
24
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
EGF ile biyosinyallenmiş jelatin doku iskelesi üzerinde RHBMP 7 kontrollü salınımı ile kıkırdak doku rejenerasyonu
Amaç ve Hipotez: Doğumsal veya edinsel nedenler (travma, tümör rezeksiyonu) ile oluşan kıkırdak defektleri fonksiyonel ve estetik sorunlara yol açmakta; kıkırdak doku rejenerasyonu ise avasküler yapısı gereği kısıtlı ve çoğu zaman yetersiz kalmaktadır. Farklı hücre kaynakları, doku iskeleleri ve çeşitli biyosinyal molekülleri kullanılarak yapılan kıkırdak doku mühendisliği çalışmaları güncelliğini korumaktadır. Sıklıkla erişkin kondrositler ve kök hücre grupları ile yapılan hücre-polimer çalışmalarıyla invitro başarılı sonuçlar bildirilmesine rağmen, yeterli hücre elde etmedeki zorluklar ve yüksek maliyet problemleri nedeniyle klinik uygulamaya geçirilebilen ürün olmamıştır. Bu çalışmada, deney hayvanları (tavşan) kulaklarında oluşturulacak kıkırdak defektlerinde yeni bir doku iskelesi üzerinde (EGF ile biyosinyallendirilmiş Jelatin doku iskelesi) kontrollü rhBMP 7 salınımı gerçekleştirilerek, dual büyüme faktörlerinin perikondrial progenitör hücreler üzerine etkisiyle ek hücre kaynağına gerek kalmadan kıkırdak doku rejenerasyon kapasitesinin arttırılması ve klinik pratikte kullanılabilecek şekillendirilebilir, Hazır biyomalzeme oluşturulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada yaşları,1-1,5 kiloları, 2,5-3,5 kilo arasında değişen 18 adet Yeni Zelanda tavşanı kullanıldı. Denekler 5 gruba ayrıldı. Grup 1 'de tavşan kulağında kıkırdak yapıdan sadece 1x1 cmlik rezeksiyon yapılarak sütüre edildi. Grup 2' de oluşturulan aynı büyüklükteki defekt içine EGF ile biyosinyallenmiş Jelatin doku iskelesi düz, Grup 3 'te ise rulo yapılarak yerleştirildi. Grup 4 ve Grup 5 için hazır doku iskelesine rhBMP 7 kontrollü salınımını sağlayacak mikroküreler yerleştirildi ve rhBMP 7 immobilize edildi. Hazırlanan BMP 7 kontrollü salınımına olanak sağlayacak doku iskelesi Grup 4 te düz, Grup 5 'te rulo şeklinde defektlere yerleştirildi. Hazırlanan doku iskelelerinin morfolojik ve mekanik analizleri yapılarak çalışmaya uygunluğu doğrulandı. 8 haftalık bekleme süresi sonunda hayvanlar sakrifiye edilerek histokimyasal ve immünohistokimyasal testler yapıldı. Bulgular Ulutaş ve modifiye Pineda Histolojik Skorlama sistemine göre derecelendirilerek istatiksel analizlerle karşılaştırıldı. Bulgular: Histomorfolojik ve immünhistokimya sonuçları karşılaştırıldığında, kontrol grubunda hipertrofi ve ossifikasyon yoğun gözlenirken; EGF ile biyosinyallenmiş Jelatin doku iskelesi üzerinde rhBMP 7 kontrollü salınımı sağlanan Grup 4 başta olmak üzere tüm doku iskelesi kullanılan gruplarda oluşan onarım dokusunun kıkırdak doku özellikleri taşıdığı görüldü. Doku iskelesinin düz olarak yerleştirildiği Grup 2 ve Grup 4 gruplarda onarım dokusunun tüm defekt alanını kapladığı, doku iskelesinin defekt alanına rulo olarak yerleştirilmiş olduğu Grup 3 ve Grup 5 deneklerde, kondrogenezin iskele şekline göre şekil aldığı, defekt santralinde yeni onarım dokusu oluşmadığı gözlendi. EGF molekülünün tek olarak kullanıldığı iskele ile rhBMP 7 ile dual olarak kullanıldığı gruplar kıyaslandığında, defekt doluluğu oranı ve kıkırdak geçiş zon özellikleri arasında anlamlı farklar olsa da, hücre morfolojisi ve matriks boyanması arasında sinerjistik etkiye rastlanmadı. Sonuç: EGF ile biyosinyallendirilmiş ve üzerinde rhBMP 7 kontrollü salınımı gerçekleştirilen Jelatin sünger yapılı doku iskelesinin, perikondrial progenitör hücrelerin etkisiyle kıkırdak rejenerasyon kapasitesini arttırarak kıkırdak doku mühendisliği çalışmalarında kullanılabileceği görüşüne varılmıştır. Böylece hücre-polimer sistemlerinin dezavantajlarından uzak, klinik uygulamaya geçirilebilecek kolay ulaşılabilir, düşük maliyetli bir implant üretilebilmesi için örnek bir çalışma olarak değerlendirilebilir. Kullanılan iskelenin şekillendirilebilir üç boyutlu yapısı her türlü kıkırdak doku defekti için kullanılabilirliği açısından avantaj olacaktır.
Alt ekstremite yumuşak doku defektlerinde sinir koaptasyonsuz serbest flep ile onarımlarda duyu muayenesi sonuçları
Plastik cerrahide dokuyu benzer doku ile onarma felsefesi nedeniyle doku rekonstrüksiyonunda duyunun yeri önemlidir. Duyusal flepler, ağız içi, meme cildi, el parmak uçları ve ayak tabanı rekonstrüksiyonlarında tercih edilmektedir. Her zaman duyusal flep uygulamak mümkün olmamakla beraber özellikle geniş doku defektlerinde uygun alıcı sinir bulunamayabilir. Amacımız, bu gibi durumlarda uygulanan duyusal olmayan serbest fleplerde duyu muayene sonuçlarını paylaşmak ve tartışmaktır. Kasım 2015' te polikliniğimize gelen, alt ekstremite defektleri duyusal olmayan serbest flep ile rekonstrükte edilmiş olan hastalar çalışmaya alındı. 24 hasta (16 erkek, 9 kadın), yaşları 18-65 (ortalama 38) arasında değişmektedir. Takip süreleri 10-126 ay (ortalama 50,9 ay)'dır. 15 fasyokutan, 9 kas flebi yapılmış. Hastalara hafif duyu, ağrılı uyaran, sıcak-soğuk ayrımı muayeneleri, semmes weinstein monofilaman testi ve seçilen 10 hastaya SUP, DUP testleri uygulandı. SUP testi bilateral tibial sinirlere uygulandı. DUP testinde, flep dokusuna ve karşı extremitede flep eş cilt dokusuna uygulma yapıldı. Duyu muayenelerinde hastaların flepleri 3 bölgeye ayrılmıştır (çevre, orta ve merkez). SW testinde ise flep çevresi ve karşı bacak cildinin değerleri de alınmıştır. Hastaların hiçbirisi sıcak-soğuk ayrımını yapamadı. Diğer duyu muayenelerinin hepsinde perifer alanların santral alanlardan daha iyi sonuçlar verdiği görüldü. SW testi sonuçlarında hastaların 24 hastanın 16'sında protektif duyunun kazanıldığı görüldü (%64). DUP testlerinde 3 hastada flep cildinde dermatomal uyarının kortikal karşılığı alınmıştır (%30). Duyu rejenerasyonunun çevre dokudan aksonal filizlenme ile gelmesi teorisini duyu muayenelerimiz de desteklemektedir. Çevre bölgelerin orta bölgelerden daha iyi muayene sonuçları verdiğini kaydettik. Hastaların %64'ünde protektif duyunun geri kazanıldığı görüldü. Protektif duyusu olmayan 2 hastanın alt ekstremiteleri anestezik olarak kaydedildi. Bu hastalar dışındaki hastaların %70'inde protektif duyunun geri kazanıldığı görülmüştür. DUP testi daha önce flep duyu değerlendirmesinde kullanılmamıştır. Testin yapıldığı 10 hastanın 3'ünde flep dokusunda pozitif sonuç alınmıştır. Hastaların bazılarının duyu muayenelerinin iyi olmasına rağmen DUP testinde kortikal yanıt alınamamıştır. DUP testinde uyarıda kalın myelinli sinir lifleri uyarılmasına karşın hastalarını alglarının sadece sinir lifleri değil çevre doku etkileşimleri sayesinde daha iyi olduğunu düşünmekteyiz. Özellikle duyulu flepler ile yapılan çalışmalarda DUP testi ile daha iyi sonuçlar alınabileceğini düşünmekteyiz. Sonuç olarak; eğer hastanın ihtiyacı varsa ve uygun alıcı duyusal sinir varsa daha iyi fonksiyonel sonuçlar için fonksiyonel bir duyu flebi ile rekonstrüksiyonu yapılmalıdır. Fakat rekonstüksiyon aşamasında alıcı alanda her zaman uygun bir alıcı sinir bulunamayabilir. Böyle durumlarda yapılacak rekonstrüksiyonlarda, ister kas isterse fasyokutan bir flep olsun, bir miktar duyunun geri geleceği akılda tutulması gerekmektedir.
Stromal Vasküler Fraksiyon'un yara iyileşmesi ve skar maturasyonu üzerine etkisi: Tavşanlarda deneysel çalışma
Skar maturasyonu, yara iyileşmesinin en az anlaşılan dönemidir. Bu dönemde bazı skarlar maturasyonunu normal süreçte tamamlarken, bazıları hipertrofiye olmaktadır. Hipertrofik skar tedavisinde birçok medikal ve cerrahi yöntemler tanımlanmış ancak kesin tedavi bulunamamıştır. Bu çalışma ile yağ grefti ve stromal vasküler fraksiyonun (SVF) yara iyileşmesi ve hipertrofiye olan skarın maturasyonu üzerine etkisini tespit etmeyi planlamıştır.Bu amaçla literatürde en sık kullanılan hipertrofik skar modeli kullanılarak, 12 adet tavşanın 20 kulağında toplam 40 adet yara oluşturulmuştur. Birinci grubun sol kulağında ikişer, iki ve üçüncü grup tavşanların her iki kulağında iki adet yedi mm'lik yara oluşturulmuştur. Birinci grup kontrol grubu, ikinci grup yağ grefti grubu, üçüncü grup SVF grubu olarak oluşturulmuştur. Yağ grefti ve SVF'un etkileri, kendi içinde ve normal iyileşen hipertrofik skar dokusu ile karşılaştırılmıştır. Dermal selülarite, skar elevasyon indeksi kantitatif olarak, vaskülarite, inflamasyon, MMP-2 ve TGF-ß1 antikor tutulumu semikantitatif olarak değerlendirilmiştir.Çalışma sonucunda yağ grefti ve SVF gruplarında dermal selülarite, vaskülarizasyon, skar elevasyon indeksinde artış gelişmiştir. Ancak bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. TGF-ß1 antikor tutulumu, MMP-2 antikor tutulumuna göre minimal fazla olmuştur. İnflamasyon, dermal selülerite ve skar elevasyon indeksi artışının TGF- ß1'e bağlı olduğu düşünülmüştür. Kollajen dizilimi kontrol grubuna göre deney gruplarından daha düzenli olduğu görülmüştür.Sonuç olarak yağ grefti ve SVF, dermal selülariteyi, dermal kalınlığı ve kollajen miktarını artırmaktadır. Aynı zamanda skar fibroblastlardan sentezlenen kollajeni yeniden organize ederek skar maturasyona katkıda bulunurken, kollajen miktarını artırması ise dezavantajıdır.
