Bolu Abant Izzet Baysal University
Discipline

Patoloji Anabilim Dalı

Bolu Abant Izzet Baysal University

14

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

14 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lösemi tanı ve tiplendirilmesinde kemik iliği biyopsisi ve akım sitometrik inceleme

Nuru Cihan Arı
Karadeniz Technical University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel karaciğer fibrogenezi boyunca hipoksi ile indüklenebilen faktör 1/Alfa (HIF-1α), vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF), trombospondin-1 (TSP-1), c-RAS ekspresyonu ile anjiyogenez arasındaki ilişki

Sevgi Bozova
Akdeniz University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pankreas kanserlerinde epitelyal mezenkimal geçiş ilişkili morfoloji ile GATA-6 ve LOXl2 ekspresyonunun prognostik önemi

Pankreas duktal adenokarsinomu (PDAC), dünyada en sık görülen malignitelerden biridir ve kötü prognoz, zayıf etkili tedavi seçenekleri ve erken teşhis yöntemlerinin eksikliği ile giden agresif bir hastalıktır. Çalışmalarda, pankreas kanserinin biyolojik davranışında etkili olduğu gösterilen epitelyal-mezenkimal geçiş (EMT), transkripsiyon faktörlerinin aktive olması ile tümör hücrelerinin mezenkimal fenotipe dönüşerek ana tümörden ayrıldığı bir süreci tanımlamaktadır. EMT sürecinde hücreler spesifik epitelyal belirteçlerin kaybı (keratin) ve mezenkimal belirteçlerin (vimentin) kazanılmasıyla farklı morfolojik ve immünfenotipik özellikler kazanır. Ayrıca tümör hücrelerinde, E-cadherin ekspresyon kaybı ile gözlenen adezyon kaybı, tümör tomurcuklanması olarak adlandırılmış, tümörün infiltratif kenarında hücrelerin tek tek ya da 5 hücreden az küçük gruplar halinde ana tümör kitlesinden ayrı olarak gözlemlenmesi, EMT'nin bir göstergesi olarak düşünülmektedir. Epitelyal mezenkimal geçiş (EMT) sürecinde çok sayıda düzenleyici mekanizmadan biri GATA6 transkripsiyon faktörü ve LOX-like 2 (LOXL2) enzimidir. Pek çok çalışmada LOXL2'nin, hücre adezyonunu sağlayan E-cadherin ekspresyonunu azalttığı ve çeşitli kanserlerde epitelyal-mezenkimal geçişi (EMT) desteklediği gösterilmiştir. GATA6'nın ise PDAK'ın kötü prognozlu ve kemoterapiye dirençli olduğu bilinen bazal benzeri alt türünde, düşük ekspresyon gösterdiği ve bu özelliği ile klasik PDAK'den ayırt edilebileceği düşünülmektedir. Biz, bu çalışmada pankreas adenokarsinomlarında başta tümör tomurcuklanması olmak üzere literatürde EMT ile ilişkili olduğu düşünülen morfolojik bulguların, tümör biyolojik davranışını predikte etmedeki rolünü ve EMT'nin regülasyonunda rol oynayan LOXL2 ekspresyonun bu morfolojiler ve prognozla ilişkisini araştırmayı planladık. Buna ek olarak in-silico yöntemlerle PDAC 'da GATA-6 alterasyonlarında görülen EMT ilişkili gen değişikliklerini araştırarak; EMT yolaklarının gelişimsel süreçlerini aydınlatmayı hedeflemekteyiz. Bu çalışmada 2011-2021 yılları arasında, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda Pankreatik Duktal adenokarsinom (PDAK) tanısı almış 100 olguya ait belirlenen tümörlü doku kesitlerinde, patolojik parametreler değerlendirilmiş, klinik parametreler kayıt altına alınmıştır. İmmnuhistokimyasal olarak Keratin, Vimentin, E-kadherin, LOXL2 ekspresyonu incelenmiş, elde edilen bulguların prognostik faktörlerle ilişkisi araştırılmıştır. Cbioportal.org sitesindeki erişime açık veri tabanlarından PDAK'lı olgulardaki GATA6 kopya sayısı değişiklikleri tespit edilmiş, ilişkili olduğu genler ve mRNA ekspresyonları değerlendirilmiştir. Morfolojik parametrelerden tümör tomurcuklanması (TT), tomurcuklanmadan büyük hücre grupları (TBHG), mezenkimal fenotip (MF) ve nekroz sağ kalım ile ilişkili bulunmuştur ve birlikte değerlendirildiğinde EMT'yi yansıtan bulgulardır (p<0.001, p<0.001, p<0.001, p<0.001). Nekroz varlığı hem genel sağkalım hem de hastalıksız sağkalım açısından bağımsız negatif prognostik faktör olarak saptanmıştır (p=0.023, p=0.015). Diferansiasyon derecesi yüksek (log rank. p=0.002), cerrahi sınırı pozitif (log rank, p<0.001), lenfovasküler invazyonu olan (p=0.037) ve E-Cadherin kaybı (p=0.028) görülen olgularda sağkalım süresinin daha kısa olduğu saptanmıştır. LOXL2 epitelyal ve stromal boyanması sağ kalımla ilişkili bulunmamıştır. Tümörde vimentin pozitifliği ve LOXL2 stromal boyanması ile pT evresi arasında anlamlı ilişki vardır ve pozitif tümörlerin pT evresinin daha düşük olduğu gözlenmiştir (p=0.027, p=0.011). GATA6 kopya sayısı değişiklikleri insiliko olarak yapılan araştırmada 916 hastanın 52 (%6)'sinde görülmüştür. Kopya sayısı artışı ile ilişkili 313 gen izlenmiş bunlardan 4'ü (ROCK1, RALBP1, LINC00668, GRB2) EMT ilişkili yolaklarda görev almaktadır. Log2 oranı 1'in üstünde olan FEG(farklı eksprese edilen genler)'lerde yapılan yolak ve ontolojik zenginleştirme analizinde, "pankreas kanserinde klasik ve bazal alt tiplendirme"; biyolojik süreç ise "epitelyal tabakanın korunması" istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. İlgili 4 morfolojik bulgunun birlikte değerlendirilmesinin EMT süreçlerini yansıttığı düşünülmektedir. PDAK'ta nekroz bağımsız negatif prognostik faktördür ve patoloji raporlarında belirtilmesi önemlidir. LOXL2'nin EMT ve sağ kalımla ilişkisi bu çalışmada görülmemiştir. GATA6 ekspresyonu 18q kazancıyla ilişkilidir, çeşitli mRNA ekspresyonları ve gen değişiklikleri aracılığıyla EMT süreçlerini düzenlemektedir.

