Çukurova University
Discipline

Periodontology

Çukurova University

367

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Periodontal cerrahi tedavisi yapılmış hastaların klinik ve radyografik verilerinin retrospektif olarak incelenmesi

Periodontal hastalık nedeniyle destek yapılarını kaybeden dişlerde ana hedef periodontal hastalığın ilerlemesini durdurmakla beraber kaybolan dokuları tekrar oluşturmaktır. Son zamanlarda, cerrahi travmayı en aza indirmek için yeni flep tasarımları önerilmiştir. Güncel teknikler cerrahi sonrası komplikasyonlarda ve hasta rahatsızlığında azalmaya yol açmıştır. Çalışmamızın amacı minimal invaziv cerrahi tekniklerin retrospektif olarak değerlendirilmesi ve incelenmesidir. Çalışmamıza 20-59 yaş aralığında 12 erkek, 21 kadın olmak üzere 33 hasta dahil edilmiştir. 33 hastada 43 bölgeye cerrahi işlem uygulanıp değerlendirmeye alınmıştır. Çalışmamızda MIST/M-MIST ve NIPSA cerrahisi uygulanan 2 hasta grubu bulunmaktadır. 28 bölgeye NIPSA cerrahisi uygulanırken 15 bölgeye MIST uygulanmıştır. Hastalardan periodontal klinik ölçümler (plak indeksi [PI], gingival indeks [GI], sondalamada kanama indeksi [SKİ], sondalanabilir cep derinliği [SCD], klinik ataçman seviyesi [KAS], çekilme derinliği [ÇD], keratinize doku yüksekliği [KDY], papil yüksekliği [PY]) cerrahi işlemden önce ve sonrasında alınmıştır. Cerrahi sonrası ağrı değerlendirmesi (VAS) yapılmıştır. Örneklerin istatistiksel analizinde, Kolmogorov-Smirnov, Paired Samples T, Mann Whitney-U testleri kullanılmıştır. Çalışmamızda her iki grupta da SCD ve KAS verileri anlamlı derece azalma göstermiştir. NIPSA ve MIST grubu arasında VAS skorlaması açısından istatistiksel olarak farklılık bulunmamıştır. NIPSA grubunda cerrahi sonrası papil çekilmesinin MIST'e göre anlamlı seviyede düşük olduğu gözlenmiştir (p<0.05). NIPSA grubu gingival inflamasyonun iyileşmesinde MIST'e göre daha erken dönemde sonuç göstermiştir. Her iki tekniğin de ataçman kazanımında faydalı olduğu ve cerrahi sonrası travmayı azalttığı söylenebilir. Daha fazla hasta ve değerlendirilen örneğin olduğu, çok merkezli daha detaylı ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

Cerrahi-diş hekimliğiPeriodontal hastalıklarPeriodonti+2
Aylin Öztin
Gaziantep University
2021
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Periodontitis-periimplantitis ve sağlıklı bireylerin radyografilerinin fraktal analiz yöntemi ile incelenmesi

Periodontal ve peri-implanter hastalıklar inflamatuar hastalıklardır ve teşhislerinde klinik muayenenin yanı sıra radyografların rolü büyüktür. Son yıllarda radyografiler ve dijital görüntüler kullanılarak birçok hastalığın kemikteki prognuzunun teşhisi için fraktal analiz (FA) yöntemi kullanılmaktadır. Çalışmamızın amacı farklı periodontal ve peri-implanter hastalıklı bireylerin interdental kemik bölgesinde meydana gelen değişikliklerin FA yöntemiyle incelenmesidir. Çalışmamıza genel ağız teşhisine göre sağlıklı periodonsiyum tanısı konmuş 54, gingivitis tanısı konmuş 59 ve periodontitis tanısı konmuş 67 olmak üzere toplam 180 birey, örnek bazlı olarak sağlıklı diş tanısı konmuş 87, gingivitis tanısı konmuş 56, periodontitis tanısı konmuş 37, sağlıklı implant tanısı konmuş 30, peri-mukozitis tanısı konmuş 30 ve peri-implantitis tanısı konmuş 30 olmak üzere toplam 270 örnek dahil edildi. Bireylerin periodontal klinik ölçümleri [plak indeksi (PI), modifiye plak indeksi (mPI), gingival indeks (GI), modifiye sulkus kanama indeksi (mSKI), sondalamada kanama indeksi (BOP), klinik ataçman seviyesi (KAS), sondalanabilir cep derinliği (SCD), çekilme derinliği (ÇD) ve marjinal kemik kaybı (MKK)], ve panoramik röntgenleri alındı. Panoramik radyografiler üzerinde 10 x 25 piksel olacak şekilde dikdörtgen alanlar seçilerek, trabeküler yapının fraktal boyutu (FB) ImageJ program üzerinden hesaplandı. İstatistiksel analizler için SPSS, Kruskar-Wallis, Mann Whitney-U, Pearson korelasyon katsayısı ve t testleri kullanıldı. Değerlendirmeler sonucunda tüm peri-implant örneklerin FB değerleri periodontal örneklerin FB değerlerinden anlamlı derecede daha düşük bulundu(p<0,05). Ayrıca FB değerleri ile KAS arasında istatistiksel olarak anlamalı derecede pozitif korelasyon saptanmıştır. Örneklerm büyüklüğü daha fazla olan, başka radyografik tekniklerinin kullanıldığı, farklı ROI boyutlarının kullanıldığı, koronal ve apikal olarak maksilla ve mandibulada farklı interdental ve implant-diş arası alanları değerlendiren çalışmalara ihtiyaç vardır.

Fraktal analizPeriimplantitisPeriodontal hastalıklar+5
Hanıeh Meysamıpour
Gaziantep University
2021
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Periodontoloji kliniğine başvuran hastalardaki estetik algının benlik saygısına etkisinin incelenmesi

Periodontal hastalıklar, periodontal destek dokuların yıkımı ile karakterize enflamatuar hastalıklardır. Hastalık özellikle ön bölgedeki dişleri etkilediğinde, estetik olumsuz etkilenebilmekte ve estetik memnuniyetsizlik bireyin kendine saygısında azalmalara sebep olabilmektedir. Çalışmamızın amacı kliniğimize başvuran, farklı periodontal hastalıklara sahip bireylerde estetik algı ve benlik saygısı düzeylerinin belirlenmesi ve birbirleriyle olan ilişkisinin incelenmesidir. Çalışmamıza 200 birey dahil edildi. Periodontal klinik durumlarını değerlendirip teşhis koymak amacıyla, plak indeksi (Pİ), gingival indeks (Gİ), sondlamada kanama indeksi (SKİ), sondlanabilir cep derinliği (SCD), klinik ataşman seviyesi, (KAS), çekilme derinliği (ÇD) ve mobilite ölçümleri yapıldı. Sonrasında demografik veriler, oral hijyen alışkanlıkları, periodontal estetik ve benlik saygısına ilişkin anket formları kaydedildi. Çalışma verilerinin istatistikel analizinde, Mann Whitney U, Kruskal Wallis, Ki-kare, Oneway-ANOVA ve Post Hoc LSD testleri uygulandı. Çalışmamızda, eğitim düzeyi ve yerleşim yerinin tüm skorlar, oral hijyen alışkanlıklarının PAPS skorları ve aylık gelir düzeyinin RBSÖ skorları üzerinde olumlu etkileri olduğu bulunurken, sigaranın PAPS-e skoru üzerinde olumsuz etkisinin olduğu bulundu. PAPS skorları en düşük periodontitis grubunda, en yüksek ise sağlıklı grupta gözlendi. Miller III gurubunda PAPS-e skoru, Miller I grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu. Mobilite varlığının PAPS skorlarını olumsuz etkilediği gözlendi. PAPS skorları ile ÇD ve ÜÇD dışındaki tüm klinik parametreler arasında negatif yönde, RBSÖ skoru ile sadece Pİ parametresi arasında pozif yönde anlamlı ilişki bulundu. PAPS ile RBSÖ skorları arasında negatif yönde anlamlı ilişki belirlendi. Çalışmamıza göre periodontal estetik memnuniyet artışının benlik saygısı artışı ile ilişki olduğu söylenebilir. Gelecekte tüm parametrelerinin ayrıntılı olarak değerlendirildiği ve hasta popülasyonunun geniş olduğu ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

Benlik algısıBenlik saygısıDental estetik+4
Deniz Duru
Gaziantep University
2021
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Obstrüktif uyku apne sendromu ve periodontal hastalık arasındaki ilişkinin oksidatif stres açısından değerlendirilmesi

Bu kesitsel çalışma, kronik periodontitis (KP) ve obstrüktif uyku apne sendromu (OSAS) arasındaki olası ilişkiyi hem tükürük hem de serum oksidatif stres parametreleri olan TAS (total antioksidan seviye), TOS (total oksidan seviye) ve OSİ (oksidatif stres indeksi) açısından değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Yaşları 22-67 arasında değişen ve polisomnografi kullanılarak OSAS açısından değerlendirilmiş 128 birey (90 erkek ve 38 bayan) çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmamızda basit horlaması olan bireylerden oluşan 2 kontrol ve OSAS hastalarından oluşan 6 çalışma grubu olmak üzere toplam 8 grup vardır. Her bir grup 16 bireyden oluşmaktadır. Kontrol grupları periodontal sağlıklı ve KP'li sistemik sağlıklı bireylerden, çalışma grupları ise; periodontal sağlıklı ve KP'li hafif, orta, ağır OSAS'lı bireylerden oluşturuldu. Çalışmaya katılan tüm bireylerden serum ve tükürük örnekleri alındıktan sonra klinik periodontal parametreler kaydedildi. Biyokimyasal olarak tükürükte ve serumda TAS, TOS ve OSİ değerleri ölçüldü. OSAS şiddetini gösteren AHİ değerlerinin artmasıyla birlikte gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı şekilde serum TAS değerleri azalırken, serum TOS ve OSİ değerlerinin arttığı görüldü. Basit horlama periodontal sağlıklı ve KP'li gruplar arasında istatistiksel olarak serum TAS, TOS ve OSİ değerleri açısından anlamlı bir farklılık bulunamadı. Orta ve ağır OSAS gruplarında, periodontal sağlıklı hastalarla karşılaştırıldığında KP'li hastaların serum TAS değerleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşükken, serum TOS ve OSİ değerlerinin yüksek olduğu görüldü. Tükürük TAS, TOS ve OSİ açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamadı. Kronik periodontitis, ağır ve orta OSAS gruplarındaki oksidatif stres seviyelerine; total oksidan seviyedeki yükselme ve total antioksidan seviyedeki düşme ile ilave katkıda bulunmuştur. Sistemik sağlıklı bireylerde KP'in oksidatif stres parametrelerine katkısı olmadığı saptanmıştır. OSAS şiddeti arttıkça oksidatif stresin arttığı görülmüştür. Tükürük örneklerinin çalışma gruplarında sistemik oksidatif stres artışını yansıtmadığı saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Obstrüktif uyku apne sendromu, oksidatif stres indeksi, periodontitis, total antioksidan seviye, total oksidan seviye

AntioksidanlarOksidanlarOksidatif stres+3
Halise Baydemir Kavza
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Dişeti fenotipini kalınlaştırmak amacıyla ınjectable-platelet-rich-fibrin'in (I-PRF) kullanılması

İnce dişeti fenotipi , dişeti çekilmeleri için önemli bir predispozan faktördür. Cerrahi tedaviler olmadan dişeti kalınlığını öngörülebilir şekilde arttırmanın bir yolu literatürde belirtilmemiştir. Antikoagülanlar veya diğer katkı maddeleri kullanılmadan ikinci jenerasyon otolog trombosit konsantresi olarak geliştirilen trombositten zengin fibrin (PRF)'in santrifüj süresi ve hızı modifiye edilerek ve cam olmayan santrifüj tüpleri kullanılarak sıvı halde enjekte edilebilir trombositten zengin fibrin (I-PRF) geliştirilmiştir. Dokunun iğnelenmesi sonucunda oluşan deliklerde başlayan yara iyileşmesi yeni kollajen oluşumu ile sonuçlanır. Mikroiğneleme (Mİ) uygulaması sonucunda oluşan delikler kullanılan maddelerin penetrasyonunu ve etkinliğini arttırır. Bu randomize kontrollü klinik çalışmada, dişeti kalınlığı ince olan bireylerde tek başına I-PRF ve I-PRF'ye ek mikroiğneleme (Mİ) uygulamalarının dişeti kalınlığına etkisini incelemeyi amaçladık. Bölünmüş ağız olarak dizayn edilen çalışmamızda; sistemik olarak sağlıklı, ince dişeti fenotipi olan 33 hastanın bir tarafına sadece I-PRF diğer tarafa da I-PRF'e ek Mİ işlemi uygulanmıştır. Uygulamalardan önce ve uygulama seansları tamamlandıktan sonra 6 ay boyunca her ay plak indeksi (Pİ), gingival indeks (Gİ), sondalamada kanama (SK), sondalama cep derinliği (SCD), klinik ataşman seviyesi (KAS), dişeti kalınlığı (DK) ve keratinize dişeti genişliği (KDG) değerlendirilmiştir. DK değeri gruplar arasında değerlendirildiğinde, 6. ay kontrol seansında I-PRF+Mİ grubu lehine istatiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur. Ortalama DK değeri başlangıç-6.ayda ölçümler arası karşılaştırıldığında I-PRF grubunda 0.43mm±0.14'den 0.62mm±0.11'e, Mİ+I-PRF grubunda 0,4mm±0,14'den 0,66mm±0,12'e istatiksel olarak anlamlı bir artış göstermiştir (p<0.001). Ortalama KDG değeri başlangıç-6.ayda ölçümler arası karşılaştırıldığında Mİ+I-PRF grubunda 2.94mm±1.21'den 2.99mm ±0,22'e istatiksel olarak anlamlı bir artış göstermiştir (p<0.001). İnce dişeti fenotipi olan bireylerde I-PRF'nin tek başına ve Mİ ile beraber dişeti kalınlığını arttırdığı saptanmıştır. I-PRF'nin Mİ ile beraber keratinize dişeti genişliğini arttırmada rol oynayabileceği görülmüştür.

Zeliha Betül Özsağır
Bezmialem Vakıf University
2018
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Dişeti çekilmelerinin tedavisinde titanyum trombositten zengin fibrin (T-PRF) ve bağ dokusu greftinin etkinliklerinin karşılaştırılması

Estetiğin sağlanması, dental hassasiyet, çürük ve çürük olmayan servikal lezyonların önlenmesi; dişeti çekilmelerinin tedavisinin temel tedavi hedefleridir. Dişeti çekilmelerinin tedavisinde birçok cerrahi yöntem mevcut olmasına rağmen subepitelyal bağ dokusu grefti (SBDG) altın standart olarak kabul edilmektedir. Titanyum trombositten zengin fibrin (T-PRF); içi cam tüplerde elde edilen trombositten zengin fibrinin (PRF) aktivasyonu sırasında cam içeriğindeki silikadan etkilenebileceği hipotezine dayanılarak titanyum tüplerde geliştirilmiş bir trombosit konsantresidir. Titanyumun kullanılması fibrinin ağının daha sıkı hale gelmesine, rezorpsiyon süresinin uzamasına ve büyüme faktörlerinin daha kontrollü ve uzun süre salınmasına sebep olur. De-epitelize bağ dokusu grefti (DBDG), palatinal bölgeden epitel ile beraber alındıktan sonra, greftin üzerindeki epitelin ekstraoral olarak uzaklaştırılmasıyla elde edilir. Epitele yakın konumda bulunan daha sıkı ve stabil olan lamina proprianın tamamını içermesi sayesinde; DBDG, SBDG'den daha üstün performans gösteren bağ dokusu greftidir. Bugüne kadar, PRF'den daha stabil ve organize olan T-PRF ile kök yüzey kapatmada altın standart olan subepitelyal bağ dokusu greftinden (SBDG) daha stabil olan de-epitelize bağ dokusu greftinin (DBDG) dişeti çekilmelerinin tedavisinde tünel tekniği ile kullanımının etkinliğini ve öngörülebilirliğini karşılaştıran hiçbir klinik çalışma mevcut değildir. Bu randomize klinik çalışmanın amacı, Miller Sınıf I/II dişeti çekilmelerinin tedavisinde farklı otojen greft materyallerininin klinik sonuçlarını (T-PRF&DBDG) karşılaştırmaktır. Kliniğimize başvuran ve toplam 80 dişte Miller Sınıf I/II dişeti çekilmesi gösteren 27 hastanın tedavisi tamamlandı. Dişeti çekilmeleri randomize olarak T-PRF (40 diş) veya DBDG (40 diş) ile modifiye tünel teknikle tedavi edildi. Klinik ölçümler başlangıç, operasyondan sonra 3. ay ve 6. ay olarak kaydedildi. VAS (Vizüel Analog Skala), iyileşme indeksi değerlendirildi ve materyal kalınlıkları kaydedildi. Başlangıç dişeti çekilme derinliği T-PRF grubunda 3,02 ± 1,15 mm iken, DBDG grubunda 2,81 ± 0,86 mm olarak ölçüldü. 6 ay sonra T-PRF grubunda ortalama kök yüzey kapanma oranı %78,33 ve DBDG grubunda 85,28 tam örtülen kök yüzey ortalaması; T-PRF grubunda %62,5 ve DBDG grubunda %70 bulundu. Her iki değer için de gruplar arası istatistiksel anlamda fark bulunmadı. Çalışmada kullanılan T-PRF ve DBDG materyal kalınlıkları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Kullanılan greft materyallerinin her ikisi de tedavi sonunda; keratinize doku genişliği ve dişeti kalınlığını istatistiksel anlamlı olarak arttırmıştır. Bu çalışmanın sınırları dahilinde, Miller I/II dişeti çekilme defektlerinin tedavisinde otojen T-PRF membranın güvenilir ve etkili sonuçlar verdiği gösterilmiştir. T-PRF, DBDG' ye önemli bir alternatif olarak uygulanabilir.

