
227
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Unipolar ve bipolar depresyon hastalarında monoamin oksidaz A düzeylerinin karşılaştırılması
Amaç: Bipolar depresyon (BD) ve unipolar depresyonu (UD) birbirinden ayırt etmek ruh sağlığı ve hastalıkları ile uğraşan her hekim için sürekli önemli bir konu olmuştur. Her iki depresyon türü için klinik olarak bazı ipuçları olsa da sadece bu klinik belirtilere bakarak iki depresyon türünü birbirinden kesin olarak ayırt etmek olanaksızdır. Çalışmamızdaki amacımız BD ve UD hastalarında periferik kanda MAO-A enzim düzeylerini karşılaştırmak ve bu yolla iki depresyon türünü birbirinden ayırma yönündeki çalışmalara katkı sunmaktır. Gereç ve Yöntem:Çalışmamıza Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalı'na 2021 Ocak-Haziran ayları arasında başvuran DSM- 5 ölçütlerine göre BD tanısı almış 40 hasta ve UD tanısı almış 50 hasta dahil edilmiştir. Hastalara; Onam Formu, Sosyodemografik Veri Formu, Montgomery ve Asberg Depresyon Ölçeği(MADDÖ), Klinik Global İzlem Ölçeği(KGI) uygulandı. Verilerin analizinde SPSS 24 istatistik paket programı kullanıldı. Bulgular:İki grup arasında yaş ortalaması, cinsiyet, toplam eğitim süresi, medeni durum, kiminle yaşadığı, gelir durumu, çalışma durumu açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu (p>0.05). Hasta grupları arasında yapılan klinik özelliklerde başlangıç yaşı, ortanca tedavi süresi,ortalama depresif atak sayısı, yatış sayısı, ailede duygudurum bozukluğu, intihar girişimi, tedavi, mevsimsel döngüde istatistiksel olarak gruplar arasında anlamlı fark bulunmuş (p:,001) ancak hastalık süresi, psikotik özelliğin olup olmaması ve sigara kullanımı istatiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0.05).Hasta grupları arasında MADDÖ toplam puanının ortalaması, KGİ toplam puanlarının ortalamaları arasında anlamlı bir fark saptanmadı(p>0,05). Hasta grupları arasında MAO-A düzeyleri açısından istatistiksel anlamda anlamlı bir fark bulunamadı(p>0,05). Bipolar hastalarda atak sayısı, yatış sayısı, KGİ puanları ile MAO-A düzeyleri arasından anlamlı ve çok güçlü ilişki saptanırken ve MAO-A düzeyi arasında güçlü ve pozitif yönlü bir ilişki saptanmıştır. UD hastalarında ise KGİ puanları ve MAO-A düzeyi arasında anlamlı ve pozitif yönde bir ilişki saptanmıştır. Sonuçlar:UD'li hastaların MAO-Adüzeyi ile BD'li hastaların MAO-Adüzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır.BD'li hastaların atak sayısı, yatış sayısı, KGİ puanları ile MAO-A düzeyleri arasından anlamlı ve pozitif korelasyon mevcuttu, bir ilişki saptanmıştır. UD'li hastaların ise KGİ puanları ve MAO-A düzeyleri arasında anlamlı ve pozitif yönde bir ilişki saptanmıştır. Diğer değişkenler arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Anahtar sözcükler:Bipolar depresyon, unipolar depresyon, Monoamin oksidaz A
Hafif bilişsel bozukluk ve parkinson tanılı hastaların zihin kuramı, duygu ve yüz tanıma, empati ve aleksitimi düzeyleri ile yürütücü işlevler açısından sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması
Hafif Bilişsel Bozukluk ve Parkinson tanılı hastaların zihin kuramı, duygu ve yüz tanıma, empati ve aleksitimi düzeyleri ile yürütücü işlevler açısından sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması Amaç: Bu çalışmanın amacı, Hafif Bilişsel Bozukluk ve Parkinson hastalarını yürütücü işlevler, zihin kuramı, duygu ve yüz tanıma, aleksitimi ve empati açısından birbirleri ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırmak ve bu faktörlerin hangilerinin daha yakından ilişkili olduğunu incelemektir. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya 30 Parkinson, 30 Hafif Bilişsel Bozukluk hastası ile birlikte yaş, cinsiyet ve eğitimleri eşleştirilmiş sağlıklı 30 bireyden oluşan sağlıklı kontrol grubu dahil edilmiştir. Hasta gruplarına ve sağlıklı kontrol grubuna ilk olarak sosyodemografik veri formu, ardından Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği, Temel Empati Ölçeği, Toronto Aleksitimi Ölçeği verilmiştir. Sonrasında tüm gruplara Standardize Mini Mental Test, Nöropsikiyatrik Envanter, Benton Yüz Tanıma Testi, Stroop testi, Dokuz Eylül Zihin Teorisi Ölçeği, Gözlerden Zihin Okuma Testi, Ekman Yüz İfadeleri Tanıma Testi uygulanmıştır. Bulgular: Parkinson hastalarının Birinci Derece Yanlış İnanç, İroni Kavrama, Metafor Kavrama becerilerinin Hafif Bilişsel Bozukluk hastalarına göre daha bozuk; Stroop1 hata, Stroop3 süre, HAD puanları ve irritabilitesinin ise daha yüksek olduğu saptanmıştır. Hafif Bilişsel Bozukluk hastalarının Minimental ve Benton toplam test skorları Parkinson hastalarına göre daha düşük; Stroop4 hata ise daha yüksek bulunmuştur. Her iki hasta grubunun da sağlıklı kontrollere göre İkinci Derece Yanlış İnanç, GZO toplam, Ekman şaşırmış, iğrenmiş, nötral performansları düşük; TAO toplam test skorları, Stroop4 süre ve düzeltme, Stroop5 süre, hata ve düzeltme ile apati değerleri yüksek bulunmuştur. TEO test skorlarında ise sağlıklı kontrollere kıyasla anlamlı fark bulunmamıştır. Korelasyon analizleri sonucunda, Parkinson hastalarında DEZTÖ, GZO, Ekman ve Benton test skorlarının Stroop, HAD, TAO ve TEO skorları ile ilişkili olduğu; bilişsel kapasitenin bozulduğu hastalarda, depresif, anksiyöz ve aleksitimik hastalarda sosyal bilişin bozulduğu gösterilmiştir. Hafif Bilişsel Bozukluk hastalarında da DEZTÖ, GZO ve Ekman Test Skorlarının Stroop, TAO ve TEO ile ilişkili olduğu; bilişsel kapasitenin bozulduğu hastalarda ve aleksitimik hastalarda sosyal bilişin bozulduğu gösterilmiştir. Sonuç: Bu kesitsel, prospektif ve kontrollü çalışma, Parkinson Hastalığı ve Hafif Bilişsel Bozukluk hastalarının zihin kuramı, duygu ve yüz tanıma, empati ve aleksitimi düzeyleri ile yürütücü işlevler açısından karşılaştırıldığı ve ilişkili faktörlerin araştırıldığı Türkçe ve İngilizce literatürde görebildiğimiz kadarıyla ilk çalışmadır. Bulgularımız GZO toplam puanının ve hasta gruplarının Birinci ve İkinci Derece Yanlış İnanç testinin yordayıcısı olduğunu göstermiştir. Benton testinin yordayıcısı olarak ise Mini Mental toplam puanı ve GZO toplam puanı bulunmuştur. Bulgularımız Türk popülasyonunda sosyal etkileşimde bozulmalara sekonder gözlenen nöropsikiyatrik semptomları potansiyel olarak azaltabilecek önleyici ve tedavi edici stratejilerin geliştirilmesi için çok önemli olan nörodejeneratif hastalıklarda sosyal bilişi etkileyen faktörler ilişkili mevcut verileri genişletmektedir. Anahtar Kelimeler: Parkinson Hastalığı, Hafif Bilişsel Bozukluk, sosyal biliş, empati, aleksitimi
Bipolar bozuklukta serum kortizol düzeyi ve telomer uzunluğunun ilişkisi
Amaç: Bipolar bozukluğun ve klinik özelliklerinin telomer kısalması ile ilişkili olup olmadığını araştırmak ve bipolar bozuklukta kortizol düzeyinin telomer uzunluğu üzerine olan etkilerini ortaya koymak Yöntem: Çalışmaya, bipolar I bozukluk tanısı konan 38 hasta ve yaş, cinsiyet açısından eşleştirilmiş 32 kontrol dahil edildi. Tüm hastalar HAMD, YMRS ve CGI ile değerlendirildi. İki grubun kan örnekleri alınarak TL uzunluğu ve serum kortizol düzeyleri ölçüldü. Lökosit telomer uzunluğunu belirlemek için Real Time Quantitative PCR yapıldı. Bulgular: Hasta ve kontrol grubunun telomer uzunlukları arasında anlamlı fark saptanmıştır (p<0.01). Kortizol değerleri ise hasta grubunda daha yüksek olmakla beraber anlamlı fark saptanmamıştır (p>0.05). İlk atak sayısı, psikotik özellik, mevsimsel özellik, tam düzelmenin varlığı ve hospitalizasyona göre TL bakıldığında gruplar arası anlamlı fark saptanmamıştır (p<0.05). Sonuç: Bu araştırma bipolar bozukluk tanılı hastalarda kortizol düzeyi ile TL arasındaki ilişkiyi değerlendiren ilk çalışmadır. Çalışmamızda bipolar bozukluk tanılı hastaların telomer uzunluklarının sağlıklı kontrollere kıyasla önemli ölçüde daha kısa olduğunu saptadık. Bipolar bozukluk ve telomer uzunluğu arasındaki ilişkinin, hastalığın klinik özelliklerinden bağımsız olduğu sonucuna vardık. Bulgularımız bipolar hastalarda kısalmış telomer uzunluğunun serum kortizol düzeyi ile ilişkili olduğu hipotezini desteklememiştir. Anahtar kelimeler: Bipolar bozukluk, telomer uzunluğu, kortizol düzeyi
Multipl skleroz hastalarında beklenen damgalamanın yaşam kalitesi ve işlevsellik kaybı ile ilişkisinin incelenmesi
Amaç: Multiple Skleroz damgalanma beklentisi oluşturabilecek kronik bir durumdur. Beklenen damgalamanın, ruhsal ve bedensel olarak olumsuz sonuçları olabilir. MS hastalığı sinir sisteminde tutulan bölgeler itibariyle de ruhsal sağlığı etkileyebilir. Bu çalışmanın amacı MS hastalarında beklenen damgalamayı ölçmek sağlıklı kontrollerle kıyaslamak, yaşam kalitesi ve işlevsellikle ilişkisini incelemektir. Yöntem: Aralık 2021-Nisan 2022 tarihlerinde BAİBÜ Tıp Fakültesi Nöroloji polikliniğine başvuran MS tanılı çalışmaya katılmaya onam veren dahil edilme ölçütlerini karşılayan ve dışlama ölçütlerini karşılamayan 51 MS hastası ile yaş, cinsiyet ve eğitim durumu yönünden eşleştirilmiş 51 sağlıklı kontrol çalışmaya alınmıştır. Katılımcıların sosyodemografik ve tıbbı durumları ile ilgili bilgileri araştırmacı tarafından hazırlanmış sosyodemografik ve klinik veri formuyla kaydedilmiştir. Beklenen damgalama düzeyleri kronik hastalıklarda beklenen stigma ölçeği ile ölçülmüştür. Kişilerin depresyon ve anksiyete şiddetleri Hastane anksiyete depresyon ölçeği ile ölçülmüştür. Yaşam kaliteleri DSÖ'nün ölçeğinden geliştirilen Multiple Skleroz Yaşam Kalitesi -54 envanteri ile ölçülmüştür. Kişilik inançları Kişilik inanç ölçeği-kısa form ile değerlendirilmiştir (KİÖ-KF). Katılımcıların duygusal tutarlılık düzeyleri revize edilmiş duygusal tutarlılık ölçeği (R-DTÖ) ile ölçülmüştür. MS hastalarına araştırmacı tarafından Genişletilmiş Özürlülük Durum Ölçeği-(EDSS) uygulanmıştır. Çalışmaya katılan kişilere araştırmacı tarafından DSM-IV Bozuklukları İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme- Klinisyen Versiyonu (SCID-I) uygulanmıştır. Bulgular: MS hastalarında kontrollere kıyasla duygusal tutarlılık anlamlı olarak düşük beklenen damgalama anlamlı olarak yüksektir. MS hastalarında beklenen damgalama ile yaş negatif koreledir. MS hastalarında beklenen damgalama ile yaşam kalitesi arasında kontrollerde gözlenmeyen orta derecede istatistiksel anlamlı ilişki vardır. MS hastalarında Ruhsal hastalık sıklığı %56 bulunmuştur. MS hastalarının depresyon ve anksiyete puanları kontrollerden anlamlı olarak yüksektir. MS hastalarında depresyon ve yaşam kalitesi puanları kontrollerde gözlenmeyen yüksek güçte zıt yönlü bir korelasyon göstermektedir. MS hastalarında bağımlı ve borderline kişilik inançları kontrollerden anlamlı olarak yüksektir. MS hastalarında duygusal tutarlılık anksiyete ile negatif korele iken bilişsel işlevler ile pozitif koreledir. Regresyon modelinde duygusal tutarlılık damgalamayı negatif yönde yordarken; kaçıncı çocuk olduğu ve katılımcının yaşadığı çevre (köy>ilçe>il) damgalamayı pozitif yordamıştır. Sonuç: MS'li hastalarla çalışırken damgalama beklentilerinin göz önünde bulundurulması, depresyon varlığının değerlendirilmesi ve duygusal tutarlılığı güçlendirici yaklaşımların teşvik edilmesi önerilir. MS'de beklenen damgalama konusunda daha geniş ölçekli hastane dışına uzanan prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: Multiple Skleroz, damgalama, stigmatizasyon, yaşam kalitesi, kişilik inançları
Alkol kullanım bozukluğu olan erkek hastalarda depresyon, anksiyete, aleksitimi düzeyinin cinsel işlev ve doyum üzerine olan etkisi ve sağlıklı gönüllüler ile kıyaslanması
Amaç: Bu çalışmanın amacı alkol kullanım bozukluğu olan erkek hastalarda, depresyonun, anksiyete düzeyinin, aleksitiminin, cinsel işlev bozukluğu ve cinsel doyum üzerine olan etkisi ve sağlıklı gönüllüler ile karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmanın örneklemi; AMATEM polikliniğine başvuran hastalardan DSM-5'e göre Alkol Bağımlılığı tanısı alan 52 adet Alkol Kullanım Bozukluğu (AKB) hastası, ve yaş açısından eşleştirilmiş 52 adet sağlıklı kontrolden oluşmaktadır. Kişisel veri formu, SCID-1 testi, Alkol Bağımlılığı Şiddedi Ölçeği, Beck Ankisyete Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği, Toronto Aleksitimi Ölçeği, Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği ve Golombok-Rust Cinsel Doyum Ölçeği uygulanmıştır. Verilerin analizinde SPSS 24.0 paket programından yararlanılmıştır. Verilerin normal dağılıp dağılmadığı Kolmogrov-Smirnoff testi ile öğrenilmiştir. Ki kare testi ile, Mann Whitney U tesi, bağımsız gruplarda T testi ile, ANOVA testi uygulanmıştır. Bulgular: Yaş, gelir düzeyi, yaşadığı yer ve yetiştiği yer değişkenlerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı anlaşılmıştır. AKB grubundaki katılımcıların %23,1'inin alkol kullanmaya başlama yaşı 15'in altındadır. AKB grubun depresyon, anksiyete ve aleksitimi düzeyinin kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı farkla daha yüksek olduğu görülmüştür. Hafif düzeyde alkol bağımlısı olan grubun şiddetli düzeyde alkol bağımlısı olan gruba göre aleksitimi düzeyinin düşük olduğu görülmüştür; bu da alkol bağımlılığı düzeyi arttıkça aleksitimi düzeyinin arttığını göstermektedir. Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği ve Golombok-Rust Cinsel Doyum Ölçeği puanına göre AKB olan grubun cinsel disfonksiyon düzeyinin, sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı farkla daha yüksek olduğu görülmüştür. Alkol bağımlılığı şiddeti arttıkça cinsel disfonksiyon düzeylerinin de arttığı görülmüştür. Alkol bağımlısı grubundaki katılımcıların Toronto Aleksitimi Ölçeği puanı ile Golombok-Rust Cinsel Doyum Ölçeği toplam puanı arasında ve Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği puanı arasında anlamlı bir korelasyon bulunamamıştır. AKB grubundaki bireylerin depresyon düzeyleri arttıkça cinsel disfonksiyon düzeyi anlamlı farkla artmıştır. AKB grubundaki bireylerin anksiyete düzeyleri arttıkça cinsel disfonksiyon düzeylerinin de arttığı bulunmuştur. AKB olan grupta yaşta bir puanlık artış Golombock Rust Ölçeğinde 0.26 katlık artışa, anksiyete düzeyinde bir puanlık artış ise Golombock Rust Ölçeğinde 0.4 katlık artışa neden olmaktadır. Yine AKB olan grupta Alkol Bağımlılığı Şiddeti Ölçeğinde bir puanlık artış Arizona Cinsel yaşantılar Ölçeğinde 0.37 puanlık artışa neden olmaktadır. Sağlıklı kontrol grubunda ise Toronto Aleksitimi Ölçeğinde bir puanlık artış, Golombok Rust Ölçeğinde 0.31 katlık artışa, Beck Depresyon Ölçeğindeki bir puanlık artış ise 0.36 katlık artışa neden olmaktadır. Yine sağlıklı kontrol grubunda Toronto Aleksitimi Ölçeğindeki bir puanlık arış Arizona Cinsel Yaşantılar ölçeğinde 0.28 puanlık artışa neden olmaktadır. Sonuç: Depresif ve kaygılı ruh hali, aleksitimi, alkol kullanımı ve diğer madde kullanımı, cinsel risk davranışının önemli belirleyicileridir. Özellikle AKB olan bireylere uyarlanmış etkili önleme stratejileri geliştirmek ve hedeflemek için bu koşullara yol açan psikososyal ve bağlamsal faktörler hakkında bilgiye ihtiyaç vardır. Literatürde AKB'nin cinsel işlev etkisi üzerinde yapılmış çalışmalar bulunmaktadır ve kullanılan alkolün cinsel işlevi doz bağımlı bozduğu bilinmektedir. Çalışmamız AKB olan erkek hastalarda depresyon anksiyete ve aleksitiminin cinsel işlev ve doyum üzerine olan etkisini ve sağlıklı gönüllülerle kıyaslanmasını multifaktöriyel olarak inceleyen ve alkol bağımlılığı şiddeti ile inceleyen bilinen ilk çalışmadır. Ülkemizde bu konuda yapılan ilk çalışma olması sebebi ile literatüre önemli katkılar sağlayacaktır.
