Çukurova University
Anabilim Dalı

Biyokimya Anabilim Dalı

Çukurova University

320

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Yüksek LisansAçık ErişimTR

HCT-116 ve HT-29 kolon kanseri hücre hattında kuersetinin hücre ölüm yolakları üzerine etkisinin incelenmesi

Kanser çok basamaklı, uzun süreli bir süreçtir ve sağlıksız bir hücrenin kontrolsüz bölünüp büyümesinin ardından tümör üreten hücre ölümünün yokluğu ile karakterizedir. Kolorektal kanserler dünyada en sık görülen kanserlerdendir Literatüre kalın bağırsağın iç yüzeyindeki hücrelerin kontrolsüz bölünmesiyle karakterize, yaygın gastrointestinal malign tümör olarak geçmiştir. Ülkemizde oluşan kanser türleri arasında ilk beşte yer alır ve görülme sıklığı giderek artmaktadır. Kanser araştırmalarındaki önemli zorluklardan biri sağlıklı hücreler bozulmadan, kanser hücrelerinin etkili bir şekilde nasıl öldürüleceğidir ve bu noktada kanserli hücreleri tedavi etmek için ölüm yolaklarının bilinmesi kritik bir önem taşır. Son yıllarda keşfedilmiş olan ferroptoz, demir bağımlılığı ile ortaya çıkan yeni bir programlanmış hücre ölümü türü olarak bilinir ve kanser hücreleri büyümeyi sağlamak için normal hücrelere kıyasla daha fazla demir talebi sergilediğinden kanser hücrelerinde ferroptozun indüklenmesinin çoklu kemoterapötiklerin direncini tersine çevirdiği ve kanser direncini azalttığı doğrulanmıştır. Bu çalışmalar ferroptozun tömör oluşumunda, gelişmesinde önemli bir düzenleyici olarak rol oynadığını göstermiştir. Flavonoidlerden kuersetin kanser önleme, ilerlemesini durdurma ve geleneksel kanser tedavilerinin yan etkilerini azaltılmasında başarılı olduğu bilinen metabolittir. Kuersetinin kolon kanserini engelleyici etkilerinin hücre ölüm yolakları üzerine etkilerinin ortaya çıkarılabilmesi için yapılan bu çalışmada kuersetin molekülünün kolon kanseri hücre hatlarında kemoterapik ajan ile kombine kullanımlarına ve tek kullanımlarının hücre canlılığı üzerindeki etkilerinin belirlenerek hücre ölüm mekanizmalarından apoptoz ve ferroptoz üzerindeki potansiyel etkilerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmamızda öncelikle kuersetin ve kemoterapik ajan sitotoksik konsantrasyonları 3-(4,5-dimetiltiazol-2-il)- 2,5-difenil tetrazolyum bromür (MTT) testi ile HT-29 ve HCT-116 hücrelerinde 14 belirlendi. Daha sonra sitotoksik kuersetin ve kemoterapik ajan ile 24 saat inkübe edilen HCT-116 ve HT-29 hücreleri Apoptotik Proteaz Aktive Edici Faktör-1 (APAF-1), İnsan Kaspaz-3 Proteini (CASP-3), Uzun Zincirli Yağ Asidi-KoA Ligaz (ACSL4) ve Glutatyon Peroksidaz 4 (GPx4) seviyeleri enzime bağlı immünosorbent testi yöntemiyle (ELİSA) belirlendi. Çalışmada kuersetin molekülünün her iki kolon kanseri hücresinde tek başına APAF-1 ve CASP-3 biyobelirteçlerini kontrol grubuna göre arttırarak apoptotik yolağı aktive ettiği belirlenmiştir. GPx4 ve ACSL4 biyobelirteçlerinde ise kombine uygulamanın ACSL4'ü arttırıp GPx4'ü azaltarak ferroptotik yolağı indükleyip kanserli hücrede sinerjik etki yaptığı belirlenmiştir. Yapılan bu çalışma sonucundaki veriler kolon kanserine karşı kombine veya diğer alternatif yaklaşımlarına temel veri sağlayıp kanser tedavisi için ferroptoz sinyal yolağının daha detaylı araştırılmasında etken maddenin kullanımına yönelik çalışmalara katkı sağlayabilir.

Dizi analiziHücre dizisiKolon hastalıkları+3
Özge Güler
Düzce University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İnsan serum ve domuz böbrek prolidazının özellikleri

ÖZET Yüksek Lisans Tezi İNSAN SERUM VE DOMUZ BÖBREK PROLİDAZININ ÖZELLLÎKLERİ Emine Sibel NAMIDURU Gaziantep Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Biyokimya Anabilim Dalı Danışman : Doç. Dr. Yüksel ÖZDEMÎR Ocak 1999 - 74 Sayfa Bu çalışmanın amacı, insan serum ve saf domuz böbrek prolidazmm optimal deney koşullarının ve kinetik özelliklerinin saptanmasıdır. Serum kaynağı olarak 30 sağlıklı bireyin kanlarından oluşturulan serum havuzu kullanıldı. Ayrıca enzim aktivitesi üzerine bazı metal iyon ( Mn+2, Fe+2, Zn+2, Hg+2, Mg,+2 Cu+2 ve Sr+2 ) ve maddelerin ( EDTA, ÎAA, p-CMBA ve glutatyon ) etkileri araştırıldı. Her üri enzimde de optimal aktivite, final konsantrasyonu 2.5mmol/l Mn+2 ve 40 mmol/1 tampon ( pH: 8 ) kullanılarak 2 saat 37 °C*da preinkübe edilerek elde edildi. Mn+2 nin serum prolidazmm aktivitesini T.C. YtelKÖĞRlTOf KÜRÜLÖ23 kez, domuz böbrek prolidazmın aktivitesini 9.5 kez artırdığı tespit edildi. Serum prolidazı için optimum substrat (glisil-prolin) final konsantrasyonu 30 mmol/1 olarak bulunurken, domuz böbrek prolidazı için 40 mmol/1 olarak saptandı. İnsan serum ve domuz böbrek prolidazmın bulunan Km değerleri, glisil-prolin için sırasıyla 13mmol/l ve llmmol/1, alanil-prolin için 14mmol/l ve 12mmol/l olarak tespit edildi. Mn+2 dışındaki metal iyonlarının serum prolidazmı aktive etmediği, domuz böbrek jjrolidazını ise düşük oranlarda aktive ettiği belirlendi. Bu sonuçlardan enzimin en iyi aktivatör katyonunun Mn+2 olduğu bir kez daha anlaşıldı. EDTA, ÎAA ve p-CMBA'in hem serum hem de domuz böbrek prolidazının aktivitesini inhibe ettikleri, bu inhibisyonun da preinkübasyon aşamasında inkübasyon aşamasına nazaran daha fazla olduğu belirlendi. Sonuç olarak;enzimin kolay ve doğru ölçümü ile optimal deney koşullarının ve özelliklerinin bilinmesinin bu konuda yapılacak daha ileri çalışmalara ışık tutacağı kanısındayız. Anahtar kelimeler : Serum prolidaz, domuz böbrek prolidaz, kinetik özellikler, inhibisyon T.r*. vAtrcnvJUı

BöbrekEnzim aktivasyonuKinetik+2
Emine Sibel Namıduru
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
1999
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Değişik yaş gruplarındaki anemili hastaların fetal hemoglobin düzeylerinin alkali denatürasyon yöntemi ile saptanması

ÖZET Yüksek Lisans Tezi DE?İŞİK YAŞ GRUPLARINDAKİ ANEMÎLt HASTALARIN FETAL HEMOGLOBİN DÜZEYLERİNİN ALKALİ DENATÜRASYON YÖNTEMİ İLE SAPTANMASI JateöZASLAN Gaziantep Üniversitesi-Sağhk Bilimleri Enstitüsü, Biyokimya Anabilim Dah Danışman : Yrd.Doc.Dr. Necat YLLMAZ Ocak 1997 -95 Sayfa Bu çalışmanın amacı, Gaziantep Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesine anemi şikayeti ile başvuran toplam 119 hasta (6 ay-2 yaş grubu, 29; 2-15 yaş grubu, 30; yetişkin kadın, 42; yetişkin erkek 18) ve 38 kontrol bireyin (6 ay-2 yaş grubu 8; 2- 15 yaş grubu 18; yetişkin kadın ve erkek, 12) fetal hemoglobin değerlerini alkali. denatürasryon yöntemi ile saptayarak, aneminin kaynağının fetal hemoglobine bafelı_ olup olmadığını araştırmaktır. Ayrıca MCV < 78 fL 85 ve 2.5-70.0 yaş arası 90 hastanın fetal hemoglobin değerleri saptanarak, yaş, RBC, Hb, Hct ve RBC ve indisleri arasındaki korelasyonlarım araştırmaktır. Sonuçlardan hipokromi ve mikrositoz nedeninin fetal hemoglobine bağlı olmayıp, Fe eksikliğine bağlı olabileceği düşünülmüştür. Aynı zamanda korelasyon sonuçları MCV < 78 fL olan hastaların HbF yönünden araştırılması gerektiğini düşündürmektedir. Kolay, ucuz ve tekrarlanabilir olması nedeni ile alkali denatürasyon yönteminin rutin HbF saptamalarında kullanılabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler : HbF, Hb, anemi, MCV.

AnemiFetal hemoglobin
Jale Özaslan
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
1997
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kanserli hastalarda serum, eritrosit ADA aktivitesi ve bazı biyokimyasal parametreler ile insan vücut sıvılarında ADA aktivite düzeyleri ve serum ADA enziminin kinetik özellikleri

ÖZET Yüksek Lisans Tezi KANSERLİ HASTALARDA SERUM, ERİTROSİT ADA AKTİVİTESİ VE BAZI BİYOKİMYASAL PARAMETRELER İLE İNSAN VÜCUT SIVILARINDA ADA AKTİVİTE DÜZEYLERİ VE SERUM ADA ENZİMİNİN KİNETİK ÖZELLİKLERİ Oya KÖYLÜO?LU Gaziantep Üniversitesi- Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Biyokimya Anabilim Dalı Danışman : Doç. Dr. Yüksel ÖZDEMİR Ocak 1997- 93 Sayfa Bu çalışmada sağlıklı 42 kişiden (21 kadın, 21 erkek) oluşan kontrol grubu ve 20 kanserli hastada (10 kadın, 10 erkek) serum ve eritrosit ADA aktivite düzeyleriyle birlikte bazı biyokimya parametre düzeyleri de ölçülmüş ve elde edilen sonuçlar birbirleriyle karşılaştırılmıştır. İnsan vücut sıvılarında (BOS, plevra sıvısı, periton sıvısı, eklem sıvısı, tükürük ve idrar) ADA aktivite düzeylerindeki değişim saptanmış ve serum ADA enziminin kinetik özellikleri incelenmiştir. Kanserli hastalarda serum ADA aktivite düzeyi (23.0 * 6.7 Ü/L), kontrollere oranla (15.0 ± 2.3 Ü/L) anlamlı bir artış (% 34) gösterirken, eritrosit ADA aktivite düzeyi (68.6 +- 23.3 nmol / saat- mgHb), kontrollere oranla (65.9 M7.7 nmol/ saat- mgHb) anlamlı bir farklılık göstermemiştir.Kanserli grupta serum total protein düzeyi (6.9+- 0.4 g/dL) ve serum albumin düzeyi (3.6+- 0.6 g/dL) anlamlı bir düşme gösterirken, serum AST düzeyi (34.9 i 14.4 Ü/L) kontrollere oranla anlamlı bir artış göstermiştir. İnsan vücut sıvılarından tükürük ve idrarda ADA aktivitesi elde edilemezken diğerlerinde farklı düzeylerde ADA aktivitesi saptanmıştır. Adenozin yerine 21- deoksiadenozin kullanıldığında sıvıların ADA aktivite düzeylerinde düşme gözlenmiştir. Serum ADA enziminin Km değeri adenozin için 1.6 mM bulunurken, 2'- deoksiadenozîn için 1.4 mM olarak saptanmıştır. Sonuç olarak kanserli hastalarda serum ADA aktivite düzeylerinin kontrollere oranla anlamlı bir artış gösterdiği, insan vücut sıvılarında ADA aktivite düzeylerinin farklı düzeylerde olduğu kanısına varılmıştır. Anahtar Kelimeler : Serum ve eritrosit ADA, kanserli hastalar, insan vücut sıvıları, adenozin, 2'- deoksiadenozin

AdenozinAdenozin deaminazDeoksiadenosinler+1
Oya Köylüoğlu
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
1997
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yaşlanma ile koenzim Q10 ve antioksidanların ilişkisi

Bu çalışmada, vücuttaki kimyasal reaksiyonlara enerji sağlanmasında önemli rol oynayan ve aynı zamanda lipofilik yapıda güçlü bir antioksidan olan koenzim Q10 ve diğer antioksidanların yaşlanma ile birlikte değişimleri incelendi. Çalışmaya Gaziantep'te ikamet eden 20 ? 70 yaş arasındaki 160 sağlıklı birey dahil edildi. Çalışma; 20-30 yaş grubu 50 kişi, 31-50 yaş grubu 75 kişi ve 51-70 yaş grubu 35 kişi olarak 3 grup üzerinde gerçekleştirildi. Gruplar obez olmayan, hiçbir fiziksel yakınması bulunmayan kişiler arasından seçildi. Ayrıca bireylerin sağlıklı olup olmadıklarını araştırmak amacıyla rutin biyokimyasal parametreleri ölçüldü. Alınan kanlardan hazırlanan serum örneklerinde malondialdehit ve total antioksidan düzeyleri, paraoksanaz ve arilesteraz enzim aktiviteleri, plazma örneğinde ise koenzim Q10 düzeyi ölçüldü. Malondialdehit düzeyi Tiyobarbitürik asit metodu ile, Total antioksidan düzeyi, paraoksanaz ve arilesteraz spektrofotometrik yöntemle, koenzim Q10 ise HPLC yöntemi ile ölçüldü. Çalışmamızda, yaş ile koenzim Q10 arasında bir korelasyon olduğu tespit edildi (P=0,000). Yaşlanma ile koenzim Q10'nun arttığı görüldü. Malondialdehit ile koenzim Q10, paraoksanaz ve arilesteraz arasında istatistiksel olarak anlamlı, negatif yönde doğrusal bir ilişki bulundu (P=0,011, P=0,000). Yani malondialdehit arttıkça koenzim Q10, paraoksanaz ve arilesterazın azaldığı tespit edildi. 31-50 ve 51-70 yaş grubundaki bireylerin total antioksidan düzeylerinin, 20-30 yaş grubundaki bireylere göre daha yüksek olduğu tespit edildi (P<0.05). Sağlıklı bireylerde antioksidan sistem yaşa rağmen iyi çalışıp vücudu oksidan bileşiklerden uzaklaştırmaya çalışırken hastalık anında antioksidan bileşiklerin düzeyi oksidan bileşiklerin yükselmesini önleyememekte. Yaşın ilerlemesi tek başına hastalık değildir ancak bir hastalık eşliğinde yaşlılık kişinin yaşlanma sürecini hızlandırmaktadır. Bu nedenledir ki toplumda aynı yaş grubunda olan iki farklı bireyin biri çok genç ve sağlıklı görünürken bir diğeri yaşından daha ileri yaşta görünmektedir.Anahtar Sözcükler: Yaşlanma, Koenzim Q10, Paraoksanaz, Arilesteraz, Total Antioksidan Düzeyi, Malondialdehit

Antioksidan enzimlerAntioksidanlarKoenzimler+2
Müslüm Akan
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Uçucu organik birleşiklere maruz kalan işçilerde serbest radikal ve antioksidan enzim düzeyleri

Uçucu organik bileşiklerin (UOB) sanayiide yaygm olarak kullanımmdan dolayı organik bileşiklere maruz kalmanın biyolojik etkileri son zamanlarda önemli bir hale gelmiştir. Bu çalışmanın amacı, uçucu organik çözücülerin çok kullanıldığı boya ve tekstil sanayiinde çalışan işçilerde lipid peroksidasyon ve antioksidan enzim sistemlerinin nasıl etkilendiğini tespit etmektir. Çalışmaya 40 işçi dahil edildi. 20 kişi boya imalatında çalışan işçiler diğer 20'si tekstil fabrikasında çalışanlardı. Kontrol grubu 20 sağlıklı bireyden oluşturuldu. Kan örnekleri alınmadan önce, bütün olguların 10-12 saat aç kalması sağlandı. MDA (Malondialdehid), TAK(Total Antioksidan Kapasite) ve ALT (Alanin aminotransferaz), AST (Aspartat aminotransferaz) düzeyleri serumda çalışıldı. Eritrositlerde SOD aktivitesi çalışıldı. Hematolojik parametreler tam kan cihazı ile ölçüldü. Veriler SPSS 10,0 istatistik programında değerlendirildi. ANOVA ve Kruskall Wallis analiz testleri kullanıldı. Boya grubunun serum MDA seviyesi tekstil ve kontrol grubuna göre istatistiksel açıdan yüksek bulundu (p<0,01). Tekstil grubunun MDA düzeyi kontrol grubuna oranla daha yüksek bulundu (p<0,01). Eritrosit SOD aktivitesi, boya grubunda, tekstil ve kontrol grubuna oranla anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,01). Tekstil grubunun SOD aktivitesi kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu (p<0,01).Serum TAK seviyeleri, boya grubunda tekstil ve kontrol grublarına kıyasla daha düşük bulundu (p<0,01). Tekstil ve kontrol grubu TAK seviyeleri arasında istatistiksel açıdan fark bulunamadı (p>0,05). Boya grubunun Hb konsantrasyonu kontrol ve tekstil grubuna göre düşük bulundu (p<0,01). Tekstil grubunun Hb değeri kontrol grubuna göre düşük bulundu (p<0,01). Serum ALT ve AST düzeylerinde her üç grup arasında anlamlı fark bulunamadı (p>0,05). Sonuç olarak, boya ve tekstil grubundaki artmış MDA seviyeleri lipid peroksidasyonunun arttığım işaret etmektedir. Ayrıca boya grubunun tekstil grubuna oranla artmış MDA seviyesi maruziyetin koşullara göre değişebileceğini göstermektedir. Buna karşın boya ve tekstil grubunun kontrol grubuna kıyasla artmış SOD aktivitesi lipid peroksidasyona karşı antioksidan sistemlerin çalıştığını göstermektedir. Bunun yanı sıra boya grubunda azalmış olan TAK diğer antioksidan sistemlerin kullanıldığına işaret olabilir.Anahtar kelimeler : UOB, MDA, TAK, SOD, ALT, AST.

