
52
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Periferik sinir defekt onarımında biyolojik kondüit modeli: De-epitelize insan amniyotik membranı ve adipoz kökenli mezenkimal kök hücre tabakası içeren sinir kondüit modelinin sinir iyileşmesine etkisinin değerlendirilmesi
Periferik sinir yaralanmalarında oluşan sinir defektlerinin rekonstrüksiyonu için ilk tercih otolog sinir grefti olmasına rağmen fonksiyonel sinir sakrifikasyonu gerektirmesi, ciddi donör alan dezavantajları ve nöral rejenerasyonun suboptimal olması nedeniyle yeni arayışlar devam etmektedir. Çalışmada sinir greftine alternatif olarak, sinir rejenerasyonu için elverişli bir ortam oluşturacağı düşünülen adiposit kökenli mezenkimal kök hücre tabakası (AKMKH) ve amniyotik membrandan (AM) oluşan biyolojik bir kondüit tasarlanmıştır. Üretilen kondüitin nöral rejenerasyona etkisini değerlendirmek üzere sıçanlarda 10 mm'lik siyatik sinir defekti oluşturulmuş olup, kontrol grupları olarak; sham kontrol grubu, negatif kontrol grubu ve otolog sinir grefti grubu; deney grupları olarak, AKMKH tabakası ve AM'den oluşan kondüit, PGA tüp kondüit, sadece AM'den oluşan kondüit kullanılmıştır. Farklı sinir onarım yöntemlerinin periferik sinir ve gastrokinemius kası üzerindeki etkileri fonksiyonel, histolojik ve immünohistokimyasal testler ile değerlendirilmiştir. Analizler sonucunda; miyelinli akson sayısı, orta (rejenerasyon) bölümde AM ve AKMKH tabakası kullanılan grup PGA tüp kondüit ve sadece AM kullanılan gruplara göre, distal bölümde ise AM ve AKMKH tabakası kullanılan grup PGA tüp kondüit kullanılan gruba göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,05). Proksimal sinir bölümünde S100 pozitif alan yüzdesi, AM ve AKMKH tabakası kullanılan grup, PGA tüp kondüit ve sadece AM kullanılan gruplara göre anlamlı olarak yüksek (sırasıyla; p<0,05, p<0,001); orta bölümde ise AM ve AKMKH tabakası kullaılan grup sadece AM kullanılan gruba göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,05). Gastroknemius kollajen lif alan yüzdesi AM ve AKMKH tabakası kullanılan grupta, PGA tüp kullanılan gruba göre istatistiksel olarak düşük bulunmuştur (p<0,05). Kas lifi çapı değerlendirmesinde ise; AM ve AKMKH tabakası kullanılan grup, otolog sinir grefti kullanılan gruba göre daha düşük iken, PGA tüp kondüit ve sadece AM kullanılan gruba göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,001). AM ve AKMKH tabakası kullanılan grupta kas ağırlık indeksi, PGA tüp kondüit kullanılan gruba göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0.05). AM ve AKMKH tabakası kullanılan grupta PGA tüp kondüit ve sadece AM kullanılan gruplara göre iğne batırma (pin-prick) testi ve SFİ'de daha erken iyileşme saptanarak sinir rejenerasyonunun daha hızlı olduğunu gözlenmiştir. Sonuç olarak; AM ve AKMKH tabakasından oluşturulmuş biyolojik kondüitin periferik sinir defektlerinde otolog sinir greftine alternatif yeni bir biyolojik kondüit olduğu ve klinik uygulamalarda da kullanılabileceği düşünülmektedir.
Tek taraflı dinamik fasiyal reanimasyonda, fasiyal sinirin posterior auriküler dalı ile zigomatik dalı akson dansitelerinin kıyaslanması: Kadavra çalışması
Fasiyal paralizi, hastayı fonksiyonel, estetik, psikolojik ve sosyal bütünlük açısından olumsuz etkileyerek hayat kalitesini düşürmektedir. Bu öneminden dolayı tedavi teknikleri çeşitlenmekte, teknolojinin de gelişimi ile mikrocerrahi işlemlerin başarısı gittikçe artmaktadır. Bu yüz güldürücü sonuçlara rağmen, fasiyal reanimasyon cerrahisi, hala cerrahları zorlamaktadır. Literatürdeki çalışmalarda en sık ele alınan konulardan biri, masseter kası motor siniri verici sinir olarak kullanıldığı zaman spontan ve istemli gülüşte eksiklik oluşması, çapraz fasiyal sinir grefti (ÇFSG) kullanılarak yapılan reanimasyonda ise motor kuvvet sağlamada yetersizlik ortaya çıkmasıdır. Bu noktada, çalışmamızda, ÇFSG uygulamalarında kullanılan zigomatik sinire alternatif bir verici veya ek motor kuvvet sağlayacak yeni bir sinir olan posterior auriküler sinirin (PAS) incelenmesi hedeflenmiştir. On dört adet taze donmuş kadavranın iki taraflı yüz yarısında, PAS ve zigomatik sinir örneklerinin mikroskopik incelemesi yapılmış, ayrıca PAS'ın anatomik seyri kayıt altına alınmıştır. Çalışmamız sonucunda, PAS'ın kolay ulaşılabilir ve sabit anatomik seyirli olması, feda edilmesi durumunda önemli bir yan etkiye neden olmaması, spontan gülüş ve motor kuvvette destek sağlaması özellikleri söz konusu olduğunda verici motor sinir olarak kullanılabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Böylece verici olarak fasiyal sinirin kullanıldığı ÇFSG olgularındaki temel problem olan motor zayıflık sorunu çözülebilecektir. Ancak yakın gelecekte, bu sonucun klinikte farklı çalışmalar ile gösterilmesi, alternatif yöntemler ile sonuçların kıyaslanması gerekmektedir. Anahtar Kelimler: Akson sayısı, fasiyal paralizi, fasiyal sinir, posterior auriküler sinir, fasiyal paralizi, zigomatik sinir.
Damak yarığı onarımında vomer flebi kullanılmasının obstrüktif uyku apnesi insidansına etkisi
Dudak damak yarıkları, 1/700 canlı doğum insidansı ile baş boyun bölgesinin en sık görülen konjenital anomalileridir. Hastalarda sıklıkla; konuşma, işitme, beslenme ve orta yüz gelişimi ile ilgili sorunlarla karşılaşılmaktadır. Plastik cerrahinin en önemli ilgi alanlarından biri olan bu anomalinin tedavisinde pek çok bölüm birlikte multidisipliner olarak çalışmaktadır. Damak yarıklarının tedavisinde, üzerinde fikir birliği bulunan bir tedavi protokolü yoktur. Tek aşamalı veya iki aşamalı olarak gerçekleştirilebilen damak onarımlarında cerrahi olarak düz hat onarımları ile birlikte intravelar veloplasti veya z-plasti teknikleri tercih edilmektedir. Cerrahi zamanlaması için de farklı görüşler benimsenmiştir; konuşma sonuçlarının iyileştirilmesi için erken onarımı tercih eden merkezlerin yanısıra orta yüz gelişiminin daha az etkilenmesi düşüncesiyle geç damak onarımı yapan merkezler de mevcuttur. Farklı tedavi protokolleri bulunmakla birlikte nazal mukozanın onarımı için, özellikle geniş yarıklarda, sıklıkla vomer flebi kullanılmaktadır. Damak yarıklı hastalarda üst havayolunun hacmi anatomik bozukluklara bağlı olarak değişmiştir. Bu hasta grubunda daralmış havayolu, obstrüktif uyku apnesi sendromunun normal pediatrik popülasyona göre daha sık görülmesine neden olmaktadır. Birincil damak onarımlarından sonra erken dönemde, özellikle uyku ile ilişkili obstrüktif olaylar görülebilmektedir. Konuşma bozukluğu gelişen hastalarda velofaringeal yetmezliğin tedavisi için uygulanan faringeal flep cerrahisi sonrasında ise obstrüktif uyku apnesi sendromu (OUAS) insidansı belirgin olarak artmaktadır. OUAS tanısı atlanan veya uygun şekilde tedavi edilmeyen hastalarda, gün içerisinde yorgunluk, okul başarısında düşme gibi sosyal sorunların yanısıra kardiyovasküler ve serebral hastalıkların riski de artmaktadır. Çalışmamızda damak onarımı sırasında kullanılan vomer flebinin hastalarda ameliyat sonrası dönemde havayolu obstrüksiyonu yaratabileceği ve obstrüktif uyku apnesi sendromu riskini artırabileceği hipotez edilmiştir. Kliniğimizde damak onarımı gerçekleştirilen ve uyku ünitesinde polisomnografi yapılarak OUAS araştırılan 17 hastada vomer flebi kullanılan hastalar ile kullanılmayan hastaların apne hipopne indeksleri karşılaştırılmıştır. Elde edilen sonuçlara göre damak onarımında vomer flebinin kullanılması OUAS riskini artırmamaktadır. Damak onarımında vomer flebinin uyku ilişkili obstrüktif olaylar açısından güvenle uygulanabileceği görülse de damak yarıklı hastalarda normal popülasyona göre artmış OUAS riski göz önünde bulundurulmalı, semptomatik hastalar dikkatle değerlendirilmelidir.
Primer klasik rinoplasti ve septorinoplasti yapılan hastalarda uyku kalitesinin ve rinoplasti sonuçlarının değerlendirilmesi
ÖZET Bu çalışmada amaç, açık teknik ile yapılan rinoplasti ve septorinoplasti yapılan hastaların preoperatif dönem (preop), postoperatif dönem (postop) 3. ay ve postop 6. ay memnuniyetlerinin ve uyku kalitelerinin değerlendirilmesi, aradaki ilişki ve korelasyonun değerlendirilmesi amaçlandı. Bu amaç doğrultusunda kliniğimize başvuran rinoplasti ve septorinoplasti kriterlerine uyan ve çalışma şartlarını karşılayan bireyler dahil edildi. Toplam örneklem sayısı 59'dur. Çalışmaya katılan bireylerin %70'i kadın, %30'u erkekti. Çalışmaya katılan bireylerin 27'sine rinoplasti, 32'sine septorinoplasti ameliyatı yapıldı. Ameliyatlar aynı ekip tarafından yapıldı. Bireylere preop Pittsburg Uyku Kalite İndeksi (PUKİ) ve Rinoplasti Sonuçları Değerlendirme-Türkçe (ROET) anketi uygulandı. Aynı anketler postop 3. ve 6. aylarda hastalara tekrardan uygulandı. Postop 6. ayda bakılan ROET değerlerinde rinoplasti ameliyatının (p=0.021) septorinoplasti ameliyatına istatistiksel olarak üstün bulunduğu görüldü. Her iki ameliyatı olan bireylerde de preop döneme göre postop 3. ve 6. aylarda ROET değerlerinde anlamlı artış, PUKİ düzeylerinde ise anlamlı bir azalış olduğu saptandı. Ayrıca hastaların postop 3. ve 6. ay karşılaştırmasında ROET düzeylerinde anlamlı artış, PUKİ skorlarında ise anlamlı azalma bulundu. Ek olarak, özellikle 6. ay PUKİ ve ROET düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı negative korelasyon bulundu. Bu çalışma, açık teknik ile opere edilen preop ve postop dönemde bireylerin uyku kalitesi ile memnuniyetlerinin ameliyat tekniğine bağlı olarak değişiklik gösterip göstermediğini beraber ölçen literatürdeki ilk çalışma özelliği taşımaktadır. Sonuç olarak postop dönemde iki teknik de hastaların uyku kalitesinde ve memnuniyet düzeylerinde anlamlı artış sağladığı bulundu. Anahtar Kelimeler: Rinoplasti, Septorinoplasti, Pittsburg Uyku Kalitesi İndeksi, Rinoplasti Sonuçları Değerlendirme-Türkçe
Çizgili kaslarda reperfüzyon hasarını minumuma indirebilmek için en uygun ard koşullama süresinin belirlenmesi
Çizgili kaslarda reperfüzyon hasarını minimuma indirebilmek için en uygun ard koşullanma süresinin belirlenmesi Amaç: Dokuların iskemiye maruz kalmasından sonra reperfüzyonun sağlanması ile birlikte serbest oksijen radikalleri ortaya çıkmakta ve yaygın hücre hasarı oluşmaktadır. Mevcut literatürlere bakıldığında ard koşullamanın iskemi reperfüzyon hasarını azaltmada yardımcı olduğu konusunda çok sayıda çalışma yapılmıştır. Bizim çalışmamızın amacı, daha önceki literatüre ek olarak sadece ard koşullamanın değil aynı zamanda hangi reperfüzyon sürelerinin İskemi reperfüzyon hasarından daha çok koruduğunu araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 20 adet Sprague Dawley ırkı erişkin sıçan kullanılmış olup randomize olarak 5 gruba ayrıldı. Tüm hayvanlara cerrahi girişim 50 mg/kg ketamin, 5 mg/kg xylazine anestezisi sonrası yapılmış olup bilateral inguinal diseksiyon ile femoral arterler diseke edilip damar klempi konularak dört saat için kan akışı kesildi. Çalışma grubunda damar klempleri sırasıyla 5, 10, 15 ve 20 sn lik intervallerle açılıp kontrollü reperfüzyon sağlanırken kontrol grubunda herhangi bir ard koşullanma uygulanmadı. Ratlar sakrifiye edilerek Gastrokinemus kasları alınıp NO, SOD düzeyleri ve Viabilite açısından karşılaştırıldı. Bulgular: 15 sn?lik çalışma grubundaki NO seviyesi (ortalama 0,131 µM/yaş doku) diğer bütün gruplara göre anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Yine aynı şekilde 15 sn?lik çalışma grubundaki SOD (ortalama 351,11 ng/g yaş doku) değeri bütün gruplarla kıyaslandığında anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p<0,05). Viabilite diğer gruplarla karşılaştırıldığında 15sn?lik çalışma grubunda daha yüksek bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamızın sonucuna göre ard koşullanmanın İskemi Reperfüzyon hasarından koruduğu gözlenmekte olup süreler kendi aralarında kıyaslandığında en uygun ard koşullanma sürenin 15sn olduğunu görmekteyiz.
Alt ekstremite defektlerinin kapatımında klinik deneyimlerimiz
Alt ekstremite yumuşak doku defektlerinin rekonstrüksiyonu plastik cerrahinin önemli uğraş alanlarından birisidir. Geçtiğimiz 30 yıl içerisinde gerek yara bakım teknolojilerindeki, gerekse mikrocerrahi tekniklerdeki gelişmeler neticesinde, alt ekstremite rekonstrüksiyonunda önemli değişimler yaşanmıştır. Ne var ki, anatomik yerleşimine ve içeriğine göre, defektin ihtiyacı olan ideal kapatım yöntemine dair, yeni geliştirilen tekniklerin de dahil edildiği genel kabul görmüş bir algoritma yoktur. Bu çalışmada, klinik deneyimlerimiz ve literatür taraması sonucu alt ekstremite yumuşak doku defektlerinin kapatımına dair, yeni tekniklerin de dahil edildiği güncel bir algoritma oluşturulması amaçlanmıştır. Çalışmada, Gaziantep Üniversitesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı bünyesinde, Ocak 2000-Ocak 2014 tarihleri arasında, alt ekstremite açık yarası nedeniyle opere edilen hastalar, retrospektif olarak incelenmiş; yaş, cinsiyet, etiyoloji, defektin yerleşim yeri, defekt kapatımında kullanılan teknik, komplikasyonlar ve revizyonlar ortaya konmuştur. Arşiv taraması neticesinde 418 erkek (% 71), 172 kadın (% 29) toplam 590 hastaya ulaşılmıştır. Hastaların 128'i 16 yaşından küçüktür (% 21,69). En sık etiyolojik faktör, hem çocuk hem erişkin yaş grubunda trafik kazalarıdır. 590 hastada 790 ameliyat yapıldığı, 52 hastanın birden fazla ameliyat geçirdiği belirlenmiştir. 590 hastanın 54'ünde multipl defekt mevcuttur, toplam defekt sayısı 780'dir. 780 defektin, 790 teknik ile kapatıldığı tespit edilmiştir. Bütün anatomik lokalizasyonlarda en sık kapatım yöntemi deri greftleri olarak belirlenmiş, greft ile kapatıma uygun olmayan defektlerde sıklıkla lokal random fasyokütan flepler ile kapatım yapılmıştır. Daha sonra azalan sıra ile, bölgesine uygun olarak aksiyel fasyokütan flepler, kas flepleri ve ihtiyaç halinde serbest flepler ile rekonstrüksiyon sağlandığı ortaya konmuştur. Alt ekstremitede, özellikle travmatik ve distal yerleşimli yumuşak doku defektlerinde rekonstrüksiyon hayli zordur. Doğru hasta seçimi ve doğru planlama, rekonstrüktif merdiven basamaklarının iyi değerlendirilmesi ile, hem fonksiyonel hem de estetik açıdan başarılı rekonstrüksiyon yapmak mümkündür. Bu çalışmada da, defektin yerine göre rekonstrüksiyon alternatiflerini belirlemeye yönelik güncel bir algoritma sunulmuştur. Anahtar kelimeler: Algoritma, Alt ekstremite, Alt ekstremite defektleri, Flep, Greft, Yumuşak doku rekonstrüksiyonu.
Velofaringeal yetmezlikte nazal endoskopik ve videoskopik inceleme
ÖZET Velofaringeal yetmezlik sonucunda ortaya çıkan konuşma problemleri özellikle okul çağındaki çocukların sosyal ilişkilerini ve psikolojik durumlarını olumsuz yönde etkiler. Bu sebepten velofaringeal yetmezliğin derecesinin ve patolojik anatomisinin ortaya konulması tanı ve düzeltici ikincil girişimlere yönlenme açısından önemlidir. Bu çalışmamıza; Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Anabilim Dalına damak yarığı operasyonu takiben konuşma bozukluğu gelişen ve ilk muayenesinde velofaringeal yetmezlik düşünülen 10 olgu dahil edildi. Olgular 7-22 yaşları arasındaydı. Olgulara nazal endoskopı uygulandı ve görüntüler video kasete kayıt edildi. Olguların istirahat ve konuşma anında velofaringeal yetmezlik dereceleri, velum, lateral ve posterior faringeal duvarların hareketleri, kapanma paternleri, adenoid ve tonsil dokularının durumları not edildi. Olgularımızın 2 sinde hafif, 7 sinde orta, 1 inde ileri derecede velofaringeal yetmezlik mevcuttu. Yine önemli bir parametre olan velofaringeal kapanma paterni olarak olgularımızın 6 sinde koronal, 2 sinde sagittal, 1 inde sirküler, 1 inde Passavant ile birlikte sirküler kapanma paterni mevcuttu. Bu bilgilere göre velofaringeal bölgenin nazal endoskopi ile incelenmesi oldukça uygun bir yöntemdir ve olgulara yapılacak ikincil düzeltici girişimler için yol göstericidir.
Köpeklerde platisma Kas-Fasya flebi ile servikal özefagus sirküler defektlerinin onarımı
Servikal özefagus rekonstrüksiyonunda bugüne kadar; primer sütür (küçük boyutlu defektlerde), cilt flepleri, kas-deri flepleri, kas-fasya flepleri, fasya-deri flepleri, gastrointestinal sistem (GİS) transpozisyonu ve sentetik materyaller kullanõlmõştõr. Flep ile onarõm seçeneklerinde, donör alan deformitesinin yanõnda flebin doğal yapõsõna bağlõ fonsiyonel ve estetik komlikasyonlar da ortaya çõkmõştõr. Sentetik materyaller ile onarõm ise daha çok deneysel düzeyde kalmõş ve klinik uygulamada yaygõnlaşamamõştõr. Biz bu çalõşmamõzda flep ile onarõm seçeneklerinden kas-fasya flebini kullandõk. Flep seçeneği olarak da servikal özefagusa yakõn olmasõ, hem deneysel hem klinik olarak bu güne kadar çeşitli şekillerde ve boyutlarda güvenle kaldõrõlmõş olmasõ ve öngörülebilir donör alan deformitesinin minimum olmasõ nedeniyle platisma kas-fasya flebini kullandõk. Benzer çalõşmalarla kõyaslandõğõnda; elde ettiğimiz sonuçlar olan %10 mortalite ve % 60 morbidite ile, daha düşük bir mortalite ve morbidite oranõ elde ettik. Anastomoz hattõndaki fistül oranõmõz fazla olmasõna rağmen, klinik çalõşmalarda karşõlaşõlan striktür ve yutma güçlüğü gibi kalõcõ komplikasyonlarõn gelişmediğini gördük. Çalõşmamõzda ortaya çõkan yüksek fistül oranõnõn, bizim denek olarak kullandõğõmõz hayvan türü olan köpeğin özefagus yapõsõnõn insanõn özefagus yapõsõndan komplikasyon oranõnõ arttõracak yönde farklõ olmasõna bağlõ olduğunu düşünüyoruz. Sonuç olarak insanda servikal özefagusun sirküler onarõmõnda platisma kas- fasya flebinin platismanõn yapõsõ ve yerleşim yeri dikkate alõndõğõnda daha fonksiyonel ve morbiditesi ve donör alan deformitesi düşük bir onarõm seçeneği olabileceğini düşünüyoruz.
