
142
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Mirabegron'un pulmoner hipertansiyon üzerine etkisinin araştırılması
Bu çalışmada güncel olarak aşırı aktif mesanede kullanılan selektif beta-3 adrenerjik reseptör agonisti olan Mirabegron'un deneysel pulmoner arterial hipertansiyon (PAH) rat modelinde hastalığın seyrini değiştirip değiştirmediğini araştırdık. Araştırmada, Mirabegron'un pumoner arterial hipertansiyonlu deneklerde kalbin sağ ventrikül büyümesini, pulmoner arter kalınlaşmasını ve basıncını azaltıcı etkisinin gösterilmesi amaçlanmıştır. 230-470 gr arasındaki Sprague Dawley cinsi sıçanlar kullanılmıştır. Çalışma grupları Grup1: kontrol n=7; Grup 2: Monokrotalin (MCT) 14 gün n=10; Grup 3: Monokrotalin (MCT) 28 gün n=10; Grup 4: MCT 14 + Miragebron 14 gün n=10; Grup 5 MCT 28 + Mirabegron 14 gün n=10. Kontrol grubuna herhangi bir tedavi verilmeyip sağ ventrikül basıncı, karotis arter basıncı ölçülüp daha sonra kalp ve akciğer çıkartılarak kalbin sağ ventrikül / (sol ventrikül + septum) ağırlıkları (Fulton İndeksi) ölçülmüştür. Sol akciğer lobundan alınan örneklerde ise pulmoner arter kalınlaşması ve oklüzyon yüzdesine bakılmıştır. Grup 2'de tek doz Monokrotalin uygulanıp 14 gün sonra, Grup 3'de ise Monokrotalin uygulandıktan 28 gün sonra incelenecek parametrelere bakılmıştır. Grup 4'e Monokrotalin uygulamasından 14 gün sonra 14 gün boyunca Mirabegron ile tedavi edilerek, Grup 5'e ise Monokrotalin uygulamasından 28 gün sonra 14 gün boyunca Mirabegron tedavisi uygulanarak incelenecek parametrelere bakılmıştır. Grupların sırasıyla sağ ventrikül basınçları sırasıyla 6.67±2.12, 6.13±0.83, 14.95±5.23, 6.23±1.86 ve 12.66±4.88 olup p<0.05 ile grup 3, grup 1'e göre anlamlı olarak daha yüksek, diğerlerinde anlamlı fark bulunmamıştır. Grupların pulmoner arter damar kalınlaşması sırasıyla; 4.22±0.82, 9.85±0.90, 14.59±0.56, 11.81±0.56 ve 11.49±0.73 olup grup 5'de grup 4'e göre anlamlı olarak (p<0.05) daha az damar kalınlaşması bulunmuştur. Mirabegron'un PAH semptomlarını düzeltmeye yönelik pozitif bir etkisinin olduğu sonucu çıkartılabilir fakat daha geniş parametrelerin bakılacağı hem hayvan hem de insan deneylerine ihtiyaç olduğu görülmektedir.
Sıçanlarda intraserebroventriküler plazmid ve preformed fibril enjeksiyonu ile oluşturulan alfasinükleinopati parkinson hastalığı modelinde brimonidinin olası nöroprotektif etkisinin incelenmesi
Sıçanlarda santral alfa-sinüklein pre-formed fibril uygulamasının 6 ay sonra alfa-sinükleinopati oluşturduğu bildirilmiş ve sıçan Parkinson hastalığı modeli olarak önerilmiştir. Bu tez çalışmasında, sıçanlarda intraserebroventriküler alfa-sinüklein pre-formed fibril uygulamasından 4 hafta önce, aynı yoldan alfa-sinüklein proteinini kodlayan mRNA'yı içeren plazmid uygulaması ile alfa-sinükleinopati oluşma sürecinin kısalacağı hipotezi test edilmiştir. Süreç bir sıçan Parkinson hastalığı modelinden beklenen kognitif, motor ve motor-dışı belirtileri değerlendirmeye yönelik çeşitli nöropsikofarmakolojik yöntemlerle incelendi. Ayrıca ikincil amaç olarak bu model üzerinde, daha önce retinal ganglion hücrelerde nöroprotektif etkisi gösterilmiş olan α2 adrenerjik reseptör agonisti brimonidin'in olası etkisi değerlendirildi. Bu tez çalışmasında her iki cinsiyetten, Sprague Dawley ırkı sıçanlar (250-300 g, 4 aylık, n=30) kullanıldı. Sıçanlar, cinsiyet dağılımı eşit olacak şekilde, 5 homojen gruba rasgele olarak dağıtıldı (n=6). Bu gruplar control, sham, alfa-sinüklein, alfa-sinüklein + brimonidine ve brimonidine grupları şeklinde oluşturuldu. Etkilerin zamana bağımlılığını değerlendirmek için davranış testleri enjeksiyonların bitiminden 2 ve 4 ay sonra yapıldı. Sıçanlarda anksiyete durumu açık alan (AA) ve yükseltilmiş artı labirent (YAL) testleri ile, öğrenme-bellek performansı yeni nesne tanıma (YNT) ve Morris su labirenti (MSL) testleri ile değerlendirildi. Motor koordinasyonun değerlendirilmesi için dikey tele tutunma (DDT) testi, yatay merdiven testi (YM) ve rot-a-rod testi kullanıldı. Motor-dışı otonomik disfonksiyonun değerlendirilmesi için hot plate testi kullanıldı. Alfa-sinüklein grubunda 2. ayda açık alan testi ile değerlendirilen anksiyete daha fazla olduğu halde YAL testi ile gruplar arasında anlamlı bir fark göstermedi. Alfa-sinüklein grubunda her iki zaman noktasında da YNT ve MSL ile değerlendirilen bellek performansının bozulduğu saptandı. DTT ve YM testleri alfa-sinüklein grubunda motor kooardinasyonun her iki zaman noktasında da kötüleştiğini gösterirken, rot-a-rod testi motor diskoordinasyonun özellikle 4. ayda kötüleştiğini kanıtladı. Ağrılı uyarana verilen tepki süresindeki gecikmeye dayanan hot plate testi bulguları yine alfa-sinüklein grubunda otonomik disfonksiyon geliştiğini belirledi. Bu tez çalışmasında olası nöroprotektif etkisi değerlendirilen brimonidin otonomik disfonksiyon dışında alfa-sinüklein uygulamasına bağlı hiçbir kötüleşmeyi anlamlı olarak geri çevirmedi. Bu tez çalışması ile intraserebroventriküler plasmid ön-uygulamasının alfa-sinüklein ile oluşturulan olası alfasinükleinopatiye bağlı sıçan Parkinson hastalığı modelinin motor ve motor-dışı bulgular ile değerlendirilen oluşma sürecini kısalttığı sonucuna varıldı.
Sıçanlarda anosmi ile bilişsel işlev bozulması arasındaki ilişkinin ve mekanizmalarının araştırılması
Anosmi ile nörodejeneratif hastalıklar arasındaki ilişkinin mekanizması ve yönü henüz tam olarak bilinmemektedir. Bu tez çalışmasında sıçanlarda iki farmakolojik ajan, ZnSO4 ve metimazol uygulanarak olfaktör epitel hasarı ile nöronal hasar aracılı anosmi/hiposmi modelleri oluşturulmuş ve çeşitli davranış testleri ile değerlendirilen bilişsel süreç ile koku duyusu kaybı arasındaki olası ilişki incelenmiştir. Bu çalışmada 6 haftalık, Wistar albino ırkı erkek sıçan (n=18; 217±18 g) üzerinde in vivo ve in vitro deneyler gerçekleştirilmiştir. İntranazal ZnSO4 uygulaması ile mukozal hasar ve HVCN1 kanal blokajı ile akut anosmi modeli, metimazol (75-300 mg/kg, i.p.) enjeksiyonu ile de olfaktör nöronların apoptoz ile harabiyeti sağlanarak kronik anosmi modeli oluşturulması hedeflenmiştir. Sıçanlarda oluşturulan deneysel modellerin anosmi gelişmesine neden olup olmadığının validasyonu Yem Bulma Testi (YBT) ile değerlendirilmiştir. Sonrasında olası nörokognitif değişikliklerin değerlendirilmesi için çeşitli davranış testleri ve LTP'de olası değişikliğin değerlendirilmesi için elektrofizyolojik deneyler gerçekleştirilmiştir. Bazal YBT seansında gömülü yemi bulma bakımından gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmazken (Kontrol: 7,7±1,78 dk, Metimazol: 9,3±1,89 dk, Çinko sülfat: 6.1±1,99 dk), anosmi modelleri oluşturulduktan 1 ay ve 2 ay sonraki YBT seanslarında anosmi modelinin geçerliliği doğrulandı (1. ay- Kontrol: 8,5±2,39 dk, her iki anosmi grubu 15±0 dk; p<0.005 vs Kontrol; 2. ay- Kontrol: 8,0±0,92 dk, Metimazol: 15±0 dk; Çinko sülfat: 14,75±0,49; p<0,001 vs Kontrol). Koku duyusunun kaybı vücut ağırlığında kontrol grubuna göre anlamlı azalmaya neden oldu (Kontrol %86,2±9,4 (181gr) vs Metimazol % 70,3±5,86 (146,5 g) ve Çinko Sülfat % 61,6±3,18 (127,6 g)). Hipokampal öğrenme-bellek performansının değerlendirildiği Morris Su Labirenti (MSL) testinde bütün grupların anlamlı öğrenme performansı gösterdiği ve kaçış platformunu bulma sürelerinin anlamlı şekilde azaldığı gözlendi, ancak gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Özellikle prefrontal öğrenme-bellek performansının değerlendirildiği Yeni Nesne Tanıma (YNT) testinde ise Kontrol ve Metimazol grupları arasında anlamlı fark saptandı (Kontrol= %83,8; Metimazol=%37,8; p<0,05). Limbik sistem ile ilişkili korku-güdümlü öğrenme-bellek performansının değerlendirildiği Pasif sakınma (PS) testi bulguları da anosmik gruplarda öğrnemenin bozulduğunu gösterdi (Kontrol: 50,3±97 sn vs Metimazol: 11,5±9.7 sn , Çinlo sülfat: 2,1±0,4 sn ,).; p<0,05 Metimazol vs Kontrol ve p<0,01 Çinko sülfat vs Kontrol). Anksiyetenin değerlendirildiği Yükseltilmiş Artı Labirent (YAL) ve Açık Alan testleri ile dışkılama sayıları değerlendirildiğinde gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Depresyon-benzeri davranışın değerlendirildiği Zorlu Yüzdürme Testi (ZYT) bulguları da gruplar arasında anlamlı bir fark olmadığını gösterdi. Dentat gyrus üzerinde gerçekleştirilen elektrofizyolojik deneylerde değerlendirilen LTP kayıtlarında bütün hayvanlarda öğrenme/potentiasyon olduğu ve anosminin dentat gyrus ile ilişkili öğrenme fonksiyonlarını bozmadığı görüldü. Bulgularımız ışığında anosminin hipokampal öğrenme ve bellek üzerinde olumsuz bir etkisinin olmadığı ancak prefrontal korteks ve amigdala üzerinde olumsuz etki gösterdiği sonucuna varıldı. Bu bölgeler üzerinde yapılacak ileri elektrofizyolojik çalışmalar ve mekanizmanın aydınlatılmasına yönelik hücresel çalışmalar önerilir.
Astragalozit IV'ün bilateral kavernöz sinir hasarı sonrası gelişen erektil disfonksiyon üzerine etkileri
Prostat kanseri yetişkin erkeklerde en sık görülen neoplazilerdendir. Tümöral dokunun rezeksiyonu amacıyla uygulanan radikal prostatektomi (RP) sırasında kavernöz sinir (KS)'lerin hasarlanması sıklıkla erektil disfonksiyon (ED) ile sonuçlanmaktadır. RP ile ilişkili ED, travmaya bağlı KS dejenerasyonu sonrası kavernozal düz kas kaybı ve fibrozis gibi morfolojik değişikliklerle karakterize iyatrojenik bir komplikasyondur. TGF-β1/Smad sinyal yolağı kavernozal fibrozisi indükleyen ana mekanizmalardan biridir. Çalışmanın amacı birçok dokuda TGF-β1/Smad sinyal inhibisyonu aracılı antifibrotik özellikleri gösterilen astragalozit IV (AS-IV)'ün RP ile ilişkili ED üzerindeki olası terapötik etkilerini bilateral kavernöz sinir hasar (BKSH) modeli kullanarak incelemektir. Çalışmada 72 adet Sprague-Dawley erkek sıçan (8-10 haftalık) kullanıldı. Sham ve BKSH modeli sonrasında, deney gruplarına (n=6) 7 ve 14 günlük protokoller boyunca 1 mg/kg/gün AS-IV, 5 mg/kg/gün AS-IV veya taşıyıcı intraperitoneal (i.p.) uygulandı. Protokolleri takiben eş zamanlı intrakavernozal basınç (İKB) ve ortalama arteriyel basınç (OAB) ölçüldü; maksimum-İKB/OAB (m-İKB/OAB) ve total-İKB/OAB (t-İKB/OAB) oranları erektil fonksiyon (EF) ölçütü olarak değerlendirildi. Kavernozal doku histopatolojisi Masson Trikrom yöntemiyle incelenirken; TGF-β1, fibronektin, pSmad2, Smad2, Smad3 ve Smad7 protein ekspresyonlarındaki değişiklikler Western Blot yöntemiyle değerlendirildi. Her iki protokolde de BKSH gruplarındaki m-İKB/OAB ve t-İKB/OAB kontrol gruplarına göre anlamlı azaldı. EF'deki düşüş 14 günlük 1 mg/kg ve 5 mg/kg AS-IV tedavileriyle anlamlı önlendi. BKSH gruplarında TGF-β1, fibronektin, pSmad2 ekspresyonları ve pSmad2/Smad2 oranı kontrol gruplarına göre anlamlı artarken, Smad7 seviyeleri anlamlı azaldı. AS-IV tedavisi TGF-β1, fibronektin ekspresyonlarındaki artışı ve azalan Smad7 ekspresyonunu her iki protokolde de doz bağımlı şekilde anlamlı önlerken, pSmad2/Smad2 oranı sadece 5 mg/kg dozunda kontrole yakın anlamlı bulundu. BKSH ile indüklenen kavernozal fibrozis ise sadece 14 günlük 5 mg/kg AS-IV tedavisiyle anlamlı önlendi. Sonuç olarak; AS-IV'ün BKSH ile indüklenen ED üzerindeki koruyucu etkisi, TGF-β1/Smad sinyal transdüksiyonunu engelleyerek gösterdiği antifibrotik özellikleriyle ilişkilendirilmektedir. Anahtar Sözcükler: Erektil disfonksiyon, Fibrozis, Kavernöz sinir hasarı, TGF-β1/Smad
Diyabetik sıçanlarda gelişen erektil disfonksiyonda ursodeoksikolik asidin etkileri
Diyabetik Sıçanlarda Gelişen Erektil Disfonksiyonda Ursodeoksikolik Asidin Etkileri Diyabetin en yaygın komplikasyonlarından biri olan erektil disfonksiyon (ED), diyabetli erkeklerin yaklaşık %75'ini etkileyen küresel bir sağlık sorunudur. Ereksiyon fizyolojisinin önemli bir parçası olan NO/cGMP sisteminde meydana gelen disfonksiyon, peniste azalmış düz kas ve endotel hücre içeriği ile birlikte meydana gelen korporal doku fibrozisi diyabetik ED patofizyolojisinde kritik rol oynayan süreçlerdir. Birçok sitokin ve büyüme faktörünün erektil dokudaki fibrojenik sürece katkıda bulunduğu bildirilmiştir. Transforme edici büyüme faktörü-β1 (TGF-β1) ve TGF-β1 ile aktive edilen bağ dokusu büyüme faktörü (CTGF) fibrozisin indüklenmesinde ana moleküller olarak kabul edilir. TGF-β1/Smad/CTGF sinyal yolağı, diyabetik ED patogenezinde önemli bir fibrojenik yolaktır. Çalışmanın amacı, farklı dokularda TGF-β1/Smad sinyal yolağı aracılı antifibrotik etkisi gösterilmiş olan Ursodeoksikolik asit (UDKA)'in diyabetik penil fibrozis ve ED üzerindeki olası etkilerini fonksiyonel ve moleküler düzeyde incelemektir. Araştırmada Spraque Dawley türü 48 adet erkek sıçan (8-10 haftalık) kullanıldı. Streptozotosin (STZ) ile oluşturulan diyabet sonrasında sıçanlara 20 ve 80 mg/kg olmak üzere iki farklı dozda gavaj yolu ile UDKA veya taşıyıcı (salin) uygulandı. Ardından intrakavernozal basınç (İKB) ile eş zamanlı ortalama arteriyel basınç (OAB) ölçüldü. Maksimum-İKB/OAB (m-İKB/OAB) ve total-İKB/OAB (t-İKB/OAB) oranları erektil fonksiyon ölçütü olarak değerlendirildi. Erektil dokuda histopatolojik analizler Masson Trikrom yöntemiyle yapılırken; TGF-β1, fibronektin, pSmad2, Smad2/3, Smad7 ve CTGF protein ekspresyonlarındaki değişiklikler Western Blot yöntemiyle değerlendirildi. Diyabetik grupta m-İKB/OAB ve t-İKB/OAB kontrol grubuna göre anlamlı azaldı. Diyabet nedeniyle azalan erektil fonksiyon 20 ve 80 mg/kg UDKA tedavisi ile anlamlı önlendi. Diyabetik grupta TGF-β1, fibronektin, pSmad2, pSmad2/Smad2 ve CTGF ekspresyonları kontrol grubuna göre anlamlı artarken, Smad7 seviyeleri anlamlı azaldı. UDKA tedavisi protein ekspresyonlarındaki artışı doz bağımlı şekilde önlerken; Smad7 ekspresyonunu dozdan bağımsız olarak anlamlı artırmıştır. UDKA tedavisi STZ ile indüklenen kavernozal fibrozisi de dozdan bağımsız şekilde anlamlı önledi. Sonuç olarak; UDKA, STZ ile indüklenen penil fibrozis ve ED üzerinde TGF-β1/Smad/CTGF sinyalizasyon inhibisyonu aracılığıyla koruyucu etki göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Diyabet, Fibrozis, Korpus kavernozum, Smad
Oksitosin reseptör desensitizasyonu oluşturulmuş gebe ve gebe olmayan sıçan uterus dokusunda TRPV4 kanallarının etkisi
Oksitosin doğum olayındaki en önemli hormondur. Uterus kontraksiyonlarının düzenlenmesinden sorumludur. Oksitosine devamlı yüksek miktarda maruziyet oksitosin reseptör desensitizasyonuna neden olur. Oksitosin reseptör desensitizasyonu uterus düz kaslarının doğum sonrası kasılamamasına (uterus atonisi) sebep olarak post partum hemoraji (PPH) yani doğum sonrası kanamaya yol açar. Bu çalışmada Oksitosin kullanımındaki sınırlamalar göz önünde bulundurularak uterus kasılmalarının düzenlenmesinde yeni bir tedavi hedefi bulunması amaçlanmıştır. "Transient reseptör potansiyeli (TRP) kanalları" kalsiyum (Ca+²) geçirgen katyonik bir kanal ailesidir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda bu ailenin bir üyesi olan Transient reseptör potansiyeli vaniloid 4 (TRPV4) kanallarının uterus miyometrial dokularında var oldukları, gebelikle beraber hem m-RNA hem de protein düzeyinde arttıkları tespit edilmiştir. TRPV4 kanal antagonistlerinin uterus kasılmalarının azaltılmasında ve erken doğumun önlenmesinde kullanılabilecekleri yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. TRPV4 kanal agonisti GSK1016790A'nın sıçanlarda uterus kasılmalarını artırdığı gösterilmiştir. Ancak oksitosin desensitizasyonunda bu kanalların rolleri ile ilgili herhangi bir çalışma yapılmamıştır. Bu çalışmada izole organ banyosu ortamında oksitosin desensitizasyonu geliştirilen gebe ve gebe olmayan sıçanların uterus stripleri TRPV4 agonist ve antagonistine maruz bırakılarak uterus kasılmaları kaydedildi. Söz konusu kanalların oksitosin desensitizasyonunda uterus dokusu üzerindeki etkileri araştırıldı. Gebe ve gebe olmayan sıçanlarda oksitosin desensitizasyonu gerçekleşmiş dokularda GSK1016790A'nın oksitosin kadar kontraksiyonları artırdığı banyo ortamında GSK1016790A'nın varlığında kümülatif oksitosin uygulanmasının tek başına oksitosin uygulanmasından daha etkili olduğu tespit edildi. Bu etkinin farklı mekanizmalarla hücre içi Ca+² düzeyini artırıyor olmalarından kaynaklandığı düşünülmektedir.
