Çukurova University
Discipline

Medical Biochemistry

Çukurova University

389

Archived Theses

4

DOIs Assigned

1%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

K-MEANS clustering yöntemiyle sınıflandırılan fazla kilolu ve obez hastalarda pankreatik beta hücre rezervi ve insülin direncinin FAM19A5, fibroblast growth faktör, growth differentiation faktör 15, mitochondrial open reading frame of 12s RRNA-C (MOTS-C) biyomarkerları ile incelenmesi

Amaç: Obezite, insülin direnci ve pankreatik beta hücre yetersizliğine neden olabilmektedir. Bu çalışmanın amacı, obez olguların K-means clustering yöntemi kullanarak insülin direnci ve salınımına göre kümelere ayrılması, K-means clustering yönteminin insülin direnci ve insülin salınım indeksleriyle ilişkisinin araştırılması ve K-means clustering ve DSÖ kriteriyle gruplandırılan olgularda adipokin (FAM19A5) ve mitokin (FGF-21, GDF-15, MOTS-c) düzeylerinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntemler: Hastanemiz Endokrinoloji polikliniğine başvuran zayıf sağlıklı 30 olgu ve tip2 diyabet (T2DM) şüphesi olan obez veya fazla kilolu 130 olgu çalışmaya alınmıştır. K-means clustering yöntemi ile olgular insülin direnci ve insülin salınım indekslerine göre 4 kümeye ayrılmıştır. Ayrıca Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tanı kriterlerine göre olgular T2DM, prediyabet ve normal glukoz toleransı (NGT) olmak üzere 3 gruba ayrılmıştır. Hem kümeler arasında hem de gruplar arasında FAM19A5, FGF-21, GDF-15 ve MOTS-c düzeyleri değerlendirilmiştir. Bulgular: Kümeler arasında FAM19A5, FGF-21, GDF-15 ve MOTS-c düzeyleri açısından fark saptanmamıştır. MOTS-c'nin obezlerde kontrollere göre düşük (p<0,05); FGF-21'in, T2DM olan obezlerde NGT olan obezlere göre yüksek (p<0,05), NGT olan obezlerde zayıflara göre düşük (p<0,05); GDF-15'in T2DM'de zayıflara göre yüksek olduğu saptanmıştır (p<0,05);. FAM19A5 açısından zayıf ve obezler arasında fark bulunmamıştır. Sonuçlar: K-means clustering yönteminin, obezite komplikasyonlarının takibinde DSÖ diyabet tanı kriterlerine göre; insülin direnci ve pankreas beta hücre rezervi gibi daha ayrıntılı metabolik verileri göstermesi nedeniyle daha yararlı olduğunu düşünüyoruz. Kişilerin bireysel metabolizma verilerinin, insülin direnci ve insülin salınım düzeylerinin aydınlatılmasıyla kişiye özgü tedavi protokollerinin oluşturulmasına olanak sağlamaktadır. Anahtar sözcükler: K-Means Clustering, Obezite, İnsülin Direnci

AdipokinlerGlükoz tolerans testiObezite+3
Serkan Erdal
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obezite, tip 2 diyabet ve alzheimer hastalığında (Tip 3 diyabet) serum asprosin, leptin, ghrelin, amilin ve çinko düzeyleri ile nörometabolik durum değerlendirilmesi

Amaç: Obezite ve tip 2 diyabet (T2DM), Alzheimer hastalığı (AD) gelişimi ile ilişkilidir, ancak insülin direncinin ortak moleküler mekanizması şu anda bilinmemektedir. Çalışmamızda fazla kilolu/obez prediyabetik, T2DM ve AD hastalarında asprosin, leptin ve ghrelin düzeylerinin incelemesi, bu belirteçlerin enerji homeostazındaki rolü ve ortak yönlerinin ortaya konması amaçlandı. Gereç ve Yöntemler: Amerikan Diyabet Derneği (ADA) sınıflamasına göre obez/fazla kilolu (Ob/Ow) gönüllüler, AD hastaları ve 40 yaş üstü sağlıklı gönüllü grupları çalışmamıza dahil edildi. Grup1:Ob/Ow normal glukoz toleransı(n=26), Grup2:Ob/Ow izole bozulmuş açlık glukozu(n=26), Grup3:Ob/Ow bozulmuş açlık glukozu+bozulmuş glukoz toleransı(n=26), Grup4:Ob/Ow T2DM(n=26), Grup5:AD(n=26), Grup6:Kontrol (n=28). Biyokimyasal analizler venöz kan örneklerinden gerçekleştirilmiştir. Gruplar arası kıyaslamalar SPSS'de One-way Anova (post-hoc Tukey) ve Kruskal-Wallis (Mann-Whitney U), tabakalı analizlerle ve korelasyon analizleri Pearson-Spearman testleriyle yapılmıştır. Bulgular: Asprosin düzeylerinin yaştan ve vücut kitle indeksinden (VKİ) bağımsız olarak Alzheimer (p<0,001) ve T2DM (p=0,01) grubunda, kontrol grubuna göre istatiksel anlamlı yüksek olduğu görülmüştür. Asprosin düzeylerinin yaş, 2.saat glukoz, HbA1c ve kreatinin düzeyleriyle pozitif ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Kontrol grubuna göre istatiksel anlamlı olarak; leptin düzeyleri ilk 4 grupta yüksek, ghrelin düzeyleri ise grup 1'de düşük olarak saptanmıştır. Leptin kadın cinsiyet, VKİ, lipid profili, ALT, glukoz, insülin, C-peptid, Homa-IR, ve CRP düzeyleriyle pozitif korele bulunmuş, bel-kalça oranı ile ise korelasyon tespit edilememiştir. ADA sınıflamasında grup1'den grup4'e ilerledikçe leptin/ghrelin oranının azaldığı saptanmıştır. Sonuçlar: Asprosin insülin direncinden ziyade glukoz sekresyonu ile ilişkili olup ve leptin/ghrelin oranındaki azalma ise enerji-glukoz homeostazını bozarak; obezitede T2DM'deki patofizyolojide etkili olabilir. Asprosin düzeylerinin Alzheimer hastalığında yaştan ve VKİ'den bağımsız olarak kontrol grubuna göre yüksek olduğu, literatürde bilgimiz dahilinde ilk kez tespit edilmiştir. T2DM ve obezite ile ortak yönlerinden dolayı, Alzheimer hastalığını tip 3 Diyabet olarak tanımlamanın uygun olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar sözcükler: Obezite, Alzheimer hastalığı, Tip 2 Diyabetes Mellitüs

Alzheimer hastalığıAmilinAsprosin+5
Ahmet Angın
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Manisa ve yöresindeki sağlıklı bireylerde serum paraoksonaz, arilesteraz ve lipid hidroperoksid referans aralıklarının belirlenmesi

Amaç: Laboratuvar sonuçlarını verimli bir şekilde yorumlayabilmek için, sonuçların doğru ve güvenilir referans aralıkları ile birlikte sunulması gerekir. Referans aralık değerlerinin cinsiyet, yaş, ırk, beslenme ve çevresel özellikler gibi faktörlere bağlı olarak değişmesi nedeniyle, laboratuvarlar kendi referans aralık değerlerini belirlemelidir. Laboratuvar akreditasyonu sırasında her laboratuvarın, analizini yaptığı parametreler için kabul edilmiş kriterlere göre referans aralıklarını hesaplaması gereklidir. Bu çalışmada, sağlıklı referans bireylerde; oksidan-antioksidan dengesinin önemli parametrelerinden olan, paraoksonaz(PON) ve arilesteraz(ARE) enzim aktiviteleri ile lipid hidroperoksid(LOOH) düzeylerini belirleyerek Manisa ve yöresindeki referans aralıklarını saptamayı amaçladık.Materyal ve Metot: Bu çalışmada, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıbbi Biyokimya Laboratuvarı'nda 20-67 yaşları arasındaki 233 bireyden, 12 saat açlık sonrasında, venöz kan örnekleri toplandı. PON ve ARE enzim aktiviteleri ile LOOH düzeyleri otomatik analizörde hazır kitler kullanılarak ölçüldü. SPSS 15.0 programı kullanılarak, tanımlayıcı istatistik ölçütleri hesaplandı. İki grup arasında sürekli verilerin ortalamalarının karşılaştırılmasında Student's t testi, üç grubun karşılaştırılmasında ANOVA ve post hoc testi olarak Tukey testi kullanıldı.Bulgular: Çalışma sonuçlarımıza göre PON aktivitesi referans değeri, 56.8-567.3 U/L; ARE aktivitesi referans değeri 157.9-745.0 U/L; LOOH'in referans değeri, kadınlarda 1.09-10.39 µmol/L, erkeklerde, 0.42-16.04 µmol/L olarak bulundu. PON ve ARE aktivitelerinde cinsiyet açısından fark yokken, LOOH düzeyleri erkeklerde kadınlara göre daha yüksek bulundu. Her üç parametre için ise yaş ve vücut kitle indeksi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı.Sonuç: Bu çalışma bölgemizde PON, ARE ve LOOH referans aralıkları için yapılan ilk çalışma olması nedeniyle orijinaldir. Bu bağlamda, daha geniş populasyonda yapılacak olan referans aralık çalışmalarına katkı sağlayabileceği kanaatindeyiz.Anahtar Kelimeler: Paraoksonaz, Arilesteraz, Lipid Hidroperoksid, Referans değer.

ArilesterazLipidlerParaoksonaz+1
Sezen Irmak Gözükara
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 2 diabetes mellitus olgularında serum soluble syndecan-1 ve nötrofil syndecan -1 düzeyleri ile serum YKL -40 düzeyinin mkrovasküler komplikasyonlar ile ilişkisi

Bu çalışmada Tip 2 DM hastalarında mikrovasküler komplikasyonlardan retinopati ya da nefropati gelişmiş olgular ile mikrovasküler komplikasyon gelişmemiş olgular arasında serum YKL-40, high sensitive C reaktif protein (HsCRP), 25 (OH) Vitamin D, soluble syndecan 1 ve nötrofil syndecan 1 düzeyleri karşılaştırılması amaçlanmıştır. Diyabetli olgular da, retinopatili olgular evrelerine göre nonproliferatif Diabetik Retinopati (DRP), preproliferatif DRP, proliferatif DRP, nefropati ve komplikasyonsuz DM olarak gruplandırılmıştır. Olgularda serum YKL-40, HsCRP, 25 (OH) Vitamin D, soluble syndecan 1 ve nötrofil syndecan 1 parametrelerinin mikrovasküler komplikasyonların saptanmasında belirteç olarak kullanılma olasılığının incelenmesi hedeflenmiştir. Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Endokrin ve Metabolizma polikliniğine başvuran 95 tip 2 DM hastası ile hastane personellerinden 21 sağlıklı gönüllü üzerinde analizler yapılmıştır. YKL-40, soluble syndecan 1 ELİSA metoduyla, HsCRP immünotürbidimetrik yöntem ile, 25 (OH) Vitamin D elektrokemilüminesans metoduyla ve nötrofil syndecan 1 flowsitometrik yöntem ile analiz edilmiştir. YKL-40 ve HsCRP düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı yüksek saptanmıştır. Ayrıca YKL-40 ve HsCRP düzeyleri retinopatili ve nefropatili diyabetik olgularda komplikasyonsuz diyabetik olgulara kıyasla anlamlı yüksek saptanmıştır. Soluble syndecan 1 komplikasyonlu diyabtik olgularda komplikasyonsuz diyabetik olgularakıyasla anlamlı yüksek saptanmıştır. YKL 40 ve soluble syndecan 1 belirteçlerinin komplikasyonu olan ve olmayan diyabet olgularını ayırt etmede kullanılabilecek bir parametre olduğu kanısına varılmıştır. Anahtar kelimeler: Tp 2 DM, Mikrovasküler komplikasyon, YKL-40, soluble syndecan 1

C reaktif proteinDiabetes mellitus-tip 2Heparin+1
Sema Bilge
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yüksek fruktozlu mısır şurubu (HFCS) içeren içeceklerin insülin rezistansı üzerinden polikistik over sendromu (PKOS) ile ilişkisinin sıçan deneysel modeli ile incelenmesi

Amaç: Çalışmamızda HFCS içeren içeceklerin tüketilmesinin insülin rezistansı ve PKOS etiyopatogenezi ile olası ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Çalışma için Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları etik kurulundan onam alınmıştır. Çalışmamızda, Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Ünitesinden temin edilen ağırlıkları 150-350 gr. arasında değişen erişkin 41 adet dişi Wistar albino cinsi sıçan kullanılmıştır. Sıçanlar 5 gruba ayrılarak gruplara aşağıda belirtilen diyet en az 6 hafta süre boyunca uygulanmıştır: Kontrol Grubu (n:11): Standart yem + musluk suyu, Glukoz Grubu (n:7): Standart yem + %30(w/v) Glukozlu musluk suyu, Fruktoz Grubu (n:7): Standart yem + %30(w/v) Fruktozlu musluk suyu, HFCS-55 Grubu (n:8): Standart yem + %30(v/v) HFCS-55- musluk suyu, HFCS-90 Grubu (n:8): Standart yem + %30(v/v) HFCS-90- musluk suyu Altı hafta sonra her bir dişi sıçanın östrus fazı, her sabah standart vajinal sürüntü metoduyla tespit edildi. Östrus fazında olan sıçanlar seçilerek genel anestezi altında intrakardiyak kan örnekleri ve over örnekleri alınmıştır. Plazma örneklerinden rutin biyokimyasal parametreler ile leptin, MDA ve SOD, DNA/RNA Oksidatif Hasar belirteci; eritrositlerden ise GPx çalışılmıştır. Over dokularına H-E boyaması, immunohistokimyasal olarak TUNEL, eNOS ve VEGF boyamaları yapılmıştır. İstatistiksel analizde SPSS 16.0 programı kullanıldı. Bulgular: Bu çalışmada standart yeme ek olarak su verilen kontrol grubuna karşılık glukoz, fruktoz, HFCS-55 ve HFCS-90 verilen gruplarda serumda glukoz, insülin, leptin, lipit paneli, free testosteron düzeyleri çalışılarak fruktoz, HFCS-55 ve HFCS-90 gruplarında açlık kan glukozunda anlamlı artış, HFCS-55 ve HFCS-90 gruplarında HOMA ve leptin düzeylerinde anlamlı artış, HFCS-90 grubunda anlamlı trigliserit artışı bulundu. Fruktoz gruplarında antioksidan sistem enzimlerinde artış saptanmıştır. Aynı deneklerin östrus dönemi ovaryumlarında da histopatolojik değerlendirme yapıldı ve özellikle fuktoz kullanılan gruplarda overin patolojik olarak değişikliğe uğradığı, oluşan patolojinin temelinde artmış oksidatif stres ortamının bulunduğu, bu artışın apopitoz mekanizması ile hücre ölümünü arttırdığı ve over dokusunun artmış damarlanma ile kendisini korumaya çalıştığı görüldü. Tartışma: Diyete eklenen fruktozun ağırlık artışına neden olduğu yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Bizim çalışmamızda literatüre paralel olarak glukoz, fruktoz, HFCS-90 gruplarında anlamlı ağırlık artışı saptandı. Literatürde fruktozla beslenen sıçanlarda hepatik insülin aktivitesinde ve insülin duyarlılığında azalma saptanan çalışmalar olduğu gibi akut dönemde fruktoz verilmesinin dolaşımdaki leptin ve insülin seviyelerini düşürdüğü ve insülin yükselmesinin 6 aylık dönemde ortaya çıkabileceğini bildiren çalışmalar da vardır. Bizim çalışmamızda HFCS 55 ve HFCS 90 grubunda HOMA indeksinde artış saptanmıştır. Yapılan çalışmalarda fruktoz tüketiminin kısa dönemde leptin düzeyini artırmadığı bildirilmektedir. Leptin düzeyinin BMİ ve insülin direnci ile korele olduğunu bildiren çalışmalar olduğu gibi, her iki parametreden bağımsız bir şekilde leptin düzeylerinin değiştiğini gösteren çalışmalar mevcuttur. Bizim çalışmamızda leptin düzeylerinde HFCS 90 ve HFCS 55 gruplarında anlamlı artış saptanmıştır. Bu bulgular leptin düzeylerindeki artışın ağırlık artışından bağımsız bir mekanizmayla gerçekleştiğini, insülin direnci ile ilişkili olabileceğini düşündürmüştür. Genel olarak değerlendirildiğinde antioksidan enzimlerin fruktoz içeren tüm gruplarda artmış olduğu dikkati çekmektedir. Fruktoz gruplarındaki artan oksidatif stresi azaltmak için bir savunma mekanizması olarak antioksidan enzimlerde artış gerçekleşmiş olabilir. Çalışmanın makroskobik bulguları sonucunda HFCS yüklemesiyle deneysel olarak PKOS oluştuğu histolojik olarak gösterildi. Önceki yayınlarda da gösterilmiş bulunan oksidatif stres, kontroldeki bazal seviye ile karşılaştırıldığında HFCS'li gruplarda eNOS boyaması ile ortaya kondu. HFCS tüketimine bağlı over dokusunda hücre ölümü önceki çalışmalarda da gösterilmiş hatta programlanmış hücre ölümünün diğer biçimleri olana otofaji vb ölümleri de bir mekanizma olarak kullandığı saptanmış olup çalışmamızla uyumlu literatür bilgisi olarak kabul edilmiştir. Oksidatif hasar ve artmış hücre ölümüne bir cevap olarak kanlanmanın arttığı ve yeni damar oluşumunun uyarıldığı VEGF boyaması ile gösterildi. Bu çalışmadan çıkan histolojik anlamdaki en önemli sonuç HFCS yüklemesinin over dokusunda oluşturduğu belirgin ve anlamlı hasardır.