Sıçanlarda silikon implant etrafında kapsül oluşumuna otojen yağ dokudan elde edilen mezenkimal kök hücrelerin etkisinin araştırılması: Sıçan modelinde deneysel çalışma
Bu çalışmada, Otojen yağ dokudan elde edilen mezenkimal kök hücrelerin silikon etrafındaki kapsül oluşumuna etkisini araştırdık. Çalışmada 270-310 gr ağırlığında 16 adet Wistar Albino cinsi sıçan kullanıldı. Denekler deney ve kontrol grubu olmak üzere eşit sayıda iki gruba ayrıldı. Tüm grupların pektoral bölgesinde protez kadar poş açılarak cilt altına silikon implantlar yerleştirildi. Grup 1 için herhangi bir uygulama yapılmazken Grup II için 40 milyon/cc hücre bulunan süspansiyon silikonun olduğu poşa enjekte edildi. Tüm gruplardan ameliyattan 8 hafta sonra protezler çıkarıldı. Oluşan kapsül iki tabaka halinde çıkarılarak histopatolojik değerlendirmeye alındı.Morfometrik değerlendirme ile kapsül kalınlığı hacimsel ölçüldü, immunohistokimya yapılarak prokollajen?kollajen miktarına bakıldı ve Masson Trikrom boyama ile ışık mikroskopisi yapıldı. Grup I ile Grup II arasında morfometrik değerlendirmede kapsül kalınlığı açısından anlamlı farklılık görüldü (p?0,032). Grup II'de prokollogen-kollogen miktarı düşük bulundu. Işık Mikroskopisinde ise Grup II de neoanjiogenez yüksek olduğu saptandı.Bu çalışmada, 40 milyon/cc mezenkimal kök hücre kullanılarak silikon implant etrafında kapsül oluşumunu azalttığını ve silikon implantın yabancı cisim reaksiyonu oluşturmadığını saptadık.
Foliküler saç greftinin yaşayabilirliğine trombositten zengin plazmanın etkisi: Deneysel çalışma
Trombositten Zengin Plazma (TZP) son yıllarda tıbbın bir çok alanında kullanılmaktadır. Saçlı deriye uygulaması hakkında sınırlı sayıda literatür bulunmaktadır. Bu çalışmda TZP'nin saç ekiminde kullanımıyla ekim alanındaki vasküler yapı ile kıl şaftı sayısında oluşabilecek değişimin deneysel bir çalışma ile gösterilmesi amaçlanmıştır. Deneysel çalışma, 40 erkek sıçan üzerinde gerçekleştirilmiştir. Her bir sıçanın sol tarafı deney grubu olarak, sağ tarafı ise kontrol grubu olarak belirlenmiştir. Sıçanların her iki sırt bölgesinden eliptik 2x1 cm' lik cilt adaları eksize edilerek punch yardımı ile saç grefti elde edilmiş ve aynı bölgedeki poşlara yerleştirilmiştir. Sol tarafa cilt altına yerleştirilmiş olan greft üzerine inbred sıçanlardan elde edilen TZP enjekte edilmiş, sağ tarafa ise greft yerleştirilmesi dışında herhangi bir şey yapılmamıştır. 1. ayda 20 sıçan ve ikinci ayda 20 sıçan sakrifiye edilmiş ve histolojik açıdan immünohistokimyasal CD31 boyası ile vasküler yapılar ve direk bakı ile kıl şaftı sayısı değerlendirilmiştir. Histolojik incelemede, deney tarafında kontrol tarafında göre; 1. ve 2. ay damar sayısında belirgin artış saptanmıştır. Kıl şaftı sayısında her iki tarafta da 1. ay sonunda belirgin bir artış görülmezken, deney tarafında 2. ayda istatistiksel olarak belirgin artış olduğu görülmüştür. Damar sayısındaki artış TZP içerdiği IGF, VEGF ve EGF gibi büyüme faktörlerinin anjiogenez, bazal membran şekillenmesi ve endotel diferansiyasyonundaki etkileriyle ilişkilendirilirken, kıl şaftı sayısında 2. aydaki artış ise TZP yapısında bulunan PDGF'nin mezenkimal hücreler ve kök hücreler üzerine mitojen ve kemoatraktan etkisinin, revaskülarizasyon etkisine ek olarak gösterilmiş olmasıyla bağlantılı olduğu düşünülmektedir. Ayrıca TZP yapısında bulunan EGF, IGF, TGF-beta aynı zamanda folikül büyümesi üzerine de etkilidir. Bu verilerden yola çıkılarak saç ekimi ile birlikte TZP kullanımının, saç ekimi başarısını arttıracağı öngörülebilir.
Sekonder rinoplasti adaylarında ve yarık dudak burun deformitesinde burun ucu problemleri ve tedavide greftin önemi
ÖZET Sekonder rinoplasti adaylarında burun ucu deformiteleri ve yank dudak burnu deformitesinde deformitenin düzeltilmesi amacıyla seçilecek yöntemin; uygulanabilirliği, anatomik ve fonksiyonel bütünlüğü sağlaması, geç dönem sonuçlarının iyi olması, rekonstrüksiyonun başarısı açısından önemlidir. Bu çalışmanın amacı, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Anabilim Dalında, 2000-2002 yıllan arasında kıkırdak greftleri kullanılarak tedavi edilen yarık dudak burun ucu deformiteli ve sekonder rinoplasti için başvuran burun ucu deformiteli 30 hastanın ameliyat sonuçlarının retrospektif değerlendirilmesidir. Amaç gereği; tüm hastalar 4 grupta toplanarak incelendi. Gruplar oluşturulurken, greftlerin hastalarda hangi amaç gereği kullanıldığı dikkate alındı. Tüm ve ayrı ayrı gruptaki hastalar; etyoloji, hasta profili, deformite lokalizasyonu, uygulanan greftin özelliği ve uygulanan ek cerrahi teknikler bağlamında sınıflandırıldı. Bu çalışmada; kıkırdak greftleri; 7'si yarık dudak burun ucu deformiteli, 8'i burun ucu deformiteli, 6 'sı burun ucu ve kolumellar deformiteli ve 9'u burun ucu ve nazal dorsum deformiteli hastada kullanıldı. Hiçbir hastada iyileşme problemi ve greft ekspozisyonu olmadı. Sonuçlar estetik olarak doğal, fonksiyonel olarak normale yakın bulundu. Tüm bu değerlendirmeler sonucunda; farklı yapı ve boyuttaki kıkırdak greftlerinin yarık dudak burun ucu ve sekonder rinoplastide burun ucu deformitelerinin düzeltilmesinde, estetik ve fonksiyonel bütünlüğün sağlanmasında mutlaka gerekli olduğu sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Burun, Kıkırdak grefti, Sekonder Rinoplasti, Yarık dudak VI
Tek taraflı dudak damak yarığında ikincil burun onarımı
İkincil yarık dudak burun def ormitesinin patogenez inde ve onarımında günümüzde halen belli bir görüş oluşturulamamıştır. Bu çalışmamızda Çukurova üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Kliniğinde 1990-1994 yılları arasında yatarak tedavi gören, adölesan ve erişkin yaş grubundaki ikincil yarık dudak burun deformiteli 15 olguya Millard yöntemi ile onarım uygulanmıştır. Olgular deformite tipleri, yaş, cins, birincil dudak onarım yaşı ve yöntemi uygulanan ek cerrahi girişimler açısından incelenip, burun inferior düzleminden elde ettiğimiz ölçümlerle değerlendirilmiştir. Elde edilen sonuçlara göre; uygulanan cerrahi yöntem ve ek cerrahi yöntemler hasta grubunun çoğunda beklenen sonucu vermekle beraber, kemik ve yumuşak doku deformitesi çok fazla olan küçük bir hasta grubunda tatminkar sonucun sağlanamadığı görülmüştür. 49
Ortognatik cerrahi uygulanan hastaların retrospektif değerlendirilmesi, komplikasyonların ve iskeletsel relapsların analizi
TEŞEKKÜRBu tezin hazırlanmasındaki değerli katkılarından dolayı Prof. Dr. Sabri Acartürk'e,olgularını benimle paylaşan Prof. Dr. Cemil Dalay'a, arşivlerini kullanımıma açan DişHekimliği Fakültesi Ortodonti Anabilim Dalı öğretim üyelerinden Doç. Dr. Serdar Toroğluve çalışma arkadaşlarına, ihtisas sürem boyunca eğitimime katkıda bulunan Plastik,Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı'nın tüm sayın Öğretim Üyeleri ve birlikteçalışma fırsatı bulduğum mesai arkadaşlarıma, desteği ile her zaman yanımda olan eşimIşın Selin Seküçoğlu'na ve hayatımıza renk katan biricik oğlum Doruk zzet Seküçoğlu'nateşekkür ederim.IÇ NDEK LERTEŞEKKÜR IÇ NDEK LER IITABLO L STES IVŞEK L L STES VKISALTMA L STES VIIÖZET ve ANAHTAR SÖZCÜKLER VIIIABSTRACT-KEYWORDS X1. G R Ş 12. GENEL B LG LER 22.1. Tarihçe 22.1.1. Mandibuler Osteotomilerin Tarihçesi 22.1.2. Maksiller Osteotomilerin Tarihçesi 52.1.3. Fiksasyon Yöntemlerinin Tarihçesi 72.2. Anatomi 82.2.1. Mandibulanın Anatomisi 82.2.2. Maksillanın Anatomisi 92.3. Hastaların Ameliyat Öncesi Değerlendirilmeleri 122.4. Cerrahi Öncesi Ortodontik Tedavi 152.5. Ameliyat Teknikleri 172.5.1. Bilateral Sagittal Split Ramus Osteotomisi 172.5.2. ntraoral Vertikal Ramus Osteotomisi 192.5.3. Ters ?L? Osteotomisi 21II2.5.4. Le Fort I Osteotomisi 223. GEREÇ ve YÖNTEM 243.1. statistiksel Analiz 274. BULGULAR 295. TARTIŞMA 386. SONUÇ ve ÖNER LER 567. KAYNAKLAR 588. ÖZGEÇM Ş 65IIITABLO L STESTablo no: Sayfa no:Tablo 1. Cerrahi öncesi ortodontik tedavinin hedefleri 16Tablo 2. skeletsel sefalometrik nokta ve düzlemlerin tanımlanması 26Tablo 3. Sefalometrik nokta ve açıların cerrahi öncesi ve cerrahi sonrası 36pozisyonel değişimlerinin karşılaştırılması ve cerrahi hareket miktarınınoperasyon sonrası hareketle korelasyonuTablo 4. Maksilla için ?A? noktası ve mandibula için ?Pg? noktasının, maksilla ve 37mandibulanın her yöndeki hareketleri için cerrahi ve cerrahiden 1 yıl sonrakideğişimleri ve relaps oranlarıTablo 5. Literatürde maksiller gömme ve rijid fiksasyon uygulanan olguların ortalama 45cerrahi yer değiştirmeleri, operasyondan 1 yıl sonraki ortalama relaps miktarıve oranlarıTablo 6. Literatürde maksiller ilerletme ve rijid fiksasyon uygulanan olguların 46kullanılan greft materyalleri, ortalama cerrahi yer değiştirmeleri, operasyondan1 yıl sonraki ortalama relaps miktarı ve relaps oranlarıTablo 7. Literatürde maksiller aşağı çekme ve rijid fiksasyon uygulanan olguların 48kullanılan greft materyalleri, ortalama cerrahi yer değiştirmeleri, operasyondan1 yıl sonraki ortalama relaps miktarı ve relaps oranlarıTablo 8. Literatürde mandibuler ilerletme ve rijid fiksasyon uygulanan olguların 51ortalama cerrahi yer değiştirmeleri, operasyondan 1 yıl sonraki ortalama relapsmiktarı ve relaps oranlarıTablo 9. Literatürde mandibuler geri çekme ve rijid fiksasyon uygulanan olguların 53ortalama cerrahi yer değiştirmeleri, operasyondan 1 yıl sonraki ortalama relapsmiktarı ve relaps oranlarıIVŞEK L L STESŞekil no: Sayfa no:Şekil 1. Hullihen'in mandibuler subapikal osteotomisi 2Şekil 2. (A) Blair'in ?body? osteotomisi, (B) Blair'in ramus osteotomisi, 3(C) Limberg'in oblik ramus osteotomisiŞekil 3. (A) Ters ?L? osteotomisi, (B) ?C? osteotomisi 4Şekil 4. Sagittal split ramus osteotomisinin modifikasyonları. (A) Obwegeser ve 5Trauner'in tekniği, (B) DalPont modifikasyonu, (C) Hunsuck modifikasyonuŞekil 5. Mandibula ve infratemporal fossanın vasküler anatomisi 8Şekil 6. Maksiller arterin pterigopalatin fossada verdiği dallar 10Şekil 7. Asendan palatin arter, asendan faringeal arter, desendan palatin arter ve 11nasopalatin arterlerin seyri ve büyük palatin arterin oluşumuŞekil 8. Asendan palatin arter, asendan faringeal arter ve küçük palatin arterin büyük 11palatin arterle anastomozlaşması. Ana damarlar bağlanmış. Oklar kan akımyönünü göstermekteŞekil 9. Vertikal düzlemde yüz üç eşit bölgeye ayrılarak değerlendirilir. Alt üçte birlik 12bölge de subnazal bölgeden stomiona üçte bir, stomiondan mentona üçte ikişeklinde oranlanırŞekil 10. (A) ?Angle? normal Sınıf I oklüzyonu. Maksiller birinci moların bukkal çıkıntısı 13mandibuler birinci moların bukkal oluğunda. Normal derecede overjet ve ?overbite?mevcut. (B) Sınıf II maloklüzyon. Maksiller birinci moların bukkal çıkıntısı önedoğru genişlemiş. leri derecede maksiller overjet mevcut. (C) Bazı Sınıf IImaloklüzyonlarda overjet yerine ?overbite? ile karşılaşılabilir. (D) Sınıf IIImaloklüzyon. Mandibuler birinci moların bukkal oluğu maksiller birinci molarınbukkal çıkıntısından daha öndeŞekil 11. (A) ?Overbite?; alt ve üst insizivlerin vertikal düzlemde üst üste binmesi. ?Overjet?; 13horizontal düzlemde alt ve üst insizivlerin arasındaki mesafe, (B) ?Anterior openbite?Şekil 12. Oklüzal düzlem her iki pupilden geçen düzleme paralel olmalı 13Şekil 13. ?Angle? sınıf II oklüzyonu bulunan bir hastanın operasyon öncesi lateral 14sefalometrik (A) ve panoreks (B) grafileriŞekil 14. Model artikülatör ile çene hareketlerinin her üç düzlemdeki milimetrik 15değişimleri izlenebilmektedirŞekil 15. (A) Medial osteotomi hattı (B) Lateral osteotomi hattı 18VŞekil 16. Mandibuler geri çekme sonrası proksimal segment distalinden kemik rezeksiyonu 18Şekil 17. Lateral ramustaki vertikal kesi hattı (A) 5 mm'ye kadar olan geri çekmelerdeki 20standart osteotomi hattı (B) 5 mm'nin üzerindeki geri çekmelerdeki osteotomi hattıŞekil 18. Ters ?L? osteotomi. (A) Lateral görünümü, (B) Oblik görünümü, (C) Medial 21görünümü. Medial osteotomi, koronoid kırığına neden olmamak için forameneolabildiğince yakın tutulurŞekil 19. Le Fort I Osteotomi, (A) Osteotomi hattı, (B) Septum ve vomerin maksilladan 22ayrılması, (C) Pterigomaksiller bileşkenin ayrılmasıŞekil 20. Lateral sefalogramda kullanılan noktaların yerleşimi 27Şekil 21. Hastaların cinsiyet dağılımı 29Şekil 22. Hastaların oklüzyonlarının ?Angle? oklüzyon sınıflandırmasına göre dağılımı 29Şekil 23. Hastaların uygulanan cerahi müdaheleye göre dağılımı 30Şekil 24. Sınıf III oklüzyonu ve solda bukkal ?crossbite? bulunan hastanın operasyon 31öncesi görünümüŞekil 25. Aynı hastanın Le Fort I osteotomi ile 6 mm maksiller ilerletme sonrası erken 31dönem görünümüŞekil 26. Sınıf II oklüzyonu ve ?overjet? bulunan hastanın operasyon öncesi görünümü 32Şekil 27. Aynı hastanın BSSRO ile 5 mm mandibuler ilerletme sonrası görünümü 32Şekil 28. Sınıf III oklüzyonu ve ?anterior openbite? bulunan hastanın operasyon öncesi 33görünümüŞekil 29. Aynı hastanın çift çene cerrahisi ile mandibulanın 5 mm geri çekilmesi ve 33maksillanın 6 mm ilerletilmesi sonrası geç dönem görünümüŞekil 30. Le Fort I osteotomi sonrası oluşan kemik defektlerinin kapatılmasında 34kullanılan greft materyallerinin dağılımıŞekil 31. Ortognatik cerrahi uygulamaların stabiliteleri 44VIKISALTMA L STESTME: Temporomandibuler eklemBSSRO: Bilateral sagittal split ramus osteotomisiMMF: Maksillomandibuler fiksasyonVRO: ntraoral vertikal ramus osteotomisiAS: nferior alveoler sinirVIIÖZETOrtognatik Cerrahi Uygulanan Hastaların Retrospektif Değerlendirilmesi,Komplikasyonların ve skeletsel Relapsların AnaliziSagittal split ramus osteotomisi ve Le Fort I osteotomisi, maksillomandibulerdeformitelerin tedavisinde en sık tercih edilen iki yöntemdir. Son 30 yılda pek çok gelişmegöstermelerine rağmen günümüzde bu tekniklerin komplikasyonları, karşılaşılan relapsoranları ve bunları azaltmak amacı ile yapılan araştırmalar devam etmektedir.Bu çalışmada; Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik, Rekonstrüktif ve EstetikCerrahi Anabilim Dalı'nda 01.10.2001-01.10.2005 tarihleri arasında gelişimselmaloklüzyon nedeni ile ortognatik cerrahi uygulanmış olan 29 hasta; yaş, cinsiyet,oklüzyon tipi, operasyon öncesi ortodontik tedavi süresi, uygulanan operasyon yöntemi,kullanılan greft materyali, operasyon sonrası oluşan komplikasyonlar, inferior alveoler sinirhasarı, hastanede yatış süresi ve operasyon sonrası iskeletsel relaps yönünden retrospektifolarak incelendi.Hastaların lateral sefalogramları üzerinde maksilla ve mandibulanın horizontal vevertikal düzlemdeki hareketlerinin sefalometrik analizi yapıldı. Cerrahi sonrası bir yıllıkdönem sonunda tespit edilen relaps miktarları ve cerrahi hareketin boyutları ile relapsarasında bir ilişki olup olmadığı istatistiksel olarak değerlendirildi. Operasyon sonrasıortaya çıkan komplikasyonlar ve tespit ettiğimiz relaps oranları literatür verileri ilekarşılaştırıldı.Yapılan değerlendirmeler sonucunda, ortognatik cerrahi uygulamalarının basitkomplikasyonlarının ve relapsların literatür verilerine benzer oranlarda ortaya çıktığı,majör komplikasyonları ile ise karşılaşılmadığı tespit edildi. Stabilitesi en yüksek uygulamaolarak maksillanın yukarı gömülmesi (%9 relaps), stabilitesi en düşük uygulama olarak isemandibulanın ileri çekilmesi (%35 relaps) tespit edildi. Cerrahi hareketin boyutlarınınrelaps üzerine herhangi bir etkisi olmadığı görüldü.Sonuç olarak, sagittal split ramus osteotomisi ve Le Fort I osteotomisi, tecrübelicerrahların ellerinde son derece güvenli uygulamalar olarak kullanılabilirler. Her ikiVIIIcerrahi teknikte de osteotomi hattının titanyum plak-vida ile fiksasyonu altın standartolmasına rağmen bu uygulamaların tümünde değişik oranlarda relaps kaçınılmazolmaktadır. Relaps miktarını azaltmak amacıyla yapılabilecek en uygun yaklaşımın rijidfiksasyon ve maksillomandibuler fiksasyon birlikte uygulanması ve gerekli koşullarda greftkullanılması olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar Sözcükler: Maloklüzyon, sagittal split ramus osteotomisi, Le Fort Iosteotomi, relapsIX
