) ile AS±M kullanan hastalardaki başarı oranları (%82.1) benzer idi (p=0.314). 30 günlük mortalite AS±M grubunda %8.1, F grubunda %8, 90 günlük mortalite AS±M grubunda %12.2, F grubunda %11.8, 1 yıllık mortalite AS±M grubunda %11.4, F grubunda %7.9 idi. Ortalama yatış maliyetleri AS±M grubunda 1963±3723 TL, F grubunda 1965±7172 TL idi. Her iki grup arasında hastanede kalış süreleri (AS±M grubunda 5.6±3.9 gün, F grubunda 5.9±3.9 gün), mortalite oranları ve hastane maliyetleri açısından bir farklılık saptanmadı. Sonuç olarak, hastanede yatan TGP hastalarında AS±M ve F grupları arasında yaş, komorbid hastalıklar, PSI ve CURB-65 skorları, tedavi etkinliği, erken ve geç mortalite oranı, hastanede yatış süresi ve tedavi maliyeti arasında gruplar arasında bir farklılık saptanmad

AmpisilinAntibiyotiklerAntibiyotikler-kombine+4
Burcu Karaboğa
Akdeniz University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Alkol dışı madde bağımlılığı olan kişilerde solunum sisteminin değerlendirilmesi

Çalışmamız, uyuşturucu madde kullanımının solunum sistemi üzerinde oluşturduğu etkileri saptamak ve bu konuya dikkati çekmek amacıyla planlandı. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi AMATEM'e yatan 40 alkol dışı madde bağımlılığı olan olgu ve 40 sağlıklı katılımcı onamları alınarak değerlendirildi. Solunum sistemine dair anamnez, fizik muayene, akciğer grafisi, spirometri sonuçları ve solunum anketi yorumlamasıyla elde edilen veriler iki grup arasında karşılaştırılarak değerlendirme yapıldı. Çalışmamızda, solunum sistemi semptomları ve solunum anketi semptom skorları madde bağımlılığı olan grupta anlamlı yüksek bulundu. Solunum sistemi muayene bulgularından ronküs, madde bağımlılığı olan grupta daha sık saptandı. Özellikle inhalasyon yoluyla kullanılan esrar, eroin ve kokainin hava yollarında termal hasarlanmaya yol açması ve inflamatuar süreçlerin başlamasıyla gelişen bronkospazmın klinik yansıması olduğu düşünüldü. Bronkospazmın spirometrik yansıması olduğu düşünülen FEV1/FVC, çalışma grubumuzda anlamlı olarak düşük bulunmakla beraber ortalama değeri olan 86'nın, obstrüktif kabul edilen düzeylerde olmadığı görüldü. Vital parametrelerden solunum sayısı, kalp hızı ve SpO2 değişikliği Grup1'de anlamlıydı. Solunum sayısı ve kalp hızının yüksek, SpO2'nin daha düşük değerlerde olduğu görüldü. Çalışmamızda, Grup 1'de PA akciğer grafisinde saptanan patolojik bulgulardan, 2 kişide kalsifik pulmoner nodüller, 1 kişide milimetrik pulmoner nodüller, 1 kişide plevral kalınlaşma ve 2 kişide atelektazik bant formasyonu izlendi ve grafide patolojik bulu görülme sıklığı kontrol grubuna göre anlamlı yüksekti. Madde bağımlısı olan grubun tümünün sigara kullanıyor ve kontrol grubuna göre daha erken yaşlarda sigara kullanmaya başlamış olmaları dikkati çekti. Ortalama sigara kullanım düzeyi Grup 1'de paket-yıl cinsinden 13,8, Grup 2'de 3,89 bulundu. Sigara başlama ortanca yaşları ise sırasıyla 13 ve 18 yaş bulundu. Çalışmamızda, uyuşturucu madde kullanımına ve madde kullanım yollarına ait veriler elde edildi. Sonuç olarak, hem eroin hem de kokainin en sık inhalasyon yoluyla kullanıldıkları ve bu kullanım şeklinin, IV kullanım yoluna göre anlamlı olarak yüksek olduğu saptandı. Yalnız inhalasyon yolunu kullanan 25 (%62,5), inhalasyon ve IV yolu birlikte kullanan 13 kişi (%32,5) ve yalnız IV yolu kullanan ise 2 kişi (%5) vardı. Çalışma grubumuzda en sık kullanılan uyuşturucu maddenin eroin olduğu ve eroinin, kokain, esrar gibi diğer maddelerle de kombine biçimde kullanılıyor olduğu sonucunu elde ettik. İki grup arasında yaş dağılımının farklı olması, çalışma grubunun hepsinin sigara içiyor olması, katılımcıların birden fazla uyuşturucu madde kullanıyor olması ve hem IV hem de inhaler yollarla madde kullanıyor olması nedeniyle çalışmamızın, farklı değişkenlerden de etkilenmiş olduğu görüşündeyiz

