Demiroğlu Bilim University
Discipline

Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı

Demiroğlu Bilim University

182

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tinea capitis olgularında tanıda ve tedavi etkinliğinin değerlendirilmesinde direkt mikroskobik incelemenin yeri

Amaç: Tinea capitis, saç ve saçlı deriyi tutan, çocukluk çağının en sık rastlanan dermatofit enfeksiyonudur. Belirli toplumlarda daha sık görülmesi bu bölgelerde hastalığın klinik önemini artırmaktadır. Dermatolojide özellikle mantar enfeksiyonlarının tanısında kullanılan direkt mikroskobik inceleme, kullanımı kolay ve hızlı sonuç veren bir yöntemdir. Çalışmamızda tinea capitis olgularına ait demografik ve klinik özelliklerle birlikte tanı ve tedavi sürecinde direkt mikroskobik bulgulara vurgu yaparak literatüre katkı sunmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dermatoloji Anabilim Dalı'na başvuran klinik olarak tinea capitis tanısı konan 45 çocuk olgu dahil edildi. Olgulara ait yaş, cinsiyet, enfeksiyonun klinik tipi, lezyonların yerleşim yeri, başvuru öncesi hastalık süresi, başvuruda lökosit ve CRP düzeyleri, aile öyküsü, başvuru öncesi antifungal kullanımı, hayvan teması, tinea corporis varlığı, lenfadenopati ve id reaksiyonu varlığı gibi özellikler kaydedildi. Olgulara başvuru sırasında Wood ışığı muayenesi yapıldı. Tüm olgulardan ilk başvuru sırasında, tedavi başlangıcından 4. hafta ve 8. hafta sonunda saç ve saçlı deri örnekleri alınarak direkt mikroskobik incelemede fungal elemanların varlığı araştırıldı. Elde edilen sonuçlar kaydedildi ve istatistiksel olarak analiz edildi. Bulgular: Olguların yaş ortalaması 6,36 saptanmış olup erkek/kız oranı 2,75:1 olarak bulundu. En sık görülen klinik tip 40 (%88,9) olgu ile tinea capitis profunda olurken 5 (%11,1) olguda tinea capitis superficialis kliniği görüldü. Olguların başvuru öncesi hastalık süresi ortalama 13,96 gündü. Başvuruda olguların %44,4'ünde lökositoz, %77,8'inde CRP yüksekliği görülürken tinea capitis profunda olgularında daha yüksek CRP düzeyleri saptandı. En sık lezyon yerleşim yeri parietal bölge (%35,6) olarak izlendi. Olguların %26,7'sinde aile öyküsü mevcuttu. 38 (%84,4) olguda hayvan teması öyküsü mevcutken tür olarak en sık (%35,6) küçükbaş hayvan teması görüldü. Klinik muayenede olguların %15,6'sında tinea corporis, %35,6'sında lenfadenopati, %17,8'inde id reaksiyonu varlığı saptandı. Wood ışığı muayenesinde 14 (%31,1) olguda floresans alındı. İlk başvuruda yapılan direkt mikroskobik incelemede 41 (%91,1) olguda pozitif sonuçlar alınırken bunların ii 24'ünde ektotriks kıl tutulumu, 17'sinde endotriks kıl tutulumu izlendi. Ülkemizde tinea capitis olgularında direkt mikroskobik inceleme yapılan çalışmalar olmasına rağmen kıl tutulumunu endotriks ve ektotriks olarak sınıflayan geniş kapsamlı bir çalışmaya rastlanmadı. Elde ettiğimiz bulgular çalışmamızın yapıldığı bölgede daha önceki çalışmalarda kültürde sık saptanmış dermatofit etkenlerinin kıl invazyon paterni düşünüldüğünde tahmin edilebilir sonuçlardı. Direkt mikroskobik bulgular ile olguların hayvan teması ve Wood muayenesi sonuçları arasında anlamlı ilişki saptandı (p<0,05). Tedavi başlanmasını takiben 4 hafta sonunda yapılan kontrol mikroskopide 6 hastada pozitif sonuçlar görülmye devam ederken, 8 hafta sonunda 1 hastada pozitif sonuçlar devam etmekteydi. Sonuç: Çalışmamızda olgulara ait demografik ve klinik özellikler daha önce yapılan çalışmaların sonuçları ile benzer bulundu. Elde edilen mikroskobik bulgular olgulara ait anamnez, klinik ve tanısal bulgular ile birlikte değerlendirildiğinde etken dermatofite yönelik tahmin yürütülmesine ve tedavi sürecinin öngörülmesine olanak sağladı. Klinik pratikte direkt mikroskopinin kullanımının yaygınlaşmasının, tanıda ve tedavi sırasında hastaların klinik yanıtının gözlemlenmesinde faydalı olacağını düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Tinea capitis, tinea capitis profunda, tinea capitis superficialis, dermatofit, mikroskopi, hifa, spor.

Taha Güven
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alopesi areata tanılı hastalarda serum dheas ve kortizol düzeyleri ile psikojenik stres ölçeklerinin hastalık şiddeti ile ilişkisi

Amaç: Alopesi Areata (AA), nedeni tam olarak bilinmeyen; ancak genetik özellikler, otoimmünite, emosyonel stres ve atopi gibi çeşitli nedenlere bağlı olarak ortaya çıktığı düşünülmektedir. Biz de çalışmamızda AA'nın etyolojisinde önemli yer tutan, psikojenik stresin göstergesi olan Beck depresyon testi ve serum kortizol ile Dehidroepiandrosteron Sülfat (DHEAS) seviyelerinin ölçümlerini yaparak psikojenik stresin AA'daki hastalık şiddeti üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Metod: Çalışmamızda Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Hastanesi Dermatoloji Anabilim Dalı'na, 2023 Kasım ve 2024 Mart ayları arasında başvuran 18-65 yaş arası 50 AA tanılı hasta ve hayatının hiçbir döneminde AA tanısı almamış 18-65 yaş arası 50 kişiden oluşan kontrol grubu yer almaktadır. Tüm katılımcıların serum DHEAS ve kortizol seviyeleri ölçülüp, psikojenik stres durumlarını değerlendirmek için Beck depresyon testi uygulandı ve çıkan sonuçlar kaydedildi. Ayrıca hasta grubundaki bireylerin Severity of Alopecia Toll (SALT) skorları klinik değerlendirmeyle belirlenerek kaydedildi. Elde edilen veriler kendi aralarında ve hasta ile kontrol grubu arasında istatiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamıza katılan 100 gönüllünün 42'si (%42) kadın, 58'i (%58) erkektir. Katılımcıların büyük çoğunluğu %72'si 18-34 yaş aralığındaydı. Katılımcıların %96'sı Van yerleşik yaşamaktadır. Katılımcılardan sadece 1'inde (%1) serum kortizol değeri normalin üzerinde gelmiş olup ve hasta grubunda yer almaktadır. Serum DHEAS seviyesi ise tüm katılımcıların 7'sinde (%7) normalin üzerinde gelmiş olup; %42,8'i hasta grubunda yer almaktadır. Tüm katılımcıların 37'sinde minimal depresyon olup, %54,1'i hasta grubunda yer almaktadır. Hafif depresyon hasta ve kontrol grubunda eşit sayıda görülmüş olup toplamda 30 (%30) kişide hafif depresyon saptanmıştır. Orta depresyon toplam 28 (%28) kişide görülmüş olup %42,9'u hasta grubunda yer almaktadır. Şiddetli depresyon ise toplamda 5 (%5) kişide görülmüş olup %60'ı hasta grubunda yer almaktadır. Hasta grubunun SALT skor analizleri incelendiğinde ise %68 oran ile hastaların büyük çoğunluğu < %25 kıl kaybının olduğu grupta, yer almaktadır. Sonuç: Elde ettiğimiz verilere göre istatiksel olarak hem DHEAS ile psikojenik stres, hem de SALT skoru arasında anlamlı bir ilişki bulunmamakla birlikte DHEAS düzeyi yüksek olan bireylerde; hafif ve şiddetli depresyonun görülme oranı DHEAS düzeyi normal olanlara göre daha yüksek seyretme eğiliminde olduğu görülmüştür. Benzer şekilde Beck depresyon testi sonucundaki depresyon şiddeti ile hastalık şiddeti arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Elde ettiğimiz veriler istatiksel olarak anlamlı gelmese de, minimal ve şiddetli depresyonun hasta grubunda görülme oranı kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmuştur. Stresin AA etyolojisindeki rolü inkar edilemese de daha anlamlı sonuçlar elde edebilmek için daha büyük örneklem kümelerine ihtiyaç vardır.

Cemre Tuğrul
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psoriazis ve periodontitisli hastalarda serum ve dişeti oluğu sıvısında yardımcı T hücre 9/17/22 sitokin düzeylerinin karşılaştırılması

Psoriazis ve periodontitis, ortak risk faktörlerini barındıran birbiriyle yakından ilişkili kronik immün aracılı iki inflamatuvar hastalıktır. İki hastalık arasındaki çift yönlü nedensel ilişki henüz tam olarak tanımlanamamış olsa da ortak immünpatogenezde interlökin (IL)-23/yardımcı T hücre (Th)17 yolağı suçlanmaktadır. Bu çalışma IL-9, IL-10, IL-17A, IL-21, IL-22, IL-23 ve IL-27'nin psoriazis ve periodontitis ortak patogenezinde rol oynayabileceği hipotezini test etmek amacıyla prospektif, karşılaştırmalı ve kontrollü, klinik bir çalışma olarak tasarlandı. Çalışmamıza Psoriazis (+)/Periodontitis (+) (n=20), Psoriazis (+)/Periodontitis (–) (n=20), Psoriazis (–)/Periodontitis (+) (n=20) ve Psoriazis (–)/Periodontitis (–) (n=20) olmak üzere 4 grup alındı. Serum ve dişeti oluğu sıvısı (DOS) IL-9, IL-10, IL-17A, IL-21, IL-22, IL-23 ve IL-27 düzeyleri, multipleks yöntemi ile belirlendi. Bireylerin periodontal durumları, diş sayısı, sondlama derinliği, plak indeksi, gingival indeks, klinik ataçman düzeyi ve sondlamada kanama değerlerinden oluşan periodontal klinik ölçümler ile değerlendirildi. Ek olarak bireylerden oral mukozada kandida kolonizasyonunu değerlendirmek için oral kandida sürüntü kültürü alındı. Gruplar arasında oral kandidiyazis sıklığı açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p=0.214). Psoriazis (+)/Periodontitis (+) grup ile Psoriazis (–)/Periodontitis (+) grup karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı artmış ortalama sondlama derinliği, klinik ataçman düzeyi ayrıca azalmış diş sayısı ve DOS IL-27 düzeyi saptandı (tümü, p<0.05). Psoriazis (+)/Periodontitis (–) grup ve Psoriazis (–)/Periodontitis (–) grup karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı artmış ortalama sondlamada kanama değerleri ve serum IL-23 düzeyi saptandı (p=0.021 ve p=0.040). Psoriazis (+)/Periodontitis (+) grup ve Psoriazis (–) /Periodontitis (–) grup karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı artmış serum IL-17A, IL-22, IL-23 düzeyleri ile azalmış serum IL-21, DOS IL-17A ve IL-27 düzeyleri saptandı (tümü, p<0.05). Psoriazis hastalarında diş sayısı ile DOS IL-22 düzeyleri arasında ve DOS IL-27 düzeyleri ile klinik ataçman düzeyi ve sondlama derinliği arasında negatif korelasyon bulundu (tümü, p<0.05). Elde edilen sonuçlar psoriazis hastalarının daha kötü periodontal klinik ölçümlere sahip olduğunu ve her iki hastalığın ortak patogenezinde IL-17A, IL-21, IL-22 ve IL-27'nin yer aldığını düşündürmüştür. Psoriazis hastalarında artmış serum IL-22 düzeyleri ve azalmış DOS IL-27 düzeyleri periodontitis komorbiditesi varlığı açısından riskli bireylerin belirlenmesinde yardımcı olabilir.

GingivaGingival oluk sıvıPeriodontal hastalıklar+5
Öykü Durmuş
Hacettepe University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Statin kullanan hastalarda deri sebum ve nem seviyesinin değerlendirilmesi

Amaçlar: Stratum korneumun hücreler arası lipidleri ağırlıklı olarak kolesterol, seramidler ve yağ asitlerinden oluşur. Bu lipid bileşiminin değişimi derideki sebum ve nem dengesini değiştirerek deride kserozis ve buna bağlı yan etkilere sebep olabilir. Bu çalışmada kolesterol sentezini inhibe eden statinlerin kullanımının derideki nem ve sebum seviyelerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif çalışmaya İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı polikliniğine başvuran hiperkolesterolemi tanılı toplamda 45 hasta dahil edildi. Tüm hastaların deri sebum ve nem seviyeleri başlangıçta ve tedaviden sonra 3 ve 6. aylarda non-invaziv bir şekilde ölçüldü. Bulgular: Statin tedavisi sonrası deri sebum seviyesi 3. ve 6. ay ortalaması tedavi öncesine göre, tedavi sonrası 6. ay ortalaması 3. aya göre istatistiksel olarak anlamlı düşüktü. Hastaları sebum değerlerine göre kuru, normal ve yağlı olarak sınıfladığımızda ise tedavi sonrası 3. ve 6. ay sebum düzeylerindeki değişim tedavi öncesine göre, tedavi sonrası 6. ay sebum düzeyinde ise 3. aya göre istatistiksel olarak anlamlı değişim saptanmadı. Tedavi sonrası 3. ve 6. ay nem seviyesinin ortalaması tedavi öncesine göre, tedavi sonrası 6. ay ortalaması 3. aya göre istatistiksel olarak anlamlı düşüktü. Hastaları nem değerlerine göre çok dehidrate, dehidrate ve normal olarak sınıfladığımızda ise tedavi sonrası 3. ve 6. ay nem düzeylerindeki değişim tedavi öncesine göre, tedavi sonrası 6. ay nem düzeyinde ise 3. aya göre istatistiksel olarak anlamlı değişim saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızda statin kullanan hastalarda sebum ve nem değerleri başlangıç değerine kıyasla anlamlı bir biçimde düşse de hastaları sebum ve nem değerlerine göre sınıfladığımızda bu düşüş anlamlı bulunmamıştır.

Rozerin Neval Altunkalem
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hidradenitis suppurativa hastalarında şiddet ve potansiyel komorbidite riskini belirlemek için sistemik inflamatuar biyobelirteçlerin değerlendirilmesi

Amaç: Ciddi sistemik komorbidite ve komplikasyonlarla seyreden HS hastalığında; biyobelirteçler ile hastalığın klinik şiddetini, gelişebilecek komorbiditeler ile ilişkisini ve tedavi seçimindeki olası rolünü tanımlamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 1 Kasım 2022 – 1 Kasım 2024 tarihleri arasında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları kliniğine başvuran ve Hidradenitis Suppurativa tanısı almış her iki cinsiyetten 66 hasta dahil edildi. Retrospektif olarak klinik ve labaratuvar bulguları not edilmiş ve hastaların labaratuvar belirteçleri, demografik özellikleri, klinik özellikleri ve şiddet evrelemelerine ait veriler kategorize edilerek, aralarındaki ilişki analiz edilmiştir. Bulgular: Hurley Evresi ile biyobelirteçlerin korelasyon analizine göre; CRP, sedimentasyon, Serum Amiloid A ve Seruloplazmin (her biri p < 0,001) değerleri Hurley Evresi ile anlamlı pozitif korelasyon gösterdiği hesaplandı. Haptoglobulin (p <0,001), WBC (p = 0,011), nötrofil (p = 0,024), SIII (p = 0,007) değerlerinde de istatistiksel olarak anlamlı düşük düzeyde pozitif korelasyon gösterdiği hesaplandı. NLR'nin (p = 0,101) Hurley Evresi ile korelasyonu istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. PLR değerinin korelasyonu ise sınırda anlamlılık göstermiştir (p=0,055). IHS4 Skoru ile biyobelirteçlerin korelasyonu incelendiğinde, CRP, Serum Amiloid A, Seruloplazmin, Sedimentasyon ve haptoglobulin (her biri p<0,001) değerlerinin IHS4 Skoru ile anlamlı pozitif korelasyon gösterdiği saptandı. NLR (p=0,002) ve PLR (p = 0,024) değerlerinin korelasyonu da istatistiksel olarak düşük düzeyde anlamlı bulundu. Seruloplazmin ve haptoglobulin düzeylerinin IHS4 şiddeti arttıkça anlamlı şekilde yükseldiği saptandı (p<0,001). SIII de şiddetli grupta anlamlı bir artış gösterdi (p=0,002). PLR ve PIV değerlerinin IHS4 şiddetli grupta diğer gruplara göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu belirlendi (p=0,026, p=0,040). CRP, sedimentasyon ve serum amiloid A düzeylerinin şiddetli grupta anlamlı şekilde daha yüksek olduğu tespit edildi (p<0,001). PGA Skoru ile biyobelirteçlerin korelasyon analizinde; Serum Amiloid A, CRP, Seruloplazmin, Haptoglobulin ve sedimentasyon (p <0,001) değerlerinin PGA Skoru ile anlamlı pozitif korelasyon gösterdiği saptandı. NLR (p = 0,367) ve PLR (p = 0,080) değerinde PGA Skoru ile anlamlı bir ilişki bulunmadı. CRP düzeyinde görülen her bir birimlik artış, PGA skoru artışı olma olasılığını 1,995 kat artırdığı tespit edildi. Haptoglobulin, Seruloplazmin, ve SIII değerlerinin PGA skoru üzerinde anlamlı bir etkisi saptanmadı. DYKİ skoru ile biyobelirteçlerin korelasyon analizine göre, Serum Amiloid A (p<0,001), CRP (p<0,001), sedimentasyon (p<0,001), Seruloplazmin (p<0,001) ve haptoglobulin (p<0,001) değerleri DYKİ Skoru ile anlamlı pozitif korelasyon gösterdiği saptandı. NLR (p=0,001) ve PLR (p=0,020) değerlerinin DYKİ Skoru ile anlamlı düşük veya orta düzeyde pozitif korelasyon gösterdiği saptandı. Sonuç: Bu uzmanlık tez çalışmasının sonuçlarına göre, CRP ve ESR, hastalığın klinik şiddetini belirlemede güvenilir biyobelirteçler olabilir, SAA ise tedavi seçiminde ve komplikasyonların önlenmesinde potansiyel bir rol oynayabilir. Haptoglobin ve SIII düzeyleri, bazı komplikasyonlarla ilişkili olabilir, ancak bu ilişki daha fazla araştırmayla netleştirilmeli. NLR ve PLR'nin mevcut verilerle hastalık şiddetini öngörmede sınırlı bir etkisi olduğu görülmektedir. PIV, hastalık takibi ve metabolik komorbiditelerin önlenmesi için umut veren bir biyobelirteç olarak araştırılmaya değerdir. Gelecekteki çalışmaların kişiselleştirilmiş tedavi yaklaşımlarını güçlendirecek veriler sağlaması, Hidradenitis Suppurativa yönetiminde bu biyobelirteçlerin daha etkin kullanımını mümkün kılabilir. Anahtar kelimeler: Hidradenitis Suppurativa, Hastalık Şiddeti, Biyobelirteçler, Sistemik İnflamasyon, Serum Amiloid A, Haptoglobulin,

Merve Nil Bayramoğlu
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prurigo nodularis ve atopik dermatitte IL-1beta, IL-4, IL-13, S100A7, TARC ve IL-22 seviyelerinin karşılaştırılması

Amaçlar: Bu çalışma, Prurigo Nodularis (PN) ve Atopik Dermatit (AD) hastalarında belirli biyobelirteçlerin (IL-1β, IL-4, IL-13, S100A7, TARC ve IL-22) serum seviyelerini karşılaştırarak, iki hastalık arasındaki immünolojik benzerlikleri ve farklılıkları belirlemeyi amaçlamaktadır. PN'nin patogenezi tam olarak açıklığa kavuşmamış olup, bazı araştırmalar bu hastalığın bir AD varyantı olabileceğini öne sürmektedir. Bu doğrultuda, belirteç seviyelerinin analiz edilmesi, kontrol hastaları ile karşılaştırılmasıyla her iki hastalığın biyolojik mekanizmalarının daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacaktır. Gereçler ve Yöntem: Çalışmaya, İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı'na başvuran histopatolojik olarak tanı konulmuş 48 PN, 22 AD ve 11 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 80 birey dahil edilmiştir. Kan örnekleri alınarak ELISA yöntemi ile IL-1β, IL-4, IL-13, S100A7, TARC ve IL-22 seviyeleri ölçülmüştür. Gruplar arasındaki farklılıkları belirlemek için istatistiksel analizler gerçekleştirilmiştir. Bulgular: PN hastalarında IL-4, IL-13, IL-22 ve TARC seviyelerinin sağlıklı kontrollere kıyasla anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edilmiştir. AD hastalarında ise özellikle IL-1β ve IL-4 seviyelerinin belirgin bir artış gösterdiği gözlemlenmiştir. IL-4, IL-13 ve TARC seviyelerinin hem PN hem de AD hastalarında yüksek olması, bu iki hastalık arasında patofizyolojik benzerlikler olabileceğini düşündürmektedir. Sonuç: Elde edilen bulgular, PN'nin Th2 ağırlıklı immün yanıt ile ilişkili bir hastalık olabileceğini ortaya koymaktadır. AD hastalarında gözlenen yüksek IL-1β seviyeleri ise, hastalığın sistemik inflamatuar yükünün daha belirgin olduğunu göstermektedir. Çalışma sonuçları, PN'nin AD ile ortak biyolojik mekanizmalara sahip olabileceğini düşündürmekte olup, iki hastalığın ilişkisinin daha kapsamlı çalışmalar ile değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Anahtar Sözcükler: Prurigo Nodularis, Atopik Dermatit, Biyobelirteç

Dermatit-atopikPrurigo nodülaris
Gürbüz Yıldırım
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Biyolojik ajan kullanan psoriasis tanılı hastalarda lipit profil parametrelerinin değerlendirilmesi

Amaç: Psoriasis, yalnızca deri lezyonlarıyla sınırlı kalmayıp sistemik inflamasyonla ilişkili kronik bir hastalıktır. Artmış proinflamatuar sitokinler (TNF-α, IL-17, IL-23), çeşitli metabolik bozukluklara zemin hazırlayabilir. Bu çalışmada, biyolojik ajan tedavisi alan psoriasis hastalarında sistemik inflamasyonun azalmasının metabolik parametreler üzerindeki etkileri incelenmiştir. Yöntem: Temmuz 2024 - Şubat 2025 tarihleri arasında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ne başvuran ve biyolojik ajan tedavisi başlanan 18 yaş üstü 200 psoriasis hastası retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Tedavi başlangıcı ve 6. ayda AST, ALT, total kolesterol, trigliserid ve LDL düzeyleri karşılaştırılmıştır. Bulgular: Katılımcıların %55,5'i erkek (n=111), %44,5'i kadın (n=89) olup yaş ortalaması 44,1±13,1 yıldır. En sık kullanılan biyolojik ajanlar risankizumab (%27,5) ve iksekizumab (%21,5) olmuştur. Tüm grupta tedavi öncesi ve sonrası AST (27,1±12,5 vs. 26,8±11,9 U/L; p=0,61), ALT (29,4±13,7 vs. 28,9±13,2 U/L; p=0,49), total kolesterol (195,3±41,2 vs. 196,5±42,1 mg/dL; p=0,72), trigliserid (151,8±77,6 vs. 155,4±79,1 mg/dL; p=0,33) ve LDL (118,6±35,9 vs. 119,8±36,2 mg/dL; p=0,65) düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı değişiklik saptanmamıştır. Alt grup analizinde kadın hastalarda trigliserid düzeyinde belirgin bir artış izlenmiştir (148,2±68,5 mg/dL'den 162,9±71,4 mg/dL'ye; p=0,009). Diğer parametrelerde cinsiyete veya kullanılan biyolojik ajana göre anlamlı farklılık tespit edilmemiştir. Ayrıca, 6. ay sonunda vücut kitle indeksinde %0,64 oranında hafif bir artış gözlenmiş ancak bu değişiklik istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,28). Sonuç: Biyolojik tedavi alan psoriasis hastalarında karaciğer enzimleri ve lipit profili genel olarak stabil seyretmiştir. Ancak özellikle kadın hastalarda trigliserid düzeyindeki artış dikkate değerdir. Biyolojik ajanların metabolik etkilerini daha iyi anlayabilmek için uzun dönemli ve geniş örneklemli çalışmalara ihtiyaç vardır.

