
445
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
İslâm tarihinde müsâdere uygulamaları (Hz. Peygamber (SAS) döneminden Emevilerin sonuna kadar)
İslâm dini, mal-mülk edinmeye izin vermiş; başka bir deyişle kişilere özel mülkiyet hakkı tanımıştır. Ancak bu hakkın ülke ve toplum zararına kullanılmasını engellemek amacıyla bazı tedbirlere başvurulmasını da uygun görmüştür. Bu tedbirler bağlamında malî bir ceza olarak kabul edilen müsâdere de devreye konulmuş ve İslâm tarihi boyunca birçok yöneticinin ve zengin şahsın malları müsâdere edilmiştir. Bu çalışma, Hz. Peygamber, Hulefâ-i Râşidîn ve Emeviler dönemindeki müsâdere uygulamalarını ele almaktadır. Çalışma giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Girişte müsâderenin kavramsal çerçevesi çizildikten sonra müsâdere benzeri uygulamalara değinilmiş ve İslâm öncesi dönemlerdeki müsâdere uygulamalarından bahsedilmiştir. Birinci bölümde Hz. Peygamber dönemindeki müsâdere uygulamaları ele alınmıştır. Hz. Peygamber'in 622-632 yıllarını kapsayan Medine İslâm Devlet başkanlığı süresince gerçekleşen müsâdereler, İslâm şeriatının tatbik edilmesi, adaletin sağlanması, güvenliğin tesis edilmesi ve genel ahlakın korunması amacıyla yapılmıştır. İkinci bölümde, 632-661 yıllarını kapsayan Hulefâ-i Râşidîn dönemindeki müsâdere uygulamaları incelenmiştir. Bu dönemde özellikle Hz. Ömer'in (634-644) müsâdere uygulamaları dikkat çekicidir. Hz. Ömer'in otoriter ve hassas yönetim anlayışı, müsâdere uygulamalarının sık görülmesine neden olmuştur. Üçüncü bölümde 661-750 yılları arasında İslâm dünyasının liderliğini yapan Emevilerin uyguladıkları müsâdereler ele alınmıştır. Emevi halifeleri arasında Ömer b. Abdülaziz, adil yönetimi ile Emevi yönetim tarzının dışına çıkmış ve daha önce haksız şekilde müsâdere edilen malları sahiplerine iade etmiştir.
XX. yüzyılın ikinci yarısında Karaman kazası(İdari, ekonomik, sosyal, eğitim ve kültürel durum)
Salname Türkçeye Tanzimat'tan sonra girmiş bir sözcük olup anlamı itibariyle yıllık demektir. Salname geçmiş yılların veya bir yılın bütün olaylarını her nevi icraatlarını istatistik, ticaret, ziraat, sanayi, tarih, fen ve biyografi bilgilerini özet halinde her sene tertip edilen ve yıldan yıla neşredilen eserlere denir. Farklı salname çeşitleri vardır. Bunlardan birisi de vilayet salnameleridir. Vilayet sâlnâmeleri, Osmanlı Devleti'nin 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın başlarında neşredilmiş yıllıklardır. Konya Vilayet salnameleri ilk baskısı H.1285 (M.1868) başlamış son baskısı ise H.1330 (1924) yılında basılmıştır. Konya Vilayetine bağlı Karaman kazasına ait salnameler de bu yıllar içinde kayıt altına alınarak neşredilmiştir. Konya Vilayeti içerisinde nefsi Konya, Akşehir, Karaman, Ilgın, Seydişehir, Ereğli, Bozkır, Hadim, Yalvaç vardır. Bunlardan biriside Karaman kazasıdır. Bu, Konya Vilayetine bağlı Karaman kazasının 1869 ile 1900 yılları arasında Karaman kazasının idari yapısı, kaymakam, kaza dava meclisleri, müftüler, idari meclisleri, bidayet meclisleri, sandık eminleri azalar, kâtipler, sosyo-ekonomik yapısı, nüfusun yıllara göre sayısı ile kaza içindeki dağılışı, eğitim öğretim durumu, posta teşkilatı gibi kazada bulunan kurumlar ve bu kurumlarda çalışmış kişi ve bu kişilerin rütbeleri, Karaman kazası ve nahiyelerinde yapılan imar faaliyetleri hakkında bilgi verilmektedir. Anahtar Sözcükler Osmanlı, Konya, Vilayet Sâlnâmeleri, Karaman Kazası, İdari yapı.
Osmanlı'nın son döneminde Sincar kazası'nın idari, sosyal ve iktisadi durumu
Bu tezde Musul Vilayeti'ne bağlı Sincar Kazası'nın XIX. yüzyılın sonları ve XX. yüzyılın başlarında Osmanlı idari teşkilatındaki yeri, sosyal ve iktisadi durumu ele alınmıştır. Çalışmanın amacı, Yukarı Mezopotamya'nın önemli bir mevkiinde yer alan ve Irak'ı, Anadolu ve Suriye'ye bağlayan önemli ticaret yolu üzerinde bulunan Sincar şehrinin 1850-1915 yılları arasındaki tarihine ışık tutmaktır. Bu çalışmada esas olarak, 1308/1889, 1310/1891, 1312/1893, 1325/1907 ve 1330/1912 yıllarında olmak üzere beş sene (defa) yayınlanmış olan Musul Vilayeti Salnameleri'nden yararlanılmıştır. Ayrıca Musul vilayeti ve Sincar kasabası üzerine Irak'ta yapılmış modern bilimsel araştırmalara da başvurulmuştur. Anahtar Kelimeler: Sincar Kazası, Musul Vilayeti, Cezire, Telafer, Osmanlı, Yezidiler.
Nazmî-zâde'nin Zeyl-i Siyer-i Veysî ve Nâbî'si (İnceleme, metin)
Bu çalışma, Nazmî-zâde Murtazâ'nın Zeyl-i Siyer-i Veysî ve Nâbî adlı eserinin edebî açıdan değerlendirilmesini, eserin karşılaştırmalı metninin meydâna getirilmesini ve bir indeks oluşturulmasını amaçlamaktadır. Türk Edebiyâtı târîhine bakıldığında siyer alanında Türklere ait ilk te'lif çalışma 16. yüzyılda Veysî tarafından kaleme alınmıştır. Veysî'den önceki çalışmalar Arapça ve Farsçadan yapılan çevirilerdi. Veysî'nin ölümü üzerine yarım kalan Dürretü't-Tâc fî-Sîreti Sâhibi'l-Mi'râc adlı eseri Nâbî iki zeyille tamamlamaya çalışmış ancak onun da ömrü bu eseri bitirmeye yetmemiştir. Nazmî-zâde Murtazâ bu iki eseri 17. yüzyılın başlarında tamamlamayı başarmış ve böylece Türklere ait ilk te'lif siyer külliyâtı ortaya çıkmıştır. Veysî ve Nâbî'nin çalışmaları halk tarafından sevildiği ve değerli görüldüğü için Nazmî-zâde Murtazâ dışında Nevî-zâde Atâî, Tıflî Ahmed Çelebî, Koçhisârî-zâde Süleymân Tâlib, Bosnalı Abdülkerîm Sâmî Efendi ve Koca Râgıb Paşa da bu eserlere birer zeyil yazmışlardır. Yapılan katalog taramalarında yurt içinde 13, yurt dışında 2 olmak üzere toplam 15 nüshaya ulaşıldı ve bu nüshalardan bir nüsha şeceresi çıkarıldı. Yapılan karşılaştırmalarda üç nüsha grubu olduğu tespit edildi. Bu nüsha grupları A, B ve C grubu şeklinde kategorize edildi. A, B ve C nüsha gruplarında bulunan nüshaların istinsah târîhleri tespit edildi. Târîh olarak her nüsha grubunun en eski nüshası kolbaşı nüshası olarak belirlendi. N, K ve NO olarak adlandırılan kolbaşlarından N nüshası en eski nüsha olduğu için metin oluşturulurken öncelikle N nüshası esas alınmış K ve NO nüshaları yan nüsha olarak belirlenmiştir. K ve NO nüshalarının N nüshasından farklı tarafları dipnotta gösterilmiştir. Eğer K ve NO nüshasında daha uygun ve isabetli ibâreler varsa bu nüshalardaki ibâreler metne dahil edilip N nüshası dipnota alınmıştır. Bu eser, Türk edebiyâtı ve târîhi açısından bir ilki gerçekleştirmesi bakımından önemlidir. Eser, kendisinden önce yazılmış eserler gibi tercüme bir eser olmayıp sanatsal değeri olan, Veysî ve Nâbî'nin eserleriyle birlikte "Te'lif Türk Siyeri"nin tamamlayıcı ve ilk numûnesidir. Bu eserle hem Türklere ait ilk Telif Siyer çalışması bitmiş olacak hem de İslâm Târîhi için bilim dünyası güvenilir bir kaynak kazanmış olacaktır.
Sezai Karakoç'un poetikasında metafizik unsurlar
Sezai Karakoç, Cumhuriyet döneminde eserler vermeye başlar. Edebiyatımızda önemli bir yere sahip olan Karakoç çok yönlü kişiliğiyle de kendi yolunu çizer. Şairliği yanında bu çok yönlü şahsiyet; yazar, fikir ve siyaset adamı olarak öne çıkar. Şiiri, İkinci Yeni özelliğini birebir taşımasa da gerek yaşadığı dönem itibariyle gerekse şiirindeki unsurlarla İkinci Yeni kuşağı arasında anılır. Poetikasını bu minval üzere oluşturur ve eserlerini bu çerçevede icra eder. Poetikasının temel duyarlılığını metafizik oluşturur. Çalışmamız giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümü, kavram olarak metafizik, Doğuda ve Batıda metafizik algısı hakkında bilgi vermektedir. Birinci bölümde poetika kelimesinin anlamından başlayarak, poetikanın tarihi seyrini tanımlamaya çalıştık. Karakoç'un poetikasına ayrıntılı bir bakış, İkinci Yeni'nin doğuşu, muhtevası ve dil yapısını ortaya koymaya çalıştık. Karakoç'un İkinci Yeni Hareketi'ndeki yerini ele aldık. Sanatını oluştururken etkilendiği şairlere değindik. İkinci bölümde Karakoç'un metafizik düşüncesini, kendi tanımlarıyla ve kendi şiirleriyle vermeye çalıştık. Çeşitli yazar ve düşünürlerin, şairin metafizik vurgusuna yaptıkları yorumlara da yer verdik. Üçüncü bölümde tespit edilen metafizik unsurları analiz ettik. Çalışmanın Sezai Karakoç ile ilgili bir boşluğu doldurmaya yardımcı olacağı kanaatindeyiz. Ancak bu bilimsel araştırmanın eksikliklerinin varlığı ilmin tabiatı gereğidir. Her türlü öneri ve yapıcı eleştirilere açık olan çalışmamızın boşluklarının doldurulması araştırmamız için önemli bir yaklaşımdır. ANAHTAR KELİMELER Sezai Karakoç, Poetika, Metafizik, Tevhid, Nübüvvet, Vahiy, İkinci Yeni Akımı
405 nolu Çermik şer'iyye sicilinin transkripsiyonu ve değerlendirilmesi (H.1310-1312/ M.1894-1895)
Osmanlı toplumunun kapalı olan birçok yönünün aydınlığa kavuşturması yönünden yazılı tarihin veri kaynaklarından birisi de şer'iyye degterleri ya da bir diğer adıyla mahkeme kayıtlarıdır. Bu defterler sadece Osmanlı kanunlarının uygulanmasını değil, gündelik hayatın, iktisadi, sosyal ve idari hayatı güzel bir şekilde gösterebilme özelliğini taşımaktadır. Bu mahkeme kayıtlarından biri olan 405 Nolu Çermik Şer'iyye Sicili ile Diyarbakır'ın Çermik ilçesinin ekonomik, sosyal ve idari durumu araştırılmaya çalışılmıştır. 405 Nolu Çermik Şer'iyye Sicillerinin Transkripsiyonu ve Değerlendirilmesi, başlıklı bu çalışma; giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde; Şerʻiyye Sicillerinin tanımı, ortaya çıkışı ve öneminden bahsedilmiştir. Diyarbakır ve Çermik alanında çalışılan şerʻiyye sicillerine değinildikten sonra 405 Nolu Şerʻiyye defterinde kullanılan metod hakkında bilgi verilmiştir. Birinci bölümde; 405 Nolu Şer'iyye Sicili defterinin muhtevasının yanında incelenen şer'iyye sicilinin özetleri hem ayrı olarak ve hemde koyu harflerle transkrip edilen belgelerin üst tarafında verilmiştir. İkinci bölümde ise; transkript edilmiş olan belgelerden yararlanarak 1894-1895 yıllarında Çermik Kazası'nın ekonomik, sosyal ve idari yapısı hakkında bilgi verilmeye çalışılmıştır.
Muhammed B. Hanefiyye Cenknâmesi (Milli Kütüphane 06 mil yz a 9260/1) transkripsiyon-metin-tahlil
Bu çalışmamızda cihat etme düşüncesiyle yola çıkan Muhammed Hanefi'nin hayat serüvenini tahlil etmeye çalıştık. Öncelikle Osmanlıca metin Türkiye Türkçesine transkripsiyon edildi. Sonra metinde yer alan beyitler tek tek incelenmiştir. Çalışmamız üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde; Muhammed Hanefi manzumelerinin kim tarafından yazıldığı, dil özellikleri, manzumede geçen şahıs, yer ve mekan, savaş aletleri ele alınmıştır. İkinci bölümde; cenknâmede geçen klasik halk hikayeleri motifleri ile dini ve tasavvufi motifler incelenmiştir. Üçüncü bölümde; Türkçe transkripsiyonlu metine yer verilmiştir. Ayrıca metinde; unutulmuş veya bilinmeyen kelimelerin yer aldığı bir sözlük eklenmiştir.Son olarak el yazması metin ekler bölümüne dahil edilmiştir.