Adipoz kökenli kök hücre yardımlı distraksiyon osteogenez
Amaç ve HipotezBu çalışmanın amacı, tavşandan elde edilecek erişkin adipoz kökenli kök hücrelerin osteojenik diferansiyasyonunun sağlanması ve bu diferansiye hücrelerin tavşan tibiasında distraksiyon alanında kullanılarak yeni kemik oluşumuna entegre olması ile daha kısa sürede kemik uzatılmasının başarılmasıdır.Bu çalışma, tavşan erişkin yağ hücrelerinin in vitro ortamda kültüre edilmesi ve osteojenik medyada diferansiye edilmesinin ardından bu kök hücrelerin Ilizarov distraktörleri takılmış ve osteotomi uygulanmış tavşan tibiasındaki osteotomi alanına verilmesinin yeni kemik oluşumunu hızlandıracağı ve oluşan kemik kalitesini arttıracağı hipotezi üzerine kurulmuştur.YöntemÇalışmada 21 adet, dişi, ortalama 3 kg ağırlığında Yeni Zelanda tavşanı kullanıldı. Denekler rastgele olacak şekilde kontrol, kök hücre ve diferansiye kök hücre olmak üzere üç gruba ayrıldı. Grup-I'de sadece sağ tibial osteotomi yapılarak distraktör takıldı ve yedi günlük latent periyodun ardından günde 0,7 mm olmak üzere on beş gün distrakte edildi. Grup-II'de önce deneklerin her iki inguinal bölgesinden yağ dokusu alındı ve in vitro koşullarda kök hücreler elde edildi. Bu kök hücreler plazmid yardımıyla ?yeşil floresan protein? (GFP) ile işaretlendi ve distraksiyon işleminin tamamlanmasının ardından GFP işaretli kök hücreler kallus içerisine enjekte edildi. Grup-III'te ise elde edilen GFP işaretli kök hücreler osteojenik diferansiyasyona uğratıldı ve osteojenik diferansiyasyon sonrası elde edilen ?osteoblast benzeri hücreler? kallus dokusu içine enjekte edildi. Haftalık tibia radyografileri çekilen denekler tüm gruplarda sekiz haftalık konsolidasyon süresinin tamamlanmasının ardından sakrifiye edilerek radyolojik, biyomekanik ve histopatolojik açıdan incelendi.BulgularRadyolojik görüntüleme sonuçları incelendiğinde Grup III'de diğer gruplara göre çok belirgin olmak üzere deney gruplarında kontrol grubuna göre kallus yoğunluğunun ve kemikleşmenin artmış olduğu görüldü. Biyomekanik değerlendirmede de en yüksek değerler Grup III'de saptandı. Histopatolojik incelemelerde yeni oluşan kemik kalitesinin, trabekül hacimlerinin, kemik yapımında görevli hücre sayılarının Grup III'de diğer gruplara göre daha fazla miktarda olduğu görüldü.SonuçElde edilen bulgular ışığında adipoz dokudan elde edilen ve osteojenik diferansiyasyon geçiren kök hücreler kullanılarak distraksiyon osteogenez tekniğinin toplam süresinin kısaltılabileceği ve daha kaliteli kemik elde edilebileceği söylenebilir.
Rat deri flebinde iskemik önkoşullama ve iskemik sonkoşullama yöntemlerinin birlikte kullanılması
Rekonstrüktif mikrocerrahide uzamış iskemi sonrası dolaşımın aniden sağlanması sonucunda oluşan reperfüzyon hasarı halen çözülmemiş problem olarak varlığını sürdürmektedir. Biz rat epigastrik deri flebi modelinde iskemik önkoşullama (İÖ) ve iskemik sonkoşullama (İS) işleminin birlikte yapılmasının, iskemi-reperfüzyon (İR) hasarına karşı koruyucu etkisini ve avantajlarını araştırdık. 40 adet Wistar ratta 6x3 cm'lik epigastrik deri flebini kullandık. İÖ; iskemi öncesinde 10 dakika iskemi, 10 dakika reperfüzyon siklusunun 3 defa tekrarlanması ile yapıldı. İS; iskemi sonrasında 15 saniye tam reperfüzyon, 15 saniye tam oklüzyon siklusunun 6 defa (total süre 3 dakika) tekrarlanması ile yapıldı. İskemi süresi tüm fleplerde 6 saat idi. Hayvanlar her grupta 10 hayvan olacak şekilde rastgele 4 gruba ayrıldı. Grup 1: Kontrol grubu. Flebin pedikülü vasküler klemple klemplenip, flebe 6 saat iskemi yapıldı. Grup 2: İÖ grubu. 6 saat iskemi öncesi İÖ yapıldı. Grup 3: İS grubu. 6 saat iskemi sonrası İS yapıldı. Grup 4: İÖ + İS grubu. 6 saat iskemiden önce İÖ yapıldı, iskemiden sonra İS yapıldı. Cerrahi işlemden 1 hafta sonra fleplerin yaşayan alanı değerlendirildi ve yaşayan flebin total flep alanına yüzdesi kayıt edildi. Toplam 3 rat (grup 1: 1 rat öldü, grup 2: 1 rat flebini yedi, grup 4: 1 rat flebini yedi) çalışmadan çıkarıldı. İÖ, İS ve İÖ + İS yapılan gruplarda kontrol grubuna göre önemli ölçüde azalmış flep nekroz alanı gözlendi. İstatistiksel analizde grup 2 ve 3 arasında anlamlı fark bulunurken, grup 2 ve 4 arasında ve grup 3 ve 4 arasında anlamlı fark bulunamadı. Sonuç olarak İÖ ve İS'nın deri flebi modelinde iskemi reperfüzyon hasarına karşı koruyucu rolü vardır. İÖ ve İS'nın birlikte yapılmasının, bunların tek başlarına yapılmasına göre flep yaşamasında ek faydası yoktur.
Adipoz kökenli erişkin kök hücrelerin radyoterapi uygulanmış deride primer yara iyileşmesi üzerindeki etkisi
Amaç ve Hipotez:Bu çalışmada ratların inguinal bölgesinden elde edilen yağ grefti, stromal vasküler fraksiyon ve kültüre edilmiş adipoz kökenli erişkin kök hücrelerin (ADAS), radyoterapi uygulanmış deride primer yara iyileşmesi üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.Radyoterapi sonrasında yetersiz kollajen üretimi ve hipovaskülarizasyon, yara iyileşmesini geciktirerek komplikasyonlara yol açmaktadır. Bu çalışma, ADAS'ların diferansiyasyon, parakrin olarak diğer hücreleri uyarma ve büyüme faktörleri salgılama özellikleri sayesinde neovaskülarizasyonu ve kollajen üretimini arttırarak radyoterapi verilmiş alandaki insizyon skarının kalitesini arttıracağı hipotezi üzerine kurulmuştur.Gereç ve Yöntem:Çalışmada 48 adet 250-280 gr. ağırlığında Wistar suşu ratlar kullanıldı. Ratların 8 tanesi çeşitli nedenlerle kaybedilerek çalışma 40 rat ile tamamlandı. Ratların dorsal cildinde 8x3 cm.lik alana 2500 cGy radyasyon uygulanması ardından tam kat cilt insizyonu ve cilt altı diseksiyonu uygulandı. Diseke edilen alana Grup 1 (n=10)'de %0,9 NaCl, Grup 2 (n=10)'de yağ grefti, Grup 3'te (n=10) stromal vasküler fraksiyon ve Grup 4'te (n=10) kültüre ADAS'lar verilerek insizyon sütüre edildi. Gruplar kendi içerisinde 14. günde sakrifiye edilenler `a' ve 28. gündekiler `b' olarak ayrıldı. İnsizyon skarının biyomekanik, histomorfolojik ve immunhistokimyasal özellikleri değerlendirildi. In vitro ortamda ADAS'ların yüzeyel işaretleyicileri ve diferansiyasyon özellikleri gösterildi.Bulgular:Sakrifikasyonda makroskobik olarak grup 4b'de tüylenmede artış ve skar etrafında kapiller yoğunlaşma gözlemlendi. ADAS'ların in-vitro ortamda adipojenik ve osteojenik diferansiyasyon özellikleri gösterildi. Yüzey adezyon molekülleri olan CD29 ve CD54 ile pozitif boyanma, CD14 ve CD45 ile negatif boyanma izlendi. Doku kopma kuvveti en yüksek grup 4b'de saptandı. Histolojik olarak, epidermal rejenerasyon ve anjiogenez en fazla Grup 4'te gözlendi. VEGF, TGF-ß ve Tip-1 prokollajen immunhistokimyasal boyanmaları Grup 4'te daha yoğun izlendi.Sonuç:Radyasyon uygulanan alanda ADAS'ların vaskülarizasyonu ve kollajen üretimini arttırması sayesinde insizyonel skarın kalitesini ve kuvvetini arttırdığı söylenebilir.