Ceyda Kılıçtaş Kasapoğlu
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntradermal nevüslerin total cerrahi eksizyonu sonrası skar gelişiminin önlenmesinde amniyotik membran etkinliğinin klinik ve radyolojik olarak değerlendirildiği tek kör randomize kontrollü prospektif çalışma

Amaçlar: Çalışmanın amacı, intradermal nevusların total cerrahi eksizyonu sonrası gelişebilecek sikatris oluşumunu önlemede amniyotik membranın (AM) etkinliğini araştırmak ve elde edilen sonuçları standart cerrahi pansuman yöntemi ile karşılaştırmaktır. Ayrıca, sikatris değerlendirmesinde kullanılan Vancouver Sikatris Skalası (VSS) ile Shear Wave Elastografi (SWE) ölçümleri arasındaki uyumu ortaya koymak hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, histopatolojik olarak intradermal nevus tanısı doğrulanan toplam 52 hasta dâhil edilmiştir. Randomizasyon ile hastalar iki gruba ayrılmıştır: kontrol grubunda (n=27) standart cerrahi sonrası povidon-iyot pansumanı uygulanmış, müdahale grubunda (n=25) ise eksizyon hattı amniyotik membran ile kapatılmıştır. Sikatris değerlendirmeleri 0. gün ve 4. ayda iki ayrı zamanda yapılmıştır. Klinik değerlendirmeler VSS, radyolojik değerlendirmeler SWE kullanılarak gerçekleştirilmiş; gruplar arası farklar ve zaman içindeki değişiklikler istatistiksel analiz edilmiştir. Bulgular: Her iki grupta da 0. gün ile 4. ay arasında VSS ve SWE değerlerinde anlamlı azalma saptanmıştır (p<0,05). Ancak, amniyotik membran grubunda bu iyileşme daha belirgin bulunmuştur. Standart pansuman grubunda 0. gün ortalama VSS skoru 5,96±1,16 iken 4. ayda 4,30±1,44'e; amniyotik membran grubunda ise 4,48±1,29'dan 2,36±0,95'e gerilemiştir. SWE ölçümleri de benzer şekilde AMG'de daha güçlü azalmayı göstermiştir. VSS ve SWE arasında orta–iyi düzeyde korelasyon elde edilmiş, cihaz temelli objektif ölçümlerin klinik gözlemleri desteklediği ortaya konmuştur. Sonuç: Amniyotik membran, intradermal nevus eksizyonu sonrası sikatris gelişimini azaltmada standart cerrahi pansumana kıyasla daha etkin bulunmuştur. Klinik ve radyolojik yöntemlerin uyumlu sonuçları, amniyotik membranın kozmetik açıdan daha iyi sonuçlar sağladığını göstermektedir. Bu nedenle, amniyotik membran, sikatris oluşumunu önlemede güvenilir bir biyolojik materyal olarak öne çıkmakta, daha geniş örneklemlerle ve uzun dönem takiplerle yapılacak çalışmalarla etkinliğinin desteklenmesi gerekmektedir.

Emre Bayındır
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Liken planopilaris ve diskoid lupus eritematozusta merkel hücre sayısı ile derideki dağılımının ve cd200 ekspresyonunun değerlendirilmesi

Liken planopilaris (LPP) ve diskoid lupus eritematozus (DLE), primer skatrisyel alopesiye neden olan hastalıklardır. Bu hastalıkların patogenezinde folikülün "bulge" bölgesindeki immün ayrıcalığın bozulmasının agresif immün yanıta neden olabileceği düşünülmektedir. CD200, transmembran bir protein olup CD200 reseptörüne bağlanınca immün toleransı destekler ve kıl folikülünde"bulge" bölgesindeimmün ayrıcalıklı bir ortam oluşturur. Merkel hücreleri kıl folikülünün dış kök kılıfında yer alırlar ve immün yanıtta rol oynayabilecekleri düşünülmektedir.Bu çalışmada derinin inflamatuvar hastalıklarında Merkel hücresinin orkestra şefi gibi merkezi bir rol oynadığı hipotezinden yola çıkılarak, LPP ve DLE'da Merkel hücre sayısı ve dağılımı (CK20 immünhistokimyasa boyamasıyla) ile CD200 ekspresyonuna kontrol grubuyla karşılaştırmalı olarak bakıldı. DLE grubuna 31, LPP grubuna 60, kontrol grubuna 28 olmak üzere toplam 119 olgu çalışmaya dahil edildi. İmmünhistokimyasal incelemelerde epidermal Merkel hücre sayısı bakımından gruplar arasında anlamlı bir fark yoktu. Foliküler Merkel hücre sayısı, toplam Merkel hücre sayısı (epidermal+foliküler), ortalama foliküler Merkel hücre sayısı (foliküler Merkel hücre sayısı/folikül sayısı)vaka gruplarında (DLE ve LPP) kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak daha azdı. Vaka gruplarında CD200 ekspresyonunun da istatistiksel anlamlı olarak daha az olduğu görüldü.CD200(-) olan olgularda, (+) olanlara göre foliküler Merkel hücre sayısının ve toplam Merkel hücre sayısının istatistiksel anlamlı olarak daha az olduğu saptandı. Sonuç olarakbulgularMerkel hücreleri ile CD200 molekülünün ilişkisini ve Merkel hücrelerindeki azalmanın immün yanıt üzerine etkisini destekler nitelikteydi. Kısıtlılıklarına rağmen çalışmamız skatrisyel alopesilerde Merkel hücrelerinin rolünü inceleyen ilk araştırmadır. Ancak bu konuda yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.

AlopesiDeri hastalıklarıKıl folikülü+3
Ece Erbağcı
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erken ve geç başlangıçlı psoriazisli hastaların sistemik inflamatuvar komorbiditeler açısından karşılaştırılması

Psoriazis başlangıç yaşına göre erken başlangıçlı psoriazis (EBP) ve geç başlangıçlı psoriazis (GBP) olmak üzere iki tipe ayrılmaktadır. 40 yaş altında başlamış olan psoriazis EBP, 40 yaş ve üzerinde başlamış olan psoriazis GBP olarak sınıflandırılmaktadır. Genetik altyapı, klinik prezentasyon ve hastalık seyri açısından EBP ve GBP farklılık göstermektedir. Bu çalışmada EBP ve GBP'nin psoriazisde sık görülen sistemik inflamatuvar komorbiditeler açısından karşılaştırılması ve olası farklılıkların belirlenmesi amaçlanmıştır, ayrıca bu komorbiditeler açısından farklı risk gruplarının tanımlanması hedeflenmiştir. Çalışmaya 121 EBP ve 39 GBP'li olmak üzere toplam 160 plak psoriazisli hasta dahil edildi. Veriler yüz yüze anket yöntemi ile özgeçmiş, soygeçmiş, hastalık özellikleri ve psoriazisle ilişkili sistemik inflamatuvar komorbiditelerin varlığı açısından sorgulamak üzere oluşturulmuş sorular yöneltilerek toplandı. EBP'de aile hikayesi %47.1 (n=57), GBP'de ise %17.9 (n=7) olarak bulundu. EBP'de aile hikayesinin daha sık olduğu görüldü (p=0.001). EBP'de en sık başlangıç yeri %39.7 oranda saçlı deri iken GBP'de lezyonlar en sık olarak %25.6 oranında ekstremite ekstansör yüzlerinden başlamaktaydı. EBP'de tırnak lezyonlarının gelişme süresi 9.6 ± 8.5 ay, GBP'de ise bu sürenin 2.1 ± 3 ay olduğu görüldü, GBP'de EBP'ye kıyasla tırnak lezyonlarının daha kısa sürede geliştiği gözlendi (p<0.01). EBP'de hastalık başlangıcından itibaren psoriatik artrit (PsA) gelişme süresinin 15.72 ± 10.36 ay, GBP'de ise bu değerin 0.75 ± 7.6 ay olduğu görüldü. GBP'de EBP'ye kıyasla PsA'nın daha kısa sürede gelişmekte olduğu saptandı (p<0.01). GBP'de kardiyovasküler hastalık sıklığı (KVH) %7.7, hipertansiyon (HT) sıklığı %38.5, diyabetes mellitus (DM) sıklığı %33.3 ve metabolik sendrom (MS) sıklığı % 44.7;. EBP'de KVH sıklığı %0.8, HT sıklığı %14, DM sıklığı %9.9 ve MS sıklığı % 24.8 olarak saptandı. Yapılan karşılaştırmalarda GBP'de KVH, HT, DM ve MS'nin daha sıklıkla görüldüğü bulundu (p=0.045, p=0.001, p<0.01, p=0.022). Sistemik komorbiditelerin gelişimine psoriazis tipinin katkısı incelendiğinde, GBP'nin KVH ve DM için bağımsız risk faktörü olduğu saptandı (p<0.01, R square: 0.036 ve p<0.01, R square: 0.077). Sonuç olarak GBP'nin sistemik komorbiditelerle etkileşerek daha şiddetli inflamatuvar yük oluşturan ve daha hızlı seyir gösteren bir psoriazis tipi olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler : psoriazis, komorbidite, erken başlangıçlı psoriazis, geç başlangıçlı psoriazis, inflamasyon

Deri hastalıklarıKomorbiditePsoriyazis+1
Leyla Huseynova
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hidradenitis süpürativa hastalarında bağırsak mikrobiyomunun incelenmesi

Hidradenitis süpürativa derinin kronik inflamatuar bir hastalığıdır. Patogenezi henüz kesin olarak aydınlatılamamıştır ve bu sebeple tedavisinde güçlükler yaşanmaktadır. Hidradenitis süpürativa, psoriazis ve inflamatuar bağırsak hastalıkları kronik inflamatuar hastalıklar olmaları; genetik yatkınlık; Th1, Th17 ve Treg hücreleri ilişkili TNF-α, INF-γ, IL-12, IL-17 ve IL-23 gibi inflamatuar sitokin yanıtları ve benzer tedavilere cevap vermeleri açısından bir çok paralellik gösterir. Bu hastalıkların patogenezinde ortak olarak bağırsak mikrobiyomundaki disbiyogenezin sistemik bir inflamasyonun tetikleyicisi olabileceği hipotezinden yola çıkılarak, 15 hidradenitis süpürativa hastası ve 15 sağlıklı kontrolün fekal örnekleri yeni nesil dizileme yöntemi kullanılarak analiz edilmiştir. Hidradenitis süpürativa hastalarının bağırsak mikrobiyomlarında bakteri bolluğu ve çeşitliliğinin sağlıklı insanlara kıyasla azaldığı gösterilmiştir (Shannon çeşitlilik indeksi, p=0,048). Hastaların bağırsaklarında mikrobiyal topluluk bileşimi, benzer türler bulunma ve zenginliği bakımından sağlıklı insanlardan farklıdır (Bray-Curtis farklılık indeksi, p=0,01). Ortak tür içerme bakımından birbirlerine en yakın bireyler sağlıklı bireyler iken, en uzak bireyler ise hasta bireyler olarak bulunmuştur (Jaccard Distance, p=0,007). Bakteri dağılımında Clostridiales_unclassified, Fusicatenibacter ve Firmicutes_unclassified cinsi bakteriler hidradenitis süpürativa hasta grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde azalmıştır (sırasıyla p=0,005, p=0,046 ve p=0,029). Sonuçlar hidradenitis süpürativa hastalığında bağırsak mikrobiyomundaki disbiyozisin hastalığın patogenezinde rolü olabileceği hipotezini desteklemektedir. Bu çalışma hidradenitis süpürativa hastalarında bağırsak mikrobiyomunun yeni nesil dizileme yöntemi ile analiz edildiği ilk çalışmadır. Anahtar kelimeler :Hidradenitis süpürativa, bağırsak mikrobiyomu

BağırsaklarDeri hastalıklarıHidradenitis süpürativa+2
Neslihan Demirel Öğüt
Hacettepe University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psoriasis hastalarında yaşa bağlı klinik ve epidemiyolojik özelliklerin karşılaştırmalı değerlendirilmesi

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğine 2006-2016 tarihleri arasında başvurmuş ve histopatolojik olarak psoriasis tanısı almış 374 olgu (%54,3 erkek, %45,7 kadın) retrospektif olarak değerlendirildi. Bu çalışmada amaç cinsiyet, yaş, hastalık süresi, aile öyküsü, klinik tip, PAŞİ (Psoriasis Alan Şiddet İndeksi), tırnak ve eklem tutulumu, komorbiditeler ve dermatozlar, verilen tedaviler gibi parametrelerin hem genel, hem de 0-18, 19-40, 41-65 ve 65 yaş üzeri olmak üzere dört yaş grubunda karşılaştırmalı olarak değerlendirmekti. Çalışmanın istatistik analizi IBM SPSS Statistics 21.0 programı kullanılarak yapıldı. Analizler 'Pearson's Chi-Square' testi ile yapıldı. Çalışmamızda hastaların yaşları 6 ile 85 arasında (ortalama 42,17±18,54) idi. Lezyonları başlangıç yaşı 3 ile 70 arasında (ortalama 25,98±14,56) değişiyordu. Hastaların %16'sı 0-18 yaş arasında, %26,7'si 19-40 yaş arasında, %45,5'i 41-65 yaş arasında ve %11,8'i 65 yaş üzerinde idi. Hastaların %67,9'unda plak, %9,1'inde guttat, %6,7'sinde izole saçlı deri, %4,8'inde palmoplantar, %4'ünde palmoplantar püstüler, %3,2'sinde jeneralize püstüler, %2,7'sinde eritrodermik, %1,6'sında invers psoriasis kliniği görüldü. Guttat psoriasis ve jeneralize püstüler psoriasis kadınlarda erkeklere göre anlamlı oranda sık görülmekteydi (p=0,001). Tüm yaş gruplarında en sık görülen klinik tip plak psoriasis olmakla birlikte 0-18 yaş arasında guttat psoriasis (%31,7) sıklığı diğer yaş gruplarına göre anlamlı oranda yüksek bulunmuştur (p<0,001). Ortalama PAŞİ değeri 10,45±7,02 olarak saptandı. En yüksek PAŞİ değerleri 41-65 yaş arasında (11,94±6,88) görülürken, en düşük değerler 0-18 yaş grubunda (6,28±4,63) izlendi. Tırnak tutulumu hastaların %53'7'sinde görüldü. Tırnak tutulumu 41-65 yaş arasındaki hastaların %64,7'sinde görülürken, 0-18 yaş grubunda bu oran %18,3 idi (p<0,001). Jeneralize püstüler psoriasis (n=12) ve eritrodermik psoriasisli (n=10) tüm hastalarda, palmoplantar psoriasisli hastaların %88,9'unda, plak psoriasisli hastaların %57,5'inde tırnak tutulumu izlenirken, invers psoriasisli hastaların hiçbirinde tırnak tutulumu görülmedi. Hastalığın klinik tipi ile tırnak tutulumu sıklığı arasındaki bu ilişki anlamlı bulundu (p<0,001). Eklem tutulumu 24 hastada (%6,4) izlendi. Eklem tutulumu sıklığı 0-18 yaş arasında %1,7, 19-40 yaş arasında %4, 41-65 yaş arasında %8,8, 65 yaş üzerinde %9,1 olarak saptandı (p<0,001). Eklem tutulumu jeneralize püstüler psoriasis hastalarının %50'sinde, eritrodermik psoriasisli hastaların %40'ında izlenirken, palmoplantar psoriasis, palmoplantar püstüler psoriasis, saçlı deri psoriasisi ve invers psoriasis hastalarının hiçbirinde görülmedi (p<0,001). Eklem tutulumu olan hastalarda tırnak tutulumu eklem tutulumu olmayanlara göre anlamlı derecede yüksek sıklıkta (%83,3) izlendi (p<0,001). Komorbiditeler arasında en sık hipertansiyon (%24,3) ve diyabetes mellitus (%22,5) görüldü. Komorbiditelerin sıklığında yaşla birlikte anlamlı artış izlendi (p<0,001). Çalışmaya dahil edilen hastalar arasında sigara kullanım oranı %44,7 olarak saptandı. Sigara kullanımı guttat psoriasis hastalarında düşük oranda (%20,6) iken, palmoplantar püstüler psoriasis hastalarının çoğunda (%93,3) görüldü (p<0,001). Toplam 374 hastanın %24,9'una fototerapi yapılmıştı. Fototerapi palmoplantar psoriasis hastalarının %66,7'sinde, guttat psoriasisli hastaların %44,1'inde, plak psoriasisli hastaların %22,8'inde kullanılmıştı (p<0,001). Hastaların %59,8'ine sistemik tedavi (metotreksat, asitretin ve siklosporin) verilmişti. Sistemik ajanlardan en sık metotreksat (%44,7) kullanılmıştı. Farklı yaş gruplarında verilen sistemik tedavi ajanlarının karşılaştırmalı değerlendirdiğimizde 0-18 yaş arasında en sık kullanılan sistemik tedavi ajanı asitretin (%20) idi. Diğer yaş gruplarında en sık kullanılan sistemik tedavi ajanının metotreksat olduğu görüldü (p<0,001). Hastaların %19,2'sinde biyolojik ajan kullanılmıştı. Biyolojik ajanlardan en sık verilen adalimumab (%9,9) iken, hastaların %8,8'inde etanercept, %8,6'ında infliksimab, %3,5'inde de ustekinumab kullanılmıştı. Biyolojik ajan kullanımı açısından farklı yaş gruplarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Bu çalışmada, yaşa göre psoriasis hastalarının aile öyküsü, klinik tipleri, PAŞİ değerleri, eklem ve tırnak tutulumları, komorbiditeler, eşlik eden dermatozlar, uygulanan tedaviler gibi parametreler karşılaştırılmıştır. Özellikle klinik tiplerin dağılımında, eklem ve tırnak tutulumunda, komorbiditelerde ve tedavi seçiminde yaşın istatistiksel olarak anlamlı bir faktör olduğu saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Psoriasis, farklı yaş grupları, karşılaştırma.