Subtalamik nükleus'a derin beyin stimülasyonu uygulanan ve uygulanmayan parkinson hastalarının bilişsel fonksiyon, emosyonel durum, yaşam kalitesi, hastalık şiddeti, karakter ve mizaç, nöropsikiyatrik semptomlar ile yürütücü işlevler açısından karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Parkinson hastaları ve Subtalamik Nükleus'a Derin Beyin Stimülasyonu uygulanan Parkinson hastaları'nı hastalık şiddeti, yürütücü işlevler, emosyonel durum, bilişsel fonksiyonlar, yaşam kalitesi ve mizaç özellikleri açısından birbirleri açısından karşılaştırmak ve bu faktörlerin hangilerinin daha yakından ilişkili olduğunu incelemektir. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya 15 Subtalamik Nükleus'a Derin Beyin Stimülasyonu uygulanan Parkinson hastası ile yaş, cinsiyet ve eğitimleri eşleştirilmiş 15 Parkinson hastasından oluşan kontrol grubu dahil edilmiştir. Hasta gruplarına ilk olarak sosyodemografik veri formu, ardından Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği, Cloninger'in Karakter ve Mizaç Envanteri, Parkinson Hastalığına Özgü Yaşam Kalitesi Ölçeği verilmiştir. Sonrasında tüm gruplara Mini Mental Test, Nöropsikiyatrik Envanter, Stroop testi, Birleşik Parkinson Hastalığı Derecelendirme Ölçeği, Hoehn Yahr Skalası, Sözel Akıcılık Testi uygulanmıştır. Bulgular: Derin beyin stimülasyonu uygulanan Parkinson hastalarının sözel akıcılık testinde K harfi, A harfi, S harfi toplam değerleri ile meyve ve market toplam değerleri, mini mental testte zaman oryantasyon ve oryantasyon toplam değerleri, karakter ve mizaç testinde keşfetmekten heyecan duyma (NS1), empati duyma (C2) , yardımseverlik (C3) alt kategori skorları ile Nöropsikiyatrik Envanterde depresyon, anksiyete, apati, irritabilite değerlerinin Parkinson hasta grubuna kıyasla daha yüksek olduğu saptanmıştır. Parkinson hastalarının Hastane Anksiyete Depresyon ölçeğinde anskiyete skorları, Birleşik Parkinson Hastalığı Derecelendirme ölçeğindeki toplam değerler ile bu testin tüm alt kategorilerinin değerleri, Derin Beyin Stimülasyonu uygulanan Parkinson grubuna kıyasla daha yüksek bulunmuştur. Stroop test skorlarında ve Parkinson Hastalığı Anketi (pdq-39)' nde ise iki grup arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Korelasyon analizleri sonucunda, Parkinson hastalarında anksiyete ve depresyon düzeyleri arttıkça sözel akıcılık testindeki performansın kötüleştiği ; Mini Mental skorları arttıkça sözel akıcılık test performansındaki bazı alt kategorilerinde performansın iyileştiği; UPDRS motor muayene skorları arttıkça kategori akıcılık testi meyve toplam, market toplam,hayvan tekrar değerleri azaldığı, Hoehn Yahr Evreleme Skorları arttıkça sözel akıcılık test performansının kötüleştiği, UPDRS testinde hastalık şiddeti arttıkça stroop test performansının ve mini mental test skorlarının azaldığı; depresyon ve anksiyete düzeyleri arttıkça bilişsel fonksiyonlarda kötüleşme olduğu gösterilmiştir. Parkinson hastalarının Mini Mental Skorları ile Stroop testi skorları; depresyon ve anksiyete skorları ile Mini mental test skorları açısından anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Derin Beyin Stimülasyonu uygulanan Parkinson hastalarında korelasyon analizi sonuçlarında ise anksiyete ve depresyon düzeyleri ile sözel akıcılık testi arasında ilişki olmadığı; mini mental test ile sözel akıcılık testi arasında ilişki olmadığı; Mini Mental lisan puanları arttıkça kategori akıcılık testinde hayvan tekrar değerleri de azaldığı, Mini Mental oryantasyon toplam puanları arttıkça kategori akıcılık testinde hayvan ve market tekrar değerleri de arttığı, Mini Mental lisan puanları düzeyleri arttıkça kategori akıcılık testinde hayvan tekrar, meyve toplam, meyve tekrar değerleri de arttığı; UPDRS motor muayene skorları arttıkça kategori akıcılık testi hayvan toplam değerleri azaldığı gösterilmiştir. Derin Beyin Stimülasyonu uygulanan Parkinson hastalarının hafıza, dikkat ve hesap puanları arttıkça S4 düzeltme testi skorlarının azaldığı, hatırlama skorları arttıkça stroop testinde s1, s2, s3, s4 süre ve s2, s4 hata skorlarının azaldığı, Mini mental toplam skorları arttıkça stroop testinde s1, s2, s3, s4 süre skorlarının azaldığı; UPDRS skorları arttıkça Mini mental test skorlarının azaldığı saptanmıştır. Sonuç: Bu kesitsel, prospektif ve kontrollü çalışma, Parkinson Hastalığı ve Derin Beyin Stimülasyonu uygulanan Parkinson hastalarının bilişsel fonksiyonlar, emosyonel durum, karakter ve mizaç özellikleri, hastalık şiddeti, yaşam kalitesi ile yürütücü işlevler açısından karşılaştırıldığı ve ilişkili faktörlerin araştırıldığı Türkçe ve İngilizce literatürde görebildiğimiz kadarıyla ilk çalışmadır. Bulgularımız hastalık şiddetinin artmasının Parkinson hastalarında bilişsel ve yürütücü işlevleri kötüleştirdiği; DBS uygulamasının ise Parkinson hastalığının şiddetini de azaltarak hem motor fonksiyonları hem de yürütücü işlevleri, emosyonel durumu ve bilişsel fonksiyonları iyileştirdiğini göstermiştir. Bulgularımız Türk popülasyonunda Parkinson hastalarında motor bulguları ve nöropsikiyatrik semptomları potansiyel olarak azaltabilecek stratejilerin geliştirilmesi için çok önemli olan Derin Beyin Stimülasyon tedavisinin motor ve nöropsikiyatrik etkilerini gösteren mevcut verileri genişletmektedir. Anahtar Kelimeler: Parkinson Hastalığı, Subtalamik Nükleus, Derin Beyin Stimülasyonu, kognisyon, yürütücü işlevler, emosyonel durum, mizaç
Migren ve epilepsi hastalarının zihin kuramı, duygu ve yüz tanıma, aleksitimi, depresyon, anksiyete ile yürütücü işlevler açısından sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı, Migren ve Epilepsi hastalarını zihin kuramı, aleksitimi, yüzden duygu tanıma gibi sosyal biliş ve nörokognisyon işlevleri, anksiyete ve depresyon açısından birbirleri ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırmak ve bu faktörlerin hangilerinin daha yakından ilişkili olduğunu incelemektir. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya 40 Migren (18 aurasız, 22 auralı), 35 Epilepsi (5 fokal, 30 idiopatik jeneralize) hastası ile yaş ve eğitimleri eşleştirilmiş daha önce migren ve/veya epilepsi tanısı almamış 31 bireyden oluşan sağlıklı kontrol grubu dahil edilmiştir. Hasta ve Sağlıklı kontrol grupları yalnızca kadın katılımcılardan oluşturulmuştur. Hasta gruplarına ve sağlıklı kontrol grubuna ilk olarak sosyodemografik veri formu, ardından Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği, Toronto Aleksitimi Ölçeği verilmiştir. Zihin kuramı değerlendirmesi için Dokuz Eylül Zihin Teorisi Ölçeği (DEZTÖ), yüz tanıma değerlendirmesi için Benton yüz tanıma testi, duygu tanıma değerlendirmesi için Ekman duygu tanıma bataryası kullanılmıştır. Yürütücü işlevler Wisconsin Kart Eşleme testi (WCST) ve Stroop testi ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Epilepsi ve Migren hastalarının zihin kuramı becerileri birbirine benzer, birinci derece yanlış inanç ve DEZTÖ toplam puanları sağlıklı kontrollere göre düşüktür. Migren hastaları iğrenmiş yüzleri tanımada Epilepsi hastalarından daha iyi performans göstermiştir. Migren hastalarının yüz tanıma becerileri Epilepsi hastalarından daha iyidir, her iki hasta grubunda yüz tanıma becerileri sağlıklı kontrollere göre bozulmuştur. Epilepsi hastaları sağlıklı kontrollere göre daha aleksitimik özellikler gösterir. Stroop testine göre Epilepsi hastalarının yürütücü işlevleri Migren hastaları ve sağlıklı kontrollere göre bozulmuştur. WCST kategori puanlarında ise Migren ve Epilepsi hastaları sağlıklı kontrollere göre anlamlı şekilde daha kötü puanlar almıştır. Migren hastalarında yürütücü işlevlerdeki bozulma zihin kuramındaki bozulma ile ilişkiliyken Epilepsi hastalarında ilişkili değildir. Her iki hasta grubunda da yürütücü işlevlerdeki bozulma duygu tanımadaki bozulma ile ilişkilidir. Migren hastalarında aleksitimi puanlarındaki artış zihin kuramındaki bozulma ile ilişkiliyken epilepsi hastalarında ilişki yoktur. Her iki hastalıkta anksiyete ve depresyon puanlarındaki artış zihin kuramı ve yürütücü işlevlerdeki bozulma ile ilişkili değilken aleksitimi puanlarındaki artış ile ilişkilidir. Bulgularımız Benton puanının hasta grubu, Ekman Mutlu ve Stroop5Süre tarafından yordandığını; DEZTÖ Toplam puanlarının Epilepsi hastalarında Ekman Üzgün, Ekman Nötr ve HAD toplam tarafından, Migren hastalarında ise WCST Kategori ve Ekman Nötr tarafından yordandığını; Ekman İğrenmiş puanlarının Epilepsi hastalarında WCST Kategori ve Ekman Üzgün tarafından yordandığını, Migren hastalarında ise Strrop5Hata tarafından yordandığını göstermiştir. Sonuç: Bu kesitsel, prospektif ve kontrollü çalışma, Epilepsi ve Migren hastalarında zihin kuramı, duygu ve yüz tanıma, aleksitimi, depresyon ve anksiyete düzeyleri ile yürütücü işlevler açısından karşılaştırıldığı ve ilişkili faktörlerin araştırıldığı Türkçe ve İngilizce literatürde görebildiğimiz kadarıyla ilk çalışmadır. Epilepsi ve Migren hastalarında sosyal bilişdeki bozulmanın duygu tanımadan çok zihin kuramındaki bozulmadan kaynaklanabileceği, Migren hastalarında yürütücü işlevlerdeki bozulmanın zihin kuramındaki bozulma ile ilişkili olduğu, her iki hastalıkta da yürütücü işlevlerdeki bozulmanın duygu tanımadaki bozulma ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Epilepsi, Migren, Sosyal Biliş, Aleksitimi
Polikistik over sendromu tanılı hastaların beden algısı, kendilik değeri, yeme tutumu, dürtüsellik, komorbid psikiyatrik hastalıklar açısından sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması ve hormon düzeyleri ile semptomların korelasyonunun incelenmesi
Amaç: Polikistik over sendromu reprodüktif dönemdeki kadınlarda en sık teşhis edilen endokrinolojik bozukluktur. Hirsutizm, akne, artmış beden kitle indeksi, menstrüel düzensizlikler, artmış infertilite ve malignite riski beraberinde psikolojik sorunları da getirir. Bizde çalışmamızda bu hastaları Eksen 1 ve Eksen 2 hastalıklar açısından taramayı, depresyon, anksiyete, yeme bozukluğu, dürtüsellik, beden algısı, benlik saygısının sendromun klinik bulguları ve hormon parametreleri ile ilişkisini göstermeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız tek merkezli, kesitsel ve paralel kontrollü bir çalışmadır. Çalışmaya Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniğine başvuran 18 yaşından büyük, Rotterdam Kriterlerine göre PCOS tanısı konulan 51 hasta ve PCOS tanısı olmayan 44 sağlıklı kontrol alınmıştır. Çalışmaya katılma koşullarını sağlayan 95 katılımcıya SCID-I ve SCID-II ölçekleri, Beck depresyon ve anksiyete ölçekleri, yeme tutumu testi, Barratt dürtüsellik ölçeği, Rosenberg benlik saygısı ölçeği ve Vücut algısı ölçeği uygulandı. Katılımcıların yaş, eğitim ve medeni durum gibi sosyodemografik bilgileri ile birlikte akne, hirsutizm yakınmaları, boy, kilo ve BMI'ları not edildi. PCOS olan katılımcıların hormon değerleri kaydedildi. Bulgular: Çalışmamızda PCOS hastalarında daha yüksek oranda depresyon, anksiyete, yeme bozukluğu, kişilik bozukluğu, bozulmuş beden algısı ve kendilik değeri bulundu. SCID-I de hastaların %39,2' sinde psikiyatrik hastalık vardı. Bunlar % 27,5 major depresif bozukluk, % 21,6 yaygın anksiyete bozukluğu ve % 13,7 yeme bozukluğu şeklindeydi. Hastaların Beck depresyon, Beck anksiyete, Barratt toplam puanı ve alt ölçek puanları, yeme tutumu toplam puanı ve alt ölçeklerinden yeme tutumu diyet ve yeme tutumu ambivalan puanları, Vücut algısı ve Rosenberg benlik saygısı puanları anlamlı olarak daha yüksekti. Hastalar SCID-II testi ile değerlendirildiklerinde %37,3' ünde eksen 2 kişilik bozukluğu saptandı. Kaçıngan kişilik bozukluğu kontrollere göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Hastaların %25,5'i, kontrollerin ise % 9.1'i obez bulundu. Obezitesi olanların olmayanlara göre daha fazla eksen 1 tanısı, daha fazla depresyonu, daha fazla yeme bozukluğu vardı. Yeme bozukluklarından bulimia nervoza anlamlı olarak obezlerde daha fazla görüldü. Sonuç: Çalışmamızda PCOS hastalarında anlamlı olarak daha yüksek depresyon, anksiyete, yeme bozukluğu, kişilik bozukluğu, bozulmuş beden algısı ve kendilik değerine rastladık. Kan parametrelerinden ziyade klinik bulguların bu hastalıklarda etkisi olduğunu gördük. Hastalara PCOS tanısı konduktan sonra komorbid psikiyatrik hastalıkların tanı, takip ve tedavisi için psikiyatriye yönlendirilmeleri önerilir. Anahtar Kelimeler: PCOS, depresyon, anksiyete, kişilik bozukluğu, yeme bozukluğu, dürtüsellik, beden algısı, kendilik değeri
Şizofreni tanılı hastalarda yineleyici suç işleme davranışına zihin kuramı işlevleri, çocukluk çağı travması, dürtüsellik ve saldırganlık düzeylerinin etkisinin incelenmesi ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması
Şizofreni Tanılı Hastalarda Yineleyici Suç İşleme Davranışına Zihin Kuramı İşlevleri, Çocukluk Çağı Travması, Dürtüsellik ve Saldırganlık Düzeylerinin Etkisinin İncelenmesi ve Sağlıklı Kontrollerle Karşılaştırılması Giriş ve Amaç: Bazı şizofreni hastalarının suç teşkil eden davranışlarda bulunduğu gerçeği bu hastaları çeşitli faktörler açısından inceleme ihtiyacını doğurmuştur. Bu çalışmada tek suç işlemiş olan şizofreni hastaları ile birden fazla suç işlemiş olan şizofreni hastalarını ve sağlıklı gönüllüleri zihin kuramı işlevleri, içgörü, dürtüsellik, saldırganlık, çocukluk çağı travması ve duygu düzenleme güçlükleri açısından karşılaştırmayı ve bu faktörlerin hangilerinin yineleyen suç işleme ile daha yakından ilişkili olduğunu incelemeyi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ankara Şehir Hastanesi Yüksek Güvenlikli Adli Psikiyatri biriminde yatarak takip edilen hastalardan DSM-5'e göre Şizofreni Spektrum Bozukluğu tanısı alan, dahil olma ölçütlerini karşılayan remisyonda 25 adet tek suç işlemiş şizofreni hastası (TS), 25 adet yineleyici suç işleyen şizofreni hastası (YS) ile 18-65 yaş arası cinsiyet ve eğitimleri eşleştirilmiş 25 adet sağlıklı kontrol (SK) çalışmaya alınmıştır. Hastaların yaşları, eğitim durumları, meslekleri gibi sosyodemografik verileri ile hastalık süreleri, antipsikotik ilaç kullanım öyküleri, depo tedavisi olup olmadığı, adli suç öyküleri not edilmiştir. Hastalar ve sağlıklı kontrol grubuna sosyodemografik veri formu ile birlikte ZK işlevlerini ölçmek için Ekman Yüz İfadeleri Testi ve Gözlerden Zihin Okuma Testi (GZOT), Duygu Düzenlemede Güçlükler ölçeği, çocukluk çağı travmasını değerlendirmek için Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği, saldırganlığı değerlendirmek için Buss Perry Saldırganlık Ölçeği, dürtüselliği değerlendirmek için Barrat İmpulsivite Ölçeği uygulanmıştır. Hasta grubuna ayrıca Taylor Suç Şiddeti Derecelendirme ölçeği ile birlikte psikopatoloji, içgörü ve işlevsellik düzeylerini saptamak amacıyla PANNS, GAS ve İçgörünün Üç Bileşenini Değerlendirme Ölçeği uygulanmıştır. Bulgular: Suç işlemiş şizofreni hastalarının işsizlik, bekarlık, yalnız yaşama oranları SK'ya göre daha yüksekti. TS ve YS grupları arasında klinik değişkenlerden sadece işlevsellik YS grubunda anlamlı olarak daha düşüktü (p=0,04). DDG toplam ve DDG Stratejiler puanı YS'de TS'ye kıyasla anlamlı derecede düşüktü (p=0,005). ÇÇT açısından ise üç grup arasında anlamlı fark yoktu, sadece duygusal ihmal SK'de TS ve YS gruplarından daha fazlaydı (p<0,001). Dürtüsellik ve saldırganlık YS ve TS arasında farklı değilken, dürtüsellik ve fiziksel saldırganlık suç işleyen şizofreni grubunda SK'den yüksekti (p<0,05). ZK testleri suç işleyen şizofreni grubunda SK'den anlamlı derecede düşüktü ama TS ve YS arasında fark yoktu (p>0,05). İnsana yönelik suç işleyen şizofreni hastalarında iğrenmiş duygu tanıma diğer suç işlemiş şizofreni hastalarından yüksekti (p=0,009). Şiddet suçu işleyenlerde hastalık süresi daha kısa, işlevsellik ve DDG farkındalık daha düşük, madde kullanım oranı daha yüksek saptandı (sırasıyla p=0,023 p=0,005 p=0,050 p=0,044). ÇÇT fiziksel istismar ise şiddet dışı suç işleyen grupta daha yüksek bulundu (p=0,056). Motor dürtüsellik, ÇÇT duygusal istismar, DDG stratejiler puanlarındaki artma ve işlevsellik düzeyindeki azalmanın tek/yineleyen suç işlemiş grupta olmakla ilişkili olduğu ve duygusal istismar puanının yineleyen suç grubunda olmayı yordadığı bulundu. TS grubunda mutlu yüz ifadesini daha az tanıma, duygu düzenleme güçlüklerinin daha az farkında olma ve madde kullanım öyküsünün olması şiddet suçu işlemeyle ilişkiliyken, YS grubunda kısa hastalık süresi, tedavi uyumsuzluğu, madde kullanımı, düşük işlevsellik düzeyi ve DDG stratejiler puanının suç şiddetindeki artışla ilişkili olduğu ve düşük işlevselliğin suç şiddetini predikte ettiği belirlendi. Suç işleyen tüm şizofreni grubunda ise genç yaş, kısa hastalık süresi, mutlu yüzü tanıyamama, düşük işlevsellik, madde kullanımı şiddet suçu işlemeyle ilişkili bulundu ve kısa hastalık süresi, düşük işlevsellik ile mutlu yüzü tanıyamamanın suç şiddetini öngördüğü saptandı. Şizofreni grubunda hastalık süresi ile işlevsellik düzeyi azaldıkça; hastaneye başvurana kadar geçen süre, yatış sayısı ve süresi, suıisid sayısı arttıkça işlenen suç sayısının arttığı tespit edildi. PANSS ve içgörü ile suç sayısı arasında ise anlamlı ilişki bulunamadı. Fiziksel- sözel saldırganlık, dikkat-motor-plansız dürtüsellik ile ÇÇT ve DDG alt ölçek puanlarındaki artış ile GZOT ve Ekman yüzlerden duygu tanımadaki azalma, özellikle korkmuş, kızgın, iğrenmiş duyguyu tanıyamama suç sayısındaki artışla ilişkiliydi ve GZOT ile plansız dürtüsellik suç sayısını yordayan faktörler olarak saptandı. Sonuç: Bu bulgular, yineleyen suç işleme davranışı üzerine bazı klinik belirteçlerin etkili olduğuna dikkat çekebilir ve bu alanlarda hedeflenen müdahalelerle tek bir adli suç kaydı bulunan hastalarda suç davranışı tekrarını önleyecek stratejiler için yol gösterebilir. Çalışmamız suç işlemiş şizofreni hastalarında suç tekrarını etkileyen faktörleri zihin kuramı yanında çeşitli klinik veriler ve diğer ölçeklerle değerlendiren, görebildiğimiz kadarıyla bu kapsamdaki ilk çalışmadır ve şizofrenide suç davranışı konusundaki mevcut verileri genişletmektedir. Anahtar Kelimeler: Şizofreni, Yineleyen Suç, Şiddet, Sosyal Biliş, Zihin Kuramı, Dürtüsellik, Saldırganlık
Otojen ve reaktif özellikler gösteren obsesif kompulsif bozukluk (OKB) hastalarında nörobilişsel profilin üstbilişler ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada, OKB için daha yeni bir alt gruplandırma imkanı sunan otojen ve reaktif özelliklere sahip OKB hastalarında nörobilişsel özellikler ve üstbilişlerin incelenmesi amaçlanmıştır. Böylelikle, bilişsel teori kapsamında yapılmış olan bu alt tiplendirmenin üstbilişsel ve nörobiyolojik açılardan da farklılaşıp farklılaşmadığının incelenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca bu çalışma ile birbiri ile etkileşim içinde olduğu düşünülen üstbiliş ve nörobilişsel süreçlerin hem OKB hastalarında hem de OKB alt gruplarında birbirleri ile ilişkilerinin de incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Ocak 2016 - Aralık 2016 arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Tıp Fakültesi psikiyatri polikliniğine ayaktan başvuran, DSM-5 tanı ölçütlerine göre OKB tanısı alan hastalardan çalışmaya katılmayı kabul eden ve çalışmaya dahil edilme ölçütlerini karşılayan 67 hasta alınmıştır. Bu hastalar primer obsesyonlarının içeriklerine 27 otojen obsesyonlara sahip hasta ve 40 reaktif obsesyonlara sahip hasta olarak gruplara ayrılmıştır. Bu hastalarla cinsiyet, yaş ve eğitim düzeyi açısından eşleşmiş 67 hasta da kontrol grubu olarak çalışmaya alınmıştır. Tüm katılımcılara Üstbiliş Ölçeği-30 (ÜBÖ-30) ve nörobilişsel işlevlerini değerlendirmek üzere Stroop Testi, Wisconsin Kart Eşleme Testi (WCST), İz Sürme Testi (TMT) ve İşitsel Sözel Öğrenme Testi (AVLT) uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda OKB, otojen, reaktif ve sağlıklı kişilerden oluşan gruplardan her biri yaş, eğitim düzeyi, cinsiyet, medeni durum gibi özellikler açısından birbiri ile benzer bulundu. Otojen obsesyonlara sahip hastalarda içgörü düzeyinin reaktif gruptan daha az olduğu bulundu. Üstbilişler açısından, reaktif obsesyonlara sahip hastaların ÜBÖ-30 endişeye ilişkin olumlu inançlar alt boyutunda ortalama ölçek puanı otojen gruptan daha yüksek bulundu. OKB hastaları kontrol grubuyla karşılaştırıldığında ise, ÜBÖ-30 kontrol edilemezlik ve tehlike, düşünceleri kontrol ihtiyacı ve bilişsel farkındalık alt boyutlarında kontrol grubuna göre daha yüksek puanlar aldıkları bulundu. Nörobilişsel test performansları açısından, TMT-A, B, B-A, Stroop testi performansı, AVLT'de anlık bellek, sözel öğrenme, gecikmiş hatırlama ve tanıma, WCST'de toplam doğru sayısı, toplam hata sayısı, perseveratif tepki sayısı, perseveratif hata sayısı, perseveratif olmayan hata sayısı, kavramsal düzey tepki sayısı ve öğrenmeyi öğrenme puanı açısından otojen ve reaktif gruptaki hastaların birbiri ile benzer performans sergilerken kontrol grubuna göre daha kötü performans sergiledikleri bulunmuştur. OKB hastalarının tamamı kontrol grubuyla karşılaştırıldığında, TMT, Stroop Testi ve AVLT'de otojen ve reaktif grupla benzer özellikler sergilerken, WCST'de otojen ve reaktif gruba ek olarak ilk kategoriyi tamamlamada kullanılan deneme sayısı ve kurulumu sürdürmede başarısızlık puanı açısından da kontrol grubuna göre daha kötü performans sergiledikleri bulundu. Üstbilişler ile nörobilişsel performans arasındaki ilişki incelendiğinde ise, otojen obsesyonlara sahip grupta ÜBÖ-bilişsel güven alt boyutu ile AVLT anlık bellek, sözel öğrenme ve tanıma skorları arasında negatif yönde orta düzeyde bir ilişki saptanmıştır. Sonuç: Bu çalışmanın verilerine dayanarak üstbilişsel yapıların OKB ile sağlıklı kişiler arasında farklılaştığı ancak otojen ve reaktif obsesyonlara sahip OKB alt tipleri arasında endişeye ilişkin olumlu inançlar dışında gruplar arasında fark saptanmadığı görülmüştür. Bu da, OKB alt tiplerinde benzer üstbilişsel patolojilerin rol oynadığına işaret ediyor olabilir. Nörobilişsel işlevler açısından, OKB ile sağlıklı kişilerin birbirinden farklılaştığı ancak otojen ve reaktif gruplar arasında fark saptanmaması da alt tipler arasında benzer nörobiyolojik patolojilerin rol oynadığına işaret ediyor olabilir. Çalışmamızda, otojen obsesyonlara sahip hasta sayısı sınırlı olduğu için, daha büyük örneklem büyüklüğünde gelecekte yapılacak araştırmalar, otojen ve reaktif obsesyonlara sahip OKB hastalarında üstbilişler ve nörobilişsel özelliklerin açıklanmasında yardımcı olabilir.