Hanyalı Mehmet Şefik Efendi ve divānçesi
Şiirlerinde "Şefik" mahlasını kullanan Hanyalı Mehmed Şefik Efendi, XIX. yüzyılda yaşamış mutasavvıf bir şairdir. Osmanlı Devletinin elinde yaklaşık üç asır kalan Girit adasına bağlı Hanya şehrinde doğmuştur. Şefik Efendi, Divānçe'sinden ve ondan bahseden kaynaklardan anlaşıldığına göre Mevlānā aşığı Mevlevį bir şairdir. Divançe'nin içerisinde bulunan müstakil şiirlerden bu husus kolaylıkla anlaşılmaktadır. Bu çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, şairin hayatı, edebi kişiliği ele alınmış, Divānçe'si tanıtılmış, Mevlevįlik'in şiirlerine nasıl yansıdığı, dil ve üslup özellikleri, Divānçe'de kullanılan belli başlı sanatlar ortaya konmaya çalışılmıştır. İkinci bölümde, Divānçe değişik açılardan ele alınarak ayrıntılı olarak tahlil edilmiştir. Üçüncü bölümde ise transkripsiyonlu metin yer almaktadır.
İzmirli İsmâil Hakkı – Felsefe-i İslâmiye Târîhi [El-Kindî] (İnceleme-Metin-Dizin)
Bu çalışma, hicri 1338 yılında eski harfle Âmire Matbaası'nda yayınlanan İzmirli İsmail Hakkı'nın Felsefe-i İslâmiye Tarihi [el-Kindî] adlı kitabı hakkında yapılmıştır. İzmirli'nin Daru'l-Fünûn İlahiyat Fakültesi dergisinde yayınladığı makalelerinden oluşan bu nadir eser, ilk İslam filozofu el-Kindî ve Meşşâ'ilik hakkında bilgiler içermektedir. Bu çalışmanın giriş bölümünde yazarın hayatı, ilmî şahsiyeti ve eserleri hakkında bilgi verilmiştir. Birinci bölümde eserin telifi, eser hakkında başka çalışmalarda nasıl bilgiler olduğu ve eserin muhtevası hakkında bilgiler verilerek incelemesi yapılmıştır. İkinci bölümde de eski harfli metin latinize edilmiş, çalışmanın genel değerlendirmesini içeren bir sonuç yazısının ardından çeviri metnin dizini oluşturulmuştur.
Sanat kavramının Esmâ'ül Hüsnâdaki yansımaları
Sanat, yüzyıllar boyu insanoğlunun aklını meşgul etmiş ve sınırlarını zorlama isteği uyandıran bir konu olagelmiştir. Kimi zaman doğrudan taklitle, kimi zaman soyutlamayla bazen de çok farklı arayışlarla yapılan denemeler sonucu bugüne kadar gelmiştir. Ancak bu sanat anlayışına genel olarak bakıldığında bir şeylerin ihmal edildiği hissi uyanmaktadır. Bu ihmal ise, "Sanat"ı gerçek anlamıyla kavramayı zorlaştırmaktadır. Sanki dünyada izlemekte olunan ve kimi zaman eksik bir tanımlama ile "Tabiat" denilen varlıklara ontolojik bakımdan doğru yaklaşılmadığı anlaşılmaktadır. Toplumumuzda sanat kavramı ve sanatsal olgular, ne yazık ki başka birilerinin sanat anlayışı ile okunduğu izlenimi vermektedir. Bütün bu yapılanlara bakıldığında Allah'ın "Yaratma Sanatı" nın eksik tanımlandığı ve bizim, yani İslami Sanat anlayışının daha farklı olduğunu söylemek mümkündür. Müslümanlar çağlar boyu sanat eseri üretirken, "Allah İnancı" kavramını özgün bakış açıları ve yaklaşımlarıyla eserlerinin özüne yerleştirdikleri en belirgin fark olarak karşımıza çıkmaktadır. Günümüzdeki salt sanat olgusuna bakıldığında ise, Yaratıcımızın tüm evrendeki "Yaratma Sanatı" kavramının sanat camiasında yeterince doğru tanımlanmadığı görülmektedir. Asıl "Sanat Eserleri" yeryüzünün her yerine yayılmış, Musavvir ve Mülevvin gibi birçok ismin tezahürü olarak farklı tasarımlar, desenler, renklerle karşımızda iken bu bağlamda doğru okumalara çok büyük ihtiyaç vardır. Bu araştırmada, bahse konu kavramlar Allah'ın Esmâü'l-Hüsnâsı ekseninde ele alınmaya çalışılmıştır.
Abbâsilerin ilk asrında Cezîre'de isyan hareketleri
Bu çalışmada Abbâsîlerin birinci yüzyılında Cezîre'de meydana gelen isyan hareketleri ve bu hareketlere son vermek için Abbâsîlerin izledikleri siyaset ele alınmıştır. Abbâsîler iktidara geldikleri ilk günden itibaren Cezîre bölgesinde yaşayan diğer kavimleri Arap toplumu içinde eritmek için yoğun bir çaba sarfetmişlerdir. Buna tepki olarak birçok isyan hareketi baş göstermiştir. Abbâsîler çok kanlı da olsa bu hareketleri bastırmayı başarmışlardır. Cezire'de Abbâsî hilafetine karşı, başlayan bazı isyan hareketerinin başını Emevî döneminde devlet yönetiminin değişik kademelerinde görev alan şahsiyetler çekmiştir. Bu isyanların önemli bir kısmı Hariciler, az bir kısmı da Hz. Ali'nin soyundan gelenler tarafından çıkarılmıştır. Öte yandan bazı isyanların kabilevi bir nitelik taşıdığı görülmektedir. Bu çalışma bir giriş ve üç bölümden oluşmuştur. Birinci bölümde Cezire bölgesinde Abbâsî hilafetine karşı Haricîlerin başlattığı isyan hareketleri incelenmiştir. İkinci bölümde Emevî ailesi mensubu kişiler veya Emevilerle gönül bağı olan bazı eski devlet görevlilerinin liderlik ettiği muhalefet hareketleri ele alınmıştır. Üçüncü bölümde ise Cezire'deki de muhtelif isyan hareketlerine yer verilmiş, Ukaylilerin kabilevî muhalefeti, Alevî isyanları ve Musul'daki isyanlar ele alınmıştır. Anahtar Sözcükler: Abbâsîler, Cezîre, Mûsul, İsyanlar, Haricîler, Aleviler.
Annâzi Kürt Emirliği (991-1117)
Bu tez giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmında tez ile ilgili araştırmalarda sıkça başvurduğumuz kaynakların isimleri ve bu eserler hakkında tanıtıcı kısa bilgiler verilmiştir. Ayrıca giriş kısmında Anâzi emirliğinin kurulduğu coğrafya ve emirliğin kurulmasına imkan sağlayan durumlar üzerinde durulmuştur. Birinci bölümde Anâzi emirliğinin kuruluşu ve idarecileri olan bazı emirler hakkında bilgi verilmiştir. Bunun yanı sıra bu emirliğin yıkılması neden olan durumlar incelenmiştir. İkinci bölümde ise Anâzi emirliğinin yürüttüğü dış siyaset hakkında birtakım bilgiler verilmiştir. Özellikle de başta Abbasiler olmak üzere kendisine komşu olan birtakım ülkelerle nasıl bir ilişki yürüttüklerini tespit etmeye çalıştık. Bu anlamda özellikle de Abbasilerin hilafetin sahibi olmaları dolayısıyla onlarla daha dostane ilişkiler yürüttüğünü tespit ettik. Üçüncü bölümde ise Anâzi emirliğinin sosyo kültürel ve ekonomik yapısı hakkında birtakım bilgiler verildi. Bu bölümde emirliğin bünyesinde barındırdığı dini ve etnik grupların kimler olduğu tespit edildi. Ayrıca emirliğini idari ve mali sistemi üzerinde duruldu.
Birinci meşrutiyet döneminde Musul Sancağı (1876-1908)
Önceleri Bağdat Vilayeti'ne bağlı bir sancak olan Musul, 1878 yılında müstakil bir vilayet olmuştur. Musul Vilayeti, Musul, Kerkük ve Süleymaniye ile birlikte üç sancağını oluşmaktadır. Musul Vilayeti, Osmanlı Devleti'nin doğu vilayetleri arasında dini, siyasi ve iktisadi açılardan önemli bir yere sahipti. Zira Musul, pek çok etnik azınlık ve dini cemaati barındırmaktadır. Musul Sancağı, Osmanlı idari taksimatında Musul, İmadiye, Zaho, Duhok, Akra, Sincar ve Zibar adlarında yedi kazaya ayrılmıştır. Bu çalışmada aynı zamanda vilayetin merkezi (Paşa Sancağı) olan Musul'un Birinci Meşrutiyet dönemindeki (1876-1908) idari, sosyal, kültürel ve iktisadi durumu ele alınmıştır. Bu çalışma, giriş ve dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Musul Sancağı'nın yedi kazası tanıtılmış. İkinci bölümde Sancak'taki resmî kurumlar, merkez idaresi ve kamu hizmeti veren kurumlar ele alınmıştır. Üçüncü bölümde Sancak'taki eğitim ve kültür hayatı, dördüncü ve son bölümde ise ekonomik durum ele alınmıştır.
Osmanlı döneminde Sorân Emirliği (Siyasi, sosyo-kültürel ve iktisadi durum)
Soran bölgesi, Irak'ın kuzey doğusunda yer almakta olup, doğusunda İran, batısında Behdinan bölgesi bulunmaktadır. Sorân Emirliği, İsa Bey b. Kulûs tarafından tahminen miladi XII. yüzyılın sonunda kurulmuştur. Emirliğin 650 yılı bulan tarihinde, 24 Emir ve Hânzând adında bir Emire hüküm sürmüştür. Sorân Emirliği, 1514 yılında İranlılarla yapılan Çaldıran Savaşı'ndan sonra Osmanlıya bağlılığını sunan Beyliklerden birisidir. Sorân Emirliği, 1830'da Osmanlı'dan bağımsızlığını ilan etmişse de 1835'te Osmanlı Devleti tarafından hakimiyetine son verilmiştir. Sorân emirleri yönetim merkezi olarak Harîr, Şaklâve, Halîfân, Divîn ve Râvendûz gibi şehirleri tercih etmişlerdir. Sorân Emirliğinin son merkezi ise Rewanduz olmuştur. Osmanlı idari taksimatında Musul Vilayeti'nin Kerkük (Şehrezor) Sancağı sınırları içerisinde kalan Sorân Emirliğinin toprakları, siyasi ve askeri şartlara göre genişlemekte veya daralmaktadır. Seydî b. Şah Ali Bey döneminde Emirlik, Erbil, Musul ve Kerkük'ü de içine alacak şekilde genişlemiştir. Büyük Muhammed Paşa döneminde ise Emirliğin sınırları Mardin'den Beşder'e ve Mahmûr'dan Râvendûz kasabasına kadar uzanmıştır. 1813 yılında Mustafa Bey, Emirlikteki şeyhler, âlimler ve kumandanların huzurunda yönetimi kardeşi Emir Muhammed Bey (ö. 1837) bırakmıştır.
İlk yenileşme döneminde Avusturya'da eğitim ve Osmanlı sistemi ile mukayesesi (1774-1824)
"İlk Yenileşme Döneminde Avusturya'da Eğitim ve Osmanlı Sistemi ile Mukayesesi" başlığını taşıyan çalışma üç ana bölüme ayrılmıştır. Birinci bölümde ilk yenileşme döneminde "Avusturya'da Eğitim", ikinci bölümde "Osmanlı'da Eğitim" ve üçüncü bölümde ise her iki imparatorluğun eğitim sistemi mukayese edilerek aktarılmıştır. Türk eğitim tarihine yeni bilgiler sunacak olan "Avusturya'da Eğitim" konusu, dönemin arşiv belgelerinden ve ilan edilen saray kararlarından hazırlanmış ve o dönemdeki gazetelerden alınan bilgilerle de desteklenmiştir. Bunların haricinde konu ile alakalı malum dönemde yazılmış eserlere ve güncel çalışmalara da yer verilmiştir. İkinci bölümde ise Osmanlı Eğitim sistemi; arşiv belgeleri, konu ile alakalı eski ve yeni yazılan eserlerle aktarılmaya çalışılmıştır. Üçüncü ana bölümde ise; her iki ülkede yapılan reformlar tablolar halinde aktarılmış ve eğitim durumlarında bir mukayeseye gidilmiştir. İki ülke arasında köprü kurulmasına ve reformlar konusunda yardımlaşılmasına öncülük eden sefirler ve sefirlerin yazdığı layihalara da bu bölümde yer verilmiştir. Anahtar Sözcükler Avusturya, Osmanlı Devleti,18.yüzyıl, Sıbyan Mektebi, Medrese, Mühendishane, Saray Eğitimi, Eğitim Sistemi.
Behdinan Kürt Emirliği
Behdinan, Kuzey Irak'ta Yukarı Zap nehri ile Dicle nehri arasında kalan bölgenin Kürtler arasındaki ismi olup günümüzdeki Duhok Vilayeti topraklarına tekabül etmektedir. Yaygın görüşe göre, Emirliğin adı, kurucusu Bahauddin'in isminden tahrif edilerek bu güne gelmiştir. Behdinân emirleri, XV. yüzyıldan itibaren Emir Seyfüddin'e nisbetle 'Mir Seyfediniler' hanedanı olarak meşhur olmuştur. İdare merkezi İmadiye (Amedi) şehri olan Behdinan Kürt Emirliği kuzey-batı'da Cizre, kuzey-doğuda Hakkari ve Şemdinan doğuda Soran Kürt beylikleriiyle , güneyde ise Musul Vilayeti ile komşu idi. XIV. yüzyılın başlarında kurulmuş olan İmadiye Emirliği, İdris-i Bitlisi'nin çaabaları sonucunda Safeviler'den ayrılarak 1515 yılında Osmanlı hakimiyetini kabul etmiş ve bu tarihten itibaren Diyarbekir Beylerbeyliğine bağlı 'hükümet' sancağı şeklinde idare edilmeye başlanmıştır. Bir süre Bağdad Beylerbeyliği'ne ardından da Musul Vilayeti'ne bağlı olarak hüküm süren İmadiye 'hakim'leri siyasi ve askeri alanlarda Osmaanlı Devleti'ne önemli hizmetlerde bulunmuşlardır. Osmanlı Devleti, 1842 senesinde , İmadiye Emirliği'ni ortadan kaldırarak normal bir Osmanlı sancağı haline getirmiştir. Anahtar Kelimeler: Osmanlı, Kürtler, Diyarbekir, Musul Vilayeti, İmadiye Hükümeti, Mir Seyfediniler.