Hasan Alakbarov
Ege University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hidradenitis süpürativa tanılı hastalarda cinsel işlev bozukluğu, depresyon ve anksiyetenin yaşam kalitesi üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Hidradenitis suppurativa, kronik ve tekrarlayan cilt hastalığıdır. Bu hastalık, koltuk altları, kasık ve meme altı gibi kıvrımlı bölgelerde görülür ve ağrılı, iltihaplı nodüller, apseler ve fistüller ile karakterizedir. Bu hastalığın tedavisi zor ve sınırlıdır, bu nedenle hasta yaşam kalitesi üzerinde önemli bir etkisi olabilir. Hidradenitis suppurativa tanılı hastaların yaşam kalitesi, cinsel işlev bozukluğu, depresyon ve anksiyete gibi psikolojik etkilerden olumsuz yönde etkilenebilir. Bu etkilerin birçok nedeni olabilir. İlk olarak, ağrılı lezyonlar ve acı hissi nedeniyle cinsel ilişki sırasında ağrı yaşanabilir, bu da cinsel işlev bozukluğuna neden olabilir. Depresyon ve anksiyete, hidradenitis suppurativa tanılı hastaların yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen diğer psikolojik faktörlerdir. Hastalığın belirtileri, hastaların sosyal hayatlarını ve günlük aktivitelerini kısıtlayabilir, bu da depresyon ve anksiyetenin gelişimine yol açabilir.Bu çalışmanın amacı, HS;li hastalarda cinsel istek ve işlevsellikte bozulmanın yaygınlığını ve yaşam kalitesi, anksiyete, depresyon, psikolojik sıkıntı ve klinik özellikler ile ilişkisini araştırmaktır. Çalışmaya hidradenitis süpürativa tanısı konulan 60hasta(hasta grubu) ve 60sağlıklı birey(kontrol grubu) olmak üzere toplam 120 birey çalışmaya dahil edildi. Tüm katılımcılara; Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği (ACYÖ), Kadın Cinsel İşlev Ölçeği (FSFI)/Uluslararası Erektil İşlev İndeksi(IIEF) ölçekleri uygulandı. Hasta ve kontrol gruplarının ölçek skorları karşılaştırıldı. Hasta grubunda ölçek skorlarının hastalığın şiddeti, yaygınlığı ve tutulum yerleri ile ilişkisi değerlendirildi. Hastalardaki depresyon, anksiyete ve cinsel işlev bozukluğunun birbirleri ile ve kontrol grubuyla ilişkisi değerlendirildi. Verilerin değerlendirilmesinde IBM SPSS 21 ve MedCalc istatistik paket programı kullanılmıştır. Çalışmaya dahil edilen hastaların 40'ı (%66,6) erkek ,20'si (%33.3) kadındı.Hastaların yaş ortalaması (n:60) 35,1±11,9 yıl ve hastalık başlangıç yaşı 25,9±10,2 yıldır. Hastaların en yüksek oranda bulunduğu yaş aralığı (%36.7) 20-29 idi. Hastaların %61.7'si sigara içtiğini belirtmektedir. Hastaların ortalama vücut kitle indeksi ortalama 27,91±5,16 iken ,hastaların %33.3'ü obez,%38.3'ü kiloluydu. Hastalarda ağırlıklı olarak %21.7'sinde DM, %23.3'nde HT,%15'inde dislipidemi, %10'unda KVH eşlik etmekteydi. Cinsiyetler arasında; sigara pkt/gün ortlamaları arasındaki fark anlamlı (p<0,05) bulundu. Çalışmaya dahil edilen hastaların HS yerleşim yerlerinin dağılımına göre incelendiğinde, en sık inguinal(%70), koltuk altı(%66.7), pubis(%53.3) ve daha sonra uyluk iç yüz(%50) ve kalça(%51) tutulumu olduğu saptandı. Çalışma grubumuzdaki hastaların %36.7'si (n=22) Hurley sınıflandırmasına göre evre 2, %35'i (n=21) evre 1 ve %28.3'ü (n=17) evre 3'dü. Hurley Evresi ile Modifiye Sartorius arasında pozitif yönlü, yüksek dereceli (r=0,90) anlamlı ilişki söz konusudur (p<0,05).Hastaların Hurley Evresi ile DYKI arasında pozitif yönlü, orta dereceli (r=0,50) anlamlı ilişki söz konusudur (p<0,05). Hastaların Hurley Evresi ile Hekim Global Değerlendirmesi arasında pozitif yönlü, yüksek dereceli (r=0,91) anlamlı ilişki söz konusudur (p<0,05). DYKI,Beck Depresyon Ölçeği ,Beck Anksiyete Ölçeği ve ACYÖ toplam puan ortalamaları arasındaki fark hasta ve kontrol grupları arasında anlamlı idi (p<0,05). Kadın hasta ve kontrol grupları arasında; DYKI, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçek skorları puan ortalamaları arasındaki fark anlamlı iken (p<0,05); FSFI ve ACYÖ skorları arasında puan ortalamaları arasında anlamlı fark saptanmadı(p>0,05). Erkek hasta ve kontrol grubu arasında; DYKI, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği ve ACYÖ ölçek skorlarının puan ortalamaları arasındaki fark anlamlı iken (p<0,05) IIEF ve IIEF-Erektil Disfonksi- yon ölçek skorları puan ortalamaları arasında anlamlı fark saptanmadı(p>0,05). Erkek ve kadın hasta grupları arasında DYKİ, BDÖ, BAÖ, ACYÖ ölçekleri, modifiye sartorius skoru ve hurley evrelemesi incelendiğinde; DYKI, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, ACYÖ ve Modifiye Sartorius Skorunun toplam puan ortalamaları arasında istatistiksel açıdan 7 anlamlı fark bulunmadı.(p>0,05) Hurley Evresi ile hastalık süresi, DYKI, BDÖ ve BAÖ ölçekleri arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki söz konusudur (p*<0,05). Hurley Evresi ile IIEF arasında negatif yönlü anlamlı ilişki söz konusudur (p*<0,05). Hurley Evresi ile FSFI arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Hastalarda genital bölge tutulum olanlarda; DYKI, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, ACYÖ ve IIEF ölçeklerinin puan ortalamaları,tutulum olmayanlara göre istatistiksel açıdan fark anlamlı iken (p<0,05); FSFI ölçek puan ortalamaları arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark saptanmadı.(p>0,05) Hastalarda DYKİ ile ilişkili veriler incelendiğinde; tutulan bölge sayısı ve hastalık şiddetinin(Modifiye Sartorius skoru) hastaların DYKİ üzerine etkisi anlamlı saptandı(p<0,05). Hasta yaşı,hastalık süresi,hastalık başlagıç yaşı ve sigara miktarı pkt/gün ortalamalarının DYKİ'ne etkisi istatiksel açıdan anlamlı değildi(p>0,05). DYKI ile Hekim Global Değerlendirmesi, hurley evresi ve pilonidal sinus varlığı arasında anlamlı bir ilişki saptandı. (p<0,05) Çalışmamızda genital bölge tutulumu olan hastalarda DYKİ, BDÖ, BAÖ, ACYÖ ve IIEF skorları ile genital bölge tutulumu olmayan hastalarla karşılaştırıldığında anlamlı fark saptanmıştır(p<0.05). FSFI skorunda ise; genital bölge tutulumu olan hastalar ile genital bölge tutulumu olmayan hastalar karşılaştırıldığında anlamlı fark saptanmamıştır.(p=0.97) Sonuç olarak HS'nin cinsel sağlık ve yaşam kalitesi üzerinde büyük bir etkisi olduğunu göstermekteyiz. Ayrıca çalışmamız HS'li hastalarda eşlik eden psikiatrik hastalıkların dikkate alınmasınının hastanın psikososyal durumunun değerlendirilmesinin ve gerektiğinde psikiatriye yönlendirilmesinin önemini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Anksiyete, Cinsellik, Depresyon, Hidradenit, Yaşam kalitesi

AnksiyeteCinsel işlev bozuklukları-psikolojikCinsel işlev bozukluğu-fizyolojik+4
Neslihan Deniz
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rozase hastalarında gastrointestinal sistem hastalıklarının değerlendirilmesi

Rozase, yüzün santralinde kalıcı eritem, papülopüstüler erüpsiyon, telenjiektatik damarlar, yüzde kuruluk, ödem ve yüzün farklı bölgelerinde fimatöz değişikliklere ek olarak oküler tutulum izlenebilen kronik inflamatuar bir deri hastalığıdır. Rozasenin gastrointestinal sistem dahil olmak üzere birçok sistemik hastalıkla birlikteliği görülmüştür. Gastrointestinal sistemin bağışıklık sistemi, metabolik ve sinir sistemi üzerine etkileri ile cilt homeostazını ve allostazını etkilediği, bağırsak mikrobiyomunun yalnızca bağırsak mukozasında değil tüm vücutta bağışıklık sisteminin dengesinde ve inflamasyon oluşumunda etkili olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda kliniğimize başvuran rozase tanılı hastalarda gastrointestinal sistem hastalıkları birlikteliği ve mikrobiyata ile rozase ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. 151 rozase tanılı hastada 2019 ROSCO ve 2002 NRS sınıflamasına göre rozase klinik özellikleri değerlendirilmiş ve hastalarda gastrointestinal semptomlar, ROMA-IV kriterleri ile İBS tanısı, gastrointestinal sistem hastalık prevalansları, "Helicobacter pylori" ve Demodeks varlığı araştırılmıştır. Çalışma sonucunda yüzde yanma batma hissi, papülopüstüler erüpsiyon ile gastrointestinal semptomların bazıları ilişkilendirilmiştir. "Helicobacter pylori" ve Demodeks varlığı ile gastrointestinal semptomlar ilişkisiz bulunmuştur. Demodikozis saptanan hastalarda oküler tutulum ve yüzde kuruluk daha fazla görülmüştür. Çalışmamızda hastalarda bildirilen şişkinlik/gaz, epigastrik bölgede ağrı ve yanma ve regürjitasyon oranları ülkemizden bildirilen prevalanslardan yüksek saptanmıştır. 7 (%4,6) hasta İBS tanısı almıştır. Çalışmamız literatürdeki gastrointestinal hastalıklar ve rozase birlikteliğini gösteren çalışmaları desteklemektedir. Rozase ilişkili komorbiditelerin ortaya koyulması rozase patogenezinin anlaşılması ve yeni tedavilerin geliştirilmesi konusunda aydınlatıcı olabilir.

Gastrointestinal hastalıklarGastrointestinal sistemGül hastalığı+1
Selen Gökçel
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik ürtiker hastalarında tedavi ile yaşam kalitesi değişimi

Amaç: Kronik Ürtiker hayat kalitesini oldukça düşüren dermatolojik hastalıklardan biridir. Tedavide anti-histaminik ilaçlar ve Omalizumab gibi IG E üzerinden etki eden yeni nesil biyolojik ilaçlar etkin olarak sıkça kullanılmaktadır. Uygulanan tedavilerin etkinliğini görmek için Dermatoloji Yaşam Kalite İndeksi (DYKİ) ve Kronik Ürtiker Yaşam Kalite İndeksi-CUQ2oL- validasyonu yapılmış iki yaşam kalitesi testi kullanılabilmektedir. Bu çalışmada kronik ürtikerli hastaların tedavi ile yaşam kalitelerinin nasıl değiştiğini DYKİ ve CUQ2oL kullanarak ölçmek ve bu veriler ile anti-histaminik ilaç grubu ile Omalizumab tedavisinin etkinliğini karşılaştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Şişli Florence Nightangale Hastanesi Dermatoloji polikliniği'ne başvuran 18-65 yaş arasında, bilinen genetik veya kronik hastalığı olmayan, fizik muayeneleri tarafımızca ayrıtıntılı olarak yapılan 76 Kronik Ürtiker hastası dahil edilmiştir. Hastalar ilk başvurularındaki CU-Q2oL ve DYKİ değerleri 8 haftalık takip ile tekrar ölçülmüştür. Meydana gelen değişim ise istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Omalizumab uygulanan grubun ilk DYKİ ölçümlerine göre 2.ay ölçümlerindeki değişimleri, antihistaminik uygulanan grup değişimlerinden istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p=0,001; p<0,01). Omalizumab uygulanan grubun ilk CU-Q2oL ölçümlerine göre 2.ay ölçümlerindeki değişimleri, antihistaminik uygulanan grup değişimlerinden istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p=0,001; p<0,01).DLQI ve CUQoL ölçümlerinin değişimleri arasında pozitif yönlü (DLQI değişimi arttıkça CUQoL değişimi de artan) %64,5 düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (r:0,645; p=0,001; p<0,01). Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre 300mg/ay dozunda uygulanan Omalizumab tedavisinin tam doz 2. Jenarasyon H1 Antihistaminik alan gruba göre yaşam kalite indeksi (CU-Q2oL ve DYKİ) üzerinde daha etkili olduğu gösterilmiştir. Anahtar Kelimeler: Kronik Ürtiker, Yaşam kalitesi, Omalizumab, Antihistaminik

Histamin antagonistleriOmalizumabTedavi+2
Ömer Çay
Demiroğlu Bilim University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serum asprosin düzeyinin androgenetik alopesi hastalarında belirteç olarak kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi

Amaç: Androgenetik alopesi çoğunlukla erkeklerde görülen, kıl foliküllerinde ilerleyici minyatürizasyon ile karakterize, bir saç dökülme paternidir. Metabolik sendrom, kardiyovasküler hastalık, hipertansiyon, gibi hastalıkların androgenetik alopesiyle ilişkili olduğu bildirilmiştir. Asprosin yeni keşfedilen bir adipokindir. Obezite, tip 2 diabetes mellitus dahil olmak üzere çeşitli metabolik hastalıklarda asprosin düzeylerinin arttığı gösterilmiştir. Çalışmamızın amacı serum asprosin düzeylerinin androgenetik alopesi tanısı koymada ve androgenetik alopesi komorbiditelerini saptamada bir belirteç olarak kullanılabilirliğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya androgenetik alopesi tanılı 80 erkek hasta ile yaş özellikleri açısından uyumlu 77 gönüllü dahil edildi. Hasta ve kontrol grubunun antropometrik, demografik, özgeçmiş, soygeçmiş ve klinik verileri kaydedildi. Androgenetik alopesi tanısına yardımcı olarak her hastaya trikoskopi yapıldı, bulguları kaydedildi. Androgenetik alopesili hastalar Hamilton-Norwood skalasına göre derecelendirildi ve şiddete göre 3 subgruba ayrıldı. Gruplar arasında metabolik sendrom, insülin rezistansı ve dislipidemi varlığına bakıldı. Açlık kan şekeri, lipid paneli, C-reaktif protein, eritrosit sedimentasyon hızı, insülin ve serum asprosin düzeyleri ölçüldü. Viseral adipozite indeksi hesaplandı. Bu parametreler hasta ve kontrol grubuyla, şiddete göre subgruplar arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Androgenetik alopesi grubunda metabolik sendrom varlığı kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0,013). Androgenetik alopesili grupta serum LDL ve total kolesterol düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (sırasıyla; p=0,009, p=0,021). Androgenetik alopesili hastalar ile kontrol grubu arasında serum asprosin düzeyleri (p=0,740) ve viseral adipozite indeksi düzeyleri (p=0,869) açısından anlamlı fark saptanmadı. Serum asprosin düzeyi ile metabolik sendrom ve insülin rezistansı varlığı arasında anlamlı korelasyon saptanmadı. Serum asprosin düzeyi ile açlık insülini, vücut kitle indeksi, viseral adipozite indeksi değerleri arasında anlamlı korelasyon izlenmedi (sırasıyla; p=0,768, p=0,365, p=0,172, p=0,906, p=0,272). Viseral adipozite indeksinin metabolik sendromla, vücut kitle indeksiyle, insülin rezistansı ve açlık insülini ile istatistiksel olarak anlamlı korele olduğu görüldü (sırasıyla; p=0,000, p=0,000, p=0,00, p=0,000). Androgenetik alopesi grubunun trikoskopik muayenesinde frontal bölgede en sık minyatürize saçlar görülürken, verteks bölgesinde en sık saçlar arası çap farkı görüldü. Bal peteği desenli pigmentasyon androgenetik alopesi şiddetiyle anlamlı düzeyde korele bulundu. Sonuç: Androgenetik alopesi metabolik sendrom gibi pek çok komorbiditeye eşlik etmektedir. Çalışmamızda hasta ile kontrol grubu arasında serum asprosin düzeyleri ve viseral adipozite indeksi açısından istatiksel anlamlı farklılık saptanmadı. Serum asprosin düzeyleriyle metabolik sendrom ve insülin rezistansi arasında anlamlı korelasyon saptanmazken, viseral adipozite indeksi ile metabolik sendrom ve insülin rezistansı varlığı arasında istatistiksel anlamlı korelasyon saptadık. Viseral adipozite indeksinin androgenetik alopesi hastalarında metabolik sendrom ve kardiyovasküler hastalıkları predikte etmekte kullanılabilecek bir gösterge olabileceğini düşünmekteyiz.

Şeyma İçöz Aytaç
Balıkesir University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

NRF2 ve Selenoprotein-P'nin psoriasis şiddeti, tırnak ve eklem tutulumu ile korelasyonu

Amaç: Psoriasis kronik bir hastalıktır ve fizyopatolojisinde inflamasyon, anormal keratinosit diferansiyasyonu ve epidermal hiperproliferasyon bulunmaktadır. Oksidatif stres ve reaktif oksijen türlerinin birikimi de patogeneze katkıda bulunur. Antioksidan özelliği olan Selenoprotein-P, karaciğerden selenyumun dokulara taşınmasını sağlayan bir glikoproteindir ve Nükleer Faktör Eritroid-2 İlişkili Faktör-2 ise (NRF2) oksidatif streslere karşı hücresel savunmayı düzenleyen bir transkripsiyon faktörüdür. Bu antioksidan proteinlerin düzeylerinin, psoriasis hastalarında hastalık şiddeti, tırnak ve eklem tutulumu ile ilişkisini incelemeyi amaçlıyoruz. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya psoriasis tanılı 50 hasta ile yaş ve cinsiyet açısından benzer 50 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Hastalara aile öyküsü ve hastalık süresi sorulmuş, ek olarak psoriatik artrit tanısı almış hastalar kaydedilmiştir. Hastalar Psoriasis Alan Şiddet İndeksi ve Tırnak Psoriasisi Şiddet İndeksi kullanılarak değerlendirilmiştir. Serum Selenoprotein-P ve NRF2 düzeyleri ölçülmüş, bu parametreler hasta ve kontrol grubuyla, hasta grubunda şiddete göre karşılaştırılmıştır. Bulgular: Hasta grubunun serum NRF2 düzeyleri, kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu (p=0,026) ve eklem tutulumu, tırnak tutulumu, hastalık süresi, tırnak psoriasis şiddet indeksi ile arasında anlamlı bir ilişki gözlemlenmedi. ((p=0,587), (p=0,197), (p=0,110, rho=-0,229), (p=0,120, rho=-0,223)). Serum Selenoprotein-P düzeylerinde hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı farklılık gözlenmedi (p=0,788). Eklem tutulumu, tırnak tutulumu ve Psoriasis Alan Şiddet İndeksi ile Selenoprotein-P arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı ((p=0,506), (p=0,121), (p=0,062, rho=-0,266)). Sonuç: Psoriasis hastalarında serum NRF2 düzeyleri sağlıklı kontrollere göre düşük olduğu bulunmuş, Selenoprotein-P ile anlamlı ilişki bulunamamıştır. NRF2'nin antioksidan ve antiinflamatuar özellikleri, bu proteinin eksikliğinin hastalığın gelişiminde etkili olabileceğini düşündürmektedir. Ancak sınırlı hasta sayısı ve yeterli çalışma olmaması nedeniyle daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Bu çalışmalar, NRF2 ve Selenoprotein-P'nin psoriasis patogenezindeki rollerini aydınlatarak, tanı ve tedaviye katkı sağlayabilir. Anahtar kelimeler: İnflamasyon, NRF2, oksidasyon, psoriasis, Selenoprotein-P

Mehmet Enes Sevgili
Balıkesir University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farklı endikasyonlarla fototerapi alan hastaların tedavi uyumları ve tedavide kalma durumlarını etkileyen faktörler

Amaç: Fototerapi dermatolojide uzun yıllardır başarıyla kullanılan bir tedavi olmasına rağmen literatürde hasta uyumunu araştıran çalışmalar sınırlıdır. Mevcut çalışmalar sekonder tedavi uyumunu araştırmakta olup, primer tedavi uyumu ile ilgili veri bulunmamaktadır. Bu çalışmada endikasyon ayırt etmeksizin fototerapi tedavisine uygun hastaların hem primer hem sekonder tedavi uyuma etki eden faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ankara Üniversitesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniklerine Mart 2022- Şubat 2023 tarihleri arasında başvuran, tedavisi sırasında fototerapi önerilen 18 yaş üstü 207 hasta onam alınarak çalışmaya dahil edildi. Primer tedavi uyumu araştırılırken tedaviyi reddeden hastaların sosyodemografik, hastalık ilişkili özellikleri ve ret sebepleri öğrenildi. Tedaviyi kabul eden hastalar takip edilerek sekonder uyum araştırıldı, ek olarak tedavi ilişkili faktörler ve ekip ilişkili faktörler sorgulandı. Bulgular: Hastaların 81'i (%39,1) erkek ve 126'sı (%60,9) kadındı. Yaşları 18 ile 81 arasında değişmekte olup, ortalaması 50,80±14,69 yıldı. Eğitim düzeyi ve ortalama aylık gelir arttıkça primer tedavi uyumunun arttığı bulundu. Özel sektörde çalışanların kamuda çalışanlara göre; çalışmayanların emeklilere göre ret oranı anlamlı yüksekti. Uzaklık ve varış süresindeki artışın primer tedavi uyumunu azalttığını bulundu. Psoriasis hastalarının hem primer hem sekonder tedavi uyumu diğer hastalıklara göre düşüktü. Hastalık süresindeki uzama, özellikle 10 yıl ve üzeri, tedavi ret oranlarını arttırmaktaydı. Görünür yerde hastalık tutulumu primer tedavi uyumunu artırmakta, yüzde tutulum sekonder tedavi uyumunu azaltmaktaydı. DYKİ skoru arttıkça primer tedavi uyumu artarken sekonder tedavi uyumunun azaldığı bulundu. Daha önce tedavi almamış olmak, dış görünüşü için tedavi arayışında olmak da primer tedavi uyumunu arttırmaktaydı. Geçmiş topikal tedavileri düzensiz kullandığını söyleyen kişilerin primer, sistemik tedavileri düzensiz kullandığını söyleyen kişilerin sekonder tedavi uyumu düşüktü. Sistemik ilaç kullanmak istemeyen hastaların primer tedavi uyumu yüksek ancak sekonder tedavi uyumu düşük bulundu. En sık ret sebepleri uzaklık ve işten izin alamamaktı. Tedavi alan hastalarda yan etki oranı %19,2 bulunmuştur. Hastaların %9,6'sında hiperpigmentasyon veya lentigo, %5,8'inde eritem, %4,8'inde kuruluk kaşıntı gelişmiştir. Çalışma sonunda fototerapide primer tedavi uyumu %63,8, sekonder tedavi uyumu %91,3, genel tedavi uyumu %53 olarak bulundu. Sonuç: Çalışmamız fototerapide primer tedavi uyumunun araştırıldığı literatürdeki ilk çalışmadır. Ayrıca Türkiye'de fototerapi tedavi uyumunu gösteren ilk verilerdir. Prospektif oluşu ile tedavi alanlarda hasta takip verileri de belirtilmiştir. Çalışmanın bir diğer farklılığı da farklı çok sayıda endikasyonu içermesidir. Fototerapi hastalarına bütüncül yaklaşım ile tedavi uyumu ve başarısını arttırabilecek faktörler literatüre kazandırılmıştır.