Sibel Bayıl
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2005
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İkiuçlu I bozuklukta klinik iyileşme ile ilişkili lipit-lipoprotein ve leptin değişimleri

İkiuçlu I Bozukluğun (İB I) obezite, Diabetes Mellitus, metabolik sendrom ve kardiyovasküler hastalık (KVH) için yüksek risk ile ilişkili olduğu ileri sürülmektedir. Bu prospektif çalışmaya dışardan takip edilen 31 erişkin İB I hastası (18-56 yaş, 16K/15E) dahil edilmiş ve incelenmiştir. Vücut kitle indeksi (VKİ), serum leptin, total kolesterol, düşük dansiteli lipoprotein kolesterol (LDL-k), yüksek dansiteli lipoprotein kolesterol (HDL-k) ve trigliserit düzeyleri birinci gün (manik faz) ve 1 ay naturalistik medikal tedavi sonrası saptanmıştır. Erkek hastalarda total kolesterol ve trigliserit düzeyleri anlamlı bir artış göstermiştir (p<0.05). Kadın hastalarda ise total kolesterol ve LDL-k artışları anlamlılık düzeyine ulaşmamıştır (sırasıyla; p: 0.066 ve p: 0.056). Ancak NCEP ATP III sınıflamasına göre KVH için artmış risk taşıyan hasta sayısı hem kadın hem erkek hastalarda artış göstermiştir. Her iki cinste de VKİ anlamlı ancak küçük miktarda (0.56±0.14 kg/m2 ) artmış, ancak serum leptin düzeylerinde benzer bir değişim saptanmamıştır. Tedavi öncesi-sonrası leptin değişimi bağımlı değişken olarak kabul edilen genel doğrusal model sonuçları cinsiyet, hastalık başlangıç yaşı ve önceki hecme tipinin anlamlı etkisini göstermektedir (%68.7, p<0.007). Sonuçlarımız İB I hastalarında klinik iyileşmenin anlamlı VKİ ve serum lipit ve/veya lipoprotein değişimleri ile her iki cinste farklı özellik taşıyan ilişkisini göstermektedir. Bu değişim ilaçların doğrudan veya dolaylı etkisinden ve yaşam tarzı değişikliklerinden kaynaklanabilir. Ayrıca sistemik lipit ve lipoprotein değişimlerinin hücre membran lipit bileşenlerini etkileyerek duygudurum üzerine olumlu etki göstermesi de söz konusu olabilir. Anahtar kelimeler : İkiuçlu I Bozukluk, Vücut Kitle İndeksi, LDL-k, leptin, kolesterol, trigliserit

Ayşegül Giray
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2006
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Aterosklerotik kardiyovasküler hastalıkta yeni belirteç olarak serotonin

Yakup Mermerdaş
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2006
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sıçanlarda radyasyona bağlı katarakt oluşumunda lens dokusunda nitrozatif stres üzerine nigella sativa'nin etkisinin araştırılması

....

AntioksidanlarBitkisel yağlarKatarakt+3
Zainab Khaleel Abdulrahman
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
DoktoraAçık ErişimTR

Sıçanlarda radyasyonla oluşturulan kataraktta lens dokusunda oksidan / antioksidan sistem üzerine çörek otu yağı, timokinon, propolis ve kafeik asit fenetil esterinin etkisinin araştırılması

Bu çalışmada amacımız çörek otu yağı, timokinon (TQ), propolis ve kafeik asit fenetil esterinin (CAPE), radyasyona bağlı gelişen katarakt üzerindeki etkisini incelemekti. Bu maddelerin radyasyon hasarını engelleyici etkileri olabileceğini düşünerek, sıçanlara uygulanan ? radyasyonun, lens dokusunda meydana getirdiği hasarda koruyucu etkilerinin olup olmadığını değerlendirmekti. Çalışma gruplarımız 3 tane kontrol, radyoterapi, TQ+radyoterapi, CAPE+radyoterapi, çörek otu yağı+radyoterapi, propolis+radyoterapi olmak üzere 8 alt gruptan oluştu. Deneyimizin ilk gününden itibaren slit-lamp biyomikroskop ile sıçanlarda katarakt değerlendirmesi yapıldı. Kontrol grupları dışındaki grupların hepsine ilk gün 5 Gy'lik tek doz radyoterapi uygulandı. Çalışma sonunda sıçanlar sakrifiye edilerek doku örnekleri alındı. Alınan doku örneklerinde oksidan/antioksidan parametrelere bakıldı. Radyoterapi grubunda %80 oranında katarakt gelişti. Radyasyon sonrası TQ, CAPE, propolis ve çörek otu yağı verilen gruplarda sırasıyla katarakt oluşma oranı %50, %40, %30, %20'ye düştü ve grade 1 ve grade 2 ile sınırlı kaldı. Çalışmamızda radyoterapi grubunda oksidan parametrelerden olan malondialdehit (MDA) düzeyi ve ksantin oksidaz (XO) enzim aktivitesi diğer bütün gruplardan belirgin derecede yüksek çıktı. Antioksidan parametrelerden süperoksit dismutaz (SOD) enzim aktivitesi radyoterapi grubunda diğer gruplardan düşük çıkarken glutatyon peroksidaz (GSH-Px) enzim aktivitesi diğer bütün gruplardan yüksek çıktı. Çalışmayı genel olarak değerlendirdiğimizde radyoterapi grubunda yüksek oranda katarakt gözlenmesi, radyasyon sonrası çörek otu yağı, propolis, TQ ve CAPE verilen gruplarda ise katarakt oranın düşmesi bu maddelerin radyasyona karşı koruyucu etksinin olduğunu göstermektedir. Biyokimyasal açıdan baktığımızda oksidan parametrelerin radyoterapi grubunda diğer gruplardan daha yüksek çıkması radyasyonun radikalik hasarını göstermektedir. Yine bu parametrelerin radyasyon sonrası çörek otu yağı, propolis, TQ ve CAPE verilen gruplarda düşmesi bu maddelerin radikal hasarına karşı önleyici etkisini desteklemektedir. Günümüzde kataraktın tek tedavi yöntemi cerrahidir. Fakat iyonize radyasyona bağlı olarak gelişen kataraktı önleyici ya da geciktirici ajan olarak çörek otu yağı, propolis, TQ ve CAPE gibi antioksidan maddelerin kliniklerde kullanımı için daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Sözcükler: Radyoterapi, katarakt, antioksidan, çörek otu yağı, timokinon, propolis, kafeik asit fenetil esteri

AntioksidanlarBitkisel yağlarKafeik asit+6
Elif Demir
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kanser hastalarında D vitamini, kalsiyum ve fosfor düzeyleri ile d vitamini reseptörü polimorfizminin araştırılması

Kanser ciddi morbidite ve mortalite ile seyreden, sürekli yaygınlaşan bir hastalıktır. D vitamini ise, anti kanser ajanı olduğu düşünülen, kemik mineralizasyonunda önemli rol oynayan, immunomodülatör görevinin yanında, nörotransmitter özelliğine de sahip, hormon özelliği olan bir vitamindir. Bu tezin kapsamında, akciğer, kolon, meme ve pankreas kanserli hastalar ve kontrol grubunda VDR geni FOK I ve BSM polimorfizmleri ile serum D vitamini, kalsiyum ve fosfor düzeyleri incelenmiştir.Çalışmamız, Gaziantep Üniversitesi Onkoloji Hastanesinde tedavi görmekte olan 63 akciğer kanseri, 58 kolon kanseri, 55 meme kanseri ve 53 pankreas kanseri tanısı konmuş 229 hasta ile kendilerine ve birinci dereceden akrabalarına kanser teşhisi konulmamış 59 kontrol grubundan oluşmaktadır.Kanserli hasta ve kontrol grubunda serum D vitamin seviyesi immunokemüliminesans yöntem ile kalsiyum ve fosfor düzeyleri ise spektrofotometrik yöntem ile analiz edilerek hasta ve kontrol grubu arasındaki non-genomik farkı incelenmiştir. Yine aynı çalışma grubu içerisinde DNA izolasyonu yapılmış olup akabinde PCR yöntemi ile VDR FOK I ve BSM geni polimorfizmlerine bakılarak kontrol grubu ile kanserli hasta grubu karşılaştırarak genomik etki incelenmiştir.Bu çalışma sonucunda D vitamini, kalsiyum ve fosforun insan vücudu için önemi, VDR FOK I ve BSM gen polimorfizmi olması durumunda oluşabilecek durumlar açıklanmış olup bu ve benzeri çalışmaların daha kapsamlı bir şekilde devam etmesi kanaatindeyiz.Anahtar Kelimeler: D vitamini, Polimorfizm, Kanser, Kalsiyum, Fosfor

FosforKalsitriolKalsiyum+5
Nesli Güleken
Gaziantep University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
DoktoraAçık ErişimTR

Migren ve gerilim tipi başağrısında vitamin B6, vitamin B12 ve folik asit eksikliğinin önemi

Eklenecek

Baş ağrısıFolik asitKarbon+5
Mehmet Şeneş
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kadınlarda over kanseride oksidatif stresin etkileri

özetler daha sonra eklenecektir

AntioksidanlarLipid peroksitNeoplazmlar+5
Ali Erkan Aşcı
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İn Vitro Fertilizasyon (IVF) hastalarında serum ve foliküler sıvıda solübl Fas, solübl Fas ligand ve oksidatif stres biomarkerlerinin değerlendirilmesi

Daha sonra eklenecektir.

BiyobelirteçlerFertilizasyon-in vitroFoliküler sıvı+4
Aslıhan Pekel
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
DoktoraAçık ErişimTR

Diabetes Mellitus'un beyin insülin-PI3K sinyal yolağı ve tau hiperfosforilasyonu üzerine etkileri

Diabetes Mellitus, pankreasın insülin salgısının tam ya da kısmi yetersizliği ya da insülin etkisinin yetersizliği ile oluşan, kendini hiperglisemi ile belli eden, karbonhidrat, lipid ve protein metabolizma bozukluğu ile de karakterize bir endokrin ve metabolizma hastalığıdır. Beyinde insülin reseptörlerinin keşfi ile, insülinin beyin fizyolojisinde önemli bir rol oynadığı, serebral insülin sinyalinde ve glukoz homeostazında meydana gelen bozuklukların beyin patolojisine katkıda bulunduğu belirtilmektedir. Çalışmamızda streptozotosin enjeksiyonu ile oluşturulan diyabetin, beyin dokusunda Alzheimer?ın önemli patolojik belirteçlerinden olan tau hiperfosforilasyonu üzerine etkisi ve de fosfo-tau oluşumunun insülin sinyal yolağı ile etkileşimi incelenerek, Diabetes Mellitus ve Alzheimer arasındaki olası ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda, streptozotosin ile diyabet oluşturulan ratların beyin hipokampüs dokularında IRS/PI3K sinyal yolağı üyeleri IR, PKB/Akt, GSK-3 ve tau genlerinin protein ekspresyonları Western blot yöntemi ile incelenmiştir. Bu amaç doğrultusunda Wistar ratlar, 3 gruba ayrılarak 12 hafta boyunca takip edilmiştir: Grup I; kontrol, Grup II; diyabet (DM), Grup III; diyabet + insülin (DM+İ). Kan glukoz seviyeleri glukoz oksidaz metodu ile, plazma insülin ve Amiloid ß 1-42 seviyeleri ELISA yöntemi ile ölçülmüştür. Plazma Amiloid ß 1-42 seviyelerinin ve hipokampüs Tau (Thr231) protein ekspresyonunun DM grubunda kontrole göre anlamlı bir artış gösterdiği gözlenmiştir. Sonuçlarımız doğrultusunda artmış tau fosforilasyonu ve insülin sinyal yolağında meydana gelen değişiklikler, Diabetes Mellitus?un Alzheimer gelişiminde risk faktörü olabileceğini düşündürmektedir.

Alzheimer hastalığıDiabetes mellitusFosfatidilinozitoller+3
Duygu Şahin
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Oksidatif stres belirteçlerinden AOPP, AGE ve Adiponektin'in prediyabetik hastaların diyabetik komplikasyon tanısında erken belirteç olup olamayacağının incelenmesi

Bu çalışmada, prediyabet teşhisi konulmuş ve henüz tedaviye başlanmamış hastalarda AOPP, Total AGEs ve adiponektin düzeyleri sağlıklı bireylerle karşılaştırılarak değerlendirilmiştir. Prediyabetik hastalarda cinsiyet, yaş, vücut kitle indeksi, Homa-IR, KIMK faktörleri ve rutin biyokimyasal parametrelerinin ölçülen AOPP, Total AGEs ve adiponektin parametreleri üzerine olan etkileri değerlendirilmiştir. Total hasta grubunun AOPP ve Total AGEs düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulunurken (p<0.05, p<0.05), adiponektin düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0.05). Total hasta grubu; bozulmuş açlık glukoz?lu (BAG), bozulmuş glukoz tolerans?lı (BGT) ve kompleks prediyabet?li grup olarak üç gruba ayrıldı. BAG?li hastalarda AOPP ve Total AGEs kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunurken (p<0.05,p<0.05), adiponektin ise anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0.05). BGT?li hastalarda AOPP düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunurken, adiponektin ise düşük bulunmuştur (sırasıyla; p<0.05, p<0.05). Total AGEs açısından ise anlamlı bir farklılık bulunamamıştır (p>0.05). Kompleks prediyabet?li hastalarda AOPP düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunurken, Adiponektin düzeyi ise düşük bulunmuştur (sırasıyla; p<0.05, p<0.05), Total AGEs düzeyi yönünden ise anlamlı bir farklılık bulunamamıştır (p>0.05). Hasta grupları arasında ölçülen parametrelere göre yapılan değerlendirmede, adiponektin düzeyi BAG grubunda en yüksek ve kompleks prediyabet grubunda ise en düşüktür. Total AGEs düzeyi BAG grubunda en yüksek ve BGT grubunda ise en düşük düzeyde saptanmıştır. Total hasta grubunun AOPP düzeyi ile LDL-kolesterol düzeyi arasında pozitif korelasyon bulunmuştur (r=0.185, p<0.05). Adiponektin düzeyi ile HDL-kolesterol düzeyi pozitif korelasyon bulunmuşken, VKI, hsCrp, Homa-IR, HbA1c, trigliserit, KIMK sol ort düzeyleri arasında negatif korelasyon bulunmuştur (sırasıyla, r= 0.182 p<0.05; r= -0.252 p<0.01; r= -0.204 p<0.05; r= -0.210 p<0.01; r= -0.268 p<0.01; r= -0.180 p<0.05; r= -0.218 p<0.01). Anahtar kelimeler: AOPP, Total AGEs, Adiponektin, prediyabet, oksidatif stres, BAG, BGT, antioksidan.

AdiponektinAntioksidanlarGlükoz+4
Hüseyin Karacan
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Synthesis of silver, copper and bimetallic nanoparticles using quercetin and gallic acid: Optical and antimicrobial properties

Gallic Acid is a polyphenol and Quercetin is a flavonoid structure, both of which are quite powerful antioxidants and biologically active compounds. One of the important application areas is the pharmaceutical industry. Studies have shown that these substances have anticarcinogenic, antioxidative, antimutagenic, antiallergic and anti-inflammatory effects. Various metallic nanoparticles (NP) obtained from these phenolic compounds have found wide research area, especially in nanomedicine. As nanotechnology develops, the usage area of these nanoparticles, which have a size of 1-100 nm, is expanding day by day in the field of medical chemistry, materials science and advanced technology products and pharmaceuticals. In this thesis study, optimal pH to form nanoparticles of silver, copper and their different combinations (Quercetin Ag/CuNP, Gallic Acid Ag/CuNP, Quercetin+Gallic acid AgNP, Quercetin+Gallic acid CuNP, Quercetin+Gallic acid AgCuNP) using quercetin and gallic acid were determined. The synthesized nanoparticles were characterized using UV-VIS spectrophotometer, X-ray diffractometer (XRD), Fourier transform infrared spectroscopy (FTIR), energy dispersive X-ray spectroscopy (EDS) and scanning electron microscopy (SEM). The minimum inhibition concentration (MIC) values of the synthesized nanoparticles against human pathogens such as Escherichia coli and Staphylococcus aureus were calculated. It was determined that the MIC values of nanoparticles obtained from Gallic acid and quercetin were quite effective compared to Gallic acid and quercetin.