Cilt kanserlerinde sentinel nod diseksiyonunun tedavideki rolü
TEŞEKKÜRBu tezin hazırlanmasındaki değerli katkılarından dolayı Prof. Dr. ÖnderKıvanç'a, eğitimimin tamamlanmasında büyük katkısı olan Prof. Dr. Metin Yavuz veYard. Doç. Dr. Erol Kesiktaş'a, kendilerinden eğitimim sırasında her türlü desteğigördüğüm diğer kıymetli hocalarıma, bana Plastik ve Rekonstrüktif cerrahı olmayolunda her zaman rehberlik yapan sevgili ağabeyim Doç. Dr. Ömer Refik Özerdem'eteşekkürlerimi ve saygılarımı sunarım.Aynı bölümde birlikte çalışmaktan gurur duyduğum, yoğun çalışma ortamındakader birliği yaptığım tüm asistan arkadaşlarıma en içten teşekkürlerimi iletirim.Asistanlığımın ilk günlerinden itibaren bana olan desteğini hep hissettiğim, banabugüne kadar en iyi eğitim şartlarını sunan sevgili babam Necdet Özerdem'e, annemGünay Özerdem'e, hayatımın baharı olan en büyük varlığım biricik kızım DoğaÖzerdem'e ve çok sevdiğim, birlikte olmaktan hep mutluluk duyduğum eşim nciferÖzerdem'e çok teşekkür ederim.Dr. Gökhan ÖzerdemIÇ NDEK LERTEŞEKKÜR IÇ NDEK LER IITABLO L STES IVŞEK L L STES VKISALTMA L STES VIÖZET ve ANAHTAR SÖZCÜKLER VIISUMMARY-KEYWORDS VIII1. G R Ş 12. GENEL B LG LER 22.1. Derinin Anatomisi ve Fizyolojizi 22.2. Derinin Malign Tümörleri 42.2.1. Bazal Hücreli Karsinom 62.2.2. Skuamöz Hücreli Karsinom 72.2.2.1. Sıklık ve Dağılım 82.2.2.2. Histopatoloji 92.2.2.3. Histolojik alt tipler 102.2.2.4. Klinik 112.2.2.5. Prognoz 112.2.2.6. Tedavi 122.2.3. Malign Melanom 132.2.3.1. Malign Melanom Tipleri 152.2.3.1.1. nsitu Melanomlar 152.2.3.1.2. nvazif Melanomlar 162.2.3.2. Histopatoloji 192.2.3.3. Tanı 21II2.2.3.4. Prognoz 222.2.3.5. Tedavi 292.2.3.6. Takip 302.2.4. Lenfatik Sistem 302.2.5. Lenfosintigrafi 332.2.6. Sentinel Lenf Nodu Biyopsisi 343. GEREÇ VE YÖNTEM 374. BULGULAR 455. TARTIŞMA 516. SONUÇ 677. KAYNAKLAR 698. ÖZGEÇM Ş 75IIITABLO L STESTablo no: Sayfa no:Tablo 1. Deri kanserlerinde etyolojik faktörler 5Tablo 2. Clark evrelendirmesi 21Tablo 3. 1997 AJCC (American Joint Committee on Cancer) evreleme sistemi 25Tablo 4. Revize edilmiş AJCC (American Joint Committee on Cancer) evreleme sistemi 27Tablo 5. Malign Melanomda klinik evreleme 28Tablo 6. Malign melanomda, zamanımızda kabul edilen eksizyon sınırları 55IVŞEK L L STESŞekil no: Sayfa no:Şekil 1. Yüzeyel yayılan melanoma 17Şekil 2. Nodüler melanoma 18Şekil 3. Melanomalı hastalarda erkek ve kadın hasta dağılımı 38Şekil 4. Skuamöz hücreli karsinomalı hastalarda kadın ve erkek hastaların dağılımı 38Şekil 5. Sentinel lenf nodu biyopsisi yapılan hastaların yıllara göre dağılımı 39Şekil 6. Skar etrafına radyoaktif maddenin enjeksiyonu 40Şekil 7. Vücutta lezyon veya skar lokalizasyonuna göre yapılan enjeksiyon noktaları 40Şekil 8. Cerraha kılavuzluk etmesi amacıyla, yüksek radyoaktivitenin olduğu yerlerde 42cilt üzerine koyulan işaretler.Şekil 9. Hastanemizde kullanılan gama prob cihazı 43Şekil 10. Çıkartılan lenf nodunun vücut dışında tekrar gama prob ile sayımının alınması 43Şekil 11. Melanomalı hastaların lezyon lokalizasyonuna göre dağılımı 47Şekil 12. Kadın melanomalı hastaların lezyon lokalizasyonuna göre dağılımı 48Şekil 13. Erkek melanomalı hastaların lezyon lokalizasyonuna göre dağılımı 48Şekil 14. Hastaların Breslow kalınlığına göre dağılımı 49Şekil 15 Melanomlu hastaların lezyon tipine göre dağılımı. 49Şekil 16. Skuamöz hücreli karsinomlu hastaların lezyon lokalizasyonuna göre dağılımı 50VKISALTMA L STESSLN: Sentinel lenf noduUV-B: Ultraviyole B bandDNA: Deoksiribonükleik asitBHK: Bazal hücreli karsinomAJCC: American Joint Committee on CancerTNM: Tümör-Nod-MetastazVIÖZETCilt Kanserlerinde Sentinel Nod Diseksiyonunun Tedavideki RolüSentinel lenf nodu, belli bir vücut alanındaki lenf akımını toplayan lenfzincirindeki ilk lenf düğümü şeklinde tariflenir. Sentinel lenf nodu konusunungeliştirilmesi ve lenf nodu biyopsisinin hastalığın prognozunu saptayıcı etkisi birincilderi kanserlerinin cerrahi tedavisinin planlamasında bir çığır açmıştır.Lenfatik haritalama ve lenf nodu biyopsisi bölgesel nodal mikrometastazlarısaptamamızı sağlar. Bu metod, lenf diseksiyonu ve muhtemel adjuvan tedaviye ihtiyacıolacak sentinel lenf tutulumlu hastalar ile daha ileri tedavilerin morbiditesindenkorunabilecek, sentinel nod tutulumu olmayan hastaları birbirinden ayırmamızayardımcı olur.Bu retrospektif çalışmadaki amacımız, bu yöntemi uygulamanın kliniğimizdekibirincil deri kanserli hastaların tedavi planlamasına etkisini saptamaktı.Çalışmamızda Ocak 2004- Mart 2007 tarihleri arasında kliniğimizde deri kanserinedeniyle tedavi olan 71 hastanın (50 melanoma %70.4, 21 skuamoz hücreli karsinoma%29.6) retrospektif analizi yapıldı. Bu olgularda uygulanacak tedavi şeklilenfosintigrafi ve gama prob ile yeri saptanan sentinel lenf nodunun histolojik analizisonrasında karar verildi. Hastalar yaş, cinsiyet, lezyonun yerleşimi, lezyonun histolojiktiplendirme ile seviyesi ve lenf tutulumuna göre sınıflandırıldı. Yaşta azalmanın, erkekcinsiyetin, baş ve boyun yerleşimli, derin ve ülsere lezyonların lenf nodunda metastazgörülme olasılığını arttırdığı saptandı. Lenf nodu diseksiyonu, bölgesel lenf nodumetastazı saptanan 22 (%31) olguda yapıldı. Kalan %69 olguda sadece lenf biyopsisi ileyetinildi, diğer bir deyişle bu olgular prognozlarına etki etmeyecek olan daha ileri tedavişekillerinden ve bunların morbiditelerinden korunmuş oldu.Sonuç olarak, nöbetçi lenf düğümü biyopsisi deri kanserli hastalarda prognozhakkında önemli bilgiler veren ve morbiditeye neden olan daha ileri tedavi şekilleriningerekliliğini saptamamızı sağlayan minimal invazif bir metoddur.Anahtar Sözcükler: Deri kanserleri, sentinel lenf nodu biyopsisi,lenfosintigrafi, gama probVII
Hayvansal kaynaklı greft materyalinin (Bioteck®S.R.L. Osteoplant®-Flex System) ortognatik cerrahinin stabilitesi üzerine etkisi
Ortognatik cerrahinin amacı; yüzün iskelet ve diş yapısındaki bozuklukları düzeltmektir. Le Fort I osteotomi dentofasiyal deformiteleri düzeltmek için kullanılan en yaygın maksiller girişimdir. Başarılı bir ortognatik cerrahi için normal çene fonksiyonun ve optimal yüz estetiğinin sağlanması ve uzun dönemli stabilite zorunludur.Kemik greftinin orta yüz osteotomilerinden sonra stabiliteyi düzelttiği biliniyor. Otolog kemik greftinin donör alan morbiditesi ve postoperatif kemik greftinin resorbsiyonu gibi belirgin dezavantajları vardır. Postoperatif greft resorbsiyonu kemik yapının stabilitesinin bozulmasına yol açabilir.Bu çalışmada Le Fort I osteotomi sonrası maksiller uzatma ve\veya ilerletme ile birlikte hayvansal kökenli kemik greft materyali kullanımının uzun dönemli stabilitesi retrospektif olarak araştırıldı. Maksiller yetersizliğe sahip 17 hastanın radyografileri incelendi. Cerrahi öncesi, cerrahi sonrası ve cerrahiden bir yıl sonraki sefalogramlar değerlendirildi. Bir yıl sonraki relaps büyüklüğü ve oranı belirlendi. Relaps oranları literatür ile karşılaştırıldı.Yapılan değerlendirmeler sonucunda, en stabil hareketin maksiller gömme olduğu (% 5,1 relaps) ve maksiller ilerletme ve aşağı alma sonrasında da relapsın düşük olduğu (% 7 ve % 8,7 relaps) tespit edildi. Minör komplikasyonlarla karşılaştık.Sonuç olarak, Le Fort I osteotomi dentofasiyal deformitelerin düzeltilmesinde sıkça kullanılmaktadır. Rijid internal fiksasyonla birlikte kemik greftinin kombinasyonu Le Fort I osteotomi sonrası maksiller aşağı ve/veya öne alma uygulamasının stabilitesini düzeltebilir. Ancak otolog kemik grefti kullanımının bazı dezavantajları mevcuttur. Rijid internal fiksasyon ile birlikte hayvansal kaynaklı kemik greft materyali kullanıldığında maksiller aşağı ve/veya öne alma uygulaması stabil ve öngörülebilir bir işlemdir.Anahtar Sözcükler: Le Fort I osteotomi, maksiller stabilite, hayvansal kaynaklı kemik greft materyali
Ortognatik cerrahide geç dönem hasta memnuniyetinin değerlendirilmesi
Ortognatik Cerrahide Geç Dönem Hasta Memnuniyetinin DeğerlendirilmesiOrtognatik cerrahi, maksilla ve mandibulanın diş içeren bölümlerindeki bozukluklarının cerrahi olarak düzeltilmesidir. Bu gruptaki hastalar tek başına ortodontik yöntemler ile ideal olarak tedavi edilemeyen hastalardır. Ortognatik cerrahinin amacı dişsel dizilimin düzeltilmesinin yanında ideal bir yüz estetiğini sağlamaktır. Dentofasiyal deformitelerin düzeltilmesinde Lefort 1 osteotomisi ve sagital split ramus osteotomisi en sık kullanılan yöntemlerdir. Ortognatik cerrahi ile uğraşan kliniklerde o kadar iyi ve güvenilir kayıtlar olmasına rağmen hasta memnuniyeti konusunda literatürde çok az sayıda bilgi mevcuttur. Klinisyenler cerrahinin başarısını değerlendirirken genellikle postoperatif oklüzyonu ve sefalometrik ölçümleri dikkate alırlar. Oysa ki hastalar için estetik görünüm en az oklüzyonun başarısı kadar önemlidir.Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalında 2003-2011 yılları arasında gelişimsel maloklüzyon nedeniyle ortognatik cerrahi uygulanan 80 hasta incelendi. Bu hastaların tamamıyla yüz yüze ya da telefonla görüşülerek cerrahi öncesi ve sonrası estetik olarak yüz görünümü, özgüven değişikliği, çiğneme fonksiyonu, inferior alveol sinir hasarına bağlı hipoestezi, çene ekleminde ağrı ve konuşmanın değerlendirilmesi gibi hasta memnuniyetini yansıtan 14 adet soru anket şeklinde soruldu. Hastaların %22,5'i sadece estetik düzelme olduğunu, %8,8'i sadece çiğnemenin düzeldiğini, %62,5'i her ikisinin de düzeldiğini belirtmiştir. Toplamda hastaların %70'i (n=56) özgüven artışı olduğunu, %33,8'i (n=27) de yüzünde uyuşukluk olduğunu söylemiştir. Operasyondan önce hastaların %17,5'inde çene ekleminde ağrı mevcutken operasyon sonrasında bu oran %26,3 olmuştur. Cerrahi sonrasında çiğneme fonksiyonunda ve estetik yüz görünümünde ciddi oranda iyileşme saptanmıştır. Elde edilen bu anket sonuçları istatistiksel olarak değerlendirilerek literatür verileriyle karşılaştırıldı.Bu çalışmada; operasyonların başarısının sadece oklüzyon ve sefalometrik ölçümlerle değil geç dönemde hastaların subjektif yakınma ve memnuniyetleriyle de değerlendirilebileceği gösterildi. Ortognatik cerrahinin uzun dönem başarısı için fonksiyon ve estetik yüz görünümünün birbiriyle ilişkili olduğu bilinmeli ve her ikisi de eşit olarak göz önünde bulundurulmalıdır.
Yarık damak ameliyatından sonra beslenme için nazogastrik sonda kullanımının fistül oluşumuna etkisinin retrospektif incelenmesi
Giriş ve Amaç; Yarık damak ve dudak en sık görülen konjenital anomalilerdendir. Yarık damak ameliyatlarından sonra görülen en önemli komplikasyonlardan biri de fistüllerdir. Bu çalışmada; yarık damak ameliyatından sonra beslenme için NG sonda kullanımının fistül oluşumuna etkisinin olup olmadığının tespiti amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem; Çalışmamız için gerekli izinlerin alınmasının ardından 2005 Mart- 2016 Aralık ayı içerisinde kliniğimizde ameliyat edilmiş 320 hasta dosya kayıtlarından retrospektif olarak incelendi. Yarık damak ameliyatından sonra beslenme için NG sonda kullanılan hastalar Grup 1, NG sonda kullanılmayan hastalar Grup 2 olarak belirlendi. Bulgular; Yarık damak nedeni ile ameliyat edilen hastaların 176'sı (%55) erkek, 144'ü (%45) kadındı. Grup 1'de ameliyat edilen hasta sayısı 138 ve fistül gelişen hasta sayısı 15 (%10,8) idi. Grup 2'de ameliyat edilen hasta sayısı 182 ve fistül gelişen hasta sayısı 42 (%23) idi. Sonuç; Çalışmamız kliniğimizde yarık damak nedeni ile ameliyat edilen hastaların cinsiyetlerini, yarık damak tipini ve fistül oranlarını ortaya koymuştur. Çalışmamızda, yarık damak ameliyatı sonrası NG sonda kullanımının fistül oranlarını anlamlı düşürdüğünü gördük. Fistül oluşumu ile NG sonda kullanımı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır (P=0,006). Anahtar Kelimeler; Yarık Damak, NG Sonda, Fistül, Orofasyal Yarık, Plastik Cerrahi
Ortognatik cerrahi operasyonu gerçekleştirilen hastalarda preoperatif ve postoperatif sesli harflerin akustik analizi
Giriş ve Amaç: Ortognatik cerrahi, maksilla ve mandibulanın diş içeren bölümlerindeki anatomik bozukluklarının cerrahi olarak düzeltilmesidir. Bu gruptaki hastalar tek başına ortodontik yöntemler ile ideal olarak tedavi edilemeyen hastalardır. Ortognatik cerrahinin amacı dişsel dizilimin düzeltilmesinin yanında ideal bir yüz estetiğini sağlamaktır. Bu iki ana amacın yanında en az onlar kadar önemli olan sese olan etkileridir. Özellikle ses kayıt cihazlarının ve ses analiz programlarının gelişmesi ile birlikte bu alanda daha objektif ve detaylı değerlendirmeler yapılabilmektedir. Dentofasiyal deformitelerin düzeltilmesinde Lefort 1 osteotomisi ve sagital split ramus osteotomisi en sık kullanılan yöntemlerdir. Bu iki operasyonun birlikte kullanıldığı olan çift çene operasyonunda ise tek bir çenenin yumuşak dokuların fizyolojisine ayıkırı biçimde belirgin hareketlerden ziyade minimal hareketlerle oklüzyonun sağlanmasında büyük avantaj sağlamaktadır. Bilgisayarlı ses analizi esas olarak ses bozukluğunun ve uygulanan tedavinin etkinliğinin takibinde kullanılmaktadır. Akustik analiz sese ait nesnel değerlendirme imkanı sunar ve özellikle tedavi öncesi ve sonrası durum değerlendirmelerinde oldukça etkilidir. Bizde çalışmamızda oklüzyon bozukluğu olan dentofasyal deformiteli hastalara uyguladığımız ortognatik çift çene cerrahi tedavisinin akustik analiz ile takibini ve ses kalitesi üzerine olan etkisini araştırmayı amaçladık. Materyal Metod: Bu prospektif kesitsel çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalında 20018-2020 yılları arasında gelişimsel maloklüzyon nedeniyle ortodontik tedavi sonrası ortognatik çift çene cerrahi tedavisi uygulanan 13 erkek ve 13 kadın toplam 26 hasta incelendi.Tüm operasyonlar aynı cerrah liderliğindeki ekip tarafından gerçekleştirildi. Hastaların sesli harf kayıtları (a,e,i,ı,o,ö,u,ü) ameliyat öncesi dönemde ve ameliyat sonrası 6. Ayda hastaların vokal kalitesini etkileyebileceği düşünülen ek patolojilerinin olmadığı dönemde alındı. Audacity programı(Open Source Software) ile alınan ses kayıtları, Praat akustik analiz program ile her harf için ameliyat öncesi ve sonrasında akustik analizi yapılarak temel frekans, shimmer, jitter ve harmoni gürültü oranlarına (NHR) bakıldı. Operasyon öncesi ve sonrası sürekli ölçümlerin karşılaştırılmasında dağılımlar kontrol edildi, parametrik dağılım gösteren değişkenler için Bağımlı Grup T test, parametrik dağılım göstermeyen değişkenler de Wilcoxson testi kullanıldı. Tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi 0.05 olarak alındı. Bulgular: Çalışmada kullanılan sesli harf ses kayıtlarının tamamı için akustik analiz sonucu elde edilen temel frekans (f0), jitter, shimmer ve harmoni gürültü değerlerinde ses kalitesindeki artışı gösterir şekilde sayısal olarak azalma ve her harf için en az iki parametrede istatiksel olarak anlamlı değişiklik saptandı. Sonuç: Çalışmamız sonucunda ortodontik tedavi sonrası uyguladığımız ortognatik çift çene cerrahisi hastalarının türkçe alfabesinde kullanılan sesli harflerin akustik analizinde, ses kalitesinde artış sağladığı gözlemlenlendi. Akustik analiz değerlendirilirken birden fazla parametre kullanımının elde edilecek sonucun güvenilirliğini artırması yönünden önemli olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: Akustik Analiz, Çiftçene Operasyonu, Maloklüzyon, Ortognatik Cerrahi.