Elif Yumuk
Dokuz Eylül University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Grad 2 ve Grad 3 astrositomlarda CDKN2A/B ve EGFR FİSH inceleme bulguları ile morfolojik özelliklerin prognozla ilişkisi

Amaç: Grad 2 ve grad 3 astrositomlar MSS'de özellikle frontal lob yerleşimi gösteren erişkin ve genç erişkinlerde görülen tümörlerdir. Astrositomların sınıflandırılmasında eskiden beri kullanılan histopatolojik özelliklere dayanan derecelendirme sistemi hem patologlar arasında uyumsuzluğa neden olmuş, hem de hastaların tedavisini ve sağkalımını öngörmede anlamlı farklılıklar oluşturmamıştır. Son yıllarda özellikle tümörlerin histopatolojik özellikleri yanında başta İDH mutasyonu olmak üzere genetik özelliklerine de dayanan sınıflandırma biçimleri hız kazanmış ve hastaların sağkalımını öngörmede başarılı sonuçlar elde edilmiştir. CDKN2A/B dokuzuncu kromozomun kısa kolunda yer alan, p16, p14, p15 gibi siklin bağımlı kinazları inhibe ederek hücre bölünmesini durduran proteinlerin sentezlenmesinde görev alan bir gendir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda CDNK2A/B geninde meydana gelen homozigot delesyonların kötü klinik seyirle ilişkili olduğu belirlenmiştir. Bunun yanında İDH mutasyonu göstermeyen astrositomlarda EGFR gen amplifikasyonlarının kötü klinik seyirle ilişkili olduğu belirlenmiş olup, İDH mutant astrositomlarda bu konu hakkında veri sınırlıdır. Amacımız bahsedilen gen mutasyonlarıyla beraber 10 BBA'ya (2,37mm2) düşen mitoz sayılarını belirleyerek grad 2 ve grad 3 astrositomları daha objektif bir şekilde sınıflandırmak, hasta sağkalımını daha iyi bir şekilde öngörmektir. Gereç ve yöntem: İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2016-2020 yılları arasında astrositom tanısı almış İDH mutasyonu gösteren, ATRX ekspresyon kaybı ve/veya P53 mutasyonu gösteren 39 vaka çalışmaya alındı. Hastaların sağkalım verilerine ve radyoloji bilgilerine ulaşıldı. HE boyalı preparatlarda 10 BBA'ya (2,37mm2) düşen mitoz sayısı belirlendi, tümör yoğunluğu fazla olan alanlar işaretlendi. Doku microarray yöntemiyle dörder doku içeren bloklar oluşturuldu. Bloklar üzerinde CDKN2A/B, EGFR FİSH incelemeleri ve ATRX immünhistokimyasal incelemesi gerçekleştirildi. CDNK2A/B geninde delesyon varlığı-oranı, EGFR gen amplifikasyonu ve immünhistokimyasal olarak ATRX nükleer ekspresyon kayıpları belirlendi. Bulgular: Tüm olgularda 10 BBA'ya (2,37mm2 ) düşen mitoz sayısı 0 ile 3 arasında değişmekteydi. Mitoz sayısının genel sağkalıma ve hastalıksız sağkalıma anlamlı etkisi bulunmadı. Grad 2 ve grad 3 tümörlerin benzer yaş gruplarında görüldüğü, benzer genelsağkalım ve hastalıksız sağkalıma sahip oldukları belirlendi. İki vakada grad 4 astrositoma progresyon mevcuttu. CDKN2A/B FİSH incelemesinde 2 vakada yüksek oranda homozigot delesyon saptandı ancak hastalarda kötü klinik seyri düşündürecek bulgu yoktu. EGFR FİSH incelemesinde amplifikasyon saptanmadı. Sonuç: Tümör gradının ve mitoz sayısının genel sağkalım ve hastalıksız sağkalım üzerine etkisi olmadığı anlaşıldı. İki vakada CDKN2A/B geninde saptanan yüksek oranda delesyon saptandı ancak sağkalım konusunda yorum yapmak için takip süreleri yetersiz bulundu. EGFR geninde amplifikasyon belirlenmedi, İDH mutant tümörlerin patogenezinde etken bir genetik mekanizma olmadığı düşünüldü.

AstrositomMerkez sinir sistemi hastalıklarıMerkez sinir sistemi neoplazmları+4
Ahmet Yasir Yıldırım
İstanbul University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Larenksin skuamöz hücreli karsinomlarında tümör tomurcuklanması ve hücre grup büyüklüğü ile histopatolojik ve prognostik kriterlerin ilişkisinin araştırılması ve yeni derecelendirme sistemine göre değerlendirilmesi

Amaç: Larengeal skuamöz hücreli karsinomlarda prognozun belirlenmesi ve tedavi planlanmasında Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve Amerikan Ortak Kanser Komitesi (AJCC) tarafından belirlenen tümör evreleme sistemleri kullanılmaktadır. Ancak bu sistemlerin patologlar arası tekrarlanabilirliği düşüktür ve prognozu öngörmede kısıtlılıkları olduğu düşünülmektedir. Yerleşim bölgesinden bağımsız olarak tüm skuamöz hücreli karsinomlarda son yıllarda önem kazanan parametreler olan tümör tomurcuklanması ve hücre grup büyüklüğünün tümörün evresi ve prognoz ile yakından ilişkili olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda bu parametreler kullanılarak yapılan yeni derecelendirme sisteminin kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi, klinikopatolojik ve histomorfolojik parametrelerle ilişkisininin belirlenmesi ve prognozun öngörülmesindeki rolünün araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: 2006-2016 yılları arasında İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda incelenmiş ve total larenjektomi materyalinde skuamöz hücreli karsinom tanısı almış 152 vaka retrospektif olarak değerlendirildi. Hematoksilen-Eozin kesitler üzerinde tümör tomucuklanması ve hücre grup büyüklüğü değerlendirilerek skorlandı ve bu skorların toplamıyla vakalar önerilen yeni derecelendirme sistemine göre yeni grad 1 (yG1), yeni grad 2 (yG2) ve yeni grad 3 (yG3) olarak gruplandı. Ayrıca bu üç parametrenin DSÖ derecelendirme sistemi, T, N, AJCC evreleri, stromal komponent, lenfositik infiltrasyon, keratinizasyon derecesi, nükleer grad, mitotik aktivite, kıkırdak invazyonu, lenfovasküler invazyon, perinöral invazyon, lokal nüks, uzak metastaz ve sağkalım süreleri ile ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Vakaların 137'sinde (%90,1) tümör tomurcuklanması görülmüştür. Bu vakaların 85'inde (%55,9) düşük tomurcuklanma aktivitesi (<15/10 büyük büyütme alanı), 52'sinde (%34,2) yüksek tomurcuklanma aktivitesi (≥15/10 büyük büyütme alanı) izlenmiştir. Hücre grup büyüklüğü değerlendirildiğinde 76 vakada (%50) tek hücre invazyonu görülürken, 60 vakada (%39,4) küçük küme, 15 vakada (%9,9) orta büyüklükte küme, 1 vakada (%0,7) ise büyük küme izlenmiştir. Boxberg ve arkadaşları tarafından önerilen yeni derecelendirme sistemine göre 15 vaka (%9,9) Grade 1 (yG1), 90 vaka (%59,2) Grade 2 (yG2), 47 vaka (%30,9) Grade 3 (yG3) olarak yeniden sınıflandırılmıştır. Tümör tomurcuklanması, hücre grup büyüklüğü ve yeni derecelendirme sistemi hastalık rekürrensi (lokal nüks ve/veya uzak metastaz) ile ilişkili bulunmuş olup hastalıksız sağkalım süresinin yüksek tomurcuklanma aktivitesi ile tek hücre invazyonu saptanan ve yG3 olan vakalarda kısaldığı belirlenmiştir. Ancak genel sağkalımla anlamlı ilişki tespit edilememiştir. Yüksek tomurcuklanma aktivitesi ile tek hücre invazyonu saptanan ve yG3 olan vakalarda nükleer grad yüksek, keratinizasyon düşük olup perinöral invazyon görülme sıklığı artmıştır. Ayrıca metastatik lenf gangliyonundaki metastazın boyutu ve kapsül dışı yayılım görülme sıklığı da bu hastalarda daha yüksektir. Tümör tomurcuklanması, hücre grup büyüklüğü ve yeni derecelendirme sistemi ile tümörün içerdiği stromal komponent, lenfositik yanıt, mitotik aktivite ve lenfovasküler invazyon arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Yalnızca histomorfolojik değerlendirme ile belirlenebilecek olan tümör tomurcuklanması ve hücre grup büyüklüğüne dayanan yeni derecelendirme sistemi daha objektif bir değerlendirme yapılmasına olanak sağlar. Gradlar arasında daha homojen bir dağılım sağlayarak hastaların prognozunu öngörmede yol gösterici olabilir.