Anti infective agentsAntimicrobial activityCopper+6
Alla Ahmed Muhamad Amın Muhammad Amın
Fırat University · Fen Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ratlarda asetaminofenle indüklenen hepatotoksite modelinde propolisin oksidatif stres üzerine etkisinin araştırılması

Asetaminofen, ağrı kesici ve ateş düşürücü etkisinden dolayı aneljezik ve antipiretik bir ilaç olarak kullanılmaktır. Yüksek doz asetaminofen alımı hepatotoksisiteye neden olabilmektedir. Bu çalışma, bal arısı ürünlerinden biri olan propolisin asetaminofen kaynaklı karaciğer fonksiyon bozukluğu ve oksidatif strese karşı iyileştirici etkisini değerlendirmek için yapılmıştır. Çalışmada 41 adet erkek Wistar-Albino 2.5 aylık ratlar 5 gruba ayrılmıştır. 1. grup; kontrol grubu, 2. grup; propolis, 3. grup; asetaminofen, 4. grup; propolis+asetaminofen, 5. grup; asetaminofen+propolis uygulanan gruplar şeklinde oluşturulmuştur. Propolis grubuna 7 gün boyunda 200 mg/kg/gün propolis etanolde çözdürülerek gavaj yoluyla uygulanmıştır. Asetaminofen grubuna 2 gr/kg gavaj yoluyla asetaminofen tek doz olarak uygulanmıştır. Propolis+asetaminofen uygulamasına asetaminofen uygulamasından 7 gün önce başlanmış ve 7 gün uygulamaya devam edilmiştir. Asetaminofen+propolis uygulamasına asetaminofen uygulamasından hemen sonra başlanmış ve 7 gün boyunca devam edilmiştir. Uygulamalar sonunda kan ve karaciğer doku örneklerinde malondialdehit (MDA), redükte glutatyon (GSH) düzeyleri, katalaz (KAT), glutatyon-S-trasferaz (GST), glutatyon peroksidaz (GSH-Px) aktiviteleri ölçülmüştür. Asetaminofen uygulanan grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında kan ve karaciğer MDA düzeylerinde önemli artış, GSH düzeylerinde, KAT, GST (p<0.001) ve GSH-Px (p<0.05, p<0.001) aktivitelerinde ise önemli bir azalış gözlenmiştir. Asetaminofen+propolis ve propolis+asetaminofen uygulanan gruplar asetaminofen uygulanan grup ile karşılaştırıldığında MDA düzeyinde önemli azalış, GSH düzeyinde KAT, GST ve GSH-Px aktivitelerinde ise istatistiksel olarak artış saptanmış ve kontrol grubuna yaklaşmıştır. (p<0.001). Propolis+asetaminofen uygulanan gruptaki iyileşmenin daha belirgin olduğu saptanmıştır. Kanda GST aktivitesi okunamayacak düzeyde olduğu için ölçülememiştir. Sonuç olarak; asetaminofen kaynaklı karaciğer ve oksidatif hasara karşı propolisin koruyucu ve tedavi edici etkileri olduğu elde edilen biyokimyasal verilere dayandırılarak söylenebilir.

AsetaminofenHayvan deneyleriKaraciğer+5
Büşra Çavuşoğlu
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Hiperlipidemide serum adiponektin düzeyleri ile oksidatif stres arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Bu çalışmada yeni hiperlipidemi veya koroner damar tıkanıklığı teşhisi konmuş hastalarda adiponektin, oksidatif stres markerleri olarak protein karbonilasyonu ve total antioksidan kapasite, proinflamatuvar sitokinler olarak TNF-? ve IL-6 düzeyleri ölçülerek sağlıklı bireylerle karşılaştırması yapıldı. Hiperlipidemik hastalarda yaş, cinsiyet, kuatelet indeksi, diyetsel yağ tüketimi, sigara kullanımı ve fiziksel aktivite faktörlerinin ölçülen parametreler üzerine olan etkileri değerlendirildi.Total hasta grubunun adiponektin düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunurken (p<0.05), TAC düzeyleri anlamlı derecede düşük bulundu (p<0.01). Total hasta grubu üç gruba ayrıldı: hiperlipidemik hasta grubu, hiperlipidemik ve koroner damar tıkanıklığı olan grup ve sadece koroner damar tıkanıklığı olan grup. Hiperlipidemik hastalarda protein karbonilasyonu kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunurken (p<0.01), TAC düzeyleri anlamlı derecede düşük bulundu (p<0.05). Hiperlipidemik ve koroner damar tıkanıklığı olan grupta adiponektin düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunurken (p<0.01), TAC düzeyleri anlamlı derecede düşük bulundu (p<0.01). Sadece koroner damar tıkanıklığı olan grupta protein karbonilasyonu kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu (p<0.05).Hasta grupları arasında ölçülen parametrelere göre yapılan değerlendirmede; protein karbonilasyonu düzeyleri damar tıkanıklığı olan grupta en düşük ve hiperlipidemik grupta en yüksek olarak elde edildi. Protein karbonilasyonu açısından bütün hasta grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar bulundu. TAC açısından koroner damar tıkanıklığı olan hastalarla karşılaştırıldığında hiperlipidemik ve koroner damar tıkanıklığı bulunan hastalarda daha düşük düzeyler elde edildi.Total hasta grubunda TAC düzeyleri ile protein karbonilasyonu düzeyleri arasında negatif korelasyon bulunmuştur (r= -0.30, p<0.01). Hiperlipidemik grubun TAC düzeyleri ile protein karbonilasyonu düzeyleri ve TAC düzeyleri ile TNF-? düzeyleri arasında negatif korelasyonlar bulunmuştur (sırasıyla, r= -0.51, p<0.01; r= -0.36, p<0.05).Anahtar kelimeler: Adiponektin, hiperlipidemi ,oksidatif stres, koroner arter hastalığı, protein karbonilasyonu, antioksidan.

AdiponektinAntioksidanlarHiperlipidemiler+2
Hande Bayamlıoğlu
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kanserde telomeraz aktivitesinin düzenlenmesi

Son yıllarda yapılan çalışmalarda, çevresel etkilerin yanı sıra genetik faktörlerin karsinogenez üzerindeki etkilerine odaklanılmaktadır. Tümör hücresinin ölümsüzlüğü ve karsinogenez süreci için telomeraz aktivitesi gereklidir. İnsan kanserlerinde telomeraz, fonksiyonel telomerlerin korunmasına yardım ederek tümör proliferasyonunu arttırma görevi üstlendiği yerlerde up-regüle olmaktadır.Çalışmamızda, RT-PCR yöntemiyle kolon, mide, meme ve yumuşak doku kanserlerinde telomeraz ile ilişkili hTERT, pontin, reptin ve diskerinin normal ve tümör dokularında gen ekspresyonlarının düzeyleri ölçülmüştür. Ayrıca kanserle ilişkisi bulunan oksidatif stres belirteçleri 8OHdG'in idrar düzeyleri ve MDA'nın serum düzeyleri ölçülmüştür.Total hasta grubunda pontin, reptin ve diskerinin tümörlü doku ortalama ekspresyonları normal doku ortalama ekspresyonlarından anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (sırasıyla p=0.008, p=0.006 ve p=0.042). hTERT tümörlü doku ortalama ekspresyonu da normal doku ortalama ekspresyonundan yüksek bulunmuştur ancak istatistiksel olarak anlamlı değildir (p=0.214). Kanser türlerine göre değerlendirildiğinde, mide kanserinde hTERT ekspresyonu hariç, tüm kanser gruplarında genlerin tümörlü doku ortalama ekspresyonları normal doku ortalama ekspresyonlarından yüksek bulunmuştur. Ancak anlamlılık düzeylerinde artışlar kolon kanserinde pontinde ve meme kanserinde reptinde elde edilmiştir (sırasıyla p=0.011 ve p=0.043).Çalışmamızda, total hasta ve tüm kanser gruplarında MDA ve 8OHdG/kreatinin düzeyleri kontrollere göre belirgin derecede yüksek bulunurken, anlamlı artışlar sadece total hasta, kolon ve mide kanseri gruplarında, MDA değerlerinde elde edilmiştir (sırasıyla p=0.001, p=0.049 ve p=0.007).Total hasta grubunda diğer tüm genler arasında pozitif korelasyonlar gözlenirken sadece hTERT ile reptin arasında korelasyon bulunamamıştır. Oksidatif stres belirteçleri ile gen ekspresyonları arasındaki korelasyonlar ele alındığında total hasta grubunda MDA ile reptin arasında pozitif korelasyon gözlenmiştir.Çalışmamızda elde edilen sonuçlara göre, tümör dokusunda artan pontin, reptin ve diskerin ekspresyonları kanserde, özellikle hastalığın erken fazında telomeraz aktivitesindeki artışı destekler nitelikte olabilir. Ayrıca kanserli hastalarda arttığı gösterilen oksidatif stres belirteçlerinin çalışılan genlerden sadece birkaçıyla bulunan pozitif korelasyonları, oksidatif stresin telomeraz aktivitesinde kısmen etkili olabileceğini düşündürmektedir.

DNAGen ifadesiNeoplazmlar+2
Emel Çalışkan Can
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ratlara dietilnitrozamin ve fenobarbital verilerek oluşturulan deneysel karaciğer hasarına karşı oleuropein'in koruyucu etkisi

Kanser; belli bir doku veya organdaki hücrelerin kontrolsüz biçimde bölünerek bir kitle veya tümör oluşturması, tümörden ayrılan kanserli hücrelerin kan veya lenf dolaşımı aracılığı ile vücudun diğer bölgelerine ulaşıp yeni tümör kolonileri meydana getirmesi ve tedavi edilmez ise ölümle sonuçlanan ciddi bir hastalıktır. Kansere genetik hassasiyetin yanında beslenmenin de etkisi büyüktür. Hava, su, toprak kirliliği ve bu şartlarda yetişen, işlem gören, depolanan ve tüketime sokulan bitkisel ve hayvansal gıdaların tüketilmesi de kansere neden olan çevresel etkenlerin başında sayılabilir. Oldukça tanınmış karsinojenik bileşikler nitrozaminlerdir. Dietilnitrozamin (DEN) de hepatikkarsinomaya sebep olan bir nitrozamin bileşiğidir. DEN' in metabolitleri, DNA'ya bir ve ya iki oksidasyon sağlayan elektron ile kovalent bağlanarak tümör geliştiricilerinin bağlanmasına aracılık etmektedir. Fenobarbital, generalize ve parsiyel epilepsilerin kontrolünde kullanılan genel merkezi sinir sistemi baskılayıcısı olarak bilinmektedir. Kanda yaklaşık %50 oranında proteinlere bağlı olarak dolaşır. Fenobarbital'in farmakokinetiğini belirgin şekilde etkileyen ilaç etkileşimleri daha az olduğu halde fenobarbital hepatik sitokromP450 enzim sistemini indükleyerek pek çok ilacın farmakokinetiği üzerine metabolizmalarını hızlandırıcı yönde etki yapmaktadır. Oleuropein, zeytin meyvesi ve zeytin yaprağında önemli biyolojik özelliklere sahip fenolik maddelerce zengin bir bileşiktir. Besinlerde yer alan ve sağlımız için olumlu etkileri bulunan bileşikler, fenolik bileşiklerdir. Oleuropein'in antimikrobiyal, antiviral ve antifungal etkilerinin olduğu, yapılan çalışmalar sonucu görülmüştür. Oleuropein maddesi zeytin ağacı veya yaprağından elde edilen toksik özellikte olmayan, kansere engel olan bir etkiye sahiptir. Oleuropein, kanserli hücrelerin çevresini geri dönüşümsüz olarak sarar. Böylece çoğalmalarını, yayılmalarını ve başka bölgelere sıçramalarını engeller. Belirli bir miktarda ilaç halinde alımıyla da, ileri derecedeki kanserli hücrelerin kas liflerini bölerek çoğalmalarını önlemektedir. Yapılan bu çalışmada, ratlara karsinojenik bir madde olan Dietilnitrozamin (DEN) ve Fenobarbital (FB) verilerek oluşturulacak karaciğer hasarına karşı Oleuropein' in herhangi bir koruyucu etkisinin olup olmayacağının araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada, 220±20gr ağırlığında Sprague-Dawley cinsi 50 adet erkek rat denek olarak kullanılmıştır. Denekler; Kontrol Grubu, Dietilnitrozamin (DEN) grubu, Dietilnitrozamin (DEN) ve Fenobarbital (FB) Grubu, DEN+FB+Oleuropein(OLE ) grubu ve Oleuropein(OLE) grubu olmak üzere 5 gruba ayrılmıştır. Deney sonunda tüm gruplardaki ratlara ketamin 75 mg/kg+xylazine 10mg/kg intraperiteneal (ip) uygulanmış ve ratlar dekapite edilmiştir. 8 haftalık deney süresi sonunda dekapite edilen ratların kan ve karaciğer dokuları alınmıştır. Kan ve karaciğer dokularında Malondialdehit (MDA), Katalaz (CAT), Süperoksit dismutaz (SOD), Glutatyon (GSH), protein ve kan dokuda da aynı parametrelerin tayinleri yapılmıştır. İstatistik metodları kullanılarak gruplar arası farklılık olup olmayacağı saptanmıştır. Karaciğer ve kanda ki değişikler histolojik olarak da incelenmiştir. Karaciğer MDA düzeyleri kıyaslandığında, tüm gruplarda kontrol grubuna göre artma olduğu gözlenmiştir. DEN+FB grubuyla kıyaslandığında DEN+FB+OLE grubunda anlamlı azalma saptanmıştır. Karaciğer CAT düzeyleri kıyaslandığında, OLE grubu DEN, DEN+FB ve DEN+FB+OLE gruplarına göre anlamlı azalma göstermiştir. Tüm gruplar arasındaki karaciğer GSH düzeyleri kıyaslandığında, DEN ve DEN+FB gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı bir azalma gözlenirken, OLE ve DEN+FB+OLE grubunun kontrol grubu ile uyumlu olduğu görülmüştür. Karaciğer SOD düzeyleri kıyaslandığında ise gruplar arasında fark tespit edilememiştir. Kan MDA düzeylerine bakıldığında, DEN+FB grubunda kontrol grubuna göre anlamlı bir artma gözlenirken, OLE grubunda anlamlı bir azalma gözlenmiştir. DEN+FB+OLE grubunda ise değerler kontrol değerine yaklaşmış, DEN+FB grubuna kıyasda ise anlamlı bir düşüşe geçmiştir. Kan CAT düzeyleri kıyaslandığında OLE grubunda DEN+FB grubuna göre anlamlı bir artış göstermiştir. DEN+FB+OLE grubunda da DEN+FB grubuna göre yine anlamlı bir artış görülmüştür. Tüm gruplar arasındaki kan GSH düzeyleri kıyaslandığında da OLE grubunda kontrol grubuna göre anlamlı bir artış gözlenirken, DEN ve DEN+FB gruplarında kontrole göre anlamlı bir azalma gözlenmiştir. DEN+FB+OLE grubu ile kontrol gubu arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Kan SOD düzeyleri kıyaslandığında ise DEN+FB grubunda kontrol grubuna göre anlamlı bir azalma olduğu görülmektedir. DEN+FB+OLE ve OLE gruplarında SOD değerlerinin kontrol değerleri arasında bir fark bulunamamıştır. Sonuç olarak karaciğer karsinogenezinde oksitatif stresin önemli bir role sahip olduğunu ve hepatokarsinogenez ile lipid peroksidasyonu arasında ilişki olduğu söylenebilir. CAT, H2O2 'i zararsız yan ürünlere dönüştürdüğü için hücresel hasarın şiddetinde önemli rol oynamaktadır. Karaciğer hasar oluşumu sırasında bu dozlarda ve sürede Oleuropein uygulamasının rat kan ve karaciğer parametre düzeyleri üzerinde oksitatif strese karşı koruyucu etkilerinin olabileceği düşünülebilir. Zeytin tarımı yapılan ülkelerde üretim maliyetleri düşük olan ve oksidatif hasara karşı kullanılan Oleuropein' in tedaviye yönelik kullanımının gerçekleştirilebilmesi için ileri çalışmaların yapılması gerekmektedir.

