Bingol University
Discipline

Orthopedics and Traumatology

Bingol University

336

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Femur kırıklarında iskelet traksiyonu ve eksternal fiksatör ile başlangıç stabilizasyonun pulmoner tromboemboli üzerine etkilerinin karşılaştırılması

Amaç: Kırıkların sağaltımında geçmişte yaygın olarak kullanıldığı halde günümüzde kullanımı giderek azalan iskelet traksiyonu, bir çok durumda femur kırıklarının geçici stabilizasyon yöntemi olarak kullanılabilecek geçerli bir yöntemdir. Çalışmamızda iskelet traksiyonu kullanımının femur kırıklarında başlangıç stabilizasyonu olarak eksternal fiksatöre bir alternatif olup olamayacağını araştırdık. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği'ne 01/ 01/ 2004-20/ 05/ 2019 tarihleri arasında başvurmuş olup femur kırığı saptanan ve tüm bilgilerine eksiksiz ulaşılan 230 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar başlangıç stabilizasyonuna göre iki gruba ayrıldı. Eksternal fiksatör ile yapılmış olan 58 hasta ve iskelet traksiyonu ile yapılmış olan 172 hasta retrospektif olarak incelendi. Çalışma kapsamında hastaların yaşı, cinsiyeti, travma mekanizması, ek yaralanmaları, eşlik eden hastalıkları, eritrosit replasmanı ihtiyacı, uygulanan başlangıç stabilizasyon yöntemi, nihai tedaviye kadar geçen süre, ameliyat süreleri, yara yeri enfeksiyonu, istenilen klinik konsültasyonları, order ve progresleri incelendi. İki grup VTE, ameliyat süresi, kan kaybı, ve enfeksiyon oranları açısından karşılaştırıldı. Çalışmamızdaki bütün değerlendirmeler % 95 güvenle yapıldı. p<0.05 'i sağlayan sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. İki bağımsız grubun parametrik değerlerini karşılaştırmak için Student - t testi (İndenpendent Sample T testi) kullanıldı. Kategorik (nominal, ordinal) verilerin karşılaştırılmasında iki bağımsız grupta Ki-kare testi kullanıldı. Bulgular: İki grup arasında yaş, cinsiyet, travma şekli, kırık seviyesi, ek ortopedik yaralanma, komorbidite, profilaksi, VTE açısındanbir fark yoktu(p > 0,05). Ameliyat süresi, kanama miktarı ve enfeksiyon oranları açısından iskelet traksiyonu daha üstündü(p < 0,05). Sonuç: iskelet traksiyonu masif yumuşak doku yaralanması ve vasküler yaralanmanın olduğu durumlar haricinde penetran ve nonpenetran tüm femur kırıklarında başlangıç stabilizasyonu olarak iyi bir seçenektir. Anahtar sözcükler:Femur kırıkları, VTE, DVT, PTE, iskelet traksiyonu, eksternal

Femoral kırıklarFemurKırık fiksasyonu+4
Yunus Türk
Dicle University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tekrarlayan anterior omuz çıkıklı sporcu olmayan hastaların artroskopik tedavisinde tek ankor yeterliliğinin erken dönem sonuçları

Amaç : Tekrarlayan travmatik anterior omuz çıkıklarında artroskopik olarak ankor ile stabilizasyon son yıllarda oldukça sık kullanılan bir yöntemdir. Artroskopik olarak tedavi edilen bu çıkıklarda optimum ankor sayısı birçok cerrah tarafından 3 ankor kullanılarak yapılmaktadır. Bu çalışmada sporcu olmayan hastalarda tekrarlayan travmatik anterior çıkığına tek ankor kullanılarak purse-string yöntemiyle tedavinin kısa dönem sonuçlarını incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem : Bu çalışmada tekrarlayan travmatik anterior omuz çıkığı nedeniyle tek ankor kullanılarak purse - string yöntemiyle artroskopik stabilizasyon yapılan ortalama 14,64 aylık takibi olan 28 hasta retrospektif olarak incelendi. Hastaların 27'si (%96,4) erkek, 1'i (%3,6) kadın olup, yaş ortalaması 25,46 (14-36) idi. Hastaların meslek olarak dağılımları; 9 tanesi (%32,1) memur (polis, asker ve devlet dairesinde çalışanlar), 6 tanesi (%21,4) öğrenci, 5 tanesi (%18) işçi ve 8 tanesi de (%28,8) ticaret ile uğraşmaktaydı. Hastaların 18'sinde (%64,2) pre-op MRI'da saptanan ve artroskopik olarak doğrulanan %25'den küçük Hill-Sacks lezyonu mevcuttu. Ayrıca hastaların 1'inde (%3,6) kemik bankart, 3'ünde (%10,8) ALPSA, 5'inde (%18) SLAP lezyonu (SLAP1:2, SLAP2:1, SLAP3:2) ve 1 tanesinde de (%3,6) biceps dejenerasyonu mevcuttu. Hastalar son kontrollerinde çıkık olup olmaması ve Rowe, Constant ve Oxford instabilite skorları ile değerlendirildi. Bulgular : Ortalama Rowe skoru pre - op 24,64 iken, post - op 90,89 olmuştur. Rowe' un değerlendirme skalasına göre sonuçlarımız; 21 omuzda (%75) mükemmel, 6 omuzda (%21,4) iyi, 1 omuzda da (%3,6) kötü sonuç görülmüştür. Ortalama Oxford instabilite skoru pre - op 20,03 iken, post - op 42,39 olmuştur. Bu skalaya göre sonuçlarımız; 23 omuzda (%82,1) mükemmel, 4 omuzda (%14,3) iyi, 1 omuzda da (%3,6) kötü sonuç görülmüştür. Ortalama Constant skoru pre-op 62 iken, post-op 94,53 olmuştur. Bu skalaya göre sonuçlarımız da; 25 omuzda (%89,3) mükemmel, 2 omuzda (%7,1) iyi, 1 omuzda (%3,6) da orta sonuç görülmüştür. Yapılan istatiksel çalışmalara göre pre - op ve post - op tüm skorlarda anlamlı düzelme mevcuttu. Hastalardan 1'inde (%3,6) redislokasyon, 2 tanesinde de( %7,2) son kontrol muayenesinde korkutma testi pozitif olduğu saptandı. Bu hastaların dışındaki hastaların hepsi eski mesleklerinde ve günlük aktivitelerinde çıkık korkusu nedeniyle yapamadıkları aktiviteleri sorunsuz bir şekilde gerçekleştirmektedirler. Sonuç : Tekrarlayan travmatik anterior çıkığı olan sporcu olmayan hastalarda başarılı omuz stabilizasyonunun tek ankor ile sağlanabileceği ve bunun hem cerrahi süreyi kısaltacağı hem de daha az maliyetli olacağı kanısındayız. Anahtar Sözcük : Anterior instabilite, tek ankor, artroskopik onarım, Bankart lezyon

ArtroskopiCerrahi tedaviOmuz+3
Eyyüp Serdar Yalvaç
Dicle University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Omuz kırıklı çıkıklarında açık redüksiyon ve plak vida ile tespit sonuçlarımız

Amaç: Omuz kırıklı çıkıkları toplumda diğer kırıklara nazaran daha nadir görülen, cerrahi açıdan zorlayıcı olgulardır. Çalışmamızda omuz kırıklı çıkığı tanısıyla açık redüksiyon ve plak vida ile tespit uygulanan hastaların klinik ve radyolojik sonuçlarını değerlendirdik. Gereç ve Yöntem: Ocak 2009 ile Ocak 2016 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda omuz kırıklı çıkığı nedeniyle 17 hasta açık redüksiyon ve plak vida ile tespit yöntemi ile tedavi edildi. Hastalar yaşa göre 2 gruba ayrıldı. Grup 1, 65 yaş üstü 6 hastadan oluşmakta olup, yaş ortalaması 77,5 (69-87) idi. Grup 2, 65 yaş altı 11 hastadan oluşmakta olup yaş ortalaması 41,6 (24-60) idi. Grup 1'in tamamı kadın hastalardan, Grup 2'nin tamamı erkek hastalardan oluşmuş idi. Hastaların acile başvuru grafileri Neer Sınıflamasına göre sınıflandırıldı. Hastaların klinik değerlendirmesinde Oxford Omuz Skorlaması, DASH (Disabilities of the Arm, Shoulder and Hand) Skoru, ve Constant Murley Skorlaması kullanıldı. Hastaların operasyon sonrası avasküler nekroz evrelemesi Cruess Evrelemesine göre yapıldı. Bulgular: Hastaların ortalama takip süresi 13,8 ay (10-38) idi. Hastalar ortalama ameliyata alınma süresi 1,11 gün (0-4) idi. Neer sınıflamasına göre olguların dağılımı % 11,8'i iki parçalı kırıklı çıkık, %64,7'si üç parçalı kırıklı çıkık ve %23,5'i dört parçalı kırıklı çıkık şeklinde idi. Kırık tipi ve travma sebebi ile klinik sonuçlar arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmadı (p>0,05). Yaş gruplarına göre klinik sonuç değerlendirmesinde Oxford ve DASH skorlarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu (p=0,001 , p=0,049). Grup 2'nin klinik sonuçları Grup 1'e göre daha iyiydi. Takiplerde 17 olgunun 14'ünde (%82,3) farklı evrelerde avasküler nekroz izlendi. Dağılım, Grup 1'deki hastaların tümünde , Grup 2'de %72,7 oranında idi. Yaş gruplarına göre avasküler nekroz gelişimi arasında istatistiki olarak anlamlı korelasyon bulunmuştur (p< 0,022). Yaş arttıkça avasküler nekroz görülme sıklığı ve evresi artmakta idi. Avasküler nekroz evresine göre klinik sonuç değerlendirmesinde Oxford ve Constant Murley skorlarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu (p=0,013 , p=0,028). Yara yeri enfeksiyonu, kaynamama gibi ek komplikasyonlar izlenmedi. Sonuç: Omuz kırıklı çıkıkları az görülmesine rağmen üst ekstremitede yüksek oranlarda fonksiyon kaybı ortaya çıkarabilen ve cerrahi yaklaşım konusunda halen ortak görüş olmayan kırıklardır. Yaptığımız çalışmada; omuz kırıklı çıkıklarında açık redüksiyon ve plak ile internal tespit yöntemi özellikle genç ve aktif hasta grubunda yeterli cerrahi teknik bilgi ve etkin post operatif omuz rehabilitasyonu ile tercih edilebilecek etkin bir tedavi yöntemi olarak görülmüştür. İleri yaş hasta grubunda ise kemik kalitesinde kayıp ve iyileşmeyi etkileyecek ek hastalıkların varlığı da göz önünde bulundurularak daha az fragman ve deplasman içeren kırık tiplerinde ve yumuşak doku hasarı fazla olmayan olgularda omuz replasman cerrahisinden önceki son şans olarak değerlendirilebilir. Anahtar sözcük : Omuz, kırık, çıkık, açık redüksiyon, plak ile tespit, avasküler nekroz

Kemik ve kemiklerKemik vidalarıKırık fiksasyonu+5
Orhan Değnek
Dicle University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kıkırdak asetabular indeksin asetabular displazi için prediktif önemi

Amaç: GKD tedavisindeki amaç, konsantrik redüksiyonu sağlayarak stabil bir kalça eklemi elde etmek ve normal asetabular gelişimi sağlamaktır. Normal asetabular gelişimi etkileyen en önemli faktörlerden birisi asetabular örtünmedir. Günümüze kadar sıklıkla kullanılan ve kemiksel örtünmeyi gösteren kemik asetabular indeksin asetabular gelişim ile ilişkisi olmadığı savunulmaktadır. Ancak kıkırdak asetabular örtünmeyi gösteren kıkırdak asetabular indeksin önemi ile ilgili çalışmalar sınırlıdır ve önemi iyi bilinmemektedir. Bu çalışmada kıkırdak örtünmeyi gösteren kıkırdak asetabuler indeks ile asetabuler gelişim ve sekonder displazi arasındaki ilişki araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji kliniğinde 2011-2015 yılları arasında GKD nedeniyle intraoperatif artrografi eşliğinde açık redüksiyon veya sınırlı açık redüksiyon yapılan, 35'i kız 4'ü erkek toplam 39 hastanın 58 kalçası çalışmaya dahil edildi. İntraop asetabuler kıkırdak indeks ölçümleri yapıldı ve kıkırdak asetabuler indeksi düşük ve yüksek olan hastalar iki gruba ayrıldı. Kıkırdak asetabuler indeksi 80 altında olanlar grup 1, 80 ve üstünde olanlar grup 2 olarak belirlendi. Kıkırdak asetabular asetabular indeksin önemini belirlemek için, takip süresi en az 24 ay olan hastalarda kemiksel asetabular gelişim ve sekonder displazi gelişimi bakımından her iki grup karşılaştırıldı. Shenton-Menard hattının kırık olması ve/veya redüksiyondan 2 yıl sonra asetabuler indeksin 32° ve daha yüksek olması sekonder asetabuler displazi olarak değerlendirildi. Bulgular: Hastaların en küçüğü 6 aylık, en büyüğü 30 aylık olup yaş ortalaması 14,33 ay idi. Takip süresi en az 24 ay, en fazla 40 ay olup ortalama takip süresi 28,23 ay idi. Hastaların intraop kıkırdak asetabuler indeks açıları sekonder asetabuler displazi için postop 24. ay grafilerde bakılan kemik asetabuler indeks açılarına göre değerlendirildiğinde, grup 1 de olan 25 hastanın 2' sinde 320 ve üstü, grup 2 de ise 33 hastanın 14' ünde 320 ve üstünde olan kemik asetabuler açı değerleri bulunmuştur. Hastaların intraop kıkırdak asetabuler indeks açıları sekonder asetabuler displazi için Shenton-Menard hattındaki kırılmasına göre değerlendirildiğinde grup 1 deki 25 hastanın 1'inde Shenton-Menard hattında kırılma görülmüş olup, grup 2 deki 33 hastanın 9' unda Shenton-Menard hattında kırılma görülmüştür. Hastaların intraop kıkırdak asetabuler indeks açıları sekonder asetabuler displazi için bakılan postop 24. ay grafilerdeki kemik asetabuler indeks açılarına ve Shenton-Menard hattındaki kırılmasına göre istatistiksel olarak anlamlı değişim göstermiştir (p=0.006, p=0.033). Otuz dokuz kalçanın 1'inde Grade I avasküler nekroz görüldü. Tekrar çıkık, subluksasyon, enfeksiyon ve femur kırığı gibi ek komplikasyonlar görülmedi. Sonuç: Gelişimsel kalça displazisi tedavisinde normal asetabuler gelişimi etkileyen en önemli faktörlerde birisi asetabuler örtünmedir. Kıkırdak asetabuler indeks ölçümü henüz yeni kullanıma giren bir değerlendirme yöntemidir. Bizim bulgularımıza göre preoperatif kıkırdak asetabuler örtünmeyi gösteren kıkırdak asetabuler indeks değeri ile asetabuler gelişim ve sekonder asetabuler gelişim arasında bir korelasyon vardır. Bu çalışmada da kıkırdak asetabuler indeksin, asetabuler gelişimin tahmininde kullanılabilecek teknik olarak kolay, komplikasyonsuz kemik asetabuler indeksle birlikte rutin kullanılması gereken bir değerlendirme yöntemi olduğu kanaatine varıldı.

AsetabulumEklem hastalıklarıKalça+4
Mehmet Onur Ziyadanoğulları
Dicle University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pelvisin instabil posterior halka yaralanmalarında perkütan iliosakral vida ile tedavi sonuçlarımız

Amaç: Bu çalışmada pelvisin instabil posterior halka yaralanmalarında iliosakral vida ile tedavi edilen hastaların radyolojik ve fonksiyonel sonuçları ve sonuçlara etki eden faktörler değerlendirildi. Gereç ve yöntem: 2011–2017 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında pelvisin instabil posterior halka yaralanması olup iliosakral vida ile tedavi edilen 43 hasta retrospektif olarak incelendi. Klinik ve radyolojik takipleri yeterli olan 38 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların radyolojik değerlendirilmesi Henderson'un tarif ettiği şekilde ameliyat öncesi ve sonrası bilgisayarlı tomografi, pelvis a-p ve inlet grafilerle, fonksiyonel sonuçları ise Majeed skorlamasına göre yapıldı. Bulgular: Vakaların 26(%68,4)'sı erkek,12(%31,6)'si kadın olup, ortalama yaş 33,7(15–68) yıl, takip süresi 41,5(12–75) aydı. Hastaların 28(%73,7)'i Tile Tip B ve 10(%26,3)'u Tile Tip C idi. Ortalama operasyona alınma süresi 2,5(1–10) gündü. Otuz sekiz hastada toplam 54 vida kullanıldı. Hastaların; 23(%60,5)'üne S1'e bir vida, 1(%2,6)'ine S2'ye bir vida, 12(%31,5)'sine S1 ve S2'ye birer vida ve 2(%5,2)'sine ise S1 ve S2'ye toplamda 3'er vida kullanıldı. Preoperatif vertikal deplasman miktarı ortalama 4.87±3,2(0–14,4) mm, postoperatif erken dönem 2,16±1,94 (0–8), postoperatif geç dönem ise 2,17±2,11(0–9) idi. Preoperatif ön-arka deplasman ortalama 7,02±2,84(3–14) mm, postoperatif erken dönem 2,94±2,39(0–8), geç dönem ise 3,03±2,43 (0–8) idi. Son kontrollerde ortalama Majed fonksiyonel skoru 84,7±10,5(56–97) idi. Hastaların 22(%57,8)'sinde mükemmel, 12 (%31,5)'sinde iyi ve 4(%10,5)'ünde ise orta sonuç elde edildi. Ek kırık ve organ patolojisi, yaşın, kullanılan vida sayısının ve cinsiyetin fonksiyonel ve radyolojik sonuçlara etki etmediği görüldü(p>0,05). Sonuçlar: Pelvisin instabil posterior halka yaralanmalarında iliosakral vida uygulaması, özellikle hemodinamik olarak instabil hastalarda erken dönemde uygulanabilen, radyolojik ve fonksiyonel sonuçların iyi, komplikasyonların az olduğu bir yöntemdir. Anahtar sözcükler: pelvis yaralanması, posterior halka, instabilite, cerrahi tedavi, iliosakral vida