Sıçan mesanesinde farklı mekanizmalarla kontraktil etki oluşturan ajanlar üzerine sertralinin etkilerinin değerlendirilmesi
6. ÖZET Sertralin, selektif serotonin re-uptake inhibitory (SSRİ) ilaçlardan birisidir. Klinikte antidepresan tedavide yaygın olarak kullanılan sertralinin yan etkileri arasında mesane gibi periferik organlara ait olanlar da yer almaktadır. Bu çalışmada, sıçan mesanesinde sertralinin doğrudan ve farklı mekanizmalarla kasılma oluşturan kasıcı ajanlar üzerine etkileri incelenmiş ve santral mekanizmalarla etki gösteren bir ilacın yan etkilerinin olası mekanizmaları arasında periferik kaynaklı olanların da yer alabileceğinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Preparatlar eterle anesteziye edilmiş sıçanların (200-300g) mesanelerinden trigon kısımları atıldıktan sonra hazırlandı. Hazırlanan preparatlar Tyrode solüsyonu içinde klasik farmakolojik yöntemlerle organ banyolarına yerleştirildi ve 1 g istirahat gerilimi uygulanarak 60 dakika süreyle dengelenmeye bırakıldı. Dengelenme sağlandıktan sonra asetilkolin (10® - 10"3 M), potasyum klorür (KCI, 20, 40, 60, 80, 100 ve 120 mM) ve serotonin (5-HT, 10"10 - 10"4 M) kümülatif konsantrasyon yanıtları; ortamda sertralin (10"6 M, 10"5 M, 3 x 10~5 M) varken ve yokken değerlendirildi. Elektriksel alan stimülasyonu (EAS) frekans (1, 3, 6, 12, 24, 48 ve 96 Hz) yanıtları değerlendirildi ve aynı işlem sertralin banyo ortamında varken yapıldı. Kayıtlar FDT 10-A transdüser aracılığıyla bilgisayar ortamında MAY Polwin 97 programında kaydedildi. Elde edilen verilerin analizi Mann Whitney-U testi ile yapıldı ve yanılma olasılığı 0.05 olarak kabul edildi. Sertralin, sıçan mesane düz kasında asetilkolin, KCI, serotonin ve EAS tarafından oluşturulan kasılmaları doza bağımlı olarak inhibe etmiştir. Sonuç olarak sertralin, vas deferenste olduğu gibi mesane düz kası kontraksiyonları üzerine de inhibitor etkisini muhtemelen kalsiyum kanallarını bloke ederek göstermiştir.
Sıçan izole torasik aorta preparatlarında asitretinin damar gevşetici etki mekanizmasının araştırılması
Vitamin A türevi retinoidlerin bir üyesi olan asitretin, epidermal hücrelerde proliferasyonu ve farklılaşmayı sağlar. Ayrıca immün sistemi düzenleyici, anti-inflamatuvar etkilere de sahiptir. Bu etkileri sayesinde klinikte psoriyazis tedavisinde kullanılır. Etkilerini esas olarak nükleer yerleşim gösteren retinoik asit reseptörü (RAR) ve retinoid X reseptörü (RXR) üzerinden gösterir. Asitretin kullananlarda gözlenen ereksiyon problemlerine ait vaka raporlarından yola çıkarak asitretinin düz kas üzerine olası etkilerini (sıçan korpus kavernozum, torasik aorta, mide fundus, ileum preparatları) araştırmak için gerçekleştirdiğimiz ön çalışmada sadece aorta preparatlarında gevşetici etki tespit edildi. Ön çalışma sonuçlarımız ışığında asitretinin damar düz kas dokusu üzerindeki gevşetici etkisini ve bu etkinin mekanizmasını ortaya koymak amacıyla planlanan tez çalışmamızda alfa-1 adrenoseptörler, RAR ve RXR, nitrik oksit (NO), adenilat / guanilat siklaz enzimleri ve potasyum kanallarının rolleri incelendi. Erkek Sprague Dawley sıçanlardan izole edilen ve Krebs Henseleit fizyolojik solüsyonu içeren organ banyolarına asılan endoteli uzaklaştırılmış torasik aorta halka preparatlarında fenilefrin ön-kasılmasını takiben artan konsantrasyonlarda uygulanan asitretin gevşeme yanıtı meydana getirdi. Bu etkinin çözücüsü olan DMSO'dan bağımsız olduğu saptandı. Asitretin ile elde edilen damar düz kası gevşeme yanıtları üzerinde alfa-1 adrenoseptörlerinin ve RAR antagonisti (AGN193109, 10-5 M, 2 saat) ile inkübasyonun bir etkisi olmadığı görüldü. RXR antagonisti (HX531, 10-5 M, 2 saat) ile inkübasyon endotel (-) preparatlarda asitretinin gevşetici etkisini artırdı. Nitrik oksit sentaz inhibitörü (L-NAME, 10-4 M, 30 dakika), adenilat siklaz inhibitörü (SQ2253, 10-5 M, 30 dakika), guanilat siklaz inhibitörü (ODQ, 10-6 M, 30 dakika) ve non-spesifik K+ kanal blokörü (Tetraetilamonyum - TEA, 10-2 M, 30 dakika) ile inkübasyon ise asitretin ile elde edilen gevşeme yanıtlarını ortadan kaldırdı. Tüm bu bulgular ışığında, asitretinin endotel (-) sıçan torasik aorta preparatlarında meydana getirdiği gevşeme yanıtlarında nitrik oksit, siklik adenozin monofosfat (cAMP) ve siklik guanozin monofosfat (cGMP)-bağımlı kinazlar ve potasyum kanallarının rolü olabileceği sonucuna varıldı.
İn-vivo sıçan zehirlenme modelinde sitalopramın oluşturduğu kardiyovasküler toksik etkilerin geri döndürülmesinde adenozin reseptör antagonistlerinin etkisi
Amaç: Sitaloprama bağlı kardiyovasküler toksisitenin geri döndürülmesinde selektif adenozin reseptör antagonistlerinin etkisinin araştırılmasıdır.Yöntem: Sıçanlara 20 mg/kg intravenöz sodyum kromoglikatın (A3 reseptör antagonisti) ardından 4 mg/kg/dk sitalopram infüze edildi. Sitalopram infüzyonundan sonra sıçanlara %5 dekstroz veya DPCPX (8-Cyclopentyl-1,3-Dipropylxanthine; selektif A1 reseptör antagonisti, 20 ? g/kg/dk) veya CSC [8-(3-chlorostyryl) caffeine; selective adenosine A2a receptor antagonist, 24 ?g/kg/min] (n=7 her grup için) 60 dk. infüzyonla verildi. Ortalama arteriyel basınç (OAB), kalp atım hızı (KAH), QRS ve QT süreleri kaydedildi. İstatistiksel analizde ANOVA'yı takiben Tukey-Kramer testi kullanıldı.Bulgular: Sitalopram tüm gruplarda OAB ve KAH'ında azalma (p<0.001), QT uzaması (sırasıyla p<0.001, p<0.01 ve p<0.001) oluşturdu. %5 dekstroz OAB'da 10, 20., 30., 40., 50. ve 60. dakikalarda (sırasıyla p<0.05, p<0.01, p<0.05, p<0.01, p<0.05 ve p<0.05), KAH'da tüm dakikalarda artma (p<0.001) oluşturdu. DPCPX; OAB ve KAH'da 10. dakikadan itibaren artma (OAB için p<0.01, p<0.001, p<0.001, p<0.01, p<0.01 ve p<0.01 ve KAH için p<0.01, p<0.001, p<0.001, p<0.001, p<0.001 ve p<0.001 sırasıyla 10., 20., 30., 40., 50. ve 60. dakikalar) oluşturdu, QT'yi 30, 40, 50 ve 60. dakikalarda kısalttı (sırasıyla, p<0.05, p<0.05, p<0.05 ve p<0.001). CSC; QT'yi yalnızca 60. dakikada kısalttı (p<0.05). DPCPX %5 dekstroz'a göre, QT uzamasını 40. (p<0.01), 50.(p<0.01) ve 60. (p<0.001) dakikalarda kısalttı. CSC %5 dekstroz'a göre, QT uzamasını 60. dakikada (p<0.05) kısalttı.Sonuç: Selektif adenozin A1 reseptör antagonisti DPCPX, sıçanlarda sitaloprama bağlı ortalama arteriyel basınç ve kalp atım hızındaki azalmayı ve QT uzamasını geri çevirdi. Dekstroz grubu ile karşılaştırıldığında DPCPX, QT uzamasını geri çevirdi. DPCPX'in etkileri fizyolojik veya farmakolojik antagonizma ile açıklanabilir.Anahtar Kelimeler: Adenozin reseptör antagonistleri, sitalopram zehirlenmesi, kardiyovasküler toksisite.