Deri hastalıklarıDermatolojiFototerapi+2
Kaan Gündüz
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psoriazis vulgaris hastalarında nükleer faktör kappa B (NF- κb) ile ilişkili kodlamayan RNA'ların (ncRNA) analizi

Psoriazis genetik, çevresel ve immünolojik faktörlerin bir arada rol oynadığı, çok sayıda komorbidite ile ilişkili sık görülen kronik inflamatuar bir deri hastalığıdır. Patogenezi multifaktöriyeldir. Özellikle erken başlangıçlı psoriaziste, genetik faktörler patogenezde çok önemlidir. Son çalışmalar, patogenezde kodlamayan RNA (ncRNA)'ların rollerine odaklanmaktadır. Kodlamayan RNA'lar, genomda aktif olarak kopyalanan ancak protein kodlamayan RNA transkriptleridir. Düzenleyici kodlamayan RNA'ların, 200 nükleotitten uzun olanları uzun kodlamayan RNA (lncRNA) olarak adlandırılmaktadır. Uzun kodlamayan RNA'lar başta kanserler olmak üzere çok sayıda hastalıkla ilişkilendirilmiştir. Psoriazisle ilişkilendirilen çok sayıda uzun kodlamayan RNA da vardır. Kodlamayan RNA'lar nükleer faktör kappa B (NF- κB), JAK-STAT, mTOR, MAPK gibi sinyal yollarının aktivitelerini düzenlemektedirler. Nükleer faktör kappa B, psoriazis patogenezinde önemli sinyal yolaklarından biridir. Çalışmamızda psoriazis hastalarında, NF-κB ile ilişkilendirilen uzun kodlamayan RNA'lardan, lncRNA PACER ve H19 ekspresyonlarını analiz ettik. Ayrıca bu genlerin hedefleri olan COX-2 ve p65 ile bunlara ek p50 mRNA ekspresyonlarını analiz ettik. Çalışmamız için, son 3 ayda sistemik tedavi, fototerapi ve son 1 ayda topikal tedavi kullanmayan 35 psoriazis vulgaris (17 erkek, 18 kadın) hastasının lezyonlu derisinden biyopsi alındı. Kontrol grubunda, plastik cerrahide opere edilen veya blefaroplasti yapılan hastaların atıl dokuları kullanıldı. Çalışmaya dermatolojik hastalığı olmayan 32 sağlıklı kontrol (20 kadın, 12 erkek) dahil edildi. Psoriazis hastalarında, sağlıklı kontrole kıyasla PACER ve H19 ekspresyonları artmış olarak saptandı. Psoriazis hastalarında, sağlıklı kontrole kıyasla COX-2, p65 ve p50 ekspresyonları azalmış olarak saptandı. Erkek hastalarda, kadınlara kıyasla PACER ve H19 ekspresyon değişim oranları daha fazla artış gösterdi. Erken başlangıçlı psoriazis hastalarında, geç başlangıçlı psoriazis hastalarına kıyasla PACER ve H19 ekspresyon değişim oranları daha fazla artış gösterdi. Hafif şiddette psoriazis hastalarında, orta/şiddetli şiddette psoriazis hastalarına kıyasla PACER ekspresyon değişim oranları daha fazla artış gösterdi. Aile öyküsü olmayan psoriazis hastalarında, aile öyküsü olan psoriazis hastalarına kıyasla COX-2 ekspresyon değişim oranları daha fazla azalma gösterdi. Hem hasta hem de kontrol grubunda PACER ile H19 arasında, COX-2 ile p65 arasında ve p65 ile p50 arasında aynı yönde korelasyonlar saptandı. Kontrol grubunda COX-2 ile p50 arasında aynı yönde korelasyon saptandı. Hasta grubunda PACER ile hastaların yaşı, PACER ile hastaların vücut kitle indeksi arasında zıt yönde korelasyon saptandı. Hasta grubunda hastaların yaşı ile vücut kitle indeksleri arasında aynı yönde korelasyon saptandı. Bu çalışmadan elde edilen veriler psoriazis patogenezine ve genetiğine yönelik yeni bilgiler edinmemizi sağlayacaktır. Elde ettiğimiz yeni verilerle, ileride özellikle kişiye özel yeni tedavi stratejileri geliştirilmesine katkı sağlamayı amaçlamaktayız.

Deri hastalıkları-enfeksiyözDeri hastalıkları-genetikDizi analizi-RNA+5
Sevilay Ertürk
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hidradenitis süpürativa hastalarında serum ve doku düzeyinde TL1A,IL-17,IL-22,IL-13,IL-4,IL-11,IL-34,IL-9,TGF-beta seviyelerinin araştırılması

Hidradenitis Süpürativa Hastalarında Serum Ve Doku Düzeyinde Tl1a, Il-17, Il-22, Il- 13, Il-4, Il-11, Il-34, Il-9, Tgf-Beta Seviyelerinin Araştırılması Hidradenitis süpürativa(HS), derin yerleşimli, deri ve deri altı dokuları etkileyen, ağrılı nodüller, drene olan apseler ve sinüslerle karakterize multifaktöriyel bir hastalıktır; genellikle 18-34 yaş arasındaki genç bireylerde görülür. Gluteal bölge, kasıklar, koltuk altı, anogenital bölge ve saçlı deri en sık etkilenen bölgelerdir. HS patogenezi karmaşık olup genel görüş olarak foliküler oklüzyonun süreci başlattığı ve inflamasyon sürecini ve ilişkili sitokinlerin salınımını yol açtığı düşünülmektedir. TNF-alfa ve IL-17 gibi sitokinlerin rolü çok fazla çalışmada gösterilmiş. TL1A da birçok inflamatuar süreçte rol aldığı ve çeşitli inflamatuar hastalıklarda yükseldiği gösterilmiş. HS ile patogenez açısından benzer olan CH'da ve psöriazisde yüksek saptanması ilham kaynağı oldu. Çalışmamızda başta TL1A olmak üzere IL-17, IL-22, IL-13, IL4, IL-11, IL-34, IL-9, TGF-BETA sitokinlerinin hasta ve kontrol grubunda serum seviyelerini ve hasta grubunda lezyonel ve perilezyonel sağlam dokudaki ekspresyonlarını değerlendirip hastalık şiddeti ve inflamatuar parametrelerle korelasyonu incelemek amaçlandı. Çalışmamıza 25 HS hastası ve 25 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Serum sitokin seviyeleri ELISA yöntemi ile çalışıldı. Tüm sitokinlerin doku örneklerinde ekspresyon analizi yapıldı. Hasta ve kontrol gruplarında vücut kitle indeksi, bel çevresi, C-RP, ESR, rutin biyokimya ve lipid parametreleri kaydedildi. Serum TL1A seviyeleri hasta ve kontrol grubunda anlamlı farklılık saptanmadı. Perilezyonel dokuda lezyonel dokuya göre daha fazla oranda TL1A ekspresyonu saptandı. ). Serum TL1A seviyeleri yükseldikçe lezyonel deride IL-17-22-13-9 expresyonlarının da arttığı gözlemlenmiştir. Serum IL-17-22 ve TGF-beta seviyeleri hasta grubunda anlamlı derecede yüksek saptandı. Serum IL-9-11-13-34 seviyeleri hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Serum IL-4 düzeyi hasta grubunda anlamlı derecede daha düşük bulundu. Lezyonel dokuda perilezyonel gruba göre IL-11 (-6.74), IL-13 (-3.78), IL-17 (-2.16), IL-22 (-1.83), IL-34 (-3.73), IL-4 (-5.13),IL-9 (-1.83),TL1A (-2.29) daha az eksprese edildi ,yalnızca TGF-β (+1.28) lezyonel dokuda daha fazla ekspresyonu saptandı. . Serum IL-22 ile lezyonel TL1A,IL17-22-11 arasında negatif korelayon saptandı 80 Bunun yanında serum IL-22 ile NLR düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. IL-22 ile TL1A arasında negatif korelasyon bulunmuştur. yalnızca IL-22 ile Hurley evrelemesi arasında anlamlı korelasyon saptandı.Serum crp değerleri ile IHS4 ve serum TGF-β ile anlamlı korelasyon saptandı. Çalışmamızdaki sonuçlar HS patogenezine ışık tutacağını ve ileri çalışmalar ile bu sitokinlerin patogenezdeki yerini netleşeceğini , hastalığın tedavisinin geliştirilmesinde de önemli rol oynayacaktır. Anahtar Kelimeler :TL1A,Hidradenitis Süpürativa,IL-4,IL-13,IL-34

Sevda Edis Çınar
Pamukkale University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tavşan kulağında oluşturulan hipertrofik skar modeli üzerinde potasyum titanil fosfat lazer intralezyonel vitamin D intralezyonel dupilumab etkinliğinin araştırılması

Amaç: Hipertrofik skar oluşumu, yara iyileşme sürecindeki karmaşık biyolojik mekanizmaların düzensiz işleyişi sonucu gelişen, hem estetik hem de fonksiyonel problemlere yol açabilen bir durumdur. Günümüzde kullanılan tedavi yöntemleri sıklıkla yetersiz kalmakta ya da önemli yan etkiler taşımaktadır. Bu çalışma, hipertrofik skar tedavisinde daha önce kontrollü hayvan deneysel çalışmalarında etkinliği gösterilmemiş olan intralezyonel dupilumab, vitamin D3 ve KTP lazer uygulamalarının, klasik tedavi ajanı triamsinolon asetonid (TA) ile karşılaştırmalı olarak histopatolojik ve moleküler düzeydeki etkilerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, hipertrofik skar oluşumunu taklit etmek amacıyla literatürde yaygın kabul görmüş tavşan kulağı modeli kullanılmış ve model, güvenli modern cerrahi yöntemlerle başarılı şekilde oluşturulmuştur. Hayvanlar rastgele altı gruba ayrılmıştır: sham,kontrol, intralezyonel triamsinolon asetonid (TA), intralezyonel dupilumab, intralezyonel vitamin D3 ve KTP lazer. Uygulamalar, skar dokusu üzerine doğrudan etki edecek şekilde, tek başına ve standart dozlarda uygulanmıştır. Dört haftalık izlem sonunda elde edilen doku örnekleri, ayrıntılı değerlendirme amacıyla histopatolojik olarak Scar Elevation Index (SEI), fibrozis derecesi, kollajen yoğunluğu ve kapiller yoğunluk açısından incelenmiştir. Moleküler düzeyde ise skar biyolojisinin farklı yönlerini temsil eden TGF-β, PDGF, VEGF, EGF, FGF, CTGF, IL-17, MMP-2, MMP-9, kollajen tip I-III, fibronektin ve vimentin gibi çok sayıda biyobelirteç, gen ekspresyon analizleriyle detaylı olarak değerlendirilmiştir. Bu yönüyle çalışma, hem modelleme tekniği hem de kapsamlı değerlendirme parametreleri açısından literatürdeki benzerlerinden ayrılmaktadır. Bulgular: Sham grubunda tüm histolojik ve moleküler parametreler fizyolojik sınırlarda seyretmiş, normal doku yapısını yansıtmıştır. Kontrol grubunda ise hipertrofik skar ile uyumlu olarak SEI, fibrozis, kollajen yoğunluğu ve kapiller sayıda anlamlı artış gözlenmiş; inflamatuar ve proliferatif biyobelirteçlerde belirgin yükseliş, MMP-2 ve MMP-9 düzeylerinde ise düşüş saptanmıştır (p<0.001). TA ve dupilumab gruplarında, histolojik ve moleküler düzeyde anlamlı iyileşme elde edilmiş; dupilumab, TA ile benzer düzeyde etkinlik göstererek TGF-β, PDGF, VEGF, EGF, FGF, CTGF, fibronektin, vimentin ve kollajen tip I-III gibi pek çok belirteçte anlamlı azalma sağlamıştır (p<0.001). Ayrıca, Dupilumab grubunda VEGF düzeyi ile kapiller sayısı arasında anlamlı pozitif korelasyon saptanmıştır, bu da moleküler baskılanmanın histolojik düzeye yansıdığını göstermektedir. Vitamin D grubu, özellikle TGF-β, IL-17, EGF, PDGF, FGF, vimentin, kollajen tip III gibi inflamatuar ve remodeling süreçlerine ait biyobelirteçlerde anlamlı azalma (p<0.001) göstermiş; MMP-2 düzeyinde en belirgin artışı oluşturarak (p<0.001) ECM dengesine katkı sunmuştur. KTP lazer grubu, vasküler regresyonu desteklemiş; SEI ve kapiller sayıda anlamlı azalma (p<0.05) sağlamış; ayrıca VEGF, FGF, IL-17, fibronektin, MMP-2 ve kollajen tip I düzeylerinde anlamlı değişiklikler oluşturmuştur (p<0.001). Dupilumab, MMP'ler ve IL-17 dışındaki tüm parametrelerde TA ile karşılaştırılabilir düzeyde etkili bulunmuştur (p<0.001). Çalışma, her bir tedavi modalitesinin skar dokusu üzerinde farklı biyolojik mekanizmalar üzerinden anlamlı etkiler oluşturduğunu ortaya koymuştur. Sonuç: Bu kontrollü deneysel hayvan modelinde, intralezyonel dupilumab, vitamin D ve KTP lazer uygulamalarının hipertrofik skar tedavisinde etkin olabileceği gösterilmiştir. Dupilumab, TA kadar etkili olup potansiyel bir alternatif ajan olarak değerlendirilmiştir. Vitamin D düşük maliyetli ve güvenli bir seçenek olarak öne çıkarken, KTP lazer vasküler regresyon ve ECM remodeling üzerinde anlamlı etkiler göstermiştir. Çalışma, daha önce kontrollü hayvan deneylerinde etkinliği gösterilmemiş bu ajanların HS tedavisinde kullanılabilirliğini ortaya koyarak literatüre özgün bir katkı sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Hipertrofik skar, yara iyileşmesi, skar remodelizasyonu, intralezyonel tedavi, dupilumab, vitamin D3, KTP lazer, triamsinolon asetonid, fibrozis, moleküler biyobelirteçler, TGF-β, PDGF, VEGF, EGF, FGF, CTGF, IL-17, MMP-2, MMP-9, kollajen tip I, kollajen tip III, kollajen a1, kollajen a3, fibronektin, vimentin, ECM (ekstrasellüler matriks), SEI (Scar Elevation Index), histopatolojik değerlendirme, kapiller yoğunluk, tavşan kulağı modeli, deneysel hayvan çalışması, anjiogenez, anti-inflamatuar tedavi, kollajen sentezi, fibroblast aktivitesi, proliferatif faz, remodeling fazı, non-steroid tedavi alternatifleri, biyolojik ajanlar, lazer tedavisi, keloid, skar modifikasyonu.

Bengisu Meral Ketenci
Pamukkale University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psoriasis vulgaris'te periostin ve timik stromal lenfopoietin'in rolü ve klinik ile ilişkisi

Psoriasis; kronik, inflamatuar, immün aracılı ve genetik yatkınlığa sahip multisistemik bir hastalıktır ve prevalansı değişkendir. Her yaşta ortaya çıkabilmekle birlikte bimodal dağılım özelliği göstermektedir. Hastalık patogenezinde temel olarak Th1/Th17 yolakları rol oynamaktadır. Son yıllarda literatürde, Th2 ilişkili TSLP ve POSTN moleküllerinin psoriasis patogenezindeki işlevlerini araştıran çalışmalar bulunmaktadır. POSTN, bir ekstraselüler matriks proteini olup birçok fizyolojik ve patolojik süreçte rol oynayabilmektedir. Daha çok atopik dermatit gibi alerjik hastalıklardaki rolü bilinmektedir. TSLP ise Th2 yolağının temel moleküllerinden biri olup alerjik inflamasyon gelişiminde önemli bir rol oynamaktadır. Bu bilgiler temelinde çalışmamızda psoriasis patogenezinde bu moleküllerin rolünü araştırmayı ve klinik bulgular ile ilişkilerini incelemeyi amaçladık. Çalışmamıza, son 6 ay içinde sistemik, son 1 ay içinde ise topikal tedavi kullanmayan 35 psoriasis vulgaris (23 erkek, 12 kadın) hastası ile yaş ve cinsiyet açısından uyumlu, alerjik hastalığı bulunmayan 35 sağlıklı birey dahil edildi. Tüm katılımcılardan serum örneği alınırken, hasta grubundan ise lezyonel ve perilezyonel bölgeyi içerecek şekilde doku biyopsisi alındı. Th2 yanıtla ilişkili mediatörlerden TSLP ve POSTN ile Th1/Th17 ekseninde yer alan IFN-γ, TNF-α, IL-17, IL-22, IL-23 moleküllerinin hem psoriasis vulgaris hasta grubunda lezyonel ve perilezyonel dokuda ekspresyon düzeyleri hem de hasta ve sağlıklı kontrol gruplarında serum düzeyleri değerlendirildi. Elde edilen bulgular fiziksel, demografik ve klinik parametrelerle birlikte karşılaştırılarak istatistiksel olarak analiz edildi. Hasta ve kontrol grupları arasında yaş, cinsiyet, sigara kullanımı ve vücut kitle indeksi açısından anlamlı bir fark saptanmadı. Serum düzeyleri incelendiğinde, hasta grubunda POSTN, IL-22, IL-23 ve IFN-γ seviyelerinin kontrol grubuna kıyasla anlamlı şekilde yüksek olduğu görüldü. Klinik alt gruplar arasında yapılan karşılaştırmalarda da serum POSTN düzeylerinin anlamlı düzeyde farklılık gösterdiği gözlendi. Ayrıca, serum POSTN düzeyleri ile serum IL-22 düzeyleri arasında pozitif korelasyon saptandı. Lezyonel dokuda POSTN ekspresyonu, IL-17 ekspresyonu ile negatif; IL-23 ekspresyonu ile ise pozitif korelasyon gösterdi. Bununla birlikte, lezyonel doku TSLP ekspresyonu ile IL-23 ekspresyonu arasında negatif bir ilişki olduğu tespit edildi. Lezyonel ve perilezyonel dokular karşılaştırıldığında, IL-17 ekspresyonu perilezyonel dokuda, IL-23 ekspresyonu ise lezyonel dokuda anlamlı düzeyde artmış olarak bulundu. Lezyonel doku POSTN ekspresyonu ile IL-23 ekspresyonu arasında da pozitif korelasyon saptandı. Araştırılan moleküllerin serum biyobelirteç olarak kullanımını değerlendiren ROC analizinde, en yüksek tanısal doğruluk serum POSTN düzeylerinde saptandı. Çalışmamız, psoriasisli hastalarda hem POSTN hem de TSLP'yi birlikte inceleyen ve aynı zamanda hem serum hem de doku düzeylerini araştıran, bildiğimiz kadarıyla ilk çalışma olma özelliği taşımaktadır. Elde edilen bu verilerin psoriasis patogenezine dair yeni katkılar sağlayacağı düşünülmektedir. Özellikle bu bulguların gelecekte kişiye özgü tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesine katkı sağlamasını ve hastalığın altında yatan mekanizmaların daha iyi anlaşılmasına yardımcı olması hedeflenmektedir. Anahtar kelimeler: Periostin, Psoriasis Vulgaris, Timik Stromal Lenfopoietin

Burak Gül
Pamukkale University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tırnak batması tedavisinde naoh ile kimyasal matrisektomi ve kama rezeksiyon tedavilerinin karşılaştırılması

Amaç: Tırnak batması, dermatoloji polikliniklerinde sıkça rastlanan bir tablodur. Bu çalışmanın amacı; tedavide yaygın olarak kullanılan kama rezeksiyon yöntemi ile sodyum hidroksit(NAOH) kullanılarak yapılan kimyasal matrisektomi yönteminin operasyon süresi, intraoperaif ve postoperatif ağrı şiddeti, postoperatif akıntı, nüks oranları, iyileşme süresi ve Dermatolojik Yaşam Kalite İndeksi (DYKİ) üzerine etkilerinin karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya, Haziran 2014-Ağustos 2015 tarihleri arasında T.C Sağlık Bakanlığı Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Dermatoloji polikliniğine başvuran tırnak batması tanısı konulan 60 hasta dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 30.87 (18-64) yıl idi. 30 hastanın 42 tırnak kenarına NAOH ile kimyasal matrisektomi, 30 hastanın 33 tırnak kenarına kama rezeksiyon yapıldı. İntraoperatif süre, intraoperatif ve postoperatif ağrı şiddeti, postoperatif akıntı, iyileşme süresi, nüks oranları ve DYKİ skorları kayıt altına alındı. Bulgular: İki grup arasında cinsiyet, yaş, vücut kitle indeksi, hastalık süresi, tip ve evre faktörlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktu (p>0.05). Kimyasal matrisektomi grubunda operasyon süresi ortalaması 7.66 ± 3.65 dakika, kama rezeksiyon grunda 19.25 ±5.54 dakika idi ve operasyon süreleri anlamlı farklı idi(p<0.001). Kimyasal matrisektomi grubunda iyileşme süresi ortalaması 17.27 ± 14.22 gün, kama rezeksiyon grubunda 28.85 ± 17.03 gün idi ve fark anlamlıydı (p=0.004). İntraoperatif ağrı şiddeti kimyasal matrisektomi grubunda fazla saptandı (p=0.043). Postoperatif 3.gün ağrı şiddeti kama rezeksiyon grubunda anlamlı olarak fazla saptandı (p=0.001). Postoperatif akut dönemde akıntı kama rezeksiyon grubunda anlamlı olarak fazla gözlendi (p=0.036). Kimyasal matrisektomi yapılan tırnak kenarlarının %5,4'ünde rekürrens saptandı. Kama rezeksiyon yapılan tırnak kenarlarının %3,6'sında rekürrens saptandı. İki tedavi yönteminde nüks oranlarında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p=1.000). İki grupta da operasyon öncesi ve 1. ay DYKİ skor ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark varken iki grubun skor eğrileri birbirine paraleldi. Sonuç: Kama Rezeksiyon yöntemi ile NAOH ile kimyasal matrisektomi yöntemi arasında nüks oranlarında fark olmaması yöntemlerin etkinliğinin benzer olduğunu göstermektedir. Kimyasal matrisektomi yönteminde operasyon ve iyileşme sürelerinin oldukça kısa bulunması yöntemin temel avantajı gibi durmaktadır. Ek olarak daha az ekipman gerektirmesi ve uygulama kolaylıği nedeniyle; hızlı yara iyileşmesi ve zamandan tasarruf istenilen hastalarda tercih edilebilir. Anahtar Kelimeler: Tırnak batması, NAOH, Kimyasal matrisektomi, Kama rezeksiyon

AğrıAğrı-postoperatifCerrahi+4
Ayşe Akkuş
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Behçet hastalarında tiyol-disülfid dengesinin araştırılması

Amaç: İnflamasyon esnasında antioksidan mekanizmada yetersizlik nedeniyle reaktif oksijen ürünlerin artması oksidatif stres olarak tanımlanmaktadır. Behçet hastalığında artmış oksidatif stres ve antioksidan mekanizmaların yetersizliği nedeniyle oksidan durumda bir dengesizlik olduğu düşünülmektedir. Mevcut araştırmalara rağmen oksidatif hasarın hastalıktaki rolü belirlenememiştir. Bu araştırmadaki amaç Behçet hastalarındaki yeni bir oksidatif stres belirteci olan tiyol-disülfid dengesinin değerlendirilmesidir. Ek olarak tiyol-disülfid dengesinin klinik bulgular ile korelasyonunun yanısıra HLA-B51 ile korelasyonu da değerlendirilmiştir. Materyal ve Yöntem: Bu araştırmaya, 2018 ve 2019 tarihleri arasında dermatoloji polikliniğine başvuran, Behçet hastalığı tanısı konulan, diğer yönlerden sağlıklı, 18 yaş ve üzeri 50 hasta ve 54 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hastaların yaş, cinsiyet, hastalık tanı yaşı, ailede Behçet hastalığı ve akraba evliliği öyküsü, hastalık için kullanılan ilaçlar, ek ilaç kullanımı, başvuru esnasındaki hastalık aktivitesi kaydedildi. Hem hastaların hem de sağlıklı gönüllülerin native tiyol, total tiyol konsantrasyonları, plazma disülfid seviyeleri, disülfid/ nativ tiyol oranları ölçüldü. Ek olarak hastaların rutin venöz kan örneğinden hemogram, karaciğer fonksiyon testleri, lipit profili ve HLA-B51 değerleri çalışıldı. Bulgular: Hasta ve kontrol grupları bazında tiyol-disülfid dengesi incelendiğinde kontrol grubunda yer alan bireylerin toplam tiyol değerleri daha düşük, native tiyol değerleri daha yüksek saptandı ve istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlendi (sırasıyla; p=0.021, p=0.027). Gruplar bazında kıyaslandığında genital ülseri ve göz bulgusu olmayan bireylerin native tiyol değerleri daha yüksek bulundu ve istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edildi (sırasıyla; p=0.036, p=0.035). Hasta bireylerin hastalık süresi ile toplam tiyol ve native tiyol değerleri arasında negatif yönlü, zayıf, doğrusal ve istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (sırasıyla; p=0.010, p=0.014) Sonuç: Çalışmamız Behçet hastalarında hücresel redoks durumunu ve oksidatif stresi belirlemek amacıyla tiyol-disülfid dengesinin bir marker olarak kullanıldığı ilk çalışmadır. Elde ettiğimiz veriler neticesinde literatürle uyumlu bir şekilde Behçet iv hastalığında oksitadif stres artışı ve antioksidan kapasitede azalma söz konusudur. Hastalığın patogenezinin ve oksidan/antioksidan dengesinin rolünü aydınlatmak hastalığın takip ve tedavisinde rol gösterici olabilir. Anahtar Kelimeler: Antioksidan, Behçet hastalığı, oksidatif stres, oksidan, tiyol disülfid homeostazı