Hasanveyhî Kürt Emirliği
ÖZET Hasanveyhî Kürt emirliği, Büveyhîler'in (932-1062) Ortadoğu'da en büyük siyasî güç haline geldiği dönemde, 961 yılında İran'ın kuzeybatısındaki Cibâl bölgesinde kurulmuştur. Hanedanın kurucusu olan Hasanveyh, Büveyhîler'in desteğini almış, siyasî ve askeri kabiliyete sahip adil bir yönetici idi. Emirliğin yönetim merkezî Dînever yakınlarındaki Sermâç Kalesi idi. Hasanveyh'in (ö. 369/979) ölümü ile emirlikte başlayan iç çekişmelere Büveyhî hükümdarı Adudüddevle (ö. 372/983) müdahale etti. Emirliğin başına geçen Bedir b. Hasanveyh, Adudüddevle ile ilişkilerini geliştirdiği gibi Büveyhîler'in iç ihtilaflarından da emirliği lehine yararlandı. Zeki, basiretli, cömert ve mütedeyyin bir kişi olan Bedir, sosyal adaletin tahakkukuna önem vermiş, birçok köprü, camii ve han yaptırmıştır. Bedir, Abbasî halifesine, sembolik de olsa, bağlılığını sürdürmüştür. Özellikle, Cibâl'de geçen ve Horasan hacılarının kullandığı hac yolunun güvenliğini sağlaması dolayısıyla Halife Kādir-Billâh tarafından takdir edilmiş ve kendisine "Nâsirü'd-Din ve'd-Devle" unvanı verilmiştir. Bedir, çekişme içinde olduğu oğlu Hilâl (ö.405/1015) ile giriştiği savaşta 400/1010 senesinde esir düşmüşse de daha sonra Büveyhîler'in askeri müdahalesi sayesinde kurtulmuş ve bu defa oğlu Hilâl esir alınarak hapsedilmiştir. Bedir, 405/1014 yılında Kosced kalesini muhasarası sırasında kendi adamları tarafından öldürülmüştür. Bunun ardından Hasanveyhî emirliği önce Büveyhîler'in Cibâl emiri Şemsüddevle'nin kontrolüne girmiş, en sonunda bölgenin yönetimini Annazi Kürt emirliğine bırakmak zorunda kalarak tarih sahnesinden çekilmiştir. (406/1015). Anahtar Sözcükler Abbasî, Cibâl, Büveyhî, Hasanveyhî, Bedir, Dînever
Sahabenin İslamı tebliğ faaliyetleri (Mısır bölgesi)
Gerek Hz. Peygamber döneminde gerekse Onun vefatından sonra sahâbe-i kiram İslâm'ı bütün insanlara tebliğ edip öğretmek gayesiyle Mısır dahil yeryüzünün değişik bölgelerine dağıldılar. Sahâbe, bölgeye fetihlerle birlikte gelip yerleşen Müslümanlara İslâm'ı öğretirken aynı zamanda bölgenin yerli halkı olan gayrimüslimlere de tebliğde bulundular. Fetihlerle birlikte bölgeye gelen Sahâbîlerden yaklaşık 373 Sahabenin geldiğini tepit edebildik. Yaptığımız araştırmaya göre bu sahâbîler içerisinden 15'i bölgede vali ve komutan olarak görev yapmıştır. Bu Sahâbîler arasında 4'ü kadı ve İslâm'ı öğretme göreviyle bölgede vazifelendirilmişlerdir. Bu Sahâbîlerden 54'ü Mısır'ın değişik bölgelerine yerleşmişlerdir. 272 Sahâbî fetihlerle birlikte Mısır'a gelip fetihlerden sonra bölgeden ayrılmışlardır. Fetihlerden önce Mısır'a gerek ticaret olsun ve gerek se başka bir amaçla olsun ziyaret eden ve fetihler sonrasında Mısır'a gelen sahâbeden 24 kişiyi tespit ettik. Ayrıca gerek fetihlerle birlikte bölgeye gelip yerleşen ve gerek te fetihlerden sonra bölgeye gelen hanım Sahabilerden de 4 kişiyi tespit edebildik. Sahâbîler bölgede eğitim-öğretim faaliyetleri gerçekleştirdiler. Bu konuda Amr b. el-As, Abdullah b. Amr b. el-As ve Ukbe b. Amir el-Cühenî gibi bölgeye yerleşmiş veya burada bir müddet kalmış olan Sahâbîler, tavır ve hareketleriyle çevrelerinde bulunan insanları etkilediler ve onlara örnek oldular. Bölgede İslâm'ın öğretilmesi hususunda en çok mescitlerden yararlandılar. mescitlerde on binlerce talebe yetiştirmişlerdir. Sahâbîler Müslüman halkla iç içe yaşarken diğer din mensuplarını unutmadılar. Hz. Peygamber'den öğrenmiş oldukları İslâm dinini bölgedeki gayrimüslim halka da tebliğ ettiler. Bölgede yaşayan gayrimüslimlerin haklarının korunması konusunda büyük çaba gösterdiler. Kendilerinden gelen şikayetleri dinlediler ve sorunları ile ilgilendiler. İslâm hakimiyeti altında özgür ve huzurlu bir şekilde yaşamaları için büyük çaba gösterdiler.
Kâbe örtüsünün tarihsel gelişimi
Suudi Arabistan'ın Mekke şehrinde bulunan, ziyaret edilmesi farz olan, hac ve umre ibadetlerinin yapıldığı ve namazlarda Müslümanların yöneldikleri Kâbe, İslâm âleminde büyük saygı ve değer gören, Hz. İbrahim tarafından inşa edildiği bilinen mukaddes bir yapıdır. Kur'an-ı Kerim'de; Beyt, Beytullah, Beytü'l Atik, Beytü'l Haram, Beytü'l Muharrem, Beytü'ül Ma'mur adlarıyla da anılan Kâbe'nin binlerce yıllık bir geçmişe sahip olduğu ve ilk inşa edildiği günden bugüne çok defa yenilenmiş ve onarılmış olduğu bilinmektedir. Mukaddes bir yapı olmasından dolayı Kâbe'ye örtü (kisve) yapılıp örtülmesi de en önemli ve en güzel işlerden kabul edilmiştir. Tarih kitaplarında Kâbe'ye örtü örtülmesiyle ilgili olarak çeşitli rivayetler bulunmakta olup, çoğunlukla ilk olarak örtü yaptıran ve örten kişinin Yemen Kralı Tubba' Es'ad el-Himyeri olduğu yazılmaktadır. Mekke'de 1927 yılında dokuma fabrikası yapılıncaya kadar Kâbe örtüsü çoğunlukla Mısır'da dokunup gönderilmiş, Hicaz'ın idaresini elinde bulunduran kişi ve devletler de bunu uzun yıllar devam ettirmişlerdir. Ancak bazı dönemlerde bununla ilgili olarak bazı siyasi anlaşmazlıkların çıkması sebebiyle Kâbe örtüsünün yapılması ve gönderilmesi işi farklı kişi ve devletler tarafından üstlenilmiştir. Günümüzde Kâbe örtüsü halen Mekke'de bulunan dokuma fabrikasında (Darü'l Kisve), çeşitli işlem ve aşamalardan geçerek, büyük bir özenle ve dikkatle dokunmaktadır. Bu fabrikada gelişmiş bir teknoloji ve son model makinalar kullanılmakta olup ayrıca tecrübeli ve maharetli dokuma ustaları da burada görev yapmaktadır. III Kâbe'nin siyah örtüsü üzerinde örtüyü dört bir taraftan çevreleyen yazı kuşakları bulunmaktadır. Bu yazı kuşakları üzerindeki yazılar, altın kaplama ve gümüş iplikler kullanılarak el işçiliğiyle büyük bir maharetle yazılmıştır. Ayrıca siyah örtü üzerinde de yakından bakıldığında daha iyi görülebilen jakar stiliyle (jakar makinesiyle) yazılmış yazılar bulunmaktadır.
Süleyman Hüsnü Paşa'nın hayatı, eserleri ve Umdetü'l Hakayık adlı eseri'nin 2. cildinin değerlendirmesi ve transkripsiyonu
Umdetü'l Hakayık, Süleyman Hüsnü Paşa'nın 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ile ilgili harp hatırlarını anlatan önemli bir eserdir. Eserin çalıştığımız ikinci cildinde, adı belirtilmeyen bir müellifin 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı'nda Süleyman Hüsnü Paşa'yı tenkitlerini, Paşa'nın ona cevaplarını, savaş esnasında alınan tezkereleri, yazılı maruzatları ve jûrnâllari içermektedir. Bu çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Süleyman Hüsnü Paşa'nın hayatı ve eserleri tanıtılmış, 1877-1878 Osmanlı- Rus Savaşı kısaca anlatılmış ve eserin kısa bir değerlendirmesi yapılmıştır. İkinci bölümde ise Umdetü'l Hakayık'ın ikinci cildinin transkripsiyonu yapılmıştır.
Geleneksel Mardin evlerinin kapı tokmakları ve halkaları
Kültürel miraslarımızdan biri olan kapı tokmakları ve halkaları gereken değeri görmediğinden dolayı kaybolmaya yüz tutmuştur. Bu çalışmada, yitmeye yüz tutan kültürel bir değerin ortaya çıkarılarak kayıt altına alınması amaçlanmıştır. Bu tez çalışması giriş bölümü dışında dört temel konu başlığından oluşmaktadır. Birinci bölümde Mardin'in coğrafi durumu, tarihçesi, mimarisi ve geleneksel Mardin evlerinin genel yapısı hakkında bilgi verilmiştir. İkinci bölümde Anadolu kapı tokmakları ve halkalarının tarihsel gelişimi, yapım-süsleme teknikleri ve kullanılan malzemeler hakkında bilgi verilmiştir. Ayrıca kapı tokmaklarının sosyolojik olarak değerlendirilmesi yapılmıştır. Üçüncü bölümde Mardin'in ölçeklendirilmiş şehir haritasından faydalanılarak kapı tokmağı olan evler tespit edilmiş olup Mardin evlerinin kapı tokmakları ve halkaları fotoğraflanmıştır. Mardin kapı tokmakları ve halkaları tiplere göre sınıflandırılmış olup detaylı katalog oluşturulmuştur. Dördüncü bölümde ise, geleneksel Mardin kapı tokmakları ve halkalarını tiplere göre sınıflandırılıp genel değerlendirmesi yapılmıştır. Araştırmada, Ayrıca, kapı tokmaklarına ilgileri olan ve hâlen geçmişteki tokmaklardan esinlenerek yeni tokmaklar üreten ustalar ile görüşülmüştür. Elde edilen bilgiler değerlendirilmiş ve ortaya çıkan veriler araştırmada detaylı bir şekilde ele alınmıştır. Sonuç olarak Mardin'deki kapı tokmakları ile Anadolu'da görülen kapı tokmakları karşılaştırılarak sonuçlandırılmıştır. Mardin evlerine ait kapı tokmakları günümüze kadar ulaşabilmiş örnekleri sınırlı sayıdadır ve kalan bu tokmakları koruma amaçlı herhangi bir çalışma bulunmamaktadır.
Mustafa Reşîd – İnşâ Mu'allimi (inceleme-metin)
Bu çalışma, Mustafa Reşid'in Hicrî 1310 yılında İstanbul'da eski harflerle Enver Efendi Matbaası'nda neşredilen İnşâ Mu'allimi adlı eseri hakkında yapılmıştır. İnşâ Mu'allimi, kapsamlı bir inşa-münşeat kitabıdır. Resmî mektuplar, özel mektuplar, hukuki konularla ilgili dilekçeler ve çeşitli senet örnekleri eserin ana bölümünü oluşturmaktadır. Üslûb-ı Müzeyyen ü 'Âlîye Misâl başlığı altında bir kısmı Türkçe, bir kısmı ise tercüme olan eserlerden alıntılar yapılmış, adeta küçük bir antoloji örneği verilmiştir. Bu özelliği ile İnşâ Mu'allimi diğer inşa kitaplarından ayrılmaktadır. Çalışmamızın giriş bölümünde yazarın hayatı ve eserleri hakkında bilgi verilmiş, inşa-münşeat kavramları üzerinde durulmuştur. Birinci bölümde İnşâ Muallimi'nde yer alan teorik bilgiler sadeleştirilerek özetlenmiş, burada yer alan yazı örnekleri gruplanmış, tablo halinde verilmiştir. İkinci bölümde bu kavramlar tek tek açıklanmıştır. Üçüncü bölümde eserin metni latinize edilmiştir. Sonuç bölümünde çalışmamızın genel bir değerlendirmesi yapılmış ve kaynakça bölümü ile çalışmamız bitirilmiştir. Anahtar Sözcükler Mustafa Reşid, İnşâ Mu'allimi, inşâ, münşeât, mektup.