AstımEroinKanabis+4
Fulya Çiyiltepe
Akdeniz University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik obstrüktif akciğer hastalıklarında IPPB tedavisinin solunum fonksiyon testleri ve kan gazları üzerindeki etkisi

Faruk Kalaycıoğlu
Akdeniz University
1987
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kapalı mitral kommissurotomi`nin erken ve geç sonuçları

Hasan Hekim
Akdeniz University
1987
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Plevra iğne biyopsisinin klinik değeri

Ömer Lütfi Tabakçı
Akdeniz University
1988
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Mikrobiyolojik olarak tüberküloz (TB) ve tüberküloz dışı mikobakteri (NTB) tanımlanmış olgularda klinik ve radyolojik bulgular

Tüberküloz, mortalitesi yüksek bulaşıcı sosyoekonomik olarak önemli enfeksiyon hastalıkları grubundadır. Zamanında uygun ve etkili tedavi ile prevelansı azaltılabilir bir hastalıktır. Tüberküloz; akciğer, kemik, lenf nodu, plevra gibi birçok organ ve doku tutulumu ile seyredebilir(2). Tüberküloz dışı mikobakteriler ( NTM) doğada su ve toprakta bulunan Mycobacterium tuberculosis kompleksinin bir üyesi olmayan ve M.leprae'nın hariç tutulduğu mikobakteri türlerini ifade eder(49). Basillerin inhasyonu sonucunda akciğer, lenf nodu, deri ve yumuşak doku hastalığı olarak seyredebilir(8). Tüberküloz ve NTM enfeksiyonları ciddi sağlık sorunlarına neden olabilecek bir halk sağlığı problemleridir. Her iki enfektif tabloda da olguların sosyodemografik özellikleri, ek hastalık varlığı, hematolojik ve biyokimyasal değerlendirimesi ve radyolojik özellikleri hastalıkların erken tanı ve tedavisinde önemlidir. Biz de çalışmamızda her iki enfeksiyon tablosunun sosyodemografik özellikleri, komorbiditeleri, hematolojik, biyokimyasal değerleri ve radyolojik özelliklerini incelemeyi amaçladık. Çalışmamızda retrospektif olarak 01/01/2015 - 31/12/2019 tarihleri arasında mikrobiyoloji laboratuvarına TB ve NTM enfeksiyonları için yönlendirilmiş direkt yayma, moleküler test ve kültür pozitifliklerinden en az birini karşılayan 417 olgu değerlendirildi. Olguların yayma pozitifliği, PCR pozitifliği, sosyodemografik bilgileri, ek hastalıkları, sigara kullanma durumu, hematolojik ve biyokimyasal değerleri, radyolojik özellikleri, mortalite durumlarını inceledik. Çalışmamızın sonucunda NTM insidansının yıllara kıyasla arttığı dikkat çekti. NTM grubunda 2019 yılında ciddi artış görüldü. Etiyolojik araştırmada bronkoskopik yıkama suyunda NTM üremesi tespit edildi. Mikrobiyioloji laboratuvarına gönderilen örnekler en fazla Göğüs Hastalıkları ABD'a aitti. NTM enfeksiyonları TB enfeksiyonlarıyla kıyaslandığında akciğer tutulumu daha sıktı. Kültür sonuçlarında lavaj ve asit incelemesi NTM grubunda TB grubuna kıyasla daha anlamlıydı. PCR ve direkt yayma pozitifliği TB grubunda anlamlıydı. Her iki grupta da erkek cinsiyet ağırlığı mevcuttu ve yaş ortalaması benzerdi. TB grubu sistemik semptomlar ile NTM grubu ise akciğer semptomları ile başvurduğu