DietilnitrozaminFenobarbitalHayvan deneyleri+4
Nezihe Nurefşan Özeren
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yetişkinlerde tayin edilen bazı kan parametrelerinin,beslenme alışkanlıkları ve bilgi düzeyleri ile olan ilişkisi

Bireylerin,doğru beslenme alışkanlıkları kazanması, yeterli, dengeli ve sağlıklı beslenmesi toplumda obezite, kalp-damar hastalıkları, diyabet, vb. hastalıkların görülme riskinin azalmasında rol oynayan koruyucu etmenlerden biridir. Hatalı beslenme bilgi ve alışkanlıkları bireyin yaşam kalitesini bozan en önemli nedenlerdendir.Bu çalışmada diyabet, hiperlipidemi veya hipertansiyon tanısı konmuş hastaların rutin biyokimyasal tetkikleri sonuçları ile bu kişilere uygulanan beslenme alışkanlıkları ve beslenme bilgileri konusundaki anketinin verileri değerlendirilerek, kişilerin beslenme bilincinin ve alışkanlıklarının sağlık üzerindeki önemi vurgulandı.Çalışma grubunda 52 erkek, 81 kadın toplam 133 kişi yer almıştır Ankete katılanların lise ve yüksek okul mezun ağırlıklı olması nedeniyle genel olarak bilgi düzeylerinin yeterli olduğu düşünüldü. Ancak temel beslenme öğeleri konusunda noksanlıkların olduğu da belirlendi.Bulgularımıza göre kişilerin kötü veya hatalı beslenme alışkanlıkları kan lipit değerlerini etkilemiş normal değerlerin üzerine çıkarmıştır. Vücut kitle indeksleri hesap edilerek yaş gruplarına ve hastalık durumlarına göre değerlendirildi. Kırk yaşın üzerindeki kişilerde vücut kitle indeksi normalin üst sınırını geçtiği için bu durum şişmanlık olarak değerlendirildi.Metabolik sendromlu olarak belirlenen kişilerin bel çevresi, büyük ve küçük tansiyon, açlık kan şekeri değeri, trigliserit değeri, kontrol grubu değerlerinden anlamlı derecede yüksek HDL-kolesterol değeri de düşük bulundu. Sadece şeker hastası olan grubun açlık kan şekeri değeri (143 mg/dL) kontrole göre anlamlı derecede yüksektir. Keza şeker hastası ve hiperlipidemisi olan grubun da açlık kan şekeri değeri (182 mg/dL) kontrole göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Sadece hiperlipidemi grubunda trigliserit düzeyi (268 mg/dL) ve kolesterol değeri (247 mg/dL) kontrole göre anlamlı derecede yüksek bulundu.

BeslenmeBeslenme alışkanlıklarıDiabetes mellitus-deneysel+4
Sinem Güldal
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
10
DoktoraAçık ErişimTR

Koroner arter hastalarında asimetrik dimetilarjinin ve oksidatif stresin incelenmesi

ÖZETAterosklerotik koroner arter hastalığı, dünya çapında önemli bir sağlık sorunudur. Aterosklerozda endotelyal disfonksiyon aterosklerozun habercisi bir fenomen olarak kabul edilir ve bu inflamatuar süreçte birçok mediyatör birbirleri ile etkileşirlerek vasküler yatakta gelişen aterosklerozun oluşumunda etkilerde bulunmaktadır.ADMA vasküler hasara NO miktarlarını azaltarak neden oluyor gibi görünmektedir. Okside-LDL, hem ADMA sentezini sağlayan PMRT enzimini indüklemekte hemde ADMA yıkımını gerçekleştiren DDAH enzimini inhibe ederek ADMA düzeylerini artırmakta böylelikle indirekt yoldan NO sentezini azaltmaktadır. Ox-LDL lipid peroksidasyonu süreci ile birlikte oluşmakta olup biyolojik materyalde MDA ölçülmesi lipid peroksit seviyelerinin belirteci olarak kullanılmaktadır.Çalışmamızda ateroskleroz zemininde oluşan koroner arter hastalarında, minimal KAH ve NKA saptanan kişilerde ADMA ve SDMA HPLC yöntemi (Eureka Kit), Ox-LDL Elisa Yöntemi (İmmundiagnostik Kit) ile MDA düzeyleri ise HPLC (İmmuchrom Kit) ve Spektrofotometrik yöntemler ile ölçülerek bu parametrelerin hem gruplar arası hemde birbirleri ile ilişkisi değerlendirilmiştir.Sonuçlarımıza göre ADMA, SDMA, Ox-LDL ve MDA düzeyleri normal koroner arter saptanan kontrol grubu ile minimal ve ciddi koroner arter hastalığı saptanan gruplara göre değerlendirildiğinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede bir farklılık görülmedi (p>0,05). TK ve LDL değerlerinin ciddi KAH grubunda düşük saptanması statin kullanımının etkisine bağlanmıştır.Ciddi koroner arter hastalığı grubunda kullanılan statin grubu ilaçların lipid düzeylerini düşürdükleri gibi, ADMA düzeylerini de düşürmeleri olasıdır. Düşük ADMA düzeylerinin ADMA'nın vasküler yatağa yapacağı olumsuz etkilerin azalmasında etkili olacağını düşünmekteyiz. Bu hipotezin daha büyük ölçekli çalışmalarla da desteklenmesi gerekmektedir.

ADMAKolesterol-LDLKoroner hastalık+2
Kamil Tuzgöl
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Testis iskemi reperfüzyon modelinde biyokimyasal parametrelerin değerlendirilmesi

TESTİS İSKEMİ REPERFÜZYON MODELİNDE BİYOKİMYASAL PARAMETRELERİN DEĞERLENDİRİLMESİKlinik ve deneysel çalışmalar göstermiştir ki testis torsiyonu, testiste dolaşım bozukluğuna neden olan, müdahalesinin geç yapılması veya yapılmaması halinde organın kaybına yol açabilen bir klinik tablodur. Genellikle cerrahi müdahalenin torsiyon meydana geldikten 6- 10 saat sonrasında yapılması geri dönüşümsüz hasara yol açtığı kabul edilir. Bu çalışmanın amacı cerrahi müdahalesi yapılmamış testis torsiyonunun farklı sürelerinde serum testiküler hormon düzeylerini tespit etmektir. Testiküler hormon düzeyleri ile senkronize testis hasarının arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi sonrası tespit edilebilecek herhangi bir korelasyonun klinisyene cerrahi müdahale öncesi testisin canlılığını öngörmek ve uygulanacak cerrahi prosedürü seçmek konusunda yardımcı olabileceği düşünülmüştür.Bu çalışmada 36 adet prepubertal Wistar- Albino erkek rat kullanılmış ve ilk 6 rat kontrol grubu ( 1. Grup ) olarak kullanılmıştır. Diğer ratlar 6 şar lı 5 gruba ayrılarak ratlarda skrotal kesiyi takiben sol testiste 720 derecelik saat yönünde torsiyon uygulanmış, takiben testis skrotuma fikse edilerek her gruptaki ratlar farklı sürelerde beklenmiş ve sırasıyla 2- 4- 6- 8- 24 saatlik torsiyonlar (sırasıyla 2. 3. 4. 5. ve 6. gruplar) uygulanmıştır. Tüm ratlardan intrakardiak kan aspirasyonu yapılmış, kanların serumları ayrılarak bu serumlarda, seks hormonu bağlayıcı globulin, transferrin ve testosteron düzeyleri çalışılmıştır.Deney sonunda Transferrin düzeylerinde gruplar arasında istatistiksel bir fark bulunmazken, torsiyondan sonraki 4. ve 24.saatteki SHBG düzeylerinde anlamlı bir fark olduğu ve SHBG düzeylerinin düştüğü izlenmiştir. ( p<0.05 ) Testosteron düzeyleri ise 2, 3, 4 ve 5. gruplarda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı bir hormonal düşüş mevcuttur. 6. Grupta ise testosteron düzeylerinin tekrar yükseldiği saptanmıştır.Bu bulgular ışığında, spermatogenezin devamlılığı için şart olan Sertoli hücre bütünlüğünün erken evre testis torsiyonunda bozulmadığı ve spermatogenezin torsiyona rağmen devam etme potansiyeline sahip olabildiği söylenebilir. Ancak spermatogenez için olmazsa olmaz bir hormon olan testosteron eksikliği çevresel şartlar uygun olsa da spermatogenezi sekteye uğratmakta ve hasarlanma torsiyon süresinin uzaması ile kalıcı hale gelmektedir.

Biyokimyasal özelliklerCinsiyet hormonu bağlayıcı globülinGlobülinler+7
Gökçen Kolsal
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Radyasyon uygulanan ratlarda asimetrik dimetil arjinin, homosistein ve d vitamini düzeylerinin incelenmesi

Günümüzde radyasyon gerek tanı gerekse tedavide kullanılmaktadır. Bununla birlikte radyasyon biyolojik sistemlerde yer alan biyomoleküller ile etkileşerek moleküllerin elektron almasına veya elektron kaybetmesine neden olmaktadır. Serbest radikaller başta lipidler olmak üzere protein veya enzim inaktivasyonu ve DNA kırık lezyonları gibi oksidatif hasarı tetiklemektedir. Radyasyon tedavisi tümör kitlesinde gerilemeye neden olurken aynı zamanda sağlıklı dokularda da oksidan hasarın oluşumuna neden olmaktadır.Radyasyon uygulaması vücutta endotel yapıyı da olumsuz etkilemektedir. Endotel fonksiyon bozukluğunun patofizyolojisinde etkenlerden birisi ise artmış serum ADMA ve Hcy düzeyleridir. Özellikle D vitamini uygulamaların endotelyal fonksiyon bozukluğunda bu parametrelerin artışını engellediğine dair çalışmalar mevcuttur.Radyasyonun Asimetrik Dimetil Arjinin (ADMA), D vitamini ve Homosistein (Hcy) düzeyleri üzerindeki etkisini HPLC yöntemini ile gözlemledik. Deney için 24 adet rat kullanıldı ve bunları dört gruba ayırdık (n=6 kontrol grubu, n=6 radyasyon grubu, n=6 radyasyon+vitamin d grubu, n=6 vitamin d grubu ).Radyasyon grubunun (grup 2) SDMA düzeyi kontrol grubuna (grup 1) göre yüksek bulundu. İstatistiksel olarak anlamlı olduğunu gözlemledik (p=0,006).Grup 2 ile Grup 1'in vitamin D düzeyleri karşılaştırıldığında grup 2 vitamin D düzeyi grup 1'e göre düşük bulundu. İstatistiksel olarak anlamlılık tespit edildi (p=0,01).Radyasyon+vitamin D grubu (grup 3) vitamin D düzeyleri grup 2 ye göre yüksek bulundu. Bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,004).Grup 4 vitamin D düzeyleri kontrol grubuna göre yüksek bulundu. Bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,004).Vitamin D grubu (grup 4) ADMA düzeyi grup 3'e göre düşük tespit edildi. Bu azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,213).Radyasyona maruz kalan hücre veya dokularda oluşabilecek hasara karşı D vitamini uygulamasının ADMA ve homosisteinin tetiklediği endotel fonksiyon bozukluğunun önlenmesinde etkili olabileceğini düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: ADMA, SDMA, Hcy, D vitamini, endotel hasar, radyasyon.

ADMAEndotelyumHomosistein+4
Erdem Kahraman
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ülseratif kolit hayvan modelinde indolamin 2,3-dioksijenaz enzim aktivitesinin incelenmesi

Ülseratif kolit ve Crohn hastalığını kapsayan inflamatuvar bağırsak hastalığı, gastrointestinal sistemin kompleks, kronik, immün aracılı inflamatuvar bozukluğudur. Etiyolojisi tam olarak anlaşılamamakla birlikte çevresel faktörler, genetik yatkınlık ve immünolojik faktörlerin önemli rolü olduğu düşünülmektedir. İndolamin 2,3-dioksijanaz kinürenin yolağının immünoinflamatuvar etkileri olan hız sınırlayıcı enzimidir.Bu çalışmada trinitrobenzen sülfonik asitle indüklenmiş rat kolit modelindeki, TNF-inhibitörü infliximab ve poli(ADP-riboz) polimeraz inhibitörü olan 3-aminobenzamidin IDO enzim aktivitesine ve kolon dokusundaki enzimin protein düzeyine olan etkileri incelendi. Serum IDO aktivitesi olarak değerlendirilen kinürenin/triptofan oranı ve doku IDO protein düzeyleri bakımından tedavi grupları, tedavi uygulanmamış kolit grubu ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi. TNF- düzeyleri, kolit grubunda, 3-aminobenzamid grubunda ve 3-aminobenzamid ile infliximabın birlikte uygulandığı grupta anlamlı derecede yüksek bulundu. Sadece infliximab uygulanan grupta kontrol grubuna kıyasla düşük TNF- düzeyleri gözlendi. Sonuçlar infliximab ve 3-aminobenzamid uygulamasının ratlarda TNBS ile oluşturulan kolit modelinde IDO aktivitesini ve protein düzeyini etkilemediğini göstermiştir.

KolitKolit-ülseratifTriptofan+1
Neslihan Bostancı Eker
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sağlıklı gönüllü vericilerde G-CSF ile mobilizasyon ve aferez işleminin inflamatuar belirteçler, oksidatif stres ve antioksidan kapasite üzerine etkisi

Allojenik hematopoetik kök hücre nakli; malign veya malign olmayan hastalığa sahip kişilere yapılır. Bunun için sağlıklı donörden elde edilen kemik iliği, kordon kanı veya granülosit koloni uyarıcı faktör (G-CSF) ile mobilize (kemik iliğinden ayrılıp dolaşıma girmeleri) olan periferik kan hematopoetik kök hücreleri kullanılmaktadır.Çalışmamızda G-CSF ile mobilizasyon ve aferez işleminin, sağlıklı gönüllü donörlerdeki inflamatuar belirteçler, oksidatif stres ve antioksidan kapasite üzerine etkilerini inceledik.Bu çalışmada; serum IL-6 düzeyleri G-CSF ile mobilizasyonun 4. gününde, aferez işleminden hemen sonra ve aferez işleminden 24 saat sonra bazal duruma göre (G-CSF öncesi) istatistiksel olarak önemsiz bir artış göstermiştir. Aferezden 1 hafta sonra ise IL-6 düzeyleri bazal değerlere göre anlamlı bir düşüş göstermiştir. Serum hs-CRP düzeyleri; G-CSF ile mobilizasyonun 4. gününde, aferez işleminden hemen sonra ve aferez işleminden 24 saat sonra bazal değerlere göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Aferezden 1 hafta sonra düşüş göstererek bazal duruma yakın bir değer almıştır.Sağlıklı donörlerde serum ferritin düzeyleri, G-CSF ile mobilizasyonun 4. gününde, aferez işleminden hemen sonra, aferez işleminden 24 saat sonra ve aferez işleminden 1 hafta sonra anlamlı olarak yüksek bulunmuştur.Çalışmamızda serum ileri oksidasyon protein ürünleri (AOPP) düzeylerini G-CSF ile mobilizasyonun 4. gününde (aferez işlemi öncesi) bazal değerlere göre anlamlı olarak düşük bulduk. Aferez sonu yükselmeye başlayan AOPP düzeylerini aferezden 24 saat sonra ve aferezin 1. haftasında anlamlı olarak yüksek kalmaya devam ettiğini tespit ettik. Serum albümin düzeylerini G-CSF ile mobilizasyonun 4. Günü, aferez sonu ve aferezden 24 saat sonra bazal değerlere göre anlamlı olarak düşük bulduk. Aferezden 1 hafta sonra ise yükselerek bazal duruma yakın bir değer aldığını gördük.Serum malondialdehit (MDA) düzeyleri, G-CSF ile mobilizasyonun 4. Gününde bazal değerlere göre düşük bulunmakla birlikte bu düşüş anlamlı bulunmamıştır. Aferez sonu, aferezden 24 saat sonra ve aferezden 1 hafta sonra ise serum MDA düzeyleri anlamlı bir şekilde düşmeye devam etmiştir.Serum total antioksidan kapasite (TAK) düzeyleri G-CSF ile mobilizasyonun 4. Gününde, aferez işleminden hemen sonra, aferez işleminden 24 saat sonra ve aferez işleminden 1 hafta sonra bazale göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur.Bu çalışma G-CSF ile mobilizasyon ve aferez işleminin sağlıklı periferik kök hücre donörlerinde oksidatif stres ve inflamasyona sebep olmakla birlikte doku yıkımına neden olmadığını göstermektedir. Ayrıca bu işlem demir metabolizmasını etkilemektedir. Bu konuda çalışmaların devam etmesinin, G-CSF ile mobilizasyon ve aferez işleminin sağlıklı donörlerdeki potansiyel zararlarının 6 ay ve 1 yıllık dönemlerde de araştırılması ile daha da güvenilir sonuçlara ulaşılabileceğini düşünmekteyiz.