CerrahiKemik vidalarıOrtopedi+3
Mehmet Fırat Tantekin
Dicle University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnstabil torakolomber vertebra bileşke kırıklarının tedavisinde kısa ve uzun segment posterior enstrümantasyon yapılan hastaların klinik ve radyolojik sonuçlarının karşılaştırılması

ÖZET Amaç: İnstabil torakolomber vertebra bileşke kırıklarında genel olarak posterior pedikül vida fiksasyonu tercih edilmektedir. Ancak, kısa veya uzun segment enstürmantasyon uygulaması hala tartışmalıdır. İnstabil torakolomber vertebra bileşke kırıklarında kırık seviyesinin dâhil edildiği kısa segment posterior enstürmantasyon ile geleneksel uzun segment posterior enstürmantasyon tedavisi yapılan hastaların; radyolojik ve klinik sonuçlarını karşılaştırmaktır. Gereç ve yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Ana Bilim Dalında 2010 – 2017 yılları arasında, instabil torakolomber vertebra bileşke kırığı(T12– L1) nedeniyle ameliyat edilen hastalar enstürmantasyon seviyesine göre iki gruba ayrıldı. Kısa segment (kırık seviyesinin dahil edildiği 6 vidadan oluşan) posterior enstrumantasyon yapılan 21 hasta ile uzun segment(kırık vertebranın dahil edilmediği 8 vida vidadan oluşan) posterior enstürmantasyon yapılan 21 hasta retrospektif olarak incelendi. Preop radyografi, MRG, BT, postop radyografi ve son kontrol radyografileri değerlendirilerek; hastaların lokal kifoz açısı (LKA), Sagital indeks (SI), Cob açısı (CA), anterior cisim yükseklik kaybı (ACYK), anterior cisim yüksekliği/Posterior cisim yüksekliği (ACY/PCY) ölçüldü. Travma şekli, ameliyata alınma zamanı, ameliyat süresi, Magerl sınıflaması( kırığın morfolojisine göre), takip süresi, hastanede kaldığı süre, komplikasyon, implant yetmezliği açısından iki grup değerlendirildi. Hastaların nörolojik durumu Frankel skalasına göre değerlendirildi. En son kontrolde olguların fonksiyonel sonuçları VAS ve Oswestry skalaları ile değerlendirildi. Bulgular: iki grup arasında cinsiyet, travma şekli, kırık seviyesi, ek ortopedik yaralanma, ameliyata alınma zamanı, komplikasyon, hastanede yattığı süre, takip süresi, komplikasyon ve implant yetmezliği açısından (p > 0,05) fark yoktu. Gruplar arasında preop ACYK, ACY/PCY fark yoktu(p > 0,05). Gruplar arasında preop LKA, SI, CA uzun segment yapılan grupta daha büyüktü İstatistiksel olarak fark vardı(p < 0,05). Magerl sınıflaması açısından uzun segment yapılan hastalarda Tip B hasta sayısı daha fazlaydı ve iki grup arasında da fark vardı(p= 0,02). Gruplar arasında postop ve son takipte LKA, SI, CA, ACYK, ACY/PCY radyolojik ölçümler arasında fark yoktu(p > 0,05). Son takipte de gruplar arasında korreksiyon kaybı açısından anlamlı fark yoktu. Kısa segment yapılan grupta ameliyat süresi daha kısaydı. Ameliyat süresi açısından gruplar arasında anlamlı bir fark vardı(p= 0,000). Son takipte VAS(P= 0,243) ve Oswestry(P= 0,326) skorları yönünden ise gruplar arasında fark yoktu. Sonuç: Torakolomber bileşke kırıklarında, kırık seviyenin vida fiksasyonuna dâhil edildiği kısa segment posterior enstürmantasyon kifozun düzeltilmesi ve sagital dengenin sürdürülmesi açısından uzun segment posterior enstürmantasyona benzerdi. Ancak, ameliyat süresinin kısa olması ve daha az segmental hareket kaybına yol açmasından dolayı, kısa segment posterior enstürmantasyon, uzun segment posterior enstürmantasyona tercih edilebilecek bir tedavi modalitesidir. Anahtar sözcükler: Torakolomber kırıkları, pedikül vida, uzun segment, kısa segment, kırık seviyesi içermesi.

Kemik ve kemiklerKemik vidalarıKırıklar-kemik+2
Hakan Çetin
Dicle University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tibia distal diafiz kırıklarının distal bolt kilitlemeli (DSBLS) intramedüller çivi ile kilitli plak karşılaştırılması

ÖZET Giriş ve Amaç: Bu çalışmada; Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi kliniğinde 2011 ile 2017 tarihleri arasında takip edilen tibia distal diafiz kırıklı hastalara yapılan kilitli plak vidalama ile bolt kitlemeli çivilerin klinik ve radyolojik olarak karşılaştırılması amaçlandı. Materyal ve Metod: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi Kliniğinde, 2011 ve 2017 tarihleri arasında tibia distal diafiz kırıklarıile hastanemize başvuran ve takip süresi en az 12 ay olan 40 hasta çalışmaya dahil edilip retrospektif incelendi. Çalışmamızda20 hasta Kilitli plak vidalama ve 20 hasta Bolt kitlemeli intramedüller çivi (DSBLs)gruplarına ayırılarak incelemeye dahil edildi.Kırık tiplerini belirlemek için OTA/AO ve açık kırıklarda gustilo anderson sınıflama sistemi kullanıldı. Hastaların fonksiyonel sonuçları AOFAS skorlama sistemi kullanılarak değerlendirildi. Bulgular:Çalışmamızda hastaların 13'ünün kadın, 27'sinin de erkek olduğu görüldü. Erkek hastaların %70'inin çivi tedavisi, %65'inin de plak tedavisi gördüğü görüldü. Hastaların yaş ortalamasına bakıldığında çivi tedavisi gören hastaların yaş ortalamasının 34.85 (18-74) yıl, plak tedavisi gören hastaların ise yaş ortalamasının 39.85 (18-68) yıl olduğu görüldü. Çivi tedavisi ve plak tedavisi gören hasta grupları ile yaş ortalaması arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı görüldü (p>0.05).Araştırmada çivi tedavisi gören hastaların %30'unun ve plak tedavisi görenlerin %35'ininaraç dışı trafik kazası (ADTK) sonucu yaralandıkları, çivi tedavisi gören grubun %20'sinin ve plak tedavisi grubun %30'unun da basit düşme ile yaralandıkları görüldü. Çivi tedavisi ve plak tedavisi gören hasta grupları ile Gustilo Anderson kırık sınıflaması arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görüldü (p<0.05). Gustilo anderson Tip-II (n=8) ve Kapalı (n=7) kırık olan hastalara çivi tedavisi daha çok uygulanırken, plak tedavisi gören olguların çoğu kapalı (n=15) kırık türüne sahiptir. Çivi tedavisi grubunun radyolojik AP grafilerinde ki açılanma değerinin ortalaması 4.13° (1-13) iken Plak tedavisi için bu değer 2.94°(1-8)'dir.Lateral grafileride ki açılanma değeri hastaların tedavi yöntemine göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermektedir (p<0.05). Lateral grafideki açılanma ortalaması çivi tedavisi görenlerde 1.50° (1-3) iken plak tedavisi görenlerde 3.12° (1-11)'dir. Radyoloji tam kaynama süresi uygulanan tedavi yöntemine göre anlamlı farklılık göstermiştir (p<0.05). Tam kaynama süresi ortalaması plak tedavisi gören hastalarda 32.60±6.90 (24-56), çivi tedavisi uygulanmış hastalarda 29.00±9.87(20-52) olduğu görüldü. Tam kaynama süresi ile plak tedavisi ve çivi tedavisi görenler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu görüldü (p<0.05). Tam yük verme süresi çivi tedavisi gören hastalarda7.70±2.34(6-16) hafta iken plak tedavisi görmüş hastalarda23.00±6.85(16-44) hafta olarak görüldü. Tam yük verme süresi ile plak tedavisi ve çivi tedavisi görenler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu görüldü (p<0.01). Tam yük verme süresi çivi tedavisi uygulanan hastalarda daha kısadır. Hastaların ortalama AOFAS skoru ortalaması plak tedavisi gören hastalarda 93.45±6.01 (84-100), çivi tedavisi uygulanmış hastalarda91.00±9.12 (70-100) olduğu görüldü. Sonuçlar:Tibia distal diafiz kırıklarında yeni geliştirilmiş DSBLs kilitlemeli intramedüller çiviler de kilitli plaklar kadar iyi sonuçlar vermektedir. Yük verme ve kaynama süreleri bakımından daha üstün olması immobilizayona bağlı görülebilen komplikasyonları azaltabilir. Anahtar Kelimeler: Tibia distal diafiz, kırık, intramedüller çivi, kilitli plak

Kemik plaklarıKemik çivileriKırık fiksasyonu-intramedüller+3
Sebahattin Demir
Dicle University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hiperkifoza sahip bireylerde sagittal spinopelvik dizilimin denge ve plantar basınç dağılımına etkisi

Amaç: Bu çalışmanın amacı: hiperkifotik adölesan ve genç erişkin bireylerde, değişen sagittal spinopelvik dizilime bağlı olarak, denge ve plantar basınç dağılım farklılıklarını incelemektir. Yöntem: Çalışmada; hiperkifoz grubunda ortalama yaşları 18,75 (13-32) olan 12 olgu ile kontrol grubunda ortalama yaşları 19.75 (14-29) olan 12 olgu olmak üzere, toplamda 24 olgu değerlendirmeye alındı. Olgularda sagittal spinopelvik dizilimi değerlendirmek için ayakta çekilmiş lateral röntgenogramlarda Cobb yöntemi ile torakal kifoz (TK), lomber lordoz (LL), pelvik insidans (PI), pelvik tilt (PT) ve C7 yük hattının sakrum posterosüperior uzaklığı ölçüldü. Olguların statik/dinamik denge değerlendirmeleri ve yerçekimi merkezi (CoG) izdüşümleri, Balance Master denge ve performans cihazıyla, dinamik plantar basınç dağılımları ise EMED pedobarografi cihazıyla kayıt altına alındı. Bulgular: Torakal kifoz açıları ile lomber lordoz açıları arasında pozitif korelasyon saptandı. (r=0.573, p=0.03) Yerçekimi merkezleri hizaları açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Statik denge değerlendirmesi açısından, gruplar arasında postural salınım hızlarında anlamlı fark görülmedi.(p>0.05) Dinamik denge değerlendirmesi amacıyla uygulanan stabilite limitleri testinde (LOS), hiperkifoz grubundaki olguların ulaşılan maksimum nokta değerleri anlamlı olarak yüksek bulundu. (p=0.019) Dinamik pedobarografik değerlendirmede plantar basınç dağılımları açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı.(p>0.05) Sonuç: Hiperkifoza sahip bireylerde, statik duruş postural kontrolü iyi sağlanabilirken, özellikle öne eğilme gerektiren günlük aktivitelerde dinamik denge daha kontrolsüz sağlanabilir. Bu hastalarda torakal hiperkifoza cevaben omurga ve alt ekstremiteler düzeyinde gelişen kompensatuar mekanizmalar, öne eğilmedeki bozulmanın yanında hem vücut ağırlığı yerçekimi izdüşümünün hem de plantar basınç dağılımlarının normal sınırlarda kalmasını sağlayabilir.

BasınçDengeDuruş+3
Hakan Cici
Bingol University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Posterior vertebral füzyonun intervertebral disk dejenerasyonunda ortaya çıkan proinflamatuar mediatörler üzerindeki etkisi (Tavşanlarda deneysel çalışma)

Amacı: Tavşan omurgasında geliştirilen disk dejenerasyon modelinde dejenerasyon sonrası disklerdeki proinflamatuar mediatör değişimlerini ve posterior vertebral füzyonun bu değişime etkisini saptamak. Gereç-Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji ABD. ve Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Laboratuarı bünyesinde yapılan ve hayvan deneyleri yerel etik kurulu onayı alan çalışmamız ; erişkin 3-3,5 kilogram ağırlığında 24 adet dişi Yeni Zelanda albino tavşan üzerinde gerçekleştirilmiştir.Tavşanlar eşit sayıda dört gruba ayrılmıştır. Grup A (Sham grubu) : Dorsal cerrahi girişim yapılan ancak disk hasarı oluşturulmayan,füzyon yapılmayan grup. Grup B : Dorsal cerrahi girişim ile disklere hasar verilen ancak füzyon yapılmayan grup. Grup C: Dorsal cerrahi girişim ile disklere hasar verilen ve vertebral füzyon yapılan grup. Grup D: Dorsal cerrahi girişim ile disklere hasar verilen, vertebral füzyon yapılan ve füzyon sonrası uzun dönem sonuçları değerlendirmek için ' C 'grubundan 4 hafta sonra sakrifiye edilen grup. Grup B , C ve D deki hayvanların alt üç lomber diskine lateral oblik prone pozisyonda, skopi eşliğinde 18 gauge iğne ucu ile delici yaralanma yapılarak hasar yaratılmıştır. Grup C ve D'de aynı zamanda alt üç lomber vertebraya , lamina ve spinöz proses dekortikasyonu ve aynı insizyonla ulaşılan iliak kanattan alınan 1-1,5 cm3 lük otogreftin (kemik doku) bu alana yerleştirilmesiyle posterior ve posterolateral spinal füzyon oluşturulmuştur.Her tavşan yüksek doz IV penthotal (100mg/kg) ile sakrifiye edilerek diskler alınmıştır. İndeks cerrahi sonrası birinci haftanın sonunda Grup A,B ve C'deki tavşanlar, beşinci haftanın sonunda ise Grup D' deki tavşanlar sakrifiye edilerek diskler elde edilmiştir. Alınan disklerdeki NO, IL-1β, TIMP 1,IL 6, MMP 3 ve MMP 13 düzeylerinin biyokimyasal analizi Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya Laboratuvarında yapılmıştır. Grupların karşılaştırılmasında Kruskal Wallis Varyans Analizi kullanılmıştır. Grupların ikili karşılaştırılmalarında ise Mann Whitney U Testi kullanılmıştır. Anlamlılık düzeyi p<0.05 kabul edilmiştir. Bulgular : Grup B, C ve D' de tüm proinflamatuar mediatör düzeyleri Grup A 'ya göre anlamlı derecede yüksek saptandı. D grubundaki NO , IL-1β ve TIMP 1 düzeylerinin B grubuna göre anlamlı ölçüde düşük olduğu görüldü. Füzyon yapılan C ve D gruplarının füzyon yapılmayan B grubuyla karşılaştırıldığında tüm proinflamatuar mediatörler önemli ölçüde düşük saptandı. Sonuç : Bu çalışmada geliştirdiğimiz tavşan omurgasında disk dejenerasyon modeliyle; disk dejenerasyonunun proinflamatuar mediatörleri arttırdığını saptadık.Füzyon yapılan ve beklenen grupta ise bu mediatörlerin azaldığını tespit ettik. Bu sonuçlar, posterior vertebral füzyonun bel ağrısının giderilmesindeki rolünü açıklayabilir. Bu çalışmadaki disk dejenerasyonu ve füzyon modeli gelecekte disk dejenerasyonu kaynaklı bel ağrısını önlemeye yönelik çalışmalarda kullanılabilir.

MetalloproteinazlarNitrik oksitOmurga+4
Davut Dumanlıdağ
Bingol University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik lenfödemin kırık iyileşmesine etkisi(ratların tibiasında deneysel çalışma)

Amaç: Bu çalışmada Kronik lenfödemin kırık iyileşmesi üzerine etkisi ratlardadeneysel olarak araştırıldı.Materyal metod: Çalışmamızda ağırlıkları 200-250 gram olan 30 adet ratkullanıldı. Her grupta 15 rat olacak şekilde iki grup oluşturuldu. Her iki gruptan üçeradet rat deney süresince telef oldu.GRUP 1(n=12): Lenfödem grubu; İki gruba ayrıldı.GRUP 1A(n=6):Biyomekanik analiz için kullanılanlar.GRUP 1B(n=6):Histopatolojik analiz için kullanılanlar.GRUP 2(n=12):Kontrol grubu; İki gruba ayrıldı.GRUP 2A(n=6): Biyomekanik analiz için kullanılanlar.GRUP 2B(n=6): Histopatolojik analiz için kullanılanlarKanter ve arkadaşlarının An Experimental Model For Chronic Lymphedemaisimli çalışma protokolü kullanılarak lenfödem oluşturuldu. İngüinal bölgeden lenfnodu disseksiyonu yapıldıktan sonra femoral ven ligatüre edildi. Cerrahi sonrasıeksize edilen cilt dudakları arada 10 mm'lik aralık kalacak şekilde açık bırakılıplenfödem oluşturuldu.Lenfödem oluşturulduktan iki hafta sonra her iki grup tibia orta diafizinde kırıkoluşturularak intramedüller tespit uygulandı. 8 hafta sonra her iki grupta yer alan ratlarsakrifiye edilip tibialar biyomekanik ve histopatolojik incelemeye alındı.Bulgular: Lenfödemli grup da oluşan kallusun biyomekanik özelliğiincelendiğinde stifness ve stress-strain değerleri kontrol grubuna göre düşüktü.(p<0.025). Histopatolojik değerlendirmede lenfödem grubunda oluşan kallusun nedbebenzeri bir doku şeklini aldığı, osteoblastik ve osteoklastik aktivitenin olmadığıkalsifikasyonun düzensiz olduğu görüldü. Kontrol gurubunda ise trabeküler kemiğinoluştuğu osteoblastik ve osteoklastik aktivitenin mevcut, kalsifikasyonun ise düzenliolduğu görüldü.Sonuç: Ratlarda yaptığımız deneysel çalışmaya göre kronik lenfödem kırıkiyileşmesini olumsuz etkilemektedir. Ancak insanlarda da bu olumsuz etkinin olupolmadığı ve lenfödemin kırık iyileşmesini hangi mekanizmayla olumsuz etkilediğibilinmemektedir. Başka deneysel ve klinik çalışmalarla bizim bu bulgularımızındesteklenmesi ve geliştirilmesi gerekir.SUMMARY

Abuzer Uludağ
Dicle University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kalça artroplasti ameliyatlarının pulmoner sistem üzerindeki etkileri

ÖZETAmaç: Bu çalışmada geriatrik hastalarda lökomotor sorunların ve kalçaartroplastisinin (çimento kullanılan) pulmoner fonksiyonlar üzerine etkisi araştırıldı.Hastalar ve yöntem: Artroplasti planlanan yaklaşık 100 geriatrik hastayasolunum fonksiyon testleri uygulanmaya çalışıldı. Hastaların yarısıyla kooperasyonsağlanabildi. Preoperatif, postoperatif ilk hafta, 3. ve 6. aylarda test sonuçları 30hastada elde edilebildi. Çalışma bu 30 hasta ile yapıldı. Hastalar 61-88 yaş arasında18 bayan, 12 erkek hastadan oluşmaktaydı.Hastalara endikasyonlarına göre modüler, bipolar ve total eklem artroplastisiuygulandı. Preoperatif, postoperatif ilk hafta, 3. ve 6. aylarda solunum fonksiyontestlerinde vital kapasite (VC), zorlu vital kapasite (FVC), 1. saniyedeki zorluekspiratuar hacim (FEV 1 ), FEV1/ FVC, FVC' nin orta fazındaki ortalama zorlu (FEF 25-) ve zirve ekspiratuar (PEF) akım oranları ölçüldü ve kaydedildi. Bu değerler aynı75yaş, kilo ve boyda sağlıklı bireylerde beklenen değerlerin yüzdelikleri haline çevrildi.Hastaların kalça skorları Harris (modifye) kalça skalasına göre ölçüldü 3. ve 6.aylardaki değerler kaydedildi. İstatistikû değerlendirme için SPSS paket programkullanıldı.Bulgular: Hastalarda klinik olarak solunum sıkıntısı olmamasına rağmen eldeedilen fonksiyon testleri verilerine göre kombine (restriktif+obstrüktif) tipte birpulmoner patolojinin mevcut olduğu görüldü.Preoperatif, postoperatif, 3. ve 6. aylardaki değerler istatistikû olarakkarşılaştırıldı. Postoperatif dönemde test sonuçları kötüye gitti fakat sonraki dönemdelökomotor sorunun çözülmesi, mobilizasyon ve rehabilitasyon sayesinde istatistikûolarak anlamlı olan bir düzelme tespit edildi.Sonuç: Lökomotor sistem sorunları neden oldukları ağrı ve immobilizasyonlayaşlı hastada solunum fonksiyonlarını olumsuz yönde etkilemektedir. Artroplastikcerrahininde pulmoner sistem üzerinde olumsuz etkileri vardır. Fakat lökomotorproblemin uygun bir şekilde çözümü ve yaşam aktivitelerinin geri kazanılmasısolunum fonksiyonlarını da olumlu yönde etkiler.

