
23
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Histokimyasal boyamalar için bal, etil alkol ve sitrik asitten oluşan solüsyonun fiksatif etkisinin araştırılması
Çevre, insan ve hayvan sağlığı için zararlı etkileri tespit edilen formaldehite alternatif bir kimyasalın keşfedilmesi için birçok bilimsel araştırma yürütülmüştür. Bu çalışmanın amacı değişen oranlarda bal, etil alkol ve sitrik asitten oluşan solüsyonların histolojik araştırmalarda sıklıkla kullanılan histokimyasal boyamalar için etkili bir alternatif fiksatif olup olamayacağını araştırmaktır. Çalışmada farklı oranlarda bal, etil alkol ve sitrik asitten oluşan solüsyonlar deneme grubu, formol ve Bouin solüsyonları ise kontrol grubu olarak kullanıldı. Dokular cinsiyet farkı gözetmeden 10 adet Wistar Albino sıçanın beyin, dil, parotis bezi, karaciğer, pankreas ve böbreklerinden alındı. Örnekler deneme ve formol gruplarında 24, 48 ve 72 saat tespit edildi. Bouin solüsyonunda ise tespit süresi 24 saat olarak belirlendi. Histolojik kalitenin değerlendirilmesi için dokulardan alınan kesitlere hematoksilen-eozin, PAS (Periodic Acid Schiff) ve Masson'un Trichrome boyaması yapıldı. Hazırlanan kesitler ışık mikroskobu altında değerlendirildi ve mikroskoba entegre digital kamerayla fotoğraflar çekildi. Çalışmada elde edilen skorlar istatistiksel olarak analiz edildi. Sonuç olarak çalışmamızda bal, etanol ve sitrik asitten oluşan solüsyonun yaygın kullanılan fiksatiflere alternatif olabileceği ile ilgili bulgular elde edildi. Özellikle %40 bal içeren solüsyonun standardize edildiği takdirde bu yönde bir adım önde olduğu düşünülmektedir.
Sıçanlarda, prepubertal dönemde oluşturulan epididimal obstrüksiyonun; testiste, androjen reseptör dağılımı ve seminifer tubul gelişimine etkisi
Bu çalışma; postnatal gelişim döneminde sıçan testisindeki androjenreseptör (AR) dağılımını tespit etmek ve prepubertal dönemde oluşturulanepididimal obstrüksiyonun; testise ve testisteki AR dağılımına etkisini incelemekamacıyla yapılmıştır.15 günlük yaştaki, yavru sıçanlar rastgele bir şekilde ligatür ve kontrolgrubu olarak ikiye ayrıldı. Laparatomi yapılan kontrol grubu sıçanlar ile çift taraflıolarak korpus epididimisleri bağlanan ligatür grubu sıçanların testisleri 21, 35, 56,90, 120 günlük yaşlarda alınarak Bouin solüsyonunda tespit edildi ve parafinegömüldü. 5 ?m kalınlığında kesilen dokular; hematoksilen-eozin, P.A.S., üçlüboyama ve mikrodalga ışınımlı antijen retrieval protokolü kullanılarakimmunohistokimyasal yöntemlerle boyandı.Seminifer tubul çapında ve bazal membran kalınlığında artış, germinalepitel kalınlığında azalma, spermatidlerin azlığı ve çok çekirdekli spermatidlerinvarlığıyla karakterize ilk histolojik değişiklikler 56 günlük ligatür grubundaşekillendi. 90 ve 120 günlük ligatür guruplarında; spermatogenik hücrelerinhemen hemen tamamı yok olmuştu. Seminifer epitel Sertoli hücrelerindenoluşuyordu. AR immunboyanma kontrol grubu sıçanların tümünde; peritubulermiyoid hücreler, perisitler, Sertoli hücreleri ve Leydig hücrelerininçekirdeklerinde gözlenirken, spermatogenik hücrelerde gözlenmedi. Ligatür grubusıçanların immunboyanma özellikleri Sertoli hücreleri hariç kontrol grubuylaaynıydı.Sonuç olarak prepubertal dönemde oluşturulan epididimal obstrüksiyonun;seminifer tubullerde ilerleyici dejeneratif değişikliklere yol açtığı vespermatogenik hücre yokluğuyla karakterize ileri derecede dejenerasyonlarıngörüldüğü seminifer tubullerdeki Sertoli hücre çekirdeklerinin, ARimmunboyanma göstermediği tespit edilmiştir.Anahtar Kelimeler: Androjen reseptör (AR), immunohistokimya,epididimal obstrüksiyon, testis, sıçan.
Glifosat bazlı herbisite maruz bırakılan farelerde koenzim Q10'in testis toksisitesi üzerine koruyucu etkisi
En yaygın kullanılan glifosat bazlı herbisit (GBH) olan Roundup, etkin bileşeni olarak glifosat (GLY) içerir ve bu çalışmada GBH'ye bağlı üreme toksisitesini modellemek amacıyla kullanılmıştır. Bu çalışmanın amacı, GLY kaynaklı testiküler ve sperm hasarına karşı Koenzim Q10'un (CoQ10) koruyucu rolünü araştırmak; özellikle oksidatif stres, inflamasyon ve apoptoz yolları üzerine etkilerini incelemektir. Kırk iki adet erişkin erkek ICR fare beş gruba ayrıldı: kontrol (herhangi bir uygulama yapılmadı), sham, CoQ10 (200 mg/kg-VA/gün), GLY (Roundup–500 mg/kg-VA/gün) ve GLY+CoQ10 (Roundup–500 mg/kg-VA/gün + CoQ10–200 mg/kg-VA/gün). Tüm uygulamalar oral yolla 35 gün boyunca gerçekleştirildi. Histopatolojik, immünohistokimyasal (Ki-67, Nrf2), biyokimyasal (MDA, GSH, TAS, TOS, OSI), hormonal (testosteron, LH) ve moleküler (Western blot: Nrf2, Keap1, HO-1, TLR4, NF-κB, Bax, Bcl-2) analizler yapıldı. Ayrıca konvansiyonel ve fonksiyonel sperm parametreleri de değerlendirildi. GLY'nin testis ağırlığında azalmaya ve histolojik hasara neden olduğu, ancak bu olumsuz etkilerin CoQ10 uygulamasıyla iyileşme gösterdiği belirlenmiştir. GLY uygulaması, oksidatif stres belirteçlerini artırmış (↑MDA, TOS, OSI; ↓GSH, TAS), buna karşılık CoQ10 tedavisi redoks dengesini anlamlı şekilde yeniden sağlamıştır. GLY, Nrf2/Keap1/HO-1 antioksidan yolunu baskılarken, CoQ10 bu yolu yeniden aktive etmiştir. GLY ile uyarılan TLR4/NF-κB aracılı inflamatuar sinyal yolu CoQ10 uygulamasıyla baskılanmıştır. Ayrıca, GLY apoptozu tetiklemiş (↑Bax, ↓Bcl-2), CoQ10 ise bu süreci tersine çevirmiştir. GLY, sperm motilitesi, canlılığı ve zar bütünlüğünü azaltırken, CoQ10 bu parametreler üzerinde iyileştirici etkiler göstermiştir. Hormon analizlerinde, GLY grubunda testosteron seviyeleri düşerken, LH seviyelerinde artış gözlenmiş; CoQ10 ise testosteron seviyelerini normale yaklaştırmış ve LH düzeylerini kısmen dengelemiştir. Sonuç olarak, CoQ10'un, GLY kaynaklı testiküler toksisiteyi oksidatif stres, inflamasyon ve apoptoz mekanizmalarını modüle ederek hafiflettiği ve erkek üreme sağlığının korunmasında terapötik bir potansiyele sahip olduğu ortaya konmuştur.
