Düzce University
Discipline

Neurosurgery

Düzce University

161

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Mezial temporal loba transpterigoid transmaksiller yaklaşım: Trigeminal sinir dalları arasındaki cerrahi yolların değerlendirilmesi

AMAÇLAR: Transkraniyal selektif amigdalohipokampektomi (SAH) sonrası görme alanı defektleri ve kognitif defisitler görülebilir ve mezial temporal bölgeye yönelik cerrahilerde morbiditeyi en aza indirmek hala çözülememiş bir sorundur. Endoskopik endonazal transpterigoid-transmaksiller (EETpTm) yaklaşımla trigeminal sinirin dalları arasından temporal pole ulaşılarak, rinal sulkus ve unkus anterior segmenti üzerinden uygulanan SAH ile bu riskler azaltılabilir. Amacımız EETpTm yaklaşımla SAH'nin uygulanabilirliğini araştırmak ve trigeminal sinir dalları arasından kazanılan cerrahi koridorları değerlendirmektir. GEREÇ VE YÖNTEM: EETpTm yolla KS V'in V1-V2 ve V2-V3 dalları arasından temporal pole ulaşılarak, rinal sulkus – entorinal alan – semilunar girus yolu ile lateral ventrikül temporal boynuzuna girildi ve endoskopik SAH tamamlandı. Ayrıca bölgenin lif diseksiyonları, tarif edilen cerrahi dikkate alınarak altı hemisferde gerçekleştirildi. SAH'ın boyutu EETpTm yaklaşım öncesinde ve sonrasında BT ve MR ile değerlendirildi. BULGULAR: EETpTm yaklaşımda pterigoid plaka ve tüberkülün rezeksiyonu ardından, sfenoidin büyük kanadının alt kısmı drillenerek V2-V3 arasındaki temporal duraya ulaşıldı. İnfraorbital sinirin inferolateral transpozisyonu sonrası, sfenoid kemiğin büyük kanadının üst kısmı V1-V2 koridoru boyunca rezeke edildi. İnferior orbital fissür genişletilerek, intradural çalışma alanı için V1-V2 ve V2-V3 cerrahi koridorları açığa çıkarıldı. Dura açılışı sonrası, optik radyasyonlar da dahil olmak üzere fonksiyonel beyaz cevher yollarının bütünlüğü bozulmadan rinal sulkus – entorinal alan – semilunar girus yolu ile lateral ventrikül temporal boynuzuna ulaşılarak SAH tamamlandı. SONUÇ: EETpTm yaklaşım, SAH için trigeminal sinir dalları arasından rinal sulkusa ve amigdalanın kortikal nükleusuna doğrudan erişim sağlar. Unkusun anterior segmenti üzerinden temporal boynuz içinde mezial temporal bölgeye en kısa yoldan ulaşılır. EETpTm yaklaşım ile SAH bölgeye yönelik cerrahilerde herhangi bir fonksiyonel beyaz cevher hasarını önleyecektir.

AmigdalaEndoskopiEpilepsi+6
Alperen Kaya
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erişkinde serebral arteriovenöz malformasyon tedavisinde endovasküler embolizasyon ve cerrahi total eksizyon kombinasyon tedavisinin sonuçlarının retrospektif değerlendirilmesi

Serebral arteriovenöz malformasyonlar (AVM) nidus adı verilen, yumak şeklindeki, yapısal olarak anormal arter ve venlerden meydana gelen patolojik yapılardır. Serebral AVM'si olan hastalar nöbet, fokal nörolojik defisit ve baş ağrısı gibi semptomlarla presezente olabilirler. AVM'lerin tedavi seçenekleri arasında mik-roşirurjikal eksizyon, radyocerrahi (stereotaktik gamaknife, cyberknife), endo-vasküler embolizasyon ve bunların kombinasyonlarından oluşan yaklaşımlar bulunmaktadır. Tanımlayıcı çalışmamızda 1 Ocak 2011 ve 31 Aralık 2017 tarihleri arasında, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin Cerrahisi Anabilim Dalı 'nda yatarak sereb-ral AVM tanısı alan erişkin hastalara (Onsekiz yaşından büyük) yönelik endo-vasküler embolizasyon ve cerrahi total eksizyonu kombine tedavi sonuçlarını retrospektif değerlendirdik. Çalışmamızda olguların sosyo-demografik özellikle-ri (yaş, cinsiyet) AVM'lerin Spetzler Martin(SM) Derecesi, AVM' nin yerleşim yeri, rüptüre olup olmadığı, ameliyat öncesi ve sonrası nörolojik durum ortaya konularak tedavi yaklaşımının mortalite ve morbidite üzerine etkileri değerlen-dirildi. Ocak 2011 ve Aralık 2017 tarihleri arasında, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin Cerrahisi Anabilimdalı'nda yatarak serebral avm tanısı alan 52 erişkin has-ta saptandı. Toplam 52 hastadan yirmisine aynı gün içinde endovasküler embo-lizasyonla kombine cerrahi total eksizyon uygulandı. Yirmi hastanın onbiri ka-dın(%55), dokuzu erkek(%45), en küçük yaş 18 en büyük yaş 58, yaş ortalaması 37 bulundu. Olguların en sık yerleşim yerinin oksipital bölge (%25) olduğu sap-tandı. Olguların %60'ı SMD 2 olarak saptandı. Yirmi olgunun dokuzunda(%45) preop hematom görülürken postop kontrollerinde tümünde boşaltıldığı sap-tandı. Yine yirmi olgunun dokuzunda (%45) preop nörolojik defisit (bilinç deği-şikliği, parazi, pleji, afazi, hemianopsi) mevcutken postop bu sayının üçe (%15) indiği saptandı. Geriye kalan onbir olguda preop ve postop nörolojik defisit sap-tanmadı. Yirmi olgunun hiçbirisinde mortalite görülmedi. 5 Serebral AVM tanısı alan toplam 52 hastadan, hiçbirisi kanamamış olan, 11 hastanın ikisinin SMD'si 5 idi. Diğerleri tedaviyi kabul etmediler. Serebral AVM tanısı alan toplam 52 hastadan 14 hastaya sadece endovaskü-ler embolizasyon uygulanmıştır. Hiçbirisinde preop hematom görülmezken beş hastada işlem sonrası hematom saptandı. Beş hastanın ikisinde bilinç kaybı ve kalıcı nörolojik hasar ortaya çıktığı saptandı. Serebral AVM tanısı alan toplam 52 hastanın yedisinde ise sadece cerrahi total eksizyon işlemi uygulanmıştır. Tanımlayıcı çalışmamızda 2011 ve 2017 tarihleri arasında, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin Cerrahisi Anabilimdalı'nda yatarak serebral AVM tanısı alan erişkin hastalara yönelik endovasküler embolizasyon ve cerrahi total eksizyon kombine tedavi sonuçlarını retrospektif olarak değerlendirdik. Aynı gün içinde yapılan endovasküler embolizasyon sonrası total cerrahi eksizyon tedavi yön-teminin mortalite ve morbidite üzerine olumlu etkileri ortaya konmuştur. Daha sağlıklı değerlendirmeler için geniş ölçekli prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.

Seyhan Orak
Ege University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Klivus kordomalarının endoskopik transnazal cerrahi eksizyon tedavisinin sonuçlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi

Kordomalar, lokal-agresif invaziv seyir gösteren notokord kökenli kemik tümörlerdir, histolojik olarak düşük gradeli sayılsalar da yüksek rekurrens oranına sahiptir ve nadiren de olsa metastaz yapabilirler. Klivus kordomalar tüm intrakranial tümörlerin %0,2 sini, tüm kafa tabanı tümörlerinin yüzde %6 sını oluşturmaktadır. Dünyada kabul gören tedavisi agresif yaklaşımla cerrahi olarak mümkün olan en geniş tümör rezeksiyonunu sağlayıp, ek nörolojik kayıba neden olmadan hayat kalitesini korumaktır. Ancak tümörun infiltratif-destruktif olması ve nörovaskuler yapılara komşu olması sebebi ile ve ilk tanıda genel olarak büyük hacimlere ulaşmış olması sebebi ile genel olarak total rezeksiyon mümkün olmamaktadır. Tanı aldıktan sonra tedavisiz yaşam süresi ortalama 28 aydır. Birçok otörün tanı konulduktan sonra agresif cerrahi ve adjuvan tedaviyi önerdiği belirtilmiştir. Ancak transfasyal, transoral, transpetrosal yaklaşımlar yüksek mortalite ve morbiditeye sebep olmaktadır. Daha önce seçilmiş orta hat yerleşimli-lateral uzanımı olmayan vakalarda kullanılan bir teknik olan transnazal endoskopik cerrahi, son yıllarda deneyimin artması ve cerrahi ekipmanların gelişmesi ile güvenilir minimal invaziv öncelikli cerrahi seçenek olarak karşımıza çıkmaktadır. Geriye dönük ve tanımlayıcı olan çalışmamızda, 1 Ocak 2014-1 Mart 2018 yılları arasında, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroşirürji Kliniği'nde, endoskopik transnazal yolla opere edilen ve kesin patoloji sonucu "klivial kordoma" olan hastaların; sosyo-demografik özellikleri, hastalığa ilişkin bulguları ve sağ kalım süreleri değerlendirilmiştir. Çalışmada incelenen toplam 10 hastanın 7'si (%70) erkek, 3'ü (%30) kadın, yaş ortalamaları 53,40 ± 18,77 olarak saptanmıştır. Opere edilen olguların kesin patoloji sonucunda; % 80'i kordoma, %10'u dediferansiye kordoma, %10'u konromiksoid tümör olduğu görülmüştür. Çalışmadaki hastaların %50'si baş ağrısı, %30'u diplopi şikâyeti ile başvuruda bulunmuş, bu şikâyetlerin, pitozis ve burun tıkanıklığın şikâyetiyle başvuranlara göre oranla daha yüksek olduğu görülmüştür. Endoskopik transnazal yaklaşım tekniği ile opere olan hastaların, operasyon tarihinden sonraki 4 yıllık sağkalım süreleri Kaplan-Meir yöntemiyle hesaplanmış ve medyan sağ kalım 48 ay ± 18,98 olarak bulunmuştur. Endoskopik transnazal yolla opere edilen hastalarımızın % 80'inde cerrahi sonrası nörolojik defisit saptanmamıştır. %20 hastada ise BOS fistülü-menenjit görülmüştür. Cerrahi sonrası, hastanede ortalama yatış süresi 9,10±9,83 gün olarak saptanmıştır. Klivus kordomalarında, güvenilir patolojik veri sağlamada, cerrahi sonrası düşük morbidite ve kısa hospitilizasyon, yönetilebilir komplikasyon oranıyla endoskopik transnazal yaklaşım tekniği, diğer cerrahi yaklaşım tekniklerine göre üstünlükleri olan alternatif bir teknik olarak kabul edilmektedir. Çalışmamız literatür bilgilerine olan uyumlu sonuçları ile klivus kordomalarında, endoskopik transnazal yaklaşımla cerrahinin, doğru ve güvenilir bir yöntem olabileceğine destek sağlamıştır. Anahtar kelimeler: klivus, kordoma, endoskopik transnazal cerrahi

Emre Çavuşoğlu
Ege University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik bel, bacak ağrısı ve başarısız bel cerrahisi sendromunda epiduroskopik adezyolizis ve analjezik/steroid enjeksiyonunun etkinliğinin retrospektif incelenmesi

Bu çalışma sonuçları Epiduroskopinin kronik bel ağrısı, nörojenik kladikasyo/radikülopati gibi dejeneratif durumlarda mekanik, lazer adezyolizis ve hedefe yönelik steroid, analjezik ve hiyalorunidaz gibi ajanların uygulanması gibi özelliklerine dayanarak hastalarda ciddi ağrı palyasyonu sağladığını göstermektedir. Araştırma sonucu bu prosedürün düzgün seçilmiş hasta popülasyonunda ilk haftadan itibaren başlayan ve takip süresi boyunca devam eden ağrı düzeyinde belirgin azalma sağlayan bir minimal invazif yöntem olduğunu göstermektir.

AnaljeziAnaljeziklerAğrı+6
Rauf Nasırov
Ege University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alt servikal ve üst torakal vertebra pediküllerinin radyolojik morfometrik analizi

Servikotorasik bileşke (STB) servikal ve torakal omurgalar arasında geçiş alanı olması nedeniyle kendine özgü anatomik ve biyomekanik özelliklere sahip benzersiz bir bölgedir. Oldukça hareketli olan servikal bölgeden, göğüs kafesi tarafından hareketi kısıtlanan torakal bölgeye geçiş bölgesi olmasından dolayı STB'ye dinamik ve statik açıdan oldukça fazla yük binmektedir. Travma, tümörler, spondiloz, enfeksiyon ve iatrojenik nedenler STB'de en sık instabilite nedenlerini oluşturmaktadır. Karmaşık anatomisi nedeniyle bu bölgedeki hasarları direk grafiler ile saptamak oldukça zordur. Benzer şekilde serbest el tekniği ile pedikül vidası uygulanması esnasında da floroskopik görüntülemeler ile değerlendirme, komşu yapıların üst üste gelmesi ve görüntüde süperpoze olması nedeniyle zordur. Bu nedenle ameliyatı yapacak olan cerrah STB anatomisine, bu bölgedeki varyasyonlara ve pediküllerin seviyelere göre anatomik değişimine hakim olmalı ve cerrahi sırasında bu bilgiler doğrultusunda hareket ederek vidanın pedikül dışına çıkma ihtimalini en aza indirmelidir Bu çalışmada; Mayıs 2020 – Mayıs 2022 tarihleri arasında Mersin Üniversitesi Sağlık Araştırma ve Uygulama Hastanesi polikliniklerine başvuran hastalar değerlendirilmiştir. Çekilen kontrastlı bilgisayarlı tomografilerde (BT) STB vertebraları net olarak değerlendirilebilen hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmamız, alt servikal ve üst torakal vertebralara ait anatomik elemanların incelenmesinin planlandığı retrospektif tanımlayıcı bir araştırmadır. STB vertebraları net olarak değerlendirilebilen yaşları 19 ile 83 arasında değişen 50 kadın, 50 erkek olmak üzere toplam 100 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Her iki cinsiyette de T1 en kalın pedikül kalınlığına sahip vertebra (Erkeklerde T1 seviyesinde 8,78±1,15 mm, kadınlarda T1 seviyesinde 7,44±1,13 mm) olarak bulunmuş olup T4'e gidildikçe pedikül kalınlığı kademeli olarak azalmaktadır. Her iki cinsiyette de yüksekliği en fazla olan pedikül T3 vertebrasında (Erkeklerde T3 seviyesinde 13,04±2,29 mm, kadınlarda T3 seviyesinde 11,35±1,30 mm) bulunmuş olup C7'den T3'e gidildikçe pedikül yüksekliği kademeli olarak artmaktadır. Erkeklerde en uzun pedikül aksı T2 vertebrasında (34,48±2,22 mm), kadınlarda ise en uzun pedikül aksı T4 vertebrasında (31,44±2,92 mm) bulunmuş olup vertebralar arasında belirgin bir artış veya azalış paterni görülmemektedir. Her iki cinsiyette de aksiyel açısı en fazla olan pedikül C7 vertebrasında (Erkeklerde C7 seviyesinde 34,24±2,50⁰, kadınlarda C7 seviyesinde 33,96±3,72⁰) bulunmuş olup C7'den T4'e gidildikçe pedikül aksiyel açısı kademeli olarak azalmaktadır. Her iki cinsiyette de sagittal açısı en fazla olan pedikül T4 vertebrasında (Erkeklerde T4 seviyesinde kaudale doğru 8,40±2,99⁰, kadınlarda T4 seviyesinde kaudale doğru 9,06±5,22⁰) bulunmuş olup C7'den T4'e gidildikçe pedikül sagittal açısı kademeli olarak artmaktadır. Çalışmamızda C7-T4 arası vertebra pediküllerinin kalınlık, yükseklik, uzunluk, sagittal ve aksiyel açılarıyla birlikte vertebral arterin transvers foramene giriş noktası ve transvers foramen hipoplazisi değerlendirilmiştir. STB'ye yapılacak olan transpediküler vida ile füzyon cerrahilerinde kılavuz oluşturacak vida çapı, boyu ve açılarının ayrıntılı bir biçimde ortaya konulması ve vasküler varyasyonlar belirlenerek cerrahi sırasında oluşabilecek morbidite ve mortalitenin en aza indirilmesi hedeflenmiştir. Anahtar Kelimeler: alt servikal, pedikül, radyolojik anatomi, servikotorasik bileşke, üst torakal

AnatomiOmurgaPedikulus+5
Saygı Uygur
Mersin University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel akut spinal kord hasarında myricetin'in nöroprotektif etkilerinin değerlendirilmesi

Amaç : Bu projemizde antioksidan özelliklere sahip flavionid polifenolik bileşik sınıfının bir üyesi olan Myricetin'i travmatik spinal kord hasarı oluşturulan ratlara uygulayarak Myricetin'in travma sonrası spinal korddaki serbest radikallere bağlı gelişen sekonder hasara yönelik nöroprotektif etkilerini değerlendirdik. Yöntem : 45 adet wistar albino cinsi rat her grupta 9 adet olmak üzere 5 gruba ayrılarak randomize edildi. Travmatik spinal kord hasarı titanyum çubuklar vasıtası ile ağırlık düşürme tekniği ile gerçekleştirildi. Grup-1 (sham) ratlara 1.gün laminektomi yapıldı. 7.gün kan ve doku örnekleri alındı. Grup-2 ratlara 1.gün laminektomi yapıldı. 7 gün boyunca oral gavaj (OG) ile %0,9 luk serum fizyolojik (SF) verildi. 7.gün kan ve doku örnekleri alındı. Grup-3 ratlara 1.gün laminektomi yapıldı. Titanyum çubuklar ile spinal travma oluşturuldu. 7 gün boyunca oral gavaj (OG) ile %0,9 luk serum fizyolojik (SF) verildi. 7.gün kan ve doku örnekleri alındı. Grup-4 ratlara 1.gün laminektomi yapıldı. Titanyum çubuklar ile spinal travma oluşturuldu. 7 gün boyunca oral gavaj (OG) ile düşük doz myricetin (5mg/kg/gün) verildi. 7.gün kan ve doku örnekleri alındı. Grup-5 ratlara 1.gün laminektomi yapıldı. Titanyum çubuklar ile spinal travma oluşturuldu. 7 gün boyunca oral gavaj (OG) ile yüksek doz myricetin (25mg/kg/gün) verildi. 7.gün kan ve doku örnekleri alındı. Deneyin 1. ve 7. günlerinde ratların motor muayeneleri için Basso Beattie and Bresnahan (BBB) ve Modifiye Tarlov Skalası testleri uygulandı. Ratlardan elde edilen hasarlı spinal kord dokusu ve kandan interlökin-1beta (IL-1b), interlökin-10 (IL-10), total antioksidan status (TAS), total oksidatif status (TOS), malonildialdehit (MDA) seviyeleri enzyme linked immunosorbent assay (ELISA) yöntemi ile fakültemiz Tıbbi Biyokimya A.D. Araştırma Laboratuvarında çalışılmıştır. Fakültemiz Histoloji ve Embriyoloji A.D. laboratuarında ratlardan elde edilen spinal kord kesitleri hematoksilen eozin (H-E) boyası kullanılarak histoloji laboratuarında ışık mikroskobu altında incelenmiştir. Apoptotik hücreler TUNEL yöntemi ile ApopTag In Situ Apoptosis Detection Kit (Millipore) kullanılarak etiketlenmiştir. TUNEL pozitif hücreler gri maddede 4 mikronluk kesitlerde ışık mikroskobunda 20'lik objektifde sayılarak yüzdeleri alınmıştır. Histopatoloji skoru ve TUNEL pozitif hücre sayısı, TUKEY testi ile tek yönlü varyans analizi (ANOVA) kullanılarak istatistiksel analiz yapılmıştır. Bulgular : Myricetin, serum ve dokuda dozdan bağımsız olarak IL-10 seviyelerinde artışa sebep oldu. Serum IL-1beta seviyelerinde ilaç dozundan bağımsız düşüş görülürken, doku örneklerinde yüksek doz ilaç grubunda IL-1beta seviyesinde anlamlı düşüş görüldü. Myricetin'in uygulama dozu arttığında daha belirgin antioksidan yanıt oluşturarak TOS seviyesinde düşüşe, TAS seviyesinde yükselişe yol açtığı tespit edildi. Yine Myricetin'in uygulama dozu arttığında oksidatif stresin güçlü belirteçlerinden olan MDA seviyelerinde anlamlı gerilemeye neden olduğu görüldü. Histopatolojik incelemede Myricetin etkisi ile TUNEL pozitif hücre sayısı ve apoptotik indeksin anlamlı olarak azaldığı tespit edildi. Yüksek doz ilaç grubunda diğer deney gruplarına göre en düşük apoptotik indeks tespit edildi. Klinik olarak Basso-Beattie-Bresnahan (BBB) lokomotor derecelendirme ölçeği ve Modifiye Tarloc Skalası, travma sonrası Myricetin'in nörolojik muayenede iyileşme gösterdiği görüldü. Sonuç : Elde ettiğimiz biyokimyasal veriler, histopatolojik değerlendirme ve nörolojik muayene sonuçlarına göre Myricetin travma sonrası görülen sekonder spinal kord hasarında antiinflamatuar, antiapoptotik, antioksidan ve nöroprotektif etki göstermiştir.