AntioksidanlarBehçet hastalığıDisülfitler+4
Şeyma Demirci
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

COVİD-19 pandemisinin psoriasis hastalarının hastalık şiddeti ve tedavileri üzerine etkileri

Amaç: Beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan COVID-19 pandemisi sağlık sistemi işleyişinde değişikliklere neden olmuştur. Psoriasis kronik seyri, yaşam kalitesini ciddi anlamda etkilemesi ve hastalığın yüksek sosyoekonomik önem arz etmesi nedeniyle dermatoloji polikliniklerinin özel sağlık hizmeti sunumu gerektiren bir durumudur. Çalışmamızda polikliniğimizde takipli olan psoriasis hastalarının pandemi nedeniyle yaşadığı aksaklıkları, tedavilerine uyumlarını belirleyerek COVID-19 pandemisinin hastalar üzerindeki etkilerinin ortaya konması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Psoriasis Takip Polikliniği'ne 18.03.2020 tarihi öncesi 6 ayda ve aynı tarihten 6 ay sonrasına kadar olan süreçte başvuran ve takibine devam edilen 64 plak tip psoriasis hastası alınmıştır. Hastalara sorulan anket soruları ile pandemiden nasıl etkileri değerlendirilirken, pandemi döneminde medyan PAŞİ değerleri, ortalama hastane başvuru sayıları retrospektif dosya taraması yapılarak pandemi öncesi değerleriyle karşılaştırılmıştır. Bulgular: Hastaların anket sorularına verdikleri yanıtlarda 36 hasta (%56,3) pandemi sürecinin hastalıkları üzerine etkisi olmadığını 20 hasta (%31,3) ise hastalık şiddetinde artış olduğunu belirtmiştir. Hastalığı şiddetlendirdiği düşünülen en sık nedenler pandemi süreci ilişkili stres ve tedavi değişiklikleri olmuştur. Pandemi sürecinde 43 hastanın (%67,2) tedavisi aynı kalırken, 21 hastada ( %32,8) tedavi değişikliği olduğu ve 11 hastanın tedavi değişikliğini takip polikliniğimiz ile iletişime geçmeden yaptığı kaydedilmiştir. Pandemi öncesi hastaların takip polikliniğine geliş sayılarının medyan değeri üç iken pandeminin ilk altı ayında ikiye düştüğü saptanmıştır (p:0,000). Bireysel olarak karşılaştırılan PAŞİ değerlerinde çalışma grubunda 30 hastanın (%46,9) pandemi sonrası medyan PAŞİ değerinde artış olduğu görülmüştür. Sonuç:COVID-19 pandemisi hastaların hastane başvurularında azalma ve tedavi davranışlarını yönetmede zorluklara neden olmuştur. Çalışmamızda takip olguların yaklaşık yarısında COVID-19 pandemisi döneminde hastalık şiddeti artmıştır. Bu hastaların azımsanamayacak bir oranı hastalık şiddetinde artıştaki tetiklenmeyi pandemi ile ilişkilendirmiştir. Takip polikliniğinde izlem altında olan, hekimler tarafından tanınan hastaların bile tedavi değişikliği kararını kendi başlarına verebildiği görülmüştür. Böyle acil veya sıradışı durumlarda hastaların izlemini aksatmamak için telefon, sosyal medya, görüntülü uygulamalar ile iletişim vb. teledermatoloji adına yapılacak gelişmeler gelecekte fayda sağlayabilir.

COVID 19Hastalık şiddeti indeksiKorona virüs enfeksiyonları+3
Fatma Nalbant
Aydın Adnan Menderes University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akne vulgariste teletıp

Amaç: COVID-19 pandemisinin başlamasıyla birlikte, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de salgının ilerlemesini önlemek amacıyla sağlık hizmeti sunumunda önemli değişiklikler olmuştur. Akne vulgaris gibi yaşamı tehdit etmeyen, dermatolojik aciliyet yaratmayan fakat kişilerin fiziki görünümünü ve mental sağlıklarını etkileyebilen hastalıkların tedavileri pandemi döneminde ertelenmiştir. Çalışmamızda akne vulgaris hastalarının teletıp ile muayenesinin olumlu ve olumsuz yönlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıkları polikliniğine, yüz bölgesinde akne yakınması ile başvuran 80 hasta alındı. Kırk hastanın; zoom programı üzerinden hekimle farklı odalarda görüntülü görüşme ile öyküleri alındı ve muayeneleri yapılarak tedavileri düzenlendi. Kontrol grubundaki 40 hasta, aynı hekim tarafından yüz yüze muayene edildi. Teletıp uygulamasının ne şekilde yapıldığı, yüzyüze muayene edilen hasta grubuna anlatıldı. Teletıp yönteminin deneyimleyen ve deneyimlemeyen iki hasta grubunun, bu uygulama hakkındaki görüş ve gözlemleri karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamız pandeminin 13.-21. aylarında sürdürüldü. Hastaların yaşları 14-36 arasındaydı, %63'ü kadındı ve medyan hastalık süresi 3 yıldı. Muayene sonucunda %45'inin hafif, %46'sının orta, %9'unun şiddetli akneye sahip olduğu görüldü. Teletıp ve kontrol grubu arasında akne ilişkili hastalık süreleri, önceki tedavi süresi, önceden dermatoloji hekimine muayene olma öyküsü, kullanılmış tedavi çeşitleri, kozmetik ürün kullanımı, eşlik eden hastalık, fizik muayene bulguları, önerilen tedaviler açısından istatistiksel anlamlı fark bulunmamaktaydı. Teletıp yöntemini deneyimlemiş olan grup, deneyimlememiş olan gruba göre anlamlı olarak daha fazla oranda; "yüz yüze muayeneye göre kendini aynı veya daha iyi" hissetmiş, daha az oranda "teletıp ile iyi muayene olunamayacağını" düşünmüş, daha fazla oranda bu yöntemin "bulaş riskini azaltacağını" belirtmiştir. Evden teletıp ile muayene etmeyi tercih edecek olanların oranı teletıp grubunda %27.5, kontrol grubunda %22.5 olmuştur. 51 Sonuç: Teletıp ile yüz yerleşimli akne vulgarisin tedavisi, hekim ve hasta açısından önemli olumsuzluklar yaşanmadan düzenlenebilir. Gerek teknik alt yapı gerekse yaygın kitlelerse kullanımı açısından yöntem geliştirilebilir, öte yandan konuyla ilgili yasal düzenlemelere de ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: COVID-19, Pandemi, Teletıp, Akne Vulgaris

Akne vulgarisCOVID 19Pandemiler+2
Selin Işık
Aydın Adnan Menderes University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Melanositik lezyonların dermoskopisinde hekim ve bilgisayar destekli görüntü analizinin karşılaştırılması

MELANOSİTİK LEZYONLARIN DERMOSKOPİSİNDE HEKİM VE BİLGİSAYAR DESTEKLİ GÖRÜNTÜ ANALİZİNİN KARŞILAŞTIRILMASI Amaç: Çalışmamızda 10 yıllık süre içinde histopatolojik incelemesi yapılmış ve dijital dermoskopi kaydı alınmış melanositik lezyonu olan hastalarda, hekimin dermoskopik değerlendirmesi ile dijital dermoskopi cihazı tanı analizinin (Moleanalyzer-3TM), tanıda altın standart kabul edilen histopatoloji ile uyumlarının karşılaştırılması, bu yolla, poliklinik uygulamalarımızda cihaz analizine daha çok yer verip vermememiz gerektiğinin anlaşılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 1 Ocak 2014 - 31 Ekim 2023 tarihleri arasında Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Patoloji Anabilim Dalı'nda yapılan histopatolojik inceleme sonrası bileşke (junctional) nevus, bileşik (compound) nevus, intradermal nevus, displastik nevus, lentigo, lentigo maligna ve melanom tanısı almış hastaların içerisinden; Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniğinde muayene olup histopatolojik inceleme öncesinde dijital dermoskopa lezyonlarının kaydı yapılmış olan toplam 216 lezyon dahil edildi. Bu lezyonların dermoskopik görüntüleri tıpta uzmanlık öğrencisi tarafından dermoskopik ABCD skoru ve revize patern analizi yöntemleri kullanılarak histopatoloji sonuçlarına kör olarak değerlendirildi. Sonrasında bu görüntüler Fotofinder® cihazının görüntü analiz uygulaması Moleanalyzer-3TM ile analiz edilip skorlandırıldı. Bulgular: Lezyonlar patern analizine göre benign-melanom olarak iki gruba ayrıldığında patern analizinin melanom tanısı için sensitivitesi %97.3, spesifitesi %92.7, tanısal doğruluk oranı %93.5 olarak hesaplandı. Patern analizi ve histopatoloji arasında melanom tanısı açısından iyi uyum saptandı (κ=0.798, p<0.001). ABCD skorunun melanom tanısı için eşik değeri 5.45 olarak belirlenip buna göre benign ve melanom olarak ikili gruplandırıldığında; melanom tanısı için sensitivesi %71.4, spesifitesi %93.7, tanısal doğruluk oranı %82.9 olarak hesaplandı. ABCD skoru ve histopatoloji arasında melanom tanısı açısından orta uyum saptandı (κ=0.590, p<0.001). ABCD skorunun melanom tanısı için eşik değeri 4.75 olarak belirlendiğinde ise sensitivitesi %81.0, spesifitesi %77.7, tanısal doğruluk oranı %78.1 olarak hesaplandı. Bu eşik skor için ABCD skoru ve histopatoloji arasında melanom tanısı için düşük uyum saptandı (κ=0.338, p<0.001). Lezyonların benign-malign olarak sınıflandırılmasında Moleanalyzer testinin performansını değerlendirmek için yapılan ROC analizi sonucunda, elde edilen AUC değeri, melanom tanısında iyi tanısal doğruluğu gösterecek şekilde 0.847 olarak hesaplandı. ROC eğrisine göre sensitivite ve spesifitenin birlikte en yüksek olduğu skor 0.65 olarak bulundu. Eşik skor >0.65 için sensitivite %83.8, spesifite %77.3, tanısal doğruluk oranı %78.4 idi. Bu eşik skor için Moleanalyzer, histopatoloji ile orta uyum göstermekteydi (κ=0.448, p<0.001). Sonuç: Moleanalyzer ek özelliğinin ABCD skoruna veya patern analizine üstünlüğü saptanmadı. Bu nedenle melanositik lezyonları değerlendirirken dermatologlar olarak kendi bilgimize güvenip ABCD skorlaması veya patern analizi ile lezyonu değerlendirebiliriz, şüphede kaldığımız durumlar dışında Moleanalyzer kullanımının ek katkısı olmadığını düşünmekteyiz. Bunun yanı sıra melanositik lezyonların değerlendirilmesinde patern analizi yöntemi daha başarılı bulundu. Bu nedenle dermoskopik değerlendirmede öncelikle patern analizi kullanımını önermekteyiz. Moleanalyzer'ın, dermoskopi konusunda tecrübesi olmayan hekimlerin görev yaptığı 1. basamak sağlık tesislerinde melanom taramasında faydalı olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Bilgisayar Destekli Görüntü Analizi, Dermoskopi, Melanom, Nevus.

Tahir Emre Mertoğlu
Aydın Adnan Menderes University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vitiligolu hastalarda serum adipokin düzeyleri (Leptin, adiponektin) ve insülin direncinin araştırılması

Amaç: Vitiligo patogenezinde inflamasyonun rol oynadığı düşünülmektedir. Son yıllarda, adipokin dengesindeki düzensizlik inflamasyon, metabolik sendrom ve takiben gelişen hastalıklar ile ilişkili bulunmuştur. Bu çalışma, vitiligo hastalarında metabolik sendrom (MetS) bileşenlerinin varlığını ve insülin direncini (IR) belirlemeyi ve sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırmayı amaçlamıştır. Ayrıca vitiligo hastalarında serum leptin, adiponektin, tümör nekroz faktörü-α (TNF-α) düzeylerinin belirlenmesi ve hastalık aktivitesi ve yaygınlığı ile ilişkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Bu prospektif çalışmaya Mustafa Kemal Üniversitesi Dermatoloji Polikliniğine başvuran 37 vitiligo hastası (20 erkek, 17 kadın) ve 32 sağlıklı birey (16 erkek, 16 kadın) dahil edilmiştir. Katılımcıların VKİ (vücut kitle indeksi) hesaplanarak, kan basıncı ve bel çevreleri ayrı ayrı ölçülmüştür. Serum HDL-kolesterol, trigliserid (TG), insülin, TNF- α, leptin ve adiponektin düzeyleri değerlendirilmiştir. IR, homeostatik model değerlendirmesi (HOMA) metodu ile belirlenmiştir. Bulgular: Vitiligo ve kontrol grupları arasında yaş, cinsiyet ve VKİ açısından anlamlı fark izlenmemiştir. Hasta grubunun %10,8'inde (n=4), kontrol grubunun %9,3'ünde (n=3) MetS saptanmıştır. MetS komponentleri açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Leptin (9,07±3,44) ve insülin (8,54±5,09) düzeyleri ve HOMA-IR (1,82±1,23) değerleri vitiligo hastalarında anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (sırasıyla p=0,004; p=0,041; p=0,041). Vitiligo hastalarında kontrol grubuna göre adiponektin düzeyleri düşük ve TNF-α düzeyleri yüksek bulunmuş olmasına karşın iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir (sırasıyla p=0,885; p=0,110). Hastalık aktivitesi ve yaygınlığı ile serum adipokin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmamıştır. Sonuç: Proinflamatuar etkili leptinin yüksek bulunması vitiligo patogenezinde inflamasyonun rol oynadığı hipotezini desteklemektedir. HOMA-IR değerlerinin ve leptin düzeylerinin her ikisinde de görülen yükseklik vitiligonun insülin direnci ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: adiponektin, insülin direnci, leptin, metabolik sendrom, tümör nekroz faktörü, vitiligo.

AdipokinlerAdiponektinLeptin+5
Ebru Okyay
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alopesi areatalı hastalarda fibromiyalji sendromu birlikteliğinin araştırılması

Amaç: Alopesi areata (AA); tüm vücudu etkileyebilen ve skar oluşturmayan otoimmün saç hastalığıdır. Fibromiyalji sendromu ise kronik yaygın ağrı, uyku sorunları, fiziksel yorgunluk ve bilişsel problemlerle karakterize bir hastalıktır. Bu çalışmada AA'lı hastalarda fibromiyalji sendromu birlikteliğinin olup olmadığının belirlenmesi ve elde edilen verilerin; hastalığın şiddeti, süresi ve paterni ile ilişkisinin olup olmadığının saptanması amaçlandı. Yöntem: Çalışmamız prospektif ve olgu kontrol tipi bir çalışma olarak tasarlandı. Çalışmaya 37 AA'lı hasta ile yaş ve cinsiyet uyumlu 37 sağlıklı birey kontrol grubu olarak dahil edildi. AA hastalarının hastalık paternleri; AA grubu ve kontrol grubunda çalışmamıza dahil edilen tüm hastaların Fibromiyalji tanı kriterleri ve muayenede tespit edilen hassas nokta sayıları değerlendirildi. İki grupta yer alan tüm hastalara; Beck Depresyon Envanteri, Fibromyalji Etki Anketi, Uluslararası Fiziksel Aktivite Kısa formu, Vizüel Analog Skala ve Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi anketleri yüz yüze uygulandı. Bulgular: Hasta grubunda AA başlangıç yaşı (ortalama±SS) 26,6±9,7 yıl, epizot tekrar sayısı 1,62±0,99, ilk epizottan itibaren geçen süre 3,4±6,1 yıl olduğu tespit edildi. En sık tutulan bölge saçlı deri (n=31; %83,8) idi. Hasta ve kontrol grubu karşılaştırıldığında AA'lı hastalarda anlamlı seviyede yüksek oranda fibromiyalji sendromu bulunduğu (AA grubu n=15, %40,5 ve kontrol grubu n=7, %18,9) ve fibromiyalji etki anketi skorlarının yüksek olduğu belirlendi (sırasıyla p=0,042 ve p=0,006). Hasta grubunda VAS (Sabah) ve VAS (Maksimum) skorları anlamlı olarak yüksek saptandı (sırasıyla p=0,042 ve p=0,025). AA hasta grubunda Beck Depresyon skorları anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,023). Uyku kalitesi ve fiziksel aktivite açısından iki grup arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). Yapılan ROC analizi sonucunda Beck Depresyon skorunun 13,5'in üstünde olmasının %66,7 duyarlılık ve %68,2 özgüllük ile fibromiyalji mevcudiyetini saptayabildiği gösterildi (AUC=0,774; p=0,005). Sonuçlar: Çalışmamız sonucunda alopesi areatalı hastalarda fibromiyalji sendromu sıklığının arttığı ve Beck Depresyon skorundan bağımsız olarak tüm alopesi hastalarında fibromiyaljiden şüphelenmek gerektiği görüldü. Ancak Beck Depresyon skoru yüksek olan alopesi hastalarında ise fibromiyalji sıklığının çok daha yüksek oranda gözlenmesi nedeniyle bu hastaların mutlaka fibromiyalji açısından değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Alopesi Areata, Depresyon, Fibromiyalji Sendromu

AlopesiAlopesi areataDepresyon+1
Gökhan Üçgül
Hatay Mustafa Kemal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psöriazis hastalarında serum elafin düzeyleri ile hastalık arasındaki ilişkinin saptanması, sedimentasyon ve CRP ile elafin düzeyleri arasındaki korelasyonun araştırılması

Amaç: Psöriazis hastalarında serum elafin düzeylerinin psöriazis hastalığındaki rolünü incelemek, CRP ve sedimentasyon düzeyleri ile serum elafin düzeyleri arasındaki ilişkiyi belirlemektir. Materyal ve Metod: Çalışmanın örneklemi, Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Hastanesi Dermatoloji polikliniğinde psöriazis tanısı alan 40 hastadan ve hasta grubu ile aynı özelliklere sahip 40 sağlıklı bireyden oluşmaktadır. Tüm bireylerin demografik bilgileri, vücut kitle indeksi, bel çevresi ve kan basıncı değerleri kaydedildi. Hasta grubunda psöriazis alan şiddeti indeksi (PAŞİ) hesaplandı. Her iki çalışma grubunun serumunda, elafin, C-reaktif protein (CRP), sedimentasyon, açlık kan şekeri, total kolesterol, trigliserit, HDL (yüksek dansiteli lipoprotein ve LDL (düşük dansiteli lipoprotein) düzeyleri ölçüldü. Bulgular: Çalışmamızda hasta ve kontrol grubu arasında serum elafin, HDL ve LDL düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edildi. Hasta grubunda serum elafin ortanca değeri 306,44 pg/mL, kontrol grubunda serum elafin ortanca değeri ise 222,33 pg/mL idi (p=0,028). Hasta grubunda HDL ortanca değeri 47,5 mg/dL, kontrol grubunda HDL ortanca değeri 55 mg/dL idi (p=0,004). Hasta grubunda LDL ortanca değeri 89 mg/dL, kontrol grubunda LDL ortanca değeri 80 mg/dL idi (p<0,001). Hasta grubunda serum elafin düzeyi ile LDL (p<0,001) ve total kolesterol (p<0,001) arasında pozitif yönde güçlü bir ilişki tespit edildi. Yapılan ROC analizi neticesinde psöriazis hastalarının tanısında serum elafin düzeyinin başarılı bir performansa sahip olduğu tespit edildi (p=0,028). Sonuç: Hasta ve kontrol grubu arasında serum elafin, HDL ve LDL düzeyleri açısından anlamlı fark tespit edildi. Sonuç olarak elafin, psöriazis patogenezinde önemli bir role sahiptir ve bu sonuçların doğru kullanımı, hastalığın ilerleyişini, şiddetini ve gelecekteki potansiyel terapötik çizgileri değerlendirmede faydalı olacağı düşüncesindeyiz. Anahtar kelimeler: Psöriazis, serum elafin, C-reaktif protein, sedimentasyon, hastalık şiddeti

C reaktif proteinElafinHastalık şiddeti indeksi+2
Yemliha Bozkurt
Hatay Mustafa Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Melazma hastalarında yüzde demodeks paraziti varlığının kontrol grubu ile karşılaştırılması

