Düzce University
Discipline

Dermatology

Düzce University

115

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psoriasisli hastalarda serum mikrorna analizi

Giriş: Psoriasis epidermal hiperproliferasyon, anormal keratinosit diferansiasyonu, anjiogenez , epidermis ve dermiste T hücre prolifersyonu ile karakterize, deri ve eklemleri tutan, kronik inflamatuvar bir deri hastalığıdır. Hastalığın patogenezinde genetik faktörler ile çevresel ve immünolojik faktörlerin rol oynadığı düşünülse de etyopatogenez tam olarak aydınlatılamamıştır. İmmunolojik olarak TNF-a ve IL gibi pek çok sitokin psoriatik lezyonların oluşmasına neden olmaktadır. Bu sitokinlere karşı oluşturulmuş monoklonal antikorlar psoriasis tedavisinde kullanılmakta ve dramatik bir iyileşme sağlamaktadır. MiRNA'lar küçük, kodlanmayan RNA molekülleridir ve gen ekspresyonunu posttranskripsiyonel evrede etkilerler. Genellikle hücre içerisinde etki gösterseler de serum ve plazma gibi hücre dışı çevrede de etkileri olduğu gösterilmiştir. MiRNAların immun yanıtta, hücresel gelişme ve farklılaşmada, organogenez, kök hücre farklılaşması, hücresel büyüme kontrolü ve apoptoziste yer aldığı bilinmekle birlikte, pek çok yayında miRNAların kanserler, immunolojik ve metabolik hastalıkların patogenezinde önemli bir role sahip olduğu gösterilmiştir. İnsanlarda yüzlerce miRNA tanımlanmasına rağmen henüz tam olarak tüm fonksiyonları anlaşılamamıştır. Psoriatik lezyonlarda çok sayıda gen ekspresyon değişiklikleri tanımlanmıştır ve özellikle son çalışmalarda miRNA'ların psoriasiste inflamatuvar proteinlerin ekspresyonunu kontrol ettiği, keratinosit farklılaşmasını ve T hücre fonksiyonunu etkilediği düşünülmektedir. MiRNA'ların aynı zamanda hastalığın şiddetini gösteren ve tedavinin erken döneminde anlamlı biyobelirteçler olarak da kullanılabileceği bildirilmiştir. MiRNA'ların ekspresyonlarındaki değişimin psoriasis patogenezinde pek çok basamağı etkilediği bilinmektedir. Örneğin miR-21, 203 ve 125 epidermal farklılaşmayı, miR-21 ve 378 ise anjiogenezi etkileyerek hastalığın oluşmasına katkıda bulunmaktadır. Önceki çalışmalarda psoriasis spesifik miRNA ekspresyonları doku örneklerinde gösterilmiş olsa da serum ekspresyonlarını gösteren çok az sayıda çalışma mevcuttur. Amaç: Bu çalışmanın gerekçesi; psoriasisli hastalarda ve sağlıklı kontrollerde serum miRNA ekspresyonlarını analiz ederek hastalık ile miRNA seviyeleri arasındaki ilişkiyi saptamak ve psoriasiste miRNA'ların potansiyel kan biyobelirteci olarak kullanılmasının yolunu açmak için gerekli verileri elde etmektir. Yöntem: Çalışma kontrollü olarak planlanmış olup başka bir inflamatuvar dermatolojik veya sistemik hastalığı olanlar çalışmaya dahil edilmedi. Çalişma Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvuran ve psoriasis tanısı konulan, rutin tanı ve tedavi seçeneklerinin belirlenmesi amacıyla kan tetkikleri yapılan hasta grubu ile 2016 yılından itibaren 1 yıl süre ile yürütüldü. Çalışmaya 35±5 hasta alındı. Rutin tanı ve tedavi işlemleri sırasında psoriasise eşlik edebilecek hiperlipidemi, karaciğer fonksiyon bozuklukları gibi komorbiditeleri saptamak amacı ile rutin olarak kan örneği alınan (hemogram, sedimentasyon, C-reaktif protein, serum lipid seviyeleri, serum üre, kreatinin, AST, ALT, GGT düzeyleri) hastalarda ek olarak bir adet EDTA'lı tüpe alınan kanda genetik laboratuvarında mikroRNA ekspresyon analizi yapıldı. Celal Bayar Üniversitesi Dermatoloji polikliniğine başvuran psoriasisli hastalara ait klinik bilgiler ve laboratuar çalışmaları sonrası elde edilen bilgiler olgu rapor formlarına her hasta için ayrı ayrı kaydedildi. Çalışmaya katılan bütün bireylerin yazılı onayları alındı ve onayları alınan 35 hasta ve 35 kontrolün venöz kanları K2EDTA'lı tüplere toplanıp Tibbi Genetik laboratuvarına iletildi. Araştırmanın bağımlı değişkeni; psoriasis; bağımsız değişkenleri sunumu artan ve azalan genler oldu. Hasta izlem ve örnekleme CBÜ Deri ve Zührevi Hastalıkları kliniğinde, genetik analizler CBÜ Tıbbi Genetik laboratuvarında yapıldı. miR-19a, miR-19b, miR29a, miR-29b, miR-4729, miR-23a, miR-23b, miR-23c, miR-211, miR-204, miR-2277, miR-520, mir-524 ve miR 4795 ekspresyon analizi RT-PCR ile yapıldı. Bulgular: Çalışmamızda, psoriatik hastalarda kontrol grubuna göre serum miR- 19a, miR-19b, miR-23a ve miR-29a eksresyonları anlamlı bir şekilde azalmıştır. Diğer miRNAların seviyelerinde anlamlı bir değişiklik sağtanmamıştır. miRNA ekspresyonlarındaki azalma ile PAŞİ arasında ise korelasyon görülmemiştir. Sonuç: Çalışmamızda, miR-19a, miR-19b, miR-23a ve miR-29a'nın psoriasis patogenezinde önemli bir yere sahip olabileceği ve bu miRNAların düzenlenmesi ile yeni tedavi seçeneklerinin oluşabileceği düşünülmüştür.