Hayvan deneyleriMirisetinOmurga+5
Serdar Kaplan
Necmettin Erbakan University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Plateletten zengin plazma ve kondroitinaz abckombinasyonunun sıçan omurilik yaralanmalarındaterapötik etkisi

Travmatik omurilik yaralanması yüksek mortalite-morbidite oranları olan, sosyal, fizyolojik, psikolojik yıkıcı etkileri dünya çapında belirgin önemli bir sağlık sorunudur. Tedavi yöntemlerindeki tüm gelişmelere rağmen, spinal kord yaralanmalı hastalarda sağ kalım ve iyilik hâli oranı çok azdır. Tüm deneysel ve klinik araştırmalara rağmen insan omurilik yaralanmalarında nöroproteksiyon ve yaralanmış omuriliğin rejenerasyonu gerçekleştirilememiştir. Birincil omurilik hasarını takiben dakikalar içinde başlayan ve günle hatta haftalarca devam edebilen moleküler ve hücresel değişimi içeren ikincil omurilik hasarı kaskatını durdurmak için nöroproteksiyon çalışmaları uzun zamandır yapılmaktadır. Omurilik yaralanmasında ikincil hasarın önlenmesi için hedefler: glutamaterjik, kolinerjik ve katokolinerjik nörotransmisyon sistemleri, serbest radikal üretimi, lipid peroksidasyon, kalsiyum ve diğer iyon kanalları, büyüme faktörleri, nörotrofik faktörler, inflamasyon prosesi, endojen opioid reseptörleri, enzimler, apopitotik hücre ölümü ve rejenerasyon mekanizmalarıdır.15 Plateletten zengin plazma (PRP), taze kanın bir antikoagülan ile santrifüje edildikten sonra . Plateletten zengin kısmı veya yoğunlaşan trombositlerin toplanmasıyla hazırlanır ,intratekal (i.t.) PRP uygulamasının mikroglia ve astrosit aktivasyonu ve PDGF-B , ICAM-1, GAP43 ekspresyonu indüklediği rapor edilmiştir. Çözünür bir enzim kondroitinaz ABC (ChABC), CSPG moleküllerinin karbonhidrat dalını oluşturur. CSPG'ler, merkezi sinirde hasar bölgeleri etrafında upregüle edilen ekstraselüler hücre molekülleridir , in vitro ve in vivo nöral büyüme sürecini inhibe ederler. ChABC daha fazla büyümeye izin verir ve santral akson rejenerasyonunu artırır. Literatür taradığımızda , intratekal (i.t.) PRP ve intratekal (i.t.) ChABC kombine uygulamasının spinal kord yaralanma tedavisi olarak etkilerini içeren bir yayına rastlamadık. Bu araştırma projemizde intratekal (i.t.) PRP ve i.t ChABC kombine olarak uygulaması GAP43 ekspresyonu indüklemesinin yanında aksonal rejenerasyonda belirgin artış olabileceğini ve omurilik iyileşmesini ciddi oranda destekleyeceğini göstermeyi planladık. Materyal Metod: Çalışmamız Balıkesir Üniversitesi Tıp Fakültesi Hayvan Deneyleri Etik Kurulu'nun 24/03/2022 tarihli 2022/2-5 sayılı onay kararı ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın deneysel kısmı Balıkesir Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Laboratuarı'nda , histopatolojik çalışmaları Balıkesir Üniversitesi Patoloji Laboratuarı'nda gerçekleştirilmiştir. Deney gruplarımızda 250-300 gr ağırlığında 2.5 aylık 31 adet dişi sıçan kullanıldı. Bir adet sıçan prp hazırlamak için ayrıldı . Rastgele seçilen sıçanlar her grupta 6 rat olacak şekilde 5 gruba ayrıldı: Grup1 (Kontrol Grubu): Sadece T9-T10 laminektomi yapıldı Grup 2 (Serum Fizyolojik Grubu): T9-T10 laminektomi yapılıp spinal kord hasarı verildi.16 Kord hasarından sonraki 1. Saat, 1.,3.,5. ve 6. Günde toplam 5 kez İt. sf uygulandı. Grup 3 (PRP Grubu): T9-T10 laminektomi yapılıp spinal kord hasarı verildi. Kord hasarından sonraki 1. Saat, 1.,3.,5. ve 6. Günde toplam 5 kez İt. PRP uygulandı. Grup 4 (Kondroitinaz ABCGrubu): Bu gruptaki sıçanlara T9-T10 laminektomi yapılıp spinal kord hasarı verildi. Kord hasarından sonraki 1. Saat, 1.,3.,5. ve 6. Günde toplam 5 kez İt. Kondroitinaz ABC uygulandı. Grup 5 (Kondroitinaz ABC +PRP Grubu): Bu gruptaki sıçanlara T9-T10 laminektomi yapılıp spinal kord hasarı verildi. Kord hasarından sonraki 1. Saat, 1.,3.,5. ve 6. Günde toplam 5 kez İt. Kondroitinaz ABC ve PRP uygulandı. 2. Haftada deney hayvanları sakrifiye edilerek alınan spinal kord örnekleri formaldehit içeren tüplerle Balıkesir Üniversitesi Patoloji Anabilim Dalı Laboratuvarına teslim edildi. kesitler histopatolojik inceleme için hematoksilen eozin ile boyandı . Gruplar arasındaki histomorfolojik değişiklikler değerlendirildi . Ayrıca immünhistokimyasal boyama için GAP43 birincil antikor olarak kullanıldı. İstatistiksel Analizler Çalışmada elde edilen sonuçlar için veriler IBM SPSS V23 analiz edildi.Kategorik verilerin karşılaştırılmasında Fisher Freeman Halton testi kullanıldı ve çoklu karşılaştırmalarda Bonferroni Düzeltmeli Z testi ile incelendi.17 Bulgular: Gruplar ile aksonal rejenerasyon arasında istatistiksel olarak anlamlı bir bağlantı vardır (p<0,001). Aksonal rejenerasyon olmayan kontrol ve serum fizyolojik grupları ile diğer gruplar farklılık göstermiştir.1+ rejenerasyonda ChABC ile Kontrol, PRP+ChABC ve SF grupları farklılık göstermiştir.2+ rejenerasyonda PRP+ChABC ile ChABC, kontrolve SF grupları farklılık göstermiştir.ChABC grubunun %20'sinde +1 boyanma, %80'inde +2 boyanma, %0'ında +3 boyanma, kontrol grubunun %100'ünde +1 boyanma, %0'ında +2 boyanma, %0'ında +3 boyanma, PRP grubunun %20'sinde +1 boyanma, %80'inde +2 boyanma, %0'ında +3 boyanma, PRP+ChABC grubunun %0'ında +1 boyanma, %0'ında +2 boyanma, %100'ünde +3 boyanma, SF grubunun %100'ünde +1 boyanma, %0'ında +2 boyanma, %0'ında +3 boyanma vardır. Gruplar ile GAP43 boyanma oranıarasında istatistiksel olarak anlamlı bir bağlantı vardır (p<0,001).+1 boyanmada Kontrol ve SF ile PRP+ChABC grupları farklılık göstermiştir.+3 boyanmada PRP+ChABC ile diğer gruplar farklılık göstermiştir. Sonuç: Çalışmamızda PRP+ ChABC kombine kullanımının ayrı ayrı uygulanmış PRP ve ChABC uygulamalarına göre histopatoloik açıdan belirgin faydası gösterilmiştir ve bu sonuçlar istatisitiksel olarak anlamlıdır. Çalışmamız bu alanda yeni araştırmalar için ufuk açıcı sonuçlar vermiştir. Bu konuda daha ileri hücresel bazlı ve klinik çalışmalar gelecekte hastalar ve yakınları için umut verici olabilir.

Emad Adden Abdallah
Balıkesir University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glioblastoma multiforme kanser kök hücrelerinde kuersetin molekülünün tedavide etkinliği

Başlık: Glioblastoma Multiforme Kanser Kök Hücrelerinde Kuersetin Molekülünün Tedavide Etkinliği Amaçlar: Glioblastoma multiforme (GBM), tedaviye dirençli yapısıyla öne çıkan, oldukça agresif bir beyin tümörüdür. Bu çalışmada, doğal bir flavonoid olan kuersetinin, GBM'nin kök hücre özellikleri taşıyan T98G hücre hattı üzerindeki antiproliferatif, antimigratif ve apoptozu indükleyici etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, T98G hücrelerine kuersetin 100 µM dozda 24 saat süreyle uygulanmıştır. Hücre canlılığı MTT testiyle, migrasyon kapasitesi yara iyileşme testiyle, uzun süreli çoğalma yeteneği koloni formasyon testiyle, protein düzeyindeki etkiler ise immünhistokimyasal yöntemle (p-AKT, p-mTOR, beclin-1, aktif kaspaz-3, Ki-67) analiz edilmiştir. Bulgular SPSS ile istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Kuersetin uygulaması sonrası T98G hücrelerinde anlamlı düzeyde migrasyon azalması, koloni oluşumunda belirgin azalma ve Ki-67 ekspresyonunda düşüş gözlemlenmiştir. Ayrıca, apoptotik aktivitenin arttığı ve proliferasyonla ilişkili sinyal yollarında baskılanma olduğu belirlenmiştir. Sonuç: Elde edilen bulgular, kuersetinin GBM kök hücrelerinde terapötik potansiyele sahip olduğunu ve özellikle hücre çoğalması, migrasyonu ve hayatta kalma yollarını baskılayarak etkili olabileceğini göstermektedir. Bu sonuçlar, kuersetinin gelecekte GBM tedavisinde tamamlayıcı bir ajan olarak değerlendirilmesi açısından önem taşımaktadır. Anahtar Sözcükler: Flavonoid, Glioblastoma Multiforme, Kuersetin, T98G

Ahmet Özdemir
Balıkesir University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipofiz adenomlarında hormonal ve immünfenotipik özelliklerin sella tabanı destrüksiyonu ile ilişkisi

Amaç: Hipofiz adenomları, benign, genellikle iyi seyirli, zaman zaman lokal agresif olabilen, çok nadir malign transformasyon riski taşıyan nöroendokrin tümörlerdir. Bazen bu iyi huylu tümörler lokal kompresyon etkisi ile kendilerini gösterebilirler. Bu kompresyon etkisine sfenoid kemiğin içinde bulunan sfenoid sinüsün üst duvarının yani sella tabanının irritasyonu ve destrüksiyonu da dahildir. Ki-67 antikoru; tümöral hücreler içinde prolifere olmakta olan hücreleri gösteren bir nükleer proteindir. İmmünhistokimyasal olarak yüksek ki-67 endeksine sahip tümör hücreleri daha agresif seyretme eğilimindedir. Bu çalışmada amaç, cerrahi endikasyon konulmuş ve kliniğimizde endoskopik yolla opere edilmiş fonksiyonel ve non-fonksiyonel hipofiz adenomlarında, histopatolojik olarak tespit edilen sella tabanı erozyonunun hormonal profil ve immünhistokimyasal olarak çalışılan ki-67 endeksi ile olan ilişkisini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İbn-i Sina Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı'nda, Ocak 2018-2023 yılları arasında 18 yaşından büyük olup kliniğimize herhangi bir şikayetle başvuran ve radyolojik ve klinik inceleme sonrası hipofiz adenomu ön tanısı alan, cerrahi endikasyon nedeniyle sonrasında endoskopik endonazal trans-sfenoidal hipofiz adenomektomisi ameliyatı yapılan 60 hastanın demogrofik verileri, radyolojik verileri, biyokimyasal verileri ve patoloji kayıtları etik kurul onayı alındıktan sonra retrospektif olarak incelenerek çalışmaya dahil edilmiştir. Bu kriterlere uyan hasta sayısı 60 olmasına rağmen, 13 hastanın patolojik tanısının hipofiz adenomu gelmemesi nedeniyle ve 2 hastanın daha önceden hormonal tedavi almış olmasından dolayı 15 hasta çalışmaya dâhil edilmemiştir ayrıca 5 hastanın sella tabanı materyalleri örnekleme ve inceleme açısından yeterli olmadığı için çalışma toplamda 40 hasta ile tamamlanmıştır. Elde edilen verilerle 40 hastanın Ki-67 endeksleri ve hormonal profilleri ile Sella Tabanı destrüksiyonu varlığının ilişkisi araştırılmıştır. Bilgilerimize göre çalışmamız bu anlamda literatürde ilk çalışma olma özelliğini göstermektedir. Bulgular: Çalışmaya toplam 40 hasta dahil edilmiştir. Dahil edilen hastaların 17'si (%42.5) kadın, 23'ü (%57.5) erkektir. Minimum yaş değeri 20, maksimum yaş değeri 74'tür. Ortalama yaş 50.25, medyan yaş 53.00'tür. Minimum ki-67 değeri 1, maksimum ki-67 değeri 25'tir. Ortalama ki-67 değeri 4 olarak bulunmuştur. Hormonal profil dağılımında 7 (%17.5) hasta Somatotrop, 8 (%20) hasta Mammotrop, 15 (%37.5) hasta Gonadotrop, 1 (%2.5) hasta Tirotrop, 3 (%7.5) hasta hormonal boyanma bakımından negatif olarak bulundu. Histopatolojik incelemede Sella Tabanı Destrüksiyonu 18 (%45) hastada tespit edildi. Ki-67 değerine göre sınıflamada 16 (%40) hasta 3 ve üzeri değer ile yüksek ki-67 değeri olarak değerlendirildi. Buna göre; ki-67 endeksi yüksek olanlarda kemik erozyonu görülme oranı ki-67 endeksi düşük olanlara göre daha yüksek olarak görüldü ve Hormon profili somatotrop olanlarda ki-67 endeksinin yüksek olma oranı hormon profili gonadotrop olanlara göre daha yüksek olarak görüldü. Sonuç: Çalışmamızda ki-67 değerleri 3 ve üzerinde olan olgularda sella tabanının tümöral gelişim sürecinde destrüksiyona daha yatkın olduğu görüldü. Bunda onkogeneze bağlı kronik inflamasyon ve mekanik kompresyon etkisinin önemli olduğunu düşünmekteyiz. Öte yandan; Hormon profili somatotrop olanlarda ki-67 endeksinin yüksek olma oranı hormon profili gonadotrop olanlara göre daha yüksek olarak görüldü. Hormonal profil ile Sella Tabanı destrüksiyonu ilişkisinin daha net anlaşılması için daha geniş serilerde çalışmalara ihtiyaç olduğu kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: hipofiz adenomu, sfenoid sinüs, sella tabanı, ki-67

AdenomlarHipofiz beziHipofiz hastalıkları+3
Özgür Orhan
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bor kaplamalı implantların hayvan modeli omurgasındaki osseointegrasyonu

Amaç: Günümüzde önemli bir maaliyet ve morbidite sebebi olan spinal bozukluklarda enstrümantasyonlar tedavide önemli bir yer almaktadır. Geçmişten günümüze kadar birçok implant diş hekimleri, ortopedistlerce denenmiş ve biyomühendislerce geliştirilmiştir. Bu gelişim süresince implantoloji giderek önem kazanmış ve implantların osseointegrasyonu yani kemik ve implant arayüzü daha da ayrıntılandırılmıştır. Bu alanın popülerliği osseointegrasyonun değerlendirilmesinde belirli bir standardizasyonu ilk etapta invaziv bir yöntem olan histolojik analizlerde sağlarken teknolojinin gelişmesiyle non-invaziv bir yöntem olan mikro bilgisayarlı tomografiye (mBT) yönelimi arttırmıştır. Böylelikle bu alandaki çalışmalar ivme kazanmış ve implantın yetersiz kaldığı özellikler yüzey modifikasyonları, kaplamalar ile giderilmeye çalışılmıştır. Bor elementinin yeniden kemik oluşumuna ve osseointegrasyona olan katkısı ise son zamanlarda birçok çalışmada mevcut olup bor ile kaplanan implantlardan oldukça olumlu sonuçlar elde edilmiştir. Bunun yanı sıra bu çalışmaların çoğu in vivo deneyler içermemekte ve boyutlarından dolayı hiçbir deney hayvanında spinal enstrümantasyon denenmemiştir. Bu çalışmamız ile ilk defa beyin ve sinir cerrahisi perspektifinden ilk defa uygulanan bir yöntem olan fiziksel buhar biriktirme (FBB) yöntemi ile bor kaplı implantların, sıçanların vertebralarındaki osseointegrasyonunun in vivo olarak değerlendirme olanağı sağlayan mikro bilgisayarlı tomografi analizi ile ortaya konması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada toplam 24 adet erkek, wistar albino cinsi sıçan kullanılmış olup rastgele olacak şekilde 12 tanesine titanyum alaşımı (Ti6Al4V) implant (n=12), 12 tanesine ise FBB ile bor kaplanmış (n=12) olan titanyum alaşımlı implantların (LaB6) aynı cerrahi yöntem ile unilateral olarak deneklerin lomber vertebralarına implantasyonu gerçekleştirilmiştir. İmplantların hepsi 4 mm uzunluğunda ve 1,6 mm çapında tek tip vidalardan oluşmaktaydı. Kaplı ve kaplanmamış implant uygulanan gruplar implantasyon sonrası 1. ve 2. ayda sakrifiye edilip mBT analizi için her biri 6 adet sıçan içerecek şekilde tekrar 2 gruba (n=6) ayrılmıştır. 1. ve 2. ayda kaplamalı ve kaplamasız olan implanta sahip denekler mBT ile analizi ile BIC ve BV/TV oranları üzerinden osseointegrasyon dereceleri araştırılmıştır. Bulgular: 1 aylık izlem periyodunun sonunda yapılan mBT analizine göre bor kaplamalı implantların deneklerin vertebralarındaki BIC (p=0,025) ve BV/TV (p=0,016) değerleri istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmış olup bu bor ile muamele edilmiş implantlar lehine bulunmuştur. 2. ayın sonunda yapılan analizde de yine BIC (p=0,037) ve BV/TV (p=0,037) değerlerinde bor kaplamalı implantlar lehine anlamlı sonuçlar elde edilmiştir. Sonuç: Geleneksel olarak kullanımı oldukça yaygın olan titanyum alaşımı implantlar bor ile yüzey modifikasyonuna uğradığında daha yüksek BIC ve BV/TV oranları ile daha etkin bir kemik implant arayüzü sağlayarak anlamlı derecede osseointegrasyona fayda sağladığı izlenmiştir. Bor ile modifiye edilmiş implantların beyin ve sinir cerrahisi alanında ve spinal implantasyon açısından ilk örneği olan bu çalışmada yüksek osseointegrasyon potansiyeli açısından kullanımının umut verici olduğu ve bu alanda çalışmaların daha fazla yapılmasının yararlı olabileceği sonucuna varılmıştır.