Ahmet Demircan
Dicle University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Travmatik ve nontravmatik menisküs yırtıklarında uygulanan artroskopik menisektominin uzun dönem sonuçları

Çalışmamızın amacı; mukoid dejenerasyon zemininde belirgin bir travma olmadan menisküs yırtığı gelişen olgular(grup A) ile travmaya bağlı menisküs yırtığı oluşan olgulara(grup B) uygulanan artroskopik menisektominin uzun dönem sonuçlarını radyolojik ve klinik olarak karşılaştırmaktır. Çalışmamızda mukoid dejenerasyona bağlı menisküs yırtığı olan olguların klinik ve radyolojik sonuçlarının, travmaya bağlı menisküs yırtığı olan olgulara göre daha olumsuz olacağını düşünmekteyiz. 1995-2005 yılları arasında iki ortopedik cerrah tarafından artroskopik tedavileri yapılan olgular çalışmaya alındı. 18-45 yaş arasında, travmaya bağlı menisküs yırtığı (artroskopik olarak normal menisküs dokusu olduğu görülen) olan ve belirgin bir travma öyküsü olmadan mukoid dejenerasyon zemininde menisküs yırtığı(artroskopik olarak bakıldığında tipik sarı renk görülen ve patolojik incelemesinde mukoid madde birikimi saptanan) gelişen 38 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Nontravmatik menisküs yırtığında mukoid dejenerasyon saptanan 20 olgu, grup A; travmatik menisküs yırtığı olan 18 olgu da grup B olarak adlandırılmıştır. Bu çalışma kesitsel analitik tasarımda planlanmıştır ve gerçekleştirilmiştir.Olguların demografik özellikleri, peroperatif artroskopi bilgileri, klinik skorlamaları ve radyografik verileri parametrik dağılıp dağılmamasına göre student-t test, Mann Whitney U test, Ki-kare testi kullanılarak test edildi. Tüm analizlerde SPSS 22.0 istatistik analiz yazılımı kullanıldı ve istatistik anlamlılık karar değeri p<0.05 olarak kabul edildi.Her iki grup olgunun genel özellikleri ve tedavi protokolleri benzer idi. Gruplar postoperatif VAS, IKDC ve KOOS puanlarına bakıldığında benzer saptandı. Grup A ve B' de preoperatif ve postoperatif Lysholm skorları arasında fark anlamlı çıkmıştır. Grup A ve B' de postoperatif Lysholm skorları benzer bulundu. Grup A'da preoperatif ve postoperatif Tegner aktivite düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmazken Grup B' de fark anlamlı çıkmıştır. Grup A ve B' de postoperatif Tegner aktivite düzeyleri benzer çıkmıştır. Gruplar Kellgren-Lawrence sınıflamasına göre benzer evrede idi ve birçok olguda erken dejeneratif değişiklikler vardı.Her iki grubun da klinik ve radyolojik sonuçları istatistiksel olarak benzer bulunmuştur. Ayrıca her iki grupta da klinik iyileşme ve radyografik dejeneratif bulgular saptanmıştır.

ArtroskopiDizDiz eklemi+3
Yunus Emre Bektaş
Bingol University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tibia plato kırıkları

Tibia plato kırıklarının tedavisi, özellikle Schatzger Tip-V ve Tip-VI'da halen tartışmalıdır. Bazı yazarlar bu tip kırıklarda açık redüksiyon internal fiksasyon tekniği savunurken, bazı yazarlar bu teknikte özellikle ciddi yara problemlerinin çok yüksek oranda görüldüğünü iddia edip, bu kırıkların eksternal fiksatörle tedavisinin daha yararlı olacağını bildirmekteler. Kliniğimizde Tip-V, Tip-VI ve ekpulsiv plato kırığa sahip 43 diz, ilizarov eksternal fiksatörle tedavi edildi. Operasyonda açık kırığa sahip hastalarda öncelikle debritman ve bol serum fizyolojikle irrigasyondan sonra kırıklar redükte edildi. Gerekli görülen fragmanlara kanüllü vidayla minimal osteosentez uyuglandıktan sonra, sirküler eksternal fiksatör takılarak operasyona son verildi. Otuzu erkek 12'si kadın olan hastaların yaş ortalaması, 39 idi. Kırıkların 12'si ateşli silah yaralanması, 15'i trafik kazası, 10'yüksekten düşme, 6'sı ise, iş kazası sonucu meydana gelmişti. Yirmialtısı açık 17'si kapalı kırıktı. Kırıklar Schatzger sınıflamasına göre, 15'i Tip-V, 22'si Tip-VI ve beşi ise ekspulsiv tipinde olup sınıflandırılamadı. Olguların 22'sinde eklem içi yumuşak doku patolojileri tespit edilirken, 17'sinde ek kırıklar mevcuttu. Hastalar ortalama36 ay takip edildiler.Ortalama kırık kaynama süreleri, açık kırıklarda, 22.8, kapalı kırıklarda ise 19 hafta idi. Bir hastada intraoperatif popliteal ven, bir hastada ise peroneal sinir yaralanması meydana geldi. Yirmidört tel dibi enfeksiyonu, 4 hastada osteomyelit, 2 hastada septik artrit oluştu. Ondukuz hasta nonanatomik redüksiyona sahipti. Yapılan son fizik muayenede 6 hastada fiske fleksiyon kontraktürü ve beş hastada ise redüksiyon kaybı oluştu. Hastaların diz muayene sonuçları ise, 13 dizde mükemmel, 15 dizde iyi, 4 hastada orta ve 11 dizde ise kötü sonuç elde edildi. Nonanatomik redüksiyona sahip hastaların hiç birinde mükemmel sonuç yoktu. Sadece 8 hastada iyi sonuç vardı. Çekilen son düz grafilerde ise, 10 dizde grade-0, 18 dizde grade-I, 8 dizde grade-II, 7 dizde ise grade-III osteoartritik değişikler mevcuttu. Sonuç olarak, eksternal fiksatörle yapılan plato kırıklarının tedavisi, yara problemleri yönünden önemli avantajları sahip. Özellikle internal fiksasyon tekniği ile karşılaştırıldığında özellikle septik artrit veya osteomyelit gibi ciddi enfeksiyonların oranı bu teknikte oldukça düşüktür. Ancak bu tekniğin en önemli dezavantajı ise eklem yüzünün anatomik redüksiyon oranlarının düşük olması ve takiplerde ise redüksiyon kaybı oranlarının oldukça yüksek olmasıdır.

Mustafa Karahan
Dicle University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

intertorakhanterik bölge kırıklarında DHS uygulamalarımız ve sonuçları

stabil ve instabil intertorakhanterik bölge kırıklarında dhs ile tedavi sonuçları.

Dinamik sistemlerKalça kırıkları
Ferit Boğatekin
Dicle University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Torakolomber vertebra kırıklarında füzyonsuz posterior enstrumantasyonun geç sonuçları

Torakolomber omurga yaralanmalarının tedavisinde hastaların dikkatli bir şekilde değerlendirilmesi ve kemik, yumuşak doku ve sinir yapılarının yaralanma mekanizmalarının ayrıntılı bir şekilde bilinmesi gerekmektedir. Hastanın ilk değerlendirmesi klinik ve radyolojik incelemeyle başlar. Radyolojik değerlendirme direk grafileri ve daha ileri görüntüleme yöntemleri olan bilgisayarlı tomografi, myelografi ve manyetik rezonansı kapsar. Klinik değerlendirme genel travma muayenesini ve ayrıntılı yüzeyel omurga ve nörolojik muayeneyi içerir. Spinal enstrümentasyon sistemlerindeki gelişmelere rağmen çoğu omurga yaralanması cerrahi dışı yöntemlerle tedavi edilmektedir. Cerrahi tedaviler instabil kırıkları stabil kırıklardan ayırmaya çalışan sınıflandırma sistemleri ışığında planlanır. Cerrahi tedavi omurga stabilitesini sağlamayı, nörolojik tablonun daha iyiye gitmesini ya da mevcut durumun korunmasını ve hastanın hızla günlük yaşama dön¬mesini amaçlar. Bu nedenle bizde füzyonsuz posterior enstrumantasyon uyguladığımız torakolomber kırıklarının hastalarımızın geç dönem sonuçlarını araştırdık ve sonuçlarını çok yeterli bulduk.

EnstrümantasyonKırıklar-kemikOmurga+2
Serdar Sargın
Dicle University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Femur boyun kırıklarında internal fixasyon

Çalışmamızda kanüllü vida ve DHS fiksasyonu uyguladığımız femur boyun kırıklı olguların sonuçlarını değerlendirdik. Eylül-2005 / Kasım-2009 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğine femur boyun kırığı nedeni ile başvuran 38 olgu değerlendirildi. Bu olgulardan 20'si kanüllü vidalarla, 18'i DHS ile tedavi edildi.Hastaların 16'sı (% 42,1) kadın, 22'si (%57,9) erkekti ve ortalama yaşları 37,13(17-64) idi. Garden sınıflamasına göre olgulardan 6'sı (%15,8) Garden Tip I, 6'sı (%15,8) Garden Tip II, 15'i (%39,5) Garden Tip III ve 11'i (%28,9) Garden Tip IV idi. Takip süreleri ortalama 18,05 (2-57) ay idi. Tüm olgular ortalama 3,8 (1-X) günde operasyona alındı. Hastalar Salvati-Wilson kalça değerlendirme skoruna göre ağrı, yürüme ve fonksiyon yönünden değerlendirildi. Grupların ayrıca avasküler nekroz, kaynamama ve yetmezlik gibi komplikasyonlar nedeniyle revizyona gidişleri değerlendirildi. DHS grubunda Salvati-Wilson kalça eklemi değerlendirme kriterine göre hastalarımızın 8 (%44,4)'i çok iyi, 5 (%27,8)'i iyi, 5 (%27,8)'i orta olarak değerlendirildi. Bu gruptaki hastaların 9'unda (%50) revizyon ihtiyacı gerekti. Kanüllü vida grubunda Salvati-Wilson kalça eklemi değerlendirme kriterine göre hastalarımızın 13 (%65)'ü çok iyi, 5 (%25)'i iyi, 2 (%10)'si orta olarak değerlendirildi. Bu gruptaki hastaların 7'sinde (%35) revizyon ihtiyacı gerekti.Femur boyun kırıklarında multipl kanüllü vida ile tespit ve DHS ile tespit yöntemlerini karşılaştırdığımızda, sonuçlar bazında anlamlı bir fark olmadığını gördük.

Femur boynuFiksasyon
Mehmet Gem
Dicle University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Varus gonartrozlu dizlerde medial açık kama osteotomisi sonuçlarımızın klinik ve radyolojik olarak değerlendirilmesi

Amaç: Kliniğimizde diz medial kompartman osteoartriti nedeni ile medial açık kama osteotomisi uygulanmış olan hastaların, erken ve uzun dönem sonuçları ve bu sonuçların, patellar tendon uzunluğu ve açısal değişimlerle (femorotibial açı, tibial slope vb.) ilişkisini radyolojik ve klinik sonuçlar yönünden değerlendirmek istedik.Hastalar ve Yöntem: MAKO uygulanan 32 hastanın 25'i çalışmaya alındı. Çalışmaya dahil edilen 25 hastanın 26 dizi değerlendirildi. Hastaların tümü kadın ve yaş dağılımı en küçük 46 ve en büyük 66 olmak üzere ortalama 57,04 yıl idi. 25 hastanın takip süreleri göz önüne alınacak şekilde minimum takip süresi 8 ay ve maksimum 69 olmak üzere ortalama 25,4 ay idi. Radyolojik olarak femorotibial açı, femoral kondil - tibial plato açısı, femoral kondil - femoral şaft açısı, tibial plato - tibial şaft açısı, tibial eğim açısı ve patellar indeks oranları (Insall - Salvati, Blackburne - Peel, Caton indeks) preoperatif, postoperatif( 3.ay) ve son takip grafilerinde ölçüldü. Osteoartritin derecesi artroskopik olarak Outerbridge yöntemi, radyolojik olarak da Ahlback yöntemi ile değerlendirildi. Klinik değerlendirmede HSS (Hospital for Special Surgery), WOMAC (Western Ontario and McMaster Universities Index of Osteoarthritis) ve VAS (Visual Analogue Scale) skorlama sistemleri kullanılarak yapıldı.Bulgular: MAKO yapılan hastalarda femorotibial açıdaki değişimin anlamlı olduğunu ve bunun klinik skorları olumlu yönde etkilediğini gördük. Zaman içinde femorotibial açıda korreksiyon kaybı olduğunu ve bununda HSS skorunu olumsuz yönde etkilediğini tespit ettik. Hastalarda postoperatif patellar indeks oranlarında belirgin derecede azalma ve tibial eğimde anlamlı artış mevcut idi. Fakat bu değişimlerin HSS skorları üzerine etkisinin olmadığını tespit ettik. Yaşın ve preoperatif osteoartrit derecesinin hastalarımızın skorlarını etkilemediğini gördük. Hastalarımız'daki HSS, WOMAC ve VAS skorlarındaki artışlar anlamlıydı.Sonuç: Medial açık kama osteotomi tekniğinin, varus gonartrozu olan osteotomi kriterlerine uyan hastalarda tercih edilebilecek bir yöntem olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: Yüksek tibial osteotomi, medial açık kama osteotomisi, radyolojik değerlendirme, klinik değerlendirme.

DeğerlendirmeDizDiz eklemi+4
Ferit Yücel
Dicle University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Açık tibia kırıklarında indirek redüksiyon tekniğiyle kilitli plaklama sonuçları

Amaç: Yeni bir yöntem olan minimal invaziv teknikle kilitli plaklarla osteosentezin açık tibia kırıklarındaki uygulama sonuçlarını, kaynama oranlarını , enfeksiyon görülme oranlarını, kaynamama oranlarını değerlendirmek istedik.Hastalar ve yöntem : Bu çalışma kapsamına mart 2008 ile aralık 2009 tarihleri arasında açık tibia kırığı nedeniyle Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji anabilim dalına başvuran kilitli plakla indirek redüksiyon tekniği kullanılan ve yeterli takibi yapılabilen 41 hasta çalışmamıza dahil edildi.Hastaların ortalama takip süresi 18' ay dı (dağılım 12-30 ay). Hastaların hastanede kalış süreleri ortalama 6.04 gündü ( dağılım 3-11 gün). Hastaların 32 si erkek (% 78), 9' u kadın (% 22)' dı. Hastaların ortalama yaşı 31,68±10,7 di.(dağılım 16-64). Açık tibia kırıklı hastalarımız Gustillo-Anderson sınıflamasına göre sınıflandırıldı. Buna göre 13 (% 31,7) kırık Tip I, 21 (% 51,2) kırık Tip II , 6 (% 14,6) kırık Tip IIIA, 1 (% 2,4) kırık Tip III C olarak değerlendirildi.Bulgular: Çalışmaya dahil ettiğimiz 41 hastanın 38' inde (%92,7) tam kaynama, 3' ünde (%7,3) kaynama gecikmesi görüldü.Tip I açık kırıklı tüm hastalarımızda tam kaynama görüldü. Tip II açık kırıklı hastaların 18' inde(%85,7) tam kaynama , 3' ünde (%14,3) kaynama gecikmesi görüldü. Tip III açık kırıkların tamamında tam kaynama görüldü. Hastalarımızın 2'sinde (% 4,9) plak yetmezliği gelişti. 39 (% 95,1) hastada plak yetmezliği gelişmedi. Plak yetmezliği gelişen hastaların açık kırık tipine göre değerlendirilmesinde; 13 Tip I açık kırıkta plak yetmezliği görülmezken ,21 Tip II açık kırıktan 2' sinde (%9,5) plak yetmezliği görüldü. Bu da plak yetmezliği yönünden açık kırık tipi arasında istatistiksel olarak anlamlı (p=0.001) fark olduğunu gösterdi.Hastalarımızın 10' unda (% 24,4) yüzeyel enfeksiyon görüldü. Bir (% 2,4) hastamızda derin doku enfeksiyonu gelişti. Bir (%2,4) hastamızda osteomiyelit gelişti.Sonuç: Açık tibia kırıklarının kalıcı tedavisinde elde ettiğimiz sonuçlar ışığında minimal invaziv teknikle kilitli plaklama; İMÇ'lerle beraber düşük enfeksiyon ,yüksek kaynama oranı ve düşük kaynamama oranları nedeniyle güvenilir bir yöntemdir.