BiyobelirteçlerDeriDeri hastalıkları+5
Lale Ateş
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Liken planuslu hastalarda serum TNF-ALFA,IL-1-ALFA,IL-6 ve IL-8 düzeyi

Amaç ve kapsam: Liken planus toplumda oldukça sık rastlanan bir hastalıktır. Etyopatogenezinde T hücre aracılı immünite ve bazı sitokinlerin rol oynadığı düşünülmektedir. Ancak hastalığın etyopatogenezi halen tam olarak aydınlatılamamıştır. Hastaya yaklaşım ve tedavinin planlanmasında patogenezi iyi bilinmelidir. Bu çalışmada, liken planusun etyopatogenezinde TNF-alfa, IL-1-alfa, IL-6 ve IL-8'in rolünün araştırılmasını amaçladık. Materyal-metod: Bu çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvuran klinik ve/veya histopatolojik olarak liken planus tanısı alan 40 gönüllü hasta alındı. 40 sağlıklı gönüllü çalışmaya kontrol grubu olarak katıldı. Çalışmaya katılabilmek için her iki grubun her bir kişisine bilgilendirilmiş onam formu verildi. Her bir hastanın rutin kan tetkikleri (hemogram ve biyokimya) ve TNF-alfa, IL-1-alfa, IL-6 ve IL-8 düzeyleri araştırılmak üzere düz tüplere kanları alındı. Sağlıklı gönüllülerin ise TNF-alfa, IL-1-alfa, IL-6 ve IL-8 düzeyleri araştırılmak üzere düz tüplere kanları alındı. Kan örnekleri Celal Bayar Üniversitesi Biyokimya Anabilim Dalı'nda ELİSA yöntemiyle incelendi. Bulgular: Liken planuslu hastaların serum TNF-alfa ve IL-8 düzeyleri sağlıklı gönüllülerinkinden daha yüksekti ve bu değer istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05). IL-1-alfa ve IL-6 düzeylerinde ise hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (IL-1-alfa p:0.13, IL-6 p:0.509). Oral tutulumu olan liken planuslu hastalar, oral tutulum olmayanlar ile kıyaslandığında TNF-alfa, IL-1-alfa, IL-6 ve IL-8 düzeylerinde anlamlı yükseklik saptanmadı (TNF-alfa p:0.3, IL-1-alfa p:0.5, IL-6 p:0.2 ve IL-8 p:0.2). Hastalık süresi arttıkça TNF-alfa, IL-1-alfa, IL-6 ve IL-8 düzeylerinin korele olarak artıp artmadığına da bakıldı ve artmadığı görüldü (TNF-alfa p:0.4, IL-1-alfa p:0.1, IL-6 p:0.4 ve IL-8 p:0.5). Kadın ve erkek hastaların TNF-alfa, IL-1-alfa, IL-6 ve IL-8 serum düzeyleri arasında istatistiksel fark saptanmadı. Sonuç: Liken planuslu hastalarda serum TNF-alfa ve IL-8 düzeyleri sağlıklı gönüllülere göre daha yüksektir ve liken planus etyopatogenezinde önemli rol aynadığı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: liken planus, TNF-alfa, IL-1-alfa, IL-6, IL-8