Bağ dokuCerrahi-plastikEstetik-dental+6
Osman Öztürk
Bezmialem Vakıf University
2019
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Diş hekimlerinin oral hijyen eğitimi ve hasta motivasyonundaki tutum ve uygulamalarının değerlendirilmesi

Dental plak biyofilmi (DPB); periodontal hastalıklar, diş çürükleri, pulpal hastalıklar, apikal periodontitisler ve periimplant hastalıkların etiyolojisinde majör rol oynamaktadır. Hastanın kendisi tarafından plağın mekanik olarak uzaklaştırılmasıyla bu hastalıklar engellenebilmektedir. Bu hastalıkların önlenmesinde oral hijyen alışkanlığı zaruri olup, optimum dental sağlık durumunun sağlanabilmesi için önemli bir faktördür. Bu sebeple, hastalara oral hijyen eğitimi (OHE) verilip; hastaların bu eğitimi pratiğe dökülebilmesi amacıyla motivasyonel görüşmeler aracılığıyla hasta motivasyonu (HM) sağlanmalıdır. Ülkemizdeki sağlık sistemi gereği OHE verme ve HM sağlama görevi öncelikli olarak diş hekimlerine düşmektedir. Bu durumda, hekimin hasta ile olan iletişim becerisi, bu işlem için ayırması gereken zaman gibi faktörler önem kazanmaktadır. Araştırmamızın amacı, ülkemizdeki diş hekimlerinin OHE ve HM konusundaki tutum ve uygulamalarını değerlendirmektir. Çalışmamızın "çevrimiçi ve mobil anket" uygulanma biçimine elverişli olarak hazırlanan anket içeriğinde toplam 32 adet olmak üzere, demografik özellikleri belirleyen 9 soru, OHE ile ilgili 16 adet ve HM ile ilgili 7 adet soru yer almıştır. Çalışma sonuçları, 651 diş hekiminin sorulara verdikleri yanıtlarının sosyodemografik özelliklere ve uzmanlık dallarına göre karşılaştırılmasıyla değerlendirilmiştir. "Hastalarınıza oral hijyen eğitimi veriyor musunuz?" sorusuna "Evet" cevabını veren özel sektörde çalışan katılımcı yüzdesi, üniversite veya devlet kurumlarında çalışan katılımcılardan anlamlı bir şekilde daha fazladır(p<0,05). "Oral hijyen eğitimini (fırçalama/arayüz temizliği) genellikle nasıl veriyorsunuz?" sorusuna "Model üzerinde" cevabını veren uzmanlık öğrencisi yüzdesi, genel diş hekimi yüzdesinden anlamlı bir şekilde daha fazladır(p<0,05). "Ağız içinde uygulamalı" veya "Video" cevabını veren uzman yüzdesi, uzmanlık öğrencisi veya genel diş hekimi yüzdesinden anlamlı bir şekilde fazladır(p<0,05). "Arayüz temizliği eğitimini hangi durumlarda veriyorsunuz?" sorusuna "Her hastaya" veya "Uygulayabileceğini düşündüğüm hastalara" cevabını veren uzman veya uzmanlık öğrencisi yüzdesi, genel diş hekimi yüzdesinden anlamlı bir şekilde daha fazladır(p<0,05). "Oral hijyen eğitiminin kim tarafından verilmesinin en uygun olacağını düşünüyorsunuz?" sorusuna "Hekime yardımcı personel" veya "Ağız ve Diş Sağlığı ön lisans programı mezunu" cevabını veren >10 yıl deneyimli katılımcı yüzdesi, <5 yıl deneyimli katılımcı yüzdesinden anlamlı bir şekilde fazladır(p<0,05). "Hastalarınıza fırça veya yardımcı araç önerirken öncelikle neye dikkat edersiniz?" sorusuna "Özelliklerine" cevabı veren kadın katılımcı yüzdesi, erkek katılımcı yüzdesinden anlamlı bir şekilde daha fazladır(p<0,05). "Hastalarınıza ağız duşu öneriyor musunuz?" sorusuna "Evet" cevabını veren ağız, diş ve çene cerrahisi veya protetik diş tedavisi branşındaki katılımcı yüzdeleri, ortodonti dışında diğer braşlardaki katılımcı yüzdelerinden ve genel diş hekimi yüzdesinden anlamlı bir şekilde daha fazladır(p<0,05). "Hastalarınızı, periodontal sağlık durumları hakkında ne zaman bilgilendirirsiniz?" sorusuna "Her randevuda" cevabını veren uzmanlık öğrencisi veya uzman yüzdesi, genel diş hekimi yüzdesinden; üniversite veya özel sektörde çalışan katılımcı yüzdesi, devlet kurumlarında çalışan katılımcı yüzdesinden anlamlı bir şekilde daha fazladır(p<0,05). "Oral hijyen eğitiminde verdiğiniz önerileri yerine getirmemiş olduğunu söyleyen hastalarınıza tutumunuz genellikle nasıldır?" sorusuna "Dikkate almam" cevabını veren özel sektörde çalışan katılımcı yüzdesi, üniversite veya devlet kurumlarında çalışan katılımcı yüzdesinden anlamlı bir şekilde daha fazladır(p<0,05); devlet kurumlarında çalışan katılımcı yüzdesi, üniversitede çalışan katılımcı yüzdesinden anlamlı bir şekilde daha fazladır(p<0,05). "Tedaviyi sonlandırırım" cevabını veren devlet kurumlarında çalışan katılımcı yüzdesi, üniversite veya özel sektörde çalışan katılımcılardan anlamlı bir şekilde daha fazladır(p<0,05). "Hastaları oral hijyen açısından motive etmek için harcanan çaba ile, elde edilen sonuçların ne kadar uyumlu olduğunu düşünüyorsunuz?" sorusuna "Uyumsuz" cevabını veren devlet kurumlarında çalışan katılımcı yüzdesi, üniversite veya özel sektörde çalışan katılımcı yüzdesinden anlamlı bir şekilde daha fazladır(p<0,05). "Oldukça uyumlu" cevabını veren >10 yıl deneyimli katılımcı yüzdesi, <5 yıl deneyimli katılımcı yüzdesinden anlamlı bir şekilde fazladır(p<0,05). "Hastaların oral hijyen düzeyinde etkili olan en önemli faktörün ne olduğunu düşünüyorsunuz?" sorusuna "Diş hekimleri" cevabını veren >10 yıl deneyimli katılımcı yüzdesi, <5 yıl deneyimli katılımcı yüzdesinden anlamlı bir şekilde daha fazladır(p<0,05). Çalışmamızın sonuçları, Türkiye'de çalışan diş hekimleri tarafından OHE vermenin ve HM sağlamanın önemli olduğunu, ama uygulamanın yeterince etkin bir şekilde gerçekleştirilemediğini göstermiştir. Ağız içi uygulamalı eğitimin öne çıkarılması, plak boyayıcı ajanların kullanımının teşvik edilmesi, motivasyonel görüşmelerin artırılması yönünde diş hekimlerinin cesaretlendirilmesi gerekmektedir. Diş hekimlerinin OHE ve HM'deki tutum ve uygulamaları yalnızca hekimlerin bilgi düzeylerine ve bu konudaki bakış açılarına değil; çalışma şartlarına, görev yapılan kurumdaki hizmet sistemine, bir alanda uzmanlaşmaya, farklı uzmanlık alanlarındaki tedavilerin içeriklerine ve tedavi hizmeti verilen yaş gruplarına bağlı olarak farklılık gösterebilmektedir.

Enes Kayan
Bezmialem Vakıf University
2020
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Düşük yoğunluklu kemik tipinde farklı implantyerleştirme işlemlerinin primer stabilite üzerine etkisininincelenmesi: Ex- vivo çalışma

Düşük kemik yoğunluğu ve yetersiz alveoler kemik yüksekliği görülen posterior maksiller bölgedeki dental implant uygulamalarında ilave yaklaşımlar gerekmektedir. Son yıllarda invaziv cerrahi işlemlere alternatif olarak farklı implant uygulamaları gündeme gelmiştir. Çalışmamızın amacı, ex- vivo model üzerinde düşük yoğunluğa sahip kemikte farklı implant uygulamalarının primer stabilite üzerine etkilerini incelemektir. Taze koyun iliak kemiklerine 4,1 mm çapında kısa (6mm) ve standart (10mm) uzunlukta 108 adet implant yerleştirilmiştir. Altı çalışma grubu bulunmaktadır; Grup I: standart uzunluk / aksiyel pozisyon, Grup II: standart uzunluk / 30° açılı pozisyon, Grup III: standart uzunluk / implantın çapından dar kavite hazırlığı, Grup IV: standart uzunluk / osteotom kullanılarak bikortikal uygulama, Grup V: kısa / aksiyel pozisyon, Grup VI: kısa / implantın çapından dar kavite hazırlığı. İmplantların yerleştirilme sırasındaki en yüksek yerleştirme torku (YT) değeri ve yerleştirildikten hemen sonraki implant stabilite katsayısı (İSK) değerleri kaydedilmiştir. Çapından dar kaviteye yerleştirilen standart uzunluktaki implantların YT değerleri kısa implantlarınkinden daha yüksektir (p = 0.008). Standart uzunluktaki implantlar, yerleştirme metotlarından bağımsız olarak kısa implantlardan daha yüksek İSK değerlerine sahiptir . (Group V- I, II, III, IV: p= 0,000, Group VI- I, II, III: p= 0,000, Group IV-VI: p= 0,003). 30° açılı pozisyonda yerleştirilen standart implantların YT ve İSK değerleri aksiyel pozisyonda yerleştirilen kısa implantlarınkinden daha yüksektir. (YT: Grup II- V: p= 0,000, İSK Grup IIV, II- VI: p= 0,000). Çalışmamızın sonuçları, primer stabilitenin sağlanmasında standart uzunluktaki implantların kısa implantlara, implantların açılı olarak yerleştirilmesinin ise kısa implant kullanımı ve bikortikal implant uygulamasına göre daha avantajlı olduğunu göstermiştir. Standart uzunluktaki (10 mm) implant gruplarının İSK değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görülmemiştir.(p>0,005) Kısa implant (6 mm) grupları incelendiğinde, implantın çapından dar kavite hazırlığının, standart kavite hazırlığına göre İSK değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir farka neden olduğu bulunmuştur.(Grup V- VI: p= 0,024) Kısa ve standart uzunlukta implantların İSK değerleri karşılaştırması, standart uzunluktaki implant gruplarının İSK değeri ortalamalarının kısa implant gruplarından istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğunu ortaya koymuştur. (Grup I, II, III, IV - V: p= 0,000; Grup I, II, III - VI: p= 0,000; Grup IV- VI: p= 0,003). Standart uzunluktaki implant gruplarında osteotomla bikortikal yaklaşımla yerleştirilen implantlar, açılı implantlar ve çapından dar kaviteye yerleştirilen implantlara kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük YT değerleri göstermiştir. (Grup II- IV: p= 0,034, Grup III- IV: p =0,000) Kısa implant gruplarında ise çapından dar kaviteye yerleştirilen implantlar diğer gruba göre anlamlı derecede daha yüksektir. (Grup V-VI: p= 0,011) Kısa ve standart uzunlukta implant gruplarının ortalama YT değerleri kıyaslandığında implantın çapından dar kavite hazırlığı yapılan 6 mm implantlar, aynı yöntemle yerleştirilen 10 mm implantlardan istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük değerler göstermiştir.( Grup IIIVI: p= 0,008) Bu çalışmanın sınırları dahilinde, düşük kemik yoğunluğuna sahip bölgelerdeki kısa implant uygulamalarında implantın çapından daha dar kavite hazırlığı yapılmasının primer stabilite için önemli olduğu görülmüştür. Açılı implantların, primer stabilitenin sağlanmasında osteotomla transkrestal yaklaşıma göre daha iyi bir alternatif olduğu düşünülebilir. Anahtar Kelimeler: Yerleştirme torku değeri, İmplant Stabilite Katsaysısı, düşük kemik Yoğunluğu, kısa implant, açılı implant

Emine Serra Bıçakcı
Bezmialem Vakıf University
2020
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda oluşturulan ligatür indüklü deneysel periodontitis ve tedavisinin beyindeki nörodejenerasyon ve nöroenflamasyon üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Nöroenflamasyon Alzheimer hastalığı (AH)'nın patolojisinde önemli bir rol oynar ve sistemik enflamasyona bağlı olarak oluşabilir. Periodontal hastalığa bağlı olarak meydana gelen enflamasyon AH ile ilişkili nöroenflamasyonu arttırabilir. Bu çalışmanın amacı, deneysel periodontitis ve AH oluşturulan sıçanlarda periodontal hastalığın ve cerrahi olmayan periodontal tedavi (COPT)'nin davranışsal parametreler, beyin dokusundaki nörodejenerasyon ve nöroenflamasyon üzerine etkisini araştırmaktır. Bu çalışmada 64 adet Sprague Dawley sıçan kullanıldı. 28 adet sıçanda beyin içi streptozosin enjeksiyonu ile AH oluşturuldu. 32 adet sıçanda üst sol 2. azı dişlerine 4/0 ipek sütur bağlanarak deneysel periodontitis oluşturuldu. Periodontitis oluşturulan 32 adet sıçanın 16'sına CHX jel uygulaması ile COPT yapıldı. Tüm sıçanların periodontal parametreleri deneysel periodontitisin oluşturulmasından önce (0. gün), süturlar uzaklaştırılmadan hemen önce (21. gün) ve COPT sonrası (41. gün) değerlendirildi. Tüm sıçanlara pasif sakınma ve Morris su labirenti testi yapılarak davranışsal parametreleri değerlendirildi. Sıçanların yarısı 21. gün, diğer yarısı 41. gün sakrifiye edilerek hipokampüs, beyin omurilik sıvısı (BOS) ve serum örnekleri alındı. Alınan örneklerde Nod benzeri reseptör protein 3 (NLRP3) ve hiperfosforile tau (p- tau) seviyeleri ELISA yöntemi ile değerlendirildi. Sıçanlardan alınan maxilla örneklerinde alveoler kemik kaybı morfometrik analiz ile ölçüldü. Alzheimer ve alzheimer+periodontitis oluşturulan sıçanlarda pasif sakınma test sonuçlarının kontrol grubuna göre daha kısa (p<0.05), Morris su labirenti test sonuçlarının daha uzun olduğu (p<0.05), diğer taraftan, alzheimer+periodontitis oluşturulan sıçanlarla sadece alzheimer oluşturulan gruplar arasında farklılık olmadığı belirlendi (p>0.05). İlave olarak, CHX jel uygulaması ile COPT uygulaması yapılan grupların pasif sakınma ve Morris su labirenti test sonuçlarının kontrol grubu ile benzer olduğu tespit edildi (p>0.05). BOS p-tau seviyelerinin sadece alzheimer ve alzheimer+periodontitis oluşturulan gruplar arasında farklı olmadığı (p>0.05), hipokampüs p-tau seviyelerinin ise alzheimer+periodontitis gruplarında sadece alzheimer oluşturulan gruplara göre daha yüksek olduğu (p<0.05) tespit edildi. Diğer taraftan, BOS, hipokampüs ve serum NLRP3 düzeyleri gruplar arasında farklı değildi (p>0.05). Çalışmamızın sınırları dahilinde, periodontitisin AH'nı şiddetlendirmediği diğer taraftan, mevcut periodontal hastalığın tedavi edilmesinin AH'nın davranışsal parametrelerinde iyileşme sağlayarak AH'nın ilerlemesini yavaşlatabileceği sonucuna varıldı.

Alzheimer hastalığıBeyinHayvan deneyleri+6
Sedanur Yavuz
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Cairo tip 2 ve tip 3 lokalize diş eti çekilmelerinde uygulanan SDG operasyonlarında konvansiyonel ve modifiye askı sütur tekniklerinin karşılaştırılması

Bu çalışmanın amacı, serbest diş eti grefti (SDG) operasyonlarında uygulanan gingival ünite grefti (GÜG) ve konvansiyonel greft (KG) tekniklerinde kullanılan konvansiyonel sütur (KS) ve modifiye askı sütur (MAS) tekniklerinin klinik parametreler ve greft boyutlarına olan etkisinin incelenmesidir. Alt çene kesici dişlerinde CAIRO Tip 2 (RT2) ve Tip 3 (RT3) diş eti çekilmelerine sahip 52 birey; a) GÜG+MAS (n=13), b) GÜG+KS (n=13), c) KG+MAS (n=13) ve d) KG+KS (n=13) olmak üzere dört gruba ayrıldı. Tüm bireylerde keratinize diş eti genişliği (KDG), keratinize diş eti kalınlığı (KDK), rölatif diş eti çekilme yüksekliği (rDÇY) ve rölatif vestibül derinlik ölçümleri dijital kumpas ve UNC 15 periodontal sond kullanılarak kaydedildi. İyileşme dönemindeki greftin yüzey alanı (GYA) ImageJ programı ile ölçülerek greft boyutlarındaki değişim belirlendi. Tüm ölçümler başlangıç, 1. ve 3.ayda tekrarlandı. GÜG+KS grubunda 1.ay ve 3.ay değerlerinde başlangıç değerlere göre görülen KDG artışının GÜG+MAS grubundan anlamlı şekilde yüksek olduğu saptandı (p<0.05). Başlangıç KDK değerlerinin, GÜG+MAS grubunda, KG+MAS ve KG+KS gruplarına göre anlamlı yüksek olduğu (p<0.05), diğer taraftan, değerlendirilen zaman dilimlerindeki KDK düzeylerindeki değişimin (Δ) gruplar arasında anlamlı olmadığı belirlendi (p>0.05). ΔGYA (mm2) ve ΔGYA (%) değerleri gruplar arasında karşılaştırıldığında, KG+MAS grubunda 1.ay ve 3.ay değerlerindeki başlangıç değerlerine göre görülen düşüş miktarının, GÜG+MAS ve GÜG+KS grubundan anlamlı şekilde yüksek olduğu tespit edildi (p<0.05). ΔrDÇY ve ΔrVD ölçümleri ise gruplar arasında farklı değildi (p>0.05). Bu çalışmanın sınırları dahilinde, SDG operasyonlarında, GÜG ve KG teknikleri ile başarılı bir şekilde keratinize diş eti elde edilebildiği, diğer taraftan, kullanılan sütur tekniğinden bağımsız olarak GÜG tekniği ile elde edilen greftin boyutsal olarak daha az büzülme gösterdiği sonucuna varılabilir. Anahtar Kelimeler: Büzülme, Gingival Ünite Grefti, Modifiye Askı Sütur, Serbest Dişeti Grefti