Ruminant abomasum'larında bazı intermediyer filamanların dağılımı
Amaç: Bu çalışma; inek, koyun ve keçilerin abomasum'larında sitokeratin 8/18/19, vimentin, desmin, periferin, nestin ve laminin proteinlerinin dağılımlarını incelemek ve bu dağılım paterninin türlere göre farklılık arz edip etmeyeceğini ortaya koymak amacıyla tasarlandı. Gereç ve Yöntem: Diyarbakır bölgesindeki bazı özel kesimhanelerden 24 aylık 24 adet inek, 12 aylık 20'şer adet koyun ve keçi abomasum'u temin edildi. Temin edilen abomasum organlarından kardiya, fundus ve piloris bölgelerinden olmak üzere parçalar alındı. Alınan dokular %10'luk formol-alkol solüsyonunda 18 saat süreyle tespit edildikten sonra rutin histolojik aşamalardan geçirilerek parafinde bloklandı. Hazırlanan parafin bloklarından alınan 5 µm'lik seri kesitlere; genel histolojik yapı için Crossman's Triple boyaması, IF ve laminin dağılımını saptamak için de immunohistokimya boyama yapıldı. Bulgular: Yaptığımız immunohistokimyasal çalışmada analizi yapılan tüm proteinlerin de abomasum'da dağılım gösterdiği ve yoğunluk derecelerinin farklılık arz ettiği görüldü. Sitokeratinlerin görece diğer parametrelerden daha zayıf reaksiyon gösterdiği, en yoğun olarak da periferin proteininin mevcut olduğu gözlendi. Sonuç: Sonuç olarak; epitel orijinli sitokeratinlerin, mezoderm hücre kökenli vimentinin, kas hücresi orijinli desminin, periferik sinir sistem hücresi orijinli periferinin, merkezi sinir sistem hücresi kökenli nestinin ve bazal membran glikoproteini lamininin abomasum'da farklı bölgelerde farklı yoğunluklarda olacak şekilde, özellikle de parietal hücrelerde yoğun olarak mevcut olduğu görüldü. Tüm bunlar; abomasum'un, IF'ler ve laminin tarafından desteklendiğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Abomasum, İnek, İntermediyer Filaman, Keçi, Koyun, Laminin
Normal ve perkreatalı plasentada osteopontin, osteokalsin ve osteonektin dağılımı
Amaç: Bu çalışmanın amacı, normal ve plasenta perkreta dokularında osteopontin, osteokalsin ve osteonektin ekspresyonlarını karşılaştırarak plasenta perkreta olgusunda bu proteinlerin ekspresyonlarının nasıl değiştiğini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, D. Ü. Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'ne başvuran normal plasenta yerleşimi olan 10 hasta ve plasenta perkreta spektrumu olan 10 hastadan alınan plasenta ve göbek kordonu dokuları kullanılmıştır. Her iki gruptan alınan doku örnekleri rutin histolojik takibe alındı. Elde edilen parafin bloklardan 5 μm kalınlığında alınan kesitlere histokimyasal boyamalar yapıldı. İmmunohistokimyasal analiz için belirlenen osteopontin, osteokalsin ve osteonektin antikorları kullanılarak ışık mikroskobunda değerlendirilerek mikrografları çekildi. Bulgular: Her 2 grubun plasentalarında sinsityotrofoblast hücrelerinin bazılarında osteopontin, osteokalsin ve osteonektin immunoreaktivitesi gözlenmezken yer yer bazılarında immunoreaksiyon görüldü. Normal plasenta doku örneklerinde her 3 antikor için sinstyal köprüler ile düğümlerin ortaklaştığı noktalarda belirgin derecede immunoreaktivite belirlendi. Perkreatalı plasenta doku örneklerinde her 3 antikor için koryon villus stromasında ve Hofbauer hücrelerinde boyanma daha yoğun olarak görüldü. Normal ve perkreatalı plasentalarda desidua hücrelerinin bazılarında osteopontin, osteokalsin ve osteonektin immunoreaktivitesi gözlenmezken yer yer bazılarında immunoreaksiyon görüldü. Sonuç: Sonuç olarak, osteopontin, osteokalsin ve osteonektin'nin sinsityotrofoblast hücrelerinde özellikle de sinsityal köprülerde belirgin bir şekilde görülmesi, bu antikorların hücre- hücre adezyon fonksiyonu üzerine olan etkilerini göstermiştir. Perkreata dokularında HH hücrelerinin bu proteinlerle kuvvetli boyanması ve sayılarının artmış olarak görülmesi bu hücrelerin fagositik etkilerinin olabileceğini göstermiştir. Ayrıcada her iki plasenta örneğinde bu antikorların gebelik boyunca implantasyon, hücre hareketi - yapışması, desidualizasyon ve immün düzenleme gibi çeşitli süreçlerde önemli rol oynadıkları sonucuna varılmıştır.
Normal ve plasenta perkreatalı vakalarda E ve P kaderinlerin dağılımı
Amaç: Hamilelikte önemli fonksiyonlar üstlendiğine inanılan hücre adezyon moleküllerinden olan kaderinler (E- ve P-kaderin) hem normal hem perkreatalı insan plasentalarındaki lokalizasyonları ile ekspresyonlarını ve plasentasyona katılan dokularda bu faktörlerin rollerinin bulunup bulunmadığını araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza; 01 Temmuz 2023 - 30 Eylül 2023 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'ne başvuran normal plasenta yerleşimi olan 22 hasta ve plasenta perkreata spektrumu olan 22 hastanın canlılığı olmayan, patolojiye örnek olarak gönderilmeyecek olan, doğum sonrası elde edilen plasentalarından histolojik takip için küçük parçalar alındı. Normal plasentaya sahip olan hastaların plasentaları servikal ostan 2 cm uzaklıkta ve myometriyal, serozal invazyon bulgusu olmayan ve öykülerinde plasenta invazyon anomalisi olmayan hastalar oldu. Hastaların gestasyonel haftaları son adet tarihlerine göre ya da ilk trimester ultrasonografiye göre hesaplandı. Plasenta perkreta spektrumu olan hastaların tanısı USG ile konulduktan sonra sezaryen sonrası plasentanın histopatolojik incelenmesi ile konfirme edildi. Alınan doku örnekleri rutin histolojik prosedürleri takiben parafinde bloklandı. Parafin kesitlere E- ve P-Kaderin proteinleri için immunohistokimyasal boyama yöntemi uygulandı. Bulgular: E- kaderin immmunoaktivitesi normal plasentanın sinsityotrofoblast ve desidual hücrelerinde kuvvetli olmasına karşın perkreatalı plasentada bu immunoaktivitenin düşük olduğu, buna bağlı olarak koryon villus morfolojik yapılarında bozulma ve trofoblastik invazyonu etkileyebileceğini gözlemledik. E- kaderin immunaktivitesi Perkreata olgularında belirteç olabileceği buna karşın normal plasentalarda ve perkreatalı plasentalarda P- kaderin immunoaktivitesi e- kaderine göre zayıf olarak izlendi. Sonuç: Bu bulgular ışığıda; Perkreata vakalarında E ve P- kaderin gibi faktörlerin rolünü göstermek için uzun vadeli detaylı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Gebelik süresince sığır fötüslerinin abomasum ve bağırsaklarında musinlerin dağılımı