Yeğin (majör) depresyon bozukluğu hastalarında gece yeme sendromu
Amaç: Bu çalışmada Major Depresyon Bozukluğu (MDB) olan hastalar ve sağlıklı kontrollerde Gece Yeme Sendromu (GYS) sıklığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Aynı zamanda MDB olan hastalarda depresyonun şiddeti ile GYS varlığı arasında bir ilişki olup olmadığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca MDB'ye komorbid GYS tanısı alanlar ile almayanlar arasında anksiyete düzeyleri, uyku kalitesi, yeme tutumu ve yaşam kalitesi açısından farklılıklar olup olmadığının belirlenmesi hedeflenmiştir. Yöntem: Çalışmaya Mayıs 2016 - Aralık 2016 arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Tıp Fakültesi psikiyatri polikliniğine ayaktan başvuran, DSM-5 tanı ölçütlerine göre MDB tanısı alan hastalardan çalışmaya katılmayı kabul eden ve çalışmaya dahil edilme ölçütlerini karşılayan 216 hasta alınmıştır. Bu hastalara cinsiyet, yaş ve eğitim düzeyi açısından benzer 216 katılımcı da kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Araştırmaya dahil edilen tüm katılımcılarla klinik görüşme yapılmış, katılımcılara sosyodemografik veri formu, Gece Yeme Anketi (GYA) , Beck Depresyon İndeksi (BDİ), Beck Anksiyete İndeksi (BAİ), Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi (PUKİ) , Uykusuzluk Şiddeti İndeksi (UŞİ), Yaşam Kalitesi Haz ve Doyum Alma Anketi- Kısa Form (Q-LES-Q-SF), Yeme Tutumu Testi (YTT) uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda MDB tanısı alan hastalar içinde GYS tanısı olanların yüzdesi %13,4 iken kontrol grubunda bu oran %2,3 bulunmuştur. GYS olan ve olmayan MDB tanılı hastaların karşılaştırılmasında; sigara kullanma durumu açısından ve intihar girişimi öyküsü açısından GYS olan grubun yüzdesi GYS olmayanlardan anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. GYS olanların BDİ puanı olmayanlardan anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Ayrıca GYS olanlar içinde şiddetli düzeyde depresyonu olanların yüzdesinin GYS olmayanlardan anlamlı olarak yüksek olduğu görülmüştür. Benzer şekilde GYS olanların BAİ puanı GYS olmayanlardan anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Ayrıca GYS olanlar içinde şiddetli düzeyde anksiyetesi olanların yüzdesi GYS olmayanlardan anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. Uyku özellikleri açısından; MDB tanılı hastalardan GYS olan ve olmayanlar arasında PUKİ alt ölçek puanlarından öznel uyku, uyku latansı, uyku süresi, uyku bozukluğu, gündüz işlev bozukluğu ve PUKİ toplam puanı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Ayrıca PUKİ toplam puanı 5'in üzerinde olanlar kötü uyku kalitesine sahip olarak kabul edildiğinde; GYS olan hastalar içinde kötü uyku kalitesi olanların yüzdesi GYS olmayanlardan anlamlı olarak yüksek saptanmıştır. GYS olan hastaların UŞİ puanı kontrol grubundan anlamlı olarak yüksek hesaplanmıştır. Ayrıca GYS olan hastalar içinde orta ve şiddetli klinik uykusuzluğu olanların yüzdesi GYS olmayanlardan anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. GYS olanlar içinde diğer yeme bozukluklarından herhangi birisi bulunanların ve TYB olanların yüzdesi GYS olmayanlara göre anlamlı olarak yüksek olduğu görülmüştür. Örneklemimizde "BDİ"nin ve "diğer yeme bozukluklarından herhangi birinin bulunma durumu"nun GYS'yi öngörmede bağımsız etkisinin olduğu saptanmıştır. Sonuç: Bu çalışmanın verilerine dayanarak MDB tanısı alan hastalarda GYS'nin oldukça sık görülebildiği gözükmektedir. MDB olanlarda ve özellikle ağır şiddette MDB olan hastalarda gece yeme ile ilgili yakınmaları olmasa dahi GYS varlığı araştırılmalıdır. Bu kişilerde GYS'nin fark edilip tedavi planlaması sırasında göz önünde bulundurulması uygun olan hem farmakolojik hem de psikoterapötik tedavi seçeneklerini kullanma fırsatını sağlayabilir. GYS'yi tanımak ve iyi planlanmış bir tedavi MDB seyri ve tedavisine katkıda bulunabilir. Ayrıca MDB olanlarda diğer yeme bozukluklarından herhangi birinin varlığı durumunda GYS mutlaka araştırılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Gece Yeme Sendromu, Depresyon, Yeme Bozukluğu, Gece Yeme Anketi, Uyku.
Obsesif kompulsif bozukluk hastalarında MIF, BDNF, VEGF, IL-6 ve TNF-alfa düzeyleri
Amaç: Obsesif kompulsif bozuluk (OKB), tekrarlayıcı obsesyon ve/veya kompülsiyonların görüldüğü, genellikle süreğen olan ancak kimi zaman alevlenmelerle seyreden, kişilerde işlevselliği ciddi şekilde etkileyen bir bozukluktur. OKB'nin oluş nedenleri günümüzde halen kesinlik kazanmamıştır. Biz bu çalışmamızda OKB etiyolojisini nöro-inflamatuar süreçlerden bakarak anlamaya çalışmak adına hastaların serumlarında MIF, BDNF, VEGF, IL-6 ve TNF- alfa düzeylerini ölçmeyi amaçladık. Yöntem: Çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri polikliniğine başvuran ya da klinikte yatarak tedavi gören DSM-5 tanı kriterlerine uygun OKB tanısı konmuş ve ek başka bir hastalığı olmayan 46 hasta ile yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyi bakımından eşleştirilmiş 44 sağlıklı gönüllü araştırmaya dâhil edildi. Hasta ve sağlıklı gönüllü grubundan alınan kan örnekleri santrifüj edilerek serumda ELİSA yöntemi ile MIF, BDNF, VEGF, IL-6 ve TNF- alfa düzeyleri çalışıldı. Bütün katılımcılara Bilgilendirilmiş Gönüllü Onam Formu, Sosyodemografik Veri Formu, Yale Brown Obsesyon Kompulsiyon Değerlendirme Ölçeği (YBOCS), Montgomery-Asberg Depresyon Ölçeği (MADRS), Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği (HAM-A) ve Klinik Global İzlenim - Şiddet (CGI-S) uygulandı. Bulgular: Çalışmamızda OKB grubunda kontrol grubuna göre MIF düzeylerinin anlamlı şekilde düşük olduğu ve serum MIF düzeyi ile IL-6, TNF-α ve BDNF ile arasında anlamlı korelasyon olduğu görülmüştür. Serum BDNF düzeyi OKB grubunda kontrol grubundan düşük bulunmuştur. YBOCS ile bakılan hastalık şiddeti ve hastalık süresi ile BDNF arasında anlamlı bir korelasyon saptanmamıştır. OKB grubunda IL-6 ve TNF- alfa'nın kontrol grubuna göre düşük seviyede olduğu gösterilmiştir. Bizim çalışmamızdaki IL-6 ve TNF- alfa düzeyinin hasta grubunda düşük olmasında ilaç kullanımı karıştırıcı faktör olabilir. Çalışmamız OKB hastalarında VEGF düzeyini inceleyen ilk çalışma olup OKB grubunda 6 sağlıklı kontrollere göre serum VEGF seviyesinin düşük olduğu ve MIF, BDNF, IL-6 ve TNF- alfa düzeyleri arasında pozitif yönde korelasyon olduğunu tespit ettik. Sonuç: Gruplar biyokimyasal parametrelerin düzeyi açısından değerlendirildiğinde hasta grubunun MIF, BDNF, VEGF, IL-6 ve TNF- alfa ortanca değerleri (mean rank) kontrol grubuna kıyasla daha düşük izlendi. Yapılan istatistiksel analiz sonucunda MIF, BDNF, VEGF, IL-6 ve TNF- alfa değerlerinin hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak daha düşük olduğu görüldü. Hasta grubunda yapılan korelasyon analizinde bütün biyokimyasal parametreler arasında pozitif korelasyon saptandı.
Obsesif kompulsif bozuklukta high mobility group box-1 düzeyleri
Amaç: Obsesif kompulsif bozukluk (OKB), kiúinin sosyal ve mesleki Lúlevselli÷i üzerinde ciddi olumsuz etkileri olan, kronik seyirli, obsesyon ve/veya kompulsiyonlarla karakterize bir hastalÕktÕr. OKB etiyopatogenezindeki mekanizmalarÕn ço÷u hala belirsizli÷ini korumaktadÕr. ÇalÕúmamÕzda OKB hastalarÕnda inflamasyonun geç mediatörlerinden birisi olan HMGB-1 düzeylerini, OKB etyolojisindeki yerini ve bunun sosyodemografik, klinik özellikler ile iliúkisini incelemeyi amaçladÕk. Gereç ve Yöntemler: ÇalÕúmaya Dicle Üniversitesi TÕp Fakültesi Psikiyatri poliklini÷ine baúvuran ve Psikiyatri uzmanlarÕ tarafÕndan DSM-V tanÕ kriterlerine göre OKB tanÕVÕ almÕú 18-65 yaú arasÕnda 35 hasta ve yaú, cinsiyet, beden kitle indeksi eúleútirilmiú 47 sa÷OÕklÕ kontrol grubu alÕndÕ. OKB tanÕVÕ almÕú hastalardan ve kontrol grubundan bir kez kan örne÷i alÕndÕ ve ELøZA kitleri kullanÕlarak serum HMGB-1 düzeyleri ölçülerek karúÕlaúWÕUÕldÕ. Tüm katÕOÕmcÕlara sosyodemografik veri formu, Hamilton Depresyon De÷erlendirme ölçe÷i (HAM-D), Hamilton Anksiyete De÷erlendirme ölçe÷i (HAM-A) uygulandÕ, ayrÕca hasta gruba Yale-Brown Obsesif Kompulsif De÷erlendirme Ölçe÷i, Sheehan Yeti Yitimi ölçe÷i, Klinik Global øzlem formu uygulandÕ. Bulgular: OKB grubu serum HMGB-1 düzeyleri kontrol grubuna oranla anlamlÕ olarak daha düúük düzeyde saptandÕ (t:4.58, p<0.01). Hasta grubun HMGB-1 düzeyleri ile hastalÕk süreleri arasÕnda istatistiksel olarak anlamlÕ pozitif korelasyon vardÕ (ro=0.382, p=0.024). Hasta grubun HMGB-1 düzeyleri ile SYYDÖ puanlarÕ arasÕnda istatistiksel olarak anlamlÕ pozitif korelasyon vardÕ (ro=0.467, p=0.05). YBOKDÖ toplam puanlarÕ ortalamalarÕ ile HMGB-1 düzeyleri arasÕnda istatistiksel olarak anlamlÕ korelasyon saptanmadÕ (ro=0.129, p>0.05). ROC analizinde HMGB- 1'in serum de÷erleri 44,72 ng / ml için % 68.6 duyarlÕOÕkta ve %78.7 özgüllükteydi. Sonuç: ÇalÕúmamÕzda HMGB-1 düzeylerinin hastalarda kontrollere göre daha düúük seviyelerde olmasÕ, nöroplastisitede azalma ve bozulmuú inflamatuar iii yanÕWÕn OKB patofizyolojisinde rol alabilece÷ini göstermektedir. Gelecekte OKB'de HMGB-1 ve inflamasyon ile iliúkili daha kapsamlÕ çalÕúmalar yapÕlmasÕ gerekmetedir. Anahtar Kelimeler: Obsesif Kompulsif Bozukluk, High Mobility Group Box-1, ønflamasyon.
Şizofreni hastalarında dürtüsellik ve uyku bozukluğu arasındaki ilişki
Amaç: Şizofreni hastalarında dürtüsellik ve uyku bozukluğu yaygın olmakla birlikte yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir. Uyku bozukluğu ve dürtüsellik arasındaki ilişki bazı çalışmalarda gösterilmiştir. Bu çalışmada şizofreni hastalarında dürtüsellik ve uyku bozukluğu arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma DSM-IV ölçütlerine göre şizofreni tanısı almış 18–65 yaş arası 80 hasta ve 80 sağlıklı gönüllü (kontrol grubu) üzerinde yapılmıştır. Sosyodemografik Veri Formu, Minnesota Dürtü Kontrol Bozuklukları Görüşme Ölçeği (MİDİ), Barratt Dürtüsellik Ölçeği (BİS-11), Sabahçı-Akşamcı Uyku Tipi Ölçeği (MEQ), Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği (PANSS), Buss-perry Saldırganlık Ölçeği (BPSÖ), Klinik Global İzlenim Formu (CGİ) ve kısa form (SF-36) uygulanmıştır. İstatistiksel analizi için T-testi Ki-kare, Pearson korelasyon analizi ve tek yönlü varyans analizi (ANOVA) kullanılmıştır. Bulgular: Şizofreni ve kontrol grupları karşılaştırıldığında şizofreni hastalarında daha kötü uyku kalitesi ve dürtüsellikte artış bulunmuştur. Ayrıca şizofreni hastalarında kontrol grubuna göre yaşam kalitesinin daha kötü olduğu görülmüştür. Hasta grubunda PANSS tüm alt ölçekleri ile kötü uyku kalitesi arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. Çalışmamızda şizofreni hastalarında dürtüsellik ve uyku bozukluğu arasında pozitif ilişki gösterilmiştir. Sonuç: Bu çalışmada şizofreni hastalarında dürtüsellik ile uyku bozukluğu arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Dürtüsellik ve uyku bozukluğu arasındaki ilişkiyi daha açık ortaya koyacak geniş hasta ve kontrol gruplarının olduğu çalışmalara gereksinim duyulmaktadır.
Akut şizofreni hastalarında hastalık şiddeti ile serum interlökin-37, interlökin-10, interlökin-18, tümör nekrozis faktör-alfa, interlökin-1 beta, beyaz kan hücresi ve C-reaktif protein düzeylerinin araştırılması
Amaç: Çalışmamızın amacı yatarak takip ettiğimiz ve polikliniğimize ayaktan başvuran akut epizot döneminde olan şizofreni hastalarında, hastalığın patofizyolojisiyle ilişkili olduğunu düşündüğümüz inflamatuar belirteçlerden IL-37, IL-10, IL-18, TNF-α, IL-1β, BKH ve CRP serum düzeylerine bakarak sağlıklı kontrollerle arasında farklılığın olup olmadığını, bu belirteçlerin hastalık şiddeti, klinik belirtiler ve yan etkiler ile ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: 2021 Haziran ile 2022 Haziran ayları arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalına başvuran 18-65 yaşları arasında DSM- 5 ölçütlerine göre şizofreni tanısı almış akut epizot döneminde olan 47 hasta ile yaş, cinsiyet ve eğitim seviyesi yönünden eşleştirilmiş 43 gönüllü sağlıklı aydınlatılmış onamları alındıktan sonra çalışmaya dahil edildiler. Toplam iki grup oluşturuldu. Grup 1: akut epizot döneminde olan şizofreni tanılı 47 hasta, Grup 2: 43 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya alındı. Katılımcılardan en az 12 saatlik açlık dönemi sonrası venöz kan örnekleri toplandı. IL-37, IL-10, IL-18, TNF-α, IL-1β, BKH ve CRP seviyeleri laboratuvarda ELİSA yöntemi ile çalışıldı. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 24.0 paket programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmamızın ana bulgusu akut epizod ile gelen şizofreni hastalarında serum IL-1 beta, TNF-α, IL-18, IL-37, IL-10 ve CRP'nin sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha düşük olmasıdır. Ayrıca IL-1 beta, TNF-α, IL-18, IL-37, IL-10 ve CRP parametreleri arasında pozitif yönde anlamlı ilişki olmasıdır. BKH düzeyine bakılınca iki grup arasında anlamlı farklılık görülmemiştir. Yan etkiler ve sitokin ilişkisi değerlendirildiğinde daha önce literatürde bildirilmeyen şekilde EPS yan etkisi olanlarda IL-18 düzeyinin yan etkisi olmayanlara göre daha düşük düzeyde olduğu ve cinsel işlev bozukluğu yan etkileri olan hastalarda olmayanlara göre IL-1 beta, TNF-α, IL-37 ve CRP seviyesinin anlamlı şekilde yüksek olduğu görülmüştür. Sonuçlar: Bu çalışmadaki önemli veriler akut epizod ile gelen şizofreni hastalarında serum IL-1 beta, TNF-α, IL-18, IL-37, IL-10, CRP'nin sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede daha düşük olması ve IL-1 beta, TNF-α, IL-18, IL-37, IL-10 ve CRP parametreleri arasında pozitif yönde anlamlı ilişki olması açısından değerlidir. Çalışmamızın diğer bir önemli ve daha önce hiç araştırılmamış bulgusu spesifik bazı yan etkilerle ve sitokinler arasındaki ilişki saptanmasıdır. Ancak inflamatuar sürecin şizofreni patogenezindeki rolünü, klinik belirtilerle ve yan etkilerle ilişkisini değerlendirebilecek daha geniş kapsamlı yapılacak çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Sözcükler: Şizofreni, inflamasyon, interlökin-37, interlökin-18, Sitokin
Şizofreni hastalarında heme oksijenaz-1(HO-1), kelch benzeri ECH ile ilişkili protein 1 (KEAP1), nükleer faktör eritroid-2 ile ilişkili faktör 2 (NRF2) ve interlökin-38(IL-38) düzeylerinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmamızdaki amacımız poliklinikten başvuran veya yatarak takip edilen şizofreni tanısı olan hastalarda, hastalık patolojisiyle ilgili olabileceğini düşündüğümüz serum HO-1, KEAP1, NRF2 ve IL-38 düzeylerini değerlendirip sağlıklı kontrol grubuna göre fark olup olmadığını ve bu biyokimyasal parametrelerin hastalık şiddetiyle ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmanın örneklemi 2021 Haziran ile 2022 Haziran ayları arasında Dicle Üniversitesi Psikiyatri Polikliniğine başvuran veya klinikte yatırılarak takip edilen şizofreni hastaları ile yaş, cinsiyet, eğitim seviyesi ve sigara içme durumu açısından eşleştirilmiş sağlıklı gönüllülerden oluşturulup tüm katılımcılar psikiyatrist tarafından değerlendirildi. Çalışmamıza 18-65 yaş arası kişiler dahil edilip iki grup oluşturuldu. Grup 1: Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı Beşinci Baskı (DSM-5)'ya göre şizofreni tanısı konmuş 93 hasta. Grup 2: Herhangi bir psikiyatrik tanı almamış 87 sağlıklı gönüllü kişiden oluşturuldu. Katılımcılara bilgilendirilmiş gönüllü olur formu imzalatıldıktan sonra hasta ve kontrol grubuna sosyodemografik veri formu dolduruldu. Sadece hasta grubundaki kişilere Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği, Klinik Global İzlenim Ölçeği, Sheehan Yeti Yitimi Ölçeği, Calgary Şizofrenide Depresyon Ölçeği ve Hamilton Anksiyete Ölçeği uygulandı. Katılımcılardan en az 12 saatlik açlık sonrası venöz kan örneği toplandı. HO-1, KEAP1, NRF2 ve IL-38 seviyeleri laboratuvarda ELİSA yöntemi ile çalışıldı. Verilerin analizinde SPSS 24.0 istatistik paket programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmamızda şizofreni hastalarında sağlıklı kontrol grubuna kıyasla Nrf2, Keap1, Ho1, IL-38 serum düzeylerinin anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. Ayrıca Nrf2, Keap1, Ho1, IL-38 arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon bulunmuştur. PANSS toplam, PANSS negatif bulgular alt ölçeği, PANSS genel psikopatoloji alt ölçeği, Klinik global izlem ölçeği puanları ile serum Nrf2 ve Keap1 düzeyleri arasında negatif yönde anlamlı korelasyon tespit edilmiştir. Sonuçlar: Çalışma sonuçlarımıza göre şizofreni hastalarında sağlıklı kontrol grubuna kıyasla Nrf2, Keap1, Ho1, IL-38 serum düzeylerinin anlamlı düzeyde düşük bulunmuş olması ve Nrf2, Keap1, Ho1, IL-38 arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon bulunmuş olması değerlidir. Şizofreni hastalarında antioksidan mekanizmada rol alan Nrf2, Keap1, Ho1'in düşük seyri meydana gelen oksidatif stresi dengelemekte yetersiz kalmış olabileceğini düşündürdü. Bu biyokimyasal parametrelerin şizofreni etyopatogenezindeki rolünü tamamen aydınlatmak için beyin yolaklarındaki etkilerini de değerlendirebilecek geniş ölçekli çalışmalara ihtiyaç vardır.