BorHayvan deneyleriOmurga+3
Emre Bahir Mete
Ankara University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Parasagital meningiomlarda cerrahi, gama knife ve kombine tedavi sonuçlarının karşılaştırılması

Parasagittal menengiomlar, superior sagittal sinüse invazyon durumlarına bağlı olarak tedavi açısından zorluklar yaratırlar. Cerrahi eksizyon kür açısından önemli olmakla beraber, total rezeksiyon sırasında lezyonun superior sagittal sinüsle ilişkisine bağlı olarak sinüs kanaması, sinüs oklüzyonu, pozisyona bağlı hava embolisi, sinüs oklüzyonuna bağlı venöz enfakt gibi tehlikeli komplikasyonlarla karşılaşılabilinmektedir. Ancak komplikasyondan kaçınılma amacıyla tümör rezidüsü bırakmakta, tümör nüksüne neden olabilmektedir. Tümör nüksünü engelleme amacıyla gamma knife radyocerrahi tümör rezidülerine başarılı ile uygulanabilmektedir. Bu sebeple komplikasyonlardan kaçınmak amacıyla parasagittal menejiomlarda kombine tedavi günümüzde başarıyla uygulanılmaktadır. Bu çalışmada parasagittal meningiomlarda cerrahi, gama knife ve kombine (cerrahi+gama knife) tedavi yöntemlerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Pamukkale Üniversitesi hastanesi Beyin ve sinir cerrahi kliniklerinde tedavi gören hastalar taranarak çalışmaya dahil edilmiştir. Cerrahi, Gamma Knife ve kombine tedavi şeklinde 3 grupta incelenen hastalara Simpson Rezeksiyon sınıflaması, Sindou sınıflaması, tümör lokalizasyonu, demografik ve klinik veriler arşiv taraması ile retrospektif incelenmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastalar yaş ortalaması 56 olup ve kadın cinsiyet %68,4 erkek cinsiyet ise %31,6 oranındadır. Tümör lokasyonu gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte (p=0,121), en sık görülen meningioma parietal lob yerleşimlidir. Tümör tutulumu superior sagittal sinus bölgesinde tüm gruplar içerisinde orta 2/3 bölgesinde daha fazla görülmüştür (p=0,269). Arka 3/3 konumlanmış tümörlerde GK tercih edilirken ön 1/3 bölgesinde cerrahi tercihi daha fazla görülmüştür. Simpson grade 4 post operatif sonucu olan hastaları kombine grupta gamma knife uygulanmıştır. Tedavi planlanması esnasında, hastaların klinik durumları, meningioma lokasyonlarına ve menengiomların superior sagittal sinüs ile ilişkilerinin göz önünde bulundurulması gerektiğini düşünmekteyiz. Sindou Grade 4-5-6 hastalarda cerrahide tam rezeksiyon yerine Simpson grade 4 rezeksiyon hedeflenerek, kalan rezidüye post operatif gamma knife radyocerrahi uygulanmasının tümör nüksüne engel olacağı ve aynı zamanda superior sagittal sinus hasarına bağlı meydana gelecek mortalite veya morbiditenin azaltılması hedeflenmiştir.

CerrahiMenenjiomMikrocerrahi+2
Berk Burak Berker
Pamukkale University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anevrizma cerrahisinde uygulanan intraoperatif hipotansiyonun post-op end organ hasarına etkileri

İntrakraniyal anevrizmalar uzun süre yüksek mortalite oranları ve düşük tedavi başarısı ile bilinen bir patolojiydi. Bu durum son zamanlarda değişmiş olsa da hala ameliyat sonrası (post-op) gelişen komplikasyonlar ve yüksek mortalite oranları önemli bir sorundur. Anevrizması olan hastaya tanı konması ve hastalara uygun yaklaşımın planlanması için çeşitli klinik ve radyolojik sınıflamalar geliştirilmiştir. Tedavisinde geleneksel yöntem olarak anevrizmanın kliple kapatılması ve 1990'lardan sonra gelişen endovasküler yaklaşımlarla anevrizmanın kapatılması genel kabul gören tedavi yöntemleridir. Tedavi sonrası ortaya çıkabilen yeniden kanama, iskemi, infarkt, böbrek hasarı ve enfeksiyon gibi süreçler tedavi başarısını azaltan nedenler olarak karşımıza çıkmaktadır. Anevrizma cerrahisi geçiren hastaların post-op yönetiminde serebral iskemi en büyük problemlerden biridir. Bu komplikasyona yönelik olarak geçmişte, son 10 yıla kadar, 3H tedavisi (hipervolemi, hipernatremi ve hemodilüsyon) önerilse de, günümüzde bu övolemik hemodinamik yaklaşım olarak önerilmektedir. Olası böbrek hasarı gelişimi hipotez olarak ameliyat öncesi kontrastlı beyin BT anjiografisi (BTA) veya dijital subtraksiyon anjiografide (DSA) kullanılan kontrast maddelere ve anestezik yönetimlere dayanmaktadır. Buna ek olarak, hastada var olan böbrek ve karaciğer hasarı anevrizma rüptürü sonrası beyin parankim hasarını şiddetlendirir. Bu sebeple bu komplikasyonların yaşanmasını engellenmesi için profilaktik önlemler değerlendirilmiş ve ameliyat sırasında (intra-op) uygulanan hipotansiyonun post-op bu hasarlara yol açtığı ve tedavi sürecini olumsuz etkileyeceği öne sürülmüştür. Tedavi sürecini etkileyen diğer önemli unsur, geçici klip kullanımıdır. Bu sebeple alternatif olarak adenozinle indüklenen kardiak arrest hipotezi ortaya konmuştur. Anevrizma cerrahisinde geçici kliple kıyaslandığında benzer sonuçlar elde edilse de, bazı yönlerden, kardiak aritmiler, posterior dolaşım anevrizmaları ve çoklu anevrizması olanlarda bu yöntemin kullanımı kısıtlıdır. Çalışmamızda, ameliyat sırasında uygulanan hipotansiyon ve geçici klip kullanımının, post-op hasara etkilerini ve bunun yanında hastaların ameliyat öncesi klinik durumunu da dâhil ederek karşılaştırmalı olarak değerlendirdik. Her iki parametrenin süresi ortalamanın üzerinde olsa bile, geçici klip ve hipotansiyon uygulanmasının post-op son organ hasarına ve prognoza etkilerinin çok sınırlı olduğunu gördük. Bu değerlendirmenin sonucunda, cerrahi yöntemlerin hastaların ameliyat öncesi klinik durumundan bağımsız olarak post-op klinik durumuna etki etmediğini saptadık. Sonuç olarak, hastanın ameliyat sonrası klinik durumunun ana belirleyicisinin hastanın ameliyat öncesi klinik durumu, kanama miktarı ve özgeçmişindeki ek hastalıkları olduğunu belirledik. Bu belirleyici faktörlerden bağımsız olarak, cerrahi yöntemlerin (hipotansiyon ve geçici klip) hastaların post-op klinik durumuna doğrudan etki ettiğini söylemek mümkün değildir.

İntrakraniyal anevrizma
Ulaş Gökdeniz
Pamukkale University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Servikal spondilomyelopati hastalarında sadece anterior cerrahi girişim ve sadece posterior cerrahi girişim hasta etkileri

Servikal anterior cerrahi yaklaşım (Grup 1) ve servikal posterior cerrahi yaklaşım (Grup 2) yöntemlerinin karşılaştırılması, her iki tekniğin farklı hasta grupları üzerindeki etkilerini değerlendirmeyi amaçladık. Pamukkale Üniversitesi hastanesi Beyin ve sinir cerrahi kliniklerinde 2013-2023 yılları arasında Servikal spondilotik miyelopati (SSM) tanılı hastalar retrospektif olarak incelenmiş ve çalışmaya dahil edilmiştir. SSM tanısı alıp yalnızca anterior ve posterior yaklaşımı kullanılan 742 hasta çalışmaya dahil edildi. Bunlardan 580'ine anterior yaklaşım (Grup 1), 162'sine posterior yaklaşım (Grup 2) tedavi uygulanmıştır. Elde edilen veriler Modifiye JOA Skorlaması, Visual Analog Skalası (VAS), SF-36 (Kısa Formu) ile karşılaştırılmıştır. Grup 1'deki hastaların %51,6'sı, Grup 2'deki hastaların %68,5'i ve tüm hastaların %55'3'ü erkekti. Grup 1'deki hastaların yaş ortalaması 55,81, Grup 2'deki hastaların yaş ortalaması 64,69, tüm hastaların yaş ortalaması ise 57,75'ti. Grup 1'deki hastalar Grup 2'dekilere oranla anlamlı düzeyde daha gençti (p=0,001). Preop ve postop modifiye JOA skoru A Grup 2'de daha yüksekti. Preop ve postop modifiye JOA skoru B Grup 1'de daha yüksekti. Preop ve postop modifiye JOA skoru C preop'da Grup 1'in skoru daha yüksekken, postop'da Grup 2'nin skoru daha yüksekti. Her iki grupta da preop JOA skoru A, B ve C, postop'da anlamlı düzeyde artış gösterdi (p=000). Preop modifiye JOA toplam skorunda gruplar arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Postop modifiye JOA toplam skoru Grup 1'de daha yüksekti (p=0,000). Her iki grupta da (Grup 1: p=0,000/ Grup 2: p=0,011) preop JOA toplam skoru, postop'da anlamlı şekilde artış gösterdi. Hasta gruplarında Preop VAS skorunda Grup 1'in (anterior) (6,59) VAS skoru Grup 2'ye (posterior) (7,87) oranla daha düşüktü (p=0,000). Postop VAS skorunda anlamlı fark vardı (p=0,013) ve Grup 2'in (3,48) VAS skoru Grup 1'e (3,72) oranla daha düşüktü. Her iki grupta da VAS skorları postop'da anlamlı düzeyde düşmüştü (p=0,000). Postop SF36 Fiziksel fonksiyonda Grup 1 lehine, postop SF 36 ağrıda Grup 2 lehine anlamlı fark vardı (p=0,000). Sonuç olarak, cerrahi öncesi ve sonrası skorlar değerlendirildiğinde, her iki cerrahi yöntemin de ağrı kontrolü ve fiziksel işlevin iyileştirilmesinde etkili olduğu, ancak posterior grubunda preoperatif JOA skorlarının postoperatif iyileşme ile daha güçlü bir ilişkisi olduğu görülmüştür. Anterior yaklaşımla tedavi edilen hastalarda preoperatif ağrı ve fonksiyonel durum, iyileşmeyi öngörmede daha sınırlı bir belirleyici iken her iki yöntem de postoperatif dönemde hastaların genel sağlık durumunu benzer şekilde iyileştirmiştir.

Mustafa Arıcı
Pamukkale University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endoskopik üçüncü ventrikülostomi başarısının tahmininde klinik ve radyolojik bulgular

Giriş: Hidrosefali, beyin omurilik sıvısının üretimi ile emilimi arasındaki dengesizlik sonucunda ortaya çıkan durumdur. Tedavisinde şant cerrahisine ek olarak görece daha fizyolojik ve minimal invaziv bir yöntem olan endoskopik üçüncü ventrikülostomi (EÜV) uygulamaları yaygınlaşmıştır. EÜV başarısını ameliyat öncesinde öngörmeye yönelik olarak, yaş, etiyoloji ve şant öyküsü gibi klinik verilere dayalı bazı puanlama sistemleri geliştirilmiştir. Bu çalışmada, söz konusu sistemlere ek olarak radyolojik değerlendirmelerin de dahil edilmesiyle daha güçlü bir öngörü modeli oluşturulması hedeflenmiştir. Gereçler ve Yöntem: Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroşirurji Anabilim Dalı ve Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Pediatrik Nöroşirurji Bilim Dalı'nda, 2012-2024 yılları arasında 19 yaşından küçük EÜV yapılan 208 hastaya ait tıbbi kayıtlar retrospektif olarak incelendi. 6 aylık takibi olmayan, EÜV esnasında şant takılan veya revizyonu yapılan, koroid pleksus koterizasyonu yapılan hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. Hastaların ameliyat sırasındaki yaşı, cerrahi endikasyonu, şant cerrahisi öyküsü ve manyetik rezonans görüntülemelerinde (MRG) tuber sineryum dilatasyonu, Evans oranı, transependimal taşma, lamina terminalis dilatasyonu incelendi. 6 aylık takipte hidrosefali nedeniyle tekrar operasyon geçirmeyen ve vefat etmeyen hastalarda EÜV başarılı sayıldı. Sonuçlar: 167 hastalık çalışmada tek değişkenli analizlerde EÜV başarısı ile hastanın yaşı, hidrosefali etiyolojisi ve şant öyküsü arasında anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Ancak Evans oranı ve transependimal taşma gibi faktörler ile sonuç arasında anlamlı ilişki gözlemlenmemiştir. Lamina terminalis dilatasyonunun (LTD) varlığının, başarıyı artırdığı gösterilmiştir. (p <0.001) Tuber sineryum dilatasyonu (TSD) ise tekli analizlerde anlamlı bulunmuş olsa da (p=0,011), çok değişkenli modellerde Endoskopik Üçüncü Ventrikülostomi Başarı Puanı (EÜVBP) ve LTD'nin etkisi hesaba katıldığında çalışmamızda bağımsız anlamlılığını kaybetmiştir. (p=0,129). Tartışma: Çalışmamız, mevcut EÜVBP'yi destekleyen bulgular sunmakla birlikte, ameliyat öncesi radyolojik görüntülemelerde lamina terminalis dilatasyonunun varlığının da puanlamaya dahil edilmesinin, bu sistemin tahmin gücünü artırma potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir. Bulgularımız, EÜV başarısını öngörmede EÜVBP ve LTD'nin birlikte değerlendirilmesinin klinik karar verme süreçlerine katkı sağlayabileceğini göstermektedir.

Hidrosefali
Rasim Asar
Pamukkale University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2019-2023 yılları arasında hastanemizde takipli spinal enfeksiyonların beyin ve sinir cerrahisi açısından değerlendirilmesi

Giriş-Amaç: Spinal enfeksiyonlar, multisistemik yaklaşımla ele alınması gereken, kompleks patolojilerdir. Spinal kanal ve ilişkili kemik, yumuşak doku ve vasküler yapıları etkileyen bu enfeksiyonların yüksek morbidite ve mortalite riskleri nedeni ile takip ve tedavi süreçlerindeki önemli parametrelerin bütüncül olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Spinal enfeksiyonlar en sık spondilodiskit olarak karşımıza çıksalar da paraspinal/paravertebral abse, osteomyelit ve spinal kanalın doğrudan enfeksiyonu gibi daha ağır tablolar ve eşlik eden yumuşak doku enfeksiyonları ile seyredebilmektedirler. Erken dönemde sessiz ilerleyen enfeksiyonların, radyolojik ve biyokimyasal olarak ayırt edici bulgular ile tespit edilmesi takip ve tedavi, sürecinin başarıya ulaşmasında ve olası sekellerin engellenmesinde oldukça önemlidir. Spinal enfeksiyonlar etken mikroorganizmanın hematojen, lenfatik veya direkt inokülasyon ile spinal kanal ve ilişkili yapılara ulaşması ile ortaya çıkabileceği gibi geçirilmiş spinal cerrahiler sonrası da görülebilir. Çalışmamızda 164 hastanın radyolojik ve biyokimyasal verileri, aldıkları antibiyoterapi ve diğer tedavileri, hastanede kalış süreleri ve mevcut enfeksiyonların cerrahi girişimler ile ilişkisi irdelenerek spinal enfeksiyonların beyin cerrahi perspektifinden genel değerlendirmesi yapılmış, tanı, takip ve tedavi süreçlerine katkıda bulunmak amaçlanmıştır. Yöntem ve Gereçler: 2019-2024 yılları arasında Ankara Bilkent Şehir Hastanesinde takip ve tedavi alan spinal enfeksiyon tanısı almış olan hastaların biyokimyasal, mikrobiyolojik ve rardyolojik verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların hastane yatış süreleri, mevcut enfeksiyonlarının cerrahi girişim ile ilişkisi, radyolojik olarak spinal enfeksiyon yönünde bulguların olup olmadığı, kullanılan antibiyotik tedavileri, etken mikroorganizmalar, enfektif parametreler değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda 18 yaş üzeri 73 kadın, 91 erkek toplam 164 hastadan 46 tanesi cerrahi ile ilişkili iken (%28,04), 118 tanesi (%71,95) herhangi bir spinal girişim geçirmeyen hastalardan oluşmaktadır. 164 hastanın 105' i (%64,02) ayaktan takip ve tedavi edilmiş, 59 hasta ise (%35,97) hastane yatışı ile tedavi almıştır. 164 hastanın 58' inde hipertansiyon ve koroner arter hastalığı (%35,36), 36 hastada diabetes mellitus (%21,95); yedi hastada kronik böbrek yetmezliği 8(%4,26), 17 hastada romatoid artrit (%10,36), dört hastada alerji (%2,43), yedi hastada astım (%4,26), on hastada guatr (%6,09), üç hastada Parkinson hastalığı (%1,82), dört hastada osteoporoz (%2,43), dört hastada eşlik eden maligniteler (%2,43), bir hastada karaciğer yetmezliği (%0,60), dört hastada ise HbsAG pozitifliği (%2,43) tespit edilmiştir. Hastaların 10 tanesi Tüberküloz (TBC) spondilodiskiti iken (%6,09), 65 hastada Brucella spondiodiskiti (%39,63) tespit edilmiştir. 142 hastada (%86,58) Manyetik Rezonans görüntülemesinde spondilodiskit ve diğer spinal enfeksiyonlara yönelik tanıyı destekleyici bulguların varlığı görülmüştür. 164 hastada en sık üreyen mikroorganizma %7,36 ile Escherichia Coli, ikinci en sık mikroorganizma ise %6,75 ile Staphylococcus aureus , üçüncü en sık mikroorganizma ise %5,52 ile Staphylococcus epidermidis' tir. %39,26 oranda florokinolon grubundan ciprofloksasin en sık tercih edilen antibiyotik olmuştur. Sonuç: Çalışmamızda hastaları biyokimyasal ve radyolojik bulguları ile etken mikroorganizmaların yüzdesel dağılımı ve kullanılan antibiyoterapiler literatür çalışmaları ile benzer bulunmuştur. Hastaların spinal enfeksiyon tabloların cerrahi ile ilişkisi ve tüm parametrelerin cerrahi girişim varlığına göre ayrıca değerlendirilmesi, çalışmamızın ayırt edici özelliklerindendir. Daha fazla hasta ile yapılacak gelecek literatür çalışmaları, takip ve tedavi sürecine etki edecek daha güvenilir verileri elde edilmesine olanak sağlayacaktır. Anahtar Sözcükler: spinal enfeksiyonlar, spondilodiskit, paraspinal abse, paravertebral abse, brucella spondilodiskiti, tüberküloz spondilodiskiti, pyojenik spondilodiskit, yumuşak doku enfeksiyonları

Dila Genceroğlu Yıkmaz
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçan deneysel diyabet modelinde metotreksat ve melatonin uygulamasının siyatik sinir rejenerasyonuna olan olası etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Metotreksat (MTX), folik asit antagonisti olarak kemoterapötik ajan olarak kullanılırken nörotoksik etkiler gösterirken, melatonin (MEL), antioksidan özellikleri ile sinir iyileşmesini hızlandıran bir nöroprotektif ajandır. Bu çalışmada, MTX ve MEL'in kombinasyonunun, streptozotosin (STZ) ile indüklenen diyabetik sıçan modelinde periferik sinir rejenerasyonu ve iletim yeteneği üzerindeki etkileri incelenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada toplam 40 adet erkek Wistar Albino sıçan kullanıldı. Diyabet, STZ enjeksiyonu ile indüklendi. Sıçanlar beş gruba ayrıldı: sham (n=8), kontrol (n=8), MTX (n=8), MEL (n=8) ve MTX artı MEL (n=8) ve farklı tedavi protokolleri uygulandı, ardından fonksiyonel, histopatolojik ve biyokimyasal değerlendirmeler yapıldı. Sinir rejenerasyonu, elektrofizyolojik incelemeler, yürüyüş testleri ve biyokimyasal analizlerle değerlendirildi. Bulgular: Sadece MTX uygulaması nörotoksik etkiler gösterirken, MEL'in antioksidan özellikleri nedeniyle sinir iyileşmesini desteklediği gözlendi. MTX ve MEL kombinasyonu uygulanan grupta, MEL, MTX'nin neden olduğu sinir dejenerasyonunu kısmen hafifletti. Histopatolojik analizler, MEL grubunda miyelin kılıfının ve akson bütünlüğünün daha iyi korunduğunu ortaya koydu. Sonuç: Sonuç olarak, MTX'nin sinir rejenerasyonunu olumsuz etkilediği, MEL'in eksternal uygulanmasının ise MTX'nin neden olduğu sinir hasarını STZ-diyabetik sıçanlarda kısmen hafifletebileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Diyabetik nöropati, metotreksat, melatonin, sinir rejenerasyonu, oksidatif stres

Ozan Işık
Aydın Adnan Menderes University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel kronik subdural hematom sıçan modelinde bevacizumab tedavisinin etkinliğinin araştırılması