HistopatolojiKarsinoma-yassı hücreliLaringeal hastalıklar+3
Çağla Şafak Karaoğlan Yıldırım
İstanbul University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Böbrek transplanti indikasyon biyopsilerinde antikor aracili rejeksiyon tanisinda inflamatuvar hücre alt tiplerinin klinik ve elektron mikroskopik bulgularla korelasyonu

Amaç: Böbrek transplantasyonunda T hücre aracılı rejeksiyon (THAR) ve antikor aracılı rejeksiyon (AAR) olmak üzere iki tip rejeksiyon görülür. Rejeksiyon tanısı Banff sınıflandırma sistemine göre belirlenir. Doğal immünitenin bir parçası olan doğal öldürücü (NK) hücreler ve makrofajların graft disfonksiyonu ve rejeksiyon patogenezindeki rolü çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir. Değerlendirmede ışık mikroskopiye yansımayan erken lezyonların tanısında elektron mikroskopik inceleme önemli rol oynamaktadır. Banff sınıflamasında elektron mikroskopi transplant glomerülopatisinde cg1a gibi erken lezyonların skorlanmasında ve peritubuler bazal membran multilamellasyonun (ptcml) belirlenmesinde yer alır. Bu çalışmada amacımız CD163 ekspresyonu gösteren monosit/makrofajlar ile CD56 ekspresyonu gösteren NK hücrelerin böbrek transplant biyopsilerinde, AAR olgularında glomerüler kapillerler ve peritubuler kapiller lümenleri içinde yer alan inflamatuvar hücre infiltrasyonundaki oranının/miktarının rejeksiyon, histolojik parametreler ve prognoz ile ilişkisini araştırmak ve elektron mikroskopik olarak belirlenen glomerülit, cg1a ve ptcml varlığını değerlendirmek ve bu verileri histopatolojik ve prognostik veriler ile karşılaştırmaktır. Gereç ve yöntem: 2013-2018 yılları arasında İstanbul Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda AAR ve/veya THAR tanısı almış 85 hastaya ait 161 transplante böbrek indikasyon biyopsisinde intraluminal ve interstisyel inflamatuvar hücre infiltrasyonu immünhistokimyasal olarak CD56/CD34 ve CD163/CD34 dual belirteçleri ile araştırıldı. Elektron mikroskobik olarak glomerülit, cg, ptcml ve bu lezyonlarla ilişkili parametrelerin varlığı ve derecesi değerlendirilerek bu veriler histopatolojik ve prognostik verilerle karşılaştırıldı. Tüm biyopsiler yeniden değerlendirilerek lezyonlar güncel Banff 2019 sınıflamasına göre yeniden skorlandı. Bulgular: Hastaların 53'ü (%62,3) erkek, 32'si (%37,6) kadındı. Transplantasyonların 69'u (%80,2) canlı donörlerden gerçekleştirilmiş olup biyopsilerin %83'ü transplantasyon sonrası ≥12. ayda yapılmıştı. Biyopsi sonrası takip süresi 25 (0-93) aydı (medyan). Otuz üç (%48,5) hastada graft kaybı görüldü. Banff lezyon skorlarının ortalamaları 0,16 ile 1,78 arasındaydı. Olguların %61,6'sında DSA, %60,7'sinde PRA pozitifti. Olguların 31'inde (%19,7) rejeksiyon saptanmadı. Rejeksiyon tanısı alan 126 olgunun 56'sı (%35,7) AAR ve AAR şüphesi, 38'i (%24,2) THAR, 32'si (%20,4) mikst rejeksiyon tanısı aldı. CD163 immünhistokimyasal incelemesi 131 (%18,6) biyopsiye uygulandı. CD163 antikoru ile interstisyel boyanma skoru 30 vakada (%22,9) skor 0, 58 vakada (%44,3) skor 1, 29 vakada (%22,1) skor 2, 14 vakada (%10,7) skor 3 olarak değerlendirildi. CD163 ile interstisyel boyanma skoru≥ 2 olan olgularda skor<2 olanlara göre i, ti, ct, ci ve t-IFTA skorları daha yüksek bulundu (p<0,05). Glomerüllerde izlenen CD163 pozitif hücrelerin sayısı rejeksiyon izlenmeyen grup ile AAR grubu, rejeksiyon izlenmeyen grup ile mikst rejeksiyon grubu ve AAR grubu ile THAR grubu arasında anlamlı derecede farklı bulundu (p<0,05). AAR ve mikst rejeksiyon gruplarında glomerüllerin tümünde ve mezengiyumda daha yüksek CD163 pozitif hücre saptandı (p<0,001). Büyük büyütme alanı (BBA) başına düşen peritubuler kapiller intrakapiller CD163 pozitif hücre sayısı ve lümen içindeki maksimum pozitif hücre sayısı akut AAR'de kronik AAR'ye kıyasla yüksek bulundu (p <0,05). Glomerülde saptanan toplam ve mezengiyal CD163 pozitif hücre sayısı ile g, ptc ve cg arasında korelasyon saptandı (rho >0,3 ve p <0,005). CD56 immünhistokimyasal incelemesi 117 olguda gerçekleştirildi. İnterstisyel alanda CD56 pozitivitesi 16 (%13,4) biyopside saptandı. i skoru ≥2 olan biyopsilerde interstisyel hücrelerde CD56 pozitifliği saptanırken, mm≥1 olan grupta CD56 pozitifliği düşük oranlarda izlendi (p<0,05). CD163 ile saptanan sonuçlar ile CD56 ile interstisyel alanda pozitif hücre varlığı arasında herhangi bir ilişki saptanmadı (p>0,05). Elektron mikroskopide 33 hastaya ait 53 adet (%32,9) biyopsi değerlendirildi. Otuz iki (%71,1) biyopside glomerülit, bunların 26'sında kapiller lümenlerde oklüzyon görüldü. 29 (%64,4) biyopside endotelde şişme, 35 (%77,8) biyopside lamina rara internada lusensi artışı, 21 (%46,7) biyopside subendotelyal tüyümsü materyal varlığı, 38 (%84,4) biyopside fenestrasyon kaybı, 22 (%28,8) mezengiyal interpozisyon, 10 (%22,2) biyopside ≥1 peritubuler kapillerde ≥7 multilamellasyon, 18 (%40) biyopside ≥1 peritubuler kapillerde ≥5 multilamellasyon saptandı. Banff lezyon skorları g, cg, ptc ve CD163 pozitif glomerüler hücreler ile elektron mikroskopik bulgular arasında anlamlı ilişki bulundu (p<0,05). Banff lezyon skorları cg0, cg1a ve ≥cg1b olan olguların CD163 immünhistokimyası ile glomerül başına mezengiyal, intrakapiller ve toplam makrofaj sayısı, peritubuler kapillerlerde BBA başına intrakapiller CD163 pozitif makrofaj sayısı gruplar arasında anlamlı ölçüde farklı bulundu (p<0,05). DSA sonucu ile en şiddetli multilamellasyon gösteren peritubuler kapillerdeki lamel sayısı ve ptcml skoru arasında korelasyon bulundu (rho ve p değerleri sırasıyla: 0,658 ve 0,010; 0,523 ve 0,055). Banff lezyon skorları ah, mm ve i graft kaybı izlenen hastalarda daha yüksek saptandı (p<0,05). CD163 immünhistokimyası ile interstisyel inflamasyon skoru 2-3 olan olgularda graft kaybı, skor 0-1 olan olgulara kıyasla daha yüksek bulundu (p=0,04) (Odds oranı: 7,08 [1,68-29,76]). Sonuç: Sonuç olarak, çalışmamızda rejeksiyon alt gruplarının histopatolojik olarak farklı grupları oluşturduğu gösterildi ve CD163 antikorunun bu alanda farklı amaçlar ile kullanımı açısından yeni bir bakış açısı ortaya atıldı. CD56 antikor pozitifliğinin rejeksiyonlarda dokuda beklendiği kadar yüksek sayılarda olmadığı, bu verinin serilere göre değişkenlik gösterebileceği görüldü. Rejeksiyon gelişiminde tüm kompartmanlardaki inflamatuvar reaksiyonun fibrotik süreçleri tetiklediği ve graft kaybına yol açtığı görüldü. Bu nokta tedavi kararı verirken kar-zarar dengesi gözetilerek dikkate alınmalıdır.