Diyarbakır ve Mardin'deki İslam Dönemi dini mimarisinde geometrik süsleme
11. yüzyılda ortaya çıkan Türk hakimiyetiyle beraber yeni bir medeniyetin içerisine giren Diyarbakır ve Mardin'de, bu değişimle beraber fiziksel çevrede de farklılıklar görülmüştür. Bu farklılılar şehirlerin siyasi, ekonomik, dini ve sosyal özelliklerini etkileyecek önemli detaylara sahiptir. Süsleme bu detaylar içinde başta gelmektedir. Türk İslam sanatını temsil eden Diyarbakır mimari eserlerindeki süsleme anlayışı Akkoyunlu ve Osmanlı döneminde yoğunlaşarak değişik yapı tipleri üzerinde karşımıza çıkmaktadır. Cami, mimari eserler içinde odak noktası olduğundan en çok süslemeyi barındıran yapı konumundadır. Bölgenin geleneksel yapı malzemesi olarak en başta bazalt sayılabilir. Daha sonra kalker ve mermer gelmektedir. Taşa kıyasla daha az kullanılan çini ve ahşap iç mekanda tercih edilmiştir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde Artuklu Beyliği 12. ve 15. yüzyıllar arasında hüküm sürmüş ve özellikle Mardin'de pek çok eser bırakmıştır. Mardin'de Artuklular medreseleri ile ön plana çıkmaktadırlar. Bu ayrıntı, Artuklu hükümdarlarının ilim adamlarına daha çok değer verdiğini göstermektedir. Bölgenin geleneksel yapı malzemesi sarı kalker taşı, kolay şekil verilen, tarih boyunca süregelen bir taş olarak Mardin'in kimliğini oluşturur. Her iki bölgede de ortaya konan eserlerde geometrik süslemeler, İslam sanatının sonsuzluk anlayışı ile simetri ve uyum içinde taşa işlenmiştir.
Abdullâtif El-Bağdâdî'nin El-İfâde Ve'l İ'tibâr adlı eserinin içerik analizi
Araştırmada Abdullatif el-Bağdadî'nin 600/1204 yılında Mısır üzerine yazdığı el-İfâde ve'l-i'tibâr fi'l-umûri'l-müşâhede ve havâdisi'l-mu'âyene bi-arżı Mısr adlı eseri incelenmiştir. Bu eser bağlamında o dönemdeki Mısır halkının iktisadî hayatı, sosyo-kültürel yaşantısı ve Mısır'da bulunan arkeolojik eserler hakkında Bağdadî'nin yaklaşım ve anlatımları üzerinde durulmuştur. Bunların yanısıra Nil nehrinin Mısır halkı üzerindeki etkisi, 597/1201-598/1202 yıllarında meydana gelen açlık, kıtlık ve bunlar neticesinde yaşanan trajik hadiseler, maddî ve manevî çöküşler, Mısır'da yetişen bitkiler ve Nil nehrinde yaşayan hayvanlara da araştırmanın temaları arasında yer verilmiştir. Bu ana temaların yanında yan temalar olarak Mısır'da yaşanan depremler, halk üzerindeki etkileri ve depremler sonucu meydana gelen tahribatlar da konu edinilmiştir. Çalışmada betimleyici ve yorumlayıcı yöntemler kullanılmıştır. Ayrıca Bağdadî'nin verdiği bilgilerin günümüzde ne anlam ifade ettiği tartışılmış, kimi zamanda özellikle antik eserlerle ilgili verdiği bilgiler, kendisinden sonra gelen müelliflerin piramitler ve diğer antik eserler hakkında söyledikleriyle karşılaştırılmış ve böylelikle bilgilerin güvenirliği test edilmiştir. Eserin multidisipliner boyutu ve tarih bilimi içindeki yeri irdelenmiştir. Eserin önemi, hangi konuları ele aldığı, konuların ne şekilde işlendiği, eserde verilen bilgilerin güvenirliği, Bağdadî'nin eserinde nasıl bir yöntem takip ettiği gibi sorulara odaklanılmış ve bu sorular temellendirilmiştir. Nihai olarak el-İfâde ve'l-İ'tibâr adlı eserin Mısır tarihi, sosyo-kültürü, iktisadı, antropolojisi, sanat ve mimarisi için ne anlam ifade ettiği ortaya konulmaya çalışılmıştır.
Dört Halife Dönemi'nde beytülmal
İslam tarihinde devletin gelirlerinin toplandığı mekân olan beytülmal, günümüzdeki devlet hazinesine tekabül eder. Beytülmal kurumunun mazisi Hz. Peygamber zamanına kadar gitmekle birlikte o dönemde sadece bu amaç için ayrılan bir yerden bahsedilemez. Hz. Ebû Bekir zamanında halifenin evinin bir odası devlet hazinesi için tahsis edilmiştir. Beytülmalin kurumsallaşması ve müstakil binalara kavuşması ise Hz. Ömer zamanına denk gelmektedir. Hz. Ömer döneminde sınırların genişlemesi ve devlet gelirlerinin artmasıyla birlikte divan teşkilatı kuruldu. Halk kabile mensubiyetlerine göre defterlere kaydedildi. Fethedilen bölgelerdeki araziler, daha önce yapılanların aksine mücahitlere dağıtılmayıp hazineye devredildi. Bunun ardından bu arazilerin ne kadar olduğu ve buralardan ne kadar vergi geleceği tespit edildi. Hz. Ömer zamanında hazine gelirleri arasında kabul edilen, Müslümanlardan alınan zekât ile gayrimüslimlerden tahsil edilen cizye, harac, humus, uşûr vb. gibi fey gelirlerinin tutarı belirlendi. Böylece belirli bir bütçe oluşmaya başladı. Beytülmalde biriken malların bir kısmı kamu yararına harcanırken geri kalan kısmı ise atiyye olarak vatandaşlara dağıtılmıştır.
Peymân Gazetesinin 1325 (1909) transkript, tahlil ve değerlendirilmesi
Osmanlı dönemi Diyarbekir Vilâyeti'nde ilk matbaa, h. 1286 (m.1869-70) yılında kurulmuştur. 1869 yılında ise bir devlet gazetesi olan Diyarbekir Gazetesi basılmıştır. Diyarbakır'ın ilk özel gazetesi olan Peymân Gazetesi ise II. Meşrûtiyet'in ilanından sonra 29 Haziran 1909 yılında yayın hayâtına başlamıştır. Gazetenin ilk sayısındaki bilgilere baktığımızda her hafta pazartesi günleri basılan gazetenin imtiyâz sâhibi ve mes'ul müdürünün Mirîkâtibizâde Şükrü olduğu anlaşılmaktadır. Peymân Gazetesi'nin 16, 26, 29, 30, 31, 32, 34 numaralı sayıları ise kayıp olduğundan çalışmaya dâhil edilememiştir. Konu olarak özellikle kalkınma, medenileşme üzerine yazılar yazan Peymân yazarları ayrıca Osmanlı donanması, İttihad ve Terâkki Cemiyeti'nin faaliyetleri, Osmanlı birlik ve kardeşliği, II. Abdülhamid Dönemi Osmanlı uygulamaları, aşiretlerin durumu ve ıslahı gibi pek çok konuda yazılar da kaleme almışlardır. Gazetenin yazar kadrosunda başta Ziya Gökalp olmak üzere Mirikatibizâde Şükrü, Mukâvelât Muharriri Amir Adil, Pirinçcizâde Feyzi, İttihâd ve Terâkki yöneticisi Yüzbaşı Mazhar gibi birçok isim ile beraber isim ve imzasını belirtmeden yazan çok sayıda yazar da mevcuttur. Bu çalışma ile Peymân Gazetesi, içerik itibariyle tartışmaya açılmaya çalışılacaktır. Anahtar Kelimeler:
Hakîm-i Heydecî ve Türkçe şiirleri
Türkiye'de tanınmayan ama İran'da meşhur olan Hakîm-i Heydecî ve onun Türkçe şiirleri çalışmanın genel çerçevesini ihtiva etmektedir. Heydeci'nin Türkçe şiirleri dil, uslüp ve muhteva açısından tahlil edilmiştir. Heydeci'nin Türkçe şiirleri Dîvân'da yer almaktadır. Dîvân'ın da iki nüshası (Tahran ve Meşhed) olduğu tespit edilmiştir. Nüshalar önce yeni yazıya aktarılmış sonrasında ise karşılaştırma yapılmıştır. İki nüshayı karşılaştırmadaki amaç, nüshalar arasındaki eksiklik ve farklılıkları göstermektir. Bu nüshalardaki şiirler, yöntem olarak nazım biçimlerine göre tasnif edilmiştir. Heydecî şiirlerinde, atasözleri, vecizeler, halk söyleyişleri ve deyimler dikkat çekecek derecede çoktur. Bütün bunlar, Heydecî'nin dile olan hâkimiyetinin bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Ayrıca Heydecî, dînî mahiyette çokça şiirler yazdığı için tasavvuftaki yeri de yadsınamaz. Şiirlerinde Allah'ın yaratıcılığından, Hz. Muhammed'e ve Hz. Ali'ye olan bağlılığından bahseder. Şirlerinde Şiî inancına tabi olduğu da anlaşılmaktadır. Heydecî, Şeyh-i İşrâk Sühreverdî, Sa'dî-i Şîrâzî, Hâfız-ı Şîrâzî gibi şairlerin şiirlerine tazminler yazmış ve bu şairleri kendisine üstat kabul etmiştir. Şair, Arapça, Farsça ve Türkçe şiirler yazmış, şiirlerinde çeşitli sanatları kullanmıştır. Gazel, mesnevî, kaside, tercî-i bend, terkîb-i bend gibi Dîvân şiirinin hemen hemen bütün nazım şekillerine örnekler vermiştir. Heydecî'nin şiirlerinin Dîvân şiiri geleneğine uygun olduğu tespit edilmiştir. Heydeci, şiirlerinde sade ve akıcı bir dil kullanmış, atasözü, deyim ve halk söyleyişlerine çokça yer vermiştir. Anahtar Kelimeler: Heydecî, Dîvân, Türkçe şiirler, Tasavvuf
Miran aşireti ve Mustafa Paşa
Bu tez çalışmasında bölgede önemli bir güç olan aşiretleri tanımak ve aşiretlerin yapılanmalarını anlamak; Hamidiye Alayları'nın bölgede güvenlik ve devlet otoritesini sağlamak için kurulmasına rağmen, alayların zaman zaman kontrolden çıkarak aşiretler arası bir güç savaşına dönüşmesinde Mustafa Paşa şahsında Miran Aşireti'nin rolünü ortaya koymak; Miran Aşireti'ni tanıyarak tarihsel rolünü ve bölgeye etkilerini ortaya çıkarmak. Mustafa Paşa'yı tanımak ve bölgedeki rolü ve etkisini ortaya çıkarmak; Miran Aşireti ve Mustafa Paşa'nın Hamidiye Alayları içindeki rolünü ortaya çıkarmak; konuyla ilgili mevcut literatür boşluğunun doldurmak amaçlanmıştır. Birinci bölümde aşiret, eşkıyalık ve Hamidiye Alayları hakkında bilgiler verilmiştir. Bu hususta Kürtlerdeki aşiret yapılanmasına ve aşiretlerin bölge üzerindeki etkilerine değinilmiştir. Bunun yanında eşkıyalık kavramı ve faaliyetlerine değinilerek aşiret ve eşkıya arasındaki bağlar tartışılmıştır. Son olarak da Hamidiye Alayları'nın kurulması, amaçları ve bölgedeki etkilerine değinilerek alayların aşiret ile eşkıya üzerindeki etkileri incelenmiştir. İkinci bölümde ise Miran Aşireti ile Miran Aşireti Reisi Mustafa Paşa işlenmiştir. Miran Aşireti'nin yapısı, etki alanı açıklanarak Mustafa Paşa şahsında nasıl bir bölgesel güç haline geldiği ele alınmıştır. Özellikle Mustafa Paşa'nın aşiret reisi olmasının yanında, aynı zamanda eşkıyalık faaliyetleri yürütmesine ve son olarak da kendisinin Hamidiye Alayları'na katılmasına değinilerek kendisinin faaliyetleri ve bunların yankıları ele alınmaktadır. Çalışmamızda detaylı bir literatür taraması yapılıp Başbakanlık Osmanlı Arşivleri'nden Miran Aşireti ve aşiret reisi Mustafa Paşa ile ilgili birçok belgenin çözümlemesi yapılmıştır. İncelenen kaynaklar neticesinde Hamidiye Alayları'nın amaçlarına büyük ölçüde ulaşarak bölgenin Osmanlı Devleti'nin elinde kalmasını sağladığı, Miran Aşireti Reisi Mustafa Paşa'nın devletin vermiş olduğu gücü kötüye kullanarak hâkimiyetini pekiştirdiği ortaya çıkmıştır.
Edebiyat geleneğimizde hallâc-ı mansûr imgesi
Bu çalıĢmada "Fenâfillah" mertebesinde "Ene‟l-Hak" dediği için yargılanıp darağacında asılan ve tasavvufta mistik yaĢam ile hüznün simgesi olarak görülen "Hallâc-ı Mansûr" imgesinin edebiyat geleneğimizdeki etkisi ele alınmıĢtır. ÇalıĢmamız giriĢ ve iki bölümden oluĢmaktadır. GiriĢ bölümü Hallâc-ı Mansûr‟un menkıbevî hayatına, eserlerine, görüĢlerine ve tarih içindeki yansımasına ayrılmıĢtır. Birinci bölümde Hallâc-ı Mansûr etrafında oluĢan Hallâc, Mansûr, Ene‟l-Hak, ber-dâr, aşk, urgan, pervâne, kan, kül, gül, ateş gibi otuz iki mazmuna yer verilmiĢtir. Ġkinci bölümde ise edebiyat geleneğimizin farklı dönemlerinde bu mazmunları eserlerinde kullanan iki yüz yirmi iki Ģâirin Ģiirlerine yer verilmiĢtir.