Nikotin etkisi altındaki ratlarda delay fenomeninin tram flep üzerindeki etkilerinin araştırılması
Streptozotocin diabetik sıçanlarda perforatör tabanlı flep canlılığının incelenmesi
Yumuşak doku defektlerinin rekonstrüksiyonunda kültüre preadiposit ve adipositlerin karşılaştırılması: İn vivo çalışma
Amaç ve Hipotez: Bu çalışmadaki amacımız; yumuşak doku defektlerinin onarımında son zamanlarda kullanım alanı bulan kültüre preadipositlerin ve adipositlerin matur yağ dokusu oluşturma kapasiteleri ve kalıcılık özelliklerinin makroskopik ve histopatolojik olarak karşılaştırılmasıdır. Literatürde bu iki hücre tipinin doku augmentasyonundaki etkilerini karşılaştıran çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamızda kültüre preadipositlerin implantasyonunun, kültüre adiposit implantasyonu ile karşılaştırıldığında in vivo adipoz doku oluşumunu daha fazla artıracağı hipotezini araştırdık.Yöntem: Çalışmamızda her grupta 8 rat olmak üzere 4 grup oluşturularak toplam 32 adet Wistar albino rat kullanıldı. Ratların periepididimal bölgesinden kültüre edilmek üzere 2 gr beyaz yağ doku örnekleri alındı. Elde edilen yağ doku örnekleri labaratuvar ortamında konnektif doku ve damarsal yapılarından ayrıldı ve hücre kültür protokolündeki işlemlerden geçirilerek prekürsör hücreler izole edildi. Bu aşamada hücreler iki gruba ayrılarak preadiposit grubundaki hücrelere proliferasyon için gerekli medyumlar, adiposit grubundaki hücrelere diferensiyasyon için gerekli medyumlar eklendi. Yeterli hücre sayısı elde edildiğinde, hücreler flasklardan ayrılarak 10x105 hücre/ml olacak şekilde preadiposit ve adiposit hücre süspansiyonları hazırlandı. Hayvan modeline uygun şekilde ratların sağ skapular bölgelerine 1 ml preadiposit, sol skapular bölgelerine 1 ml adiposit hücre süspansiyonları enjekte edildi. Birinci gruptaki ratlar 4. haftada, ikinci gruptaki ratlar 2. ayda, üçüncü gruptaki ratlar 3. ayda ve dördüncü gruptaki ratlar 6. ayda sakrifiye edildi. Tüm gruplardaki hayvanlarda enjeksiyon yapılan bölgelerden elde edilen yağ örnekleri makroskopik, volümetrik ve histopatolojik olarak değerlendirildi. Histopatolojik değerlendirmede nekroz, kist oluşumu, fibrozis, vaskülerite ve mast hücre yoğunluğunu içeren skorlama sistemi geliştirildi.Bulgular: Preadiposit ve adiposit enjeksiyon gruplarının her ikisinde de in vivo adipoz doku oluşumu başarılmıştır. Kültüre preadiposit enjeksiyon yapılan gruplardan elde edilen yağ doku örneklerinin hacmi zamana göre artış göstermekle birlikte, gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Kültüre adiposit enjeksiyon yapılan gruplardaki yağ doku hacmi zamana göre azalma göstermiş olup, 2 ve 4. gruplar arasındaki hacim azalması istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Kültüre preadiposit ve kültüre adiposit gruplarının hacim değerleri birbirleri ile karşılaştırıldığında ise; preadiposit ve adiposit 3. ve 4. grupları arasındaki hacim farkı istatistiksel olarak anlamlı bulunurken (p<0,05), diğer gruplar arasındaki farklar anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Kültüre preadiposit ve kültüre adiposit gruplarından elde edilen yağ örneklerinin histopatolojik değerlendirme toplam skorları birbirleri ile karşılaştırıldığında, preadiposit gruplarının toplam skorları tüm gruplarda adiposit gruplarından daha az olup, gruplar arasında farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05).Sonuç: Çalışmamızda hücre kültüründe üretilen preadipositlerin ve adipositlerin otolog enjeksiyonu sonucu in vivo adipoz doku oluşumu gösterilmiştir. Elde edilen yağ doku örnekleri incelendiğinde kültüre preadiposit enjeksiyon gruplarının kültüre adiposit gruplarına oranla artmış vasküleriteye sahip, daha stabil ve sağlıklı yağ dokusu oluşturduğu bulunmuştur. Yağ dokudan izole edilen öncü hücrelerin otolog uygulamalarının, yumuşak doku defektlerinde kullanılan otolog ve otolog olmayan pek çok materyale alternatif olabileceğini ve preadipositlerin yumuşak doku defektlerinin onarımında adipoz doku rejenerasyonu için uygun hücre kaynakları olduğunu düşünüyoruz.Anahtar kelimeler: Yumuşak doku defekti, Yağ grefti, Preadiposit, Adiposit, Hücre kültürüİletişim Adresi: Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Anabilim Dalı, Merkez/Aydın, email: baksoy@adu.edu.tr Tel:05332558613
Konvansiyonel olmayan fleplerin perfüzyonu (Tavşanlarda deneysel çalışma)
Defektlerin, donör alan morbiditesi yaratmadan uygun dokularla rekonstrüksiyonu, rekonstrüktif cerrahlar için her zaman aranılan bir durumdur. Rekonstrüksiyon için kullanılan konvansiyonel yöntemler, gerek donör alan seçeneğinin azlığı gerekse oluşabilecek donör alan morbiditeleri nedeniyle her zaman tatmin edici sonuç vermeyebilirler. Konvansiyonel olmayan flepler, yeni donör alanlar yaratarak ve daha az morbiditeye neden olarak rekonstrüktif cerrahinin olanaklarını arttırabilecek Heplerdir. Bir çok yazar bu konuda, klinik ve deneysel çalışmalar yaparak bu tür flepleri kullandılar. Fakat bu fleplerin nasıl yaşadığı konusunda henüz ortak bir yargıya varamadılar ve değişik teoriler ürettiler. Biz de bu fleplerin nasıl yaşadığını anlayabilmek, birbirleriyle ve konvansiyonel fleplerle karşılaştırmak için bu çalışmayı gerçekleştirdik. Çalışmamızı kliniğe uygulanabilirliği açısından tavşan kulağı gibi kompozit doku içeren bir modelde, yatağı ve perivasküler dokusu olmaksızın 6 farklı perfüzyon paterni oluşturarak gerçekleştirdik. Gruplarımız: 1) Tek venöz pediküllü flep; 2) İki venöz pediküllü flep; 3)Üç venöz pediküllü flep; 4) Tek arter pediküllü flep; 5) Tek venöz drenajı olan arterialize venöz flep; 6) İki venöz drenajı olan arterialize venöz flepti. Bu 6 grubu, birbirleriyle karşılaştırmak için tavşanların diğer kulaklarında oluşturduğumuz konvansiyonel bir arteri ve veni olan kontrol flebi referans aldık. Flepler öncelikle yaşayan alan yüzdesi, kıl büyümesi, konjesyon ve ödem yönünden değerlendirildi. Daha sonra fleplerin kan girişleri olup olmadığını ve oluyorsa kontrol flebe göre oranının ne olduğunu test etmek için 5999mTc ile inflow çalışması yaptık. Bu fleplerin drenaj lan da fleplere enjekte edilen 99mTc'in fleplerden boşalımı, kontrol fleplerden olan boşalımla karşılaştırılarak değerlendirildi. Yaptığımız basmç çalışmasında bu fleplerin venöz pedikülleri arasındaki basmç değerleri kaydedildi. Fleplerin metabolik düzeydeki farklılıklarını değerlendirmek için doku glukoz, laktat oranlan ölçüldü. Vasküler yapıyı değerlendirmek için de anjiografik çalışmalar yapıldı. Çalışmanın sonunda, kontrol konvansiyonel fleplerin, en yüksek yaşam oranına sahip olduğu gözlendi (%94,5). Bunu tek drenajı olan arterialize venöz flep (%81,6), üç venöz pediküllü flep (%75,8), iki ven drenajı olan arterialize venöz flep (%65) ve iki venöz pediküllü flep izledi (%40,5). Tek arter pediküllü fleplerin ve tek ven pediküllü fleplerin tamamı nekroza gitti. Inflow çalışması sonunda, tek venöz drenajı olan arterialize venöz flepler kontrol flepler kadar iyi kan alırken, bunun ardından sırası ile üç venöz pediküllü flepler, iki ven drenajı olan arterialize venöz flepler ve iki venöz pediküllü flepler geldi. Drenaj çalışmasında, tek drenajı olan arterialize venöz fleplerle üç venöz pediküllü flepler iyi drene olurken, iki venöz pediküllü flepler ve iki ven drenajı olan arterialize venöz flepler düşük drenaj gösterdiler. Basmç çalışması sonunda, venöz fleplerde özellikle posterior marjinal ven ile santral ven arasında belirgin basmç farkı gözlenirken, anterior marjinal ven ile santral ven arasındaki fark belirgin değildi. Doku laktat glukoz oram en düşük olarak kontrol fleplerde gözlenirken (1,45), bunu tek drenajı olan arterialize venöz flepler (2,88), üç venöz pediküllü flepler (3,95), iki ven drenajı olan arterialize venöz flepler (8,07) ve iki venöz pediküllü flepler izledi (12,18). Anjiografik değerlendirmede vasküler yapılar sadece arterial kan girişi olan fleplerde gösterilebildi. 60İki yada daha fazla pedikülü olan venöz fleplerin, arterial girişleri olmadığı halde yaşayabilmeleri pediküllerindeki basmç farkı sayesinde mümkün oldu. Bu küçük basmç farklılıkları, besin ve oksijen içeriği yönünden fakir olan venöz kanın, flep içerisindeki perfüzyonuna izin verip flep yaşamının devam etmesini sağladı. Tek pedikülü olan fleplerin yaşaması için yatağın ya da perivasküler dokunun gerekliliği gözlendi. Arterialize venöz flepler, besin ve oksijenden zengin, yüksek basınçlı kanla perfüze oldukları için venöz fleplerden daha iyi yaşam gösterip konvansiyonel fleplere yalan basan sağladılar. 61
Yumuşak dokunun ve yumuşak dokuya yönelik cerrahi girişimlerin kraniofasial morfoloji ve kemik gelişimi üzerindeki etkisi (Ratlarda deneysel çalışma)