Böbrek nakliGref reddiİmmünohistokimya
Özge Hürdoğan
İstanbul University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Triple negatif meme karsinomlarında CCR5,HS1 ve SMM ekspresyon profili ve prognoz ilişkisi

Amaç: İnvaziv meme karsinomu, tüm kanserler içinde 2. sıklıkta olup kadınlarda görülen en sık kanser türüdür. Tüm dünyada kansere bağlı ölüm nedenleri arasında 4. sırada yer almaktadır. Histopatolojik değerlendirme sonucu elde edilen bilgiler ışığında tedavi seçimi yapılmakta olup bu değerlendirme histolojik alt tip, histolojik grad, tümör boyutu, vasküler invazyon ve lenf nodlarının durumunun yanı sıra östrojen reseptörü (ÖR), progesteron reseptörü (PR), insan epidermal büyüme faktörü reseptörü 2 (HER2/cerbB2) ekspresyonları ve Ki-67 proliferasyon indeksine yönelik yapılan immünhistokimyasal çalışma sonuçlarını içermektedir. Meme karsinomları genel olarak reseptör (ÖR, PR) ve cerbB2 ekspresyonu göstermelerine göre sınıflandırılmaktadır. ÖR, PR ve cerbB2 ekspresyonu göstermeyen grup triple negatif meme karsinomları (TNMK) olarak adlandırılmaktadır. TNMK, hem morfolojik hem de moleküler özellikleri ile heterojen olmakla birlikte çoğunlukla yüksek gradlı ve agresif gidişli tümörleri içermektedir. Standart tedavide sitotoksik kemoterapötikler kullanılmaktadır. Son yıllarda yapılan genetik çalışmalar çerçevesinde yeni moleküler sınıflamalarla birlikte prognoz ve tedavide önem taşıyabilecek, hem tümör hücrelerinde hem de tümör mikroçevresinde ekspresyonu saptanan biyobelirteçler ortaya konmuş ve hedefe yönelik tedaviler önerilmiştir. C-C kemokin ligand 5 (CCL5) ilişkili reseptör (CCR5) ve ligandlarının yüksek ekspresyonunun, tümör gelişim ve yayılım mekanizmasında etkili olması nedeniyle CCR5 bağımlı kemokin yolağı, prognostik belirteç ve potansiyel terapötik hedef olarak dikkat çekmektedir. Hematopoetik kökenli hücrelerde tanımlanmış, kortaktin homoloğu bir protein olan hematopoetik kökenli hücreye spesifik protein-1 (HS1) ve ilişkili proteininin (HAX-1) aşırı ekspresyonu, hematopoetik kökenli malignitelerin yanında over ve larinks karsinomlarında da kötü prognoz ile ilişkili bulunmuştur. Myoepitelyal diferansiyasyon gösteren tümörlerin göstermeyenlere göre daha kötü, bazal fenotipe göre ise daha iyi prognozlu olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda heterojen bir grup olan TNMK'de CCR5, HS1 ve düz kas miyozini (SMM) ekspresyonlarının prognoz ile ilişkisini belirlemek ve bu belirteçleri kullanarak prognozu öngörmeyi amaçlamaktayız. Gereç ve Yöntem: İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı ve İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü Genel Cerrahi Anabilim Dalı arşiv kayıtlarından, Ocak 2000-Mayıs 2018 tarihleri arasında meme tümörü nedeniyle opere olmuş hasta kayıtlarına ulaşıldı. Oluşturulan listeler İstanbul Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'na ait bilgisayar ortamında oluşturulmuş arşiv kayıtları ile karşılaştırıldı. Bu kayıtlar içerisinden TNMK grubunda yer alan olgular seçildi. Bloklarına ulaşılan toplam 304 hastaya ait 310 adet tümörden elde edilen dokulardan 39 adet doku microarray bloğu oluşturuldu. Bu bloklardan hazırlanan kesitler üzerinde CCR5, HS1 ve SMM antikorları ile immünhistokimyasal incelemeler gerçekleştirildi. Çalışma grubuna dahil edilen olgulara ait klinikopatolojik özellikler, arşiv kayıtları üzerinden kaydedildi. Uzun süredir muayeneye gelmediği belirlenen hastalara telefon ile ulaşılmaya çalışıldı. Hastaların şikayetleri, evreleri, nüks ve metastaz durumları, aldıkları tedaviler ve sağkalımlarıyla ilgili güncel bilgiler elde edildi. Bulgular: Takip süresi minimum 5 ay, maksimum 239 ay olup ortalama takip süresi 72,61 (medyan 65) ay olan hasta grubunda, hastaların 200'ünün (%65,8) sağ, 104'ünün (%34,2) ölü olduğu belirlendi. Yüz altı (%34,9) olguda lokal nüks ya da sistemik metastaz ile prezante olan hastalık nüksü saptandı. Hastalardan 53'ü (%17) neoadjuvan tedavi almış olup tedaviye minimal yanıtlı ya da yanıtsız olgulardır. Tüm olgularda, 5 ve 10 yıllık genel sağkalım (GS) değerleri, sırasıyla %75,1 ve %58; 5 ve 10 yıllık hastalıksız sağkalım (HS) değerleri ise, sırasıyla %67,1 ve %60,7 olarak belirlendi. GS ve HS değerleri büyük boyutlu tümörlerde, küçük boyutlu tümörlere göre daha düşük olarak belirlendi. GS ve HS değerleri lenf nodu metastazı saptanan olgularda, saptanmayanlara göre daha düşük olarak belirlendi. TNM evresi sağkalımla ilişkili bulunmuş olup evre arttıkça genel sağkalım azalmaktadır. CCR5 pozitifliği ile lenfovasküler invazyon ve lenf nodu metastazı açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. CCR5 ekspresyonu ile lokal nüks, sistemik metastaz, GS ve HS arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi. CCR5 ekspresyonu gösteren olgularda daha yüksek oranda lokal nüks ve sistemik metastaz saptandı. Bu olgularda GS ve HS değerleri, ekspresyon saptanmayan olgulara göre daha düşük izlendi. HS1 immünhistokimyasal incelemesinde, HS1 pozitif olgularda, negatif olgulara göre daha düşük oranda sistemik metastaz saptanmıştır. HS1 pozitif olgularda daha yüksek GS ve HS değerleri saptandı. SMM immünhistokimyasal incelemesinin pozitif-negatifliğinin, boyanan hücre oranının, boyanma yüzdesinin ve H skorunun, lenfovasküler invazyon, lenf nodu metastazı, lokal nüks, sistemik metastaz, GS ve HS ile ilişkileri değerlendirilmiş; SMM immünhistokimyasal incelemesi ile bu veriler arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki tespit edilememiştir. Sonuç: Neoadjuvan tedaviye yanıtsızlık agresif klinik gidişle ilişkili bulunmuştur. Tümör boyutu, lenf nodu metastazı, evre gibi bilinen prognostik parametrelerin yanı sıra GS ve HS değerleri CCR5 pozitif olgularda, CCR5 negatif olgulara göre daha düşük olarak belirlenmiştir. Neoadjuvan tedavisiz olgularda tümör boyutu (>30,26 mm), lenf nodu metastazı ve CCR5 pozitifliği çok değişkenli analizde değerlendirildiğinde her üçü de genel sağkalımı öngörmede bağımsız faktör olarak belirlenmiştir. GS ve HS değerleri HS1 pozitif olgularda, negatif olgulara göre daha yüksek olarak saptanmıştır. SMM immünhistokimyasal incelemesinde, SMM pozitifliği ile prognostik parametreler arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır.