Osman Nuri Peremeci'nin hayatı, eserleri ve ecdâd tarihi adlı eserinin transkripsiyonu
Ecdâd Tarihi, Türklerin ilk devirlerinden başlayarak Osmanlı Devleti'nin kuruluş serüveni, yükseliş, duraklama, yıkılma ve birinci dünya savaşı sonrasında Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması dönemine kadar olan süreci krolonojik olarak ele almış bir eserdir. Eserin dili Osmanlıca olup Bulgaristan rüştiye mekteplerinde tarih kitabı olarak okutulmuştur. Anlatımı öğretici ve faydacı bir tarzdadır. Eserin amacı Bulgaristan rüştiye mekteplerinde okuyan Müslüman çocuklara kendi geçmişleri ile alakalı farkındalık kazandırmaktır. Tarihin bizzat kendi babalarının, dedelerinin tarihi olduğunu söyleyen Osman Nuri, bu durumu eserde vurgulu bir şekilde zikretmiştir. Osman Nuri, Ecdâd Tarihi adlı eseri Türklerin geldiği memleketleri de kapsayacak şekilde ele almış ve bunun yanında coğrafya bilgilerine de yer vermiştir. Kendisi arzu etmese bile padişahları silsile halinde anlatmıştır. Diğer eserlerine nazaran daha ağır dil kullanan Peremeci, birçok yerde objektifliğinin yanında duygusal anlatım tarzı ile farklı bir yöntem ortaya koymuştur. Bulgaristan'dan Türkiye'ye iltica eden ve Edirne'ye büyük hizmetlerde bulunan Osman Nuri Peremeci'nin Ecdâd Tarihi adlı eserini gün yüzüne çıkarmaya çalıştık. Tezimizin bu anlamdailim dünyasına faydalı olacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler Peremeci, Ecdâd, Tarih, Edirne, Osmanlı.
399 nolu Cermik Şer'iyye sicili'nin transkripsiyonu ve değerlendirilmesi (H.1330-1336/ M.1912-1918)
Tarih, genel olarak rivayetler, destanlar ve geçmiş dönemdeki insanlardan günümüze intikal eden bulguların mantıksal bir çerçevede değerlendirilmesi sonucunda yazılırken, Şer'iyye Sicilleri, tarihi somut verilere dayandırıp, gelecek kuşaklara aktarılmasını sağlayan önemli kaynaklardandır. Çermik, 399 nolu Şer'iyye sicillinden de anlaşılacağı üzere Müslümanların, Hristiyanların ve kısmen de olsa Yahudilerin huzur ve güven içinde yaşadığı bir yerdir. Bir bakıma Osmanlı Devleti'nin sosyal yapısını örnekleyen bir şehir konumundadır. Çermik'te farklı dinlere mensup kişiler farklı mahallelerde yaşamış, sosyal ve ekonomik açıdan da oldukça sıkı ilişkiler içinde olmuşlardır. Müslümanlar genellikle ziraat, askerlik, tarım ve hayvancılık işleriyle uğraşırken; Hıristiyan dinine mensup olanlar ise ticaret ve sanat gibi ekonomik faaliyetler ile uğraşmışlardır. Bu çalışmamada 1330-1336(1912/1918) yılları arasında Çermik kazasının mahalleleri, köyleri, sosyal yapısı, ekonomik faaliyet alanları, o dönemde yaygın olarak kullanılan şahıs adları, şehir, kaza ve köylerde yaşayan dini gruplar ve bunlar arasındaki sosyal ilişkiler yansıtılmaya çalışılmıştır.
Osmanlı modernleşme döneminde Muş Sancağı'nda eğitim
Bu çalışmada; ilk çağlardan beri yerleşim yeri olarak kullanılan ve birçok medeniyete ev sahipliği yapan Muş Sancağı'nın geleneksel ve modern eğitim-öğretim kurumlarının tanıtılması amaçlanmıştır. Bu çalışma giriş, iki bölüm ve sonuç kısmından oluşmaktadır. Giriş kısmında; Muş ilinin coğrafik konumu, Muş adının kaynağı ve Muş'un ilkçağdan itibaren, Osmanlı dönemi dâhil, günümüze kadar olan tarihi yapısı özetlenmiştir. Birinci bölümde; Tanzimat öncesi Osmanlı Devleti'nde sıbyan mektepleri ve medreseler hakkında bilgi verilmiştir. Tanzimat sonrasında ise, Osmanlı Devleti'nin temel eğitim kurumları, rüştiye mektepleri, idadi mektepleri, darülmuallimin, Osmanlı Devleti'nin son döneminde medresede yapılan değişiklikler, gayrimüslim ve yabancı okullar ana hatlarıyla açıklanarak Osmanlı Devleti'nin eğitim sistemi özetlenmiştir. İkinci bölümde ise; Klasik dönem eğitim kurumları olan sıbyan mektebleri ve medreseler, modern dönem eğitim kurumları olan maarif idaresi, ibtidai mektepleri, rüşdiye ve idadi mektepleri, gayrimüslim ve yabancı devlet kurumları, yaygın eğitim kurumları olan kütüphane, tekke ve zaviyeler arşiv kaynaklarına dayandırılarak ayrıntılı bir şekilde açıklanmıştır. Sonuç kısmında; Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu siyasi, sosyal ve ekonomik zorluklara rağmen modern okulların gelişip yayılması için büyük bir çaba harcandığı açıklanmıştır.
Ergani ve Eğil'deki tarihi eserler
Bu tez, Diyarbakır ilinin kültürel ve tarihi miras açısından öne çıkan ilçeleri olan Ergani ve Eğil'de yer alan tarihi yapıların çok yönlü analizini sunmayı amaçlamaktadır. Çalışmanın temel hedefi; bu iki ilçede yer alan camiler, türbeler, hamamlar, kaleler, mağaralar, kiliseler ve diğer tarihi yapıların mimari özelliklerini, dini işlevlerini, toplumsal rollerini ve kültürel bağlamlarını ayrıntılı biçimde incelemek, söz konusu eserlerin tarihi değerlerini belgelerle ortaya koymak ve bu yapıların korunmasına yönelik akademik bir farkındalık geliştirmektir. Araştırma kapsamında hem literatür taraması hem de saha gözlemleri kullanılmış; yapılar, dönemsel bağlamları içerisinde değerlendirilmiş ve günümüzdeki korunma durumları analiz edilmiştir. Alan araştırmaları sırasında elde edilen veriler, yapılar arasındaki tarihsel süreklilik, biçimsel benzerlikler ve kültürel süreklilik ilişkileri doğrultusunda yorumlanmıştır. Sonuç bölümünde, Ergani ve Eğil ilçelerindeki bu yapıların güncel durumu değerlendirilerek, koruma, restorasyon, belgeleme ve tanıtım alanlarında somut öneriler sunulmuştur. Ayrıca, bu önerilerle birlikte, bölgenin sahip olduğu tarihsel potansiyelin kültürel bağlamda nasıl değerlendirilebileceğine dair yol haritası niteliğinde bir perspektif geliştirilmiştir. Bu bağlamda, tez yalnızca bilimsel bir belge olmanın ötesine geçerek, kültürel miras politikalarının şekillenmesine katkıda bulunabilecek bir kaynak olma niteliği taşımaktadır.
تحليل الروايات المتعلقة بالسيرة النبوية في كتاب خلاصة الأخبار في أحوال النبي المختارلعزيز محمود الهدائيدراسة تحليلية
This thesis presents a systematic critical analysis—both in terms of isnād (chain of transmission) and matn (text)—of the hadiths and narrations contained in the work attributed to al-Askarī titled "Khulāsat al-Akhbār fī Aḥwāl al-Nabiyy al-Mukhtār." The aim of the study is to determine the degree of reliability of the hadith and sīrah material within the book and to define its position within the broader literature of prophetic biography and proofs of prophethood (dalāʾil al-nubuwwah). The research follows two complementary methodological approaches: the first is isnād criticism, which involves tracing the transmission chains, evaluating narrators and their tiers, analyzing the continuity of the chains, and identifying both apparent and hidden defects (ʿilal). The second is matn criticism, which includes comparing the narrations with authentic hadith and sīrah sources, identifying corroborating and parallel reports, and detecting textual irregularities, inconsistencies, or additions. The thesis analyzes the narrations by classifying them according to type (e.g., marfūʿ, mawqūf, maqṭūʿ; āḥād, mutawātir, mashhūr), evaluating the length and structure of their chains, and cross-referencing them with their primary sources such as the Kutub al-Sittah, Musnads, Sunan collections, Dalāʾil, Shamāʾil, and the classical sīrah and maghāzī works. Throughout this process, al-Askarī's methods of abridgment, compilation, and preference are documented. Furthermore, the study provides a comparative reading of al-Askarī's narrative style in relation to major sīrah schools such as those of Ibn Isḥāq–Ibn Hishām, Ibn Kathīr, and al-Suyūṭī, highlighting how his selective and transformative narrative techniques shaped the final composition of the text. The main findings of the research include: mapping al-Hüdāyī's sources and determining the degree of reliance on each; identifying the proportions of authentic (ṣaḥīḥ), sound, weak (ḍaʿīf), and very weak (wāhī) narrations according to hadith methodology; detecting recurring isnād patterns such as abridgment, omission (irsāl), concealment (tadlīs), and narration by meaning; identifying narrative additions and rephrasings through comparison with the original sources; and evaluating the scholarly significance of the book—whether it functions merely as a summarizing compilation or provides a critical contribution to prophetic biography. The scope of the study is limited to the authenticated manuscript version of Khulāsat al-Akhbār used in this thesis, and comparisons are confined to established and critically edited hadith and sīrah sources. This research fills an existing scholarly gap by providing the first comprehensive analytical hadith evaluation of Khulāsat al-Akhbār, and it offers a methodological reference tool for researchers seeking to employ this work carefully within the fields of hadith and prophetic biography studies.
Fatımi-Abbasi-Selçuklu münasebetleri ve Besasiri İsyanı
İslam Tarihinde müslümanlarm karşılaştığı en önemli problemlerden biri de Hz. Muhammed'in yerine kimin halife olacağı hususu olmuştur. Zira Tarih içinde Şia ve kol¬ lan olarak bilinen bazı müslümanlar Hz. Peygamber'in vefatından sonra halifelik hakkının Hz. Ali ve soyuna ait olduğuna inanıp bu uğurda mücadele vermiştir. Buna karşılık Ehli Sünnet olarak adlandırılan ve «çoğunluğu oluşturan kitle ise, ümmetin siyasi bir meselesi olarak görmüş ve bazı şartlan taşımak kaydıyla ekseriyetin üzerinde birleştiği kimsenin halife olabileceğim kabul etmiş ve bu doğrultuda hareket etmiş ve varlığını sürdürmüştür. İşte h.IV-V/m.X-XI asırlar bu iki görüş mensublanmn birbirine karşı yoğun bir mücadele dönemi olmuştur. Çünkü bu dönemde sünni anlayışın siyasi temsilcisi olan Ab¬ basiler Bağdad merkezli olarak İslam dünyasına hükmetmektedirler. Buna karşılık Şii- İsmaili İslam anlayışına mensub olmalan yanında kendilerinin Hz. Ali ve soyundan gel¬ dikleri iddiasıyla ortaya çıkan Fatimiler 296/909'da Kuzey Afrika'da devletlerim ya da hilafetlerini kurmuşlardır. Artık bundan sonra onlar, hakimiyetlerini genişletmek ve dini anlayışlannı yaymak ve dolayısıyla rakibleri ve düşmanlan Abbasileri yıkıp İslam dünyasının liderliğini ele ge¬ çirmek için siyasi, askeri ve dini yönden yoğun bir faaliyet içerisine girmişlerdir. Maamafih bu faaliyetleri neticesinde Fatimiler, Abbasiler aleyhine çok önemli gelişmeler kaydederek Kuzey Afrika, Mısr, Suriye ve Hicaz'da fiilen hakim olduklan gibi, Abbasi egemenliği altındaki topraklarda da bir hayli taraftar kazanmışlardır. Doğrudan hem Abbasi varlığım hem de Ehli Sünnet anlayışını hedef alan Fatimi faaliyetleri ve basanlar karşısında Abbasi hilafeti, içinde bulundukları olumsuz siyasi, as¬ keri ve ekonomik şartlar ve daha da önemlisi Büveyhi baskısı altında güçsüz kalmalan nedeniyle pek bir varlık gösteremediler. Ancak halife el-Kâdir (381-422/991-1031) ve daha sonra el-Kâim (422-467/1031-1075) zamanlannda Abbasiler, hem kendi iktidar rakibleri ve düşmanlan Fatimiler, hem de Ehli Sünnet anlayışının muhalifi Şii-îsmaili an¬ layışına karşı etkili tedbirler almaya başlamışlardır. Özellikle el-Kadir döneminde Sünni Gaznelilerin, el-Kaim devrinde de onlann ye¬ rine tarih sahnesine çıkan Sünni Selçuklulann varlığı ve desteği Abbasilerin ve dolayısıyla Sünni anlayışın rakibi ve muhalifleri olan söz konusu siyasi ve dini unsurlarla mücadele-lerini onların lehine etkilemişlerdir. Bu anlamda Selçuklular İslam dünyasına girip devlet¬ lerini kurduktan sonra hem sahib oldukları Ehli Sünnet anlayışı hem de siyasi ve askeri hedefleri gereği Abbasileri meşru tanıyıp onlara tabi olarak müsbet ilişkiler içerisinde ol¬ muşlar ve hatta sahip oldukları siyasi ve askeri gücü Abbasiler lehine kullanmışlardır. Dolayısıyla Selçuklular, Abbasi siyasetinin yanında yer almakla onların dostlarıyla dost, düşmanlarıyla düşman olma politikasını takib etmişlerdir. Bu siyasetiyle Selçuklular bir anlamda Abbasi hilafeti ve Ehli Sünnet anlayışının hamisi olma görevini üstlenmişler ve onların varlığına yönelik her türlü tehlikeye göğüs gererek mücadele etmişlerdir. Nitekim 447/1055'de Fatimilerle işbirliğine girmesi sonunda onların kışkırtması ve destekleri ile Abbasi hilafetini yıkmak üzere harekete geçen Besasiri karşısında halife el- Kâim, bu tehlikeden kurtuhnak için, Selçukluları Bağdad'a çağırmıştır. Maamafih Bağdad'a geldikten sonra Selçuklular, Ehli Sünnet anlayışının muhalifi ve Abbasileri baskı altoda tutan Şii Büveyhileri ortadan kaldırmışlar ve akabinde de hem Abbasilerin ve Ehli Sünnet anlayışının rakibi ve düşmanı hem de Abbasilerin yanında yer almaları nedeniyle kendilerine de düşman olan Besasiri-Fatirni ittifakına karşı yoğun bir mücadele vermişler ve bunu da kazanmışlardır. Neticede Selçuklular, üzerlerine aldıktan bu sorum¬ lulukları yerine getirerek hem Fatimiler önünde Abbasilerin varlığını korumuşlar, hem de Şii-îsmaili anlayış karşısında sünni anlayışın devamını sağlamışlardır. Böylece yaptıkları siyasi, askeri, dini ve kültürel mücadele sebebiyle Selçuklular ve Tuğrul Bey haklı olarak, tarih önünde Ehli Sünnet müdafii ve hamisi olma şerefine nail olmuşlardır.
Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Midyat Kazası (Siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel)
Bu çalışma; giriş, üç bölüm ile sonuç kısmından oluşmaktadır. Giriş kısmında Midyat kazasının tarihi genel hatlarıyla anlatılmıştır. Kazanın isminin kökeni, kazanın önemi ve geçmişten günümüze tarihsel serüveni açıklanmıştır. Birinci bölümde; kazanın siyasi durumu ve idari yapısı anlatılmaya çalışılmıştır. Osmanlı idaresi döneminde Midyat kazasının genel durumu dönemin sosyal ve siyasal olayları bağlamında işlenmiştir. 1895 Ermeni Olaylarının bölge üzerindeki etkileri, Birinci Dünya Savaşı sürecinde kazanın siyasi ve sosyal durumu ile Mütareke dönemi Midyat kazasının durumu anlatılmıştır. Ayrıca Milli Mücadele yıllarında bölgedeki olaylar aktarılmıştır. İkinci kısımda kazanın çeşitli idari birimleri, bunların kuruluş yapısı ve tarihsel süreçleri işlenmiştir. İkinci bölümde; kazanın idari, sosyal ve ekonomik durumu anlatılmıştır. Birinci kısımda sosyal yapısı ele alınmıştır. Farklı etnik ve dini inançlar ile bunların birbirleriyle olan ilişkileri işlenmiştir. Geçmişten günümüze bir arada yaşayan farklı etnik toplulukların ve inançların Midyat kazasının gelişimine katkılarına da değinilmiştir. İkinci kısımda kazanın nüfus yapısı aktarılmıştır. Arşiv belgeleri temel alınarak, tablo ve grafikler yardımıyla karşılaştırmalar yapılmıştır. Üçüncü kısımda ise ekonomik yapı ele alınmıştır. Üçüncü bölümde; Midyat kazasının eğitim durumu ve mimari yapıları işlenmiştir. Birinci kısımda kazanın özellikle 19.yüzyıl sonrası eğitim kurumları ele alınmıştır. İkinci kısımda ise kazanın tarihi camileri, kiliseleri, manastırları, hanları ve Midyat'ın tarihi evleri işlenmiştir. Anahtar Sözcükler: Midyat, Kaza, Tanzimat, Cumhuriyet, Osmanlı Devleti, Mimari
Rus kaynaklarına göre 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi
Çalışmamızın amacı, Osmanlı İmparatorluğu ile Rus Çarlığı arasında gerçekleşen savaşlardan biri olan 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi'nin Rus kaynaklarındaki durumunu ortaya koymaktır. Genel hatlarıyla Osmanlı ile Rus Çarlığı arasındaki savaşlara kısaca değinilmiş, esas konu olabildiğince ayrıntılı bir şekilde ele alınmaya çalışılmıştır. Öncelikle kaynak taraması yapılmış, uygun görülen kaynaklar üzerinde tercümeler yapılmış ve bunların üzerine çalışılmıştır. 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi, Osmanlı İmparatorluğu ile Rus Çarlığı arasında yaklaşık bir yıl süren ve Balkanlarda birçok siyasi gelişmelere ve değişmelere yol açmış bir savaştır. Rumi Takvime göre 93 Harbi olarak da adlandırılmıştır. Osmanlının zayıflamasıyla Balkanlarda baş gösteren isyanlar neticesinde bu bölgedeki Slav Halklarının hamiliğine soyunan Çarlık Rusya'sı Osmanlının bu coğrafyadaki varlığına son vermek, Slav kardeşleri ile bağlarını pekiştirmek, bu halkların Osmanlı boyunduruğundan kurtarmak bahanesiyle 19 Nisan 1877 tarihinde Osmanlı Devleti'ne savaş açmaya karar verdiklerini Avrupa devletlerine bildirdikten sonra 24 Nisan 1877'de savaş ilân etti. 1977-1878 Osmanlı Rus Harbi, Tuna ve Kafkas cephelerinde cereyan etmiş ve yaklaşık bir yıl sürmüş ve Rusların lehine sonuçlanmış, Osmanlı İmparatorluğu için ise ağır bir kayıp olmuştur. 3 Mart 1878'de Ayastefanos Antlaşması ile Balkanlardaki Osmanlı hâkimiyeti son bulmuş, yeni ülkeler ve yeni sınırlar çizilmiştir. Sonuç olarak, bu savaşın Rus Çarlığı ve Osmanlı İmparatorluğundaki yansımaları değerlendirilmeye çalışılmıştır.
Mervânî Emiri Nasrüddevle Ahmed ve dönemi
Bu tezde 983-1085 yılları arasında el-Cezîre (Yukarı Mezopotamya) bölgesinde hüküm sürmüş olan Kürt Mervânî hanedanının en uzun süre tahtta kalmış hükümdarı Nasrüddevle Ahmed b. Mervân'nın (401/1010-453/1061) hayatı, kişiliği, hükümet teşkilatı, yönetim anlayışı iç ve dış siyaseti ele alınmıştır. Çalışma, giriş ve beş bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde araştırmanın başlıca kaynakları değerlendirilmiş, Mervânîlerin Nasrüddevle'den önceki ve sonraki tarihine kısaca yer verilmiştir. Birinci bölümde Nasrüddevle'nin kimliği, ailesi, çocukluğu, gençliği, hükümdarlığa geçişi, şahsiyeti ve vefatı üzerinde durulmuştur. İkinci bölümde Mervânî ülkesi tanıtılmış, dini durum ve etnik yapı ele alınmış, devleti oluşturan kurumlar anlatılmış, bu kurumlarda görev alanların kısa biyografilerine yer verilmiştir. Üçüncü bölümde Nasrüddevle döneminde Mervânîlerde ekonomik durum ve imar faaliyetleri anlatılmıştır. Mervânî ülkesindeki bilim, kültür ve sanat faaliyetleri dördüncü bölümde konu edilmiştir. Beşinci ve son bölümde ise Nasrüddevle'nin dış siyaseti ele alınmıştır.
Osmanzâde Ahmed Tâib'in Ahlâk-ı Ahmedî isimli eseri (İnceleme-metin-indeks)
Klasik Türk Edebiyatı'nda ahlâkla ilgili gerek mensur, gerek manzum birçok eser telif veya tercüme edilmiştir. Hüseyin Vâiz Kâşifı̂'nin Farsça kaleme aldığı Ahlâk-ı Muhsinı̂ isimli eseri bu alandaki en önemli eserlerdendir. Bu çalışmamız Osmanzâde Ahmed Tâib'in Ahlâk-ı Muhsinı̂'yi muhtasar olarak tercüme ettiği Ahlâk-ı Ahmedı̂ isimli eserini içermektedir. Bir ahlâk ve siyasetnâme özelliği taşıyan bu eser, kırk bâb üzerine tertı̂b edilmiş, her bâbda bir ahlâkı̂ konu ele alınmıştır. Konular, âyet ve hadislerle; beyt, nazm, kıta, mısra gibi nazım türleriyle birlikte ele alınmış; aynı zamanda her bâbda konu ile alakalı bir veya birden fazla hikâye de aktarılmıştır. Osmanzâde, Ahlâk-ı Muhsinı̂'yi birebir tercüme etmeyip bazı tasarruflarda bulunarak özet olarak tercüme etmiş, eserinde kendisine ait bazı şiirlere de yer vermiştir. Çalışmamızda metin kısmana geçmeden önce ahlâk, Hüseyin Vâiz Kâşifı̂ ve eserleri, Osmanzâde, eserleri ve edebı̂ kişiliği hakkında bilgi verilmiş, Ahlâk-ı Ahmedı̂'nin incelemesi ve değerlendirmesi yapıldıktan sonra eserin transkripsiyonlu metni verilmiştir.
Diyarbakır ilçelerindeki ulu camiler
Diyarbakır ilinin merkez dört ilçesi hariç 13 ilçesi bulunmaktadır. Bu ilçelerin bir kısmı ilk çağlardan günümüze kesintisiz olarak yerleşime sahne olmuştur. Özellikle Meyyafarikin (Silvan), Antak (Lice), Eğil, Çermik, Hani ve Ergani ilçeleri Ortaçağın önemli yerleşimlerindendir. Etrafı surlarla çevrili olan bu ilçelerin kalelerinin de Ortaçağ İslam dönemi kaleleri arasında isimleri zikr edilmektedir. Silvan ilçesi Diyarbakır (Amid) – Bitlis kervan yollarının üzerinde bulunmasından dolayı dolayı önemli bir yere sahip olmuş ve birçok devlete başkentlik yapmıştır. Ergani ve Eğil ilçeleri Diyarbakır (Amid) Harput Kervanyolu güzergahında yer almaktadır. Tez konusu olan ilçelerde günümüze kadar birçok medeniyete ait izler görülmektedir. Bu izlerden İslam medeniyetine ait en önemli anıtlar ulu camilerdir. Yüksek Lisans Tez çalışmam olan Diyarbakır İlçelerindeki Ulu Camiler adlı çalışmada Diyarbakır'ın merkez ilçeleri dışında kalan ilçelerdeki ulu camiler çalışılmıştır. Çalışmanın ilk aşamasına, doküman ve kaynak toplamakla başlanılmıştır. Bu çerçeve de bölge ile ilgili bugüne kadar yayınlanan tüm eserlere ulaşılmaya çalışılmıştır. Ardından 2016 yılının Temmuz ve Ağustos aylarında bölgede arazi çalışmalarına başlanılmış, bu çalışmalara 2017 yılının Temmuz ve Ağustos aylarında devam edilmiştir. Araştırmalar sonucunda Diyarbakır ilçelerinde tespit edilen ulu camilerin fotoğrafları çekilmiştir. Yapılan çalışmanın neticesinde Diyarbakır ilçelerinde toplam 10 ilçede ulu cami olduğu tespit edilmiştir. Diyarbakır ilçelerinden Lice (Antak), Çermik (Cermug), Çüngüş (Çünkuş), Dicle (Piran), Eğil (Egil), Ergani (Osmaniye), Hani (Hini), Hazro (Tercil), Kocaköy (Karaz) ve Silvan (Meyyafarikin) ilçelerinde ulu cami bulunmaktadır. Bismil, Çınar ve Kulp (Kulb) ilçelerinde ise günümüzde herhangi bir ulu caminin olmadığı tespit edilmiştir. Diyarbakır ilçelerindeki ulu camilerde plan düzenlemesi bakımından yeni denemeler uygulanmamıştır. İslam sanatında sevilerek uygulanan enine dikdörtgen plan şeması ağırlıklı olarak uygulanmıştır. Bunun yanında bazilikal plan şeması ve kare planlı, tek kubbeli plan şeması da Diyarbakır ilçelerindeki ulu camilerde uygulanmıştır. Antak Ulu Camii, Çermik Ulu Camii, Dicle Ulu Camii, Kocaköy Ulu Camii, Eğil Ulu Camii, Hani Ulu Camii ve Silvan Ulu Camii'nde enine dikdörtgen plan şeması uygulanmış olup mihraba paralel uzanan sahın düzenlemesi göstermektedir. Bu camilerin sahın sayısı birbirinden farklıdır. Çüngüş Ulu Camii ve Ergani Ulu Camii'nde bazilikal plan şeması uygulanmıştır. Bu camilerde sahınlar mihraba dik uzanmaktadır. Hazro Ulu Camii'nde ise kare planlı, tek kubbeli plan şeması tercih edilmiştir. İncelediğimiz ulu camilerde genellikle beşik tonoz kullanılmıştır. Silvan Ulu Camii ve Eğil Ulu Camii'nin mihrap önü bölümü ve Hazro Ulu Camii'nin harim mekanı kubbe ile örtülmüştür. Hani, Çüngüş ve Ergani ulu camilerinin örtü sisteminde ahşap merteklerin taşıdığı düz tavan tercih edilmiştir. Tez konusu olan ulu camilerde en çok taş malzeme kullanılmıştır. Taş malzeme genelde kesme taş veya moloz taş malzeme olarak kullanılmıştır. Tuğla malzeme sadece Eğil Ulu Camii'nde kullanılmıştır. Ahşap malzeme daha çok yapıların iç örtüsünde, mahfillerinde, kapı ve pencere doğramalarında tercih edilmiştir. Diyarbakır'ın ilçelerindeki ulu camiler süsleme bakımında fakir yapılardır. Süslemeler taş süslemeler olup, geometrik, bitkisel, mukarnas ve yazı karakterlidir. İlçelerdeki ulu camilerde genelde bölgesel ve yöresel özellikler ağır basmaktadır. Silvan Ulu Camii gibi anıtsal eserlerde bu özellikler pek görülmez. Silvan Ulu Camii plan ve mekan anlayışı bakımından kendinden sonraki cami plan şemasını etkilemiştir. Şimdiye kadar Diyarbakır ilçelerindeki ulu camileri bir bütün olarak ele alan herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Daha önceki çalışmalarda daha çok bir iki yapı ele alınarak çalışılmıştır. Bu çalışma Diyarbakır ilçelerindeki ulu camileri bir bütün ve kapsamlı bir şekilde ele alan ilk çalışma olacaktır.