İnfertilite tedavisi gören kadınlarda cinsel mitlere inanma düzeyi
Amaç: İnfertilite, reproduktif çağda olan bir çiftin herhangi bir doğum kontrol yöntemi kullanmaksızın, en az bir yıl düzenli cinsel ilişkiye rağmen gebeliğin oluşmamasıdır. Cinsel mitler, kişilerin cinsel konularda doğru olduğunu düşündükleri, çoğu zaman abartılı, yanlış ve bilimsel değeri bulunmayan inanışlardır. Cinsel bilgi ve eğitim eksikliği; toplumun cinselliğe yaklaşımında katı tutum, tabular ve yasaklarla birleştiğinde birçok cinsel soruna ve cinsel işlev bozukluklarına yol açabilmektedir. Çalışmamızın amacı infertilite tedavisi gören kadınlarda cinsel mitlere inanma düzeyini belirlemektir. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamıza Ocak 2015 ile Mayıs 2015 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü İnfertilite Polikliniğine başvuran 100 primer infertil kadın hasta ve 78 sağlıklı kadın alınmıştır. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği (ACYÖ)-Kadın Formu ve Cinsel Mitleri Değerlendirme Formu uygulandı. Verilerin analizinde SPSS 16.0 istatistik paket programı kullanıldı. Bulgular: Otuz cinsel mitin 9'unda cinsel mitlere inanma düzeyi infertil kadınlarda sağlıklı kontrollere kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Cinsel mitlere inanma düzeyini; kırsal kesimde yaşama, eğitim süresinin 10 yıldan az olması, geniş aile yapısı, görücü usulüyle evlenme, infertilite ve tedavi süresinin 6 yıldan daha uzun olmasının artırdığı bulundu. Cinsel mitlere inanma düzeyindeki artmanın cinsel doyumda azalma ile ilişkili olduğu saptandı. Çalışmamızda BDÖ, BAÖ ve ACYÖ skorları infertil kadınlarda sağlıklı kontrollere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Sonuçlar: Sağlıklı kontrollere kıyasla infertil kadınlarda cinsel mitlere inanma düzeyinin yüksek olduğu ve bu yüksekliğin eğitim seviyesinin düşük olması ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Toplumumuzda ve infertil bireylerde yaygın olan mitlerin sönmesi ve daha sağlıklı bir cinsel yaşam için, cinsel eğitimin uygun yaşta, doğru kaynaklardan bireylere verilmesinin gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler: İnfertilite, cinsel mitler, cinsellik, depresyon, anksiyete
Prematür ejakülasyon olgularında cinsel mitlere inanma düzeyi
Amaç: Bu çalışmadaki amacımız erkeklerde en sık görülen cinsel işlev bozukluğu olan prematür ejakülasyon (PE) olgularında cinsel mitlere inanma düzeyini, anksiyete ve depresyon düzeylerini ve olguların cinsel sorunlarını belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri ve Üroloji Anabilim Dallarına 2014 Aralık ile 2015 Eylül ayları arasında, ayaktan başvuran 18- 65 yaşları arasında DSM- 5 ölçütlerine göre PE tanı kriterlerini karşılayan 100 hasta ve 70 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya alındı. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDÖ), Hamilton Anksiyete Derecelendirme Ölçeği (HAÖ), Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği (ACYÖ)-Erkek Formu ve Cinsel Mitleri Değerlendirme Formu uygulandı. Verilerin analizinde SPSS 18. 0 istatistik paket programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmamızda PE'li bireylerde cinsel mitlere inanma oranı sağlıklı kontrollerden yüksek bulunmuştur. PE'li bireylerde eğitim süresinin 10 yılın altında olması, gelir düzeyinin 1500 TL ve altında olması, komorbid cinsel isteksizlik şikâyetinin bulunması ve komorbid Erektil disfonksiyon (ED) şikâyetinin bulunması cinsel mitlere inanma düzeyini istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttıran faktörler olarak bulundu. PE olgularında en yüksek oranda onaylanan mitler 18(%85), 19(%80), 6(%79), 13(%79), 27(%78), 16(%76), 12(%75), 11(%74), 22(%73), 1(% 70) ve 4(%69) numaralı mitlerdir. Kontrol grubunda en yüksek oranda onaylanan mitler 18(%84), 19(%81), 16(%73), 13(%71), 10(%69) ve 22(%69) numaralı mitlerdir. PE'li bireylerde HDÖ (p=0,000), HAÖ (p=0,000) ve ACYÖ (p=0,000) skorları kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Komorbid cinsel isteksizliği bulunan erkeklerde ACYÖ puanı istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulundu (p=0,000). PE'ye ED şikâyeti eşlik eden bireylerde ACYÖ (p=0,001) ve HDÖ (p=0,040) puanları eşlik etmeyen bireylere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu. PE'li bireylerin %90'nında ilk şikâyeti ile doktor başvurusu arasında 1 yıl, %43'ünde ise 5 yıl geçtiği belirlenmiştir. PE grubunun %84'ü, kontrol grubunun ise %94'ü ilk cinsel bilgilerini arkadaşlarından edinmiştir. PE'li bireylerin % 24'ü ilk başvurularını tıp dışı (muskacı, şeyh, bitkisel ilaç) alanlara yapmıştır. Hekime başvuranların %72'si ilk başvurusunu psikiyatri dışı bir branşa yapmıştır. DSM-5'teki PE şiddeti sınıflamasına göre; olguların %44'ü hafif, %32'si orta, %24'ü ağır olarak değerlendirilmiştir. PE'li bireylerin 25'inde (%25) PE'ye cinsel isteksizlik, 53'ünde (%53) ED şikâyeti eşlik ediyordu. Olguların 58'inde (%58) PE'ye, cinsel isteksizlik ve/veya ED şikâyeti eşlik ediyordu. Sonuçlar: Sağlıklı kontrollere kıyasla PE'li bireylerde cinsel mitlere inanma düzeyinin yüksek olduğu ve bu yüksekliğin eğitim seviyesinin düşük olması ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Toplumumuzda ve PE'li bireylerde yaygın olan mitlerin sönmesi ve daha sağlıklı bir cinsel yaşam için, cinsel eğitimin uygun yaşta, doğru kaynaklardan bireylere verilmesi ve yanlış bilgi edinme kaynaklarının yasal olarak engellenmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler: Prematür ejakülasyon, erken boşalma, cinsel mitler, cinsellik, depresyon, anksiyete
Tedaviye yanıt veren iki uçlu bozukluk ile tedaviye yetersiz yanıt veren iki uçlu bozukluğu olan hastaların sosyodemografik özelliklerinin ve yaşam kalitesinin karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmamızdaki amacımız poliklinikten veya yatarak takip edilen İki Uçlu Bozukluğu (İUB) olan hastalarda tedaviye yanıt veren ve yetersiz yanıt veren hastaları belirlemek, tedaviye yanıtı etkileyen faktörleri saptamak ve yaşam kalitelerini karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalına 2015 Ekim ile 2016 Ocak ayları arasında başvuran 18-65 yaşları arasında DSM- 5 ölçütlerine göre İki Uçlu Bozukluk (İUB) I veya II tanısı almış en az 2 yıldır tedavi gören 150 hasta, aydınlatılmış onamları alındıktan sonra çalışmaya dahil edildi. Hasta seçerken en az bir yıl idame tedavi alan hastalar, akut mani atağında olup en az 6 hafta tedavi alan ve akut depresif atakta olup en az 12 hafta tedavi alan hastalar değerlendirildi. Tedavi koşulu olarak da son aldığı ilaçlarının en az birinin duygudurum düzenleyicisi ve en az birinin antipsikotik ilaç olmasına dikkat edildi. Ayaktan ve yatarak takip edilen toplamda 150 İki Uçlu Bozukluk tanılı hasta kesitsel olarak değerlendirilerek çalışmaya alındı, ötimik ve atak döneminde olanlar gruplara ayrıldı. 150 hastanın 59'u (%39.4) tedaviye yanıt verirken, tedaviye yetersiz yanıt veren hasta sayısı 91(%60.6) olarak belirlendi. Toplamda dört grup oluşturuldu. Grup 1: Tedaviye yanıt veren ötimik dönemdeki hastalar, Grup 2: İdame tedaviye yetersiz yanıt veren hastalar, Grup 3: Akut manide olup tedaviye yetersiz yanıt veren hastalar ve Grup 4: Akut depresif atakta olup tedaviye yetersiz yanıt veren hastalar. Grup 1'deki hastaların sayısı 59 iken, Grup 2'deki hastaların sayısı 42, Grup 3'teki hastaların sayısı 32 ve Grup 4'teki hastaların sayısı 17 olarak hesaplanmıştır. Hastalara; Onam Formu, Sosyodemografik Veri Formu, Young Mani Değerlendirme Ölçeği, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği, Hamilton Anksiyete Değerlendirme Ölçeği, Klinik Global İzlem Ölçeği(CGI), Sheehan Yetiyitimi Ölçeği, Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Formu (Whoqol-27) uygulandı. Verilerin analizinde SPSS 18. 0 istatistik paket programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmamızda hastaların sosyodemografik verileri incelendiğinde yaş, cinsiyet, medeni hal, eğitim, sosyoekonomik çalışma durumu, yaşadığı yer, suisid girişimi ve sigara kullanımı, tüm gruplarda birbirine yakın olduğu istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı saptandı (p>0.05). Tedaviye yetersiz yanıt veren hasta gruplarında alkol ve madde kullanım öyküsünün daha fazla, aile desteğinin daha az olduğu ve istatistiksel olarak da anlamlı olduğu saptandı (p<0.05). Gruplar arası toplam ortalama atak sayısı, ilk atak tipinin depresif olması, yatış sıklığı ve ek tanı istatistiksel olarak karşılaştırıldığında tedaviye yetersiz yanıt veren hastalarda daha fazla olduğu saptandı (p<0.05). Atak belirleyicisinin mevsimsel özellikte olması ve duygudurumla uyumsuz psikotik belirtilerin olması tedaviye yetersiz yanıt veren hasta gruplarında daha fazla ve istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğu saptandı (p<0.05). Duygudurumla uyumlu psikotik belirtiler tedaviye yanıt veren hastalarda daha fazla saptandı. Tedaviye yetersiz yanıt veren hasta gruplarında tedaviye geç başlama, sık ilaç deneme, ilaç uyumsuzluğu ve ilaç bırakma öyküsü daha fazlaydı ve istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu (p<0.05). Hastaların kullandığı ilaçlar değerlendirildiğinde tedaviye yetersiz yanıt veren özellikle akut manik ataktaki hastalar başta olmak üzere tipik antipsikotik kullanımı (AP) daha fazlaydı. Antidepresan (AD) ve benzodiyazepin (BZD) kullanımı ve EKT tedavisi, tedaviye yetersiz yanıt veren hastalarda özellikle de akut depresif ataktaki hastalarda daha yüksek saptandı ve istatistiksel olarak anlamlılık gösteriyordu (p<0.05). Hastaların ek tanıları karşılaştırldığında tedaviye yetersiz yanıt veren Grup 2, 3 ve 4 hastalarda daha fazla ek tanı saptandı. Ek tanı olarak hastalarda DSM- 5 TR tanı kriterlerine göre Yaygın Anksiyete Bozukluğu, Panik Bozukluk, Sosyal Anksiyete Bozukluğu, Obsesif Kompulsif Bozukluk, Post Travmatik Stres Bozukluğu ve Alkol-Madde Kullanım Bozukluğu olduğu saptandı ve tedaviye yetersiz yanıt veren hastalarda ek tanı daha fazla görüldü. Tüm hasta grupları arasında YMDÖ ortalama puanı, HDDÖ ortalama puanı, HADÖ toplam ortalama puanı, HADÖ psişik ve somatik ortalama puanı, KGİ-S ortalama puanı, SYÖ-iş, sosyal, aile ortalama puanı tedaviye yetersiz yanıt veren hastalarda anlamlı derecede daha yüksek bulundu ve DSÖYKÖ toplam ortalama puanı, DSÖYKÖ_genel, fiziksel, ruhsal, sosyal, çevresel alan puanları daha düşük ve ulusal çevre alanında ortalama puanı daha yüksek bulundu ve istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p<0.05). Sonuçlar: Çalışmamızda tedaviye yanıtsızlığın öngörücüleri olarak hastaların alkol-madde kullanım öyküsü, aile desteğinin yetersiz olması, ektanı varlığı, ilk duygudurum bozukluğu epizodunun tipi, toplam duygudurum bozukluğu epizodu sayısının fazla olması, psikotik özelliklerin duygudurumla uyumsuzluğu, mevsimsel özellik göstermesi, içgörü eksikliği, hastalık belirtileri ile tanı alma arasında geçen zamanın uzun olması, ilaç uyumsuzluğu ve ilaç bırakma öyküsü sayılabilir. Bu konuda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Bunlar gözönünde bulundurularak tedaviye yetersizlik öngörücülerini saptamak ve tedavi yönetiminin buna göre yapılması gerektiğini düşünmekteyiz.
Esrar kullanan ve kullanmayan şizofreni hastalarında nörolojik silik belirtiler ve bilişsel fonksiyonların değerlendirilmesi
Amaç: Esrar, sağlıklı bireylerde şizofreni başlangıcı için olası bir risk faktörüdür ve nörobilişsel, davranışsal ve motor koordinasyon değişikliklerine neden olur. Ortaya çıkardığı etkiler; başlangıç yaşı, kullanılan süre ve doz ile ilişkili olarak farklılık gösterir. Şizofreni hastalarında esrar kullanım komorbiditesi yüksek olmakla birlikte psikotik bulguları arttırdığı gözlenir, kognitif fonksiyon ve nörolojik silik belirti üzerine ise daha farklı sonuçlara neden olduğu görülmüştür. Kognitif belirtiler ve SNB ile ilgili veri sonuçları çelişkili olup çalışmamızda esrar kullanan hastalarda bu iki alan ile ilgili yapılan değerlendirme verilerinin güvenirliğini arttırmak, esrar kullanımının şizofrenide kognitif fonksiyonlar ve nörolojik silik belirti üzerindeki etkisini araştırmak, farklılıkları incelemek ve literatüre katkı sağlamayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya DSM-V'e göre şizofreni tanısı almış esrar kullanım öyküsü olan 33 şizofreni hastası, esrar kullanım öyküsü olmayan 40 şizofreni hastası ve 40 sağlıklı birey alındı. Esrar kullanım öyküsü olan kadın şizofreni hasta başvurusu olmadığı için tüm gruplar erkek cinsiyetinden oluşmaktadır. Klinik görüşme ile sosyodemografik veri formu, PANSS ve CGI hastalık şiddeti ölçeği dolduruldu. Frontal Assessment Batary (FAB), Sayı Dizisi Öğrenme Testi (SDÖT), Çizgi Yönünü Belirleme Testi, Stroop testi ve Nörolojik Değerlendirme Ölçeği kontrol ve hasta gruplarına uygulandı. Bulunan sonuçlar grup içi ve gruplar arasında karşılaştırıldı. İstatistiksel veri analizinde SPSS 18.0 programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmamızda sosyodemografik değişkenler açısından kontrol ve hasta grupları arasında yaş ve eğitim süresi açısından farklılık saptanmadı (p>0,05). Çalışma durumu (p<0,001) ve çalışma süresi (p=0,015) kontrol grubunda hasta gruplarına göre daha fazlaydı, şizofreni grupları arasında ise esrar kullanım öyküsü olmayan şizofreni grubunda çalışma durumu ve süresi daha fazlaydı. Medeni durum (p=0,003), esrar kullanım öyküsü olan şizofreni grubunda bekâr olma durumu en fazla olan grup oldu. Kontrol ve hasta grupları arasında adli öykü (p<0,001) ve ailede psikiyatri öykü varlığı (p=0,002) en fazla esrar kullanım öyküsü olan şizofreni grubunda oldu. Gruplar ailede psikoz öyküsü varlığı açısından karşılaşlaştırıldı, yine esrar kullanımı olan şizofreni hastalarında oran daha fazla bulundu ve bu karşılaştırma anlamlı farklılık gösterdi (x2=6,011 p=0,05). Ailede psikoz öyküsü olan ve olmayan hastalar arasında PANSS, CGI-S, hastalık başlama yaşı, hastalık süresi, tedavisiz geçen süre, kognitif testler ve nörolojik silik belirtiler arasındaki korelasyon açısından karşılaştırma yapıldı. Sadece STP 1 DÜSA (t=2,307 p=0,024) ve ÇYBT (t=2,068 p=0,042) arasında anlamlı ilişki saptandı. Diğer itemlerle herhagi bir ilişki saptanmadı. Sigara kullanımı (p=0,001) gruplar arasında anlamlı olarak farklılık gösterdi. Şizofreni hasta gruplarında sigara kullanımı daha fazlaydı, şizofreni gruplarında ise esrar kulanım öyküsü olan şizofreni grubunda sigara kullanımı fazla olduğu görüldü. Sigara kullanım miktarı kontrol ve hasta grupları için yine anlamlı farklılık gösterip hasta grubunda sigara kullanım miktarı daha fazlaydı (p<0,05). Esrar kullanan ve kullanmayan hasta gruplarında sigara kullanım miktarının kognitif fonksiyonlar ile nörolojik silik belirtiler üzerine etkisi değerlendirildi. Esrar kullanım öyküsü olmayan hasta grubunda sigara kullanım miktarı ile kognitif fonksiyonlar ve nörolojik silik belirtiler arasında herhangi bir ilişki saptanmadı. Esrar kullanım öyküsü olan hasta grubunda ise sigara kullanım miktarı ile STP 1 HATA, STP 1 DÜSA, STP 3 SÜRE, STP 3 HATA, STP 4 SÜRE arasında pozitif korelasyon gözlendi (p<0,05). Sigara kullanım miktarı ile nörolojik silik belirti arasında ise sadece SNB 'diğer' alt puanı arasında negatif korelasyon saptandı (p=0,042). Şizofreni grupları kontrol grubuna göre kognitif fonksiyon testlerinde kötü performans gösterdi, özellikle STP 1SÜRE, STP 2 SÜRE, STP 3 SÜRE, STP 4 SÜRE, STP 5 SÜRE, ÇYBT, SDÖT, SDÖT Tekrar sayısı ve FAB anlamlı farklılık gösterdi (p<0,05). Şizofreni gruplarının kendi içinde karşılaştırmasında esrar kullanım öyküsü olan şizofreni grubunda daha iyi performans görüldü, ancak istatistiksel analizde kognitif testler arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Nörolojik değerlendirme ölçeğiyle, kontrol grubunda şizofreni gruplarına kıyasla tüm SNB alt puan ve total puanlarda en az nörolojik silik belirti gözlendi, anlamlı farklılık saptandı(p<0,001). Şizofreni grupları arasında ise esrar kullanım öyküsü olan şizofreni grubunda daha az nörolojik silik belirti olduğu bulundu, özellikle SNB motor koordinasyon (p=0,009), SNB karmaşık motor (p=0,004), SNB total (p=0,027) puanları arasında anlamlı farklılık saptandı. Hasta grupları arasında PANSS pozitif, negatif, genel ve total puanları arasında farklılık gözlenmedi, CGI-S esrar kullanan şizofreni grubunda daha yüksek oldu (p=0,030). Hastalık süresinin ise esrar kullanımı olmayan şizofreni grubunda daha uzun olduğu görüldü (p=0,035). Hastalık belirtileri yönünden PANSS, kognitif testler ile kıyaslandı, özellikle negatif alt puan ile testler arasında korelasyon saptandı (p<0,05). PANSS ile SNB arasında ilişki ise anlamlılık gösterdi; Esrar kullanımı olmayan şizofreni hasta grubunda, PANSS pozitif, negatif, genel ve total punları ile SNB motor koordinasyon, duyusal bütünleştirme, karmaşık motor, diğer ve total puanları arasında pozitif korelasyon bulundu. Sadece PANSS pozitif ile SNB duyusal bütünleştirme arasında ilişki saptanmadı (p>0,05). Esrar kullanım öyküsü olan şizofreni hasta grubunda ise, PANSS pozitif belirti ile SNB 'diğer' alt puanı arasında pozitif korelasyon bulundu (p=,027). PANSS negatif belirti ile tüm SNB alt skorları ve total skor arasında pozitif korelasyon saptandı (p<0,05). PANSS genel belirti ve total puanı, SNB karmaşık motor alt puanı hariç diğer tüm SNB punlarıyla pozitif korelasyon gösterdi (p<0,05). SCH hasta grubunda SNB motor koordinasyon ve SNB total puanı STP 1 SÜRE, STP 2 SÜRE, STP 3 SÜRE, STP 3 HATA, STP 4 SÜRE, STP 4 HATA, STP 4 DÜSA, STP 5 SÜRE, STP 5 HATA, SDÖT Tekrar sayısı ile pozitif korelasyon saptandı; ÇYBT, SDÖT, FAB ile negatif korelasyon saptandı (p<0,05). SNB duyusal bütünleştirme ile STP 2 SÜRE, STP 3 SÜRE, STP 3 HATA, STP 4 SÜRE, STP 4 HATA, STP 4 DÜSA, STP 5 SÜRE, STP 5 HATA arasında pozitif korelasyon saptandı; ÇYBT, SDÖT, FAB ile negatif korelasyon saptandı (p<0,05). SNB karmaşık motor ile STP 1 SÜRE, STP 2 SÜRE, STP 3 SÜRE, STP 3 HATA, STP 3 DÜSA, STP 4 SÜRE, STP 4 HATA, STP 4 DÜSA, STP 5 SÜRE, STP 5 HATA, SDÖT Tekrar sayısı arasında pozitif korelasyon saptandı; ÇYBT, SDÖT, FAB ile negatif korelasyon saptandı (p<0,05). SNB 'diğer' ile STP 3 SÜRE, STP 4 SÜRE, STP 4 HATA, STP 4 DÜSA, STP 5 SÜRE, STP 5 HATA, SDÖT Tekrar sayısında pozitif korelaston saptandı; ÇYBT, SDÖT, FAB ile negatif korelasyon saptandı (p<0,05). SCH/kannabis hasta grubunda SNB motor koordinasyon ile STP 1 SÜRE, STP 1 HATA, STP 1 DÜSA, STP 2 SÜRE, STP 3 SÜRE, STP 3 HATA, STP 4 SÜRE, STP 4 HATA, STP 5 SÜRE, STP 5 HATA karşılaştırmasında pozitif korelasyon saptandı; ÇYBT ve FAB ile negatif korelasyon saptandı. SNB duyusal bütünleştirme ile STP 3 SÜRE, STP 4 SÜRE, STP 4 HATA, STP 5 HATA, SDÖT Tekrar sayısı arasında pozitif korelasyon saptandı; ÇYBT, SDÖT, FAB ile negatif korelasyon saptandı (p<0,05). SNB karmaşık motor ve SNB total STP 1 SÜRE, STP 1 HATA, STP 1 DÜSA, STP 2 SÜRE, STP 3 SÜRE, STP 3 HATA, STP 4 SÜRE, STP 4 HATA, STP 5 SÜRE, STP 5 HATA, SDÖT Tekrar sayısı arasında pozitif korelasyon saptandı; ÇYBT, SDÖT, FAB ile negatif korelasyon saptandı (p<0,05). SNB 'diğer' ile STP 1 SÜRE, STP 2 SÜRE, STP 3 SÜRE, STP 3 HATA, STP 4 SÜRE, STP 5 SÜRE, STP 5 HATA, SDÖT Tekrar sayısı arasında pozitif korelasyon saptandı; ÇYBT, SDÖT, FAB ile negatif korelasyon saptandı (p<0,05). Hasta gruplarında yaş ve eğitim süresi ile kognitif fonksiyonlar arasındaki ilişki değerlendirildi. SCH hasta grubunda yaş ile kognitif testler arasında herhangi bir ilişki saptanmadı, eğitim süresi ile Stroop testi arasında negatif korelasyon saptanırken ÇYBT, SDÖT, FAB arasında pozitif korelasyon saptandı. SCH/kannabis hasta grubunda yaş ile Stroop testi arasında pozitif korelasyon gözlendi; eğitim süresi ile Stroop testi arasında negatif korelasyon saptanırken ÇYBT, SDÖT, FAB arasında pozitif korelasyon saptandı (p<0,05). Hasta gruplarında yaş ve eğitim süresi ile nörolojik silik belirti arasındaki ilişki değerlendirildi. SCH hasta grubunda, yaş ile nörolojik silik belirtiler arasında herhangi bir ilişki saptanmadı. Eğitim süresi ile SNB tüm alt skorları ve total skoru arasında anlamlı düzeyde negatif korelasyon bulundu (p<0,05). SCH/kannabis yaş ile nörolojik silik belirtiler arasında herhangi bir ilişki saptanmadı. Eğitim süresi ile SNB motor koordinasyon, duyusal bütünleştirme, 'diğer' ve total skorlar arasında negatif korelasyon bulundu (p<0,05). Esrar kullanım öyküsü olan şizofreni hasta grubunda esrar başlama yaşı ile esrar kullanım süresinin kognitif fonksiyon testleri