Giriş: Medikal imkanların gelişmesi ile dünyada yaşlı popülasyon artmış olup kronik subdural hematom (KSDH) günümüzde sık karşılaşılan ve gelecekte insidansı artacak olan bir nöroşirürjikal patolojidir. Cerrahi komorbidite ve mortalitenin yaş ile arttığı düşünüldüğünde semptomatik olmayan hastalar için medikal tedaviler araştırılmaktadır. Çalışmamızda KSDH modelinde günümüzde konvensiyonel medikal tedavi olan deksametazon (DEX) ve atorvastatin (ATO) kombine tedavisi ile bevacizumab tedavisinin etkinlikleri kıyaslanmıştır. Gereç ve yöntem: 95 sıçan 4 gruba ayrılmış olup sham operasyon (n=18), kontrol hematom (n=18), DEX-ATO (n=18) ve bevacizumab (n=18) grupları oluşturulmuştur. Bu gruplara sham grubu hariç olmak üzere 72 saat ara ile 400μl + 300μl otolog kan subdural mesafeye enjekte edilmiştir. Sham operasyonda enjeksiyon adımı hariç tüm adımlar uygulanmıştır. Kontrol hematom grubuna intraperitoneal (i.p.) serum fizyolojik (SF) verilmiş, DEX-ATO grubuna gavaj ile ve bevacizumab grubuna i.p. olarak ilaç 10 gün boyunca uygulanmıştır. Tüm gruplardan 6 adet sıçan 7., 14. ve 21. günlerde sakrifiye edilerek taze çıkarılan beyin örnekleri immünohistokimyasal analiz ile ve ELISA yapılarak VEGF-A, VEGF-C, VEGF-D, IL-6 ve IL-8 düzeyleri kıyaslanmıştır. Aynı zamanda gruplar arasında zaman ile ağırlık farkları, hematom ve çevre iskemik doku volüm takipleri yapılmıştır. 23 sıçan çeşitli sebeplerle deney dışı kalmıştır. Sonuçlar: Model oluşturulan tüm gruplarda zaman ile hematom hacimleri azalırken kontrol hematom grubunda hematom hacimleri medikal tedavi verilen gruplardan fazla seyretmiştir. Sıçanların ağırlıkları zaman ile azalırken, DEX-ATO tedavisi ile daha çok ağırlık kaybı olmuştur. Hem bevacizumab hem DEX-ATO benzer şekilde anti-enflamatuvar etki ve hematom volümünü azaltıcı etki göstermiştir. Tartışma: Konvensiyonel medikal tedavi ile kıyaslandığında bevacizumab tedavisi hematom hacmini benzer olarak azaltmakla birlikte, nöroprotektif olarak üstün bulunmuştur. Aynı zamanda konvensiyonel tedaviden daha iyi tolere edilmekte olup KSDH patogenezinde makrofajın rolüne ışık tutarak gelecek çalışmalar için ümit vadetmektedir. Anahtar Kelimeler: Kronik subdural hematom, bevacizumab, deksametazon, atorvastatin, sıçan modeli

BevacizumabHayvan deneyleriHematoma-subdural+1
Sinan Sağıroğlu
Aydın Adnan Menderes University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Spinal ateşli silah yaralanmalarının retrospektif analizi

Bu çalışmada 2011 ile 2019 tarihleri arasında Mustafa Kemal Üniversitesi (Hatay-Türkiye), Tayfur Ata Sökmen Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalına başvuran spinal ateşli silah yaralanmalı 90 olgunun verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Olgular klinik olarak komplet ve inkomplet yaralanmalı olmak üzere iki gruba ayrıldı. Gruplar başvurudaki yaş, cinsiyet, travma oluş mekanizması (Gülhane Askeri Tıp Akademisi Ateşli Silah Yaralanması Ölçeğine göre), nörolojik defisit tipleri, klinik olarak ASIA-ISNCSCI (Amerikan Spinal Kord Yaralanması Birliği- Spinal kord yaralanmasının nörolojik sınıflandırmasına ilişkin uluslararası standartlar) hasar skalası, başvuru anındaki GKS (Glasgow Koma Skalası) aldıkları tedavi şekli (cerrahi, konservatif), gelişen komplikasyonlar ve mortalite oranları açısından karşılaştırıldı. Amaç: Bu çalışmanın amacı, 2011-2019 yılları arasında spinal ateşli silah yaralanması nedeniyle Mustafa Kemal Üniversitesi (Hatay-Türkiye), Tayfur Ata Sökmen Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalına başvuran hastaların cerrahi ve konservatif tedavisi sonrası nörolojik iyileşme, mortalite oranları ve tedavi yaklaşımları konusunda elde edilen bilgileri analiz etmektir. Materyal ve Metot: Hastaların verileri hastane arşivinden elde edildi. Hastalarla ilgili tüm veriler önceden hazırlanmış çalışma formlarına kaydedilmiş ve SPSS 22.0 (Sosyal Bilimler İstatistik Paketi) programı kullanılarak analiz edilmiştir. Tablolar arası karşılaştırmada ki-kare testi kullanıldı. Hastalarla ilgili verilerin dağılımında Mann Whitney U testi kullanıldı. İstatistiksel analizler sonucunda elde edilen p <0.05 değerleri anlamlı kabul edildi. Bulgular: Hastaların muayene ve radyolojik görünüm ve değerlendirilmesi sonrasında spinal instabilete bulguları mevcut olan hastalarda cerrahi tedaviye karar verilmiştir. Komplet ve inkomplet yaralanmalarda cerrahi tedavi kararı daha fazla alınmıştır. Normal ASIA (grade E) yaralanmalarda genellikle konversatif tedavi tercih edilmiştir. Sonuç: Bu çalışmadaki veriler eşliğinde spinal ateşli silah yaralanma olgularında, cerrahi tedavinin konservatif tedaviyle karşılaştırıldığında komplet yaralanması olan hastaların nörolojik defisitlerinde bir düzelme olmasa bile oluşabilecek komplikasyonları önlenmeye yardımcı olduğu ve hastanın surveyine olumlu katkısının bulunduğu tespit edilmiştir. İnkomplet yaralanmalı hastaların cerrahi tedaviden konservatif tedaviye oranla nispeten daha fazla yarar gördüğü saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Spinal ateşli silah yaralanması, Komplet yaralanma İnkomplet yaralanma, Ateşli silah.

Ateşli silahlarRetrospektif çalışmalarSpinal yaralanmalar+2
Okan Arslan
Hatay Mustafa Kemal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Non-steroid anti-inflamatuar ilaç enjeksiyonu sonrası siyatik sinir hasarı

Amaç: Çalışmadaki amacımız non-steroid anti-inflamatuar analjezik olan diklofenak sodyumun siyatik sinir hasarı sonrasında total antioksidan status (TAS), total oksidanstatus (TOS) ve Oksidatif Stres İndeksi (OSİ) değerlerini araştırmak, siyatik sinir üzerindeki histopatolojik değişiklikleri incelemek ve alınabilecek sonuçlar ile tedavide önemli değişiklikler yapmaya olanak sağlamaktır. Yöntemler: Hayvanların ortama adaptasyonları için 1 hafta öncesinden deney ortamına yerleştirilmeleri, isteğe göre musluk suyu verilerek, 12 saat aydınlık ve 12 saat karanlıkta, yaklaşık %55 nemli ortamda 20-22 santigrad derecede standart rat yemi ile beslenmeleri sağlandı. Çalışma kontrol, sham, travma, izotonik sıvı ve diklofenak sodyum olarak 5 ana gruba ayrıldı. Sham, travma, izotonik sıvı ve diklofenak sodyum grupları 1. gün, 3. gün, 7. gün ve 14. gün olmak üzere dört alt gruba ayrıldı. Oluşabilecek fireler istatistiksel anlamlılık göz önünde bulundurularak her grup 7 rattan oluşturuldu. Kontrol grubu hariç her alt gruba prone pozisyonunda sağ taraftan povidon iyot ile antisepti sonrası osfemoralis'in hemen altından lineer insizyon ile cilt, cilt altı geçildi ve biseps femoralis künt diseksiyonu sonrasında siyatik sinire ulaşıldı. Sham gruplarına sadece cerrahi işlem yapıldı.Travma gruplarına sadece enjeksiyon hasarı yapıldı. İzotonik sıvı gruplarına siyatik sinire 0,5ml izotonik sıvı enjeksiyonu yapıldı. Diklofenak gruplarına siyatik sinire 2mg/kg/0,5ml diklofenak sodyum enjeksiyonu yapıldı. Tüm alt gruplar 1.gün, 3.gün, 7.gün ve 14.günde denekler sakrifiye edilerek kan ve sinir dokusu örneği alındı. Her gruptaki denekler günlük olarak Tarlow skalasına göre nörolojik muayene ile değerlendirildi. Sakrifikasyon için Xylasine (30mg/kg) ve ketamin hidroklorür (200mg/kg) intraperitoneal yolla kullanıldı. Bulgular: Kontrol, sham, travma, izotonik ve diklofenak grupkarı arasında biyokimyasal olarak TAS, TOS, Osi ölçümlerinde ve histopatolojik inceleme ile immün boyama bulgularında istatiksel olarak anlamlı farklar bulunmuştur. Sonuç: çalışmamızda diklofenak sodyumun nöral hasarda patohistolojik ve biyokimyasal değişikliklere ve fonksiyon kayıplara sebep olduğu tespit edilmiştir. Enjeksiyon sonrası gelişen nöropati riskini azaltmak için mümkün olduğu kadar İ.m ilaç uygulamalarından çok diğer ilaç uygulamalarının tercih edilmesi ve zorunlu ise ventrogluteal bölgenin tercih edilmesi önemlidir. Ayrıca ilaç uygulamasını yapan yardımcı sağlık çalışanın bu konuda eğitilmesi ve kişisel anatomik varyasyonların da göz önünde bulundurulması gerekmektedir Anahtar kelimeler: Enjeksiyon nöropatisi, diklofenak sodum, siyatik sinir

Antiinflamatuar ajanlar-nonsteroidDiklofenak sodyumEnjeksiyonlar+3
Ali Maksut Aykut
Hatay Mustafa Kemal University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lomber spondilolistezis gelişmiş olgularda, sistemik ve lokal biyokimyasal belirteçlerin hastalık kliniğine ve cerrahi sonrası iyileşme sürecine etkileri

Klinik pratikte en sık karşılaşılan yakınmalardan biri bel ağrısı ve beraberinde mevcut olan omurga dejeneratif hastalıklarıdır. Yapılan çalışmalarda omurga dejeneratif hastalıklarının patofizyolojisi anlaşılmaya çalışılmıştır (1,2,3,4,5). Buna göre dejeneratif omurga hastalığı olan bir kişide vertebral faset eklemlerde hipertrofi, flavum ligamanlarında hipertrofi ve kalsifikasyonlar gibi değişiklikler, omurilikte daralmaya, sinir köklerinde sıkışmaya ve hayat standardını düşüren klinik bulgulara sebep olmaktadır. Yapılan çalışmalarda özellikle flavum ligamanı, faset eklemler ve intervertebral diskteki dejeneratif değişikliklerde proinflammatuvar ve matriks metalloproteinazların (MMPs) rolleri incelenmiştir (1,3,4). Bu çalışmalarda faset eklemlerin inflamatuar süreçte dejenerasyonadan çok fazla etkilendiği, dejeneratif dar kanal hastaları ve dejeneratif disk hastalarında, bazı proinflamatuar sitokinlerin kan dolaşımında yalnızca disk hernisi olan hastalara göre daha yüksek seviyelerde olduğu gösterilmiştir (5). Dejeneratif veya fıtıklaşmış inrerverteral disklerde tümör nekroz faktörü-alfa (TNF-α), interlökin (IL) -1, IL-6, IL-17 ve interferon-gama (IFN-γ) dahil olmak üzere birçok proinflamatuar sitokin yükseldiği tespit edilmiştir (6-9). Dejeneratif ligamentum flavumda, pek çok inflamatuar süreçte rol alan kemokinlerden bazılarının düzeylerinin arttığı bildirilmiştir (4). Matris metaloproteinazlar, ekstrasellüler matriksin yıkılması veya modifikasyonundan sorumlu 20'den fazla enzimi içeren enzim ailesidir. Disk dejenerasyonu ile ilgili çalışmalarda MMP-1, MMP-3, MMP-7 ve MMP-13 gibi matris metaloproteinaz aktivite ve ekspresyonların ile ilişkili olduğu ve bunların seviyelerinin dejenerasyonun şiddetindeki artış ile ilişkili olduğu gösterilmiştir (10-13). MMP-3, eklem kıkırdak matrisinin romatoid artrit, osteoartrit ve dejenere lomber disk dokularının yıkımında rolü vardır (14). Ayrıca bu dejeneratif süreçte oksidatif stresin de önemli bir rolünü olduğu düşünülmektedir. Oksidatif stres, oksidan ve anti-oksidan sistemler arasındaki dengenin oksidan sistemler lehine bozulması sonucu, artan reaktif oksijen veya nitrojen türleri hücrelerde lipitlere, proteinlere ve DNA'ya hasar verdiği bilinmektedir. Dechsupa ve arkadaşları, lomber spinal stenozis hastalarının hipertrofik ligamentum flavumunda oksidatif DNA hasarının patolojik olmayan ligamentum flavumuna göre daha yüksek olduğunu tespit etmişlerdir (15). Yine bir başka çalışma da katalaz ekspresyonundaki azalmanın lomber spinal kanal stenozuna bağlı ligamentum flavum hipertrofisi ile ilişkili bulunmuştur (16). Çalışmamızda lomber spondilolistezis gelişmiş hastaların interspinöz ligaman dokusunda oksidatif stresi ve biyokimyasal belirteçlerin değişimi, sistemik biyokimyasal belirteçler ile karşılaştırarak bu belirteçlerin hasta kliniğine ve cerrahi sonrası iyileşme sürecine etkisi araştırılmıştır. Anahtar kelimeler: Lomber spondilolistezis, lomber spinal stenoz, interspinöz ligament, Tolal sülfidril, AOPP, SOD

BiyobelirteçlerLomber vertebraSinir cerrahisi+4
Gökmen Reyhanlı
Muğla Sıtkı Kocman University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lomber dejeneratif disk hastalarının prevelans ve risk faktörlerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi

Dejeneratif omurga hastalıklarına bağlı bel ağrısı toplumun önemli sağlık sorunlarından birisidir. Lomber omurganın dejeneratif hastalığı, dünyadaki önemli bir iş gücü kaybı nedenidir; spondilolistezis, disk dejenerasyonu ve lomber spinal stenoz gibi hastalıkları kapsar. Alt ekstremite ağrısı, halsizlik ve değişen şiddette bel ağrısı gibi klinik semptomlarla ilişkili olarak, lomber dejeneratif omurga hastalığı yaşam kalitesinde bir azalmaya yol açmaktadır. Dejeneratif disk hastalığı için gösterilen coğrafi eşitsizlikler, sosyoekonomik durum ve tıbbi bakıma erişimdeki eşitsizliklerle ilişkilendirilebilir. Disk dejenerasyonu, artan hasta yaşı ile doğrudan ilişkilidir. Erkeklerin bu dejenerasyona kadınlardan neredeyse on yıl önce başladıkları düşünüldüğünde, disk dejenerasyonunun kadınlara olan etkilerinin daha fazla olması ilginçtir. Manyetik Rezonans Görüntüleme, dejeneratif disk hastalığının değerlendirilmesi için hassas bir görüntüleme çalışmasıdır. Bu çalışmada Eylül 2019-Eylül 2020 tarihleri arasında 1 yıllık sürede polikliniğe bel ağrısı şikayeti ile başvuran hastaların verilerinin istatistiksel analizi SPSS 24 (SPSS Inc., Chicago, IL, USA) istatistik programı ile yapıldı. Çalışmada yer alan değişkenler nitel olduğundan bu değişkenlerin birbiri ile ilişkisi ki kare analizi uygulanarak belirlendi. Tanımlayıcı istatistikler frekans (n) ve yüzde değer (%) olarak ifade edilerek p<0,05 değerleri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Sonuçlarımız incelenen literatür ile uyumlu olarak bulundu. Sonuç olarak kadın hasta sayısı baskın izlendi. Kadın cinsiyet, kırsal yerleşim, diabet, obezite, sigara kullanımı ile cerrahi arasında anlamlı ilişki izlendi. Anahtar Kelimeler: Bel Ağrısı, Lomber Disk Hernisi, Populasyon, Prevelans

Lomber vertebraPrevalansRetrospektif çalışmalar+3
Celil Can Yalman
Muğla Sıtkı Kocman University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dejeneratif lomber hastalıkla obezite ilişkisi

Amaç:Dejeneratif lomber hastalıklar ve obezite arasındaki ilişkiyi araştırmak için intervertebral disk dejenerasyonu ve VKİ (Vücut Kitle İndeksi) ilişkisi temelde araştırmanın konusu olarak belirlendi. Obezite vücut yağ doku kompozisyonunda değişiklik oluşturduğundan, lomber seviyede yağ doku kompozisyonu ve intervertebral disk dejenerasyonu ile VKİ ilişkisinin araştırılması amaçlandı.Obezite abdominal çap ve bel çevresi ile ilişkisi olduğundan bu parametrelerin de intervertebral disk dejenerasyonu ile ilişkisinin araştırılması amaçlandı. Aynı zamanda dejeneratif lomber hastalıklarda cerrahi tedavi ihtiyacı ile VKİ, disk dejenerasyonu ve yağ doku kompozisyonunun ilişkisinin araştırılması da amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Retrospektif olarak 225 hastanın yaş, cinsiyet, VKİ verileri ve lomber MRG (Manyetik Rezons Görüntüleme)'de Pfirrmann, Goutieller, Modic tip değişiklikler,subkutan yağ doku kalınlıkları ile anterior ve posterior epidural yağ kalınlığı, abdominal çap ve sagittal abdominal parametreleri elde edildi.176 hasta poliklinik grubunu ve 49 hasta opere grubunu oluşturdu.İstatistiksel analiz için SPSS statistics 20 kullanıldı. Bulgular:VKİ ile disk dejenerasyonu ve radyolojik yağ doku parametreleri arasında düşük düzeyde pozitif korelasyon görüldü.Disk dejenerasyonu ile radyolojik yağ doku parametrelerinin arasında kas içi infiltrasyon dereceleri için yüksek düzeyde diğerleri için ise düşük düzeyde pozitif korelasyon elde edildi. Cerrahi tedavi ihtiyacı olanların VKİ ve disk dejenerasyon şiddeti daha büyük ve anlamlı bulundu. Sonuç: VKİ artışı ile dejeneratif lomber hastalıklarda intervertebral disk dejenerasyon şiddetinde artış ve kas içi yağ infiltrasyonunda, subkutan yağ doku kalınlığında, bel çevresinde artış olabilmektedir. Dejeneratif lomber hastalıklarda intervertebral disk dejenerasyon şiddetinin artışı ile kas içi yağ infiltrasyonu, subkutan yağ doku kalınlığı ve bel çevresinin artışının birlikte olması beklenir. Bu değişimlerin yaş ve cinsiyetten bağımsız olarak ortaya çıkabileceği söylenebilir. Dejeneratif lomber hastalıklarda cerrahi tedavi yönteminin artan VKİ değerleri ile daha çok ön plana çıktığı söylenebilir. Yaklaşık olarak 27kg/m2 üstü VKİ değerlerinde cerrahi tedavi ihtiyacının olabileceği dikkate alınmalıdır. Hastalarda L4-5 ve L5-S1 intervertebral disk dejenerasyon şiddetinin arttıkça cerrahi tedavi ihtiyacının olacağı beklenmelidir. Anahtar Kelimeler: Disk dejenerasyonu, Obezite, Pfirrmann, VKİ

Lomber vertebraObeziteİntervertebral disk
Ozan Aydoğdu
Muğla Sıtkı Kocman University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 1 chiari malformasyonlu yetişkinlerde polisomnografi bulgularının ameliyat sonrası dekompresif hacim ile ilişkileri

Amaç: Bu çalışmanın amacı, Tip 1 Chiari malformasyonlu yetişkinlerde posterior fossa dekompresyonu sonrası polisomnografi (PSG) bulgularındaki değişimleri değerlendirmek ve bu değişimlerin cerrahi sonrası oluşan posterior fossa hacim artışı ile ilişkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Ocak 2010–Haziran 2025 tarihleri arasında Tip 1 Chiari malformasyonu tanısı ile suboksipital kraniektomi, C1 laminektomi ve duraplasti uygulanan olgular retrospektif olarak değerlendirildi. Preoperatif ve postoperatif PSG'si bulunan, gerekli radyolojik görüntülemelere sahip toplam 47 hasta çalışmaya dâhil edildi. Posterior fossa hacmi kontrastsız kraniyal BT görüntülerinde manuel elipsoid formül ile ve ayrıca 3D Slicer yazılımı kullanılarak segmentasyon yöntemiyle hesaplandı. Preoperatif ve postoperatif PSG kayıtlarından vücut kitle indeksi, uyku evre süreleri, toplam uyku süresi, uyku etkinliği, santral apne sayısı ve indeksi ile apne-hipopne indeksi değerlendirildi. Solunumsal olaylar AASM 2020 kriterlerine göre skorlandı. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 37.8±12.8 yıl olup %78.7'si kadındı. Postoperatif dönemde N3 uyku süresinde anlamlı artış saptandı (106.4±61.2 dk vs. 138.0±60.9 dk; p=0.008). Toplam uyku süresi de postoperatif dönemde artış gösterdi (380.3±82.5 dk vs. 410.2±60.1 dk; p=0.044). Santral apne indeksi postoperatif dönemde azalmakla birlikte istatistiksel olarak anlamlı değildi. Postoperatif posterior fossa hacmi arttıkça santral apne ortalama süresinin azaldığı belirlendi (manuel ölçüm r=-0.371, p=0.010; 3D Slicer r=-0.309, p=0.041). Ayrıca 3D Slicer ile ölçülen posterior fossa hacmi ile apne-hipopne indeksi arasında negatif korelasyon saptandı (r=-0.331, p=0.028). Sonuç: Posterior fossa dekompresyonu sonrası hacim artışı, Tip 1 Chiari malformasyonlu yetişkinlerde uyku mimarisi ve santral solunum bozuklukları üzerinde olumlu etkilerle ilişkili bulunmuştur.