Amaç: tez çalışmamızın amacı gebelik süresince inek fötüslerinde abomazum ve alt sindirim sisteminin histolojik gelişimini tanımlayarak organogenez ve hücre farklılaşmasının anlaşılmasına katkı sunmak, ayrıca abomasum ve alt sindirim sisteminde gelişim sürecinde epitel ve goblet hücreleri ile bezlerin salgılarında bulunan müsinlerin histokimyasal ve immunohistokimyasal (MUC2, MUC5AC ve MUC6) karakterlerini ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada toplam 30 adet Holstein inek fötüsü kullanıldı. Ölçümler sonrasında föstüslerin karın bölgesi açılarak mideler ve bağırsaklar total olarak dışarı çıkarıldı. Kesitlerin bir bölümü Crossmon'un triple ve histokimyasal boyamalar için normal lamlara alındı. Kesitlerin bir bölümü ise, MUC'ları immunohistokimyasal olarak belirlemek için 3--etoksisilan (APES) ile kaplanmış lamlara alındı ve gece boyunca oda ısısında kurutuldu. Bulgular: Gebeliğin ilk döneminde (63. gününde) rumenin rotasyonuna paralel olarak, abomasumun sol tarafta fundus ile retikulumun hemen kaudalinde ve omasumun sağında yatay bir pozisyonda yer aldığı görüldü. gebeliğin her üç döneminde de duodenum, jejeunum ve ileum mukozasının lumene doğru yapmış olduğu farklı boyutlarda parmak benzeri mukozal çıkıntılar yani villus intestinalisler gözlendi. Gebeliğin ilk döneminde hem ince hem kalın bağırsakta villus ve kriptleri örten prizmatik epitel hücrelerinin apikal membranlarında miks, sitoplazmalarında ise zayıf PAS (+) reaksiyonlar gözlendi. Fötal abomasumda gebelik ilerledikçe MUC2 ekspresyonunun kademeli bir artış sergilediği dikkat çekti. Sonuç: bu tez çalışması ile gebelik süresince sığır fötüslerinin abomasum, ince ve kalın bağırsak bölümlerinin morfolojik ve histolojik gelişimlerinin gebeliğin ikinci döneminin ortasında tamamladığı ortaya konuldu. Gebelik süresince fötal gelişime bağlı olarak abomasum, ince ve kalın bağırsak bölümlerinde luminal ve bez epitel hücreleri ile goblet hücrelerinde nötral, sialo (COOH grupları) ve sülfatlı müsinler ile N-asetil sialomüsinlerin lokalize olduğu ortaya konuldu.
Erken gebelik döneminde koyun korpus luteumunda membran ve membran ile ilişkili progesteron reseptörlerinin immunohistokimyasal yöntemle belirlenmesi
Amaç: Bu çalışmada membran progesteron reseptör alfa (mPRα) ve membran ile ilişkili progesteron reseptör ailesine ait membran ile ilişkili progesteron reseptör komponenti 1 (PGRMC1) varlığının, hücresel lokalizasyonlarının ve ekspresyon seviyelerinin koyun corpus luteum (CL)'unda östrus siklusu ve erken gebelik boyunca araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu amaç için gebeliğin peri-implantasyon dönemindeki (12, 16, 22. günler) ve siklusun aynı günlerinde (12, 16, 22) çok doğum yapmış koyunlar rastgele gruplara ayrılmış ve ilgili günlerde CL örnekleri (her bir grup için n=4) toplanmıştır. Elde edilen koyun CL dokularında PGRMC1 ve mPRα varlığı immunohistokimya yöntemi, protein düzeyindeki ekspresyonu western bloting yöntemi, mRNA düzeyindeki ekspresyonu ise qPCR yöntemi ile araştırılmıştır. Veriler, tek-yönlü-ANOVA kullanılarak analiz edildi ve p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Koyun CL yapısı içinde PGRMC1'in büyük, küçük luteal hücrelerde ve endoteliyal hücrelerde eksprese olduğu saptandı. mPRα ise sadece büyük ve küçük luteal hücrelerde tespit edildi. CL içinde PGRMC1 ekspresyonu gebeliğin 12 ve 16. günlerinde siklustaki koyunlara kıyasla önemli düzeyde arttığı belirlendi. mPRα'nın ise gebelikte değişmezken sadece fonksiyonel regresyon dönemindeki (C16) CL'da önemli düzeyde azaldığı gözlendi. Hem PGRMC1'in hem de mPRα'ın mRNA düzeyinde protein ekspresyonuna benzer bir profil sergilediği tespit edildi. Sonuç: Elde edilen sonuçlar koyunlarda mPRα ve PGRMC1'in lokalizasyonu, protein ve mRNA ekspresyon profili ilk defa ortaya konulmuştur. Luteal hücrelerde mPRα'nın ve PGRMC1'in eksprese olması ve gebelikte ve östrus siklusu içindeki önemli düzeydeki değişimler göstermesi bu reseptörlerin gebeliğin oluşması ve luteoliziste önemli rollerinin olduğuna işaret etmektedir.
Distribution of some homeobox (HOX) proteins in placenta during pregnancy in cow
Aim: This study was designed to determine the distribution of some Homeobox proteins (HOXA10, HOXA11, HOXB6, HOXC6, TLX1, Dlx-5, HLX) in the cow uterus and placenta during pregnancy. Material and Method: A total of 27 Holstein breed pregnant cows uterus and placenta obtained from private slaughterhouses in Diyarbakır and Hatay were used in the study. The age of the fetuses was determined by measuring the frontal rump length of the fetuses in order to determine the term of pregnancy of the material used. Based on the determined fetus age, the tissues were divided into three groups, belonging to the first, middle and last period of pregnancy. All tissue samples used were fixed in a 10% neutral formalin solution for 24 hours and then the tissues were passed through routine histological stages and blocked in paraffin. Serial sections 5 micrometers thick were taken from the prepared paraffin blocks and the sections were subjected to immunohistochemical staining using appropriate antibodies related to the genes indicated in the study. Results: As a result of the evaluation of the immunohistochemical findings obtained from this research, it was determined that different intensities of immunreactivity were observed in the uterus and placenta, depending on the periods during pregnancy. In particular, the immunreaction was observed in the luminal and glandular epithelial cells, stromal and some endothelial cells of the uterus, as well as the HOXA10, HOXB6, HOXC6 and Dlx-5 genes were localized in smooth muscle cells. In addition to these, immunoreactivity was also found in maternal epithelial and fötal trophoblasts involved in the structure of the placenta. Conclusion: As a result, it was thought that some Homeobox proteins may have critical roles in the regulation of endometrial functions, in the proliferation and differentiation of endometrial and placental cells. In addition, it was understood that they may have physiological roles in maintaining pregnancy as well as placenta formation and development.