İzole kobay ileumunun longitudinal kasında gaba A-reseptör aracılı kontraksiyonlara substans p, anjıotensin dönüştürü enzim ve enkefalinaz inhibitörlerinin etkisi
Hipertansiyon, diabet, hipertansiyon ve diabet oluşturan sıçanlarda izole göğüs aortunun bazı kasıcı ve gevşetici maddelere yanıtları. Kaptopril`in bu yanıtlarda oluşturduğu değişiklikler
Diabetik sıçanlarda Mü opioid reseptör aracılı periferik antinosisepsiyonda L-arginin-NO-sGMP yolağının olası rolü
Fosfodiesteraz V inhibitörü sildenafil ve koroner arter hastalığının tedavisinde kullanılan bazı ilaçların insan interal mamarian arter preperatına etkileri
Gökkuşağı alabalıklarında (Oncorhynchus mykiss) rtfs'ye (rainbow trout fry syndrome) neden olan flavobacterium psychrophilum etkeninin izolasyonu ve antibakteriyel sağaltım seçeneğinin belirlenmesi
Sıçanlarda deneysel intestinal iskemi reperfüzyon hasarında dekspantenolün etkileri
Amaç: Bu çalışmanın amacı, sıçanlarda superior mezenterik arter iskemi reperfüzyonu sonrası, barsakta oluşan iskemi-reperfüzyon hasarı üzerine dekspantenolün etkilerini araştırmaktır.Yöntem: 56 adet genç sağlıklı dişi Wistar-Albino cinsi sıçan (200-250 gr), randomize olarak (n=8) yedi gruba ayrıldı; kontrol (grup I), sham (Grup II), iskemi-reperfüzyon (grup III, İ/R), iskeminin 30. dakikasında 250 mg/kg dekspantenol verilen grup (grup IV, Pre 250), iskeminin 30. dakikasında 500 mg/kg dekspantenol verilen grup (Grup V, Pre 500), reperfüzyonu hemen takiben 250 mg/kg dekspantenol verilen grup (Grup VI, Post 250) ve reperfüzyonu hemen takiben 500 mg/kg dekspantenol verilen grup (Grup VII, Post 500). Sıçanlara, intraperitoneal yolla üretan (1,2 g/kg) anestezisi uygulandı. Sıçanlara, karın derileri tıraş edilerek antiseptik solüsyonla temizlendikten sonra, orta hat laparotomisi uygulandı. İnce barsaklar geçici olarak dışarı alındı ve superior mezenterik arter dikkatlice disseke edildikten sonra atravmatik mikrovasküler klemp kullanılarak 45 dakikalığına kapatıldı. Daha sonra klemp kaldırıldı. 120 dakikalık reperfüzyon sağlandı. Reperfüzyon sonrası tüm sıçanlar sakrifiye edildi, ince barsakları alındı. İnce barsak örneklerinde, doku malonildialdehit (MDA) düzeyleri, süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), nitrik oksit (NO), myeloperoksidaz (MPO), redükte glutatyon (GSH), glutatyon redüktaz (GR) ve glutatyon peroksidaz (GSHPx) aktiviteleri ölçüldü.Bulgular: İ/R grubunda katalaz aktivite değeri, kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,05). GSH değerleri; pre 500, post 250 ve post 500 gruplarında, İ/R grubuna göre anlamlı olarak artış göstermiştir (p< 0.05). GSH-Px aktivite değeri, İ/R, Pre 250, Post 250, Post 500 gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı artış göstermiştir (p<0,05). Pre 250 grubunda, sham grubu ve Pre 500 grubuna göre anlamlı artış göstermiştir (p< 0,05). Post 500 grubunda, Pre 500 grubuna göre anlamlı artış göstermiştir (p<0,05). SOD aktivite değeri, Post 250 grubunda, İ/R grubuna göre anlamlı olarak artmıştır (p<0,05). Post 500 grubunda, pre 500 ve post 250 gruplarına göre anlamlı olarak azalmıştır (p<0,05). MDA düzeyinin Post 500 grubunda, İ/R grubuna göre anlamlı olarak azaldığı gözlenmiştir (p<0,05). Doku MPO aktivite değeri, Post 500 grubunda, İ/R grubu ve pre 250 grubuna göre anlamlı olarak azalma göstermiştir (p< 0,05). Doku NO aktivite düzeylerinin post 500 grubunda, İ/R grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı azalma gösterdiği saptanmıştır (p< 0,05). Tüm grupların GR aktivite değerleri arasında anlamlı fark saptanmamıştır.Sonuç: Dekspantenolün, reperfüzyondan hemen sonra intravenöz yolla verilen 500 mg/kg dozunda, deneysel modelimizde intestinal iskemi-reperfuzyon hasarının etkilerini engellemede etkili olduğu görülmüştür. İntestinal iskemi-reperfüzyon hasarında dekspantenolün ilk defa kullanılması ve ortaya çıkan sonuçların biyokimyasal parametrelerle desteklenmesi nedeniyle çalışmamızın bundan sonraki araştırmalara yol göstereceği inancındayız
Sıçanlarda TNBS ile oluşturulan deneysel kolit modelinde salvia officinalis'in etkileri
Amaç: Bu çalışmanın amacı, sıçanlarda TNBS ile kolit oluşturulduktan sonra kolit hasarı üzerine Salvia officinalis'in etkilerini araştırmaktır.Yöntem: 110 adet sağlıklı genç erkek Wistar Albino cinsi sıçan randomize olarak 11 gruba ayrıldı. Kontrol grubu , Kolit grubu (Tedavi verilmeyen grup, üç günlük), Susam yağı grubu (üç günlük, SY-3), 0.5 mg/kg Salvia officinalis ekstresi grubu ( üç günlük, 0.5 SO-3), 5 mg /kg SO ekstresi grubu ( üç günlük, 5 SO-3), 50 mg/kg SO ekstresi grubu ( üç günlük, 50 SO-3), Kolit grubu (Tedavi verilmeyen grup, yedi günlük), Susam yağı grubu ( yedi günlük, SY-7), 0.5 mg/kg SO ekstresi grubu (yedi günlük, 0.5 SO-7), 5 mg/kg SO ekstresi grubu (yedi günlük, 5 SO-7), 50 mg/kg SO ekstresi grubu (yedi günlük, 50 SO-7). Hayvanlar kolit uygulanmasından yaklaşık 12 saat önce aç bırakıldılar. Çalışma günü barsakları boşaltılarak, Ketamin (50 mg/kg) ve Ksilazin (5 mg/kg) anestezisi altında, rektumdan kolona doğru (sekiz cm girilerek) polietilen kateter yerleştirildi. Kateter aracılığı ile % 37'lik etanol içinde çözünmüş 25 mg 2,4,6-trinitrobenzen sülfonik asit (TNBS) içeren solüsyondan 0.8 ml uygulanarak kolit oluşturuldu. Kolit oluşumundan sonra sıçanlar üç ve yedinci günlerde sakrifiye edilerek barsak dokusu örnekleri alındı.Kolon dokusunda malonildialdehit (MDA) düzeyleri, süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), nitrik oksit (NO), myeloperoksidaz (MPO), glutatyon redüktaz (GR) ve glutatyon peroksidaz (GSH-Px) aktiviteleri ölçüldü.Bulgular: Grupların yedinci gününde 0.5 mg/kg ve 50 mg/kg Salvia officinalis sıvı extresi alan tedavi gruplarında makroskopik iyileşme sağlanmıştır (p<0.05). Üçüncü günde 0.5 ve 5 mg/kg Salvia officinalis sıvı ekstresi alan grupların NO düzeyleri kolit kontrol gruplarına göre istatistiksel anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p<0.05). Üçüncü günde 50 mg/kg Salvia officinalis sıvı extresi alan grubun SOD düzeyi kolit kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0.05) .Sonuç: Çalışmamızda, Salvia officinalis ile tedavi edilen gruplarda kolitin anlamlı bir şekilde iyileştiği görüldü. Salvia officinalis, Ülseratif Kolit ve Crohn Hastalığını içeren İBH sürecine olumlu bir etki yapmaktadır. Bu etkinin antiinflamatuar ve antioksidan mekanizmalar üzerinden olması muhtemeldir. Bu nedenle Salvia officinalisin kolit tedavisinde tamamlayıcı bir ajan olarak kullanılması yararlı olabilir.
Hypericum perforatum (St. John' s wort)' un burkitt lenfoma hücre dizilerinde (Daudi ve Namalwa) sitotoksik, antiproliferatif ve apoptotik etkileri
Hypericum perforatum L. (St. John's wort) peptik ülser, cilt yanıkları, infeksiyonlar, respiratuar ve inflamatuar hastalıkların tedavisinde geleneksel tıpta yüzyıllardır yaygın olarak kullanılmaktadır. H. perforatum naftodiantronlar; hiperisin ve psödohiperisin, flavonoidler ve floroglusinoller; hiperforin ve adhiperforin olmak üzere çok sayıda biyolojik aktiviteleri saptanmış bileşik içermektedir. Yapılan son çalışmalarda, H. perforatum' un farklı insan kanser hücre dizilerinde antitümöral etkileri kanıtlanmıştır. Bu çalışmada, H. perforatum ekstraktının Burkitt Lenfoma hücreleri (Namalwa ve Daudi) üzerine antiproliferatif, sitotoksik ve apoptotik etkileri araştırılması planlanmıştır.Bu amaçla, H. perforatum ektraktının altı farklı dozu (0,01-0,025-0,05-0,1-0,25-0,5 mg/ml) 24, 48 ve 72 saat süresince hücrelere uygulandı. Tripan mavisi boyama yöntemi ile viabilite, canlı hücreler tarafından tetrazolium tuzunun parçalanmasına dayanan WST-1 testi ile metabolik aktivite değerlendirildi. LDH (laktat dehidrogenaz) salınım testi ile sitotoksisite ve BrdU testi ile hücre proliferasyonu değerlendirildi. Erken apoptozis Annexin V testi ve geç apoptozis Tunel (terminal deoxynucleotidyl transferase-mediated dUDP nick-end labeling) testi ile flouresan mikroskopta incelendi.Tripan mavisi boyama yöntemine göre elde edilen viabilite değerlerinin H. perforatum ekstraktının 0,5 mg/ml konsantrasyonunda, 72 saat inkübasyon sonrası Namalwa hücrelerinde % 32 ve Daudi hücrelerinde % 5' e indiği, bu gruplar kontrol grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı farklılık olduğu tespit edilmiştir (p<0.05). Sonra H. perforatum ekstresinin hücrelerdeki metabolik aktivite üzerine etkisi araştırılmıştır. Elde edilen sonuçlara göre metabolik aktivitenin 0,5 mg/ml konsantrasyonda, 72 saat inkübasyon sonrası Namalwa hücrelerinde % 5 ve Daudi hücrelerinde % 1' e düştüğü saptanmıştır. Metabolik aktiviteye paralel olarak her iki hücrede LDH aktivitesi de ölçülmüştür. En yüksek LDH aktivitesi Namalwa hücrelerinde 72. saatte H. perforatum ekstraktının 0,01 mg/ml konsantrasyonunda ve Daudi hücrelerinde ise 72. saatte H. perforatum ekstraktının 0,25 mg/ml konsantrasyonunda saptanmıştır. Hücre proliferasyonu metabolik aktivite sonuçlarına benzer şekilde doz ve zamana bağımlı olarak azalmıştır. Erken apoptozis Annexin V testi ile 24 saat inkübasyon süresinin sonunda ve geç apoptozis Tunel testiyle 48. saatte H. perforatum ekstraktının 0,5 mg/ml konsantrasyonunda fluoresan mikroskopta apoptotik hücreler gözlenerek saptanmıştır.Sonuç olarak H. perforatum ekstraktının Namalwa ve Daudi hücrelerinin her ikisinde de doz ve zamana bağımlı olarak antiproliferatif ve sitotoksik etkilerinin olduğu ortaya çıkarılmıştır. H. perforatum ekstraktının 0,028 mg/ml IC50 dozunda Namalwa ve Daudi hücrelerinin çoğalmasını inhibe ettiği saptanmıştır. H. perforatum ekstraktının en yüksek konsantrasyonunda (0,5 mg/ml) Burkit Lenfoma hücrelerinde 24 ve 48. saatlerde olmak üzere erken ve geç apoptozisi uyardığı bulunmuştur.Anahtar kelimeler: Hypericum perforatum, Burkitt Lenfoma, apoptozis
Dokuz Eylül Üniversitesi Teratojenite Bilgi Servisi'ne başvuran gebelerde ilaç ve radyasyon ile karşılaşmanın gebelik sonuçlarına etkisinin değerlendirilmesi
AmaçÇalışmamızın amacı, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi (DEÜTF) Teratojenite Bilgi Servisi'ne (TBS) gebelikleri sırasında ilaç ve radyasyona maruz kalım nedeniyle danışmanlık için başvuran gebelerde gebelik sonuçlarının değerlendirilmesidir. Ayrıca teratojenik etki riskinin değerlendirmesinde kullanılan FDA (Food and Drug Administration), TERIS (Teratogen Information System) ve ADEC (Australian Drug Evaluation Committee's) gebelik risk sınıflandırmalarının birbirleriyle tutarlılıkları araştırıldı.YöntemKesitsel araştırmamıza TBS'mize 01.01.2005-30.06.2007 arasında başvuran, ilaç ve radyasyona maruz kalan gebelerin verileri alındı. Gebelere ait demografik veriler ile maruz kalınan ilaç ve radyasyon bilgileri standart bir forma kayıt edildi. Yaş, gebelik sayısı, önceki gebelikte ölü doğum, düşük varlığı, sigara alışkanlığı, Çalışma durumu, gebenin ve eşinin eğitim düzeyi bağımsız, düşük, ölü doğum ya da gebelik tahliyesi bağımlı değişkenlerdi. Veriler Student t test, ki-kare ve lojistik regresyon analizleri ile, gebelik risk sınıflandırmalarına göre ilaçların tutarlılığı kappa tutarlılık testi ile değerlendirildi (SPSS 11.0).BulgularAraştırmaya alınan 220 gebenin % 67.4'ü, 20-34 yaşları arasındaydı. Yaş ortalaması 29.1±5.5 (15?43 yaş), başvuru sırasında ortalama gebelik haftası 8.2±4.4 idi (3?28 hafta). Gebelerin %5.4'ü (n=12) ilaç ve radyasyona maruz kalmıştı. Gebelerin %29.1'inde (n=64) maruz kalınan etken FDA gebelik risk sınıflandırmasına göre yüksek riskli grupta idi. Gebeliklerin %74.1'i (n=163) doğumla, %17.3'ü (n=38) isteğe bağlı ya da tıbbi gebelik tahliyesi ile sonuçlandı. FDA Risk Sınıflandırmasına göre yüksek riskli ilaç kullanan gebelerde isteğe bağlı ya da tıbbi gebelik tahliyesi, düşük riskli ilaç kullananlara göre anlamlı düzeyde daha fazlaydı (OR:2.32, GA:1.13?4.77, p=0.032). En sık maruz kalınan ilaçlar, infeksiyon tedavisinde kullanılan ilaçlar ve merkezi sinir sistemi (MSS) ilaçlarıydı (sırasıyla % 24.6 ve % 24.1). FDA-ADEC, TERIS- ADEC ve TERIS-FDA gebelik risk sınıflandırmalarının birbirleriyle tutarlılıkları; sırasıyla 0.379, 0.454 ve 0.221 idi.Sonuçİlaç ve radyasyona maruz kalan gebelerde FDA gebelik risk sınıflandırmasına göre riskli grupta olmak, gebeliğin tıbbi ya da isteğe bağlı olarak sonlandırılma oranını artırmaktadır. Gebelik risk kategorilerinin birbirleriyle tutarlılıklarının düşük olması nedeniyle gebelik tahliyesi kararını verirken ilgili ilacın gebelikte kullanımı ile ilgili bilimsel araştırma sonuçları da göz önünde bulundurulmalıdır.Anahtar kelimelerTeratojenite, Teratojenite Bilgi Servisi (TBS), gebelik, ilaç, radyasyon, FDA, TERIS, ADEC
Bir üniversite hastanesinde dahili ve cerrahi bilimlerde tıpta uzmanlık öğrencilerinin klinik araştırmalar ile ilgili bilgi ve görüşlerinin araştırılması
Amaç: Bu araştırmanın amacı bir üniversite hastanesinde dahili ve cerrahi bilimlerde görevli tıpta uzmanlık öğrencilerinin klinik araştırmalar hakkındaki bilgi ve tutumları ile bunlara etki eden etmenlerin incelenmesidir. Yöntem: Kesitsel bir araştırma olan çalışmanın örneklemini, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Dahili (197) ve Cerrahi (64) Tıp Bilimleri'nde çalışan toplam 261 tıpta uzmanlık öğrencisi oluşturmuştur. Veriler, Mart-Nisan 2017 tarihleri arasında araştırmacılar tarafından hazırlanan anket formu aracılığı ile toplanmıştır. Her doğru/olumlu yanıt için 1 puan, yanlış/olumsuz ve fikrim yok yanıtları için ise 0 puan verilerek hesaplamalar gerçekleştirilmiştir. Veriler tanımlayıcı istatistikler, bağımsız gruplarda t–testi ve tek yönlü varyans analizi (one-way ANOVA) ile değerlendirilmiştir, 0.05 düzeyi anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya katılan 261 tıpta uzmanlık öğrencisinin yaş ortalaması 28 ± 3 olup, %47.9'u kadın, %52.1'i erkektir. Uzmanlık öğrencilerinin %26.4'ünün klinik araştırmalar ile ilgili eğitim aldığı, %24.1'inin klinik araştırmalarda çeşitli görevlerde bulunduğu belirlenmiştir. Görev alınan toplam 136 klinik araştırmadan %20.6'sının uluslararası, %79.4'ünün ulusal, %13.2'sinin endüstri merkezli, %86.8'inin araştırıcının başlattığı, %83.1'inin tek merkezli, %16.9'unun çok merkezli olduğu belirtilmiştir. Klinik ilaç araştırmalarında dikkate alınan yasal ve etik düzenlemeler ile ilgili soruda tıpta uzmanlık öğrencilerinin çoğunluğunun (%61.3) Helsinki Deklarasyonu'nu doğru bildiği ancak yalnızca %7.7'sinin tüm seçenekleri doğru işaretlediği bulunmuştur. Klinik ilaç araştırması yapmak için izin alınması gereken birimler sorulduğunda ise tıpta uzmanlık öğrencilerinin %80.1'i Klinik Araştırmaları Etik Kurulu, %31.8'i ise Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu cevabını verirken, yalnızca %14.6'sı tüm seçenekleri doğru işaretlemiştir. Tıpta uzmanlık öğrencilerinin klinik araştırmalara ilişkin genel ifadelerin yer aldığı 21 soruyu doğru yanıtlama oranları 13.4 ± 4.2 (%63.8, min. 0, maks. 20)'dır. Katılımcılara klinik araştırmalarda görev almak ile ilgili düşünceleri sorulduğunda %66.3'ü katılmak istediğini, %23.4'ü katılmak istemediğini %10.3'ü ise fikri olmadığını belirtmiştir. Klinik araştırmalar ile ilgili eğitim almış olan katılımcıların klinik araştırmalara ilişkin bilgi düzeylerinin eğitim almamış olanlara göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu bulunmuştur (p<0.05). Sonuç: Klinik araştırma eğitimi almış olan ve/veya klinik araştırma protokolü yazmış olan öğrencilerin klinik araştırmalar ile ilgili bilgi düzeyi ortalamaları daha yüksek bulundu. Klinik araştırmaların yürütülmesi ve etik yönü ile ilgili olarak temel eğitim programlarının açılması ve tıpta uzmanlık öğrencilerinin bu programlara katılımlarının teşvik edilmesi, ülkemizde yürütülen nitelikli klinik araştırmaların sayısının artmasında rol oynayacaktır.