Harun Emül
İnönü University
2026
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Servikal progresif dejeneratif hastalıklarda kinematik

Giriş ve amaç: Tüm klinik çalışmalara ve alanda elde edilen klinik sonuçlara rağmen halen komşu segmentte süreç içerisinde gelişen dejenerasyonun omurgada başlamış dejeneratif sürecin devamı mı olduğu yoksa füzyon yapılan segmentin altındaki ve üstündeki hareket segmentlerinde arttığı düşünülen stresse mi bağlı olduğu sorularına tam olarak açıklık getirilememiştir. Servikal dejeneratif hastalığı olan olgularda uzun izlem sonucu tüm servikal omurgada ve komşu segmentlerde hareket yelpazesinde değişim oluşup oluşmadığını saptamaya çalışılarak, komşu segment hastalığının gerçekten başlamış olan dejeneratif sürecin devamı mı yoksa füzyona bağlı artmış stresse mi bağlı olduğu sorusuna açıklık getirmek hedeflenmiştir.Gereç ve yöntem: 2004- 2006 yılları arasında İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Nöroşirurji Kliniği'nde servikal disk hernisi ve servikal spondilotik myelopati tanısı alan ve bu tanılarla opere edilmiş 23?68 yaş arası, 26 bayan, 34 erkek toplam 60 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Grup I; Servikal disk hernisi, tek aralık füzyonsuz basit diskektomi grubu, Grup II; Servikal disk hernisi, tek aralık füzyon plak vida sistem ve otogreft ile füzyon grubu, Grup III; Servikal disk hernisi, tek aralık hareketi korumak amaçlı artroplasti grubu, Grup IV; Servikal spondilotik myelopati, yan kitle vidalama ile posterior füzyon grubu, Grup V; Servikal spondilotik myelopati, laminoplasti grubu şeklinde beş grup oluşturuldu. Tüm olguların preoperatif ve postoperatif servikal omurganın standart nötr, hiperfleksiyon ve hiperekstansiyon pozisyonunda direk grafileri çekildi. Disk yüksekliği, fleksibilite, segmental açı ve segmental fleksibilite verileri karşılaştırıldı.Bulgular: Cerrahi girişim sonrası, girişim yapılan segmentin üst ve alt komşuluğundaki segmentlerin disk yüksekliği ölçümünde sadece grup II'de alt disk yüksekliği azalması istatistiksel anlamlı bulunmuştur ( p= 0.001). Fleksibilite grup IV'te istatistiksel olarak anlamlı azalmıştır (p= 0.017). Segmental açı grup II'de üst (p=0.025) ve alt (0.008) segmentlerde istatistiksel olarak anlamlı artmış, grup IV'te üst (p=0.046) ve alt (0.046) segmentlerde istatistiksel olarak anlamlı azalmıştır. Segmental fleksibilite grup II'de üst (p=0.049) ve alt (p=0.013) segmentlerde istatistiksel olarak anlamlı artmış, grup IV'te üst (p= 0.046) ve alt (p= 0.043) istatistiksel olarak anlamlı azalmıştır.Sonuç: Çalışmamızda elde edilen verilerin sonuçlarına göre dejenerasyonun normal bir süreç olduğunu ve yapılan füzyonun bu sürecin hızlanmasına katkısı olduğunu düşünmekteyiz. Yapılan bu çalışmanın bu konuda yapılacak daha ileri yeni çalışmalara katkısı olacağını düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler:Servikal dejeneratif hastalık, servikal kinematik, komşu segment hastalığı

OmurgaSpondilolizisUterin servikal hastalıklar+2
Mehmet Akif Durak
İnönü University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glioblastoma multiforme'de karbon monoksitin temozolomid ile karşılaştırmalı terapötik etkisinin araştırılması-hücre kültür çalışması

Karbon monoksit (CO) inhaler toksik bir gaz olarak suçlansa da son yıllarda hücre içi mediatör olarak "hem" metobolizmasından apoptoza, birçok yolakta rol oynadığı bilinmektedir. Vücuttaki etkilerini endojen bir enzim olan hem oksijenaz (HO) aracılığıyla sağladığı; anti-inflamatuvar, anti-hipertansif, anti-oksidan ve anti-tümoral etkileri gösterilmiştir. Bu çalışmalar ışığında araştırmacılar CO'in istenilen bölgelerde, kontrollü bir şekilde salınması amacıyla CORM (Carbon Monoxide Releasing Molecules)'ları yani CO salan molekülleri oluşturmuş ve eksojen olarak da yukarıdaki faydalı etkileri elde etmek istemişlerdir. CORM'lar, literatürde meme, prostat, kolon, serviks, pankreas ve cilt kanseri gibi birçok kanserde araştırılmış ve bu kanserlerin tedavisine pozitif katkı yaptıkları gösterilmiştir. Çeşitli kanser türleri üzerine yapılan birçok çalışma olmasına rağmen santral sinir sistemi (SSS) tümörleri üzerine literatürde çalışma bulunamamıştır. Çalışmamızda en mortal kanserlerden biri olan Glioblastoma Multiforme (GBM) hücreleri üzerinde CORM aracılığı ile salınan CO'in etkilerinin incelenmesi amaçlandı. ESOGÜ Nöroşirurji ve Tıbbi Biyoloji bölümlerince CORM'un GBM hücreleri üzerine olan etkileri araştırıldı. Projenin sonucunda proliferasyon için en önemli saat olarak kabul edilen 24. saatte CORM-2 50 µM'ın proliferasyonu temozolomide (TMZ) kıyasla daha fazla azalttığı, fakat ne CORM-2 ne de CORM-3'ün farklı dozlarının canlılık üzerinde TMZ kadar etkili olamadığı gösterilmiştir. Bu bulgular ışığında özellikle CORM-2 50 µM'ın ileriki in vivo çalışmalarda başarılı bir alternatif ilaç olabileceği gösterilmiştir.

Gizem Başyazıcı Ekinci
Eskişehir Osmangazi University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Melatoninin ratlarda deneysel olarak oluşturulan travmatik sekonder beyin hasarındaki apoptozis sürecine etkisinin araştırılması

Amaç: Çalışmamızda deneysel olarak fokal kafa travması oluşturulan ratlarda apoptoz göstergeçlerinin zamansal ve mekansal dağılımlarını inceledik. Ayrıca ratlara bir antioksidan olan melatonin vererek apoptozis göstergeçlerindeki düşüşü ve dolaylı olarak oksidatif stressin postravmatik apoptozise yani sekonder hasara katkısını araştırdık.Materyal ve Metod: Çalışmada ağırlıkları 200-250 gr. arasında değişen 80 adet wistar albino cinsi dişi rat kullanıldı. Ratları kontrol, travma, travma+melatonin ve travma+plasebo olmak üzere dört ana gruba ayırdık. Sonra bu ratları 12, 24, 72, 120 ve 168. saatlerde dekapite etmek üzere beşer alt gruba dağıttık. Deneysel olarak fokal kafa travması oluşturulan ratlarda apoptoz göstergeçleri olarak kabul edilen K3, K8 ve MMP-9'un zamansal ve mekansal dağılımlarını inceledik.Bulgular: Çalışmamızda birçok fizyopatolojik süreçte olduğu gibi posttravmatik sekonder beyin hasarında da oksidatif stres ve apoptozis birlikteliğini gördük. Oksidatif stressin kaspaza bağlı yolakların dışında MMP-9 yolağını da indükleyerek apoptozise katkıda bulunduğunu, ancak bu göstergeçlere karşı immünoreaktivitelerin sadece travma oluşturulan hemisferle sınırlı kaldığını, karşı hemisferi etkilemediğini gözlemledik. Travma oluşturulan hemisferdeki immüoreaksiyonun, dolayısıyla apoptozisin 24 saatte zirveye ulaştığını, bu yüksekliğin 72 saatten sonra hızla düşmeye başladığını tespit ettik. Posttravmatik oksidatif stresi dolayısıyla apoptozisi azaltmak için melatonin verilen ratlarda apoptozis göstergeçlerinin anlamlı derecede (P< 0.05 ) azaldığını gözlemledik.Sonuç: Bulgularımıza dayanarak melatoninin travma sonrası oksidatif stresse bağlı olarak gelişen apoptozisi dolayısıyla postravmatik sekonder hasarı önleyici bir tedavi için en uygun adaylardan biri olabileceğini, ancak bunun için tek başına veya diğer anti-apoptotik ajanlarla birlikte kombine edilerek kullanıldığı daha ileri çalışmalar gerektiğini söyleyebiliriz.Anahtar Kelimeler: Kafa travması, oksidatif stres, apoptozis, melatonin kaspaz, matrix mettalloprotein

ApoptozisKafa yaralanmalarıKaspazlar+3
Cengiz Gölçek
İnönü University
2012
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel subaraknoid kanama modelinde karnitin'in serebral vazospazm üzerine etkisinin araştırılması

ÖZETSubaraknoid kanama (SAK) sonrası gelişen vazospazm, etyolojisi ve sonuçları bakımından aydınlatılamamış bir tablodur. Vazospazm oluşumu ile birçok teori üretilmiştir. En çok kabul gören teorilerden bir tanesi, vasküler gerginligin düzenlenmesinde endotel tarafından sentezlenen başlıca vazodilatatör olan NO ve başlıca vazokonstriktör olan ET1arasındaki dengenin ET1 tarafına kayması olarak gösterilmektedir. Oksihemoglobin serbest demir ile birlikte lipid peroksidasyon aktivitesini arttırarak oksijen serbest radikallerinin formasyonunu katalize eder. Buproses endotel hasarı ile sonuçlanır ve intrasellüler kalsiyumun artışına yol açar ve bu da vazokonstriksiyon ile sonuçlanmaktadır. NO, cGMP üreten guanilat siklazın (GS) ana aktivatörü olması nedeniyle hücre içi kalsiyumu düşürerek vazodilatasyon yapmaktadır. Biz de bir antioksidan olan Karnitin'in (ALCAR) vazospazm üzerine etkisini araştırdık. Çalışmamızda ağırlıkları 235-350 gr arasında değişen 35 adet erişkin Wistar cinsi erkek rat kullanıldı. Bu ratlar n=7 olacak şekilde beş gruba ayrıldı. Grup 1 Kontrol grubu, Grup 2 SAK + SF (taşıyıcı solüsyon), Grup 3 SAK + ALCAR 50 mg\kg i.p., Grup 4 SAK + ALCAR 100 mg\kg i.p. ve Grup 5 SAK olarak oluşturuldu. Grup 2, 3, 4 ve 5'teki hayvanların sisterna magnalarına otolog arteriyel kan verilerek SAK meydana getirildi. 0.-12.- 24.- 36.- 48.- 60. ve 72. Saatlerde Grup 2'ye SF, Grup 3'e ALCAR 50 mg\kg ve Grup 4'e ALCAR 100 mg\kg intraperitoneal olarak enjekte edildi. Daha sonra perfüzyon ve fiksasyonu takiben tüm hayvanlara geniş kraniektomi yapılarak beyin, beyincik ve beyin sapları global olarak çıkarıldı. Ardından tüm hayvanların baziler arterlerinden kesitler alınarak bunların 40X büyütmede fotoğrafları çekildi. Bu kesitlerden baziler arter lümen kesit alanları, 76 baziler arter alanları ve duvar kalınlıkları ölçüldü. Elde edilen değerlere, gruplara göre ortalamaları ve gruplar arası farkı incelemek amacı ile Kruskal Wallis testi uygulandı. Baziler arter lümen kesit alanı, SAK oluşturulup ALCAR 50 mg\kg ve ALCAR 100 mg\kg verilen gruplarda sadece SAK oluşturulan ve SAK + SF alan gruba göre anlamlı olarak büyük bulundu (p=0.0408). Baziler arter duvar kalınlığı ise kontrol grubu dışındaki tüm gruplarda artış göstermekteydi (p < 0,05). Tüm bu bulgular ışığında çalışmamızda Karnitin'in deneysel SAK modelinde oluşan vazospazmın çözülmesi üzerinde etkili olduğu kanısına varıldı.

KarnitinSubaraknoid kanamaVazospazm-intrakraniyal+1
Gökhan Reşitoğlu
İnönü University
2012
10
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Subdural mesafeye jelatin sünger serilerek dura kapatma tekniğinin meningo-serebral yapışıklığı önlemedeki etkisi

Harput, M.V., Subdural mesafeye jelatin sünger serilerek dura kapatma tekniğinin meningo-serebral yapışıklığı önlemedeki etkisi. Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı, Uzmanlık Tezi, İstanbul, 2013. Nöroşirurji pratiğini güçleştiren en önemli problemlerden biri reoperasyonlarda rastlanan, dura materin, altındaki kortikal doku ve vasküler yapılara fibröz bağ dokusu elemanları ile yapışıklığı olarak bilinen meningo-serebral yapışıklıklardır. Bu yapışıklığın şiddeti bir önceki ameliyatta cerrahi sahanın nasıl bırakıldığı ve duranın nasıl kapatıldığı ile yakından ilintilidir. Bu çalışmada dura kapatılması esnasında subdural mesafeye jelatin sünger serilmesinin meningo-serebral yapışıklığı önlemedeki etkinliği değerlendirildi. Eylül 2005 ? Mayıs 2012 tarihleri arasında kliniğimizde aynı cerrah (U.T.) tarafından, duranın açıldığı 902 kranyotomi ameliyatı gerçekleştirildi. Şubat 2009 tarihinden itibaren duranın kapatılması öncesinde, subdural mesafeye, dural iyileşme sırasında dura ile pia-araknoid zarlar arasında tampon görevi görecek ince katman jelatin sünger serilmeye başlandı. Bu tarihten sonra yapılan reoperasyonlarda, prospektif olarak, dural yapışıklık şiddeti tarafımızdan tavsiye edilen kriterlere göre derecelendirildi. Jelatin süngerin etkinliğini değerlendirmek için önceki ameliyatları Şubat 2009'dan önce yapılan Grup K (Kontrol) ve sonra yapılan Grup J (Jelatin) olgularında meningo-serebral yapışıklık dereceleri istatistiki olarak kıyaslandı. Jelatin sünger kullanılan olguların hiç birinde alerjik ya da iltihabi reaksiyon görülmedi. Grup J'deki tüm olgularda (n=15) dura ile pia-araknoid membran arasında yeni oluşmuş, serebral dokudan kolayca ayrılan ve duraya yapışıklık göstermeyen bir neo-membran bulundu. Buna karşın Grup K (n=14) olgularında değişen oranlarda ileri düzeyde meningo-serebral yapışıklık görüldü. Grup K'nın meningo-serebral yapışıklık skorları Grup J'nin skorlarına kıyasla anlamlı oranda daha yüksek bulundu (p<0.001). Çalışmada elde edilen tüm veriler gösterdi ki duranın açıldığı nöroşirurji ameliyatlarında duranın kapatılması sırasında subdural mesafeye ince katman jelatin sünger serilmesi reoperasyon olgularında karşılaşılan meningo-serebral yapışıklığı önlemektedir.

Mehmet Volkan Harput
Yeditepe University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yeni tanı almış glioblastomlu hastalarda cerrahi rezeksiyon miktarının sağkalım üzerine etkisi

Giriş: Glioblastom, santral sinir sisteminde en sık görülen glial tümörüdür. Sağkalım süresi en kısa olan tümörlerden biridir. Bu çalışmanın amacı, Glioblastom nedeni ileopere edilmiş olan hastalara uygulanan radikal cerrahi rezeksiyonun hastaların sağkalım sürelerine etkisini araştırmaktır.Gereç ve Yöntem: Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalında Glioblastom nedeni ile cerrahi rezeksiyon uygulanan ve daha önce bu nedenle ameliyat geçirmemiş 79 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastaların yaş, cinsiyet, başlangıç şikayeti ve şikayet süresi, tümör lokalizasyonu, ameliyat tarihi, postoperatif takip, rekürrens ve sağkalım süreleri (operasyondan son kontrole dek geçen süre),preoperatif ve postoperatif 0. ve 2. aylarda Karnofsky Performans Skorları (KPS), postoperatif uygulanan kemoterapi (KT) ve radyoterapi (RT) süreleri ile kaybedilmiş olanhastaların exitus nedenleri kaydedildi. Hastaların ortalama sağkalım süreleri belirlendi. Manyetik Rezonans (MR) görüntülerine dayalı olarak ?Osirix Dicom Viewer? kullanılarak ameliyat öncesi ve sonrası hacim analizleri yapılarak, cerrahi rezeksiyonun miktarı hesaplandı. Cerrahi rezeksiyonun miktarına göre hastalar 3 gruba ayrıldı (%98 den fazla; %90-98 arası; %90 dan az). Gruplarda postoperatif ortalama sağkalım sürelerive yıllara göre sağkalım oranları belirlendi. Cerrahi rezeksiyon miktarı, yaş (?65 veya altı), cinsiyet ve preoperatif KPS (?70 ya da <70) değerlerinin postoperatif sağkalım sürelerine etkisi araştırıldı. Tüm veriler istatistiksel olarak analiz edildi.Bulgular: Tüm hastalar için ortalama sağkalım süresi 22.8 ay (95% CI 18.9 ? 26.6 ay) olarak değerlendirildi. Altmış beş yaş üstü hastalar ve altı hastalar karşılaştırıldığında sağkalım süreleri açısından, Kaplan-Meier eğrilerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p= 0.276). Ortalama sağkalım süreleri açısından, KPS değerleri 70 ve üzerinde olan hastalarla, 70'in altında olan hastalar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0.202). %98 ve üzeri cerrahi rezeksiyon yapılan hastaların ortalama sağkalım süreleri, %90-98 ve %90'dan az rezeksiyon yapılan gruplardan istatistiksel anlamlı olarak daha uzundu (p: 0.045).Sonuç: Glioblastomlu hastalarda, radikal cerrahi rezeksiyonun sağkalım süresini uzattığı ve hayat kalitesini arttırdırdığı saptanmıştır.