Diyabetik sıçan modelinde irisin'in McFarlane flep beslenmesine etkisi
Diyabetik Sıçan Modelinde İrisin'in McFarlane Flep Beslenmesine Etkisi Giriş ve Amaç: Flepler doku defektlerinin rekonstrüksiyonunda yaygın olarak kullanılmaktadır. Diyabetik hastalarda bozulmuş yara iyileşmesi ve iskemik hasar nedeniyle flep başarısı düşmektedir. İrisin, anti-iskemik, anjiyojenik, anti-diyabetik, antiinflamatuar etkilere sahip bir adipokin hormondur. Sıçan deri fleplerinde iskemi ve iskemi-reperfüzyon hasarına koruyucu etkileri gözlemlenmiştir. Bu çalışmanın amacı, streptozotosinle indüklenmiş diyabetik sıçanlarda cilt fleplerinde Irisin'in flep perfüzyonuna etkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: 250-300 gram aralığında 24 Wistar-Albino erkek sıçan dört gruba ayrıldı. Grup 3 ve 4'teki sıçanlara intraperitoneal olarak streptozotosin verildi. Grup 1 ve 2'deki sıçanlara aynı miktarda salin verildi. Sekizinci haftada tüm sıçanlarda McFarlane cilt flebi oluşturuldu. Grup 2 ve 4'teki sıçanlara üç gün intraperitoneal Irisin uygulandı. Yedinci günde flep perfüzyonu SPY immunofloresan anjiyografi kullanılarak ölçüldü. Sıçanların fotoğrafları çekilerek nekroz oranları hesaplandı ve inflamasyon, fibrozis ve vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) ekspresyonlarını değerlendirmek üzere histopatolojik örnekler alındı. Bulgular: Grupların nekroz yüzdeleri kontrol 9.9±3.1, Irisin 2.2±2.9, diyabetik kontrol 33.7±15.8 ve diyabetik irisin 6.2±3.6 olarak ölçüldü. Irisin grubunda, kontrol grubuna göre flep nekroz oranında sayısal azalma ve daha iyi perfüzyon saptandı (p>0.005). Diyabetik kontrol grubunda, kontrol, Irisin ve diyabetik Irisin gruplarına göre flep perfüzyonunda ve nekroz oranlarında anlamlı fark saptandı (p<0.05). İrisin grubunda deney kontrol grubuna göre, diyabetik irisin grubunda diyabet kontrol grubuna göre VEGF ekspresyonunda artış, inflamasyon ve fibroziste azalma gözlendi. Sonuç: İrisinin hem diyabetik hem diyabetik olmayan sıçanlarda cilt flep beslenmesine olumlu etkileri vardır. Diyabetik sıçanlarda ise İrisin flep beslenmesini artırarak flep nekrozunda anlamlı azalma sağlamaktadır (p<0.05). İrisin, VEGF ekspresyonunu miktarını artırarak flep vasküleritesinde artış sağlamakta, inflamasyon ve fibroziste iyileşme sağlamaktadır.
Mikrotianın otojen kostal kıkırdak ile onarımı ve mikrotik hastalarda moleküler genetik araştırma
Mikrotia, küçük kulak anlamındadır. Mikrotia deformitesi kulağın belirli anatomik kısımlarının yokluğundan tam yokluğuna (anotia) kadar değişen klinik görünümleri ile karşımıza çıkabilir. Mikrotia, tanımındaki sadeliğinin aksine henüz tam olarak aydınlanmamış etiyolojisi ve tedavisindeki cerrahi zorluklar nedeniyle halen üzerinde çalışılması gereken konulardan bir tanesidir. Görülme sıklığı 0.8-4.2/10.000 arasındadır. Mikrotia etyolojisi multifaktöriyeldir. Farklı genetik ve çevresel faktörler suçlanmaktadır. Mendelyan herediter formlarında otozomal dominant/resesif geçiş ve kromozomal aberasyonlar (sapma) rapor edilmiştir. Brankial arkların gelişiminde önemli rol oynadığı bilinen hox genleri ile ilgili farklı hayvan deneyleri yapılmışsa da izole mikrotiaya sebep olan gen bölgesi henüz belirlenememiştirÇalışmamızda mikrotianın genetik etyolojik predispozisyonu ve ailesel geçişini araştırmak amacıyla, kliniğimize başvuran mikrotialı hastalar ve 1.derece yakınlarından alınan kan örneklerinde PCR-SSCP yöntemini kullanarak FGF3 geni promotor polimorfizmleri araştırılması planlanmıştır. Bu hastalardan genetik farklılık saptananlar ve saptanmayanlar arasındaki klinik özelliklerin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Kontrol grubu olarak mikrotia ya da sendromik başka bir hastalık öyküsü olmayan aynı yaş grubundan 21 kişi seçildiÇalışmaya dahil edilen 21 mikrotialı hastadan poliakrilamid jel elektroforezinde yürüme farklılıkları gözlendi. 3 hastada FGF3 geninin c.254delT bölgesinde, 2 hastada p.Leu6Pro bölgesinde farklılık saptandı. Hasta DNA'ları dizi analizi yaptırmak üzere saklandı. Hastalardan birinde 2 gen bölgesinde de farklılık bulunmaktaydı. c.254delT ve p.Leu6Pro bölgelerinde farklılık gözlenen 4 hastadan tümünde farklı şiddette hemifasiyal mikrozomi bulguları mevcut iken, bir hastada da farklı göz ve el bulgularına rastlandı. Ameliyat sırasında mikrotik kalıntı kıkırdaktan alınan örneklerde histopatolojik inceleme yapılarak kalıntı kıkırdağın farklı histolojik yapıda olup olmadığı araştırıldı.
Ratlarda kritik büyüklükteki zigoma kemik defektinde adipoz kaynaklı mezenkimal kök hücrelerin kemik iyileşmesi üzerindeki etkileri
Kemik defektlerinin tedavisinde halen en geçerli yöntem kortiko-kansellöz (bazenvaskülarize) kemik greftlerinin kullanımı olmasına rağmen, hücre bazlı stratejilerin önemi gün geçtikçe artmaktadır. Bu amaçla farklılaşmamış (kök hücre) veya farklılaşmış (osteoblast) hücreler, birtakım büyüme faktörleri ile veya tek başına kullanılmaktadır.Bu çalışmanın amacı: ratlarda zigoma kritik büyüklükteki membranöz kemik defektinde, adipoz doku kaynaklı mezenkimal kök hücrelerin etkilerini göstermek ve osteojenik potansiyelleri arasındaki farkları ortaya koymaktır.15 aylıktan büyük 18 adet erkek wistar albino rat kullanılarak, lateral insizyonlar ile sağ ve sol zigomatik arklar ortaya konulacak Ratların bilateral zigomatik arklarında (36 zigoma) standart olarak 3mm kemik defekt oluşturulacak. 1.Grup deney grubu olarak, inguinal yağ yastıkçığı alanlarından alınacak olan yağ dokularına santrifüj işlemi uygulandıktan sonra oluşacak kök hücrelerin sağ zigoma kemik defektinin bulunduğu alana enjekte edilecek, 2. grup kontrol grubu olarak sol zigomada 3mm lik kritik kemik defekti oluşturularak kendi halinde iyileşmeye bırakılacak. 10. ve 20. haftalarda kemik defektlerinin iyileşme alanları 3 boyutlu tomografi ile değerlendirilecek ve sonrasında denekler sakrifiye edilerek kemik iyileşmesi histolojik olarak incelenecektirTemin edilmesi kolay olan adipoz kökenli kök hücrelerin yeni oluşan membranöz kemik dokusuna entegre olduğu ve yeni kemik oluşumunun istatistiksel olarak anlamlı derecede hızlandırdığı ve oluşan kemiğin kalitesinin arttığı histopatolojik, radyolojik incelemelerle kanıtlanacaktır.
Traneksamik asitin rat femoral veninde katlama yöntemi ile oluşturulan tromboz modeli üzerine etkileri
Cerrahide en sık görülen komplikasyonlardan biri de kanamadır. Ameliyat esnasında kan kaybını en aza indirmek cerrahların en büyük hedeflerinden biridir. Kan transfüzyonu ile kaybedilen kan geri yerine koyulabilse de transfüzyonun morbiditeyi ve mortaliteyi artıran birçok komplikasyonu bulunmaktadır. Bu sebeple kanamayı azaltan sistemik ilaçlar tartışma konusu olmaya başlamıştır. Traneksamik asit, kanama durdurucu sentetik bir lizin analoğudur. Bazı seçilmiş vakalar dışında sık kullanılmamaktadır. Mikrocerrahi işlemlerde kanamayı durdururken trombozu artırıp artırmadığına dair çalışmalar ise sınırlıdır. Traneksamik asit plazminojenin plazmine aktivasyonu önler. Böylece geçici olarak fibrin pıhtılarının plazmin tarafından çözünmesine engel olur. Bu mekanizmadan yola çıkarak traneksamik asidin mevcut pıhtı formasyonunu koruduğu ancak yeni pıhtı oluşumuna neden olmayacağı düşünüldü. Yapılan çalışmada mikrocerrahi altında rat femoral venlerine tromboz oluşturma amacıyla venöz katlama (tuck) prosedürü uygulandı. Ardından intravenöz verilen traneksamik asitin tromboza yatkın olan damarda trombozu artırıp artırmadığı araştırıldı. Etik kurul onayı alındıktan sonra, 60 adet wistar-albino cinsi rat çalışmaya dahil edildi. Ratlar 3 gruba ayrıldı. Grup 1 ratlara femoral venlerine tuck modeli ile tromboz modeli oluşturuldu. Ardından intravenöz 250 mg/kg traneksamik asit verildi. Grup 2 ratlara da femoral venlerine tuck modeli ile tromboz modeli oluşturuldu. Ancak postoperatif traneksamik asit verilmedi. Grup 3 ratlara ise tromboz modeli oluşturulmadan sadece intravenöz traneksamik asit verildi. Ardından postoperatif 14. gün bütün gruplar tekrar operasyona alındı ve grup 1 ve grup 2'deki grupların tromboz modeli oluşturulan femoral venlerinden ve grup 3'de rastgele bir taraf femoral venden histopatolojik çalışma yapmak üzere biyopsi alındı. Postoperatif 14. gün biyopsi alınma esnasında biyopsiden önce milking (sağma) testi yapıldı. Grup 1'de 20 venden 8'inde geçiş mevcuttu, grup 2'de 20 venden 10'unda geçiş mevcuttu, grup 3'de ise 19 venin hepsinde geçiş mevcuttu. Yine histopatolojik çalışmada grup 1'de 12 ven tromboze olmuştu, grup 2'de 10 vende tromboze görünüm mevcuttu, grup 3'de ise tromboze ven yoktu. Grup 1'de 20 venden 14'ünde eflamasyon mevcut, 12'sinde ödem mevcut iken, grup 2'de 20 venden 15'inde enflamasyon mevcut, 12'sinde ödem mevcuttu. Tuck modeli ile ratlarda femoral venlerde tromboz oluşturulmuş ancak traneksamik asitin tromboza yatkın olan damarlarda trombozu arttırmadığı görülmüştür. Ancak insanlarda kullanımı için daha ileri klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. Çünkü insanlarda da güvenli şekilde kullanılabileceğine dair görüş birliği sağlandığında birçok operasyonda ve tromboz açısından risk grubundaki hastalarda kanamayı azaltmak için kullanılabilecektir. Plastik cerrahide de mikrocerrahiden mamoplastiye, rinoplastiden baş boyun cerrahisine her türlü operasyonda kullanılabilecektir.
Rat iskemik yara modelinde topikal clinoptilolite zeolit kullaniminin yara iyileşmesi üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
İskemiye bağlı olarak gelişen oksidatif stres, doku metalloproteinaz (MMP) artışı, ekstrasellüler matriks yıkımının artışı ve reepitelizasyonda yetersizlik gibi iyileşmeyi olumsuz etkileyen çeşitli fizyopatolojik değişikliklere neden olmaktadır. Bu çalışmada immünstimülan, antitümöral ve antimetastatik etkileri olduğu ispatlanmış ve yara iyileşmesi üzerine olumlu etkisi olduğu belirtilmiş clinoptilolite zeolitin topikal uygulanmasının normal ve iskemik yara iyileşmesini üzerindeki etkileri incelenmiştir.Denekler iskemi durumu ve clinoptilolite zeolit kullanımına göre dört gruba ayrıldı. Her grupta 18 sıçan olmak üzere toplam 72 adet, 200-250 gram ağırlığında Wistar sıçan kullanıldı. İskemik yara modeli olarak bipediküllü dorsal flep kullanıldı. İskemik gruplarda iskeminin en belirgin olduğu birinci gün sonunda flepler üzerinde 1x1 cm'lik yaralar oluşturuldu. Yara alanları 14 gün boyunca takip edildi. 3, 7 ve 14. günlerde alınan serum örneklerinden MMP-1 ve doku metalloproteinaz inhibitörü (TIMP)-1 düzeylerinin tayini biyokimyasal (ELISA) yöntem ile yapıldı. Aynı günlerde alınan doku örnekleri histopatolojik ve immünhistokimyasal olarak incelendi.Yara alanları değerlendirildiğinde 14. gün sonunda clinoptilolite zeolit kullanılan iskemik olmayan yaralar en çok iyileşmeyi gösterdiler. Histopatolojik incelemede 3. günde reepitelizasyon, kollajen birikimi ve anjiyogenez skorlarının clinoptilolite zeolit kullanılan iskemik olmayan grupta en iyi olduğu saptanırken 14. günde iskemik olmayan ve clinoptilolite zeolit kullanılmayan grupta bu skorlar daha yüksekti. İmmünhistokimyasal değerlendirmede 3. ve 14. günlerde gruplar arasında anlamlı fark saptanmazken 7. günde iskemik olmayan grupların skorları birbirine benzer olmakla beraber iskemik grupların skorlarından anlamlı olarak daha yüksekti. MMP-1 düzeyleri 7. günde clinoptilolite zeolit kullanılan iskemik grupta daha yüksek saptanırken TIMP-1 düzeyleri ve MMP-1/TIMP-1 oranları açısından gruplar arasında fark yoktu.Elde ettiğimiz sonuçlar, topikal clinoptilolite zeolit tedavisinin iskemik yara iyileşmesine olumlu bir katkı sağlamadığını ancak, iskemik olmayan yaralarda iyileşmeyi hızlandırdığını göstermiştir. Deneysel olarak etkinliğini gösterdiğimiz topikal clinoptilolite zeolit tedavisinin, klinikte dolaşım problemi olmayan yaraların iyileşmesine yardımcı olacağı kanaatine varılmıştır.
Alıcı sahaya preoperatif uygulanacak mikroporasyon tekniğinin yağ grefti sağkalımına etkisi
Otolog yağ grefti, birçok yazar tarafından ideal yumuşak doku dolgu maddesi olarak tanımlanmaktadır. Yağ greftinin kullanımındaki en sık karşılaşılan sınırlandırıcı etken, emilimine bağlı olarak sağkalımının öngörülememesidir. Literatürde sağkalımı arttırmak amacı ile yağ grefti alıcı yatağında vaskülariteyi arttırmaya dair birçok uygulama tanımlanmıştır. Bu çalışmanın amacı, mikroporasyonun yarattığı inflamatuar süreç sonucu meydana gelen neovaskülarizasyonun yağ grefti sağkalımına olan etkilerinin incelenmesidir.Çalışmada 5 grup için toplam 30 wistar tipi sıçan kullanıldı. Yağ dokusunun kaynağı sıçanda inguinal yağ yastıkçığı olarak, alıcı saha ise sırt bölgesinde açılacak standart cep olarak belirlendi. Sıçanın sırt derisine mikroporasyon uygulamasını takiben, travmaya yanıt ilkelerine dayanarak damarlanma açısından değişikliklerin oluşması beklendi ve bir hafta tamamlandıktan sonra sırtta açılan ciltaltı cebe yağ greftinin transferi yapıldı.Morfolojik değerlendirme sonucunda mikroporasyon yapılan deneklerin alıcı sahadaki ciltaltında vasküler yapıların daha yoğun olarak izlendiği kaydedildi. Mikroporasyon uygulanan deneklerde uygulanmayanlara göre yağ greftlerinin yapılarını daha iyi muhafaza ettikleri ve daha vasküler bir yapıya sahip oldukları gözlendi. Su taşırma analizinde greftlerin 15. hafta sonundaki hacimleri kıyaslandığında, mikroporasyon yapılmayan grupta greft hacim kaybının anlamlı olduğu saptandı. Histomorfometrik ve immünohistokimyasal değerlendirme sonucunda kontrol grubuna kıyasla mikroporasyon uygulanan grupta yağ dokusunun bütünlüğünü daha iyi koruduğu, intakt nükleuslu adipositlerin hakim olduğu ve daha üniform yapıda lobüler dizilim sergiledikleri ve vaskülarizasyonun daha yoğun olduğu izlendi. Biyokimyasal olarak doku içerisindeki trigliserit konsantrasyonları ölçüldüğünde mikroporasyon yapılan deneklerde daha yüksek değerler saptandı ancak aradaki fark anlamlı çıkmadı.Sonuç olarak, mikroporasyon ile önkoşullandırma yapılan bir alana yağ grefti uygulandığında, greft hacmi, adipositlerin yapısı ve doku bütünlüğü, greftin yeniden damarlanması ve genel olarak greft sağkalımında olumlu katkı sağlanmaktadır.