arasındaki korelasyona bakıldı. Esrar başlama yaşı ile STP 1 HATA (r=,378* p=0,03), STP 1 DÜSA (r=,378* p=0,03) arasında pozitif korelasyon saptandı. Diğer kognitif testler ile herhangi bir ilişki saptanmadı (p>0,05). Ancak kesme noktası olarak 17 yaş belirlendiğinde 17 yaşından önce ve sonrasında esrara başlamış olmak kognitif performans üzerinde bir etkiye neden olmadı. İstatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmedi. Esrar kullanım süresi ile STP 2 SÜRE (r=,486** p=0,004), STP 3 SÜRE (r=,480** p=0,005), STP 3 DÜSA (r=,437* p=0,011), STP 4 SÜRE (r=,471** p=0,006), STP 5 SÜRE (r=,502** p=0,003) ve STP 5 HATA (r=,599** p<0,001) arasında anlamlı düzeyde pozitif korelasyon saptandı. Esrar kullanım öyküsü olan şizofreni hasta grubunda esrar başlama yaşı ile esrar kullanım süresinin nörolojik silik belirti ile arasındaki ilişkiye bakıldı. Esrar başlama yaşı ile SNB tüm alt skorları ve totoal skor arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı. Esrar kullanım süresi ile SNB Karmaşık motor (r=,385* p=0,027), SNB 'diğer' (r=,455** p=0,008) ve SNB total (r=,425* p=0,014) puanlar arasında anlamlı düzeyde pozitif korelasyon saptandı. Esrar kullanım öyküsü olan şizofreni hasta grubunda esrar kullanım sıklığı değerlendirildi. Çalışmaya alınan hastalarda 'hergün', 'haftada bir', 'düzensiz' şeklinde kullanım sıklığı saptandı. Esrar kullanım öyküsü olan 33 hastanın 14'ü 'hergün'(%43), 11'i 'haftada bir'(%33), 8'i 'düzensiz' (%24) esrar kullanımı vardı. Esrar kullanım sıklığının hastalık başlama yaşı, hastalık süresi, tedavisiz geçen süre, PANSS, CGI-S, kognitif fonksiyon testleri (Stroop, ÇYBT, SDÖT, FAB), nörolojik silik belirtiler üzerine etkisi olup olmadığına bakıldı ve sadece SNB motor koordinasyon ile korelasyon saptandı (p=0,04). Diğer parametreler üzerinde herhangi bir ilişki saptanmadı (p>0,05). Sonuç: Çalışmamızda Kontrol ve Şizofreni grupları karşılaştırldığında tüm kognitif fonksiyonlar, yürütücü işlev, dikkat ve tepki inhibisyonu, öğrenme ve bellek işlevlerinde şizofreni grubu daha kötü performans gösterdi, nörolojik silik belirtiler hasta grubunda daha fazla bulunmuştur. Bununla birlikte hasta grupları kendi içinde karşılaştırıldığında esrar kullanım öyküsü olan şizofreni grubu esrar kullanmayan şizofreni grubuna göre daha iyi kognitif fonksiyon performansı gösterdi ancak istatistiksel analizde anlamlı farklılık saptanmadı. Nörolojik silik belirtiler ise esrar kullanım öyksü olan şizofreni grubunda daha az saptandı. Eğitim düzeyi, kognitif fonksiyonları ve nörolojik silik belirtiyi etkileyen faktör oldu. Eğitim düzeyinin artması kognitif test performansını artırırken daha az nörolojik silik belirti varlığına neden oldu. Yaş ile kognitif fonksiyon ve nörolojik silik belirti arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Ailede psikoz öyküsünün varlığı benzer şekilde kognitif fonksiyon ve nörolojik silik belirti üzerinde bir etkisi olmadığı bulundu. Sigara kullanım miktarı, esrar kullanım öyküsü olan şizofreni grubunda kognitif fonksiyon ve nörolojik silik belirtiler üzerinde ilişkili olduğu saptandı, sigara kullanım miktarının artması özellikle dikkat performansını azaltırken daha az nörolojik silik belirti saptanmasına neden oldu. Esrar kullanımına başlama yaşının kognitif fonksiyonlar üzerine anlamlı bir etkisi bulunmazken, esrar kullanım süresinin artması korele bir şekilde kognitif performansı etkiledi. Stroop testi tamamlama süresi daha uzun oldu. Esrar kullanım süresinin artması ile daha fazla nörolojik silik belirti olduğu gözlendi. Anahtar Kelimeler: Şizofreni, kannabis, nörolojik silik belirti, kognitif fonksiyonlar
Obsesif kompulsif bozuklukta ürotensin-2 ve peroksiredoksin-1 düzeyleri ve içgörü ile ilişkisi
Amaç: Obsesif kompulsif bozuluk (OKB), farklı ve tekrarlayıcı obsesyon ve / veya kompülsiyonlarla karakterize, hastalar ve aileleri için önemli sorunlara neden olan bir hastalıktır. OKB'nin etyopatogenezinde yer alan genetik, biyolojik ve psikososyal mekazimalar günümüzde halen kesinlik kazanmamıştır. Bu çalışmada OKB'ye sahip olan hastalarda ürotensin-2 (UTS-II) ve peroksiredoksin-1 (PRX-1) düzeylerini saptayarak, OKB'de içgörü ile ilişkisi olup olmadığını incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri polikliniğine başvuran ya da yatarak takip edilen DSM-V tanı kriterlerine uygun OKB tanısı konmuş ve en az son 1 aydır herhangi bir psikotrop medikal tedavi ya da psikoterapi almayan 72 hasta ile yaş ve cinsiyet bakımından eşleştirlmiş 50 sağlıklı gönüllü araştırmaya dahil edildi. Hasta ve sağlıklı gönüllü grubundan alınan kan örnekleri santrifüj edilerek serumda ELİSA yöntemi ile UTS-II ve PRX-1düzeyleri çalışıldı. Bütün katılımcılara Bilgilendirilmiş Gönüllü Onam Formu, Sosyodemografik Veri Formu, SCID-I, Yale Brown Obsesyon Kompulsiyon Değerlendirme Ölçeği(YBOCS), Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği(HAM-D) ve Brown İnanışları Değerlendirme Ölçeği(BABS) uygulandı. Bulgular: Gruplar UTS-II düzeyleri açısından değerlendirildiğinde hasta grubunda UTS-II düzeyi ortalaması 94,3±181,3 iken kontrol grubunda 153±519,8 olarak tespit edildi. Hasta grubunun urotensin-2 düzeyi ortalaması kontrol grubuna kıyasla daha düşüktü ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Gruplar PRX-1 düzeyleri açısından değerlendirildiğinde hasta grubunda PRX-1 düzeyi ortalaması 8,1±5,2 iken kontrol grubunda 12,3±33,4 olarak tespit edildi. Hasta grubunun PRX-1 düzeyi ortalaması kontrol grubuna kıyasla daha düşüktü ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). UTS-II ve PRX-1 düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde pozitif yönde orta derecede bir ilişki bulunmuştur (r=0,402, p<0,05). Yapılan korelasyon analizinde UTS-II ve PRX-1 düzeyi ile içgörüyü değerlendiren toplam BABS skoru arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki gözlenmemiştir (p>0,05). Ayrıca UTS-II ve PRX-1 düzeyi ile içgörü ile ilişkili olan YBOCS 11. madde, HAM-D 17. madde ve BABS 6. madde skorları arasında da istatiksel olarak anlamlı bir ilişki gözlenmemiştir (p>0,05). Sonuç: Yaptığımız çalışmada OKB hastalarında antioksidan aktivite ile ilgili olabileceğini düşündüğümüz UTS-II ve PRX-1 düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulunmuş ancak bu düzeylerin içgörü düzeyi ile aralarında bir ilişki olmadığı saptanmıştır. Gelecekte OKB hastalarında azalmış antioksidan aktivite ile içgörü ilişkisini araştıran çalışmalara ihtiyaç vardır Anahtar Kelimeler: Obsesif kompulsif bozukluk, ürotensin-2, peroksiredokdin-1, içgörü
Bipolar bozuklukta thiol disülfid dengesi
Amaç: Bu çalışmamızdaki amacımız poliklinikten başvuran veya yatarak takip edilen Bipolar bozukluk tanısı olan hastalarda, hastalık patolojisiyle ilgili olabileceğini düşündüğümüz serum total tiyol, nativ tiyol, dinamik disülfid düzeyleri ile nativ tiyol/total tiyol, disülfid/total tiyol ve disülfid/nativ tiyol oranları ile hastalığın manik, depresif veya ötimik duygudurum dönemleri arasında sağlıklı kontrol grubuna göre fark olup olmadığını araştırmaktır. Çalışmamız bipolar bozukluğun depresyon dönemindeki hastalarda tiyol disülfid dengesini inceleyen ilk çalışmadır. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Anabilim Dalına 2017 Kasım ile 2018 Kasım ayları arasında başvuran 18-65 yaşları arasında DSM- 5 ölçütlerine göre Bipolar bozukluk I tanısı almış ve tedavi gören 120 hasta ile 80 sağlıklı kontrol grubu aydınlatılmış onamları alındıktan sonra çalışmaya dahil edildi. 4 grup oluşturuldu. Grup 1: bipolar bozukluk depresif dönemde olan 40 hasta, Grup 2: bipolar bozukluk ötimik dönemde olan 40 hasta, Grup 3: bipolar bozukluk manik dönemde olan 40 hasta ve Grup 4: 80 sağlıklı gönüllü(kontrol grubu) çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara; Onam Formu, Sosyodemografik Veri Formu, Young Mani Değerlendirme Ölçeği, Montgomery ve Asberg Depresyon Ölçeği, Klinik Global İzlem Ölçeği(KGI) uygulandı. Verilerin analizinde SPSS 19. 0 istatistik paket programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmamızda hastaların sosyodemografik verileri incelendiğinde yaş, cinsiyet, eğitim, sigara kullanımının tüm gruplarda birbirine yakın olduğu ve istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı saptandı (p>0.05). Gruplar arasında çalışma durumu istatistiksel olarak karşılaştırıldığında anlamlı farklılık bulundu (p<0.05). Grup 1 ve 3 hastalarında işlevselliğin Grup 2 hastalarına göre daha fazla bozulduğu saptandı. Gruplar arasında sigara kullanımı açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Dört gruptaki hastaların T_Tiyol, N_Tiyol, Dinamik Disülfid, N_Tiyol/T_Tiyol, Disülfid/T_Tiyol ve Disülfid/N_Tiyol değerlerinin karşılaştırılması sonucu Grup1, Grup2 ve Grup 3'te T_Tiyol, N_Tiyol, Dinamik Disülfid değerlerinin Grup 4'e göre düşük olduğu gözlenmiş olup anlamlı farklılık saptanmıştır(p<0,05). Sonuçlar: Mani, depresyon ve ötimi dönemindeki grupların tümünde nativ tiyol, total tiyol ve dinamik disülfid seviyeleri sağlıklı kontrollerden daha düşüktü. Mani, depresyon ve ötimi dönemindeki hastalar arasında nativ tiyol seviyeleri, total tiyol seviyeleri ve disülfid seviyeleri açısından anlamlı farklılık saptanmadı. Disülfid/N_Tiyol, N_Tiyol/T_Tiyol ve Disülfid/T_Tiyol oranları tüm gruplar arasında istatistiksel olarak benzer bulundu. Anahtar sözcükler: Bipolar bozukluk, oksidatif stres, tiyol, disülfid, tiyol/disülfid dengesi
Diyarbakır'daki taziye evlerinde akut dönem yas sürecinin yaşanması ve yasın ağırlık derecesine etki eden faktörlerin belirlenmesi
Amaç: Bu çalışmada, yakını öldükten sonraki ilk günlerde yas sürecinde bulunan kişilerin durumluk kaygı düzeyleri ve diğer yas tepkilerinin belirlenmesi, yakınlık derecesinin ve cinsiyet farklılığının yas tepkilerine etkisinin saptanması amaçlandı.Metod: Çalışma Diyarbakır ve çevresindeki yerleşim merkezlerinde kurumsal hale gelmiş olan taziye evlerinde yas yaşayan ve ölenin akrabası olan 122 birey (49 kadın, 73 erkek) ile yapıldı. Kontrol grubu olarak taziye dilekleri için gelen ve ölen kişi ile akrabalık bağı olmayan 54 birey (27 kadın, 27 erkek) alındı. Tüm katılımcılara çalışma hakkında bilgi verildi ve izinleri alındı. Katılımcılara sosyodemografik veri formu, durumluk kaygı envanteri ve yasta ortaya çıkabilecek olan duygusal-davranışsal tepkilerin bir listesi sunuldu.Bulgular: Birinci derece akrabalarda akut yas daha şiddetli yaşanmaktadır (F=13.976, p<0,001) ve durumsal kaygı puanları daha yüksektir (DKE ortalaması birinci derece akrabalarda 53.3±8.9; ikinci derece akrabalarda 44.1±9.6; üçüncü derece akrabalarda 43.9±11.6 idi). Ölümün ani olması yas şiddetini artırmaktadır; ani ölenlerin yakınlarındaki DKE puanı 51.8±8.9; ölümü beklenenlerin yakınlarındaki DKE puanı 45.8±11.4 bulundu (t=3.257, p<0.001). Çalışma grubundaki kadınlarda yas semptomları daha şiddetlidir; kadınlarda DKE puanı 53.7±8.2; erkeklerde 45.4±10.8 bulundu (t=4.571, p<0.001). Kontrol gurubu ile kıyaslandığında akrabalardaki psikofizyolojik tepkilerinin daha yoğun olduğu saptandı (Örneğin; ölenle ilgili yoğun düşünceler ve hayaller içinde bulunma belirtisi için z=5.009, p<0.001).Sonuç: Yas kültürden kültüre ve bireyden birey çeşitlilik gösteren bir süreçtir. Yakınlık derecesi artıkça ve ölüm beklenmedik ve ani olunca yaslı kişiler daha çok etkilenmekte, kaygı düzeyleri daha yüksek çıkmaktadır. Kadınlar yas sürecinde erkeklerden daha çok etkilenmektedir.Anahtar kelimeler: Akut yas, akrabalık, cinsiyet, durumluk kaygı envanteri
Tedavi amacıyla başvuran obez bireylerde emosyonel disregülasyon, aleksitimi ve yeme bozuklukları ilişkisi
Amaç: Obezite giderek yaygınlaşan ve yaşamı tehdit eden bir durumdur. Son yıllarda obezite tedavisinde cerrahi yöntemler öne çıkmaktadır. Obezite (bariatrik) cerrahisi adaylarında daha yüksek olmak üzere, obezitesi olanlarda tıkınırcasına yeme bozukluğu (TYB) başta olmak üzere psikiyatrik bozuklukların yaygınlığı oldukça fazladır. Çalışmamızda cerrahi ve diyetisyen olmak üzere tedaviye başvuran obez bireylerde psikiyatrik bozuklukların yaygınlığının araştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca emosyonel yeme gibi problemli yeme davranışları ve yeme bozukluklarının, emosyonel disregülasyon (ER) ve aleksitimi ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Tedavi amacıyla başvuran obez bireylerde yeme bozuklukları ve diğer psikiyatrik bozukluklarının araştırılması ve ilişkili faktörlerin incelenmesinin, uygun tedaviyi belirlemeye ve yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesine katkı sağlayacağı düşünülmüştür. Yöntem: Çalışmaya bariatrik cerrahiye başvuran ve tarafımıza operasyon öncesi psikiyatrik değerlendirme amacıyla konsültasyonu yapılan 55 kişi ve diyetisyene başvuran BKI (beden kitle indeksi) 25 ve üzerinde olan 66 kişi dahil edilmiştir. Yeme bozuklukları tanıları DSM-5, diğer psikiyatrik tanılar SCID-I ile değerlendirilmiştir. Ayrıca tüm katılımcılara Duygu Düzenlemede Güçlükler Ölçeği (DDGÖ), 20 maddeli Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ- 20), Hollanda Yeme Davranışı Anketi (DEBQ) ve Gece Yeme Anketi (GYA) uygulanmıştır. Bulgular: Her iki grupta psikiyatrik eş tanı oranı yüksek olmakla birlikte cerrahiye başvuran grupta yeme bozukluklarının yaygınlığı, kontrol grubuna göre daha yüksek saptanmıştır. En sık görülen yeme bozukluğu TYB, 2. sıklıkta TYB ve gece yeme bozukluğu (GYB) komorbiditesi bulunmuştur. Her iki grup arasında DDGÖ, TAÖ-20, DEBQ ve GYA puanlarında anlamlı fark bulunmamıştır. TYB olanlarda, olmayanlara göre DDGÖ, TAÖ-20 toplam puanları ve emosyonel yeme puanları arasında anlamlı fark saptanmıştır. BKI ile duygu düzenlemede güçlüğün 'kabullenememe' alanı, emosyonel yeme ve gece yeme davranışları arasında pozitif bağıntı saptanmıştır. Ayrıca DEBQ-emosyonel yeme ile DDGÖ ve TAÖ-20 toplam puanları arasında pozitif bağıntı olduğu bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamız cerrahi yöntem ve diyetisyen olmak üzere tedavi amacıyla başvuruda bulanan obez bireylerde emosyonel disregülasyon, aleksitimi ve yeme bozuklukları arasındaki ilişkinin araştırıldığı, Türkiye'de yapılan ilk çalışmadır. Çalışmamızda her iki grupta psikiyatrik tanı yaygınlığı oldukça yüksek saptanmıştır. Obezite şiddeti arttıkça yeme bozuklukları yaygınlığının artmış olduğu gösterilmiştir. Obeziteye en sık eşlik eden tanı TYB' dur. TYB olanlarda olmayanlara göre emosyonel yeme davranışı daha sık eşlik etmiştir. Bulgularımız, duygu düzenleme yetilerinin zayıf olması ve aleksitimik özelliklerle sahip olunmasının, emosyonel yeme davranışı ve TYB ile ilişkili olduğunu düşündürmektedir. Çalışmamız tedaviye başvuran obezitesi olan bireylerde problemli yeme davranışlarının mekanizmalarıyla ilgili bakış açısı sunmuştur. Gelecekte bu mekanizmaların ayrıntılandırılmasına yönelik spesifik olarak yapılacak klinik ve deneysel labarotuvar araştırmalarına ihtiyaç duyulmaktadır.
Major depresyonda antidepresan tedavi ve elektrokonvülzif terapiye erken yanıtın tedavi yanıtını yordayıcılığı
Amaç: Yeni kanıtlar antidepresan ilaçların etkinliğinin ilk haftalarda ortaya çıktığı ve bu erken yanıtın nihai tedavi yanıtı için öngörücü bir faktör olduğuna işaret etmektedir. Bu çalışmanın amacı major depresyon tanılı hastalarda uygulanan antidepresan tedavi ve EKT'ye birinci haftada gözlenen kısmi yanıtın tedavi sonunda gözlenen yanıt için yordayıcılığını araştırmaktır.Yöntem: Çalışmaya servisimizde major depresyon tanısı ile yatarak izlenen ve antidepresan ilaç (n=52) ya da elektrokonvülzif terapi (EKT) (n=48) uygulanan hastalar alınmıştır. Hastaların verileri geriye dönük olarak taranarak birinci haftada Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ) puanında gözlenen %25 düşüşün üçüncü haftada %50 düşüşü yordayıcılığı geçerlilik analizi ile araştırılmıştır. Çeşitli sosyodemografik ve klinik değişkenlerin yanıt üzerindeki etkisi incelenmiştir.Bulgular: Birinci haftada HDDÖ puanındaki %25 düşüşün, üçüncü haftada HDDÖ puanındaki %50 düşüşü antidepresan ilaçlar için %78.3 pozitif prediktif değer, %62.1 negatif prediktif değer, %62.1 duyarlılık ve %78.3 seçicilik; EKT için %88 pozitif prediktif değer, %52.2 negatif prediktif değer, %66.7 duyarlılık ve %80 seçicilik ile yordadığı bulunmuştur. Daha önce hastaneye yatış sayısı, komorbid tıbbi hastalık varlığı, toplam epizod sayısı, hastalık süresi, şimdiki epizod süresi gibi faktörlerin tedaviye yanıt ile ilişkili olduğu saptanmıştır.Sonuç: Birinci haftada gözlenen yanıt üçüncü hafta gözlenen yanıtı yüksek bir seçicilik ve pozitif prediktif değer ile yordamaktadır. Tedavi yanıtının birinci haftadan itibaren yakından izlenmesi daha sonraki yanıtın öngörülmesini sağlayabilir.Anahtar Kelimeler: Antidepresan tedavi, elektrokonvülzif terapi, major depresyon, yanıt, yordama
Kortikal ve striatal GABA'erjik işlevselliğin, ileri beslemeli motor kontrolde bozulma üzerinden, kompulsiyon gelişimindeki rolünün, fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (FMRG) ve manyetik rezonans spektroskopi (1H-MRS) ile değerlendirilmesi
Giriş Literatür, ileri beslemeli motor kontroldeki bozulmanın (FFMK) obsesif kompulsif bozukluğun (OKB) etyopatogenezinde rol oynayabileceğini vurgulamaktadır. İçsel kopya, FFMK'nın merkezi bir bileşenidir ve sakkadik göz hareketleri içsel kopya ile ilişkilidir. Çalışmamızda eylemin değişikliği olmadan gerçekleşen sakkadların işlevsel olmayan içsel kopyanın bir işareti olabileceği hipotez edilmiştir. Bu durumun, OKB'de motor davranışın tamamlanmamasına (kompulsiyon gelişimi) ve beyinde kortikal ve striatal bölgelerde değişmiş GABA'erjik işlevsellikle ilişkilendirilebileceği düşünülmektedir. Yöntem Ekolojik geçerliliği olan bir paradigma, fonksiyonel görüntüleme sırasında geliştirilmiş ve uygulanmıştır: Özetle, katılımcılar öncelikle kaygı uyandıran (semptom provokasyonu sağlayan) senaryoların videolarını izlemiş ve hemen ardından el yıkama videolarını izlemişlerdir. El yıkamanın yeterli olduğunu hissettiklerinde, ekrandaki musluğu kapatmak için bir butona basmaları istenmiştir. Fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (FMRG) kaydı sırasında katılımcıların sakkadik göz hareketleri izlenmiştir.Göz hareketleri ile ilgili davranış verilerinin odaklandığı iki durum bulunmaktadır: Düğmeye basmadan önce musluğa yapılan son sakkad karar pozitif durum (KPM) olarak kabul edilirken, musluğu kapatmadan yapılan sakkadlar ise karar negatif durum (KNM) olarak kabul edilmiştir. KNM, işlevsel olmayan (yeterince oluşmayan) içsel kopyanın davranışsal izi olarak kabul edilmiştir. KNM ve KPM durumlarının fonksiyonel dinamikleri, 14 obsesif kompulsif bozukluk hastası ve 12 obsesif kompulsif bozukluğu olmayan kontrol grubu arasında karşılaştırılmıştır. Ayrıca, FMRG kaydından sonra bilateral ek motor alanlar (SMA) ve bilateral putamen bölgelerindeki GABA düzeyleri manyetik rezonans spektroskopisi ile değerlendirilmiştir. Daha sonra, katılımcılara senaryolar tarafından uyandırılan tiksinti derecesini içeren öz bildirim anketleri verilmiştir. Çalışmadan elde edilen veriler MATLAB, SPSS 17 (IBM, ABD) ve Statistical Parameter Mapping 12 (SPM12) programları kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular Paradigmanın davranışsal verileri, paradigmanın işlevsel olduğunu doğrulamıştır: Student t-testi sonuçları ile, kontrol grubuna kıyasla OKB grubunun musluğu anlamlı derecede daha geç kapattığı (p<0.001), senaryolardan daha çok tiksinti duyduğu (p<0.001) ve KNM durumunda sakkad sayılarının daha fazla olduğu bulgularımız arasında yer almaktadır (p=0.034). ANOVA kullanılarak yapılan FMRG veri analizinde p(FWE)<0.05 düzeyinde birçok beyin bölgesinde, ek motor alan (SMA) da dahil olmak üzere anlamlı grup X görev etkileşimi ortaya çıkmıştır. GABA düzeyi (GABA/kreatinin oranı), KNM durumunda sağ SMA'nın sinyal değişimi oranı (%SC) ile pozitif korele olmuşken, KPM durumunda sağ SMA'daki %SC ile negatif korele olmuştur. Ayrıca, KNM durumunda sağ SMA'nın %SC'si Yale-Brown Obsesif Kompulsif Ölçeği (Y-BOCS) puanlarıyla negatif korele olmuştur (r=-0.468, p=0.016). Tartışma Bulgularımız, GABA düzeyi ile negatif korele olan SMA'nın azalmış aktivasyonunun artan el yıkama ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Obsesif kompulsif bozukluk grubunda KNM durumundaki sakkadların daha yüksek sayısı ve KNM durumundaki SMA'ların daha düşük aktivasyonu ile birlikte yorumlandığında, bu bulgular işlevsel olmayan içsel kopyanın kompulsif davranış oluşumuyla ilişkili olabileceğini göstermektedir.