BüzülmeGingival hastalıklarGingival çekilme+2
Sanubar Shakılıyeva
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Periodontal sağlık durumunun alzheimer hastalığı ile ilişkisinin incelenmesi

Alzheimer hastalığı patogenezi hakkında çok şey bilinmesine rağmen, halen kesin bir tedavisi olmayan hastalıktır. Bu nedenle, hastalığın risk faktörlerinin doğru değerlendirilmesi hastalığın önlenmesinde önem kazanmaktadır. Periodontal hastalık gibi kronik enflamatuvar hastalıkların, Alzheimer hastalığının başlangıcını ve ilerlemesini hızlandırabileceği düşünülmektedir. Bu nedenle bu çalışmanın amacı, mevcut periodontal durumun Alzheimer hastalığının ilerleme hızı üzerine etkisini araştırmaktır. Klinik Demans Derecelendirme Ölçeğine göre Evre 1 (n=42), Evre 2 (n=29) ve Evre 3 (n=19) olmak üzere üç gruba ayrılan 90 Alzheimer hastası çalışmaya dahil edildi. Hastaların başlangıç ve 6. aydaki bilişsel durumları Standardize Mini Mental Test (SMMT) ile değerlendirildi. Klinik muayenede plak yüzdesi (PY), sondalamada kanama yüzdesi (SKY), sondalanabilir cep derinliği (SCD), klinik ataşman seviyesi (KAS) değerleri ve diş sayısı kaydedildi. Bireylerin mevcut oklüzal ilişki durumu Eichner İndeksi kullanılarak değerlendirildi ve hastalar Tip 1, Tip 2 ve Tip 3 olarak sınıflandırıldı. Çalışmadaki 90 Alzheimer hastasının 65'i periodontitis olan dişli bireylerden ve 25'i aktif periodontal hastalığı olmayan dişsiz bireylerden oluştu. Gruplar arasında Alzheimer hastalarının yaşları açısından anlamlı fark olduğu (p<0.05) diğer taraftan, cinsiyet açısından istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı belirlendi (p>0.05). SMMT puanları ve SMMT puan değişimi (∆SMMT) tüm katılımcılarda ve ayrı olarak dişli Alzheimer hastalarında değerlendirildiğinde gruplar arasında anlamlı fark olduğu tespit edildi (p<0.05). Diğer taraftan, dişsiz Alzheimer hastalarına ait ∆SMMT'nin gruplar arasında farklı olmadığı belirlendi (p>0.05). Dişli Alzheimer hastalarında SKY, Evre 3 Alzheimer grubunda diğer gruplara göre; KAS değeri Evre 3 ve Evre 2 Alzheimer hastalarında Evre 1 Alzheimer hastalarına göre anlamlı olarak daha yüksekti (p<0.05). İlave olarak, SCD değerlerinin Evre 3 Alzheimer hastalarında Evre 1 Alzheimer hastalarına göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu belirlendi (p<0.05). ∆SMMT ile SKY (r=0.308, p=0.013) ve SCD (r=0.275, p=0.027) arasında pozitif ilişki olduğu tespit edildi. Alzheimer hastalığının evresi, yaş, periodontal hastalık varlığı ve C-reaktif protein seviyesinin ∆SMMT üzerine etkisi birlikte değerlendirildiğinde bireylerin Evre 2 ve Evre 3 Alzheimer grubunda olmalarının, yaş değişkeninin ve periodontal hastalık varlığının anlamlı düzeyde etkisi olduğu belirlendi (p<0.05). Çalışmamızın sınırları dahilinde, periodontitis varlığının Alzheimer hastalığının şiddetini ve hastalığın ilerleme hızını artırabileceği sonucuna varılabilir. Anahtar Kelimeler: Alzheimer hastalığı, periodontal hastalık, periodontitis, oklüzyon, çiğneme

Alzheimer hastalığıDental oklüzyonPeriodontal hastalıklar+2
Kübra Karaduran
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Kemik içi defektlerin minimal invaziv cerrahi olmayan tedavisinde yardımcı lokal hyaluronik asit jel uygulamasını takiben klinik ve radyografik parametrelerdeki değişikliklerin değerlendirilmesi

Son zamanlarda, kemik içi defektlerin tedavisinde minimal invaziv cerrahi olmayan tedavi (MINST) uygulaması ön plana çıkmaktadır. Hyaluronik asit (HA) enflamasyon ve yara iyileşmesi mekanizmalarında önemli rol oynar. İlave olarak, periodontal doku rejenerasyonunun düzenlenmesinde ve periodontal hastalığın tedavisinde klinik olarak olumlu sonuçlar gösterdiği bildirilmiştir. Bu çalışmanın amacı 3 mm ve daha fazla kemik içi defekte sahip Evre III/IV periodontitis hastalarında MINST'e yardımcı olarak HA jel uygulamasının etkisini klinik ve radyografik olarak değerlendirmektir. Çalışmaya dahil edilen toplam 36 hasta rastgele a) MINST + HA (test; n=17) ve b) MINST (kontrol; n=19) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Tüm bireylere supragingival diştaşı temizliği sonrası test grubundaki kemik içi defekt bölgelerine MINST tedavisine ek olarak subgingival % 0,8'lik HA jel uygulaması yapıldı. HA uygulaması tedavi sonrası 4. haftada tekrarlandı. Kemik içi defekt bölgesine ait sondalama cep derinliği (dSCD), klinik ataşman seviyesi (dKAS), diş eti çekilmesi (dDÇ), sondalamada kanama (SK), plak (P) ölçümleri başlangıç, 3. ay ve 6. ayda kaydedildi. Total defekt derinliği (TDD), kemik içi defekt derinliği (INFRA), mine sement sınırı ile alveol kreti noktası arası mesafe (MSS-AK), kemik içi defekt açısı ölçümlerini içeren radyografik değerlendirmeler başlangıç ve 6. ayda yapıldı. Çalışma popülasyonunda test ve kontrol gruplarında dSCD, dKAS, SK ve P (%) klinik parametrelerinde 3. ve 6. ayda başlangıca göre anlamlı azalma olduğu belirlendi (p <0,05). Klinik parametrelerdeki değişim gruplar arasında karşılaştırıldığında, test grubunda 3. aydaki dSCD ve dKAS değerlerinin başlangıca göre anlamlı olarak daha fazla azaldığı (p <0,05); diğer taraftan, 6. aydaki değerlerin başlangıca göre değişiminde gruplar arası anlamlı farklılık olmadığı belirlendi (p>0.05). dDÇ 3. ay ve 6. ay ölçümlerinin başlangıca göre değişiminde test grubunda daha az artış tespit edildi (p <0,05). Çalışma popülasyonunda hem test hem de kontrol gruplarında 6.ay TDD, INFRA ve defekt açısı ölçümlerinin başlangıca göre anlamlı azaldığı (p <0,05); diğer taraftan, değerlendirilen zaman dilimlerindeki değişimin gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı olmadığı tespit edildi (p>0.05). Çalışmamızın sınırları dahilinde, kemik içi defektlerin tedavisinde ek % 0,8 HA jel kullanımının klinik periodontal parametrelerde olumlu iyileşmeler sağladığı sonucuna varıldı. Bu nedenle, özellikle diş eti çekilmesinin beklenildiği kemik içi defektlerin tedavisinde MINST prosedürüne ilave % 0,8 HA jelin subgingival olarak uygulanabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Minimal invaziv, cerrahi olmayan periodontal debridman, periodontitis, alveolar kemik kaybı, hyaluronik asit.

Alveolar kemik kaybıDebridmanHyalüronik asit+7
Ümran Gündoğdu Ezer
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Polikistik over sendromlu kadınlarda cerrahi olmayan periodontal tedavinin IL-6, IL-10 ve ANXA-1 seviyeleri üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Polikistik over sendromu (PKOS) tüm dünyada kadınların %4-21'ini etkileyen; hiperandrojenizm, polikistik overler ve ovulatuvar disfonksiyon ile karakterize olan endokrin bozukluklardan biridir. PKOS'un periodontal hastalık ile birlikte lokal ve sistemik proenflamatuvar belirteçler üzerinde etkisi olduğu gösterilmekle beraber aralarındaki ilişki belirsizliğini korumaktadır. Bu çalışmanın amacı PKOS ve gingival enflamasyona sahip bireylerin periodontal tedaviye verdiği klinik ve biyokimyasal yanıtı sistemik sağlıklı bireylerle karşılaştırmak ve annexin-1 (ANXA1) biyobelirtecinin gingival enflamasyondaki rolünü araştırmaktır. Çalışmamız 40 PKOS teşhisi konmuş ve 40 sistemik sağlıklı toplam 80 gönüllü ile yürütüldü. Tüm bireyler periodontal muayeneleri yapıldıktan sonra dört gruba ayrıldı. a) PKOSPS (polikistik over sendromu tanısı alan sağlıklı periodonsiyuma sahip bireyler, n=20); b) PKOSG (polikistik over sendromu ve gingivitis tanısı alan bireyler, n=20); c) SG (sistemik olarak sağlıklı ve gingivitis tanısı alan bireyler n=20); d) SPS (sistemik olarak sağlıklı ve sağlıklı periodonsiyuma sahip bireyler, n=20). Çalışmaya dahil edilen tüm gönüllülerin jinekolojik ve ultrasonografik muayenesi yapılıp antropometrik ölçümleri kaydedildikten sonra hormonal tahlilleri alındı. Periodontal durumun değerlendirilmesi amacıyla çalışma başlangıcında ve gingivitis gruplarında cerrahi olmayan periodontal tedavi sonrası 6. haftada klinik periodontal ölçümler alındı. İnterlökin-6 (IL-6), IL-10 ve ANXA1 seviyelerini değerlendirmek amacıyla çalışma başlangıcında ve gingivitis gruplarında cerrahi olmayan periodontal tedavi sonrası 6. haftada diş eti oluğu sıvısı (DOS) ve tükürük örnekleri alındı. Tüm örneklerin biyokimyasal analizi enzim bağlı immunosorbent analiz (ELISA) yöntemi ile yapıldı. İstatistiksel analizler sonucunda, PKOS gruplarında sistemik sağlıklı gruplara göre modifiye Ferriman-Gallwey indeksi, LH/FSH oranı, DHEAS, AS değerlerinin daha yüksek (p<0.05) olduğu görülürken FSH değerinin ise daha düşük (p<0.05) olduğu tespit edildi. Cerrahi olmayan periodontal tedavi sonucu sondalamada kanama ve plak indeksi skorlarında iyileşme ve DOS hacminde azalma (p<0,001) olduğu belirlendi. DOS IL-6, IL-10 ve ANXA1 başlangıç konsantrasyonlarının periodontal sağlıklı gruplarda daha yüksek (p<0.05) olduğu; ilave olarak, cerrahi olmayan periodontal tedavi sonucu gingivitis gruplarında konsantrasyon miktarlarında artış (p<0.05) olduğu saptandı. Tükürük IL-6 konsantrasyonunun gingivitis gruplarında cerrahi olmayan periodontal tedavi sonrası azaldığı (p<0.05) ayrıca IL-10 ve ANXA1 konsantrasyonlarının anlamlı değişmediği (p>0.05) saptandı. ROC analizi sonuçlarına göre AUC değeri 0,974, duyarlılığı %90 ve özgüllüğü %95 olarak bulunan DOS ANXA1 biyobelirtecinin gingivitis için anlamlı (p<0.0001) olduğu tespit edildi. Bu çalışmanın sınırları dahilinde gingivitis tedavisi sonucunda klinik periodontal parametreler ve biyokimyasal parametreler ile ortaya konan iyileşmenin PKOS ve sistemik sağlıklı bireylerde benzer olduğu ve DOS ANXA1 konsantrasyonunun gingival enflamasyonda ayırt ediciliğinin yüksek olduğu sonucuna varıldı.

Anneksin A1KadınlarPeriodontal hastalıklar+3
Cansu Can Yaşar
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Youtube ve tiktok platformlarında diş eti çekilmesi ile ilgili paylaşımların kalite ve güvenilirliğinin değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı bireylerin yaşadıkları diş eti çekilmeleri sorunlarıyla ilgili bilgi almak için yöneldikleri Youtube ve Tiktok sosyal medya platformlarında diş eti çekilmesi ile ilgili sunulan bilgilerin kalitelerini ve güvenilirliklerini değerlendirmek ve her iki paylaşım platformundaki videoların kalite ve güvenilirliklerini karşılaştırmaktır. Çalışmamızda Youtube ve Tiktok platformlarında diş eti çekilmesi ile ilgili Aralık 2017-Aralık 2022 yılları arasında İngilizce dilinde yapılan video paylaşımları tek bir araştırmacı tarafından analiz edildi. Videolar, bilgilerin bilimsel güvenilirliği, kalitesi ve popülerlikleri açısından Küresel Kalite Ölçeği (KKÖ), Discern ve JAMA araçları kullanılarak değerlendirildi. Her videonun iletişim kalitesi, süresi, beğeni, beğenmeme, görüntülenme sayısı, kaynağı ve video tipi kategorilere ayrılarak kaydedildi. Sonuçlar uygun istatistiksel metodlar kullanılarak SPSS versiyon 26.0 paket programı ile analiz edildi. Çalışmaya toplam 248 video dahil edildi. Youtube paylaşım platformuna ait ortalama KKÖ ve Discern skorlarının orta-düşük düzeyde olduğu (sırasıyla 2,55; 1,88), diğer taraftan skorların Tiktok platformuna (sırasıyla 1,92; 1,42) göre istatistiksel olarak daha yüksek olduğu belirlendi (p<0,05). Youtube paylaşım platformunda Periodontoloji uzmanları tarafından yüklenen videoların iletişim kalitesi skorları diğer paylaşımcılara göre anlamlı olarak daha yüksek (p<0,001) iken, Tiktok platformunda video yükleyicileri arasında anlamlı farklılık bulunmadı (p=0,111). Youtube platformundaki videolar için görüntülenme oranının 174,94 olduğu, Tiktok videoları için ise bu oranın 440,5 olduğu saptandı (p<0,05). Youtube platformunda beğeni ve görüntüleme oranı ortalamalarının Tiktok platformuna göre anlamlı olarak düşük (p<0,001), süre ortalamaları bakımından ise Tiktok platformuna göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu tespit edildi (p<0,001). Youtube ve Tiktok platformlarında Periodontoloji uzmanı hekimlerin yüklediği videoların Discern ve KKÖ için aldıkları skorların diğer paylaşımcılara göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu bulundu. (p<0,005). Çalışmamızın sınırları dahilinde, Youtube ve Tiktok platformlarında paylaşılan videoların diş eti çekilmesi hakkında düşük ile orta kaliteli bilgi sağladığı ve bu platformların diş eti çekilmesi ve tedavileri hakkında güvenilir bilgi sağlamayabileceği sonucuna varıldı. Bu sonuçlar, hastaların diş eti çekilmesi ve tedavileri hakkındaki içeriklere karşı daha seçici olmalarının ve güvenilir kaynaklardan bilgi almalarının sağlanması gerekliliğini ortaya koyması açısından önemlidir.

Bilgi aramaGingivaGingival hastalıklar+7
Ömercan Aktar
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

İnce diş eti fenotipine sahip periodontitis hastalarında açık flep operasyonuna ilave %0.8 hyaluronik asit jel uygulamasının etkinliğinin klinik ve hacimsel olarak değerlendirilmesi

Hyaluronik asit (HA) enflamasyon ve yara iyileşmesi mekanizmalarında rol oynayan lokal kemoterapötik bir ajandır. Bu çalışmanın amacı; ince diş eti fenotipine sahip evre II/III periodontitis hastalarında açık flep operasyonuna (AFO) ilave %0.8 HA jel uygulamasının klinik etkinliğinin değerlendirilmesidir. Çalışmaya dahil edilen toplam 40 hasta a) AFO+ %0.8 HA jel (test=20) ve b) AFO (kontrol=20) olmak üzere rastgele 2 (iki) gruba ayrıldı. Tüm bireylerin başlangıç plak (P), sondalamada kanama (SK), sondalama cep derinliği (SCD), klinik ataçman seviyesi (KAS) ölçümleri kaydedildi. Başlangıç periodontal tedavi tamamlandıktan 4 hafta sonra cerrahi periodontal tedavi fazına geçilmek üzere ince diş eti fenotipine sahip, SCD ≥ 5mm olup horizontal kemik yıkımı olan bölgeler belirlendi. Diş eti fenotipinin belirlenmesinde Hu-friedy renkli diş eti sondaları kullanıldı. Tüm bireylerin ağız içi dijital taramaları alındı. Ameliyattan hemen önce ameliyat bölgesine ait rölatif diş eti çekilmesi (rDÇ) ölçümleri kaydedildi. Test grubuna AFO'ya ilave %0.8'lik HA jel, kontrol grubuna ise AFO'a ilave serum fizyolojik uygulandı. HA uygulaması AFO sonrası 4. haftada tekrarlandı. Yumuşak doku hacim (mm3 ) ve kalınlık (mm) değişim (Δ) ölçümleri bilgisayar yazılımları ile gerçekleştirildi. Değerlendirmeler tedavi sonrası 3. ve 6. ayda tekrarlandı. Klinik periodontal parametrelere ait 3.ay ve 6.ay ölçümlerinin başlangıca göre değişimi gruplar arasında karşılaştırıldığında, P yüzdesinde test grubunda kontrol grubuna göre anlamlı daha fazla azalma olduğu (p<0.05), klinik ataçman kazancının test grubunda kontrol grubuna göre anlamlı daha fazla olduğu (p <0,05) ve ΔrDÇ miktarının kontrol grubunda test grubuna göre daha fazla olduğu belirlendi (p<0.05). Diğer taraftan, SK yüzdesi ve SCD ölçümleri her iki grupta başlangıca göre anlamlı azalmış olmasına rağmen (p<0.05), değişim gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Diş etindeki hacim (mm3 ) ve kalınlık değişiminin, kontrol grubunda test grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı daha fazla olduğu belirlendi (p<0.05). Çalışmamızın sınırları dahilinde, ince diş eti fenotipine sahip periodontitis hastalarında AFO'ya ilave % 0.8 HA jel uygulamasının klinik ataçman kazancını arttırdığı, DÇ'yi ve diş etindeki boyutsal değişimi azalttığı sonucuna varıldı. Bu nedenle, özellikle diş eti çekilmesinin beklenildiği ince diş eti fenotipine sahip bireylerin cerrahi periodontal tedavisine ek olarak % 0.8 HA jelin klinik olarak kullanımı önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Fenotip, hyaluronik asit, periodontal debridman, periodontitis, Üç boyutlu analiz.