Gebelik süresince inek plasentasında leptin, ghrelin, obestatin ile reseptörlerinin dağılımı
Amaç: Bu çalışmada amaç, inek plasentasında gebelik süresince Leptin, Ghrelin ve Obestatin ile reseptörlerinin hücre lokalizasyonları ve olası fizyolojik fonksiyonlarının belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 44 adet gebe Holstein inek uterusu ve plasentası kullanıldı. Uterus ve plasentaların gebeliğin hangi dönemine ait olduğunu belirlemek için fötusların alın-sağrı uzunluğu ölçülüp, yaş tayinleri yapıldı. Doku örnekleri ise gebe kornunun plasentomal ve interplasentomal olmak üzere iki farklı bölgesinden alınarak %10 nötral formalin solüsyonunda tespit edildi. Rutin histolojik takipten sonra parafinde bloklanan dokulardan 5 mikrometre kalınlığında kesitler alınarak lamlara yerleştirildi. Elde edilen kesitlerde leptin, ghrelin ve obestatin ve bunlara ait reseptörleri (Lep-R, GHS-R, GPR39) belirlemek amacıyla strepavidin peroksidaz yöntemi ile boyandı. Bulgular: Gebelik süresince plasentanın fötal trofoblast ve maternal epitel hücrelerinde, uterusun luminal ve bez epitel hücrelerinin sitoplazmalarında leptin, ghrelin ve obestatin ve bunlara ait reseptörleri (Lep-R, GHS-R, GPR39) için pozitif immunreaksiyonlar belirlendi. Fötomaternal stromal hücreler ve uterusdaki stromal hücrelerin bu faktörler için zayıf immunreaksiyonlar gösterdiği gözlendi. Özellikle obestatinin fötal trofoblastlarda gebeliğin her üç döneminde de güçlü bir ekspirasyon gösterdiği saptandı. Sonuç: İneklerde gebeliğin farklı dönemlerinde plasentanın föto-maternal bölümü ile interplasentomal bölgedeki uterus mukozasından leptin, ghrelin, obestatin ve bunlara ait reseptörleri (Lep-R, GHS-R, GPR39) değişik oranlarda lokalize olması, diğer memeli türlerinde olduğu gibi plasental gelişimde ve gebeliğin devamlılığında bu faktörlerin ineklerde de önemli olduğunu göstermiştir. Plasentasyon süresince leptin, ghrelin, obestatin ve bunlara ait reseptörleri (Lep-R, GHS-R, GPR39) lokalize oldukları bu hücrelerin büyümesi, farklılaşması, migrasyonu ve hayatta kalma sürelerinin düzenlenmesinde fizyolojik bir rol oynayabileceğini güçlü bir şekilde desteklemiştir. Anahtar kelimeler: İnek, Plasenta, Leptin, Ghrelin, Obestatin, OBR, GHS-R, GPR39
Gebelik süresince inek uterusunda erbbreseptörleri ile epidermal büyüme faktörü, amfiregulin ve nörogulin dağılımının immunohistokimyasal olarak gösterilmesi
Bu araştırma, gebelik süresince inek uterusunda Epidermal Büyüme Faktörü Reseptörleri ile Epidermal Büyüme Faktörü (EGF), Amfiregulin (AREG) ve Nörogulin1 (NRG1) dağılımını belirlemek amacıyla planlanmıştır. Çalışmada Diyarbakır'da bulunan özel kesimhanelerden temin edilen toplam 30 adet Holstein ırkı gebe inek uterusu kullanıldı. Uterusların gebeliğin hangi dönemine ait olduğunu belirlemek amacıyla taşımış olduğu fötusların yaşları hesaplandı ve bu amaçla fötusların alın-sağrı uzunluğu ölçüldü. Bu yaş tayinine dayanarak gebeliğin ilk, orta ve son dönemine ait uteruslar her grupta 10 uterus bulunacak şekilde üç ayrı grup altında toplandı. Bütün gruplardan alınan uterus dokuları %10 nötral formalin solüsyonunda 24 saat tespit edildikten sonra rutin histolojik işlemlerden geçirilerek paraplasta bloklandı. Uterus ve plasentanın histolojik yapısını incelemek üzere bu kesitlerden bir bölümüne Crossman'ın üçlü boyaması, diğerlerine ise immunohistokimya boyaması yapıldı.Bu çalışmadan elde edilen verilerin Kruskal Wallis ve Mann-Whitney U testi ile istatistiksel analizleri yapıldı ve gebelik dönemleri arasında önemli bir farklılık (p<0,05) olduğu saptandı. Plasentomal ve interplasentomal bölgeler dikkate alındığında hem uterus hem de plasenta için, yavruya (fötalis) ve anneye ait (maternalis) kısımlar saptanırken trofoblastik hücrelerin tüm gebelik süresince varlıklarını sürdürdükleri görülmüştür. Streptavidin-peroksidaz yöntemi kullanılarak elde edilen immunohistokimyasal boyamada, gebelik süresince inek uterusunda ErbB reseptörleri ile EGF, AREG ve NRG1 ligandlarının farklı yoğunluklarda ancak belirgin olarak yüzey ve bez epitel hücrelerinde lokalize olduğu gözlenmiştir. Endometrial fonksiyonların düzenlenmesinde ErbB reseptörlerinin etkin rol oynaması, buna ek olarak EGF, AREG ve NRG1'in de hem maternal hem de fötal kısımda immunoreaktivite göstermesi, gebelik süresince EGF reseptör-ligand bağlantısında fonksiyonel ilişkinin anlaşılmasını sağlamıştır.ErbB reseptörleri ile EGF, AREG ve NRG1 ligandlarının; uterusta gebelik süresince hücrelerde çoğalma ve farklılaşmayı sağlamakla kalmayıp aynı zamanda plasenta yoluyla embriyo-uterus arasındaki hücresel iletişimde de önemli bir rol oynadığı düşünülmektedir.
Boğa ve koçların abomasum müsinlerinin histokimyasal ve immunohistokimyasal olarak değerlendirilmesi
Bu araştırma, boğa ve koçların abomazum musinlerinin histokimyasal ve immunohistokimyasal olarak yerleşimleri, boğa ve koç türleri arasında farklılıkların bulunup bulunmadığını belirlemek amacıyla yapıldı. Ayrıca, bu türlerin basit midesindeki salgı kompozisyonlarını ortaya koyacağından dolayı salgı ürünlerinin koruyucu rolünün anlaşılması amaçlanmıştır. Çalışmada Diyarbakır'da faaliyet gösteren özel bir kesimhaneden temin edilen 20 adet boğa ile 20 adet koç abomazumu kullanıldı. Abomazumun her üç bölümünden (kardiya, fundus ve pilorus) alınan dokular gruplara ayrıldı. Bütün gruplardan alınan abomazum dokuların % 10 nötral formalin solüsyonunda 24 saat süresince tespiti yapıldı. Daha sonra rutin histolojik işlemlerden geçirilerek parafinde bloklandı. Abomazum musinlerinin yerleşimlerinin belirlenmesi için Phenylhydrazine-PAS boyama, Best Carmin boyama, PAS-diastaz boyama, Alcian Blue (pH.2.5) -PAS boyama ve Alcian Blue (pH.2.5)-Aldehyde Fuchsin boyamaları ve immunohistokimyasal olarak; MUC1, MUC2, MUC5AC ve MUC6'nın lokalizasyonu incelendi. Histokimyasal olarak, gerek boğa gerekse koç abomazumlarında musinlerin yerleşimlerinde önemli bir fark bulunmadığı, her iki türde de midenin tüm bölümlerinde asidik müsinlerin derinde yer alan bezlerde bulunduğu, özellikle fundus bölgesinde bulunan bezlerde derinlere doğru gidildikçe kuvvetli sülfatlı müsinlerden zayıf sülfatlı müsinlere doğru boyanma gözlendiği, karboksilli müsinlerin abomazumun her üç bölgesinde yoğun olarak bulunduğu ortaya konuldu. Yine abomazumun tüm bölgelerinde yoğun bir şekilde mikst müsinlerin varlığı tespit edildi. Nötral müsinlerin ise yine her iki türde de abomazumun tüm bölümlerinde yüzeyde yer alan bezlerde yoğun olarak bulunduğu tespit edildi. Müsinlerin histokimyasal özelliklerinin bölgeye spesifik fonksiyonları ile uyumlu olduğu sonucuna varıldı. Müsinlerin yerleşimleri ile kompozisyonları immunohistokimyasal bulgular ile de desteklendi. Anahtar kelimeler: Musin, histokimya, immunohistokimya, boğa, koç.