Covid-19 pandemisi sırasında tedavi almakta olan kanser hastalarında psikolojik dayanıklılık ve ilişkili faktörler
COVID-19 21.yüzyılda insanlığın gördüğü en büyük salgındır ve birçok psikososyal problemi de beraberinde getirmektedir. Çalışmalar, kanser hastalarının artmış COVID-19 riski altında olabileceğini ve prognozun daha kötü olabileceğini göstermektedir. Çalışmamızda, COVID-19 risk algısı, anksiyete ve depresyon düzeylerinin belirlenmesi; kanser hastalarındaki anksiyete-depresyon belirti şiddetlerinin sağlıklı gönüllülerle karşılaştırılması; tüm katılımcılarda COVID-19 pandemisi sürecinde, kanser hastalarında ek olarak tedavi süreçlerinde ruhsal iyilik haline temel oluşturabilecek psikolojik dayanıklığın (PD) ve ilişkili etkenlerin belirlenmesi hedeflenmiştir. Çalışmaya, Mayıs-Ağustos 2020 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalında herhangi bir solid organ kanseri nedeniyle tedavi almakta olan 113 kanser hastası ve sağlık çalışanı olmayan 293 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Sosyodemografik veri formu, çalışmacı tarafından hazırlanan COVID-19 pandemisi risk algısı formu (COVID-19RA), Belirsizliğe Tahammülsüzlük Ölçeği (BTÖ), Zihinselleştirme Ölçeği (ZÖ), Yetişkinler için Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği (YPDÖ), Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği (SBTÖ) ve Hastane Anksiyete-Depresyon Ölçeği (HADÖ) tüm katılımcılar tarafından; kanser tedavisi sırasında görülebilecek yan etkiler formu ve Travma Sonrası Bilişler Ölçeği (TSBÖ) sadece kanser hastalığı olan katılımcılar tarafından; hastaların kanser tanısı ve tedavilerine ilişkin bilgileri içeren form çalışmacı tarafından hastane kayıtları kontrol edilerek doldurulmuştur Çalışmamızda, anksiyete ve depresyon belirti düzeyleri pandemi öncesinde yapılan epidemiyolojik çalışmalardan yüksek bulunmuştur. Ayrıca kadınlarda ve sosyal medyada daha fazla zaman harcayanlarda anksiyete ve COVID-19 RA düzeyleri daha yüksek bulunmuştur. Zihinselleştirme kapasitesindeki artış ve PD artışı ile COVID-19 RA, anksiyete ve depresyon belirti düzeyleri düşmektedir. Kanser hastalarında PD'nin, stresle başa çıkma tutumlarının ve zihinselleştirme kapasitesinin anksiyete, depresyon, TSSB ile ilişkili olduğu saptanmıştır. Kanser hastalarında tedavi sırasında ortaya çıkabilecek psikopatolojilerde PD, başa çıkma tarzları ve kendiliğe ilişkin zihinselleştirme kapasitesinin desteklenmesi önemli görünmektedir. Pandemi döneminde çevrim içi anketler yardımıyla da olsa gerek toplumun gerek duyarlı grupların ruh sağlığına yönelik taramalar yapılması, koruyucu önlemlerin geliştirilebilmesi açısından vazgeçilmezdir.
Beden kütle indeksinin, depresyon ve aleksitimiyle ilişkisi
Literatürdeki Beden Kütle İndeksi (BKİ) ile depresyon arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmalarda pozitif ilişki olduğu ve ilişki olmadığı şeklinde sonuçlar vardır. Bu çalışmada, BKİ'nin depresyon ve aleksitimi ile ilişkili olup olmadığının yanısıra depresyon ile aleksitimi arasında bir ilişki bulunup bulunmadığının incelenmesi amaçlanmıştır. Vücut ağırlığının, boyun karesine bölünmesiyle elde edilen bir değer olan BKİ açısından 3 gruba ayrılan katılımcılar (BKİ=18.5-24.99 olanlar normal, BKİ=25-29.99 olanlar fazla kilolu ve BKİ=30 ve üstü olanlar obez olmak üzere) depresyon ve aleksitimi varlığı bakımından değerlendirilmişlerdir.Katılımcılar Mayıs-2008- Temmuz 2008 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Endokrinoloji Poikliniği'ne başvuran ve TFT'leri normal olan 100 hastadır.Katılımcılara CIDI(depresyon bölümü), BDI ve TADS-26 ölçekleri verilmiştir. Sonuç olarak BKİ ile depresyon arasında pozitif bir ilişki bulunmuştur.İlişki kadınlarda daha güçlüdür. BKİ ile aleksitimi ve aleksitimi altölçekleri arasında ilişki bulunmamıştır. Depresyon düzeyi ile aleksitimi arasında pozitif ilişki bulunmuştur.Psikosomatik hastalıklar olarak kabul edilen; iskemik kalp hastalığı, gastrit/ülser, hipertansiyon, diabetes mellitus'u olan hastaların aleksitimi puanları, olmayan hastalarla karşılaştırıldığında anlamlı bir fark bulunmamıştır.
Fibromıyalji sendromu tanısı konulan hastalarda ebeveynlik algısı, aleksitimi ve bağlanma özellikleri
Bu çalışmada Fibromiyalji sendromu tanısı konulan hastalarda erken dönem yaşantılar, ebeveynlik algısı, aleksitimi ve bağlanma özelliklerini incelemek, aralarındaki olası ilişkileri belirlemek amaçlanmıştır. Fibromiyalji sendromu tanısıyla takip edilmekte olan 33 hasta ile kontrol grubu olarak remisyonda romatoid artrit tanısı ile izlenen 30 hasta ve yaş, cinsiyet ve öğrenim durumu açısından eşleştirilmiş bilinen bir hastalığı olmayan 62 birey çalışmaya dâhil edildi. Katılımcılara araştırmacılar tarafından bu tez çalışması için geliştirilmiş Sosyodemografik ve Klinik Veri Toplama Formu, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Kısa Form- 36, Young Ebeveynlik Ölçeği, Toronto Aleksitimi Ölçeği ve Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri uygulandı. Fibromiyalji ve romatoid artrit grubunda anksiyete, depresyon ve aleksitimi puanları anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Fibromiyalji grubunda yaşam kalitesinin tüm alanlarda bozulduğu ve olumsuz ebeveynlik algısıyla ilgili puanlarının kontrol gruplarına oranla yüksek olduğu saptanmıştır. Bağlanmanın kaygı ve kaçınma boyutu puanları açısından gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Ebeveynlik algısı ve bağlanma özellikleri gibi etmenlerin aleksitimi ve fibromiyalji gelişiminde, hastalık davranışında önemli rolü olabilir. Bu bulgular ışığında bir psikosomatik görüngü olarak kabul edilebilecek fibromiyalji sendromuna farklı disiplinlerin birlikte yaklaşımı önemlidir. Fiziksel hastalık boyutu ile uğraşıldığı kadar hastalığı başlatmakta ve sürdürmekte rol alan ruhsal nedenlere odaklanmak, gerekli psikoterapi müdahalelerinde bulunmak hastalığın gidişatını olumlu yönde etkileyebilir.
Majör depresif bozuklukta SLC6A4 geni 5-HTTLPR polimorfizmi ile çocukluk çağı örselenmeleri ve ebeveynlik algısı ilişkisi
Bu çalışmanın amacı Majör Depresif Bozukluk (MDB) tanısı konan bireylerin ve sağlıklı kontrollerin 5-HTTLPR polimorfizmlerini belirlemek; çocukluk çağı örseleyici yaşantıları ve algılanan ebeveynlik niteliği ile 5-HTTLPR polimorfizmleri arasında nasıl bir ilişki bulunduğunu irdelemek; MDB'nin ortaya çıkmasında, şiddetinde ve yineleyiciliğinde gen-çevre etkileşiminin rolüne dair yeni bulgulara ulaşmaktır. Çalışma kapsamında hastalar Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi Psikiyatri Polikliniğine başvuranlar arasından seçildi. Çalışmaya alınan tüm bireylere Uluslararası Bileşik Tanı Görüşmesi (CIDI) uygulandı ve MDB tanısı konan 99 hasta çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubuna yaş, cinsiyet ve öğrenim durumu açısından eşleştirilmiş, CIDI ile ruhsal bozukluğu olmadığı belirlenen 108 sağlıklı birey dahil edildi. Tüm katılımcılara, bu tez çalışması için hazırlanmış Sosyodemografik ve Klinik Veri Toplama Formu ile Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Çocukluk Örselenme Yaşantıları Ölçeği (ÇÖYÖ), Young Ebeveynlik Ölçeği (YEBÖ) uygulandı. Çalışma kapsamında bütün katılımcılar 5-HTTLPR gen polimorfizmi açısından analiz edildi. MDB grubu ve kontrol grubu arasında genotip açısından anlamlı farklılık saptanmadı. Hasta ve kontrol gruplarının genotiplere göre BDÖ ve BAÖ puanları karşılaştırıldığında anlamlı farklılık saptanmadı. ÇÖYÖ puanları ve YEBÖ puanları hasta grubunda anlamlı olarak daha yüksek saptandı. Yapılan regresyon analizinde ÇÖYÖ ve YEBÖ alt boyutlarının BDÖ ve BAÖ puanlarını yordadığı saptandı. Korelasyon analizlerinde 5-HTTLPR polimorfizminin bir veya iki S alleline sahip bireylerde ÇÖYÖ toplam ve alt ölçek puanları ile YEBÖ alt ölçek puanları kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek saptandı. L/L genotipine sahip hastalarda da bazı YEBÖ alt ölçek ve ÇÖYÖ puanlarında kontrol grubuna göre anlamlı farklılık olmakla birlikte bu S allel taşıyıcılarına göre belirgin düzeyde daha düşüktü. Gen-çevre etkileşiminin erken dönem örselenme yaşantılarının yoğunluğu ve algılanan ebeveynliğin niteliği aracılığıyla araştırıldığı bu çalışmada, MDB gelişiminde çevresel faktörlerin daha etkili olduğu, ancak S alleli taşıyan bireylerin L/L genotipindeki bireylere göre çevresel etkenlere daha duyarlı olduğu; dolayısıyla MDB geliştirme risklerinin daha fazla olduğu saptanmıştır. Sadece riskli genotipe sahip olmak, MDB'nin gelişmesini ve şiddetini tek başına belirlememektedir. Anahtar Sözcükler: 5-HTTLPR, depresyon, ebeveynlik, çocukluk çağı örselenmesi
Fonksiyonel gastrointestinal hastalık tanısı konulan hastalarda aleksitimi ve bağlanma biçimleri
Bu çalışmada Fonksiyonel Gastrointestinal Hastalık (FGİH) tanısı konulan hastalarda anksiyete depresyon birlikteliği, aleksitimi düzeyleri ve bağlanma biçimlerini incelemek, aralarındaki olası ilişkileri belirlemek amaçlanmıştır. FGİH tanısı konulan 106 hasta ile 94 sağlıklı kontrol grubu yaş, cinsiyet ve öğrenim durumu açısından eşleştirilerek çalışmaya dahil edildi. Katılımcılara araştırmacılar tarafından bu tez çalışması için geliştirilmiş Sosyodemografik ve Klinik Veri Toplama Formu, Hastane Anksiyete Depresyon Ölçeği, Toronto Aleksitimi Ölçeği ve Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri uygulandı. FGİH tanısı konulan hastalarda sağlıklı kontrol grubuna kıyasla güvensiz bağlanma biçimlerinden kaçınan bağlanma biçimi ile aleksitimi, anksiyete ve depresyon düzeyleri açısından anlamlı derecede yüksek değerler elde edildi. FGİH alt ve üst FGİH olarak karşılaştırıldığında değişkenler açısından anlamlı bir fark bulunamadı. FGİH etiyolojisi tam olarak açıklanamayan pek çok etkenin rol oynadığı düşünülen bir grup hastalıktır. Psikojenik faktörlerle ilişkisi bilinmektedir. Klinikte FGİH tanısı konulan hastaları değerlendirirken, bağlanma biçimlerini dikkate almak, güvensiz bağlanma biçimlerinin tedavi arayışı ile ilişkisini göz önünde bulundurarak hasta merkezli yaklaşımlar oluşturmak, hastanın tedavi uyumunu bozmasını ve/veya tedaviyi bırakmasını önlemeyi sağlayabilir. FGİH'de sıkça psikiyatrik eş tanı görülmesi disiplinler arası işbirliği içinde tedavinin sürdürülmesi gerektiğini göstermektedir. Bu işbirliği hastalık gidişini olumlu etkileyebilir. FGİH hastalarında gerektiğinde farmakolojik psikiyatrik ilaç tedavisi yanı sıra psikoterapötik yaklaşımlar tedaviye önemli katkı sağlayabilir. Anahtar Sözcükler: FGİH, Aleksitimi, Bağlanma
Fonksiyonel gastrointestinal hastalıklarda kişilik özellikleri, savunma düzenekleri ve öfke
Bu çalışmada, fonksiyonel gastrointestinal hastalıklarda (FGİH) kişilik özellikleri, savunma düzenekleri ve öfke ilişkisinin saptanması amaçlanmıştır. Bu araştırmaya Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, Ankara Hastanesi Gastroenteroloji Polikliniğine 08.02.2015 -31.05.2015 tarihleri arasında muayene ve tedavi amacıyla başvuran, gastroskopi ve kolonoskopi yapılıp gastroenteroglar tarafından ROMA III kriterlerine göre FGİH tanısı konulan, 18 - 65 yaşları arasında, okuma yazma bilen, değerlendirme araçlarını yanıtlayabilecek zihinsel kapasitesi olan gönüllü bireyler kabul edilmiştir. Bu gruba ek olarak bilinen kronik gastrointestinal hastalığı olmayan, yaş, cinsiyet ve eğitim durumu eşleştirilmiş bireyler kontrol grubu olarak alınmıştır. Katılımcılara Sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formunun yanı sıra Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği, Eysenck Kişilik Anketi Kısa Formu, Savunma Biçimleri Testi ve Sürekli Öfke-Öfke İfade Tarz Ölçeği uygulanmıştır. İstatistiksel değerlendirmede FGİH ve sağlıklı kontrol grubu arasında kişilik özellikleri ve olgun, nevrotik ve ilkel savunma düzenekleri arasında fark gözlenmemiş, ancak FGİH grubunda öfkenin daha fazla içe yansıtıldığı bulunmuştur. FGİH etiyolojisinde ve gidişinde kişilik özelliklerinin, savunma düzenekleri ve öfkenin rol oynayabileceği düşünülebilir. Diğer yandan kronik bir hastalık olan FGİH sonucunda da savunma düzenekleri ile öfke düzeyleri de değişebilir. FGİH'nin ele alınma ve tedavi sürecinde psikolojik faktörlerin göz önünde tutmanın ve psikiyatrik değerlendirmenin de yer aldığı disiplinler arası işbirliği kurmanın tedaviyi güçlendirebileceği ve hastanın tedaviye uyumunu artırabileceği düşünülmüştür.
Panik bozukluğuna eşlik eden yetişkin ayrılma anksiyetesi bozukluğunda bağlanma biçimleri, mizaç, çocukluk travmaları ve erken yaşam olayları
Bu çalışmada Panik Bozukluk tanısı konulan hastalar içinde Yetişkin Ayrılma Anksiyetesi Bozukluğu eşlik eden ve etmeyenleri erken yaşam olayları, çocukluk çağı travmaları, mizaç ve bağlanma özelliklerini incelemek, sağlıklı kontroller ile kıyaslayarak olası etiyolojik farklıkları belirlemek amaçlanmıştır. CIDI uygulanarak belirlenen 74 Panik Bozukluk hastası ve 74 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 148 birey çalışmaya dahil edildi. Panik Bozukluk tanısı konulan 74 hastadan 40'ında Ayrılma Anksiyetesi İçin Yapılandırılmış Klinik Görüşme ile belirlenen Yetişkin Ayrılık Anksiyetesi Bozukluğu saptandı. Panik bozukluk belirti şiddetini belirlemek amacıyla klinisyen tarafından Panik Bozukluk Şiddet Ölçeği uygulandı. Bu tez çalışması için geliştirilmiş Sosyodemografik ve Klinik Veri Toplama Formu, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Temps-A Mizaç Ölçeği, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği ve Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri II katılımcılar tarafından dolduruldu. AAB'nin %67,5 oranında yetişkinlikte döneminde ortaya çıktığı bulunmuştur. Çocukluk döneminde ebeveynden ayrı kalma, siklotimik mizaç özellikleri, baskın endişeli mizaç, eş tanılı ruhsal hastalıklar ve depresyon, bağlanma kaygı boyutu, işlevsellik kaybı ile PB'ye YAAB eşlik etmesi arasında ilişki saptanmıştır. ÇAAB panik bozukluğuna YAAB eşlik etme riskini yaklaşık 7 kat; baskın endişeli mizaç panik bozukluğuna YAAB eşlik etme riskini yaklaşık 5 kat artırmaktadır. Kaygılı bağlanma, endişeli baskın mizaç ve siklotimik mizaç özellikleri, çocukluğun erken dönemlerinde ebeveynden ayrı kalma gibi etiyolojik faktörler PB'ye YAAB eşlik etme riskini artırmaktadır. YAAB panik bozukluğuna göz ardı edilemeyecek sıklıkta eşlik etmektedir ve hastalık şiddetindeki artış ile birlikte işlevsellik kaybını da artırdığı bulunmuştur. ÇAAB hem pür PB'yi hem de PB'yeYAAB eşlik etmesini belirgin olarak artırmaktadır.
İlk atak psikozda korpus kallozum hacmi ile negatif belirtiler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi: Geriye dönük manyetik rezonans görüntüleme çalışması
Amaç: İlk atak psikozda her iki hemisferin iletişiminin bozulması ile psikoz arasında ilişki olabilir. Bu çalışmanın amacı ilk atak psikoz olgularının korpus kallozum hacmi ile psikoz semptomatolojileri arasındaki ilişkiyi incelemektir. Yöntem: Çalışma bir olgu kontrol çalışmasıdır. Çalışma grubundaki ilk atak psikoz olguları ve kontroller DEÜTF Psikiyatri anabilim dalı yatan hasta servisi arşivi ve radioloji arşivinden elde edilmiştir. Geriye dönük bir çalışmadır. Olgular PANS ölçeği ile değerlendirildi. İki hemisfer arasında ana bağlantıyı oluşturan korpus kallozum manyetik rezonns görüntüleme ile incelendi. İlk atak psikozu olan 27 olgu ve 29 sağlıklı gönüllü 1,5T MR ile değerlendirildi. her iki grubun korpus kallozum hacimleri ölçülerek karşılaştırıldı. PANS ölçeği skorları ve korpus kallozum hacmi korelasyonları Spearman Rho korelasyonu ile incelendi. Bulgular: Korpus kallozum hacmi ilk atak psikoz hastalarında sağlıklı kontrollere göre daha düşüktü. Korpus kallozum hacmi ile emosyonel geriçekilme arasında negatif korelasyon saptandı. Üstelik halusinasyonlarla korpu kallosum hacmi arasında pozitif korelasyonu vardı. Sonuç: Frontal lobların bağlantısında korpus kallozum en önemli rolü üstlenmektedir. İlk atak psikozda da korpus kallozum bağlantılarının bozuk olduğu hipotezi doğrulandı. Korpus kallozum hacmi ile emosyonel geriçekilme arasında negatif korelasyon saptandı. Üstelik halusinasyonlarla korpus kallosum hacmi arasında pozitif korelasyonu vardı. Korpus kallozum hacmi ile varsanılar ve emosyonel geri çekilme semptomları ilişkilidir. Bu semptomların oluşumunda korpus kallosum bağlantılarındaki değişiklikler rol oynuyor olabilir.