FruktozMısırMısır şurubu+4
Ceyhun Gözükara
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bozulmuş açlık glukozu ve bozulmuş glukoz toleransı (prediyabetik) olan hastalarda CO-peptin, NT-proBNP, pentraxin3, LP-PLA2 düzeyinin değerlendirilmesi

Bozulmuş açlık glukozu (BAG), bozulmuş glukoz toleransı (BGT) ve sağlıklı kontrol gruplarında co-peptin, NT-proBNP, pentraxin-3 ve Lp-PLA2 düzeylerini inceleyerek, bu parametrelerin prediyabet erken tanısında biyobelirteç olup olamayacağını göstermeyi amaçladık. Çalışmaya CBÜTF Hafsa Sultan Hastanesi Endokrinoloji polikliniğine başvuran BAG tanılı 50 olgu, BGT tanılı 50 olgu ve 50 sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Periferik venöz kandan elde edilen serum örneklerinden co-peptin, pentraxin-3 ve Lp-PLA2 ELİSA, plazma örneklerinden NT-proBNP düzeyleri immunometrik kemiluminesans yöntemi ile tayin edildi. İstatistiksel analizde SPSS 15.0 programı, ANOVA varyans analizi, Banforoni ve Pearson Korelasyon Testi kullanıldı. Gruplar arasında cinsiyet, yaş, boy ve kilo açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmazken, bel çevresi bakımından anlamlı fark saptanmıştır. Prediyabetik gruplarda co-peptin, pentraxin-3 ve NT-proBNP düzeylerinin kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Her üç grup için yapılan korelasyon analizinde; BGT grubunda, NT-proBNP, pentraxin-3 ve co-peptin arasında pozitif korelasyon saptandı. Çalışmamız; prediyabet patogenezinin enflamatuar süreç ile ilgili olduğunu ve hipergliseminin çeşitli doku ve organları erken dönemde etkilediğini desteklemektedir. Pentraxin-3, co-peptin ve NT-proBNP sonuçlarımızın prediyabette özellikle BGT'nin erken tanısında yardımcı olabileceğini, ayrıca BAG ve BGT patogenezine ve prediyabet biyobelirteçlerini araştıran çalışmalara ve potansiyel terapötik yaklaşımlara katkı sağlayabileceğini düşünmekteyiz.

CopeptinGlükozGlükoz tolerans testi+4
Arzu Oran
Manisa Celal Bayar University
2015
00
DoctorateOpen AccessTR

Hidroksikumarin türevlerinin in vitro hemoglobin f indüklenmesi üzerine etkisi

β-talasemi ve orak hücre anemisi (OHA) dünyada yaygın görülen kalıtsal kan hastalıklarıdır. β-hemoglopinopatilerde tedavi seçenekleri yüksek maliyeti ve klinik komplikasyonları ile sınırlamalara sahiptir. β-talasemi ve OHA hastalarında fetal Hb'nin (HbF) artışı klinik şiddeti azaltmaktadır. Bu yüzden, γ-globin gen ekspresyonunu indükleyerek HbF'yi yeniden etkinleştirebilecek resveratrol gibi doğal veya sentezlenen polifenolik ve antioksidan ajanlar araştırmaların odak noktası haline gelmektedir. Çalışmamızın amacı, K562 hücre hatlarında dihidroksi-4-fenilkumarin türevlerinin HbF düzeyleri ve γ-globin gen ekspresyon aktivasyonu üzerine etkilerini irdelemektir. Çalışmada, hidroksiüre (HU) pozitif kontrol grubu olarak kullanıldı. Dihidroksi-4 fenilkumarin türevleri olan K1, K2, K3 ve K4 çalışma grubunu oluşturdu. Dihidroksi-4-fenilkumarin türevlerinin 4-fenil halkasında, (K1, K2) ve (K3, K4) sırasıyla hidroksi ve metoksi substitüye gruplar içeren moleküllerdir. HbF'in yeniden etkinleştirilmesi kapsamında K1, K2, K3, K4 ve HU'da hücre canlılık, total protein, total Hb, HbF ve γ-globin gen ekspresyon analizleri gerçekleştirildi. Çalışmada 7,8-dihidroksi-4-fenilkumarin türevleri, 6,7-dihidroksi-4-fenilkumarin türevlerine göre daha fazla sitotoksik etki gösterdi. 72. saatte elde edilen en yüksek HbF düzeyleri, 50 µM HU derişimde gözlenen değerler ile kıyaslandığın da K2>K3>K4≥K1>HU olup, γ-globin gen ekspresyon düzeyleri de 200 µM HU derişimde K2>K3>K1>K4>HU olduğu saptandı. En yüksek HbF düzeyi gösteren K2 0,8 µg/mL'nin γ-globin gen ekspresyon düzeyleri HU 200 µM'ye göre 6,3 kat artış yaptığı görüldü. 4-fenilkumarinlerde 7'nci ve 8'inci pozisyonlarda hidroksi substitüye grupları içeren moleküllerimizin γ-globin gen ekspresyon düzeyini artırdığı bulundu. Metoksi grupları varlığında gen ekspresyonunda azalmaya neden olabileceği düşünüldü. Özellikle K2'nin sitotoksik etkilerine rağmen γ-globin gen ekspresyon düzeylerindeki ciddi artış, 4-fenilkumarin ve 3 fenilkumarinlerin farklı türevlerinde HbF indükleme çalışmalarına yol gösterici olabileceği düşünülmektedir.

Anemi-orak hücreliBeta talasemiFetal hemoglobin+6
Mustafa Muhlis Alparslan
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Çukurova bölgesinde gama globin ekspresyonu değişimine neden olan SNP'lerin hemoglobinopati kliniğine etkisinin incelenmesi

β-talasemiler β-globin zincirlerini kodlayan genlerde mutasyonlar veya delesyonlar ile karakterize, Orak hücre anemisi ise β-globin zincirinin 6. pozisyonunda tek bir aminoasidin yer değiştirmesi (β 6Glu→Val) sonucu HbS olarak isimlendirilen orak şeklindeki hemoglobin üretimiyle karakterize genetik hastalıklardır. Son yıllarda kompleks hastalıklarda bireylerin ilaçlara yanıtlarındaki genetik çeşitliliğin belirlenmesinde, hastanın genotipine göre bireysel tedavi seçeneklerinin geliştirilmesi ve yeni terapötik hedeflerin belirlenmesinde tekli gen polimorfizmleri (SNP'ler) artan bir ilgiyle kullanılmaktadır. β-talasemi ve orak hücreli anemi (HbS) gibi hemoglobinopatilerde Fetal Hemoglobin (HbF) düzeyi değişik miktarlarda yükselir. Erişkin dönemde HbF'in değişen düzeylerde devam etmesi genetik faktörlerle kontrol edilir. Bu faktörler arasında HBG2 lokusunda Xmn1 (C→T), SNP'si ve kromozom 2 üzerindeki BCL11A, kromozom 6 üzerindeki HMIP SNP'lerini içeren QTL (Quantitative Trait Loci)'ler yer almaktadır. Çalışmamızda Pediatrik Hematoloji Anabilim Dalı'na başvuran 90 β-talasemi ve 10 orak hücre anemili toplam 100 hastada HbF sentezini arttırarak fenotipi iyileştiren rs7482144 (Xmn1), rs11886868 (BCL11A) ve rs9399137 (HMIP) SNP'leri tetra-primer ARMS ve RT-PCR yöntemleri kullanılarak değerlendirilmiştir. Hastalar Xmn1 polimorfizminde sırasıyla %74 "C/C", %26 "C/T" allellerini, BCL11A polimorfizminde 54'ü "C/C", 30'u "C/T" ve 16'sı "T/T" allelerini ve HMIP polimorfizminde hastaların %100'ünün "T/T" alleli taşıdıkları saptanmıştır. Hastalarda taranan üç SNP'nin allel frekansları incelenmiş olup Xmn1 "C", BCL11A "C" ve HMIP "T" allelleri majör alleler olarak saptanmışlardır. Xmn1, BCL11A ve HMIP polimorfizmleri birlikte incelendiğinde Xmn1 "C/T", BCL11A "T/T" ve HMIP "T/T" allellerini birlikte taşıyan bireylerde HbF sentezinin yüksek oranda (p<0,01) olduğu saptanmıştır.

Beta talasemiGlobinOrak hücre karakteri+4
Yasemin Özküçük
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Çukurova Bölgesinde hemoglobin h hastalığının genetik heterojenitesi

Hemoglobin H (HbH) Hastalığı, orta-şiddetli hemolitik anemiye neden olan klinik olarak çok değişken bir hastalık grubudur. Bazı hastalar hiç transfüzyona ihtiyaç duymazken, bazı hastalarda aralıklı ve hatta düzenli transfüzyon gerektirebilir. HbH hastalığının en yaygın nedeni, 3 alfa globin genindeki (-α/--) delesyondur. Diğerleri 2 gen delesyonu ve α1 veya α2 geni üzerindeki bir nokta mutasyonu (αTα/--) (ααT/--) veya spesifik olarak α2 geninde homozigot nokta mutasyonlarıdır (αTα/αTα). HbH hastalığında; yenidoğanlarda %20-40 Hb Bart's görülür, daha sonra bunun yeri %5-30 HbH ile değiştirilir. Bu çalışmada Çukurova Bölgesinde HbH Hastalığının genetik çeşitliliğinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesine başvuran, kan sayımı sonucu ağır anemi görülen (Hb ≤9, MCV ≤70) kan örneklerinden DNA izole edildi. Hemoglobin elektroforezi ile HbH ve HbA2 değerleri ölçüldü. Multipleks PCR ve ARMS yöntemleri ile gen delesyonları/nokta mutasyonları belirlendi. Bu çalışmada toplam 43 kişi 17 hastada (-α3,7/--20,5), 14 hastada (-α3,7/--Med I), 7 hastada (α5ntα/α5ntα), 4 hastada (αPA2α/αPA2α), 1 hastada (α-5ntα/--20.5) analiz edildi. HbH hafif ve ağır alfa talasemi taşıyıcılarının evlenmeleri sonucu meydana gelen bir hastalıktır. Çukurova bölgesinde, HbH hastalığının en çok gen delesyonlarının kombinasyonu ile (-α3,7/--20,5) meydana geldiği belirlenmiştir.

Yusuf Döğüş
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Çukurova Bölgesinde β -talasemi majörlü hastalarda HbF düzeyine etki eden SNP'lerin hemoglobinopati kliniğine etkisinin incelenmesi

Hemoglobinopati, otozomal resesif geçişli monogenik bozuklukların en sık görülen grubudur. Hemoglobin (Hb) molekülünün alfa (α) ve beta (β) globin zincirlerini kodlayan genlerde mutasyon veya delesyonlar ile karakterizedir. Ülkemizde en sık görülen kalıtsal kan hastalıkları arasında yer almakta olup özellikle güney ve batı bölgelerinde önemli bir sağlık sorunudur. Yapılan çalışmalarda Çukurova Bölgesi'nde talasemi taşıyıcılığının görülme sıklığının %3, orak hücreli anemi (HbS) görülme sıklığının %10 gibi çok yüksek oranlarda olduğu bilinmektedir. Son yıllarda kompleks hastalıklarda bireylerin ilaçlara yanıtlarındaki genetik çeşitliliğin belirlenmesinde, hastanın genotipine göre bireysel tedavi seçeneklerinin geliştirilmesi ve yeni terapötik hedeflerin belirlenmesinde tek nükleotid polimorfizmleri (SNP'ler) artan bir ilgiyle kullanılmaktadır. β-talasemi ve OHA gibi hemoglobinopatilerde Fetal hemoglobin (HbF) düzeyi değişik miktarlarda yükselir. Erişkin dönemde HbF'nin değişen düzeyleri genetik faktörlerle kontrol edilir. Bu faktörler arasında HBG2 lokusunda SNP'si ve kromozom 2 üzerindeki BCL11A, kromozom 6 üzerindeki HMIP SNP'lerini içeren QTL (Quantitative Trait Loci)'ler yer almaktadır. Bu SNP'ler birlikte, HbF düzeylerindeki değişimin yaklaşık yarısını oluşturur. Çalışmamızda Pediatrik Hematoloji Anabilim Dalı'na başvuran 90 β-talasemi ve 10 orak hücre anemili toplam 100 hastada HbF sentezini arttırarak fenotipi iyileştiren, rs1427407 (BCL11A) ve rs9399137 (HMIP) SNP'leri RT-PCR yöntemleri kullanılarak değerlendirilmiştir. Hastalar rs1427407 polimorfizminde sırasıyla %51"C/C", %21"C/T" ve 28"T/T" allellerini ve rs9399137 polimorfizminde hastaların %100'ünün "T/T" alleli taşıdıkları saptanmıştır. Hastalarda taranan iki SNP'nin allel frekansları incelenmiş olup rs1427407 "C", ve rs9399137 "T" allelleri majör alleler olarak saptanmışlardır. rs1427407 ve rs9399137 polimorfizmleri birlikte incelendiğinde rs1427407 "C/T", ve rs9399137 "T/T" allellerini birlikte taşıyan bireylerde HbF sentezinin yüksek oranda (p<0,01) olduğu saptanmıştır. "C/T" genotipli β-talasemili hastalarda rs1427407 polimorfizminin HbF düzeylerini OHA'lı bireylere göre daha fazla etkilediği bulundu (p<0.001).

Anemi-orak hücreliBeta talasemiHemoglobinopatiler+4
Osamah Mohammed Husseın
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Laboratuvar kalite süreçlerinde proaktif risk yönetimi uygulamalarının toplam laboratuvar hataları üzerine etkisi

Amaç: Sağlık kurumlarına başvuran hastaların %85'inden laboratuvar tetkiki istenmektedir ve hastalara uygulanacak olan tedavi çoğunlukla laboratuvar testlerinin sonuçları ile planlanmaktadır. Laboratuvar hataları, hasta ve yakınları için çok trajik sonuçlara neden olabilmektedir. Otomotiv, havacılık ve savunma gibi alanlarda kullanılan proaktif risk yönetimi günümüzde sağlık kurumlarında da kullanılmaya başlanmış ve hasta güvenliği odaklı çalışan kurumların güvenirliğinin sağlanmasında önemli bir araç olmuştur. Proaktif Risk Yönetiminin en çok odaklandığı nokta hataların henüz oluşmadan tanımlanması ve engellenmesidir. Proaktif Risk Yönetimi, hatanın nasıl meydana geldiğini analiz eden ve bu hataların sebeplerine yönelik değişime ihtiyaç duyan basamakları tanımlayan sistematik bir yöntemdir. Ayrıca bu yöntem riskleri önceliklendirmede yardımcı olur. Kalite yönetim sistemlerinde "risk temelli proses yaklaşımı" laboratuvarlarda hasta güvenliği, çalışan güvenliği ve maliyet-etkin yönetimin sağlanabilmesi için esastır. Çalışmamızda Proaktif Risk Yönetimi yönteminin sağlık kurumlarında kritik önemi olan hasta güvenliği üzerine katkısı değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Merkez Laboratuvarında kalite süreçlerinde proaktif risk yönetimi uygulamalarının toplam laboratuvar hataları üzerine etkisi araştırılmıştır. Proaktif risk metodu olarak Hata Türü ve Etkileri Analizi (FMEA) uygun görülmüş ve biyokimya laboratuvarında toplam test sürecine uygulanmıştır. Bulgular: Bu çalışma, hasta sağlığına olumsuz yansıyabilecek laboratuvar hatalarının engellenmesine yardımcı olmuştur. Tüm laboratuvar süreci incelenmiş ve süreçlerde toplam 35 olası hata belirlenmiştir. Hataların 12'si örnek toplama ile ilgili, 6'sı taşıma ve numune kabul ile ilgili, 8'i cihaz ile ilgili, 3'ü reaktif ile ilgili, 4'ü sonuç raporu ile ilgili ve 2'si çalışan kaynaklı hata nedenleri olduğu belirlenmiş ve yüksek riskli olası hatalara iyileştirmeler uygulanmış ve %59 oranında iyileşme öngörülmüştür. Sonuç: Hata Türü ve Etkileri Analizi (FMEA) hataların tespiti ve önceliklendirilmesi ve hatanın engellenmesi için kullanılan bir yöntemdir ve laboratuvarlarda kullanımı toplam test sürecindeki hataları en aza indirme konusunda yardımcı olmuştur. Yöntem hataları tespit etme ve engelleme konusunda başka yöntemler ile karşılaştırıldığında, sade, kolay kullanım ve maliyet etkinliği sayesinde önemli avantajları ile öne çıkmaktadır. Hata Türü ve Etkileri Analizinin (FMEA) laboratuvarda uygulanması gerek hasta gerekse çalışan güvenliğinin sağlanmasına yardımcı olmuştur.