Liken planusTümör nekroz faktörleriİnterlökin 1+2
Dilek Bayraktar Bilaç
Manisa Celal Bayar University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akral melanositik nevusların dermatoskopik paternleri ve bu paternlerin dağılım özelliklerinin değerlendirilmesi

Dermatoskopi, pigmente deri lezyonlarına yönelik gereksiz cerrahi girisimleri azaltarak histopatolojik tanıya yakın dogrulukta tanı koydurabilen, hızlı, ucuz ve pratik bir tanı yöntemidir. Günümüzde bu yöntem, malign ve benign melanositik lezyonların birbirinden ayrımında yaygın olarak kullanılmaya baslanmıstır. Son 20 yıldır dermatoskopi konusunda önemli mesafeler kat edilmesine ragmen, akral pigmentli lezyonlarla ilgili çalısmalar çok fazla degildir. Biz çalısmamızda bölgemizdeki akral yerlesimli pigmente lezyonların dermatoskopik paternlerini ve dagılım özelliklerini arastırdık. Akral melanositik lezyonların dermatoskopisi, palmoplantar bölgenin farklı anatomik yapısı nedeniyle özellik göstermektedir. Akral yerlesimli benign melanositik lezyonların dermatoskopik bakısında lezyonlarda baslıca ?paralel oluk paterni?, ?kafes benzeri patern?, ve ?fibriler patern? tespit edilirken, daha az oranda ?retiküler patern?, ?homojen patern? ve ?globuler patern? görülmektedir. Malign melanomda ise tipik dermatoskopik patern ?paralel sırt paterni?dir. 102 hastanın 126 akral melanositik lezyonunun dermatoskopik olarak incelendigi çalısmamızda, en sık ?paralel oluk paterni? görülürken, bunu sıklık sırasıyla, ?kafes benzeri patern?, ?nokta/globüler patern?, ?fibriler patern?, ?homojen patern?, ?retiküler pigmentasyon paterni? ve ?atipik patern? izlemistir. Lezyonların en sık el parmaklarına yerlestigi gözlenmekle birlikte el ayası ve ayak tabanı lezyonları da görülmüstür. Çogu bölgede ?paralel oluk paterni? görülmekteyken, ayak medialinde ve topuktaki lezyonlarda daha çok ?kafes benzeri patern? görülmüstür. Sonuç olarak, çalısmamızın bölgemizdeki akral melanositik lezyonların dermatoskopik paternleri ve dagılım özelliklerini gözler önüne seren ilk çalısma olması ve benzer uluslararası çalısmalarla karsılastırma olanagı saglaması açısından önem arz ettigini düsünmekteyiz.

DermatolojiDermoskopiNevüs
Bilge Madak
Manisa Celal Bayar University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vitiligolu hastalarda serum homosistein, vitamin B12, folik asit düzeyleri ve metilentetrahidrofolat redüktaz (MTHFR) gen polimorfizmi