AntioksidanlarDoku donörleriGranülosit koloni stimülan faktör+5
Çiğdem İlhan
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kök hücre transplantasyonu hastalarında serum demir parametreleri ile paraoksonaz, arilesteraz ve oksidatif stres belirteçlerinin iliskisinin incelenmesi

ÖzetKök hücre transplantasyonu hastalarında serum demir parametreleri ile paraoksonaz, arilesteraz ve oksidatif stres belirteçlerinin iliskisinin incelenmesiHematopoietik kök hücre nakli (HKHN) çeşitli malign ve malign olmayan hastalıkların tedavisinde artarak kullanılmaktadır. HKHN aynı zamanda morbidite ve mortalite ile artmış demir düzeyi üzerinden ilişkilendirilmektedir. Dokularda ve sistemik dolaşımda demir artışının önemli derecede oksidatif stresi arttırdığı düşünülmektedir.Oksidatif stresin kanser dahil pek çok hastalığa neden olduğu bildirilmiştir. Hasta ve kontrol bireylerin serum demir, serum demir bağlama kapasitesi ve serum ferritin düzeyleri ölçüldü. Antioksidan enzimler; katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (GPx), paraoksonaz (PON), arilesteraz (ARE) ve glutatyon s transferaz (GST) serum aktiviteleri ölçüldü. Bu parametrelerin ve enzimlerin MDA ile ilişkisi değerlendirildi. Bu çalışma allojenik veya otolog transplantasyon tedavisi alacak farklı hastalıklardan hastaların serumları alınarak yapıldı. Bu çalışmada, 61 hasta ve 36 kontrol serumu çalışıldı.Serum ferritin ve MDA düzeyleri hasta grubunda önemli oranda artmıştır. Hasta grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel anlamlı fark tespit edilmiştir (p<0.05).Serum glutatyon peroksidaz ve katalaz aktivite düzeyleri hasta grubunda düşük tespit edilmiş, ancak kontrol grubu ile hasta grubu arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Serum GST aktivite seviyesi ve serum arilesteraz aktivite seviyesi değerlendirildiğinde, gruplar arasında fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0,05 ). Serum paraoksonaz aktivite seviyesi hasta grupta kontrol gruba göre düşük bulunmuştur. İki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir (p<0.05).Spearman korelasyon analizi sonuçlarına göre, serum MDA düzeyi azalırken, serum GPx aktivitesi artmış ve aralarında negatif korelasyon bulunmuştur. Serum MDA ile serum GST arasında, serum paraoksonaz ile serum arilesteraz aktivitesi arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. Hematolojik hastalıkların tedavisinde, serum ve dokularda demirin artışı engellenmelidir. Buna ek olarak, antioksidan enzim seviyelerini korumak için antioksidan özelliklere sahip doğal gıdalar yemek gerekir.Anahtar Kelimeler : Kök hücre nakli, demir, oksidatif stres, paraoksonaz, arilesteraz, malondialdehid.

Anemi-demir eksikliğiArilesterazHücre nakli+4
Hasan Karageçili
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
DoktoraAçık ErişimTR

Nnitrozodietilamin'in rat kalp dokularında aedozin deaminaz,ksantin oksidaz,nitrik oksit metabolizması ve oksidan,antioksidan sistemde görev alan enzim aktiviteleri üzerine etkisinin araştırılması,ellajik asitin etkisi

N-nitrozodietilamin (NDEA) insan sağlığına da zararlı olduğubilinen toksik bir maddedir. Nitrozaminler özellikle N-nitrozodietilaminler(N-NDEA) çevresel ortamlarda yaygın olarak bulunabilmekte ve güneşışığında kolayca yıkılmaktadırlar. Çevre ortamındaki N-nitrozo bileşikleri ilenitrat ve nitrit gibi bunların ön maddeleri vücuda alındıktan sonra kanseroluşumuna sebep olan nitrozaminler gibi toksik ürünler oluşturmaktadırlar.Ellajik asit, antioksidan, antiproliferatif ve antiaterojeniketkilere sahip bir polifenoldür. Ayrıca, EA nitrözaminler, azoksimetanlar,mikotoksinler ve polisiklik aromatik hidrokarbonları içeren çeşitlikarsinojenlere karşı kemoprotektif özelliklere sahiptir. EA'in meme kanserhücrelerinde apoptozis'i indükleyerek ve anjiogenezi düzenleyerek kanserhücre büyümesini inhibe etmektedir. Buna ilave olarak, ellagic asitin DNAhasarını önleyici ve tamir edici etkisine dair çalışmalar da vardır.Tez çalışmamızda serbest radikal aracılıklı DNA hasarınayol açarak, çeşitli organ ve dokularda karsinogeneze sebep olduğu bilinenN-nitrozodietilamin'in rat kalp dokularında ADA ve XO gibi enzimaktiviteleri ile antioksidan enzimlerden SOD, CAT ve GSH-Px aktiviteleriile lipid peroksidasyonu göstergesi olarak bilinen MDA seviyeleriaraştırılmıştır. Ayrıca fitokimyasal bir madde olan Ellajik Asidin (EA)proflaktik ve tedavi edici etkileri'nin olup olmadığı incelenmiştir.Araştırmada rastgele ve her grupta 6 adet rat olmaküzere; Kontrol, N-nitrozodietilamin (NDEA), Ellajik asit, N-nitrozodietilamin(NDEA) + Ellajik asit (Eşzamanlı) ve N-nitrozodietilamin (NDEA) + Ellajikasit (Pre) olmak üzere 5 çalışma grubu oluşturulmuştur. Deney sonundahayvanlar anestezi altında sakrifiye edilerek, her bir gruptaki rat kalpdokularına ait süpernatantlarda Adenozindeaminaz (ADA), Ksantinoksidaz (XO), Glutatyon Peroksidaz (GSH-Px), Superoksit dismutaz(SOD), Katalaz (CAT) ve nitrik oksit sentaz (NOS) enzim aktiviteleri ileMDA ve NO seviye analizleri yapılmıştır.N-nitrozodietilamin'in kalp dokusundalipid peroksidasyonunasebep olarak MDA seviyelerinde kısmı artışlar yaptığı, ADA enzimaktivitesinde anlamlı bir değişikliğe sebep olmadığı, ancak XO enzimaktivitesinde kontrole göre yükselmelere sebep olduğu görülmüştür. Ellajikasit ise kalp dokusunda kısmi bir antioksidan etki göstermektedir. Bunakarşılık NDEA ve EA birlikte verildiğinde bilhassa katalaz (CAT)aktivitesindeki düşmeye bağlı olarak oksidan stres gelişmekte veoksidasyon reaksiyonlarını artırmaktadır. NDEA verilmesi ile veya EA nıntek başına veya NDEA ile birlikte verilmesi ile nitrik oksitmetabolizmasında anlamlı değişimler meydana gelmemiştir. Bu bakımdanNDEA nın yıkıcı etkileri NO metabolizmasından bağımsız olarak meydanagelmektedir.Bu sebeple, tek başlarına antioksidan özelliği olan bazımaddeler, başka kimyasal yapılar ile birlikte verildiğinde oksidan etkigösterebilir. Bu bakımdan, antioksidanların rastgele kullanılmaması veverilen diğer kimyasallar (ilaç dahil) ile her hangi olumsuz etkilerinin olupolmadığının mutlaka önceden araştırılmış olması gereklidir.Anahtar Kelimeler: N-nitrozodietilamin, ellajik asit, kalp, oksidan/antioksidan sistem, adenozin deaminaz, ksantin oksidaz, nitrik oksit, nitrikoksit sentaz.

Adenozin deaminazAntioksidanlarEllajik asit+7
Zahide Esra Durak
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Tip I diyabetli çocukların periodontal ve dental hastalıklarının biyokimyasal parametreler açısından değerlendirilmesi

Tip 1 diabetes mellitus (T1DM), çocuklarda pankreas organında bulunan beta hücrelerinin otoimmün ya da başka nedenlerle yıkılması sonucu gelişen insülin yetersizliği ile ifade edilen kronik bir metabolik hastalıktır. Diabetes mellitus (DM), makrovasküler hastalıklar, retinopati, nöropati, nefropati, yaralarda geç iyileşme gibi sorunların ardından periodontal hastalılar da diyabetin bir komplikasyonu olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmada, 6-15 yaş arası T1DM olan hasta çocuklarda, serum, tükürük salgısı ve dişeti oluğu sıvısında; neopterin, prokalsitonin düzeyleri ve glutatyon peroksidaz aktivitelerinin aynı yaş grubu sistemik sağlıklı çocuklarla karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışma sonucunda bakteriyel enfeksiyonlarda rol üstlenen neopterin, prokalsitonin düzeyleri ve glutatyon peroksidaz aktivitesi incelendi. Serum ve tükürük salgısında diyabet ile kontrol gurubu arasındaki korelasyonlar anlamlı iken (p≤0,05), dişeti oluğu sıvısında anlamlı fark saptanamadı (p≥0,05). Bakteriyel enfeksiyon varlığını karakterize ederek neopterin ve prokalsitonin seviyelerinde diyabetli hasta çocuklarda sistemik sağlıklı çocuklara göre artış olduğu görüldü. Bakteriyel enfeksiyonda serbest radikallerdeki artış, glutatyon peroksidaz aktivitesini düşürerek diyabetli çocuklarda sistemik sağlıklı çocuklara göre glutatyon peroksidaz aktivitesinin düşük olduğu belirlendi.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 1Glütatyon peroksidaz+4
Özgenur Karadağ
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kanserde HINT1 gen ekspresyon analizi

Evrimsel açıdan yüksek oranda korunmuş olan HIT protein süper ailesinin üyesi Histidin Triad Nükleotid bağlayıcı protein1 (HINT1), memeli dokuları dahil çeşitli türlerde yaygın olarak eksprese edilen bir gendir. HINT1'in önemli bir tümör supresör gen olduğuyla ilgili giderek artan sayıda çalışma olmasına rağmen, onun tümör baskılama konusundaki etkinliği ve mekanizması halen tam olarak bilinmemektedir. Çalışmamızın başlıca amacı HINT1'in değişik kanserlerdeki gen ekspresyon oranlarındaki değişiklikleri incelemekti. Biz ayrıca onun antioksidan özelliği olup olmadığını da incelemeyi amaçladık. Çalışmamızda, RT-PCR yöntemiyle kolorektal, mide ve meme kanserlerinde HINT1'in ve SOD1' in normal ve tümör dokularında gen ekspresyon düzeyleri ölçülmüştür. HINT1'in ekspresyon değerleri, toplam 26 hastanın 14'ünde (%53.85), kolorektal kanseri olan 13 hastanın 8'inde (%61.54), meme kanseri olan 7 hastanın 3'ünde (%42.86) ve mide kanseri olan 6 hastanın 3'ünde (%50) tümör dokusunda normal dokuya oranla daha düşük olduğu gözlenmiştir. Bununla birlikte, HINT1'in tümörlü doku ortalama ekspresyon düzeyleri normal dokulardakinden istatistiksel olarak anlamlı olmasa da yüksek bulunmuştur (p>0.05). Tümör dokularındaki SOD1 ekspresyon değerlerinin, ilginç olarak, toplam 26 hastanın 10'unda (10/26, %38.46), kolorektal kanseri olan 13 hastanın 6'sında (%46.15), meme kanseri olan 7 hastanın 2'sinde (%28.57) ve mide kanseri olan 6 hastanın 2'sinde (%33.33) normal dokuya göre daha az olduğu tespit edilmiştir. Total kanser hastalarının normal dokularında (R=0.768, p<0.0001), kolorektal kanser hastalarının hem normal (R=0.753, p< 0.005) hem de tümör dokularında (R=0.768, p<0.0001), ve mide kanseri hastalarının normal dokularında (R=0.945, p<0.0001) HINT1 ve SOD1 gen ekspresyonları arasında yüksek korelasyon olduğunu gözledik. Meme kanserli hastaların, sadece tümör dokusunda (R=0.758, p<0.05) HINT1 ve SOD1 gen ekspresyonları arasında zayıf pozitif bir korelasyon vardı.Çalışmamızda elde edilen sonuçlara göre, diğer kanserlerde olmasa da, kolorektal kanserli hastaların çoğunda tümör dokusunda azalan HINT1 gen ekspresyonları, bu kanser türünde HINT1'in tümör supressör özelliğini destekler niteliktedir. Ayrıca iyi bilinen bir antioksidan olan SOD1 ile HINT1 arasındaki yüksek korelasyon, HINT1'in bir tümör supressör gen olmasının yanı sıra, p53 gibi bir antioksidan olarak değerlendirilebileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: HINT1, SOD1, kanser, gen ekspresyonu

Çağla Gürsoy
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
DoktoraAçık ErişimTR

Ratlarda kalp üzerine kafeinin antioksidan etkilerinin incelenmesi

Metilksantin (1,3,7 trimetilksantin) olarak bilinen, insanlar tarafından geniş çapta çeşitli yiyecek ve içeceklerin (kahve, çay, çikolata gibi) bileşiminde tüketilen kafeinin, lokomotor aktiviteyi ve kalp hızını artırıcı (pozitif inotropik) etkisi ve hafif diüretik etkisi en önde gelen özellikleridir. Bu gibi etkilerinden dolayı günümüzde medikal tedavilerde ilaç olarak yerini almıştır. Oral yolla alınımından sonra kafein, hızla ve hemen hemen tamamen (%99) gastrointestinal sistem tarafından emilir ve kafeinin hidrofobik özelliği, onun bütün biyolojik zarlardan hücrelere geçmesine imkan verir.Biz çalışmamızın temel hedefi olarak, kısa süreli oral kafein alımının rat kalbinde olası antioksidan etkilerini iki farklı dozda araştırmaya çalıştık. Kafein verilen ratların kalp dokularında lipit peroksidasyon ürünü olan malondialdehit (MDA) düzeylerini ölçtük. Bunun yanında kafeinin antioksidan özelliğini incelemek için, enzimatik ve non enzimatik antioksidan sistem üzerinde araştırmalar yaptık. Kalp dokularında süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GPx), glutatyon S transferaz (GST), katalaz aktivitelerini ve glutatyon (GSH) düzeylerini ölçtük.Çalışmamızda 30 adet (ortalama 250 gr ağırlığında) Wistar cinsi dişi rat kullanıldı. Ratlar üç eşit gruba ayrıldı. GrupI: Kontrol grubuydu. GrupII `ye 30mg/kg, grupIII 'e 100mg/kg (nontoksik yüksek doz) kafein 14 gün boyunca (kısa süreli) oral yolla verildi. Çalışmamızın sonuçları, 14 gün düşük doz (30mg/kg) ve toksik olmayan yüksek doz (100mg/kg) kafein uygulamasının, kalpta lipid peroksidasyonununu azalttığını göstermektedir. Kafein alımıyla rat kalp dokusunda katalaz ve GPx gibi antioksidan enzim aktivitelerinde ise istatistiksel olarak anlamlı artış saptanmıştır. Kalp dokusu GST aktivitesi karşılaştırıldığında kontrol grubuna göre ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Kalp dokusu glutatyon düzeylerinde hafif düşüş, SOD aktivitesi ise hafif artış tespit edilmiş, ancak gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır.Sonuç olarak çalışmamızda Spearman korelasyon analizi sonuçlarına göre doku MDA düzeyi azalırken, GPx, katalaz aktivitesi artmış ve güçlü negatif korelasyon görülmüştür. Doku GPx aktivitesi ile doku katalaz aktivitesi arasında güçlü pozitif korelasyon bulunmuştur. Ayrıca doku GST aktivitesi ile doku katalaz arasında pozitif korelasyon bulunmuştur. Kafeinin bu dozlarda; lipid peroksidasyonunu azaltması, antioksidan enzim aktivitelerini artırması ile oksidatif stresi iyileştirmesi, yapılan araştırmalarında ışığında antioksidan olabileceği görüşünü desteklemektedir. Kafeinin antioksidan olarak uygun dozunun belirlenmesinde, etki mekanizmalarının açığa kavuşturulmasında ileri hayvan ve insan çalışmalarının gerekli olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: Kafein, MDA, antioksidan

AntioksidanlarKafeinKalp+3
Ahmed A. Husseın
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Diyabet oluşturulan ratlarda serum apelin ve chemerin düzeyleri