KaliteKalite geliştirmeLaboratuvar çalışmaları+2
Mehmet Emin Kutlu
Çukurova University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Laboratuvar otomasyon sisteminin sonuç verme süresine etkisinin incelenmesi

Laboratuvar Otomasyon Sisteminin Sonuç Verme Süresine Etkisinin İncelenmesi Amaç: Test istek sonuç süreleri (TAT: Turnaround Time), toplam laboratuvar performansının anahtar göstergelerinden biridir. Çalışmamızın amacı, total laboratuvar otomasyonu (TLA) kurulumundan sonra (Ekim-Aralık 2016) Hafsa Sultan Hastanesi Merkez Laboratuvarının laboratuvar içi TAT'ını değerlendirmek ve pre-TLA dönemi (Ekim-Aralık 2015) ile karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Laboratuvar içi TAT, mean IR-TAT ve aykırı değer yüzdeleri (OP-TAT) kullanılarak değerlendirildi. Değerlendirme için farklı ölçüm yöntemleri temsil eden yedi test Albumin, Alanin Aminotransferaz (ALT), Üre, Potasyum, Beta Human Koryonik Gonodotropin (β-hCG), Troponin I, Tiroid Stimulan Hormonu (TSH) seçildi. Rutin, acil ve stat istemleri ayrı ayrı değerlendirildi. İstatistiksel analiz, OpenEpi programında t testi kullanılarak gerçekleştirildi. Bulgular: Post-TLA döneminde rutin Albumin, ALT, Üre, Potasyum, β-hCG, Troponin I ve TSH testlerinde mean IR-TAT; sırasıyla 105.6, 105, 104.4, 104.5, 122.8, 112.5 ve 133.6 dakika olarak belirlendi. Pre-TLA dönemine göre β-hCG, Troponin I ve TSH testlerinde mean IR-TAT ve OP-TAT değerlerinde artma, diğer dört testte ise azalma tespit edildi. Acil testler için, post-TLA döneminde mean IR-TAT sırasıyla 64.9, 62.8, 62.7, 61.2, 68.7, 50.4 ve 75.8 dakika idi. Acil örneklerde tüm mean IR-TAT değerlerinde artma saptandı. Beklenmedik acil test hacim artışının da (%32.8) bunda etkisi oldu. Düzeltici faaliyet olarak acil servise stat test paneli açıldı ve troponin I testi için numune türü serumdan lityum heparinli plazmaya dönüştürüldü. Temmuz-Eylül 2017 döneminde Albümin, ALT, Üre, Potasyum, β-hCG ve Troponin I stat testleri için mean IR-TAT; sırasıyla 38.8, 38.1, 38, 38.1, 61.2 ve 41.9 dakika olarak saptandı, 60. dakikalarda aykırı değerler incelendiğinde β-hCG dışında tümü <%10 olarak bulundu. Acil testler için aykırı değerler ancak 180. dakikada tümü için <%10 olarak bulundu. Sonuç: TLA, büyük miktarda numunenin verimli bir şekilde yönetilmesine yardımcı olur. Bununla birlikte, acil numunelerdeki uzun IR-TAT değerleri, stat uygulaması, manuel santrifüj, farklı cihaz kullanımı ve örnek türünün değiştirilmesi gibi adım adım düzeltici stratejiler IR-TAT iyileştirmesiyle sonuçlandı.

Hizmet süreçleriKullanıcı otomasyonuLaboratuvarlar+5
Raziye Yıldız
Manisa Celal Bayar University
2017
00
DoctorateOpen AccessTR

Karaciğer kanseri tedavisine yönelik dual ilaç içeren taşıyıcı sistem hazırlanması, karakterizasyonu ve karaciğer kanseri üzerindeki etkisinin İn Vitro incelenmesi

Karaciğer kanseri en sık tanı konulan altıncı kanser türü olup kansere bağlı ölümlerde üçüncü sıradadır. Sorafenib, erişkinlerde, karaciğer kanseri türlerinden hepatoselüler karsinomun birinci basamak tedavisinde kullanılan bir ilaçtır. Vismodegib hepatoselüler karsinom gelişiminde rol oynadığı düşünülen Hedgehog yolağının inhibitörüdür. Birleşik ilaç tedavileri kanserlerde tedavi etkinliğinin artırılması amacıyla kullanılabilmektedir. Kanser tedavisinde kullanılan ilaçların neden olduğu yan etkilerin azaltılıp, terapötik etkinliklerinin artırılması için ilaç taşıma sistemlerine yüklenmesi kabul gören bir yaklaşımdır. Çalışmada hidrofobik karakterli bu iki ilacın lipozomal sisteme yüklenmesi, aynı zamanda sinerjik etkisinin incelenmesi ve karaciğer kanseri üzerinde terapötik etkinliğinin in vitro olarak araştırılması amaçlandı. İnce lipit film hidrasyon yöntemiyle hazırlanan lipozomlara sorafenib ve vismodegib ilaçları beraber yüklendi. Dual ilaç yüklü lipozomların optimizasyon ve karakterizasyon çalışmaları, in vitro ilaç salımı, stabilite ve hemoliz deneyleri gerçekleştirilerek in vitro sitotoksisitesi ve apoptotik etkisi araştırıldı. Elde edilen verilere göre lipozomal taşıma sisteminin karakteristik özelliklerinin uygun olduğu, ilaçları kontrollü saldığı, hemolize neden olmadığı, hepatoselüler karsinom hücreleri üzerinde sitotoksik ve apoptotik etkisinin bulunduğu belirlendi. Bununla birlikte dual ilaç yüklü taşıma sisteminin sağlıklı insan hücrelerine zarar vermediği tespit edildi. Sonuç olarak elde edilen dual ilaç yüklü taşıma sisteminin azaltılmış yan etki ve artırılmış terapötik etkinlik ile karaciğer kanseri tedavisinde kullanım potansiyelin olduğu kanısına varılabilir. Anahtar sözcükler: karaciğer kanseri, sorafenib, vismodegib, lipozomal ilaç taşıma, dual tedavi

Ümmühan Fulden Aydın
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankilozan spondilitli hastalarda ADMA ve endotel fonksiyonu

Giriş: AS etyolojisi bilinmeyen, endotelial disfonksiyon ile seyreden, kronik inflamatuar bir hastalıktır. Bu çalışmanın amacı AS'li hastalarda ADMA metabolizmasında değişiklik olup olmadığını, ayrıca klinik indeksler ve laboratuar parametreleri arasında korelasyonların mevcut olup olmadığını araştırmaktır.Materyal ve Metodlar: Celal Bayar Üniversitesi Romatoloji polikliniğnde AS tanısı almış 45 hasta (40.27±11.94 yaşında, 29 erkek/ 16 bayan) ve kontrol grubundaki 30 sağlıklı kişiden (40.53±12.94 yaşında; 21 erkek/9 bayan) toplanan serum örnekleri araştırmaya dahil edildi Klasik kardiovasküler risk faktörleri bulunan kişiler çalışmaya dahil edilmedi. Açlık glikozu, serum lipidleri, hs-CRP, ADMA, ox-LDL, arginin, sitrülin düzeyleri ölçüldü. Hastaların BASDAI, BASFI, BASMI değerleri Romatoloji polikliniğinde tespit edildi. Serum ADMA ve ox-LDL düzeyleri ELİSA metodu ile ölçüldü. Verilerin istatistikleri Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Bioistatistik Anabilim Dalında SPSS programı (SPSS 18.0) ile hesaplandı. Gruplar arası farklılıklar Mann Whitney U testi , korelasyonlar için ise Spearmann Korelasyon testi uygulandı.Bulgular: Hs-CRP ve arginin düzeyleri ile arginin/sitrülinoranı hasta grubunda istatistiksel olarak önemli oranda daha yüksek bulundu. Serum ADMA düzeylerinde gruplar arasında bir fark bulunamadı. Hs-CRP-sitrülin, sitrülin-HDL kolesterol, BASFI indeksi-arginin/sitrülinoranı, BASDAI-LDL düzeyleri arasında önemli korelasyonlar saptandı (sırasıyla; r= -0.341, p=0.022; r=0.333, p=0.025; r= 0.321, p=0.032; r= -0.349, p=0.019).Sonuçlar: Hs-CRP düzeylerindeki artışla, serum sitrülin düzeyleri arasında tespit edilen negatif korelasyon ve serum sitrülin düzeyleriyle HDL kolesterol düzeyleri arasındaki pozitif korelasyon, AS hastalığı ile kardiovasküler risk faktörleri arasındaki ilişkiyi açıklayabilir. Diğer tarafdan BASFI indeksi ve arginin/sitrülinoranı arasındaki korelasyon, arginin ve sitrülin düzeylerinin AS hastalığı sürecinde faydalı parametreler olabileceğini düşündürmektedir.Anahtar Kelimeler: AS, hs-CRP, arginine, sitrüline, ADMA

ADMAArjininC reaktif protein+3
Turgut Aktaş
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Astımlı hastalarda serum Plasental Growth Faktör (PIGF), Vasküler Endotel Growth Faktör (VEGF) ve CD 95'in klinik testlerle ilişkisi

Amaç: Astım kronik inflamatuar bir hastalık olup hastalığın patofizyolojisi, hala tam olarak anlaşılamamıştır. Astımda yeni damar oluşum mekanizması halen yoğun biçimde araştırılmaktadır. Çalışmamızda, astım hastalarındaki remodelizasyon göstergelerinden olan; vasküler endotel büyüme faktörü (VEGF), Plasental büyüme faktörü (PLGF), vasküler endotel büyüme faktörü reseptörü-1 (VEGFR-1), vasküler endotel büyüme faktörü reseptörü-2 (VEGFR-2) gibi anjiogenik markırları, CD4, CD8, CD25, CD45RO, CD95 gibi hücre yüzey belirteçlerini ve inflamasyon göstergesi hs-CRP'nin incelenmesi amaçlanmıştır.Gereç yöntem: Çalışmaya, 30 orta persistan astımlı hasta hasta grubuna ve 20 sağlıklı gönüllü kontrol grubuna dahil dahil edilmiştir. Tüm olgulardan çalışma başında bir kez venöz kan örneği alınmıştır. Hasta grubuna solunum fonksiyon testi uygulanmıştır. Serum VEGF, PLGF, VEGFR-1, VEGFR-2 düzeyleri ELISA yöntemi ile, serum hs-CRP immunassay yöntemi ile ve CD4, CD8, CD25, CD45RO, CD95 hücre yüzey belirteçleri flow sitometri yöntemiyle çalışılmıştır.Bulgular: Astım ve kontrol grubu arasında VEGF, PLGF, VEGFR-1, VEGFR-2 düzeyleri anlamlı olarak birbirinden farklı bulunmuştur (sırasıyla p= 0,002, p= 0,004, p= 0,006, p= 0,001). Hs-CRP düzeylerinde ise hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık (p= 0,227) gözlenmemiştir. Hastalık süresi ile çalışma parametreleri arasında bir ilişki saptanmamıştır. CD4, CD8, CD25, CD45RO, CD95 hücre yüzey belirteçleri için iki grup arasında da anlamlı bir fark (sırasıyla p= 0,401, p= 0,184, p= 0,186, p= 0,127, p= 0,446) saptanmamıştır. Hastalık süresi 5 yıldan fazla olanların 5 yıldan az olanlara göre, CD4+ ve CD25-CD4+ lenfosit düzeyleri, artmış, hastalık süresi 10 yıldan fazla olan grubta 10 yıldan az olanlara göre, CD4+ ve CD25+ lenfosit düzeyleri artmış olduğu gözlenmiştir. FEV1 ile VEGF arasında (r=-0,399, p=0,029) ve FEV1 ile CD4+ düzeyleri arasında negatif korelasyon (r=-0,467, p=0,009) tesbit edilmiştir.Sonuç: Astımlı hasta grubunda anjiogenez markırlarının sağlıklı kontrollerden yüksek olması, astım patofizyolojisinde anjiogenez mekanizmasının önemini göstermektedir. Astım hastalarında serum PLGF düzeyleri ilk kez çalışmamızda incelenmiş ve sağlıklı konrollere kıyasla astım hastalarında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttığı tespit edilmiştir. İleri araştırmalarda astımda farklı evrelerdeki hastalarda serum VEGF, PLGF, VEGFR-1, VEGFR-2 düzeylerinin incelenmesi astımdaki vaskülogenezis mekanizması konusunda daha ayrıntılı bilgiler sağlayabilecektir. Ayrıca, FEV1 ve VEGF arasındaki saptadığımız negatif ilişki örneğinde olduğu gibi serum VEGF, PLGF, VEGFR-1, VEGFR-2 düzeylerinin astım hastalarında evrelendirmede de yardımcı olabileceğini düşünmekteyiz. Söz konusu anjiogenez patofizyolojisini aydınlatacak çalışmalar yeni ilaçlar içinde yol gösterici olacaktır kanısındayız.

Akım sitometrisiAnjiyogenez inhibitörleriAstım+4
Mehmet Çalkan
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Uygunsuz test istemlerinin belirlenerek sınıflandırılması, nedenlerinin araştırılması ve laboratuvar bütçesi üzerindeki yükünün değerlendirilmesi

Amaç: Laboratuvar testleri, sağlık hizmetlerinde en yüksek hacimli faaliyetlerden biridir. Bu testler, tüm tıbbi maliyetlerin sadece %3-5'ini oluşturmasına rağmen, tıbbi kararların %70'ini yönlendirmekte dolayısıyla daha sonraki, daha maliyetli işlemleri belirlemede önemli rol oynamaktadır. Genel olarak, istem yapılan testlerin %20-30'unun düşük değerli (yetersiz, gereksiz ve yanlış kullanım) olduğu tahmin edilmektedir. Laboratuvar testlerinin amacı, hastaya yararlı olacak laboratuvar sonuçlarının üretilmesini sağlamaktır. Bu, uygun laboratuvar testi kullanımını teşvik ederek yani uygun bir test istemi ve sonuç kullanımı ile sağlanabilmektedir. Bu çalışmada, Balcalı Hastanesi Merkez Laboratuvarına 2022 yılında başvuran hastalarda çalışılan, belirlenmiş bazı biyokimyasal test parametrelerinin ve hasta verilerinin sistem üzerinden retrospektif olarak taranıp uygunsuz test istemlerinin belirlenerek sınıflandırılması, nedenlerinin araştırılması ve laboratuvar bütçesi üzerindeki yükünün değerlendirilerek, uygunsuz test istem sayısını ve maliyeti azaltmak için alınabilecek önlemler, yapılabilecek müdahaleler konusunda önerilerde bulunmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, belirlenen biyokimyasal testler ve hasta verileri Laboratuvar Bilgi Yönetim Sistemi (LBYS) ve Hastane Bilgi Yönetim Sistemi (HBYS) üzerinden retrospektif olarak taranıp kılavuzlarda yer alan objektif bilgilere dayanarak uygunsuz test istemleri tespit edilip, Microsoft Excell programı kullanılarak bu testlerin uygunsuzluk oranları değerlendirilmiştir. Uygunsuz bulunan testlerin hastanemize ve devlet üzerine bindirdiği mali yük hesaplanmıştır. Bulgular: Acil istemlerde hasta başına düşen test sayısının rutin istemlere göre daha fazla olduğu; miyoglobin istemlerinin %94,21 inin, CKMB istemlerinin ise %42,2 sinin uygunsuz test istemi olduğu; TSH, sT4, sT3 ün birlikte istenme oranı yani uygunsuz test istem oranının %32,33 olduğu; CA15.3, CA125 ve CA19.9 istemlerinin %50,57 sinin, sPSA istemlerinin %73,63 ünün uygunsuz test istemi olduğu; AST istemlerinin %86,60 ının ve direkt bilirubin istemlerinin %70,34 ünün uygunsuz test istemi olduğu; 25-hidroksi vitamin D için %0,38, HbA1c için %3,42, B12 vitamini için %20,34 ve folat için %37,79 oranında uygunsuz test istemi olduğu; total Ca, iyonize Ca ve albumin istemleri içerisinde %78 oranında yetersiz albümin istemi ve %0,089 oranında gereksiz iyonize Ca istemi olduğu bulundu. Uygunsuz test istemlerinin laboratuvara ve devlete toplam maliyeti sırasıyla 1.140.696 TL ve 4.728.415 TL olarak hesaplandı. Sonuç: Laboratuvar testlerinin kullanımı geçmişten günümüze artmış olup, bu artışın gelecekte de devam edeceği beklenmektedir. Laboratuvarımızda çalışılan bazı biyokimyasal parametrelerin uygunsuzluk oranları ve maliyeti belirlenmiş olup, uygunsuz test isteminin olası nedenleri ve alınabilecek önlemler, yapılabilecek müdahaleler konusunda önerilerde bulunulmuştur. Laboratuvarların akılcı kullanımına yönelik çalışmaların geliştirilmesi ve genişletilmesine daha fazla gereksinim duyulmakta olup çalışmamızın bu konuda yol gösterici yararlı bir araç olacağı ve yeşil laboratuvarlar için katkıda bulunabileceği umulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Uygunsuz Test İstemi, Akılcı Laboratuvar Kullanımı, Laboratuvar Testi, Maliyet

Zeynep Tan
Çukurova University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Şizofreni ve bipolar bozukluğu olan hastalarda oksidatif stres belirteçleri, nörotrofin-4 ve homosistein düzeylerinin rolleri