görüldü. KOAH varlığı, immünsupresyon varlığı, geçirilmiş tüberküloz öyküsü NTM grubunda TB grubuna kıyasla anlamlı olarak daha fazla saptandı. Semptomların başvuru süresi değerlendirildiğinde NTM grubunun daha kısa sürede başvurduğu görüldü. Olguların meslek öyküleri epikriz eksikliği nedeniyle net değerlendirilemedi. Mortalite durumları her iki grupta da benzerdi. CRP yüksekliği özellikle 100 üzerinde tespit edilmesi, sedimantasyon yüksek olması, anemi durumu ve lenfopeni varlığı TB grubunda anlamlıydı. Trombosit sayısı ortalama değeri NTM grubunda anlamlı olarak daha düşük saptandı ancak her iki grupta da bu değer normal trombosit sayısı değerlerindeydi. Radyolojik olarak değerlendirildiğinde her iki grupta da en sık nodül varlığı, konsolidasyon, kavitasyon, lenfadenopati saptandı. TB grubunda tomurcuklanan ağaç manzası görünümü de sık görülen radyoloji bulgulardandı. İki grup arasında da karşılaştırıldığında ise amfizem varlığı ve atelektazi varlığı NTM grubunda anlamlı saptandı. TB ve NTM enfeksiyonları ciddi sağlık problemlerine yol açabilir. Bu nedenle detaylı inceleme gerektirmektedir. NTM suda, toprakta bulunabilir. Bu nedenle özellikle endoskopi ünitelerinde musluk suyu kullanılmamalıdır ve aralıklı olarak yıkama sularının kültür incelenmesi yapılması gerekmektedir. NTM üremesinin arttığı durumlarda mevcut hastane şartlarında kontaminasyon düşünülerek etiyoloji araştırılmalıdır. TB ve NTM enfeksiyonları akciğer dışı birçok organ tutulumu ile seyredebilir. Bu nedenle akciğer dışı enfeksiyon varlığında da TB ve NTM enfeksiyonları göz önünde bulundurulmalı ve araştırılmalıdır. Her ABD'nın TB ve NTM enfeksiyonları için farkındalığının artırılması gerekmektedir. TB düşünülen olgularda PCR çalışılması tanıya daha hızlı varılmasında yardımcı olmaktadır. Bu nedenle hastane şartları uygun ise TB düşünülen her olguda PCR çalışılmasını önermekteyiz. Olguların semptomları, komorbiditeleri, laboratuvar ve radyolojik bulguları detaylı incelenmelidir. Çalışmamızda epikriz bilgilerindeki eksiklik nedeniyle komorbiditeleri, meslek öyküsü, sigara kullanım durumu, semtomlarının değerlendirilmesinde kısıtlılık yaşadık. Elde edilen veriler ile KOAH, immunsupresyon ve geçirilmiş tüberküloz enfeksiyonu NTM kolonizasyonu ve enfeksiyonuna zemin hazırlayabileceği düşünüldü. Laboratuvar incelemesinde ise klinik uyumla birlikte CRP yüksekliği, sedimantasyon yüksekliği, anemi ve lenfopeni varlığında TB enfeksiyonunun varlığını desteklemektedir. Radyolojik olarak değerlendirildiğinde ise amfizem ve atelektazi varlığı NTM grubunda anlamlı bulunması ölü boşluk oranını arttıran durumlarda kolonizasyon oluşuma neden olduğunu düşündürmektedir. TB ve NTM, hem klinik hem laboratuvar hem de radyolojik olarak ayrıntılı araştırılması gereken enfeksiyon hastalıklarıdır. Tedavi edilmesi uzun ve ciddi ekomonik kayıplara neden olabilmektedir. Bu nedenle olgularda ayrıntılı ananmez alınması ve labortavur – radyolojik olarak detaylı incelenmesi gerekmektedir.