AMAÇ : Bu çalışmada vitiligolu hastalarda serum vitamin B12, folik asit, homosistein düzeylerinin ve MTHFR (C677T, A1298C) gen polimorfizminin araştırılarak, sağlıklı gönüllülerle kıyaslanması ve vitiligo etiyolojisindeki olası rollerinin değerlendirilmesi amaçlandı.GEREÇ ve YÖNTEM : Araştırmamıza Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvuran, klinik ve wood lambası muayenesi ile vitiligo tanısı koyulan, 10-56 yaş aralığında toplam 40 hasta alındı. Ayrıca yaş ve cinsiyet açısından uyumlu 40 sağlıklı birey kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Hasta ve gönüllülerin çalışma hakkında bilgilendirilmesi ve onamlarının alınmasını izleyerek, alınan periferik venöz kan örneklerinde serum homosistein, folik asit ve vitamin B12 düzeyleri ölçüldü ve PCR yöntemi ile MTHFR gen polimorfizmi araştırıldı. İstatistiksel analiz SPSS 16.0 programı ile yapıldı.BULGULAR : Çalışmaya alınan 40 vitiligolu hastanın 23'ü (%57,5) kadın, 17'si (%42,5) erkekti. Hastaların yaşları 10-56 arasında değişiyordu ve yaş ortalaması 27,77 ± 13,44 olarak bulundu. 40 kişiden oluşan kontrol grubunun 22'si (%55,0) kadın, 18'i (%45,0) erkekti. Kontrol olgularının yaşları 20-41 arasında değişiyordu ve yaş ortalaması 25,42 ± 4,48 olarak bulundu. Vitiligolu olgular ile kontrol grubu, yaş ve cinsiyet dağılımı açısından benzer bulundu. Vitiligolu hastalarda hastalık başlangıç yaşı 2 ile 56 arasında değişiyordu. Ortalama başlangıç yaşı 19,60 ± 13,39 olarak bulundu. 40 hastanın 33'ünde (%82,5) soygeçmişte vitiligo öyküsüne rastlanmazken, 7 (%17,5) hastada aile öyküsü pozitifti. Aile öyküsünde vitiligo bulunması ile hastalığın başlangıç yaşı arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Klinik dağılıma bakıldığında 40 vitiligo hastasının 4'ünün (% 10) fokal tip, 1'inin (% 2,5) segmental tip, 8'inin (% 20) akrofasiyal tip, 27'sinin (% 67,5) generalize tipte olduğu saptandı. Hastalık aktivitesine göre 5 hasta aktif (% 12,50), 6 hasta regresif (% 15,5) ve 29 hasta stabil (% 72,5) olarak değerlendirildi. Klinik tipler arasında hastalık aktivitesi açısından anlamlı fark görülmedi.Serum vitamin B12 ve homosistein ortalama değerleri açısından hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı fark saptanmazken, folat düzeyinin kontrol grubunda düşüklüğü ise istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p= 0,042). Vitamin B12 ve homosistein düzeyleri ile hastalık aktivitesi arasında anlamlı bir ilişki bulunmazken, regresif hastalığı olanlardaki folat düşüklüğü istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p= 0,012). Hasta ve kontrol grubunda folik asit düzeyleri erkeklerde kadınlara oranla anlamlı düzeyde düşük bulunurken (p=0,024), homosistein düzeylerinin erkeklerdeki yüksekliği de istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,003). Vitamin B12 düzeyleri açısından ise hasta grubunda kadın ve erkekler arasında anlamlı fark yoktu.C677T gen polimorfizmi açısından yapılan değerlendirmede hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. A1298C gen polimorfizminin hasta grubundaki heterozigotluk oranı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p= 0,007). MTHFR gen polimorfizmi ile hasta ve kontrollerin vitamin B12, folik asit, homosistein düzeyleri arasında anlamlı ilişkiye rastlanmadı.SONUÇ ve ÖNERİLER : Literatürde araştırabildiğimiz kadarıyla, çalışmamız vitiligoda MTHFR gen polimorfizmini araştıran ilk çalışmadır. A1298C heterozigot genotip (AC) vitiligolularda anlamlı oranda yüksek saptanmıştır. Çalışmamızda elde ettiğimiz sonuçların geçerliliğinin doğrulanması açısından, daha geniş hasta gruplarında MTHFR gen polimorfizmine yönelik çalışmaların yapılmasının faydalı olacağı kanısındayız.