Epidermal büyüme faktörüGen ifadesiGen ifadesi profili+5
Ecem Sünnetçioğlu
İstanbul University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farklı kaynaklı Skualen'in in vivo podosit hasarı üzerine etkisi

Amaç: Podositler glomerüllerin visseral epitelyal hücreleri olup, süzme işlevinde önemli rolleri vardır. Podosit hasarı; minimal değişiklik hastalığı, fokal segmental glomerüloskleroz (FSGS) ve diyabetik nefropati gibi proteinürik glomerülopatiler için ana mekanizmadır. Türkiye'de primer glomerüler hastalıkların ve nefrotik sendromun en sık nedenleri arasında; membranöz nefritin ardından, ikinci sırada yer alan FSGS tedavisinde tüm hastalarda remisyon sağlayabilen bir tedavi rejimi olmadığı gibi, remisyon sağlanan hastalarda tekrarlama oranı %40'lara kadar çıkabilmektedir. Skualen isoprenoid bir bileşik olup, köpek balığı karaciğeri ile zeytinyağı en önemli kaynaklarındandır. Skualen ile ilgili yapılan çalışmalar antioksidan ve antitümöral etkilerine odaklı olup; aşılarda adjuvan olarak, bazı hastalıklarda koruyucu ve önleyici etkileri nedeniyle, ayrıca ilaç ve gen taşıyıcısı olarak da çeşitli alanlarda kullanılmaktadır. Bu çalışma, köpek balığı karaciğer ve zeytinyağı kaynaklı skualenin, deneysel hayvan modelinde, podosit hasarı üzerindeki etkilerini biyokimyasal ve histopatolojik düzeyde araştırmayı hedeflemektedir. Gereç ve yöntem: Benzer ağırlıklara (300-350 gr) sahip Wistar sıçanlar ile; kontrol, adriyamisin (ADR), zeytinyağı kaynaklı skualen (SQ-Z), köpek balığı kaynaklı skualen (SQ-KK), ADR ile birlikte SQ-Z ve ADR ile birlikte SQ-KK uygulanan toplam altı adet deneysel grup oluşturuldu. Sıçanlara intravenöz ADR (7,5 mg/kg) uygulamasından 1 hafta önce başlanıp, toplam 14 gün boyunca 0.4 ml/gün dozunda SQ (zeytinyağı veya köpek balığı kaynaklı) uygulandı. Adriyamisin uygulamasının yapıldığı gün deney 1. gün olarak kabul edilip, 14. günde ve sakrifizasyondan 1 gün önce 24 saatlik idrarları toplanarak idrar proteinüri, kreatinin ve üre; sakrifizasyon sırasında alınan kan örneklerinde ise kreatinin, kan üre nitrojeni (BUN), total protein ve albümin değerleri analiz edildi. Sıçanlar 23. günde sakrifiye edilerek, böbrek dokularından elde edilen kesitler, hematoksilen eozin (H&E), Periodik asit schiff (PAS), Masson Trikrom, Gümüş metanamin (PAMS) histokimya ve Wilms tümör 1 proteini (WT-1) immünhistokimya boyaları uygulanarak, ışık mikroskopisi ile değerlendirildi. Tüm glomerüller incelenerek, segmental skleroz skor ortalamaları, en yüksek segmental skor değerleri, tübüler atrofi, interstisyel fibrozis ve enflamasyon, tübüler hasar bulguları, TMA bulguları, WT-1 ortalamaları, en yüksek / en düşük WT-1 değerleri araştırıldı. Morfometrik olarak analiz programı yardımı ile 50 adet glomerülün Bowman ve glomerüler yumak alan ölçümleri yapılarak, en yüksek alana sahip %25 glomerülün ortalama değerleri hesaplandı. Gruplar arası sonuçlar istatiksel olarak değerlendirilerek, anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Adriyamisin uygulamasına eklenen SQ-KK ve SQ-Z ile, sıçanların ishal bulgularının şiddetinde ve süresinde azalma, genel durumlarında iyileşme, hareketliliklerinde artma olduğu izlendi. Skualen eklenen sıçanların, serum kreatinin ve idrar proteinüri değerlerinde zeytinyağı kaynaklı skualen ile daha belirgin olmak üzere azalma gözlenirken; idrarda üre ve kreatinin atılımının arttığı, glomerüler segmental skleroz şiddeti / yaygınlığı, tübüler hasar ve interstisyel enflamasyon bulgularının varlığı/ şiddeti ile Bowman ve glomerüler yumak alanlarındaki küçülme miktarının azaldığı saptandı. Adriyamisin uygulamasına eklenen her iki kaynaklı skualen uygulaması ile, yine zeytinyağı kaynaklı skualen ile anlamlı olmak üzere (p=0.031); glomerüllerde podosit farklılaşma belirteci olan WT-1 pozitif hücre sayısında artış olduğu gösterildi. Ayrıca SQ uygulanan gruplarda daha az sayıda sıçanda tubuler atrofi ve interstisyel fibrozis gözlendi. Adriyamisin ile SQ-KK'nın birlikte uygulandığı sıçanların yarısında, yaygın ve şiddetli akut TMA bulguları ve erken ölüm dikkati çekti. Sonuç: Çalışmamızda SQ-KK ve SQ-Z uygulanan sıçanlarda, biyokimyasal ve histopatolojik böbrek hasar bulgularının önemli kısmında iyileşme olduğu saptanmıştır. Ayrıca podositopatinin temel hasar mekanizması olduğu FSGS'de, son yıllarda podosit farklılaşması ve korunmasına yönelik yoğunlaşan çalışmalarla paralel şekilde, mevcut araştırmamızda skualen uygulaması ile spesifik podosit belirteci olan WT-1 pozitif hücre sayısında anlamlı düzeyde fazlalık saptanmış olması skualenin podosit hasarını azaltıyor olabileceğini desteklemektedir.