Mardin'in Dara Köyündeki mezar taşları ve kitabeler
Ülkemizin güneydoğusunda bulunan Mardin iline bağlı bir köy olan Dara, zengin bir tarihi ve kültürel mirasa sahiptir. Tarihi ve coğrafi konumu itibari ile asırlarca önemli bir merkez olma özelliğini korumuştur. Bu özellikleriyle, farklı medeniyetlerin gelip geçtiği ve silinemeyecek kültürel ve tarihi izler bıraktıkları bir yer olarak günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. Mardin ve çevresinde, İslam inancı dışında farklı inançların da bulunmuş olması, kültürel etkileşimin oluşmasını sağlamış bu da sanat ve mimariye yansımıştır. Bu çok kültürlülük bir potada eriyerek harmanlanmış, sivil ve dini mimaride kendine özgü bir kimlik ortaya çıkarmıştır. Yüksek Lisans Tezi çalışma konusu olan Mardin'in Dara Köyündeki Mezar Taşları ve Kitabeler çalışması kapsamında Mardin ili Dara köyünde bulunan islami döneme ait mezar taşları ve cami kitabeleri çalışılmıştır. Bu araştırma sonunda Dara köyünde toplam 41 mezar ve 5 cami kitabesi tespit edilmiştir. Bu eserlerin dağılımı şöyledir; 19 mezar Ağa Mezarlığında, 21 mezar Zindan mezarlığında ve 5 cami kitabesi Dara camisinin üzerinde bulunmaktadır. Çalışmanın ilk aşamasına kaynak ve doküman toplamakla başlanılmıştır. Ardından tez kapsamında 2016 Eylül ayında bölgede arazi çalışmalarına başlanılmış, bu çalışmalara 2017 Mayıs, 2018 Ocak ve 2019 Mart aylarında devam edilmiştir. Araştırmalar sonucunda Dara'da tespit edilen mezar taşları ve kitabelerin fotoğrafları çekilmiş ve bazı eserlerin rölöve ölçümleri alınmıştır. Elde edilen bilgiler ışığında, ilk olarak Dara'nın coğrafi konumu ve tarihçesi hakkında kısaca bilgi verilmiştir. Tezin katalog kısmında, eserler kronolojik sıraya göre düzenlenerek tanıtılmıştır. Değerlendirme bölümünde eserler kendi aralarında ve bölgedeki diğer benzer eserlerle karşılaştırılmıştır. Sonuç bölümünde eserlerin genel bir tarifinden ve özelliklerinden bahsedildikten sonra varılan sonuç kısaca belirtilmiştir. Dara'daki mezarlar, bölge kültürünün değişik zaman dilimlerinde sahip olmuş oldukları yansımalar hakkında, bize emare sunan önemli kültürel değerlerimizdir. Bu bağlamda, biz de Dara ve çevresinde bulunan, kültürel ve sanatsal varlıklarımızın, tarihteki yerlerini belirtmek amacıyla böyle bir çalışma yaptık. Anahtar Sözcükler Mardin, Dara, İslamiyet, Mezar, Kitabe, Cami
Diyarbekirli Ahmed Mürşidî'nin Pendnâmesi'nin dil içi çevirisi
Pend-i Ahmedî Diyarbekirli Ahmed Mürşidî'nin XVII yüzyılda yazmış olduğu, dini, ahlâki ve edebi bir eseridir. Bu tez çalışmamızda Pend-i Ahmedî adlı eserin 1-50 varak arası olan dil içi çevirisi yapılıp, eserde geçen hikâyeler tahlil edilmeye çalışıldı. Giriş bölümünde şairin ve eserinin muhtevasıyla ilgili genel bilgi verilmiştir. Devamında Ahmed Mürşidî hayatı, eserleri, eserin dil ve muhteva özellikleri ilgili bilgi takdim edilmiştir. Çalışmamızın tahlil bölümünde öncelikle hikâye başlığı, hikâyenin özeti, kişiler, mekân, zaman, son olarak hikâyenin mesajı eklendi. Daha sonra Ahmed Mürşidî Hazretlerinin Pend-i Ahmedî adlı eserinin, dil içi çevirisinin 1-50 varaklık kısmında geçen beyitler eski harflerden günümüz harflerine aktarılarak verildi. Çalışmamızın son kısmında ise yararlanılan kaynakları sunduk. Anahtar Sözcükler: Pend-nâme, Ahmed-î Mürşidî, Pend-i Ahmediyye, Dil İçi Çeviri
Dînî-Tasavvûfî Şiirler Mecmuası (İBB Kütüphanesi Atatürk Kitaplığı No: K.000351) İnceleme-metin-dizin
Tezimize konu olan eser, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphanesi Atatürk Kitaplığı Belediye Yazmaları K.000351 numarada kayıtlı şiir mecmuasıdır. Tür olarak "mecmua-yı eş'âr u devvâvîn"dir. 14, 15, 16, 17 ve 18. yüzyıllarda yaşamış toplam 240 şaire ait 1984 manzum metni barındıran mecmua bu yüzyıllarda yaşayan şairlerin şiirleriyle ilgili zengin bir malzemeyi ihtiva etmektedir. Tezimiz, öncelikle bu mecmua metninin ortaya konulması ve mecmuayla ilgili inceleme ve değerlendirmeler üzerine kurulmuştur. Elde edilen şiir mecmuasının incelenerek metnin günümüz alfabesine aktarılması sağlanıp, şairlerin mevcut dîvânlarında olmayan şiirlerinin tespit edilmesi tezimizin amacıdır. Tezimizde giriş kısmında mecmualar hakkında kısa bir bilgi verilmiştir. Daha sonra çalışmamıza konu olan mecmua tanıtılmış, mürettibi, nazım şekli, şair tercihleri, ölçü vb. yönlerden değerlendirilmiştir. Şekil özelliklerinin ardından mecmuanın muhtevası ortaya konulmuştur. Mecmuanın muhtevası değerlendirilirken içerisindeki manzum metinler konularına göre başlıklara ayrılarak gerekli incelemeler yapılmıştır. Bu başlıklar dînî-tasavvûfî nazım şekilleriyle yazılmış olan metinler, halk edebiyatı nazım şekilleriyle yazılmış olan metinler ve dîvân edebiyatı nazım şekilleriyle yazılmış olan metinler şeklinde sıralanmaktadır. Yapılan incelemeler sonucunda yukarıda başlık halinde verilen manzum metinlere ait şiirleri olan şairlerin dîvânları incelenerek mecmuada olup dîvânlarında olmayan yahut dîvânlarında olup mecmuada bulunmayan manzumeler tespit edilerek bunlarla ilgili bilgiler inceleme kısmında aktarılmıştır. Anahtar Kelimeler: Mecmua, Dînî-Tasavvûfî Şiir, İlâhî, Türkü, Gazel
Scientific and cultural life in the Uşak town from tanzimat upto second constitutional monarchy (1839-1908)
In this thesis, one of the town center and provincial organization of Ottoman Empire, is examined with its education and cultural life of the city after the Tanzimat. During the dissertation research primarily scanned archive materials from selected date range from 1839 to 1908. As a result of this, the information regarding the background, salary, position and staff of the scholars who had been educated and worked in Uşak were obtained within the personal files in the Archives of The Chief Religious Offical of the Ottoman Empire in İstanbul Müfti Office of Meshikhat. Besides, in the yearbook of the Ministry of Education and Hüdavendigâr province yearbooks, the numbers of the personal on the education field, as well as the teachers who worked and the pupils studied in institutes of education could be reached. With the help of the correspondences between the Ottoman Arshives of the Prime Ministry and Bab-ı Ȃlî Registry Office about the Ministry of Education, the curriculum and the text books that were used in the Madrasas in Uşak could be determined. Accordingly, especially in the early 1900's there were 40 madrasas, around 130 rudimentary and primary school, four foreigners and the non -Muslim school, two private enterprise school, one Rushdie which for junior high school, two library in Uşak town. As a result of this resarch we have been learned that approximately 3500-4000 students in the XIX. last part century; 6500-7000 students in the XX. century had education in these schools. According to our research covering the 70 year period between the years 1839-1908, Uşak is seen a leading center as eceonomical and populational Hüdâvendigâr settlements in the province. Similarly, Uşak in Kütahya province with Eskişehir it proved to be the most important educational center. Also, Uşşâkîlik colt which grew up in Uşak, Ahî community, Bektashi dervish islamis lodges were improve to the scientific, cultural and religion life of Uşak. On the other hand the name and works of Uşak's scientists have been identified during our research but unfortunately it is impossible to reach their works. The effort will be useful to find a solution to this lock in the future. Keywords: Uşak, Education, Science, Culture, Madrasa School, Rushdie, Salnâme (Year-book), Meshikhat and Prime Ministry Ottoman Archives.
Abdülmecîd Tosyavî ve "kıyâfet-nâme" adlı eseri (inceleme-metin)
"Abdülmecîd Tosyavî ve"Kıyâfet-nâme" Adlı Eseri (İnceleme-Metin)"adlı bu çalışmamız iki ana bölümden oluşmuştur. Bunlardan birincisi Abdülmecîd Tosyavî'nin hayatı, eserlerive ilmî yönüdür. İkincisi ise;Abdülmecîd Tosyavî'nin, Kıyâfet-nâme adlı eserinin incelenmesidir. Eserin tek nüshasına ulaşılabilmiş ve bu nüshaya göre çalışma yapılmıştır. Bu bölümler değerlendirilmeden evvel Kıyâfet-nâme ilmi ve onun tarihsel gelişimi hakkındaki bilgiler giriş kısmında verilmiştir. İlk bölümde yukarıda ifade edildiği gibi Abdülmecîd Tosyavî'nin hayatı, ilmî yönü ve eserleri ortaya konulmaya çalışılmıştır. Babası Nasûh Efendi, Zeyniyye tarikatında postnişin olduğundan oğlu Abdülmecîd Tosyavî tasavvufî bir çevrede yetişmiştir. Babasından miras aldığı tasavvufî anlayışı sürdüren müellif, bu eserinde de sade denilebilecek asıl konuya ahlâk anlayışını ve tasavvufî yönünü aksettirmiştir. Eseri manzum yazarak akılda kalıcı kılmaya çalışmış, verdiği uyarı ve nasihatlerle de insanları bilgilendirmeye çalışmıştır. İkinci bölümde Abdülmecîd Tosyavî'nin eserde kullandığı dinî ve tasavvufî unsurlar incelenmiştir. Eserde kullanılan ve müellifin düşünce dünyasına ait bu kavramların açıklanmasına gidilmiş, böylece müellifin zihin dünyası hakkında ipuçları yakalanmaya çalışılmıştır. Kıyâfet-nâme hükümlerinin incelenmesi çalışmasında sözlükler ve konuyla ilgili bilgi veren kaynaklara da müracaât edilmiştir. Çalışmamızın hedefi böyle bir müellifi ve eserini tanıtmaktır. Anahtar Kelimeler: Abdülmecîd b. Nasûh, Tosyavî, Kıyâfet-nâme, Firâset, Fizyonomi
Abdulfettah Şefkat Efendi'nin Manzûme-i Siyer-i Nebî'si (Metin-muhtevâ-tahlil)
Abdulfettah Şefkat Efendi'nin Manzûme-i Siyer-i Nebî'si (Metin-Muhtevâ-Tahlil) adı verilen bu çalışmada, eserin metni ortaya koyularak manzûme dînî ve edebî açıdan tahlil edilmeye çalışılmıştır. Çalışma üç ana bölümden müteşekkil olup Giriş bölümünde siyer kelimesinin anlamı, Siyer ilminin doğuşu, gelişimi, edebî bir tür haline gelişi ve Türk edebiyatında Manzûm siyerler incelenerek bilgi verilmiştir. Birinci bölümde, Abdülfettah Şefkat Efendi'nin yaşadığı dönem olan 19. yüzyıl'ın siyasî, ilmî, kültürel ve edebî yapısı hakkında kısa bir değerlendirme yapılarak, Şefkat Efendi'nin hayatı ve eserleri hakkında gerek kendi eserlerinden gerekse diğer ilgili kaynaklardan toplanan bilgiler aktarılmaya çalışılmıştır. Manzûme-i Siyer-i Nebî'nin özeti verilerek konunun daha iyi anlaşılmasını amaçlanmıştır. Özet verirken, eserde müellif tarafından ayrı başlıklar altında ele alınmayan konular, ayrı başlıklar altında özetlenmiştir. Ayrıca şekil özellikleri beyitlerden örneklerle açıklanarak birinci bölüm tamamlanmıştır. Eserin yazılış sebebinin anlatıldığı ikinci bölümde yazma eserin yazılış sebebi ve muhteva özelliklerine geçilmiştir. Bu bölümde ayet ve hadisler, kelam-ı kibar niteliğindeki ifadeler tespit edilebildiği kadarıyla verilmiştir. Örf, adet, inanç ve sosyal yaşam ile ilgili bilhassa düğün geleneklerine dair bilgiler örnekler verilerek incelenmiştir. Üçüncü bölümde metin kurulumunda takip edilen usuller ve yazma eserin tanıtımı ile birlikte transkripsiyonlu metin verilerek çalışma tamamlanmış ayrıca yararlanılan kaynaklar kaynakçada alfabetik olarak sıralanmıştır. 19. yüzyıl Osmanlı toplumunda yetişmiş, III. Selim zamanında yaşamış olan Abdülfettah Şefkat Efendi'nin Hz. Peygamber'in hayatını anlatarak sonraki nesillere daha doğru ve faydalı bir eser bırakmayı gaye edinen Manzûme-i Siyer-i Nebî'si, çalışmanın konusunu teşkil etmektedir. Eserin daha önce çalışılmamış olması, Hz. Peygamber'in hayatının bilhassa evlilik öncesi dönemine dair detayların ve sosyal hayata dair bilgilerin okuyucuya aktarılmak istenmesi, Siyer alanında yapılmış diğer eserlere ve bu alanda çalışma yapan kişilere destek ve katkı sağlama temennisi bizi bu çalışmayı yapmaya sevketmiştir. Anahtar Kelimeler:1) Manzûme-i Siyer-i Nebî 2) Abdulfettah Şefkat Efendi 3) Mesnevî 4) Hz. Muhammed, Mustafa 5) Din
Yüsrî Ahmed Nazif Dede ve dîvânı (İnceleme-metin)
"Yüsrî Ahmed Nazif Dede ve Dîvânı (İnceleme-Metin)" adını verdiğimiz bu çalışmada, Yüsrî'nin Dîvânı'nın tenkitli metnini vererek eseri dinî ve tasavvufî edebiyat açısından tahlil etmeye çalıştık. Çalışmamız, giriş bölümü dâhil dört bölümden oluşmaktadır. Giriş bölümünde, çalışmanın önemi, amacı ve metodu izah edilmiştir. Birinci bölümde Dîvân'ın daha iyi anlaşılabilmesi için, XVIII. yüzyılın siyasî ve kültürel hayatı hakkında bilgi verilmiş, Yüsrî Ahmed Nazif Dede'nin hayatı, çevresi, edebî şahsiyeti ve eserleri ile ilgili malûmat sunulmuştur. İkinci bölümde Yüsrî Dîvânı'nın muhtevası sunularak önemi vurgulanmıştır. Daha sonra Dîvân'da yer alan dinî ve tasavvufî kavramların tahlili yapılmıştır. Üçüncü bölümde ise; mevcut nüshaların tavsîfi yapılmış ve Dîvân metninin kuruluşunda takip ettiğimiz metod açıklanmıştır. Ayrıca bu bölüm, Dîvân'ın tenkitli metnini içermektedir.