Özet: Kraniofasial bölgenin gelişimi sırasında oluşan anormallikler fonksiyonel bozukluklar yanında baş boyun gibi bir bölgede ciddi estetik sorunlara da yol açtığından, bu gelişimi etkileyen faktörler plastik cerrahların ilgisini çeken bir konu olmuştur. Kraniofasial bölgedeki kemik yapının büyüme ve gelişmesinin anlaşılmasına yönelik yapılan çalışmalarda kemik büyümesinin sadece kemik ve onu çevreleyen kemiğe ait yapılarla sınırlı olmadığı anlaşılmıştır. Büyüme bütün parçaların birbirleriyle etkileşerek, uyum içinde ortak bir fonksiyonu yerine getirecek şekilde gelişmeleriyle sağlanır. Buna dayanarak kraniofasial kemik gelişiminin yumuşak dokuya ait faktörlerle de ilişkili olduğunu düşünmek mümkündür. Çalışmamızda temel amaç kraniofasial kemik gelişimi üzerinde etkili olduğunu düşündüğümüz yumuşak dokuya ait faktörlerin etkilerinin belirlenmesi ve klinik olarak bunları kontrol edip yönlendirerek gelişimin istenen yönde düzenlenebilmesine olanak tanımak olmuştur. Bu amaçla temporal, masseter, digastrik kasların, fasial sinir fonksiyonunun ve geniş subperiostal diseksiyonlann kraniofasial kemik gelişimi üzerindeki etkileri belirlendi. Ardından masseter kas yüzeyel parçası ve digastrik kas transpozisyonlan yapılarak kas fonksiyonunun kemik gelişimini yönlendirmekte kullanılıp kullanılamayacağı araştırıldı. Çalışmada 80 adet Spraque-Dawley türü erkek rat kullanıldı. Cerrahi girişim uygulanmayan kontrol grubu dışında yedi adet deney grubu oluşturuldu. Deney gruplarındaki ratlar cerrahi girişim uygulanabilecek en erken dönem olan 16-19 günlükken öpere edilerek sol taraflarına yumuşak doku diseksiyonu ve araştırılan yapıya yönelik ek girişim uygulanırken sağ taraflarına yalnızca diseksiyon uygulandı. Kas fonksiyonunun kemik gelişimi üzerindeki etkisinin araştırıldığı gruplarda ek girişim olarak digastrik, temporal ve masseter kas myotomileri yapıldı. Fasial sinir fonksiyonunun etkisini araştılan gruptaysa sol fasial sinir rezeksiyonu uygulandı. Kas fonksiyonunun kemik gelişimini yönlendirmekte kullanılabilirliğinin araştırıldığı gruplarda 68masseter kas yüzeyel parçası ve digastrik kas transpozisyonlan yapıldı. Subperiostal diseksiyonun etkisinin araştırıldığı grupta sol maksiller kemik üzerinde diseksiyon yapılırken sağ tarafa girişim uygulanmadı. Katlar gelişme döneminin tamamlanma zamanı olan 3. Ay sonuna kadar standart şartlarda ve aynı diyetle beslendi. 3. Ay sonunda her deney grubunda yer alan ratlarm sağ ve sol taraflarından elde edilen osteometrik ölçümlerin karşılaştınlmasıyla uygulanan ek girişimle fonksiyonu ortadan kadından veya değiştirilen yapının kemik gelişimi üzerindeki etkisi belirlendi. Sağ taraftan elde edilen osteometrik ölçümlerin kontrol grubuyla karşılaştınlmasıyla da yumuşak doku diseksiyonunun kemik gelişimi üzerindeki etkisi ortaya kondu. Buna ek olarak kraniofasial bölgeye yönelik cerrahi girişimlerin genel gelişim üzerindeki etkisi bu gruplarda yeralan ratlann vücut ağırlıktan hiçbir cerrahi girişim uygulanmayan kontrol grubuyla karşılaştınlarak belirlendi. Uygulanan cerrahi girişimin ve buna bağlı kaslar arasındaki değişen fonksiyonel dengenin kas yapısı üzerindeki etkilerinin belirlenmesi için kas ağırlık ve fibril hacmi ölçümleri (KFH) yapılarak iki taraf arasında karşılaştırma yapıldı. Sağ ve sol taraftan elde edilen kasa ait verilerin kontrol grubundan elde edilen verilerle karşılaştınlmasıyla da diseksiyon ve diseksiyon+ek cerrahi girişimin kas gelişimi üzerinde yarattığı değişiklikler belirlendi. Sol temporal myotomi yapılan grupta yeralan ratlann morfolojik özellikleri değerlendirildiğinde malokluzyon oluştuğu, sol mandibular koronoid çıkıntının hipoplazik olduğu, temporal fossanın derinliğinin azaldığı, temporal hattın öne doğru yer değiştirdiği, zigomatik arkın daha kısa ve deforme olduğu görüldü. Osteometrik ölçümlerde sol taraftan elde edilen verilerin sağ tarafa nazaran daha düşük olduğu fakat temporal fossanın daha gerisini ilgilendiren osteometrik ölçümlerde aradaki farkın azaldığı bulunmuştur. Mandibular kondu boyutlan ile ilgili ölçümlerde iki taraf arasında fark saptanmamıştır. 69Sol masseter myotomisi yapılan grupta morfolojik gözlemler ve osteometrik ölçümler sonucunda zigoma, maksilla ve mandibula başta olmak üzere kraniofasial kemik gelişiminin myotomi yapılan sol tarafta sağa nazaran daha geri olduğunu göstermiştir. Masseter kasın origosu olan zigomatik kemikten posterior yönde uzaklaşıldıkça iki taraf arasındaki farkın azaldığı ve bu bölgedeki osteometrik ölçümler arasında istatistiksel olarak fark olmadığı saptanmıştır. Sol digastik kas myotomisi yapılan grupta iki taraf arasında kranial kemik gelişimi arasında fark saptanmazken, digastrik kasın direk ilişkili olduğu mandibulaya ait osteometrik ölçümlerden mandibulamn uzunluğu ile ilgili olanların myotomi yapılan tarafta daha düşük olduğu bulunmuştur. Myotomi ile kas fonksiyonunun ortadan kaldırılarak kasın yüz kemik gelişimi üzerindeki etkisininin belirlendiği bu üç deney grubunda sağ ve sol taraftaki kasların ağırlıkları, fibril hacmi ölçümleri arasında myotomi yapılan kaslar dışında farklılık gösteren yoktur. Her grupta myotomi yapılan kasın ağırlık ve KFH ölçümleri sağlam taraftaki eşdeğerinden daha düşük bulunmuştur. Bu sonuç araştırılan kasın myotomi yapılan tarafta atrofı gösterdiğini yani fonksiyonunun istenen şekilde ortadan kaldırıldığını da gösterirken myotomi yapılan taraftaki diğer kasların artan iş yüküne hipertrofiyle değil muhtemelen kas liflerinin niteliğindeki değişimle cevap verdiğini düşündürmüştür. Digastrik kas transpozisyonu yapılan grupta yapılan osteometrik ölçümler digastrik kas myotomisi yapılan grupla kıyaslandığında kasın etkisinin transpozisyon sonrası beklenenden daha âz olduğu görüldü. Kasla ilgili veriler transpozisyon sonrası kasın etkisinin azalmasını açıklayacak yapısal bir değişiklik olmadığını gösterdi. Kasın kemik üzerindeki etkisinin azalmasının kas ? fonksiyonundaki azalmaya bağlı olduğu bununda kasın elektriksel aktivitesinin azalmasından kaynaklanabileceği sonucuna varıldı. 70Kasın etki gösterdiği kemik yapı üzerinde uyguladığı mekanik kuvvetin yönünün değiştirildiği masseter kas yüzeyel parçasının transpozisyonunun yapıldığı grupta yapılan osteometrik ölçümlerde iki taraf arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Kasla ilgili elde edilen verilere bakıldığında masseter kasın yapısında değişiklik olmadığı görüldü. Bu grupta beklenen sonucun oluşmamasının transpoze edilen kas parçasının yeterli mekanik gücü uygulayamamasına bağlı olabileceği düşünülerek bu çalışmanın ileride tüm masseter transpozisyonu yapılarak tekrarlanması planlandı. Fasial sinir fonksiyonunun dolayısıyla yüz kaslarının kraniofasial kemik gelişimi üzerindeki etkilerinin belirlenmesi amacıyla sol fasial sinir rezeksiyonu yapılan grupta sol infraorbital kemik oluşumunda azalma olduğu gözlendi. Osteometrik ölçümler sol maksillaya ait ölçümlerin sağa nazaran daha geri olduğunu ortaya koydu. Diğer bölgelerin gelişiminde farklılık saptanmadı. Sol subperiosteal maksilla diseksiyonu yapılan grupta diseksiyon yapılan taraftaki maksillaya ait osteometrik ölçümler yapılmayan tarafa nazaran daha düşük bulundu. Bu bulguya ek olarak tüm gruplarda yalnızca diseksiyon yapılan sağ taraflardan elde edilen osteometrik ölçümleri kontrol grubundan elde edilenlerle karşılaştırıldığında daha düşük olduğunun belirlenmesi gelişme çağında yumuşak dokuda yapılan diseksiyonların bile kemik gelişimini olumsuz yönde etkilediğini göstermektedir. Ayrıca tüm çalışma gruplarında yeralan ratların genel vücut gelişimleri de kontrol grubuna nazaran daha geri bulunmuştur. Elde edilen verilerle yüz kemik gelişiminin Moss'un fonksiyonel matriks teorisinde açıklandığı gibi fonksiyona bağımlı bir süreç olduğu myotomi, kas transpozisyonu ve fasial sinir rezeksiyonu yapılan gruplardan elde edilen verilerle doğrulanmıştır. Deney gruplarında mandibular gelişimde kondil uzunluğu ve genişliği diğer ölçümlere nazaran uygulanan girişimlerden daha az oranda etkilenmiştir ve bu sonuç kondil için genetik büyüme kapasitesinin diğer bölgelere nazaran daha önemli olduğu sonucunu ortaya çıkarmıştır. Bu sonuç fonksiyonun önemli bir faktör olmasıyanında bu teoride göz ardı edilen genetik büyüme kapasitesinin de önemli bir belirleyici olduğu ve bu faktörün öneminin her bölge için farklılık gösterdiğini ortaya koymuştur. Sonuç olarak kraniofasial kemik yapı, intrinsik büyüme potansiyeli yanında çevre yumuşak doku ve sinirler tarafından oluşturulan bir ortam tarafından şekillendirilmektedir. Bu ortam değiştirildiğinde kraniofasial kemik gelişiminde anormallikler ortaya çıkmaktadır. Cerrahi girişimlerle bu ortamın bozulması gelişimi negatif yönde etkilemektedir. Çalışmada ortaya konan sonuçlar kraniofasial kemik gelişimi sırasında oluşan anormalliklerin nedenlerinin anlaşılması ve klinik olarak düzeltilmesinde yol göstericidir.
Denerve kasların nörotizasyonunda cerrahi tekniklerin ve nerve growth factor etkilerinin araştırılması (Ratlarda deneysel çalışma)
Travma, cerrahi, tümörler, kompresyon, enflamatuar durumlar ya da enfeksiyonlar sonucunda hasar gören periferik sinir yapılarının onarımında anatomik, histolojik, patolojik olayların anlaşılması ve rekonstrüktif cerrahi yöntemlerinin gelişmesi ile periferik sinir lezyonlarının ve bunlara bağlı defektlerin onarımında büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. Ancak özellikle bazı travmatik durumlarda sinir innerve ettiği kastan avülsiyon şeklinde kopabilir, sinir çeşitli seviyelerden multifokal zarar görmüş olabilir, sinir brakial pleksus yaralanmalarında olduğu gibi daha yukarı seviyelerden hasar görmüş olabilir, geç sinir eksplorasyonlarında distal uç wallerian dejenerasyon sonucunda tamamen kaybedilmiş olabilir ya da santral sinir sistemi lezyonları denervasyona yol açabilir ve bu gibi durumlarda primer sinir onarımı mümkün olamaz. Bu gibi durumlardaki tedavi alternatifi olan nörotizasyon santral veya periferik sinir lezyonları sonucunda denerve olan motor veya duyusal bir bölgenin reinnervasyonu daha az klinik değeri bulunan fonsiyonel bir sinirin hasarlanan sinir yerine kullanılmasıdır. Denerve kasların nörotizasyonu için kullanılmakta olan başlıca nörotizasyon metodları direkt sinir implantasyonu ve sinir-kas pedikül implantasyonudur. Sinirlerin fasiküler yapılarını göz önüne alarak ana sinirin fasiküllerine ayrılarak kas yüzeyine yayılması ile daha etkin bir nörotizasyon sağlanabileceğini düşünülerek daha önce denenmemiş bir yöntem olan fasiküler sinir implantasyonu metodunu bu yöntemlere ek olarak geliştirdik. Nerve Growth Factor sinir iyileşmesini arttıran temel faktörlerden biridir. Sinir hücrelerinin hayatiyetini arttırır, aksonal büyümeyi hızlandırır, iyileşen sinirlerde aksonal yapıyı ve organizasyonu destekler ayrıca iskelet kası üzerine myojenik