Kırık fiksasyonuKırık fiksasyonu-ekstramedüllerKırıklar-açık+4
Ramazan Atiç
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pesekinovaruslu hastaların ponseti yöntemi ile tedavisi

Biz bu çalışmada kliniğimizde 2006 ve 2010 yılları arasında Dicle Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında idiopatik PEV tanısı konan ve ponseti yöntemiyle tedavi edilen, en küçüğü 4 günlük en büyüğü 42 ay(ortalama 9,2 ay) 35 hastanın 60 ayağının sonuçlarını değerlendirdik. 35 hastanın 7'si kız, 28'i erkek idi. 10 hastada tek taraflı tutulum(2 sol- 8 sağ), 25 hastada çift taraflı tutulum vardı. Takip süresi minimum 12ay maksimum 50 ay olmak üzere ortalama 28,8 ay idi. Tedaviye başlamadan önce Dimeglio ve arkadaşlarının kullandığı PEV değerlendirme sistemi kullanıldı. Tedavi öncesi 41 ayak(%68,3) 2. derece 19 ayak(%31,7) III. derece idi.Tedavi sonrası muayenede Laaveg-Ponseti fonksiyon değerlendirme skorlaması ve Dimeglio skorlaması yapıldı. Ponseti-Laaveg Fonksiyonel değerlendirme skorlamasına göre ponseti yöntemi ile tedavi ettiğimiz 60 ayağın %96,7 `sinde iyi veya mükemmel bir sonuç alındı. Dimeglio sınıflamasına göre tedavi sonrası hastalarımızın %93,3 grade 1 idi. Hastalarımızda tespit ettiğimiz en sık komplikasyon metatarsus adduktus %15 (9ayak) idi. Hastalarımızda ortez uyumu fonksiyonel sonuç ve komplikasyon ile yakından ilişkili bulundu.Ponseti yöntemi PEV tedavisinde etkili ve tekrarlanabilir bir yöntemdir. Başarılı bir sonuç için tekniği aslına uygun olarak yapılmalıdır. Tedavinin bir diğer unsuru başarılı bir sonuç almak için ayak abdüksiyon ortezine uyum gösterilmesi şarttır.

Ayak deformasyonlarıAyak hastalıklarıTedavi+1
Ali Canbaz
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dabigatran etexilatın ratlarda kırık iyileşmesi üzerine etkisi

Dabigatranın öncü ilacı olan dabigatran etexilate (Pradaxa, Boehringer Ingelheim), yeni geliştirilen, trombini yüksek afinitede ve spesifitede geri dönüşümlü olarak inhibe eden oral bir antikoagülandır. Mevcut kullanımda olan bazı antikoagülan ajanların aksine, sabit dozda uygulanması, yiyecek ve ilaç etkileşimine girmemesi, moniterizasyon gerektirmemesi avantajlarıdır. Gerek oral kullanımından kaynaklanan kullanım kolaylığı gerekse yan etki güvenilirliği nedeniyle giderek artan sıklıkta kullanılmaktadır.Bu çalışmada dabigatran etexilatın kırık iyileşmesi üzerine etkisi, rat tibialarında kırık modeli oluşturularak radyolojik ve histolojik olarak değerlendirilmiştir. Çalışma için 36 adet, ortalama ağırlıkları 250 gr olan, 4-5 aylık Spraque Dawley cinsi, dişi sıçan kullanıldı. Rastgele seçilerek 6'şarlı 6 gruba ayrılan hayvanların sağ tibialarına kırık oluşturuldu ve internal tespit uygulandı. 1. ve 2. gruba dabigatran etexilate %0,5'lik hidroksietilselüloz içinde çözelti haline getirildikten sonra 10 mg/kg olacak şekilde oral gavaj ile sırasıyla 1.gruba 2 hafta ve 2. gruba 4 hafta boyunca günde tek doz olacak şekilde verildi. 3. ve 4. gruba ise benzer şekilde hazırlanan dabigatran etexilate 50 mg/kg olacak şekilde 3. gruba 2 hafta, 4. gruba 4 hafta verildi. 5. ve 6. gruplar ise sham grubu olarak belirlendi. 5. gruba 2 hafta, 6. gruba ise 4 hafta boyunca sadece %0,5'lik hidroksietilselüloz çözeltisi verildi. 1., 3. ve 5. gruplar 14. günde; 2., 4. ve 6. gruplar 28. günde sakrifiye edilerek tibiaları radyolojik ve histolojik olarak değerlendirildi.Radyolojik ve histolojik değerlendirmede 14 ve 28. günlerde ilgili gruplarda farklılık olmadığı; kırık iyileşmesinin normal seyrinde devam ettiği gözlendi.Sonuç olarak radyolojik ve histolojik değerlendirmelerin eşliğinde dabigatran etexilatın ratlarda kırık iyileşmesi üzerine herhangi bir etkisinin olmadığı kanaatine varıldı.

Dabigatran eteksilatKırık iyileşmesiKırıklar-kemik+3
Atılgan Onay
Karadeniz Technical University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İleri omurga deformitelerinde 3 boyutlu modellemenin cerrahi plan üzerine etkisi

ÖZET Vertebral kolonun anormal eğrilikleri ilk kez Hipokrat'ın "Corpus Hippocraticum" adlı eserinde tarif edilmiştir. Deformitelere bağlı bozulan insan anatomisi, insanlık tarihinin her döneminde ve her toplumda farklı algılanmış, farklı değerlendirilmiştir. Günümüze kadar bu hastalar destekleyici tedaviler, traksiyon ve korse gibi yöntemlerle tedavi edilirken günümüzde implant özelliklerinin gelişmesiyle bu yöntemler yerini cerrahi tedaviye bırakmıştır. Teknolojik gelişmelerle beraber sadece cerrahi yöntemler ve enstrümanlarda değil tanı ve tedavi yöntemlerinde de gelişmeler olmaktadır. Günümüzün popüler yeniliklerinden olan 3 boyutlu yazıcılar hayatın her alanında olduğu gibi tıp alanında da her geçen gün daha fazla kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı 3 boyutlu yazıcılarla üretilen ileri deformiteli omurga modellerinin cerrahların ameliyat kararı üzerindeki etkisini ortaya koymaktır. Çalışmamızda ileri omurga deformitesi mevcut 5 hastanın direk grafi, bilgisayarlı tomografi; 3 boyutlu bilgisayarlı tomografi ve 3 boyutlu yazıcılarda üretilen 3 boyutlu omurga modelleri oluşturularak 5 farklı cerrah tarafından deformite düzeltici cerrahi planı yapmaları sağlanmıştır. Elde edilen cerrahi planlar sonucunda enstrümante edilen vertebra sayısı, uygulanan osteotomi sayısı ve cerrahların tedaviye karar verme süresi incelenmiştir. Enstrumante edilen vertebra seviyesi ve sayısı açısından Xray-BT, 3d BT görüntüleri ve 3 boyutlu modeller kullanılarak yapılan ameliyat planlarında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Xray-BT, 3d BT görüntüleri ve 3 boyutlu modeller kullanılarak yapılan ameliyat planlarında osteotomi sayısı açısından anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Cerrahların cerrahi plana karar verme süreleri karşılaştırıldığında 3 boyutlu modeller diğer iki yönteme göre üstün bulunmuştur. İstatiksel verilerin de işaret ettiği gibi daha fazla model ve daha fazla sayıda cerrah ile çalışmanın sürdürülmesi ve genişletilmesiyle daha kesin verilerin elde edilmesi mümkün olacaktır.

CerrahiOmurgaSpinal hastalıklar+2
Ortaç Ürün Güran
Bingol University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ön kol kırıklarında kullanılan dcp ve lcdcp plakların aksiyel yüklenme sonrası radius üzerindeki etkisi (Biyomekanik çalışma)

Ön kol kemikleri el bileğinin ve dirsek eklem hareketlerinin dışında supinasyon ve pronasyon tarzında rotasyon hareketlerinden de sorumlu olması nedeniyle; kırık oluşumu birçok yönden hareket problemini de beraberinde getirmektedir. Bu nedenle ön kol kırıkları üzerinde birçok tedavi uygulaması mevcuttur. Özellikle radial eğimin olması tedaviye daha detaylı prensiplerle yaklaşımı gerektirmektedir. Kullanılan birçok plak, ön kol kırık tedavisinde farklı yöntemlerle etki etmektedir. Radius cisim kırıklarında sıkça uygulama alanı bulan DCP (dynamic compression plate) ve LCDCP (Limited Contact Dynamic Compression Plate ), bu açıdan çalışmamızın temel iki unsurunu oluşturmaktadır. Radius cisim kırıklarına DCP ve LCDCP uygulamamızı biyomekanik deneysel model üzerinde gerçekleştirerek, bu iki plak arasında farklılıkları araştırmayı amaçladık. Kullanmış olduğumuz 8 adet sawbone DCP ile 8 adet sawbone LCDCP ile fikse edildi. Her iki grupta da aksiyel yüklenme ve gerinim testleri yapılarak sayısal veriler toplandı. Elde edilen veriler SPSS 22.0 istatistik progamına girilerek anlamlılık düzeyi araştırıldı. Ulaşılan veri sonuçları her iki grubun da benzer kuvvet altında, benzer deplasman gösterdiği yönündeydi. Bu değerler istatistiksel olarak karşılaştırıldığında her iki grup arasında fark bulunmadı.

BiyomekanikKemik plaklarıKol+5
Ferhat Sayar
Bingol University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yürüme sonrası gelişimsel kalça çıkıklarında açık redüksiyon sonuçları

Amaç: GKÇ'nin 1-3 yaş arasında tedavisi, özellikle pelvik osteotominin hangi yaştan sonra tedaviye eklenmesi gerektiği tartışmalıdır. Çalışmamızda 1-3 yaş arasında GKÇ olan ve sadece anterior açık redüksiyonla tedavi edilen hastaların sonuçları incelendi ve yetersiz asetabuler gelişim ve sekonder asetabuler girişimle tedavi yaşı arasındaki ilişki araştırıldı.Materyal ve Metod: Yürüme sonrası, anterolateral yaklaşımla açık redüksiyon uygulanan, takip süresi en az 2 yıl olan, Tönnis grade III ve IV kalça çıkıklı 53 hasta (70 kalça) çalışmaya dahil edildi. Tedavi yaşına göre (18 ay öncesi grup I ve sonrası grup II) gruplandırıldı ve her iki grup radyolojik ve fonksiyonel sonuçlar ve sekonder asetabuler girişim ihtiyacı bakımından karşılaştırıldı. Olgularımızın fonksiyonel durumu modifiye Trevor skorlamasına göre değerlendirildi. Sekonder asetabuler displazi tanısı ve hastaların sekonder asetabuler girişim ihtiyacı Shenton-Menard hattının kırılmasına, redüksiyondan 2 yıl sonra asetabuler indeksin 35° ve daha yüksek olmasına ve asetabuler kaşın (sourcil) yukarıya doğru eğimli olmasına göre belirlendi.Bulgular: Grup I'de 29 kalça (ortalama yaş 16,09 ay), grup II'de 41 kalça (ortalama yaş 23,1 ay) vardı ve ortalama takip süresi 48,9 aydı. Modifiye Trevor skoruna göre grup I'de 23 kalçada mükemmel (%79,3), 6 kalçada iyi (%20,7), grup II'de 30 kalçada (%73,2) mükemmel, 10 kalçada (%24,4) iyi ve 1 kalçada (%2,4) orta sonuç alındı ve sonuçlar arasındaki fark anlamlı değildi (p>0,05). Grup I'de 11 kalçada (%37,9), grup II'de ise 16 kalçada (%39) yetersiz asetabuler gelişim saptandı ve yetersiz asetabuler gelişim ve sekonder asetabuler girişim ihtiyacı bakımından gruplar arasında fark yoktu (p>0,05).Sonuç: GKÇ'de, yetersiz asetabuler gelişim ve sekonder asetabuler girişim ihtiyacı bakımından 18 ay öncesi ve sonrası tedavi edilenler arasında fark saptanmadı. Bu sonuçlara göre redüksiyonun 18 aydan önce yapılması yeterli asetabuler gelişimi her zaman sağlamamakta ve redüksiyonu 18 aydan sonra yapılan hastalarda da her zaman sekonder asetabuler girişim ihtiyacı olmamaktadır. GKÇ'nin 1-3 yaş tedavisinde, açık redüksiyonla birlikte primer asetabuler girişim kararı, hastanın 18 aydan küçük veya büyük oluşuna göre değil, stabiliteye göre verilmeli ve asetabuler gelişim açısından her hasta yakın takip edilmelidir.

AsetabulariaAsetabuloplastiKalça+2
Ekim Sucu
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Eklemi ilgilendiren humerus alt uç kırıklarında triseps-reflecting anconeus pedicle ve olekranon osteotomisi sonuçlarının karşılaştırılması

Amaç: : Eklemi ilgilendiren humerus alt uç kırıkları cerrahi tedavi gerektiren kırıklardır. Bu kırıklarda farklı cerrahi yaklaşım ve tespit yöntemi kullanılmaktadır. Biz bu çalışmada triseps-reflecting anconeus pedicle (TRAP) ve olekranon osteotomisi yöntemleri ile tedavi edilen hastaların fonksiyonel sonuçlarını ve sonuçlara etki eden faktörleri değerlendirdik. Gereç ve yöntem: Ocak 2006 -Kasım 2012 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında Eklemi ilgilendiren humerus alt uç kırığı nedeniyle 36 hasta opere edildi. Yirmi bir (%58.3) hastada TRAP (GrupI), 15 (%41.7) hastada olekranon osteotomisi (Grup II) cerrahi yaklaşım yöntemi olarak kullanıldı. Grup I?in 11?i erkek, 10?u kadındı ve yaş ortalaması 36.7 idi. Grup II?nin 8?i erkek, 7?si kadındı ve yaş ortalaması 34.4 idi. AO sınıflamasına göre Grup I?in 4?ü C1, 8?i C2, 9?u C3 tipi kırık idi. Grup II?nin 1?i C1, 5?i C2, 9?u C3 tipi kırık idi. Grup I?de 6, Grup II?de 3 açık kırık vardı. Grup I ortalama 3.7 günde, Grup II ortalama 3.0 günde operasyona alındı. Grup I?deki hastaların 7?sine 90-90 plaklama, 14?üne paralel plaklama , Grup II?deki hastaların 3?üne 90-90 plaklama, 12?sine paralel plaklama yapıldı. Tüm hastalara erken rehabilitasyon başlandı. Fonksiyonel sonuçlar Mayo dirsek performans skoru ve Disabilities of Arm, Shoulder and Hand-Kol, Omuz ve Elin Fonksiyon Kaybı (DASH) skoru ile değerlendirildi. Bulgular: Grup I?in takip süresi ortalama 38.4 ay, Grup II?nin takip süresi ortalama 27.8 ay idi. Grup I?deki hastaların ortalama DASH puanı 15.4 olarak (p>0.05) ve ortalama eklem hareket açıklığı 109.0 (p<0.05) olarak ölçüldü. Grup II?deki hastaların ortalama DASH puanı 20.6 olarak ve ortalama eklem hareket açıklığı ortalaması 96.6 olarak ölçüldü. Mayo dirsek performans skoruna göre Grup I?deki hastaların 10?unda çok iyi, 8?inde iyi, 2?sinde orta ve 1?inde kötü sonuç alındı, Grup II?deki hastaların 5?inde çok iyi, 7?sinde iyi, 2?sinde orta ve 1?inde kötü sonuç alındı. TRAP yöntemi ile açılım uygulanan hastalarda sonuçların daha iyi olduğu tespit edildi. Kırık tipinin prognoza etki eden parametrelerden biri olduğu ve yaralanma sonrası erken cerrahi uygulamalarında daha iyi sonuçlar alındığı tespit edildi (p<0.05). Yaş ve cinsiyetin fonksiyonel sonuca etki etmediği görüldü. Sonuç: Eklemi ilgilendiren humerus alt uç kırıklarının tedavisinde hastalar erken dönemde operasyona alınmalıdır. Cerrahi yaklaşımda TRAP yöntemi fonksiyonel sonuçlar açısından olekranon osteotomisinden daha üstün bulundu. Cerrahi tespit erken rehabilitasyona izin verecek kadar stabil olmalı ve hastalara erken rehabilitasyon başlanmalıdır. Anahtar Sözcük:Humerus alt uç;TRAP;olekranon osteotomisi;internal tespit

Humeral kırıklarHumerusKırık fiksasyonu+3
Cahit Ancar
Dicle University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Eklem içi kalkaneus kırıklarında cerrahi tedavi (iki farklı yöntemin karşılaştırılması)

Amaç: Kapalı Redüksiyon ve yivli k-teliyle Perkutan Fiksasyon (KR-PF) yeni bir teknik olup yaygın kullanılmamaktadır. Çalışmamızda Açık Redüksiyonplak vidayla İnternal Fiksasyon (AR-İF) tekniği ve KR-PF tekniğiyle tedavi edilen hastaların klinik ve radyolojik sonuçları karşılaştırıldı. Gereç ve yöntem: Haziran 2008 ile Aralık 2012 tarihleri arasında, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında, deplase eklem içi kalkaneus kırığı nedeniyle AR-İF ve KR-PF tekniği kullanılarak, 50 hastanın 64 ayağı opere edildi. Hastalar ortalama 4.3 gün (1- 13 gün) içinde ameliyata alındı. Bunlardan 27 kırığa (%42.2) AR-İF tekniği (Grup I), 37 kırığa (%57.8) KR-PF tekniği (Grup II) uygulandı. Grup I'in 16'sı erkek, 4'ü kadın olup yaş ortalaması 30.0 idi. Grup II'nin 17'si erkek, 13'ü kadın olup yaş ortalaması 26.6 idi. Sanders kırık sınıflamasına göre Grup l'deki 23 kırık (%35.9) Sanders tip III, 4 kırık (%6.3) Sanders tip IV idi. Grup II'deki kalkaneus kırıklarının 2'si (%3.1) Sanders tip II, 21'i (%32.8 ) Sanders tip III, 14'ü (%21.9) Sanders tip IV idi. Hastaların ameliyat öncesi ve sonrası Böhler açıları ölçülüp, klinik değerlendirme AOFAS Arka Ayak Skorlama Sistemine göre yapıldı. Bulgular: Hastaların ortalama takip süresi 32.5 ay (10-54) idi. Kırık tipi ile klinik sonuçlar arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki vardı (p=0.017). Grup I'in ameliyat öncesi ortalama 7.59º (-22º_28º) olan Böhler açısı ameliyat sonrası 21.03º (8º_36º), Grup II'nin ameliyat öncesi ortalama 0.70º (-36º_20º) olan Böhler açısı ameliyat sonrası 16.94º (-18º_36º) saptandı. Grup I'de Böhler açısının daha iyi restore edildiği fakat fonksiyonel sonuçlar açısından Grup II ile arasında anlamlı bir fark olmadığı görüldü (p>0.05). Böhler açısındaki düzelmeyle memnun edici klinik sonuçlar arasında pozitif bir korelasyon vardı (Grup I,p=0.004; Grup II,p=0.013). Böhler açısının tek başına klinik sonuçlara etkisinin sınırlı olduğu görüldü (p=0.001). Ortalama AOFAS skoru Grup I'de 89.8 puan, Grup II'de 85.4 puan olup, gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark görülmedi (p>0.05). iii Sonuç: Eklemi içi deplase kalkaneus kırıklarında AR-İF tekniğinin memnun edici klinik sonuçlar açısından daha üstün olduğu söylenebilir. Ancak yaptığımız çalışmada KR-PF tekniğiyle elde ettiğimiz klinik sonuçların AR-İF tekniğiyle kıyaslanabilir olması, ayrıca düşük yumuşak doku hasarı, daha az komplikasyon oranı, travma yükünü arttırmadan kısa sürede uygulanabilir olması açısından, doğru seçilmiş hasta gruplarında (eşlik eden hastalıklardan ötürü daha kötü iyileşme potansiyeli olan hastalar, ek sistem yaralanması ve birden çok kırığı olan hastalar) KR-PF'nun etkili bir tedavi tekniği olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Sözcük: Kalkaneus; deplase; kırık; kapalı; perkutan.