Long evans ratlarda kısmi kalınlıktaki deri greftinin hiperpigmentasyonunu önlemek için % 4 hidrokinon, % 0,1 retinoik asit ve % 0,1 betametazon kremlerin kullanılması
ÖZETDeri greftleri direkt kapamaya uygun olmayan yaralar için değerli bir seçenektir. Deri greftleri kendi kan dolaşımlarından tamamen ayrılırlar ve epidermisin bütünü ve dermisin bir kısmı veya tamamı ile birlikte başka bir bölgeye taşınırlar. Estetik görünüm yaraları kapamada önemli bir konudur. Greft ameliyatlarında ilerleyen zamanlarda greftin koyulaşması beklenen bir durum olmakla birlikte hastalar koyulaşan greftin estetik görünümünden rahatsızlık duyarlar. Greft koyulaşmasının tedavisi konusunda literatürde veri mevcuttur. Fakat önlenmesiyle alakalı ilk altı ay güneş ışığından korunma dışında veri yoktur.Bu çalışmanın amacı Long Evans ratlarda görülen deri grefti hiperpigmentasyonunu önleyerek bu modeli insanlara uyarlamaktır.Çalışmaya 9'u kontrol, 8'i çalışma grubu olmak üzere 17 adet Long Evans rat dahil edildi. Hayvanların sırtlarına kısmi kalınlıklı deri grefti uygulandı. Çalışma grubundaki hayvanların deri greftlerine postoperatif 15. günden başlayarak 60 gün boyunca günde 2 kez % 4 hidrokinon, % 0,1 retinoik asit ve % 0,1 betametazon kremler sürüldü. Kontrol grubuna hiçbir tedavi uygulanmadı. Tedavi etkinliği postoperatif 45. ve 75. günlerde Melazma Ağırlık Skalasıyla (MAS) görsel olarak, postoperatif 75. günde ise biyopsiyle histolojik olarak değerlendirildi. Çalışmamızda kontrol grubunun 45. gün MAS puanlarının ortanca değeri 1,33 iken çalışma grubunun değeri 1,00'dir. Kontrol grubunun 75. gün MAS puanlarının ortanca değeri 1,00 iken çalışma grubunun değeri 0,66'dır. Kontrol grubunun S100 puan ortancası 3,00 iken çalışma grubunun 2,00'dir. Kontrol grubunun MF puan ortancası 3,00 iken çalışma grubunun 2,00'dir. Hem görsel hem de histolojik değerlendirme sonucu çalışma grubunda hiperpigmentasyonun daha az olduğu görüldü. Çalışmamızın bulguları bu tedavinin ratlarda greft hiperpigmentasyonunu önleyebileceğini göstermiştir.Anahtar Kelimeler: Long Evans rat, greft, hiperpigmentasyon, önleme
Açık ve kapalı burun ameliyatı insizyonlarının burun duyusu açısından karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı; açık ve kapalı teknik burun ameliyatı insizyonlarının burun cildi duyusuna olan etkilerini araştırmak, yöntemler arasında bu açıdan anlamlı bir fark olup olmadığını ortaya koymaktır.Çalışmaya dâhil edilen 30 hastanın 15'ine açık teknik insizyonla, 15'ine de kapalı teknik insizyonla burun ameliyatı yapıldı. Çalışma gruplarındaki hastaların yaşları 18 ile 35 arasındaydı. Açık ve kapalı gruplardaki hastaların yaş ortalaması sırası ile 27,4±5,1 ve 22,6±5,4'tü. Açık gruptaki kadın ve erkek hastaların yüzdeleri sırasıyla %73,3 ve %26,7'ydi, kapalı gruptaki kadın ve erkek hastaların yüzdeleri sırasıyla %66,7 ve %33,3'tü.Duyu muayenesi için tip, kolumella üst uç, kolumella alt uç, sağ alar kanat, sol alar kanat, riniyon, naziyon, burun sağ kenarı, burun sol kenarı olmak üzere burunda dokuz nokta önceden belirlendi. Bu noktalardaki burun cildinin duyusu operasyon öncesi ve operasyon sonrası birinci hafta, birinci, üçüncü ve altıncı aylarda Semmes Weinstein monofilamanları ile değerlendirildi. Ameliyat öncesi ve sonrası tüm bulgular karşılaştırıldı.Açık ve kapalı teknik ameliyat yapılan her iki gruptaki hastaların burun cildinde his kayıpları vardı. Ancak his kaybı olan noktalar gruplar arasında faklıydı. Açık teknikle ameliyat yapılan hastaların burun cildindeki his kayıpları çoğunlukla kolumella üst uç, tip ve riniyon bölgelerindeyken, kapalı teknikle ameliyat yapılan hastaların burun cildindeki his kayıpları çoğunlukla riniyon ve burun kanadı bölgelerindeydi. Ancak tüm bölgelerdeki his kayıpları en geç 3. ayın sonunda geri döndü. Sonuçta burun ameliyatı insizyonlarının burun cildi duyusuna olan etkileri arasında anlamlı bir fark olmadığı, teknik seçimi yaparken his kaybının göz ardı edilebileceği sonucuna varıldı.Anahtar Kelimeler: Burun cildi, Duyu, Semmes Weinstein monofilamanları, İnsizyonlar
Nekrotizan fasiitte erken tanı ve tedavi yaklaşımı
Nekrotizan fasiit nadir görülen fakat hızla ilerleyip cilt, cilt altı ve fasyada inflamasyon ve nekroza yol açan ölümcül bir yumuşak doku enfeksiyonudur. Hastalığın başlangıç döneminde ciltte minimal belirtiler olduğu için erken tanısı zordur. Erken teşhiste radyoloji, parmak testi, frozen section biyopsi ve laboratuvar tetkiklerinden faydalanılır. Klinik açıdan şüpheyle yaklaşım erken tedaviye olanak sağlar. Hastaneye ilk başvuru anı ile debridmana alındığı süre arasındaki gecikme morbidite ve mortaliteyi artıran en önemli faktördür.Bu çalışmanın amacı klinik deneyimlerimizi paylaşarak, nekrotizan fasiitte erken tanının önemini vurgulamak, erken yapılan ve gerekli olduğunda tekrarlanan cerrahi girişimin önemini göstermektir. Eylül 2005 - Aralık 2007 tarihleri arasında nekrotizan fasiit tanısı ile tedavi edilen 17 (13'ü kadın, 4'ü erkek) hasta çalışmaya alındı. Hasta kayıtları yaş, cinsiyet, etyoloji, predispozan faktörler, laboratuar bulguları, klinik bulgular, başvuru süresi, enfeksiyonun yerleşim yeri, kültür sonuçları, tedavi şekli ve sonuçları dikkate alınarak retrospektif olarak incelendi.Hastaların ortalama yaşı 59 (dağılım 34-77) du. En sık karşılaşılan etyolojik faktör 6 hasta (%35.2) ile cerrahi girişim, en sık görülen predispozan faktör 6 hasta (%35.2) ile diyabet ve obezite idi. Yara kültüründe en sık E. coli 4 hasta (% 23.5) üredi. 15 hastaya 1'den fazla debridman yapıldı. Ortalama debridman sayısı 3.7 idi. Debridman sonrası açığa çıkan cilt defekteri greft veya primer olarak kapatıldı.Bu çalışma nekrotizan fasiitte düşük morbidite ve mortalite için hastalıktan şüphelenilmesinin, erken teşhisin, uygun medikal ve cerrahi tedavinin önemini göstermektedir.
Ratlarda deri fleplerinin yaşayabilirliğini arttırmada Rosmarinus officinalis'in etkisi
Bu çalışma, Rosmarinus officinalis extresinin ratlarda deri fleplerinin yaşayabilirliğini artırıcı etkisinin olup olmadığını araştırmak için yapıldı.Çalışmada 21 adet wistar albino tipi rat kullanıldı. Ratlar her grupta 7 rat olan üç gruba ayrıldı. Grup 1 denekleri 0,5 ml serum fizyolojik ile silindikten 30 dakika sonra flepler kaldırıldı. Flepler yerine dikildikten sonra günde 2 kez serum fizyolojik ile silinmeye bir hafta devam edildi. Grup 2'de flep kaldırılması planlanan bölge cerrahiden 30 dakika önce 0,5 cc Rosmarinus officinalis yağı ile silinip flep kaldırıldı. Fleplerin yerine dikilmesinden sonra bir hafta boyunca günde iki kez flepler 0,5 cc Rosmarinus officinalis yağı ile silindi. Grup 3 deneklerinin planlanan flep alanları bir hafta günde iki kez 0,5 cc Rosmarinus officinalis yağı ile silindikten sonra flepler kaldırıldı. Flepler yerine dikildikten sonra günde iki kez 0,5 cc Rosmarinus officinalis yağı ile silme işlemi bir hafta daha yapıldı.Flepler dikildikten birer hafta sonra değerlendirildi. Fleplerin yaşayan alanları dijital plasimetre yardımıyla hesaplandı. Fleplerin yaşayan alan ortalama yüzdeleri grup 1'de % 29,81, grup 2'de % 58,99 ve grup 3'de % 67,68 bulundu. Rosmarinus officinalis yağı uygulanan her iki gruptaki fleplerin yaşayan alanları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında anlamlı artmıştır (p<0,05).Rosmarinus officinalis antioksidan, antimikrobial, antiinflamatuar, antikarsinojenik, antiproliferatif etkileri olan bir bitkidir. Rosmarinus officinalis yağının topikal uygulanması flep yaşayabilirliğini arttırabilir.
Rat deri fleplerinde nikotin ile kimyasal geciktirme uygulamasının incelenmesi
1. ÖZETRAT DERİ FLEPLERİNDE NİKOTİN İLE KİMYASAL GECİKTİRMEUYGULAMASININ İNCELENMESİFlepler plastik cerrahide sıklıkla kullanılmaktadır. Flep cerrahisindekullanılan tekniklerde ve flep kan dolaşımı bilgilerindeki gelişmelere rağmen flepnekrozları halen önemli bir sorundur. Flep nekrozunu engellemede çeşitli ilaçlar veyöntemler denenmiştir. Fakat fleplerde nekrozu engellemek için ideal bir yöntembulunamamıştır. Nekrozu engellemede bilinen en etkili yöntem cerrahi geciktirmetekniğidir.Cerrahi geciktirme tekniği, flebin parsiyel kaldırılmasıyla yaratılan kontrollüiskemik ortam ile kan akımının ve iskemiye toleransın arttırılmasıdır. Cerrahigeciktirme yöntemi operasyon öncesi ek bir cerrahi işlem olması nedeni ile tercihedilmemektedir. Bu nedenle cerrahi geciktirme tekniğinin yerini alabilecek dahapratik bir yöntem için birçok çalışma yapılmıştır. Çalışmalar sonucunda cerrahigeciktirme tekniğine rakip bir yöntem henüz bulunamamıştır.Bu çalışmada nikotinin vazokonstriktör ve anjiyogenetik etkisindenfaydalanarak kimyasal yolla geciktirme işlemi yapıldı. Sıçanlarda deri flebi planlanalanın distaline 1 cm² nikotin flasteri 14 gün uygulanarak kimyasal geciktirmeyöntemi başarıldı.Çalışmada kontrol grubunda yaşayan flep alanı ortalaması % 48.71 nikotinleyapılan kimyasal geciktirme grubunda % 81.42 saptanmıştır. Her iki grup yaşayanflep alanları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05).Anahtar kelimeler : Nikotin, geciktirme, deri flebi1
Vücut dismorfik bozukluğunda serbest radikaller
I. ÖZETVücut Dismorfik Bozukluğunda Serbest RadikallerBu çalışmada, vücut dismorfik bozukluğunun (VDB) etyopatojenezindeestetik ameliyat için başvuran hastalar arasında serbest radikallerin rolü araştırıldı.Çalışmaya alınan hastalardan VDB kuşkusu olan hastalar uzman psikiyatristegönderildi. VDB olan 37 hasta (24 erkek, 13 kadın) ile 25 sağlıklı kontrol (15 erkek,10 kadın) çalışmamıza alındı.VDB'si olan ve kliniğimize cerrahi yaklaşım için başvuran hastaların %33'ünde vücutlarındaki kusurlara ilişkin zihinsel uğraşılar devam etti. Kalan hastalarise sorunlarında ciddi azalma olduğu ya da sorunlarının kalmadığını belirttiler.Hastalardan toplanan kan örnekleri uygun metodlarla çalışılarak serumMalonildialdehit (MDA), süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GSH-Px) ve nitrik oksit (NO) düzeyinin göstergesi olan NO metabolitleri nitrit/nitratdüzeyleri çalışıldı.Bulgularımıza göre VDB olan hastalarda erkek/kadın oranı yaklaşık olarak2/1 idi ve genelde adelösan dönemde daha yaygın gözlenen VDB bizimçalışmamızda daha ileri yaşlara kayma eğilimindeydi. Serum GSH-Px düzeyleri veserum NO metabolitleri düzeyleri sağlıklı gönüllülerle karşılaştırıldığında anlamlıyüksek bulundu (p<0,0001).Bu sonuçlara göre VDB oluşumunda etyolojik faktör olarak oksidatif stresinkatkısı olduğu söylenebilir.Anahtar kelimeler: Vücut Dismorfik Bozukluğu, MDA, SOD, GSH-Px, NO.1
Amlodipin'in sıçan inferior epigastrik arter cilt ada flebinde iskemi-reperfüzyon hasarına etkisi
Giriş ve Amaç: Plastik Cerrahi'nin uğraş alanlarından biri olan flep cerrahisinde iskemi reperfüzyon (İ/R) hasarı flep yaşayabilirliğini etkileyen en önemli faktörlerden birisidir. Fleplerde iskemi reperfüzyon hasarının olumsuz etkisini araştıran ve farklı farmakolojik ajanların kullanıldığı çok sayıda çalışma vardır. Kalsiyum kanal blokerlerinden olan Amlodipin' in beyin, kalp ve karaciğer gibi dokularda iskemi reperfüzyon hasarına karşı koruyucu etkileri gösterilmiştir. Ancak fleplerde iskemi reperfüzyon hasarına karşı etkileri ile ilgili yeterli çalışma bulunmamaktadır. Farklı dokularda iskemi reperfüzyon hasarı üzerine olumlu etkileri gösterilen Amlodipin'in flepler üzerindede de bu etkisinin olabileceği hipoteziyle bu çalışma planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda herbir grup 8 adet rattan oluşmak üzere 24 adet Sprague Dawley cinsi dişi rat kullanıldı. Gruplar, Grup I; sham, Grup II; kontrol (İ/R) ve Grup III; tedavi (İ/R + Amlodipin) olacak şekilde ayrıldı. Çalışmada 3x6 cm lik rat inferior epigastrik arter cilt ada flebi kullanıldı. Sham grubundaki (Grup I) 8 rata 6x3 cm inferior epigastrik arter cilt ada flebi kaldırıldıktan sonra iskemi ve ilaç uygulanmadan 3/0 ipekle flep yerine sütüre edildi. Grup II (kontrol) ve grup III (tedavi)'e 8 saat iskemi ve 12 saat reperfüzyon uygulandı. Kontrol grubundaki (Grup II) 8 rata cerrahi girişim öncesi 7 gün ve cerrahi girişim sonrası 7 gün boyunca oral gavaj yoluyla 1cc izotonik solüsyonu verildi. Tedavi grubuna (Grup III) girişim öncesi 7 gün ve girişim sonrası 7 gün 5mg/kg/gün Amlodipin (ilacın tablet formu ezildi ve serum fizyolojik ile çözelti haline getirildi) oral gavaj yoluyla verildi. Bütün ratlardan girişim sonrası yirmibirinci saatte histopatolojik ve biyokimyasal analizler için flep uzun aksının orta 1/3 lük kısmından her biri 1x0,5 cm olmak üzere iki adet biyopsi alındı. Bütün ratlarda girişim sonrası yedinci gün 1 mm2 lik alanlar şeklinde çizilen transparan asetat üzerine canlı ve doku kaybına uğrayan alanlar çizildi. Çizilen alanlar sayılarak canlı alan, total flep alanına bölünerek fleplerde sağ kalım oranı % olarak hesaplandı. Ardından ratlar, genel anestezi altında(50 mg/kg ketamin hidroklorür+10 mg/kg ksilazin hidroklorür-intraperitoneal) servikal dislokasyon yöntemiyle sakrifiye edildi. Bulgular: Flep canlılık oranları, tedavi (İ/R+Amlodipin) grubunda kontrol (İ/R) grubuna göre anlamlı şekilde yüksek bulundu (p<0,05). Tedavi (İ/R+Amlodipin) grubunda nötrofil sayısı (p=0,021), MDA (p=0,016) ve MPO (p=0,040) değerleri kontrol(İ/R) grubuna göre anlamlı şekilde düşük bulundu (p<0,05). Damar çapları açısından tedavi ve kontrol grubu arasında anlamlı fark bulunmadı (p=0,141). Sham grubunda, kontrol grubuna (İ/R) göre flep canlılık oranları ve damar çapı anlamlı şekilde yüksek iken, nötrofil sayısı, MDA ve MPO ise anlamlı şekilde düşük bulundu (p<0,05). Sham grubunda, tedavi grubuna (İ/R+Amlodipin) göre flep canlılık oranları anlamlı şekilde yüksek (p<0,05), nötrofil sayısı ve MDA düzeyleri anlamlı şekilde düşük (p<0,05) bulundu. Damar çapları (p=0,674) ve MPO (p=0,208) düzeyleri açısından ise anlamlı fark bulunmadı. Damar çapları açısından üç grup karşılaştırıldığında, gruplar arasında bir farklılık saptanmadı (p=0,081). Sonuç: Çalışmamızdan elde ettiğimiz bulgular sonucunda, başka amaçlarla klinik uygulamalarda yeri olan Amlodipin'in cilt fleplerinde iskemi-reperfüzyon hasarını önlemede etkili olabileceği sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: İnferior epigastrik arter cilt ada flebi, Amlodipin, iskemi reperfüzyon
Sıçan mezenkimal kök-hücre (sMKH) uygulamasının kranial kemik iyileşmesi üzerine etkisi
ÖZETKritik büyüklükteki kraniyal kemik defektlerinin kapanmasını sağlamak veya hızlandırmakamacıyla birçok malzeme ve kimyasallar kullanılmıştır. Son yıllarda giderek artan bir merak uyandıranMezenkimal kök hücrelerin sıçan kritik kraniyal kemik defektlerindeki etkinliği araştırıldı.Çalışmada 50 adet wistar türü erkek sıçan kullanıldı. 10 adet sıçan allojen mezenkimal kökhücre elde etmek için kullanıldı. Geriye kalan sıçanlar dört gruba ayrıldı. Her bir sıçanın frontalkemiğinde 7 mm çaplı kritik büyüklükte tam kat kemik defekti yaratıldı. Grup I (n=10) operatifkontrol grubu iken, Grup II'de (n=10) insan kaynalı demineralize kemik matriksi, Grup III'de (n=10)mezenkimal kök hücre, Grup IV'de (n=10) mezenkimal kök hücre ve demineralize kemik matriksikombinasyonu defektlere uygulandı. Deneklerin tamamı 12. hafta sonunda sakrifiye edildi.Değerlendirmede radyolojik olarak, gruplar arasında 0., 4., 8., ve 12. haftaların defekt alan ölçümlerive kapanma yüzdeleri, 12. hafta için kemik yoğunluklarının ve kemikleşme paternlerininkarşılaştırmaları yapıldı.Tüm grupların defekt alanlarının zaman içinde istatistiksel olarak anlamlı şekilde azaldığıancak hiçbir haftada defekt alanı ortalaması açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farkolmadığı saptandı. Grup III'ün 0-12. haftadaki kapanma yüzdesinin Grup I'e göre istatistiksel olarakanlamlı şekilde fazla olduğu saptandı. 12. hafta kemik dansite ölçümünde Grup III'teki kemikyoğunluğunun en çok olduğu ancak gruplar arasında kemik yoğunluk ölçümleri açısından istatistikselolarak anlamlı bir fark olmadığı saptandı. Grup III ve Grup IV'de %70 dağınık kemikleşmegözlenirken Grup II'de %40 ve Grup I'de %20 olarak gözlenmesine rağmen gruplar arasındaistatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı.Sonuç olarak sıçan kritik kraniyal kemik defektlerindeki allojen mezenkimal kök hücreuygulaması, radyolojik olarak 12. hafta sonunda kemik defekt alanında istatistiksel olarak anlamlıküçülme yapmasının yanında kemik yoğunluğunda artış ve kemik iyileşme paterninde de farklılıkoluşturma eğilimindedir. Kemik defekt alanındaki iyileştirici etkisi insan kaynaklı demineralize kemikmatriksi ile beraber uygulandığında azalmaktadır. Bu etkileşimin altındaki mekanizmayı açıklamakiçin daha ileri çalışmalara gerek vardır.
Süperfisiyal temporal fasya kullanılan deneysel kemik defekti modelinde; trombositten zengin plazma, kemik iliği stromal hücre ve elektromanyetik alan stimülasyonunun osteogenez üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Herhangi bir nedenle ortaya çıkan kemik defektlerinin onarımı, plastik ve rekonstrüktif cerrahide önemli bir yere sahiptir. Bu defektlerin tedavilerinde amaç, defektin bulunduğu alandaki doku devamlılığının yeniden sağlanmasıdır. Bu defektler bazı durumlarda karşımıza geniş boyutlu olarak çıkabilir. Bu gibi geniş defektlerde spontan iyileşme sınırlıdır ve sıklıkla cerrahi müdahaleye gereksinim duyulur. Cerrahi müdahale aşamasında en sık kullanılan seçeneklerden birisi otojen kemik greftleridir. Ancak bu uygulamanın donör alan problemini bulunması ve sınırlı boyutta elde edilme imkanı bulunduğu için alternatif yöntemler üzerinde çalışmalar yapılmaktadır.Bu deneysel çalışmada, kemik rejenerasyonuna olumlu etkilerinin olduğu ileri sürülen PRP, BMSC ve manyetik alan uygulamasının; süperfisiyal temporal fasya ile sarılan zigomatik kemik defekti modelinde, kemik iyileşme hızına etkisi değerlendirilmiştir.Deneklerin zigomatik kemiğinde 4 mm'lik defekt oluşturulduktan sonra etrafı süperfisiyal temporal fasya flebi ile sarılmış ve non-union modeli oluşturulmuştur. Cerrahi sonrasında defekt alanına PRP, BMSC ve elektromanyetik alan uygulamasının farklı kombinasyonları uygulanmıştır. Uygulama sonrasında deneklerin kemik rejenerasyonları hidroksiprolin, ALP aktivitesi ve osteokalsin ölçümleri ile değerlendirilmiştir. Tüm denekler kemik yoğunluğu ölçümüne tabi tutulmuşlardır. Deney sonunda alınan biyopsiler histopatolojik olarak incelenmiş ve kemik rejenerasyonu oranları mikroskobik olarak değerlendirilmiştir.Çalışmadan elde edilen bulgular sonucunda, PRP ve PEMF uygulamasının, kemik rejenerasyonu açısından oldukça yararlı ve etkili bir kombinasyon olduğu saptandı. Çalışmada kullanılan süperfisiyal temporal fasya flebinin de otojen, vasküler ve 3 boyutlu olması nedeniyle ideal bir kemik rejenerasyon ortamı sağlayan iyi bir skafold seçeneği olduğu gözlendi. Sonuç olarak, kritik boyutlu ya da iyileşmeyen kemik defektlerinde bu kombinasyonun oldukça kullanışlı bir tedavi seçeneği olduğu ve klinik uygulamalarda güvenle kullanılabileceği düşünülmektedir.