Ratlarda kastrasyonun böbrek histolojisine etkisi
Araştırmada, genç erişkin dönemde kastrasyon yapılan ratların böbrek dokusunda meydana gelen histolojik ve morfometrik farklılıkların incelenmesi amaçlandı. Materyal olarak 2 aylık 36 adet erkek Sprague-Dawley rat kullanıldı. Ratlar 2 kontrol (n=16) ve 2 deney (n=20) olmak üzere toplam 4 guruba ayrıldı. Deney gurubundaki ratlara kastrasyon işlemi yapıldı. Kontrol gurubundaki ratlara ise herhangi bir işlem yapılmadan eşit ortam koşullarında tutuldu. Kastrasyondan 1 ile 2 ay sonraki dönemlerde hem kontrol hem de deney guruplarından doku örnekleri alındı. Histometrik değişimleri belirlemek amacıyla Periodic Acid Schiff (PAS) boyama metodu uygulandı. Işık mikroskobu (Leica DMLB) ve buna bağlı Görüntü analiz sistemi (Leica Q Win Standart) ile morfometrik ölçümler yapılarak (birim alanda korpuskulum renis ve tubulus sayıları ile korpuskulum renis, proksimal tubul, henle kulpu ve toplayıcı borucuk çapları) böbrek histolojisinde meydana gelen değişimler incelendi.Yapılan çalışmada, kastrasyondan hem 1 ay hem de 2 ay sonraki dönemlerde, proksimal tubulleri oluşturan hücrelerin sitoplazmalarında kontrol gruplarına göre PAS pozitif sitoplazmik granüllerin çok yoğun olduğu gözlendi. Morfometrik ölçümler sonucu ise, kastrasyondan 1 ay sonra alınan örneklerde birim alandaki korpuskulum renis sayısı kontrollere göre artarken, korpuskulum renis, henle kulpu ve toplayıcı borucuk çaplarının azaldığı saptandı. Kastrasyondan 2 ay sonra yapılan ölçümlerde, korpuskulum renis ve toplayıcı borucuk çapları artarken, tubulus proksimalis ve henle kulpu çaplarının azaldığı görüldü. Sonuç olarak, kastrasyonun böbrek histokimyası ve morfometrisine yönelik oluşturduğu değişimler ortaya konmuştur.Anahtar kelimeler: Kastrasyon, böbrek, morfometri, rat.
Farelerde in vitro embriyo kültürü ve embriyo transferinin fötal trakeya dokusunda bazal hücrelerin sayısı üzerine etkisi
İnsan hekimliğinde çiftlerin bir yıl boyunca düzenli olarak ve korunmaksızın cinsel ilişkiye girmelerine karşın çocuk sahibi olamamaları olarak tanımlanan infertilite, tüm dünya genelinde toplumun %7'sini etkileyen önemli bir sağlık sorunudur. Günümüzde, infertilite tedavisinde başta in vitro fertilizasyon (tüp bebek), in vitro embriyo kültürü ve embriyo transferi olmak üzere çeşitli üremeye yardımcı tedavi (ÜYTE) yöntemleri yaygın olarak kullanılmaktadır. Son yıllarda yapılan çalışmalar, infertilite tedavisi sonucunda dünyaya gelen bebeklerin normal bebeklere oranla enfeksiyonlara ve astım gibi alerjik solunum yolu hastalıklarına daha duyarlı olduklarını göstermektedir. Buna karşın, optimum olmayan koşullarda gerçekleştirilen in vitro embriyo kültürünün fötal trakeya dokusunda bazal hücrelerin sayısı üzerine her hangi bir etkisinin olup olmadığı bilinmemektedir. Trakeyadan başlayarak akciğerlere kadar uzanan solunum yollarının yüzeyini örten epitel dokusu, sürekli olarak kendini yenilemektedir. Solunum sisteminin trakeyadan başlayarak bronşiyollere kadar uzanan kısmında bazal membran ile sıkı bir bağlantı içerisinde olan ve transkripsiyon faktörü transformasyon-ilişkili protein 63 (TRP63)'ü, sitokeratin 5 ve 14 (KRT 5 ve KRT 14) faktörlerini eksprese etmeleri ile karakterize olan bazal hücreler, bu yenilenme sürecinde rol oynayan en önemli hücre popülasyonunun oluşturmaktadırlar. Bir kök hücre olarak işlev görerek kendilerini yenileme (self-renewal) yeteneğine sahip olan bazal hücreler bu işlevlerini, gerektiğinde Clara hücrelerine ve silli epitel hücrelere farklılaşabilme yetenekleri sayesinde gerçekleştirmektedirler. Sunulan tez çalışmasının amacı, fizyolojik olmayan atmosferik oksijen konsantrasyonunda gerçekleştirilen in vitro fare embriyo kültürü ve embriyo transferinin fötal trakeya dokusunda bazal hücrelerin sayısı üzerine herhangi bir etkisinin olup olmadığını test etmektir. Sunulan tez çalışmasında, bir adet kontrol grubu ve bir adet deney grubu olmak üzere toplam iki grup bulunmaktadır. Kontrol grubu, süperovulasyonu sağlamak amacıyla in vitro fertilizasyon çalışmalarında rutin olarak kullanılan PMSG ve hCG uygulaması yapılmamış olan 8-12 haftalık dişilerin, aynı yaştaki erkeklerle çiftleştirilmelerinden elde edilmiş olan fötuslardan oluşturulmuştur. Deney grubu ise, süperovulasyon uygulanan dişilerden hCG uygulamasından 22 saat sonra oviduktun ampulla kısmından toplanan döllenmiş yumurta hücrelerinin (zigot) atmosferik oksijen konsantrasyonunda 95 saat süreyle büyütülmesiyle elde edilen, dolayısıyla in vitro ortamda gelişen, blastosist aşamasındaki embriyoların yalancı gebe dişilere transferiyle elde edilmiş olan fötuslardan oluşturulmuştur. Embriyo transferi yapılan Deney grubunda, embriyo gelişim oranları belirlenmiştir. Deney grubunu oluşturmak amacıyla, toplam 30 adet blastosist aşamasında bulunan embriyo, üç adet yalancı gebe dişiye transfer edilmiştir. Her iki grupta da, gebeliğin 18. gününde (18.5 d.p.c) servikal dislokasyonla ötenazi edilerek, gebe dişilerden izole edilen fötuslar uzaklaştırılarak, canlı ağırlıkları belirlenmiş ve bireysel olarak trakeya doku örnekleri alınmıştır. Her bir fötusa ait trakeya dokusunda, dokunun genel histolojik görünümünü belirlemek amacıyla üçlü boyama yöntemi uygulanmıştır. Dokuda bulunan bazal hücrelerin sayılarını, belirlemek amacıyla immunoflöresan ve immunohistokimya yöntemleri kullanılmıştır. İmmunohistokimya yöntemi uygulanan kesitlerde ayrıca epitel kalınlıkları ve lümen yüzey alanları da belirlenmiştir. Sunulan tez çalışmasından elde edilen bulgular, in vitro embriyo kültürü ve embriyo transferi ile elde edilen ve Deney grubunu oluşturan fötuslarda canlı ağırlığın önemli ölçüde azaldığını göstermektedir. Kontrol grubuna ait fötuslarda lumen yüzey alanının Deney grubuna ait fötuslardan önemli ölçüde yüksek olduğu, epitelyum kalınlığında ise iki grup arasında bir fark olmadığı belirlenmiştir. Fötal canlı ağırlığın yanısıra, in vitro embriyo kültürü ve embriyo transferine bağlı olarak trakeya dokusunda bazal hücre popülasyonunun da etkilendiği belirlenmiştir. Kontrol grubu ile kıyaslandığında, düşük canlı ağırlığa sahip olan Deney grubunda bazal hücre sayısının önemli ölçüde artmış olması sunulan tez çalışmasından elde edilen en ilginç veri setlerinden birisini oluşturmaktadır. Elde edilen veriler, bu durumun vücut ağırlığı ve lümen yüzey alanından bağımsız olarak ortaya çıktığını göstermektedir. Elde edilen bulgular doğrultusunda, Deney ve Kontrol grupları arasında bazal hücre sayıları açısından gözlemlenen farklılığın hücre proliferasyonu ve/veya apoptosis ya da bazal hücrelerin silli hücreler ile sekretorik hücrelere farklılaşması ile ilişkili olup olmadığının test edilmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Fötal trakeya, bazal hücre, p63, in vitro embriyo kültürü ve embriyo transferi