AnatomiAyakAyak bileği+5
Velat Çelik
Dicle University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Asetabulum kırıklarında cerrahi tedavi sonuçlarımız

Amaç: Bu çalışmada açık redüksiyon ve internal fiksasyon tekniği ile tedavi ettiğimiz asetabulum kırıklı hastaların klinik ve radyolojik sonuçları değerlendirilip, Kısa Form-36 anketi ile hasta yaşam kalitesine etkileri araştırıldı. Gereç ve yöntem: Ocak 2003 ile Kasım 2012 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında 37 hastanın 37 asetabulum kırığı açık redüksiyon ve internal fiksasyon ile tedavi edildi. Hastalar ortalama 3,8 (1-10 gün) gün içerisinde operasyona alındı. Hastaların 30'u erkek, 7'si kadın olup ortalama yaşları 36,4 (17-58) idi. Tüm kırıklar kapalı kırıktı. Kırıkların 22'si (%59,5) sağ, 15'i (%40,5) sol kalçaya aitti. Travma mekanizması; 19 hastada araç içi trafik kazası, 5 hastada araç dışı trafik kazası, 8 hastada yüksekten düşme, 3 hastada motosiklet kazası ve 2 hasta basit düşme idi. Hastaların 16'sında eşlik eden ek ortopedik yaralanma mevcuttu. Ameliyat öncesi çekilen grafilerden asetabular kırıkların Judet ve Letournel'e göre sınıflaması yapıldı. Buna göre kırıkların 22'si (%59,5) basit tip ve 15'i (%40,5) kompleks tip kırık idi. Yirmi hastada (%54,1) posterior, 5 hastada (%13,5) santral, 2 hastada anterior (%5,4) olmak üzere toplam 27 hastada (%73) travmatik kalça çıkığı tespit edildi. Çıkıklar acil polikliniğinde kapalı olarak redükte edildi. Bulgular: Hastaların ortalama takip süresi 49,8 (12-117) ay idi. Redüksiyon 32 (%86,5) hastada anatomik (0-1 mm), 3 (%8,1) hastada başarılı (2-3 mm), 2 (%5,4) hastada kötü (>3 mm) idi. Matta'nın radyolojik değerlendirme kriterlerine göre %78,3 mükemmel ve iyi, %10,8 orta ve %10,8 kötü sonuç görüldü. Klinik değerlendirme kriterlerine (Merle d'Aubigne ve Postel) göre toplamda % 67,5 mükemmel ve iyi, %24,3 orta ve %8,1 kötü klinik sonuç elde edildi. Klinik değerlendirme (Merle d'Aubigne ve Postel) sonuçları mükemmele yaklaştıkça Kısa Form-36 yedi alt parametre sonuçlarının (Mental Sağlık parametresi hariç) benzer bir şekilde arttığı, radyolojik değerlendirme sonuçları mükemmele yaklaştıkça Kısa Form-36 sekiz alt parametre sonuçlarının da benzer bir şekilde arttığı gözlendi. iii Sonuç: Asetabulum kırıklarının tedavisinde uygun zamanda redüksiyon sağlanması, uygun insizyon seçimi ve yeterli cerrahi deneyim ile tatmin edici sonuçlar elde edilmiştir. Yaşam kalitesini değerlendirmede Kısa Form-36 radyolojik ve klinik sonuçlarla korele ve etkin bir ankettir. Anahtar Sözcük: Asetabulum; cerrahi; kırık; internal/fiksasyon;

AsetabulumCerrahi tedaviKırık fiksasyonu+3
İlhami Şahin
Dicle University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yetişkin radius distal uç kırıklarında voler kilitli plaklama sonuçlarımız

Amaç: Radius distal uç kırıklarının cerrahi tedavisinde volar girişimle uyguladığımız anatomik plakla tespit yöntemlerinin sonuçları değerlendirmek. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 2006 ile 20013 yılları arasında olan radius distal uç kırığı nedeniyle açık redüksiyon ve değişik volar plak tespitiyle tedavi edilen ortalama takip süresi 27 (13-82) ay olan erişkin 41 distal radius kırıklı hasta retrospektif olarak değerl endirildi. Çalışmaya dahil 41 hastanın kırıkların değerlendirmesinde Frykman ve AO sınıflandırma sistemleri kullanıldı.Çalışmaya alınan hastaların kırıkları Frykman sınıflandırması'na göre; 12 kırık tip 8 (%29.3) , 8 kırık tip 4 (%19.5) , 7 kırık tip 2 (%17.1) , 5 kırık tip 7 (%12.2), 5 kırık tip 1 (%12.2), 3 kırık tip 3 (%7.3) ve 1 kırık tip 5 (%2.4) olarak değerlendirildi AO sınıflandırmasına göre hastalardan 13 kırık C3 (%31.7) , 7 kırık A3(%17.1) , 7 kırık B3 (%17.1) , 5 kırık B1 (%12.2) ,3 kırık C1 (%7.3) , 3 kırık C2 (%7.3) , 2 kırık A2 (%4.9) ve 1 kırık B2 (%2.4) olarak değerlendirildi. Hastaların değerlendirilmesinde dinamometre ve goniyometre ile ölçümler yapılarak Gartland – Werley klinik skorlama yöntemi , DASH ve Stewart radyolojik değerlendirme skalası kullanıldı. Bulgular: Gartland ve Werley klinik değerlendirme kriterlerine göre 41 kırığın 25 (% 61)'inde mükemmel, 9 (% 22)'nda iyi, 6 (% 14,6)'sında orta ve 1 (% 2,4)'inde kötü sonuç elde edildi. Opere edilen hastaların sağlam taraf el ile karşılaştırılmasında eklem hareket açıları kavrama güçleri ve klinik değerlendirme sonuçları arasın da istatistik olarak fark yoktu. Stewart ve ark. Radyolojik değerlendirmesi sonucuna göre hastaların 11 (% 26,8)'inde mükemmel, 28 (% 68,3)'inde iyi, 1 (% 2,4)'inde orta, 1 (%2,4)'inde kötü sonuç elde edildi. Sağlam taraf el bileğine göre istatistiki olarak fark yoktu. Sonuç: Bu çalışmamızda kullandığımız radius volar i plaklar, radius alt uç bölgesinde özellikle tedavisi sorunlu olan eklem içi ve dışı instabil kırıklarda başarılı sonuçlar elde edilmektedir. Anatomik tam redüksiyonun ve dizilimin sağlanmasında etkin olan yöntem olması ve yüksek tespit dayanıklılığı sayesinde eklem hareketlerine erken dönemde izin veriyor olduğu kanaatine vardık. Volar girişim ise, radius alt ucuna minimal cerrahi travma ile ulaşmayı sağladığı gibi çevresel dokular ile daha uyumlu bir tespite izin verir. Yaşanan komplikasyon oranları düşüktür ve dikkat ve öğrenme eğrisi ile ilgilidir. Anahtar Kelimeler: Radius distal uç kırıkları, Kilitli anatomik plak, Kilitsiz plak, İnternal tespit

BilekKemik plaklarıKemik vidaları+5
Yılmaz Mertsoy
Dicle University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnsan amniyon sıvısı ve farklı dikiş tekniklerinin sinir iyileşmesindeki rolü

Bu deneysel çalışmada, insan amniyon sıvısı kullanımı ve askı dikişi yönteminin sinir iyileşmesi üzerine olumlu katkısının olup olmayacağını araştırmayı amaçlandı.15 adet Spraque Dawley cinsi erkek ratın her iki siyatik siniri (30 adet sinir) kullanılarak oluşturduğumuz sinir yaralanma modelinde 4 grup oluşturuldu. 1. gruba 0,3ml SF ve epinöral dikiş, 2. gruba 0,3ml SF ve askı dikişi uygulandı. 3. gruba 0,3ml insan amniyon sıvısı ve epinöral dikiş ve 4. gruba da 0,3ml insan amniyon sıvısı ve askı dikişi uygulandı.Sinir iyileşmesinin tamamlanması için 8 hafta bekledikten sonra tüm siyatik sinirler tekrar eksplore edildi. Makroskopik değerlendirmenin ardından, histolojik inceleme için, proksimal ve distalden kesi hattına 1cm uzaklıktan kesilerek alındı.Rutin histolojik takiplerin ardından onarım hattı ve distalden uygun kesitler alınıp hematoksilen eozin ve toluidin blue ile boyandı ve hematoksilen eozin preparatlarında akson sayısı ve ortalama akson çapları tespit edildi. Makroskopik değerlendirme için Petersen ve arkadaşlarının kullandığı sınıflandırma kullanıldı.Sonuçlar alındıktan sonra, tanımlayıcı istatistik olarak yüzde ortalama ve standart sapma kullanıldı. Gruplar arasında parametrik koşul taşıyanlarda Student-t testi kullanıldı. Makroskopik görünüm sınıflandırılması için paired-samples testi kullanıldı.Sonuç olarak insan amniyon sıvısı kullanılan 3. ve 4. grupta makroskopik inceleme açısından sinir yapışıklığı ve iyileşmesi daha iyiydi (p=0,001). Akson sayısı hem onarım hattında, hem de distalde anlamlı olarak daha iyi bulundu ( p= 0,007, p=0,034, p= 0,016, p=0,003). Ortalama akson çapı açısından ise iyileşme hattında insan amniyon sıvısı daha iyiyken (p=0,032, p= 0,001), distalde, epinöral dikiş kullanılan grupta, insan amniyon sıvısı ve SF arasında fark yoktu(p=0,070). Askı dikişi atılan grupta ise yine insan amniyon sıvısı grubu daha iyiydi(p=0,013). Epinöral dikiş ve askı dikişi grupları karşılaştırıldığında ise tek anlamlı fark, SF kullanılan, onarım hattındaki ortalama akson çapıydı ve epinöral dikiş lehineydi (p=0,020).

Amniotik sıvıPeriferik sinir sistemi hastalıklarıSinir rejenerasyonu+2
Osman Yoloğlu
Karadeniz Technical University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gelişimsel kalça displazisinde göz yaşı figürünün oluşumu ve şeklinin tedavi sonucu ile ilişkisi

Amaç: Gözyaşı figürü, femuro-asetabular ilişkinin bozulduğu birçok hastalıktan etkilenmekte ve şekli değişmektedir. Bu çalışmada gelişimsel kalça displazisi nedeniyle tedavi edilen hastalarda, gözyaşı figürünün gelişimi ve şekli ile tedavi sonuçları arasındaki ilişki incelendi. Materyal ve Metod: GKD nedeniyle 1999-2012 yılları arasında cerrahi tedavilerinde pelvik osteotomi yapılmış olan, yaşları 24 ay ve üstündeki, takip süresi en az 2 yıl olan 79 hastanın 105 kalçası çalışmaya dahil edildi. Hastaların A-P pelvis radyografilerindeki gözyaşı figürü Kahle ve ark. subjektif değerlendirme yöntemiyle incelendi (54). Klinik ve radyolojik değerlendirme modifiye trevor skorlamasına göre yapıldı. Gözyaşı figürünün şekli ile klinik sonuçlar arasındaki ilişki değerlendirildi. Bulgular: Tedavi sonrası 105 kalçanın asetabular gözyaşı figürü izlendi. 60 kalçada Dar U, 35 kalçada geniş U, 8 kalçada V şeklinde ve 2 kalçada ise inkomplet şekilde gözyaşı figürleri izlendi. Modifiye Trevor Skorlama sistemine göre gözyaşı figürü tiplerinden Dar U şeklinde olanların 19, Geniş U olanlar 18.34, İnkomplet olanlar 18.50, V şeklinde olanlarda ise 14 ortalama skor saptandı. V şeklinde asetabular gözyaşı figürlü kalçalar tedavi yaşları 5 yaş ve üstünde olan hastaların içinden tespit edildi. Sonuç: Postop gözyaşı figürünün şekli kalçanın klinik durumu hakkında bilgi verir. Dar U, Geniş U şeklindeki gözyaşı figürlü hastaların, V gözyaşı figürlü hastalara göre klinik ve radyolojik olarak daha iyi olacağını gösterir. Ayrıca V gözyaşı figürlü kalçaların tamamı 5 yaş ve üstündeki hastalar içinden tespit edildi. Bu veri geç tedavi edilen hastaların sonuçlarının daha kötü olacağı düşüncesini desteklemektedir.

AsetabulumFemurKalça+4
Yunus Çatan
Dicle University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gelişimsel kalça displazisi zemininde gelişen koksartrozlarda total kalça artroplastisi uygulamalarımızın sonuçları

Çalışmaya dahil edilen 70 hastanın 90 kalçası, klinik ve radyolojik olarak değerlendirildi. Hastaların 10?u erkek, 60?ı kadın ameliyat edildikleri andaki yaş ortalamaları 46.73 (23-74) idi. Onsekizine sağ, 32?sine sol, 20?sine bilateral total kalça artroplastisi uygulandı, ortalama 52.12 ay takip edildi. Radyografik olarak Crowe sınıflamasına göre 90 kalçanın 30?u Tip 1, 9?u Tip 2, 10?u Tip 3 ve 41?i Tip 4 idi. Grafiler Callaghan ?ın radyolojik izleme parametrelerine göre değerlendirildi. Doksan kalçanın 88?i gerçek asetabuluma yerleştirildi, 25?ine subtrokanterik femoral kısaltma osteotomisi yapıldı. Vakalarda ki osteotomi bölgesinin en geç radyolojik kaynama süresi 7 ay olarak tespit edildi. Asetabuler komponentlerin % 30?dan fazlasının desteksiz kaldığı 9 kalçada, femur başından alınan otogreftin asetabulumun süperolateraline yerleştirildiği gözlendi. Daha çok vidalı asetabuler cup, ilk yaptığımız vakalarda ise ekspansion cup?ın asetabuler komponent olarak kullanıldığı görüldü. Tüm protezlerin çimentosuz konulduğu tespit edildi. Hastaların klinik değerlendirmesinde Harris Kalça Değerlendirme Formu, ağrı değerlendirmesinde ise Harris?in ağrı skorlaması ve Visüel Analog Skala(VAS)? sı kullanıldı. Ameliyat öncesi Harris kalça skoru ortalaması 32.5, VAS skoru ortalaması 9.14 iken; ameliyat sonrası bu değerler sırasıyla 86.5 ve 1.42 olarak tespit edildi. Harris kalça skorlama sistemine göre hastaların son kontrollerinde 64?ü mükemmel, 12?si çok iyi, 8?i iyi, 5?i orta, 1?i kötü sonuç olarak değerlendirildi. Komplikasyon olarak; 2 kalçada siyatik,1 kalçada ise geçici femoral sinir paralizisi, 16 kalçada komponent çakılırken femurda fissür veya fraktür, 7 kalçada dislokasyon, 7 kalçada aseptik gevşeme, 1 kalçada enfeksiyon, 1 hastada Derin Ven Trombozu, 1 hastada ise derin ven trombozuna sekonder Akciğer embolisi gelişti. Literatür bilgileri ile karşılaştırıldığında gelişimsel kalça displazisine sekonder gelişmiş kalça osteoartritinde uyguladığımız çimentosuz total kalça artroplastilerinin postoperatif klinik ve radyolojik sonuçlarının başarılı olduğu bulunmuştur.