Şizofreni ve diğer psikotik bozukluklarda sosyal çevrenin relapslar üzerine etkisi
Amaç: Şizofreni ve diğer psikotik bozuklukların sıklık ve yaygınlığı ile sosyal çevre arasındaki ilişki uzun zamandır üzerinde çalışılan bir konudur. Ancak sosyal çevrenin hastalık prognozu ve relapslar üzerine etkisi ile ilişkili araştırmalar ise sınırlıdır. Ayrıca sosyal çevre ile ilişkili bir kavram olarak "sosyal sermaye" ile psikotik bozukluklar arasındaki ilişki son yıllarda üzerinde çalışılan bir alandır. Şizofrenide relaps kavramı halen net tanımlanamamıştır. Bu çalışmada şizofreni ve diğer psikotik bozukluklarda sosyal çevrenin relapslar üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Bu araştırma kayıtlara dayalı retrospektif bir izlem çalışmasıdır. Şizofreni (112) ve diğer psikotik bozukluk (35) tanılı 147 hasta çalışmaya dâhil edildi. Tıbbi kayıtlar geçmişten ileriye doğru taranarak ve hasta görüşmeleri ile 5 yıllık döneme ait (1 Ocak 2009–31 Aralık 2013); yerleşim öyküsü (mahalle ve adres değişikliği), relaps öyküsü ve antipsikotik ilaç kullanımına ait veriler elde edildi. Sosyal çevre bileşenleri olarak mahalle sosyoekonomik yoksunluk göstergeleri (işsizlik oranı/ düşük gelirli oranı), mahalle sosyal sermaye düzeyi (TurkSch: İzmir psikotik bozukluklarda gen-çevre etkileşimi için akıl sağlığı araştırması verileri) ve mahallede seçimlere katılım oranı (kesiştiren sosyal sermaye) tanımlandı. Sosyal çevre özelliklerinin relapslar ile ilişkisi araştırıldı. Bulgular: Mahalle sosyal çevre özellikleri ile relapslar arasında ilişki saptanmadı. Adres değişikliği (residential mobility) relaps olanlarda olmayanlara göre anlamlı olarak daha fazla saptandı (p<0,05). Relaps olanlarda izlem süresince relaps olmayanlara göre daha yüksek dozda antipsikotik ilaç kullanımı saptandı (p<0.05). Relaps olanlarda olmayanlara göre yaş ortalaması anlamlı olarak daha düşük saptandı. Karıştırıcı faktörlerin (yaş, cinsiyet, eğitim durumu) kontrol edilmesinden sonra yaş ile relapslar arasındaki ilişkinin anlamlı düzeyde devam ettiği saptandı (p<0,05). Sonuç: Sosyal çevre özelliklerinin relapslar üzerine anlamlı bir etkisi saptanmamıştır. Adres değişikliği relaps olasılığını artırmaktadır. Ayrıca aynı adreste ikamet süresi kısaldıkça relaps olasılığı artmaktadır. Relaps öyküsü; daha yüksek dozda antipsikotik ilaç kullanımı ile ilişkilidir. Yaş arttıkça relaps olasılığı azalmaktadır. Tanımlanması ve ölçümü zor bir kavram olan sosyal çevrenin etkilerini saptayabilmek için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Şizofreni, psikotik bozukluklar, sosyal çevre, sosyal sermaye, relaps
İki uçlu duygudurum bozukluğu tanılı hastalarda dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ek tanısı varlığında dürtüsellik, risk alma davranışının ve nörobilişsel işlevlerin sağlıklı kontrollerle karşılaştırması
Amaç: İki uçlu duygudurum bozukluğu (bipolar bozukluk, BPB) ve dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu (DEHB) sıklıkla birlikte görülebilen psikiyatrik hastalıklardır. Nörobilişsel bozulma ve dürtüsellik her iki hastalıkta da gözlenen bulgulardır. Bu çalışmanın amacı erişkin BPB ve DEHB ektanısı olan hastaların (BPB+DEHB) dürtüsellik, risk alma davranışlarının ve nörobilişsel işlevlerinin yalnız BPB tanılı, yalnız DEHB tanılı hastalar ve sağlıklı kontrollerle (SK) karşılaştırmalı olarak incelenmesidir. Böylece bu iki tanının birlikteliğinin belirtilen işlevler üzerine ne derecede etkilerinin olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Yöntem: Araştırmaya BPB tanısı almış 37 hasta, DEHB tanısı almış 43 hasta, BPB+DEHB tanısı almış 21 hasta ve 51 SK dahil edilmiştir. Hasta grupları ve SK'ler başlıca dürtüsellik, risk alma ve bir dizi nörobilişsel işlevler açısından karşılaştırılmıştır. Çoklu ve ikili grup karşılaştırmaları non-parametrik testler kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Her üç hasta grubunun da yürütücü işlevler, dikkat ve işlem hızı testlerinde SK'e göre anlamlı olarak daha kötü performans sergilediği; dürtüselliklerinin SK'e göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptanmıştır. Ek olarak BPB grubunun sözel öğrenme, bellek, işleyen bellek ve sözel akıcılık testlerinde, BPB+DEHB grubunun sözel akıcılık testlerinde, DEHB grubunun ise işleyen bellek testinde SK'e göre anlamlı olarak daha kötü performans sergilediği gözlenmiştir. BPB ve BPB+DEHB grupları arasında herhangi bir nörobilişsel testte farklılık olmadığı; BPB grubunun sözel öğrenme ve bellek testlerinde; BPB+DEHB ve BPB gruplarının ise bazı dikkat, işlem hızı ve sözel akıcılık testlerinde DEHB grubuna göre daha kötü performans sergilediği gözlenmiştir. Tüm hasta grupları dürtüsellik ölçeğinde SK'e göre anlamlı olarak yüksek puan almışlardır. Ayrıca DEHB ve BPB+DEHB grupları da dürtüsellik ölçeğinde BPB grubundan anlamlı olarak daha yüksek puan almışlardır. Tüm hasta grupları tepki ketleme testinde SK'e göre anlamlı olarak daha dürtüsel özellikler sergilemişlerdir. Risk alma davranışı açısından gruplar arasında fark bulunmamıştır. Sonuç: Sonuçlarımız BPB ve DEHB ektanılı hastaların, yalnız BPB tanılı hastalara benzer nörobilişsel bozulma sergilediğini; dürtüsellik özelliklerinin de yalnız DEHB tanılı hastalara benzer olarak yüksek olduğunu göstermektedir. Bu durum BPB ve DEHB ektanılı hastalarda hastalık seyrinin olumsuz gidişine ve tedavide güçlüklere sebep olabilir. Tedavinin bu sonuçlar üzerindeki etkisini araştırmak için daha büyük örneklemli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: bipolar bozukluk, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, dürtüsellik, risk alma, nörobilişsel işlevler
Erişkin dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu hastalarında emosyonel disregülasyon ve impulsivite ilişkisi
Amaç: Yeni araştırmalar dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) etyopatogenezinde emosyonel disregülasyonun (ED) rolü üzerinde durmaktadır. Dürtüsellik ise bu bozuklukta iyi bilinen bir çekirdek belirtidir. Çalışmamızın amacı erişkin DEHB hastalarında ED ve dürtüsellik arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Duygusal durum ile davranışsal boyutun incelenecek olmasının bu hastalığı daha iyi anlamamızı sağlayacağı düşünülmüştür. Yöntem: Araştırmaya DSM-5 tanı ölçütlerine göre DEHB tanısı alan 45 erişkin hasta ve 46 sağlıklı kontrol (SK) dahil edilmiştir. Hastalarda DEHB belirtilerinin şiddetini belirlemek amacıyla DEHB özbildirim ölçekleri ile kullanılmıştır. Ayrıca hastalar anksiyete ve depresyon belirtilerinin ölçümü için Hamilton Anksiyete ve Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçekleri ile değerlendirilmiştir. Tüm katılımcılar Duygu Düzenlemede Güçlükler Ölçeği (DDGÖ) ve Barrat Dürtüsellik Ölçeği-11 (BDÖ-11) ile değerlendirilmiştir. Hasta grubundaki 17 dikkat eksikliği baskın tip (DEHB-DB) hastası bir grupta (n=17); 27 bileşik tip hastası ile 1 hiperaktivite/dürtüsellik baskın tip hastası (n=28) ise ayrı bir grupta (DEHB-Diğer) incelenemiştir. Bulgular alt gruplar ve sağlıklı kontroller arasında karşılaştırılmıştır. Bulgular: DEHB-DB ve DEHB-Diğer gruplarında DDGÖ toplam ve tüm alt ölçek puanları istatistiksel olarak birbirine benzer ve sağlıklı kontrol grubundan yüksek olarak saptanmıştır. Ayrıca BDÖ toplam ve tüm alt ölçek puanları da DEHB alt gruplarında kontrol grubundan yüksek olarak saptanmıştır. DDGÖ tüm alt ölçekleri ile BDÖ tüm alt ölçekleri arasında anlamlı ilişkiler olduğu gösterilmiştir. Wender Utah Derecelendirme Ölçeği-25 (WUDÖ-25) ile ölçülen çocukluk dönemi DEHB belirtileri ile daha çok "strateji", "dürtü" ve "hedefler" alanlarındaki duygu düzenleme güçlüklerinin ilişkili olduğu bulunmuştur. Erişkin DEHB Kendi Bildirim Ölçeği (ASRS) alt ölçeklerinden "dikkat eksikliği" ile "hedefler" arasında da anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızda her iki alt gruptaki DEHB hastalarının sağlıklı kontrollere göre duygu düzenlemekte belirgin güçlük yaşadıkları ve daha yüksek düzeyde dürtüsel davranışlar gösterdikleri saptanmıştır. Bu bulgulara ek olarak, ED ile dürtüsellik arasında anlamlı bir ilişki saptanması nedeniyle bu iki yapının birlikte DEHB kliniğini olasılıkla değiştirdiği düşünülmüştür. Genel olarak sonuçlar önceki çalışmaların sonuçlarıyla uyumludur. Çalışmamızın önemli bir noktası, erişkin DEHB ve alt tiplerinde duygu düzenleme güçlükleri ve dürtüsel davranış boyutunu birlikte araştıran bildiğimiz ilk çalışma olmasıdır. Bu iki yapının benzerlikleri ve ayrımları, bilişsel işlevlere yönelik nöropsikolojik testler ile beyin görüntüleme tekniklerini birlikte uygulayarak yapılacak gelecek araştırmalarla belirlenebilir. Anahtar kelimeler: Emosyonel disregülasyon, impulsivite
Erişkin dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu belirtilerinin opiyat kullanım bozukluğunda klinik ve tedavi süreçlerine etkisi
Amaç: Opiyat Kullanım Bozukluğu (OPKB) tanısı almış kişilerde DEHB belirtileri, dürtsüsellik ve agresyon düzeyleri ve klinik etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Bu araştırma Akdeniz Üniversitesi Alkol Madde Bağımlılık Araştırma ve Uygulama Merkezi'nde (AMBAUM) yapılmış, tanımlayıcı ve kesitsel tipte bir çalışmadır. Araştırmaya yatarak tedavi olan DSM-5 tanı kriterlerine göre OPKB tanısı alan, görüşme sırasında yoksunluk belirtileri göstermeyen ve madde etkisinde olmayan 18-40 yaş aralığındaki toplam 100 hasta alındı. Kontrol grubu olarak hasta grubuyla benzer 50 sağlıklı gönüllü birey alındı. Tüm katılımcılara yüz yüze soru cevap şeklinde araştırmacılar tarafından geliştirilmiş araştırmanın amacına uygun yarı-yapılandırılmış Sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formu ile birlikte Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Ölçeği, Buss-Perry Agresyon Ölçeği (BPAÖ), Barrat Dürtüsellik Ölçeği-11 (BDÖ) ve farklı olarak sadece araştırma grubuna Bağımlılık Profil İndeksi uygulandı. Veriler PASW 18 (SPSS/IBM, Chicago, IL, USA) kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Çalışmada OPKB grubunda; erişkin DEHB belirti düzeyi, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu. OPKB olanların; %30'unun düşük, %36'sının orta, %34'ünün yüksek düzeyde erişkin DEHB belirtisine sahip olduğu tespit edildi. Yine erişkin DEHB belirti düzeyi ile eroin kullanma miktarı,süresi ve bırakma girişimi ve hastaneye yatış sayısı pozitif korelasyon gösterdi. Çalışmamızda BDÖ ve BPAÖ toplam puanları, OPKB grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksekti.Erişkin DEHB belirti düzeyi arttıkça BDÖ VE BPAÖ toplam puanları artmaktaydı. Sonuç: Erişkin DEHB belirtileri, dürtüsellik ve agresyon gibi özelliklerin OPKB riskini artırdığı gözlenmiştir. Bağımlılıkla mücadelede bu belirtileri görmek, tedavi ve takipte yarattığı sorunları bilmek önemlidir. Tedavi anlamında da bu noktaların üzerinde daha fazla durulması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Opiyat Kullanım Bozukluğu, Erişkin DEHB, Dürtüsellik, Agresyon
İki uçlu bozukluk tanılı hastalar, birinci derece akrabaları ve sağlıklı kontrollerde serum bdnf düzeylerinin ve nörobilişsel işlevlerin karşılaştırılması
Amaç: İki uçlu bozukluk manik ve depresif ataklarla karakterize kronik bir hastalıktır. Etiyolojisi hala tam olarak anlaşılamamıştır. Nörotrofinler ve nörobilişsel işlevler iki uçlu bozukluk için olası endofenotip adaylarıdır. Bu çalışmanın amacı ötimik hastalarda, onların birinci derece akrabalarında ve sağlıklı kontrollerde endofenotip adayları olarak serum BDNF düzeylerini ve nörobilişsel fonksiyonları incelemektir.Yöntem: İki uçlu bozukluk tanılı ötimik durumda olan 30 hasta ve onların 19 birinci derece akrabası ve 24 cinsiyet, yaş ve eğitim olarak hastalarla eşleştirilmiş sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Serum BDNF seviyeleri sandviç-ELİSA kiti kullanılarak ölçüldü. Hastalar DSM-IV-TR için yapılandırılmış klinik görüşme (SCID-I), Young Mani Ölçeği (YMÖ), Hamilton Depresyon Ölçeği-17 (HDÖ-17), İki Uçlu Bozukluklar için klinik genel değerlendirme Ölçeği-BP-GKİ (BP-CGI), İşlevselliğin Genel Değerlendirmesi Ölçeği -İGD (GAF) ile değerlendirildi. Nörobilişsel değerlendirme için geniş nörobilişsel test bataryası kullanıldı. İstatistiksel analizi için Kruskal-Wallis, Mann Whitney-U, Ki-kare, Spearman ve Pearson korelasyon analizleri kullanıldı.Bulgular: Serum BDNF düzeyleri üç grup arasında bir fark göstermiyordu. Hem hastalar hem de birinci derece akrabaları dikkat, yürütücü ve sözel bellek işlevlerinde sağlıklı kontrollere göre daha kötü bir performans gösterdiler. Birinci derece akrabaların nörobilişsel test skorları hastalarla sağlıklı kontrollerin skorlarının arasındaydı. Tüm grupta BDNF düzeyleri ile nörobilişsel test sonuçları arasında bir ilişki yoktu.Tartışma: Bu çalışmanın sonuçları göstermiştir ki serum BDNF düzeyi ötimik durumdaki iki uçlu bozukluk tip I hastalarını birinci derece akrabalardan ve sağlıklı kontrollerden ayırmamaktadır. Ancak bazı nörobilişsel işlevler hastalarla birinci derece akrabaları sağlıklı kontrollerden ayırabilmektedir. Endofenotipin hastalık döneminin yanı sıra iyilik döneminde de varolması beklendiği için BDNF, iki uçlu bozukluk için endofenotip olma ölçütlerini karşılamamaktadır. Tersine nörobilişsel işlevlerdeki bozulma ötimik hastalarda ve onların birinci derece akrabalarında gösterildiği için iki uçlu bozukluk için daha uygun bir endofenotip adayıdır.
İntravenöz kullanımı olan ve olmayan opiat bağımlısı hastalarda kişilik, mizaç özellikleri ve dürtüsellik düzeyleri
Amaç: İntravenöz kullanımı olan ve olmayan opiyat bağımlısı hastalarda mizaç özellikleri, kişilik özellikleri, dürtüsellik düzeyleri ve klinik etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Bu araştırma Akdeniz Üniversitesi Alkol ve Madde Bağımlılığı Araştırma ve Uygulama Merkezi'nde (AMBAUM) yapılmış, tanımlayıcı ve kesitsel tipte bir çalışmadır. Araştırmaya polikliniğe başvuran ve yatarak tedavi olan DSM-5 tanı kriterlerine göre opiyat kullanım bozukluğu tanısı alan 18-40 yaş arası 35 intravenöz kullanımı olan ve 35 intravenöz kullanımı olmayan toplam 70 hasta alındı. Kontrol grubu olarak hasta grubuyla benzer özelliklerde, hiçbir madde kullanım öyküsü olmayan 35 sağlıklı gönüllü kişi alındı. Tüm katılımcılara yüz yüze soru cevap şeklinde araştırmacılar tarafından geliştirilmiş araştırmanın amacına uygun yarı yapılandırılmış Sosyodemografik Veri Formu ile birlikte, Buss Perry Agresyon Ölçeği (BPAÖ), Barratt Dürtüsellik Ölçeği-11 (BDÖ), TEMPS-A Mizaç Ölçeği ve SCID-II kişilik envanteri uygulandı. Veriler PASW 20 (SPSS/IBM, Chicago, IL, USA) kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Çalışmada opiyat kullanım bozukluğu olan gruplarda; dürtüsellik ve agresyon düzeyi ile antisosyal kişilik bozukluğu oranı kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu. İntravenöz kullanımı olan ve olmayan opiyat bağımlısı gruplarda dürtüsellik ve agresyon düzeyi, mizaç ve kişilik özellikleri yönünden anlamlı fark bulunmadı. Yine çalışmamızda antisosyal kişilik bozukluğu olan grupta, antisosyal kişilik bozukluğu olmayan gruba göre dürtüsellik ve agresyon düzeyi ile yasal sorunlar ve esrar kullanım oranları anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Sonuç: Dürtüsellik ve agresyon düzeylerinin yüksekliği, antisosyal kişilik bozukluğu gibi özelliklerin opiyat kullanım bozukluğu riskini artırdığı gözlenmiş ancak intravenöz kullanımla bir ilişkisi tespit edilmemiştir. Bu belirtileri görmek, tedavi ve takipte yarattığı sorunları bilmek bağımlılıkla mücadele için çok 69 önemlidir. Ayrıca opiyat kullanım yöntemi sebep ve sonuçları ile ilgili de daha fazla sayıda ve kapsamlı çalışmaya ihtiyaç gözükmektedir. Anahtar kelimeler: Opiyat Kullanım Bozukluğu, İntravenöz Kullanım, Dürtüsellik, Agresyon, Kişilik, Mizaç
Şizofreni hastaları ve birinci derece akrabalarında minör malformasyonlar ile bilişsel fonksiyonların ilişkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı şizofreni hastaları, birinci derece yakınları ve sağlıklı gönüllülerde minor fiziksel anomalilerin bilişsel işlevlerle ilişkisini karşılaştırmalı olarak araştırmaktır. Yöntem: Bu araştırma Akdeniz Üniversitesi hastanesi psikiyatri polikliniğinde yapılmış, tanımlayıcı ve kesitsel tipte bir çalışmadır. Araştırmaya DSM-5 tanı kriterlerine göre şizofreni tanısı alan, alkol ve madde kullanım bozukluğu olmayan 18-65 yaş aralığındaki toplam 50 hasta alındı. Hastaların birinci derece yakınlarının oluşturduğu grup ve hastalarla yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş sağlıklı gönüllülerden oluşan kontrol grubu çalışmada yer alan diğer iki gruptu. Bu son iki grupta da gönüllü sayısı 50 idi. Tüm katılımcılara yüz yüze soru cevap şeklinde araştırmacılar tarafından geliştirilmiş araştırmanın amacına uygun yarı-yapılandırılmış sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formu ile birlikte Minor Malformasyonlar Ölçeği, Stroop testi, Wisconson kart eşleme testi, SCID 1 ve farklı olarak sadece şizofreni grubuna Pozitif ve Negatif Sendrom Ölçeği uygulandı. "SPSS 22.0" programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Çalışmada şizofreni hastaları ve birinci derece yakınlarında ağız anomalileri (yarık dil) kontrollere göre anlamlı olarak daha sık gözlenmiştir. Şizofreni hastalarında kulak anomalileri (özellikle kulak asimetrisi) birinci derece yakınlarına ve kontrollere göre anlamlı olarak daha sık gözlenmiştir. Şizofreni hastalarında kulak anomalileri ile Stroop testi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmış olup, bu ilişki birinci derece yakınlarda ve kontrollerde saptanmamıştır. Şizofreni hastalarında ekstremite tutulumu ile S3 Stroop testi hata sayısı arasında pozitif yönde anlamlı ilişki saptanmıştır. Birinci derece akrabalarda ağız tutulumu ile S1 Stroop test skoru, S3 Stroop testi hata sayısı arasında negatif yönde anlamlı ilişki saptanmıştır. Kontrollerde ise ağız tutulumu ile S5 Stroop test skoru, S5, S3 Stroop testi hata sayısı arasında pozitif yönde anlamlı ilişki olduğu gözlenmiştir. Sonuç: Sonuç olarak, kulak anomalileri hasta grubunda kontrollerden daha yüksek, ağız anomalileri ise hasta ve yakınlarında kontrollerden daha yüksek saptanmıştır. Bu bulgu MFA'ların hastalıkla ilişkili olabileceği ve bu ilişkinin genetik bir zemine dayandığını gösteriyor olabilir. İkinci önemli bulgumuz ise şizofreni hastalarında kulak anomalileri ve Stroop testi arasında anlamlı bir ilişki saptanmış olmasıdır. Bu da bize minor fiziksel anomaliler ve şizofreni açısından en azından hastaların bir kısmında nörogelişimsel ortak bir yolun var olduğuna işaret etmektedir.
Alkolün beyin yapısı ve bilişsel işlevler üzerine etkileri
Amaç: Bu çalışmanın amacı, alkol alımının kesilmesini takiben ilk hafta içinde, alkol bağımlılarındaki yapısal beyin değişikliklerini ve bilişsel etkilenmeyi sağlıklı gönüllülerin verileriyle karşılaştırarak saptamak ve sekiz haftalık arınıklık sonrası, beyin yapısı ile bilişsel işlevlerdeki bu etkilenmenin nasıl bir değişim gösterdiğini incelemektir. Ayrıca nörobilişsel işlevlerin, hipokampüs ve ventrikül hacimleriyle ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır.Yöntem: Sağ elini kullanan, alkol bağımlılığı tanısı alan on sekiz erkek hastaya, çalışma başlangıcı (yoksunluğun ilk haftası) ve ortalama sekiz haftalık arınıklık sonrası nörobilişsel testler uygulandı. Nörobilişsel değerlendirme ile ±3 gün içinde olacak şekilde, hipokampüs ve ventrikül hacimleri başlangıçta ve sekiz haftalık arınıklık dönemi sonrası, manyetik rezonans beyin görüntüleme yöntemi kullanılarak değerlendirildi. Yaş ve eğitim süreleri hastalarla eşleştirilmiş, sağ elini kullanan on sekiz erkek sağlıklı gönüllüye nörobilişsel testler ve manyetik rezonans görüntüleme bir kez uygulandı. Bilişsel işlevlerden yürütücü işlevler, sözel/sözel olmayan bellek, sözel akıcılık, işleyen bellek, dikkat, üst ekstremite motor işlevi, görsel-uzamsal beceriler değerlendirildi.Bulgular: Alkol bağımlılığı tanısı alan hastaların başlangıç değerlendirmesinde hipokampüs hacimleri kontrollerden küçük, ventrikül hacimleri büyük bulundu. Yürütücü işlevler, hemen ve gecikmiş sözel/sözel olmayan bellek, sözel akıcılık, görsel uzamsal beceriler, üst ekstremite motor becerilerinde bozulma saptandı. İzlem değerlendirmesinde alkol bağımlılarının hipokampal hacimlerinde anlamlı artış ve ventrikül hacimlerinde anlamlı küçülme bulundu. Yürütücü işlevler, semantik sözel akıcılık ve üst ekstremite motor işlevleri dışında hastaların diğer tüm bilişsel fonksiyonlarında istatistiksel olarak anlamlı düzelme saptandı. Nörobilişsel işlevler ile hipokampüs veya ventrikül işlevleri arasında herhangi bir ilişki saptanmadı.Sonuç: Bulgular alkol bağımlılığı olan hastalarda, arınıklığın erken evrelerinde, hem beyin yapısında hem de nörobilişsel işlevlerde düzelmeyi göstermektedir. Ancak beynin bazı bölgeleri ve işlevleri arınıklığa karşın iyileşmemektedir. Bu kısmi düzelmenin altında yatan mekanizmaların anlaşılması, alkol bağımlılığında daha etkin tedavi stratejilerinin geliştirilmesi ve beynin rejenerasyon mekanizmalarının anlaşılmasında yardımcı olabilir.
Şizofreni tanısı olan hastalarda yüz ve duygu tanımanın sosyal işlevsellik ile ilişkisi, sağlıklı gönüllülerle karşılaştırması
Amaç: Bu çalışmanın amacı şizofreni hastalarında yüz ve duygu tanıma becerilerinin değerlendirilmesi, yüz ve duygu tanımanın sosyal işlevsellik ile ilişkisini araştırmaktır. Yöntem: Bu araştırma Akdeniz Üniversitesi hastanesi psikiyatri polikliniğinde yapılmış, tanımlayıcı ve kesitsel tipte bir çalışmadır. Araştırmaya DSM-5 tanı kriterlerine göre şizofreni tanısı alan, alkol ve madde kullanım bozukluğu olmayan 18-65 yaş aralığındaki toplam 60 hasta alındı. Kontrol grubu olarak hasta grubuyla benzer 60 sağlıklı gönüllü birey alındı. Tüm katılımcılara yüz yüze soru cevap şeklinde araştırmacılar tarafından geliştirilmiş araştırmanın amacına uygun yarı-yapılandırılmış Sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formu ile birlikte Gözler Testi, Benton Yüz Tanıma Testi, Sosyal İşlevsellik Ölçeği, SCID 1 ve farklı olarak sadece şizofreni grubuna Pozitif ve Negatif belirtileri değerlendirme Ölçeği uygulandı. Veriler "R Core Team" in 'R' programı kullanılarak analiz edildi Bulgular: Şizofreni hastaları sosyal işlevsellik, duygu ve yüz tanıma açısından zayıf beceri ve yeterlilik göstermiştir. Sadece pozitif belirtili şizofreni hasta grubunda kontrollere benzer şekilde yüz tanıma daha iyiydi. Bu grupta duygu ve yüz tanımanın artması ile kişiler arası ilişkiler artığı, duygu tanıma artığında yetkinliğin arttığı gözlenmedi. Buna karşın karma belirtili hastalarda duygu tanıma artıkça kişiler arası ilişkilerin azaldığı; negatif belirtili şizofreni hastalarında duygu tanıma artıkça sosyal işlevselliğin bozulduğu gözlendi. Tüm hasta ve negatif belirtili hasta grubunda duygu tanıma azaldıkça da boş zaman değerlendirme aktiviteleri artığı saptandı. Negatif belirtiler, düşünce yoksullaşması, dikkat bozukluğunun artması ile duygu tanımanın azaldığı gözlenirken, pozitif belirtiler ile duygu tanıma arasında ilişki saptanmamıştır. Yüz tanımanın pozitif belirtiler, özellikle garip davranış ve sanrıların artması ile artığı bulunmuştur. Sonuç: şizofreni hastalarında duygu ve yüz tanıma becerilerinde bozulma saptanmıştır. Bu bozulma negatif belirtilerin şiddetlenmesi artmaktadır. Hasta gruplarında sosyal işlevsellik ile duygu tanımanın ilişkisi farklı sonuçlanmıştır. Bu bulgulara göre aralarında basit ve doğrusal bir ilişki olmayıp başka faktörlerin etkisine açık dolaylı bir ilişki olabilir. Bu açıdan kişiye özel sosyal ortamlara ve ilişkilere adapte edici özellikte tedavi programlarının geliştirilmesinde önemli olabilir.