Amaç: Bu çalışmada, bipolar bozukluk ve şizofreni hastaları ile sağlıklı kontrollerde; oksidan-antioksidan dengesinin önemli elemanlarından olan, total GSH, SOD, NO ve MDA, dopaminerjik nöronları oksidatif stres hasarından koruduğu ileri sürülen nörotrofin-4 ve nörotoksik bir aminoasit olan homosistein düzeylerini inceleyerek, oksidatif stresin şizofreni ve bipolar bozukluğun patofizyolojisindeki rolünü aydınlatmayı amaçladık.Materyal ve Metod: Çalışmaya, Ocak 2010 ? Ağustos 2011 tarihleri arasında CBÜTF Psikiyatri polikliniğinde duygudurum bozuklukları biriminde takip edilen bipolar bozukluk tanısı olan 50 ötimik hasta, psikoz biriminde takip edilen remisyonda 50 şizofreni hastası ile herhangi bir psikiyatrik tanısı olmayan, sağlıklı kontroller dahil edildi. Periferik venöz kandan elde edilen serum örneklerinde SOD, NT-4, homosistein, vit B12 ve folik asit, plazma örneklerinde MDA ve tam kanda GSH düzeyleri ticari kitler ile, serum NO düzeyi ise Griess yöntemi ile tayin edildi. İstatistiksel analizde SPSS 15.0 programı kullanıldı.Bulgular: Gruplar arasında cinsiyet ve hastalık süreleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmazken, yaş özellikleri bakımından anlamlı bir fark tespit edilmiştir. Şizofreni hastalarında azalmış glutatyon ve SOD düzeyleri ve artmış NO düzeyi saptanırken, bipolar hastalarda artmış MDA ve NO düzeyleri ile azalmış SOD düzeyi izlenmiştir. NT-4, homosistein, vit B12 ve folik asit, üç grup arasında anlamlı bir fark yaratmamıştır. Şizofrende, hastalık süresi biyokimyasal parametreler üzerine herhangi bir etki göstermezken, bipolar bozuklukta hastalık süresi ile NT-4 seviyelerinin doğru orantılı olarak arttığı tespit edilmiştir. Her iki hastalık grubunda da ek tıbbi hastalık varlığının biyokimyasal parametreler üzerine anlamlı bir etkisinin olmadığı saptanırken, NT-4'ün, oksidatif stres belirteçleri ile ilişkisi incelendiğinde, bu parametreler arasında anlamlı bir ilişki gözlenmemiştir.Tartışma: Hem şizofreni hem de bipolar bozuklukta, oksidan ve antioksidan sistemlerde meydana gelen değişikliklerin, bu hastalıkların patogenezinde oksidatif stresin önemli rolleri olabileceğini düşündürmektedir. Bu çalışmada hastalık süreleri ile oksidatif stres parametreleri arasında herhangi bir ilişki saptanamadığından, artan hastalık süresiyle doğru orantılı olarak ilerleyen bir oksidatif harabiyet yerine, oksidatif sürecin olası çevresel, diyetsel ve terapötik değişkenlerden etkilenmiş olabileceği düşünüldü. Çalışmamızın bir diğer önemli sonucu ise, ilk defa olarak nörotrofin-4 değerlerinin hem şizofreni hem de bipolar bozukluk hastalarında değerlendirilmesi ve nörotrofin-4 değerleri ile oksidatif stres parametreleri arasında herhangi bir ilişkinin tespit edilmemiş olmasıdır. Bu bağlamda çalışmamızın sonucu şizofreni ve bipolar bozukluk patogenezinde oksidatif stresin rolünü araştıran çalışmalara ve potansiyel terapötik yaklaşımlara katkı sağlayabilir.Anahtar Kelimeler: Şizofreni, bipolar bozukluk, oksidatif stres, nörotrofin-4

Bipolar bozuklukOksidatif stresSistein+1
Soner Erdin
Manisa Celal Bayar University
2012
00
DoctorateOpen AccessTR

Apoptozis belirtecinin belirlenmesinde biyosensör geliştirilmesi

Apoptoz gelişim ve doku homeostazında kritik rol oynayan temel bir fizyolojik süreçtir. Bu süreç, belirli koşullar altında bir dizi sinyal dizisi tarafından düzenlenir. Kaspaz kaskat sistemi, hücre içi apoptotik sinyallerin indüksiyonunda, transdüksiyonunda ve amplifikasyonunda hayati rol oynar. Bir sistein-aspartik asit proteazı olan kaspaz-3 küçük hücreli olmayan akciğer kanserinde, hepatoselüler karsinomda, intraserebral kanamalarda, akciğer adenokarsinomunda, şiddetli seyreden endometriyozis vakalarında, mesane karsinomunda kötü prognozla ilişkilendirilmiştir. Bu nedenle, Kaspaz-3'ün saptanması, apoptoz görüntüleme, erken tümör tedavisi ve diğer hastalıkların izlem etkisinin değerlendirilmesi için büyük önem taşımaktadır. Elektrokimyasal immünosensörler aktif tabaka yüzeyinde immobilize edilmiş antikor ve özgün antijen arasındaki etkileşimlere dayanan bir tür afinite biyosensörüdür. Bu tez çalışmasında kaspaz-3'ün nicel ölçümü için elektrokimyasal immünosensör tasarımı ve bu biyosensöre ait karakterizasyon ile optimizasyon çalışmaları yapılarak elde edilen sonuçların ELISA yöntemiyle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Tez çalışmasının ilk aşamasında altın elektrot yüzeyi antikaspaz-3 ile kaplandı ve tepkime ortamındaki kaspaz-3 ile etkileşimi sonucu oluşturduğu akım farkından yararlanıldı. Biyoaktif tabakanın optimizasyonunda kitosan, aljinat, jelatin ve BSA'nın farklı kombinasyonları kullanılarak immobilizasyon jelleri hazırlandı. SEM mikrograflarında ve FTIR spektrumlarında optimum immobilizasyon polimerkombinasyonu Aljinat-Jelatin'de elde edilmiştir. AFM analizinden elde edilen yüzey görüntüleri SEM ve FTIR sonuçlarını desteklemektedir. Optimum çapraz bağlayıcı EDC/NHS (0,3 M:0,1 M) olup çalışma ortamı pH'si 6,5, 0,1 M asetat tamponunda optimum sonuçlar elde edilmiştir. Tasarladığımız kaspaz-3 biyosensörünün doğrusal saptama aralığı 1.5 100 ng/mL, tekrarlanabilirlik çalışmasında elde edilen ortalama değer (x̄)=10,02, standart sapma değeri (SD)=0,18 varyasyon katsayısı (CV)= %1,8'dir. Günler arası tekrarlanabilirlik çalışmasından elde edilen standart sapma değeri 2,5'dir. Elektrodun raf ömrü ise %40 aktivite kaybının görüldüğü 30. güne kadar kullanılabilir olduğu belirlendi. ELISA yöntemi ve tasarlanan biyosensör verilerinin karşılaştırılması sonucu elde edilen korelasyon katsayısı 0,9927 olup bu değer tasarlanan kaspaz-3 biyosensörünün pratikte kullanımı için uygun olduğunu göstermektedir.

Apoptozis
Kezban Kartlaşmış
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Manisa ve yöresindeki sağlıklı bireylerde serum total antioksidan kapasite,total oksidan kapasite ve süperoksit dismutaz referans aralıklarının belirlenmesi

Amaç:. Bu çalışmada, sağlıklı bireylerde; oksidan-antioksidan dengesinin önemli göstergelerinden olan, total antioksidan kapasite(TAS), total oksidan kapasite(TOS) ve süperoksit dismutaz(SOD) düzeylerini ölçerek Manisa ve yöresindeki referans aralıklarını belirlemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Manisa ve yöresinde yaşayan, 20-67 yaşları arasında sağlıklı 219 bireyden 12 saatlik açlık sonrasında serum örnekleri Celal Bayar Üniversitesi, Hafsa Sultan Hastanesi, Tıbbi Biyokimya Laboratuvarı'nda alındı. TAS ve TOS düzeyleri spektrofotometrik, SOD düzeyleri ise ELİSA yöntemi ile ölçüldü. İstatistiksel analizde SPSS 15.0 programı kullanılarak kikare ve oneway anova testleri yapıldı.Bulgular: 20-67 yaş aralığındaki kadın ve erkeklerde referans değerleri TOS için sırasıyla 3.14-25.39 ve 1.25-26.20 ?mol H2O2 equivalent/L; oksidatif stres indeksinin(OSİ) için referans değerlerini sırasıyla 0.04-0.23 ve 0.01-0.19 olarak ve SOD için referans değerlerini sırasıyla 0.18-1.16 ve 0.07-1.18 U/mL olarak bulduk. TAS'ın referans değerlerini ise 20-49 yaş kadınlarda 0.95-2.13, 20-49 yaş erkeklerde 1.21-2.35, 50 yaş ve üzeri yetişkinlerde ise istatistik olarak anlamlı farkla 1.25-2.74 mmol Trolox equivalent/L olarak bulduk.Sonuçlar: Birçok hastalığın etiyolojisinde rolü olan antioksidan ve oksidan parametreler, yöresel, çevresel, besinsel ve yaşam tarzı gibi faktörlerle sıkı ilişkisinden dolayı topluma dayalı referans aralıklarının belirlenmesi önemlidir. Çalıştığımız parametreler cinsiyet ve TAS için 50 yaş üzeri grupta istatistiksel olarak fark göstermektedir. Bu çalışma Manisa ve yöresinde yapılan ilk çalışma olması nedeniyle orijinaldir. Çalışmamızın, daha geniş populasyonda yapılacak olan benzer çalışmalara ışık tutacağı ve katkı sağlayacağı kanaatindeyiz.Anahtar Kelimeler: Total antioksidan kapasite, total oksidan kapasite, süperoksit dismutaz, referans değerler.

AntioksidanlarManisaOksidanlar+2
Aysun Bilgi Yedekci
Manisa Celal Bayar University
2012
00
Master'sOpen AccessTR

İskemik inme vakalarında D vitamini ve homosistein düzeylerinin akut değişimlerinin incelenmesi

Serebrovasküler hastalıklar içerisinde yer alan inme ise beyin kan akımındaki bozulmaya bağlı olarak oluşan, ölümle sonuçlanabilen, serebral fonksiyon bozukluğuyla oluşan klinik bir tablodur. Toplumda önemli mortalite ve morbidite nedenlerinden olan inmenin D vitaminiyle ilişkisi bu araştırmaların önemli kısımlarından birisini teşkil etmiştir. İnmeyle ilgili olduğu düşünülen diğer bir risk faktörü de homosisteindir. Hiperhomosisteinemi iskemik inme için önemli bir risk faktörü olarak belirlenmiştir. Bu klinik çalışmada akut iskemik inme vakası geçiren hastalarda D vitamini ve homosistein değerlerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya katılan 36 iskemik inme vakasının hastaneye başvuru sırasında ve bu hastaların 27' sinin hastaneye başvuru saatinden 24 saat sonra takipleri yapılmış ve ya ve cinsiyet uyumlu 32 sağlıklı gönüllünün verileri ile karşılaştırılmıştır. Hastalar ve sağlıklı gönüllülerden alınan kan örneklerinden tam kan sayımı yapılmış, serumlarında ise glukoz, HbA1c, Beyin kaynaklı nörotrofik faktör(BDNF), D vitamini ve homosistein düzeylerine bakılmıştır. Elde edilen verilerin analizi neticesinde hastaneye başvuru esnasında numune alınan iskemik inme hastalarının glukoz düzeylerinin başvurudan 24 saat sonra numune alınan hastalarındakinden ve sağlıklı kontrollerden anlamlı şekilde yüksek olduğu; hastaneye başvuru esnasında numune alınan iskemik inme hastalarının platellet düzeylerinin başvurudan 24 saat sonra alınan numune değerlerinden anlamlı şekilde daha yüksek, sağlıklı kontrol grubundan anlamlı şekilde düşük olduğu; iskemik inme hastalarının her iki grubunda da HbA1c değerlerinin sağlıklı kontrol grubundan yüksek olduğu; iskemik inme hastalarının her iki grubunda da sistolik ve diyastolik basınç değerlerinin başvurudan 24 saat sonra numune alınan hastalardan ve sağlıklı kontrol grubundan daha yüksek olduğu; iskemik inme hastalarının her iki grubunda da 25-OH-Vit D düzeylerinin sağlıklı kontrol grubundan düşük olduğu; iskemik inme hastalarının her iki grubunda da homosistein düzeylerinin de sağlıklı kontrol grubundan düşük olduğu görülmüştür. Yapmış olduğumuz çalışmadan elde edilen sonuçlar dikkate alındığında D vitamini ve homosistein düzeylerinin inmenin belirlenmesinde kullanılabilecek önemli belirteçler olduğu söylenebilir. Anahtar Kelimeler: İskemik İnme, D Vitamini, Homosistein, Beyin kaynaklı nörotrofik faktör

HomosisteinSinir büyüme faktörleriVitamin D+2
Adnan İnceer
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Meme kanserli hastalarından elde edilen eksozomlardaki survivin gen ekspresyonlarının analizi

Meme kanseri dünya genelinde kadınlar için önemli bir halk sağlığı problemidir. Hastalara erken dönemde tanı koymak, hangi hastaların neoadjuvan veya adjuvan tedaviden fayda göreceğini belirlemek ve hasta bazında rekürrens riskinin belirlenmesi bu hastaların sağ kalımını arttıracak önemli faktörlerdir. Meme kanseri dünya genelinde kadınlarda önde gelen ölüm nedenidir. Bu çalışmanın amacı karsinogenezde rolü giderek daha fazla anlaşılan eksozomların ve eksozomal survivinin meme kanserindeki rolünün belirlenmesidir. Medicalpark Gaziantep Hastanesi Tıbbi Onkoloji Kliniğinde 2014-2017 yılları arasında tanısı histopatolojik olarak doğrulanmış meme kanseri ile takip edilen hastalar ve sağlıklı gönüllüler çalışmaya alındı. Hastalar ve sağlıklı gönüllülerden alınan serum örnekleri -80℃ de saklandı. Bu serum örneklerinden eksozomlar izole edildi. Elde edilen eksozomların bütünlüğü bozuldu. Elde edilen örneklerden Enzyme Linked Immuno Sorbent Assay (ELISA) yöntemi ile survivin düzeyleri ölçüldü. Çalışmaya 55' si meme kanserli, 20'si sağlıklı gönüllü olmak üzere toplam 75 katılımcı alındı. İki grup arasındaki fark Mann Whitney U testi ile araştırıldı. Hasta kontrol grubu arasında eksozomal survivin düzeyleri arasında anlamlı fark saptandı (p=0.047). Hasta grubunda eksozomal survivin düzeyi 2.48±6.38 ng/mL (Range 0-40.452) iken kontrol grubunda 0.23±0.52 ng/mL (Range 0-2.4) idi. Eksozomal survivin ile diğer prognostik klinikopatolojik göstergeler arasında ilişki saptanmadı. Meme kanseri hastalarında daha önce literatürde kötü prognostik bir belirteç olarak gösterilen survivinin eksozomal yol ile eksprese olduğu gösterildi. Eksozomal survivin ekspresyonu meme kanserli hastalarda kontrol grubuna göre yüksektir. Bu yolak hem bir tedavi hedefi, hemde hastalığın erken tanısı için yeni bir belirteç olabilir.

EksozomlarErken teşhisGen ifadesi+5
Mustafa Yıldırım
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Yatak başı ultrasound eşliğinde kalıcı tünelli port kateteri takılan hastalarda nitrozatif stres ve DNA hasarının araştırılması

Yatak başı ultrasound eşliğinde transvenöz olarak yerleştirilen venöz portlar, son zamanlarda özellikle aralıklı ve uzun süreli infüzyon tedavisi alan hastalarda, sağladıkları hasta konforu ve düşük enfeksiyon oranları nedeniyle tercih edilmektedirler. Bu sayede uzun vadeli sık tedavinin gerekli olduğu hastalarda, sürekli açık bir damar yolu sağlanmış olmaktadır. Uygulanan bu işlemin hastalarda nitrozatif stres ve DNA hasarı üzerine muhtemel etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gaziantep Üniversitesi Acil Servise port kateteri takılma endikasyonu için gelen 21 akut lenfoblastik lösemi (ALL) ve 19 akut myeloblastik lösemi (AML) hasta olmak üzere toplam 40 hastadan, port kateteri takılmadan önce ve takıldıktan sonra kanları alınıp serumlarında; peroksinitrit (ONOO–), nitrik oksit (NO●), malondialdehit (MDA), 8-hidroksideoksiguanozin (8-HdG) seviyeleri ve nitrik oksit sentaz (NOS) aktivitesi ölçüldü. NO●, NOS, MDA, 8-OHdG ve ONOO– değerleri sonraki ölçümlerde anlamlı yüksek olduğu tespit edildi (P<0.05). Sonuç olarak, oksidatif / nitrosatif stres kaynaklı hasarı en aza indirmek için antioksidan ile kombine bir tedavi, oksidatif/nitrosatif stresin önlenmesine yönelik bir strateji sağlayabilir.

DNA hasarıKateterizasyonMalondialdehit+4
Mehmet Yanar
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Aort kapak sklerozlu hastalarda oksidan/antioksidan status ve oksidatif DNA hasarının araştırılması

Aort kapak sklerozu (AKS), aort kapak hareketlerinde kısıtlanma olmamasına karşın aort kapağının kalınlaşması ve kalsifikasyonu olarak tanımlanmaktadır. Bu çalışmada, AKS'lı hastaların serum tiyol/disülfit homeostazı, total antioksidan durumu (TAS), total oksidan durumu (TOS) ve 8-OH deoksiguanozin (8-OHdG) seviyelerini ölçmek ve hastalık şiddeti ile ilişkili olup olmadığı araştırmayı amaçladık. AKS'li 40 hasta ve 40 sağlıklı birey çalışmaya dahil edildi. AKS grubunda, TAS, TOS, OSI, Ntiyol, Ttiyol, disülfit, disülfit/Ntiyol, disülfit/Ttiyol ve 8-OHdG düzeyleri kontrol grubunun değerlerine göre anlamlı derecede düşük olduğu tespit edildi. Bununla birlikte, Ntitol/ Ttiyol düzeyleri kontrol grubundan istatistiksel olarak daha yüksek bulundu. Sonuç olarak, elde ettiğimiz sonuçlar, artmış oksidan stresin aort kapak sklerozunun başlangıcında ve ilerlemesinde önemli bir nokta olabileceğini düşündürmektedir. Bu nedenle, tedaviye antioksidanların eklenmesi, tiyol/disülfid dengesinin geri kazanılması, aort kapak stenozunun yavaşlatılması veya hatta durdurulması için yeni terapötik hedeflere ışık tutabilir.