etkileri vardır. Periferik sinir iyileşmesi üzerine etkileri daha önce yapılan çeşitli deneysel çalışmalarla araştırılmış olsa da nörotizasyona olan etkilerinin literatürde yer almadığı görüldü. Bu 63özellikleri göz önüne alınarak NGF'nin nörotizasyon etkileri oluşturduğumuz deneysel modelde farklı nörotizasyon teknikleri ile birlikte araştırıldı. Rat soleus kası ve derin peroneal sinir kullanılan deneysel modelde direkt sinir implantasyonu, fasiküler sinir implantasyonu ve sinir-kas pedikül implantasyonu yöntemlerinin kullanıldığı ve aynı cerrahi yöntemlere ek olarak NGF uygulanan 6 grup oluşturuldu. Nörotizasyonun değerlendirilmesi için elektromyografı, tetanik ve seyirme kas gücü ölçümleri, kas ağırlıklar ve histopatolojik morfometrik ölçümler yapıldı. Tüm gruplarda normal kas ile karşılaştırıldığında çeşitli ölçülerde reinnervasyonun sağlanmış olduğu tespit edildi. Elektromyografık olarak fasiküler sinir implantasyonu grubunun daha erken dönemde daha yaygın reinnerve olduğu saptandı. Sinir-kas pedikülü implantasyonunun da etkin bir şekilde reinnervasyon sağladığı tespit edildi. Direkt sinir implantasyonu ile geç dönemde etkin bir reinnervasyon sağlansa da denervasyon bulgularının uzun sürmesi fonksiyonel sonuçları etkilemekteydi Aynı cerrahi işlemlerin uygulanıp ek olarak NGF enjeksiyonları yapılan grupların elektromyografık bulguları aynı dönemlerdeki diğer gruplara göre daha iyi bulundu. Kas gücü değerlendirmesinde sinir kas pedikülü grubu seyirme ve tetanik kasılma gücü ölçümlerinde normal kasın %65 ve %64'ü ile en iyi sonuçlan verdi. Fasiküler sinir implantasyonu istatistiksel olarak sinir kas pedikülü ile farklı sonuç vermedi. Direkt sinir implantasyonu her iki gruptan daha az güç üretmekteydi. NGF verilen gruplar aynı cerrahi işlem yapılan diğer gruplara oranla anlamlı şekilde daha fazla güç üretiği saptandı. En yüksek değer % 82 seyirme gücü ve %85 tetanik güç üretimi ile sinir-kas pedikül implantasyon grubunda bulundu. Kas ağırlıklarının ölçümleri ile ortalama olarak direkt sinir implantasyonu ile %75, fasiküler sinir implantasyonu ile %82 ve sinir kas pedikül implantasyonu ile %83 kas ağırlıklarının korunmuş olduğu saptandı. Aynı cerrahi işlemlere ek olarak NGF uyguladığımız 64gruplar ise anlamlı olarak daha iyi kas kitlesi korunduğu bulunmuştur. Fasiküler sinir implantasyonu ve sinir-kas pedikülü implantasyonu arasında anlamlı bir fark bulunmazken bu iki grupta direkt sinir implantasyonundan daha üstün bulundu. Histopatolojk olarak asetilkolinesteraz boyası ile yeni motor son plak gelişimi tespit edildi. Morphometrik inceleme sonucunda direkt sinir implantasyonu ve fasiküler sinir implantasyonu ile normal motor son plak bölgesindeki motor son plak yoğunluğuna yakın sonuçlatr elde edilirken sinir kas pedikülü ile daha yoğun bir motor son plak gelişimi olduğu saptandı. NGF uygulanan grupların hepsinde daha yoğun motor son plak gelişimi olduğu bulundu. Sonuçlar göz önüne alındığında çeşitli cerrahi yöntemlerle nörotizasyon ile denerve kasların reinnervasyonunun sağlanabildiği görüldü. Daha önce denenmemiş bir yöntem olan fasiküler sinir implantasyonu ise direkt sinir implantasyonundan daha başarılı sonuçlar veren sinir-kas pedikül implantasyonu metoduna yakın sonuçlar vermesi nedeniyle önemli bir alternatif olarak belirlendi. NGF'nin uygulandığı grupların aynı cerrahi işlemlerin yapıldığı gruplara göre daha iyi sonuçlar vermiş olması nörotizasyon için de etkin bir madde olduğunu kanıtlamıştır. 65
Topikal epidermal büyüme faktörü (EGF)'nün ratlarda random flep yaşayabilirliğine etkisi
Amaç: Deri defektlerinin onarımı için tesadüfi eksenli (random) deri flepleri plastik ve rekonstrüktif cerrahide oldukça sık kullanılmaktadır. Belirli bir besleyici damar sistemi bulunmayan random fleplerde en boy oranları kısıtlıdır. Bu durum flep distalinde doku kaybına neden olmaktadır. Bu nedenle plastik ve rekonstrüktif cerrahinin başlıca araştırma konuları arasında flep sağ kalımının arttırılması bulunmaktadır. Biz çalışmamızda anjiyogenezisi uyarıcı, antienflamatuar ve anti apopitotik etkisi olduğu bilinen EGF kullanarak, ratlarda random fleplerin yaşayabilirliğini arttırma düzeyini incelenmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışma, 20 adet rat, her grupta 10 denek olacak şekilde 2 gruba ayrıldı. İlk 10 gün; deney grubunda flep kaldırılacak alana transkutan EGF sürüldü. Kontrol grubunda ise hiç bir işlem yapılmadı. 10.gün her iki grupta sırt bölgesinde 9x3cm'lik kaudal pediküllü random flep kaldırıldı. Tüm flepler translüminasyon yapılarak fotoğraflandı. Deney grubunda kaldırılan flebin alt yüzüne EGF sürüldü. Ardından her iki grupta flepler yerlerine sütürize edildi. Sonraki 10 günde deney grubuna transkutan EGF sürülmeye devam edildi, kontrol grubuna pansuman dışında ek uygulama yapılmadı. Deneyin 20.günü nekroz alanlarının hesaplanması amacıyla fotoğrafları çekildi. Ardından eski flepler tekrar kaldırılıp translüminasyon yapılarak fotoğraflandı. Her flepten proksimalden 3 cm uzaklıktaki 3x1 cm'lik yatay hat boyunca doku örnekleri alındı ve histopatolojik inceleme ile damar sayımı yapıldı. Translüminasyon yapılarak çekilen fotoğraflarda ise 'image j' programı kullanarak damar yoğunluğu hesaplaması yapıldı. Bulgular: Deneyin 10. günü ilk flep kaldırılması aşamasında deney grubunda damar yoğunluğu ölçümü anlamlı derecede fazla bulundu (p=0,045). Fakat 20. günde yapılan damar yoğunluğu ölçümünde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p=0,12). 20. günde alınan biyopsilerde yapılan damar sayımında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p=0,16). Deney sonunda nekroz alan yüzdesinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p=0,65). Sonuç: Çalışmanın 10. gününde verilerin flep sağ kalımı açısından deney grubu lehine olması, sonrasında ise istatistiksel anlamlılığını kaybetmesini 10. günde EGF'nin flep alt yüzeyine de uygulamış olmamıza bağlamaktayız. Zira 20. günde flep kaldırıldığında deney grubunda flep alt yüzeyinde aşırı bir granülasyon dokusu kalınlaşması görüldü. Bu durumun flep beslenmesini olumsuz yönde etkileyecek sonuçlar doğurduğunu düşünmekteyiz. Bu nedenle EGF'nin random fleplerde yaşayabilirliğe etkisinin araştırılması için, EGF'nin flep alt yüzüne uygulanmadan sadece transkutan uygulamayla yeni bir çalışma yapılması uygun olacaktır.
Apelin hormonunun ratlarda random flep yaşayabilirliğine etkisi
Amaç: Kullanışlı işlem avantajı nedeniyle, ekstremite rekonstrüksiyonu ve yara onarımında genellikle rastgele desenli deri flepleri kullanılır. Apelin-13, güçlü çoklu biyolojik fonksiyonlara sahip olduğu gösterilmiş bir endojen peptiddir. Son zamanlarda, ısıya duyarlı jel oluşturucu sistemler, avantajlarından dolayı yara pansuman malzemesi olarak giderek daha fazla ilgi görmektedir. Bu çalışmada, rastgele deri flebinin hayatta kalmasını desteklemek için apeli-13 yüklü, poloksamer 188 ve ploksamer 407 kullanılarak in situ jel formülasyonu hazırlandı ve random flep modelinde etkisi incelendi. Gereç ve Yöntem: Deney hayvanları, rastgele dört gruba ayrıldı. İlk gruptaki denekler kontrol grubu diğer gruplar ise iskemi uygulanan fleplerde, apelin maddesinin jel formasyonunda uygulanmasının etkisini test etmek amacıyla iskemi/reperfüzyon protokolü esnasında apelin içeren jel veya apelin içermeyen jel uygulamasına göre alt gruplara ayrıldı. 1.Grup Kontrol Grubu (n=6) 2.Grup Random flep iskemi-reperfüzyon grubu (n=12) 3.Grup Random flep Apelin içermeyen jel grubu (n=12) 4.Grup Random flep Apelin içeren jel grubu (n=12). Flep olarak, günlük uygulamada da oldukça sık kullanılan random deri flepleri kullanıldı. Sıçan dorsumunda 3x9 cm'lik kaudal pediküllü dorsal yarımada flebi (Mc Farlane flebi) kaldırıldı. Daha sonra flepler eski yerlerine süture edildi ve yarısı postoperatif 7. gün diğer yarısı postoperatif 14.günde ampüte edilen flepler, histolojik, immünohistokimyasal ve biyokimyasal olarak iskemi-reperfüzyon hasarı bulguları açısından detaylı incelemeye tabi tutuldu. Çalışmada, İmmünohistokimyasal olarak ise VEGF, i-NOS ve e-NOS, nNOS markerları kullanılarak histolojik incelemeler yapıldı. Biyokimyasal analiz için intrakardiyak kan numuneleri alınarak kan ve serum örneklerinden hemogram, VEGF, SOD, CAT, n-NOS, i-NOS, e-NOS, TNF-α, IL-1β, MDA, IL-6, TGFβ seviyeleri ölçüldü. Bulgular: Çalışmanın immünohistokimyasal bulgularında, iNOS, eNOS ve nNOS ekspresyonu immünohistokimyasal olarak belirlenmiş ve flep grubunda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ekspresyon düzeyleri düşük bulunmuştur, bu durum I/R hasarı ile oksidatif stresin arttığını düşündürmektedir. Jel ve Apelin jel uygulaması yapılan grupta ise iNOS, eNOS ve nNOS ekspresyonlarının yükseldiği gözlemlendi. Serum örneklerinden, iNOS ve nNOS seviyeleri analiz edilmiş, gruplar arasında serum seviyelerinde anlamlı fark bulunmazken eNOS seviyeleri apelin jel grubunda flep grubuna göre anlamlı (p<0,001) olarak yüksek bulunmuştur. Bununla birlikte, serum CAT ve SOD gibi antioksidan enzimlerin seviyelerinde ise, flep grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak düştüğü (p<0,001), apelin yüklü jel grubunda ise anlamlı olarak arttığı (p<0,001) görülmüştür. Sonuç: Hazırlanan apelin-13 jel yüklü fleplerin, flep kaynaklı iskemi üzerine histopatolojik ve immünohistokimyasal veriler ile olumlu etkilerini gözlemledik, aynı zamanda antioksidan etkinliği nedeniyle flep sağ kalımına olumlu etkilerini oksidatif stresi baskılayarak yapabileceğini antioksidan parametreler üzerindeki olumlu etkileri ile ortaya koyduk. Çalışmamızda, poloksamer 188 ve ploksamer 407 ile hazırlanan apelin-13 yüklü in situ jelin, random flep sağ kalımı üzerine ayrıntılı histolojik, immünohistokimyasal ve biyokimyasal verileri ile bir ilk niteliği taşımaktadır.