ArtroplastiKalçaKalça çıkıkları+5
Alper Timurkaynak
Karadeniz Technical University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Teofilin'in sıçanlarda kırık iyileşmesi üzerine etkisi

Teofilin metilksantin türevi olup, bronkodilatör ve antienflamatuar etkilere sahip bir ilaçtır. Bu özelliklerinden dolayı başta bronşiyal astma olmak üzere bronkospazma yol açan anaflaksi, allerjen, toksik gaz, duman solunması sonucu oluşan solunum zorluğunun tedavisinde kronik bronşit, kronik obstrüktif akciğer hastalığının(KOAH) akut ataklarında reversibl bronkospazmı çözmek için kullanılmaktadır. Bu çalışmada Teofilin'in kırık iyileşmesi üzerine etkileri, rat femurlarında deneysel kırık modeli oluşturularak histolojik ve radyolojik olarak değerlendirilmiştir. Denek olarak 42 adet, ortalama ağırlıkları 232 gr (194-255 gr) olan, 20 haftalık Spraque Dawley cinsi dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar, 1 haftalık uyum döneminden sonra rastgele seçilmiş 7'şerli 6 gruba ayrıldı. T 1; 7 gün, T 2 ; 21 gün,T 3 ise 35 günlük deney grubu olarak belirlendi. Kontrol grubu olarakta K1; 7 gün, K2 ;21 gün, K3 ise 35 günlük deney grubu olarak belirlendi. Ratların sağ femurlarında anestezi altında kırık oluşturuldu ve internal tespit yerleştirildi. T grubuna 40mg/kg Teofilin orogastrik yolla günde 1 kez verildi. K grubuna ise Teofilin verilmeyerek kontrol grubu olması sağlandı. T1 ile K1 grubu 7. günde, T2 ile K2 grubu 21. günde, T3 ile K3 grubu 35. günde sakrifiye edilip sağ femurlarındaki kırık hattında bulunan kaynama dokusu, radyolojik ve histolojik olarak değerlendirilerek gruplar arası karşılaştırmaları yapıldı. Histolojik değerlendirmede Teofilin'in 7. gündeki gruplarda kırık iyileşmesini hızlandırdığı tespit edildi. Radyolojik değerlendirmede ise özellikle 21. gündeki Teofilin grubunun kontrol grubuna göre daha fazla iyileşme gösterdiğini gözlemledik. Sonuç olarak, histolojik ve radyolojik değerlendirmelerde orogastrik yolla uygulanan Teofilin'in , kırık iyileşmesini erken dönemde arttırdığı tespit edildi. Bir çok olumlu etkisi ispatlanmış olan Teofilin'in kırık iyileşmesinde de erken dönemde olumlu bir etkisinin olabileceğini düşünüyoruz. Literatürde, Teofilinin kırık iyileşmesi üzerine etkileriyle ilgili deneysel bir çalışmaya rastlanmadı. Anahtar Kelimeler: Kırık iyileşmesi, Teofilin etkileri, Doku oksijenizasyonu

Doku tedavisiHiperbarik oksijenasyonKırık iyileşmesi+3
Kubilay Ersin Türkmen
Karadeniz Technical University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tıbbia cisim kırıklarının PTB alçısı ile tedavisi

Ali Erdoğan
Dicle University
1985
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trokanterik ve subtrokanterik kırıkların cerrahi tedavisi

Fuat Akpınar
Dicle University
1989
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kallus distraksiyon yöntemiyle ekstremite uzatılması

ÖZET I- Ilizarov yöntemiyle tibial tek seviyeli metafizer uzat malarda: a- îlizarov eksternal sirküler fiksator tipi kulla nıldı. b- Metafizer subperiostal osteotomi yapıldı. c- Fibula diafizinden 1 cm uzunluğunda segment çıka rıldı - d- Periost hem fibulada hem de tibiada korundu. 2- Postoperatif günlerde; a- Postop l.gün ayak bileğini nötralde tutacak özel çelik tabanlığa geçildi ve dizin fleksiyon kontraktürünü önleyecek önlemler alındı. b- Hastaların yürümeleri kısıtlanmadı. c- Postop 2. günden itibaren aktif ve pasif hareket lere başlandı. d- Postop 7. gün hastaların tümünün distraksiyonu 2;<0.50 mm/gün oran ve ritminde başlanıldı. e- Her İO günde 2 gün uzatmaya ara verildi. (Kal lus yeterli alanlar hariç) f- Uzatma tamamlandıktan sonra kort ika 1 formasyona göre fiksa türler çıkarıldı. g- Fiksator çıkartıldıktan sonra ise herhangi bir alet verilmedi -Sadece korunması istendi. Yukarıda maddeler halinde sunduğumuz hastalarda istenilen sonuçlar l'i dışında alındı. 81

EkstremitelerKemik kallusuKemik rejenerasyonu
Ahmet Kapukaya
Dicle University
1993
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Plak ve intramedüller çivi ile tedavi edilen önkol çift kırıklarının sonuçlarının karşılaştırılması

Bu çalışmada, Ekim 1994 -Şubat 2001 tarihleri arasında plak ile tedavi edilen 36, intramedüller çivi ile tedavi edilen 15, toplam 51 önkol çift kırıklı olgunun sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi. Olguların 11'i bayan 40' ı erkek, ortalama yaşları ise 32 (18-64)idi. Kırıkların 21 'i trafik kazası sonucu oluşmuştu ve 20 olgu multiple travmalı idi. Nörovasküler yaralanma olarak olguların 1'inde brakial arter, 3'ünde radial sinir, 2'sinde ise medial sinir yaralanması saptandı. Postoperatif dönemde açık kırıklı 3 olguda enfeksiyon görüldü. Bunlardan 1'i (plak uygulanan) cerrahi debritman gerektiren derin enfeksiyon, diğerleri ise yüzeyel enfeksiyondu. Cerrahi sırasında uygulanan turnikeye bağlı 2 olguda postoperatif turnike paralizisi görüldü. Hastalar ortalama 3 yıl (2-5) yıl takip edildiler. Plakla tedavi edilen 36 olgudan 1'i(26 haftada) geç kaynadı. Diğer bir olguda radius kaynarken ulnada kaynama olmadı. Bu hastalar hariç tutulduğunda orttalama 14 (10-22 ) haftada kaynama görüldü. İntramedüller çivi uygulanan 15 olgunun tamamında kaynama görüldü ve ortalama kaynama süresi 11 (10-18) hafta olarak saptandı. Plak uygulanan olgulardan 2 hastada refraktür oluştu. Fonksiyonel olarak olgular Anderson kriterlerine göre değerlendirildiğinde, plak uygulanan olguların 29'unda mükkemmel veya iyi, çivi uygulanan olguların 14'ünde mükkemmel veya iyi sonuç alındı. Sonuç olarak, intramedüller çivinin minimal ekspojur gerektirmesi, refraktür ve enfeksiyon riskinin düşük olması, implant çıkarma gerekliliğinin olmaması veya çıkarıldığında korumaya ihtiyaç duymaması gibi avantajları vardır. Bu nedenle önkol çift kırıklarında endikasyonlarına uyularak yapılacak olan intramedüller çivi uygulaması ile daha başarılı sonuçlar alınmaktadır. 100

İsmail Kızıltaş
Dicle University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Geniş el bilek kesileri bulunan olguların(spagetti wrist) geç dönem takip sonuçları

ÖZETAmaç: Hastanemizde, çoğu öfke denetim zorluğundan dolayı elini cama vurarakbaşvuran spagetti el bilekli hastalara sıkça rastlanmaktadır. Bu çalışmada spagetti el bilekliolguları kategorize etmek, deneyimlerimizi sunmak, rehabilitasyonu tartışmak vetarafımızdan tedavi edilen ve izlenen hastaların fonksiyonel verilerini literatür verileri ilekarşılaştırmayı amaçladık.Materyal ve Metod: Çalışma grubunda 1 kadın 22 erkek 23 hasta, kontrolgrubunda 1 kadın 9 erkek 10 hasta olmak üzere toplam 33 hasta çalışmaya alındı. Camavuranlar nispeten daha genç olmakla beraber hastalarımızın ortalama yaşı 27.4 tü.Çalışma grubunda etyoloji çoğunlukla cama vurma şeklinde iken(20 hasta)kontrol grubunda iş ve ev kazaları şeklindeydi. İlk muayenelerinden sonra çoğu hasta ilk 4saate operasyona alındı. Tüm yapılar derinden yüzeyele doğru T,N,A şeklinde bir sıraizlenerek onarıldı. 3. gün pasif kontrollü hareket başlandı. 6.haftada atel/splint çıkartılıpaktif hareketlere başlandı. Tendonlar Lister klasifikasyonuna göre ekstension vefleksiyon defektlerine göre ve son kontrollerinde ise hastalar seddon kriterlerine göredeğerlendirildi.Bulgular: En sık ulnar arter kesisi varken median ve ulnar sinirler eşit orandaetkilenmişti. Lister sınıflandırmasına göre 305 tendondan 147? si mükemmel, 63?ü iyi,52?si orta ve 43?ü zayıf derecelerde iyileşti. Sonuçları değerlendirme metoduna göreçalışma grubunda 6 mükemmel, 8 iyi, 6 orta ve 2 kötü sonuç alınırken; kontrol grubunda5 mükemmel, 4 iyi ve 1 orta sonuç alındı. Kontrol grubunda kötü sonuç yoktu.Sonuç: Çalışma grubunda, kontrol grubuna göre sonuçlarımız daha az tatminediciydi. Kontrol grubunun sayısının az olması çalışmanın kısıtlılıklarından olup bukonuda daha geniş katılımlı çalışmalar gerekmektedir.51

Azad Yıldırım
Dicle University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

N-asetil sisteinin periferik sinir iyileşmesi üzerine etkisi (ratların siyatik sinirinde deneysel çalışma)

7. ÖZET Amaç: Bu çalışma N-Asetil sistemin periferik sinir iyileşmesi üzerine etkilerini elektrofizyolojik olarak arştırılmasıdır. Materyal Metod: Çalışmamızda ağırlıkları 280-320 gram olan 32 rat kullanıldı. Rastgele her grupta 8 adet olacak şekilde dört grup oluşturuldu. GRUP I (SHAM) (n=8): Cerrahi diseksiyon yapılıp, sinire müdahale edilmeyen grup. GRUP II (ŞALİNE) (n=8): Sinirde crush yaralanma yapıldıktan hemen sonra ve 7 gün boyunca intraperitoneal (İP) serum fizyolojik (1ml) yapılan grup. GRUP III (NAC I) (n=8):Sinirde crush yaralanma yapıldıktan hemen sonra ve 7 gün boyunca İP NAC (30 mg; 0,3 mi) yapılan gurup. GRUP IV (NACII) (n=8):Sinirde crush yaralanma oluşturulan bölgeye operasyon anında lokal olarak (100 mg;1 mi), hemen sonra ve 7 gün boyunca İP NAC (30 mg; 0,3 mi) yapılan grup Anevrizma klipsi yardımıyla, ratların 1/3 proksimal femur seviyesinde siyatik sinirde 2 dakika süreyle travma oluşturuldu. Bulgular: SHAM grubu, elektrofizyolojik olarak normal değerlendirildi. ŞALİN grubuna kıyasla, NAC-I ve NAC-ll'de sinir rejenerasyonunu hızlandıran, nöronal ölümü azaltan elektrofizyolojik bulgular tesbit edildi. Sonuç: Yaptığımız çalışmada ve literatürde de belirtildiği gibi N-Asetil siteinin sinir iyileşmesi ve nöronal ölümü azaltması üzerine olan olumlu etkisini elektrofizyolojik olarak gösterdik. NAC, periferik sinir travmalarından sonra lokal ve sistemik olarak kullanılabilecek potansiyel bir aday olabilir. 50

Bülent Kişin
Dicle University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Menisküs yırtıklarının tanısında ters mcmurray testi

GİRİŞ VE AMAÇOrtopedi polikliniğinin önemli hasta gruplarından birini oluşturan diz eklem içi sorunları son yıllarda sayıca artma göstermektedir. Amacımız bu hastaların tanısında bilinen fizik bakı yöntemlerinin dışında az bilinen bir muayene metodunun irdelenmesidir. Çalışmamızda menisküs yırtıkları için yıllardır bilinen ve kullanılan McMurray testinin yapılması sırasında paradoks (ters) bulgu alınan hastaların ayrıntılı incelenmesi hedeflenmiştir. Amacımız ters McMurray testi olarak adlandırdığımız bu testin pozitif olduğu olguların ayrıntılı incelemesini yapmak ve böylelikle herhangi bir menisküs yırtığı şekli veya yerleşim yerine göre tanı değerinin olup olmadığını belirlemektir. Bu muayene yöntemi ek zaman ve deneyim gerektirmediği için uygulaması basit ve hızlıdır. Bildiğimiz kadarıyla daha önce bu paradoksal fenomene dikkat çeken sadece bir çalışma vardır.Hipotez: Ters McMurray testinin farklı şekil ve yerleşim yerindeki menisküs yırtıklarında tanı değerinin belirlenmesi.HASTALAR VE YÖNTEMÇalışmamız için gerekli arşiv tek ortopedik cerrah tarafından kayda alınmıştır (H.P.). Yine aynı cerrah tarafından muayene edilen ve artroskopileri yapılan hastaların bilgileri ayrıntılı şekilde formlara not edilmiştir. Bu çalışma ile ilgili olan hastalar arşivin retrospektif olarak taranmasıyla elde edildi.Geçimişe dönük tarama sonrası ilk kez diz eklem operasyonu geçiren ve formlarda eksik bilgisi bulunmayan hasta dosyaları ayrıldı. Bunun sonucunda 719 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastalar içerisinde 91 ters McMurray testi pozitif olan olguya rastlandı. 91 hastanın menisküs yırtık şekil ve bölgelerine göre ayrıntılı incelemesi yapıldı. ters McMurray testi ile ilişkilendirilerek bu testin tanı değeri araştırıldı. Ayrıca bu testin pozitifliğinde rol oynayabileceği düşünülen kıkırdak lezyonlarının da analizi yapıldı. Bulguların istatistik hesaplaması için SPSS programı kullanıldı. Hesaplamada ki-kare testi, Kappa değeri, duyarlılık-seçicilik analizi ve test güvenilirliği kullanıldı.BULGULAR91 hasta menisküs yırtıklarına göre incelendiğinde hem medial hem de lateral menisküs için duyarlılığının önemli oranda düşük olduğu görüldü. (sırasıyla %9.4 ve %12.4) Seçiclikte ise oldukça yüksek değerler elde edildi. (sırasıyla %95.8ve %96) Bu değerlere göre testin güvenilirliği düşük ve Kappa değeri ise anlamsız olarak yorumlandı. Testin pozitif olduğu olgularda en çok kompleks ve longitudinal yırtıklara rastlandı. Medial menisküs arka boynuzu ise en çok görülen yerleşim yeriydi. Ters McMurray testinin başka eklem içi patolojiye eşlik edebileceğini düşünerek kıkırdak lezyonları tarandı. Tibia kıkırdak hasarına duyarlılık ve seçiciliği sırasıyla %13.3, %87.9 olarak bulundu. Femur kıkırdak hasarı için ise %12.5, %87.2 oranlarında duyarlılık ve seçicilik hesaplandı. Patella için ise %13.3, %87.8 (duyarlılık ve seçicilik) değerleri bulundu. Diğer önemli patolojilerden ise menisküs laksitesi ve kistleri incelendi. Toplam 15 hastada menisküs laksitesi, 9 hastada ise menisküs kisti tespit edildi. Ancak istatiksel olarak anlamlı bir sonuca ulaşılamadı. McMurray testinin doğru pozitif veya doğru negatifliğine katkısı olup olmadığı araştırıldı ancak teste olumlu bir katkı sağlamadığı gibi doğruluk oranını düşerecek bir bulguda saptanamadı.SONUÇSonuçta ters McMurray testinin menisküs laksitesi (medial menisküs laksitesi 11/47, dış menisküs laksitesi 4/7) ile ilgili olumlu yönde bulgu vermesine rağmen istatistiksel açıdan anlamlı olarak yorumlanmadı. Menisküs yırtıkları ile ilgili değerlendirmede yüksek seçiciliğe rağmen çok düşük düzeyde duyarlılık elde edildi. Testin güvenilirliğide buna bağlı olarak düşük çıktı. Testin modifiye şeklinin prospektif bir çalışmayla daha ayrıntılı bilgi vereceği kanaatindeyiz.

DizDiz eklemiMenisci-tibial+3
Alper Arıkan
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sınırlı karpal füzyon sonrası el bileği yük dağılımının incelenmesi

El bileği patolojileri sonrası Sınırlı Karpal Füzyonlar sık uyguladığımız ameliyatlar arasındadır. Sınırlı Karpal Füzyonlar üzerine birçok çalışma yapılmıştır. Yapılan çalışmalarda kadavralar, kemik veya kemik benzeri maddelerle kurulan deney düzenekleri ve bilgisayar destekli modeller kullanılmıştır. Sınırlı Karpal Füzyonlar üzerine yapılan çalışmalarda el bileği yük dağılımındaki değişiklikler, klinik sonuçlar ve karşılaştırmalar, farklı implantların füzyonlarda kaynamaya etkisi incelenmiştir. Yapılan biyomekanik çalışmaların birçok soruya cevap bulmuş olmalarına karşın, henüz aydınlatamamış oldukları noktalar vardır. Bu tezin amacı Sınırlı Karpal Füzyonlar sonrası el bileği yük dağılımında daha önce incelenmemiş birkaç noktaya ışık tutmaktır. Yapılan birçok biyomekanik çalışmada füzyonlar sonrası eklem aralıklarına gelen basınçlardaki değişiklikler incelenmiştir. Ancak el bileği bağlarına gelen yüklerdeki değişiklikler hiç incelenmemiştir. Farklı çalışmalarda, füzyonlarda kullanılan farklı implantların klinik sonuçları incelenmiştir; ancak implantların çıkarılmasının el bileği yük dağılımına etkisi hiç incelenmemiştir. Bu tezde SAP 2000 programı kullanarak iki boyutlu bilgisayar modeli oluşturduk. Modelde basınç ve çekme uyguladık. Önce sağlam el bileğini modelledik. Sağlam el bileğinde çekme modelinde bağlara gelen yükleri ölçtük. Ardından basınç modelinde radius ve ulnaya gelen yükleri ölçtük. Sağlam el bileğinde ölçümleri tamamladıktan sonra Skafotrapeziotrapezoid Füzyon, Dört Köşe Füzyon ve Kapitohamat Füzyon uygulanmış implantlı el bileği modelleri oluşturarak, aynı ölçümleri bu modellerde de yaptık. Her üç füzyon için implantların çıkarıldığı modeller yaptık ve ölçümleri bunlarda da tekrarladık. Bu tez Sınırlı Karpal Füzyonlar sonrası el bileği bağlarındaki yük dağılımının incelendiği ilk çalışmadır. Ayrıca füzyonlar sonrası implant çıkarılmasının yük dağılımına etkisinin de incelendiği ilk çalışmadır. Sonuçlarımızın literatürdeki verilerle uyumlu olması, daha önce yapılmış üç boyutlu modellerle uyumlu sonuçlar bulunması bize modelimizin uygulanabilirliğini göstermiştir. Anahtar sözcükler: Karpal, füzyon, yük dağılımı, instabilite, bağlar