Karaciğer nakli öncesinde ve nakilden bir yıl sonra psikiyatrik belirti ve bozukluk yaygınlığı, yaşam kalitesi, genel bilişsel ve cinsel işlevler
Amaç: Bu çalışmanın birincil amacı karaciğer nakli öncesinde ve nakilden bir yıl sonra hastalarda psikiyatrik bozukluk ve belirti yaygınlığının, yaşam kalitesi düzeylerinin, genel bilişsel işlevler ve cinsel işlevlerin karşılaştırılmasıdır. Çalışmanın diğer amaçları arasında nakil öncesi ve sonrasında saptanan psikiyatrik bulgularla hastaların aleksitimik özellikleri arasındaki ilişkinin ve nakilden bir yıl sonra sürece etki eden kültürel etmenlerin araştırılması yer almaktadır.Yöntem: Araştırmaya 15.11.2008 ve 31.07.2010 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi ve Gastroenteroloji bölümlerine yatışı yapılan, karaciğer yetmezliği olan ve karaciğer nakli operasyonu kararı alınan hastalar (n:68) ve karaciğer nakli sonrası onikinci ay kontrolleri için Genel Cerrahi polikliniğine ayaktan başvuran hastalar (n:53) alındı. Böylece iki aşamada kesitsel değerlendirmeler yapıldı ve nakil öncesi ve sonrası olmak üzere iki hasta grubu oluşturuldu(NÖG, NSG). Bu iki gruptaki hastalara alıcı-veri formu, SCID-1/CV görüşmesi, KF-36 Yaşam kKalitesi Ölçeği(KF-36), Standardize Mini-Mental Test (SMMT), Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği(HADÖ), Toronto Aleksitimi Ölçeği-20 (TAS-20) ve Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği(ACYÖ) uygulandı. Çalışma sonunda elde edilen veriler karşılaştırıldı. 16 hasta hem nakil öncesinde hem de nakil sonrasında uzunlamasına değerlendirildi ve analiz edildi.Bulgular: Sosyodemografik ve klinik özellikler açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. KF-36'nın mental sağlık alt ölçeği dışında tüm alt ölçeklerinde nakil öncesi hastalar, nakil sonrasındakilere göre istatistiksel olarak anlamlı düşük ölçümler gösterdiler. SMMT ortalamaları açsısından iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı. NÖG'de hastaların % 29,4'ünde (n: 20), NSG'de ise % 20,8'inde (n: 11) psikiyatrik bozukluk saptandı. İki grup arasındaki psikiyatrik bozukluk yaygınlığı arasında anlamlı fark saptanmadı. NÖG'de NSG'ye göre HADÖ Depresyon alt ölçeği ortalama skorları anlamlı ölçüde yüksek saptandı. ACYÖ'ye göre cinsel işlev bozukluğu olan hastaların sayısı NÖG'de NSG'ye göre anlamlı sayıda fazla saptandı. NÖG'de psikiyatrik bozukluğu olanlarda aleksitimi varlığı, psikiyatrik bozukluğu olmayanlara göre anlamlı olarak fazla saptandı.Sonuç: Karaciğer nakli hastalarda yaşam kalitesinin mental sağlık alanı dışındaki birçok alt boyutunda anlamlı iyileşmeler sağlamıştır. Ancak nakil sonrası geç dönemde (birinci yılda) psikiyatrik bozukluk sıklığı, nakil öncesi döneme göre azımsanmayacak kadar yüksek oranda saptanmıştır. Bu bulgular hastaların KN sonrası geç dönemde de psikiyatrik açıdan risk altında olmaya devam ettiklerini göstermektedir. Bu bakımdan karaciğer nakil sürecindeki hastalar için sadece nakil öncesinde ve sonrasındaki yakın dönemde değil, nakil sonrası geç dönemde ve tedavinin her aşamasında düzenli psikiyatrik değerlendirme ve izlem sağlanmasının önemi büyüktür. Japonya'da tanımlanan Paradoksik Psikiyatrik Sendrom'un ülkemizde çok daha düşük oranlarda görülmesi bunun kültüre bağlı bir sendrom olabileceğini düşündürmektedir.
Panik bozukluğu ve yetişkin ayrılma anksiyetesi bozukluğu hastalarında Co2 duyarlılığı
Amaç: Panik bozukluğu (PB) hastalarının CO2 kışkırtması ile panik atak geçirme sıklığının kontrollerden yüksek olduğu bilinmektedir. Çocuklardaki ayrılma anksiyetesi bozukluğunun (çAAB) da hem CO2 duyarlılığıyla ve hem de yetişkinlikte ortaya çıkan PB'yle ilişkili olduğunu bildiren çalışmalar bulunmaktadır. Bu çalışmada, PB ve/veya ayrılma anksiyetesi bozukluğu (AAB) olan yetişkin hastalarda ve sağlıklı bireylerde CO2 duyarlılığının ve ilişkili olabilecek klinik özelliklerin, karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Yöntem: Çalışmamıza PB tanısı almış 38 hasta, yetişkin ayrılma anksiyetesi bozukluğu (yAAB) tanısı almış 31 hasta ve 40 sağlıklı birey katılmıştır. Katılımcılar ağız ve burunlarını kapatan bir maske ile %35 CO2-%65 O2'den oluşan bir gaz karışımını, vital kapasitelerinin en az %80'i kadarlık hacimde ve iki kez solumuşlardır. CO2 uyarımından hemen önce ve sonra akut panik envanteri (APE) ve görsel anolog ölçeği (GAÖ) katılımcılar tarafından puanlanmıştır. Bu puanlar temelinde CO2 ile tetiklenmiş panik atağının olup olmadığı değerlendirilmiştir.Bulgular: CO2 kışkırtması ile panik atağı geçirme oranları APE'ye ve GAÖ'ye göre PB ve yAAB grupları arasında anlamlı farklılık göstermezken, her iki grupta kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Anksiyete duyarlılığı indeksi-3 (ADİ-3) toplam puanları da PB ve yAAB gruplarında benzer bulunurken, her ikisinde de kontrol grubundan anlamlı olarak daha yüksekti. ADİ fiziksel alt ölçeği ise diğer iki alt ölçekten farklı olarak PB grubunda yAAB grubundan yüksek bulundu.Sonuç: Çalışmamızda PB'de CO2 duyarlılığı olduğu bir kez daha doğrulanırken, yAAB'de de CO2 duyarlılığı olduğu bulunmuştur. Bulgularımız iki hastalığın oluşumundan ortak patofizyolojik süreçlerin sorumlu olabileceğini desteklemektedir.Anahtar kelimeler: Panik bozukluğu, yetişkin ayrılma anksiyetesi bozukluğu, CO2 duyarlılığı, anksiyete duyarlılığı
Majör depresif bozukluk hastalarında seçici serotonin geri alım inhibitörü antidepresan tedavinin aleksitimi ile ilişkisi
AMAÇ: Majör Depresif Bozukluk hastalarında başlanan SSGİ grubu antidepresan tedavinin prospektif olarak aleksitimi ile ilişkisini ortaya koymaktır. YÖNTEM: Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniğine başvuran Majör Depresif Bozukluk tanısıyla ilk kez SSGİ tedavisi başlanan 18-65 yaş arasından rastgele seçilen ve verilen tedaviden fayda gören 60 gönüllü çalışmaya dahil edilmiştir. Olgular SCID-I Duygudurum Epizodları Modülü ile tanı ve dışlanma kriterleri ile incelenmiştir. Olgulara Sosyodemografik Veri Formu, Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri, Pozitif ? Negatif Duygu Ölçeği, Toronto Aleksitimi Ölçeği ve Buss-Perry Agresyon Ölçeği uygulanmıştır. Olgular sekiz hafta sonra tekrar değerlendirilmiştir. BULGULAR: Olguların %60?ı aleksitimik olarak saptanmıştır. Olguların sosyodemografik verileri ile aleksitimi arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Aleksitimik olan olguların Beck Depresyon Ölçeği ve Hamilton Depresyon Ölçeği puanları aleksitimik olmayanlara göre anlamlı olarak daha yüksek saptandı. Aleksitimik olanların agresyon düzeyi olmayanlara göre daha yüksek sonuçlandı. Sekiz hafta sonra ikinci kez bakılan veriler sonucunda aleksitimi oranı %66,7 olup her iki ölçüm arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. SSGİ tedavisi ile hem pozitif hem de negatif puanlarında anlamlı değişim saptanmıştır. Pozitif duygularda puan değişimi ortalaması 5,5 iken Negatif duygularda puan değişimi ortalaması 16,5 olarak saptandı. SSGİ tedavisi ile negatif duygu puanlarında pozitif duygu puanlarına göre belirgin değişim oldu. Agresyon ölçeği puanlarında ise tedavi ile belirgin azalma oldu. SONUÇ: Diğer psikpatolojilerin dışlandığı sadece Majör Depresif Bozukluk hastalarının dahil edildiği çalışmamızda aleksitimi oranı diğer çalışmalara göre yüksek bulunmuştur. Agresyon düzeyinde hem aleksitimik olanlarda hem de olmayanlarda tedavi ile anlamlı bir azalma oldu. Ancak ikinci ölçümde aleksitimik olanların agresyon düzeyi aleksitimik olmayanlara göre anlamlı olarak daha yüksek seyretti. SSGİ grubu antidepresan ilaçlarla yapılan tedavinin etkili olduğu olgularda yapılan sekiz haftalık izlem sonucunda negatif duygularda belirgin iyileşme görülürken pozitif duygularda negatif duygulara oranla daha az düzelme olmuştur. SSGİ tedavisinin bir sonucu olarak literatürde behsedilen apetetik iyileşme fenomeninin olduğu görülmüş olup bu hastalarda aleksitimi düzeyinin benzer oranda devam ettiği saptanmıştır. Bu hastalardaki aleksitimi düzeyine SSGİ grubu antidepresan ilaçların emusyonel etkilerinin bir katkısı olabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Antidepresan tedavi, Aleksitimi, Majör Depresif Bozukluk.
Dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanısı alan çocukların tedavi öncesi ve sonrasında; ebeveynlerinde anksiyete, depresyon düzeyleri, aile işlevselliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışma dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tanısı alan çocuklar ile sağlıklı gelişime sahip çocukların ebeveynlerini depresyon ve anksiyete düzeylerini, her iki gruptaki ailelerdeki aile işlevlerini karşılaştırmayı ve çocuğun tedavisinden sonra ebeveynlerin depresyon ve anksiyete düzeylerinin düşüp düşmediğini, aile işlevlerinin düzelip düzelmediğini göstermeyi amaçlamıştır. Yöntem: Çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Psikiyatrisi Polikliniği'ne ilk kez başvuran, DSM-4 tanı kriterlerine göre DEHB tanısı alan, 5-16 yaşları arasında 30 olgunun ebeveynleri; kontrol grubu olarak 5-16 yaş arası herhangi bir tıbbı, nöropsikiyatrik hastalığı olmayan, yaş ve cinsiyet açısından hasta grubuyla eşleştirilmiş 30 çocuğun ebeveynleri alındı. Ebeveynlere ayrıntılı sosyodemografik ve klinik özellikleri kapsayan çalışmaya uyarlanmış bilgi formu verildi. DEHB tanısı alan çocukların medikal tedavisi başlamadan önce ve başladıktan 3 ay sonra klinik görüşmeler yapılıp ölçekler uygulandı. İlk başvuruda vaka ve kontrol grubundaki ebeveynlere SCID-1, Beck Depresyon ölçeği, Beck Anksiyete ölçeği, Aile Değerlendirme Ölçeği, Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Ölçeği, çocuklardaki semptom şiddeti ile ebeveynlerin iletişimi arasındaki ilişkiyi ölçmek için DEHB tanısı alan çocukların ebeveynlerine Turgay DEHB formu verildi. 3 ay sonra medikal tedavisi başlayan DEHB tanısı alan çocukların ebeveynlerine aynı ölçekler uygulandı. Bulgular: İstatistiksel analiz sonucunda DEHB'lı çocuğa sahip annelerde kontrol grubuna kıyasla artmış oranda depresyon ve anksiyete düzeyi saptanmış olup, bu durum babalar için sadece anksiyete açısından anlamlıydı. Tedavi başlandıktan üç ay sonra ise hem annelerde, hem de babalarda depresyon ve anksiyete düzeyleri anlamlı olarak azalmaktaydı (p<0.05). Aile işlevlerinde ise annelerde kontrollere kıyasla Problem Çözme, Roller, Duygusal Tepki Verebilme ve Gereken İlgiyi Gösterme alanlarında; babalarda ise problem çözme ve davranışın kontrolü alanlarında artmış oranda sorun olduğu gösterilmiştir. Aile işlevlerindeki düzelmenin depresyon ve anksiyete düzeylerine zıt olarak beklenenin altında olduğu görülmüştür. Sonuçlar: Çocukla daha çok vakit geçiren ve çocuğun bakımından birebir sorumlu olan annenin babalara oranla DEHB'lı çocuğa sahip olmaktan ötürü daha çok anksiyete ve depresyona özgü semptomlar geliştirdiği saptanmıştır. Duygusal alanda annelerin ve babaların yaşadığı zorlanmanın aile işlevlerini olumsuz etkilediği ve çocuğun tedavisinin kısa vadede aile işlevlerini henüz iyileştirmese de en azından anne ve babalardaki semptomları hafiflettiği gösterilmiştir. Bu anlamda DEHB tanısı konan çocuklarda aileyi bütüncül bir yaklaşımla değerlendirmek ve ailenin diğer bireyleri için de gerekli tıbbi desteği sağlamak önemlidir. Bu nedenle depresyon ve anksiyete bozuklukları açısından annelerin ayrıntılı değerlendirmenin ebeveynde psikopatolojiden kuşkulanılan olgularda yararlı olacağı düşünülmüştür
Bipolar bozukluk tanılı hastalarda mevcut tedaviye ek olarak verilen psikoeğitim'in; tedavi uyumuna, işlevselliğe, yaşam kalitesine, hastanın sosyal destek algısına ve yaşam olayları ile başa çıkma becerileri üzerine etkileri
Bu çalışmanın amacı Bipolar Bozukluk tanılı hastalara verilen psikoeğitimin; hastaların işlevselliklerine, yaşam kalitelerine, sosyal destek algılarına, yaşam olayları ile başa çıkma becerilerine ve tedavi uyumlarına etkisini araştırmaktadır. Bu amaçla Akdeniz Üniversitesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Bipolar Polikliniği'nde takip edilmekte olan ve çalışmaya dahil edilme kriterlerine uyan 72 hasta çalışma hakkında bilgilendirilip psikoeğitime davet edildi. 72 hastanın tümümün sosyodemografik verileri alındı; plazma ilaç düzeyleri kaydedildi ve ölçekler verildi. Hastalara Bipolar İşlevsellik Ölçeği, Whoqol-Bref Yaşam Kalitesi Ölçeği, Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği, COPE, Morisky İlaç Uyum Ölçeği verildi. Hastalar psikoeğitime davet edildi; 72 hastadan 30 hasta psikoeğitime katıldı. Psikoeğitimden 3 ay sonra hastalara (N:30) aynı ölçekler tekrar verildi, en son bakılan plazma ilaç düzeyleri ve bu zaman zarfında olan yeni ataklar, ilaç değişimleri vb. klinik gelişmeler kaydedildi. Tüm verilerin istatistiksel analizi yapıldı. Sonuç olarak hastaların yaşam kalitelerinde; psikolojik sağlıkta ve sosyal ilişkilerde anlamlı derecede yükselme saptandı. Hastaların (damgalanma hissi, içe kapanıklık, ev içi ilişkiler) işlevselliklerinde artış saptandı. Hasta tarafından algılanan sosyal destekte; özellikle aile alt ölçeğinde yükselme saptandı, algılanan sosyal desteğin toplam puanın da artış görüldü. Hastaların dini odaklı ve duygusal odaklı başa çıkma tutumlarında anlamlı derecede düşüş görüldü. Hasta sayısının azlığı ve süre kısalığı nedeni ile istatistiksel olarak anlamlı çıkmamakla birlikte hastaların tedavi uyumlarında ve etkin dozda ilaç kullanım oranlarında artış görüldü. Tüm bu bilgilerin neticesinde bipolar bozukluk hastalarına ilaç sağaltımına ek olarak psikoeğitim verilmesi önerilmektedir. Psikoeğitimin hastalığın erken aşamasında verilmesi, zaman zaman tekrarlanması ve psikoeğitime ailelerin dahil edilmesinin mevcut olumlu etkiyi artıracağı düşünülmektedir. Bu konu ile ilgili daha fazla sayıda hasta ve daha uzun süreli izlemler sonucu yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır
Opiyat bağımlılarının sosyodemografik ve kişilik özelliklerinin göç ile ilişkilendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı opiyat bağımlılarının sosyodemografik, klinik ve kişilik özelliklerinin araştırılması ve göçün bu özelliklere etkisinin değerlendirilmesidir. Yöntem: Bu araştırma Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Alkol Madde Bağımlılık Araştırma ve Uygulama Merkezi'nde (AMBAUM) yapılmış, tanımlayıcı ve kesitsel tipte bir çalışmadır. Araştırmaya polikliniğe başvuran ve yatarak tedavi olan DSM-IV- TR tanı kriterlerine göre opiyat bağımlılığı tanısı alan 18-39 yaş arası 39 Antalya'ya başka şehirlerden göç etmiş ve 30 Antalya'nın yerli halkından oluşan toplam 69 hasta alındı. Kontrol grubu olarak hayatlarının hiçbir döneminde herhangi bir psikolojik/psikiyatrik tedavi almamış yaş, cinsiyet ve eğitim açısından hasta grubuyla benzer 33 Antalya'ya başka şehirlerden göç etmiş ve 28 Antalya'nın yerli halkından oluşan toplam 61 sağlıklı gönüllü birey alındı. Tüm katılımcılara yüz yüze soru cevap şeklinde araştırmacılar tarafından geliştirilmiş araştırmanın amacına uygun Sosyodemografik ve Klinik Bilgi Formu ve 240 maddeden oluşan "Doğru" ya da "Yanlış" şeklinde yanıtlanan bir kendini değerlendirme ölçeği olan Mizaç ve Karakter Envanteri (MKE) uygulandı. Veriler PASW 18 (SPSS/IBM, Chicago, IL, USA) kullanılarak analiz edildi Bulgular: Opiyat bağımlılarında; yenilik arayışı kişilik özelliğinin yüksek olduğu, göç etmiş opiyat bağımlılarının %97,4'ünün 2. kuşak göçmenlerden oluştuğu, düzenli poliklinik kontrolünün, daha önce yatarak tedavi görmüş olmanın ve eğitim seviyesindeki artışın remisyon süresini uzattığı saptandı. Sonuç: Yüksek yenilik arayışı kişilik özelliğinin ve 2. kuşak göçmen olmanın madde kullanım bozukluğu riskini artırdığı bağımlılıkla mücadelede göz önüne alınmalıdır
Akdeniz Üniversitesi Tıp fakültesi hastanesi psikiyatri servisi'nde 2006-2013 yılları arasında yatarak tedavi alan olguların retrospektif olarak sosyodemografik ve klinik özelliklerinin değerlendirilmesi
Amaç Bir üniversite hastanesi psikiyatri kliniğinin yataklı servis uygulamalarının 8 yılı değerlendirilmiş ve alınan sonuçlar literatür ışığında değerlendirilmiştir. Yöntem 01.01.2006 – 31.08.2013 tarihleri arasında Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Kliniği'nde yatarak tedavi gören 737 hasta değerlendirilmeye alınmıştır. Bu hastaların bilgileri, geriye dönük olarak, psikiyatrik hasta takip dosyalarından ve hastane bilgisayar kayıtlarından elde edilen veriler incelenmiştir. Sonuç Yatarak tedavi gören 737 hasta (430 kadın, 295 erkek) çalışmaya alınmıştır. Hastaların yaş ortalaması 59±14.8 (en küçük=10, en büyük 80) olarak saptandı. Hastaların psikiyatrik tanı dağılımı ICD 10 sınıflandırma sistemine göre: Yatış tanılarına göre ilk 3 sırayı alan hastalıkların yüzdesi 83.8'dir. Duygudurum bozuklukları %37.3 (n=271) ile hastaların en büyük oranını oluşturur. Sonra sırasıyla %30.7 (n=223) ile şizofreni, şizotipal ve delüzyonel bozukluklar ve %15.8 (n=115) anksiyete bozuklukları gelmektedir. Erkeklerde en sık %35.6 ile şizofreni, şizotipal ve delüzyonel bozukluklar, kadınlarda ise en sık %40.5 ile duygudurum bozuklukları tanıları mevcuttu. Non-psikiyatrik komorbiditelere bakıldığında; tüm tanı gruplarda en sık endokrin, beslenme ve metabolizma hastalıkları eşlik ediyordu. Uygulanan tedaviler değerlendirildi. %53.2 (n=379) polifarmasi saptandı. Monoterapi en sık %37.4 (n=88) ile şizofreni, şizotipal ve delüzyonel bozukluklardaydı. Polifarmasi ise en yüksek oran %38.5 ile (n=146) duygudurum bozukluklarında saptandı. En sık EKT endikasyonu duygudurum bozukluklarındaydı (%76.5, n=52) En sık kullanılan ilaç grubu antipsikotiklerdi. Ortalama yatış süresi 19.94±17.70 gündü. Yatış sürelerinin etkileyen faktörler ICD tanı kategorisi, tedavi modalitesi, alkol kullanımı, suicid girişimi sayısı ve soygeçmişte psikiyatrik bozukluk öykü varlığıdır. Tartışma Hizmeti kullanmada belirleyici olan sosyal ve demografik bilgileri sağlamanın, ruh sağlığı hizmetlerini planlama, geliştirme ve değerlendirmede önemli olduğu belirtilmektedir. Bu çalışma ile ülke genelinde yürütülen ruh sağlığı hizmetlerinin iyileştirilmesi çabalarına küçük de olsa bir katkı sunulmuştur