Diyabet, insülin hormon sekresyonunun ve/veya insülin etkisinin mutlak veya göreceli azlığı sonucu karbonhidrat, protein ve yağ metabolizmasında bozukluklara yol açan, oluşturduğu komplikasyonlar nedeniyle organ ve işlev kayıplarına sebep olup yaşam süresi ve kalitesini etkileyen kronik hiperglisemik bir grup metabolizma hastalığıdır. Bu çalışmada Streptozotosin ile diyabet oluşturulan ratlarda glukoz metabolizması ile ilişkisi olduğu düşünülen Apelin ve Chemerin düzeyleri tespit edilerek bunların diyabet ile ilişkisini saptamak amacıyla adipokinlerin insülin direnci ve beta-hücre fonksiyonları arasında her hangi bir ilginin olup olmadığı araştırıldı. Bu çalışmada 5 haftalık 250±20 gr ağırlığında Sprague Dawley cinsi 37 erkek ratlar kullanıldı. Kontrol (n=7) grubu olan ratlara standart beslenme uygulandı, Diyabet grubuna (n=30) 65mg/kg intraperitoneal tek doz Streptozotosin uygulanması takiben 3'üncü gün sonra kuyruk veninden alınan kan glukoz düzeylerininin 200 mg/dl olmasının tespiti ile ratlar diyabetik kabul edildikten sonra 1. grup 7.gün, 2. grup 14. gün ve 3. grup 21. gün sonu anestezi altında dekapitasyon gerçekleştirilerek serum örnekleri ve aort dokusu alınarak, örnekler çalışmamız için gerekli işlemlerden sonra incelendi. Kontrol grubuna göre diyabet oluşturan gruplarda serum Apelin, Chemerin, İnsülin, C-peptid, HbA1-C, LDL ve Ürik Asit parametrelerinde anlamlı olmayan değişiklikler saptandı. Kontrol grubu ile diyabet ve diyabet gruplarının da kendi aralarında anlamlı (p>0.05) bir fark bulunmamasına rağmen diyabet oluşturulan gruplar arasında rakamsal olarak serum Apelin, Chemerin, İnsülin, C-peptid, HbA1-C, LDL ve Ürik Asit düzeylerinin günlere bağlı olarak artığı tespit edilmiş. Elde edilen diğer verilere bakıldığında ise serum Glukoz, Glukoz1, HDL, Trigliserit, Kolesterol, HbA1C düzeylerinde ise anlamlı (p<0.05) bir fark olduğu görülmüştür. Sonuç olarak diyabetle apelin ve chemerin düzeylerinin rakamsal olarak arttığını ancak istatistiksel olarakda arttığını da söylemek için konu ile ilgili daha fazla çalışmalar yapılmasının uygun olacağını söyleyebiliriz. Anahtar Kelimeler: Diyabet, Apelin, Chemerin, Rat

ApelinDiabetes mellitusGlükoz tolerans testi+3
Hakkan Ufat
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Migrenli hastalarda akupunktur tedavisinin Nitrik Oksit'e etkisi

Bu çalışmanın amacı migren patofizyolojisinin anlaşılmasına yönelik çalışmalara katkıda bulunabilmek ve buna bağlı olarak da migren proflaksisi ve atak tedavisi için alternatif bakış açısı oluşturmaktır.Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi akupunktur polikliniğine 02.01.2010 - 27.07.2010 tarihlerinde başvuran 22 gönüllü migren hastasına akupunktur uygulanmıştır. Akupunktur tedavisi haftada iki defa olmak üzere 5 seans uygulanmıştır. Çalışma grubundan tedavi öncesi, 1.seanstan sonra, 5.seanstan sonra 3 kere kan alınmıştır. Kontrol grubundan ise 1 kere kan alınmıştır.Migrenli grubun serum NO düzeyleri kontrol gurubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur(p<0,05). Akupunktur tedavisinin 1.seansı sonunda NO düzeyi migrenli gruba göre düşük olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Akupunkturun 5. seansından sonraki NO düzeyleri migrenli grupta istatistiksel olarak düşük bulunmuştur( p<0,05).Bu çalışmada akupunkturun migreni tedavi ederken kan NO seviyesini düşürerek etkili olduğu görülmektedir. Daha önce migrende NO' in etkisini gösteren çalışmalar olmasına rağmen migrenli hastalara akupunkturun uygulamasının nitrik oksite etkisini gösteren çalışmamız bu alandaki ilk çalışma olmuştur.Akupunkturun migrenli hastalarda nitrik oksit üzerine olan etki mekanizmalarının açığa kavuşturulmasında ileri hayvan ve insan çalışmalarının gerekli olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Migren, Akupunktur, Nitrik OksitMİGRENLİ HASTALARDA AKUPUNKTUR TEDAVİSİNİN NİTRİK OKSİT'E ETKİSİBu çalışmanın amacı migren patofizyolojisinin anlaşılmasına yönelik çalışmalara katkıda bulunabilmek ve buna bağlı olarak da migren proflaksisi ve atak tedavisi için alternatif bakış açısı oluşturmaktır.Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi akupunktur polikliniğine 02.01.2010 - 27.07.2010 tarihlerinde başvuran 22 gönüllü migren hastasına akupunktur uygulanmıştır. Akupunktur tedavisi haftada iki defa olmak üzere 5 seans uygulanmıştır. Çalışma grubundan tedavi öncesi, 1.seanstan sonra, 5.seanstan sonra 3 kere kan alınmıştır. Kontrol grubundan ise 1 kere kan alınmıştır.Migrenli grubun serum NO düzeyleri kontrol gurubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur(p<0,05). Akupunktur tedavisinin 1.seansı sonunda NO düzeyi migrenli gruba göre düşük olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Akupunkturun 5. seansından sonraki NO düzeyleri migrenli grupta istatistiksel olarak düşük bulunmuştur( p<0,05).Bu çalışmada akupunkturun migreni tedavi ederken kan NO seviyesini düşürerek etkili olduğu görülmektedir. Daha önce migrende NO' in etkisini gösteren çalışmalar olmasına rağmen migrenli hastalara akupunkturun uygulamasının nitrik oksite etkisini gösteren çalışmamız bu alandaki ilk çalışma olmuştur.Akupunkturun migrenli hastalarda nitrik oksit üzerine olan etki mekanizmalarının açığa kavuşturulmasında ileri hayvan ve insan çalışmalarının gerekli olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Migren, Akupunktur, Nitrik Oksit

AkupunkturAkupunktur analjezisiAkupunktur tedavisi+2
Yasemin Gündüztepe
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Akupunktur tedavisinin hipertansiyonlu hastalarda kan basıncı değerlerine ve nitrik oksit düzeyine etkisi

Çalışmamızda Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesine Akupunktur Polikliniğinde yaşları 35?65 arasında değişen, antihipertansif ilaç kullanan 32 gönüllü hastaya akupunktur tedavisi uygulanmıştır. Tedavi, spesifik akupunktur noktalarına haftada 1 seans yirmi dakika süreyle ve toplam 10 seans şeklinde uygulanmıştır. Çalışmada tedavi öncesi, 1.seans tedavi sonrası ve 10. seans tedavi sonrası olmak üzere 3 grup oluşturulmuştur.Kan basınçları ölçümleri kan basıncı cihazı ile ve serum toplam nitrat ve nitrit konsantrasyonu kolorimetrik yöntemle belirlenmiştir.Tedavi öncesi ve 1. seans tedavi sonrası SKB, DKB ve serum NO konsantrasyonu karşılaştırıldığında; SKB ve DKB' nın istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düştüğü (p<0,01) ve serum NO konsantrasyonunun anlamlı düzeyde artığı saptanmıştır (p<0,01). Bu sonuçlar akupunktur tedavisinin, kan basıncı ve NO konsantrasyonu üzerinde akut etkisinin olduğunu göstermiştir.Tedavi öncesi ve 10. seans tedavi sonrası SKB, DKB ve serum NO konsantrasyonu karşılaştırıldığında; SKB ve DKB'nin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düştüğü (p<0,01) ve serum NO konsantrasyonunun anlamlı düzeyde artığı saptanmıştır (p<0,01). Bu sonuçlar akupunktur tedavisinin NO seviyesini artırarak ve üretilen NO'nun SKB ve DKB'yi azalttığını göstermektedir.1, seans tedavi sonrası ve 10. seans tedavi sonrası SKB, DKB ve serum NO konsantrasyonu karşılaştırıldığında; SKB ve DKB'nin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düştüğü (p<0,01) ve serum NO konsantrasyonun anlamlı düzeyde artığı saptanmıştır (p<0,01). Bu sonuçlar seanslar artıkça akupunktur tedavisinin etkinliğinin arttığını göstermiştir.Çalışmanın bitiminden 2 ay sonrasında hastaların yaklaşık olarak % 38'i kan basınçlarının normale döndüğünü ve ilaç tedavisini tamamen bıraktıklarını ifade etmişlerdir.Akupunktur tedavisinin kan basıncının düşürülmesindeki etkinliğinin gösterilmesinde konuyla ilgili çalışmaların devam etmesinin yararlı olacağını düşünmekteyiz.

AkupunkturAkupunktur tedavisiHipertansiyon+3
Çınar Severcan
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Alfa-amanitin ile oluşturulmuş mantar toksisitesi ve enginarın (cynara scolymus) bu toksisite üzerine etkileri

Dünyada keşfedilmiş yaklaşık 2000 mantar türünden özellikle 50 adet civarı insan için toksik olabileceği belirtilmiştir Ülkemizde, mantar zehirlenmeleri nedeniyle her yıl ölüm vakaları gerçekleşmekle beraber, sağlık merkezlerine başvuran tüm zehirlenmelerinin %1,5-3.4'ünü mantarla zehirlenmelerin oluşturduğu bildirilmektedir. Ülkemizde mantar zehirlenmelerinin yaklaşık %90'ından Amanita phalloides türü neden olmaktadır. Alfa amanitin, bisiklik oktapeptid yapıda olup, toksisitesinden sorumlu ana yapıdır. A. phalloides türü mantar zehirlenmeleri tedavisinde kristalize penisilin, kortikosteroidler ve tioktikasit kullanılmakla beraber özellikle son yıllarda halk arasında meryem ana dikeni olarak adlandırılan Silybum marianum bitkisinin aktif bileşeni olan silibinin karaciğer koruyucu ve hayat kurtarıcı özelliği çalışmalarda gösterilmiştir. Çalışmamızda, yine antioksidan özelliği ve karaciğer üzerinde olumlu etkileri çalışmalarla gösterilmiş Cynara scolymus (Enginar) bitkisinin bu zehirlenme üzerindeki olası etkilerinin incelenmesi amaçlanmış; herbiri 7'şer rat içeren 4 grup kullanılmıştır. Çalışma sonucunda alfa amanitin zehirlenmesine bağlı bozulan antioksidan parametrelerde, enginar ekstresi uygulanmasıyla anlamlı düzelmeler olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Amanita Phalloides, Alfa Amanitin, Enginar, Antioksidan Parametreler

AmanitinlerAntioksidanlarEnginar+2
Mustafa Bahadır Kaymaz
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Tip 2 Diabetes Mellitus'lu hastalarda yağ dokusundan salınan adipokinlerin ateroskleroz gelişimindeki rolü

Ateroskleroz, lipoprotein metabolizmasındaki anormallikler, oksidatif stres, kronik enflamasyon ve tromboza yatkınlığın bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Düşük dansiteli lipoprotein (LDL) modifiye olarak okside hale gelmekte ve organizma için aterojenik özellik kazanmaktadır. Okside düşük dansiteli lipoprotein (Ox-LDL), pro-enflamatuvar ve pro-aterojenik olup, aterosklerotik lezyonların başlaması, ilerlemesi ve potansiyel olarak destabilizasyonunda aktif bir şekilde yer almaktadır. Endotelyal disfonksiyon ve aferez ya da statinlerin kullanıldığı lipid düşürücü tedaviyi takiben ortaya çıkan iyileşme sonucu Ox-LDL düzeylerinde azalma meydana gelir. Adipoz doku metabolizma ve inflamasyonda çok önemli bir role sahiptir. Adipositlerden salınan adipokinler, otokrin, parakrin ve endokrin etki gösterirler. Yeni bir adipokin olan apelin aterosklerozda önemli bir role sahiptir. Dislipidemili hastalarda düşük olan apelin seviyesi statin tedavisi sonrası artar.Bu çalışmada hiperkolesterolemisi bulunan Tip 2 DM'lu hastalarda Ox-LDL ve Apelin düzeyleri ELİSA metodu kullanılarak ölçülmüştür. Serum HDL, LDL; trigliserit, kolesterol ve açlık kan şekeri düzeyleri enzimatik yöntemler kullanılarak bulunmuştur.Bulduğumuz değerlere göre, Grup II (tedavi öncesi) ve Grup III (tedavi sonrası) hastalarında Ox-LDL ve lipit profili düzeylerinin Grup I (kontrol grubu) değerlerine göre yüksek olduğu sadece serum HDL ve apelin düzeylerinin Grup I (kontrol grubu) `e göre düşük olduğu izlendi. Üç aylık statin tedavisi uygulanan Grup III hastalarının Ox-LDL, LDL, kolesterol değerlerinin, Grup II hastalarının değerlerine göre azaldığı, apelin düzeylerinin arttığı saptanmıştır. İki grup karşılaştırıldığında apelin, Ox-LDL, LDL ve kolesterol düzeyleri için istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur. (p<0,05) (p<0,001). Ancak iki grup karşılaştırıldığında serum HDL), trigliserit (AKŞ ve VKİ değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır.(p>0,05)Bu parametrelerin diyabetik hastalarda aterosklerozun tedavi ve takibinde yararlı olabileceği düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: ateroskleroz, diyabet, statin tedavisi, ox-LDL, apelin.

Adipoz dokuAntikolesteremik ajanlarApelin+4
Seher Yüksel
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ratlarda aflatoksin B1'in hepatotoksisitesi üzerine likopenin etkisi

Çalışmanın amacı; Aflatoksin (AF) uygulanan ratlarda oksidatif stres üzerine likopenin etkisinin araştırılmasıdır. Çalışmada, 3 aylık toplam 34 adet erkek Wistar Albino ırkı rat kullanılmıştır. Hayvanlar 4 gruba ayrılmıştır. Gruplar; 1. grup: Kontrol grubu (ratlara tedavi verilmemiştir), 2. grup: Likopen uygulanan grup (5 mg/kg/gün, oral), 3. grup: AFB1 uygulanan grup (0,5 mg/kg/gün, oral 7 gün) ve 4. grup: AFB1+Likopen uygulanan grup şeklinde oluşturulmuştur. Toplam 15 gün süren uygulama sonunda kan ve karaciğer doku örneklerinde malondialdehid (MDA), redükte glutatyon (GSH) düzeyleri, katalaz (CAT), glutatyon-S-trasferaz (GST), glutatyon peroksidaz (GSH-Px) aktiviteleri ölçülmüştür. AFB1 uygulanan grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında kan ve karaciğer MDA düzeyinde önemli artış, GSH düzeyinde, CAT, GST ve GSH-Px aktivitelerinde ise önemli bir azalış gözlenmiştir (p<0.05). Likopen ve AFB1+Likopen uygulana gruplar kontrol grubu ile ayrı ayrı karşılaştırıldığında MDA ve GSH düzeylerinde, CAT, GST ve GSH-Px aktivitelerinde istatistiksel olarak önemli bir fark saptanmamıştır. AFB1+Likopen uygulanan grup AFB1 uygulanan grup ile karşılaştırıldığında MDA düzeyinde istatistiksel olarak önemli azalış, GSH düzeyinde CAT, GST ve GSH-Px aktivitelerinde ise artış saptanmıştır (p<0.05). Kanda GST aktivitesi okunamayacak düzeyde olduğu için ölçülememiştir. Plazma aspartat transaminaz (AST), alanin transaminaz (ALT) ve laktat dehidrogenaz (LDH) düzeylerinde AFB1 uygulanan grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında önemli derecede artış, plazma protein düzeyinde ise düşüş saptanmıştır (p<0.05). Likopen ve AFB1+Likopen uygulanan gruplar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında AST, ALT ve LDH düzeylerinde önemli fark gözlenmemiştir. AFB1 uygulanan gruba göre AFB1+Likopen uygulanan grupta plazma AST, ALT ve LDH düzeylerinde düşüş, plazma protein düzeyinde ise artış gözlenmiş ve istatistiksel olarak bu fark anlamlı bulunmuştur (p<0.05). AFB1 uygulanan grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında plazma glukoz düzeyinde azalma saptanmış olup, bu azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p<0.05). Çalışmamızda AFB1 nedenli hepatotoksisiteden antioksidan özelliği olan likopen ile korunulabileceği gösterilmiştir.

AflatoksinlerGlütatyonGlütatyon peroksidaz+7
Ayşegül Karaca
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Çeşitli bitkisel halk ilaçlarının antioksidan aktivite yönünden değerlendirilmesi

Bu çalışma, Düzce ve çevresinde yetişen ve anti-inflamatuar amaçlı kullanılan bazı bitkilerin total antioksidan kapasitesini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Bu amaçla, Plantago major ssp. major ve Plantago lanceolata, Rubus hirtus, Hedera helix, Morus alba ve Sambucus ebulus türleri incelenmiş olup, bitkilerin toprak üstü kısımları ve yaprakları ayrı ayrı ekstre edilmiştir. Bu bitkilerin antioksidan bileşiklerini ve antioksidan kapasitesini belirlemek için 2,2´-azinobis( 3-etilbenzotiyoazolin-6-sülfonik asit) (ABTS) radikal giderme aktivitesi, 1,1-difenil-2-pikril-hidrazil (DPPH·) serbest radikal giderme aktivitesi, N,N-dimetil-p-fenilendiamin (DMPD·+) radikal giderme aktivitesi, süperoksit anyon radikali (O2 ·-) giderme aktivitesi, folin metodu ile toplam fenolik tayini, kuprak metodu ile kuprik iyonları (Cu2+) indirgeme kapasitesi, tiyosiyanat metodu ile total antioksidan aktivite kapasite ve kit yardımı ile gerçekleştirilen total antioksidan cevap tayini deneyleri çalışılmıştır. Ayrıca ?-tokoferol, vitamin C, gallik asit ve troloks gibi bileşikler referans antioksidanlar olarak kullanılmıştır. Çalışmamızın sonucunda Plantago lanceolata, Rubus hirtus, Sambucus ebulus ve Plantago major ssp. major benzer fenolik madde içeriğine sahipken, Morus alba ve Hedera helix nispeten düşük fenolik madde içeriğine sahip bulunmuştur. Genel olarak fenolik madde içeriği yüksek olan Rubus hirtus ve Plantago türleri yüksek antioksidan aktivite göstermiştir.