Investigation of the distribution of MHC II molecules and TLR4 in spleen of broiler chicks
The purpose of the present study was to investigate histological development and distribution of TLR4 and MHC II molecules in the spleen of control and LPS stimulated groups within the first two weeks of life. A total of 225 Ross-308 commercial broiler chicks were used. The chicks were divided into 5 main groups (age: 1, 4, 7, 10 and 14 days), each group had 45 chicks. Each main group was divided into three subgroups which included control (conventional), PBS and LPS-injected groups. Antigenic stimulation was carried out through intra-abdominal (i.a.) administration of LPS at a dosage of 1mg/kg. Tissue samples in the subgroups were collected separately at 1, 3, 6, 12, and 24h after LPS or PBS injection. At the same time, tissue samples were obtained from three animals in the control group. Tissue sections were stained using triple staining, Gordon and Sweet's silver staining. Furthermore, orcein–giemsa methods as well as immunohistochemistry were performed to determine the expression of TLR4 and MHC II molecules. Histological development of the spleen was recorded between one and 14 days. Granulopoesis was observed in the chicks until the age of 4 days. Between 1-14 days of age, a diffused expression of TLR4 was found in the tissue but generally in red pulp, some cells showed strong expression. Whereas, some cells showed intense TLR4 expression in PEL and GC, at the age of 4th and 7th day, respectively. Variations in the statistical evaluation were found in diffused granular expression of TLR4 density on different days. The number of dense positive cells was increased again by antigenic stimulation in 14 days old chicks. Besides the non-specific defense cells, TLR4 expression was also observed in endothelial and smooth muscle cells. MHC II molecules were diffusely observed at SCL, PAL, PEL, PVL, GC and red pulp from post-hatch day one onwards. It was noticed that the control group had lesser expression of TLR4 as compared to other groups on daily basis. Moreover, it increased after LPS stimulation at one and 14 days of age. It is suggested that spleen has nonspecific defense processes from post-hatch day one onwards. Functional splenic development is completed histologically at 14 days of age. It is suggested that TLR4 and MHC II positivity must be examined in the spleen on the basis of cell types with further research.
Mantı kıymasındaki doku tiplerinin histolojik olarak belirlenmesi
Ülkemizde endüstrinin gelişmesi ile birlikte gıda üretim alanları da arttı. Gıda üretiminde önemli yer tutan mantı tüketimi de endüstri ile paralel olarak artış sağladı. Üretim devamında, saklama süresini artırmak ürün kalitesini ve lezzetini korumak için farklı prosesler uygulanmaktadır. Satışa sunulan mantılar; dondurulmuş mantı ve fırınlanmış mantı şeklinde reyonlarda gözlenmektedir. Üreticiler karlılığı artırmak için mantı kıymasında Türk Gıda Kodeksine uygun olmayan doku ve organlar karıştırabilmekte;, ürünü ucuza mal etmek için yapılan bu işlem tüketiciyi yanıltmakta, fiyatların düşürülüp, sağlıklı ürün karşısında haksız rekabet ortamının yaratılmasına neden olmaktadır. Ayrıca bu durum halk sağlığını ciddi anlamda tehdit etmekte ve gıda güvenliğinin çiğnenmesine neden olmaktadır. Et ve et ürünlerinde yapılan hilelerin tespit edilmesi amacıyla çeşitli histolojik muayeneler en sık başvurulan yöntemlerdendir. "Mantı Kıymasındaki Doku Tiplerinin Histolojik Yöntemlerle Belirlenmesi" adlı çalışmamızda deneysel olarak mantı kıymasına katılan organların farklı prosesler sonrasında yapılan histolojik incelemelerde mikroskobik yapılarını incelemek; dondurma ve fırınlama işlemlerinin mantı kıymasında kas doku üzerine etkilerini gözlemleyerek litaratüre katkı sağlamak amaçlanmıştır
Amniotik membran kaynaklı kök hücreleri üzerine trombositten zengin plazmanın etkisi
Kök hücreler gelişen teknoloji ile birlikte biyomedikal alanında oldukça önemli bir tedavi aracı haline gelmiştir. Amniotik membran, kök hücre kaynakları arasında daha az immunojenite ve multipotentten daha yüksek potansiyelleri ile önemli bir kaynaktır. Bu çalışmada atların amniotik membranından elde edilen kök hücreler izole edilerek, kültüre edildi ve onuncu pasaja kadar çoğaltıldı. Bununla beraber hücreler üzerinde adipojenik, osteojenik, kondrojenik farklılaştırmalar ve nörosfer oluşumu çalışmaları yapıldı. İki katına çıkma süresi analizi ile üçüncü pasaj ile altıncı pasaj arasında hücre çoğalmalarının daha güçlü olduğu ve dördüncü pasajda hem epitel (AEH) hem de mezenkimal hücrelerde (AMH) çoğalmanın en yüksek olduğu belirlendi. Büyüme eğrisi analizinde AEH ve AMH'lerde beşinci pasajın en iyi büyüme kinetiği özelliğini sergilediği görüldü. At kanından yüksek konsantrasyonda (717.17±43.34×109 /L) tombosit içeren PRP hazırlanışı için çift santrüfüjlü bir teknik geliştirildi. Çalışmada, taze ve inaktif (PRP-1), taze ve CaCl2 ile aktive edilen (PRP-2), CaCl2 ile aktive edildikten sonra dondurulan (PRP-3) ve dondurma çözdürme işlemi ile aktive edilen (PRP-4) dört grup PRP kullanıldı. Çalışmada PRP grupları arasında belirgin bir fark olmaksızın yüksek konsant- rasyonda Epidermal büyüme faktörü (EGF) gözlendi. PRP-4 grubunda en yüksek konsantrasyonda PDGF saptandı. MTT analizi ile hem AEH hem de AMH'de dondurma çözdürme