Beyin neoplazmlarıCerrahiGlioblastoma+4
Cumhur Kaan Yaltırık
Yeditepe University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nüks nedeniyle yeniden ameliyat edilen glial tümörlü hastalarda tümör dokusu VEGF ekspresyonu düzeyinin ilk cerrahi tümör dokusu VEGF düzeyi ile karşılaştırılması

ÖZET Gliomlar, nöroektodermal dokuları oluşturan ve devamlılığını sağlayan progenitör hücrelerinden köken alır ve beyin dokusunun en sık görülen primer tümörleridir. Çeşitli genomik farklılıklara ve klinik sonuçlara sahip bu tümörlerin anjiyogenez ve vaskülogenezisinde vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) önemli rol oynar. Bu çalışmada glial tümörlerin nüksü nedeniyle yeniden ameliyat edilen hastalarda tümör VEGF ekspresyonu düzeyi ilk cerrahi tümör dokusu VEGF düzeyi ile karşılaştırıldı. Elde edilen sonuçlar medikal tedavinin yönetimi dikkate alınarak tartışıldı. İlk ve nüks ameliyatı kliniğimizde yapılan 16 glial tümör olgusu çalışmamıza dâhil edildi. VEGF düzeyi immünohistohimyasal yöntemle incelendi. Tümör dokusu VEGF düzeyinin yaş, cinsiyet, ilk ve nüks tümör olgusu ve tümör derecesiyle ilişkisi çoklu regresyon analiziyle incelendi. Çalışmaya dahil edilen 16 hastanın 12'si erkek, 4'ü kadındı. Incelenen hastaların ilk ameliyatındaki medyan yaş ortalaması 50.5 (14-68) ve nüks ameliyatında medyan ortalaması ise 51 (15-69)'di. Olguların yaşı, cinsiyeti, ilk ve nüks sonrası doku VEGF düzeyleri karşılaştırıldığında anlamlı bir ilişki izlenmedi, tümör dokusu VEGF düzeyi ve tümör derecesi karşılaştırıldığında ise anlamlı bir ilişki görüldü. Son yıllarda nöro-onkolojide tümör anjiogenezisinin inhibisyonu önemli bir terapötik strateji olmuştur. Tümör nüksünde VEGF düzeyinin arttığı bazı raporlarda bildirilmiştir. Bununla ilişkili olarak özellikle nüks glial tümör tanılı hastalarda anjiogenik ilaçların etkili olduğu rapor edilmiştir. Çalışmamızda nüks eden glial tümör olgularımızda VEGF düzeylerinin ilk cerrahi doku VEGF düzeyleri ile karşılaştırıldığında anlamlı bir değişiklik göstermediği gözlendi. Bu sonucumuz medikal tedavinin yönetimi açısından glial tümörlerin nüksü sonrası anjiogenik ilaçların bir seçenek olarak gündeme gelmesiyle örtüşmemektedir. Glial tümörlerde anjiogenik ilaçların kullanımı tümör nüksünden bağımsız olarak ele alınmalıdır. Sonuçlarımız daha geniş serilerde yapılacak çalışmalarla desteklenmelidir. Anahtar Kelimeler: Glial tümör, vasküler endotelyal büyüme faktör, antianjiyogenik tedavi

Sharıgat Ibragımov
Fırat University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrakranial glial tümörlerde TRPM8 iyon kanalının ekspresyonunun histopatolojik incelenmesi ve difüzyon MRG'de adc ölçümleri ile korelasyonu

Transient Reseptör Potansiyal Melastatin (TRPM) iyon kanalları plazma zarında görevli katyon kanallarıdır. Glial kitlelerde TRPM iyon kanallarının ekspresyonu ve etkileri net bilinmemektedir. Glial kitlelerin tanısında sıklıkla tercih edilen görüntüleme yöntemi Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) dir. Çalışmamızda glial kitlelerde TRPM8 düzeyleri bakılıp, Beyin Difüzyon MR'da tümör, tümör çevresi ve simetrik beyin dokusundaki Aşikar Difüzyon Katsayısı (ADC) sinyal farklılıkları değerlendirildi. Cerrahi uyguladığımız İntrakranial glial kitle tanısı alan 30 hasta ile 2 grup oluşturuldu. Grup A'da; düşük dereceli glial kitleli 15, Grup B'de; yüksek dereceli glial kitleli 15 hasta vardı. Daha önce beyin kanaması gibi başka nedenlerle ameliyat edilen 10 hastadan alınan beyin dokularından da kontrol grubu, Grup C oluşturuldu. Dokularda immunuhistokimyasal olarak TRPM8 incelendi. A ve B grubu hastaların Difüzyon MR'larında kitle içi, kitle çevresi ve simetrik beyin dokusunda ADC ölçümleri yapıldı. Elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for Social Sciences) programın da analiz edildi. Grup C ile karşılaştırıldığında Grup A ve B'de TRPM8 immünreaktivitesinde anlamlı artış izlendi. Grup A ile karşılaştırıldığında Grup B' de TRPM8'de anlamlı artış izlendi (p=0,005). Grup B'de kitle üzerindeki ölçümlerde ADC değerleri Grup A'ya kıyasla düşüktü. Kitle çevresi değerleri Grup B'de Grup A'ya kıyasla yüksekti. Simetrik beyin dokusu ölçümlerinde anlamlı farklılık yoktu. Yüksek dereceli glial kitlelerde yani daha malign ve hipersellüler glial kitlelerde TRPM8 ekspresyonu yani iyon transport aktivasyonu daha belirgindi. Tümör evresi arttıkça kitle ADC değerlerinin düşmesi yani difüzyonun azalması hipersellülarite ile ilişkilendirildi. Kitle çevresinde ise tümör derecesi arttıça ADC değerlerinin artması, peritümöral ödemin artması ile ilişkilendirildi. Anahtar Kelimeler: Trpm8, İntrakranial Glial Tümör, Aşikar Difüzyon Katsayısı, Difüzyon Mr

Beyin hastalıklarıBeyin neoplazmlarıDifüzyon katsayısı+4
Gökhan Yıldırım
Fırat University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Medikal ozon tedavisinin epidural fibrozis üzerine topikal ve sistemik etkisi: Deneysel çalışma

Epidural fibrozis (EF), epidural mesafede adezyonlara yol açarak postoperatif dönemde kronik bel ve bacak ağrısı semptomlarına neden olmaktadır. zon, lomber disk herniasyonu ve bel ağrısı gibi tıbbi durumların tedavisinde uygulanmaktadır. Literatür ozonun abdominopelvik cerrahi sonrası oluşan periton içi adezyonları azaltıcı rolü olduğunu desteklemektedir. Bu çalışmada, deneysel laminektomi modeli oluşturularak, topikal ve sistemik yolla uygulanan ozonun, EF üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamızda 47 adet Sprague-Dawley erkek sıçan dört gruba ayrıldı; (1) laminektomi yapılıp herhangi bir madde uygulanmayan sham grubu (n=12), (2) laminektomi sonrasında 50 ml serum fizyolojik (SF) ile intraoperatif yıkama yapılan SF grubu (n=12), (3) laminektomi sonrasında 50 ml ozonlanmış distile su ile intraoperatif yıkama yapılan topikal ozon grubu (n=12), (4) laminektomi sonrasında postoperatif ardışık 7 gün intraperitoneal yolla ozon (0,7 mg/kg) uygulanan intraperitoneal ozon grubu (n=12). Postoperatif dönemde denekler Basso Beattie Bresnahan lokomotor beceriler skalası ile kontrol edildi. Tüm denekler 4 haftanın sonunda sakrifiye edildi ve vertebral kolon blok halinde çıkarıldı. Dokulardan elde edilen histopatolojik ve biyokimyasal veriler EF açısından incelendi. EF, medulla spinalis retraksiyonu, enflamasyon ve fibroblast yoğunluğu bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (sırasıyla p=0,728, p=0,813, p=0,152, p= 0,226). Topikal ozon grubunda dokulardan elde edilen hidroksiprolin (HP) düzeyinin, intraperitoneal ozon grubuna göre daha yüksek olduğu belirlendi (p=0,007) ancak kontrol ve tedavi grupları arasında HP düzeyi açısından anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Sonuç olarak; EF'in önlenmesinde intraperitoneal ozon uygulaması topikal uygulamaya üstündür. Ancak, farklı tedavi protokolleri düzenlenerek ileri deneysel çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Adezyon, epidural fibrozis, hidroksiprolin, laminektomi, ozon.

AdezyonlarFibrozHidroksiprolin+5
Rabia Nur Balçın
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kraniyosinostoz hastalarında kubbe cerrahisinin, cerrahi öncesi ve sonrası parankimal perfüzyon üzerine etkisinin incelenmesi

Amaç: Kraniyosinostoz, kafatasının gelişimi sırasında kraniyal sütürlerin erken kapanması ile oluşan, yarık damaktan sonra en sık karşılaşılan kraniyofasyal gelişim bozukluğudur. Kraniyal sütürlerdeki erken kapanma ile kraniyumda büyüme ve gelişmenin bozulması sonucunda kafa şeklinde değişiklik olurken nörolojik fonksiyonların da etkilediği düşünülmektedir. Hastalara uygulanan cerrahi tedavi ile kafatasında oluşturulan hacimsel genişleme ve serebral kan akımında iyileşme ile beyin dokusunun fizyolojik büyüme ve gelişmesine devam etmesi hedeflenmektedir. Çalışmamızda kliniğimizde tedavi edilen non-sendromik kraniyosinostoz olgularında cerrahi öncesi ve cerrahiden 12 hafta sonra çekilen ASL sekans perfüzyon MRG ile cerrahinin beyin perfüzyonu üzerindeki etkisinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışma 28.12.2021-16.09.2022 tarihleri arasında Ankara Şehir Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahi kliniğinde cerrahi tedavileri, preoperatif ve postoperatif tetkikleri gerçekleştirilen 10 hasta ile yapıldı. Hastalara cerrahi tedavi önerilmesini takiben preoperatif anestezi hazırlıkları ve perfüzyon MRG çekimleri yapıldı. Cerrahi tedavi ve taburculuğu takiben postoperatif 12. haftada Perfüzyon MRG çekimleri yapıldı. Preoperatif ve postoperatif elde edilen görüntüler çalışma istasyonunda karşılaştırmalı değerlendirildi. Verilerin istatistiksel analiz IBM SPSS Statistics v23 yazılımı kullanılarak yapıldı. İstatistiksel anlamlılık değeri p≤0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışma kriterlerini karşılamayan hastaların çalışma dışında bırakılmasını takiben 9 hastanın sonuçları incelendi. Beş hastaya açık cerrahi rekonstrüksiyon dört hastaya endoskopik cerrahi uygulandı. Preoperatif ve postoperatif ortalama 87 gün sonra MRG çekimleri yapıldı. Cerrahi sonrası 7 hastada perfüzyon artışı ve 2 hastada perfüzyonda azalma oldu. Ortalama perfüzyon hızlarına bakıldığında artış saptanan yedi hastanın dördünde sonuçlar istatistiksel olarak anlamlıyken (p≤0,05 ) azalma görülen hastaların birinde sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulundu. (p≤0,05 ) Sonuç: Non-sendromik kraniyosinostoz hastalarında cerrahi tedavi beyin perfüzyonu üzerinde etkilidir. Perfüzyon değişikliği cerrahi teknik, cerrahi sırasında hasta yaşı ve kraniyosinostoz çeşidine göre farklı olabilir. Cerrahi tedavi kozmetik düzelmenin yanında nörolojik fonksiyonların değişikliğinde de etkili olabilir. Kontrast gerektirmeyen ve non-invaziv olan ASL sekans perfüzyon MRG kraniyosinostoz hastalarında cerrahinin kantatif etkinliğini göstermede başarılı bir yöntemdir. Anahtar kelimeler: Kraniyosinostoz, Non-sendromik, Preoperatif, Postoperatif, ASL, MRG, Perfüzyon, Serebral Kan Akımı

Cerrahi tedaviKraniyosinostozlarPerfüzyon+3
Süleyman Taha Aslan
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Miyelomeningosel tanılı hastalarda kraniyoservikal bileşkenin morfometrik analizi: Chiari malformasyonları ve hidrosefali ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Spina bifida santral sinir sisteminin yaşamla bağdaşan en sık konjenital anomalisidir. En sık ve en ağır formu miyelomeningoseldir (MMC). MMC, gestasyonun 3. haftasında meydana gelen nöral tüpün kaudal kısmındaki kapanma defektine bağlı açık disrafizmdir. Diğer spinal disrafizmlerden farklı olarak birçok intrakraniyal malformasyonla (%80 hidrosefali, %86 Chiari Tip II) birliktelik gösterir. MMC'ye eşlik eden bu patolojilerin görülme oranlarının bu derece fazla olması konjenital, kronik süreçli bu anomalilerin patogenezinin açıklanmasının gerekliliğini ortaya koymaktadır. Kraniyospinal hidrodinamideki bozulmalar hidrosefali, kraniyovertebral bileşke anomalileri, chiari malformasyonları, kraniyosinoztoz gibi durumlar ile ilişkilendirilmiştir. Kraniyoservikal bileşke morfometrisi incelenerek MMC ve ilişkili anomalilerin patofizyolojisinin anlaşılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 2019-2023 yılları arasında Ankara Şehir Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniği tarafından tedavi ve takip edilen 77 MMC tanılı hasta retrospektif olarak, preoperatif MR görüntüleri ile birlikte değerlendirildi, kraniyoservikal bileşke ölçümleri ile karşılaştırmalar yapıldı. Verilerin istatistiksel analizi IBM SPSS Statistics v26 yazılımı kullanılarak yapıldı. İstatistiksel anlamlılık değeri p≤0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Hidrosefali gelişimine etkili risk faktörleri olarak tonsiller herniasyon, supraoksiput uzunluğu ve Boogard açısı anlamlı bulunmuştur. Tonsiller herniasyon ölçümündeki kendi birimi cinsinden (mm) bir birimlik artış hidrosefali gelişme riskini 1,075 kat artırmaktadır ve bu durum istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0,009). Hidrosefali olan hastalarda, olmayan hastalara göre; supraoksiput uzunluğu ve Wackenheim Açısı artmış, Boogard açısı ve pB-C2 mesafesi azalmıştır. Tonsiller herniasyon düzeyinin artışında ise basion-dens interval uzunluğunun azaldığı ve supraoksiput uzunluğunun arttığı bulunmuştur. Sonuç: MMC hastalarının kraniyoservikal bileşke ölçümlerinde hidrosefali ve Chiari malformasyonları ile anlamlı ilişkiler saptanmıştır. MMC hastalarında daha önce kapsamlı kraniyoservikal bileşke morfometrik analizinin yapılmamış olması, bu çalışma ile başlayan sürecin, ileri değerlendirmelerin önünü açması, MMC ve ilişkili anomalilerin etiyopatogenezi hakkında ek bilgiler sağlaması beklenmektedir. Böylece prognozun öngörülmesi, tedavi ve takip süreçlerinin yönetimine katkı sağlanması hedeflenmelidir.

Arnold-Chiari malformasyonuHidrosefaliKraniyoservikal bileşke+5
Mustafa Özkan
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tavşanlarda subaraknoid kanama sonrası glimfatik sistemde oluşan değişikliklere nimodipin ve enoksaparin sodyumun etkilerinin incelenmesi

Amaç: Subaraknoid kanama (SAK), subaraknoid mesafede kanın bulunmasıdır ve ciddi bir beyin hastalığının göstergesidir. Tüm serebral inmelerin %5'ini oluşturur, insidansı 10/100000/kişi/yıldır. İlk kez 2012 yılında beyin glimfatik sistemin gösterilmesini takiben yapılan çalışmalar sonucunda, beyin metabolik atıklarının temizlenmesinde glimfatik sistemin rolü olduğu gözlenmiştir. Bu çalışmanın amacı tavşan SAK modelinde, klinik sonuçları etkileyen patofizyolojik olayların glimfatik sistem ile ilişkisini değerlendirmek, nimodipin ve enoksaparin sodyumun klinik sonuçlarda etkili olup olmadığını araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 3000-4000 gr ağırlığında 20 adet Yenizellanda cinsi beyaz erkek tavşan kullanılmıştır. Kontrol grubu ile SAK yapılıp ilaç verilmeyen, SAK yapılıp enoksaparin ya da nimodipin tedavileri başlanılan gruplar arasında, MR Sisternografi görüntülemeleri, nörolojik fonksiyonları, gıda alımları, beynin yaş/kuru ağırlık ölçümleri, beyin dokusundan alınan örneklerin hematoksilen eosin ile boyanıp değerlendirmeleri yapılmıştır. İnflamatuvar proceslerin değerlendirilmesi için serebrum, serum ve derin servikal lenf dokularında S100B, NSE düzeyleri, serebrum Aqp4 gen ekspresyon düzeyleri gruplar arasında karşılaştırılmıştır. Bulgular: SAK sonrası enoksaparin sodyum ve nimodipin tedavileri alan gruplarda; - nörolojik fonksiyonlarında, gıda alım değerlerinde anlamlı düzelme olduğu, - MR sisternografi sonuçlarında, erken faz (1.gün) görüntülerinde optik ve olfaktor sinirlerin çevresindeki BOS mesafesinde, ventriküler sistemde, internal akustik kanallarda ve iç kulak yapılarında, ana ve aksesuvar olfaktor bulblardan vomeronasal sinirlere, facial ve nazal venlere kontrast maddenin birikimi, geç faz (3. ve 5. gün) görüntülerde, kontrast maddenin tama yakın oranda temizlendiği ve mesane içerisinde kontrast madde bulunduğu saptandı. - beyin ödeminin azaltılmasında etkili olduğunu (yaş/kuru ağırlık ölçüm sonuçları), - Aqp4 gen ekspresyon düzeylerinin daha düşük olduğu, - histolojik çalışmalarda ödem alanlarının daha az olduğunu, - glimfatik akışı değerlendirmeye yardımcı olan perivasküler alan/vasküler alan oranının ışık mikroskobu ile değerlendirilmesinde azaldığını, - inflamatuvar belirteç olarak kullanılan S100B ve NSE'ın serum, lenf dokusu düzeylerinin tedavi verilmeyen gruba göre anlamlı olarak yüksek olduğu saptandı. Sonuç: SAK sonrası nimodipin ve enoksaparin sodyum tedavileri alan tavşanların; - nörolojik fonksiyonlarında, gıda alımlarında anlamlı düzelme olduğu, tedavi edilmeyen grupta ise bir iyileşme olmadığını, - MR sisternografi görüntülemelerinde glimfatik akışın gruplar arasında anlamlı farklılık olmadığını ve SAK oranlarında özellikle enoksaparin verilen grupta kanama miktarında artış gözlenmediği, - glimfatik sistem üzerine enoksaparin sodyumun antitrombik, antikoagülan, profibrinolitik ve antiinflamatuvar etkisi ile nimodipinin de vazospazmı önleyerek, serebral ödemi azaltarak etkili olduğunu, - ilaçların etkilerinin S100B, NSE'ın serum ve lenf dokusunda artışa, Aqp4 gen ekspresyon düzeylerinde azalmaya yol açtığını, - kullanılan ilaçların beynin yaş/kuru ağırlık ölçümleri, perivasküler alan/vasküler alan oranları üzerinde istatiksel ve histolojik olarak anlamlı farklılık oluşturduğunu gözlemledik. Anahtar Kelimeler: Subaraknoid Kanama, Glimfatik Sistem, Enoksaparin Sodyum, Nimodipin

EnoksaparinGlimfatik sistemNimodipin+2
Kadir Çetinkaya
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel siyatik sinir hasarı modelinde üridin tedavisinin sinir rejenerasyonu ve skar dokusu oluşumu üzerine etkinliğinin araştırılması

Periferik sinir rejenerasyonu, günümüzde hala çözülemeyen bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Üridin majör pirimidin nükleozididir ve Kennedy yolağı aracılığıyla membran fosfolipid sentezinin bir prekürsörüdür. Çalışmamızın amacı; tek taraflı siyatik sinir hasarı sonrasında sistemik verilen üridin'in rejenerasyon ve skar dokusu oluşumu üzerine etkisinin araştırılmasıdır. Çalışmada 96 adet Sprague Dawley erişkin erkek sıçan kullanıldı. Denekler erken (4 grup) ve geç dönem (4 grup) olarak ayrıldı. Birinci grup hariç tüm gruplarda sağ siyatik sinir transeksiyon ve sütürasyon uygulandı. Birinci ve ikinci grupta salin (Sham ve Kontrol), üçüncüde Üridin 100mg/kg (U100), dördüncüde ise Üridin 500mg/kg (U500) intraperitoneal yolla 1 hafta boyunca günde bir kez enjeksiyonu yapıldı. Erken gruplar 1., geç ise 12. haftada sakrifiye edildi. Erken gruplarda apoptotik belirteç, oksidasyon hasarı ve antioksidatif savunma mekanizmaları incelendi. Geç dönemde ise siyatik fonksiyonel (SFI) ve elektrofizyolojik (EMG) testlerinden sonra siyatik sinirleri çıkarılarak akson iyileşmesi incelendi. U500 sıçanlarda anti-apoptoz etkisi kontrole göre anlamlı görüldü (p<0,05). U100 ve U500 gruplarında oksidasyon parametreleri kontrol gruba göre anlamlı düzeyde azalmış (p<0,001) ve anti-oksidasyon parametreleri yükselmiştir (p<0,001). U500 grubunda, kontrol gruba göre sinir ayrılabilirliği açısından anlamlı olarak daha iyi sonuçlar saptandı (p=0,002). 6. ve 12. haftadaki SFI U100 ve U500 gruplarında kontrole göre belirgin iyileşme saptandı (p<0,001). 12.haftada EMG analizlerinde U500 ile tedavi edilen grupta kontrol ve U100 gruplarına göre yüksek amplitüd değerleri saptandı (p<0,001). Akson sayısı açısından; U100 ve U500 gruplarında kontrole göre anlamlı istatistiksel artış görüldü (p<0,05). Sonuçlarımız, sistemik uygulanan üridinin doza bağımlı olarak anti-apoptotik ve anti-oksidatif etkinliğe sahip olduğunu göstermektedir. Ayrıca SFI iyileşme, sinir dokusu rejenerasyonunda artış, perinöral skar dokusunda azalma, EMG latansında kısalma, sinir adhezyon ve seperabilite skorlarında iyileşme ve miyelinli akson sayısında anlamlı artışlar tespit edilmiştir. Bulgularımıza göre üridin periferik sinir hasarında iyileşmeyi artırıcı etkinlik göstermektedir.