Antiinflamatuar ajanlarAntioksidanlarTıbbi bitkiler+2
Ece Miser
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Tavşan böbrek arginaz aktivitesi için optimal şartların belirlenmesi

Bu çalışmada tavşan böbrek dokusundaki arginazın ölçülmesi için böbrek dokusundaki arginazın optimize edilmesi hedeflenmiştir. Böbrek doku arginazının optimum pH'sının, preinkübasyon ısısının, inkübasyon ve preinkübasyon zamanının, Mn++ ve L-arginin konsantrasyonu tespit edilmiştir. Şartlar optimize edildikten sonra farklı türlerin böbrek arginaz düzeyleri belirlenmiştir. Tavşan böbrek doku arginazı için preinkübasyon ısısı 53°C, preinkübasyon zamanı 15 dakika, inkübasyon zamanı 10 dakika, en uygun tampon NaHCO3-NaOH tamponu ve optimum pH 10,1 şeklinde tesbit edilmiştir. Enzimin aktivitesi, 1 mM MnCl2 konsantrasyonunda en yüksek değere ulaşmıştır. Enzimin aktive olması için Mn+2 iyonlarının ve 53 °C' de preinkübasyonun uygun olduğu kabul edilmiştir. Tavşan böbrek doku arginazının L-arginine karşı olan Km'i 12,5 mM şeklinde bulunmuştur. Tavşan, inek, koyun, keçi, rat, tavuk ve bıldırcından alınan örneklerde arginaz enziminin miktarları tespit edilmiştir. Koyun, keçi, sığır, tavşan, tavuk, bıldırcın ve rat böbrek arginaz aktiviteleri sırasıyla 4,17 ± 1,19, 13,51 ± 1,97, 1,22 ± 0,25, 20,84 ± 3,38, 20,86 ± 4,53, 59,68 ± 13,03 ve 16,28 ± 2,04 ünite olarak bulunmuştur. Çalışılan dokular içinde en yüksek aktivite bıldırcın böbrek dokusunda en düşük aktivite sığır böbrek dokusunda saptanmıştır.

ArjinazArjininBöbrek+3
Beytullah Şengül
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Elazığ yöresinde bulunan koyun ırklarının cinsiyete göre eritrosit arginaz aktiviteleri ve karşılaştırılması

Bu çalışmada Elazığ ilinde bulunan Akkaraman, Morkaraman ve İvesi koyun ırklarının erkek ve dişi gruplarının eritrositlerindeki arginaz enzim aktiviteleri karşılaştırılmıştır. Koyun ırklarından elde edilmiş kanların eritrosit arginaz aktivitesi Tiyosemikarbazid Diasetilmonoksim Üre (TDMU) metodu ile ölçülmüştür. Hemoglobin miktarını tespit etmek için Drabkin metodu kullanılmıştır. Arginaz (E.C.3.5.3.1.) Krebs-Henseleit üre döngüsünün son basamağını katalize eden bir enzim olup, arginini üre ve ornitine dönüştürmektedir. Eritrositler; üre döngüsü ile üre sentez edememelerine rağmen insan, sığır ve koyun eritrositlerinde aktif bir arginazın varlığına rastlanmıştır. Bütün gruplar için yapılan arginaz normallik testlerine göre p değerleri 0.05'den büyük olduğu için tüm gruplar normal dağılımlı bulunmuştur. Tüm ırklar için erkek ve dişi arginaz aktiviteleri analiz edildiğinde Akkaraman erkeklerinin arginaz aktivitelerinin dişilere oranla daha yüksek olduğu bulunmuşken, Morkaraman erkeklerinin arginaz aktivitelerinin dişilere oranla daha düşük olduğu görülmüştür. İvesi erkeklerinin ise arginaz aktivitelerinin dişilere oranla daha düşük olduğu yapılan çalışmalar neticesinde tespit edilmiştir. Tüm ırklar için cinsiyetler arasındaki arginaz aktivitesi farklılığının istatistiksel olarak anlamlı olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: Arginaz, üre, eritrosit, Akkaraman, Morkaraman, İvesi, arginin, üre döngüsü

Akkaraman koyunlarıArjinazArjinin+6
Gizem Aslan
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Siklofosfamid uygulanan ratlarda nefrotoksisite üzerine propolisin etkileri

Çalışma siklofosfamid (CYP) uygulanan ratlarda propolisin nefrotoksisite üzerine etkilerinin araştırması amacıyla yapılmıştır. 34 adet Wistar-Albino ırkı erkek ratlar kullanılmıştır. Hayvanlar 4 gruba ayrılmıştır: 1. grup: Kontrol grubu (ratlara tedavi verilmemiştir), 2. grup: Propolis uygulanan grup (200 mg/kg/gün oral, 7 gün), 3. grup: CYP uygulanan grup (150 mg/kg/i.p. tek doz), 4. grup: CYP+propolis uygulanan gruptur. Propolis uygulamasına CYP uygulamasından 2 gün önce başlanmış ve 7 gün süre ile devam edilmiştir. Uygulamaların sonunda kan ve böbrek dokularında malondialdehid (MDA), glutatyon (GSH), katalaz (CAT), glutatyon-S-transferaz (GST) ve plazmada sodyum (Na), potasyum (K), kalsiyum (Ca), klor (Cl), magnezyum (Mg), fosfor (P), üre, ürik asit, kreatinin düzeyleri ölçülmüştür. CYP uygulanan grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında kan ve böbrek dokusunda MDA düzeyinde önemli bir artış, GSH düzeyi ve CAT aktivitesinde ise önemli bir azalış gözlenmiştir (p<0.05). Propolis ve CYP+propolis uygulanan gruplar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında MDA, GSH düzeyleri ve CAT aktivitesinde istatistiksel olarak önemli bir fark saptanmamıştır. CYP+propolis uygulanan grup CYP uygulanan deney grubu ile karşılaştırıldığında MDA düzeyinde önemli azalış, GSH düzeyi ve CAT aktivitesinde ise önemli bir artış gözlenmiştir (p<0.05). Plazmada GST aktivitesi okunamayacak düzeyde olduğundan ölçülememiştir. CYP uygulanan grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında plazma ürik asit düzeyinde istatistiksel olarak önemli bir fark saptanmazken, Na, K, Ca, Cl, Mg, P düzeylerinde önemli azalış; üre, kreatinin, düzeylerinde ise önemli artış saptanmıştır (p<0.05). Propolis uygulanan grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında plazma Na, K, Ca, Cl, Mg, P, üre, kreatinin düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanamamıştır. CYP+propolis uygulanan grup kontrol grubu ile karşılaştırıldığında plazma K, Ca, Cl, üre, kreatin düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanamazken, Na ve P düzeylerinde önemli azalış saptanmıştır (p<0.05). Çalışmamızda gözlenen MDA düzey artışı, GSH düzey, CAT aktivite azalışı CYP kaynaklı nefrotoksisitenin büyük oranda oksidatif strese bağlı olduğunu ve CYP nedenli doku oksidatif hasarından antioksidan özelliği olan propolis ile korunulabileceğini göstermektedir.

BiyokimyaGlütatyonGlütatyon transferaz+6
Zülal Altay
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Obez ve obez olmayan Polikistik Over Sendromlu Hastaların Angiopoietin benzeri Protein-4, Nöropeptid Y, Omentin-1 düzeylerinin incelenmesi

Çalışmamızda henüz tam olarak aydınlatılamamış olan PKOS ve obezitenin patogenezinde rol aldığı düşünülen NPY, Omentin-1 ve Angptl-4 parametreleri irdelenmiştir.Çalışmamızda, Kırıkkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Kliniğine başvuran AES kriterlerine göre PKOS ve obezite tanısı konulmuş ve yaşları 18-45 arasında değişen 17 gönüllü hasta ile ve yine PKOS tanısı almış fakat obezitesi olmayan 32 gönüllü hasta ve 20 sağlıklı gönüllü ile Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyokimya Anabilim Dalında yapılmıştır. Çalışmada rutin tetkik ve tedavi işlemleri sırasında elde edilmiş dondurulmuş kan örneklerinden serum NPY, Omentin-1, Angptl-4 ölçümleri yapılmıştır.Lipit, hormon profilleri ve HOMA-IR değerleri Kırıkkale Üniversitesi Tıp Fakültesinde kalorimetrik yöntemle tayin edilmiştir.Çalışmamızda 32 obez olmayan PKOS'lu (Grup II), 17 obez PKOS'lu (Grup III) hasta ve 20 sağlıklı gönüllü (Grup I) grupları karşılaştırıldığında; obez olmayan PKOS'lu hastaların kontrol grubuna göre, PKOS hastalarının, sağlıklı gönüllülere göre NPY, Angptl-4, serbest testosteron, Total Testosteron, Ferriman-Galwey Skoru, LH, SHBG, Estradiol, DHEA-SO4, Androstenedion, HOMA-IR, TG ve LDL-K seviyelerinin belirgin bir şekilde yüksek olduğunu göstermektedir. (p<0,005). PKOS hastalarının, sağlıklı gönüllülere göre; Omentin-1, HDL-K seviyelerinin belirgin bir şekilde düşük olduğunu göstermektedir (p<0,005). Obez PKOS hastalarının obez olmayan PKOS hastalarına göre NPY, Angptl-4, HOMA-IR, VKİ, ve bel çevresi seviyelerinin belirgin bir şekilde yüksek olduğunu gösterirken (p<0,005), Omentin-1 seviyesinde belirgin bir şekilde düşük olduğunu göstermiştir. (p<0,005).Sonuç olarak; hem obez hem de obez olmayan PKOS hastalarının NPY, Angptl-4 seviyelerinde anlamlı bir artış söz konusu iken anoreksijenik bir peptid olan Omentin-1 seviyesinde anlamlı bir düşüş söz konusudur. Bu sonuçlar PKOS hastalarında görülen insülin resistansının, obesiteden bağımsız olarak, daha önce çalışılmış pek çok adipositokin gibi çalışmamıza konu olan NPY, Angptl-4 ve omentin-1 düzeylerinde meydana gelen değişiklikler ve bunların etkileri ile ilişkilendirilebileceğini düşündürmektedir.Anahtar kelimeler; Polikistik over sendromu, Obezite, Angiopoetin-like protein 4, Nöropeptid Y, Omentin-1

NöropeptidlerObeziteOmentin-1+3
Meryem Güneş
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
DoktoraAçık ErişimTR

Dietilnitrozamin uygulanan ratlarda oksidatif stres ve DNA hasarı üzerine likopenin etkisi

Dietilnitrozamin (DEN) insektisit, tarımda kullanılan kimyasallar, peynir, süt, buğday, aşırı pişirilmiş unlu gıdalar, et ve balık ürünleri, sigara dumanı ve alkollü içeceklerde bulunan kanserojen bir maddedir. Çalışma DEN uygulanan ratlarda oksidatif stres ve DNA hasarı üzerine likopenin etkilerini araştırmak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışmada Fırat Üniversitesi Deneysel Araştırmalar Merkezinden temin edilen 56 adet 3 aylık Wistar-Albino erkek ratlar kullanılmıştır. Ratlar her grupta 7 rat olacak şekilde 8 gruba ayrılmıştır. Gruplar; 1. Grup: Kontrol grubu, 2. Grup: Likopen (10 gün), 3. Grup: Kısa süreli DEN (30 gün), 4. Grup: Uzun süreli DEN (90 gün), 5. Grup: Likopen+DEN (30 gün), 6. Grup: Likopen+DEN (90 gün), 7. Grup: DEN+Likopen (30 gün), DEN, 8. Grup: DEN+Likopen (90 gün) uygulanan grup şeklinde oluşturulmuştur. Kontrol grubu ratlara herhangi bir tedavi uygulanmamıştır. Likopen gruplarına 10 mg/kg vücut ağırlığı dozunda 10 gün süre ile gün aşırı gavaj yoluyla likopen uygulanmıştır. DEN gruplarına 200 mg/kg vücut ağırlığı dozunda intra peritoneal (i.p.) olarak tek doz DEN uygulanmıştır. DEN 3, 5 ve 7. gruplarda 30 gün, 4, 6 ve 8. gruplarda 90 gün uygulanmıştır. Likopen, 5 ve 6. gruplarda DEN uygulamasından 10 gün önce, 7 ve 8. gruplarda ise DEN uygulaması ile beraber uygulanmaya başlanmıştır. Uygulamalar sonunda kan ve karaciğer doku örneklerinde malondialdehit (MDA), redükte glutatyon (GSH) düzeyleri, katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (GSH-Px), glutatyon-S-trasferaz (GST), süperoksit dismutaz (SOD) aktivite tayinleri, RT-PCR kullanılarak CAT enziminin ekspresyon düzeyleri ile plazma aspartat transaminaz (AST), alanin transaminaz (ALT), alkalen fosfataz (ALP) laktat dehidrogenaz (LDH) aktiviteleri ve kolesterol düzeyleri ölçülmüştür. Kısa ve uzun süreli DEN uygulanan gruplar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında plazma ve karaciğer MDA düzeyinde önemli artış, kan ve karaciğer GSH düzeyinde, CAT, GSH-Px, SOD ve GST aktivitelerinde ise önemli bir azalış gözlenmiştir (p<0,001). Likopen ve likopenin DEN ile beraber uygulanmaya başlandığı gruplar kontrol grubu ile ayrı ayrı karşılaştırıldığında MDA ve GSH düzeylerinde, CAT, GSH-Px, GST ve SOD aktivitelerinde istatistiksel olarak önemli bir fark saptanmamıştır. Likopen uygulamasının DEN uygulamasından önce ve DEN uygulaması ile başlandığı tüm gruplar DEN uygulanan gruplar ile karşılaştırıldığında MDA düzeyinde istatistiksel olarak önemli azalış, GSH düzeylerinde, CAT, GSH-Px, GST ve SOD aktivitelerinde ise artış saptanmıştır (p<0,001). Kanda GST aktivitesi okunamayacak düzeyde olduğu için ölçülememiştir. Kan ve karaciğer CAT gen ekspresyon düzeylerinde DEN uygulanan gruplarda artış saptanmıştır (p<0,05, p<0,001). Likopen ve likopenin DEN uygulamasından önce ve DEN uygulaması ile başlandığı tüm gruplar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında CAT enziminin gen ekspresyon düzeylerinde önemli fark gözlenmemiştir. Likopen ve DEN uygulamalarının beraber yapıldığı tüm gruplar DEN uygulanan gruplar ile karşılaştırıldığında CAT enziminin gen ekspresyon düzeylerinde azalış saptanmıştır (p<0,05, p<0,001). Plazma AST, ALT, ALP, LDH aktiviteleri ile kolesterol düzeylerinde DEN uygulanan gruplarda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında önemli derecede artış saptanmıştır (p<0,05, p<0,001). Likopen ve likopenin DEN uygulaması ile başlandığı gruplar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında AST, LDH aktiviteleri ve kolesterol düzeylerinde önemli fark gözlenmemiştir. Likopen uygulamasının DEN uygulamasından önce ve DEN uygulaması ile başlandığı tüm gruplar DEN uygulanan gruplar ile karşılaştırıldığında plazma AST, ALT, ALP, LDH aktiviteleri ile kolesterol düzeylerinde artış saptanmıştır. CAT aktivitesi ile gen ekspresyon düzeyi arasındaki farklılığın mRNA ve protein dönüşümündeki varyasyondan kaynaklanabileceği düşünülmektedir. Güçlü antioksidan özelliği olan likopenin DEN'e bağlı oluşan oksidatif stresi ve DNA hasarını önleyebileceği ve klinik olarak kullanılabileceği kanaatine varılmıştır.