Alfa lipoik asit ve l-karnitinin sinerjistik etkisinin flep yaşayabilirliğini arttıran klasik yöntemlerle karşılaştırılması
Plastik cerrahinin temel unsurlarından biri rekonstrüktif cerrahidir. Rekonstrüktif cerrahi kaybedilmiş bir dokunun bir benzeri ile tekrar yapılandırılma işlemini tanımlar. Bu noktada tüm plastik cerrahların ortak fikri kaybedilmiş dokunun fonksiyon ve doku özellikleri bakımından en yakın dokular kullanarak onarılmasıdır. Flep ile doku defektlerinin onarımında en büyük problemlerden biri, defekt olan bölgeyi kapatmak amacıyla hazırlanan fleplerin ön görülemeyen kayıplarıdır. Bu kayıpları engellemek ya da minimize etmek için çok çeşitli yöntemler öne sürülmüş ancak altın standart sayılabilecek ortak bir fikre ulaşılamamıştır. Oksijen radikallerinin yarattığı hasarın engellenmesi adına antioksidan ajanların kullanımı özellikle nörolojide iskemi temelli hastalıkların yarattığı dejenerasyonun engellenmesi, genel cerrahide barsak damar tıkanıklıkları sonrası oluşan hasarın geri döndürülmesi, ürolojide ise infertile tedavisi için üstüne düşülmüş bir konudur. Ancak cilt fleplerinin kan akışında azalma sonrası ortaya çıkan kayıpların engellenmesi için antioksidanların kullanımı sıklıkla araştırılmış bir konu değildir. Araştırmamızdaki amaç sıçan sırtlarında hazırlanacak Mcfarlane fleplerine oksijen radikal hasarını engellemek amacıyla güçlü antioksidan maddeler olan l- carnitin ve alfa lipoik asidin (ALA) lokal enjeksiyonu sonrası uygulamanın flep yaşayabilirliğine olası olumlu etkilerini araştırmaktır. Çalışmamızda 49 adet dişi, erişkin, 250 – 350 gr ağırlığında Wistar Albino sıçan kullanıldı. Denekler kontrol, flep delay-1, delay-2, antioksidan -1, antioksidan – s, prp – 1 ve prp – s olmak üzere 7 gruba bölündü, her grupta 7 denek olacak şekilde eşit bölüştürme yapıldı. Delay – 1 ve Delay – 2 gruplarının sırtında tasarlanan Mcfarlane flebinin her iki longitudinal kenarı boyunca panniculus karnosusu da içerecek şekilde tam kat kesiler yapıldı, flepler tabanlarından ayrılmadı. 1 hafta beklendikten sonra diğer gruplarla beraber tüm grupların sırtlarında planlanmış Mcfarlane flepleri panniculus carnosusu da içerecek şekilde tam kat kaldırılıp yerlerine iade edildi. Ardından PRP – 1 ve PRP-S grupları fleplerine PRP enjeksiyonu, antioksidan – 1 ve antioksidan – s grubuna 200mg/kg l-karnitin ve 100mg/kg alfalipoik asit enjekte edildi. Delay – 1 ve delay – 2 gruplarına enjeksiyon yapılmadı. Ayrıca PRP – s, antioksidan – s ve delay – 2 grupları flep tabanlarına silikon tabaka yerleştirilerek tabandan kanlanma, vaskülarizasyon engellendi. Ratlar 1, 3 ve 7. günlerde takip edildi, 7. günün sonunda sakrifiye edilerek makroskopik değerlendirme için fotoğraflama yapıldı, histopatolojik değerlendirme için fleplerin sağlıklı doku – nekroz geçiş alanlarından 1,5 cm çaplı tam kat cilt biopsileri alındı. Biopsilerde hematoksilen eosin ve masson 3'lü boyama ile inflamatuar hücre, fibroblast ve kollajen yoğunlukları ölçüldü. Ayrıca yeni damar oluşumunu tespit etmek üzere vasküler endoteliyal büyüme faktörü (VEGF) immün boyaması yapıldı. Çalışma sırasında prp – 1 ve prp – s gruplarından birer denek kaybedildi. Diğer denekler çalışmayı iyi tolere etti. Çekilen fotoğraflarda AutoCad ve Photoshop programları ile yaşayan flep alanının toplam flep alanına oranı yapıldı. Tüm elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Delay uygulanan ve antioksidan enjeksiyonu yapılan gruplarda kontrol grubuna oranla yaşayan flep alanında istatistiksel olarak anlamlı artış tespit edildi. PRP uygulanan gruplarda ise istatistiksel fark bulunmadı. Cerrahi delay fenomeni halen en sık kullanılan ve en başarılı sonuç veren, flep yaşayabilirliğini arttırmakta kullanılan bir yöntemdir. Ancak iki aşamalı operasyon ihtiyacı, ilk operasyon sonrası takiplerde enfeksiyon, ağrı, rutin pansuman ihtiyacı, uzun takip süresi, akut durumlarda kullanılamaması dezavantajlarıdır. ALA ve L-karnitinin uygulama kolaylığı, kolay temin edilebilir olması, ek cerrahi gereksinimi olmaması ve güvenilirliği nedeniyle geniş kullanım alanına sahip olabilir. Bu çalışmada ALA ve L-karnitinin random kan akımına sahip flep modellerinde flep yaşayabilirliğinde artış yarattığı gösterilmiştir.
Canlı vericili karaciğer nakillerinde hepatik arter anastomozlarında mikrocerrahi yöntem ile mikrocerrahisiz yöntemlerin karşılaştırılması
Transplante edilecek karaciğer lobu canlı vericiden alınınca transplantın küçük lümenli arter çapından dolayı alıcıda ilgili artere anastomozu özel mikrocerrahi teknik ve ekipmana ihtiyaç göstermektedir. Bu çalışmanın amacı, hastanemizde yapılan CVKN (canlı vericili karaciğer nakli) HA (hepatik arter) anastomozlarını, mikrocerrahisiz ve mikrocerrahi yöntem yardımıyla gerçekleştirilenler olarak iki gruba ayırmak ve her iki grubu anastomoz sonrası günlere göre laboratuar bulguları ve mortalite oranları yönünden retrospektif olarak değerlendirerek greft ve hasta surveyini arttırmak için mikrocerrahinin etkinliğinin belirlenmesidir. Deney gurubundaki tüm hastalarda mikrocerrahi yöntem ile mikrovasküler anostomoz tekniği kullanılmıştır. Alıcı ve verici damar çapı farklılığında ise mikrocerrahi yöntem olarak Ömer Özkan'ın open guide sütür tekniği adı verilen bir mikrovasküler anastomoz tekniği kullanılmıştır. Çalışmamızda 2014-2015 yılları arasındaki mikrocerrahisiz yöntem yardımıyla (kontrol grubu) ve 2015-2017 yılları arasındaki mikrocerrahi yöntem yardımıyla (deney grubu) ile HA anostomoz yapılmış hastaların laboratuar değerleri ve surveyleri retrospektiv analiz edilerek karşılaştırıldı. Deney grubundaki mortalite oranlarının (%10) kontrol grubundakilere (%25) göre anlamlı derecede daha düşük olduğu kaydedilmiştir (p<0,05). Kontrol grubunda 2 hastada HAT (hepatik arter trombozu) gelişmiştir; deney grubunda hiç bir hastada HAT gelişmemiştir. KCFT karşılaştırılmasında iki grup arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Karaciğer transplantasyonunun başarısı, grefte yeterli kan akımına yani HA anaostomoz başarısına bağlıdır. Sütürün nereden geçtiğinden emin olunabildiği ve küçük çaplı arter anostomozlarında damar lümeni daha net görülebildiği için mikrocerrahi tekniklerin anastomoz başarısıyla doğrudan ilgili olduğu açıktır. Mikrocerrahisiz yöntem grubunda mortalite oranlarının daha yüksek olduğu ve mikrocerrahili yöntem grubunda uygulanan yöntemin mortalite açısından daha başarılı olduğu söylenebilir. Güvenli ve güvenilir bir arteriyel anastomoz için birikmiş deneyime dayanan iyi mikrocerrahi teknikleri CVKN'de olmazsa olmazıdır.
Dupuytren kontraktürü olan 142 hastada histolojik evreleme ile nüks etme olasılığının tahmin edilebilirliği
Dupuytren hastalığı cerrahi operasyon sonrasında yüksek nüks oranı ile seyreder. Yüksek olan nüks oranının ön görülebilirliği son yıllarda sık araştırılan bir konu haline gelmiştir. Bu klinik çalışmada ; 2005-2014 yılları arasında İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Plastik,Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim dalı, El Cerrahisi bilim dalinca opere edilen ve sonrasında takip edilen 142 adet opere edilen ele sahip 131 adet hastanın epidemiyolojik incelemeleri, dupuytren diyatezleri ve histolojik evrelemeleri ile nüks eden olguların önceden tahmin edilebilirliği çalışılmıştır. Bu çalışmada ''Rombouts (1989) '' histolojik sınıflaması kullanılmıştır. Selülerite ve nüks etme olasılıkları saptanmaya çalışılmıştır .Bu çalışma bize histolojik evreleme ile nüks vakaların tahmin edilebilirliğini göstermek için yapılmıştır. Yine de klinik bilgiler ile korele çalışılması daha iyi sonuç verebileceği anlaşılmıştır. ANAHTAR SÖZCÜKLER : Dupuytren hastalığı , Dupuytren diatez, , histolojik evreleme , risk faktörleri , rekürrens , dupuytren prognozu
Le fort ı osteotomi sonrası maksilla hareketlerinin burun görünümü üzerine etkileri
Ortognatik cerrahi sırasında Le Fort I osteotomi ile hareketlendirilen maksilla segmentinin üç boyutlu uzayda hareketlerinin yumuşak doku üzerine yansımaları planlama ve uygulama esnasında önem taşımaktadır. Mevcut literatürde bağımsız hareketlerin burun üzerine etkileri üzerine birçok çalışma olup, bu çalışmalar uzlaşma sağlanamayan birçok veriyi barındırmaktadırlar. Bu çalışmada Le Fort I osteotomi sonrası maksilla hareketlerinin burun görünümü üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla, Hacettepe Üniversitesi Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Kliniği' nde Ocak 2010 – Aralık 2016 arasında ortognatik cerrahi uygulanan hastalar amelkiyat öncesi ve sonrası fotoğrafları üzerinden retrospektif olarak değerlendirildi. Ameliyat esnasında yapılan maksilla hareketleri ile burun üzerinde tanımlanan mesafe ve açılar regresyon analizine tabi tutularak aralarındaki ilişki incelendi. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirildi. Alar genişlik, supratip break açısı, nazal dorsum açısı, kolumellolabial açı, üst dudak eğimi açısı, burun ucu orta hat uzaklığı açısında, ameliyat öncesi ve sonrası değerler arasında anlamlı fark bulundu (p≤0,05). Üst dudak uzunluğu ve kolumellolabial açı maksilla hareketleriyle anlamlı düzeyde ilişkilendirilebilen ölçümler olarak saptandı. Maksillanın anteriora hareketinde üst dudağın uzadığı ve her 1 mm hareket için kolumellolabial açının 2 derece genişlediği, impaksiyon hareketlerinde ise üst dudağın kısaldığı ve kolumellolabial açının her 1 mm maksilla hareketi için 7 derece daralmakta olduğu belirlendi. Literatürde daha önce çalışılmamış veriler olan burun ucu orta hat uzaklığı ve kolumellolobuler açı verileri maksilla hareketleri ile ilişkili bulunmadı. Çalışmada tespit edilen alar genişlik ve üst dudak eğimi açısındaki değişiklikler diseksiyon esnasında serbestlenen kasların retraksiyonuyla ilişkilendirildi. Supratip break açısı, nazal dorsum açısı, üst dudak burun ucu orta hat uzaklığı değerlerindeki değişimlerin maksilla hareketleriyle uyumlu olmaması ve kurulan modellerin açıklayıcılık düzeyinin düşük olması, yapılan işlemlerin yumuşak doku yansımalarında cilt kalınlığı, cinsiyet, yaş gibi hesaba katılmayan farklı parametrelerin de rol oynadığını düşündürmektedir. Anahtar kelimeler:
Ortognatik cerrahi hastalarında preoperatif plan ile postoperatif sonuçların karşılaştırılması
Bu çalışmada; Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı'nda ortognatik cerrahi uygulanmış ve Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Anabilim Dalı'nda ortodontik tedavisi yapılmış 49 sınıf III maloklüzyonu olan hasta; yaş, cinsiyet, operasyon öncesi ortodontik tedavi süresi, uygulanan operasyon yöntemi, peroperatif ve postoperatif dönemde yapılmış olan sefalometrik analizler karşılaştırılarak retrospektif olarak incelendi. Hastaların lateral sefalogramları üzerinde maksilla ve mandibulanın horizontal ve vertikal düzlemdeki hareketlerinin sefalometrik analizi yapıldı. Yapılan sefalometrik değerlendirmede Steiner sefalometrik analizi kullanıldı. Bu analizde, sna, snb, anb, 1-na, 1-na açı, 1-nb, 1-nb açı, "occlusal plane", go-gn-sn açı, "keserlerarası açı", wits değerleri incelendi. Alınan sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildi. Sefalogramlar üzerinde yapılan değerlendirmede tüm parametreler arasında operasyon öncesi ve sonrası değerler arasında anlamlı fark tespit edildi . Tüm hastalarda istenilen ortognatik bir profil elde edilmiştir. Anahtar Sözcükler: Sefalometri; ortognatik cerrahi; sınıf III maloklüzyon
Ratlarda dorsal ada flebinin yaşayabilirliğiüzerinde cerrahi delay fenomeni ve quercetınuygulamasının etkisinin karşılaştırılması
Giriş: Flepler kendi kan desteği ile birlikte alıcı bölgeden verici bölgeye transfer edilen bir doku ünitesidir. Flepler kompozisyonuna (kutanöz, muskulokutanöz, fasyokutanöz, osseokutanöz), defekt ile olan ilişkisine (lokal, bölgesel, uzak, serbest), kan desteğinin mahiyetine (random, aksiyel) ve defekti kapatmak için gerekli flep hareketine (ilerletme, pivot, transpozisyon ve interpolasyon) göre sınıflandırılmaktadır. Burada bahsedilen pediküllü kutanöz ada flepleri de defekte yakın olan ancak komşu olmayan bir bölgeden, flep pedikülü korunarak ve pivot nokta etrafında döndürülerek defekte ilerletilir. Özellikle kompleks defektlerin rekonstrüksiyonunda kullanılan pediküllü ada fleplerinde parsiyel flep nekrozu cerrahi sonucunu olumsuz olarak etkileyen önemli bir komplikasyondur. Bu komplikasyonun önlenmesinde, deri kanlanmasında geçerli olan anjiozom konseptini göz önünde bulundurmak gerekir. Bu konsepte göre cilt ve altındaki derin dokudan oluşan kompozit ünite, tek bir arteriyel kaynak ve onun dallarından beslenir. Bu kompozit ünite anjiyozom olarak isimlendirilir. Bu konsepte göre insan vücudunda gerçek arteriyel anastomozlar veya choke arteriyel anastomozlar ile bağlantılı 40 anjiyozom tanımlanmıştır. Choke arteriyel anastomozlar, bu anjiyozomlar arasında normalde kapalı olarak bulunan, kan akımını regüle eden ve cerrahi delay sonrası potansiyel olarak dilate olarak gerçek arteriyel anastomozlara dönüşen damarlardır. Cerrahi delay ise flebi bulunduğu vasküler yataktan ayırmadan 7-14 gün önce yapılan ve pediküllü fleplerde flep sağkalımını artırmaya yönelik tüm cerrahi girişimlerdir. Bu girişimler choke arteriyel anastomozların dilate olmasını ve flepte neovaskülarizasyonu sağlayarak flep distal nekrozunu azaltmakta ve dolayısıyla flep sağkalımını artırmaktadır. Quercetin ise antioksidan, antiinflamatuvar, antiviral, antialerjik, antitrombotik, antiaterosklerotik, antitümoral ve vazodilatatör etkileri olan bir flavonoiddir. Bu özellikler nedeniyle kardiyovasküler hastalıklara karşı ve radikal aracılı hasar sonucu oluşması muhtemel pek çok hastalığa karşı flavonoidlerin etkin bir rol oynayabilecekleri düşünülmektedir. Bu çalışmada, Quercetin' in vazodilatasyon etkisinin flep dolaşımına olumlu şekilde etki göstereceği ve flep sağkalımını artıcı, distal nekroz yüzdesini ise azaltıcı etkisinin olabileceği düşünülmüştür. Amaç: Quercetin'in vasküler yapılar üzerindeki vazodilatatör etkisi aracılığıyla flep sağkalımına olan etkisi bilinmemektedir. Çalışmamızda, DCIA (Derin sirkümfleks iliak arter) bazlı dorsal ada flebi kullanılan ratlarda Quercetin uygulamasının vasküler yapılar üzerinde vazodilatasyon sağlayıp flep sağkalımı üzerinde olumlu etkisinin olabileceği hipotezini kurduk. Ayrıca Quercetin uygulamasının ve cerrahi delay uygulamasının flep sağkalımı üzerindeki etkilerinin de karşılaştırılması, Quercetin' in flep sağkalımı konusunda cerrahi delay uygulaması kadar etkili olup olmadığının tespiti amaçlanmaktadır. Bu amaçla ratlarda uyguladığımız dorsal ada flep modelinde Quercetin uygulamasnın ve cerrahi delay uygulamasının etkileri makroskopik olarak ve histopatolik olarak karşılaştırılmalı olarak değerlendirildi. III Gereç ve Yöntem: Bu deneysel çalışmada Wistar tipi, 300-350 gr ağırlığında toplam 32 adet erişkin erkek rat, random olarak her grupta 8 adet Rat olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Grup 1 kontrol grubu, Grup 2 cerrahi delay grubu, Grup 3 Quercetin grubu ve Grup 4 cerrahi delay+Quercetin grubu olarak belirlendi. Grup 1'deki ratların dorsum sağ lateralinden DCIA bazlı pedikülü korunarak flep ada flebi şeklinde eleve edildikten sonra flep kendi yerine tekrar sütüre edildi ve 1 hafta boyunca intraperitoneal (İP) olarak SF verildi. Grup 3' teki ratlara flep elevasyonundan 1 saat önce 50 mg/kg İP Quercetin uyglaması sonrasında flepler aynı şekilde eleve edilerek tekrar yerlerine sütüre edildi ve Quercetin uygulaması 1 haftaya tamamlandı. Grup 2' deki ratlara cerrahi delay için DCIA perforatör tarafındaki cilt korunup flep etrafındaki diğer 3 kenara insizyon yapıldı. Flebin kaudal tarafındaki insizyon sırasında lateral torasik arter görüldü ve bağlandı. İnsizyonlar tekrar sütüre edildi. 1 haftalık cerrahi delay süresi sonunda flepler DCIA perforatörü üzerinden eleve edildi ve tekrar yerlerine sütüre edildi. Flep elevasyonu sonrası 1 hafta İP SF uygulaması yapıldı. Grup 4'teki ratlara da aynı şekilde cerrahi delay uygulaması yapıldıktan ve 1 hafta cerrahi delay süresi beklendikten sonra 50 mg/kg Quercetin flep elevasyonundan 1 saat önce intraperitoneal olarak ratlara uygulandı ve sonrasında flep elevasyonu yapıldı ve flepler tekrar yerlerine sütüre edildi. Quercetin uyglaması aynı dozda 1 haftaya tamamlandı. Tüm gruplarda, flep elevasyonundan sonraki 1 hafta sonunda fleplerin nekroz oranları makroskopik olarak değerlendirildi ve flep nekroz yüzdeleri hesaplandı. Fleplerden örnekler alındı ve histopatolojik olarak incelendi. Histopatolojik olarak 0,1 mm üzerindeki damarlar ve konjesyon olan damarlar sayıldı. Ayrıca inflamasyon, epidermal hasar ve dermal fibrozis açısından skorlama yapıldı. Vasküler dilatasyon açısından damar lümen çapları ölçüldü. Bulgular: Makroskopik olarak distal nekroz oranlarında Quercetin uygulanan gruplarda ve cerrahi delay yapılan gruplarda istatiksel olarak anlamlı miktarda azalma olduğu bulundu. Sadece Quercetin uygulanan grup ile sadece cerrahi delay yapılan gruplar karşılatırıldığında ise distal nekroz oranındaki azalmanın sadece Quercetin uygulanan grupta daha fazla olduğu ve bu farkın istatiksel olarak anlamlı olduğu bulundu; ancak sadece Quercetin uygulanan grup ile Quercetin+cerrahi delay uygulanan grup arasındaki fark istatiksel olarak anlamlı bulunmadı. Vazodilatasyon etkisi değerlendirildiğinde, Quercetin ve cerrahi delay uygulamalarının vasküler lümen çapında istatiksel olarak anlamlı miktarda artış sağladığı ancak Quercetin uygulaması ile cerrahi delay arasındaki farkın istatiksel olarak anlamlı olmadığı bulundu. Ayrıca Quercetin uygulanan gruplardaki inflamasyon, epidermal hasar ve dermal fibrozisteki azalmanın da istatiksel olarak anlamlı olduğu bulundu. Nekroz ile en distaldeki viable flep dokusu arasındaki geçiş bölgelerinde hesaplanan damar sayısı ve konjesyone damar sayısı açısından ise tüm gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Sonuç: Sonuç olarak Quercetin uygulaması ratlarda DCIA bazlı dorsal ada flebi modelinde flep sağkalımı üzerinde, uzun yıllaradır güvenle uygulanan cerrahi delay uygulaması gibi olumlu şekilde etkili olmuştur. Vazodilatasyon sağlayarak, inflamasyon, epidermal hasar ve dermal fibrozisi azaltarak fleplerdeki distal nekroz oranlarını azaltıcı şekilde etki göstermiştir. Bu çalışmada, Quercetin' in fleplerdeki distal nekroz oranlarını azaltma üzerindeki etkisi, cerrahi delay uygulamasından daha fazla olmuştur; ancak vazodilatasyon yapıcı etkisi açısından Quercetin ve cerrahi delay uygulamaları arasında fark bulunamamıştır. Anahtar Kelimeler: Ada Flebi, Cerrahi Delay, Flep Sağkalımı, Quercetin.