Cerrahi fleplerFenotipGingiva+5
Seda Gönülay
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Serbest diş eti grefti operasyonu sonrası greft ve alıcı bölge renginin polarize dijital fotoğraf ile analiz edilmesi

Bu kesitsel çalışmanın amacı, serbest diş eti grefti (SDG) uygulanmış ve üzerinden 6 aydan fazla süre geçmiş vakalarda, greft ve komşu diş etinin polarize dijital fotoğraflar ile renk analizini incelemek ve klinik ile sosyodemografik faktörlerin renk üzerine olası etkilerini değerlendirmektir. Çalışmaya, alt ön kesici dişler bölgesinde bir veya iki dişi kapsayan SDG operasyonu yapılmış 50 olgu dahil edildi. Sondalama cep derinliği, sondalamada kanama, klinik ataçman seviyesi, keratinize diş eti genişliği, keratinize diş eti kalınlığı gibi klinik parametreler kaydedildi. Operasyonun yapıldığı ilgili dişlerin dış yüzeylerine standart renk diskleri yerleştirilerek filtreli ve filtresiz fotoğraflar alındı. Fotoğraflar JPEG formatında kaydedildi ve Adobe Photoshop programına aktarıldı. Renk analizi için CIELab renk sistemi kullanıldı. p değeri < 0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. SDG'nin L, a, b renk değerleri ile diş eti kalınlıkları arasında ilişki olduğu tespit edildi. Buna göre, doku kalınlığı >2,5 mm olduğunda L (parlaklık) değerinin doku kalınlığının <2,5 mm olduğu vakalara göre daha yüksek, a (kırmızılık) değerinin ise daha düşük olduğu belirlendi (p<0.05). Fli fotoğraflarda SDG'nin koronal, orta ve apikalindeki renk ölçümlerinde, en yüksek L (parlaklık/beyazlık) değeri koronal bölgede olup (p<0.05), a (kırmızılık) renk değeri açısından bölgeler arasında fark yoktu (p>0.05). ΔE algılanabilen renk değeri açısından en yüksek değer greftin koronali ile apikali arasında idi. Fli fotoğraflarda SDG ile komşu doku arasındaki renk farkı ise estetik olarak kabul edilebilen değerin çok üstünde olan 11,18 birimdi. Diş eti renginin dijital olarak ölçüldüğünde L ,a ve b renk özelliklerinin önemli ölçüde değişebileceği ve SDG sonrası diş eti renginin belirlenmesinde doku kalınlığının önemli bir parametre olduğu belirlendi. Bu çalışma estetiği sadece diş seviyesinde değil, dişeti ve mukozal seviyelerde de değerlendirmek için standartlaştırılmış araçlara duyulan ihtiyacı vurguladı. Anahtar Kelimeler: CIELab, çapraz polarize filtre, ΔE , dijital renk analizi , serbest diş eti grefti

Şeyma Köle
Bezmialem Vakıf University
2025
00
DoctorateOpen AccessEN

Compaison of the effectiveness of two different minimally invasive surgical treatments for periodontal disease

OBJECTIVE: This study aimed to evaluate and compare the clinical efficacy and patient-centered outcomes of two minimally invasive surgical techniques—Single Flap Approach (SFA) and Laser-Assisted New Attachment Procedure (LANAP)—in the treatment of periodontitis. MATERIALS AND METHODS: A total of 34 systemically healthy individuals diagnosed with stage II-III periodontitis were randomly assigned into two groups (SFA and LANAP), each consisting of 17 patients. Inclusion criteria required the presence of suprabony periodontal defects and residual pocket depths greater than or equal to 5 mm. Clinical parameters including probing pocket depth (PPD), clinical attachment level (CAL), gingival index (GI), plaque index (PI), and gingival recession (REC) were recorded at baseline and at 6 months postoperatively. Patient-reported outcomes were assessed using the Visual Analog Scale (VAS) for postoperative discomfort (pain, bleeding, swelling) and the OHIP-14 questionnaire for oral health-related quality of life. Early Healing Index (EHI) was used to assess the wound healing process on the post-operative 10th day. Statistical analysis was performed using SPSS 24.0. Intergroup comparisons were made using independent t-tests, and intragroup changes were evaluated using paired t-tests (significance level p<0.05). RESULTS: Both treatment modalities resulted in statistically significant improvements in PPD, CAL, GI, and PI at the 6-month follow-up (p<0.001). Although there were no significant intergroup differences in PPD and CAL gains (p>0.05), LANAP was associated with significantly lower postoperative pain (VAS: 2.55±1.99 vs. 4.95±2.1, p<0.01), swelling, and bleeding compared to SFA. LANAP also showed better scores in OHIP-14 subdimensions such as physical pain and psychological discomfort. Additionally, LANAP resulted in significantly lower GI and PI scores at 6 months compared to SFA (p<0.05). EHI analysis has shown significantly better healing scores in the LANAP group (p=0.005). CONCLUSION: Both SFA and LANAP provided effective clinical outcomes in terms of periodontal treatment. However, LANAP demonstrated enhanced postoperative comfort and better patient-reported quality of life, highlighting its potential as a preferred minimally invasive surgical modality for periodontitis. Furthermore, when early wound healing was evaluated using EHI, the LANAP group exhibited significantly higher scores, indicating superior early tissue response compared to the SFA group.

Sevdenur Günenç
Altınbaş University · Institute of Graduate Studies
2025
00
DoctorateOpen AccessEN

Coenzyme Q10 supplementation as an adjunct to non-surgical periodontal treatment

OBJECTIVE: The aim of this study was to clinically and biochemically evaluate the efficacy of coenzyme Q10 (CoQ10) to be used in addition to non-surgical periodontal treatment (NSPT) with full mouth disinfection (FMD) method in patients diagnosed with Stage I and II periodontitis. MATERIALS AND METHODS: 28 patients, with periodontitis stage 1 or 2 were randomly assigned into two groups. FMD was applied to both groups. The test group received CoQ10 (Ocean® CoQ10, 100mg, Türkiye) supplement in addition to the FMD. Probing pocket depth (PPD), clinical attachment level (CAL), gingival index (GI), plaque index (PI) and bleeding on probing (BoP), were measured before the start of treatment and at the first, second and third month. For biochemical analysis, gingival crevicular fluid (GCF) samples were collected from two different teeth with the deepest pockets using special filter papers (Periopaper™). GCF samples were collected before the start and after the end of treatment. GCF samples were examined with ELISA to evaluate superoxide dismutase (SOD) levels. RESULTS: Both groups have significant reductions in PI, GI, BoP, PPD and CAL from beginning to third month (p<0.05). According to intergroup comparisons, PPD reduction was significantly higher in test group than in control group (p=0,001; p<0,01). Also, CAL found significantly higher at control group than test group (p=0,001: p<0,001). BoP and GI scores found significantly higher at control group than test group (p=0,001: p<0,01). Also, PI scores are significantly higher at control group than in test group (p=0,003: p<0,01). No significant difference was observed between the GCF volume, SOD concentration, and total SOD content of the groups when comparing baseline and endpoint values (p>0,05). CONCLUSION: Within the limits of this study, adjunctive use of CoQ10 to NSPT revealed positively influenced periodontal outcomes in stage 1 and stage 2 periodontitis patients. These results suggest stage 1 and stage 2 periodontitis patients might benefit from CoQ10 usage. Further studies are warranted to define prolonged effect of CoQ10 in periodontitis patients. Key Words: Full Mouth Disinfection, Coenzyme Q10, Periodontitis, Superoxide Dismutase, Micronutrients.

Berkay Ali Bilgin
Altınbaş University · Institute of Graduate Studies
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Kronik periodontitisli hastalara tüm ağiz dezenfeksiyonu sonrasi probiyotik uygulamasi: Klinik ve mikrobiyolojik analiz

Bu çalışmanın amacı oral olarak uygulanan Lactobacillus reuteri DSM17938 ve Lactobacillus reuteri ATCC PTA5289 içeren probiyotik tabletlerin kronik periodontitisli hastaların periodontal sağlıkları üzerine etkilerini araştırmaktır.Çalışmaya sistemik olarak sağlıklı 60 kronik periodontitis hastası dahil edildi. Hastalar rastgele dört gruba ayrıldı. Tüm hastaların başlangıç klinik ölçümleri (cep derinliği, ataçman kaybı, gingival çekilme, plak indeks, gingival indeks, sondalamada kanama, mobilite ve furkasyon) alınmasından sonra hastaların tedavileri başlatıldı. Başlangıç periodontal tedavi tüm ağız dezenfeksiyonu ve yarım çeneler şeklinde iki farklı tedavi yaklaşımına göre yapıldı. Hastalar yarım çeneler şeklinde (15 hasta-1. Grup) ve tüm ağız dezenfeksiyonu yapılan hastalar olarak ayrıldı. Tüm ağız dezenfeksiyonu yapılan hastalar da on iki hafta plasebo tablet (15 hasta- 2. Grup), altı hafta probiyotik-altı hafta plasebo tablet (15 hasta- 3. Grup) ve oniki hafta probiyotik tablet (15 hasta- 4. Grup) kullanımlarına göre üçe ayrıldı. Üç haftalık periyotlarda hastalardan klinik ölçümler alındı. 12 haftalık çalışma periodu sonunda hastaların periodontal sağlıklarını değerlendirmek amacıyla klinik ölçümler istatistiksel olarak karşılaştırıldı.Bu çalışmanın sonucunda, tüm tedavi gruplarında periodontal sağlığın istatistiksel olarak anlamlı derecede geliştiği ve tedavi grupları arasında istatiksel fark olmadığı tepit edilmiştir.Anahtar Sözcükler: Probiyotik Bakteriler, Tüm Ağzın Dezenfeksiyonu, Periodontal Tedavi

AğızDezenfeksiyonPeriodontitis+1
S. Andaç Durukan
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2011
00
DoctorateOpen AccessTR

Kronik periodotitisin tedavisinde tüm ağız dezenfeksiyon ile bir arada mine matriks proteininin kullanımı

Kronik periodontitisin tedavisinde tüm ağız dezenfeksiyon ile birarada mine matriks proteinin kullanımı: Mikrobiyolojik ve klinik analizleriPeriodontal hastalık; periodonsiyumu etkileyen patalojik olaylar olarak tanımlanabilir. Periodonsiyumun enflamatuar hastalıklarının büyük çoğunluğu bakteriyel enfeksiyonlardan kaynaklanır ve multifaktöriyel bir doğaya sahiptirler. Birçok farklı faktör bu bölgeyi etkileyebilecek olsa da, diş üzerinde biriken mikroorganizmalar (bakteri plağı ve ürünleri) hastalık etyolojisinde baskın rolü oynamaktadır. Bu nedenle periodontal tedavilerde dişlerin üzerindeki ve çevresindeki ceplerden bakteri birikintileri uzaklaştırılır ve kök yüzeyleri düzleştirilir. Periodontal hastalıkların standart tedavisi bir ya da iki hafta aralıklarla 4 seansta yapılan diş yüzey temizliği ve kök yüzey düzleştirilmesi işlemlerinden oluşur. Ancak çevre ağız içi dokuların dezenfeksiyonu yapılmadığından yeniden enfeksiyon riski vardır. Bu nedenle tüm ağız dezenfeksiyon (TAD) protokolu geliştirilmiştir. Tüm ağız diş yüzey temizliği ve kök yüzey düzleştirilmesi 24 saat içerisinde yapılır, ağız içi komşu dokular solusyonlarla yeniden kolonizasyonu önlemek için temizlenir. 50 kronik periodontitisli hastanın dahil edildiği bu çalışmada 12 haftalık zaman zarfında TAD ile bir arada rejeneratif bir materyal olan mine matriks proteini (test grubu:20 hasta) uygulamasının kronik periodontitisin tedavisinde ki etkinliği, yalnız TAD (kontrol grubu:15 hasta) ve standart periodontal tedavi (kontrol grubu:15 hasta) ile karşılaştırılmıştır. Plak indeks, gingival indeks tedavi başlangiçinda, ve takip eden 3. ,6. , 9. , ve 12. haftalar da, cep derinliği, diş eti çekilmesi, klinik ataçman seviyesi ve kanama indeksi değerlendirmeleri başlangıç ve 12. hafta da yapılmıştır. Bütün tedavi gruplarında belirgin bir klinik kazanç elde edilmiştir. Ancak gruplar arasında bir fark görülememiştir.

Dental mine proteinleriDezenfeksiyonOral hijyen+1
Seda Özturan
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2011
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

65 yaş ve üzeri hastalarda kırılganlığın ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Kırılganlık, yaşlı bireylerde stres oluşturan durumlara karşı duyarlılığı artıran, fizyolojik rezervlerin azalmasıyla karakterize edilen bir durumdur ve farklı yollardan ağız sağlığının bozulmasına yol açarak kişilerin ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilir. Bu bağlamda, çalışmamızda 65 yaş ve üzeri bireylerde kırılganlık düzeyinin, ağız sağlığına bağlı yaşam kalitesi üzerindeki etkisini Ağız Sağlığı Etki Profili-14 (OHIP-14) ölçeği aracılığıyla incelemeyi hedefledik. Çalışmamıza Gaziantep Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji kliniğine başvuran 65 yaş ve üzeri 122 kişi dahil edildi. Katılımcılara sosyodemografik bilgiler ile periodontal şikayetlerini içeren anket, Edmonton Kırılganlık Ölçeği (EFS) ve OHIP-14 ölçeği formu doldurtuldu. Hastaların plak indeksi (Pİ), gingival indeksi (Gİ), sondalanabilir cep derinliği (SCD), klinik ataşman kaybı (KAK), çekilme derinliği (ÇD) ölçümleri ve eksik dişleri belirlendi. Yaş, acil servise başvuru ve hastaneye yatış sıklığı, cinsiyet, eğitim durumu, aylık gelir, diş fırçalama sıklığı, kronik hastalık varlığı, ağız kokusu, PI, GI, SCD, KAK, DÇ skorları ve eksik diş sayısı ile kırılganlık arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu (p<0,05). Acil servise başvuru ve hastaneye yatış sıklığı, diş fırçalama sıklığı, ağız kokusu, mobilite, SCD, KAK skorları ve eksik diş sayısı ile OHIP-14 arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulundu (p<0,05). EFS'nin tüm alt ölçeklerinin OHIP-14 toplam puanı ile; OHIP-14'ün tüm alt ölçeklerinin EFS toplam puanı ile istatistiksel olarak anlamlı ilişkisi bulundu (p<0,05). Sonuç olarak; kırılganlık ve ağız sağlığı arasında karşılıklı bir etkileşim olduğunu, kırılganlığın ağız sağlığı ve buna bağlı yaşam kalitesini olumsuz etkilediğini söyleyebiliriz.

Buse Eryılmaz
Gaziantep University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Periodontoloji kliniğine başvuran hastalarda siberkondri ve sağlık anskiyete düzeylerinin değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı, periodontoloji kliniğine başvuran bireylerde siberkondri ve sağlık anksiyetesi düzeylerini belirlemek ve bu psikolojik durumların periodontal parametreler, semptomlar ve sosyodemografik değişkenlerle ilişkisini incelemektir. Çalışmaya 98 birey dahil edilmiş; katılımcılara Sosyodemografik Bilgi Formu, Siberkondri Ölçeği ve Sağlık Anksiyetesi Ölçeği uygulanmıştır. Ayrıca klinik olarak plak indeksi, gingival indeks, sondalanabilir cep derinliği, klinik ataşman kaybı, çekilme derinliği ve sondalamada kanama indeksi değerlendirilmiştir. Periodontal durumu farklı olan hasta grupları (sağlıklı, gingivitis, periodontitis) arasında, SCÖ ve SAÖ toplam puanları ile alt boyutları açısından anlamlı farklar gözlenmiştir. Periodontitis grubundaki bireyler hem SCÖ hem de SAÖ bakımından en yüksek puanlara sahiptir. SCÖ ve SAÖ toplam puanı arasında yüksek düzeyde pozitif korelasyon görülmüştür. SCÖ'nün zorlantı, aşırı kaygı, aşırılık ve içini rahatlatma alt boyutları da SAÖ ile benzer şekilde anlamlı ilişkiler göstermiştir. Periodontal semptomlardan diş eti kanaması, hassasiyet, çekilme, mobilite varlığı, her iki ölçeğin alt boyutları ile pozitif ilişkili bulunmuştur. Klinik parametrelerin tamamı özellikle zorlantı ve aşırı kaygı boyutları ile güçlü korelasyonlar göstermiştir. Sosyodemografik değişkenler incelendiğinde; eğitim düzeyi arttıkça SCÖ ve SAÖ puanlarında anlamlı düşüşler gözlenmiş, sistemik hastalık öyküsü olan bireylerin anksiyete ve siberkondri düzeyleri daha yüksek bulunmuştur. İnternetten sağlık bilgisi arama sonrası tedaviden vazgeçen bireylerin, SCÖ ve SAÖ düzeyleri anlamlı olarak daha yüksektir. Sonuç olarak periodontoloji kliniğine başvuran hastalarda siberkondri ve sağlık anksiyete düzeyleri saptanarak periodontal hasta gruplarıyla ilişkili bulunmuştur.