AntioksidanlarAortDNA hasarı+6
Arzu Yücel
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Çocukluk çağı kronik böbrek hastalarının serumlarında YKL-40/kitinaz 3 benzeri protein 1 ile tiyol-disülfit homeostazının araştırılması

Kronik böbrek hastalığı (KBH), son dönem böbrek yetmezliğine (SDBY) de ilerleyebilen, geri dönüşümsüz böbrek hasarı ile ilgili bir durumu ifade eder. Bu çalışmada, insan kitinaz-3 benzeri Protein 1 (YKL-40), oksidan/antioksidan statüsü ve tiyol-disülfit homeostazi parametrelerini çocukluk çağı kronik böbrek hastalarının serumlarında ölçmek ve hastalığın şiddeti arasında bir ilişki olup olmadığını araştırmayı amaçladık. 25 periton diyaliz (PD) hastası, 10 hemodiyaliz (HD) hastası ve 25 kompanse kronik böbrek hastası (KBH) ile 20 sağlıklı birey kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Ölçülen parametrelerden Kreatinin, GFH, total oksidan statüsü (TOS), total antioksidan statüsü (TAS), oksidatif stres indeksi (OSI), Natif tiyol (Ntiyol), total tiyol (Ttiyol), Disülfit, Disülfit/Ntiyol, Disülfit/Ttiyol, Ntiyol/Ttiyol ve YKL-40 değerleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunurken, Ntiyol, Ttiyol, Disülfit ve YKL-40 seviyeleri ise önemli derecede daha düşük olduğu bulundu (p<0.05). Ayrıca her bir gruptaki parametreler arasında da önemli negatif ve pozitif korelasyonlar tespit edildi. Sonuçlarımız hasta gruplarında oksidan durumun arttığı, uygulanan tedavinin yanında antioksidan maddelerin ilavesinin faydalı olacağını düşündürmektedir.

BöbrekBöbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronik+6
Melek Sena Tarakçıoğlu
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Açıklanamayan infertilitede prolidaz enzim aktivitesi ve oksidatif stresin extrasellüler matriksin yeniden şekillenmesindeki rölü

Açıklanamayan infertilitesi olan kadınların etyolojisinde serum prolidaz aktivitesi ve oksidatif stresin önemli olduğunu özellikle ECM'in yeniden şekillenmesinde rol oynayarak implantasyon aşamasında etkili olduğunu göstermektir. Açıklanamayan infertilitesi olan 90 kadın hasta ve 74 sağlıklı fertil kadından serum örnekleri alındı.Serum TOS (Total Oksidan Kapasite) düzeyi, TAS (Total Antioksidan Kapasite) düzeyi, serum prolidaz aktivitesi ve serum vitamin E düzeyi ELİZA yöntemiyle ölçüldü. Çalışmamızda serum prolidaz aktivitesi, serum TAS düzeyi açıklanamayan infertilitesi olan hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksekti (sırasıyla p=0,013*, p=0,001*). Ayrıca hasta grubunda prolidaz enzim aktivitesi ile vitamin E arasında çok güçlü pozitif anlamlı korelasyon gözlenirken (r=0,892 , P=0,001), prolidaz enzim aktivitesi ile TOS (Total Oksidan Kapasite) arasında pozitif yönde zayıf bir anlamlı korelasyon saptandı (r=0,265, p=0,049). Açıklanamayan infertil kadın grubunda vitamin E ile TOS (Total Oksidan Kapasite) arasında pozitif yönde zayıf bir anlamlı korelasyon saptandı (r=0,288, p=0,014). Hasta grubunda prolidaz enzim aktivitesi ile hem oksidatif kapasitenin belirteci olan TOS hem de antioksidatif kapasitenin non-enzimatik belirteci olan vitamin E arasında ki pozitif korelasyon gösterilmiştir. Bu nedenle çalışmamızın sonuçları serum prolidaz aktivitesi ve antioksidan kapasitenin açıklanamayan infertilitenin etyolojisi ile anlamlı derecede ilişkili olduğunu göstermiştir. Anahtar sözcük : Açıklanamayan İnfertilite, Prolidaz Enzim Aktivitesi, Vitamin E seviyesi, Total Antioksidan Kapasitesi, Total Oksidatif Kapasite Anahtar sözcük : Açıklanamayan İnfertilite, Prolidaz Enzim Aktivitesi, Vitamin E seviyesi, Total Antioksidan Kapasitesi, Total Oksidatif Kapasite

AntioksidanlarEkstrasellüler matriksEnzim aktivitesi+5
Mahmut Kırmızıoğlu
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Aort kapak sklerozlu hastalarda serum nükleer faktör eritroid 2 ile ilişkili faktör 2 (NRF2) düzeyinin araştırılması

Kardiyovasküler hastalıklar, dünya genelinde en yüksek ölüm oranına sahip rahatsızlıklardan biridir. Hücre içi oksidatif hasarın kardiyovasküler hastalıklarla ilişkili olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada nükleer faktör eritroit 2 ile ilişkili faktör 2 (Nrf2), glikojen sentaz kinaz 3 beta (GSK-3ß), Nrf2 transkripsiyonu sonucunda oluşan endojen antioksidanlardan süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT) aktiviteleri ile lipid peroksidasyonu toksik ürünlerinden olan 4-Hidroksinonenal (4-HNE) ve Malondialdehit (MDA) seviyeleri hasta ve kontrol gurupların serumlarında tespit edildi. Ölçümü yapılan parametrelerde AKS'li hasta ve kontrol gurupları arasında anlamlı fark bulundu. Aynı zamanda GSK3ß ve Nrf2 arasında pozitif yönlü anlamlı bir korelasyon olduğu tespit edildi. Sonuç olarak, AKS'li hastalara uygulanan tedavinin yanında Nrf2 aktivatörü ve/veya antioksidan maddelerinin eklenmesi faydalı olacağı düşünülmektedir.

Antioksidan enzimlerAntioksidanlarAort hastalıkları+5
Kenan Ercan
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Konjenital adrenal hiperplazili çocuklarda serum prolidaz aktivitesinin antioksidan enzim kapasitesiyle ilişkisi

Bu çalışmada Konjenital Adrenal Hiperplazi'li hastalarda prolidaz aktivitesinin antioksidan moleküllerle ilişkisinin diğer parametrelerle bir arada incelenmesi ve bu ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışmaya Konjenital Adrenal Hiperplazi tanısı konulmuş 85 gönüllü hasta, yaş ve cinsiyet uyumlu 43 gönüllü sağlıklı dahil edilmiştir. Prolidaz aktivitesinin ölçümü modifiye Chinard yöntemiyle, MDA düzeyleri tiyobarbitürik asit yöntemiyle, SOD aktivitesi Sun ve arkadaşları tarafından önerilen yöntemle, Paraoksanaz ve Arilesteraz düzeyleri ise Rel Assay tarafından geliştirilen tam otomatik yöntemle ölçüldü. Hasta ve kontrol grupları arasında yaş ve cinsiyet bakımından anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). Prolidaz aktivitesi sağlıklı kontrol grubuna kıyasla hasta grubunda anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p<0,05). Hasta grubunda MDA düzeyleri sağlıklı gruba göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu. (p<0,05). SOD düzeyleri hasta grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,05). PON ve ARE düzeyleri açısından hasta grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). Hasta grubunda 17 OH progesteron ve 11 deoksikortizol düzeyleri KAH tipleri arasında anlamlı derecede fark bulundu. Konjenital Adrenal Hiperplazinin reaktif oksijen türleri ürettiğini, hastalarda oksidatif stresin arttığını, hücreleri serbest radikal hasarına karşı oluşan savunma sisteminin aktivitesindeki düşüşünü gördük. Ayrıca prolidaz aktivitesinin düzenliğinin kollajen metabolizmasında bozulmalar olarak kendini gösterdiğini gözlemledik. Bu çalışmanın bize KAH'da prolidaz aktivitesinin rolünün ve antioksidan moleküllerle ilişkisinin yeni yaklaşımların ortaya çıkması açısından önemli olduğunu düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: antioksidan, konjenital adrenal hiperplazi, malondialdehit, prolidaz, süperoksit dismutaz

Adrenal bez hastalıklarıAdrenal hiperplazi-konjenitalAntioksidanlar+5
Ferhat Yıldız
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Hipertiroidi hastalarında inflamasyon ilişkili Creaktif protein ile IL-1B ve VITD düzeylerinin değerlendirilmesi

Hipertiroidi, metabolizma hızını kontrol eden tiroid hormonlarının vücutta normalden fazla üretildiği bir sağlık sorunudur. Bu durum, metabolizmanın hızlı çalışmasına yol açar. Kalp atış hızı, vücut ısısı ve sindirim sistemi gibi birçok vücut fonksiyonu hızlanır. Hipertiroidi, kadınlarda daha sık görülür ve tedavi edilmediğinde ciddi hayati tehlike oluşturabilir. Hipertiroidi, tiroit bezinin aşırı miktarda tiroit hormonu üretmesiyle ortaya çıkan bir durumdur. Bu çalışmada hipertroidi hastaları ile kontrol grubunda inflamasyonla ilişkili C-reaktif protein (CRP) düzeyleri, D vitamini ve IL1β düzeyleri karşılaştırılmıştır. 2022-2023 yıllarında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları polikliniğine başvuran hipertroidi hastalarından alınan serum numuneleri kullanılarak veriler toplanmıştır. Analiz sonuçlarına göre hipertroidi hastalarında CRP düzeyleri kontrol grubu hastalarına oranının %42,01, d vitamini düzeyinde ise %78,03 olduğu tespit edilmiştir. İnflamasyonla ilişkili testlerde hipertroidi hastaları ve kontrol grubu test sonuçlarında istatistiksel anlamda herhangi bir ilişki tespit edilmemiştir (p<0,01).

Zeynep Yağmur Hazar
Düzce University · Institute of Graduate Studies
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Hipertiroidizmde MTOR ve NRF2 sinyalizasyonunun ferroptoz üzerine etkileri

Tiroit, vücuttaki tüm hücreler üzerinde gelişme, büyüme ve metabolizmayı düzenlemek için hareket eden tiroit hormonları tiroksin (T4) ve triiyodotironin (T3) üretiminden sorumlu bir endokrin bezdir. Hipertiroidizm, dokunun aşırı miktarda dolaşımdaki tiroit hormonuna maruz kaldığı patolojik bir sendromdur. Hipertiroidizm nedeniyle mitokondrinin oksidatif metabolizması hızlanmakta ve reaktif oksijen ürünlerini (ROS) arttırmaktadır. ROS'daki artış oksidatif strese neden olabilir. Nükleer faktör eritroid 2 ile ilişkili faktör 2 (NRF2), oksidatif strese karşı hücre koruyucu reaksiyonların başlatılması için redoks duyarlı olarak aktifleşen ilk ve en önemli transkripsiyonel aktivatör olup antioksidan tepkinin ana düzenleyicisi olarak kabul edilmektedir. Ferroptoz, demir şelatörleri ve lipofilik antioksidanlar tarafından kontrol edilen, hücrelerin antioksidan kapasitesi azaldığında hücre içi lipid ve ROS birikimi ile karakterize bir tür düzenlenmiş hücre ölümü şeklidir. Hücreler ferroptoza maruz kaldığında, antioksidan sistemde GPX4'ün hem ekspresyonu hem de aktivitesi azalacaktır. NRF2 hem lipid peroksidasyonunun hem de ferroptozun kritik bir hafifleticisidir. Ferroptoz düzenleyicileri arasında yer alan rapamisin proteininin memeli hedefi 1 (MTORC1), evrimsel olarak korunmuş serin-treonin kinaz enerji dengesi, büyüme faktörleri, besinler ve oksijendeki değişiklikleri algılayarak hücre döngüsü ilerlemesini ve büyümesini modüle eder. Rapamisin proteininin memeli hedefi (MTOR), tiroit hücrelerinde iyodür alımını da düzenleyen fosfatidilinositol-3 kinaz (PI3K)/Akt yolunun aşağı akış efektörüdür. Yürütmekte olduğumuz tez çalışmamızda hipertiroidizm hastalarında ferroptoz yolağının incelenmesi hedeflenmiştir. Çalışmamızda hipertiroidizm hastası 90 kişi ve kontrol grubu 90 kişi olmak üzere 180 kişi şeklinde toplamda iki grup oluşturulmuştur. Çalışmamızda kullandığımız biyokimyasal parametrelerimiz uzun zincirli yağ asidi-KoA ligaz 4 (ACSL4), glutatyon (GSH), malondialdehit (MDA), MTOR, NRF2, total antioksidan durumu (TAS) ve total oksidan durumu (TOS) şeklinde olup Enzim bağlı immünosorbent deneyi (ELİSA) metodu ile analizi yapılmıştır. Ulaşılan veriler ışığında hipertirodizmli hastaların serumlarında, kontrol grubunda yer alan hastaların serumlarına kıyas ile ACSL4, MDA, MTOR ve TOS biyokimyasal parametrelerde artış görülmüştür. Öte yandan GSH, NRF2 ve TAS biyokimyasal parametrelerinde kontrol grubuna göre düşüş olduğu bulunmuştur. Sonuçlarımıza göre hipertiroidizmli kişilerde yapılan serum analizlerine göre ferroptoz sinyal yolağının indüklendiği tespit edilmiştir. Yapılan bu çalışma ile hipertiroid koşullarının oluşturduğu ferroptozun baskılanması için MTOR yolağının inhibisyonu NRF2 yolağının indüksiyonu üzerine detaylı çalışmalar yapılarak hastalarda meydana gelen hasarlara katkı sağlayabileceği ön görülmektedir.

FerroptozHipertiroidizmNRF2+1
Merve Canayakın Değirmen
Düzce University · Institute of Graduate Studies
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel karaciğer sirozunda Nigella sativa'nın (Çörek otu) etkisi

Çörek otu tohumu bronkodilatatör, antibakteriyel, antihipertansif, antidiyabetik, gastroprotektif, antihistaminik, neuroprotektif, antioksidatif ve hepatoprotektif etkiler gibi çeşitli biyolojik aktivitelere sahiptir. Bu çalışmada, dimetilnitrozamin ile sıçanlarda oluşturulan karaciğer fibrozisine, eş zamanlı olarak verilen çörek otu tohumu, yağı ve uçıcu bileşenlerinden biri olan timokinonun etkilerini araştırmayı amaçladık.Çalışma grubu kontrol, timokinon, çörek otu tohumu, dimetilnitrözamin ve çörek otu yağı olarak 5 alt gruptan oluşturuldu. Çalışma sonunda hayvanlar sakrifiye edilerek kan ve doku örnekleri alındı. Alınan kan ve doku örneklerinden malondialdehit (MDA), süperoksit dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GSH-Px) ve rutin biyokimyasal parametreler çalışıldı. Karaciğer dokusu histopatolojik olarak değerlendirildi. Timokinon çörek otu tohumu ve yağı verilen gruplardaki sıçanların histopatolojik bulgularında normal karaciğer dokusu ve bazı portal alanlarda kısa fibröz, septumlu veya septumsuz fibröz genişleme saptanırken, dimetilnitrözamin grubundaki sıçanların karaciğerlerinde inkomplet sirozun oluştuğu tespit edildi.Eritrosit ve doku MDA düzeyleri dimetilnitrözamin grubunda, çörek otu yağı, tohumu ve timokinon verilen altgruplar ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı yüksek, SOD ve GSH-Px düzeylerinin ise düşük olduğu tespit edildi. Serum AST, ALT, GGT, ALP, TBİL, DBİL düzeyleri de dimetilnitrözamin grubunda, çörek otu yağı, tohumu ve timokinon verilen gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek, TP, ALB düzeylerinde ise istatistiksel olarak anlamlı düşük olduğu bulundu.Sonuç olarak; çörek otu tohumu ve bileşenlerinin oluşmuş fibrozisi histopatolojik ve biyokimyasal parametrelerle gerilettiği anlaşılmıştır. Karaciğer sirozunun tedavisinde destekleyici olarak kullanılabilmesi için toksikolojik çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: Karaciğer, Fibrozis, Siroz, Çörek otu tohumu, Çörek otu yağı, Timokinon

Edibe Sarıçiçek
Gaziantep University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroner arter hastalarında total oksidan /antioksidan seviye, paraoksonaz, arilesteraz aktiviteleri ve PON1 192Q/R fenotiplemesi

Oksidatif stresin ateroskleroz patogeneziyle ilişkili olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir. Paraoksonaz 1 enziminin ise antioksidan özelliği son yıllarda ilgi odağı haline gelmiştir. Bu çalışmada koroner arter hastalarında total antioksidan seviye, oksidan seviye, oksidatif stres indeks ve bunların paraoksonaz, arilesteraz ve PON1 192Q/R fenotiplemesi ile ilişkisi araştırıldı.Çalışmaya anjiografik olarak saptanmış koroner arter hastalığı olan ve olmayan hasta grubu ile sağlıklı kontrol grubu dahil edildi. Alınan kan örneklerinden total oksidan seviye, total antioksidan seviye, oksidatif stres indeks, paraoksonaz aktivitesi, arilesteraz aktivitesi, PON1 192 Q/R fenotiplemesi, lipid hidroperoksid düzeyleri ve lipid profili çalışıldı.Serum total oksidan ve antioksidan seviye her iki hasta grubunda sağlıklı gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.05). Bu gruplar arasında oksidatif stres indeks açısından anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0.05). Arilesteraz aktiviteleri her iki hasta grubunda sağlıklı gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede azalmış (p<0.05) olmasına rağmen gruplar arasında paraoksonaz aktiviteleri bakımından anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Yine PON1 192Q/R fenotiplemesi ile koroner arter hastalığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamadı (p>0.05).Sonuç olarak bulgularımız koroner arter hastalığı olan hastalarda oksidan seviyenin arttığını, buna karşın kompansatuvar bir mekanizmayla antioksidan seviyenin de arttığını düşündürmektedir. Ayrıca koroner arter hastalığında arilesteraz aktivitesinin HDL ile ilişkili olarak azaldığını ve koroner arter hastalığı etyopatogenezinde arilesteraz aktivitesinin paraoksonaz aktivitesinden daha çok etkilendiğini düşündürmektedir. Yine PON1 fenotiplemesi ile koroner arter hastalığı arasında bir ilişki olmadığını ve RR fenotipinin oksidatif strese daha yatkın olduğunu ortaya koymuştur.Anahtar kelimeler: Arilesteraz, Koroner arter hastalığı, Oksidatif stres, PON1 192Q/R fenotiplemesi, Total antioksidan seviye, Total oksidan seviye.