Klorojenik asidin silikon implant çevresinde oluşan kapsül kontraktürüne etkisinin immünohistokimyasal ve histopatolojik olarak rat modelinde gösterilmesi
Giriş: Biyomateryaller, yaralanma, hastalık veya diğer patolojik durumlar sonrasında doku veya organın işlevini geri kazanması ve iyileşmesini kolaylaştırmak için tıpta önemli bir rol oynamaktadır. İmplantlar, estetik cerrahi uygulamalarında yüz iskeletinin görünümünü yeniden şekillendirmek ve vücudun herhangi bir yerindeki yumuşak doku veya bölgenin hacmini arttırmak için de kullanılabilir. Silikon meme implantları, estetik amaçlı meme büyütme veya kanser sonrası meme rekonstrüksiyonu için 50 yılı aşkın süredir yaygın olarak kullanılmaktadır. Kapsül kontraktürü meme implant cerrahisinin en sık görülen komplikasyonudur. Kapsül kontraktürünün kollajen üretimi ile fibrozis sonucu oldukça sert ve ağrılı memelere neden olan inflamatuar bir reaksiyon olduğu düşünülmektedir. İnflamatuar kökenine ilişkin genel bir fikir birliği olsa da inflamatuar kaskadı etkileyen tetikleyiciler çok faktörlü olmaktadır, bu nedenle kimlerde kontraktür gelişeceğini tahmin etmek zorlaşmaktadır. Çalışmamızda kullanılan klorojenik asidin antioksidan, anti-inflamatuar, antibakteriyel, antiviral, antimutajenik, antikanser, immünmodülatör gibi pek çok farmakolojik özelliği bulunmaktadır. Pek çok araştırmacı tarafından on yılı aşkın bir süredir yürütülen çok sayıda deneysel çalışmada, klorojenik asidin fibrozisle ilerleyen kronik hastalıkların (karaciğer fibrozisi, akciğer fibrozisi, kardiyak fibrozis, böbrek fibrozisi gibi) tedavisine yönelik önemli etkileri ortaya koyulmuştur. Amaç: Klorojenik asidin anti-inflamatuar, antioksidan gibi özelliklerinden yola çıkılarak silikon implant çevresindeki fibrozis ve kontraksiyonun azaltılmasına yönelik etkilerinin araştırılması. Gereç ve Yöntem: Toplamda 24 rat 8'erli olacak şekilde 3 gruba ayrıldı. Düz yüzeye sahip silikon blok ratların sırtlarına subkutan plana yerleştirildi, bir gruba klorojenik asit verilmeden 60 gün boyunca takip edilirken diğer bir gruba lokal yolla diğerine ise intraperitoneal yolla klorojenik asit 0., 7., 21., 28., 35., ve 42. günlerde enjekte edilerek 60 gün boyunca gruplar takip edildi.60 gün sonunda silikon blok etrafındaki kapsül alınarak histopatolojik ve immünhistokimyasal incelendi. Bulgular: Histopatolojik olarak klorojenik asidin intraperitoneal ve lokal olarak uygulandığı gruplarda kapsül kalınlığında ve inflamatuar hücre yoğunluğunda azalma gözlenmiştir. Sonuç: Çalışma sonucunda, klorojenik asidin lokal ve intraperitoneal yolla uygulandığında ratlarda silikon implant çevresinde oluşan fibrozisi azalttığı gösterilmiştir. Bu yönden, klorojenik asidin kapsül kontraktürü için yeni bir anti-fibrotik ajan olabileceğine yönelik literatür bilgisi güçlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Kapsül Kontraktürü, Silikon, İmplant, Klorojenik Asit, Fibrozis.
Deneysel sıçan transvers rektus abdominis kas-deri (tram) flep modelinde radyoterapinin flep sürveyine etkisinin araştırılması
ÖZETGiriş ve Amaç: Meme rekonstrüksiyonunda kullanılan otojen doku olan transvers rektus abdominis kas deri flebine radyoterapinin etkileri bilinmemektedir ve cerrahiden sonra radyoterapiye başlama süresi üzerine belli bir standardizasyon mevcut değildir. Bu deneysel çalışmanın amacı, genel anestezi altında yapılan TRAM (Transvers rektus abdominis myokütan) flebine uygulanan radyoterapinin flep surveyine etkisinin araştırılması ve cerrahiden sonraki radyoterapi zamanlamasının belirlenmesidir.Materyal ve Metod: Çalışmada, ağırlıkları 250-500 gr. arasında değişen 56 adet, Sprague-Dawley albino erkek sıçan üzerinde yapıldı. Sıçanlar bilgisayar aracılığı ile oluşturulmuş randomizasyon listesine göre (computer generated randomization program) 7 gruba ayrıldı. 1. ve 2.grup haricindeki tüm gruplara 4x4 cm boyutlarında süperior epigastrik arter tabanlı ada flebi kaldırıldı. 1.grup kontrol grubu olup bu gruba hiçbir işlem yapılmadı. 2. gruba cerrahi işlem uygulanmadan ilk gün sadece radyoterapi uygulandı. 3. grup sham grubu olup sadece cerrahi işlem (TRAM flebi) uygulandı. 4-7. gruplara yine aynı şekilde TRAM flebi kaldırıldı ve operasyon sonrasında ve 4. gruba 10. günde, 5. gruba 20. günde, 6. gruba 30. günde ve 7. gruba 40. günlerde radyoterapi uygulandı. Radyoterapiden 8 hafta sonra gruplar sakrifiye edildi. Alınan doku örnekleri histopatolojik değerlendirmeye alındı. Histopatolojik incelemede alınan kas ve deri dokusundaki kollojenizasyon, fibrozis, inflamasyon, hyalinizasyon odakları ve deri kalınlığı değerlendirildi.Bulgular: Histopatolojik değerlendirmede kontrol grubu referans alındığında, 6. ve 7. gruplarda diğer gruplara göre inflamasyon, fibrozis, kollojenizasyon ve hyalinizasyon bulgularının anlamlı derecede azaldığı görüldü. Yapılan hiçbir flepte nekroz saptanmadığından, nekroz ölçülen parametreler arasından çıkarıldı.Sonuç: Deneysel sıçan TRAM flep üzerine uygulanan tekdoz radyoterapinin histopatolojik ve istatistiksel verilerin değerlendirilmelerine dayanarak, cerrahiden sonraki ilk 30 günde yapılan radyoterapi flep sürveyini olumsuz etkileyip, 40. günde flep sürveyini daha az etkilediği düşünülmektedir. Yine histopatolojik ve istatistiksel verilerin değerlendirilmelerine dayanarak, cerrahiden sonra en erken 40 gün yada yaklaşık 6 hafta sonra radyoterapi için en uygun zaman olduğu düşünülmektedir.Anahtar kelimeler: TRAM flep, TRAM flep ve radyoterapi, meme kanseri.
Süperfisiyal temporal fasya kullanılan deneysel kemik defekti modelinde; trombositten zengin plazma, kemik iliği stromal hücre ve elektromanyetik alan stimülasyonunun osteogenez üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Herhangi bir nedenle ortaya çıkan kemik defektlerinin onarımı, plastik ve rekonstrüktif cerrahide önemli bir yere sahiptir. Bu defektlerin tedavilerinde amaç, defektin bulunduğu alandaki doku devamlılığının yeniden sağlanmasıdır. Bu defektler bazı durumlarda karşımıza geniş boyutlu olarak çıkabilir. Bu gibi geniş defektlerde spontan iyileşme sınırlıdır ve sıklıkla cerrahi müdahaleye gereksinim duyulur. Cerrahi müdahale aşamasında en sık kullanılan seçeneklerden birisi otojen kemik greftleridir. Ancak bu uygulamanın donör alan problemini bulunması ve sınırlı boyutta elde edilme imkanı bulunduğu için alternatif yöntemler üzerinde çalışmalar yapılmaktadır.Bu deneysel çalışmada, kemik rejenerasyonuna olumlu etkilerinin olduğu ileri sürülen PRP, BMSC ve manyetik alan uygulamasının; süperfisiyal temporal fasya ile sarılan zigomatik kemik defekti modelinde, kemik iyileşme hızına etkisi değerlendirilmiştir.Deneklerin zigomatik kemiğinde 4 mm'lik defekt oluşturulduktan sonra etrafı süperfisiyal temporal fasya flebi ile sarılmış ve non-union modeli oluşturulmuştur. Cerrahi sonrasında defekt alanına PRP, BMSC ve elektromanyetik alan uygulamasının farklı kombinasyonları uygulanmıştır. Uygulama sonrasında deneklerin kemik rejenerasyonları hidroksiprolin, ALP aktivitesi ve osteokalsin ölçümleri ile değerlendirilmiştir. Tüm denekler kemik yoğunluğu ölçümüne tabi tutulmuşlardır. Deney sonunda alınan biyopsiler histopatolojik olarak incelenmiş ve kemik rejenerasyonu oranları mikroskobik olarak değerlendirilmiştir.Çalışmadan elde edilen bulgular sonucunda, PRP ve PEMF uygulamasının, kemik rejenerasyonu açısından oldukça yararlı ve etkili bir kombinasyon olduğu saptandı. Çalışmada kullanılan süperfisiyal temporal fasya flebinin de otojen, vasküler ve 3 boyutlu olması nedeniyle ideal bir kemik rejenerasyon ortamı sağlayan iyi bir skafold seçeneği olduğu gözlendi. Sonuç olarak, kritik boyutlu ya da iyileşmeyen kemik defektlerinde bu kombinasyonun oldukça kullanışlı bir tedavi seçeneği olduğu ve klinik uygulamalarda güvenle kullanılabileceği düşünülmektedir.
Sıçan siyatik sinir onarımını takiben uygulanan 5-Fluorourasil'in epinöral ve ekstranöral skar dokusu oluşumuna ve sinir rejenerasyonuna etkisinin araştırılması
ÖZET Epinöral ve ekstranöral skar oluşumu periferik sinir cerrahisinin sonucunu olumsuz etkileyen faktörlerden biridir. Epinöral skar oluşumu iletim bloğuyla sonuçlanır ve aksonal rejenerasyona mekanik engel teşkil eder, ekstranöral skar oluşumu yapışıklıklara ve sinirlerin komşu dokulara tutunmalarına yol açar. Deneysel olarak periferik sinir cerrahisinde skar oluşumunu azaltmak amacıyla sınırlı başarıya ulaşan birçok farmakolojik ajan kullanılmıştır. Bu çalışmada, bir antimetabolit ajan ve fibroblast proliferasyonunun güçlü inhibitörü olan 5-fluorourasil (5-FU) kullanıldı. Klinik olarak 5-FU, göz doktorları tarafından glokom filtrasyon cerrahisinde skar oluşumundan korunmak amacıyla başarıyla kullanılmaktadır. Altmış Sprague-Dawiey tipi sıçan iki gruba ayırıldı. Her sıçanda sol siyatik sinir ile tibial ve peroneal komponentler açığa çıkarıldı ve kunt diseksiyon ile ayırıldı. Siyatik sinir keskin ve dik olarak trifurkasyondan 15 mm önce kesildi ve uç-uca epinöral sütür ile onarıldı. Birinci grupta (n=30) 50 mg/ml 5-FU, ikinci grupta (n=30) izotonik emdirilmiş gazlı bez 5 dakika süreyle onarım hattı ve çevreleyen doku etrafına uygulandı. Her grup, sıçanların 4,8 ve 12. haftalarda değerlendirmeler için sakrifiye edildiği üç alt gruba ayırıldı. Bu değerlendirmeler seri fonksiyonel yürüme şablonu analizleri, elektrofızyolojik çalışmalar, kas kitlesi değerlendirilmesi, histomorfolojik değerlendirme ile skar ve yapışıklıkların makroskopik değerlendirilmesini içermekteydi. Islak gastrokinemus kas ağırlığı ve elektrofizyolojik çalışmalar iki grup arasında anlamlı bir fark olmadığını gösterdi. Yürüme şablonu analizleri, 8, 10 ve 12. haftalarda 5-FU grubunun izotonik grubuna kıyasla fonksiyonel olarak anlamlı derecede daha fazla rejenere olduğunu gösterdi. Makroskopik değerlendirme ve histolojik çalışmalar, 5-FU'in, epinöral ve ekstranöral skar oluşumu ile yapışıklıkları yara iyileşmesini bozmadan anlamlı derecede azalttığını ortaya çıkardı.