Hiperkolesterolemik tavşan düz kası üzerine resveratrolün etkisi
ÖZETHİPERKOLESTEROLEMİK TAVŞAN DÜZ KASI ÜZERİNE RESVERATROLÜNETKİSİDr. Burak Cem Soner. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Farmakoloji AD.35340 Balçova-İzmir. cem.soner@deu.edu.trAMAÇ VE HİPOTEZErektil disfonksiyon (ED) risk faktörleri ile kardiyovasküler hastalıklar (KVH) içinbelirlenen risk faktörleri oldukça benzerdir. Çalışmamızda amaçlananhiperkolesterolemik ortamda oral resveratrolün korpus kavernozum (KK) dokusunda,torakal aorta (TA), mezenterik arter (MA) ve renal arter (RA)'de endotel disfonksiyonuönleyici etkisini karşılaştırmalı olarak araştırmaktır.YÖNTEMGruplar 6 hafta süre ile normal yem, %2 a/a'lik kolesterol diyeti ve %2 a/akolesterol diyeti+4mg/kg/gün resveratrol ile beslenmiştir. Bu süre sonunda plazmakolesterol düzeyleri değerlendirilmiştir. RA, TA, MA ve KK dokuları alınarak izoleorgan banyosunda kümülatif dozlarda asetilkolin (ACh) ve sodyum nitroprussit (SNP)ile sırası ile endotel bağımlı ve endotel bağımsız yanıtları değerlendirilmiştir.BULGULARPlazma total kolesterol düzeyleri hiperkolesterolemik grup ve resveratrol grubuarasında anlamlı farklılık göstermezken; her 2 grup da kontrol grubu ile anlamlıfarklılık göstermiştir. Resveratrol+kolesterol grubunda ACh'e bağlı gevşeme yanıtlarıhiperkolesterolemik grup ve kontrol grubu ile anlamlı farklılık göstermiştir. Gruplararasında endotel bağımsız gevşeme yanıtlarında herhangi bir farklılıkgözlenmemiştir. %2 a/a 6 hafta süre ile hiperkolesterolemik diyet sonucu oluşanendotel bağımlı gevşeme yanıtları en fazla sırası ile MA>KK>TA>RA'de bozulmagöstermektedir. Tavşanların 6 hafta süre ile %2 kolesterol ile beraber 4mg/kg/gün5resveratrol ile beslenmeleri ACh yanıtlarında düzelmeye neden olmuştur. Budüzelme değerlendirildiğinde ise sırası ile en fazla MA>RA>KK>TA' da olmaktadır.SONUÇ4mg/kg/gün resveratrol ile beraber %2 kolesterol diyeti RA, TA, MA ve KKdokularını hiperkolesteroleminin endotel disfonksiyon oluşturucu etkilerindenkorumuştur. Hiperkolesterolemik ve resveratrol gruplarının plazma kolesteroldüzeyleri arasında herhangi bir anlamlı farklılık oluşmaması resveratrolün bukoruyucu etkisini plazma kolesterol düzeyinde bağımsız bir mekanizma ile yaptığınıgöstermektedir. İleriki çalışmalarımız ile bu etki mekanizmasını değerlendirmeyiplanlamaktayız.ANAHTAR SÖZCÜKLERResveratrol, endotelyal disfonksiyon, hiperkolesterolemi, korpus kavernozum6
Sıçanlarda tekrarlayan düşük doz organofosfotionatlı pestisid maruziyetinin digoksin farmakokinetiği üzerine etkisi: p-glikoprotein üzerinden olası bir etkileşim
İzole sıçan kalp modelinde yüksek doz amitriptilin ile oluşturulan kardiyotoksik etkinin mekanizmasında adenozin reseptörlerinin rolü
Amaç Çalısmamızda, izole sıçan kalp modelinde, amitriptilin ile olusturulan kardiyotoksik etkilerin geri döndürülmesinde adenozin reseptör antagonistlerinin etkililiği arastırılmıstır. Yöntem Çalısmamızda QRS süresini % 150'den daha fazla (10-4 M) ve % 50-75 (5.5x10-5 M) oranında uzatan iki farklı amitriptilin konsantrasyonu kullanıldı. ?lk protokolde, selektif adenozin A1 reseptör antagonisti, DPCPX (8-cyclopentyl-1,3-Dipropylxanthine, 10-4 -10-6 M) ya da adenozin A2a reseptör antagonisti CSC (8-3-chlorostyryl -caffeine,10-4 ve 10-5 M)'nin 20 dakikalık infüzyonunu sonrasında 10-4 M amitriptilin 60 dakika boyunca infüzyonla verildi. ?kinci protokolde, DPCPX (10-4 M) ya da CSC (10-5 M) ile 20 dakikalık infüzyon sonrasında 5.5x10-5 M amitriptilin 60 dakika boyunca infüzyonla verildi. Sol Ventrikül Basıncı (SVB), sol ventrikül basıncının maksimuma ulasma kriteri (dp/dtmax), QRS süresi ve Kalp Atım Hızı (KAH) değerlendirildi. Bulgular Birinci protokolde, 10-4 M DPCPX ile infüzyon uygulanan gruplarda, QRS süresi 50. dakikada, kontrol grubuna göre anlamlı ölçüde kısaldı (p<0.05). ?kinci protokolde, 10-4 M DPCPX infüzyonu uygulanan kalplerde 40., 50. ve 60. dakikalarda QRS süresi kontrol grubuna göre anlamlı ölçüde kısalırken (p<0.05, p<0.01, p<0.05; sırasıyla), 10-5 M CSC infüzyonu uygulanan kalplerde, QRS süresi 20, 30 ve 60. dakikalarda (p<0.05) anlamlı oranda uzadı. DPCPX veya CSC infüzyonu, her iki protokolde de; amitriptilin infüzyonuna bağlı olarak değisen SVB, dp/dtmax ve KAH değerlerinde kontrol grubuna göre anlamlı değisiklik olusturmadı (p>0.05). Sonuç 10-4 M DPCPX infüzyonu, 5.5x10-5 M amitriptilin infüzyonu sonucu olusan QRS süresindeki uzamayı kısaltırken, 10-5 M CSC infüzyonu, QRS süresini kontrole göre uzattı. DPCPX, beta adrenerjik reseptörleri aktive ederek amitriptilin ile olusturulan QRS süresindeki uzamayı kısaltmıs olabilir.
Akut demir zehirlenmesinde dekontaminasyon yöntemi olarak polietilen glikol elektrolit lavaj solüsyonu ve magnezyum sulfatın karşılaştırılması
Çalışmamızda akut demir zehirlenmesinde dekontaminasyon yöntemleri olarak PEG-ELS ve katartiklerden MgSCU'm etkinliğinin tavşan hayvan modelinde karşılaştırıldı. Bu amaçla 8 tanesi ön çalışmada kullanılmak üzere her iki cinsten 28 adet Yeni Zelanda tavşanı çalışmaya alındı. Tavşanlar Kontrol(n=8), PEG-ELS ( n=7 ) ve MgS04(n=5) olmak üzere üç gruba ayrıldılar. Her üç gruptaki tavşanlara 200mg/kg elementel demir üzerinden hesaplanan dozda demir sülfat (FeSO-a) mide sondası aracılığıyla verilerek akut demir zehirlenmesi oluşturuldu. PEG-ELS grubuna demir verildikten 1/2 saat sonra PEG-ELS 20ml/kg/saat olacak şekilde 3 saat içinde mide sondası aracılığıyla uygulandı. MgSÛ4 grubuna da aynı şekilde demir verildikten 1/2 saat sonra 3g MgSCU %10 luk solüsyon halinde mide sondasıyla uygulandı. Demir verilmeden önce(O.saat) ve verildikten sonra 1., 3-, 5., 7. ve 24. saatlerde tavşan kulak veninden venöz kan alınarak spektrofotometrede kolorimetrik yöntemle serum demir düzeyleri ölçüldü. Demir verilmeden önce(0. saat), verildikten sonra 7. ve 24. saatlerde arter iye 1 kan gazları, HCO3-, BE, hematokrit, Na"1- ve K* kulak arterinden alman arteriyel kanda; Cl~, glukoz, SGOT ve SGPT venöz kanda ölçülerek oluşan hemodinamik değişiklikler değerlendirildi. Veriler istatistiksel olarak "student t" testi ile değerlendirildi. Sonuç olarak tavşanların hepsinde demir zehirlenmesine54 bağlı olarak metabolik asidoz gelişti. PEG-ELS tavşanlarda ishal oluşturmadığı için serum demir düzeylerini kontrol grubuna göre azaltmadı. MgSO-4 ise tavşanlarda verildikten sonra 2 saat içinde ishal oluşturdu ve serum demir düzeylerini Kontrol ve PEG-ELS grubuna göre anlamlı olarak düşürdü ancak metabolik asidozu ağırlaştırdı. Bu bulgulara dayanılarak PEG-ELS' in tavşanlarda ishal oluşturmadığı için etkili bir dekontaminasyon yöntemi olmadığı, MgSCU'm ise ishal oluşturarak demir emil imini engellediği ancak sıvı kaybına neden olarak metabolik asidozu ağırlaştırdığından dikkatle kullanılması gerektiği sonucuna varıldı.
Sıçan proksimal kolonunda serotonin reseptörlerinin sınıflandırılması
Serotonin; kolonik motilitede rol oynayan nörotrarismiterlerden biridir ve gastrointestinal kanal üzerindeki etkileri oldukça karmaşıktır. Etkilerine aracılık eden dört tip reseptörünün (5-HTı, 5-HT2l 5-HT3, 5-HT4) ve multipl subgruplarının varlığı günümüzde kabul edilen görüştür (3,4). Serotoninin kolondaki karmaşık olan etkilerine açıklık getirebilmek amacıyla planlanan bu çalışmada; izole sıçan proksimal kolonu üzerine serotoninin etkisi ve bu etkiye aracılık eden reseptör tipleri araştırıldı. Çalışmada, aynı laboratuvar koşullarında yetişmiş, 180-200 gr ağırlığında, erkek Wistar sıçanları kullanıldı. 18 saat önceden aç bırakılan sıçanlar, servikal dislokasyon ile öldürüldü. Batın açıldıktan sonra çıkarılan proksimal kolon, Tyrode Solüsyonu içeren petr kutusuna alındı; mezenterik hat boyunca açılarak, mukoza tabakası sıyrıldı. Longitudinal düz kas liflerine paralel olarak kesilip, hazırlanan kas şeritleri (1.5x0.3 cm) ; 37 derecede, %95 02 + %5 C02 ile gazlandırılmış olan Tyrode Solüsyonu içeren 20 ml'lik organ banyosuna asıldı. 1 gr istirahat gerilimi uygulandıktan sonra 60 dakika dinlenmeye bırakıldı. Dokunun verdiği cevaplar Grass 7F Poligrafa bağlı Grass 7PT 03E force-displacement transduser aracılığı ile yazdırıldı. Sonuç olarak; sıçan proksimal kolonunda serotoninin oluşturduğu kasıcı cevabın TTX ve atropin varlığında değişmemesi, serotoninin düz kasta bulunan reseptörleri aracılığı ile etki meydana getirdiğini göstermektedir. 5-HT 1 reseptör antagonist! metiotepin ve 5-HT3 reseptör antagonisti tropisetron ile serotonine ait cevap inhibe olurken, 5-HT2 antagonisti ketanserin ve 5-HT4 antagonisti DAU 6285 HCI varlığında değişmedi. 5-HTi reseptör agonisti 5-CT kasıcı cevap oluşturdu, 5-HT3 reseptör agonisti fenilbiguanid ise herhangi bir etki oluşturmadı. Bu sonuçlar cevabın 5-HTı ve 5-HT3 reseptörleri aracılığı ile meydana geldiğini ve sıçan kolonundaki reseptörlerinfenilbiguanide duyarsız olabileceği ya da 5-HT3 reseptörlerinin subtipleri bulunabileceği düşüncesini ortaya çıkarmaktadır.
İzole sıçan atriyumunda adenozinin oluşturduğu negatif kronotrop etkide nitrik oksidin rolü
Adenozin; çeşitli fizyolojik olayların düzenlenmesinde rolü olan endojen bir nükleotidtir. Adenozinin farmakolojik etkilerini Pi pürinerjik reseptörlerden Aı, A2, A3 reseptörler üzerinden gösterdiği kanıtlanmıştır (1,2). Adenozin kardiyovasküler sistemde negatif inotrop, negatif kronotrop ve negatif dromotrop etkiye neden olan kardiyodepresan bir ajandır (24). NO; bazal durumda damar endotelinden sürekli olarak salınan, damar direncinin fizyolojik düzenlenmesine katkıda bulunan ve kalp üzerinde negatif kronotrop, negatif inotrop etkisi olduğu bildirilen endojen bir otakoidtir (43, 10, 11). Çalışmada, spontan izole sıçan atriyumunda adenozinin oluşturduğu negatif kronotrop cevapta NO (nitrik oksid)' in rolü araştırıldı. Çalışmada, aynı laboratuvar koşullarında yetiştirilmiş 250-300 gr ağırlığında, erkek Wistar sıçanlar kullanıldı. Sıçanlar herhangi bir anestezik madde kullanılmadan servikal dislokasyonla öldürüldü. Göğüs kafesi açılarak çıkarılan kalp, Modifiye Hukovich Krebs' Solüsyonu içeren petri kutusuna alındı. Sağ ve sol atriyum birlikte zedelenmeden hızlı bir şekilde kalp dokusundan temizlendi. Hazırlanan spontan atan izole atriyum preparatı 37° C de % 95 02 + % 5 C02 ile gazlandırılmış olan Modifiye Hukovich Krebs' Solüsyonu içeren 30 mi' lik organ banyosuna asıldı. Her bir preparata 0.4 gr gerilim uygulandıktan sonra 45 dk. dinlenmeye bırakıldı. Dokunun verdiği cevaplar Grass 7 F Poligraf'a bağlı bir izometrik gerilim transduseri (Grass 7 PT-03E force-diplacement transduser) aracılığı ile yazdırıldı (54). Çalışmadan elde ettiğimiz bulgulara göre; adenozin spontan atan izole sıçan atriyumunda konsantrasyona bağımlı olarak atım hızını azaltıp, negatif kronotrop cevap oluşturdu. Buna karşın L-NAME varlığında, adenozinin oluşturduğu negatif kronotrop cevap azaldı ve L-NAME varlığında adenozinin oluşturduğu konsantrasyon-cevap eğrisi ile 52kontrol adenozin konsantrasyon-cevap eğrisi arasındaki fark istatiksel olarak anlamlı bulundu. Bu bulgulara dayanarak; spontan atan izole sıçan atriyumunda adenozinin oluşturduğu negatif kronotrop cevapta NO (nitrik oksid) salınımının da rolü olabileceği sonucuna varıldı. 53
Streptozotosin ile indüklenmiş diabetik rat mesanesinde elektriksel alan stimülasyonuna artmış kasılma yanıtında serotonin ve serotonin agonistlerinin etkisi
Deneysel diabetes mellitustaki ürodinamik değişiklikler, diabetik hastalardakine oldukça benzerdir. Diabetik nöropatiye bağlı mesane disfonksiyonun tedavisinde serotonin agonist ve antagonistlerinin yer alabilmesi için, serotoninin bu sistem üzerindeki fonksiyonlarının ayrıntılı olarak bilinmesi gerekmektedir. Serotonin, mesanedeki farmakolojik etkilerine ışık tutabilmesi düşüncesinden yola çıkarak planlanan bu çalışmada, izole sıçan mesanesinde serotoninin etkisi, etkisine aracılık eden reseptörlerin tanımlanması ve diabet gibi mesane disfonksiyonuna neden bir durumda serotonin etkisinde meydana gelebilecek değişikliklerin araştırılması için, çalışmada 65 mg/kg streptozotosin i.p. tek doz uygulanarak diabetes mellitus oluşturulan sıçanların izole mesane şeritlerine EAS uygulandı. EAS yanıtları üzerine kontrol ve diabetik grupta 5-HT ve agonistlerinin etkisi araştırıldı. Sonuçlarımıza göre, 5-HT düşük konsantrasyonlarda hem kontrol hem diabetik grupta 5-HT3 reseptörleri aracılığı ile EAS ile oluşturulan kasıcı yanıtları potansiyalize ederken, yüksek konsantrasyonlarda kontrol grubunda 5-HT2 reseptörleri, diabetik grupta ise 5-HT1A reseptörleri aracılığı ile inhibisyona neden olmaktadır. 65
Elektriksel alan stimülasyonu ile oluşturulan izole sıçan ileum, mesane, vas deferens ve sol atrium kasılmaları üzerinde 1,4-sineol, 1,8-sineol ve karvakrol'ün etkileri
1,4-Sineol, 1,8-sineol ile karvakrol halk arasında kullanılan, çeşitli doğal karışımların içinde bulunan ve aynı zamanda sentez ile elde edilen monoterpenlerdir. Bu maddelerin çeşitli dokularda etkili oldukları gösterilmiş fakat elektriksel alan stimulasyonu ile herhangi bir çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmamızda 1,4-sineol, 1,8-sineol ile karvakrol'ün elektriksel alan stimülasyonu ile uyarılan izole sıçan ileum, mesane, epididymal vas deferens, prostatik vas deferens ve sol atrium üzerindeki farmakolojik etkileri incelenmiştir. Testlerde nalokson ve NoARG kullanılarak, opioiderjik ve nitrerjik sistemlerle olası etkileşimleri araştırılmıştır.Karvakrol (10??-10?? M) ileum ve mesanede daha fazla olmak üzere tüm organlarda inhibisyona neden olmuştur. Nalokson varlığında karvakrol'ün ileum üzerindeki inhibitör etkisinin artmış olması, karvakrol'ün etki mekanizmasında opioid reseptörlerin etkisi bulunduğunu göstermiştir.1,8-Sineol (10??-10?³ M) tek bir dozda (10?³ M) ve sadece ileumu inhibe etmiştir. 1,8-Sineol'ün ileumdaki etkisinin nalokson varlığında artması ve 5x10?? M dozunda inhibisyon olması, opioid yolakla etkileştiğini göstermiştir. N-nitro-L-arjinin varlığında 1,8-sineol'ün sol atriumda inhibisyona yol açması, etki mekanizmasında nitrerjik yolağın önemli rol oynadığını göstermiştir.1,4-Sineol'ün (10??-10?³ M) ileum, mesane ve erkek sol atrium üzerinde inhibisyona neden olmuştur. Epididymal vas deferens ve dişi sol atrium dokularında tek başına anlamlı etki göstermemiş, nalokson varlığında ise inhibisyona neden olmuştur. Karvakrol ve 1,8-sineol gibi, 1,4-sineol de nalokson ile etkileşerek etki mekanizmasında opioiderjik sistemi kullandığı gözlenmiştir.Test maddelerinden en fazla karvakrol'ün etkili olduğu, 1,8-sineol'ün ise en düşük etkili olduğu bulunmuştur. 1,4-Sineol etki derecesi bakımından iki madde arasında bulunmaktadır. Organlar arasında, test edilen maddelere en fazla duyarlılık ileumda, en düşük duyarlılık prostatik vas deferensde bulunmuştur.Dolayısıyla bu tür maddelerin test edilmesinde prostatik vas deferensin kullanılmaması gerektiği sonucuna varılmıştır. Yapısal özellikler dikkate alındığında izopropil grubunun farmakofor özelliği taşıdığı anlaşılmıştır. Hidroksil grubunun varlığı farmakolojik etkide artışa neden olduğu, molekül yapısının planar özelliğinin kaybolması ise farmakolojik etkide önemli bir azalmaya neden olmaktadır. Bu test maddelerin moleküler yapıları ile farmakolojik etki arasındaki ilişkileri ilk kez bu çalışmada gösterilmiştir.