ArilesterazKoroner hastalıkOksidanlar+1
Gülşen Esgi
Gaziantep University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çinko ile modifiye edilen university of wisconsin solüsyonu'nun in vitro karaciğer ve böbrek yaşam süresi etkisi

.

İbrahim Ethem Şahin
Düzce University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel kafa travmasında simvastatinin akut dönemdeki koruyucu etkisi

Amaç: Travmatik beyin hasarı, primer ve sekonder hasar mekanizmalarını içerir. Sekonder hasar, saatler veya günler sonra ortaya çıkmakta ve birçok karmaşık fizyopatolojik mekanizmaya bağlı olarak oluşmaktadır. Yapılan çalışmalarda, statinlerin kolesterol düşürücü etkilerinden bağımsız, oksidatif stresin ve inflamasyonun baskılanması gibi çok yönlü etkileri olduğu ileri sürülmüştür. Çalışmamızda, ağır kapalı diffüz beyin travması oluşturulan ratlara, travma oluşturulduktan sonra akut dönemde düşük, tek doz simvastatin tedavisi verilerek simvastatinin nöroprotektif rolünün araştırılması amaçlandı.Yöntem: Erişkin erkek Wistar ratlar sham, travma, travma+çözücü ve travma+simvastatin olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Deneysel olarak oluşturulan kafa travmasından 3 saat sonra 1mg/kg simvastatin intraperitoneal olarak enjekte edildi. 24 saat sonra anestezi altında intrakardiyak kan örnekleri alınan ratlar sakrifiye edilerek biyokimyasal ve histopatolojik analizler için beyin dokuları çıkartıldı. Deneklerden elde edilen serum örneklerinde total kolesterol, düşük dansiteli kolesterol, yüksek dansiteli kolesterol, malondialdehit, total antioksidan kapasite ve vasküler endotelyal büyüme faktörü konsantrasyonları ölçüldü. Doku homojenatlarında malondialdehit, vasküler endotelyal büyüme faktörü, nitrik oksit, total antioksidan kapasite düzeyleri ile süperoksit dismutaz aktivitesi çalışıldı.Bulgular: Yapılan histopatolojik incelemede, simvastatin verilmesi ile travma grubu ile karşılaştırıldığında, nöropatolojik değişikliklerin azaldığı görüldü. Travmatik beyin hasarının, beyin dokusunda malondialdehit, vasküler endotelyal büyüme faktörü ve nitrik oksit düzeylerinde önemli bir artışa neden olduğu gözlendi (p<0,05). Simvastatin tedavisi malondialdehit, vasküler endotelyal büyüme faktörü ve nitrik oksit düzeylerini belirgin olarak azalttı (p<0,05). Simvastatin, total antioksidan kapasite düzeylerini ve süperoksit dismutaz aktivitesini travma grubu ile karşılaştırıldığında artırmış olsa da, gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı.Sonuç: Çalışmamızın sonuçları akut travmatik beyin hasarında, düşük tek doz simvastatin tedavisinin lipid peroksidasyon, serebral ödem oluşumu, patolojik anjiogenez ve inflamatuar yanıt gibi nöropatolojik ve biyokimyasal değişiklikleri azaltarak sekonder travmatik beyin hasarına karşı koruyucu olabileceğini göstermiştir. Sonuç olarak simvastatinin insanlarda akut travmatik beyin hasarının tedavisinde yararlı bir seçenek olabileceği düşünüldü.

Hatice Yüksel
Düzce University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prostat kanserli hastalarda oksidan-antioksidan durum ve paraoksonazın bu duruma etkisinin araştırılması

Prostat kanseri, kansere bağlı ölümlerin önemli nedenlerinden biridir. Oksidatif DNA hasarı prostat kanseri gelişmesine katkıda bulunabilir. Paraoksonaz (PON), insan vücudundaki endojen antioksidanlardan biridir. Çalışmamızda yeni tanı almış prostat kanserli hastalarda ve sağlıklı kontrollerde serum örneklerinde lipid parametreleri, total oksidan ve antioksidan kapasite (TOK, TAK), oksidatif stres indeksi (OSİ), paraoksonaz (PON1) ve arilesteraz (ARE) aktiviteleri ve PON1 fenotip dağılımı saptanarak iki grup arasında karşılaştırılması amaçlandı.Çalışma, prostat kanseri grubunda (PK) ve sağlıklı kontrol grubunda prospektif olarak yapıldı. Serum PON1 ve ARE aktiviteleri ile diğer parametreler her iki gruptaki 40 katılımcıda ölçüldü. PON1 fenotip dağılımı PON1/ARE aktivitelerine göre belirlendi. İstatistiksel değerlendirmeler Student t testi ve Pearson korelasyon analizi ile yapıldı.TKOL ve LDL-K düzeyleri PK grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p= 0,044; p=0,026). OSİ değerleri hastalarda kontrollerden yüksekti (p=0,029). PON1 ve ARE değerleri hastalarda kontrollerden düşüktü (p=0,040; p=0,027). PON1 aktivitelerine göre her iki grupta üç fenotip belirlendi. PK grubunda Hardy-Weinberg dağılımından sapma olduğu gözlendi.Sonuçlarımız oksidatif stresin lipid peroksidasyonu aracılığıyla prostat kanserinin gelişiminde önemli rol oynayabileceğini ve PON1 ile PON1 fenotiplemesinin prostat kanseri için prediktif değer taşıyabileceğini göstermektedir.ANAHTAR KELİMELER: Oksidatif stres, lipid peroksidasyonu, paraoksonaz, malondialdehit, prostat kanseri

AntioksidanlarLipid peroksidasyonuMalondialdehit+5
Nuri Orhan
Düzce University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yavaş koroner akımda serum lipokin (omentin ve visfatin) düzeyleri

Anjiyografik olarak normal görünümlü koroner anatomiye rağmen, opak maddenin koroner arterler içinde yava? ilerlemesine yava? koroner akım (YKA) denir. Toplumda %3 gibi bir prevalansa sahip olduğu dü?ünülmektedir. Yava? koroner akımın etyopatogenezinde vazodilatör ve vazokonstriktör faktörler arasındaki dengesizliğin ya da altta yatan koroner arter hastalığının (KAH) olabileceği dü?ünülmü?tür. Yava? koroner akımın patogenezinde yer alan diğer hipotezler ise damar disfonksiyonu, trombosit fonksiyon bozukluğu ve inflamasyondur. Adipositokin olarak bilinen visfatin ve omentinin inflamasyonda ve endotel hasarında doğrudan etkili olabileceği bilinmektedir. Visfatinin proinflamatuar özelliği ön planda iken, omentinin inflamatuar süreçlerde serum düzeylerinin dü?ük olduğu saptanmı?tır. Ancak bu adipositokinlerin yava? koroner akım ile ili?kileri daha önceden ara?tırılmamı?tır. Biz YKA ile omentin ve visfatin serum düzeyi ili?kisini ara?tırmayı amaçladık. Çalı?mamıza Düzce Üniversitesi katater laboratuarında ardı?ık olarak koroner angiyografi yapılan, yava? koroner akım (n=45) ve normal koroner akım (n=35) olguları dahil edildi. Çalı?mamızda visfatin düzeyleri YKA hastalarında normal koroner akım (NKA) grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede artmı? (p<0,001) bulundu. Omentin düzeylerini YKA grubunda daha dü?ük olarak tespit ettik. Fakat istatistiksel olarak anlamlı değildi. Bu moleküllerin, KAH?nın ve onun bir varyantı olarak dü?ünülen YKA?ın tarama ve tespitinde kullanılabilmesi için daha büyük gruplarda ara?tırılması gerekmektedir.

AdipokinlerKan akış hızıKoroner damarlar+2
Taner Uçgun
Düzce University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer kanseri ve sigara içimi ile soluble human leucocyte antıgen-g seviyeleri arasındaki ilişkinin araştırılması

Akciğer kanseri 20. yüzyılın sonlarında itibaren önlenebilir ölümler arasında giderek artan bir orana sahip olmaya başlamıştır (1). Global olarak akciğer kanseri erkeklerde en fazla tanı konan ve en sık ölüme neden olan kanserdir. Bayanlarda ise en sık tanı alan dördüncü kanserdir ve en sık ikinci kanser kaynaklı ölüm nedenidir. (2). HLA-G ilk kez trofoblastlarda gösterilmiştir. İmmun sistemi baskılayıcı özelliği nedeniyle dolaşımdaki formu sHLA-G birçok araştırmacı tarafından farklı malignitelerde biobelirteç özelliği yönüyle araştırma konusun olmuştur. Çalışmamızda gruplar arasında sHLA-G seviyelerini karşılaştırarak akciğer kanseri için bir biyobelirteç olup olamayacağını ve sigara kullanımının sHLA-G seviyeleri üzerine etkisini belirlemeyi amaçladık. Çalışmaya kabul ve red kriterlerine göre akciğer biyopsi materyali patolojik olarak malign sonuçlanan 62, benign sonuçlanan 18 hasta ve sigara kullanan 40 ve kullanmayan 31 sağlıklı birey dahil edilerek dört grup oluşturulmuştur. Gruplar arasında ve grup içinde sHLA-G seviyeleri ile hastların sigara içme alışkanlıkları, yaşları ve patoloji sonuçları ile ilişkileri araştırılmıştır. Yapılan analizler sonucunda sigara kullanmayan kontrol grubu ile malign tanı almış hasta grubu arasında sHLA-G seviyeleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Diğer değişkenler için ise gruplar arasında anlamlı fark elde edilememiştir. sHLA-G ile ilgili birçok malign hastalıkta çalışmalar yapılmış olup akciğer kanserleri üzerinde etkisi ile ilgili çalışmalar kısıtlıdır. Çalışmamız sonucunda elde ettiğimiz verilere göre sHLA-G akciğer kanseri tanısını kolaylaştıracak bir biyobelirteç olarak görülmektedir ve seviyeleri sigara kullanımından bağımsızdır.

Akciğer neoplazmlarıHLA-GNeoplazmlar+1
Muhammet Engin Özcan
Düzce University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Multiple myelomada tanı anında standart demir parametreleri, transferrine bağlı olmayan demir, hepsidin düzeyleri ve bu parametrelerin hastalık prognozundaki önemi

Tedavi edilmemiş aktif multiple myeloma hastalarının yaklaşık %60-80?inde,demir metabolizmasında bozukluk ile karakterize kronik hastalık anemisi ortaya çıkmaktadır.Hepsidin;ferroportine bağlanarak makrofaj ve enterositlerden demir salınımını azalttığından son yıllarda kronik hastalık anemisi gelişiminde rol aldığı fikri,özellikle inflamatuar cevap ile olan ilişkisi nedeniyle önem kazanmaktadır.Bunların yanı sıra;transferrinin bağlama kapasitesi aşıldığı zaman ortaya çıkan demir formu olan NTBI,son derece toksik ve oksidatif hasar oluşturan kararsız bir molekül olarak kabul edildiği için yakın zamanlarda bu konudaki araştırmalara verilen önemin arttığı görülmektedir. Çalışmamızda multiple myeloma tanısı almış ve tedavi görmemiş;çeşitli evrelerde 40 hasta ve 29 sağlıklı erişkinde standart demir parametreleri,NTBI ve hepsidinin tanı anındaki değeri ve hastalık prognozundaki olası önemini değerlendirmeyi amaçladık.Hasta grubunun ortalama demir ve SDBK değerleri kontrol grubuna göre düşük(sırasıyla p=0,0001;p<0,0001),ferritin ve hepsidin değerleri ise yüksek bulundu(sırasıyla p=0,0001;p<0,0001).Hastalar Durie-Salmon Evreleme Sistemi?ne göre gruplandığında çalıştığımız parametrelerden sadece SDBK?da(p<0,05),ISS?ye göre gruplandığında ise demir hariç tüm parametrelerde evreler arasında istatistiksel anlam farkı saptandı(hepsidin için p<0,001;diğer parametreler için p<0,05).NTBI medyan değerleri hasta ve kontrol grubunda aynı olmasına karşılık istatistiksel olarak anlamlı bulundu(p<0,05). Buna karşılık hastalarda demir yüklenmesi bulgusuna rastlanmadı. Çalışılan demir parametreleri ile evrelemede kullanılan biyokimyasal parametreler arasındaki korelasyon incelendiğinde hem hasta grubunda,hem de kontrol grubunda demirin NTBI ile,ferritinin de hepsidin ile korelasyon gösterdiği bulundu ve hasta grubunda en anlamlı ilişkinin hepsidin ve ferritin arasında olduğu gözlendi.Evrelendirmede kullanılan parametrelerden ß2-mikroglobulin,demir parametreleri ile en kuvvetli korelasyon gösteren parametre olarak tespit edildi.Yeni tanı almış multiple myeloma hastalarının anemi derecesinin hastalık evresi ve dolayısıyla prognoz ile ilişkili olduğunu,bunu göstermede standart demir parametrelerine ek olarak hepsidinin de kullanılmasının hastalar için yararlı olacağını düşünmekteyiz.

DemirFerritinHepsidin+2
Ayşe Fıtnat Tuncel Bahar
Gazi University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Oksidatif stres belirteçlerinin ve hyaluronik asitin koroner arter hastalığının anjiografik yaygınlık ve ciddiyeti ile ilişkisi

Koroner arter hastalığı (KAH), kalp hastalıklarının en yaygın türü olup, tüm dünyada özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde başlıca ölüm nedenidir. Koroner arter hastalığı, ağırlıklı olarak ateroskleroz komplikasyonlarına bağlı olarak oluşmaktadır. KAH, kalbi çevreleyen ve besleyen bir ya da daha fazla sayıdaki, orta ve büyük boy arterlerde kan akımının azalması ya da olmaması nedeniyle oluşan kompleks bir dejeneratif hastalıktır. Ateroskleroz, damar duvarında özellikle lipid parçacıkların birikimi ile damar lümeninin tıkanması sonucu normal kan akımının engellendiği patolojik bir süreçtir. Oksidatif stres, endotel disfonksiyonu ve inflamasyon; aterosklerozun gelişimi ve ilerlemesinde esas olarak rol oynamaktadırlar. Çalışmamıza koroner anjiografi uygulanmış 125 hastayı dahil ettik. Katılımcıları, KAH varlığı ve yokluğunu göz önüne alarak; kontrol (n=62) ve hasta (n=63) grupları şeklinde sınıflandırdık. Çalışmada yer alan katılımcıların serumlarında oksidatif stres belirteçlerinden MDA ve AOPP düzeylerinin, inflamatuar belirteçlerden ise HA ve IL-6 düzeylerinin gruplar arasında oluşan farklarını inceledik. Yapılan çalışmalar sonucunda serum MDA ve AOPP düzeylerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı. Serum IL-6 ve HA düzeylerinin ise hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak arttığı gözlemlendi. Sonuç olarak, HA ve IL-6 düzeylerinin koroner arter hastalığında erken teşhis belirteçleri olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Diğer risk faktörlerinden bağımsız olarak MDA ve AOPP düzeyleri ile koroner arter hastalığı arasındaki ilişkinin saptanması için daha geniş ölçekli ve çok sayıda çalışmaların yapılması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Koroner arter hastalığı, Ateroskleroz, Oksidatif stres, MDA, AOPP, İnflamasyon, IL-6, HA.