MycobacteriumMycobacterium tuberculosisRetrospektif çalışmalar+1
Hatice Arzu Uçar
Adnan Menderes University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut astma atağında intravenöz steroid tedavisine eklenen montelukast`ın solunum fonksiyonları üzerindeki etkileri: Tek kör, plasebo kontrollü çalışma

Ayla Kara
Akdeniz University
2001
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Stabil kronik obstrüktif akciğer hastalığı olan hastalarda inhale salbutamol ve ipratropium bromidin arteryel kan gazları üzerine olan etkisi

Esra Geçkin Yiğit
Akdeniz University
2001
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde yoğunlaştırılmış ekspirasyon havasında dna tayini

Uzun süreli karsinojenlere maruz kalınması genetik yapıda hasar oluşturarak hücre çoğalmasını kontrol eden genlerde değişikliklere yol açmaktadır. Mutasyonlar onkogenik genler ve/veya tümör baskılayıcı genlerde geliştiğinde tümör gelişimi için adım atılmış olur.Mutasyonların erken dönemde saptanması için kullanılabilecek materyallerden biri olan YEH tamamen noninvaziv ve hasta için herhangi bir risk oluşturmayan bir teknikle toplanır. YEH'ında genetik incelemelerin yapıldığı sınırlı sayıda çalışma vardır. Bu çalışmada, KHDAK olan ve kanser tanısı olmayan hasta gruplarında genetik açıdan YEH örneğinin araştırmaya yetecek düzeyde DNA içerip içermediğinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya küçük hücreli dışı akciğer karsinomu tanısı konulan 26 erkek hasta ve akciğer kanseri olmayan 20 erkek hasta alınması amaçlandı. YEH toplama işlemi yaklaşık 10-15 dakika süreyle, tidal volümde nefes alıp verirken Eco Screen- Jaeger cihazı ile yapıldı. Toplanan YEH'da invitek doku spin-colum DNA izolasyon kiti ile DNA izole edildi.KHDAK grubunda sürenin kısa olmasına rağmen DNA miktarı kanser olmayan gruba göre 2 kat daha fazla bulundu (p>0,05). Kanserli olan olgularda ise, endobronşiyal lezyon olan ve olmayan gruplar karşılaştırıldığında, endobronşiyal lezyonu olanlarda DNA miktarı daha az olarak bulunmuştur (p>0.05). Kanser grubunda DNA miktarı ile YEH toplama süresi, toplanan örnek miktarı ve ekspirasyon havası hacmi arasında da ilişki saptanmamasına karşın; kanser olmayan grupta DNA miktarı ile YEH toplama süresi arasında pozitif ilişki bulunmuştur.Bu durum kanser gelişme sürecinde akciğerlerde hücresel düzeyde meydana gelen patolojik değişikliklerle açıklanabilir. Bununla birlikte, kanser olmayan grupta YEH hacminin daha fazla olmasından kaynaklanan göreceli bir azalmadan da kaynaklanabilir. YEH'daki DNA kaynağının temel olarak akciğerlerde lokalize lezyonlardan ziyade, yaygın inflamatuar yanıta bağlı patolojik değişiklikler sonucu olduğu düşünülebilir. YEH örnekleri genetik incelemeleri yapabilecek düzeyde DNA materyali içermesi nedeniyle, risk gruplarında tarama amaçlı ve/veya tanı konulmuş olguların izleminde ve prognozunu değerlendirmede katkı sağlayabilecek yararlı, noninvaziv bir yöntem olarak düşünülmüştür.Anahtar kelimeler: KHDAK, yoğunlaştırılmış ekspirasyon havası, DNA

Akciğer neoplazmlarıBiyobelirteçler-tümörDNA+5
Emine Afşin
Adnan Menderes University
2010
00