Amaç: Melazmanın etyopatogenezinde birçok faktör rol oynasa da, son yıllarda demodeks parazitlerinin hiperpigmentasyona neden olabileceği yönünde bazı bulgular ortaya çıkmıştır. Ancak, bu konuda yapılan çalışmalar sınırlıdır. Bu çalışmada, yüzünde pigmentasyon şikâyetiyle başvuran ve melazma tanısı almış hastalar ile sağlıklı kontrol grubu arasında demodeks varlığının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamız, melazma hastalarında demodeks parazitlerinin varlığının, pigmentasyon oluşumuyla ilişkisini inceleyerek, melazma etyolojisinde demodeks parazitinin rolünü aydınlatmayı hedeflemektedir. Materyal-metod: Çalışma, Eylül 2024 ile Şubat 2025 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Dermatoloji Kliniği'ne başvuran, melazma tanısı almış 35 hasta ve herhangi bir dermatolojik hastalık tanısı almayan 35 sağlıklı gönüllü ile gerçekleştirildi. Her iki grubun demografik özellikleri, alışkanlıkları, özgeçmişi, soygeçmişi, ek hastalıkları ve Fitzpatrick deri tipi kaydedildi. Vaka grubunda Wood lambası altında melazma tipi belirlendi, melazma paterni, süresi ve modifiye melazma alan ve şiddet indeksi (mMASI) skoru kaydedildi. Pigmentli alanlara dermoskopi ile bakılarak örnek alınacak bölgeler belirlendi. Demodeks paraziti varlığı için, kontrol grubunda sağ ve sol malar bölgelerden, melazmalı hastalarda ise bilateral malar bölgedeki pigmentli alanlardan siyanoakrilat içeren yapıştırıcı ile standart yüzeyel deri biyopsisi tekniğiyle örnekler alındı. Alınan örnekler ışık mikroskobunda incelendi ve cm2 başına demodeks yoğunluğu değerlendirildi, cm2'de 5 veya daha fazla demodeks paraziti bulunması pozitif olarak kabul edildi. Bu parametreler, olgu ve kontrol grubu arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamızda vaka ve kontrol grubu arasında, sağ ve sol malar bölgedeki demodeks sayısı ve pozitifliği açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. Yapılan korelasyon analizinde mMASI değeri ile demodeks pozitifliği arasında da istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Ancak erkek katılımcıların ortalama mMASI değeri, kadın katılımcılara kıyasla istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Sonuç: Yaptığımız çalışmada demodeks paraziti ile melazma arasında ilişki saptanmamıştır ancak demodeks parazitinin pigmentasyon yapma mekanizması ve melazma ile ilişkisini daha ayrıntılı incelemek için daha geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Melazma, demodeks, pigmente demodikoz

Fatma Bengisu Baran
İnönü University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hafif ve orta şiddetli akne vulgaris tedavisinde plazma duşu ve 585 nm Q-Switch lazerin etkinliğinin retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Bu retrospektif çalışmanın temel amacı, hafif ve orta şiddetli akne vulgarisin tedavisinde plazma duşu ve 585 nm Q-Switch lazerin klinik etkinliklerini ve güvenlik profillerini karşılaştırarak değerlendirmektir. Materyal ve Metot: Eylül 2023 ile Mart 2025 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Dermatoloji Polikliniği'nde plazma duşu veya 585 nm Q-Switch lazer tedavisi uygulanan toplam 47 akne hastasının klinik kayıtları retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların tedavi öncesi ve sonrası akne şiddetleri Global Akne Derecelendirme Sistemi ile değerlendirilmiş, elde edilen skorlar başlangıçta, ikinci haftada ve dördüncü haftada olmak üzere üç farklı zaman noktasında kayıt altına alınmıştır. İstatistiksel analizlerde tekrarlayan ölçümler ANOVA ve eşleştirilmiş örneklem t-testi yöntemleri kullanılmıştır. Bulgular: Plazma duşu uygulanan hastalarda global akne skorunda başlangıçtan dördüncü haftaya kadar ortalama %42,5 oranında bir azalma görülürken, bu oran 585 nm Q-Switch lazer grubunda %32,2 olarak tespit edilmiştir. İki tedavi yöntemi arasındaki skor değişim farkı istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0,007). Plazma duşu uygulaması, enflamatuvar akne lezyonlarında hızlı ve daha belirgin bir iyileşme sağlarken, 585 nm Q-Switch lazerin postenflamatuvar eritem üzerine daha belirgin bir etkisi olduğu belirlenmiştir. Her iki yöntem de güvenilir bulunmuş ve tedavi süresince hastalar tarafından iyi tolere edilmiştir. Sonuçlar: Plazma duşu, özellikle enflamatuvar akne vulgaris tedavisinde hızlı ve etkin sonuçlar sağladığı için klinik olarak daha avantajlıdır. Postenflamatuvar eritemin ön planda olduğu klinik durumlarda ise 585 nm Q-Switch lazer tercih edilebilir. Bu sonuçların daha geniş hasta gruplarında ve uzun dönemli takiplerle desteklenmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Akne vulgaris, Soğuk atmosferik plazma, 585 nm Q-Switch lazer, Plazma duşu

Celal Alperen Bakırcıoğlu
İnönü University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hemostatik ajan Ankaferd'in yara iyileşmesi üzerine etkileri

Yara iyileşmesinde, iyileşmede rol alan faktörleri (inflamatuar hücreler, trombositler, mediyatörler, hücre dışı matriks v.b.) etkileyerek, bu fazlara ait süreleri kısaltmak ve ideal skar oluşumunu sağlamak amacıyla pek çok topikal ve sistemik ajan kullanılmaktadır.Ankaferd, geleneksel olarak Türk tıbbında kullanılan beş bitkisel içeriğin çeşitli oranlarda karıştırılarak hazırlanan ve hemostatik ajan olarak kullanılan bir ekstraktır. Fibrinojen başta olmak üzere kan proteinleri ile eritrositlerin plazma ve serumda ?protein ağı? meydana getirerek, saniyeden daha kısa sürede pıhtılaşmayı sağlamaktadır.Çalışmamızda Ankaferd'in yara iyileşmesi üzerine olan etkileri incelendi. Bu amaçla, her biri 9 denekten oluşan 4 gruba ayrılmış 32 ratın sırt bölgesinde 8 mm'lik punch biyopsi iğneleri ile yaralar açıldı. Kontrol grubu olan D grubunda tedavi uygulanmazken, A grubuna topikal olarak günde iki defa Ankaferd, B grubuna günde iki defa gümüş sülfadiazin ve C grubuna günde iki defa aktif madde içermeyen baz krem uygulandı. Denekler makroskopik olarak 15 gün boyunca takip edildi ve 0., 3., 7. ve 15. günlerde yine punch biyopsi iğneleri ile biyopsiler alınarak histopatolojik olarak incelendi, hidroksiprolin, EGF, VEGF ve PDGF düzeylerine bakıldı.Çalışmamızın sonunda, Ankaferd'in kontrol ve baz krem kullanılan gruba kıyasla, makroskopik ve histopatolojik bulgulara bakılarak, iyileşme sürecini hızlandırdığı tespit edildi. Ancak gümüş sülfadiazin uygulanan grupta da benzer şekilde makroskopik ve histopatolojik olarak iyileşmenin, kontrol grubu ve baz krem kullanılan gruba kıyasla hızlı olduğu görüldü. Yara iyileşme sürecinin hızlı olduğu A ve B gruplarında hidroksiprolin düzeyleri arasında anlamlı fark yoktu, kontrol grubunda ise hidroksiprolin düzeyi anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Büyüme faktörlerinden sadece VEGF düzeylerinde gümüş sülfadiazin uygulanan grupta anlamlı şekilde bir düşüklük tespit edildi. Gruplar arasında, EGF ve PDGF düzeyleri açısından anlamlı bir fark yoktu.Bu bilgiler ışığında, Ankaferd'in sekonder yara iyileşme sürecini hızlandırdığı, fakat gümüş sülfadiazinle karşılaştırıldığında üstün bir özelliği olmadığı tespit edilmiştir. Ankaferd'in, ekonomik açıdan daha uygun bir alternatif olarak sunulması halinde, sekonder yara iyileşmesini hızlandırıcı bir ajan olarak kullanılabileceği kanatine varılmıştır. Etkinliğinin tam olarak ortaya konulabilmesi için, daha geniş popülasyonlar üzerinde yapılacak deneysel ve klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.

Ankaferd kanama durdurucuDeriHemostatikler+2
Sevgi Sezgin
İnönü University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akneli hastalarda skar oluşumunda etkili faktörlerin araştırılması

Yanık, H.İ. Akneli hastalarda skar oluşumunda etkili faktörlerin araştırılması. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı Tıpta Uzmanlık Tezi, Eskişehir 2023. Bu çalışmaya, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Polikliniğine 07.08.2022- 21.09.2023 tarihleri arasında başvuran 18 yaş ve üzeri akneli toplam 403 hasta dahil edildi. Onam formu alınan hastaların dermatolojik muayeneleri yapıldı, sosyodemografik bilgileri kaydedildi. Global akne değerlendirme ölçeği ve Akne skar şiddeti global ölçeği (SCAR-S) yapılan dermatolojik muayene ile bir dermatolog tarafından değerlendirildi. Özgeçmiş, eğitim düzeyi, sigara, alkol alışkanlığı gibi verileri içeren bir form, Akne Yaşam Kalitesi Ölçeği (AYKÖ), Barratt Dürtüsellik Ölçeği-11 Kısa Formu (BIS-11), Depresyon Anksiyete Stres Ölçeği-21 (DASS-21) hastalar tarafından dolduruldu. Çalışmamızda akne skarı oluşumu ile ilişkili faktörler; erkek cinsiyet, yağlı cilt yapısı, Fitzpatrick cilt tipi 3 ve 4'e sahip olmak, tedaviye başlama süresi, hastalık süresi, hastalık başlama yaşı, akne şiddeti, sistemik veya topikal tedavi kullanmamış olma ve dermokozmetik ürün kullanmama olarak saptandı. Akne skarı olan kişilerde kaşıntı ve postinflamatuar hiperpigmentasyon daha yüksek saptandı. Sigara kullanımı ve ailede şiddetli akne öyküsü, akne skarı olan hastalarda daha yüksek saptandı fakat istatistiksel olarak anlamlı değildi. Akne skarı olan hastaların BIS-11 puanı, AYKÖ puanı ve DASS-21 puanı istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı. Akne skar şiddeti ile BIS-11 puanı, AYKÖ puanı ve DASS-21 puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı aynı yönlü bir ilişki saptandı. Sonuç olarak bu çalışmada akne skar oluşumunda birden çok faktörün etkili olduğu ve akne skarları ile yüksek skar şiddet skorunun hastaların psikoemosyonel durumu üzerinde negatif etkilerinin olduğu saptandı. Akne hastalarına yaklaşımda, skar oluşum riskini arttıran faktörler ortaya konmalı ve uygun hastalar erken ve etkin bir şekilde tedavi almalıdır. Anahtar Kelimeler: akne, skar, risk faktörleri

Akne vulgarisRisk faktörleriSkar
Halil İbrahim Yanık
Eskişehir Osmangazi University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetes mellituslu hastalarda demodex yoğunluğuna sebum konfigürasyonunun etkisi

Amaç: Demodex spp. yaşla birlikte sıklığı artan, insanlarda pilosebase ünitede yaşayan ektoparazitlerdir. Konağın sebumu ile beslenirler. Demodex spp. akarları, konağın bağışıklık durumuna göre kommensalistik, mutualistik veya parazitik etki gösterebilir. Demodex spp. akarlarının sebep olduğu deri hastalıklarına demodikozis veya demodisidozis adı verilir. Diyabetes mellitus toplumda giderek sıklığı artan, çeşitli tipleri bulunan bir metabolizma bozukluğudur. Diyabetes mellitusta enfeksiyonlar başta olmak üzere deri belirtileri sık görülmektedir. Bağışıklık sistem bozukluklarına da rastlanmaktadır. Deri, insan vücudunda önemli rolleri bulunan geniş bir organdır. Sebum salgısı, nem düzeyi ve asit manto yapısı ile koruyucu bariyer oluşturmaktadır. Bu çalışmada DM hastalarında Demodex spp. yoğunluğunu ve buna etkisi olabilecek deri sebum, nem, pH düzeyleri ve sebum konfigürasyonunu araştırmayı amaçladık.Gereç ve yöntem: Çalışmaya DM tanılı 48 hasta, birinci kontrol grubuna DM tanısı olmayan Demodex spp./cm2 ?5 olan demodikozis tanısı almış 45 olgu ile ikinci kontrol grubuna DM ve demodikozis tanıları olmayan sağlıklı 40 birey alındı. Diyabetes mellitus grubu Demodex spp./cm2 yoğunluğuna göre Demodex spp.?5 ve Demodex spp.<5 olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Tüm grupların yaş, cinsiyet, ek hastalık varlığı, sigara içimi, alkol kullanımı, diyabetin süresi ve tipi sorgulandı. Bel çevresi, vücut yağ yüzdesi, AKŞ, TG, TK, HDL-K, LDL-K, VLDL-K, HbA1c ve C-peptid düzeyleri kaydedildi. Tüm hasta ve kontrol gruplarında deri sebum, nem ve pH düzeyleri ölçüldü. Demodex spp. yoğunlukları SDYB ile belirlendi. Alın bölgelerinin sebum örnekleri alınıp, bu örneklere HPTLC metodu ve ardından çıkan plakalara dansitometrik analiz uygulandı.Bulgular: Diyabetes mellitus hastalarının %29'unda Demodex spp. saptandı. Demodex spp.'nin yanak bölgesine daha fazla yerleştiği görüldü. Tüm gruplarda derinin sebum ve nem değerleri düşük bulundu ve gruplar arasında istatistiksel olarak farklılık yoktu (p>0.05). Demodikozis grubunda pH değerleri yanaklarda daha yüksek saptandı, sonuç istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). Sebum konfigürasyonu sonucunda, kolesterol esteri demodikozis grubunda istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p<0.05).Sonuç: Çalışmamızda Demodex spp.'nin yanaklara daha fazla yerleştiğini ve daha alkali bir ortamda yaşadığını saptadık. Diyabetes mellitusta Demodex spp.'nin yoğunluğunu, literatürde karşılaştırdığımız çoğu çalışmaya oranla artmış olarak bulduk. Ancak bu konuda daha geniş hasta serileri ile yapılacak çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Sebum konfigürasyonunda demodikozis grubunda kolesterol esterinin miktarı arttığından, Demodex spp.'nin sebumda besin olarak kolesterol esterini daha fazla tükettiğini veya kolesterol esterinin Demodex spp.'nin sayısının artmasında uygun bir vasat teşkil ettiğini düşünmekteyiz.

DemodexDeri hastalıklarıDiabetes mellitus+1
Hatice Gamze Demirdağ
İnönü University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Plak ve püstüler psoriasisde TRPM2 ve TRPA1 kanallarının immünreaktivitesinin immünohistokimyasal olarak incelenmesi

ÖZET Bu çalışma, plak psöriazis ve püstüler psöriazis hastalarının lezyonlu deri örneklerinde geçici reseptör potansiyel melastatin 2 (TRPM2) ve geçici reseptör potansiyel ankirin 1 (TRPA1) immünoreaktivitelerini immünohistokimyasal yöntemler kullanarak araştırmayı amaçladı. Patoloji Anabilim Dalı arşivinden 20 adet plak psoriasis, 20 adet püstüler psoriasis tanısı konmuş deri dokusu örneği ve kontrol grubunu oluşturacak 20 adet hastalıklı doku komşuluğundaki herhangi bir patolojiye rastlanmayan sağlıklı deri dokusu örneği olmak üzere toplam 60 adet doku örneği kullanıldı. Diğer dermatolojik hastalıkları veya malignite tanısı bulunan ya da diabetes mellitus öyküsü olan hastalara ait doku örnekleri çalışmaya dahil edilmedi. Tanıları doğrulanan deri örneklerinden, parafin bloklardan elde edilen 5-6 μm kalınlığındaki doku kesitlerine TRPM2 ve TRPA1 için indirekt immünohistokimyasal boyama uygulandı. Bu yöntemle primer antikorla nemli ortamda inkübe edilmiş dokulara biyotinli sekonder antikor uygulanarak ve streptavidinli enzimle (peroksidaz veya alkalen fosfataz) inkübasyon yapıldı ve enzim substratı olan 3-Amino-9-Ethylcarbazole (AEC) veya 3, 3'-diaminobenzidine (DAB) kromojenleri uygulandı. Boyamada immünreaktivitenin yaygınlığı (0.1: <%25, 0.4: %26-50, 0.6: %51-75, 0.9: %76-100) ve şiddeti (0: yok, +0.5: çok az, +1: az, +2: orta, +3: şiddetli) kriter alınarak bir histoskor oluşturuldu. Hesaplamalarda histoskor = yaygınlık x şiddet formülü kullanıldı. Veriler, Statistical Package for the Social Sciences (SPSS, sürüm 22.0) (Chicago, IL, ABD) paket programı kullanılarak analiz edildi. Normallik, Kolmogorov-Smirnov ve Shapiro-Wilk testleri ile değerlendirildi. İki grup arasındaki karşılaştırmalar için bağımsız örneklem t testi uygulanırken, ikiden fazla grup içeren karşılaştırmalarda varyans analizi (ANOVA) kullanıldı. p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bu çalışmada plak psoriasisli hasta grubunun, püstüler psoriasisli hasta grubunun ve kontrol grubunun TRPM2 histoskorlarının ortalaması 1.755±0,640; 1.908±0.338; 0.382±0,150 (sırasıyla) olarak tespit edildi. Bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.001). Bununla birlikte plak psoriasis grubu ile karşılaştırıldığında püstüler psoriasis grubunda (p=0.445) TRPM2 immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilemedi. Plak psoriasisli hasta grubunun, püstüler psoriasisli hasta grubunun ve kontrol grubunun TRPA1 histoskorlarının ortalaması 1.540±0.608; 1.410±0.78; 0.417±0.168 (sırasıyla) olarak tespit edildi. Bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.001). Bununla birlikte plak psoriasis grubu ile karşılaştırıldığında püstüler psoriasis grubunda (p=0.600) TRPA1 immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilemedi. Sonuçta, hem plak psoriasisli hem de püstüler psoriasisli hastalarda TRPM2 ve TRPA1 immünreaktivitesi sağlıklı kontrol deriye göre artmış bulundu. Ayrıca plak psoriasis ve püstüler psoriasisde artmış TRPM2 ve TRPA1 immünreaktivitesi ise TRPM2 ve TRPA1'in plak psoriasisin püstüler psoriasisden ayırımında potansiyel bir biyobelirteç olamayacağını göstermektedir. TRPM2 ve TRPA1'in plak psoriasis ve püstüler psoriasis patogenezinde, tanı, tedavi ve yönetiminde önemli moleküllerdir. Ancak bu moleküllerin potansiyel tıbbi önemlerinin daha iyi anlaşılabilmesi, çelişkili durumların daha iyi aydınlatılabilmesi için gelecekte daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Plak psoriasis, püstüler psoriasis, geçici reseptör potansiyeli melastatin 2, geçici reseptör potansiyeli ankirin 1

Harun Yıldırım
Fırat University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Plak ve püstüler psoriasisde asprosin molekülünün immünreaktivitesinin immünohistokimyasal olarak incelenmesi

Çalışmamızda plak psoriasis ve püstüler psoriasis tanısı konulan hastaların doku örneklerinde asprosin immünreaktivitesinin immünohistokimyasal olarak incelenmesi amaçlandı. Çalışmada 20 adet plak psoriasis ve 20 adet püstüler psoriasis tanısı konmuş 40 adet deri örneği ve kontrol grubunu oluşturacak 20 adet hastalıklı doku komşuluğundaki herhangi bir patolojiye rastlanmayan sağlıklı deri örneği olmak üzere toplam 60 adet deri örneği kullanıldı. Diğer dermatolojik hastalıklar veya malignite tanısı konmuş ve diabetes mellitusu olan hastaların deri örnekleri çalışmadan dışlandı. Elde edilen deri örneklerinin tanıları doğrulandıktan sonra parafin bloklardan 5-6 µm kalınlığında alınan doku kesitlerine asprosin için indirekt immünohistokimyasal boyama yapıldı. Bu yöntemle primer antikorla nemli ortamda inkübe edilmiş dokulara biyotinli sekonder antikor uygulanacak ve streptavidinli enzimle (peroksidaz veya alkalen fosfataz) inkübasyon yapıldı ve enzim substratı olan 3-Amino-9-Ethylcarbazole (AEC) veya 3, 3'-diaminobenzidine (DAB) kromojenleri uygulandı. Boyamada immünreaktivitenin yaygınlığı (0.1: <%25, 0.4: %26-50, 0.6: %51-75, 0.9: %76-100) ve şiddeti (0: yok, +0.5: çok az, +1: az, +2: orta, +3: şiddetli) kriter alınarak bir histoskor oluşturuldu. Hesaplamalarda histoskor = yaygınlık x şiddet formülü kullanıldı. Elde edilen veriler statistical package for the social sciences (SPSS, version 22.0) (Chicago, IL, USA) paket programı kullanılarak analiz edildi. Kolmogorov-Smirnov ve Shapiro-Wilk normallik testleri yapıldıktan sonra iki gruplu değişkenlerde bağımsız örneklem t testi iki gruptan fazla değişkenlerde ise varyans analizi (ANOVA) kullanıldı. p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bu çalışmada asprosin histoskorlarının ortalaması kontrol grubunda 0.530±0.146, plak psoriasisli hasta grubunda 0.570±0.146, püstüler psoriasisli hasta grubunda ise 1.605±0.392 olarak tespit edildi. Asprosin immünreaktivitesinin immünohistokimyasal incelenmesinde kontrol grubu ile plak psoriasisli hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilemedi (p>0.874). Püstüler psoriasisli hasta grubunda ise hem kontrol hem de plak psoriasisli hasta gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı bir artış tespit edildi (p<0.001, p<0.001, sırasıyla). Bu çalışmada püstüler psoriasisli hasta grubundaki histoskorların hem kontrol hem de plak psoriasili hasta grubuna göre belirgin artmış olması püstüler psoriasisin IL-1 ve IL-36 gibi otoinflamatuar yolakların baskın olduğu yoğun nötrofilik bir inflamasyonla seyretmesi ile ilişkilendirildi. Bu bulgu asprosinin şiddetli inflamasyona yanıt olarak yükseldiğini ve püstüler psoriasiste inflamasyonun şiddetini ortaya koyan potansiyel bir biyobelirteç olabileceğini düşündürmektedir. İleride yapılacak çalışmalarla bu konuda daha net veriler elde edilebilir. Anahtar Kelimeler: Psoriasis, püstüler psoriasis, asprosin

Hatice Kübra Karataş Balcı
Fırat University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Malign melanom ve melanositik nevüste suprabasin, isthmın-1 ve podocalyxin immünreaktivitesinin immünohistokimyasal olarak incelenmesi