AnjiyografiAterosklerozHyalüronik asit+5
Özge Özsaçmacı
Gazi University · Institute of Health Sciences
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnflamasyon ve OUAS (Obstrüktif uyku apne sendromu) arasındaki ilişkinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Obstrüktif uyku apne sendromu (OUAS); uyku sırasında tekrarlayan tam (apne) veya parsiyel (hipopne) üst solunum yolu obstrüksiyonu epizotları ve sıklıkla kan O2 saturasyonunda düşmenin eşlik ettiği bir sendromdur. Günümüzde çok sayıda değişik tipte uyku bozukluğu tanımlanmıştır. Bunlardan ortalama %1- 5 oranında görülme sıklığı ile en önemli yeri Obstrüktif Uyku Apne Sendromu almaktadır. Apne ve hipopne peryodları sonucunda hiperkarbi ve hipoksemi oluşmakta, buna bağlı olarak intratorasik basınç dalgalanmaları, baroreseptör disfonksiyonu, oksidatif stres ve endotel disfonksiyonu gibi birçok organ ve sistemi etkileyen patolojiler oluşmaktadır. Obstrüktif Uyku Apne Sendromu patogenezinde üst solunum yolunda (ÜSY) lokal olarak artmış olan inflamasyonun rolü bilinmekle birlikte, spontan olarak devam etmesi gereken düzenli soluk alıp vermelerin değişik şiddette azalması ile ortaya çıkan hipoksi, asfiksi, hiperkapni ve solunumsal asidozun lokal ve sistemik inflamasyon gelişmesine yol açtığı öngörülmektedir. Obstrüktif Uyku Apne Sendromu tanısında kullanılan altın standart yöntem PSG (Polisomnografi)'dir. Radyolojik olarak lateral baş-boyun grafisi, kısıtlı olarak BT ve MRG kullanılabilmektedir. Ancak hastalığın tanı ve takibinde kullanılabilecek herhangi bir biyokimyasal belirteç henüz tanımlanmamıştır. Planladığımız bu çalışma ile inflamatuar belirteçlerin OUAS'ndaki yeri, hastalığın tanısını koymada önemli olup-olmayacağı, aynı özelliklere sahip OUAS'lu hastalar ve sağlıklı gönüllüler arasındaki inflamasyon açısından benzerlik ya da farklılıklarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Hastalar ve Metot: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Uyku Laboratuvarı'nda Aralık 2016 - Temmuz 2017 tarihleri arasında ilk kez tanı amaçlı PSG uygulanan erişkin yaş grubundaki 165 hasta değerlendirilmiştir. Bu grup içerisinde uyku laboratuvarında PSG ile değerlendirildiği halde OUAS tanısı almayan ve çalışma kriterlerine uygun olan hastalar kontrol grubu olarak değerlendirildi (AHİ 5-15 Hafif, AHİ 15-30 Orta, AHİ >30 Ağır OUAS olarak tanımlanmaktadır). Hastalar AHİ<5 (normal) Grup 1, AHİ 5-15 (hafif) ve AHİ 15-30 (orta) Grup 2 ve AHİ>30 (ağır) Grup 3 olarak 3 gruba ayrıldı. Çalışmayı tamamlayan 165 hasta [Grup 1 (n=56), Grup 2 (n=69), Grup 3 (n=40)] istatiksel değerlendirmeye alındı. Bütün hastaların ve kontrol grubunun IL-6, TNF-α, neopterin ve YKL-40 serum düzeylerine bakıldı. Bulgular: IL-6, neopterin, YKL-40 değerleri açısından gruplar arasında anlamlı düzeyde fark vardı. Ancak TNF-α serum düzeyleri bakımından gruplar arasında anlamlı düzeyde fark gözlenmedi. Ağır grupta ölçülen IL-6 ortanca değeri, normal ve hafif-orta gruplarında ölçülen değerinden anlamlı düzeyde daha yüksekti. Ağır grupta ölçülen neopterin ortanca değeri, normal ve hafif-orta gruplarında ölçülen değerlerinden anlamlı düzeyde daha yüksekti. Ağır grupta ölçülen YKL-40 ortalama değeri, normal grupta ölçülen değerinden anlamlı düzeyde daha yüksekti (p<0,05). Sonuç: OUAS birçok organ ve sistemi etkileyen, yaşam kalitesini bozan ve günlük performansı düşüren mortalite ve morbiditeyi arttıran sistemik bir hastalıktır. Bu çalışmada OUAS hastalarında (özellikle ağır grup) inflamasyon belirteçlerinden IL-6, YKL-40 ve Neopterin serum düzeylerinin yükseldiği görüldü. Anahtar Kelimeler: Obstrüktif Uyku Apne Sendromu, Neopterin, YKL-40, IL-6, TNF-a, İnflamasyon

NeopterineTümör nekroz faktörü-alfaUyku apne sendromları+3
Özlem Admış
Düzce University
2018
00
Master'sOpen AccessTR

Kronik diyabetik sıçan mide dokusunda resveratrol uygulamasının oksidan duruma etkisi

Bu çalışmada streptozotosin (STZ) ile diyabet oluşturulan sıçanlarda resveratrol uygulamasının mide dokusundaki oksidan (malondialdehit (MDA), ileri düzey oksidasyon protein ürünleri (AOPP) ve antioksidan (glutatyon (GSH), süperoksit dismutaz (SOD)) paremetreler üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda ağırlıkları 250±20 gr arasında değişen 26 adet erişkin Wistar albino erkek sıçan kullanıldı. Sıçanlar kontrol, diyabet, resveratrol ve diyabet+resveratrol grubu olmak üzere dört gruba ayrıldı. Kontrol grubu diyabet ve resveratrol grubu ile karşılaştırıldığında mide MDA, AOPP düzeyleri arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Resveratrol grubu diyabet grubu ile karşılaştırıldığında mide MDA düzeyleri anlamlı olarak azalmış bulundu (p<0.05). Diyabet+resveratrol grubu kontrol ve resveratrol grubu ile karşılaştırıldığında mide MDA düzeyleri anlamlı olarak artmış bulunurken (p<0.05), diyabet grubuna göre mide MDA düzeyleri azalmakla birlikte bu azalış istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). Diyabet+resveratrol grubu diyabet ve resveratrol grubu ile karşılaştırıldığında mide AOPP düzeyleri anlamlı olarak azalmış bulunurken (p<0.05), kontrol grubuna göre mide AOPP düzeyleri azalmakla birlikte bu azalış istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). Diyabet grubu kontrol grubu ile karşılaştırıldığında mide GSH düzeyleri ve SOD aktiviteleri anlamlı olarak azalmış bulundu (p<0.05). Diyabet+resveratrol grubu kontrol grubu ile karşılaştırıldığında mide GSH düzeyleri ve SOD aktiviteleri anlamlı olarak azalmış bulundu (p<0.05). Sonuç olarak; diyabet ile mide dokusunda serbest radikaller artarken, antioksidan savunmanın azaldığı gözlemlenmiştir. Eksojen olarak resveratrolün lipit peroksidasyonu önlemede ve proteinleri oksidatif hasardan korumada kısmen başarılı olduğunu, proteinlerin redoks değişimlerinden etkilenmesini ise engelleyemediğini söyleyebiliriz. Anahtar kelimeler: Resveratrol, diyabet, oksidan durum.

Diabetes mellitusGastrik mukozaMide+3
Sulaiman Qaroot
Gazi University · Institute of Health Sciences
2013
00
DoctorateOpen AccessTR

Radyasyon uygulanan ratlarda D vitamininin asimetrik dimetil arjinin(ADMA) ve çinko düzeyleri üzerine etkisinin araştırılması

Bu çalışmada; gama radyasyon uygulanmış ratlarda D vitamini uygulamasının karaciğer ve böbrek dokularındaki ADMA, SDMA ve Zn düzeylerine etkilerini araştırmayı amaçladık. Karaciğer ve böbrek dokusu SDMA düzeyleri radyasyon grubunda azalmakla birlikte bu azalış istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). Radyasyon, radyasyon+D vitamin ve D vitamin grupları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında karaciğer dokusu ADMA düzeyleri anlamlı olarak artmış bulundu (p<0.05). Radyasyon ve radyasyon+D vitamin grupları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında böbrek dokusu ADMA düzeyleri azalmakla birlikte bu azalış istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). D Vitamin grubu kontrol grubu ile karşılaştırıldığında böbrek ADMA düzeyleri anlamlı olarak azalmış bulundu (p<0.05). Radyasyon ve radyasyon+ D vitamin grupları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında karaciğer dokusu Zn düzeyleri anlamlı olarak artmış bulundu (p<0.05). D Vitamin grubu kontrol grubu ile karşılaştırıldığında karaciğer Zn düzeyleri artmakla birlikte bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). Radyasyon ve D vitamin grubu kontrol grubu ile karşılaştırıldığında böbrek dokusu Zn düzeyleri artmakla birlikte bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). Sonuç olarak; çalışmamızda radyasyona maruz kalan hücre ve dokularda oluşabilecek hasara karşı D vitamini uygulamasının karaciğer ve böbrekte endotel fonksiyon bozukluğunun önlenmesinde etkili olabileceği düşüncesindeyiz. Anahtar kelimeler: ADMA, SDMA, Zn, D vitamin, Radyasyon, Endotel hasar

ADMAEndotelyumRadyasyon+4
Ali Hussein
Gazi University · Institute of Health Sciences
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lipopolisakkarit ile sepsis oluşturulan ratların böbrek dokularında serbest radikal metabolizmasının incelenmesi; Vitamin D'nin etkisi

Çoklu organ yetmezliğine neden olan sepsis, yoğun bakımlarda mortalitenin ve morbiditenin en sık nedenidir. Sepsiste LPS?nin neden olduğu aşırı immün cevap hipovolemi, şok ve çoklu organ yetmezliğine neden olur. Aşırı immün yanıt oksidatif stres oluşturarak organ yetmezliğine neden olmaktadır. Son yıllarda vitamin D?nin immün regulatuar ve antioksidan etkileriyle ilgili yapılan araştırmalarda vitamin D?nin koruyucu rolünün olduğu gösterilmiştir. Biz de çalışmamızda sepsiste serbest radikal metabolizmasını incelemeyi ve bu metabolizma üzerine vitamin D?nin etkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmada ağırlıkları yaklaşık 250-350 gr olan 24 adet dişi wistar albino rat kullanıldı. Ratlar kontrol grubu, sepsis grubu, vitamin D grubu, sepsis + vitamin D grubu olmak üzere 4 gruba bölündü. Sepsis 16 mg/kg dozunda LPS E.coli (O111.b4) intraperitoneal yolla uygulanarak oluşturuldu. D vitamini 3 gün boyunca 2 mg/kg 25(OH)Vitamin D3 (ayçiçek yağında çözülerek) gavaj yolula verildi. Ratların vücut sıcaklıkları rektal yoldan ölçüldü. Rat böbrek dokularında serbest radikal enzimleri kinetik olarak, böbrek fonksiyonlarını gösteren belirteçler Roche Cobas Integra 800 cihazında ölçüldü. Dokuların histopatolojik incelemesi yapıldı. SOD ve GSH-Px aktivitelerinde gruplar arasında fark görülmedi. CAT aktivitelerinde en fazla sepsis+vitamin D grubunda olmak üzere tüm gruplarda kontrol grubuna göre baskılanma görüldü. GST aktivitelerinin sepsis ve sepsis+vitamin D gruplarında baskılandığı görüldü. BUN ve kreatinin düzeylerinde sepsis ve sepsis+vitamin D gruplarında artış olduğu gözlendi. Kontrol ve vitamin D grupları normal histolojik yapı gösterirken, sepsis ve sepsis+vitamin D gruplarında bowman kapsülünde genişleme ve inflamasyon görüldü. Sonuç olarak sepsiste D vitamini kullanılmasının renal hücreleri toksik etkiden koruyucu bir etkisinin olmadığını, buna karşılık özellikle sepsis durumunda kullanıldığında H2O2 ve GSH metabolizmasını kullanan anti oksidan enzimler üzerine baskılayıcı etkisinin olduğunu gördük. Konunun özellikle glutatyon ve glutatyon kullanan enzimler açısından daha detaylı değerlendirilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: renal toksisite , sepsis , D vitamini , antioksidan enzimler

AntioksidanlarBöbrekBöbrek hastalıkları+7
Gökçe Atikeler
Gazi University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Psöriazis hastalarında serum endocan düzeylerinin incelenmesi

Bu çalışmada psöriazis etyopatogenezinin aydınlatılmasına katkıda bulunmak için serum Endocan düzeyleri ve ilgili proteinlerin düzeylerinin incelenmesi, lipid profili, vücut kitle indeksi ve Psöriazis Alan Şiddet İndeksi ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Dermatoloji bölümünde takip edilen 47 psöriazis tanılı hasta ile 40 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Hastaların yaş, cinsiyet, boy, kilo, sigara ve alkol kullanımı, Açlık kan şekeri, Lipid profil verileri (Total Kolesterol, HDL-Kolesterol, LDL-Kolesterol, Trigliserit), CRP hastaların dosyalarından retrospektif olarak değerlendirilmiş olup biyokimyasal parametreler ELISA yöntemi ile tespit edilmiştir. Çalışmadan elde edilen veriler SPSS 22.0 paket programı ile analiz edilmiştir. Yapılan istatistiksel analizler neticesinde serum total kolesterol, serum LDL kolesterol, HbA1c, Vasküler Endotel Büyüme Faktörü (VEGF), C-X-C motif kemokine ligand 12 (CXCL12), Sinir Büyüme Faktörü (NGF), Fibroblast Büyüme Faktörü 2(FGF 2) ve Endocan düzeylerinin psöriazis hastalarında sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı şekilde daha yüksek olduğu görülmüştür. Bu sonuçlar dikkate alındığında serum Endocan düzeyinin psöriazis etiyopatogenezinde rol oynadığı ve hastalığın tanısında önemli parametrelerden birisi olduğu söylenebilir.

Deri hastalıklarıENDOKANFibroblast büyüme faktörü+4
Yasmen Bakrı
Gaziantep University · Institute of Health Sciences
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metabolik sendrom ve obezite varlığında prostat ile ilgili belirteçlerin incelenmesi

Amaç: Obezitenin ve metabolik sendromun prevalansı, dünya genelinde hızla yükselmektedir. Bu durum, sadece bireylerin genel sağlığını tehdit etmekle kalmaz, aynı zamanda kalp hastalığı, kanser gibi birçok hastalığın riskinin artmasına da katkıda bulunabilir. Bu çalışmada obezite ve metabolik sendromu olan kişilerde prostat kanseri taramasında bir belirteç olarak kullanılan prostat spesifik antijen (PSA) ve türevlerinin nasıl değiştiğini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya Mayıs 2023 – Nisan 2024 tarihleri arasında Zonguldak Bülent Ecevit Hastanesi Endokrinoloji polikliniğinde obezite tanısı alan ve çalışma kriterlerini karşılayan 100 hasta ve 50 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hastaların vücut kitle indeksinin >30 kg/m2 olması obezite kriteri olarak kullanıldı. Hastalar metabolik sendromlu obezite ve metabolik sendromsuz obezite olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Metabolik olarak sağlıklı olup olmadıklarını değerlendirmek amacıyla NCEP-ATP III metabolik sendrom tanı kriterleri kullanıldı. Bu kriterlere göre, beş kriterden herhangi üçünü karşılayan hastalar metabolik sendromlu olarak kabul edilirken; bu kriterleri sağlamayan bireyler ise metabolik sendromsuz obezite kategorisinde değerlendirildi. Hastalardan ve sağlıklı gönüllülerden total PSA, free PSA ve ProPSA düzeylerinin araştırılması için rutin alınan venöz kanlarından örnekler ayrıldı. Çalışma gruplarında PSA, free PSA, %freePSA, ProPSA ve %proPSA düzeyleri incelendi. Elde edilen sonuçlardan %freePSA ve %proPSA hesaplandı. İstatistiksel değerlendirme SPSS 19.0 programı kullanılarak yapıldı. Bulgular: Hasta grupları ve sağlıklı gönüllü karşılaştırmasında total PSA, free PSA, %freePSA düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı (p>0,05). ProPSA düzeyleri ise anlamlı olarak düşük iken (p=0,012), %proPSA düzeylerinde farklılık gözlenmedi (p>0,05). ProPSA ile boy, kilo, VKİ, açlık kan şekeri, trigliserid ve HDL düzeyleri arasında herhangi bir korelasyon gözlenmedi. Sonuç: Araştırmamız sonucunda, obezite hastalarında total PSA ve free PSA düzeylerinde kontrol grubuna göre bir düşüklük olduğu görülse de bu düşüş istatistiksel olarak anlamlı değildi. Ancak bu minimal düşüklük rölatif olarak ProPSA düzeylerinde anlamlı bir azalma oluşmasına neden olmuş olabilir. Obezite ile %ProPSA değerlerinde anlamlı bir değişim olmaması bu azalmanın oransal olduğunu destekler. Ek olarak, metabolik parametrelerin obezite ile ProPSA düzeyleri arasındaki ilişkiye katkısının olmadığı görülmüştür. Elde edilen bulguların daha fazla araştırma ve inceleme gerektirdiği kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Obezite, Metabolik sendrom, Prostat spesifik antijen ve türevleri

Metabolik sendromObeziteProstat spesifik antijeni
İsmail Benice
Zonguldak Bülent Ecevit University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut koroner sendrom hastalarının tanısında siklofilin düzeylerinin incelenmesi

Amaç: Akut koroner sendrom hastalarında siklofilin düzeylerini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya Aralık 2018 ile Aralık 2019 tarihleri arasında Zonguldak Bülent Ecevit Uygulama ve Araştırma Merkezi kardiyoloji polikliniğinde akut miyokard enfarktüsü tanısı alan ve çalışma kriterlerini karşılayan 150 AMI hastası ve 25 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hastalardan ve sağlıklı gönüllülerden siklofilin A, siklofilin D, CRP ve MMP-9 düzeylerinin araştırılması için rutin alınan venöz kanlarından örnekler ayrıldı. Hastalar NSTEMI ve STEMI olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Hasta gruplarında siklofilin A, siklofilin D, CRP ve MMP-9 düzeyleri incelendi. Ayrıca diyabet, hipertansiyon, dislipidemi, yaş, cinsiyet ve sigara kullanımı gibi kardiyovasküler risk faktörlerinin siklofilin A ve siklofilin D düzeylerine etkisi incelendi. Bulgular: Hasta grubu ve sağlıklı gönüllülerle karşılaştırıldığında siklofilin A düzeyleri anlamlı olarak düşük, siklofilin D düzeyleri ise anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.05). Siklofilin A düzeyleri hipertansiyon varlığında anlamlı olarak yüksek bulunurken (p<0.05), cinsiyet, ileri yaş, sigara kullanımı, diyabet ve dislipidemi varlığının anlamlı etkisi olmadığı bulundu (p>0.05). Siklofilin D düzeyleri kadınlarda, sigara içmeyenlerde ve dislipidemi varlığında anlamlı olarak yüksek bulunurken (p<0.05), ileri yaş, diyabet ve hipertansiyon varlığının anlamlı etkisi olmadığı bulundu (p>0.05). Hasta grubu ve sağlıklı gönüllüler karşılaştırıldığında CRP düzeyleri hastalarda anlamlı olarak yüksek bulunurken (p<0.05), MMP-9 düzeyleri arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Sonuç: Çalışmamızda AMI hastaları ve sağlıklı gönüllüler arasında siklofilin A ve D düzeyleri açısından anlamlı fark olduğu görüldü. Ancak akut koroner sendromda siklofilinlerle ilişkili mekanizmaları anlamak için daha ileri araştırmalara gerek duyulmaktadır.