Züleyha Pamuk
Gaziantep University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Periodontal hastalıklarda Sestrin2 ve Nrf2/Keap1 düzeylerinin biyokimyasal olarak değerlendirilmesi

Periodontal hastalıklar, mikrobiyal dental plağın ana etken olduğu, çoklu faktörlerin etkisiyle gelişen ve inflamatuvar süreçlerin hakim olduğu kronik hastalıklardır. Bu süreçte, polimorfonükleer lökositler (PMNL) tarafından üretilen reaktif oksijen türlerindeki (ROT) artış, oksidan ve antioksidan sistemler arasındaki dengenin bozulmasına yol açarak oksidatif stres (OS) oluşumuna neden olur. Bu durum, periodontal dokularda yıkımı tetikleyen başlıca mekanizmalardan biri olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmada, periodontal hastalıklarla ilişkisi literatürde yeterince aydınlatılmamış olan antioksidan savunma bileşenlerinden Sestrin-2 ve Nrf-2/Keap-1'in serum düzeyleri değerlendirilmiştir. Çalışma, periodontal durumu farklılık gösteren bireylerde bu moleküllerin düzeylerini karşılaştırmalı olarak analiz etmeyi amaçlamaktadır. Kesitsel olarak planlanan araştırmaya, Gaziantep Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji Anabilim Dalı'na başvuran, sistemik hastalığı bulunmayan ve sigara kullanmayan 80 birey dahil edilmiştir. Katılımcılar periodontal durumlarına göre dört gruba ayrılmıştır: Sağlıklı periodontal dokuya sahip bireyler (n=20), Plağa bağlı gingivitisli bireyler (n=20), Evre I-II periodontitisli bireyler (n=20), Evre III-IV periodontitisli bireyler (n=20). Tüm katılımcılardan aydınlatılmış onam alınmış, ardından klinik ve radyografik değerlendirmeler yapılmıştır. Klinik parametreler olarak sondlama cep derinliği (SCD), klinik ataşman seviyesi (KAS), plak indeksi (Pİ) ve gingival indeks (Gİ) ölçülmüş; sonrasında serum örnekleri toplanarak Sestrin-2, Nrf-2 ve Keap-1 düzeyleri ELISA yöntemiyle analiz edilmiştir. Analiz sonuçlarına göre, Sestrin-2, Nrf-2 ve Keap-1 düzeylerinin, özellikle Evre III-IV periodontitis grubunda daha düşük olduğu gözlemlenmiştir. Ancak bu farklılıkların istatistiksel olarak anlamlı olmadığı belirlenmiştir (p>0.05). Elde edilen bulgular, oksidatif stresle ilişkili bu biyobelirteçlerin periodontal hastalığın ilerlemiş evrelerinde azalma eğilimi göstermesinin dikkat çekici olduğunu ortaya koymuştur. Bu moleküllerin periodontal hastalık patogenezindeki rolünü daha net anlamak için ileri düzey, prospektif çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Emre Karakaya
Gaziantep University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Periodontal tedavilerin çene kemiğinin trabeküler yapısı üzerine olan etkisinin fraktal analiz yöntemi ile incelenmesi

Periodontal hastalıklar, başlangıçta yumuşak dokularda gelişen enflamatuar bir yanıtla ortaya çıkan; tedavi edilmediğinde daha derin periodontal dokulara ilerleyerek alveoler kemikte destrüksiyona yol açan kronik inflamatuar hastalıklardır. Periodontal hastalığın şiddet ve yayılımlarına bağlı olarak, çene kemiklerinde meydana gelen rezorptif değişiklikler, trabeküler kemik mimarisinde yapısal düzensizliklerin oluşmasına yol açabilmektedir. Periodontal hastalıkların tedavisinde, çene kemiklerinin etkilenme düzeyine bağlı olarak diş yüzey temizliği, subgingival küretaj ve periodontal flep cerrahisi gibi farklı tedavi yaklaşımları uygulanabilmektedir. Bu tedavi yaklaşımlarıyla periodontal hastalıkların ilerlemesinin durdurulması ve alveoler kemiğin trabeküler yapısının korunması hedeflenmektedir. Bu doğrultuda çalışmamızın amacı, farklı periodontal tedavi yöntemlerinin çene kemiğinin trabeküler yapısında oluşturabileceği olası değişimleri, panoramik radyografiler (PR) üzerinde gerçekleştirilen fraktal analiz (FA) yöntemiyle değerlendirmektir. Bu çalışma kapsamında, Gaziantep Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji Anabilim Dalı'na farklı dönemlerde başvuran ve sistemik olarak sağlıklı 150 bireyin PR'leri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bireylere uygulanan periodontal tedavi türlerine göre üç gruba ayrılmıştır: Grup I – Detertraj (50 PR), Grup II – Subgingival Küretaj (50 PR) ve Grup III – Periodontal Flep Cerrahisi (50 PR). Her bireyin tedavi öncesi (TÖ) ve tedavi sonrası (TS) olmak üzere iki PR'si incelenmiş, toplamda 300 PR (150 TÖ + 150 TS) FA yöntemiyle değerlendirilmiştir. TÖ ve TS ölçümler arasındaki grup içi karşılaştırmalar incelendiğinde, Grup I'de tüm ROI bölgeleri arasında anlamlı bir farklılık tespit edilmemiştir. Grup II'de ROI 2, ROI 3, ROI 4 ve ROI 2-3-4-5 ortalama değerlerinin TS ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek tespit edilmiştir (p<0,05). Grup III'de ROI 2, ROI 3, ROI 4, ROI5 ve ROI 2-3-4-5 ortalama değerlerinin TS ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek tespit edilmiştir (p<0,05). TS ve TÖ arasındaki değişimlerin gruplar arası karşılaştırmalarında ROİ 3, ROI 2-3-4-5 ortalama değerlerindeki artışın Grup II ve Grup III' de anlamlı oranda daha yüksek olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Bu çalışma, farklı periodontal tedavilerin çene kemiği trabeküler yapısı üzerindeki etkilerini non-invaziv FA yöntemiyle karşılaştırmalı olarak değerlendiren ilk çalışmadan biri olup daha geniş örneklemli ve farklı ROI bölgelerini içeren ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

Furkan Öztoprak
Gaziantep University
2025
00
DoctorateOpen AccessTR

Periodontal hastalık, ateroskleroz ve oksidatif stres markırları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Kardiovasküler hastalıkların önemli komponentlerinden biri olan ateroskleroz ve yaygın bir global sorun olan periodontal hastalıklar yaşam kalitesini olumsuz etkileyen iki önemli etmendir. Oksidatif stres inflamasyon sürecinde rol oynayan temel faktörler arasında yer almaktadır. Bu çalışmanın amacı her iki hastalık grubunda total oksidan seviye (TAS)/total antioksidan seviye (TOS) seviyelerine bakılarak aterosklerozun periodontal hastalığın seyri üzerinde etkili olup olmadığını, tedavi edilebilir bir hastalık olan periodontal hastalığın ateroskleroz tablosunun şiddetini arttırıp arttırmadığını, iki hastalığın birlikte olması halinde sistemik oksidan/antioksidan durumun bundan nasıl etkilendiğini araştırmaktır. Çalışma dizaynı her grupta 20 birey olacak şekilde; sistemik sağlıklı periodontal sağlıklı (S), sistemik sağlıklı kronik periodontitisli (KP), aterosklerozlu periodontal sağlıklı (AS), aterosklerozu olan kronik periodontitisli (AKP) grup olmak üzere 4 gruptan oluşturuldu. Gruplara dahil edilen hastaların klinik periodontal parametreleri kaydedilip, hastalardan kan ve tükürük örnekleri alındı. Örneklerdeki TAS/TOS, OSİ düzeyleri biyokimyasal olarak incelendi. Klinik periodontal parametreler değerlendirildiğinde ateroskleroz varlığının klinik periodontal parametreleri etkilemediği görüldü. Biyokimyasal parametreler değerlendirildiğinde, serum örneklerinde sadece ateroskleroz veya sadece kronik periodontitis varlığında oksidatif stres parametrelerinin etkilendiği, her iki hastalığın birlikte bulunmaları halinde oksidan/antioksidan durumunun daha şiddetli olarak etkilendiği görüldü. Serum parametrelerine nazaran daha lokal bir gösterge olan tükürük parametrelerinin ise TOS seviyelerinin sadece periodontal durumdan etkilendiği, OSİ seviyelerinin ise S grubunda tüm gruplardan düşük seviyede olduğu sonucuna ulaşıldı. Çalışmamız ışığında ateroskleroz ve kronik periodontitis arasında klinik parametreler açısından direk bir ilişki olmamasına rağmen, aterosklerozun kronik periodontitisli bireylere ikincil bir enflamasyon yükü olabileceği söylenebilir. Ancak bu alanda randomize kontrollü çok merkezli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar sözcükler : Ateroskleroz, Periodontal hastalık, Oksidatif stres, Total oksidan seviye, Total antioksidan seviye

AntioksidanlarAterosklerozOksidanlar+2
Ayşegül Sarı
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Gingivektomi sonrası düşük doz lazer uygulamasının yara iyileşmesine etkisinin incelenmesi

Lazerler diş hekimliğinde 1980'lerden günümüze kadar kullanılmasına rağmen, lazer biostimülasyonu olarak da bilinen düşük doz lazer tedavisinin periodontoloji de kullanımı çok yaygın değildir. Bu split mouth tek kör kontrollü klinik çalışmanın amacı 980 nm dalga boyundaki düşük doz diyot lazerin gingivektomi sonrası yara iyileşmesi üzerine etkisinin değerlendirilmesidir. Maksiller veya mandibular anterior bölgede simetrik olarak en az 6 dişin etkilendiği kronik enflamatuar dişeti büyümesi olan 20 sistemik olarak sağlıklı hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların periodontal muayenesinde sondalama derinliği (SD), gingival indeks (Gİ), plak indeksi (Pİ) ve klinik ataçman seviyesi (KAS) başlangıçta, ve tedaviden sonra 1. ayda kaydedilmiştir. Periodontal muayeneleri tamamlandıktan 1 hafta sonra hastalara diş yüzey temizliği yapılmıştır. Gingivektomi ve gingivoplasti cerrahisine karar verilen hastalara randevu verildi ve randevu zamanında tüm hastaların cerrahi işlemleri yapılmıştır. Çalışmamız splint-mount olarak değerlendirildiğinden lazer uygulanacak taraf yazı tura atılarak belirlendi ve uygulamanın yapılmayacak alanı lazer ışığından korumak için en az 5 mm kalınlığında silikondan bir aparat yapıldı. Lazer uygulanacak alana 0.,1.,3. ve 7.günlerde total 4 J/cm2 olacak şekilde 980 nm düşük doz lazer uygulanmıştır. Tüm hastalardan 0., 3., 7. ve 15. günlerde cerrahi alan mira-2-tone boyası ile boyandı ve fotoğrafları çekilmiş olup Image J programında değerlendirilmiştir. Klinik, yara iyileşmesi ve VAS bulguların sayısal değişkenlerin normal dağılıma uygunluk kontrolünde Kolmogorov Smirnov testi kullanılmıştır. 2 bağımlı ölçümün karşılaştırılmasında Willcoxen testi, ikiden fazla bağımlı ölçümün karşılaştırılmasında Friedman testi kullanılmıştır. Tedavi sonrasında SD, KAS, Pİ, Gİ, VAS ve yara iyileşmesi verilerinde gruplar arası karşılaştırmalarda istatiksel olarak anlamlı bir farklılık mevcut değil iken VAS'da 3. ve 7. günlerde daha düşük medyan değerleri elde edildi. Bu çalışma sonrasında gingivektomi ve gingivoplasti sonrası 980 nm düşük doz diyot lazer kullanımının klinik parametreler üzerine pozitif etkisi olduğu düşünülmektedir.

Cerrahi-oralGingivaGingivektomi+4
Yüksel Kıran
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Anti-tnf tedavisi gören romatoid artritli hastaların periodontal durumlarının değerlendirilmesi

Periodontal hastalıklar ve romatoid artrit (RA), klinik ve patolojik özellikleri açısından benzerlik gösteren kronik enflamatuar hastalıklardır. Bu iki hastalığın patogenezinde benzer sitokin genotiplerinin ve protein kodlamasının olduğunu gösteren kanıtlar bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı, RA tedavisinde kullanılan ilaçların periodontal ve biyokimyasal parametreler üzerine etkisini araştırmaktır. Bu amaçla 100 RA ve Anti- TNF kullanan, 100 RA ve konvansiyonel ilaç (DMARD) kullanan ve 100 sistemik sağlıklı birey çalışmamıza dahil edildi. Bireylerin plak indeksi (Pİ), gingival indeksi (Gİ), sondlamada kanama indeksi (BOP), sondlama cep derinliği (SCD) ve klinik ataşman seviyesi (KAS) ölçülüp, tükürükte TNF-α seviyeleri değerlendirildi. Anti-TNF grubunda 8, DMARD grubunda 11 ve kontrol grubunda 23 kişiye periodontitis teşhisi konuldu. Klinik periodontal parametreler incelendiğinde SCD ve KAS değerlerinin kontrol grubuyla RA'lı gruplar arasında istatistiksel olarak farklı olduğu, ancak Pİ, Gİ ve BOP'un istatistiksel anlamlı fark göstermediği görüldü. TNF-α seviyeleri incelendiğinde, Anti-TNF grubunda en az olmasına rağmen, gruplar arasında istatistiksel olarak fark bulunmadığı görüldü. Bizim bu çalışmamız kapsamında çıkan sonuca göre, RA tedavisinde kullanılan ilaçların periodontal dokularda ataşman kaybını önleyici etkisinin olduğu söylenebilir. Ancak, bu konuyla ilgili daha kapsamlı, randomize ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Artrit-romatoidPeriodontal hastalıklarPeriodontitis+3
Hatice Umay Hoşgören
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Diabetes mellitus hastalarında tüm ağız diş yüzeyi temizliği tedavisine ek olarak uygulanan düşük doz lazer tedavisinin olası ek faydalarının değerlendirilmesi

Amaç: Düşük doz lazer tedavisi (DDLT) iyileşmeyi hızlandırıcı ve arttırıcı etkisi ile sert ve yumuşak doku yaralanmalarının tedavilerinde kullanılan güncel bir yöntemdir. Bu çalışmada, kronik periodontitisli (KP) tip 2 Diabetes Mellitus (DM) hastalarında cerrahisiz periodontal tedaviye ek olarak uygulanan DDLT'nin olası ek faydalarının değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Split mouth planlanan klinik çalışmamıza 22 KP'li tip 2 DM hastası dahil edilmiştir. Hastaların periodontal muayenesinde sondalama cep derinliği (SCD), gingival indeks (Gİ), plak indeksi (Pİ) ve klinik ataçman seviyesi (KAS) başlangıçta, tedaviden sonra 1., 3. ve 6. ayda kaydedilmiştir. Dişeti oluğu sıvısı (DOS) örnekleri ise başlangıçta, tedaviden sonra 1. hafta, 1. 3. ve 6. ayda alınmıştır. Kontrol bölgesine sadece cerrahisiz periodontal tedavi uygulandı, lazer bölgesine cerrahisiz periodontal tedaviye ek olarak DDLT uygulandı. Cerrahisiz periodontal tedavi sonrasında lazer uygulanacak bölge rastgele belirlenmiş ve başlangıçta, tedaviden sonra 1. 3. ve 7. günlerde enerji yoğunluğu 7.64 J/cm2 olacak şekilde DDLT uygulanmıştır. Klinik ve laboratuar bulgularının grup içi karşılaştırılmalarında 'Tekrarlayan ölçümlü varyans analizi' kullanılırken, gruplar arası karşılaştırmalarında 'Eşleştirilmiş T testi' kullanıldı. Bulgular: Tedavi sonrasında lazer bölgesinde kontrol bölgesine göre; SCD verilerinde 3. ve 6.ayda, Gİ verilerinde 3. ve 6. ayda, KAS verilerinde 6. ayda, DOSh verilerinde 1. 3. ve 6. ayda ve IL-1β verilerinde 3.ay anlamlı bir farklılık bulunmuştur. Pİ verilerinde ise istatiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Sonuç: Bu çalışma sonrasında DM hastalarında cerrahisiz periodontal tedaviye ek 980 nm DDLT kullanımının klinik ve biyokimyasal parametreler üzerine pozitif etkisi olduğu düşünülmektedir.

Diabetes mellitusDişlerGingival oluk sıvı+4
Seda Sevinç Özberk
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2016
00
DoctorateOpen AccessTR

Tüm ağız dezenfeksiyonu uygulamasına takiben probiyotik tablet kullanımının cep rekolonizasyonuna etkisi: Mikrobiyolojik ve klinik değerlendirme

Bu çalışmanın amacı tüm ağız dezenfeksiyonundan sonra oral olarak uygulanan Streptococcus oralis KJ3, Streptococcus uberis KJ2 ve Streptococcus rattus JH145 içeren probiyotik tabletlerin kronik periodontitisli hastaların tedavisinde etkilerini araştırmaktır. Çalışmaya sistemik olarak sağlıklı 48 kronik periodontitis hastası dahil edildi. Hastalar rastgele iki gruba ayrıldı. Tüm hastaların başlangıç klinik ölçümleri (cep derinliği, ataçman kaybı, gingival çekilme, plak indeks, gingival indeks, sondalamada kanama, mobilite) ve mikrobiyal örnekler (subgingival, supragingival, tükürük, dil) alınmasından sonra hastaların periodontal tedavilerine başlanıldı. Başlangıç periodontal tedavi tüm ağız dezenfeksiyonu yaklaşımına göre yapıldı. Hastalar tedavi sonrası on iki hafta günde üç kere probiyotik tablet (24 hasta-Test Grubu) veya on iki hafta günde üç kere plasebo tablet (24 hasta-Kontrol Grubu) kullanımlarına göre ikiye ayrıldı. Başlangıç, 1. ay, 2. ay, 3. ay ve 6. ay olmak üzere hastalardan klinik ve mikrobiyolojik ölçümler alındı. Altı aylık çalışma periyodu sonunda hastaların periodontal sağlıklarını değerlendirmek amacıyla klinik ve mikrobiyolojik ölçümler istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bu çalışmanın sonucunda, her iki tedavi grubunda da periodontal sağlığın istatistiksel olarak anlamlı derecede geliştiği ve tedavi grupları arasında istatistiksel fark olmadığı tespit edilmiştir. Anahtar sözcükler: Tüm ağız dezenfeksiyonu, periodontal tedavi, infeksiyöz hastalık, kronik periodontitis, probiyotik

AğızAğız florasıAğız hastalıkları+6
Eftal Yılmaz
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2014
00
DoctorateOpen AccessTR

Kronik periodontitisin tedavisinde tüm ağız dezenfeksiyonu ile birlikte oral antiseptiklerin kullanımı: Mikrobiyolojik ve klinik analiz

Periodontal hastalıklar; diş ve implant destek dokuların kaybıyla sonuçlanan, çeşitli lokal ve çevresel faktörlerden etkilenen, ana etkenin mikrobiyal dental plağın olduğu, multifaktoriyel, polimikrobiyal, poligenik enflamatuar ve enfeksiyoz hastalıklardır. Standart periodontal terapi bakteri plağının mekanik olarak subgingival bölgeden uzaklaştırılmasına dayanır. Bu aşamada dişlerin üzerindeki ve etrafındaki ceplerden bakteri birikintileri uzaklaştırılır ve kök yüzeyleri düzleştirilir. Bu işlemlerle gingival enflamasyona neden olan diş ve yakın çevresi ile ilişkili etkenler uzaklaştırılır. Ancak ağız boşluğu çok çeşitli mikroorganizma kolonilerine ev sahipliği yapabilecek eşsiz bir yapıya sahiptir ve periopatojen mikroorganizmalar bu dokulara invaze olabilmektedir. Diş yüzey temizliği ve kök yüzey düzleştirilmesi yapılan derin ceplerde, yeni ve daha az patojenik ekosistem oluşmadan tedavi edilmeyen ceplerden yada, diğer intraoral çevrelerden kaynaklanan patojen bakterilerin yeniden kolanizasyonu söz konusu olabilecektir. Periodontal tedavinin etkinliğini arttırabilmek için tüm ağız dezenfeksiyon (TAD) olarak adlandırılan, tüm ağız diş yüzey temizliği ve kök yüzey düzenlemesi (24 saat içerisinde, iki seans) ve beraberinde çeşitli lokal antiseptikler kullanılarak daha iyi mikrobiyolojik ve klinik sonuçlar elde edilmeye çalışılmıştır. Yapılacak olan bu çalışmada kronik periodontitisli hastalarda yeni bir yaklaşım olan tüm ağız dezenfeksiyon işlemi ile eş zamanlı lokal antiseptiklerin (diş macunu, subgingival jel, ağız gargarası, tonsil spreyi) uygulamasının klinik ve mikrobiyolojik değerlendirmeleri amaçlanmaktadır. Anahtar Sözcükler: Tüm ağız dezenfeksiyon, periodontal terapi, enfeksiyoz hastalık, kronik periodontitis.