Folik asitHomosisteinMetilentetrahidrofolat+4
Ali Yaşar
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alopesi areata ve vitiligoda aleksitimi

Amaç: Vitiligo ve alopesi areata (AA)'nın etyopatogenezi tam olarak bilinmemesine rağmen hastalıkların etyopatogenezinde stres ve psikolojik faktörlerin tetikleyici rol oynadığı düşünülmektedir. Bu iki hastalıkta anksiyete ve depresyon gibi psikiyatrik rahatsızlıklar daha sık görülmektedir. ?Duygularını tanıma ve sözel olarak belirtmedeki zorluk? olarak tarif edilebilen aleksitiminin vitiligo ve AA'lı hastalarda daha sık görülmesi beklenir. Bu hastalar aleksitimik kişilik özelliklerine bağlı olarak duygularını ifade etmekte ve stresli yaşam olayları ile baş etmekte zorlanabilirler. Bu çalışmada vitiligolu ve AA'lı hastalarda sosyodemografik özellikler, yaşanmış travmatik olaylar, anksiyete, depresyon, anksiyete duyarlığı ve aleksitimiyi saptamak amaçlanmıştır. Aynı zamanda aleksitimiye etkili etmenler de araştırılmıştır.Yöntem: Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Dermatoloji Polikliniğine başvuran 90 vitiligo, 51 AA'lı ve yaş-cins uyumlu 90 sağlıklı kontrol çalışma grubunu oluşturdu. Bu araştırmada hasta ve gönüllü kontrollerde sosyodemografik ve klinik veri formu, Toronto Aleksitimi Ölçeği-20 (TAÖ-20), Anksiyete Duyarlılığı İndeksi-III (ADİ-III), Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HAD) ve travmatik olayları değerlendirme formu uygulanmıştır.Bulgular: Hasta ve kontrol grupları arasında anksiyete, depresyon ve aleksitimi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamaktaydı. Vitiligolularda ADİ-III değerleri AA'lılardan yüksekti. Vitiligolularda yaş ve başlangıç yaşı arttıkça aleksitimi ve anksiyete duyarlığı da artmaktaydı. Eğitim süresi vitiligolularda anksiyete ve depresyon, AA'lılarda ise depresyon ile negatif orantılıydı. Anksiyete duyarlılığı, vitiligolularda anksiyete, depresyon ve aleksitimi, AA'lılarda ise anksiyete ve aleksitimi ile doğru orantılıydı. Vitiligo grubundaki kadınlar daha anksiyöz, depresif ve aleksitimik iken, alopesik kadınlar daha yüksek anksiyete ve depresyon skorlarına sahipti. Vitiligoda tek değişkenli risk analizlerinde yaş, ADİ-III skoru ve başlangıç yaşı istatistiksel olarak anlamlıydı. Ancak regresyon modelinde sadece ADİ-III değişkeni anlamlılığını sürdürdü. AA grubunda tek değişkenli risk analizlerinde cinsiyet, lezyonlardan rahatsızlık duyma ve depresyon skorları istatistiksel anlamlı değişkenlerdi. Ama regresyon modelinde anksiyete ve depresyon anlamlılığını sürdürdü.Sonuç: Çalışmamızda anksiyete duyarlılığı, vitiligo ve AA ile ilişkili bir parametre olarak saptanmıştır. Aleksitiminin bu hastalıklara etkisi ise gösterilememiştir. Anksiyete duyarlılığı ve aleksitimi, süregen psikopatolojik parametreler olarak her iki hastalığın etiyopatogenezi, klinik gidiş ve tedavi sonuçları için önemli olabilir. Bu konuda daha geniş hasta sayılarına sahip ayrıntılı çalışmalara gereksinim bulunmaktadır.

Affektif semptomlarAlopesiAlopesi areata+2
Engin Kocabaş
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psoriazisli hastalarda serum TIMP-1, TIMP-2, MMP-2, MMP-9 ve TGF-B düzeyleri ve hastalık aktivitesiyle ilişkisi