Camellia sinensis (çay) ekstrelerinin in vitro antioksidan, yara iyileştirici ve U2OS osteosarkom hücrelerinde antikanser aktivitelerinin araştırılması
Camellia sinensis (L.) Kuntze (Theaceae) (çay), polifenollerce zengin bir bitki olup, özellikle de flavan-3-ol (kateşin) ve flavonol glikozidleri içerir. C. sinensis'den elde edilen yeşil çayın, içerdiği polifenoller sebebiyle güçlü antioksidan, antienflamatuar, antimutajenik, antikanserojenik, antianjiyojenik, apoptotik, hipolipidemik, antiarteriosklerotik, antidiyabetik, antibakteriyel, antiviral ve yaşlanmayı geciktirici etkilere sahip olduğu açıklanmıştır. Bu çalışmada, Trabzon Sürmene'den toplanan Camellia sinensis yaprakları ile satın aldığımız (ticari) yeşil çay'dan hazırladığımız infüzyon ve metanol ekstrelerinin antioksidan, yara iyileştirici ve antikanser aktiviteleri in vitro olarak araştırılmıştır. Toplam fenolik madde miktarları Folin-Ciocaltaeu Metodu ile, antioksidan aktivite tayini ise DPPH (2.2-difenil-1-pikrilhidrazil) ve ß-Karoten-Linoleik Asit üzerinden tayin edilmiştir.0.5, 1, 2.5, 5, 10 ?g/ml konsantrasyonları hazırlanan C. sinensis ekstrelerinin 24 ve 48 saatlik yara iyileştirici etkileri NIH 3T3 hücrelerinde Masson's Trichrome Tekniği kullanılarak araştırılmıştır. 5, 10, 20, 40, 60 ?g/ml ekstre konsantrasyonlarının 24 ve 48 saatlik antikanser aktiviteleri de U2OS osteosarkom hücrelerinde MTT (sitotoksik etki) ve akım sitometri (apoptotik etki) yöntemler kullanılarak değerlendirilmiştir.C. sinensis metanol ekstrelerinin, infüzyon gruplarına göre total fenolik madde miktarı ve antioksidan aktiviteleri daha yüksek bulunmuştur. Bu bulgulara paralel olarak metanol ekstreleri kontrolle karşılaştırıldığında, hem yara iyileştirici hem de antikanser aktivitelerinin yine infüzyon gruplarına göre daha anlamlı olduğu belirlenmiştir. Yara iyileştirici etkide özellikle İYÇ-Me (işlenmiş yeşil çay-metanol), YÇ-Me (işlenmemiş yeşil çay-metanol) ve SYÇ-Me (satın alınmış yeşil çay-metanol)'nin düşük konsantrasyonlarında, total hücre sayısındaki artışa paralel olarak mitoza giden hücre sayılarında da anlamlı artışlar belirlenmiştir. Yine metanol ekstrelerinin 0.5 ?g/ml konsantrasyonlarında poligonal hücre sayılarındaki artışlar kontrole göre önemli derecede anlamlı bulunmuştur. Granül sayısı bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlılık belirlenmemiştir. Sitotoksik etki bakımından tüm ekstre gruplarında konsantrasyon ve inkübasyon zamanı arttıkça sitotoksik etkinin arttığı ve hücre proliferasyonun azaldığı görülmüştür. Apoptotik etkinin de metanol ekstrelerinde infüzyon gruplarına göre daha fazla olduğu belirlenmiştir. Özellikle apoptotik hücre oranı 60 ?g/ml İYÇ-Me, YÇ-Me, SYÇ-Me konsantrasyonlarında sırasıyla % 26.3, % 18.9 , % 14.7 olarak bulunmuştur.Sonuç olarak, bu çalışmada in vitro antioksidan, yara iyileştirici ve antikanser aktivitede yüksek toplam fenolik madde içeren Camellia sinensis metanol ekstrelerinin daha etkili olduğunu belirlenmiştir.
Crataegus orientalis etanol ekstresinin antinosiseptif, antiinflamatuvar, antitrombotik ve antioksidan etkileri
Crataegus (alıç) bitkisinin türlerinin farklı kısımlarından hazırlanan ekstrelerinin ilaç olarakkullanımı çok eski zamanlara dayanmaktadır. Alıcın kalp ve damar hastalıkları için kullanımıçok yaygındır ve bu yararlı terapötik etkilerinin antioksidan içeriğinden kaynaklandığı ilerisürülmektedir.Bu çalışmada Crataegus orientalis yapraklarının etanol ekstresinin in vitro antioksidanaktivitesinin belirlenmesi ve olası antinosiseptif, antiinflamatuvar ve antitrombotik etkilerininaraştırılması amaçlanmıştır. Ekstrenin nosisepsiyon üzerindeki etkilerinin fareler üzerindedeğerlendirilmesi için hot-plate, tail-immersion ve asetik asit ile indüklenen kıvranma testleriuygulanmıştır. Anti-inflamatuvar ve antitrombotik etkileri ise karragenin ile indüklenen pençeödem testi ve kuyruk tromboz testi kullanılarak belirlenmiştir. Ekstrenin antioksidan aktivitesi2,2-difenil-1-pikrilhidrazil (DPPH) ve ß-karoten-linoleik asit sistemi kullanılarak tayinedilmiştir.Antinosiseptif ve antiinflamatuvar etkilerin belirlenmesi için uygulanan testlerde ekstrenin 50,100 ve 200 mg/kg olarak hazırlanan dozları intraperitoneal olarak 30 dakika öncesindenverilmiştir. Hot-plate testinde 50 mg/kg dozunda kontrolle karşılaştırıldığında anlamlı bir etkigörülmezken, 100 ve 200 mg/kg dozlarında antinosiseptif etkide anlamlılık gözlenmiştir. Tailimmersiontestinde tüm dozlarda görülen antinosiseptif etki kontrole göre anlamlılıkgöstermiştir. Asetik-asit ile indüklenen kıvranma testinde ise doz arttıkça kıvranmasayılarında önemli bir düşüş görülmüştür. Antiinflamatuvar testinden elde edilen sonuçlardoza bağımlı bir etkinlik göstermiştir ve 200 mg/kg dozda inflammasyonun inhibisyon aralığı%68,02 ve %96,8'dir. Antitrombotik aktivite testinde kuyruklarda tromboz oluşumununönemli derecede baskılandığı gözlenmiştir. DPPH-radikal süpürücü aktivite testinde ve ß-karoten-linoleik asit sisteminde ekstrenin antioksidan aktiviteye sahip olduğu görülmüştür.Deneylerden elde edilen bulgulara göre, Crataegus orientalis etanol ekstresinin antinosiseptif,antiinflamatuvar, antitrombotik ve antioksidan aktivitelerinin dikkate değer olduğu sonucunavarılmıştır.Anahtar kelimeler: Crataegus orientalis, alıç, antinosiseptif, antiinflamatuvar,antitrombotik, antioksidan
Hypericum origanifolium Willd. hidroalkolik ekstresinin farelerin santral sinir sistemi üzerine etkilerinin araştırılması
Bu tez çalışmasında, Guttiferae familyasına ait Hypericum origanifolium Willd' den hazırlanan hidroalkolik ekstrenin, farelerin çeşitli davranışsal parametreleri ve ağrı algıları üzerine olası etkileri araştırılmıştır. Ekstrenin antidepresan etkinliği modifiye zorlu yüzme testi, anksiyolitik etkinliği delikli platform testi, spontan lokomotor aktivite ve motor koordinasyon parametreleri üzerine etkileri ise sırasıyla aktivite kafesi deneyleri ve dönen mil testleri ile araştırılmıştır. Antinosiseptif etkiyi değerlendirmek için de sıcak plaka, kuyruk sıkıştırma ve formalin testleri uygulanmıştır.Gerçekleştirilen psikofarmakolojik deneyler, ekstrenin akut ve subakut uygulamalarının farelerde antidepresan, anksiyolitik ve analjezik etkilere neden olduğunu göstermiştir. Ekstrenin anksiyolitik etkisinin flumazenil ön uygulaması ile ortadan kalkmış olması söz konusu anksiyolik etkinin GABA(A)-benzodiazepin reseptör kompleksinin aktivasyonu ile ilişkili olduğuna işaret etmiştir. Diğer yandan, ekstrenin santral ve periferik düzeylerdeki antinosiseptif etkilerinin non-selektif opioid reseptör antagonisti bir ajan olan nalokson ile antagonize edilmesi de antinosiseptif etkinin opioid mekanizmalar ile ilişkili olduğunu göstermiştir. Hypericum origanifolium'dan hazırlanan hidroalkolik ekstrenin fitokimyasal analizi sonucu rutin (2108,79 ppm) ve klorojenik asit (2317,12 ppm)'in ekstrede bulunan ana fenolik bileşikler olduğu saptanmıştır. Hidroalkolik ekstrenin ana bileşenleri olan rutin ve klorojenik asit'in bu çalışmada ortaya konulan psikofarmakolojik etkiler ile olası ilişkileri tartışılmıştır.Anahtar Kelimeler: Hypericum origanifolium, analjezi, depresyon, anksiyete, motor koordinasyon, spontan lokomotor aktivite, rutin, klorojenik asit
Mianserin'in streptozotosin ile diyabet oluşturulmuş sıçanlarda gelişen nöropatik ağrı üzerine etkisinin araştırılması
Bu tez çalışmasında, mianserin'in subakut uygulamasının, streptozotosin (STZ) ile diyabet oluşturulmuş sıçanlarda, 4. haftada nöropati gelişimine bağlı olarak ortaya çıkan hiperaljezi ve allodini üzerine etkileri çeşitli deneysel ağrı metotları ile araştırılmıştır. Mianserin uygulamalarının sıçanların kan glukoz seviyeleri üzerine etkileri, açlık kan glukozu ölçümleri ve oral glukoz tolerans testi uygulamaları ile değerlendirilmiştir. Yem ve su tüketimi, idrar ve dışkı atılımı gibi metabolik parametrelerin değişimi ise metabolik kafes düzenekleri ile izlenmiştir.Mianserin'in 30 ve 45 mg.kg-1 dozlarda 7 ve 14 gün süre uygulamasının diyabetik sıçanlardaki yüksek kan glukoz seviyelerini ve söz konusu hiperglisemiye bağlı olarak gelişen polidipsiyi, poliüriyi ve polifajiyi istatistiksel olarak anlamlı biçimde düzelttiği belirlenmiştir. Antihiperglisemik etki açısından mianserin'in 30 mg.kg-1 dozu referans ilaç metformin (1 g.kg-1) kadar etkili bulunmuştur.Diğer yandan, mianserin'in antihiperglisemik etki gösterdiği dozlarda hem opioid aracılıklı akut antinosiseptif etki gösterdiği hem de diyabetik nöropatiye bağlı olarak gelişen mekanik ve termal hiperaljeziyi etkili biçimde düzelttiği belirlenmiştir. Mianserin'in söz konusu antihiperaljezik etkisinin yanı sıra diyabete bağlı mekanik ve termal allodiniyi de azalttığı saptanmıştır.Bu tez çalışması ile atipik bir antidepresan olan mianserin'in deneysel diyabet modelinde metformin ile kıyaslanabilir ölçüde antihiperglisemik ve pregabalin (10 mg.kg-1) ile kıyaslanabilir ölçüde antihiperaljezik ve antiallodinik etkinlik gösterdiği ilk kez ortaya konulmuştur. Bununla birlikte, mianserin'in antihiperglisemik, antihiperaljezik ve antiallodinik etkilerinin altında yatan farmakolojik mekanizmalar aydınlatılmayı beklemektedir.Bu tez çalışmasının en önemli sonucu, diyabetik hastalarda insidansı yüksek olan nöropatik ağrının tedavisinde uygun ilaç seçimine yönelik yeni yaklaşımlara preklinik bir temel sağlayacak olmasıdır. Diğer yandan, mianserin'in diyabetik nöropati tedavisinde etkin bir alternatif ilaç olarak kabul edilebilmesi için, bu pre-klinik çalışma ile elde edilen bulguların klinik çalışmalar ile doğrulanmasının gerekliliği açıktır.