DoksorubisinPodositlerSkualen+2
Resmiye Irmak Yüzügüldü
Dokuz Eylül University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim dalı arşivindeki 8 yıllık (2002-2010) tümör olgularının genel değerlendirmesi

GİRİŞ: Kanser çağımızda tüm ülkelerde en önemli sağlık sorunlarından birisidir. Bu nedenle kanserin önlenmesine yönelik çeşitli araştırmalar yapılmaktadır. Kanserle savaşta öncelikle hastalığın kimliği, boyutları ve yaygınlığının bilinmesi temel noktayı oluşturur. Böylece kanserin özellikleri ve davranışının belirlenebilmesi, koruyucu önlemlerin alınması, erken tanı, tedavi, takip ve araştırmaların planlanmasına ışık tutacaktır.Bu çalışmada kesin tanı almış tümör vakalarının raporları değerlendirilerek Bolu civarındaki tümör sıklığının saptanması, sık görülen kanser tiplerinin belirlenmesi ve bu bulguların Türkiye ve Dünya geneline göre farklılıklarının bulunarak detaylı çalışmaların yapılmasına yardımcı olmak amaçlanmıştır.GEREÇ VE YÖNTEMLER: 20 Aralık 2002 yılı ile 31 Aralık 2010 yılı arası 8 yıllık dönem içerisinde Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda kesin benign veya malign tümör tanısı alan hastalara ait raporların retrospektif olarak incelendiği bir araştırmadır. Bu raporlar yıl, yaş, cinsiyet ve sistemlere göre gruplandırdı, benign ve malign dağılımları incelendi. Veriler Open Office 3.1 programına girilerek aynı isimlere ait benzer sistemlerdeki aynı tümör tipine ait birden fazla veri tek veri haline dönüştürüldü. Sonuçlar sayılar ve yüzde oranları şeklinde verildi.BULGULAR: Toplam 18654 adet biyopsiye ait rapor geriye yönelik olarak tarandı. Benign ve malign tümör tanısı alan 4510 (% 24.18) olgudan 1984'ü (% 43.99) erkek, 2526'sı (%56.01) kadındır. Tümör tanısı alan olguların 1504 (% 33.35) tanesi malign olup, bunların 1020 (% 67.81) `si erkek, 484 (% 32.19) `ü kadındı. Her iki cins birlikte değerlendirildiğinde, tümör olguları en sık; malignlerde 60-69 yaş arasında, benign ve malignlerde ise 50-59 yaş aralığında görülmekteydi. Erkek hastalarda kanserler en sık 60-69 yaş arasında kadınlarda ise en fazla 40-49 yaş aralığında kanser bulundu. Çalışmamızda sistemlere göre benign ve malign tümörlere bakıldığında ilk 3 sırayı deri (%30.15), kadın genital sistem (% 21.57), sindirim sistemi (%12.92) almaktadır. Sadece malign olgularımız dikkate alındığında ise bu sıralama deri (% 21.07), erkek genital sistem (% 17.82), sindirim sistemi (% 14.96) olarak değişmektedir. Erkeklerde 1. deri (% 31.29), 2. sindirim sistemi (% 17.69), 3. erkek genital sistem (% 14.81) tümörleri, kadınlarda ise 1. kadın genital sistem (% 38.50) , 2. deri (% 29.3), 3. sindirim sistemi (% 9.20) tümörleri görülmüştürSONUÇ: Çalışmadan elde ettiğimiz sonuçların, Türkiye ve Dünyadaki benzer çalışmalarla kıyaslandığında benzerlik gösterdiği dikkati çekmektedir. Dünyada ve ülkemizde sık görülen akciğer tümörleri gibi bazı tümörlerin az görülmesi de yeni kurulan tıp fakültesi olmamız ve eleman ile teknik donanım eksikliğine bağlanabilir.

BoluNeoplazmlarSiklin+1
Serdar Yanık
Bolu Abant Izzet Baysal University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gastrointestinal sistem karsinomlarında ezh2'nin e-kaderin, ki67 ve p53 ekspresyonları ve klinikopatolojik parametrelerle ilişkisi

İleri tetkik ve tedavi olanaklarına rağmen gastrointestinal sistem (GİS) karsinomları, en sık öldüren malign tümörler arasında yer almaları dolayısıyla önemlerini ve güncelliklerini korumaktadırlar. GİS karsinomlarında en önemli prognostik faktör invazyon derinliği ve metastazın bulunup bulunmamasıdır. Bu prognostik faktörlere ilave olarak başka pek çok farklı bağımsız prognostik faktörlerde tanımlanmıştır. Bir gen transkripsiyon repressörü olan EZH2'nin (enhancer of zeste homolog) aşırı ekspresyonunun, pek çok malign tümörde biyolojik malignensi ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. EZH2'nin p53, Ki67 ve E-kaderin gibi tümör gelişimi ile ilişkili diğer genlerle de ilişkisinin olduğu iddia edilmektedir.Biz çalışmamızda GİS karsinomlarında EZH2 ekspresyonunun, E-kaderin, Ki67 ve p53 ekspresyonları ile klinikopatolojik parametrelerle ilişkisini araştırarak bu yolla, EZH2'nin GİS karsinomlarında prognostik bir markır olarak kullanılıp kullanılamayacağını ortaya koymayı amaçladık.Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilimdalı arşivinden seçilen 2002?2012 yıllarına ait 90 adet mide ve kolorektal karsinom olgusu retrospektif olarak değerlendirmeye alındı. Karsinomların 30 tanesi mide, 60 tanesi kolorektal yerleşimliydi. Olguların ana tümör dokusu ile metastatik tümör dokusuna ait parafin bloklarından uygun olanlarına immünohistokimyasal olarak EZH2, p53, Ki67 ve E-kaderin çalışıldı.Mide ve kolorektal karsinomlarda EZH2 boyanma yaygınlığı ve yoğunluğunun klinikopatolojik parametrelerle ilişkisi incelediğinde hem yaygınlığın hemde yoğunluğun ileri evre, metastatik ve kötü differansiye olgularda artmış olduğu görüldü. EZH2'nin diğer immunohistokimyasal markırlarla olan ilişksi incelediğinde ise p53 ve Ki67 ile aralarında pozitif bir korelasyon mevcuttu. EZH2 ile E-kaderin arasında korelasyon negatifti ancak oldukça zayıftı. Çalışmamızda ayrıca mide ve kolorektal karsinomlarda ana tümör dokusu ile metastatik tümör dokusunda EZH2, p53, Ki67 ve E-kaderin boyanma yaygınlığı ve yoğunluğu araştırıldı. Hem mide hem de kolorektal karsinomlarda E-kaderin boyanma yaygınlığı ve yoğunluğunun ana tümör dokusunda daha fazla olduğu görüldü. EZH2, p53 ve Ki67 boyanma yaygınlığı ve yoğunluğu ise metastatik tümör dokusunda daha belirgindi.Çalışma sonunda EZH2'nin klinikopatolojik parametrelerle ve diğer immunohistokimyasal markırlarla olan ilişkisi dikkate alındığında bu markırın prognozun belirlenmesinde kullanılabileceği görüldü. Aynı zamanda EZH2, diğer immunohistokimyasal markırlarla birlikte tümör progresyonunun geldiği aşama hakkında da bize bir fikir vermektedir.