AntiseptiklerAğızDezenfeksiyon+5
Murat Cömert
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2014
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Kronik periodontitisli hastalarda başlangıç periodontal tedavi ile birlikte kombine antibiyotik kullanımın diyare sıklığı ve klinik parametreler üzerine etkisi

Periodontal hastalıklar, periodonsiyumu etkileyen patalojik olaylar olarak tanımlanabilir. Etyolojisinde primer olarak bakteriyel dental plağın rol oynadığı, tedavi edilmediğinde destek dokuların ağrısız yıkımıyla sonuçlanan, diş kaybına neden olup hastanın yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen, polimikrobiyal, multifaktöriyel, kronik enflamatuvar hastalıklardır. Standart periodontal tedavi bakteri plağının mekanik olarak subgingival bölgeden uzaklaştırılmasına dayanır. Bu aşamada dişlerin üzerindeki ve etrafındaki ceplerden bakteri birikintileri uzaklaştırılır diş yüzey temizliği yapılır ve kök yüzeyleri düzleştirilir. Bu işlemlerle gingival inflamasyona neden olan diş ve yakın çevresi ile ilişkili etkenler uzaklaştırılır. Periodontal hastalıklarda antibiyotik kullanılması düşüncesi bu hastalıkların enfeksiyöz karekterlerinden temel almaktadır. Periodontal tedavide antibiyotik kullanımının yararları periodontal literatürde ispatlanmıştır. Özellikle mikst enfeksiyonlarda birçok bakteri sorumlu olduğundan tek bir antibiyotiğin tüm patojenlere etkili olmadığı görülmektedir. Bu görüşten yola çıkarak kombine ilaç kullanımı gündeme gelmiştir. Başlangıç periodontal tedavi ile birlikte kombine antibiyotik kullanımı ve klinik sonuçları ile diyare sıklığı bu hipotez etkisine dayanarak araştırılmaktadır. Çalışmaya sistemik olarak sağlıklı 50 kronik periodontitis hastası dahil edildi. Aynı protokol Belçika KULeuvene Üniversitesinde'de uygulandı. Tüm hastaların başlangıç klinik ölçümlerinin (cep derinliği, ataçman kaybı, gingival çekilme, gingival indeks) alınmasından sonra hastaların periodontal tedavilerine başlanıldı. Başlangıç periodontal tedavi. 2 gün içinde bitecek şekilde planlandı. Hastalara tedavinin başlanıldığı gün Largopen 1000 mg. tab. 2x1, Flagyl 500 mg. tab. 3x1, 7 gün süresince reçete edildi. Hastalara Bristol diyare indeks formu dağıtıldı ve 14. günde bu formlar geri alındı. Başlangıç ve 1. ay klinik parametreler tekrar alındı. Bir aylık çalışma periyodu sonunda hastaların periodontal sağlıklarını değerlendirmek amacıyla klinik parametreler istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bu çalışmanın sonucunda, da hem diyare gözlenen hem diyare gözlenmeyen grupta periodontal sağlığın istatistiksel olarak anlamlı derecede geliştiği ve tedavi grupları arasında istatistiksel fark olmadığı tespit edilmiştir. Ancak başlangıç ve 12.hafta verileri arasındaki farkı gösteren delta değerlerinde, diyare olmayan grupta; başlangıç parametrelerine göre cep derinliği ve kanama indeksinde istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla azalma tespit edilmiştir. Çalışmamızda; iki ülke arasındaki başlangıç klinik parametrelerde farklılıklar tespit edilmiştir ve bu farklılık cep derinliği, klinik ataçman seviyesi, gingival çekilmede ve kanama indeksi değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Bu durum Türkiye' de çalışmaya dahil edilen hastaların daha ileri kronik periodontitis olduğunu göstermektedir. 12. hafta sonuçları analiz edildiğinde 12. haftada ise sadece klinik ataçman seviyesi ve gingival çekilme parametreleri arasında farklılıklar bulunmuştur. Anahtar Sözcükler: Kronik periodontitis, periodontal terapi, enfeksiyözhastalık, antibiyotik, diyare.

AntibiyotiklerAntienfektif ajanlarDental plak+3
Mine İdil Baltalı
Çukurova University
2015
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Probiyotik ajan kullanımının plak gelişimi üzerine etkileri: Klinik değerlendirme

Randomize, çift kör, plasebo kontrollü bu çalışmanın amacı gingivi¬tis hastalarında probiyotik ajan kullanımının plak gelişimi üzerine etkilerini klinik olarak değerlendirmektir. Çalışmaya sistemik olarak sağlıklı, 18-30 yaşları arasında 40 gingivi-tis hastası dahil edildi. Hastalar rastgele test (20 hasta - probiyotik içerikli fırça temizleme solüsyonu, probiyotik içerikli diş macunu, probiyotik içerikli ağız gargarası) ve kontrol (20 hasta - plasebo içerikli fırça temizleme solüsyonu, plasebo içerikli diş macunu, plasebo içerikli ağız gargarası) olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Tüm hastaların başlangıç klinik ölçümlerinin (cep derinliği, ataçman kaybı, gingival çekilme, plak indeks, gingival indeks, sondalamada kanama, dil boyama indeksi) alınmasından sonra hastaların periodontal tedavilerine başlanıldı. Başlangıç periodon¬tal tedavinin ardından hastalar 3 hafta sonra tekrar çağırıldı. İki tüp diş macunu, iki kutu ağız gargarası, 10 adet fırça temizleme solüsyonu has-talara verildi. Hastalar ürünleri 8 hafta kullanmaları konusunda bilg-ilendirildi. 3. Hafta ve 11. hafta klinik ölçümler tekrar edildi. Çalışmanın sonucunda test grubunda plak indeksi, gingival indeks, kanama indeksi skorları kontrol grubuna göre daha az çıksa da istatis¬tiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Anahtar kelimeler: Gingivitis, plak, periodontal tedavi, probiyotik

Dental plakGingivitPeriodontal hastalıklar+2
Bahar Alkaya
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2015
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Sigara kullanımının kronik periodontitisli hastalarda dişeti oluğu sıvısı adropin düzeylerine etkisi

Periodontal hastalığın başlaması ve ilerlemesinde rol oynayan çevresel faktörlerden biri olan sigara, periodontal hastalık patogenezinde ve gelişiminde lokal ve sistemik yollarla etki göstermektedir. Çalışmamızın amacı; sigaranın ve periodontal hastalıkların endotel duvarında meydana getirdiği disfonksiyonla yakından ilişkili olan adropin konsantrasyonunu dişeti oluğu sıvısı (DOS) örneklerinde ölçmek ve klinik periodontal parametreler ışığında, periodontal hastalık ve sigara arasındaki ilişkinin patofizyolojisi ile ilgili yeni verilere ulaşmaktır. Çalışmaya, sistemik rahatsızlığı olmayan klinik ve radyografik olarak kronik periodontitis tanısı konulmuş 40 kronik periodontitis hastası (20 sigara içen, 20 sigara içmeyen) ile periodontal açıdan sağlıklı 40 birey (20 sigara içen, 20 sigara içmeyen) dahil edildi. Hastalardan periodontal klinik ölçümler (plak indeksi, gingival indeks, klinik ataşman seviyesi, sondlama cep derinliği) ve DOS örnekleri alındı. Örneklerin istatistiksel olarak sayısal verilerin analizinde Shaphiro Wilk testi, Mann Whitney U testi, Kruskall Wallis testi ve Ki kare testi kullanılmıştır. Çalışmamızda, kronik periodontitisli bireylerin periodontal klinik indeks ortalamaları ve DOS'taki adropin miktarları periodontal olarak sağlıklı bireylerden istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu bulunmuştur (p<0,001). Sigara içen kronik periodontitislilerin sigara içmeyen kronik periodontitislilere göre, sigara içen sağlıklıların ise sigara içmeyen sağlıklılara göre DOS adropin total miktarının yüksek olduğu gözlense de, istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Çalışmamıza göre, sigaranın DOS adropin düzeyini etkilemediği sonucuna varılmıştır.

AdropinGingival oluk sıvıPeriodontal hastalıklar+2
Buket Özsoy
Gaziantep University
2018
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

İnterdental pembe estetiğin yapılandırılmasında hyaluronik asit kullanımının etkisi

Bu çalışmanın amacı, gingivitis nedeni ile izole interdental papil kaybı olan bölgelerde hyaluronik asit kullanımının papil dolumu üzerine etkilerinin incelenmesidir. Bu randomize, klinik kontrollü çalışmada, 24-44 yaşları arasındaki 11 hastadaki 89 papil bölgesi (Sınıf l ve Sınıf ll), iki gruba ayrılarak (Grup l: Sondalama ile enflamasyon oluşturulan grup (SEG), Grup ll: sondalama yapılmayan grup (SG)), hyaluronik asit enjeksiyonu ile tedavi edildi. Tedavi sonrası interdental papil bölgesindeki papil dolum oranı değerlendirildi. Papil kaybının olduğu bölgelerde (siyah üçgen alanlarda) milimetre cinsinden yükseklik ve genişlik ölçümleri yapıldı ve bu ölçümler detaylı ve standartize edilen fotoğraflar üzerinde yapılan alan ölçümleri ile teyit edildi. Grup l (SEG): Başlangıç periodontal tedaviyi (BPT) takiben interdental papil kaybı olan bölgelere tekrarlanan sondalama işlemi (her papil bölgesinde 10 kez) uygulanarak deneysel enflamasyon oluşturuldu. Bunu takiben 2. günde hyaluronik asit enjeksiyonu gerçekleştirildi. Grup ll (SG): BPT'yi takiben interdental papil kaybı olan bölgelere hyaluronik asit enjeksiyonu gerçekleştirildi. Hastalar ilk enjeksiyon seansından sonraki 2. ve 4. haftalarda çağırılıp hyaluronik asit uygulaması tekrarlandı. Hastalarda hyaluronik asit enjeksiyonunun başlangıcından sonraki 1. ve 3. aylarda klinik ölçümler tekrar edildi. Çalışmanın sonucunda; gruplar içerisinde başlangıç alan ölçümleri ile 120. gün alan ölçümleri arasında istatiksel olarak anlamlı fark elde edilmişken (p=0.0001) ; iki grup arasında anlamlı bir fark tespit edilememiştir. (p>0,05) Anahtar kelimeler: papil kaybı, hyaluronik asit, papil rejenerasyonu

GingivaGingival hastalıklarGingival çekilme+3
Seray Keçeli
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2016
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Diode ve er:Yag lazerleri ile depigmentasyon uygulamasının etkinliğinin değerlendirilmesi 6 aylık takip

Bu çalışmanın amacı; melanin pigmentasyonu eliminasyonunda kullanılan diode ve Er:YAG lazerlerinin etkinliklerinin değerlendirilmesi ile, işlem sırasında ve operasyon sonrası dönemde oluşan ağrılar açısından karşılaştırılmasıdır (VAS-Ağrı). Bu çalışmada, 21-59 yaşlar arasındaki 30 hastadaki 120 pigmente bölge ikiye bölünerek, diode ve Er:YAG lazerle tedavi edildi.Her hastada iki lazer yöntemi de kullanılıp, çalışma split-mouth şeklinde planlandı. Her hastanın üst sağ-alt sol bölgesi(santral dişten 2.premolar dişe kadar olan alan) diode lazerle, üst sol-alt sağ bölgesi de Er:YAG lazerle tedavi edildi. Tedavi sonrası lazerlerin etkinlikleri, yara iyileşmesi, rekürrens, ağrı ve estetik değerlendirmelere bakıldı. Başlangıç periodontal tedaviyi (BPT) takiben, tedavi edilecek alanların fotoğraf kayıtları alındı. İlk olarak üst sağ-alt sol bölgeler diode lazerle tedavi edildi. Diode lazerle yapılan depigmentasyon tedavisinden 1 ay sonra da üst sol-alt sağ kadranlar Er:YAG lazerle tedavi edildi. Yapılan depigmentasyon işlemlerinin ardından hastalar, 3., 7., 15. günlerde görülüp işlem uygulanan alanlar, epitelizasyon değerlendirmesi için plak boyasıyla(Mira2Ton) boyanıp fotoğraf kayıtları alındı ve hastalardan ağrı seviyelerini VAS-Ağrı skalası üzerinden değerlendirmeleri istendi. Hastalar daha sonra 21., 30., 90. Ve 180. günlerde görüldü. Depigmentasyon yapılan alanlardan fotoğraf kayıtları alınarak, hastalardan estetik algılarını VAS-Estetik skalası üzerinden değerlendirmeleri istendi. Fotoğraf kayıtları üzerinden alan hesaplamaları İmage J programı kullanılarak yapıldı, böylece epitelizasyon süreleri ve 6 aylık takip sonunda repigmentasyon gösteren alanlar hesaplandı. Çalışmanın sonucunda; her iki yöntemin epitelizasyon, rekürrens, ağrı ve estetik olarak birbirine istatistiksel olarak anlamlı bir fark yaratmadığı gözlenmiştir. Anahtar kelimeler: gingival pigmentasyon, diode, Er:YAG, depigmentasyon

AğrıGingivaLazer tedavisi+4
Serpil Çekin Yücel
Çukurova University
2018
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Choline-stabilized orthosilisik asidin (CH-OSA) periimplantitis üzerine etkisi: Randomize, çift kör, plasebo kontrollü klinik araştırma

Bu çalışmanın amacı, cerrahi tedaviyi takiben oral yoldan ch-OSA takviyesi kullanımının peri-implantitis klinik ve radyolojik parametrelere etkisinin incelenmesidir. Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji kliniğine başvuran toplam 20 peri-implantitis hastası dahil edildi. Hastalar rastgele ve eşit olarak iki çalışma grubundan birine; ch-OSA veya plasebo grubuna dahil edildi. Başlangıç klinik ve radyografik ölçümleri (cep derinlikleri, sondlamada kanama, diş eti çekilmesi, plak indeksi ve gingival indeks, OPG, KIBT) takiben peri-implantitis gözlenen bölgelere flep operasyonu yapıldı. Tüm hastalardan 1 yıl boyunca günde iki kere olmak üzere plasebo (selüloz) kapsül veya ch-OSA ( 2 kapsül: 2x5 mg ch-OSA formunda silikon içeren) kapsülleri kullanması istendi. Ölçümler başlangıç seansı (T0) sonrasında 6. (T6) ve 12. (T12) aylarda yapıldı. Hastalar çalışmaya uyumun ve oral hijyenin değerlendirilmesi, yeni gıda takviyelerinin (ch-OSA) veya plasebo kapsüllerin verilmesi için 2 ayda bir kontrole çağırıldı. 12 aylık çalışma periyodu sonunda tedavi yapılan peri-implantitisli bölgeleri değerlendirmek amacıyla klinik ve radyolojik ölçümler istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Çalışmanın sonuçlarına göre grup içi karşılaştırmalarda her iki grupta da klinik parametrelerde (cep derinliği, cep derinliğinin dönemler arasındaki azalma miktarı, sondalamada kanama, plak indeksi, gingival indeks), tüm değerlendirme periyotları arasında (T0-T6, T6-T12, T0-T12) istatistiksel olarak anlamlı derecede iyileşme kaydedilmiştir. Başlangıç cep derinliği ölçümlerinde aktif ve plasebo grup arasında anlamlı farklılık tespit edilmiştir ve bu farklılık T6 ve T12 kontrollerinde de devam etmiştir. T0-T12 dönemleri arasındaki cep derinliği değişim miktarları ise iki grupta da benzerdir ve aralarında anlamlı bir fark yoktur. Yukarıda bahsedilen cep derinliği dışında kalan klinik parametrelerde aktif ve plasebo grup arasında istatistiksel olarak bir fark tespit edilmemiştir. Başlangıç ve operasyon sonrası (T6 , T12) diş eti çekilmesi ve dönemler arasındaki diş eti çekilme miktarındaki değişiklik analizlerinde ch-OSA kullanan aktif grupta T6 ve T12 döneminde istatistiksel olarak anlamlı derecede daha az bulunmuştur. Hastaların KIBT'da incelenen kemik kaybı miktarları aktif ve plasebo grupta başlangıçta istatistiksel olarak benzerdi ve işlem sonrası T6 ve T12 dönemlerinde anlamlı bir kemik kaybı ya da kazancı tespit edilememiştir. Bu sonuçlara göre ch-OSA'nın peri-implantitiste terapötik potansiyeli olduğu düşünülmüştür ancak daha ileri çalışmalara gerek vardır. Anahtar Kelimeler: ch-OSA, ortosilisik asit, peri-implantitis