ApoptozisPeriferik sinir hasarlarıSinir rejenerasyonu+3
Marzıeh Karımı Khezrı
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Medulloblastoma tümör olgularımızda klinik ve moleküler olarak WNT ve SHH alt gruplarının retrospektif belirlenmesi

Medulloblastoma (MB), çocukluk çağında görülen en yaygın malign beyin tümörüdür. Bu tümörlerde tedavi; cerrahiye ek olarak radyoterapi ve kemoterapidir. Ancak uygulanan kemoterapi, MB'lara özgü olmayıp diğer pediatrik glial tümörlerde kullanılan ilaçlarla sınırlı kalmaktadır. Son dönemde yapılan çalışmalarda her MB'nın aynı özellikte olmadığı, moleküler düzeyde farklı alt gruplarının bulunduğu, farklı hastalarda değişik prognoz gösterdiği belirtilmiştir ve Wingless (WNT), Sonic Hedgehog (SHH), Grup 3 ve Grup 4 olmak üzere dört alt gruba ayrılmıştır. MB'ların biyolojik alt tiplerine dayanan bu grup ayrımları genellikle klinik olarak yapılabilmektedir. Klinik olarak belirlenen alt grupların, moleküler olarak da belirlenmesi ve desteklenmesi, hasta gruplarının net ayrımının yapılması ve tedavi protokollerinin bu doğrultuda şekillenmesi için önemli olabileceği düşünülmektedir. Mevcut tez çalışmasında hasta seçim kritelerine göre belirlenen Türk popülasyonuna ait MB'larda, CTNNB1, AXIN, PTCH1, SMO, SUFU ve GLI1 mRNA ekspresyon değişimleri incelenerek WNT-MB ve SHH-MB alt tiplerinin moleküler düzeyde belirlenmesi ve klinik olarak karşılaştırılması amaçlanmıştır. Bu kapsamda klinik olarak WNT-MB ve SHH-MB gruplarının ayrımı; hastaların yaşı, cinsiyeti, sağ kalım süresi, lezyonun yerleşim yeri ve radyolojik özellikleri dikkate alınarak gerçekleştirilmiştir. Moleküler ayrımı ise CTNNB1, AXIN, PTCH1, SMO, SUFU ve GLI1 mRNA ekspresyon değişimlerinin gerçek zamanlı PCR (RT-PCR) analizi ile incelenerek gerçekleşmiştir. Sonuç olarak olguların moleküler anlamda %17,8'inin WNT-MB, %22,2'sinin SHH-MB grubuna dahil olduğu belirlenmiştir. Klinik ve moleküler verilere göre yapılan grup ayrımları karşılaştırıldığında WNT-MB grubunda %72,7, SHH-MB grubunda ise %66,6 oranında eşleşme gözlemlenmiştir. Bu tez, WNT-MB ve SHH-MB gruplarına dahil olmayan tümörlerin klinik, patolojik ve demografik özelliklerine ve MYC, MYCN, GFLB1, OTX-2, KDM6A, SNCAIP genlerinin mRNA düzeylerine göre Grup 3-MB ve Grup 4-MB olarak ayrılabilmesine zemin hazırlayacaktır.

Beyin neoplazmlarıGen ifadesiMedulloblastom+6
İsmail Seçkin Kaya
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel kafa travmasında takrolimus'un histopatolojik etkinliğinin araştırılması

Amaç: Çalışmamızda Deneysel kafa travması oluşturulan sıçanlarda, bir immunsupresif ajan olan Takrolimus'un (FK506) oluşacak sekonder beyin hasarına karşı koruyucu etkisini araştırmak amaçlanmıştır. Sekonder beyin hasarı, beyin dokusunda oluşacak gliosizin GFAP boyanması sonrası Immun Reaktivite Skoru (IRS) ile değerlendirilmiştir. Materyal ve Metod: Bu deneyde 40 adet Sprague-Dawley tipi 250-350 gr ağırlığında 10-12 haftalık sıçanlar cinsiyet seçimi yapılmaksızın kullanılmıştır. Her grupta 8 sıçan olacak şekilde 5 gruba ayrılan denekler, uygun şartlarda kafa travması oluşturulduktan 1 ay sonra sakrifiye edilerek beyinleri en blok olarak çıkarıldı ve histopatolojik olarak değerlendirildi. Bulgular: Tüm grupların histopatolojik IRS değerleri Kruskal Wallis varyans analizi ile değerlendirildiğinde tüm gruplar arasında istatistiki farkların olduğu gözlendi. Daha sonra ikili gruplar şeklinde Mann Withney – U ile yapılan karşılaştırmada IRS değerinin en fazla Tedavi grubunda arttığı (p<0,05) fakat Negatif Kontrol, Pozitif Kontrol ve Taşıyıcı gruplarında artmasına rağmen istatistiki anlam ifade etmediği gözlendi. Sham grubunda ileri derece bir histopatolojik reaksiyon skorunun en az oranda görüldüğü tespit edildi. Sonuç: İyileşme beklentimiz olan grupta yani FK506 verilen grupta travmatik alandaki gliozisin diğer kontrol gruplarına göre istatistiki olarak belirgin olarak artış gösterdiği görüldü. Bu durum FK506'nın henüz açıklanamayan bir mekanizma ile gliozisi engelleyemediği hatta arttırdığını göstermektedir. Sonuç olarak, FK506 immunosupresif ajanının beklenin aksine beyindeki travma sonrası hasarı azaltmadığı, aksine gliozisi arttırdığı ortadadır. Anahtar Kelimeler: Kafa travması, Takrolimus, FK506, Gliozis, Sekonder Beyin Hasarı

BeyinBeyin yaralanmalarıHistopatoloji+3
Ali Atadağ
Gaziantep University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipofiz adenomlu hastalarda matriks metalloproteinaz gen polimorfizmlerinin incelenmesi

Amaç: MMP' lerin doku rejenerasyonu, morfogenez, yara iyileşmesi ve normal gelişim evrelerindeki işlevlerine ek olarak tümörlerin hücre invazyonu, metastaz kabiliyetleri ve anjiyogenez gibi patolojik durumlarda da rolü bulunmaktadır.Bu çalışmada, hipofiz adenomlu hastalarda ve kontrol bireylerde MMP gen polimorfizmlerinin incelenmesi ile polimorfizm-hastalık ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Toplam 125 örnekte (75 hasta ve 50 kontrol) 2 polimorfizm MMP-1 (-519) VE MMP-12 (-82 A/G) (rs2276109) PCR-RFLP yöntemi kullanılarak analiz edilmiştir Bulgular: Çalışılan MMP gen polimorfizmlerinin hasta ve kontrol gruptaki genotip dağılımları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilememiştir (p>0.05). Sonuç: Sonuç olarak, bu çalışmanın sonuçlarına göre MMP genlerinin hipofiz adenomu gelişiminde etkili olmadığı söylenebilir. . Anahtar Kelimeler: hipofiz adenomu, MMP-1, MMP-12, Polimorfizm

AdenomlarHipofiz hastalıklarıHipofiz neoplazmları+4
Ali Nehir
Gaziantep University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anevrizmatik subaraknoid kanama hastalarında tiyol/disülfit, total oksidan seviyesi, total antioksidan seviyesi ve nitrik oksit düzeylerinin beyin omurilik sıvısında ve kanda karşılaştırılması; prospektif, kontrollü çalışma

Bu çalışmada anevrizmatik subaraknoid kanama hastalarında tiyol/disülfit, total oksidan seviyesi(TOS), total antioksidan seviyesi(TAS) ve nitrik oksit (NO) düzeyleri beyin omurilik sıvısında ve kanda eş zamanlı olarak ölçülmüş ve normal bireylerle kaşılaştırılmıştır. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniğinde yatmakta olan, yapılan tetkiklerde anevrizmatik subaraknoid kanama geçirmiş olup ilk 48 saat içerisinde opere edilen 38 hasta çalışma grubuna dahil edilmiştir. Bu hastalardan operasyon sırasında alınan beyin omurilik sıvısı(BOS) ve kan numuneleri çalışma grubunu oluşturmuştur. Kontrol grubunu ise Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi ameliyathanesinde diğer yönlerden ek hastalığı olmayan, spinal anestezi alarak opere olan hastalar oluşturmuş (n=40) ve spinal anestezi işlemi sırasında alınan kan ve BOS numuneleri çalışmamızda kullanılmıştır. Çalışmada her iki grup hastanın TAS, TOS, oksidatif stres indeksi (OSİ), doğal tiyol, total tiyol ve disülfid düzeyleri, doğal tiyol/total tiyol oranı, dinamik disülfit/total tiyol oranı, dinamik disülfid/doğal tiyol oranları ile NO düzeyleri kan ve BOS numunelerinde ölçülerek karşılaştırılmıştır. Kontrol grubuyla karşılaştırıldığında çalışma grubunda serumunda TAS'ın azaldığı (P=0.0143), TOS'un (P=0.6264) ve OSİ'nin anlamlı olarak değişmediği (P=0.8388) saptanmıştır. Çalışma grubunda doğal tiyol(P<0.0001) ve total tiyol(P=0.0014 ) düzeyleri düşerken, disülfid düzeyleri(P<0.0001) belirgin olarak artmıştır. Hasta serumunda doğal tiyol/total tiyol oranı azalırken(P<0.0001), dinamik disülfit/total tiyol oranı(P<0.0001) ve dinamik disülfid/doğal tiyol oranı(P<0.0001) belirgin olarak yükselmiştir. Hasta serum NO düzeyleri de anlamlı olarak artmıştır(P<0.0001). BOS'da ise ölçülen parametrelerin tamamında anlamlı bir değişiklik saptanmamıştır(P>0.05). Çalışmamız bu parametrelerin eş zamanlı olarak kan ve BOS numunelerinde çalışılmış olması açısından özgündür. Sonuçta, hastaların serumunda oksidatif stresin ve NO düzeylerinin arttığı saptanmıştır. Subaraknoid kanama nedeni ile ortaya çıkan erken doku hasarın mekanizmasının anlaşılması ve buna bağlı gelişen diğer komplikasyonları önlemede oksidatif stres belirteçlerinin rolü hakkında literatüre katkıda bulunacağını umuyoruz.

AnevrizmaAntioksidanlarDisülfitler+7
Nebi Taş
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrakranial glial kitlesi olan hastalarda NRF2/KEAP1 yolağın araştırılması

Amaç: Gliomalar, beyin parankiminde oluşan primer beyin tümörlerinin çoğunluğunu oluşturur. Glioma, glial hücrelere benzer histolojik özelliklerde olan tümörleri belirtir. Nrf2' nin hücrelerdeki öncelikli görevi oksidatif strese karşı koruyucu cevabı organize etmektir. Bu çalışmada oksidatif stres ile glial tümörler arasındaki ilişkiyi ortaya koymak amacıyla Nrf2, Keap1, GSK-3ß, peroksinitrit ve malondialdehitin biyokimyasal belirteçler olarak kullanılıp kullanılamayacağını değerlendirmek ve sonuçta glial tümör etyopatogenezi hakkında bilgimizi artıracak yeni farmakoterapötik yaklaşımların geliştirilmesi için literatüre katkıda bulunmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalında intrakranial tümör nedeniyle opere edilip patolojileri glial tümör olarak raporlanan 71 hasta ve kontrol grubu olarak ek hastalık ve ilaç kullanma öyküsü olmayan 40, toplamda 111 hasta çalışmaya dahil edildi. Vaka ve kontrol gruplarından alınan venöz kan biyokimya laboratuvarında homojenize edilerek ELİSA yöntemiyle çalışılarak; Nrf-2, Keap1, GSK-3ß, malondialdehit ve peroksinitrit düzeyleri karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamızda Nrf2 değerleri kontrol grubunda yüksek ve düşük dereceli glial tümörleri bulunan vaka grubuna göre istatistiksel olarak daha yüksek bulundu. Düşük dereceli grupta Keap1 değerleri ise kontrol ve yüksek dereceli gruba göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu. GSK-3ß değerleri gruplar arasında anlamlı olarak farklı bulunmadı. Oksidatif stresin göstergesi olan peroksinitrit ve MDA değerleri ise yüksek derecli grupta kontrol ve düşük dereceli gruba göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Sonuç: Elde edilen veriler Nrf2, Keap1, GSK-3ß, MDA ve peroksinitritin glial tümör etyolojisinde rol alabileceği yönünde bazı kanıtlar oluşturmaktadır. Sonuçta, oksidatif stresin düzenlenmesinde önemli rolü olan Nrf2 ve Nrf2 modülatörleri olan Keap1 ve GSK-3ß'nın, peroksinitrit ve malondialdehit ile birlikte glial tümör patofizyolojisinde rol oynadığını kanıtlar ışığında rol oynadığını düşünmekteyiz. Gelecekte yapılacak olan çalışmaların daha büyük ve daha spesifik tümör gruplarında tekrarlanması, fizyopatolojisinin daha iyi anlaşılmasını sağlayacak ve potansiyel tedaviler için yol gösterici olacaktır.

Beyin neoplazmlarıGlikojen sentaz kinazlarGlioblastoma+3
Hakan Tutar
Gaziantep University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lateral ventrikül kitlelerine cerrahi yaklaşım ve sonuçları

Amaç: Lateral ventrikül kitlelerinde cerrahi yaklaşımın seçimi, derin yerleşimleri, hassas beyin bölgeleri ve vasküler yapılara olan yakın komşulukları nedeniyle zorluklar içermektedir. Lateral ventrikül kitlelerinin cerrahi tedavisinde seçilmesi gereken en uygun girişim yolu hala tartışmalıdır. Bu çalışmada, lateral ventrikül kitlelerine cerrahi yaklaşım seçimindeki etkenler ve sonuçlar incelenmiştir. Yöntem: Bu çalışmada, 2002-2013 yılları arasında, kliniğimizde lateral ventrikül kitlesi nedeniyle cerrahi uygulanan 80 hasta retrospektif olarak incelendi. Olguların tamamı preoperatif ve postoperatif nöroradyolojik ve klinik sonuçlar açısından değerlendirildi. Olguların 24'sinde Anterior interhemisferik transkallozal, 4'ünde posterior interhemisferik transkallozal, 30'unda posterior interhemisferik prekuneal, 14'ünde transkortikal ve 8 olguda kombine yaklaşım uygulandı. Bulgular: Olguların cinsiyet dağılımı 45 E / 35 K ve yaş ortalaması 31,7 (7 ay – 73 yaş) idi. 64 olguya gross total, hassas beyin alanlarının infiltrasyonu nedeniyle 16 olguya subtotal rezeksiyon uygulandı. Histopatolojik incelemede; 52 nöroepitelyal, 8 miks nöroglial, 3 meningeal, 2 lenfo-hemopoetik sistem, 1 pineablastom, 1 germ hücreli, 5 metastatik ve 8 diğer benign kitleler gözlendi. Postoperatif 9 olguda ek nörolojik defisit gelişti. Postoperatif mortalite 6 olguda gözlendi. Takip süresi ortalama 13 (1-83) ay idi. Sonuç: Lateral ventrikül kitlelerinde cerrahi tedavi sonuçlarını etkileyen asıl unsurlar; kitlenin büyüklüğü, histopatolojisi, yerleşim yeri, uzanımı ve nörovasküler yapılar ile olan ilişkisidir. Cerrahide amaç; histopatolojik tanıyı sağlamak, mümkünse gross total rezeksiyon ve bası etkisini ortadan kaldırarak BOS dolanımını normalleştirmektir. Anahtar Kelimeler: Lateral ventrikül, Cerrahi yaklaşım, Transkortikal, Transkallozal, Transsilviyan.

Beyin neoplazmlarıCerrahi tedaviMikrocerrahi+2
İlker Ünlü
Gaziantep University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel subaraknoid kanama modelinde verapamilin endotelin-1, apoptoz ve oksidatif stres aracılığı ile vazospazm üzerine etkisinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmamızda intratekal verapamilin deneysel subaraknoid kanama (SAK) sonrası oluşan serebral vazospazmda tedavi etkinliğini araştırdık. Gereç ve yöntemler: Çalışmamızda 24 adet Spraque-Dawley erkek rat kullanıldı. Ratlar randomizasyon ile 3 gruba ayrıldı. Sham grubunda deneklere SAK yapılmadı. Kontrol grubunda SAK uygulandı fakat tedavi verilmedi. Verapamil grubunda ise SAK yapıldıktan sonra intratekal verapamil uygulandı. Tüm gruplarda anestezi altında kuyruk arteri kanüle edildi. Sonrasında oksipitoservikal bileşkeye insizyonla oksipital kasların altında atlantooksipital membranları bulundu. 25G iğneyle sisterna magnaya ulaşıldı. Verapamil grubunda 0,2 ml, diğer gruplarda 0,1 ml beyin omurilik sıvısı (BOS) boşaltıldıktan sonra Sham grubunda, alınan BOS geri enjekte edildi. Diğerlerinde kuyruk arterinden alınan kan (0,1ml) sisterna magnaya yavaşça enjekte edildi. Tedavi grubunda 0,1 ml 100 μg verapamil çözeltisi, kan verildikten 2 dk. sonra yavaşça enjekte edildi. Aynı işlem tüm gruplarda 48 saat sonra tekrarlandı. Ratlar 7. günde anestezi altında dekapitasyon ile sakrifiye edildi. Baziller arterde mikroskobik ölçüm ile damar lümen çapı ve duvar kalınlığı, Elisa yöntemi ile ET-1 serum düzeyleri, Western Blot yöntemi ile apoptotik index ve biyokimyasal yöntemler ile total oksidan ve antioksidan kapasiteye bakılarak oksidatif stres oranı ölçülerek vazospazm ile olan ilişkisi incelendi. Bulgular: SAK sonrası gelişen vazospazm serum ET-1 seviyesini arttırmış, bax ve kaspaz-3 seviyelerini arttırıp, Bcl-2 seviyesini azaltarak apoptoz indeksini de arttırmıştır; TAS azalmış ve TOS artmıştır. Vazospazma bağlı baziller arter duvar kalınlığında artış ve arter lümen çapında ise daralma gelişmiştir. Verapamil grubunda ET-1 seviyesi, apoptoz indeksi, oksidatif stres ve arter duvar kalınlığı azalmış, arter lümen çapı artmıştır. Sonuç: İntratekal verapamil apoptoz, oksidatif hasar, ET-1, damar duvar kalınlaşması ve vazokonstrüksiyonu azaltarak serebral vazospazm tedavisinde yeni etkin bir tedavi seçeneği olabilir. Bunun için daha fazla preklinik ve klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: apoptoz, ET-1, gecikmiş beyin hasarı, intratekal verapamil, oksidatif hasar, SAK, serebral vazospazm

Enes Akkaya
Bezmialem Vakıf University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel spinal kord yaralanmasının patofizyolojisinde mikroRNA21'in rolü ve metilprednizolone tedavisinin patofizyolojiye ve mikroRNA21'e etkisi

Spinal kord yaralanması artan nüfus ile birlikte özellikle gençlerde ciddi sağlık sorunu haline gelmiştir. Çalışmamızda spinal kord yaralanmasını takiben miRNA21 ekspresyonunun 1. ve 7. Günlerdeki düzeyi ayrıca metilprednisolone tedavisinin miRNA21 düzeyine etkisini incelemek amacıyla altı deney grubu (n=6) oluşturulmuştur. İlk ve dördüncü grup hariç tüm hayvan gruplarına anevrizma klip yöntemi ile spinal travma modeli uygulandı. Tedavi gruplarına (üçüncü ve altıncı grup) SKY sonrası metilprednisolone tedavisi verildi. Tedavi sonrasında ilk üç grup 1.günde son üç grup 7.günde tekrar operasyona alınmış ve real-time PZR inceleme için laminektomi sahasındaki spinal kord dokusu çıkarılmıştır. Real-Time PCR ile miRNA21 düzeyi ve astrogliozis, apopitoz ve inflamasyon parametreleri olarak GFAP, VIM, STAT3, FASLG, PTEN, BAX, BCL2, COX-2, IL6 düzeylerine bakıldı. Sonuçta; miRNA21 düzeyinin travma sonrası giderek arttığı ve metilpredinisolone tedavisinin erken dönemde miRNA21 düzeyini azalttığı görüldü. Metilprednisolone tedavisinin astrogliozis, apopitoz ve inflamasyon parametlerinde anlamlı bir etkisinin olmadığı görüldü. miRNA21'in SKY'deki rolünün kesin açıklanması için ek çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Spinal kord hasarı, miRNA21, Metilprednizolon, real-time PCR

MetilprednizolonMikro RNAPolimeraz zincirleme reaksiyonu+3
Abdurrahim Tekin
Bezmialem Vakıf University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glial tümörlerde ATRX durumu ve MRG bulguları arasındaki ilişkinin araştırılması

Amaç: Primer SSS tümörleri, SSS içindeki hücrelerden kaynaklanan iyi veya kötü huylu olabilen heterojen bir tümör grubunu ifade eder. Malign primer beyin tümörleri, tedavisi en zor kanserler arasında yer almaktadır. Glial tümörler erişkinlerde en sık görülen malign primer beyin tümörleridir. 2021 Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Santral Sinir Sistemi (SSS) tümörleri sınıflamasında moleküler belirteçler daha da ön plana çıkarılarak, gliom sınıflamasında isimlendirme ve derecelendirmede yenilikler getirilmiştir. Çalışmamızın öncelikli hedefi moleküler bir belirteç olan ATRX mutasyon durumunun glial tümörlü hastaların MRG özellikleriyle arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. Ayrıca ATRX mutasyonu ve IDH mutasyonu korelasyonu değerlendirildi. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza retrospektif olarak 75 hasta alınmıştır. Glial tümör tanısı almış hastaların ATRX ve IDH mutasyon statüsü immunohistokimya ile belirlenmiştir. 52 hastada ATRX mutasyonu gözlenmedi, 23 hastada ise ATRX mutasyonu pozitif olarak görüldü. Tümörler ATRX mutasyonu pozitif ve negatif olarak iki gruba ayrılıp preoperatif MR görüntüleri (T1A, T2A, T2 FLAIR, DAG-ADC, pre- postkontrast T1, SWI) üzerinden VASARI (Visually AcceSAble Rembrandt Images) skorlamasına dahil olan toplamda 25 MR bulgusu ile değerlendirildi. Ayrıca ATRX mutasyonu ve IDH mutasyonu korelasyonu istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Hastaların tanı yaşları 26-79 arasında değişmekte olup ortalaması medyan yaş değeri 58 olarak bulundu. 40 hasta kadın (%53,3), 35 hasta erkekti (%46,7). 23 (%30,7) olgunun ATRX mutasyonu pozitif, 52 (%69,3) olgunun ATRX mutasyonu negatifti. ATRX mutasyonu olan olgularda kontrastlanan kenarın belirgin olmaması, ATRX mutasyonu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. (p:0.034) ATRX mutasyonu olan olgularda ödem oranının az olması, ATRX mutasyonu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. (p:0.028) ATRX mutasyonu olan olgularda pial invazyonun olmaması, ATRX mutasyonu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. (p:0.018) ATRX mutasyonu olan olgularda derin beyaz cevher tutulumunun olması, ATRX mutasyonu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. (p:0.022) Hastanın tanı yaşının genç olması (<41) ATRX mutasyon pozitifliği ile ilişkili bulundu. Ayrıca ATRX mutasyonu pozitif olan olgularda IDH mutant olma oranı, ATRX mutasyonu olmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. (p<0.001) Sonuç: Glial tümörlerin MRG ile değerlendirilmesinde kontrastlanan kenarın belirgin olmaması, ödem oranının az olması, pial invazyonun olmaması ve derin beyaz cevher tutulumunun olması ATRX mutasyonu pozitifliği ile ilişkili bulunmuştur. Ayrıca hastanın genç olması ve IDH mutant olması ATRX mutasyon pozitifliği ili ilişkili bulunmuştur. Preoperatif MRG görüntülemeleri ile ATRX statüsü hakkında bazı öngörüler elde edilebilir.