BilekBilek eklemiCerrahi+3
Ahmet Çağdaş Biçen
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda epidural fibrozis üzerine trombositten zengin plazmanın etkisi: Deneysel çalışma

Bu çalışmada amacımız laminektomi uygulanmış rat modellerinde Trombositten Zengin Plazma? nın, epidural fibrozis gelişimi üzerine etkisini serbest yağ flebi ve kollajen matriks ile karşılaştırmak; böylece rutin kullanımda hastanın kendi kanından elde edilebilecek bir materyali ucuz, etkili ve yan etkisi olmayan bir tedavi seçeneği olarak ortaya koymaktır. Çalışmamızda deney hayvanları etik kurul (16 KASIM 2012 tarihli 61/2012 protokol nolu) onayı alındıktan sonra, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Laboratuarında yetiştirilen, normal motor aktiviteye sahip, 29 adet Wistar Albino türü 250-300 gram ağırlığında erişkin erkek ratlar kullanıldı. Basso-Beattie-Bresnahan (BBB) skorlaması ile preoperatif ve postoperatif nöroljik değerlendirmeler yapıldı. Denekler 3 gruba ayrıldı. 1. gruptaki ratlara ( n : 7 ) laminektomi yapılıp dura üzerine yağ yastıkçığı uygulandı. 2. gruptaki ratlara ( n : 7 ) laminektomiden sonra dura üzerine eşit ölçütlerde ( 4 x 2.5 mm ) kollajen dural matriks ( DuraGen PlusTM ) uygulandı. 3. gruptaki ratlara ( n : 7 ) laminektomiden sonra dura üzerine tek doz 1,5 cc TZP uygulandı. Bu grupta uygulanacak olan TZP için ek 7 adet rat kardiyak kan alımı amacıyla kullanıldı. Bir adet rat ise pilot çalışma amaçlı kullanılmış olup çalışmaya dahil edilmemiştir.Her 3 gruptaki ratlar 4. hafta sonunda sakrifiye edildi. Sakrifikasyon sonrası laminektomi sahasının bir alt ve bir üst intervertebral disk aralığından 20 numara bistüri ile transvers olarak blok halinde çıkarıldı. Histolojik incelemeler Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji Anabilim Dalında, gruplar hakkında daha önceden bilgilendirme yapılmamış tek bir uzman histolog tarafından ışık mikroskopisi ile yapıldı. Epidural fibrozisin derecelendirilmesinde He ve arkadaşlarının yöntemi kullanıldı. Bulgular değerlendirildiğinde, kollajen dural matriks uygulanan grupta fibrozisin daha çok olduğu saptanmış ve bu grupta skar gelişimi gözlenmiştir. TZP ile kollajen matriks arasındaki bu farklılık istatistiksel olarak da anlamlıdır ( p<0.05 ). Serbest yağ flebi ve TZP uygulanan grupların fibrozis evrelendirmeleri birbirine benzemekle birlikte gözlemsel olarak fibrozis gelişiminin TZP grubunda az olduğu gözlenmiştir.Sonuç olarak epidural fibrozisin önlenmesi için laminektomi uygulanan hastalarda TZP kullanımı kollajen matrikse göre daha az fibrozise yol açabilir. Üretim maliyeti ve insanlarda otojen kaynaklı elde edilebilmesi önemli avantajları olarak kabul edilebilir.

FibrozKan trombositleriLaminektomi+2
Serkan Güler
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adolesan idiyopatik skolyozun cerrahi tedavisinde monoaksiyel ve poliaksiyel vida kullanımının denge üzerine etkileri

Adolesan idiyopatik skolyozun (AIS) cerrahi tedavisinde geçmişten günümüze kadar çeşitli sistemler kullanılmıştır. Geçmişte çengel sistemleri ve hibrid sistemler kullanılırken günümüzde artık vida sistemleri kullanılmaktadır. Pedikül vidaları iki çeşittir: 1) Monoaksiyel vida; 2) Poliaksiyel vida. Poliaksiyel vidaların avantajı, oynar başlıklı oldukları için operasyon sırasında kolaylık sağlamakta ve ameliyat süresini kısaltmaktadır. Monoaksiyel vidalar ise başları sabit oldukları için operasyon süresi daha uzundur. Buna karşı literatürde yapılan bazı çalışmalarda monoaksiyel vidaların apikal omur rotasyonları ve sagittal dengeyi düzeltme oranları poliaksiyel vidalara göre daha üstündür. Aynı zamanda poliaksiyel vidaların maliyeti monoaksiyel vidalara göre daha fazladır. Lomber ve torakolomber eğriliklerde genellikle enstrumantasyon seviyesi L4 veya L5'e kadar inebilmektedir. Bu durum hareketli segment sayısını azaltmaktadır. Biz de bu çalışmamızda tamamı poliaksiyel vida ile opere edilen hastalar ile sadece distal seviyesi monoaksiyel vida ve diğer seviyeleri poliaksiyel vida ile opere edilen hastaların koronal ve sagittal dengelerini karşılaştırdık. Çalışmamız, kliniğimizde opere edilen AIS olan 56 olgu ile yapılmıştır. Bu olguların 16 tanesinin distal son iki seviyelerine monoaksiyel vida uygulanmış ve diğer seviyelere poliaksiyel vida uygulanmıştır. Diğer 40 olguya ise sadece poliaksiyel vida uygulanmıştır. 5 Her iki gruptaki hastaların preoperatif ve postoperatif ayakta posterior-anterior (PA) ve lateral grafileri retrospektif olarak taranmıştır. Hastaların preoperatif ve postoperatif ayakta posterıor-anterior grafileri üzerinde lomber Cobb açıları, C7-Midsakral dengeleri ölçülmüştür. Preoperatif ve postoperatif lateral grafileri üzerinden torakal kifoz, lomber lordoz, sakral slope, pelvik tilt ve pelvik insidans parametreleri ölçülmüştür. Poliaksiyel vida grubunda lomber Cobb, monoaksiyel vida grubuna göre istatiksel olarak daha anlamlı azalmıştır (p=0,043). Her iki grupta da lomber lordoz ölçümlerinde anlamlı azalma saptanmıştır. Sakral slop değerleri monoaksiyel vida grubunda daha fazla olmak üzere her iki grupta da anlamlı olarak azalmıştır. C7- Midsakral dengede, her iki grupta da anlamlı fark saptanmamıştır. Fakat ortalama değerlerine baktığımız zaman her iki grupta da azalma olduğu görülmektedir. Özellikle monoaksiyel vida grubunda daha belirgin bir azalma mevcuttur. Pelvik tilt ve pelvik insidans değerlerinde, her iki grupta da anlamlı bir fark saptanmamıştır. Sonuç olarak adolesan idiyopatik skolyozda, monoaksiyel vida, lomber eğrilik hariç olmak üzere, frontal ve sagittal dengeyi poliaksiyel vidaya göre daha iyi düzeltmektedir. Anahtar kelimeler: Adolesan idiyopatik skolyoz, monoaksiyel vida, poliaksiyel vida, frontal denge, sagittal denge

DengeErgenlerKemik vidaları+4
Gökhan Kırhan
Dokuz Eylül University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Enfekte diz protezli hastalarda yapılan iki aşamalı revizyon diz protezi sonuçlarının değerlendirilmesi: Retrospektif çalışma

Amaç: Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğinde Ocak 2005 – Ocak 2019 tarihleri arasında enfekte diz protezi tanısı alan ve tedavi yöntemi olarak iki aşamalı revizyona karar verilen hastalar çalışma grubu olarak seçildi. Klinik ve radyolojik sonuçlarının değerlendirilmesi ve sonuçlarının paylaşılması amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Hasta kayıt incelemeleri ve radyolojik görüntüleme değerlendirmesi retrospektif olarak hastane dosya ve radyoloji arşivinden yapıldı. En kısa takip süresi 18 ay olmak üzere hastalar belirlendi. Çalışmaya toplam 27 hasta dahil edildi. Hastalara enfeksiyon tanısı; klinik muayene ile beraber C reaktif protein (CRP), eritrosit sedimentasyon hızı (ESR) ve beyaz küre (WBC) değerleri, yapılan aspirasyon ve doku kültürleri, radyografileri değerlendirilerek koyuldu. Hastalara birinci aşamada enfekte implantların çıkarılması, agresif debridman ve antibiyotikli sement kullanılarak spacer uygulaması yapıldı. Birinci aşama sonrası hastalara intravenöz antibiyotik verildikten sonra oral antibiyoterapi geçilerek totalde ortalama 6,5 hafta antibiyotik tedavisi düzenlendi. Takiplerde de özellikle CRP ve ESR'deki düşüş izlendi. Antibiyotik kullanımı olmadan stabil seyreden normal seviyelerine gerilemiş CRP, ESR ve WBC değerleri olan hastalara ikinci aşama cerrahi revizyon artroplasti uygulandı. Hastalar ameliyat sonrası takip dönemlerinde aynı laboratuvar parametrelerle takip edildi. Son takipte hastalara ayrıca Amerikan Diz Cemiyeti (KSS) klinik ve radyolojik skorlaması yapıldı. Hastaların ayrıca tedavi öncesi ve sonrası ağrı skorları(VAS), eklem hareket açıklıkları (ROM), fleksiyon kontraktürleri ve yürüme mesafeleri kaydedildi. Bulgular: Hastaların 19'u kadın, 8 tanesi erkekti. Ortalama hasta yaşı 71,4 ± 6,7 olarak saptandı. Çalışmaya alınan hastaların ortalama takip süresi 48 ay(1439,4 ± 966,8gün) olarak saptandı. Hastaların 16'sında (%59) kültürde üreme tespit edildi. En sık üretilen mikroorganizma koagülaz negatif stafilokok olarak bulundu. Hastaların ameliyat öncesi ve sonrası KSS diz skoru sırasıyla 43,1 ve 54,1 olarak elde edildi. Ameliyat öncesi ve sonrası KSS fonksiyonel skorları ise sırasıyla 26,5 ve 41,7'dir. Ortalama eklem hareket açıklığı ameliyat öncesi dönemde 80˚ iken ameliyat sonrasında 90˚'ye yükselmiştir. Hastaların ameliyat öncesi ortalama VAS skoru 59,3 iken ameliyat sonrası ortalama 27,6'e gerilemiştir. CRP, ESR ve WBC'de ameliyat öncesi döneme göre ameliyat sonrası dönemde anlamlı düşüş saptanmıştır. Sonuç: Total diz protezi sonrası enfeksiyon, en korkulan ve tedavisi zor komplikasyondur. İki aşamalı revizyon artroplastisi uygulamaları hasta ve hekim için uzun ve yorucu olsa da iyi sonuçlar vermektedir. Enfekte diz protezi tanısıyla iki aşamalı revizyon artroplastisi uygulanan hastalarımızın orta ve uzun dönem sonuçları; ameliyat öncesi ve sonrası değerleri karşılaştırıldığında literatür ile uyumlu bulunmuştur. Birinci aşama esnasında antibiyotikli sement kullanımı ve ekstra antibiyotik eklenmesi enfeksiyon eradikasyonuna yardımcı olmaktadır. İyi sonuç elde etmek için üremelere uygun antibiyoterapi enfeksiyon konsultasyonu da istenerek intravenöz ya da oral en az 6 haftaya tamamlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: Enfekte Diz Protezi, İki Aşamalı Revizyon

DizDiz eklemiDiz protezi+4
Gökhan Beşir
Karadeniz Technical University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dirsek kontraktür hastalarında medial yaklaşım ile cerrahi sonuçlarımız

Amaç: Dirsek kontraktürü sebebiyle medial cerrahi yaklaşımla opere edilen hastaların, ameliyat öncesi ve sonrası klinik ve radyolojik sonuçların değerlendirilmesi. Materyal ve Metod: 2010-2020 yılları arasında 26 hastanın 27 dirseği çalışmaya dahil edildi. Hastalar medial cerrahi yaklaşım ile opere edildi. Hastaların yaş ortalaması 50,8 (2-66) idi. Hastaların ortalama takip süresi 61,1 ay (18-120) idi. Hastaların ameliyat öncesi standart ön-arka röntgenografileri çekildi. Preoperatif Mayo dirsek skorları, fleksiyon-ekstansiyon ve supinasyon-pronasyon açıklıkları postoperatif dönemle karşılastırıldı. Ameliyat öncesi ve sonrası ulnar sinir şikayetlerinin varlığı değerlendirildi. Hastaların son kontrollerdeki muayene ve röntgenografi verileri elde edildi ve değerlendirildi. Bulgular: Etiyolojilerine bakıldığı zaman 14 hasta posttravmatik, 7 hasta idopatik, 1 hasta sinovit (sinovyal kondromatozis), 1 hasta (bilateral) konjenital, 1 hasta immobilizasyon, 1 hastada sekonder osteoartrit (RA ve Amatör sporcu) idi. Hastaların postoperatif dönemde fleksiyon arkındaki kazanım 36,3 (p<0.05) iken, ekstansiyon arkındaki kazanım 20.6 (p<0.05) dereceydi. Eklem hareket açıklığındaki kazanım 56.7 (p<0.05) dereceydi. Hastaların MEPS değerlerindeki değişim 29,2 (p<0.05) idi. Bakılan parametrelerdeki değişimler istatistiksel olarak anlamlıydı. Sonuç: Medial cerrahi yaklaşım ile doğru endikasyon, doğru hasta seçimi ve ameliyat öncesi iyi planlanlamayla dirsek sertliği hastalarında etiyolojik faktörlerden bağımsız olarak tatmin edici sonuçlar almak mümkün olmuştur.

CerrahiDirsekDirsek eklemi+5
Caner Mesut Mataracı
Karadeniz Technical University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Travmatik ayak bileği modeli uygulanan sıçanlarda post-travmatik artrit oluşumunda sistemik metilsülfonilmetanın etkisi

Post-travmatik ayak bileği ostoartriti (PTAO), klinik olarak ayak bileğinin eklem içi uyumsuzluğu ile kendini gösterir ve ciddi ayak bileği ve komşu eklem morbiditesine neden olur. Bu deneysel çalışmada, PTAO hayvan modelinde daha önce denenmiş ve halen uygulanmakta olan eklem içi enjeksiyonlar ile oral Metilsülfonilmetan (MSM) tedavisinin fonksiyonel ve histopatolojik düzeyde tedavi etkinliğinin karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmaya 32 yetişkin dişi Sprague-Dawley sıçanı dahil edildi. Denekler 4 gruba ayrıldı (Grup 1: Kontrol, Grup 2: 0,06g/kg/gün MSM, Grup 3: 0,04mg/ µL Metilprednizolon (MP), Grup 4: 0,04 mg/ µL Hyaluronik Asit (HA)). Tüm deneklere sağ ayak bileği medial malleol osteotomisi uygulanarak PTAO modeli oluşturuldu. MSM, 0. Günden başlayarak 8. haftanın sonuna kadar her gün oral yoldan uygulanmaya başlandı. Olguların sağ ayak bileklerine ameliyat sonrası 2., 3. ve 4. haftada eklem içi enjeksiyonlar (MP ve HA) uygulandı. Tüm denekler 8. haftada radyolojik değerlendirmeden sonra sakrifiye edildi. Ardından fonksiyonel (hareket açıklığı) ve histopatolojik değerlendirme yapıldı. Radyolojik değerlendirme MP (p<0,001) ve MSM (p<0,001) gruplarının kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha iyi sonuçlar verdiğini gösterdi. Ayrıca MP grubunda osteoartrit şiddeti HA grubuna göre anlamlı olarak daha azdı (p=0,032). Histopatolojik olarak değerlendirildiğinde MP ve HA grubunda vaskülarite artışı (p<0,001) ve fokal hücre kaybı (p<0,001) diğer gruplara göre dikkat çekicidir. Toplam OARSI skoru karşılaştırıldığında MP ve HA gruplarında osteoartrit şiddeti kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu (p<0,001). MSM ve kontrol grubunun histopatolojik karşılaştırmasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p=0,466). Tüm gruplar karşılaştırıldığında karşı ayak bileği eklemine göre hem dorsi fleksiyon (p=0,103) hem de plantar fleksiyon (p=0,771) ölçüm farklılıklarında gruplar arasında istatistiksel fark yoktu. MSM ve MP gruplarında osteoartritin radyolojik ilerlemesi yavaşlamış, ancak MP ve HA uygulanan gruplarda anlamlı histopatolojik kötüleşme saptanmıştır. Sonuç olarak, bu çalışmadan elde edilen veriler, günlük pratikte kullanılan tedavi yöntemlerinin gözden geçirilmesi gerekebileceğini düşündürmektedir.

Koray Akpınar
Baskent University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rotator manşet rüptüründe tedavi amacıyla tasarlanan subakromiyal Bursa replasman implantının omuz biyomekanik modelinde uygulanması

Rotator manşet yırtığı (RMY) eşliğinde ortaya çıkan rotator manşet artropatisi (RMA); nüfusun yaşlanması, yaşlı nüfusun da kas gücü gerektiren işlerde daha fazla yer alması ve her yaştan nüfusun spor aktivitelerine katılması gibi nedenlerle dünya genelinde artış göstermektedir. RMY, omuz fonksiyonlarını bozan ve ağrıya sebep olan bir ortopedik sorundur ve sık görülmektedir. RMY ile omuzun fizyolojik biyomekanik işlevi bozulur ve yol açtığı değişiklikler ile RMA'ya neden olmaktadır. Yapılan tedavilerle, omuz eklemini koruyarak ideal biyomekanik çalışmasına geri döndürme amaçlanmaktadır. Bu amaçla tasarlanan implantın RMY ile glenohumeral eklemde oluşacak değişikliklerin önüne geçilmesi veya azaltılması amaçlanmaktadır. Ayrıca geliştirilen bilgisayar simülasyon modelinin, farklı durumlarda gerçekleşen omuz biyomekaniğindeki değişimleri açıklamasındaki etkinliğini göstermek amaçlanmıştır. Çalışmada MSC ADAMS programı kullanıldı, literatürden elde edilen omuzdaki yapıların anatomik ve biyomekanik özellikleri tanımlanarak omuz simülasyon modeli oluşturuldu. Sağlıklı omuz simülasyon modelinde herbir patolojiye uygun olarak yapılan değişikliklerle dört farklı yırtık modeli oluşturuldu. Elde edilen sonuçlar literatürle doğrulandıktan sonra bu RMY modellerine tasarlanan prototipin uygulanmasıyla elde edilen değişiklikler incelendi. Prototiple elde edilen veriler, prototipsiz elde edilen verilerle karşılaştırıldı. Sağlıklı omuz ve dört farklı yırtık modeli ile birlikte beş modelde elde edilen veriler literatürdeki biyomekanik verilerle uyumludur ve doğrulanabilmektedir. Bu da yapılan bilgisayar simülasyon modelinin biyomekanik model olarak başarılı ve uygulanabilir bir model olduğunu göstermektedir. Prototip uygulanması sonrası bütün yırtık modellerinde gerçekleştirilebilen abdüksiyon açısında artış sağlandı. Ayrıca bütün yırtık modellerinde glenoide binen kuvvetin azaldığı gözlendi, bu da prototiple glenohumeral eklemi koruyucu bir etki kazanıldığını göstermektedir. Tasarlanan bu prototipin abdüksiyon açısını artırarak fonksiyon kazandırabilecek, eklem koruyucu bir implant olmaya aday olduğunu göstermektedir.