Cerrahi-oralKolinOrtosilisik asit+2
Gizem Ünal
Çukurova University
2019
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Lökosit ve trombositten zengin fibrinin bariyer membran olarak kullanılması ve kemik rejenerasyonu üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Lökosit ve Trombositten Zengin Fibrinin Bariyer Membran Olarak Kullanılması ve Kemik Rejenerasyonu Üzerine Etkisinin Değerlendirilmesi Bu çalışmanın amacı, kritik boyutlu kemik defektlerinin tedavisinde Lökosit ve Trombositten Zengin Fibrin (TZF) ve düşük doz lazer uygulanmış TZF (DDL-TZF)' nin bariyer membran olarak yeni kemik oluşumuna etkisinin, kolajen membranla karşılaştırılarak değerlendirilmesidir. Bu çalışmada 5 adet, ortalama 40 kg ağırlığında, 18-24 aylık merinos tipi erişkin erkek koyun kullanıldı. Koyunlardan 4 tüp, 10 cc kan alındı ve 2700 rpm' de 12 dakika santrifüj edilerek TZF elde edildi. Genel anestezi altında, koyunların sağ iliak krestine mukoperiosteal elevasyon ile ulaşım sağlandı. Her bir koyunda toplam 8 adet kritik boyutlu defekt oluşturuldu. Defektlerin tümüne deproteinize sığır kaynaklı kemik grefti yerleştirildi. Bir gruptan iki adet defekt olacak şekilde defektler dört gruba ayrıldı. Defektler sırasıyla kolajen membranla, membran haline getirilmiş TZF ile ve membran haline getirilmiş DDL-TZF ile örtüldü. Bir gruba, kontrol grubu olarak membran yerleştirilmedi. Toplam 40 defekt elde edildi. Hayvanlar 12. haftanın sonunda sakrifiye edildi. Elde edilen kesitler histomorfometrik yöntem ile incelendi. Çalışmanın sonuçlarına göre tüm gruplarda ana parametrelerimiz olan; yeni kemik oluşumu (BV/TV), kemik hacmi (BV) ve kemik yüzeyi (BS) değerlendirmelerinde artış gözlenmiştir. Gruplar arası karşılaştırmada tüm ana parametrelerde en yüksek değerler kolajen grubunda elde edilmiştir ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0,05). DDL-TZF grubunda; TZF ve kontrol gruplarına göre daha yüksek değerler gözlenmiştir ancak istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktur (p>0,05). TZF grubu, kontrol grubuna göre daha başarılı olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir (p>0,05). Bu bulgulara göre TZF ve DDL-TZF' nin bariyer membran olarak etkinlik gösterdiği anlaşılmaktadır. Ancak TZF membranın etkinliğini arttırmak için daha ileri çalışmalara gerek vardır. Anahtar Kelimeler: Yönlendirilmiş Kemik Rejenerasyonu, Trombositten Zengin Fibrin, Düşük Doz Lazer Tedavisi

Kemik rejenerasyonuKemik ve kemiklerLazer tedavisi+5
Seren Sürmeli Baran
Çukurova University
2019
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Cerrahi deneyim düzeyinin koronale pozisyone flep tekniğinin başarısı üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Diş eti çekilmesi mukogingival cerrahi teknikler ile tedavi edilebilir. Mukogingival cerrahinin başarısı birçok faktöre bağlıdır. Bunlardan birisi de cerrahın deneyim düzeyidir. Bu çalışmanın amacı; cerrahi deneyim düzeyinin koronale pozisyone flep (KPF) tekniğinin başarısı üzerine etkisinin incelenmesidir. Bu çalışmaya, sistemik olarak sağlıklı Miller sınıf Ⅰ çekilmesi olan 40 kişi dahil edildi. KPF uygulanan ilk 10 hasta 1. grubu, ikinci 10 hasta 2. grubu, üçüncü 10 hasta 3. grubu, son 10 hasta ise 4. grubu oluşturdu. Operasyon öncesi ve 6. ay klinik parametreler kaydedildi. Kök kapanma yüzdesi, klinik ataşman ve keratinize diş eti kazancı, yaşam kalitesi (OHIP-14), hasta ağrı algısı (VAS-ağrı) ve estetik değerlendirme (VAS-estetik, RES ) takip sürecinde kaydedildi. 1. grupta üç, 2. grupta iki hastada komplikasyon gözlenirken 3. ve 4. grupta komplikasyon gözlenmedi. Tedavi sonrası ortalama kök kapanma (KK) oranının % 73,6 ve tam kök kapanma yüzdesinin % 60 olduğu saptandı. Çalışma gruplarının ortalama KK yüzdesinin sırasıyla % 45, % 55, % 86, % 95 olduğu tespit edildi. Gruplar arası ortalama ve tam KK yüzdesi karşılaştırıldığında, deneyim düzeyi arttıkça KK oranının arttığı belirlendi (p<0,05). 6.ay verileri karşılaştırıldığında; deneyim düzeyi arttıkça diş eti çekilme derinliğindeki ve genişliğindeki değişim miktarının arttığı gözlendi (p<0,05).VAS-ağrı değerlendirildiğinde; gün geçtikçe ağrı değerleri azalırken, gruplar arasında fark gözlenmedi (p>0.05). Hekim tarafından operasyon sonrası estetiği değerlendiren RES ölçümlerinin, deneyim düzeyi ile birlikte arttığı tespit edildi(p<0,05).Ayrıca deneyim düzeyi arttıkça cerrahi işlem süresinin kısaldığı gözlendi (p<0,05). Sonuç olarak cerrahi deneyim düzeyinin KPF'nin tekniğinin başarısı üzerine olumlu etkisi olduğu tespit edildi. Mevcut sonuçlar periodontoloji uzmanlık eğitiminde yol gösterici olabilir. Anahtar kelimeler: Cerrahi deneyim, diş eti çekilmesi, koronale pozisyone flep, öğrenme eğrisi, periodontal plastik cerrahi

CerrahiCerrahi fleplerCerrahi-diş hekimliği+4
Ada Gizem Şahin
Çukurova University
2020
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Palatal bölgeden alınan yumuşak doku grefti sonrası probiyotik kulanımının yara iyileşmesi üzerine etkisi

Bu çalışmanın amacı; sistemik ve oral sağlık üzerine olumlu etkileri bilinen Laktobasil içeren probiyotiklerin, palatinal bölgedeki greft operasyonu sonrasın-da açık yara yüzeyine uygulanmasının yara iyileşmesi üzerine etkilerinin değer-lendirilmesidir. Çalışma 18-55 yaş arası sistemik olarak sağlıklı, mandibula anteriorda lo-kalize diş eti çekilmesi olan 24 hasta üzerinde randomize, çift kör ve plasebo kont-rollü olarak yapılmıştır. Bireyler probiyotik veya plasebo (Serum fizyolojik) şek-linde gruplandırılmıştır. Palatal bölgeden epitelize greft alınması sonrası tüm bi-reyler 10 gün boyunca günde 2 defa olmak üzere topikal probiyotik veya serum fizyolojiği damaktaki yara bölgelerine 1 damla (2.107 aktif liyofilize L. reuteri) ola-cak şekilde uygulamışlardır. İşlem sonrası epitelizasyon H2O2 yöntemi ile değer-lendirilmiştir. Renk ve ağrının değerlendirilmesi amacıyla VAS skalası ve Duyarlı-lığın değerlendirilmesi amacıyla Sözel Tanımlama Ölçeği (STÖ), 7-14-21 ve 28. günler ve 6.ayda olmak üzere kullanılmıştır. Çalışmanın sonuçlarına göre; 14 ve 21. günlerde VAS-renk, çalışma gru-bunda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edilmiş-tir(p<0,05). Epitelizasyon ve VAS- Ağrı açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Çalışma grubunda 28. günde duyarlılık kaybının daha az olduğu görülmüştür(p<0,05). Bu bulgulara göre palatal bölgeden greft alınması sonrası topikal probiyo-tik uygulamasının renk uyumu ve duyarlılık açısından olumlu etkileri gözlenmiş-tir. Ancak uygulamanın etkinliğini arttırmak için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Serbest diş eti greft'i, Palatal yara iyileşmesi, Probiyotikler

DamakGingivaProbiyotikler+3
Ali Yüksek
Çukurova University
2021
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Serbest diş eti grefti uygulaması sonrası probiyotik kullanımının yara iyileşmesi üzerine etkisi

Bu çalışmanın amacı; laktobasillus içeren probiyotiklerin serbest diş eti grefti operasyonu sonrasında açık yara yüzeyine uygulanmasının yara iyileşmesi üzerine etkilerinin değerlendirilmesidir. Çalışma 18-55 yaş arası sistemik olarak sağlıklı, mandibula anteriorda lokalize diş eti çekilmesi olan 24 hasta üzerinde randomize, çift kör ve plasebo kontrollü olarak yapılmıştır. Bireyler probiyotik veya plasebo (serum fizyolojik) grupları şeklinde randomize edilmiştir. Serbest diş eti grefti uygulanması sonrasında tüm bireyler 10 gün boyunca günde 2 sefer olmak üzere topikal probiyotik (test grubu) veya topikal serum fizyolojiği (kontrol grubu) greftin yerleştirildiği alıcı sahaya günde 2 defa 1'er damla olacak şekilde uygulamışlardır. 1 damla probiyotik 20 milyon aktif liyofilize L. reuteri kültürü içerir. İşlem sonrasında epitelizasyon H2O2 ile renk eşleşmesi ve ağrı VAS (Visuel Analog Skala ) ile 7-14-21-28. günler ve 6.ayda olmak üzere değerlendirilmiştir. Çalışmanın sonuçlarına göre; VAS ağrı, epitelizasyon ve keratinize diş eti miktarındaki artış açısından gruplar arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0.05). VAS renk 6. ayda probiyotik grubunda istatistiksel olarak daha başarılı bulunmuştur (p<0.05) Serbest diş eti grefti operasyonu sonrası alıcı sahaya topikal olarak probiyotik uygulanmasının yara iyileşmesi üzerine ilave bir etkinliği tespit edilememiştir. Konu ile ilgili ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Serbest Diş Eti Grefti, Yara İyileşmesi, Probiyotik

Latife Bişkin
Çukurova University
2021
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Tüm ağız debridmanı ile birlikte kullanılan farklı irrigasyon ajanlarının kronik periodontitisin tedavisi üzerine etkisi: Randomize, çift kör, plasebo kontrollü klinik araştırma

Bu çalıĢmanın amacı kronik periodontitisli hastalarda tüm ağız debridmanıyla beraber subgingival irrigasyon ajanı olarak kullanılan klorheksidinli ve probiyotikli solüsyonların tedavi sonucu klinik parametrelere etkisini araĢtırmaktır. ÇalıĢmaya Çukurova Üniversitesi DiĢ Hekimliği Fakültesi Periodontoloji kliniğine baĢvuran 25-63 yaĢ arası toplam 30 hasta dâhil edildi. Hastalar, rastgele ve eĢit Ģekilde 3 gruba ayrıldı. Hastaların baĢlangıç tedavisinden önce klinik ağız içi fotoğrafları alındı ve klinik parametreleri (cep derinliği, diĢ eti çekilmesi, klinik ataçman seviyesi, gingival indeks, plak indeksi) kaydedildi. BaĢlangıç tedavileri 24 saat içerisinde 1 ya da 2 seansta gerçekleĢtirilen tüm ağız debridmanı iĢlemine göre yapıldı. Subgingival irrigasyon ajanı olarak kontrol grubu hastalarda serum fizyolojik, çalıĢma grubu hastalarda klorheksidin veya probiyotik kullanıldı. Sonrasında ise kullanılan irrigasyon ajanına uygun olarak hastaya 10 gün boyunca günde iki kez kullanmak üzere gargara formları verildi. 1.ay ile 3. ayda kontrolleri yapıldı ve klinik parametreleri kaydedildi. 3 ay sonunda 3 grupta da genel cep derinliği, plak indeksi ve gingival indeks skorlarında istatistiksel olarak anlamlı azalma, klinik ataçman seviyesinde kazanç tespit edilmiĢtir, 3 grup ile ikili gruplar arasında 1.ay ve 3.ayda istatiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiĢtir. 1.ay ve 3.ayda diĢ eti çekilme bulgularında gruplar arasında istatistiksel olarak fark gözlenmemiĢtir. Ġkili gruplar arasında diĢ eti çekilme bulgularında baĢlangıç değerlerinde istatistiksel olarak fark gözlenmemekle birlikte sadece probiyotik grubunda serum fizyolojik grubuna göre daha fazla azalma sağlanarak istatistiksel olarak sınır değerde farklılık gözlenmiĢtir. Anahtar kelimeler: Tüm ağız debridmanı, kronik periodontitis, probiyotik, klorheksidin, serum fizyolojik

Bahar Andaç Ural
Çukurova University
2021
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Lökosit ve trombositten zengin fibrinin antimikrobiyal özelliğinin değerlendirilmesi: In-vito pilot çalışma

Lökosit ve trombositten zengin fibrin (TZF), diş hekimliği alanında, yumuşak ve sert doku cerrahi işlemlerinde yara iyileştirmesini hızlandırmak amacıyla kullanılmaktadır. TZF; tek bir santrifüj protokolü ile hazırlanan, doğrudan cerrahi bölgeye uygulanabilen bir biyomateryaldir. Fibrin matriks içerisindeki savunma hücreleri; bakteriyel kontaminasyonun önlenmesine katkıda bulunmaktadır. TZF'nin antimikrobiyal özelliklerinin, lokal ya da sistemik olarak uygulanan antibiyotikler ile geliştirilmesi amacıyla gerçekleştirilen çalışmamıza 12 gönüllü katılımcı dahil edildi ve sistemik antibiyotik uygulamasından önce 5 tüp venöz kan (yaklaşık 7 ml) toplandı. 1 tüp kan sayımı için kullanıldı. 2 tüp kan 2700 rpm'de 12 dk santrifüj edildi. Diğer 2 tüpe santrifüj öncesi 0,2 ml penisilin eklenerek TZF oluşturuldu. Ardından gönüllülere sistemik olarak 2 gr oral penisilin verildikten 1 saat sonra 2 tüp kan toplanarak santrifüj edildi. Elde edilen tüm TZF'lerdeki, büyüme faktörleri (IGF-1, PDGF, FGF-2 ve TGFβ-1) ELISA yöntemi ile belirlendi. S. aureus ve E. coli bakterileri üzerinde antibiyogram testi yapılarak antimikrobiyal etkinliği değerlendirildi. TZF santrifüj protokolü öncesinde lokal olarak eklenen antibiyotik uygulamasının, çok kuvvetli bir antimikrobiyal etki gösterdiği (p<0,001) ve bu uygulamanın büyüme faktörleri üzerine olumsuz bir etkisi olmadığı tespit edildi (p>0.001). Sistemik antibiyotik uygulanarak hazırlanan TZF ile antibiyotik uygulanmadan hazırlanan TZF arasında antimikrobiyal özellik bakımından anlamlı bir fark bulunmadı. Lokal antibiyotik ile hazırlanan TZF, cerrahi alanda doku iyileşmesini destekleyen ve lokal enfeksiyonu önleyen topikal bir ilaç taşıyıcı sistem olarak oldukça önemli olabilir. Ayrıca, bu tür bir uygulama, sistemik antibiyotik rejimlerine olan ihtiyacı azaltarak direnç oluşumunu ve yan etkileri azaltabilir.

Büyüme faktörleriLökositlerMikrobiyal duyarlılık testleri+2
Seda Ciritci Kabaklı
Çukurova University
2022
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Hyalüronik asit ve kolajenin trombositten zengin fibrin içerisindeki büyüme faktörlerine etkisi: İn-vitro pilot çalışma

Trombositten Zengin Fibrin (TZF), fizyolojik trombosit aktivasyonu ve fibrin polimerizasyonuna olanak tanıyan otolog bir üründür. TZF, lökositler, trombositler ve fibrin ağından oluşur ve büyüme faktörleri içerir. Bu faktörler, yara iyileşmesini hızlandırır ve kolajen üretimini teşvik eder. TZF'nin rejeneratif ve iyileştirici potansiyelini arttırmak ve içerdiği büyüme faktörlerinin dışarıdan yapısına eklenen malzemelerle nasıl etkilendiği araştırılması gereken bir konudur. Hyalüronik asit (HA), vücutta çeşitli roller oynayarak fiziksel-kimyasal ve biyolojik özellikler gösteren bir polisakkarittir. HA'nın periodontal tedavide de destekleyici amaçla kullanıldığını gösteren birçok literatür çalışması mevcuttur. Kolajen, insan vücudunda yapısal destek sağlayan en yaygın protein olarak tanımlanmaktadır. Biyolojik ve fiziko-kimyasal özellikleri nedeniyle biyomedikal uygulamalarda en yaygın kullanılan biyomalzemeler arasında yer almıştır. Kolajen, modifiye edilebilir, çapraz bağlar oluşturulabilir veya biyolojik moleküller eklenerek, mekanik veya biyolojik özelliklere sahip çeşitli malzemeler üretilebilir. HA ve kolajenin vücudumuzdaki işlevlerine bakıldığında, TZF içeriğindeki fibrin matriksinin mekanik özelliklerine ve büyüme faktörlerini de etkileyebileceği olasılığı ortaya çıkmaktadır. Bu amaçla yürütülen çalışmamızda 20 gönüllü hastadan 7 tüp venöz kan alındı. 1. tüp kan sayımı için biyokimya laboratuvarına gönderildi. 2. tüp saf TZF elde edilmesinde kullanıldı. 3. tüpe santrifüj öncesinde HA eklendi. 4. tüpe santrifüj öncesinde kolajen eklendi. 5. tüp saf TZF elde edilmesinde mekanik testler ve SEM analizi için kullanıldı. 6. tüpe HA eklendi, mekanik test ve SEM analizi için kullanıldı. 7. tüpe kolajen eklendi, mekanik test ve SEM analizi için kullanıldı. 2700 rpm'de 12 dakika santrifüjleme ile TZF'ler elde edildi ve 3 çalışma grubu oluşturuldu: 1. Kontrol TZF, 2. HA-TZF, 3. COL-TZF. Elde edilen tüm TZF'lerdeki büyüme faktörleri ELISA yöntemi ile belirlendi. Ayrıca elde edilen TZF membranları, testometrik cihazında çekme ve uzama testlerine tabii tutuldu. PDGF büyüme faktörü, HA-TZF ve COL-TZF gruplarında 72. saatte, kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Diğer büyüme faktörlerinde olumlu bir etki gözlenmedi. Mekanik testlerde uzama miktarlarında COL-TZF grubunda, kontrol ve HA grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artış tespit edildi. Çekme dayanımı değerleri ise COL-TZF grubunda, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Çalışmamızın sonuçlarına göre, HA ve kolajen eklenmiş TZF'nin mekanik özellikleri artmıştır. Çekme ve uzama dayanımlarındaki bu artışın, TZF'nin rezorpsiyon süresi üzerine olumlu etki etmesi beklendiğinden, kemik augmentasyonlarında membran yerine kullanımı düşünülebilir.