Amaç: Bu çalışmada, psoriazisli hastalarda serum TIMP-1, TIMP-2, MMP-2, MMP-9 ve TGF-ß düzeylerinin hastalık aktivitesiyle ilişkisinin araştırması amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Araştırmamıza Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvuran, klinik ve histopatolojik olarak psoriazis tanısı konulan toplam 62 hasta alındı. Alınan periferik venöz kan örneklerinde serum TIMP-1, TIMP-2, MMP-2, MMP-9 ve TGF-ß düzeyleri Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı'nda ELISA yöntemiyle ölçüldü. İstatistiksel analizler SPSS 17.0 programı ile yapıldı.Bulgular: Çalışmaya alınan 62 psoriazis hastasından 29'u (% 46,8) kadın, 33'ü (% 53,2) erkekti. Hastaların yaşları 10-72 arasında değişiyordu ve yaş ortalaması 43,51±15,04 idi. Cinsiyet, aile öyküsü, artrit varlığı, ve laboratuvar parametreleri arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Hastalık süresiyle TIMP-1 düzeyi anlamlı olarak korele saptandı. TIMP-1, TIMP-2, MMP-2, MMP-9 ve TGF-ß değerleri ile PASI skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon saptanmadı. MMP-9 ile TGF-ß seviyeleri ve MMP-2 ile TIMP-2 seviyeleri anlamlı olarak korele bulundu.Sonuç ve Öneriler: Çalışmada psoriazis aktivite indeksi ile matriks metalloproteinazlar arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. MMP'ların psoriazis patogenezindeki rolünü açıklığa kavuşturmak için tüm parametreleri içeren geniş serili çalışmalara ihtiyaç vardır.

Matriks metalloproteinaz 9Matriks metalloproteinazlarMetalloproteinazlar+3
Tuba Çelebi Kayhan
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Melanoma dışı deri kanserlerinde yaşam kalitesinin değerlendirilmesi, psoriazis ve vitiligo hastalarındaki yaşam kalitesi ile karşılaştırılması

Amaç: Deri maligniteleri insanlarda en sık görülen kanserlerdir. Melanoma dışı deri kanserlerinin insidansında artış olmasına rağmen ölümler nispeten nadirdir. Tedavide hedef tümör rekürrensinin önlenmesi ve yaşam kalitesinin yükseltilmesidir. Melanoma dışı deri kanserleri çok nadiren yaşamı tehdit ettikleri için önemli olan hastaların yaşam kalitesi ve tedavi maliyetidir. Literatürde melanoma dışı deri kanserleri (Bazal hücreli karsinom ve skuamöz hücreli karsinom)'nde yaşam kalitesinin değerlendirildiği az sayıda araştırmada bizim çalışmamızda kullanılacak ölçeklerin birlikte kullanıldığı bir başka çalışma mevcut değildir. Bu araştırmada melanoma dışı deri kanserlerinde yaşam kalitesinin değerlendirilmesi, psoriasis ve vitiligo gibi yaşam kalitesini oldukça fazla etkilediği gösterilen hastalıklardaki yaşam kalitesi ile karşılaştırılması amaçlanmıştır.Yöntem: Çalışmaya, yaşları 18 ve üzeri olan, Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvuran klinik ve/veya histopatolojik olarak melanoma dışı deri kanseri tanısı alan 50 olgu, psoriazis ve vitiligo tanısı alan 50'şer olgu olmak üzere üç gruptan oluşan toplam 150 olgu alındı. Melanoma dışı deri kanseri olgularına EORTC QLQ-C30, DYKİ, WHOQOL-Bref, psoriazis ve vitiligo olgularına DYKİ, WHOQOL-Bref yaşam kalitesi ölçekleri uygulandı. Çalışmaya katılan bireylere ayrıca sosyodemografik, hastalık şiddet değerlendirmeleri (PAŞİ) ve eşlik eden sağlık sorunları ile ilgili anket uygulandı. Hastaların yaş, cinsiyet, medeni durum, meslek ve eğitim düzeyleri, hastalık tipi, lezyonların yerleşim yerleri, hastalık süresi, eşlik eden sistemik hastalıkları (komorbiditeler) kaydedildi.Bulgular: Çalışmamızda, melanoma dışı deri kanseri, psoriazis ve vitiligo gruplarında yaşam kalitesi dermatolojiye spesifik bir ölçek olan DYKİ ve genel sağlık ölçeği olan WHOQOL-BREF TR yaşam kalitesi ölçekleri kullanarak karşılaştırılmıştır. Melanoma dışı deri kanseri, psoriazis ve vitiligo gruplarında yaşam kalitesinin istatistiksel olarak farklı olduğu görülmüştür. Melanoma dışı deri kanseri, psoriazis ve vitiligo gruplarının, DYKİ ile ölçülen yaşam kaliteleri karşılaştırıldığında; melanoma dışı deri kanseri ve psoriazis hastalarında yaşam kalitesinin, toplam DYKİ, semptom ve duygular, iş/okul alt boyutlarında benzer olduğu ve vitiligo hastalarından daha fazla bozulduğu görülmüştür. Günlük aktiviteler, kişisel ilişkiler boyutlarında psoriazis hastalarında yaşam kalitesinin vitiligo hastalarından daha fazla bozulduğu görülmüştür. Boş zaman, tedavi boyutlarında ise yaşam kalitesinin psoriazis hastalarında en fazla bozulduğu, bunu sırası ile melanoma dışı deri kanseri ve vitiligo hastalarının takip ettiği görülmüştür. Melanoma dışı deri kanseri, psoriazis ve vitiligo gruplarının, WHOQOL-BREF TR ile ölçülen yaşam kaliteleri karşılaştırıldığında; melanoma dışı deri kanseri ve psoriazis hastalarında yaşam kalitesinin, bedensel alan ve sosyal alan boyutlarında benzer olduğu ve vitiligo hastalarından daha fazla bozulduğu görülmüştür. Çevresel Alan-Tr (+Ulusal Sosyal Baskı) boyutunda melanoma dışı deri kanseri hastalarında yaşam kalitesinin vitiligo hastalarından daha fazla bozulduğu görülmüştür. Ruhsal alan boyutunda ise yaşam kalitesi açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı görülmüştür.Sonuç: Çalışmamızda EORTC QLQ-C30 genel kanser ölçeği, Dermatoloji Yaşam Kalite İndeksi (DYKİ), WHOQOL-BREF TR ile değerlendirme yapılmış fakat BCC ile SCC hastaları ve BCC klinik tipleri arasında yaşam kaliteleri açısından hiç bir boyutta istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Mevcut ölçekler bu popülasyon için duyarlı olmadığından dolayı çalışmamız ve daha önceki çalışmaların sonuçları hastalığa özgü bir yaşam kalitesi ölçeğine olan ihtiyacı işaret etmektedir. Çalışmamızda, melanoma dışı deri kanseri, psoriazis ve vitiligo gruplarında yaşam kalitesi karşılaştırıldığında; Melanoma dışı deri kanseri, psoriazis ve vitiligo gruplarında yaşam kalitesinin istatistiksel olarak farklı olduğu görülmüştür. Tüm hasta gruplarında DYKİ ve WHOQOL-BREF TR ile ölçülen yaşam kalitesinde benzer sonuçlar elde edilmesi, dermatolojide hastalıkların yaşam kalitelerinin karşılaştırılmasında dermatolojiye özgü bir ölçek olan DYKİ'nin, genel sağlığa özgü bir ölçek olan WHOQOL-BREF TR ile birlikte kullanılabileceği sonucuna varılmıştır.