AntioksidanlarDNADNA hasarı+7
Emre Kaya
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Suda çözünür ti (IV) ftalosiyanin bileşiklerinin DNA bağlanma, DNA kesim, antioksidan, antimikrobiyal aktivitelerinin ve topoizomeraz ı inhibisyonunun incelenmesi

DNA, genetik hastalıkların özellikle de kanserin tedavisinde önemli bir hedeftir. Kanser hücrelerinin hızla çoğalması ve kanserde ölüm oranının yüksek olması, klinik tedavide anahtar etkileri nedeniyle, antikanser ilaç niteliği gösterebilecek geçiş metal komplekslerinin biyolojik olarak incelenmesini arttırmıştır. Antikanser ilaçların birçoğu farklı şekillerde DNA'ya bağlanarak etkisini gösterirler. Kanserli hücrede DNA çoğalmasını bloke ederek, kanser hücrelerinin büyümesini inhibe ederler. DNA bağlanmasının ve kesimin mekanizmasını anlamak, etkili antikanser ilaçlarının dizayn edilmesinin en önemli temelidir. Bu tür ilaçların başarısı, DNA'ya ilgilerine ve bağlanma modlarına bağlıdır. Bu çalışmada üç farklı suda çözünür tetra substitüe titanyum (IV) ftalosiyanin (Pc) bileşiklerinin CT-DNA ile etkileşimleri UV-Vis spektroskopisi ve termal denatürasyon yöntemleri kullanılarak incelendi. Bileşiklerin bağlanma sabitleri (Kb) sırasıyla 3.75x104, 2.3x104 ve 4.57x104 M-1 bulunmuştur. Bu sonuçlar bileşiklerin CT-DNA'ya farklı ilgiyle bağlandığını göstermiştir. Bununla birlikte Pc bileşiklerinin DNA kesim ve topoizomeraz I inhibisyonu çalışmaları agaroz jel elektroforezi kullanılarak yapıldı. Bu çalışma sonucunda kullanılan Pc bileşiklerinin plazmid pBR322 DNA'yı fotokesim yoluyla kestiği ve topoizomeraz I enzimine karşı önemli inhibisyon etkisi gösterdiği görülmüştür. Ayrıca bileşiklerin süperoksit dismutaz (SOD), 2,2-difenil-1-pikrilhidrazil (DPPH) ve metal şelat bağlanma metotlarıyla antioksidan aktiviteleri incelenmiştir. Tüm sonuçlar çalışmada kullanılan ftalosiyanin bileşiklerinin fotodinamik terapi için uygun ajan olabileceği düşünülmüştür.

Antienfektif ajanlarAntioksidanlarDNA+2
Burak Barut
Karadeniz Technical University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ferrosen birimi içeren benzimidazol türevli bileşiklerin DNA bağlanma, DNA kesim ve antioksidan aktivitelerinin tayini

Son zamanlarda, kemoterapötik maddelerin tasarlanmasındaki büyük öneminden dolayı nükleik asitler ile geçiş metali komplekslerinin etkileşimi çok dikkat çekmektedir. Geçiş metalleri biyolojik sistemlerde bulunmaktadır ve sentezlenen komplekslerde metal varlığının ilaç etkinliğini artırdığı bilinmektedir. Bu nedenle, geçiş metal komplekslerinin potansiyel ilaç olarak değerlendirilmesi şaşırtıcı değildir. DNA önemli bir hücresel reseptördür ve çoğu antiviral ve antikanser terapinin birincil hücre içi hedefidir. Bu nedenle, DNA'ya bağlanabilen veya DNA'yı kesebilen yeni moleküllerin tasarlanması ve geliştirilmesi gereklidir. Biyolojik özellikleri dikkate alındığında geçiş metal kompleksleri hastalıklara karşı mücadelede yeni ilaçların geliştirilmesi için potansiyel ajanlardır. Bu yüzden, geçiş metalleri ve komplekslerinin DNA ile etkileşimlerinin araştırılması oldukça önemlidir. Bu çalışmada, ferrosen birimi içeren benzimidazol türevli komplekslerin DNA ile etkileşimleri UV-Vis absorpsiyon titrasyonları ve termal denatürasyon yöntemleri ile incelendi. Komplekslerin DNA'nın baz çiftleri arasına interkalasyon yoluyla yerleştiği belirlendi. Agaroz jel elektroforezi kullanılarak, hidrolitik kesim etkinliğinin pH 7 değerinde olduğu ve konsantrasyonun nükleaz aktiviteyi nasıl etkilediği tespit edildi. Çeşitli aktivatörler (H2O2 (0,4 M), 2-Merkaptoetanol (0,4 M) ve askorbik asit (2.5mM)) varlığında kesim aktivitelerinde önemli derecede artış görüldüğü belirlendi. Süperoksit dismutaz (SOD) ve 2,2–Difenil-2-pikril-hidrazil (DPPH) radikal süpürme aktivitesi testleri kullanılarak antioksidan aktiviteler belirlendi. Kompleks 1 (K1)'de belirgin olmakla beraber komplekslerin tümünde iyi derecede süpürme aktivitesi gözlendi.

Antineoplastik ajanlarAntioksidanlarBenzimidazol türevleri+3
Şeyda Akkaya
Karadeniz Technical University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Farklı çözücülerle hazırlanmış bitki özütlerindeki karbonik anhidraz (CA) inhibisyon seviyelerinin belirlenmesi; ca araştırmalarında yeni yaklaşımlar

Karbonik anhidraz (CA) metabolizma sonucu oluşan karbondioksitin (CO2) bikarbonat (HCO3-) ve hidrojen (H+) iyonuna dönüştürülerek ortamdan uzaklaştırılmasında hayati öneme sahip bir enzimdir. Bugün çok yaygın olan kanser, obezite, glokom, nörolojik bozukluklar, epilepsi gibi hastalıkların tedavisinde CA enziminin inhibitörleri ilaç etken maddesi olarak araştırılmakta veya kullanılmaktadır. Piyasada bulunan çoğu sentetik olan ilaçların yan etkileri fazla ve vücut sıvılarındaki çözünürlükleri düşüktür. Özellikle sentetik ilaçların yan etkilerinin ve biyouyumsuzluklarının fazla olması günümüzde bitkisel kaynaklı ilaçlara yönelimi artırmıştır. Bu tez çalışmasında bitki ekstraktlarının karbonik anhidraz inhibisyonları belirlendi. Bu amaçla karbonik anhidrazın aktivitesini belirlemek için kullanılan esteraz ve hidrataz aktivitesi kullanıldı. Hidrataz aktivitesi esterazdan farklı olarak enzimin fizyolojik aktivitesidir. Bu çalışma sırasında üç farklı çözücüde (su, asetonitril ve metanol) ekstre edilmiş numuneler kullanılarak denemeler yapıldı. Tüm bunlarla beraber çalışılan numunelerden en iyi sonuç alınan numune seçilerek HPLC ile kromatografik profilleri belirlendi. Çözücünün aktif bileşen ekstraksiyonundaki etkisi farklı çözücülerle elde edilen ekstraktların kromatogramları ve aktiviteleri karşılaştırılarak ortaya koyuldu. Bu çalışmanın yapılmasıyla ilaç etken maddesi olarak yeni CA inhibitörlerinin belirlenmesindeki önemli bir adım tamamlanmış oldu. Daha ileri yapılacak çalışmalarla birçok hastalığın tedavisi için yan etkileri daha az olan ya da hiç yan etkiye sahip olmayan vücutla biyouyumluluğu yüksek yeni ilaç hammaddeleri geliştirilebilecektir.

Bitki özütüEsterazlarKarbonik anhidraz+4
Derya Cansız
Karadeniz Technical University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Metabolik sendromda zerdeçal (curcuma longa)'ın rat karaciğerindeki koruyucu etkilerinin araştırılması

Metabolik sendrom (MS) merkezinde abdominal obezite ve insülin direncinin veya glukoz intoleransının yer aldığı, tip 2 diabetes mellitus, dislipidemi, hipertansiyon, kardiyovasküler hastalıklar, mikroalbüminüri gibi bir çok kronik metabolik bozukla karakterize olmuş kompleks bir hastalıktır. Son yıllarda dünyada hem metabolik sendrom hem de bileşenlerinin görülme oranları hızlı bir artış göstermektedir. Hareketsiz yaşam tarzı, beslenme alışkanlığında değişmeler, çevresel ve genetik etkiler sonunda oluşan bu tablo, dünyada ve ülkemizde giderek daha fazla bireyi etkilemektedir. "Hint safranı" olarak da anılan Zerdeçal (Curcuma longa)'ın antiinflamatuar, antioksidan ve antiapoptotik etkilerin de içinde bulunduğu birçok farmakolojik özelliği bulunmaktadır. Zerdeçalın sağlık alanındaki kullanımı, antioksidan özelliklerinin anlaşılmasıyla önemli bir artış göstermiştir. Lipit peroksidasyonu, enflamasyon, kalp hastalıkları, kanseri önleme ve karaciğeri koruma gibi etkileriyle önemli bir rolü bulunmaktadır. Bu çalışmada, patogenezinde insülin direnci ve oksidatif stresin önemli rol oynadığı yüksek fruktoz diyeti ile metabolik sendrom oluşumu sürecinde, meydana gelecek değişiklikler üzerine zerdeçal'ın rat karaciğerinde antioksidan parametreler ve vitamin düzeyleri üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlandı. Çalışmada, 8 haftalık, 22020 gram ağırlığında Sprague-Dawley cinsi 32 adet dişi rat kullanıldı. Ratlar dört gruba ayrıldı; K: Kontrol grubu, MS: Metabolik sendrom oluşturulan grup, MS+Z: Metabolik sendrom oluşumu sürecinde zerdeçal uygulanan grup, Z: Zerdeçal uygulanan grup. Metabolik sendrom oluşturmak amacıyla 60 gün süreyle içme suyu ile %20'lik fruktoz diyeti uygulandı. Zerdeçal gavaj yolu ile 80mg/kg/gün olarak 60 gün boyunca günaşırı uygulandı. Deney süresince ratların vücut ağırlıkları ve su tüketimleri haftalık olarak ölçüldü. Sistolik kan basınçları çalışmanın başlangıcında, 4. ve 8. hafta sonunda ölçüldü. 60 günlük deney periyodu sonunda ratlar dekapite edilerek kan ve karaciğer örnekleri alındı ve serum glukoz, HDL kolestrol, LDL kolestrol, total kolesterol, ürik asit düzeyleri ile karaciğer A vitamini, C vitamini, E vitamini ve MDA düzeyleri HPLC yöntemi ile ölçüldü. Ayrıca karaciğer SOD ve CAT aktiviteleri spektrofotmetrik metodlarla belirlendi. Karaciğerde oluşan değişiklikler histolojik olarak da incelendi. Deney sonunda, ratların ağırlık artışları ve su tüketimleri MS ve MS + Z gruplarında, K ve Z gruplarına göre yüksek bulundu. Sistolik kan basınçları kontrol grubuna göre metabolik sendrom grubunda arttı ve MS + Z grubunda MS'a göre azalma saptandı. MS grubunda serum glukoz, LDL-K, total kolesterol, ürik asit düzeylerinin K grubuna göre arttığı, HDL-K düzeyinin azaldığı saptandı. MS + Z grubunda ise serum parametrelerinin MS grubuna göre iyileşme gösterdiği belirlendi. Karaciğerde MS grubunda vit C, vit A ve vit E'nin azaldığı, MS+Z grubunda ise vit C, vit A ve vit E düzeylerinin arttığı belirlendi. MDA düzeylerinin karaciğerde MS grubunda arttığı, MS+Z grubunda azaldığı belirlendi. Karaciğer SOD ve CAT aktivitesinin MS grubunda azaldığı, MS+Z grubunda arttığı tespit edildi. Histolojik olarak da MS grubunda oluşan hasarın MS+Z grubunda azaldığı görüldü. Sonuç olarak, metabolik sendrom oluşum aşamasında bu dozlarda ve sürede zerdeçal uygulamanın rat karaciğer vitamin düzeyleri üzerinde oksidatif strese karşı koruyucu etkilerinin olabileceği gösterilmiştir. Ancak, metabolik sendromda zerdeçal kullanımına bağlı tedavi yaklaşımlarının, klinik kullanıma yönelik gerçekleştirilebilmesi için daha ayrıntılı çalışmaların yapılması gerektiği kanaatine varılmıştır.

Curcuma longa L.KaraciğerMetabolik sendrom+4
Kübra Öztürk
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Primula vulgaris L.'nin sıçanlarda metotreksat kaynaklı testis hasarına karşı antioksidan ve antiapoptotik etkisi

Bu çalışma, metotreksat (MTX) ile oluşturulmuş testis hasarına karşı Primula vulgaris L. (çuha çiçeği) ekstraktının antioksidan ve antiapoptotik etkilerini araştırmak amacıyla yapıldı. Çalışmada 250-300 g, 32 adet Sprague-Dawley cinsi erkek sıçan kullanıldı. Her grupta 8 adet sıçan olacak şekilde 4 grup (kontrol, MTX, MTX + P. vulgaris ve P. vulgaris) oluşturuldu. Kontrol grubu sıçanlara bu süre içerisinde sadece 0.8 mg/kg serum fizyolojik gavaj yoluyla verildi. MTX grubu sıçanlara sadece çalışmanın ilk günü tek doz 30 mg/kg MTX intraperitoneal (i.p.) olarak uygulandı. MTX + P. vulgaris grubu sıçanlara çalışmanın ilk günü tek doz 30 mg/kg MTX uygulandı ve daha sonra ilk günden başlayarak 7 gün boyunca 100 mg/kg sulu ekstrakt gavaj yoluyla verildi. P. vulgaris grubu sıçanlara 7 gün boyunca 100 mg/kg sulu ekstrakt gavaj yoluyla verildi. 8. gün anestezi altında sıçanların testisleri ve epididimisleri çıkarıldı, kanları alındı ve kansızlaştırma yöntemi ile ötanazi yapıldı. Çıkarılan testisler ikiye bölünerek, testisin bir yarısı ve epididimis örnekleri histolojik işlemler için, testisin diğer yarısı ve alınan kan örneği ise biyokimyasal analizler için kullanıldı. MTX grubunda kontrol grubuna göre seminifer tübül çapı, epitel kalınlığı, sperm sayısı, motilite, vitalite ve Johnsen skorlama değerlerinin azaldığı; lümenine immatür hücre dökülen tübül sayısı ve apoptotik indeksin arttığı (AI) belirlendi. MTX + P.vulgaris grubunda MTX grubuna göre seminifer tübül çapı, epitel kalınlığı, sperm sayısı, motilite, vitalite ve Johnsen skorlama değerlerinin arttığı; lümenine immatür hücre dökülen seminifer tübül sayısı ve AI'nın azaldığı belirlendi. Biyokimyasal analizler sonucunda kan plazmasında ve testis dokusunda kontrol grubuna kıyasla MTX grubunda malondialdehit (MDA) değerinin arttığı, süperoksit dismutaz (SOD) ve katalaz (KAT) değerlerinin ise azaldığı bulundu. MTX grubuna kıyasla MTX + P.vulgaris grubunda ise MDA değerinin azaldığı, SOD ve KAT değerlerinin arttığı bulundu. Tüm bu işlemler sonucunda MTX'in testiste oksidatif stres oluşturarak testise zarar verdiği, Primula vulgaris'in antioksidan etkileri ise bu hasarı azalttığı belirlendi.

ApoptozisEpididimisKatalaz+2
Murat Berber
Karadeniz Technical University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Tavşan karaciğer arginazının optimize edilmesi ve tavşan dokularındaki arginazın dağılımı

1. ÖZETBu çalışmada tavşan dokularındaki arginazın ölçülmesi için karaciğer dokusundaki arginazın optimize edilmesi hedeflenmiştir. Karaciğer doku arginazının optimum pH'sının, preinkübasyon ısısının, inkübasyon ve preinkübasyon zamanının, Mn++ ve L-arginin konsantrasyonunun tespit edilmiştir. Şartlar optimize edildikten sonra tavşanın farklı dokularındaki arginaz düzeyleri belirlenmiştir.Tavşan karaciğer doku arginazı için preinkübasyon ısısı 65°C, preinkübasyon zamanı 13 dakika, inkübasyon zamanı 10 dakika ve optimum pH 10 olarak saptanmıştır. Enzim en yüksek aktiviteyi 2 mM MnCl2 konsantrasyonunda vermiştir. Sonuç olarak enzimin aktivasyonu için Mn+2 iyonlarının ve 65 °C' de preinkübasyonun gerekli olduğu tespit edilmiştir. Tavşan karaciğer doku arginazının L-arginine karşı olan Km' i 1,6 mM olarak saptanmıştır.Tavşanlardan böbrek, kalp, uterus, beyin, dalak, bağırsak, yemek borusu, kas, dil, akciğer, mide, soluk borusundan alınan örneklerde arginaz enziminin miktarları tespit edilmiştir. Karaciğer 105,09 ± 12,91, böbrek 27,03 ± 3,37, kalp 7,55 ± 0,91, uterus 3,03 ± 0,23, kan 3,22 ± 0,60, beyin 2,00 ± 0,21, dalak 1,91 ± 0,07, bağırsak 179 ± 0,44, yemek borusu 1,76 ± 009, kas 1,60 ± 0,64, dil 1,56 ± 0,18, akciğer 1,56 ± 0,18, mide 1,08 ± 0,57, soluk borusu 0,45 ± 0,07 ünite olarak bulunmuştur. Çalışılan dokular içinde en yüksek aktivite karaciğer dokusunda en düşük aktivite soluk borusunda saptanmıştır.Anahtar Kelimeler: Tavşanlar, Karaciğer, Arginaz

ArjinazKaraciğerTavşanlar
Nevher Erdem
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00