Biyobelirteçler-tümörCadherinlerGastrointestinal neoplazmlar+4
Hilal Ahsen
Bolu Abant Izzet Baysal University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnvaziv meme karsinomlarında immünohistokimyasal yöntemle moleküler subtiplendirme ve prognostik değerlendirme

Meme kanseri oldukça sık görülen bir hastalıktır ve farklı biyolojik davranışlar sergileyen heterojen bir tümördür. Yaş, histolojik derece, tümör boyutu, östrojen reseptör (ER) durumu gibi klinik ve patolojik prognostik faktörler hastaların adjuvan hormon tedavisi, radyoterapi ve kemoterapiye ihtiyaçları olup olmadıklarını belirlemek için kullanılmaktadır. Fakat bu geleneksel prognostik faktörler, bireysel farklılıklar ve meme tümörlerinde gözlenen heterojenite nedeniyle her hastada prognozu belirlemede, tedaviyi yönlendirmede, lokal rekürrens ve mortaliteyi önlemede yeterli başarıyı gösterememektedir. Henüz kabul edilmiş kesin sınırlar olmamakla birlikte çalışmalarda en sık kullanılan moleküler sınıflama 5 alttipi içerir. Bunlar 'lüminal A, lüminal B, human epidermal büyüme faktörü reseptörü 2 (HER2) eksprese eden, bazal-like ve null tip'dir. Bu çalışmada, kliniğimize gelen invaziv meme karsinom tanısı almış 79 olgunun retrospektif olarak immünohistokimyasal boyanma profillerinin analizini yapmak yolu ile moleküler alt tiplerinin belirlenmesi ve bu subtiplerin prognostik faktörlerle ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Tüm olgulara ait seçilmiş tümör bloklarında immünohistokimyasal olarak, ER, PR, HER2 ve CK5/6 ekspresyonları değerlendirilmiştir. Sonuç olarak, en sık görülen histolojik tip İnvaziv Duktal Karsinomdu. Lüminal A, en sık moleküler subtipti. Lüminal A'ların çoğunun grade'i II iken, bazal-like tümörlerin tamamı grade III olarak bulundu. Grade I olguların çoğu lüminal A tipindeydi. Olguların yarısına yakınında tanı anında tümör çapı 2-5 cm arasındaydı. İstatiksel olarak moleküler subtipler ve prognostik faktörlerle anlamlı ilişki saptanamamıştır. Ancak literatürle uyumlu olarak, 2 cm'den küçük tümör oranı lüminal A tipte fazlaydı. 2 adet medüller karsinom olgusu literatürle uyumlu olarak bazal-like tip olarak bulundu. Bazal-like grupta tümör grade'inin diğer tiplere göre daha yüksek olduğunu gözlemledik.

KarsinomaMeme neoplazmlarıNeoplazmlar+3
Asuman Kilitci
Bolu Abant Izzet Baysal University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kısa ardışık tekrar bölgelerinin ("short tandem repeats" - STR) analizi doku karışıklığına çözüm olabilir mi ve aynı hastada non-neoplastik ve neoplastik bölgeler arası str profilinin karşılaştırılması - Ön çalışma

Bazen patolog, "floater" (bulaş) olarak bilinen, preparat üzerinde morfolojik olarak mevcut dokuya uymayan doku fragmanlarının yorumlanmasında zorluklarla yüzleşebilir. Bu bulaşlar Patoloji laboratuarında spesmenin makroskopik incelenmesi sırasında ve rutin teknik sürecinde doku kalıntılarının çapraz taşınması ile oluşabilir. Ayrıca hastaların doku karışıklığı dokuların kanser veya başka önemli lezyon içerdiği durumlarda belirgin medikal ve yasal güçlük yaratabilir. Patoloji laboratuarlarında formalinle fikse dokuların STR ("short tandem repeats") analizi bu doku karışımları ve bulaşlarını çözmek için bir metod olarak ortaya çıkmaktadır. STR veya mikrosatellitler genom boyunca rastgele dağılmış, çoklu tekrarlanan 2-7 bazlık DNA dizileridir. Bu dizilerin tekrarlanma sayısının farklı olduğu allel sayısı toplumda fazla olduğundan STR lokusları polimorfik niteliktedir. Çoklu STR lokusu bir arada incelenerek gerçekleştirilen STR analizinin iki farklı DNA örneğini ayırım gücü yüksektir. Yapılan çalışmalarla tümör dokularında yaygın genetik instabilite ve formaldehidin sebep olduğu DNA hasarı ortaya konmuştur. Bundan dolayı doku karışımında çözüm için kullanılacak STR lokuslarında da genetik alterasyonlar mümkündür. Ayrıca bazen patolojik spesmenler başka materyalin bulunmadığı durumlarda adli kimlik tespitinde ve babalık testinde başvurulan kaynak olabilmektedir. Bu çalışmada tümör dokularında genetik instabilite ve formalinin sebep olduğu DNA hasarının STR analizini nasıl etkilediğini değerlendirilmek için 10 tümör hastası seçilmiştir. Formalinin sebep olduğu etkileri değerlendirmek için hastaların formalinle fikse olmuş normal dokuları kendi aralarında karşılaştırılmıştır. Tümör dokularındaki genetik instabilitenin STR lokuslarında sebep olabilecek etkilerini incelemk için ise her vakanın normal ve neoplastik alanları kendi içinde karşılaştırılmıştır. Seçilmiş olan tüm vakaların STR profilleri birbirinden farklı saptandı. Neoplastik ve non-neoplastik dokular arasında bir alelin kısmi kaybı, mevcut alellere ek bir alelin ortaya çıkması ve mevcut alelin yerine yeni bir alelin ortaya çıkması şeklinde 3 çeşit değişiklik saptadık. 4 vakada neoplastik dokunun STR lokuslarında bir alelin kısmı kaybı görülmesine karşın tam kayıp izlenmemiştir. 9 vakanın neoplastik dokusunda yeni alel görülmesi yanısıra bunlardan ikisinde yeni aleller normal dokuda bulunan alellerle yer değiştirmiştir. Bu STR değişiklikleri STR analizinin yorumlanmasında zaman zaman güçlük oluşturabilse de alelik paternlerin dikkatli incelenmesi ile STR temelli doku kimlik testi formalinle fikse normal dokular ve tümörlü dokulara karışıklıklarının çözümü için uygulanabilir. Bu test kendine Patoloji laboratuarlarında kalite kontrol iyileştirmelerinde önemli uygulama alanı bulabilir. Anahtar kelimeler: Doku karışıklığı, doku kimlik tespiti, STR analizi, kalite kontrol.