Küçük hücreli olmayan akciğer kanseri hücre hattında (A549) yeni bir tirozin kinaz inhibitörü olan pazopanibin (GW786034) antianjiyojenik etkilerinin araştırılması
Akciğer kanseri, yirminci yüzyılın başlarında ender olmasına karşın, günümüzde görülme sıklığı artan, önemli bir sağlık problemidir. Küçük hücreli olmayan akciğer kanseri (KHDAK) akciğer kanserinin agresif bir türüdür. Günümüzde yeni ve daha etkili ajanların kullanılmasıyla, kanser tedavisinde yeni çalışmalar yapılmaktadır. Anjiyojenik ve antianjiyojenik faktörlerin dengesinin bilinmesi gelecekte akciğer kanseri gibi tümörlerde yeni bir tedavi seçeneği gündeme getirecektir. Kanser gelişmesinde; hücre çoğalması, tümör yayılımı, metastazı gibi süreçler aktive olmuş tirozin kinaz reseptörünün tetiklediği sinyal yolakları tarafından yönetilir. Pazopanib (GW786034), VEGFR-1,-2,-3, PDGFR ve c-Kit reseptörlerine karşı aktivite gösteren çok hedefli bir tirozin kinaz inhibitörüdür. Son zamanlarda ilerlemiş renal hücreli karsinom (RCC) tedavisi için FDA tarafından pazopanibin klinik kulanımı onaylanmıştır. Bu tez çalışmasında, bir tirozin kinaz inhibitörü olan pazopanibin, antianjiyojenik etkileri insan akciğer kanseri (A549) ve insan umbilikal ven endotel hücre (HUVEC) hattında in vitro yöntemler ile araştırılmıştır. Pazopanib konsantrasyonlarının (2.5, 25, 50, 100, 200 µM) sitotoksik etkileri, mitokondriyal aktivite düzeylerinde MTT (3-(4,5-Dimethylthiazol-2-yl)-2,5-diphenyltetrazolium bromide) yöntemi ile belirlenmiştir. Antiproliferatif etkiler, Gerçek Zamanlı Hücre Analiz (RTCA DP) Sistemi kullanılarak hücre indeks değerlerindeki değişikliklere göre değerlendirilmiştir. Vasküler endotel büyüme faktörü (VEGF) miktarları ELİZA ve VEGF mRNA ekspresyonlarıda real-time PCR yöntemi ile araştırılmıştır. Çalışmanın sonucunda, zamana ve konsantrasyona bağlı olarak pazopanib, A549 ve HUVEC hücrelerinde hücre proliferasyonunda, invazyon ve migrasyonu ile VEGF miktarlarında önemli düzeyde azalma yapmıştır. RTCA DP Sisteminde A549 hücreleri üzerinde pazopanibin IC50 değeri 24. saatte 51.6 µM olarak analiz edilmiştir. Bu çalışmanın sonucunda, pazopanibin A549 hücreleri üzerinde önemli antiproliferatif ve antianjiyojenik etkilere sahip olduğunu HUVEC hücreleri ile karşılaştırmalı olarak belirledik. Bir tirozin kinaz inhibitörü olan pazopanibin akciğer kanser kemoterapisi için potansiyel bir ajan olabileceği düşünülmektedir.
Lösemi ve kolon kanseri hücrelerinde yeni bir proteozom inhibitörü olan MLN9708'in antineoplastik etkilerinin araştırılması
Proteazom inhibisyonu etkili bir antikanser tedavi yöntemi olarak son yıllarda giderek önem kazanmaktadır. Bortezomib, birçok kanser hücre hattına karşı yüksek etki gücüne sahiptir. Özellikle multiple myeloma da spesifik etkinlik göstermesiyle birlikte, küçük hücreli olmayan akciğer kanseri, mantle hücreli lenfoma ve pankreas kanserinde de etkili bulunmuştur. MLN9708, seçiciliği ve etkisi bakımından Bortezomib benzeri olup, yeni geliştirilen ikinci jenerasyon bir proteazom inhibitörüdür ve faz 1 çalışmaları halen devam etmektedir. MLN9708?in etkileri, solid tümörler ve hematolojik malignansiler de, preklinik olarak araştırılmaya başlanmıştır. Çalışmalarda, MLN9708?in sulu çözeltilerde ya da plazmada hızlı hidrolize olarak biyolojik aktif formu olan MLN2238?e dönüştüğü gösterilmiştir. Bu tez çalışmasında; MLN2238 ve Bortezomib?in antineoplastik etkileri, K562 insan kronik myeloid lösemi ve Caco¬2 insan kolorektal adenokarsinom hücre hatlarında araştırılmıştır. MLN2238 ve Bortezomib?in K562 ve Caco2 hücreleri üzerindeki antiproliferatif etkileri 24 ve 48. saatte WST-1 yöntemi ile belirlenmiştir. Apoptotik etkiler ise, Annexin V-PI, kaspaz-3 aktivasyonu ve mitokondrial membran depolarizasyon (JC-1) yöntemleri ile akış sitometri cihazında analiz edilmiştir. Proteozom inhibitörlerinin etki yolağı üzerinde hücre inhibisyonunda ve apoptozunda önemli rol oynayan; NF-kB ve c-myc mRNA ekspresyon düzeyleri ise Real Time-PCR yöntemi ile değerlendirilmiştir. Çalışmanın sonucunda, zamana ve konsantrasyona bağımlı olarak MLN2238 ve Bortezomib?in, K562 ve Caco2 hücreleri üzerinde önemli derecede antiproliferatif etkiye sahip olduğu belirlenmiştir. MLN2238 ve Bortezomib?in AnnexinV-PI yöntemi ile analiz edilen apoptotik etkileri K562 ve Caco2 hücrelerinde özellikle 24. saatte etkili bulunmuştur. MLN2238 ve Bortezomib?in Kaspaz-3 aktivasyonunu ve mitokondrial depolarizasyonunu arttırarak her iki hücre tipini de apoptoza götürdüğü belirlenmiştir. NF-kB mRNA ekspresyonu K562 ve Caco2 hücrelerinde, MLN2238 ve Bortezomib konsantrasyonlarında 24. saatte azalmıştır. C-myc mRNA ekspresyonu K562 hücrelerinde her iki inkübasyon zamanında azalırken, Caco2 hücrelerinde ise sadece 24. saatte azalma göstermiştir. Bu çalışmada MLN2238?in, hem K652 hemde Caco2 hücrelerinde önemli apoptotik etkisinin bulunması, lösemi ve kolon kanser kemoterapisinde önemli antikanserojenik potansiyele sahip olabileceğini göstermektedir.
Melatonin ve melatonin reseptörlerinin aorta ve HUVEC üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi
Zamanla insanlarda pineal bezden salgısı azalan melatonin, serebral ve periferik etkiler gösterdiği gibi vasküler etkiler de göstermektedir. Bu çalışmada melatoninin etkisi melatonin reseptör antagonistleri ile kıyaslanarak ortaya çıkan vasküler cevaplar ve hücre içi yanıtlar sıçan aortu ve Human umbilical vein endothelial cell (HUVEC) hücre dizisi üzerinde değerlendirilmiştir. Bu amaçla sağlıklı erkek albino Wistar sıçanlardan (350-400g), endoteli sağlam torakal aortalar çıkarıldı ve aorta halkaları inkübasyon materyaline göre dört gruba ayrıldı. Birinci grup olan, kontrol grubu aortalara hiçbir inkübasyon yapılmadı. İkinci grup non-selektif MT reseptör agonisti (10-5 M) melatonin (MLT), üçüncü grup nonselektif MT reseptör antagonisti (10-5 M) luzindol (LZL), dördüncü grup (10-5 M) MLT ve (10-5 M) LZL kombinasyonu ile inkübe edildi. İnkübasyon periodunun ardından kümülatif KCl (10-50mM) veya Phe (3x10-9-10-6M) ile elde edilen vazokonstriktif cevaplar, ayrıca Ach (10-10-10-5 M) veya SNP (3x10-9-10-6 M) ile elde edilen vazorelaksan cevaplar kıyaslandı. Veriler iki yönlü varyans analizi ve ardından Bonferroni testi (n:5) (Graph Pad) uygulanarak değerlendirildi. Endotel hücresi deneyleri için ise HUVEC hücre dizisi F12 medyumunda kültüre alındı ve inkübasyon materyaline göre 5 gruba ayrıldı. Birinci grup hiçbir inkübasyon yapılmayan kontrol hücrelerden oluşmaktadır. İkinci grup (10-10-7 M) MLT ile, üçüncü grup (10-10-7 M) MLT ve (10-5, 10-6 M) LZL ile, dördüncü grup (10-10-7 M) MLT ve (10-5, 10-6 M) 4P-PDOT ile, beşinci grup (10-10-7 M) MLT ve (10-5, 10-6 M) GR135531 ile 24 saat inkübe edilmiştir. Bu gruplara daha sonra MTT, kalsiyum miktar tayini ve total nitrat/nitrit miktar tayini yapılmıştır. Sonuçlar kontrole göre yüzde olarak verilmiş, iki yönlü varyans analizi ve ardından Bonferroni testi (n:3) yapılarak değerlendirilmiştir (Graph Pad). (10-5M) MLT inkübasyonu (3x10-7-10-5 M) Phe ve (20mM) KCl ile elde edilen vazokonstrüktif yanıtları anlamlı olarak arttırdı ve bu artış (10-5 M) LZL veya (10-5 M) MLT ve LZL kombinasyonunda görülmedi. Ayrıca 10-5 M MLT, Phe ve KCl eğrilerinden elde edilen EC50 değerlerini belirgin olarak arttırdı, bu sonuçlara uygun olarak 10-5 M LZL ve 10-5 M MLT ve LZL kombinasyonunda bu artış görülmedi. Fakat hiçbir grupta Ach ile elde edilen vazorelaksan cevaplarda belirgin bir değişiklik olmadı. 10-5 M MLT ile inkübasyon (3x10-7 and 10-7 M) SNP ile elde edilen vazorelaksan cevapları artırdı, bu sonuçlara uygun olarak 10-5 M LZL veya 10-5 M MLT ve LZL kombinasyonunda bu artmış cevaplar kontrol seviyelerine kadar azaldı. Melatoninin MT reseptörleri aracılığıyla ortaya çıkan sitotoksik etkileri olup olmadığını anlamak için HUVEC hücre dizisi kullanarak MTT testi gerçekleştirildi. 10-10-3 M MLT hücre canlılığını yüzde olarak belirgin biçimde düşürdü (sırasıyla % 60±4, 66±2, 55±1, 65±1, 64±4). fakat 10-4-10-7 M konsantrasyonlarda ise MLT hücre canlılığını kontrole göre hafif bir şekilde artırdı. 10-2 ve 10-3 M MLT?e 10-5 M LZL or 10-5 M 4P-PDOT eklenmesi hücre canlılığını belirgin olarak artırdı ve kontrol seviyelerine ulaştırdı. Benzer sonuçlar 10-1-10-3 M MLT'e 10-6 M LZL veya 10-6 M 4P-PDOT eklenerek de elde edilmiştir. Buna rağmen MLT (10-10-7 M) ile 10-5 veya 10-6 M GR135531 inkübasyonu, MLT (10-10-7 M)?e göre sitotoksisite üzerinde hiçbir fark ortaya çıkarmamıştır. MLT (10-1-10-7 M) inkübasyonu hücre içi kalsiyum miktarı yüzdesini ise artırdı ve MLT ile 10-5 veya 10-6 M LZL ve 10-5 M veya 10-6 M 4P-PDOT kombinasyonu intraselüler kalsiyum seviyesini belirgin olarak azalttı fakat MT3 reseptör agonisti GR135531 kombinasyonu ise MLT ile kıyaslandığında hücre içi kalsiyum miktarı bakımından hiçbir değişiklik göstermedi. HUVEC hücreleri ile melatonin ve melatonin reseptörlerinin NO üzerindeki etkisini anlamak amacıyla NO miktarının bir göstergesi olan total nitrit/nitrat miktar tayini yapılmıştır. 10-4 mM MLT ile azalan total nitrit/nitrat miktarı, 10-5 M 4P-PDOT veya 10-5 M GR135531 ile birlikte inkübasyon yapıldığında anlamlı artış göstermiştir. 10-5 mM MLT ile 10-5 M luzindol kombine olarak inkübe edildiğinde total nitrit nitrat miktarının 10-5 M MLT?ye göre anlamlı olarak azaldığı görülmektedir. MT reseptörlerinin vasküler etkilerinin değerlendirildiği çalışmaların çoğu ya sıçan kaudal arteri yada sıçan serebral arteri kullanılarak yapılmıştır. Kaudal arter (kuyruk arteri) sıçanda önemli görevler ifa ederken insanda kaudal ater hem çok kısa hem de etkisi çok sınırlıdır, serebral arter ise genel vasküler basıncın bir göstergesi olarak kabul edilmekten uzaktır. Dolayısıyla serebral arter veya kaudal arterde görülen etkilerin, aorta gibi özel fonksiyonları olan damarlarda dahil olmak üzere, bütün damar yataklarında aynı şekilde olması gerekir gibi bir genelleme yapmak doğru olmayabilir. Bu sebepten aortada melatonin ve melatonin reseptörlerinin etkileri ayrıca incelenmelidir. Sıçan torakal aortasında protein ve mRNA seviyesinde yanlız MT1 reseptörü bulunması; bu reseptörlerin de endotelde (Tunica adventitia) yoğunlaşması sebebiyle, bu çalışmada 10-5 M MLT, KCl veya Phe ile elde edilen vazokonstriktör cevaplar ve SNP ile elde edilen vazorelaksan cevaplar, endoteli sağlam aortada MT1 reseptörü aracılığıyla ortaya çıkmaktadır. HUVEC kullanarak elde ettiğimiz sonuçlar ise 10-10-3 M MLT'in daha çok MT2 reseptörleri aracılığıyla olmak üzere MT1/MT2 reseptörleri üstünden sitotoksik etkiler ortaya çıkardıkları sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca MLT hücre içi Ca2+ seviyelerini MT1/MT2 reseptörleri aracılığıyla artırmaktadır, MT3 reseptörü ise hücre içi Ca2+ miktarına etki etmemektedir. Total nitrit nitrat miktarı ölçülerek yapılan deneylerden elde edilen sonuçlara dayanarak MLT?nin HUVEC hücrelerinde NO miktarını baskıladığı ve bu etkiyi başlıca MT2 reseptörleri aracılığıyla yaptığı sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Melatonin, melatonin reseptörleri, HUVEC, aorta, vazoreaktivite, nitrik oksit, kalsiyum, sitotoksisite.
Oksijenli monoterpenlerin analjezik ve antienflamatuvar etkilerinin karşılaştırmalı olarak araştırılması
Monoterpenler doğal olarak bulunan ve sentezle elde edilebilen moleküllerdir. Bu çalışmada karvakrol, timol, (+)-terpinen-4-ol, (+)-alfa-terpineol, 1,8-sineol, 1,4-sineol test maddeleri olarak seçilmiştir. Analjezik ve antienflamatuvar etkilerin karşılaştırmalı olarak çalışılması ve etki mekanizmalarında yaklaşım sağlaması açısından o-krezol ve m-krezol de çalışmaya dahil edilmiş ve krezollerin etkisiz olacakları hipotezi kurulmuştur. Analjezi testleri için kuyruk kıstırma ve kuyruk daldırma (tail-clip ve tail-immersion), antienflamatuvar etki için ise formalinle oluşturulan pençe ödem testi kullanılmıştır. Başlangıçta ayçiçek yağı ile test maddeleri üç farklı dozda olmak üzere (10, 50 ve 100 mg/kg i.p) çözülmüş fakat alınan ilk deneysel sonuçların özellikleri nedeniyle deneyler boyunca sadece DMSO çözücü olarak kullanılmıştır. Sağlıklı ve enflame izole fare distal kolon preparatlarında asetilkolin ile oluşturulan kasılmalara karşı karvakrolün etkisi çalışılmıştır. Nalokson ve rutenyum kırmızısı olası opioid ve TRP mekanizmalarının araştırılması için antagonist olarak kullanılmıştır. Karvakrol, timol, 1,8-sineol ve (+)-alfa-terpineol farklı derecelerde olmak üzere analjezik etki göstermiş en fazla etki karvakrolde gözlenmiştir. Analjezik etkiler rutenyum kırmızısı varlığında antagonize olmuş, (+)-alfa-terpineol?un etkilerinin naloksona duyarlı olduğu bulunmuştur. Asetilkolin ile oluşturulan kasılmalar sağlıklı kolonda karvakrol ile inhibe olmuş fakat enflame dokularda bu etki gözlenmemiştir. (+)-Terpinen-4-ol?ün analjezi testlerinde etkisiz, antienflamatuvar testlerde ise etkili olduğu gözlenmiştir. Başlangıçta kurulan hipotezin aksine o-krezol antienflamatuvar testlerde aktivite göstermiş fakat analjezik etki göstermemiştir. Sonuçlar birlikte değerlendirildiginde karvakrol, timol, 1,8-sineol, (+)-alfa-terpineol (+)-terpinen-4-ol ile birlikte o-krezol de TRP kanalları ile etkileşerek antienflamatuvar etki göstermiştir. Sonuç olarak test maddelerinin kimyasal özellikleri dikkate alınacak olursa gözlenen etkilerden hidroksil grubunun pozisyonunun ve izopropil grubunun varlığı ve yokluğunun önemli rol oynadığı düşünülmektedir.