Sıçan siyatik sinir onarımını takiben uygulanan 5-Fluorourasil'in epinöral ve ekstranöral skar dokusu oluşumuna ve sinir rejenerasyonuna etkisinin araştırılması
ÖZET Epinöral ve ekstranöral skar oluşumu periferik sinir cerrahisinin sonucunu olumsuz etkileyen faktörlerden biridir. Epinöral skar oluşumu iletim bloğuyla sonuçlanır ve aksonal rejenerasyona mekanik engel teşkil eder, ekstranöral skar oluşumu yapışıklıklara ve sinirlerin komşu dokulara tutunmalarına yol açar. Deneysel olarak periferik sinir cerrahisinde skar oluşumunu azaltmak amacıyla sınırlı başarıya ulaşan birçok farmakolojik ajan kullanılmıştır. Bu çalışmada, bir antimetabolit ajan ve fibroblast proliferasyonunun güçlü inhibitörü olan 5-fluorourasil (5-FU) kullanıldı. Klinik olarak 5-FU, göz doktorları tarafından glokom filtrasyon cerrahisinde skar oluşumundan korunmak amacıyla başarıyla kullanılmaktadır. Altmış Sprague-Dawiey tipi sıçan iki gruba ayırıldı. Her sıçanda sol siyatik sinir ile tibial ve peroneal komponentler açığa çıkarıldı ve kunt diseksiyon ile ayırıldı. Siyatik sinir keskin ve dik olarak trifurkasyondan 15 mm önce kesildi ve uç-uca epinöral sütür ile onarıldı. Birinci grupta (n=30) 50 mg/ml 5-FU, ikinci grupta (n=30) izotonik emdirilmiş gazlı bez 5 dakika süreyle onarım hattı ve çevreleyen doku etrafına uygulandı. Her grup, sıçanların 4,8 ve 12. haftalarda değerlendirmeler için sakrifiye edildiği üç alt gruba ayırıldı. Bu değerlendirmeler seri fonksiyonel yürüme şablonu analizleri, elektrofızyolojik çalışmalar, kas kitlesi değerlendirilmesi, histomorfolojik değerlendirme ile skar ve yapışıklıkların makroskopik değerlendirilmesini içermekteydi. Islak gastrokinemus kas ağırlığı ve elektrofizyolojik çalışmalar iki grup arasında anlamlı bir fark olmadığını gösterdi. Yürüme şablonu analizleri, 8, 10 ve 12. haftalarda 5-FU grubunun izotonik grubuna kıyasla fonksiyonel olarak anlamlı derecede daha fazla rejenere olduğunu gösterdi. Makroskopik değerlendirme ve histolojik çalışmalar, 5-FU'in, epinöral ve ekstranöral skar oluşumu ile yapışıklıkları yara iyileşmesini bozmadan anlamlı derecede azalttığını ortaya çıkardı.
EGF ile biyosinyallenmiş jelatin doku iskelesi üzerinde RHBMP 7 kontrollü salınımı ile kıkırdak doku rejenerasyonu
Amaç ve Hipotez: Doğumsal veya edinsel nedenler (travma, tümör rezeksiyonu) ile oluşan kıkırdak defektleri fonksiyonel ve estetik sorunlara yol açmakta; kıkırdak doku rejenerasyonu ise avasküler yapısı gereği kısıtlı ve çoğu zaman yetersiz kalmaktadır. Farklı hücre kaynakları, doku iskeleleri ve çeşitli biyosinyal molekülleri kullanılarak yapılan kıkırdak doku mühendisliği çalışmaları güncelliğini korumaktadır. Sıklıkla erişkin kondrositler ve kök hücre grupları ile yapılan hücre-polimer çalışmalarıyla invitro başarılı sonuçlar bildirilmesine rağmen, yeterli hücre elde etmedeki zorluklar ve yüksek maliyet problemleri nedeniyle klinik uygulamaya geçirilebilen ürün olmamıştır. Bu çalışmada, deney hayvanları (tavşan) kulaklarında oluşturulacak kıkırdak defektlerinde yeni bir doku iskelesi üzerinde (EGF ile biyosinyallendirilmiş Jelatin doku iskelesi) kontrollü rhBMP 7 salınımı gerçekleştirilerek, dual büyüme faktörlerinin perikondrial progenitör hücreler üzerine etkisiyle ek hücre kaynağına gerek kalmadan kıkırdak doku rejenerasyon kapasitesinin arttırılması ve klinik pratikte kullanılabilecek şekillendirilebilir, Hazır biyomalzeme oluşturulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada yaşları,1-1,5 kiloları, 2,5-3,5 kilo arasında değişen 18 adet Yeni Zelanda tavşanı kullanıldı. Denekler 5 gruba ayrıldı. Grup 1 'de tavşan kulağında kıkırdak yapıdan sadece 1x1 cmlik rezeksiyon yapılarak sütüre edildi. Grup 2' de oluşturulan aynı büyüklükteki defekt içine EGF ile biyosinyallenmiş Jelatin doku iskelesi düz, Grup 3 'te ise rulo yapılarak yerleştirildi. Grup 4 ve Grup 5 için hazır doku iskelesine rhBMP 7 kontrollü salınımını sağlayacak mikroküreler yerleştirildi ve rhBMP 7 immobilize edildi. Hazırlanan BMP 7 kontrollü salınımına olanak sağlayacak doku iskelesi Grup 4 te düz, Grup 5 'te rulo şeklinde defektlere yerleştirildi. Hazırlanan doku iskelelerinin morfolojik ve mekanik analizleri yapılarak çalışmaya uygunluğu doğrulandı. 8 haftalık bekleme süresi sonunda hayvanlar sakrifiye edilerek histokimyasal ve immünohistokimyasal testler yapıldı. Bulgular Ulutaş ve modifiye Pineda Histolojik Skorlama sistemine göre derecelendirilerek istatiksel analizlerle karşılaştırıldı. Bulgular: Histomorfolojik ve immünhistokimya sonuçları karşılaştırıldığında, kontrol grubunda hipertrofi ve ossifikasyon yoğun gözlenirken; EGF ile biyosinyallenmiş Jelatin doku iskelesi üzerinde rhBMP 7 kontrollü salınımı sağlanan Grup 4 başta olmak üzere tüm doku iskelesi kullanılan gruplarda oluşan onarım dokusunun kıkırdak doku özellikleri taşıdığı görüldü. Doku iskelesinin düz olarak yerleştirildiği Grup 2 ve Grup 4 gruplarda onarım dokusunun tüm defekt alanını kapladığı, doku iskelesinin defekt alanına rulo olarak yerleştirilmiş olduğu Grup 3 ve Grup 5 deneklerde, kondrogenezin iskele şekline göre şekil aldığı, defekt santralinde yeni onarım dokusu oluşmadığı gözlendi. EGF molekülünün tek olarak kullanıldığı iskele ile rhBMP 7 ile dual olarak kullanıldığı gruplar kıyaslandığında, defekt doluluğu oranı ve kıkırdak geçiş zon özellikleri arasında anlamlı farklar olsa da, hücre morfolojisi ve matriks boyanması arasında sinerjistik etkiye rastlanmadı. Sonuç: EGF ile biyosinyallendirilmiş ve üzerinde rhBMP 7 kontrollü salınımı gerçekleştirilen Jelatin sünger yapılı doku iskelesinin, perikondrial progenitör hücrelerin etkisiyle kıkırdak rejenerasyon kapasitesini arttırarak kıkırdak doku mühendisliği çalışmalarında kullanılabileceği görüşüne varılmıştır. Böylece hücre-polimer sistemlerinin dezavantajlarından uzak, klinik uygulamaya geçirilebilecek kolay ulaşılabilir, düşük maliyetli bir implant üretilebilmesi için örnek bir çalışma olarak değerlendirilebilir. Kullanılan iskelenin şekillendirilebilir üç boyutlu yapısı her türlü kıkırdak doku defekti için kullanılabilirliği açısından avantaj olacaktır.
Stromal Vasküler Fraksiyon'un yara iyileşmesi ve skar maturasyonu üzerine etkisi: Tavşanlarda deneysel çalışma
Skar maturasyonu, yara iyileşmesinin en az anlaşılan dönemidir. Bu dönemde bazı skarlar maturasyonunu normal süreçte tamamlarken, bazıları hipertrofiye olmaktadır. Hipertrofik skar tedavisinde birçok medikal ve cerrahi yöntemler tanımlanmış ancak kesin tedavi bulunamamıştır. Bu çalışma ile yağ grefti ve stromal vasküler fraksiyonun (SVF) yara iyileşmesi ve hipertrofiye olan skarın maturasyonu üzerine etkisini tespit etmeyi planlamıştır.Bu amaçla literatürde en sık kullanılan hipertrofik skar modeli kullanılarak, 12 adet tavşanın 20 kulağında toplam 40 adet yara oluşturulmuştur. Birinci grubun sol kulağında ikişer, iki ve üçüncü grup tavşanların her iki kulağında iki adet yedi mm'lik yara oluşturulmuştur. Birinci grup kontrol grubu, ikinci grup yağ grefti grubu, üçüncü grup SVF grubu olarak oluşturulmuştur. Yağ grefti ve SVF'un etkileri, kendi içinde ve normal iyileşen hipertrofik skar dokusu ile karşılaştırılmıştır. Dermal selülarite, skar elevasyon indeksi kantitatif olarak, vaskülarite, inflamasyon, MMP-2 ve TGF-ß1 antikor tutulumu semikantitatif olarak değerlendirilmiştir.Çalışma sonucunda yağ grefti ve SVF gruplarında dermal selülarite, vaskülarizasyon, skar elevasyon indeksinde artış gelişmiştir. Ancak bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. TGF-ß1 antikor tutulumu, MMP-2 antikor tutulumuna göre minimal fazla olmuştur. İnflamasyon, dermal selülerite ve skar elevasyon indeksi artışının TGF- ß1'e bağlı olduğu düşünülmüştür. Kollajen dizilimi kontrol grubuna göre deney gruplarından daha düzenli olduğu görülmüştür.Sonuç olarak yağ grefti ve SVF, dermal selülariteyi, dermal kalınlığı ve kollajen miktarını artırmaktadır. Aynı zamanda skar fibroblastlardan sentezlenen kollajeni yeniden organize ederek skar maturasyona katkıda bulunurken, kollajen miktarını artırması ise dezavantajıdır.
Adipoz kökenli kök hücre yardımlı distraksiyon osteogenez
Amaç ve HipotezBu çalışmanın amacı, tavşandan elde edilecek erişkin adipoz kökenli kök hücrelerin osteojenik diferansiyasyonunun sağlanması ve bu diferansiye hücrelerin tavşan tibiasında distraksiyon alanında kullanılarak yeni kemik oluşumuna entegre olması ile daha kısa sürede kemik uzatılmasının başarılmasıdır.Bu çalışma, tavşan erişkin yağ hücrelerinin in vitro ortamda kültüre edilmesi ve osteojenik medyada diferansiye edilmesinin ardından bu kök hücrelerin Ilizarov distraktörleri takılmış ve osteotomi uygulanmış tavşan tibiasındaki osteotomi alanına verilmesinin yeni kemik oluşumunu hızlandıracağı ve oluşan kemik kalitesini arttıracağı hipotezi üzerine kurulmuştur.YöntemÇalışmada 21 adet, dişi, ortalama 3 kg ağırlığında Yeni Zelanda tavşanı kullanıldı. Denekler rastgele olacak şekilde kontrol, kök hücre ve diferansiye kök hücre olmak üzere üç gruba ayrıldı. Grup-I'de sadece sağ tibial osteotomi yapılarak distraktör takıldı ve yedi günlük latent periyodun ardından günde 0,7 mm olmak üzere on beş gün distrakte edildi. Grup-II'de önce deneklerin her iki inguinal bölgesinden yağ dokusu alındı ve in vitro koşullarda kök hücreler elde edildi. Bu kök hücreler plazmid yardımıyla ?yeşil floresan protein? (GFP) ile işaretlendi ve distraksiyon işleminin tamamlanmasının ardından GFP işaretli kök hücreler kallus içerisine enjekte edildi. Grup-III'te ise elde edilen GFP işaretli kök hücreler osteojenik diferansiyasyona uğratıldı ve osteojenik diferansiyasyon sonrası elde edilen ?osteoblast benzeri hücreler? kallus dokusu içine enjekte edildi. Haftalık tibia radyografileri çekilen denekler tüm gruplarda sekiz haftalık konsolidasyon süresinin tamamlanmasının ardından sakrifiye edilerek radyolojik, biyomekanik ve histopatolojik açıdan incelendi.BulgularRadyolojik görüntüleme sonuçları incelendiğinde Grup III'de diğer gruplara göre çok belirgin olmak üzere deney gruplarında kontrol grubuna göre kallus yoğunluğunun ve kemikleşmenin artmış olduğu görüldü. Biyomekanik değerlendirmede de en yüksek değerler Grup III'de saptandı. Histopatolojik incelemelerde yeni oluşan kemik kalitesinin, trabekül hacimlerinin, kemik yapımında görevli hücre sayılarının Grup III'de diğer gruplara göre daha fazla miktarda olduğu görüldü.SonuçElde edilen bulgular ışığında adipoz dokudan elde edilen ve osteojenik diferansiyasyon geçiren kök hücreler kullanılarak distraksiyon osteogenez tekniğinin toplam süresinin kısaltılabileceği ve daha kaliteli kemik elde edilebileceği söylenebilir.
Rat deri flebinde iskemik önkoşullama ve iskemik sonkoşullama yöntemlerinin birlikte kullanılması
Rekonstrüktif mikrocerrahide uzamış iskemi sonrası dolaşımın aniden sağlanması sonucunda oluşan reperfüzyon hasarı halen çözülmemiş problem olarak varlığını sürdürmektedir. Biz rat epigastrik deri flebi modelinde iskemik önkoşullama (İÖ) ve iskemik sonkoşullama (İS) işleminin birlikte yapılmasının, iskemi-reperfüzyon (İR) hasarına karşı koruyucu etkisini ve avantajlarını araştırdık. 40 adet Wistar ratta 6x3 cm'lik epigastrik deri flebini kullandık. İÖ; iskemi öncesinde 10 dakika iskemi, 10 dakika reperfüzyon siklusunun 3 defa tekrarlanması ile yapıldı. İS; iskemi sonrasında 15 saniye tam reperfüzyon, 15 saniye tam oklüzyon siklusunun 6 defa (total süre 3 dakika) tekrarlanması ile yapıldı. İskemi süresi tüm fleplerde 6 saat idi. Hayvanlar her grupta 10 hayvan olacak şekilde rastgele 4 gruba ayrıldı. Grup 1: Kontrol grubu. Flebin pedikülü vasküler klemple klemplenip, flebe 6 saat iskemi yapıldı. Grup 2: İÖ grubu. 6 saat iskemi öncesi İÖ yapıldı. Grup 3: İS grubu. 6 saat iskemi sonrası İS yapıldı. Grup 4: İÖ + İS grubu. 6 saat iskemiden önce İÖ yapıldı, iskemiden sonra İS yapıldı. Cerrahi işlemden 1 hafta sonra fleplerin yaşayan alanı değerlendirildi ve yaşayan flebin total flep alanına yüzdesi kayıt edildi. Toplam 3 rat (grup 1: 1 rat öldü, grup 2: 1 rat flebini yedi, grup 4: 1 rat flebini yedi) çalışmadan çıkarıldı. İÖ, İS ve İÖ + İS yapılan gruplarda kontrol grubuna göre önemli ölçüde azalmış flep nekroz alanı gözlendi. İstatistiksel analizde grup 2 ve 3 arasında anlamlı fark bulunurken, grup 2 ve 4 arasında ve grup 3 ve 4 arasında anlamlı fark bulunamadı. Sonuç olarak İÖ ve İS'nın deri flebi modelinde iskemi reperfüzyon hasarına karşı koruyucu rolü vardır. İÖ ve İS'nın birlikte yapılmasının, bunların tek başlarına yapılmasına göre flep yaşamasında ek faydası yoktur.
Adipoz kökenli erişkin kök hücrelerin radyoterapi uygulanmış deride primer yara iyileşmesi üzerindeki etkisi
Amaç ve Hipotez:Bu çalışmada ratların inguinal bölgesinden elde edilen yağ grefti, stromal vasküler fraksiyon ve kültüre edilmiş adipoz kökenli erişkin kök hücrelerin (ADAS), radyoterapi uygulanmış deride primer yara iyileşmesi üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.Radyoterapi sonrasında yetersiz kollajen üretimi ve hipovaskülarizasyon, yara iyileşmesini geciktirerek komplikasyonlara yol açmaktadır. Bu çalışma, ADAS'ların diferansiyasyon, parakrin olarak diğer hücreleri uyarma ve büyüme faktörleri salgılama özellikleri sayesinde neovaskülarizasyonu ve kollajen üretimini arttırarak radyoterapi verilmiş alandaki insizyon skarının kalitesini arttıracağı hipotezi üzerine kurulmuştur.Gereç ve Yöntem:Çalışmada 48 adet 250-280 gr. ağırlığında Wistar suşu ratlar kullanıldı. Ratların 8 tanesi çeşitli nedenlerle kaybedilerek çalışma 40 rat ile tamamlandı. Ratların dorsal cildinde 8x3 cm.lik alana 2500 cGy radyasyon uygulanması ardından tam kat cilt insizyonu ve cilt altı diseksiyonu uygulandı. Diseke edilen alana Grup 1 (n=10)'de %0,9 NaCl, Grup 2 (n=10)'de yağ grefti, Grup 3'te (n=10) stromal vasküler fraksiyon ve Grup 4'te (n=10) kültüre ADAS'lar verilerek insizyon sütüre edildi. Gruplar kendi içerisinde 14. günde sakrifiye edilenler `a' ve 28. gündekiler `b' olarak ayrıldı. İnsizyon skarının biyomekanik, histomorfolojik ve immunhistokimyasal özellikleri değerlendirildi. In vitro ortamda ADAS'ların yüzeyel işaretleyicileri ve diferansiyasyon özellikleri gösterildi.Bulgular:Sakrifikasyonda makroskobik olarak grup 4b'de tüylenmede artış ve skar etrafında kapiller yoğunlaşma gözlemlendi. ADAS'ların in-vitro ortamda adipojenik ve osteojenik diferansiyasyon özellikleri gösterildi. Yüzey adezyon molekülleri olan CD29 ve CD54 ile pozitif boyanma, CD14 ve CD45 ile negatif boyanma izlendi. Doku kopma kuvveti en yüksek grup 4b'de saptandı. Histolojik olarak, epidermal rejenerasyon ve anjiogenez en fazla Grup 4'te gözlendi. VEGF, TGF-ß ve Tip-1 prokollajen immunhistokimyasal boyanmaları Grup 4'te daha yoğun izlendi.Sonuç:Radyasyon uygulanan alanda ADAS'ların vaskülarizasyonu ve kollajen üretimini arttırması sayesinde insizyonel skarın kalitesini ve kuvvetini arttırdığı söylenebilir.