Beyin hastalıklarıBeyin neoplazmlarıDNA mutasyon analizi+5
Engin Can
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipofiz adenomlarında beclin-1 protein ekspresyonunun prognostik önemi

Giriş ve Amaç: Hipofiz adenomları tüm kafa içi tümörlerin yaklaşık %15'ini oluştururlar. Glioma ve menenjiomdan sonra en yaygın üçüncü kafa içi tümörüdür. Beclin 1, tümör baskılayıcı rolü olan ve son zamanlarda birkaç çalışmayla birlikte tanınan bir otofaji genidir. Bu çalışmanın amacı, hipofiz adenomlu hastalarda otofaji belirteci olan Beclin 1 protein ekspresyonu ile klinik ve patolojik parametreler arasındaki ilişkiyi aydınlatmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Mart 2016 – Ekim 2022 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniğinde ameliyat olmuş, hastanemiz sisteminde ameliyat öncesi manyetik rezonans görüntülemesi mevcut olan ve Patoloji Anabilim Dalı'nda DSÖ 2017 kriterlerine göre hipofiz adenomu tanısı almış vakalar dahil edildi. Yaş, cinsiyet, hipofiz adenomu boyutu, primer ve nüks ayrımı, hipofiz hormonal değerleri, radyolojik sınıflandırma bulguları, patoloji değerlendirme sonuçları ve immünohistokimyasal boyanma özellikleri verilerine hastane otomasyon sisteminden ulaşıldı. Bu değerler ile Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasındaki ilişki istatistiksel yöntemler kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Toplam 78 hastadan 75'i makroadenom ve 3'ü mikroadenomdu. Hipofiz makroadenomlu olguların 34'ü (%45,3) kadın ve 41'i (%54,7) erkek olgulardı. Beclin 1 ekspresyonu 13 hastada gözlenmedi. Hafif derecede boyanma 10, orta derece boyanma 25, yoğun derecede boyanma 30 hastada gözlendi. Beclin 1 ekspresyon durumu boyanma durumuna göre 4 (0,1,2,3) ve 2 (0-1, 2-3) farklı derecede gruplandırılarak karşılaştırmalar yapıldı. Tümör hacmi ve 4 derecede incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. (p=0,214) Fakat tümör hacmi ve 2 derecede (0-1, 2-3) incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur. (p=0,044) Tümör hacmi daha yüksek olan adenomlarda, tümör hacmi daha az olanlara göre anlamlı ölçüde daha fazla Beclin 1 ekspresyonu gözlenmiştir. Çalışmaya dahil ettiğimiz 78 hastadan 49 tanesi fonksiyonel olmayan hipofiz adenomuna sahipken, 29 tanesi fonksiyonel (hormonal ve klinik aktif) hipofiz adenomuna sahipti. Tümör fonksiyonu ve 4 derecede incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. (p=0,051) Fakat tümör fonksiyonu ve 2 derecede incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur. (p=0,022) Fonksiyonel olmayan tümörlerde, fonksiyonel olan tümörlere göre ekspresyon düzeyi daha fazla gözlenmiştir. Knops hipofiz adenomu radyolojik sınıflandırması ve 4 derecede incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. (p=0,315) İnvazyon durumuna göre gruplandırılmış Knops hipofiz adenomu radyolojik sınıflandırmasıyla 4 derecede (p=0,411) ve 2 derecede (p=0,170) incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. Hardy-Wilson modifiye hipofiz adenomu radyolojik sınıflandırması ve 4 derecede incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. (p=0,579) Suprasellar uzantının simetrik-asimetrik olma durumuna göre gruplandırılmış Hardy-Wilson modifiye hipofiz adenomu radyolojik sınıflandırmasıyla 4 derecede (p=0,885) ve 2 derecede (p=0,456) incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. Primer/nüks hipofiz adenomu olma durumu ve 4 derecede (p=0,233) ve 2 derecede (p=0,723) incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. Ki-67 proliferasyon indeksi ve 4 derecede incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. (p=0,413) Ki-67 proliferasyon indeksi %3'ün altı ve üst olacak şekilde 2 gruba ayırıp, 2 derecede incelenmiş Beclin 1 ekspresyon düzeyi ile karşılaştırdığımızda istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmamıştır. (p=0,412) Sonuç: Hipofiz adenomu hacmi arttıkça ve fonksiyonel olmayan hipofiz adenomlarında fonksiyonel olanlara göre Beclin 1 ekspresyon düzeyindeki artış durumu istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Hipofiz adenomu Ki-67 proliferasyon indeksi, Knops ve Hardy-Wilson radyolojik sınıflandırması ve primer-nüks tümör durumu ile Beclin 1 ekspresyon düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Anahtar Kelimeler: Hipofiz adenomu, Beclin 1, Knops ve Hardy-Wilson radyolojik sınıflandırması, Ki-67

AdenomlarBeclin 1Beyin neoplazmları+7
Sadık Tokar
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel spinal kord yaralanması sonrası deferoksaminin SOD ve histopatolojik değişiklikler üzerine etkisi

Giriş: Travmatik omurilik yaralanmasında birincil zedelenme travma anında olan zedelenmedir. İkincil zedelenme ise oluşan birincil zedelenmenin başlattığı saatler içerisinde gelişen, metabolik ve biyokimyasal nedenlerle oluşan hasarlardır. İkincil zedelenme mekanizmaları arasında yer alan iki faktör serbest radikaller ve iskemi-reperfüzyon hasarıdır.Bir demir şelatörü olan deferoksamin demir iyonlarına yüksek affinite gösterir ve antioksidan bir maddedir. Serbest demir iyonlarını bağlamak kaydıyla sekonder yaralanma mekanizmaları üzerine tedavi edici etkinliği olduğu gösterilmiştir. Düşük molekül ağırlığı nedeniyle kan-beyin bariyerini ve membranları geçebildiği bilinmektedir. Deferoksaminin bilinen bu etkilerini ve ikincil yaralanma mekanizmalarından serbest radikal hasarını göz önünde bulundurarak böyle bir çalışma yapılmasına karar verdik.Gereç ve yöntemler: Eksperimental spinal kord yaralanma modeli 26 rat üzerinde uygulandı. Kontrol grubunda 10 rat normal spinal kord histopatolojisini ve biyokimyasal değerlerin saptanması için kullanıldı. Grup II'de 6 rat'a 6 seviye total laminektomi yapıldıktan sonra anevrizma klipsi ile spinal kord travması uygulandı. Grup III'de ise 10 rat'a aynı yöntem uygulandı ve ayrıva 100mg/kg/gün dozunda intraperitoneal olarak deferoksamin verildi. Grup II ve III'deki tüm ratlar işlemden 48 saat sonra sakrifiye edildi. Deferoksaminin histopatolojik bulgulara, süperoksit dismutaz değerine olan etkisi araştırıldı.Sonuçlar: Sonuç olarak tedavi grubunun süperoksit dismutaz değerinde travma grubuna göre anlamlı bir azalma saptandı. Histopatolojik incelemede ise spinal kord yapısı, tedavi grubunda travma grubuna göre korunmuş durumda idi.Tartışma: Deferoksamin spinal kord travmasında ikincil zedelenmeyi azaltarak faydalı olabilir ve bu muhtemel etkisini serbest radikal oluşumunu azaltarak yapar.

Mazhar Kerem Özsoy
Çukurova University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glioblastoma multiforme'de konkomitant ve adjuvant Temozolomid'in prognoz ve sağkalıma etkisi

Amaç: Glioblastoma multiforme (GBM) erişkinde en sık görülen malign primer beyin tümörüdür. GBM tedavi sonrası izlemde en sık karşılaşılan problem lokal kontrolün sağlanamamasıdır. Bu çalışmada, GBM tedavisinde kullanılan bir kemoteropatik ajan olan temozolomidin, Aralık 2005'te ülkemizde ruhsat alınmasından sonra protokole uygun olarak cerrahi sonrası radyoterapi ve kemoterapi tedavisi alan 28 olgunun sonuçları, bu tarihten önce cerrahi sonrası sadece radyoterapi verdiğimiz, randomize olarak seçilmiş 26 olgunun sonuçları temozolomid'in etkinlik ve güvenilirliğini değerlendirmek için değerlendirmeye alınmıştır.Gereç ve yöntemler: Patolojik olarak doğrulanmış, protokole uygun özelliklere sahip, glioblastoma multiforme teşhisi almış olgular iki gruba ayrıldı. Birinci grup cerrahi sonrası sadece radyoterapi tedavisi gören olgular, ikinci grup ise (kombine tedavi grubu) cerrahi sonrası radyoterapi ve temozolomid tedavisi gören olgular olarak ayırıldı. Tüm olgulara lokal fraksiyone radyoterapi (60 Gy toplam doz: 2 Gyx5 gün/hafta, 6 hafta boyunca) uygulandı. Sadece ikinci gruba konkomitan olarak oral yoldan 75 mg/m2/günx7gün/hafta, 6 hafta boyunca ve bunu takiben monoterapi olarak 200 mg/m2/günx5gün, altı siklus boyunca her 28 günde bir temozolomid uygulandı. Temozolomidin prognoz ve sağkalım üzerine etkisine ilave olarak yaş, cinsiyet ve rezeksiyon boyutunun her iki grupta kadar geçen medyan süre (PSS) ve Medyan genel sağkalım süresi (GSS) üzerine etkisi bağımsız olarak değerlendirildi.Bulgular: Çalışma sonucunda PSS, kombine tedavi grubunda 14 ay, tek başına radyoterapi grubunda ise 6 ay idi (P<0.0001). GSS, kombine tedavi grubunda 16 ay, tek başına radyoterapi gurubunda ise 12.5 ay idi (P=0,0354). Her iki gruptada önemli prognostik faktörlerden, yaş ve cinsiyet için hem PSS, hem de GSS bakımından istatistiksel olarak anlamlı olmayan yarar saptanırken, rezeksiyon boyutu (total-subtotal) için istatistiksel olarak anlamlı yarar saptandı.Sonuç: Total cerrahi tedavi sonrası kombine (RT + TMZ) tedavi, tek başına radyoterapiye göre prognoz ve sağkalım üzerinde daha etkili olduğu gösterilmiştir.Anahtar Sözcükler: Glioblastoma multiforme, Temozolomid, Tedavi

Antineoplastik ajanlarBeyin neoplazmlarıGlioblastoma+4
Can Sezer
Çukurova University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrakranial glial kitlesi olan hasta serumlarında YKL-40 ve oksidatif stresin araştırılması

Amaç: Tüm tümörlerde olduğu gibi beyin tümörlerindede erken teşhis ve tedavi oldukça önemlidir. İntrakranial glial kitle oluşumu ve evresi ile biyokimyasal belirteçler olan YKL-40, Total antioksidan status (TAS), Total oksidan status (TOS), ve Malondialdehit (MDA) arasındaki ilişki değerlendirilerek bu belirteçlerin beyin glial tümör belirteçleri olup olmayacağı ve beyin iltihabi sürecinde anlamlı rol alıp almadığını araştırmayı amaçladık. Anlamlı sonuçlar elde edildiği takdirde bu moleküllerin düzeyleri farmakolojik ajanlarla sınırlandırılması planlanarak glial tümör yeniden oluşum ve iltihabi süreç azaltılarak morbidite ve mortalite oranında faydalı sonuçlar elde edilecektir. Gereç ve Yöntemler: Ağustos 2021 ile eylül 2023 tarihleri arasında kliniğimiz (Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Anabilim Dalı)'nda beyin tümörü nedeniyle cerrahi uygulanan ve histopatolojileri düşük veya yüksek dereceli glial tümör olarak belirlenen 38 hasta ve kronik hastalığı olmayan 38 sağlıklı kontrol grup çalışmamıza dahil edilmiştir. Cerrahi operasyon öncesi venöz kan alınıp ELİZA yöntemiyle biyokimya laburatuvarında YKL-40, TAS, TOS ve MDA serum düzeyleri ölçüldü. Düşük dereceli gliom, yüksek dereceli gliom tanılı ve sağlıklı kontrol grupların serumlarında bu moleküllerin düzeyleri karşılaştırıldı. Bulgular: Laburatuvar sonuçları göz önünde bulundurulduğunda TOS, YKL-40 ve MDA ölçümleri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. TAS düzeylerinde ise hasta ve sağlıklı birey grubunda anlamlı fark izlenmemiştir. Diğer yandan istatistiksel olarak tümör gruplarında YKL-40 düzeylerinin yüksek dereceli glial tümörlerde düşük dereceli glial tümörlere göre yüksek bulunup ve TAS, TOS ve MDA düzeylerinde tümör grupları arasında anlamlı değişiklik gözlenmemiştir. Sonuç: Veriler analiz edildiğinde oksidatif dengenin bozulması sonucu karsinogenezin tetiklendiği ve YKL-40 ve MDA moleküllerinin artması bu dengeyi bozmada rol alıp glial tümör etyolojisinde rol oynayabileceğini düşünüyoruz. İlerideki çalışmaların dahada genişletilmesiyle bu molekül düzeylerinin glial tümör tanısı ve derecesi hakkında yol gösterici olabileceği kanaatindeyiz. Aynı molekül düzeylerini azaltacak farmakolojik ajanların keşfedilmesiyle bu tümörlerin yükünü azaltacağı beklide surveylerini arttırmada ve yeni tedavi metotları için yol gösterici olacağı umudundayız. Anahtar Kelimeler: YKL-40, TAS, TOS, MDA, glial tümör, molekül

Mustafa Özaslan
Gaziantep University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Genetıc Rısk Factors In Oligodendrogliomas And Olıgoastrocytomas And The Effects Of These Factors On Prognosıs

Amaç: Biz bu çalışmamızda, kliniğimizde 2001 ile 2010 yılları arasında cerrahi tedavi uyguladığımız oligodendroglial tümörlü 15 olguda, 1p ve 19q delesyonları ile prognoz arasında herhangi bir ilişki olup olmadığını araştırmayı amaçladık.Materyal ve Metod: Fakülte etik kurulu onayı ve hasta onayları alınarak, kliniğimizde 2001 ile 2010 yılları arasında oligodendroglial tümör tanısı almış 15 olgu belirlendi. Bu olguların formalinle fikse edilmiş parafin kesitlerinde Fluoresence in situ hybridization yöntemiyle 1p ve 19q delesyonları araştırıldı. Delesyon sonuçlarına göre bu olguları her iki delesyona sahip olanlar (Grup 1), sadece 1p delesyonuna sahip olanlar (Grup 2) ve delesyonlardan hiçbirine sahip olmayanlar olarak (Grup 3) 5'er olgudan oluşan 3 gruba ayırdık. Ve bu gruplar, tanı anındaki ortalama yaşları, ortalama izlem süreleri ve ortalama progresyonsuz izlem süreleri baz alınarak karşılaştırıldı ve bu delesyonlarla prognoz arasındaki ilişki olup olmadığı araştırıldı.Bulgular: Fluoresence in situ hybridization yöntemiyle patoloji örnekleri incelenen 15 olgudan 1 tanesi anaplastik oligoastrositom, 14 tanesi ise grade 2 oligodendroglial tümörlerdi. Bunların arasından 2 tanesi anaplastik oligoastrositoma malign transformasyon gösterdi. Bu 15 olgunun 5 tanesinde 1p ve 19q delesyonların her ikisinin mevcut olduğu tespit edildi. 5 olguda sadece 1p delesyonu saptanırken, geriye kalan 5 olguda bu iki delesyondan hiçbirisine rastlanmadı. Oligodendroglial grade 2 tümörlerden iki tanesi anaplastik oligoastrositoma malign transformasyon gösterdi.Grup 1' deki olguların tanı anındaki ortalama yaşları 37,4, Grup 2'dekilerin ki 41,8, Grup 3'dekilerin ise 34,2 idi ve bu parametre açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Ortalama izlem süresi kodelesyona sahip olanlar (Grup 1) için 28,6 ay, Grup 2 için 44,4 ay, Grup 3 için ise 62 aydı. Ortalama izlem süresi açısından da istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Tümöre bağlı ölüm sadece bir olguda görüldü ( %6,7) ve bu olgu her iki delesyona da sahip olmayan (Grup 3) olgu grubundaydı. Bu nedenle bu 3 grup arasında yaşam süreleri temel alınarak bir karşılaştırma yapılamadı. Nüks oranı kodelesyona sahip grup için % 0 iken, sadece 1p delesyonuna sahip grupta % 20, delesyonu olmayan grupta ise % 40 olarak belirlendi. Nüks oranları açısından olgular grup bazında değerlendirildiğinde de istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Ortalama takip süresi Grup 1 için 38,2 ay, Grup 2 için 48,6 ay, Grup3 için ise 52,8 aydı. Ortalama progresyonsuz takip süreleri ise kodelesyona sahip grupta progresyon gösteren olgu olmadığından yine 38,2 ay, Grup 2'de 23,6 ay, Grup 3'te ise 40,8 ay idi. Bu parametrelerin her birisi için gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05).Sonuçlar: Çalışmamızda olgu sayımızın 15 ile sınırlı kalması nedeniyle istatistiksel olarak anlamlı sonuç almaya yetebilecek veriler toplanamadı ve yapılan istatistiksel analizler tanımlayıcı olmaktan öteye gidemedi. Biz bu çalışmamızı, tüm dünyada artık oligodendroglial tümörlerde rutin olarak yapılan bu değerlendirmelerin ışığında öncül bir çalışma olarak kabül edilmesi, oligodendroglial tümörlerdeki moleküler markerlarla ilgili ilerleyen yıllarda yapılacak çalışmalar için temel oluşturabilmesi ve bazı sorunlara ışık tutabilmesi amacıyla tamamladık.Anahtar kelimeler: Oligodendroglioma, moleküler genetik değişiklikler, prognostik etkiler.

Beyin neoplazmlarıFISHGenetik+4
Mehmet Olpak
Çukurova University
2011
00