Ferulik asitin ve ferulik asit yüklü taşıyıcı sistemin anksiyete üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Anksiyete hastalığının toplumda yaygın görülen psikiyatrik bozukluklardan biri olduğu bildirilmiştir. Anksiyete rahatsızlığının çeşitli sebeplere bağlı olarak ortaya çıkabileceği düşünülmektedir. Günümüzde birkaç geleneksel anksiyolitik ilaç kullanılmaktadır, ancak bu ilaçların ciddi birçok yan etkiye neden olduğu bildirilmektedir. Bu nedenle, doğal kaynaklardan hedefine uygun, daha etkili ve güvenli ilaç kaynakları bulmak için çalışmalar araştırmacılar tarafından büyük bir hızla yürütülmektedir. Bu kapsamda, köklü anksiyolitik aktiviteleri ve yapı-aktivite ilişkileri ile nöropsikofarmakolojik yönleri olan fitokimyasal bileşikleri kapsamlı bir şekilde gözden geçirilmektedir. Sonuçlar fenolik fitokimyasalların güvenli anksiyolitik etkilere sahip olduğunu bildirmiştir. Ferulik asitin düşük toksisiteye sahip bir fenolik bir bileşik olduğu çalışmalarda görülmüştür. Ferulik asitin, anksiyolitik etkisi de dâhil olmak üzere birçok fizyolojik fonksiyona sahip olduğu bildirilmektedir. Bu proje kapsamında ferulik asidin yüklü ilaç taşıyıcı sisteme yüklenerek akut ve subkronik uygulamada biyoyararlanımının arttırılması ve bu yönde gözlenen etkinin anksiyolitik tedavideki değeri değerlendirilecektir.
Rosmarinik asitin anksiyolitik etkinliğinin araştırılması
Anksiyete bozuklukları, psikiyatrik sendromlar arasında en yaygın olanlardandır ve nüfusun yaklaşık üçte biri yaşamları boyunca bir noktada anksiyete ile karşı karşıya kalmaktadır. Etkin ve güvenli ilaç arayışı devam etmektedir. Bu tez çalışmasında doğal fenolik bir bileşik olan ve gösterilen farmakolojik etkilerinden dolayı umut vaad eden rosmarinik asidin anksiyete üzerine etkinliği ve olası etkisine GABAerjik sistemin katılımının olup olmadığının araştırılması amaçlanmıştır. 1, 2 ve 4 mg/kg, i.p., rosmarinik asitin tek doz uygulamasının ve 14 gün süresince uygulamasının farelerde anksiyete davranışlarını ne yönde etkilediği delikli-tahta, aydınlık-karanlık ve açık-alan testi ile değerlendirilmiş, gözlenen etkinlik 1 mg/kg diazepam etkinliği ile karşılaştırılmıştır. GABAerjik sistemin rolünün araştırılması için ise 1 mg/kg, i.p., GABAA/BZ reseptör antagonisti flumazenil ön-uygulaması yapılmıştır. Tek doz uygulama ve 14 günlük uygulama sonucunda anksiyolitik etkinlik açısından en etkin dozun 2 mg/kg olduğu ve gözlenen etkinin diazepam ile benzer seviyelerde olduğu gözlenmiştir. Flumazenil ön- uygulaması ile değerlendirilen çoğu parametrenin antagonize olduğu belirlenmiş ve etkinlikte GABAerjik modülasyonun katkısının olduğunu ortaya konmuştur. Ayrıca tek doz uygulanan rosmarinik asitin anksiyolitik etkinliği lokomotor aktiviteden bağımsız gerçekleşmiştir. Tez çalışmasından elde edilen preklinik veriler rosmarinik asitin anksiyete tedavisi için umut vaad eden bir etken madde olduğu göstermektedir. Fakat klinik çalışmalara geçilebilmesi için preklinik çalışmaların farklı koşularda detaylandırılmasına ihtiyaç vardır.
İxazomib ve fumagillin kombinasyonunun glioma hücrelerinde sitotoksik, apoptotik ve antianjiogenik etkilerinin araştırılması
Bu çalışmada, ixazomib ve fumagillin kombinasyonunun glioma hücreleri üzerindeki sitotoksik/sinerjistik, apoptotik ve antianjiyojenik etkilerini araştırmayı amaçladık. Sitotoksik etkilerini değerlendirmek için U87MG, SHSY-5Y ve C6 glioma hücre hatları ile, HUVEC endotelyal hücreleri kullanmıştır. Sitotoksik etkiler MTT yöntemi ile belirlenmiş ve CDI değerleri hesaplanmıştır. Belirli konsantrasyonların gerçek zamanlı hücre analiz sisteminde U87MG glioma hücrelerinde proliferasyon ve migrasyon etkileri çalışılmıştır. Hücre akış sitometride annexin V-PI yöntemi kullanılarak glioma hücrelerinde apoptotik etkiler belirlenmiştir. İxazomib ve fumagillinin tekli ve kombine uygulamalarında, konsantrasyon artışına bağlı olarak tüm hücre hatlarında kontrole göre sitotoksik etkide artış bulunmuştur. CDI değerlerine göre kombine uygulamalarda özellikle HUVEC endotel hücreleri ile U87MG ve SHSY5Y glioma hücrelerinde yüksek konsantrasyonlarda sinerjistik etki olduğu belirlenmiştir. İxazomib ve fumagillin kombinasyonun erken apoptotik hücre oranları U87-MG hücrelerinde 5+50 μM da; SHSY-5Y hücrelerinde de 5+100 μM da olduğu görülmüştür. İxazomib (5μM) ve Fumagillinin (50 μM) tekli ve kombin uygulaması (5+50 μM), U87-MG hücre hattında hücre proliferasyonunu zaman bağımlı inhibe etmiş ve kontrole göre bu konsantrasyonların benzer migrasyonu inhibe edici etki gösterdiği analiz edilmiştir. Sonuç olarak, glioma glioma hücrelerinde bir proteazom inhibitörü olan ixazomib ile bir antifungal ilaç olan fumagillin'i sinerjistik/sitotoksik, apoptotik ve antianjiyojenik etkilerinin anlaşılması, glioma tedavisinde etkili terapötik yaklaşımların geliştirilmesine katkıda bulunacağı kanaatindeyiz.
Monosodyum ürat kristalleri ile indüklenen inflamasyon ko-kültür modelinde, endotel hücreleri üzerinde bortezomibin etkilerinin araştırılması
Gut, monosodyum ürat (MSU) kristallerinin eklem ve çevresindeki yapılar içinde birikmesine yanıt olarak inflamasyon ile karakterize olan metabolik bir hastalıktır. Tez çalışmasında NF-κB inhibitörlerinden bortezomibin MSU kristalleri ile indüklenen inflamatuar yanıt üzerindeki etkisi incelenmiştir. HUVEC ve THP-1 hücreleri kullanılarak in vitro gut ko-kültür modeli oluşturularak bortezomibin endotel hücrelerindeki hücre proliferasyonu ve migrasyonuna etkisi, apoptotik etkisi ve inflamasyondaki etkisi araştırılmıştır. Bortezomib ve MSU'nun, hücre canlılığına etkileri THP-1 ve HUVEC hücrelerinde MTT yöntemi ile gerçek zamanlı analiz sisteminde de ko-kültür ortamında HUVEC hücre proliferasyonuna etkileri araştırılmıştır. Bortezomibin endotel hücrelerindeki migrasyona etkisi gerçek zamanlı analiz sistemi ve çizik deneyi ile belirlenmiştir. Ko-kültür inflamasyon ortamında, bortezomibin HUVEC hücrelerinde apoptotik etkisi, kaspaz-3 aktivitesi ve mitokondriyal membran bütünlüğü ile NLRP3 inflamazomla da ilişkili TNF-α ve IL-1β, IL-6, IL-8, IL-10 sitokin miktarları akış sitometrisinde analiz edilmiştir. Sonuç olarak bortezomibin MSU kaynaklı inflamasyonda konsantrasyona bağlı olarak antiinflamatuar etkileri belirlenmiştir. HUVEC hücre proliferasyonunun bortezomib konsantrasyon artışına bağlı olarak azaldığı görülmüş ve 24. saatteki IC50 değeri 0.127µM olarak hesaplanmıştır. Bortezomib in vitro gut modelinde apoptotik etkiyi ve kaspaz 3 aktivasyonunu artırmıştır. Özellikle bortezomib konsantrasyonuna bağlı olarak TNF-α, IL- 6, IL-8 düzeylerinde azalma ve IL-10'da artış görülmüştür. Elde edilen sonuçlar ışığında gut gibi inflamatuar hastalıkların tedavisinde bortezomibin terapötik bir madde olarak potansiyel kullanımının literatüre ön veriler kazandıracağını ve klinik ilaç tedavisinde alternatif bir bakış açısı sağlayacağını düşünmekteyiz.
MTX-211'in nonsteroidal antienflamatuar bir ilaç ile kombinasyonunun antikanser, antienflamatuar ve antianjiyojenik etkilerinin araştırılması
Glioblastoma multiforme, tümör heterojenitesi, kemoterapötiklerin kan beyin bariyerinden geçişlerinin zorluğu, tedavide kullanılan ilaçlara hızlıca direnç gelişmesi ile tedavilerin başarısızlıkla sonuçlandığı en agresif beyin tümörüdür. Tez çalışmamızda glioblastomada aşırı eksprese edilen EGFR ve PI3Kinaz'ı inhibe eden MTX-211 ve glioblastomanın gelişmesinde ve ilerlemesinde önemli rol oynayan COX-2/PGE2'yi inhibe eden diklofenak dietilaminin THP-1, HUVEC ve U87MG hücrelerinde sitotoksik etkileri ile kombin uygulamaların sinerjistik/antagonist etkileri, U87MG ve THP-1 ko-kültürde apoptotik, antienflamatuar, antimetastatik etkileri ve HUVEC ve THP-1 ko-kültürde antianjiyojenik etkileri incelenmiştir. MTX-211 ve diklofenak dietilamin ile THP-1 hücre hattında kayda değer bir sitotoksik etki gözlenmezken, HUVEC hücre hattında zaman ve konsantrasyona bağlı sitotoksik etkilerin olduğu, U87MG hücre hattında güçlü sitotoksik etkilerin meydana geldiği ve U87MG hücre hattında kombinasyon uygulamasının sinerjistik etkili olduğu belirlenmiştir. MTX-211 ve diklofenak dietilamin kombinasyonları ile apoptoz indüklenmiş, LPS ile indüklenen IL-1β, IL-6, IL-8, IL-10 ve TNFα proinflamatuar sitokin ekspresyonları inhibe edilmiş, U87MG ve HUVEC hücre migrasyonları güçlü bir şekilde inhibe edilerek güçlü antimetastatik ve antianjiyojenik etkiler meydana gelmiştir. Sağlıklı hücreler ve kanser hücrelerinin kullanılmasıyla gerçekleştirilen deneyler sonucunda, preklinik aşamada bir madde olan MTX-211, nonsteroidal antienflamatuar bir ilaç olan diklofenak dietilamin ve kombinasyonlarının kanser tedavisi için umut vaat eden özelliklere sahip olduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: MTX-211, Diklofenak, Glioblastoma, Antikanser
Sülforafan ve doksorubisin kombinasyonunun In Vitro antikanser etkilerinin araştırılması
Cancer disease is a leading cause of death in the world, its incidence and mortality are on the rise. According to the Global Cancer Observatory (GLOBOCAN), there were approximately 19.3 million new cancer cases and nearly 10.0 million cancer deaths worldwide in 2020. This study was performed to determine the synergistic/cytotoxic effects of Doxorubicin which is an anthracycline chemotherapy drug and its combination with Sulforaphane an oily phytochemical isothiocyanate in 3T3, Caco-2, U2OS and HepG2 cells. For this, The MTT method was used to investigate the cytotoxic effects of single and combined applications of Doxorubicin and Sulforaphane in these cell lines, and CDI values were calculated in each cell line. The cytotoxic effects of Doxorubicin and Sulforaphane in 3T3, Caco-2, U2OS and HepG2 cells occur depending on concentration as shown in the MTT results. The CDI calculation results due to cell viability have determined that combined application of Doxorubicin with Sulforaphane has a synergistic effect on U2OS cells at a concentration of Dox 25+SFN 25 and DOX 25+SFN 50 (CDI < 1), while combined applications of Doxorubicin with Sulforaphane at different concentrations used in this study have antagonist effect on 3T3, Caco-2 and HepG2 (CDI > 1).
Dihidrokersetin'in antidepresan-benzeri etkisinin ve etkiye serotonerjik mekanizmaların katılımının araştırılması
Bu çalışmada biyoaktif flavonoid olan dihidrokersetin'in (taksifolin) antidepresan-benzeri etkinlik potansiyeli modifiye zorlu yüzme ve kuyruktan asma testleri ile değerlendirilmiştir. Dihidrokersetin 40 mg/kg dozda her iki testte de farelerin immobilite sürelerini kısalmış ve fluoksetin ile kıyaslanabilir düzeyde antidepresan-benzeri etkinlik göstermiştir. Dihidrokersetin'in antidepresan-benzeri etkinliğinin serotonerjik sistem ile ilişkisini araştırmak üzere santral sinir sisteminde serotonin deplesyonuna neden olan bir ajan olan p-klorofenil alanin (p-CPA) kullanılmıştır. p-CPA ön-uygulamaları dihidrokersetin'in antidepresan-benzeri etkinliğini ortadan kaldırmış ve bu fitokimyasalın antidepresan-benzeri etkisinde intakt bir serotonerjik sistemin varlığının kritik önemini ortaya koymuştur. Mekanistik çalışmalar kapsamında dihidrokersetin'in antidepresan-benzeri etkinliğine 5-HT1A, 5-HT2A/2C ve 5-HT3 serotonerjik reseptörlerinin olası katılımları ise sırası ile WAY-100635, ketanserin ve ondansetron kullanılarak araştırılmıştır. Her üç antagonistin ön-uygulamaları da dihidrokersetin'in antidepresan-benzeri etkinliğini ortadan kaldırmıştır. Bu bulgular, dihidrokersetin'in bu çalışmada ortaya koyulan antidepresan-benzeri etkinliğine serotonerjik nörotransmisyonun aracılık ettiğine ve söz konusu etkinin gerçekleşmesine 5-HT1A, 5-HT2A/2C ve 5-HT3 reseptörlerin katkıda bulunduğuna işaret etmiştir. Dihidrokersetin'in serotonerjik sistem aracılıklı antidepresan-benzeri etkinliği ilk kez bu çalışma ile ortaya koyulmuş olmakla beraber bu flavonoid'in antidepresan etkisinin depresyonlu hastalar üzerinde kapsamlı etkinlik ve güvenlik testleri ile doğrulaması gerekmektedir.
Fisetinin akut analjezik etkisinin ve etki mekanizmasının araştırılması
Fisetin antioksidan, antienflamatuar, antiviral, nöroprotektif vb. etkilere sahip bir flavanoiddir. Fisetinin akut ağrı üzerindeki etkisi ve etki mekanizması tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu çalışma kapsamında fisetinin farelerde akut analjezik etkisi ve bu etkiye aracılık eden mekanizmalar sıcak plaka ve kuyruk daldırma testleri kullanılarak değerlendirilmesi planlanmıştır. Fisetinin 4 farklı dozu (5, 10, 20 ve 40mg/kg) antinosiseptif etkinin değerlendirilmesinde sıklıkla kullanılan sıcak plaka ve kuyruk daldırma testleri ile değerlendirilmiştir. Bu testlerde uygulanan tüm dozlar kontrole göre etkili bulunmuştur. Fisetinin etki mekanizmasında adrenerjik ve serotonerjik sistemin rolü yohimbin (1mg/kg) ve ketanserin (1mg/kg) kullanılarak değerlendirilmiştir. Elde edilen verilere göre adrenerjik ve serotonerjik sistem fisetinin analjezik etkisine katkı sağladığı belirlenmiştir. Fisetin analjezik etkisi ve etki mekanizmasının daha detaylı çalışılması gerekmekle birlikte fisetin yeni bir analjezik ilaç olarak geliştirilme potansiyeli olan bir flavonoiddir.