Nikotin etkisi altındaki ratlarda delay fenomeninin tram flep üzerindeki etkilerinin araştırılması
Streptozotocin diabetik sıçanlarda perforatör tabanlı flep canlılığının incelenmesi
Yumuşak doku defektlerinin rekonstrüksiyonunda kültüre preadiposit ve adipositlerin karşılaştırılması: İn vivo çalışma
Amaç ve Hipotez: Bu çalışmadaki amacımız; yumuşak doku defektlerinin onarımında son zamanlarda kullanım alanı bulan kültüre preadipositlerin ve adipositlerin matur yağ dokusu oluşturma kapasiteleri ve kalıcılık özelliklerinin makroskopik ve histopatolojik olarak karşılaştırılmasıdır. Literatürde bu iki hücre tipinin doku augmentasyonundaki etkilerini karşılaştıran çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamızda kültüre preadipositlerin implantasyonunun, kültüre adiposit implantasyonu ile karşılaştırıldığında in vivo adipoz doku oluşumunu daha fazla artıracağı hipotezini araştırdık.Yöntem: Çalışmamızda her grupta 8 rat olmak üzere 4 grup oluşturularak toplam 32 adet Wistar albino rat kullanıldı. Ratların periepididimal bölgesinden kültüre edilmek üzere 2 gr beyaz yağ doku örnekleri alındı. Elde edilen yağ doku örnekleri labaratuvar ortamında konnektif doku ve damarsal yapılarından ayrıldı ve hücre kültür protokolündeki işlemlerden geçirilerek prekürsör hücreler izole edildi. Bu aşamada hücreler iki gruba ayrılarak preadiposit grubundaki hücrelere proliferasyon için gerekli medyumlar, adiposit grubundaki hücrelere diferensiyasyon için gerekli medyumlar eklendi. Yeterli hücre sayısı elde edildiğinde, hücreler flasklardan ayrılarak 10x105 hücre/ml olacak şekilde preadiposit ve adiposit hücre süspansiyonları hazırlandı. Hayvan modeline uygun şekilde ratların sağ skapular bölgelerine 1 ml preadiposit, sol skapular bölgelerine 1 ml adiposit hücre süspansiyonları enjekte edildi. Birinci gruptaki ratlar 4. haftada, ikinci gruptaki ratlar 2. ayda, üçüncü gruptaki ratlar 3. ayda ve dördüncü gruptaki ratlar 6. ayda sakrifiye edildi. Tüm gruplardaki hayvanlarda enjeksiyon yapılan bölgelerden elde edilen yağ örnekleri makroskopik, volümetrik ve histopatolojik olarak değerlendirildi. Histopatolojik değerlendirmede nekroz, kist oluşumu, fibrozis, vaskülerite ve mast hücre yoğunluğunu içeren skorlama sistemi geliştirildi.Bulgular: Preadiposit ve adiposit enjeksiyon gruplarının her ikisinde de in vivo adipoz doku oluşumu başarılmıştır. Kültüre preadiposit enjeksiyon yapılan gruplardan elde edilen yağ doku örneklerinin hacmi zamana göre artış göstermekle birlikte, gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Kültüre adiposit enjeksiyon yapılan gruplardaki yağ doku hacmi zamana göre azalma göstermiş olup, 2 ve 4. gruplar arasındaki hacim azalması istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Kültüre preadiposit ve kültüre adiposit gruplarının hacim değerleri birbirleri ile karşılaştırıldığında ise; preadiposit ve adiposit 3. ve 4. grupları arasındaki hacim farkı istatistiksel olarak anlamlı bulunurken (p<0,05), diğer gruplar arasındaki farklar anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Kültüre preadiposit ve kültüre adiposit gruplarından elde edilen yağ örneklerinin histopatolojik değerlendirme toplam skorları birbirleri ile karşılaştırıldığında, preadiposit gruplarının toplam skorları tüm gruplarda adiposit gruplarından daha az olup, gruplar arasında farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05).Sonuç: Çalışmamızda hücre kültüründe üretilen preadipositlerin ve adipositlerin otolog enjeksiyonu sonucu in vivo adipoz doku oluşumu gösterilmiştir. Elde edilen yağ doku örnekleri incelendiğinde kültüre preadiposit enjeksiyon gruplarının kültüre adiposit gruplarına oranla artmış vasküleriteye sahip, daha stabil ve sağlıklı yağ dokusu oluşturduğu bulunmuştur. Yağ dokudan izole edilen öncü hücrelerin otolog uygulamalarının, yumuşak doku defektlerinde kullanılan otolog ve otolog olmayan pek çok materyale alternatif olabileceğini ve preadipositlerin yumuşak doku defektlerinin onarımında adipoz doku rejenerasyonu için uygun hücre kaynakları olduğunu düşünüyoruz.Anahtar kelimeler: Yumuşak doku defekti, Yağ grefti, Preadiposit, Adiposit, Hücre kültürüİletişim Adresi: Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Anabilim Dalı, Merkez/Aydın, email: baksoy@adu.edu.tr Tel:05332558613
Yumuşak dokunun ve yumuşak dokuya yönelik cerrahi girişimlerin kraniofasial morfoloji ve kemik gelişimi üzerindeki etkisi (Ratlarda deneysel çalışma)
Özet: Kraniofasial bölgenin gelişimi sırasında oluşan anormallikler fonksiyonel bozukluklar yanında baş boyun gibi bir bölgede ciddi estetik sorunlara da yol açtığından, bu gelişimi etkileyen faktörler plastik cerrahların ilgisini çeken bir konu olmuştur. Kraniofasial bölgedeki kemik yapının büyüme ve gelişmesinin anlaşılmasına yönelik yapılan çalışmalarda kemik büyümesinin sadece kemik ve onu çevreleyen kemiğe ait yapılarla sınırlı olmadığı anlaşılmıştır. Büyüme bütün parçaların birbirleriyle etkileşerek, uyum içinde ortak bir fonksiyonu yerine getirecek şekilde gelişmeleriyle sağlanır. Buna dayanarak kraniofasial kemik gelişiminin yumuşak dokuya ait faktörlerle de ilişkili olduğunu düşünmek mümkündür. Çalışmamızda temel amaç kraniofasial kemik gelişimi üzerinde etkili olduğunu düşündüğümüz yumuşak dokuya ait faktörlerin etkilerinin belirlenmesi ve klinik olarak bunları kontrol edip yönlendirerek gelişimin istenen yönde düzenlenebilmesine olanak tanımak olmuştur. Bu amaçla temporal, masseter, digastrik kasların, fasial sinir fonksiyonunun ve geniş subperiostal diseksiyonlann kraniofasial kemik gelişimi üzerindeki etkileri belirlendi. Ardından masseter kas yüzeyel parçası ve digastrik kas transpozisyonlan yapılarak kas fonksiyonunun kemik gelişimini yönlendirmekte kullanılıp kullanılamayacağı araştırıldı. Çalışmada 80 adet Spraque-Dawley türü erkek rat kullanıldı. Cerrahi girişim uygulanmayan kontrol grubu dışında yedi adet deney grubu oluşturuldu. Deney gruplarındaki ratlar cerrahi girişim uygulanabilecek en erken dönem olan 16-19 günlükken öpere edilerek sol taraflarına yumuşak doku diseksiyonu ve araştırılan yapıya yönelik ek girişim uygulanırken sağ taraflarına yalnızca diseksiyon uygulandı. Kas fonksiyonunun kemik gelişimi üzerindeki etkisinin araştırıldığı gruplarda ek girişim olarak digastrik, temporal ve masseter kas myotomileri yapıldı. Fasial sinir fonksiyonunun etkisini araştılan gruptaysa sol fasial sinir rezeksiyonu uygulandı. Kas fonksiyonunun kemik gelişimini yönlendirmekte kullanılabilirliğinin araştırıldığı gruplarda 68masseter kas yüzeyel parçası ve digastrik kas transpozisyonlan yapıldı. Subperiostal diseksiyonun etkisinin araştırıldığı grupta sol maksiller kemik üzerinde diseksiyon yapılırken sağ tarafa girişim uygulanmadı. Katlar gelişme döneminin tamamlanma zamanı olan 3. Ay sonuna kadar standart şartlarda ve aynı diyetle beslendi. 3. Ay sonunda her deney grubunda yer alan ratlarm sağ ve sol taraflarından elde edilen osteometrik ölçümlerin karşılaştınlmasıyla uygulanan ek girişimle fonksiyonu ortadan kadından veya değiştirilen yapının kemik gelişimi üzerindeki etkisi belirlendi. Sağ taraftan elde edilen osteometrik ölçümlerin kontrol grubuyla karşılaştınlmasıyla da yumuşak doku diseksiyonunun kemik gelişimi üzerindeki etkisi ortaya kondu. Buna ek olarak kraniofasial bölgeye yönelik cerrahi girişimlerin genel gelişim üzerindeki etkisi bu gruplarda yeralan ratlann vücut ağırlıktan hiçbir cerrahi girişim uygulanmayan kontrol grubuyla karşılaştınlarak belirlendi. Uygulanan cerrahi girişimin ve buna bağlı kaslar arasındaki değişen fonksiyonel dengenin kas yapısı üzerindeki etkilerinin belirlenmesi için kas ağırlık ve fibril hacmi ölçümleri (KFH) yapılarak iki taraf arasında karşılaştırma yapıldı. Sağ ve sol taraftan elde edilen kasa ait verilerin kontrol grubundan elde edilen verilerle karşılaştınlmasıyla da diseksiyon ve diseksiyon+ek cerrahi girişimin kas gelişimi üzerinde yarattığı değişiklikler belirlendi. Sol temporal myotomi yapılan grupta yeralan ratlann morfolojik özellikleri değerlendirildiğinde malokluzyon oluştuğu, sol mandibular koronoid çıkıntının hipoplazik olduğu, temporal fossanın derinliğinin azaldığı, temporal hattın öne doğru yer değiştirdiği, zigomatik arkın daha kısa ve deforme olduğu görüldü. Osteometrik ölçümlerde sol taraftan elde edilen verilerin sağ tarafa nazaran daha düşük olduğu fakat temporal fossanın daha gerisini ilgilendiren osteometrik ölçümlerde aradaki farkın azaldığı bulunmuştur. Mandibular kondu boyutlan ile ilgili ölçümlerde iki taraf arasında fark saptanmamıştır. 69Sol masseter myotomisi yapılan grupta morfolojik gözlemler ve osteometrik ölçümler sonucunda zigoma, maksilla ve mandibula başta olmak üzere kraniofasial kemik gelişiminin myotomi yapılan sol tarafta sağa nazaran daha geri olduğunu göstermiştir. Masseter kasın origosu olan zigomatik kemikten posterior yönde uzaklaşıldıkça iki taraf arasındaki farkın azaldığı ve bu bölgedeki osteometrik ölçümler arasında istatistiksel olarak fark olmadığı saptanmıştır. Sol digastik kas myotomisi yapılan grupta iki taraf arasında kranial kemik gelişimi arasında fark saptanmazken, digastrik kasın direk ilişkili olduğu mandibulaya ait osteometrik ölçümlerden mandibulamn uzunluğu ile ilgili olanların myotomi yapılan tarafta daha düşük olduğu bulunmuştur. Myotomi ile kas fonksiyonunun ortadan kaldırılarak kasın yüz kemik gelişimi üzerindeki etkisininin belirlendiği bu üç deney grubunda sağ ve sol taraftaki kasların ağırlıkları, fibril hacmi ölçümleri arasında myotomi yapılan kaslar dışında farklılık gösteren yoktur. Her grupta myotomi yapılan kasın ağırlık ve KFH ölçümleri sağlam taraftaki eşdeğerinden daha düşük bulunmuştur. Bu sonuç araştırılan kasın myotomi yapılan tarafta atrofı gösterdiğini yani fonksiyonunun istenen şekilde ortadan kaldırıldığını da gösterirken myotomi yapılan taraftaki diğer kasların artan iş yüküne hipertrofiyle değil muhtemelen kas liflerinin niteliğindeki değişimle cevap verdiğini düşündürmüştür. Digastrik kas transpozisyonu yapılan grupta yapılan osteometrik ölçümler digastrik kas myotomisi yapılan grupla kıyaslandığında kasın etkisinin transpozisyon sonrası beklenenden daha âz olduğu görüldü. Kasla ilgili veriler transpozisyon sonrası kasın etkisinin azalmasını açıklayacak yapısal bir değişiklik olmadığını gösterdi. Kasın kemik üzerindeki etkisinin azalmasının kas ? fonksiyonundaki azalmaya bağlı olduğu bununda kasın elektriksel aktivitesinin azalmasından kaynaklanabileceği sonucuna varıldı. 70Kasın etki gösterdiği kemik yapı üzerinde uyguladığı mekanik kuvvetin yönünün değiştirildiği masseter kas yüzeyel parçasının transpozisyonunun yapıldığı grupta yapılan osteometrik ölçümlerde iki taraf arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Kasla ilgili elde edilen verilere bakıldığında masseter kasın yapısında değişiklik olmadığı görüldü. Bu grupta beklenen sonucun oluşmamasının transpoze edilen kas parçasının yeterli mekanik gücü uygulayamamasına bağlı olabileceği düşünülerek bu çalışmanın ileride tüm masseter transpozisyonu yapılarak tekrarlanması planlandı. Fasial sinir fonksiyonunun dolayısıyla yüz kaslarının kraniofasial kemik gelişimi üzerindeki etkilerinin belirlenmesi amacıyla sol fasial sinir rezeksiyonu yapılan grupta sol infraorbital kemik oluşumunda azalma olduğu gözlendi. Osteometrik ölçümler sol maksillaya ait ölçümlerin sağa nazaran daha geri olduğunu ortaya koydu. Diğer bölgelerin gelişiminde farklılık saptanmadı. Sol subperiosteal maksilla diseksiyonu yapılan grupta diseksiyon yapılan taraftaki maksillaya ait osteometrik ölçümler yapılmayan tarafa nazaran daha düşük bulundu. Bu bulguya ek olarak tüm gruplarda yalnızca diseksiyon yapılan sağ taraflardan elde edilen osteometrik ölçümleri kontrol grubundan elde edilenlerle karşılaştırıldığında daha düşük olduğunun belirlenmesi gelişme çağında yumuşak dokuda yapılan diseksiyonların bile kemik gelişimini olumsuz yönde etkilediğini göstermektedir. Ayrıca tüm çalışma gruplarında yeralan ratların genel vücut gelişimleri de kontrol grubuna nazaran daha geri bulunmuştur. Elde edilen verilerle yüz kemik gelişiminin Moss'un fonksiyonel matriks teorisinde açıklandığı gibi fonksiyona bağımlı bir süreç olduğu myotomi, kas transpozisyonu ve fasial sinir rezeksiyonu yapılan gruplardan elde edilen verilerle doğrulanmıştır. Deney gruplarında mandibular gelişimde kondil uzunluğu ve genişliği diğer ölçümlere nazaran uygulanan girişimlerden daha az oranda etkilenmiştir ve bu sonuç kondil için genetik büyüme kapasitesinin diğer bölgelere nazaran daha önemli olduğu sonucunu ortaya çıkarmıştır. Bu sonuç fonksiyonun önemli bir faktör olmasıyanında bu teoride göz ardı edilen genetik büyüme kapasitesinin de önemli bir belirleyici olduğu ve bu faktörün öneminin her bölge için farklılık gösterdiğini ortaya koymuştur. Sonuç olarak kraniofasial kemik yapı, intrinsik büyüme potansiyeli yanında çevre yumuşak doku ve sinirler tarafından oluşturulan bir ortam tarafından şekillendirilmektedir. Bu ortam değiştirildiğinde kraniofasial kemik gelişiminde anormallikler ortaya çıkmaktadır. Cerrahi girişimlerle bu ortamın bozulması gelişimi negatif yönde etkilemektedir. Çalışmada ortaya konan sonuçlar kraniofasial kemik gelişimi sırasında oluşan anormalliklerin nedenlerinin anlaşılması ve klinik olarak düzeltilmesinde yol göstericidir.