Bu çalışmada malign melanom ve melanositik nevüslü hastalardan alınan deri örneklerinden suprabasin (SBSN), isthmin-1 (ISM-1) ve podocalyxin (PODXL) immünreaktivitesinin immünohistokimyasal olarak incelenmesi amaçlandı Bu çalışmada 20 adet melanositik nevüs, 20 adet malign melanom tanısı konmuş deri örneği ve kontrol grubunu oluşturacak 20 adet hastalıklı deri komşuluğundaki herhangi bir patolojiye rastlanmayan sağlıklı deri örneği olmak üzere toplam 60 adet deri örneği kullanıldı. Diğer dermatolojik hastalık veya malignite tanısı konmuş ve diabetes mellitusu olan hastaların deri örnekleri çalışmaya alınmadı. Elde edilen deri örneklerinin tanıları doğrulandıktan sonra parafin bloklardan 5-6 µm kalınlığında alınan deri kesitlerine podokaliksin, ISM-1 ve SBSN için indirekt immünohistokimyasal boyama yapıldı. Bu yöntemle primer antikorla nemli ortamda inkübe edilmiş dokulara biyotinli sekonder antikor uygulanarak ve streptavidinli enzimle (peroksidaz veya alkalen fosfataz) inkübasyon yapıldı ve enzim substratı olan 3-Amino-9-Ethylcarbazole (AEC) veya 3, 3'-diaminobenzidine (DAB) kromojenleri uygulandı. Boyamada immünreaktivitenin yaygınlığı (0.1: <%25, 0.4: %26-50, 0.6: %51-75, 0.9: %76-100) ve şiddeti (0: yok, +0.5: çok az, +1: az, +2: orta, +3: şiddetli) kriter alınarak bir histoskor oluşturuldu. Hesaplamalarda histoskor = yaygınlık x şiddet formülü kullanıldı. Elde edilen veriler statistical package for the social sciences (SPSS, version 22.0) (Chicago, IL, USA) paket programı kullanılarak analiz edildi. Kolmogorov-Smirnov ve Shapiro-Wilk normallik testleri yapıldıktan sonra iki gruplu değişkenlerde bağımsız örneklem t testi iki gruptan fazla değişkenlerde ise varyans analizi (ANOVA) kullanıldı. p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bu çalışmada SBSN immünreaktivitesinin immünohistokimyasal incelemesinde kontrol grubu ile karşılaştırıldığında malign melanom grubunda (p=0.025) istatistiksel olarak anlamlı bir azalma tespit edilirken melanositik nevüs grubunda SBSN immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış tespit edildi (p<0.001). Bununla birlikte malign melanom grubu ile karşılaştırıldığında melanositik nevüs grubunda SBSN immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış tespit edildi (p<0.001) ISM-1 immünreaktivitesinin immünohistokimyasal incelenmesinde kontrol grubu ile karşılaştırıldığında malign melanom grubunda (p=0.031) istatistiksel olarak anlamlı bir azalma saptanırken melanositik nevüs grubunda ISM-1 immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış tespit edildi (p<0.001). Bununla birlikte malign melanom grubu ile karşılaştırıldığında melanositik nevüs grubunda ISM-1 immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış tespit edildi (p<0.001). Podocalyxin immünreaktivitesinin immünohistokimyasal incelenmesinde kontrol grubu ile karşılaştırıldığında malign melanom ve melanositik nevüs gruplarında istatistiksel olarak anlamlı bir artış saptandı (p<0.001) Sonuç olarak malign melanom grubunda PODXL'nin anlamlı yüksek, ISM-1 ve SBSN'nin ise anlamlı düşük olduğu tespit edilmiştir. PODXL'nin MAPK yolu, PI3K ve BRAF mutasyonu aracılığıyla malign melanom oluşumuna katkıda bulunabileceği düşünüldü. Ancak bu yol ve mutasyonlara aracılık edebilen ezrin proteinin bu çalışmada ölçülememiş olması kısıtlayıcı bir durumdur. ISM-1'in antiapoptotik ve antianjiogenetik özelliği bilinmektedir ve bu çalışmada azalmış olması malign melanom hücrelerinin çoğalmasına ve göçüne katkıda bulunabileceği düşünüldü. SBSN'in azalmasını ise daha çok keratinosit hücrelerinde ekspresse edilmesi ve henüz moleküler mekanizmasının tam olarak anlaşılmamasına bağlandı. Bu moleküllerle ilgili bu alanda daha fazla araştırma yapılması ile bu moleküllerin mekanizmasının anlaşılmasına daha fazla katkıda bulunacağını düşünüldü.

Nagehan Çepik
Fırat University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psoriasiste suprabasin ve spexin immünreaktivitesinin immünohistokimyasal olarak incelenmesi

Amaç: Bu çalışmada psoriasis tanısı konmuş hastalardan alınan doku örneklerinden spexin ve suprabasin immünoreaktivitelerinin immünohistokimyasal olarak incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmada hasta grubunu oluşturacak 20 adet psoriasis tanısı konmuş doku örneği, kontrol grubunu oluşturacak 20 adet hastalıklı doku komşuluğundaki sağlıklı doku örneği olmak üzere toplam 40 adet doku örneği kullanıldı. Diğer dermatolojik hastalık veya malignite tanısı konmuş ve diabetes mellitusu olan hastaların doku örnekleri çalışmadan dışlandı. Elde edilen deri örneklerinin tanıları doğrulandıktan sonra parafin bloklardan 5-6 µm kalınlığında alınan doku kesitlerine suprabasin ve spexin için indirekt immünuhistokimyasal boyama yapıldı. Bu yöntemle primer antikorla nemli ortamda inkübe edilmiş dokulara biyotinli sekonder antikor uygulanacak ve streptavidinli enzimle (peroksidaz veya alkalen fosfataz) inkübasyon yapıldı ve enzim substratı olan 3-Amino-9-Ethylcarbazole (AEC) veya 3, 3'-diaminobenzidine (DAB) kromojenleri uygulandı. Boyamada immünreaktivitenin yaygınlığı (0.1: <%25, 0.4: %26-50, 0.6: %51-75, 0.9: %76-100) ve şiddeti (0: yok, +0.5: çok az, +1: az, +2: orta, +3: şiddetli) kriter alınarak bir histoskor oluşturuldu. Hesaplamalarda histoskor = yaygınlık x şiddet formülü kullanıldı. Elde edilen veriler statistical package for the social sciences (SPSS, version 22.0) (Chicago, IL, USA) paket programı kullanılarak analiz edildi. Kolmogorov-Smirnov ve Shapiro-Wilk normallik testleri yapıldıktan sonra iki gruplu değişkenlerde bağımsız örneklem t testi iki gruptan fazla değişkenlerde ise varyans analizi (ANOVA) kullanıldı. p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Bu çalışmada psoriasisli hasta grubunun suprabasin histoskorlarının ortalaması 0.26±07, kontrol grubunun suprabasin histoskorlarının ortalaması ise 0.87±17 olarak tespit edildi. Psoriasisli hasta grubunun spexin histoskorlarının ortalaması 1.60±59, kontrol grubunun spexin histoskorlarının ortalaması ise 0.32±09 olarak tespit edildi. Psoriasisli hasta grubunun 9 (%45)'u kadın, 11 (%55)'i erkek, kontrol grubunun ise 10 (%50)'u kadın, 10 (%50)'u erkekti. Psoriasisli hasta grubunda 30 yaş altında 12 (%60), 31-42 yaş aralığında 4 (%20), 43-54 yaş aralığında 3 (%15), 54 yaş üzerinde ise 1 (%5) hasta mevcuttu. Kontrol grubunda ise 30 yaş altında 9 (%45), 31-42 yaş aralığında 6 (%20), 43-54 yaş aralığında 3 (%15), 54 yaş üzerinde ise 2 (%10) katılımcı mevcuttu. Psoriasisli hasta grubunun suprabasin histoskorları kontrol grubunun suprabasin histoskorlarına göre istatistiksel olarak anlamlı düşük tespit edildi (p=0.000). Psoriasisli hasta grubunun spexin histoskorları kontrol grubunun spexin histoskorlarına göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek tespit edildi (p=0.000). Suprabasin ve spexin histoskorları cinsiyet açısından incelendiğinde spexin histoskorları erkeklerde kadınlara göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek tespit edildi (p<0.05). Suprabasin ve spexin histoskorları yaş dağılımı açısından incelendiğinde ise hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel anlamlı farklılık tespit edilemedi (p>0.05). Sonuç: Sonuç olarak bu çalışmada psoriasis patogenezine katkıda bulunabileceği düşünülen iki molekül suprabasin ve spexinin immünreaktivitesi incelendi. Suprabasin sağlıklı deriye göre azalmış, spexin ise artmış immünreaktivite gösterdi. Suprabasinin benign proliferasyon giden psoriasis için malignitelerdeki gibi bir biyobelirteç olmadığı düşünüldü. Spexinin ise bilinen metabolik ve inflamatuar pek çok biyolojik fonksiyonu içinde psoriasis patogenezine katkı sağlamış olması kuvvetle muhtemeldir. Gelecekte yapılacak çalışmalar bu konuda daha net veriler sağlayabilir. Anahtar Kelimeler: Psoriasis, spexin,suprabasin

Adrian Türkoğlu
Fırat University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akne vulgaris patogenezinde D vitamini ve IL-17'nin rolünün değerlendirilmesi

Amaç-hipotez: Akne vulgaris (AV) genellikle ergenlik dönemindeki gençleri etkileyen, pilosebase ünitenin kronik, inflamatuar bir hastalığıdır. AV oluşumunda foliküler epitelyal hiperproliferasyon ve sonucunda foliküler tıkanma, hormonal etkiler, sebum salgısının artışı ve Propionibacterium acnes (P. acnes) varlığı ve aktivitesinin artışı olmak üzere dört temel patogenetik faktör rol oynamaktadır. Patogenetik mekanizmaların ve basamakların hemen hepsinde rol oynadığı düşünülen P. acnes'in immun sistemin uyarılmasında ve bunun sonucunda ortaya çıkan inflamasyonun başlamasında temel faktör olduğu yönünde veriler bulunmaktadır. Akne vugariste rol oynayan immun yanıtın hem doğal immun sistem ile Toll-like reseptör 2 (TLR2) üzerinden uyarıldığı, aynı zamanda Th1 lenfositlerin aktive olması ile kazanılmış immun sistem yoluyla oluştuğu kanıtlanmışsa da son yıllarda yapılan çalışmalar Th17 hücrelerinin ve IL-17'nin de rolü olduğunu düşündürmektedir. Kemik metabolizmasında rol aldığını bildiğimiz D vitaminin günümüzde immunregülasyonda da rol aldığı gösterilmiştir. D vitaminin monositler üzerinde TLR2 ekspresyonunu ve Th17 hücrelerini inhibe ederek proinflamatuar sitokilerin üretimini azalttığı yolunda veriler bulunmaktadır. Çalışmamızda AV patogenezinde IL-17 ve D vitamini düzeylerinin etkisini değerlendirmek amaçlanmıştır. Bu iki maddenin AV şiddetindeki rolleri ve birbirlerine olan etkileri de araştırılacaktır. Yöntem: Çalışmaya Ekim 2015 ile Nisan 2017 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı Polikliniği'nde AV tanısı alan 80 olgu (49 kadın/ 31 erkek) ve 80 sağlıklı kontrol (40 kadın/40 erkek) dahil edildi. Araştırmaya anamnezinde ve fizik muayenesinde kronik hastalığı olanlar, son bir ayda D vitamini preparatı kullananlar, 15 yaş altı ya da 45 yaş üstü hastalar dahil edilmedi. Olgu grubunda ek olarak son bir ayda AV hastalığı için sistemik ya da topikal tedavi almış olanlar çalışmaya dahil edilmedi. Demografik ve klinik özellikler takip formuna kaydedildi. Tüm katılımcılardan kan örnekleri toplandı. IL- 17, sandviç ELİSA yöntemiyle, D vitamini ise kemilüminesans yöntemiyle çalışıldı. Bulgular: Çalışmaya 80 (49 kadın/31 erkek) akne vulgarisli olgu ve 80 (40 kadın/40 erkek) sağlıklı kontrol alındı. Gruplar arasında yaş ve cinsiyet dağılımı açısından anlamlı fark yoktu. Hasta grubunun 25(OH)D3 vitamini düzeyi medyan değeri 18.90 (11,50-22,95) ng/ml idi. Kontrol grubunun 25(OH)D3 vitamini düzeyi medyan değeri 17,20 (10,40-19,30) ng/ml idi. Hasta grubunda 25(OH)D3 vitamini düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti (p=0,038). Çalışmamızda hasta grubunun medyan IL-17 düzeyi 469,71(157,26-640,00) (pg/ml) iken kontrol grubunun medyan IL-17 düzeyi 468,40(153,54-640,00) (pg/ml) olarak saptandı ve iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p= 0,959). AV hastaları global akne derecelendirme sistemine göre <18 (hafif) ve >18 (orta-şiddetli) olarak şiddete göre ikiye ayrıldığında hafif şiddetli grupta D vitamini düzeyi 18,45 (12,75-23,12) ng/ml iken orta-şiddetli grupta D vitamini düzeyi 17,95 (11,18-23,13) ng/ml olarak saptandı. Hastalarda AV lezyonlarının şiddetiyle 25 (OH)D3 vitamini düzeyi arasında anlamlı ilişki olmadığı gözlendi (p=0,623). AV hastaları aynı şekilde global akne derecelendirme sistemine göre <18 (hafif) ve >18 (orta-şiddetli) olarak şiddete göre ikiye ayrıldığında hafif şiddetli grupta IL-17 düzeyi 534,70 (207,36- 640,00) pg/ml iken orta-şiddetli grupta IL-17 düzeyi 368,05 (137,64- 640,00) pg/ml olarak saptandı. Hastalarda AV lezyonlarının şiddetiyle IL-17 düzeyi arasında anlamlı ilişki olmadığı gözlendi (p=0,256). Sonuç: AV hastalığının patogenezinde D vitamini ve IL-17 düzeylerinin rolü olup olmadığı araştırılan bu çalışmada AV hastalığı ile D vitamini ve IL-17 düzeyleri arasında belirgin bir ilişki gözlenmemiştir. Anahtar kelimeler: Akne vulgaris, D vitamini, IL-17

Akne vulgarisDeri hastalıklarıVitamin D+2
Ahmet Erdal Topan
Aydın Adnan Menderes University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Periorbital rejuvenasyonda mikroiğneleme ile mikroiğneleme ve mezoterapi kombinasyonunun etkinliği ve güvenliği: Bölünmüş yüz, prospektif ve kontrollü çalışma

Yüz yaşlanmasının erken belirtileri genellikle ilk olarak göz çevresinde ortaya çıkar. Klinik bulguları arasında, dinamik ve statik kırışıklıklar, hiperpigmentasyon, deride elastikiyet kaybı ve porların genişlemesi yer alır. Kozmetik tıptaki gelişmelerle birlikte, periorbital rejuvenasyonda minimal invaziv prosedürler birinci basamak tedavi seçenekleri haline gelmiştir. Mikroiğneleme yöntemi ve mezoterapi de bu seçeneklerdendir. Bu prospektif, kontrollü, tek merkezli çalışmanın amacı, periorbital rejuvenasyonda bölünmüş yüz modelinde mikroiğnelemeyi tek başına ve mezoterapi ile kombine olarak uygulayarak, Perkutan Kolajen İndüksiyon Tedavisi ile sağladığımız remodelling kaskadına mezoterapinin sinerjik bir etki sağlayıp sağlamadığını objektif ölçümler ile değerlendirmektir. Çalışmaya Kasım 2021-Şubat 2022 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatokozmetoloji Polikliniğine başvuran 35 sağlıklı kadın gönüllü dahil edildi. Sağ göz çevresine mikroiğneleme ve mezoterapi kombinasyonu, sol göz çevresine ise sadece mikroiğneleme tedavisi uygulandı. Her olgunun periorbital bölgesi, tedavi sonrası ölçümlerle karşılaştırmak üzere Antera 3D ® ile fotoğraflandı. Tedavi öncesi, tedavinin 2. ayı ve tedavi bitiminden 3 hafta sonra ölçümler alındı. Değerlendirilecek parametreler; kırışıklık derinliği, periorbital pigmentasyon, deri dokusundaki düzgünlük ve por genişliği olarak belirlendi. Tedavi bitiminde, gönüllülerin toleransını değerlendirmek üzere vizüel analog skala ile ağrı şiddeti skorlandı, gönüllü memnuniyetini değerlendirmek üzere ise 4 parametreli gönüllü memnuniyet anketi yapıldı. Elde ettiğimiz verilerin analizine göre, kombinasyon tedavisi uygulanan sağ göz çevresinde, sol göz çevresine göre zamanla kırışıklık toplam boyutu ve derinliği açısından istatistiksel olarak anlamlı derecede değişim elde edilmiştir. Kırışıklık genişliğinde, melanin varyasyon v ölçümlerinde ise zamanla sol göz çevresinde sağ göz çevresine göre istatistiksel olarak anlamlı derecede değişim elde edilmiştir. Uygulanan tedavi ile her iki göz çevresinde ise zamanla por sayısı, por volumü, deri pürüzlülüğü, melanin relatif varyasyon, melanin ortalama seviyesi, hemoglobin varyasyon ve relatif varyasyon ölçümleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı derecede değişim elde edilmiştir, ancak elde ettiğimiz değişimler karşılaştırıldığında, kombinasyon tedavisi uygulanan sağ göz çevresindeki değişimin sol göz çevresine göre istatistiksel olarak anlamlı bir farkı olmadığı saptandı. Her iki göz çevresinde tedavi ile anlamlı bir fark saptanması ancak, ek olarak mezoterapi uygulanan tarafta kırışıklık toplam boyutu ve derinliği parametreleri dışında istatistiksel açıdan anlamlı ek bir fayda saptanmaması, mikroiğnelemenin etkinliğini destekleyerek, mezoterapinin etkinliği konusunda literatür verilerinde de gördüğümüz çelişkili sonuçları objektif ölçümlerle destekler niteliktedir.

MezoterapiMikroiğneOrbitaller+3
Gizem Karataş
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akne vulgaris tanılı hastalarda iskemi modifiye albümin düzeyi ve tiyol/disülfit homeostazının değerlendirilmesi

Amaç: Akne vulgaris, derinin pilosebase ünitesini etkileyen kronik inflamatuvar bir hastalıktır. Akne patogenezi multifaktöriyel olup, henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Akne patogenezinde oksidatif stresin rolü ile ilgili çalışmalar mevcut olup, çalışmalarda farklı sonuçlar ortaya konulmuştur. Bu çalışmada akne vulgaris ile oksidatif stres belirteçleri olan tiyol/disülfit homeostazı parametreleri ve iskemi modifiye albumin (İMA) düzeyi arasında ilişki olup olmadığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya klinik olarak akne vulgaris tanısı almış 75 hasta ve yaş ve cinsiyet açısından uyumlu 75 kontrol grubu dahil edildi. Katılımcılara ait demografik veriler, hastalık süresi, başlangıç yaşı, tetikleyici faktörler, daha önce akne vulgaris için tedavi alıp almadığı, aile hikayesi varlığı, akne şiddeti ve lokalizasyonu, komorbid hastalıklar, son 3 ay içerisinde sistemik tedavi hikayesi, sigara, alkol kullanımı, gebelik ve emzirme durumu, geçirilmiş travma ve cerrahi öyküsü sorgulandı. Tüm katılımcılarda serum İMA seviyeleri ve tiyol/disülfit homeostazı parametreleri değerlendirildi. Bulgular: Nativ tiyol, total tiyol ve nativ tiyol/total tiyol oranı, hasta grubunda kontrol grubuna göre, anlamlı olarak düşük, disülfit düzeyi, disülfit/nativ tiyol ve disülfit/total tiyol oranları ise anlamlı olarak yüksek saptandı. Hastalık şiddeti, hastalık süresi ve başlangıç yaşına göre tiyol/disülfit parametreleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmedi. İskemi modifiye albümin düzeyi, hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu. Global akne derecelendirme sistemi'ne (GADS) göre, hafif şiddetteki hastalarda, orta şiddetteki hastalara göre İMA düzeyi anlamlı derecede yüksek saptandı. Ayrıca, hasta yaşı ile İMA düzeyi arasında ise pozitif yönlü istatistiksel olarak anlamlı (p<0.05) bir ilişki tespit edildi. Sonuç: Bu çalışma sonucunda, daha önceki çalışmalarla nadiren ilişkisi ortaya konan akne vulgaris patogenezi ve oksidatif stres ilişkisi, farklı parametrelerle değerlendirilmiştir. Literatüre bakıldığında, akne vulgariste İMA ve tiyol/disülfit homeostazı, ayrı ayrı incelenmiş olup, her ikisini birlikte değerlendiren çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmamız, akne vulgaris hastalarında, İMA ve tiyol/disülfit homeostazının birlikte değerlendirildiği ilk çalışmadır. İskemi göstergesi bir parametre olan İMA düzeylerinin artışı sonrası; antioksidan tiyollerin azalıp; disülfit düzeylerinin artışı, aknede iskemi sonrası oksidasyonu destekler niteliktedir. Çalışmamızda incelediğimiz bu parametre düzeylerinin sonuçları; aknede oksidan/antioksidan dengesinin, oksidan yöne eğilim gösterdiğini ve akne patogenezinde oksidatif stresin etkin rolünü ortaya koymaktadır.