Protokateşik asitin LPS ile indüklenen sistemik inflamasyonda in vivo etkilerinin araştırılması
Birçok tıbbi bitkide yer alan protokateşik asit antienflamatuvar, analjezik, antioksidan ve nöroprotektif aktiviteleriyle bilinen fenolik bir bileşiktir. Tez kapsamında, LPS ile indüklenen inflamasyon sonucu farelerde oluşmasını beklediğimiz anksiyete ve depresyon benzeri davranışlara protokateşik asitin nöroprotektif aktivitesini gösteren etki mekanizmaları aydınlatılmaya çalışılmıştır. Farelerde LPS ile indüklenen duygu durum bozukluklarını değerlendirmek amacıyla kuyruk süspansiyon testi (depresyon), aydınlık-karanlık testi (anksiyete) ve açık alan testi (lokomotor aktivite) kullanılmıştır. LPS uygulanan farelerde IL-1β, IL-6 ve TNF-α düzeylerinde meydana gelen değişiklikler ile protokateşik asit uygulamasının bu sitokin seviyelerine olan etkileri incelenmiştir. TLR-4/NFκB yolağı üzerinden protokateşik asitin LPS ile indüklenen sistemik inflamasyon üzerindeki olası etkilerinin aydınlatılması amacıyla TLR4 ve NFκB'nin mRNA düzeyindeki ekspresyonları incelenmiştir. Bu araştırmada, protokateşik asitin depresyon ve anksiyete parametreleri üzerindeki olası yararlı etkileri ilk defa inflamatuvar bir hastalık modeli kullanılarak nöroimmün yaklaşım odaklı olarak değerlendirildi. Ayrıca çalışmamızla birlikte protokateşik asitin olası nöroprotektif etkilerinde TLR-4/NFκB yolağı'nın rolü ilk kez in vivo olarak incelendi. Anahtar Kelimeler: Protokateşik asit, LPS, İnflamasyon, TLR4, Anksiyete.
Yeni pirazolin türevlerinin olası antinosiseptif etkilerinin araştırılması
Pirazolin, birbirine komşu iki azot atomu içeren beş üyeli heterosiklik bir halkadır. Bu tez çalışmasında 12 adet orijinal pirazolin türevi bileşik (3a-3l) sentezlenmiş ve bu bileşiklerin olası antinosiseptif etkileri araştırılmıştır. 1 H-NMR ve 13 C-NMR spektroskopisi yöntemleri kullanılarak kimyasal yapı aydınlatılması sağlanmıştır. Sentezlenen bileşiklerin farelerin motor aktiviteleri üzerine etkileri aktivitemetre testi ile incelenmiş; termal, mekanik ve kimyasal ağrılı uyarana karşı potansiyel antinosiseptif etkileri ise sıcak plaka, kuyruk daldırma, kuyruk sıkıştırma ve asetik asit kıvranma testleri ile değerlendirilmiştir. Çalışmada seride yer alan moleküllerin hiçbiri farelerin motor performansları üzerinde anlamlı bir değişikliğe neden olmamıştır. 100 mg/kg dozda uygulanan 3i-3l kodlu test bileşikleri sıcak plaka ve kuyruk sıkıştırma testlerinde termal ve mekanik ağrılı uyarana karşı farelerin reaksiyon sürelerini artırmıştır. Bu durum maddelerin söz konusu etkilerini sırasıyla supraspinal ve spinal yolaklar aracılığıyla gerçekleştirdiklerine işaret etmiştir. 3h, 3j, 3l kodlu bileşikler ise termal ağrılı uyaranın uygulandığı kuyruk daldırma testinde spinal mekanizmalar aracılıklı antinoseptif etkinlik göstermiştir. Periferal analjezinin değerlendirildiği asetik asit testinde ise tüm bileşiklerin (3a-3l) deney hayvanlarının kıvranma sayılarını azalttığı görülmüştür. Elde edilen bu bulgular, pirazolin türevi test bileşiklerinin antinosiseptif etkinlik potansiyeline işaret eden önceki çalışmaların sonuçlarını desteklemiştir. Ancak, ilaç adayı haline gelmesi için söz konusu pirazolin bileşiklerinin santral ve periferal aracılıklı etkilerinin mekanizmasının çeşitli in vivo ve in siliko yöntemler ile araştırılması gerekmektedir. Anahtar Sözcükler: Pirazolin, Antinosiseptif, Sıcak plaka testi, Kuyruk daldırma testi, Kuyruk-sıkıştırma testi, Asetik asit kıvranma testi
P-kumarik asit'in olası analjezik etkilerinin In Vitro patch clamp yöntemi ile değerlendirilmesi
Ağrı hayatta sık yaşanıp farklı nedenlerden ortaya çıkan ve hayat kalitesini düşüren bir semptom türüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri mevcuttur fakat doğal kaynaklı ve yan etkileri daha az olan yeni farmakoterapi yöntemleri bulmak için araştırmalar yoğun bir şekilde devam etmektedir. Bu tezde de p-kumarik asidin bilinen antienflamatuvar, antioksidan gibi etkilerinin oluşturduğu etki profiline, olası analjezik etkilerinin değerlendirildiği bir çalışmanın rapor edilmesi amaçlanmıştır. Bu doğrultuda primer dorsal kök gangliyon hücreleri üzerinde yama kenetleme yönteminin tüm hücre konfigürasyonu ile deneyler gerçekleştirilerek p-kumarik asidin K+ akımları üzerindeki olası etkileri değerlendirilmiştir. Nöronların uyarıldığı depolarize voltaj aralığında ve gecikmeli doğrultucu K+ akımında 100 μM p-kumarik asit uygulaması sonucu inhibisyon gözlenmiştir. Bu bulgular, nöronun uyarılabilirliği üzerinde düzenleyici etkilere işaret etmektedir. Ağrı iletiminde temel taşlardan biri olan DRG'ler üzeride gözlenen bu durum, olası analjezik etkiyi ön plana çıkartmaktadır. Bu çalışmanın sonucu, p-kumarik asit ve türevlerinin ağrı çalışmalarında değerlendirilmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Ağrı, Dorsal kök ganglionları, Yama kenetleme tekniği, p-kumarik asit.
İzole sıçan mide fundus ve duodenum düz kasları üzerinde karvakrolün potasyum kanallarına etkisi
Düz kaslarının kontraktilitesinde değişiklikler, irritabl bağırsak sendromu ve akalazya gibi hastalıkların fizyopatolojisinde önemli rol oynamaktadır. İnsanlarda, içe doğru doğrultucu (Kir), kalsiyumla aktifleşen (KCa), iki gözenekli (K2P) ve voltaj kapılı (Kv) potasiyum kanallarının dört ana tipi vardır. Karvakrol, çeşitli aromatik bitkilerde doğal olarak bulunabilen sentetik bir bileşiktir. Karvakrolün trakea ve aortada, antimuskarinik, antihistaminik , adrenergik agonistik, TRP ve kalsiyum girişinin inhibisyonu yaptığı bildirilmiştir. Daha önce laboratuvarımızda yapılan bir çalışmada ise, duodenumda karvakrolün yaptığı düz kas gevşemelerinin potasyum iyon kanalları inhibitörü olan tetraetilamonyum tarafından bloke edildiği gösterilmiştir. Düz kaslarda potasyum kanalların üzerinde karvakrolün etkisini test etmek amacıyla izole sıçan mide fundus ve duodenumu kullanılmıştır. Karvakrolün BaCl2, 4-aminopiridin, linopiridin, paxillin ve UCL1684 varlığında gevşetici etkisinin azaldığı, BaCl2 + tetraetilamonyum varlığında gevşetici etkisinin tam olarak engellendiği, glibenklamid varlığında ise gevşetici etkisinin değişmediği gözlenmiştir. Bu bulgular, karvakrolün potasyum kanal açıcı olduğunu ve gevşetici etkisinde KCa1, KCa2.1, KCa2.2, KCa2.3, Kv1.1, Kv1.2, Kv1.4, Kv2.1, Kv2.2, Kv4.1, Kv4.2, Kv4, Kv7.1, Kv7.2, Kv7.3, Kv7.4, Kv7.5, Kir2.1 ve Kir3.1 kanalları rolü olduğunu göstermektedir.
Vortioksetin'in diyabetik sıçanların kognitif işlev bozuklukları üzerine etkilerinin araştırılması
Bu tez çalışmasında multimodal etki mekanizmasına sahip bir antidepresan olan Vortioksetin'in diyabet ile indüklenen öğrenme ve bellek bozuklukları üzerine olası etkinliği araştırılmıştır. Deneysel diyabet modeli sıçanlara tez doz (50 mg/kg, i.v.) streptozotosin (STZ) uygulaması ile oluşturulmuştur. Kognitif bozuklukların oluşması için 4 hafta beklendikten sonra, diyabetik sıçanlara 3 hafta süre ile Vortioksetin tedavisi (10 mg/kg ve 20mg/kg) verilmiştir. Sıçanların öğrenme ve bellek işlevleri yeni nesne tanıma, pasif sakınma ve Morris su tankı testleri ile; motor performansları ise aktivitemetre cihazı kullanılarak değerlendirilmiştir. Deney gruplarındaki sıçanların hipokampal sitokin seviyeleri ELISA yöntemi ile ölçülmüştür. Elde edilen bulgular diyabetin, sıçanların gerek motor aktivitelerini gerekse tanıma belleği, emosyonel bellek ve uzamsal bellek işlevlerini zayıflattığını ortaya koymuştur. Vortioksetin ise uygulandığı her iki dozda da diyabetik sıçanların motor aktivitelerinde anlamlı bir değişime neden olmaksızın, kognitif performanslarındaki bozuklukları iyileştirmiştir. Vortioksetin sıçanların hipokampal IL-6, TNF-α ve IL-1β seviyelerinde diyabet ile indüklenen artışları da anlamlı ölçüde azaltmıştır. Bu bulgular Vortioksetin'in diyabetik hayvanlarda görülen kognitif işlev bozukluklarını en azından kısmen inflamatuvar yanıtı regüle ederek düzelttiğine işaret etmektedir. Bu çalışmanın sonuçları Vortioksetin'in çeşitli diyabetik komplikasyonların tedavisindeki etkinlik potansiyeline ilişkin önceki çalışmalar ile birlikte değerlendirildiğinde, bu ilacın diyabetik popülasyon için önemli bir alternatif olabileceğini göstermektedir. Ancak, bu sonucun kapsamlı klinik çalışmalar ile doğrulanması gerekmektedir.
Motesanib'in diklofenak dietilamin ile kombinasyonunun antikanser, antiinflamatuvar ve antianjiyojenik etkilerinin araştırılması
Anjiyojenezis, hücresel sinyal iletim yolakları arasında kanser tedavisinde yeni terapötiklerinin geliştirilmesi için önemli bir moleküler hedeftir. EGFR ve PI3Kinaz'ın ifade düzeyleri ve inflamatuvar sitokinlerin kanser hücreleri üzerindeki etkilerinden dolayı, bu yolağın düzenleyicileri, antineoplastik tedavide önem taşımaktadır. VEGF-VEGFR sistemi tümör anjiyojenezi dahil olmak üzere fizyolojik ve patolojik anjiyojenezde önemli rol oynamaktadır. Bu çalışmada; bir anjiokinaz inhibitörü olan motesanibin (AMG 706) ve diklofenak dietilaminin, U87MG (Glioblastoma)/THP-1(Monosit) kokültür ortamında antiproliferatif, apoptototik ve antiinflamatuvar etkileri ile HUVEC (İnsan umbilikal ven endotel hücresi) hücrelerinde antiproliferatif ve antianjiojenik etkilerilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu nedenle önce U87MG, THP-1 ve HUVEC hücre hatlarında, motesanib, diklofenak dietilamin ve kombinasyon uygulamalarının MTT yöntemi ile sitotoksik etkileri belirlenmiş ve kombin uygulamaların CDI değerleri hesaplanmıştır. Özellikle motesanibin U87MG hücrelerinde antiproliferatif etkileri ile HUVEC hücrelerinde antimigrasyon etkileri gerçek zamanlı analiz sisteminde değerlendirilmiştir. Motesanib ve diklofenak dietilaminin HUVEC hücrelerinde hücre migrasyonuna etkileri morfolojik olarak da çalışılmıştır. U87MG/THP-1 kokültür hücre modeli oluşturularak, glioma hücrelerinde, motesanib ve diklofenak dietilamin kombinasyonlarının apoptotik etkileri Annexin V-PI, kaspaz-3 ve mitokondriyal membran potansiyeli analizleri ile, antiinflamatuvar etkileri de IL-1β, TNFα, IL-6, IL-8 ve IL-10 sitokin analizleri ile flow sitometride değerlendirilmiştir. Ayrıca ROS ve COX-2 düzeylerine etkiler flow sitometride analiz edilmiştir. Sonuç olarak, motesanib, diklofenak dietilamin ve kombinasyonlarının U87MG ve HUVEC hücrelerinde önemli antiproliferatif etkileri olduğu, özellikle kombine uygulamalarda aditif etkinin meydana geldiği belirlenmiştir. Motesanib HUVEC hücrelerinde konsantrasyon artışına bağlı olarak antimigrasyon etki göstermiş ve antianjiyojenik etkiler meydana getirmiştir. U87MG/THP-1 kokültür modelinde, glioma hücrelerinde motesanib ve diklofenak dietilamin kombinasyonlarının önemli apoptotik (40 μM motesanib+200 μM diklofenak dietilaminin) ve antiinflamatuvar (20 ya da 40 μM motesanib ile 200 μM diklofenak dietilaminin) etkileri belirlenmiştir.
Eucalyptus globulus Labıll.uçucu yağının ve 1,8- sineol'ün antinosiseptif etkinliğinin araştırılması
Bu tez çalışmasında Eucalyptus türlerinin santral sinir sistemi ile ilişkili farmakolojik aktivitelerinden yola çıkılarak, Eucalyptus globulus Labill. bitkisinin yapraklarından elde edilen uçucu yağın potansiyel antinosiseptif etkinliği araştırılmıştır. Uçucu yağın (1 ve 10 mg/kg) antinosiseptif etkinliği sıcak plaka, kuyruk daldırma ve kuyruk sıkıştırma testleri ile değerlendirilmiştir. Uçucu yağ, her üç testte de, uygulandığı dozlarda farelerin motor performanslarında değişikliğe neden olmaksızın, % MPE değerlerini artırarak antinosiseptif etkinlik göstermiştir. Gaz kromotografisi/kütle spektrometresi ile yapılan fitokimyasal analiz sonuçları uçucu yağın % 87.4 oranında 1,8-sineol taşıdığını ortaya koymuştur. Ana bileşen olan 1,8-sineol farelere 0.1, 0.5, 1, 10 ve 25 mg/kg dozlarda uygulandığında, uçucu yağa benzer şekilde; antinosiseptif etkinlik göstermiştir. Bu bulgular gerek uçucu yağın gerekse 1,8-sineol'ün antinosiseptif etkilerini termal ve mekanik ağrılı uyaranları taşıyan nosiseptif yolaklar üzerinde, santral mekanizmalar aracılığı ile gösterdiğine işaret etmiştir. 1,8-sineol'ün antinosiseptif etkisinde α2-adrenerjik, D2/D3-dopaminerjik ve muskarinik reseptörlerin rol oynayıp oynamadıklarını araştırmak üzere sırasıyla yohimbin (α2-adrenerjik reseptör blokörü), sülpirid (D2/D3 dopaminerjik reseptör blokörü) ve atropin (non-selektif muskarinik reseptör blokörü) ile mekanistik çalışmalar yapılmıştır. Söz konusu ajanlar, nosiseptif testlerin her üçünde de 1,8-sineol ile indüklenen antinosiseptif etkiyi antagonize etmiştir. Bu çalışma 1,8-sineol'ün santral antinosiseptif etkinliğine α2-adrenerjik, D2/D3 dopaminerjik ve muskarinik reseptörlerin aracılık ettiğine işaret eden ilk çalışmadır. Anahtar Sözcükler: Analjezi, Eucalyptus globulus Labill, uçucu yağ, 1,8-sineol