Denerve kasların nörotizasyonunda cerrahi tekniklerin ve nerve growth factor etkilerinin araştırılması (Ratlarda deneysel çalışma)
Travma, cerrahi, tümörler, kompresyon, enflamatuar durumlar ya da enfeksiyonlar sonucunda hasar gören periferik sinir yapılarının onarımında anatomik, histolojik, patolojik olayların anlaşılması ve rekonstrüktif cerrahi yöntemlerinin gelişmesi ile periferik sinir lezyonlarının ve bunlara bağlı defektlerin onarımında büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. Ancak özellikle bazı travmatik durumlarda sinir innerve ettiği kastan avülsiyon şeklinde kopabilir, sinir çeşitli seviyelerden multifokal zarar görmüş olabilir, sinir brakial pleksus yaralanmalarında olduğu gibi daha yukarı seviyelerden hasar görmüş olabilir, geç sinir eksplorasyonlarında distal uç wallerian dejenerasyon sonucunda tamamen kaybedilmiş olabilir ya da santral sinir sistemi lezyonları denervasyona yol açabilir ve bu gibi durumlarda primer sinir onarımı mümkün olamaz. Bu gibi durumlardaki tedavi alternatifi olan nörotizasyon santral veya periferik sinir lezyonları sonucunda denerve olan motor veya duyusal bir bölgenin reinnervasyonu daha az klinik değeri bulunan fonsiyonel bir sinirin hasarlanan sinir yerine kullanılmasıdır. Denerve kasların nörotizasyonu için kullanılmakta olan başlıca nörotizasyon metodları direkt sinir implantasyonu ve sinir-kas pedikül implantasyonudur. Sinirlerin fasiküler yapılarını göz önüne alarak ana sinirin fasiküllerine ayrılarak kas yüzeyine yayılması ile daha etkin bir nörotizasyon sağlanabileceğini düşünülerek daha önce denenmemiş bir yöntem olan fasiküler sinir implantasyonu metodunu bu yöntemlere ek olarak geliştirdik. Nerve Growth Factor sinir iyileşmesini arttıran temel faktörlerden biridir. Sinir hücrelerinin hayatiyetini arttırır, aksonal büyümeyi hızlandırır, iyileşen sinirlerde aksonal yapıyı ve organizasyonu destekler ayrıca iskelet kası üzerine myojenik etkileri vardır. Periferik sinir iyileşmesi üzerine etkileri daha önce yapılan çeşitli deneysel çalışmalarla araştırılmış olsa da nörotizasyona olan etkilerinin literatürde yer almadığı görüldü. Bu 63özellikleri göz önüne alınarak NGF'nin nörotizasyon etkileri oluşturduğumuz deneysel modelde farklı nörotizasyon teknikleri ile birlikte araştırıldı. Rat soleus kası ve derin peroneal sinir kullanılan deneysel modelde direkt sinir implantasyonu, fasiküler sinir implantasyonu ve sinir-kas pedikül implantasyonu yöntemlerinin kullanıldığı ve aynı cerrahi yöntemlere ek olarak NGF uygulanan 6 grup oluşturuldu. Nörotizasyonun değerlendirilmesi için elektromyografı, tetanik ve seyirme kas gücü ölçümleri, kas ağırlıklar ve histopatolojik morfometrik ölçümler yapıldı. Tüm gruplarda normal kas ile karşılaştırıldığında çeşitli ölçülerde reinnervasyonun sağlanmış olduğu tespit edildi. Elektromyografık olarak fasiküler sinir implantasyonu grubunun daha erken dönemde daha yaygın reinnerve olduğu saptandı. Sinir-kas pedikülü implantasyonunun da etkin bir şekilde reinnervasyon sağladığı tespit edildi. Direkt sinir implantasyonu ile geç dönemde etkin bir reinnervasyon sağlansa da denervasyon bulgularının uzun sürmesi fonksiyonel sonuçları etkilemekteydi Aynı cerrahi işlemlerin uygulanıp ek olarak NGF enjeksiyonları yapılan grupların elektromyografık bulguları aynı dönemlerdeki diğer gruplara göre daha iyi bulundu. Kas gücü değerlendirmesinde sinir kas pedikülü grubu seyirme ve tetanik kasılma gücü ölçümlerinde normal kasın %65 ve %64'ü ile en iyi sonuçlan verdi. Fasiküler sinir implantasyonu istatistiksel olarak sinir kas pedikülü ile farklı sonuç vermedi. Direkt sinir implantasyonu her iki gruptan daha az güç üretmekteydi. NGF verilen gruplar aynı cerrahi işlem yapılan diğer gruplara oranla anlamlı şekilde daha fazla güç üretiği saptandı. En yüksek değer % 82 seyirme gücü ve %85 tetanik güç üretimi ile sinir-kas pedikül implantasyon grubunda bulundu. Kas ağırlıklarının ölçümleri ile ortalama olarak direkt sinir implantasyonu ile %75, fasiküler sinir implantasyonu ile %82 ve sinir kas pedikül implantasyonu ile %83 kas ağırlıklarının korunmuş olduğu saptandı. Aynı cerrahi işlemlere ek olarak NGF uyguladığımız 64gruplar ise anlamlı olarak daha iyi kas kitlesi korunduğu bulunmuştur. Fasiküler sinir implantasyonu ve sinir-kas pedikülü implantasyonu arasında anlamlı bir fark bulunmazken bu iki grupta direkt sinir implantasyonundan daha üstün bulundu. Histopatolojk olarak asetilkolinesteraz boyası ile yeni motor son plak gelişimi tespit edildi. Morphometrik inceleme sonucunda direkt sinir implantasyonu ve fasiküler sinir implantasyonu ile normal motor son plak bölgesindeki motor son plak yoğunluğuna yakın sonuçlatr elde edilirken sinir kas pedikülü ile daha yoğun bir motor son plak gelişimi olduğu saptandı. NGF uygulanan grupların hepsinde daha yoğun motor son plak gelişimi olduğu bulundu. Sonuçlar göz önüne alındığında çeşitli cerrahi yöntemlerle nörotizasyon ile denerve kasların reinnervasyonunun sağlanabildiği görüldü. Daha önce denenmemiş bir yöntem olan fasiküler sinir implantasyonu ise direkt sinir implantasyonundan daha başarılı sonuçlar veren sinir-kas pedikül implantasyonu metoduna yakın sonuçlar vermesi nedeniyle önemli bir alternatif olarak belirlendi. NGF'nin uygulandığı grupların aynı cerrahi işlemlerin yapıldığı gruplara göre daha iyi sonuçlar vermiş olması nörotizasyon için de etkin bir madde olduğunu kanıtlamıştır. 65
Topikal epidermal büyüme faktörü (EGF)'nün ratlarda random flep yaşayabilirliğine etkisi
Amaç: Deri defektlerinin onarımı için tesadüfi eksenli (random) deri flepleri plastik ve rekonstrüktif cerrahide oldukça sık kullanılmaktadır. Belirli bir besleyici damar sistemi bulunmayan random fleplerde en boy oranları kısıtlıdır. Bu durum flep distalinde doku kaybına neden olmaktadır. Bu nedenle plastik ve rekonstrüktif cerrahinin başlıca araştırma konuları arasında flep sağ kalımının arttırılması bulunmaktadır. Biz çalışmamızda anjiyogenezisi uyarıcı, antienflamatuar ve anti apopitotik etkisi olduğu bilinen EGF kullanarak, ratlarda random fleplerin yaşayabilirliğini arttırma düzeyini incelenmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışma, 20 adet rat, her grupta 10 denek olacak şekilde 2 gruba ayrıldı. İlk 10 gün; deney grubunda flep kaldırılacak alana transkutan EGF sürüldü. Kontrol grubunda ise hiç bir işlem yapılmadı. 10.gün her iki grupta sırt bölgesinde 9x3cm'lik kaudal pediküllü random flep kaldırıldı. Tüm flepler translüminasyon yapılarak fotoğraflandı. Deney grubunda kaldırılan flebin alt yüzüne EGF sürüldü. Ardından her iki grupta flepler yerlerine sütürize edildi. Sonraki 10 günde deney grubuna transkutan EGF sürülmeye devam edildi, kontrol grubuna pansuman dışında ek uygulama yapılmadı. Deneyin 20.günü nekroz alanlarının hesaplanması amacıyla fotoğrafları çekildi. Ardından eski flepler tekrar kaldırılıp translüminasyon yapılarak fotoğraflandı. Her flepten proksimalden 3 cm uzaklıktaki 3x1 cm'lik yatay hat boyunca doku örnekleri alındı ve histopatolojik inceleme ile damar sayımı yapıldı. Translüminasyon yapılarak çekilen fotoğraflarda ise 'image j' programı kullanarak damar yoğunluğu hesaplaması yapıldı. Bulgular: Deneyin 10. günü ilk flep kaldırılması aşamasında deney grubunda damar yoğunluğu ölçümü anlamlı derecede fazla bulundu (p=0,045). Fakat 20. günde yapılan damar yoğunluğu ölçümünde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p=0,12). 20. günde alınan biyopsilerde yapılan damar sayımında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p=0,16). Deney sonunda nekroz alan yüzdesinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p=0,65). Sonuç: Çalışmanın 10. gününde verilerin flep sağ kalımı açısından deney grubu lehine olması, sonrasında ise istatistiksel anlamlılığını kaybetmesini 10. günde EGF'nin flep alt yüzeyine de uygulamış olmamıza bağlamaktayız. Zira 20. günde flep kaldırıldığında deney grubunda flep alt yüzeyinde aşırı bir granülasyon dokusu kalınlaşması görüldü. Bu durumun flep beslenmesini olumsuz yönde etkileyecek sonuçlar doğurduğunu düşünmekteyiz. Bu nedenle EGF'nin random fleplerde yaşayabilirliğe etkisinin araştırılması için, EGF'nin flep alt yüzüne uygulanmadan sadece transkutan uygulamayla yeni bir çalışma yapılması uygun olacaktır.
Apelin hormonunun ratlarda random flep yaşayabilirliğine etkisi
Amaç: Kullanışlı işlem avantajı nedeniyle, ekstremite rekonstrüksiyonu ve yara onarımında genellikle rastgele desenli deri flepleri kullanılır. Apelin-13, güçlü çoklu biyolojik fonksiyonlara sahip olduğu gösterilmiş bir endojen peptiddir. Son zamanlarda, ısıya duyarlı jel oluşturucu sistemler, avantajlarından dolayı yara pansuman malzemesi olarak giderek daha fazla ilgi görmektedir. Bu çalışmada, rastgele deri flebinin hayatta kalmasını desteklemek için apeli-13 yüklü, poloksamer 188 ve ploksamer 407 kullanılarak in situ jel formülasyonu hazırlandı ve random flep modelinde etkisi incelendi. Gereç ve Yöntem: Deney hayvanları, rastgele dört gruba ayrıldı. İlk gruptaki denekler kontrol grubu diğer gruplar ise iskemi uygulanan fleplerde, apelin maddesinin jel formasyonunda uygulanmasının etkisini test etmek amacıyla iskemi/reperfüzyon protokolü esnasında apelin içeren jel veya apelin içermeyen jel uygulamasına göre alt gruplara ayrıldı. 1.Grup Kontrol Grubu (n=6) 2.Grup Random flep iskemi-reperfüzyon grubu (n=12) 3.Grup Random flep Apelin içermeyen jel grubu (n=12) 4.Grup Random flep Apelin içeren jel grubu (n=12). Flep olarak, günlük uygulamada da oldukça sık kullanılan random deri flepleri kullanıldı. Sıçan dorsumunda 3x9 cm'lik kaudal pediküllü dorsal yarımada flebi (Mc Farlane flebi) kaldırıldı. Daha sonra flepler eski yerlerine süture edildi ve yarısı postoperatif 7. gün diğer yarısı postoperatif 14.günde ampüte edilen flepler, histolojik, immünohistokimyasal ve biyokimyasal olarak iskemi-reperfüzyon hasarı bulguları açısından detaylı incelemeye tabi tutuldu. Çalışmada, İmmünohistokimyasal olarak ise VEGF, i-NOS ve e-NOS, nNOS markerları kullanılarak histolojik incelemeler yapıldı. Biyokimyasal analiz için intrakardiyak kan numuneleri alınarak kan ve serum örneklerinden hemogram, VEGF, SOD, CAT, n-NOS, i-NOS, e-NOS, TNF-α, IL-1β, MDA, IL-6, TGFβ seviyeleri ölçüldü. Bulgular: Çalışmanın immünohistokimyasal bulgularında, iNOS, eNOS ve nNOS ekspresyonu immünohistokimyasal olarak belirlenmiş ve flep grubunda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ekspresyon düzeyleri düşük bulunmuştur, bu durum I/R hasarı ile oksidatif stresin arttığını düşündürmektedir. Jel ve Apelin jel uygulaması yapılan grupta ise iNOS, eNOS ve nNOS ekspresyonlarının yükseldiği gözlemlendi. Serum örneklerinden, iNOS ve nNOS seviyeleri analiz edilmiş, gruplar arasında serum seviyelerinde anlamlı fark bulunmazken eNOS seviyeleri apelin jel grubunda flep grubuna göre anlamlı (p<0,001) olarak yüksek bulunmuştur. Bununla birlikte, serum CAT ve SOD gibi antioksidan enzimlerin seviyelerinde ise, flep grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak düştüğü (p<0,001), apelin yüklü jel grubunda ise anlamlı olarak arttığı (p<0,001) görülmüştür. Sonuç: Hazırlanan apelin-13 jel yüklü fleplerin, flep kaynaklı iskemi üzerine histopatolojik ve immünohistokimyasal veriler ile olumlu etkilerini gözlemledik, aynı zamanda antioksidan etkinliği nedeniyle flep sağ kalımına olumlu etkilerini oksidatif stresi baskılayarak yapabileceğini antioksidan parametreler üzerindeki olumlu etkileri ile ortaya koyduk. Çalışmamızda, poloksamer 188 ve ploksamer 407 ile hazırlanan apelin-13 yüklü in situ jelin, random flep sağ kalımı üzerine ayrıntılı histolojik, immünohistokimyasal ve biyokimyasal verileri ile bir ilk niteliği taşımaktadır.
Alfa lipoik asit ve l-karnitinin sinerjistik etkisinin flep yaşayabilirliğini arttıran klasik yöntemlerle karşılaştırılması
Plastik cerrahinin temel unsurlarından biri rekonstrüktif cerrahidir. Rekonstrüktif cerrahi kaybedilmiş bir dokunun bir benzeri ile tekrar yapılandırılma işlemini tanımlar. Bu noktada tüm plastik cerrahların ortak fikri kaybedilmiş dokunun fonksiyon ve doku özellikleri bakımından en yakın dokular kullanarak onarılmasıdır. Flep ile doku defektlerinin onarımında en büyük problemlerden biri, defekt olan bölgeyi kapatmak amacıyla hazırlanan fleplerin ön görülemeyen kayıplarıdır. Bu kayıpları engellemek ya da minimize etmek için çok çeşitli yöntemler öne sürülmüş ancak altın standart sayılabilecek ortak bir fikre ulaşılamamıştır. Oksijen radikallerinin yarattığı hasarın engellenmesi adına antioksidan ajanların kullanımı özellikle nörolojide iskemi temelli hastalıkların yarattığı dejenerasyonun engellenmesi, genel cerrahide barsak damar tıkanıklıkları sonrası oluşan hasarın geri döndürülmesi, ürolojide ise infertile tedavisi için üstüne düşülmüş bir konudur. Ancak cilt fleplerinin kan akışında azalma sonrası ortaya çıkan kayıpların engellenmesi için antioksidanların kullanımı sıklıkla araştırılmış bir konu değildir. Araştırmamızdaki amaç sıçan sırtlarında hazırlanacak Mcfarlane fleplerine oksijen radikal hasarını engellemek amacıyla güçlü antioksidan maddeler olan l- carnitin ve alfa lipoik asidin (ALA) lokal enjeksiyonu sonrası uygulamanın flep yaşayabilirliğine olası olumlu etkilerini araştırmaktır. Çalışmamızda 49 adet dişi, erişkin, 250 – 350 gr ağırlığında Wistar Albino sıçan kullanıldı. Denekler kontrol, flep delay-1, delay-2, antioksidan -1, antioksidan – s, prp – 1 ve prp – s olmak üzere 7 gruba bölündü, her grupta 7 denek olacak şekilde eşit bölüştürme yapıldı. Delay – 1 ve Delay – 2 gruplarının sırtında tasarlanan Mcfarlane flebinin her iki longitudinal kenarı boyunca panniculus karnosusu da içerecek şekilde tam kat kesiler yapıldı, flepler tabanlarından ayrılmadı. 1 hafta beklendikten sonra diğer gruplarla beraber tüm grupların sırtlarında planlanmış Mcfarlane flepleri panniculus carnosusu da içerecek şekilde tam kat kaldırılıp yerlerine iade edildi. Ardından PRP – 1 ve PRP-S grupları fleplerine PRP enjeksiyonu, antioksidan – 1 ve antioksidan – s grubuna 200mg/kg l-karnitin ve 100mg/kg alfalipoik asit enjekte edildi. Delay – 1 ve delay – 2 gruplarına enjeksiyon yapılmadı. Ayrıca PRP – s, antioksidan – s ve delay – 2 grupları flep tabanlarına silikon tabaka yerleştirilerek tabandan kanlanma, vaskülarizasyon engellendi. Ratlar 1, 3 ve 7. günlerde takip edildi, 7. günün sonunda sakrifiye edilerek makroskopik değerlendirme için fotoğraflama yapıldı, histopatolojik değerlendirme için fleplerin sağlıklı doku – nekroz geçiş alanlarından 1,5 cm çaplı tam kat cilt biopsileri alındı. Biopsilerde hematoksilen eosin ve masson 3'lü boyama ile inflamatuar hücre, fibroblast ve kollajen yoğunlukları ölçüldü. Ayrıca yeni damar oluşumunu tespit etmek üzere vasküler endoteliyal büyüme faktörü (VEGF) immün boyaması yapıldı. Çalışma sırasında prp – 1 ve prp – s gruplarından birer denek kaybedildi. Diğer denekler çalışmayı iyi tolere etti. Çekilen fotoğraflarda AutoCad ve Photoshop programları ile yaşayan flep alanının toplam flep alanına oranı yapıldı. Tüm elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Delay uygulanan ve antioksidan enjeksiyonu yapılan gruplarda kontrol grubuna oranla yaşayan flep alanında istatistiksel olarak anlamlı artış tespit edildi. PRP uygulanan gruplarda ise istatistiksel fark bulunmadı. Cerrahi delay fenomeni halen en sık kullanılan ve en başarılı sonuç veren, flep yaşayabilirliğini arttırmakta kullanılan bir yöntemdir. Ancak iki aşamalı operasyon ihtiyacı, ilk operasyon sonrası takiplerde enfeksiyon, ağrı, rutin pansuman ihtiyacı, uzun takip süresi, akut durumlarda kullanılamaması dezavantajlarıdır. ALA ve L-karnitinin uygulama kolaylığı, kolay temin edilebilir olması, ek cerrahi gereksinimi olmaması ve güvenilirliği nedeniyle geniş kullanım alanına sahip olabilir. Bu çalışmada ALA ve L-karnitinin random kan akımına sahip flep modellerinde flep yaşayabilirliğinde artış yarattığı gösterilmiştir.
Canlı vericili karaciğer nakillerinde hepatik arter anastomozlarında mikrocerrahi yöntem ile mikrocerrahisiz yöntemlerin karşılaştırılması
Transplante edilecek karaciğer lobu canlı vericiden alınınca transplantın küçük lümenli arter çapından dolayı alıcıda ilgili artere anastomozu özel mikrocerrahi teknik ve ekipmana ihtiyaç göstermektedir. Bu çalışmanın amacı, hastanemizde yapılan CVKN (canlı vericili karaciğer nakli) HA (hepatik arter) anastomozlarını, mikrocerrahisiz ve mikrocerrahi yöntem yardımıyla gerçekleştirilenler olarak iki gruba ayırmak ve her iki grubu anastomoz sonrası günlere göre laboratuar bulguları ve mortalite oranları yönünden retrospektif olarak değerlendirerek greft ve hasta surveyini arttırmak için mikrocerrahinin etkinliğinin belirlenmesidir. Deney gurubundaki tüm hastalarda mikrocerrahi yöntem ile mikrovasküler anostomoz tekniği kullanılmıştır. Alıcı ve verici damar çapı farklılığında ise mikrocerrahi yöntem olarak Ömer Özkan'ın open guide sütür tekniği adı verilen bir mikrovasküler anastomoz tekniği kullanılmıştır. Çalışmamızda 2014-2015 yılları arasındaki mikrocerrahisiz yöntem yardımıyla (kontrol grubu) ve 2015-2017 yılları arasındaki mikrocerrahi yöntem yardımıyla (deney grubu) ile HA anostomoz yapılmış hastaların laboratuar değerleri ve surveyleri retrospektiv analiz edilerek karşılaştırıldı. Deney grubundaki mortalite oranlarının (%10) kontrol grubundakilere (%25) göre anlamlı derecede daha düşük olduğu kaydedilmiştir (p<0,05). Kontrol grubunda 2 hastada HAT (hepatik arter trombozu) gelişmiştir; deney grubunda hiç bir hastada HAT gelişmemiştir. KCFT karşılaştırılmasında iki grup arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Karaciğer transplantasyonunun başarısı, grefte yeterli kan akımına yani HA anaostomoz başarısına bağlıdır. Sütürün nereden geçtiğinden emin olunabildiği ve küçük çaplı arter anostomozlarında damar lümeni daha net görülebildiği için mikrocerrahi tekniklerin anastomoz başarısıyla doğrudan ilgili olduğu açıktır. Mikrocerrahisiz yöntem grubunda mortalite oranlarının daha yüksek olduğu ve mikrocerrahili yöntem grubunda uygulanan yöntemin mortalite açısından daha başarılı olduğu söylenebilir. Güvenli ve güvenilir bir arteriyel anastomoz için birikmiş deneyime dayanan iyi mikrocerrahi teknikleri CVKN'de olmazsa olmazıdır.
Dupuytren kontraktürü olan 142 hastada histolojik evreleme ile nüks etme olasılığının tahmin edilebilirliği
Dupuytren hastalığı cerrahi operasyon sonrasında yüksek nüks oranı ile seyreder. Yüksek olan nüks oranının ön görülebilirliği son yıllarda sık araştırılan bir konu haline gelmiştir. Bu klinik çalışmada ; 2005-2014 yılları arasında İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Plastik,Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim dalı, El Cerrahisi bilim dalinca opere edilen ve sonrasında takip edilen 142 adet opere edilen ele sahip 131 adet hastanın epidemiyolojik incelemeleri, dupuytren diyatezleri ve histolojik evrelemeleri ile nüks eden olguların önceden tahmin edilebilirliği çalışılmıştır. Bu çalışmada ''Rombouts (1989) '' histolojik sınıflaması kullanılmıştır. Selülerite ve nüks etme olasılıkları saptanmaya çalışılmıştır .Bu çalışma bize histolojik evreleme ile nüks vakaların tahmin edilebilirliğini göstermek için yapılmıştır. Yine de klinik bilgiler ile korele çalışılması daha iyi sonuç verebileceği anlaşılmıştır. ANAHTAR SÖZCÜKLER : Dupuytren hastalığı , Dupuytren diatez, , histolojik evreleme , risk faktörleri , rekürrens , dupuytren prognozu
Ortognatik cerrahi hastalarında preoperatif plan ile postoperatif sonuçların karşılaştırılması
Bu çalışmada; Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı'nda ortognatik cerrahi uygulanmış ve Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Anabilim Dalı'nda ortodontik tedavisi yapılmış 49 sınıf III maloklüzyonu olan hasta; yaş, cinsiyet, operasyon öncesi ortodontik tedavi süresi, uygulanan operasyon yöntemi, peroperatif ve postoperatif dönemde yapılmış olan sefalometrik analizler karşılaştırılarak retrospektif olarak incelendi. Hastaların lateral sefalogramları üzerinde maksilla ve mandibulanın horizontal ve vertikal düzlemdeki hareketlerinin sefalometrik analizi yapıldı. Yapılan sefalometrik değerlendirmede Steiner sefalometrik analizi kullanıldı. Bu analizde, sna, snb, anb, 1-na, 1-na açı, 1-nb, 1-nb açı, "occlusal plane", go-gn-sn açı, "keserlerarası açı", wits değerleri incelendi. Alınan sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildi. Sefalogramlar üzerinde yapılan değerlendirmede tüm parametreler arasında operasyon öncesi ve sonrası değerler arasında anlamlı fark tespit edildi . Tüm hastalarda istenilen ortognatik bir profil elde edilmiştir. Anahtar Sözcükler: Sefalometri; ortognatik cerrahi; sınıf III maloklüzyon