DNA hasarıDoku analiziDoku tipleri+6
Akbar Haj İyev
Hacettepe University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Testis tümörlerinde histolojik tiplerin prognostik parametrelerle ilişkisi

Testis tümörleri nadir olup erkeklerdeki malign tümörlerin %1-2'sini oluşturur. Başlıca genç erkeklerde görülmekte ve dördüncü dekatta pik yapmaktadır. Germ hücreli tümörler bu bölgenin en sık ve en önemli tümörleridir. Yaşlara göre alt tiplerin dağılım ve sıklığı değişmektedir. Genellikle testiste tek taraflı ağrısız kitle şeklinde ortaya çıkarlar. Çalışmamızda, 2005-2016 yılları arasında kurumumuzda testiküler neoplazinedeniyle orşektomi yapılan 92 olgu dahil edildi. Yaş, tümör boyutu, tümör histolojisi, histolojik tip, intratubuler germ hücreli neoplazi varlığı, tümör yayılımı, patolojik tümör evresi ve cerrahi sınır incelendi. Olguların klinik bulguları patoloji arşivi raporlarından elde edildi. Tümörler, Testiküler Tümörlerin 2016 Dünya Sağlık Örgütü Sınıflamasına göre tekrar sınıflandırıldı. Bildiğimiz kadarıyla çalışmamız bu bölgedeki ilk epidemiyolojik çalışmaydı. Her bir bölgenin kendi profilini yansıtan istatistiksel bilgilerin analizi de önemlidir. Testiküler neoplazi tipleri ile prognostik parametreler arasındaki ilişki, hastalığın bölgedeki prognozu hakkında fikir verebilir. Bu çalışmada, bölgemizdeki testiküler neoplazmların yeni sınıflandırmaya göre dağılımının belirlenmesine katkıda bulunulması da amaçlanmıştır. Tümör gruplarının sıklık sıralaması literatürle uyumlu olmakla birlikte yüzdesel dağılımında farklılıklar görüldü. Germ hücreli tümörler içerisinde en sık görülen seminom (%41), 2. sıklıkta mikst germ hücreli tümör (%35) olup görülme oranları literatüre göre daha düşük olarak değerlendirildi. Literatürde saf form germ hücreli tümörler içerisinde seminomdan sonra 2. sıklıkta görülen tümör embriyonal karsinom olmasına karşın bizim serimizde 2. sıklıkta izlenen pür germ hücreli tümör prepubertal tip teratom olarak tespit edildi. Seminom ile mikst germ hücreli tümör tanılı olgular, bütün parametrelerde kıyaslama yapılarak anlamlı farklılıkların olup olmadığı değerlendirildi. Yapılan incelemelerde hasta yaşı, perihiler yağ doku invazyonu, lenfovasküler invazyon ve nekroz parametrelerinde anlamlı farklılıklar tespit edildi. Seminom tanısı alan olguların yaş ortalaması 35,5 ve mikst germ hücreli tümör tanısı alan olguların ise 28 olduğu, seminom tanısı almış olguların mikst germ hücreli tümör tanısı alan olgulara göre daha ileri yaşlarda oldukları belirlendi (p:0,024). Perihiler yağ doku invazyonu, lenfovasküler invazyon ve nekroz parametrelerinde ise mikst germ hücreli tümör grubunda seminom grubuna göre daha fazla olduğu dikkati çekti. Serimizde bulunan olguların genel özelliklerinin büyük oranda literatür bulguları ile uyumlu olduğu görülmüştür. Anahtar Sözcükler: testis tümörü; epidemiyoloji; histopatoloji; 2016 Dünya Sağlık Örgütü Testis Tümörlerinin Sınıflaması

Dünya Sağlık ÖrgütüHistolojiPrognoz+3
Özkan Aydın
Atatürk University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Meningiomlarda immün kontrol noktası moleküllerinin klinikopatolojik parametreler ve mikrosatellit instabilite ile ilişkisi

Meningiomlar beyin ve medulla spinalisteki meningotelyal hücrelerden köken alan, genelde yavaş büyüme gösteren, benign neoplazmlardır. Tüm beyin tümörlerinin %39,7'sini oluşturan, santral sinir sisteminde en sık görülen primer beyin tümörüdür. Mevcut terapötik yaklaşımlarla, derece 1, 2 ve 3 tümörlerin 10 yıllık genel sağkalım oranları sırasıyla %84, %53 ve %0'dır. Semptomatik meningiomlarda cerrahi rezeksiyon birincil tedavi yaklaşımıdır. Ancak cerrahi veya radyasyon tedavisine yanıt vermeyen progresif seyirli vakalarda önerilebilecek etkili sistemik tedaviler bulunmamaktadır. Kanser immünoterapisi, kanserle mücadele eden immün sistemi güçlendirmeyi amaçlamaktadır. Özgüllüğü, uzun süreli etkileri ve iyileşmeye olan katkıları sayesinde, kanser tedavisindeki yerini sağlamlaştırmaya devam etmektedir. Meningiomların da immün kontrol noktası moleküllerini eksprese etmesi sayesinde hedefe yönelik tedavi açısından potansiyel aday olarak görülmektedir. Bu nedenle meningiomlarda immün kontrol noktasında yer alan PD-1 ve PD-L1 moleküllerinin tümör hücrelerinde ve immün hücrelerdeki ekspresyonlarının, klinikopatolojik veriler ve mikrosatellit instabilite ile ilişkisini incelemeyi amaçlamaktayız. Çalışmamıza 2007-2021 yılları arasında bölümümüzde tanı alan 200 adet meningiom (derece 1 ve derece 2) olgusu dahil edilmiştir. Seçilen uygun bloklardan doku microarray yöntemiyle yeni bloklar elde edilmiştir. Hazırlanan yeni kesitler PD-1, PD-L1, MLH1, MSH2, MSH6 ve PMS2 immünhistokimya antikorları ile boyanmıştır. Elde edilen veriler istatistiksel analizler yardımıyla değerlendirilmiştir. Tümör hücrelerinde PD-L1 ekspresyonu görülme oranı %29'dur. Histopatolojik derece artışı, spontan nekroz varlığı, beyin invazyonu, boyut artışı ve 10 BBA'da değerlendirilen artmış mitoz sayısı ile membranöz PD-L1 ekspresyon oranında anlamlı artış saptanmıştır. Tümör içi lenfositlerde PD-L1 boyanma oranı %19,5'tur. Tümör derecesinin artması ve spontan nekroz varlığı PD-L1 pozitif immün hücre görülme oranını arttırmaktadır. PD-L1 pozitif immün hücre saptanan vakalarda sağkalım oranı düşmektedir. Tümör içi lenfositlerde PD-1 boyanma oranı ise %12'dir. Beyin invazyonu bulunan vakalarda PD-1 pozitif immün hücre oranı ve sayısı istatistiksel olarak anlamlı oranda artmaktadır. Mikrosatellit instabilite ile PD-L1 ve PD-1 pozitifliği arasında ististiksel anlamlı ilişki saptanmamıştır. PD-L1 ve PD-1 ekspresyonu meningiomlarda tümör agresifliği ile yakından ilişkilidir ve kötü prognostik faktör olarak yorumlanmıştır. İmmünkontrol noktası moleküllerinin meningiomlardaki durumunun rutinde araştırılması, klinik deneyimlerin artmasıyla immünoterapinin umut verici bir tedavi yöntemi olabileceği öngörülebilir.

Beyin neoplazmlarıMenenjiomMikrosatelitler+4
Müşerref Müge Ustaoğlu
Karadeniz Technical University
2023
00