ile aktive edilen PRP'nin (PRP-4) daha iyi çoğalma sağladığı ortaya kondu. Canlı hücre sayımı da dondurma çözdürme ile aktive edilen PRP'nin daha iyi hücre proliferasyonunu sağladığını gösterdi. Farklı dozlardaki PRP kullanımlarında %5 PRP konsantrasyonunun hem AEC hem de AMC'lerde bütün analizlerde hücre çoğalmasını arttırdığı belirlendi. %10 ve %15 PRP konsantrasyonları ile de yakın sonuçlar elde edildi. Farklılaştırma çalışmalarında iki tip hücre de başarı ile osteojenik, adipojenik ve kondrojenik hücrelere farklılaştırıldı; bu farklılaşmalar alizarin red boyaması, oil red O boyaması ve alsian mavisi boyaması ile gösterildi. Nörosfer oluşumunda iki tip hücrenin de küre benzeri, üç boyutlu sinir doku progenitör hücreleri oluşturabilme yeteneğinde olduğu gözlendi. PCR analizinde pluripotent hücre belirteçleri olan SOX2 ve OCT4'te oldukça güçlü ekspresyon gözlendi. Hem AMH hem de AEH'lerde P0, P3, P5 ve P7'de multipotent kök hücre belirteçleri CD14, CD44, CD73, CD90 ve CD105 ekspresyonları iyi seviyede gözlendi. Hemotopoetik hücre belirteci CD45 iki tip hücre için de negatif bulundu. Ayrıca MHC-II belirteci (CD74) de her iki hücre tipinde negatifdi. Bu sonuçlar, hem pluriopotent hem de multipotent kök hücre karakterizasyonu gösteren amnion membranından elde edilen kök hücrelerinin, allojenik uygulamalar için kullanılabilecek önemli bir kök hücre kaynağı olduklarını göstermektedir. Anahtar kelimeler: Amniotik Membran Kaynaklı Kök Hücre, PRP, PDGF, EGF, At
TGFβ-3/IGF-1 ilave edilmiş kondrosit kaynaklı koşullandırılmış medyumun amniyotik sıvı kaynaklı hücrelerde kondrogenezis üzerine etkileri
Kıkırdak parakrin faaliyeti ile bilinen bir dokudur ve kondrositlerin salgıladığı, başta TGF-β3 ve IGF-1 olmak üzere birçok humoral faktörün kondrojenik farklılaşmada rol aldığı düşünülmektedir. Kondrogenezis SOX9, COL2A1, TGF-β3 ve ACAN gibi bazı belirteçlerin ifadesi ile karakteize edilebilmektedir. Her ne kadar kök hücrelerin kondrojenik farklılaştırması için birçok protokol var olsa da, bu yöntemler doğal intrinsik mekanizmayı yeteri kadar taklit edememekte ve başarılı bir kıkırdak rejenerasyonunu sağlayamamaktadır. Kök hücrelerin kondrojenik farklılaşmasında doğal mekanizmayı daha iyi taklit edebilmek için koşullandırılmış medyumun hem tek başına hem de TGF-β3 ve/veya IGF-1 ile birlikte kullanımın kondrogenezise etkisini görmeyi ayrıca, koşullandırılmış medyuma standart kondrojenik indüksiyon medyumu ilavesinin kondrogenezis potansiyeli üzerine etkisini göstermeyi amaçladık. Bu amaç doğrultusunda çalışmada rat amniyotik sıvı kaynaklı kök hücreler ve rat kondrositleri izole edildi. İzole edilen hücrelerin Real-Time PCR ve immunfloresan yöntemleri ile karakterizasyonları yapıldı. Karakterizasyon çalışmalarından sonra kondrositlerden, koşullandırılmış medyum elde edildi ve rat amniyotik sıvı kaynaklı kök hücreler aljinat boncuklar içerisinde TGF-β3, IGF-1, koşullandırılmış medyum ve indüksiyon medyumu kullanılarak kıkırdak hücrelerine farklılaştırıldı. Farklılaştırma çalışmalarının sonuçları Real-Time PCR, immunfloresan ve immunohistokimyasal boyama yöntemleri ile desteklendi. Çalışmada koşullandırılmış medyumun, hem tek başına hem de IGF-1 ve/veya TGF-β3 ilavesi ile kondrojenik farklılaşmayı başarılı bir şekilde indüklediği görüldü. Ancak, koşullandırılmış medyum ve kondrojenik indüksiyon medyumunun birlikte kullanımının COL-II, ACAN ve SOX9 ifadesi bakımından en iyi sonuçları verdiği görüldü. Sonuç olarak kondrojenik farklılaşma için standart indüksiyon medyumunda bulunan maddelerin, koşullandırılmış medyumda bulunan humoral faktörlerin etkisi ile daha iyi bir farklılaşma elde edildiği düşünülmektedir. Ancak koşullandırılmış medyum içerisindeki maddelerin ve miktarlarının belirlenmesi koşullandırılmış medyumun kondrojenik farklılaşma üzerine etki mekanizmasının daha iyi anlaşılabilmesi için önemlidir. Bunun yanı sıra çalışmadan elde edilen sonuçlar yapılacak in vivo çalışmalarla test edilmelidir.
Sığırlarda sinoviyal sıvı kaynaklı mezenkimal kök hücrelerinin kondrojenik farklılaşmasında potansiyel adaylar olarak BMP-9 ve TGF-ß3
Sinoviyal sıvı mezenkimal kök hücreler invaziv olmayan yöntemlerle kolay bir şekilde elde edilebilmektedir. Kondrojenik farklılaşma kapasitelerinin yüksek olması sebebiyle hem tedavi amaçlı olarak hem de araştırmalarda sıklıkla kullanılmaktadır. Eklem hastalıkları ile ilgili çalışmalarda eklem kıkırdağının doğal yapısının taklit edilebilmesi çalışmadan verimli bir sonuç elde etmek için önemlidir. Çalışmamızda transwell kültürde eklemin doğal yapısını taklit edebilmek amacıyla üst tabakada kondrositler ve plaka tabanında sinoviyal sıvı mezenkimal kök hücreler yer aldı. Kıkırdağın parakrin salgısı sayesinde mezenkimal kök hücrelerin kondrojenik farklılaşmasını artıracağı düşünüldü. Bu kültür sisteminde kondrojenik farklılaşma medyumuna ilave edilen TGF-ß3 ve BMP-9 ile kültürlenerek kök hücrelerin kondrogenezisinin daha da artırılması amaçlandı. İzole edilen sığır sinoviyal sıvı mezenkimal kök hücrelerin izolasyonu ve karakterizasyon çalışmaları gerçekleştirildi. Bu doğrultuda hücrelerin farklılaşma potansiyelleri ve real-time PCR analizleri yapıldı. Aynı zamanda transwell kültürde kondrojenik farklılaşma medyumuyla yapılan 21 günlük uygulamadan sonra real-time PCR'da COL2A1, ACAN, SOX9 ve COL10A1 gen ifadelerine bakıldı. Ayrıca immunfloresan ve histolojik boyamalarla farklılaşma potansiyelleri doğrulandı. Sonuç olarak transwell kültürde biraraya getirilen kıkırdak ve sinoviyal sıvı mezenkimal kök hücrelerinin kondrojenik farklılaşmayı başarılı bir şekilde artırdığı görüldü. Aynı zamanda kondrojenik farklılaşma medyumuna ilave edilen TGF-ß3 ve BMP-9'un farklılaşmayı daha da artırdığı tespit edildi. Ancak, TGF-ß3 ve BMP-9'un farklı dozlarının biraraya getirilerek ya da tek başlarına kullanılarak etkilerinin tespit edilmesi kondrojenik farklılaşma mekanizmasının daha iyi anlaşılabilmesi açısından önemlidir. Ayrıca farklı zaman dilimlerinin çalışmaya eklenmesi ve in vivo olarak test edilmesi çalışmanın önemini daha da artıracaktır.