Akut koroner sendromMiyokard enfarktüsüSiklofilin A+2
Abdulkadir Tekin
Zonguldak Bülent Ecevit University
2020
00
Master'sOpen AccessTR

Dehidroepiandrosteron ile polikistik over sendromu oluşturulan sıçanlarda apigenin ve chyrsin'in potansiyel tedavi edici etkilerinin araştırılması

Polikistik over sendromu genellikle doğurganlık çağındaki kadınlarda sık görülen, santral sinir sistemi, overler, hipofiz, böbrek üstü bezleri ve ekstraglanduler dokular arasındaki etkileşimlerin bozulması sonucu ortaya çıkan kronik seyreden, yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyebilen endokrin bir bozukluktur. Çalışmamızda Apigenin ve Chrysin, tek başlarına ve kombin yapılarak DHEA ile oluşturulmuş PCOS üzerindeki potansiyel terapötik etkileri araştırılmıştır. 21 günlük 48 adet Wistar Albino türü dişi sıçan SHAM, PCOS, PCOS+AGN, PCOS+CH, PCOS+KOMBİN şekilde 5 farklı gruba ayrıldı. Over dokusu ve plazmada FSH, LH, PROG, KNG1, IL-18, IL-1β, IL-13, IFN-γ, EREG, IGFBP3, inhibin ve insülin düzeyleri ELİSA yöntemiyle ölçüldü. Over dokularındaki SOD, GPx, CAT aktiviteleri ve MDA düzeyleri spektrofotometrik yöntemlerle tayin edildi. Tedavi gruplarının plazma LH, FSH, LH/FSH ve PROG düzeyleri PCOS grubu ile karşılaştırıldığında plazma LH düzeyleri AGN ve KOMBİN gruplarında anlamlı olarak azalırken, FSH ve LH/FSH oranındaki azalmalar anlamlı bulunmamıştır. Doku FSH, LH, LH/FSH ve PROG düzeylerine bakıldığında doku LH'de PCOS grubuna kıyasla tedavi gruplarından KOMBİN grubunda anlamlı bir azalma gözlendi. Tedavi gruplarının plazma İNH, EREG, IFN-ɣ düzeyleri PCOS grubuyla kıyaslandığında artış görülmüştür fakat anlamlı bulunamamıştır. Plazma ve doku IGFBF-3 düzeyleri CH ve PCOS grubunda SHAM grubuna kıyasla anlamlı yüksekken, AGN grubunda anlamlı bir azalış vardır. Tedavi gruplarının doku IFN-ɣ düzeyinde ise PCOS grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı bir artış gözlenmiştir. Tedavi ajanı uygulanmış olan sıçanların plazma IL-18 ve IL-13 değerlerinde PCOS grubuna göre anlamlı bir azalma vardı. IL-13 seviyesinde en önemli azalma AGN grubundadır. Doku IL-18'de PCOS grubuna kıyasla anlamlı bir azalma varken, IL-1β'da CH ve KOMBİN gruplarında anlamlı bir azalma vardır. Plazma SOD, GPx aktiviteleri SHAM grubu ile PCOS grubu kıyaslandığında anlamlı plazma CAT aktivitesi ve MDA düzeyleri PCOS grubunda anlamlı olmayan bir artış gözlendi. Doku SOD, CAT, GPx aktiviteleri ve MDA düzeylerinde ise SHAM grubuna kıyasla PCOS grubunda anlamlı olmayan bir azalma görülmüştür. Sonuç olarak, DHEA ile oluşturulmuş PCOS over dokularında AGN ve KOMBİN kullanımının, overlerdeki kistik yapıları etkin bir şekilde azaltabileceğini inflamasyon, oksidatif stresi, hormonları baskılayabileceği böylece PCOS'un tedavisinde etkin bir rol oynayacağı düşünülmektedir. Önemli bir sağlık sorunu olan PCOS tedavisindeki güncel yaklaşımlarla beraber yeni ilaç çalışmalarına katkı sağlayacağı ve bu ilaç tedavileri ile beraber modern tıp yöntemlerinin de kullanılmasına yardımcı olacağı düşünülmektedir. Yapılan bütün tedavilere ek olarak yeni bir terapötik ajan olan Apigenin ve Chrysin'in tedavilere öncülük edeceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Dehidroepiandrosteron, Polikistik Over Sendromu, Apigenin, Chrysin

ApigeninDehidroepiandrosteronHayvan deneyleri+3
Buket Berk
Fırat University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fosfatidil kolince zenginleştirilen yüksek yağlı diyet ve streptozotosin ile deneysel diyabet oluşturulan sıçanlarda plazma trimetil amin N-oksit düzeyleri

Araştırmada 250±20 gram ağırlığında olan 36 adet sıçan 6 gruba ayrılmıştır. Bazal diyetle beslenen kontrol grubu (Grup 1), yüksek yağlı diyet (Grup 2), fosfatidilkolince zengin yüksek yağlı diyet (Grup 3), fosfatidilkolince zengin yüksek yağlı diyet+spreptozotosin (STZ) (Grup 4), fosfatidilkolince zengin yüksek yağlı diyet+spreptozotosin+SFN (Grup 5) ve fosfatidilkolince zengin yüksek yağlı diyet+spreptozotosin+DMB (Grup 6) olarak oluşturulan sıçanlar, 13 hafta boyunca beslendikten sonra alınan kan örneklerinde TMAO, LPS, CRP, IL-10, IL-6, TNF-alfa, IL 1beta düzeyleri ile diğer biyokimyasal parametreler çalışılmıştır. Grup 1 ve Grup 2 arasında TMAO düzeyleri açısından anlamlı bir fark görülmemiştir (p<0,05).Grup 3 ve 4'de TMAO düzeyleri Grup 1 ve Grup 2'ye göre anlamlı derecede arttmıştır (p<0,05).Grup 4 de TMAO düzeyleri ile glukoz düzeylerinin hemen hemen aynı oranda arttığı görülmüştür. Bu grupta CRP, IL-1Beta, IL-6, TNF-alfa ve LPS seviyeleri daha yüksek iken IL-10 değeri ise daha düşük bulunmuştur (p<0,001). SFN ve DMB ile tedavi sonrasında, TMAO, glukoz, LPS, TNF-alfa, IL-6, IL-1Beta düzeylerinin benzer oranlarda azaldığı görülmüştür. Karaciğer histolojik ve immünohistolojik açıdan incelenmiş Grup 3 ve 4' de karaciğerde steatoz, fibroz, balonlaşma, inflamasyon hücrelerinde artış olduğu görülmüştür. Tedavi gruplarında (Grup5 ve Grup 6) karaciğerde steatoz ve fibroz oluşumunda azalma olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak yüksek yağlı ve fosfatidil kolince zengin diyet ile plazma TMAO düzeylerindeki yükseklikler, plazma LPS, CRP, IL-1Beta, IL-6 ve TNF-alfa düzeylerini artırmaktadır. Ayrıca YYD+PK diyete STZ eklenince plazma TMAO ve glukoz düzeylerinde 3-4 kata varan artış olduğu tespit edilmiştir. Bunun nedeni inflamatuar bir metabolit olan TMAO'nun glukoz uptake'ini engellemesi veya hücreye glukoz girişini önlemesidir. Ayrıca uygulanan SFN ve DMB tedavisi ile TMAO,LPS,CRP,IL-1Beta,IL-6 ve TNF-alfa düzeylerinde azalmalar görülmüştür. YYD ve bağırsak florasında TMAO oluşturan diyet türlerinin hem TMAO hem de inflamatuar sitokinlerin düzeylerini arttırarak diyabet oluşumuna neden olabileceği ve diyabetiklerde TMAO düzeylerini normale getirmenin ileride bir tedavi seçeneği olabileceğini düşünüyoruz. Anahtar kelimeler: Bağırsak mikrobiyotası, TMAO, İnflamatuar sitokinler.

Diabetes mellitusFosfatidilkolinlerHayvan deneyleri+5
Miraç Bakır
Fırat University
2022
00
DoctorateOpen AccessTR

Deneysel skleroderma modelinde sekukinumab ve metformin tedavilerinin CXCL4 ve chemerin düzeylerine olan etkileri

Sistemik skleroz (SSk) patogenezi net olarak bilinmeyen kronik, otoimmün hastalıktır. Sekukinumab, interlökin (IL)-17A'ya bağlanarak etki eden bir monoklonal antikordur. Metformin pleiotropik etkileri olan oral anti-diyabetik bir ilaçtır. CXCL4 ve chemerin (kimerin) SSk'de inflamasyon ve fibroz süreçlerinde rol aldığı düşünülen kemokin ve adipositokindir. Çalışmamızın amacı, deneysel skleroderma modelinde serum ve deri dokusundaki CXCL4 ve kimerin moleküllerinin düzeylerini ve sekukinumab ve metformin tedavilerinin bu moleküller üzerindeki etkilerini belirlemektir. Çalışmada kullanılan deney hayvanları 40 adet Balb/c dişi farelerden oluşturuldu. Çalışma için bu hayvanlardan alınan serum ve deri dokuları kullanıldı. 4 grup olacak şekilde fareler gruplandırıldı. 4 hafta süre ile her gün, subkutan (sc) olarak 100 μl fosfatla tamponlanmış salin (FTS) kontrol grubundaki farelere, 100 μg BLM (100 μl FTS içerisinde) diğer gruptaki farelere uygulandı. Haftada bir sc olarak 10 mg/kg dozunda sekukinumab 3. gruptaki farelere; günlük 50 mg/kg metformin (oral) 28 gün boyunca 4. grup farelere uygulandı. 4. hafta sonunda gruplardaki farelerin hepsi sakrifiye edilerek analizler için doku örnekleri alındı. Histopatolojik analizlerle birlikte, serum ve doku CXCL4 ile kimerin düzeyleri ELISA yöntemi kullanılarak belirlendi. Yapılan BLM enjeksiyonları dermal fibroza neden oldu. Ek olarak, BLM grubunda serum ve doku CXCL4 ile kimerin düzeyleri arttı. Sekukinumab ve metformin tedavisi ile dermal kalınlık, doku CXCL4 ve kimerin düzeyleri azaldı. Sonuç olarak, CXCL4 ve kimerin SSk fibrotik süreç ve anti-fibrotik tedavilerin değerlendirilmesinde hedef biyomarker olabilirler.

FarelerHayvan deneyleriKimerin+3
Tuba Kaya Karataş
Fırat University · Institute of Health Sciences
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dietilnitrözamin ile oluşturulmuş hepatoselüler karsinom modelinde chrysin ve apigenin'in potansiyel terapötik etkileri

Hepatoselüler karsinom (HCC) kötü prognozlu, hızlı ilerleyen, yüksek ölüm oranlarına sahip bir kanserdir. HCC ile ilişkili mortalite artışı alternatif tedavilere ihtiyaç duyulmasına yol açmaktadır. Doğal ürünlerin ve bunların yapısal analoglarının, tedavi için yeni yollar sağlamaları beklenmektedir. Deneysel HCC modeli oluşturulan bu çalışmada doğal flavonoidlerden apigenin ve chrysin'in tek tek ve kombine uygulanmasının potansiyel terapötik etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada sıçanlar 5 gruba ayrıldı (Kontrol, DEN, DEN+Apigenin, DEN+Chrysin, DEN+Kombin grupları). Kontrol grubuna ilk 2 hafta haftada tek doz 0,5 mL PBS, 2 haftalık aranın ardından DMSO oral gavaj yoluyla 4 hafta boyunca haftada 4 kez, sonraki 8 hafta süresince de haftada 3 kez 0,5 mL uygulandı. Kanser modeli oluşturulan gruplara ise ilk 2 hafta, haftada tek doz DEN 150 mg/kg (PBS içinde) intraperitoneal uygulandı. İki haftalık recovery dönemden sonra 2-AAF 4 hafta boyunca haftada 4 kez oral yolla 20 mg/kg dozunda verildi. Çalışmanın devamında 8 hafta boyunca haftada 3 kez oral gavaj yoluyla; DEN grubuna 0,5 ml DMSO, DEN+Apigenin grubuna 50 mg/kg (DMSO'da çözülerek) apigenin, DEN+Chrysin grubuna 50 mg/kg (DMSO'da çözülerek) chrysin, DEN+Kombin grubuna ise aynı dozlarda apigenin ve chrysin birlikte verildi. Uygulamalar sonunda sıçanlar dekapite edilerek alınan kan ve karaciğer doku örneklerinde, histopatolojik ve biyokimyasal değerlendirmeler yapıldı. Kontrollerle karşılaştırıldığında, DEN uygulanan kanser gruplarında; STAT-3, NF-κB, CIP2A, survivin, annexin-5, smoothened, sonic hedgehog, jagged1 ve notch1 düzeylerinde artış, tedavi gruplarında ise DEN grubuyla karşılaştırıldığında bu parametrelerin tamamında düşüş saptandı. Kaspaz-3 düzeyinde ise; kontrol grubuna kıyasla kanser gruplarında azalma, tedavi gruplarında ise DEN grubuna kıyasla artma tespit edildi. Bu etkiler DEN+Apigenin grubunda en anlamlıydı. Histopatolojik değerlendirmelerde karaciğer dokularında kontrol grubunda normal histolojik yapı gözlendi. DEN grubundaki sıçanlarda %62,5 oranında orta-şiddetli fibrozis olmak üzere değişen derecelerde fibrozis, yangısal lezyonlar, rejeneratif nodül oluşumu ve %87,5 oranında orta-şiddetli inflamasyon izlendi. Tedavi gruplarında ise bu lezyonlarda ve inflamasyonda belirgin azalma gözlendi. DEN+Apigenin ve DEN+Kombin gruplarında bu azalma en belirgindi. Sonuç olarak; apigenin, chrysin ve kombine tedavilerinin HCC'de kemoterapötik etkiye sahip oldukları, bu etkiye en fazla apigenin tedavisi ile ulaşıldığı, histopatolojik ve biyokimyasal değerlendirme sonuçları ile teyit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Hepatoselüler karsinom, DEN, 2-AAF, apigenin, chrysin

ApigeninDietilnitrozaminEnzime bağlı immünosorbent testi+2
Fatma Tedik
Fırat University
2022
00
Master'sOpen AccessTR

Sıçan meme kanser modelinde Raloxifen ve Fluoxetin'in tedavi edici etkisi

Dünya genelinde meme kanseri oranı sürekli artmaktadır, bu nedenle meme kanserinin tedavisinde kullanılabilecek terapötik ilaçların geliştirilmesi önemlidir. Çalışmamızda, Raloksifen ve Fluoksetinin, tek başlarına veya beraber kullanılarak DMBA ile oluşturulmuş meme kanseri üzerindeki potansiyel terapötik etkileri araştırılmıştır. Wistar Albino türü 32 adet dişi sıçan DMBA (Grup I), DMBA+RAL (Grup II), DMBA+FLX (Grup III), DMBA+RAL+FLX (Grup IV) olmak üzere dört gruba ayrıldı. Meme dokusunda ve plazmada VEGF, M-CSF, MMP-9 ve TIMP-1 düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. Kanserli meme dokularındaki MDA ve GSH düzeyleri ile SOD, GSH-Px ve CAT aktiviteleri spektrofotometrik yöntemlerle tayin edildi. Tedavi gruplarının plazma CA15-3 düzeyleri DMBA grubu ile karşılaştırıldığında tüm tedavi gruplarında anlamlı bir şekilde azaldığı görülmüştür. Plazma VEGF ve TIMP-1 düzeyleri DMBA grubu ile kıyaslandığında, tüm tedavi gruplarında anlamlı olarak azalmışken, bu gruplardaki plazma M-CSF düzeylerindeki azalmalar anlamlı bulunmamıştır. Plazma MMP-9 düzeyindeki anlamlı azalma sadece RAL+FLX grubunda gözlendi. Tedavi ajanları uygulanan sıçanların doku CA 15-3, VEGF, M-CSF ve MMP-9 düzeylerinde DMBA grubuna oranla bir azalma gözlenmiştir. Tüm tedavi gruplarında CA 15-3 ve M-CSF düzeylerindeki azalma istatistiksel olarak anlamlı iken, VEGF düzeylerinde sadece RAL+FLX grubunda istatistiksel olarak bir anlamlılık görülmüştür. Ayrıca, MMP-9 düzeylerindeki en anlamlı düşüş RAL ile tedavi edilen grupta gözlenirken, TIMP-1 düzeylerindeki anlamlı artış sadece RAL+FLX grubunda görüldü. DMBA grubu ile karşılaştırıldığında; doku MDA düzeyleri, FLX grubu dışındaki bütün tedavi gruplarında anlamlı olarak azalırken, doku SOD, GSHPx ve CAT aktiviteleri bütün tedavi gruplarında arttmıştır. Sadece RAL+FLX grubunda GSH-Px ve CAT aktivitelerindeki artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Doku GSH düzeyi RAL ve RAL+FLX gruplarında anlamlı olarak artmıştır. Sonuç olarak, DMBA ile oluşturulmuş meme kanseri dokularında RAL ve FLX‟in beraber kullanımının, tümörlerde aktive edilmiş makrofajların varlığını daha etkin bir şekilde azaltabileceğini, anjiogenezi ve oksidatif stresi bastırabileceğini böylece meme kanserinin ilerlemesini modüle edebileceği düşünülmektedir.

DimetilbenzantrasenFluoksetinMeme neoplazmları+4
Oğuzhan Tatar
Fırat University · Institute of Health Sciences
2018
00