235 nolu şeriye sicil defterine göre Mardin
Toplumların siyasi, sosyal ve ekonomik yapıları, içinde bulundukları dönemin şartlarına göre şekillenir. Herhangi bir dönemin siyasi hukuki, ekonomik ve kültürel şartlarının sağlıklı bir şekilde incelenilebilmesi ancak dönem toplumunun bu şartlara verdiği olumlu ve olumsuz tepkinin izlenmesiyle mümkündür. Şeriye sicilleri, toplumun döneme ilişkin her türlü hareketini kayıt altına almaları hasebiyle yerel tarih araştırmalarında son derece önemli bir yer teşkil etmektedirler. Tezin konusu olan 235 Nolu Mardin Şeriye Sicil defteri de 1858?1861 yılları arasında Mardin'in tüm Osmanlı ülkesi içersinde hukuki, idari, sosyal ve ekonomik yönlerine ilişkin yapısını günümüze ulaştıran çok önemli bir sicil defteridir. Bu defterin bizim için belki de en önemli yönü Tanzimat sonrasında inkişaf eden hukuki ve idari uygulamalarının kent ölçeğinde doğurmuş olduğu çatışmaları ihtiva etmesidir. Ayrıca merkezle bölge arasındaki yazışmaların içeriğini, azl, tayinler, dönemin siyasi atmosferi, sosyal ve ekonomik meseleleri içine alan çok önemli bir defterdir.Bu çalışma, 1858?1861 yılları arasında Mardin'in hukuki, idari ve sosyo-ekonomik yönlerini 235 Nolu Mardin Şeriye Sicilinin verileri çerçevesinde değerlendirmek amacıyla yapılmıştır.Çalışma, giriş ve üç bölümden oluşmaktadır. Girişte Mardin'in Osmanlı hâkimiyetine geçişi ile merkezi devletin yerelde temsilciliğini yapan unsurları ve bu unsurların, incelemelere esas teşkil eden döneme gelinceye dek rol ve hareketleri ayrıntılara girilmeden verilmeye çalışıldı. Özellikle çalışmanın daha iyi anlaşılabilmesi için şeriye sicillerinin tanımı yapılarak Osmanlı tarihi araştırmaları konusunda haiz oldukları önem vurgulandı. Birinci bölümde Mardin'deki Osmanlı şeriat mahkemesinin işleyişi, mahkemede çalışan personeli ve bu mahkemeye intikal eden dava ve kayıt çeşitleri -defterin sunduğu olanaklar çerçevesinde- değerlendirildi. İkinci bölümde; 1858?1861 yılları arasında Osmanlı idari yapısının kent bazındaki uygulamaları belirtildi. Merkezi sistemin yerelde resmi temsilciliğini yapan idari görevliler ile ilgili deftere yansıyan bilgiler yine bu bölüme dâhil edildi. Son bölümde ise anılan dönemde Mardin'de yaşayan insan topluluklarının, bu toplulukların hem birbirlerine karşı hem de kendi içlerinde sosyal örgütlenmeleri, bu örgütlenmelerin kentin ekonomik hayatına olan etkileri vurgulanmaya çalışıldı.
19. yüzyıl İzmir yapılarında saçak düzenlemesi
19. Yüzyıl İzmir yapılarında dikkat çeken saçak düzenlemeleri daha önce bir araştırmaya konu olmamıştır. Bu konudaki eksikliği gidermek hususunda katkı sağlayacak mahiyette bir çalışma hazırlamak için öncelikle yapım yılı 19. yüzyıl olarak tarihlendirilen binaların üzerinde yapmış olduğumuz gözlemlerde farklı tipte saçakların uygulandığı görülmüştür. Bu saçakların korniş süslemeleriyle birlikte değerlendirildiğinde benzer veya farklı yönlerinin ortaya çıkması için kullanılan malzemeye göre yapılan tipolojisi üzerinde süsleme unsurlarının neler olduğu belirli örneklerle anlatılmıştır. Ahşap, taş veya tuğla gibi malzemeler ile yapılan saçak korniş düzenlemeleri bulundukları bölge sırasına göre dizildiğinde İzmir'in dört ilçesinde yoğun olarak gözlemlenmektedir. Bu bağlamda araştırma bölgesi olarak daha çok Karşıyaka, Bornova, Konak ve Buca İlçeleri seçilmiş ve bu ilçelerin sınırları içerisinde yer alan 256 tane mimari yapının saçak düzenlemelerinde kullanılan malzeme, teknik ve süsleme unsurları ortaya konulmaya çalışılmıştır. Öncelikle yapısal bir unsur olan saçak, malzeme ve teknik özellikleri yönünden tanımlanmıştır. 19. Yüzyıl yapılarının saçak düzenlemesinde kullanılan malzemenin genel özellikleri ve kullanılan teknik hakkında bilgi verilmiştir. Bu kullanılan malzeme ve tekniğe uygun süsleme özellikleri dönemin üslup özellikleriyle karşılaştırılmış benzer ve farklılık gösteren saçak düzenlemeleri sınıflandırılmıştır. Saçak düzenlemeleri ve süsleme özellikleri, Batılılaşma dönemi mimari değişimler, Osmanlı yapılarında cephe ve saçak düzenlemesinin üslup özellikleri İzmir yapılarıyla karşılaştırılmıştır. Genel farklılıklarının ne olduğu belirlenen 19. Yüzyıl İzmir yapılarının saçak düzenlemeleri öncelikle kullanılan malzeme yönüyle sınıflandırılmıştır. Motif yönüyle zenginlik gösteren ahşap saçak düzenlemeleri genellikle yalı ve köşklerde kullanılmış olmasının nedenleri ve motif yönüyle değerlendirilip vektörel çizimleri ölçülendirilerek, restorasyon projelerine kaynak teşkil edecek şekilde hazırlanmıştır. Çok yaygın kullanımı olmayan fakat iki örnekte karşımıza çıkan metal malzemeyle yapılmış saçak süslemelerinin hangi ihtiyaca yönelik yapıldığı ve yaygınlaşmamasının nedenleri anlatılmıştır. En yaygın şekilde kullanılan tuğla, taş ve alçı malzemeyle yapılmış saçak düzenlemeleri Neoklasik üslubun genel özelliklerini motif ve kompozisyon yönüyle ne derece yansıttığı çizimlerle değerlendirilmiştir. Malzeme yönüyle sınıflandırılan saçak düzenlemelerinde uygulanmış süsleme özelliklerinin belirlenmesine yönelik yapılan çalışma dönem özelliklerinin ortaya konulmasında belirleyici unsurlardan biridir. Özellikle 19. Yüzyıl yapılarının saçak düzenlemelerinde, süsleme özelliklerine bakıldığında diğer uygulamalardan farklı yapıya özel karakteristik düzenlemeler olduğu görülmektedir. Sürekli değişik kombinasyonların uygulandığı saçak düzenlemelerine örneklerle bakıldığında dönemin genel mimari süsleme tarzı, Neoklasik üslubun süsleme özellikleri hakkında da ayrıntılı bilgi verilmektedir. Estetik açıdan binanın tamamlayıcısı olan bu unsurları gerek düzenlemeleri gerekse de süsleme yönleriyle incelemek, Batılılaşma dönemi mimarisinin genel özelliklerini daha iyi tespiti ve anlaşılması için önem arz etmektedir. Dönem öncesi ve sonrası saçak düzenlemelerinin ortaya konulmasının yapılacak bilimsel araştırmalara veri sağlayacağı düşünülmektedir. Özellikle 19.yüzyıl mimarisi içinde bu unsurların özellikleri ve önemi ortaya konmaya çalışılmıştır.
Kıyâfet ilmi, Türk edebiyatında kıyâfet-nâmeler ve Şa'bân-ı Sivrihisârî'nin Kıyâfet-nâmesi (Transkripsiyonlu metin inceleme)
Bu çalışmamız, Türk ve İslâm kültür tarihinde önemli bir yere sahip olan ve yüzlerce yıl birçok şair ve yazar tarafından ele alınan kıyâfet ilmi ve kıyâfet-nâmeler üzerinedir ve çalışmamız beş bölümden oluşmaktadır.Çalışmamızın birinci bölümü kıyâfet ilmine dairdir. Bu bölümde kıyâfet ilmi bütün yönleriyle ele alınmış, kıyâfet ilmi firâset ilmi içerisinde bir bölüm olarak yer aldığından öncelikle firâset ilmi tanıtılmış ve firâset ilmi de hükmî ve şerî` firâset olarak ikiye ayrılmıştır. Hükmî ve şerî` firâset hakkında bilgi verildikten sonra şerî' firâset de siyâfet, riyâfet ve kıyâfet olmak üzere kendi içinde üçe ayrılmış ve bu bölümler hakkında bilgiler verildikten sonra asıl konu olan kıyâfet ilmi ve bu ilme ait terimler hakkında bilgi verilmiştir. Buna göre: ?İnsanların suratına ve vücut yapılarına bakarak kişilikleri hakkında bilgi veren ilme `kıyâfet' bu ilimle meşgul olan kişilere `kâif' denir. `Kıyâfet-nâme' ise bu ilmi konu edinen eserlere verilen genel bir isimdir.?Çalışmamızın ikinci bölümü ise Türk-İslâm edebiyatında kıyâfet-nâmeler konusuna ayrılmıştır. Bu ilimle İslâm âleminde ilk kez ilgilenenler Araplar olduğu için öncelikle Arap edebiyatında bu ilmin yeri hakkında bilgi verilmiş ve bu alanda yazılmış belli başlı kıyâfet-nâmelerden bahsedilmiştir. Araplardan sonra bu ilimle uğraşan diğer bir millet de Farslar olduğundan Fars edebiyatındaki belli başlı kıyâfet-nâmeler de tanıtılmış ve ardından Türk edebiyatında bu ilmin geçmişi ve bu alanda yazılan eserler ayrıntılı bir şekilde ele alınmıştır. Ayrıca bu bölümde Türk edebiyatında tanınmış dört kıyâfet-nâmedeki tip husûsiyetleri üzerinde durulmuş ve belli başlı organlar ile kişilik ilişkisi aktarılmıştır.Üçüncü bölüm ise bu ilmin edebiyatımıza, sosyal yaşama ve diğer ilimlere etkisidir. Gerek Doğu'da gerek Batı'da hayatın birçok alanına nüfuz eden bu ilim, özellikle Doğu toplumlarında bu ilim nesep belirlemede, cariyelerden doğan ya da gayrı meşru olan çocukların kime ait olduğunu tespit etme gibi durumlarda kullanılmıştır. Ayrıca devletleşme ve saray hayatına geçişe bağlı olarak askere ve devlet idaresine alınacak kişileri seçmede, kul ve cariye alımında ve hukukta da bu ilimden yararlanılmıştır. Son dönemlerde ise resimden edebiyata, eğitimden hukuka, psikolojiden tıbba kadar sanatın ve ilmin birçok alanı bu ilimden etkilenmiştir.Dördüncü bölümde Şa`bân-ı Sivrihisârî'nin hayatı ve eseri incelenmiştir. Yazarın hayatı hakkında kaynaklarda bilgi mevcut olmadığından eserde elde edilen bilgiler ışığında aydınlatılmaya çalışılmıştır. Eser hakkındaki çalışmada ise eserin nüsha tanıtımı, manzum bölümlerin özellikleri, dil ve anlatımı, diğer kıyâfet-nâmelerden farkı ve içeriği üzerinde durulmuştur.Çalışmamızın son bölümü olan beşinci bölüm ise Şa`bân-ı Sivrihisârî'nin Kıyâfet-nâme'sinin transkripsiyonlu tam metnini içermektedir. Eserin Arapça giriş kısmı ve Arapça, Farsça şiirlerin tercümeleri dipnot şeklinde metin altında verilmiştir. Bu bölümde dokuz makale ve bir mukaddimeden oluşan eserin asıl kısmı ile ilm-i hutûtla ilgili bir risale ve sonda manzum bir kıyâfet-nâme yer almaktadır.Bu beş bölümün dışında başta önsöz, kısaltmalar transkripsiyon işaretleri; sonda sonuç, sözlük, bibliyografya ve kıyâfet-nâmenin Nuruosmaniye Kütüphanesi'nde no: 4099'da bulunan orijinal metni yer almaktadır.