ArtropatiBiyomekanikOmuz+4
Can Çetin
Baskent University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diz ve kalça eklem protezlerin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada hastaların ilk protez cerrahisinden protez enfeksiyonu tanısı konulduğu zamana kadar geçen sürede, enfeksiyon için risk faktörü olan etmenlerin neler olduğu ve protez enfeksiyonlarını nasıl etkilediklerini ortaya çıkarmak. Bu etkenlerin birbirleriyle olan etkileşimlerinin nasıl olduğu ve özellikle kronik hastalıkları olanları nasıl etkilediklerini tesbit ederek protez eklem enfeksiyonlarının tanı tedavi ve önlenmesinde doğru stratejiler geliştirilmesine katkıda bulunmaktır. Gereç ve yöntem: Bu çalışma Haziran 2003 ile Mart 2012 yıları arasında diz ve kalça protez cerrahisi dış merkezde(75) yada ilk protez cerrahisi hastanemizde(61) yapılmış olan enfekte olup tedavi için bize başvuran olguları yirmibir parametre üzerinde değerlendirildi. Bu olguların yaş, cinsiyet, ilk protez cerrahisindeki tanıları, hastanede ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası kalış süreleri, hangi eklem protezi olduğu, kronik hastalıklar(DM, RA, HT), profilakside kullanılan ilaçlar, kortikosteroid kullanımı, operasyonun acil mi elektif mi olduğu, enfeksiyon tanısı konulup yapılan cerrahi işlem, operasyon süresi ve ameliyat sonrası akıntıları değerlendirildi. Protez enfeksiyonu tanısı konulduğunda ağrı, sedimentasyon, CRP değeri, ameliyat döneminde alınan kültürde üreme değerlendirildi. Bu veriler hastalara ait Ortopedi ve Travmatoloji? deki dosyaları, ameliyat raporları, Enfeksiyon hastalıkları polikliniğinde enfekte protez hastalarına ait dosyalar ve özel formları, hastalara ait dış merkezlerde kendilerine ait epikrizleri, Radyoloji ve Diagnostik Anabilim Dalının arşivlerindeki filmler, hastanemizde kullanılan hasta verileriyle ilgili probel sistemi, laboratuar ve mikrobiyoloji sonuçları, hastanemizin ortopedi ve travmatoloji servisinde yatan hastaların hemşire izlem formları retrospektif olarak taranarak elde edildi. İstatiksel analizde SPSS (Versiyon15.0, IBM corporation, 2001) programı kullanıldı. Bulgular: Protez eklem enfeksiyonu tanısı alan 136 olgunun %72,1?i kadın ve %27,9?u erkeklerden oluşuyordu. Olguların %63,9?u 65 yaş ve üzerinde, %31,6?sı 45 ve 64 yaş aralığındaydı. Enfekte kalça protezi %45,6 enfekte diz protezi %54,4 oranındaydı. Protez cerrahisinın %47,7?nin nedeni artroz(gonartroz ve koksartroz) olarak tesbit edildi. Olguların %91,2?sine daha önce iki ve üzeri sayıda cerrahi işlem uygulanmıştı. Sonuç: Protez eklem enfeksiyonlarını değerlendirdiğimiz bu çalışmada en sık semptom %89,7?sinde ağrı saptandı. Protez enfeksiyonu olmadan önce yapılan protez cerrahisinden sonra olguların %23?ünde akıntı tespit edildi. İlk protez ameliyatlarında en sık profilaktik ilaç olarak sefalosporin kullanılmıştır (%81,6). Protez enfeksiyonu tanısı konulduğunda olguların %71,2?nin CRP değeri 10 ve üzeri, %83,1?inin sedimentasyon değeri 30?un üzerinde tespit edilmiştir. Kronik hastalık olarak %41,9?unda Hipertansiyon,%25?inde Diyabetes mellitus ve %9,6?sında Romatoid artrit saptanmıştır. Protez enfeksiyonu tanısı alan olguların cerrahi tedavilerinin çoğunda ilk seansta protezleri çıkartılıp debridman yapılmıştır (%52,9). Protez enfeksiyonu nedeni ile ameliyat esnasında alınan kültürlerde %47,8?inde üreme saptanmadı. Üreme olanlarda ise en sık Metisiline Dirençli Koagulaz Negatif Stafilokokus(MR-KNS) üredi(%25,7). 65 yaş ve üzeri, kortikosteroid kullanan ve hipertansiyonu olan olguların protez ameliyatı sonrası akıntılarının istatiksel olarak anlamlı bir şekilde fazla olduğu tespit edildi.(p<0.05). Akıntının da enfeksiyon için bir risk faktörü olduğu biliniyor. İleri yaş ve kortikosteroid kullanımı enfeksiyon için bir risk faktörü olduğu biliniyor fakat hipertansiyon hakkında böyle bir bilgiye raslanılmadı. Çalışmamızda hipertansiyon da eklem protez enfeksiyonu için risk faktörü olduğu tesbit edildi. Hipertansiyonu olan hastalarda uygulanacak eklem protez cerrahisinin tedavi algoritması yeniden düzenlenmesi gerektiği tespit edildi. Anahtar kelimeler: Diz protezi, kalça protezi, protez komplikasyonları, enfeksiyon ve hipertansiyon, kültürde üreme, protez sonrası akıntı, sedimentasyon, CRP, debridman, iki aşamalı protez tedavisi.

C reaktif proteinDiz eklemiDiz protezi+7
Abbas Tokyay
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçan defektli siyatik sinir onarımında yeni bir biyolojik tüp uygulaması (Deneysel çalışma)

Periferik sinir defektlerinin onarımında, günümüzde bilinen en başarılı uygulama otojen sinir greftlemesidir. Bununla birlikte çok çeşitli biyolojik ve sentetik iletici tüp yapı örnekleri deneysel ve klinik çalışmalarda sinir defektleri onarımında denenmektedir. Ancak otojen sinir greftlemesinin yerini alacak yeni bir uygulama bulunamamıştır. Çalışmamızın amacı, periferik sinir defektlerinin onarımında en sık kullanılan yöntem olan otojen sinir greftlemesinin yerini alabilecek yeni bir uygulama arayışıdır. Çalışmamızda yaklaşık 300 gr ağırlığında, Wistar Albino cinsi, 28 adet erkek sıçan kullanıldı. Sıçanlar 7'şerli dört gruba ayrıldı ve her bir gruba farklı işlem uygulandı. Tüm sıçanlarda siyatik sinirde standart 10 mm'lik defekt oluşturuldu. Grup 1'de onarım yapılmadı. Grup 2'de otojen sinir grefti ile Grup 3'de içi boş ven grefti ile Grup 4'de içi parçalanmış sinir ile doldurulmuş ven grefti ile onarım yapıldı. Onarım yapıldıktan 12 hafta sonra sıçanların siyatik sinirlerinden açık olarak elektrofizyolojik kayıtlar alındı. Elektrofizyolojik kayıtlardan latans süreleri ve tepe-tepe potansiyelleri ölçüldü. Elektrofizyolojik kayıtlar alındıktan sonra histomorfolojik inceleme amacıyla biyopsi örnekleri alındı. Alınan biyopsi örnekleri ışık ve elektron mikroskobunda değerlendirildi. Grup 1'de siyatik sinir devamlılığı olmadığından elektofizyolojik kayıt alınamadı. Grup 2-3 ve 4'ün latans süreleri ve tepe-tepe potansiyelleri istatiksel olarak karşılaştırıldı. Grup 2 latans süresinin, Grup 3 latans süresinden anlamlı olarak kısa olduğu görüldü. Grup 2 tepe-tepe potansiyelinin Grup 3 tepe-tepe potansiyelinden anlamlı olarak daha fazla olduğu görüldü. Grup 2 ile Grup 4 ve Grup 3 ile Grup 4 latans süreleri ve tepe-tepe potansiyelleri istatiksel olarak karşılaştırıldığında aradaki fark anlamsız bulundu. Aksonal rejenerasyonu değerlendirmek amacıyla akson sayısı, akson çapı ve miyelin kalınlığı gruplar arasında istatiksel olarak karşılaştırıldı. Grup 2 ve 4'deki aksonal rejenerasyonun Grup 3'den daha iyi olduğu görüldü. Grup 2 ve 4'deki aksonal rejenerasyon özellikleri benzer bulundu. Sonuç olarak; içi parçalanmış sinir ile doldurulmuş ven grefti uygulamasının, sinir grefti uygulamasıyla benzer özellikler göstermesi bu tekniğin sinir greftinin bir alternatifi olabileceğini göstermiştir.

Sinir dejenerasyonuSinir ezilmesiSinir lifleri+4
Sercan Çapkın
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lumbosakral ve lumbopelvik posterior enstrumantasyonlarda sakroiliak tespitin alttaki vida gerinimine etkisi

Omurga cerrahisinde gerek komplikasyon oranlarındaki azlık, gerek uygulama kolaylığı gerekse cerrahi başarı açısından en popüler yöntem posterior spinal enstrumantasyondur. Günümüzde posterior spinal enstrumantasyonlarda daha çok poliaksiyal başlı pediküler vida sistemleri kullanılmaktadır. Bu sistemler sayesinde sağlam bir tespit ve aynı zamanda derotasyon distraksiyon gibi manevralar ile deformite düzeltmenin yanı sıra redüksiyon da mümkündür. Posterior enstrumantasyon omurga kırıklarından spinal deformitelere kadar birçok hastalıkta ilk tercihtir. Disk hernisi gibi hastalıklara bağlı kısa segment olabileceği gibi, skolyoz gibi deformitelere bağlı olarak çok uzun segmentleri de içerebilir. Bu tespitin gelişme çağındaki hastalarda füzyon sonucu büyümeye engel olurken omurga hareketlerini de önemli ölçüde kısıtlar. İşte bu yüzden mümkün olduğunca torakolomber ve lumbosakral gibi hareketin önemli olduğu seviyelerde tespitten mümkün olduğunca kaçınmaktayız. Nöromusküler hastalıklara bağlı spinal deformite, ileri evre spondilolistezis, Lomber 5 seviyesini ilgilendiren spinal kanal daralması veya kırıklarda lumbosakral bölge tespiti yapmak zorunda kalmaktayız. Bu bölgenin tespitinde gerek cerrahi uygulama kolaylığı, gerek komplikasyon riskini azaltmak için değişik cerrahi yöntemler geliştirilmiştir. Bazı cerrahlar lomber omurgayı sakruma, bazı cerrahlar iliak kanata, bazıları her ikisine de tespit etmeyi tercih eder. Enstrumantasyon seviyesinde tercihleri belirlemede hasta faktörü de çok önemlidir. Kemik kalitesinin kötü veya kırık olan bir sakrumda doğal olarak iliak kanat tercih edilecektir. Bu cerrahi yöntemlere rağmen lumbosakral bileşke problemli bir bölgedir. Pseudoartroz, implant yetmezlikleri sık görülür. Bu gibi komplikasyonların sık olma nedeni bu bölgenin hareketli olması, vücut ağırlığını alt bölgelere iletmede kesişim noktası olması ve kemik yapıların kalitesinin zayıf olmasıdır. Lumbosakral bileşkenin birçok problemi olmasından dolayı sakroiliak ekleme yapılacak olan bir tespitin spinal enstrumantasyonlarda yaratacağı etkiyi gözlemleyerek, en alttaki vidalara düşen yükte herhangi bir değişime neden olup olmayacağını araştırmak istedik. Vidaya düşen yükün azalması halinde kemiğe düşen yük de azalacağı için geliştirilebilecek yeni yöntemlere ışık tutarak cerrahi başarı artırıp, komplikasyon oranlarını azaltmayı ve tedavi başarısını arttırmayı hedefledik.

CerrahiKemik vidalarıLumbosakral bölge+6
Murat Kaan Atalay
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Proksimal humerus fraktürü sonrası hemiartroplasti uygulamasında radyolojik parametrelerin ve yağlı dejenerasyonun geç dönemde kliniğe etkileri

Amaç: Kırık sonrası hemiartroplasti sonuçları ilgili olarak, ameliyat öncesi hastaya ait faktörler ve ameliyat sonrası rehabilitasyonla birlikte, proksimal humerusun anatomik restorasyonu da büyük önem taşımaktadır. Bu çalışmada, proksimal humerus restorasyonu sonrasında, büyük tüberküldeki final yerleşimin ve rotator manşetteki yağlı dejenerasyon oranının radyolojik ölçümlerle ortaya konarak, klinikle ilişkilendirilmesi planlanmıştır. Yöntem: Kliniğimize 2002-2010 yılları arasında proksimal humerus kırığı nedeniyle başvuran ve akut dönemde hemiartroplasti uygulanan 131 hasta içerisinden omuz eklemine yönelik post-op aksiyel bilgisayarlı tomografi kesitleri bulunan 25 hasta çalışmaya dahil edildi. lateral humeral offset, lateral glenohumeral offset ve tüberkülum majus ile protezin en uç noktasyla arasındaki mesafe değerlendirildi. BT aksiyel kesitler kullanılarak, tüberkülum majus ve minus arasındaki mesafe, protezin retroversiyonu,aksiyel planda tuberkülum majus ve protez arasındaki mesafe ve manşetteki yağlı dejenerasyon oranları hesaplandı. Radyolojik ölçümler ile WORC, ASSES, DASH, Constant- Murley skorlama sistemleri arasındaki klinik ilşki ortaya kondu. Bulgular: Olguların 19'sı(%76) kadın, 6'sı(%24) erkekti. Yaş aralığı 52-84 olup, yaş ortalaması 68,2 olarak hesaplandı. Ortalama WORC, ASSES, DASH, Constant- Murley skorları sırasıyla 55, 70, 23, 66 olarak ölçüldü. Normal retroversiyonda, Constant-murley, ASSES, skorlamalarında daha yüksek değerler ve DASH indeksi daha düşük değerler görüldü. (p<0,05) Aksiyel BT kesitlerinde protez ile tüberkülum majus arasındaki mesafenin 0-5 mm olması daha yüksek klinik skorlar ortaya çıkardı (p<0,05) Evre 0 yağlı dejenerasyonu bulunan hastalarda daha iyi klinik sonuçlar elde edildi. (p<0,05) Sonuç: fraktür sonrası akut hemiartroplastide başarı multifaktöriyel olmakla birlikte, belirtilen ölçülerde tüberkülum majus rekonstrüksiyonun, daha iyi fonksiyonel sonuçlar ortaya çıkardığı göstgerildi Anahtar kelimeler: hemiartroplasti, tüberkülum majus, yağlı dejenerasyon

ArtroplastiHumeral kırıklarOmuz+3
Onur Gürsan
Dokuz Eylül University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Proksimal humerus'tan elde edilen farklı kortikal kalınlık ölçümlerinin lokal ve tüm vücut kemik mineral yoğunluğu değerlerinin ilişkisinin araştırılması

Bu çalışmanın amacı, proksimal humerustan elde edilen çeşitli kortikal kalınlık ölçümleri ile hem lokal hem de tüm vücut kemik mineral yoğunluğu (KMY) değerleri arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Bu ölçümleri, altın standart Dual-Enerji X-ray Absorptiometri (DEXA) sonuçlarıyla karşılaştırarak osteoporozun teşhisi ve şiddetinin değerlendirilmesi için doğru yöntemleri belirlemeyi amaçlamaktadır. Bu prospektif klinik çalışmaya, 65-80 yaş aralığındaki 100 katılımcı dahil edilmiştir. Katılımcılara KMY değerlendirmesi için DEXA taramaları ve dual enerji bilgisayarlı tomografi (Dual BT) uygulanmıştır. Dominant ekstremiteden elde edilen omuz anteroposterior radyografilerden kortikal kalınlık ölçümleri yapılmıştır. Çalışma, medial kortikal oran (MKO), deltoid tüberosite indeksi (DTİ), ve lineer kortikal indeks (LKİ) ölçümlerini içermektedir. SPSS v25.0 kullanılarak yapılan istatistiksel analizlerle kortikal ölçümler ve DEXA sonuçları arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Tüm vücut KMY değerlerinden elde edilen T-Skorları ile proksimal humerustan elde edilen KMY değerleri istatistiksel olarak birbiri ile anlamlı koreledir. Proksimal humerustan ölçülen kortikal kalınlık ölçümleri ile elde edilen indeksler ile DEXA kaynaklı KMY değerleri arasında anlamlı pozitif korelasyonlar mevcuttur. Direk grafi ölçümlerinde deltoid tüberosite indeksi (DTİ), Dual BT ölçümlerinde ise DTİ ve LKİ, proksimal humerus ve proksimal femur KMY değerleri için güçlü birer öngörücüdür. Dual-BT den elde edilen sonuçlara göre humerus başının osteoporoza bağlı yağlanması heterojenite göstermektedir ve yağlanma en fazla tüberkülüm majus ve minusta olmaktadır. Proksimal humerusta direkt grafi veya BT kullanılarak humerus proksimalinin lokal KMY'si öngörülecekse hem kırık noktalarında en az etkilenmesi hem de ölçümün basit ve güvenilir olması nedeniyle DTİ'i tercih edilmelidir. Humerus başının farklı anatomik lokalizasyonlarının aynı anda farklı KMY değerlerine sahip olması nedeniyle lokalizasyon spesifik kortikal kalınlık ve KMY ölçümlerine ihtiyaç vardır.

HumerusKemik dansitesiOsteoporoz
Mahmut Işık
Baskent University
2024
00