Furkan Demirbilek
Çukurova University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Askorbik asit ve kolekalsiferol-D3'ün trombositten zengin fibrin içeriğindeki büyüme faktörlerine etkisi

Amaç: Bu tez çalışmasının amacı, askorbik asit (Vitamin C) ve kolekalsiferol (Vitamin D3) eklenerek hazırlanan trombositten zengin fibrin (TZF) içeriğindeki büyüme faktörü düzeyleri, sitokin seviyeleri ve mekanik özelliklerinin in vitro olarak değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, sağlıklı 10 erkek ve 10 kadın birey dahil edildi. Her bir katılımcıdan 7 tüp venöz kan alındı ve bu kan örnekleri; kontrol grubu (TZF), C vitamini eklenen grup (VitC-TZF) ve D vitamini eklenen grup (VitD-TZF) olarak üç çalışma grubuna ayrıldı. TZF örnekleri standart santrifüj protokolü ile hazırlandı ve büyüme faktörleri (IGF-1, PDGF, FGF-2, VEGF, TGF-β1) ile inflamatuar sitokin (IL-1β, TNF-α) seviyeleri ELISA yöntemiyle 24. ve 72. saatte analiz edildi. Mekanik özellikler; SEM analizi, çekme dayanımı ve uzama miktarı ölçümleri ile değerlendirildi. Bulgular: VitC-TZF grubunun çekme dayanımı ve uzama miktarının kontrol (p<0,05) ve VitD-TZF gruplarına göre yüksek olduğu saptandı. FGF-2 ve PDGF düzeyleri VitD-TZF grubunda yüksek gözlenirken diğer büyüme faktörleri kontrol grubunda daha fazla tespit edildi. VitC-TZF grubunda IL-1β düzeyi diğer gruplara kıyasla istatistiksel olarak anlamlı seviyede düşük bulunurken gruplar arası TNF-α seviyelerinde anlamlı bir fark gözlenmedi. Sonuç: Askorbik asit ve kolekalsiferol D3 eklenerek hazırlanan trombositten zengin fibrinin, mekanik dayanıklılığının arttığı, büyüme faktörleri ve inflamatuar süreçler üzerinde olumlu biyolojik etkiler gösterdiği gözlendi. Bu bulgular, trombositten zengin fibrinin periodontal rejenerasyon süreçlerinde daha etkin bir şekilde kullanılabileceğini ortaya koymaktadır.

Bedii Ender Topçu
Çukurova University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Kobalamin ve alfa-tokoferol'ün trombosittenzengin fibrin içerisindeki büyüme faktörlerineetkisi: İn-vitro pilot çalışma

Amaç: Bu çalışma, kobalamin (vitamin B12) ve alfa-tokoferol (vitamin E) katkısının trombositten zengin fibrin (TZF) içeriğindeki büyüme faktörleri ve proinflamatuar sitokin düzeyleri üzerindeki etkilerini in vitro koşullarda değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya sistemik hastalığı olmayan 12 sağlıklı gönüllü (6 kadın, 6 erkek) dahil edilmiştir. Katılımcılardan alınan venöz kan örnekleri üç gruba ayrılmıştır: yalnızca TZF (kontrol grubu), B12 vitamini eklenmiş TZF ve E vitamini eklenmiş TZF. Elde edilen TZF örneklerinden 24. ve 72. saatlerde büyüme faktörleri [PDGF, TGF-β1, VEGF, IGF-1, FGF-2] ve proinflamatuar sitokinler [IL-1β, TNF-α] ELISA yöntemi ile ölçülmüştür. Veriler uygun istatistiksel testler kullanılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Vitamin B12 ve E vitamini katkısının, TZF'nin büyüme faktörü salınım profili ve sitokin düzeylerinde belirgin değişiklikler oluşturabileceği gözlenmiştir. Bu değişiklikler, rejeneratif kapasitenin artmasına işaret etmektedir. Sonuç: Vitamin B12 ve E vitamini ile zenginleştirilmiş TZF, periodontal ve oral cerrahi uygulamalarda iyileşme sürecini hızlandırma ve doku kalitesini artırma potansiyeline sahiptir. Bulgular, bu yaklaşımın klinik kullanımını desteklemekle birlikte, etkinliğin doğrulanması için ileri düzey in vivo çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Trombositten zengin fibrin, B12 vitamini, E vitamini, büyüme faktörleri, sitokinler

Halil Saygı
Çukurova University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Sütür materyallerinin gerilme direncinin karşılaştırılması: In vitro çalışma

Amaç: Bu çalışma, periodontal cerrahide sık kullanılan üç farklı sütür materyalinin polipropilen, ipek ve politetrafloroetilen (PTFE) iki farklı kalınlıkta (3-0 ve 4-0) çekme dayanımlarını karşılaştırmalı olarak değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Ayrıca, sütür materyalinin yapısal özellikleri ile mekanik dayanım arasındaki ilişkinin ortaya konulması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışma, Çukurova Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji Anabilim Dalı'nda gerçekleştirilen periodontal flep cerrahileri sonrasında alınan toplam 120 sütür örneği üzerinde yürütülmüştür. Tüm sütür tipleri kullanılmadan önce ve operasyon sonrası 7. günde test edilerek mekanik dayanım değişimleri değerlendirilmiştir. Sütürler steril koşullarda altı gruba ayrılmıştır: polipropilen 3-0, polipropilen 4-0, ipek 3-0, ipek 4-0, PTFE 3-0 ve PTFE 4-0. Mekanik testler Testometric M500-25 kN cihazında 5 mm/dk hızda uygulanmış ve her örneğin maksimum çekme dayanımı (N) kaydedilmiştir. Veriler Kruskal–Wallis ve Bonferroni düzeltmeli Mann–Whitney U testleriyle analiz edilmiştir (p < 0.05). Bulgular: Yapılan mekanik testler sonucunda, sütür materyali türü ve kalınlığının çekme dayanımı üzerinde belirleyici etkiye sahip olduğu saptanmıştır. Başlangıçta en yüksek çekme dayanımı polipropilen 3-0 grubunda, en düşük ise ipek 4- 0 grubunda kaydedilmiştir. Yedi günlük klinik kullanım sonrasında tüm gruplarda çekme dayanımında azalma görülmüş; bu azalma ipek sütürlerde en yüksek, polipropilen sütürlerde ise en düşük düzeyde gerçekleşmiştir. PTFE grupları orta düzeyde dayanım göstermiştir. Elde edilen bulgular, polipropilen sütürlerin mekanik dayanıklılığını en iyi koruyan, ipek sütürlerin ise çekme dayanımını en hızlı kaybeden materyal olduğunu ortaya koymuştur (p < 0.001). Sonuç: Elde edilen bulgular, sütür materyali türü ve kalınlığının çekme dayanımını doğrudan etkilediğini göstermiştir. Polipropilen sütürler en yüksek, PTFE sütürler orta düzeyde, ipek sütürler ise en düşük mekanik dayanımı sergilemiştir. Ayrıca sütür kalınlığının azalmasıyla çekme dayanımı tüm gruplarda azalma eğilimi göstermiştir. Bu sonuçlar, periodontal cerrahide sütür materyali seçiminde mekanik dayanımın yanı sıra yapısal özelliklerin ve klinik kullanım süresinin de dikkate alınması gerektiğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Sütür materyali, çekme dayanımı, polipropilen, ipek, politetrafloroetilen, periodontal cerrahi

Merve Özgür
Çukurova University
2025
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Periodontal ve peri-implanter hastalıkta dişeti oluğu sıvısı periostin seviyelerinin değerlendirilmesi

Periodontal hastalıklar; konak ve periodonto-patojen mikroorganizmalar arasındaki spesifik ve patolojik ilişkiye bağlı olarak alveol kemiği, periodontal ligament, dişeti ve sement gibi dişi saran ve destekleyen dokuların iltihabı ile gelişen, periodonsiyum yıkımının görülebileceği enfeksiyöz bir hastalıktır. Periodontal hastalıklara bağlı olarak cep formasyonu, kanama, süpurasyon, diş kayıpları görülebilir. Diş kayıplarının tedavisinde hastanın medikal durumu, beklentisi, oral hijyen alışkanlıkları gibi birçok faktöre bağlı olarak geleneksel protezler ve dental implantlar kullanılmaktadır. Günümüzde artış gösteren peri-implant hastalıklar implant diş hekimliğinin öncelikli araştırma konularından biri olmuştur. Peri-implant hastalıklar da periodontal hastalıklar gibi inflamatuar hastalıklardır. Enflamasyonu klinik ve biyokimyasal takibi için kullanılan indeksler ve biyomarkırlar iki hastalık grubu için de benzerdir. Periostin, periodontal ligament ve periost başta olmak üzere tendonlar, kalp kapakçıkları, kornea gibi fibröz bağ dokusundan sentezlenen fascicilin ailesine üye hücresel matriks proteinidir. Doku bütünlüğü ve olgunlaşması, yara onarımı, periodontal ligament bütünlüğü için kilit rol oynamaktadır. Çalışmamızda Periodontal ve Peri-implanter hastalıklarda dişeti oluğu sıvısı (DOS)/peri-implanter oluk sıvısı (PİOS) nda Periostin seviyesini değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmamıza 21 kadın 21 erkek toplamda 42 hasta dahil edildi. Hastalardan periodontal klinik ölçümler (plak indeksi, gingival indeks, klinik ataşman seviyesi, sondlama cep derinliği) ve DOS/PİOS örnekleri alındı. Örneklerin istatistiksel olarak analizinde Shaphiro Wilk testi, Mann Whitney U testi, Kruskall Wallis testi ve Ki kare testi kullanıldı. Çalışmamızda hastalık grupları arasında DOS/PİOS Periostin seviyesi bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Çalışmamızın limitasyonları dahilinde periostinin periodontal ve peri-implant enflamasyondaki potansiyel rolünü anlamak için çok merkezli, daha detaylı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Periodontal hastalık, peri-implant hastalık, dişeti oluğu sıvısı, periimplant oluk sıvısı, periostin

Dental implantasyonDental implantlarGingival hastalıklar+3
Meral Uzunkaya
Gaziantep University
2019
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Peri-implanter hastalıkların peri-implanter oluk sıvısı oksidatif stres belirteçlerine etkisinin incelenmesi

Günümüzde dental implantların diş eksikliklerinde sıklıkla kullanılmasıyla peri-implanter hastalıklarında görülme sayısında artış olmuştur. Peri-implanter hastalıklar da periodontal hastalıklar gibi inflamatuar hastalıklardır. Oksidatif stres periodontal hastalıklarda etken olarak görülmüş ve birçok oksidatif stres belirleçleri hastalık ile sağlıkta incelenmiştir. Çalışmamızın amacı, peri-implanter hastalıkların peri-implanter oluk sıvısı oksidatif stres belirteçlerine etkisinin incelenmesidir. Çalışmaya klinik ve radyolojik olarak peri-implant sağlıklı tanısı konmuş 14 örnek, peri-implant mukozitis tanısı konmuş 15 örnek, peri-implantitis tanısı konmuş 15 örnek dahil edildi. Hastalardan periodontal klinik ölçümler (plak indeksi (PI), sondalama cep derinliği (SCD), gingival indeks (GI), sondalamada kanama indeksi (BOP), modifiye plak indeksi (mPI), modifiye kanama indeksi (mKI)) ve peri-implant oluğu sıvısı (PİOS) örnekleri alındı. Örneklerin istatistiksel olarak analizinde Shaphiro Wilk testi, Mann Whitney U testi ve Ki kare testi kullanıldı. Çalışmamızda total oksidan seviye (TOS) parametresi, peri-implantitis grubunda peri-implant sağlıklı grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Total antioksidan seviye (TAS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) parametrelerine baktığımızda gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamamıştır. Peri-implantitisin inflamatuar karakterinden dolayı TOS' u arttıracağı çalışmamızın sonuçlarına göre söylenebilir. Oksidatif stres belirteçlerinin peri-implant inflamasyonda ki potansiyel rolünü anlamak için peri-implant sağlıklı, peri-implant mukozitis ve peri-implantitis bölgelerinden alınan örneklerin değerlendirildiği çok merkezli, daha detaylı ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

Dental implantasyonDental implantlarGingiva+5
Emre Birbiri
Gaziantep University
2020
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Sigara kullanımının periodontitisli hastalarda diş eti oluğu sıvısı sklerostin ve tümör nekroze edici faktör alfa (TNF-α) düzeylerine etkisi

Sigara, periodontal hastalıkların başlaması ve ilerlemesinde aktif olarak etkilidir ve etkisini lokal ve sistemik yollarla göstermektedir. Bu çalışmanın amacı; sklerostin ve TNF-a değerlerini dişeti oluğu sıvısı (DOS) örneklerinde ölçmek ve klinik periodontal parametreler ışığında, periodontitis ve sigara arasındaki ilişkinin patofizyolojisi ile ilgili yeni verilere ulaşmaktır. Çalışma grubuna, sistemik olarak sağlıklı, klinik ve radyografik olarak periodontitis tanısı konulmuş 36 birey (18 sigara içen, 18 sigara içmeyen) ve periodontal açıdan sağlıklı 36 birey (18 sigara içen, 18 sigara içmeyen) dahil edilmiştir. Hastalardan sondlama cep derinliği (SCD), klinik ataşman seviyesi (KAS), plak indeksi (Pİ), gingival indeks (GI) skorları kaydedildi ve DOS örnekleri alındı. DOS'daki sklerostin ve TNF-a düzeyleri Enzyme Linked Immunosorbent Assay (ELISA, Enzim bağlı immunosorbent yöntem) yöntemi ile belirlendi. Örneklerin istatistiksel analizinin yapılmasında Shaphiro Wilk testi, Mann Whitney U testi, Kruskall Wallis testi ve Ki kare testi kullanılmıştır. Çalışmamızda, periodontitisli bireylerin periodontal klinik indeks ortalamaları ve DOS'taki tnf-α miktarları periodontal olarak sağlıklı bireylerden istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu bulunmuştur. Sigara içen periodontitislilerin sigara içmeyen periodontitislilere göre TNF-α değerlerinin yüksek olduğu görülmüştür. Periodontitisli bireylerin DOS'taki sklerostin seviyelerinin ise sağlıklı bireylerden istatistiksel olarak anlamlı farklılıkları bulunamamıştır. Çalışmamıza göre, sigaranın DOS'ta bulunan tnf-α seviyesini arttırdığı sklerostin seviyesinde istatistiksel olarak anlamlı etkisi olmadığı sonucuna varılmıştır.

Gingival hastalıklarGingival oluk sıvıPeriodontal hastalıklar+4
Mehmet Oğuzhan Ergin
Gaziantep University
2020
00
Dentistry SpecialtyOpen AccessTR

Periodontitisli olan ve olmayan bireylerde tükrük ve diş eti oluğu sıvısındaki periostin ve TGF β1 seviyelerinin değerlendirilmesi

Periodontitis; dişleri destekleyen dokuların ilerleyici yıkımı ile karakterize enfeksiyoz bir hastalıktır. Periodontitisin teşhisinde biyobelirteçler gün geçtikçe önem kazanmaktadır. Periostin ve TGFβ1' in ise periodontitisin teşhisinde önemi gün geçtikçe artmakta ve pek çok hastalık tanısı için bir belirteç olabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmadaki amacımız periodontitisli olan ve olmayan bireylerde klinik parametreler ile dişeti oluğu sıvısı (DOS) ve tükrük periostin ve TGFβ1 seviyesindeki değişiklikleri değerlendirmektir. Çalışmamız kesitsel klinik bir çalışmadır. Çalışmamıza 20-60 yaş arası, 30 periodontitis olmayan ve 30 periodontitisli toplam 60 birey dahil edilmiştir. Tüm bireylerden DOS ve tükrük örnekleri toplanmış ve klinik ölçümler yapılmıştır. Toplanan DOS ve tükrük örneklerinde enzim bağlı immunosorbent analiz (ELISA) ile Periostin ve TGFβ1 seviyeleri ölçülmüş ve gruplar arasında değerlendirilmiştir. Klinik ölçümler değerlendirildiğinde; gingival indeks (Gİ), plak indeksi (Pİ), sondlanabilir cep derinliği ve klinik ataçman seviyesi (KAS) periodontitisli bireylerde anlamlı derecede yüksektir bulunmuştur. Biyokimyasal analiz verileri değerlendirildiğinde periodontitisli bireylerde DOS ve tükrük periostin seviyesi periodontitis olmayan bireylere göre daha yüksek gözlenmiştir. Tükrük periostin düzeyindeki bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı iken, DOS periostin düzeyindeki bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildir. Diğer taraftan da hem tükrük hem DOS TGFβ1 düzeyleri periodontitisli grupta anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Sonuç olarak tükrük periostin seviyesi periodontitisli bireylerde daha yüksek seviyelerde gözlenirken, periodontitis olmayanlarda daha düşük seviyelerde gözlenmiştir. DOS ve tükrük TGFβ düzeyleri ise periodontitisli bireylerde daha yüksek gözlenmiştir. Diğer taraftan çalışmamızdaki DOS periostin düzeyindeki farklılık istatistiksel olarak anlamlı değidir ve daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.

Gingival oluk sıvıPeriodontal hastalıklarPeriodontit+3
Mehmet Akif Türkan
Gaziantep University
2020
00