Östrojen hormonunun ovariektomize ratların kolonunda leptin reseptörü üzerine etkisi
Leptin hormonu kolon fonksiyonlarının düzenlenmesinde önemli rol oynar. Ovaryum steroid hormonlarının seviyelerindeki azalmaya bağlı olarak bağırsak kanalı ile ilgili bazı rahatsızlıkların meydana geldiği bilinmektedir. Çalışmamızda ovariektomi ve östrojenin kolonda lokalize olan leptin reseptörlerine olan etkisi belirlenerek, meydana gelebilecek rahatsızlıkların patogenezisinde, leptinin ve reseptörünün rolünün saptanması amaçlanmıştır.Ovariektomize ratlarda östrojenin süreye bağlı etkisini görebilmek için her biri altı hayvandan oluşan üç kontrol (K18, K90, K162), üç östrojen (Ö18, Ö90, Ö162) grubu olmak üzere toplam altı grup oluşturuldu. Kontrol grubundaki ratlara 0,2 ml susam yağı, östrojen grubundakilere ise 25 ? g 17 ß-östrodiol uygulandı. Ratlar 18., 90, ve 162. saatlerde servikal dislokasyon yöntemiyle öldürüldü. Kolon örnekleri alınarak immunohistokimyasal boyama yöntemi ile boyandı.Leptin reseptör ekspresyonu, kolon kript epiteli ve pleksüs miyenterikuslarda sitoplazmik olarak belirlendi. Östrojen hormonunun 18. saatte pleksüs miyenterikuslarda (p<0.01), 90. saatte kript epitelleri (p<0.05) ile pleksüs miyenterikuslarında (p<0.01), 162. saatte kript epitellerinde (p<0.01) leptin reseptör ekspresyonunu arttırdığı gözlendi.Sonuç olarak; östrojen eksikliğine bağlı olarak gözlenen, konstipasyon, inflamatuar bağırsak hastalığı gibi rahatsızlıkların patogenezisinde, leptin reseptörlerinin rolü olabileceği düşünülmektedir.
Ratlarda diklofenak sodyum maruziyetinin kalp dokusu üzerindeki etkilerine karşı gum arabic'in muhtemel koruyucu rolü
Diclofenac sodium (DS) is a non-steroidal anti-inflammatory drug most widely prescribed. DS acts as an antipyretic, analgesic, anti-inflammatory, and anti-coagulant. It causes serious cardiovascular events. Gum Arabic (GA) is an exudate of the Acacia Senegal tree. GA has positive treatments for several degenerative diseases. The aim of this study is to investigate the effect of GA on the healing of heart tissue damage caused by DS exposure in rat model using stereological techniques. 40 Wistar albino male rats were divided into four groups as follows: The Control group (n=10) was assigned as a control group. However, this group received no treatment. DS group (n=10); was treated by DS with a dose of 3.6 mg/kg/day orally for 15 days. GA group (n=10); was treated by GA only with a dose of 7.5 g/kg/day orally by oral gavage for 15 days. GA+DS group (n=10); was treated by DS and GA with a dose of 3.6 mg/kg/day, 7.5 g/kg/day respectively, orally for 15 days. In this study, possible healing effects of GA against the degenerative effect of DS were examined by histological and stereological methods. The physical dissector methods were performed to investigate the difference in counts of the cardiomyocytes of the left ventricles of each animal among all groups. The study found that DS has no harmful effects on the left ventricles' structure and function when administered by oral gavage. Biochemical investigations showed no change in antioxidant levels between the groups. There is no significant difference between groups in terms of cardiomyocyte counting. However, our qualitative analysis showed a toxic effect of DS on the heart tissue cells. It can be concluded that despite some minor changes that were observed between the groups, they have not reached statistical levels, and they likely tend to be due to the toxic effects of DS. Regarding the beneficial effect of GA, we can conclude that there are no significant differences between the groups. Keywords: Gum Arabic, Diclofenac, NSAID, Heart tissue, Stereology
Besin açlığı durumunda sıçan ince barsak dokusunda BECN1 (beclin 1) immün lokalizasyonu
Maya Atg6'nın memeli ortoloğu olan Beclin 1, hücresel stres periyotları sırasında artan, programlı bir hücre sağkalım süreci olan otofajide merkezi role sahip bir proteindir. Açlık, ökaryotik organizmalarda hücresel homeostaziyi sağlamak için otofajiyi uyarmaktadır. Yapılan çalışmalar otofaji proteinlerinin bağırsak bağışıklığı, bariyer görevi ve bağırsak homeostazında temel bir role sahip olduğunu göstermektedir. Ancak açlık ile uyarılan otofajide sıçan ince bağırsak dokusunda Beclin 1'in immün ekspresyonuna dair bilgiye rastlanılmamıştır. Bu çalışma ile 12, 24, 36 ve 48 saat açlığa maruz bırakılan sıçanların ve ad libitum beslenen kontrol grubunun ince bağırsak dokularında Beclin 1 immün ekspresyonu araştırılmıştır. Çalışmada kontrol ve açlık gruplarındaki sıçanlardan immünohistokimya (IHC) analizleri için ince bağırsak doku örnekleri toplanmış, Beclin 1 immün lokalizasyonları belirlenmiş ve elde edilen sonuçlar semiquantitatif olarak değerlendirilmiştir. Çalışma sonucunda kontrol grubu ve açlık gruplarının hepsinin ince bağırsak dokularında Beclin 1 immün ekspresyonlarının pozitif olduğu ancak gruplar arası anlamlı ekspresyon farklarının olmadığı görülmüştür.
An investigation of bortezomib effects on mouse preimplantation embryo development in vitro
In this thesis, we aimed to understand and investigate the effect of bortezomib, a selective 26S proteosome inhibitor that commonly used in cancer therapy, on preimplantation embryo development in mice. For this purpose, two cell stage embryos were flushed from mated female CD1 mice and were cultured to specified stages in KSOM medium at 37 °C with 5 % CO2 in humidified air incubator. Two cell stage embryos were exposed to different concentrations (2nM, 3nM,4nM, 5nM,10nM and 20nM) of bortezomib through 1th to 4th day of preimplantation development. We also exposed 3nM, 5nM and 10nM at 2 cell, 8 cell and morula stage separately. Morphologic alterations of the embryos were evaluated by inverted microscopy and the datas were statistically analyzed. The present study showed that bortezomib exposure caused a statistically significant decrease in embryo viability and embryo development due to dose and time. We analized that when embryonic stage progresses, the percentage of formation of next stage embryo was increased. Moreover, it was observed that embryo fragmentation increased at various stages of embryos depending on higher dose and time suggesting that bortezomib induce apoptosis during early embryo development. Furthermore, 20nM bortezomib exposed at 2 cell stage embryo group showed there was an arrested embryos when compared with control groups. Because there is no information in the literature about whether bortezomib has any effect on preimplantation embryo development, we hope that the data obtained from this thesis will make a unique and significant contribution to the literature in this field.