Akne vulgarisDisülfitlerHomeostaz+3
Esranur Ünal
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik spontan ürtiker hastalarında demodeks akarlarının yoğunluğunun incelenmesi

Amaç: Kronik spontan ürtiker (KSÜ) 6 haftadan uzun süren, spesifik bir nedeni saptanamayan, hayat kalitesini ciddi anlamda bozabilen kaşıntılı ürtika plaklarıyla, bazen anjiyoödemle birlikte bazen de yalnızca anjiyoödem ile seyreden bir deri hastalığıdır. Medikal literatürde pek çok paraziter etken kronik spontan ürtiker ile ilişkilendirilmiş ve bu paraziter hastalıkların tedavisi ile kişilerin ürtiker şiddetinde azalma görülmüştür. Demodeks türleri memelilerin cildinde kommersal ya da parazitik olarak yaşamaktadır. Demodeks cinsi altında 150 kadar tür tanımlanmış olup çeşitli. Demodeks akarlarının insan cildinde yaşayan iki türü olup son zamanlarda bu akarlarların sayılarının artması başta rosacea olmak üzere çeşitli hastalıklarla ilişkisi ortaya konmuştur. Biz bu çalışmamızda ilk defa olmak üzere Demodeks akarlarının aşırı çoğalmasının KSÜ için bir risk faktörü oluşturup oluşturmadığını araştırdık. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya 20.09.2021 tarihinden 20.05.2022 tarihine kadar Ankara Şehir Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıkları bölümünde KSÜ hastalığı için takip edilen 100 hasta ile 50 gönüllü kontol grubu olarak dahil edilmiştir. Çalışmamız prospektif vaka-kontrol çalışması olarak planlanmıştır. Hasta ve kontrol grubunda standart yüzeyel cilt biyopsisi siyonoakrilat yapıştırıcı ile alınmış 1cm'lik alanda 5'ten fazla organizma görülmesi kişilerde artmış demodeks yoğunluğu olarak değerlendirilmiştir. Çalışmamızın H0 hipotezi "Kronik ürtikeri olan ve olmayan gruplar arasında yanak demodeks yoğunluğu açısından fark yoktur" olarak belirlenmiştir. Demodeks dışında, iki grup arasındaki IgE, TPO, CRP, Hg ve aynı gruplar içinde Demoks artmış ya da artmamış gruplar arasında bahsedilen parametreler anlamlı farklılık açısından sınanmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan 100 hastadan 21'inde (%21) demodeks yoğunluğu artmış olarak bulunurken, kontrol grubunda 7 kişide (%14) demodeks yoğunluğu artmış olarak bulunmuştur. İki grup arasındaki bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı düzeye ulaşmamış ve H0 hipotezimiz reddedilememiştir. (p = 0.3). İki grup arasında tıbbi literatürle uyumlu olarak IgE, TPO, CRP düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. (p < 0.05). Hasta grubu içinde yanaktaki Demodeks miktarı artmış olan birey sayısı ile artmamış birey sayısı IgE açısından karşılaştırıldığında Demodeks taşıyan bireylerde istatistiksel olarak anlamlı şekilde artmış IgE oranı bulunmuştur. Bulduğumuz bu fark bilinen güncel tıbbi Literatüre göre ilk kez bu çalışmayla bildirilmiştir. Sonuç: Bu çalışmada KSÜ hastalarında Demodeks yoğunluğu artmış olan hasta sayısını kontrol grubuna göre oransal olarak artmış bulsak da sonucumuz istatistiksel olarak anlamlı düzeye erişmemiştir. KSÜ hastaları içinde Demodeksi artan oranda bulunan hastaların artmayan hastalara oranla daha fazla IgE geliştirmesi Demodeks akarlarının immun sistemi Th2 yolağını aktive ettiğine dair bir bulgu olabilir, Demodeks karşı gelişen immün yanıtın niteliğine dair çalışmalar tıbbi literatürde sınırlıdır. Bu alanda daha fazla hasta ve kontrol sayısıyla ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

DemodexDemodex brevisDemodex folliculorum+3
Burak Çelik
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağı malignitelerinde dermatolojik bulgular

Giriş ve Amaç: Çocukluk çağı malign hastalıklarda deri, mukoza, saç ve tırnak tutulumu sonucu çeşitli deri bulguları ortaya çıkar. Bu deri bulgularının tanısını koymak ilaç reaksiyonları, enfeksiyonlar, primer hastalığın deri tutulumu sebebiyle zordur. Çocukluk çağı malignitelerinde görülen deri bulguları ile ilgili yeterli çalışma yoktur. Bu çalışmada çocukluk çağı malignitelerinde görülen deri bulgularının ne sıklıkta olduğunun tespit edilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 0-18 yaş malignite tanısı almış olup deri bulgusu olan 110 hasta dahil edildi. Çocukluk çağında malignite tanısı almış olan hastalar, onkoloji servis ve polikliniğinde konsulte edildi. Bu hastaların oral-genital mukoza, saç ve tırnakları da içeren ayrıntılı dermatolojik muayene yapıldı. Hastalar arasında vücut derisinde eritem, papül, püstül vb. döküntüsü olan hastalar tespit edildi. Bu hastaların yaşı, cinsiyeti, mevcut hastalıkları, mevcut hastalığın süresi, mevcut hastalığı ile ilgili aldığı ilaçlar, derideki lezyonun yeri, özelliği, süresi, deri lezyonu ile ilgili semptom ve deri lezyonunun tanısı tespit edilerek not edildi. Hastalık tanısında anamnez, dermatolojik muayene, nativ preparat, yara kültürü, histopatolojik inceleme gibi tanı yöntemleri kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması ve standart sapması 6,77±3,65 idi. Dermatolojik muayene sonucunda; en sık görülen hastalıklar dermatit (%20,9), mukozit (%15,5), herpes simplex 1-2 enfeksiyonu (%13,6), generalize kserozis kutis (%10,9), trombositopeniye bağlı purpura (%10) olarak tespit edildi. (P<0,05) Hastalarda deri lezyonlarının dağılımı (%74) sınırlı, (%26) yaygın olarak tespit edildi. Hastaların deri bulgusu tanısı en sık anamnez ve fizik muayene (%89,1) ile tespit edildi. Hastaların mevcut hastalıkları içinde en sık ALL (%71,8) hastalığı olanlarda deri bulgusu ortaya çıktı. Sonuç: Pediatrik hemato-onkoloji kliniklerinde düzenli dermatolojik muayene tanısal ve tedavi problemlerini çözmede yardımcı olabilir. Anahtar Kelimeler: Çocukluk çağı maligniteleri, mukozit, kserozis kutis, kemoterapi

Deri kuruluğuDermatolojiNeoplazmlar+4
Arif Demir
Gaziantep University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kutanöz leishmaniasis lezyonlarında dermoskopik bulgular

Giriş ve Amaç: Çalışmamızda kutanöz leishmaniasis lezyonlarında dermoskopik incelemenin tanısal bir değeri olup olmadığı araştırıldı. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvuran ve kendisine klinik ve mikrobiyolojik olarak kutanöz leishmaniasis tanısı konan 168 hastanın lezyonları dermoskopik olarak incelendi. Çalışmada elde edilen veriler literatürler ile birlikte değerlendirilerek leishmaniasiste görülen özellikler kaydedildi. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvuran yaşları 2 ile 70 arasında değişen, 98 erkek (%58,3) ve 70 kadın (%41,6), 168 hastanın 168 lezyonu dâhil edildi. Çalışma için Gaziantep Üniversitesinden etik kurul onayı alındı. Hastaların yaşı, cinsiyeti, lezyonların anatomik lokalizasyonu, çapı, klinik tipi, süresi, dermoskopik paternleri DermLite dermoskopi cihazı ile incelenerek görüntüleri alındı. Bulgular: Çalışmaya katılan 168 hastanın yaş ortalaması ve standart sapması 26,60±19,64 idi. Çalışmaya alınan 168 lezyonun 62'i (%36,9) yüz, 78'i (%46,4) üst ekstremite, 1'i (%0,5) boyun, 23'ü (%13,6) alt ekstremite, 4'ü (%2,4) gövde lokalizasyonundaydı. Dermoskopik incelemede; 168 lezyonun, 160'ında (%95,2) generalize eritem, 90'ında (%53,6) hiperkeratoz, 100'ünde (%59,5) ülser, 60'ında (%35,7) beyaz patlayan yıldız paterni, 56'ında (%33,3) sarı damlalar, 19'ında (%11,3) somon rengi ovoid yapı saptandı. Değerlendirilen 168 lezyonun 141'inde (%83,9) çeşitli damarsal oluşum saptanırken, 27'sinde (%16,1) damarsal paterne rastlanmadı. Damarsal paternlerden lineer damarlar 70 (%41,7), noktasal damarlar 69 (%41,1), virgül şeklinde damarlar 54 (%32,1), firkete şeklinde damarlar 44 (%26,2), dallanan damarlar 28 (%16,7), glomerüler damarlar 24 (%14,3) ve tirbuşon damarlar 10 (%5,9) lezyonda gözlendi. Dermoskopik bulgular lezyon süresine (6 aydan kısa ve uzun) ve lezyonun lokalizasyonuna (yüz ve gövde) göre kategorilere ayrılıp incelendi. Sonuç: Kutanöz leishmaniasis tanısında kullanılan yöntemlerden kültür zaman alıcı ve sensivitesi düşük, histopatolojik inceleme ise invaziv bir işlemlerdir. Dermoskopik inceleme dermatoloji pratiklerinde sıklıkla başvurulan ve lezyonların yakın plan görüntülenmesine dayanan non-invaziv, pratik, hızlı ve kolay uygulanan bir tanı yöntemidir. Literatürde birkaç çalışmada dermoskopik incelemenin KL tanısında da tanısal değerinin olabileceği ve poliklinik koşullarında rahatlıkla kullanılabileceği belirtilmiştir. Çalışmamızda elde ettiğimiz sonuçlar bu görüşü destekler niteliktedir. V Anahtar Kelimeler: Kutanöz Leishmaniasis, Dermatoskopi

DermoskopiLeishmaniasisLeishmaniasis-cutaneous
Gökçe Yetkin Özkeçeci
Gaziantep University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hidradenitis süpürativa hastalarının serum IL-32 ve IL-36 seviyelerinin ölçülmesi

Giriş ve Amaç: Hidradenitis süpürativa hastalığı kronik, inflamatuar hücre cevabı ve sitokin aktivasyonu ile karakterize, rekürren bir deri hastalığıdır. Patogenezi henüz iyi anlaşılmamıştır. Çoğu çalışmada interlökin ve sitokinlerin potansiyel rolü üzerinde durulmuştur. Bu çalışma ile amacımız hidradenitis süpürativa hastalarının özellikle daha önce az çalışılan serum IL-32 ve IL-36 seviylerinin ölçülüp normal populasyonla karşılaştırıp hastalık patogenezinde rolünü ortaya koymak, bilimsel çalışmalara katkı sağlamaktır. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğine Ağustos 2020-Temmuz 2021 tarihleri arasında başvuran ve hidradenitis süpürativa hastalığına sahip, daha önce biyolojik ajan kullanmayan, 18-65 yaş aralığında, gebe olmayan, emzirmeyen 30 hasta ve Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğine Ağustos 2020-Temmuz 2021 tarihleri arasında başvuran herhangi bir kronik hastalığı olmayan, gebe olmayan, emzirmeyen 18-65 yaş arası 20 sağlıklı gönüllü dâhil edildi. Hasta ve gönüllülerden alınan 10 mililitrelik kandan serum ayrıştırdıktan sonra ELISA yöntemi ile IL-32 ve IL-36 seviyeleri ölçülüp karşılaştırıldı. Bulgular: Hasta grubunda (I. grup) IL-36 ortalaması 150,42 ± 46,68 iken kontrol grubunda (II. grup) 81,38 ± 57,85 olarak saptanmıştır. Hasta grubu ile kontrol grubu arasında IL-36 seviyeleri arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,001). IL-32 seviyeleri ise I. grupta ortalama 11,37 ± 9,38 saptanırken II. grupta 5,8 ± 2,91 olarak saptanmıştır. I. grupla II. grup arasında IL-32 seviyeleri açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,004). Sonuç: Sonuç olarak ELISA yöntemiyle ölçülen serum IL-32 ve IL-36 seviyeleri hidradenitis süpürativa hastalarında normal populasyona göre daha yüksek bulundu. Anahtar Kelimeler: Hidradenitis Süpürativa, IL-32, IL-36

Deri hastalıklarıHidradenitis süpürativaNüks+2
İdris Demir
Gaziantep University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Verruka plantaris için %90`lık triklorasetik asit (TCA) , %50`lik triklorasetik asit (TCA) ve kriyoterapi uygulamalarının etkinliğinin karşılaştırılması ve değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Verrukalar deri ve mukozaların Human papilloma virüsler (HPV) ile enfeksiyonu sonucu gelişen, selim tümöral lezyonlardır. Kriyoterapi, verruka plantaris için hekimler tarafından uygulanan en yaygın tedavi yöntemlerinden biridir. Farklı bir tedavi yöntemi olan yüksek konsantrasyonda TCA da kullanılmaktadır. Çalışmamızda %90`lık, %50`lik TCA(triklorasetik asit) ve kriyoterapinin verruka plantarisde tedaviye cevap ve olası yan etkilerin saptanması ve literatüre katkı yapılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğine Mayıs-Aralık 2021 tarihleri arasında başvuran ve ayak tabanı bölgesinde üçten fazla verrükaya sahip, 18-65 yaş aralığında 60 hasta dahil edildi. Hastalar rastgele 20'şer kişilik üç gruba ayrıldı; 1.gruba %90`lık TCA, 2.gruba %50`lik TCA ve 3.gruba kriyoterapi uygulandı. TCA uygulanan gruplara 1 hafta ara ile 3 seans uygulama yapıldı. TCA bir pamuklu kulak çöpüne, verrünün yapısına göre 0,5-1 cc aralığındaki miktarlarda damlatıldı ve bu kulak çöpü verrükanın üzerine lezyon beyazlayana kadar temas ettirilerek işlem sonlandırıldı. Her hastanın işlem öncesi ve 3 seans sonrası fotoğrafı çekilip, dosyalarına konuldu. Kriyoterapi uygulanan gruba ise 3 seans uygulama, 2 hafta aralarla, likid nitrojen kullanılarak, sprey metodu ile lezyona 2 siklus şeklinde, 15 saniye ara ile 2 mm. çap donma halkası oluşturularak yapıldı. Her hastanın işlem öncesi ve 3 seans sonrası fotoğrafı çekilip, dosyalarına konuldu. Bulgular: Çalışmaya katılanların yaş ortalaması ve standart sapması 1.grupta 29,24 ± 14,49 iken, 2.grupta 26,13 ± 6,71 ve 3.grupta 22,72 ± 4,7 idi. Tedavi sonrası hasta skorları ve araştırma skorları arasında üç grupta da anlamlı fark saptanmadı (p=0,968, p=0.073). Yaş ile hasta ve araştırmacı skorları arasında her üç grupta da anlamlı bir korelasyon bulunmamıştır. %90 TCA grubunda hasta puanları ve araştırmacı puanları arasında pozitif yönde çok güçlü bir ilişki bulunmuştur (r=0,813, p=0,001). Sonuç: %90 TCA , %50 TCA konsantrasyonları ve kriyoterapi arasında etkinlik konusunda fark gözlenmedi. Tersine kriyoterapide ağrı, eritem gibi yan etkiler daha fazla görüldü. Anahtar Kelimeler: Triklorasetik asit, Verruka plantaris

KriyoterapiPapillomavirüslerTriklorasetik asit+1
Ömer Faruk Solak
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik ürtiker hastalarında serum kalsitonin gen ilişkili peptid, substans P, nöropeptid Y ve interlökin-31 düzeylerinin omalizumab tedavisi sonrası değişim

Giriş ve Amaç:Günümüzde hala kronik spontan ürtiker (KSÜ) tanısı ve omalizumab tedavisinin takibinde rutin olarak bakılması önerilen bir kan parametresi bulunmamaktadır.Çalışmamızı KSÜ patofizyolojisini daha iyi aydınlatabilmek ve omalizumab tedavi yanıtını daha iyi değerlendirebilmek amacı ile gerçekleştirdik. Gereç ve Yöntem:Çalışmamıza Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine Ekim 2021-Mart 2022 arasında başvuran omalizumab başlanması planlanan 30 KSÜ hastası ve 20 sağlıklı gönüllüdâhil edildi.Çalışmamız Gaziantep Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu tarafından onaylandı. Hastalara 300 mg omalizumab 28 günde bir enjeksiyon ile 6 doz uygulandı. Hastalardan tedavi başlanmadan önce, tedavinin 3. ve 6. ayında vesağlıklı gönüllülerden ise sadece bir kere10'ar cc kan alındı. ELISA yöntemi ile serum Substans P (SP), Kalsitonin Gen İlişkili Peptid(CGRP), Nöropeptid Y(NPY) veİnterlökin-31(IL-31) seviyeleri ölçüldü. KSÜ hasta grubunun kontrollerde ÜAS7 ve ÜKT skorları hesaplandı. Bulgular:Çalışmaya katılanların cinsiyet dağılımı hasta grubunda 24 kadın, 6 erkek vekontrol grubunda 10 kadın, 10 erkek idi.Hasta grubunun yaş ortalaması ve standart sapması 39,83 ± 11,67 iken, kontrol grubununki 31,85 ± 6,77'ydi. Hasta grubunda 8 (%26,67) hastada eşlik eden hastalık mevcuttu.Ortalama hastalık süresi ve standart sapması 59,97 ± 77,51 aydı. 19 (%63,33) hastaya anjioödem eşlik ediyordu. Hasta grubunda ÜAS7 ve ÜKT skorlarında tedavi sonrasıistatistiksel olarak anlamlı farklılık belirlendi. Hasta grubunda, kontrol grubuna göre serum SP, CGRP, NPY ve IL-31 düzeylerinin tamamı istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha düşük gözlendi (p<0,05).Hasta grubunda tedavi öncesinde, tedavinin 3. ve 6. ayında bakılan serum SP ve CGRP düzeylerinde omalizumab tedavisi sonrası istatistiksel olarak anlamlı artış gözlenmiştir(p<0,05).Serum NPY düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p 0,872). Serum IL-31 düzeyinde ise istatistiksel olarak anlamlı azalma gözlenmiştir (p<0,05). Sonuç:Serum CGRP ve SP düzeylerinde omalizumab tedavisi sonrası gözlenen istatistiksel olarak anlamlı yükselme, SP ve CGRP'nin mast hücrelerini degranüle edemediği gösterebilir.KSÜ hastalarında NPY düzeyinin düşük olarak tespit edilmesi ancak omalizumab tedavisi ile değişmemesi, NPY'nin mast hücre degranülasyonundan bağımsız yolaklarla kaşıntıda rolü olabileceğini gösterebilir. Serum IL-31 düzeyinde omalizumab ile gözlenen azalma, omalizumabın immünolojik cevabı ve T hücre yanıtını etkileyerek de etki edebileceğini gösterebilir. Anahtar Kelimeler: Kronik spontan ürtiker, Omalizumab, Kalsitonin Gen İlişkili Peptid, Substans P, Nöropeptid Y, İnterlökin-31

KalsitoninNöropeptidlerOmalizumab+4
Çağdaş Boyvadoğlu
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akne vulgaris hastalarında ikinci parmağın dördüncü parmağa oranının(2D4D) ve otizm puanlarının sağlıklı kontroller ile karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Akne vulgaris, pilosebase ünitenin multifaktöriyel kronik inflamatuvar bir hastalığıdır. Özellikle 15-17 yaş arası bireylerde sık görülmektedir. Akne vulgaris patogenezinde; androjen hormonlar önemli bir aracı olarak belirtilmekte olup, bu hormonlar sebase gland farklılaşmasını ve sebum sentezini etkilemektedir. Androjen hormonlara intrauterin dönemdeki maruziyet otizm ve otistik özellikler ile de ilişkilidir. Bu maruziyetin önemli bir göstergesi de 2D:4D oranıdır. Çalışmamızda androjenlerin akne etyopatogenezindeki önemli rolü ve akne hastalarında intrauterin dönemdeki artmış androjen maruziyeti verilerini doğrulamak amacıyla, akne vulgaris hastaları ile sağlıklı kontrollerin otistik özellikler ve 2D:4D oranı bakımından karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırma, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı ayaktan tedavi ünitesinde yapılmıştır. Klinik olarak akne vulgaris tanısını yeni almış, 18-40 yaş arası 104 hasta ve 123 sağlıklı kontrol araştırmaya dahil edilmiştir. Araştırmacı tarafından sosyodemografik veri formu doldurulmuş ve parmak ölçümleri yapılmıştır. Otistik özellikler, bir öz bildirim ölçeği olan otizm anketi ile ölçülmüştür. Tüm katılımcılardan aydınlatılmış onam alınmıştır. Bulgular: Yapılan analizlerde erkek cinsiyette, 2D:4D oranları kadın cinsiyete göre anlamlı olarak düşük tespit edilmiştir. İkinci parmak dördüncü parmak oranı açısından, her iki el ayrı ayrı değerlendirilmiştir. Her iki el için veriler incelendiğinde; hem her iki cinsiyette ayrı ayrı hem de tüm örneklemde yapılan değerlendirmede hasta ve kontrol grupları arasında, 2D:4D oranları açısından anlamlı farklılık tespit edilmemiştir. Ayrıca ortalama 2D:4D oranları açısından da, hem tüm örneklemde hem de kadın ve erkek cinsiyet ayrı ayrı değerlendirildiğinde hasta ve kontrol grupları arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. Otizm anketi puanları açısından hasta ve kontrol grupları arasında hem tüm örneklemde hem de cinsiyetler, ayrı ayrı incelendiğinde anlamlı fark bulunmamıştır. Sonuç: Bu çalışma sonucunda; daha önceki çalışmalarla nadiren ilişkisi ortaya konan akne ve 2D:4D oranları arasındaki bağlantı ile ilgili yeni veriler elde edilmiş; ayrıca daha önceden bağlantıları incelenmeyen akne ve otistik özellikler arasındaki ilişki ilk olarak incelenmiştir. Bildiğimiz kadarıyla, bu çalışma bugüne kadar akne ve otistik özelikler arasındaki ilişkiyi değerlendiren ilk çalışmadır. Anahtar Kelimeler: Akne vulgaris, intrauterin androjen maruziyeti, otistik özellikler, 2D:4D oranı

Akne vulgarisAndrojenlerOtistik bozukluklar+1
Sezin Ünlü Açıkel
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vitiligo tanılı olgularda SOCS gen polimorfizmi

Vitiligo, melanosit destrüksiyonu sonucunda gelişen, depigmente makül ve yamalar ile karakterize kronik bir hastalıktır. Etiyopatogenezi tam olarak bilinmemekle beraber otoimmün hipotez üzerinde durulmaktadır. Otoimmün hastalıkların patogenezinde rol oynayan sitokin sinyal inhibitör (SOCS) proteinleri, immün hemostazda kritik rol oynarlar. Bu çalışmada klinik olarak nonsegmental vitiligo tanısı alan 100 olguda, SOCS1 rs33989964, SOCS3 rs4969168 ve SOCS3 rs4969170 polimorfizmlerinin, vitiligo gelişimi ve klinik özellikler ile ilişkisi değerlendirildi. Genotipleme için TaqMan prob ve polimeraz zincir reaksiyonu yöntemi, istatistiksel analiz için IBM SPSS 23.0 programı kullanıldı. SOCS1 rs33989964, SOCS3 rs4969168 ve SOCS3 rs4969170 gen polimorfizmleri ile vitiligo arasında istatiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı. Progresif hastalarda SOCS1 rs33989964 del/del genotipi (p:0,025); vitiligonun spontan geliştiği ve Köbner fenomeninin eşlik ettiği hastalarda SOCS3 rs4969168 AA genotipi (p:0,031, p:0,049); poliozisli bireylerde, SOCS3 rs4969170 AA genotip (p:0,024) frekansı anlamlı derecede yüksekti. Ailesel otoimmünitesi olan hastalarda SOCS3 rs4969168 A allel frekansı (p:0,036); poliozis ve lökotrişi olanlarda ise SOCS3 rs4969170 A allel frekansı artmıştı (p:0,006, p:0,048). Bulgularımız SOCS1 ve SOCS3 gen polimorfizmlerinin klinik özellikler üzerinde etkili olabileceğini gösterse de geniş serili çalışmalar ile desteklenmelidir.

Deri hastalıklarıDermatolojiOtoimmünite+3
Elif Irmak Yazici
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2019
00