Deri neoplazmlarıKarsinoma-bazal hücreliKarsinoma-yassı hücreli+4
Ferdi Öztürk
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alopesi areata, androgenetik alopesi ve sikatrisyel alopesili hastalarda dermoskopik bulguların karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmada alopesi areata, androgenetik alopesi ve sikatrisyel alopesi hastalıklarında spesifik ve sensitif dermoskopik bulguları karşılaştırmayı amaçladık.Gereç ve yöntem: Araştırmamıza Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvuran 37 AA, 39 AGA ve 23 sikatrisyel alopesi tanılı toplam 99 hasta alındı. Yaşları 3-68 yaş arasında değişiyordu. Hasta ve gönüllülerin çalışma hakkında bilgilendirilmesi ve onamlarının alınmasını takiben dermoskopik inceleme ve lezyonların görüntüleme işlemleri yapıldı.Bulgular: Çalışmaya alınan 37 alopesi areata hastasından 10'u (%27) kadın, 27'si (%73) erkekti. AA tanılı hastaların yaşları 3-60 yaş arasında değişiyordu. 39 androgenetik alopesi hastasından 7'si (%17.9) kadın, 32'si (%82.1) erkekti. AGA tanılı hastaların yaşları 23-60 yaş arasında değişiyordu. Yirmi üç sikatrisyel alopesi hastasından 13'ü (%56.5) kadın ve 10'u (%43.5) erkekti. Sikatrisyel alopesili hastaların yaşları 15-60 yaş arasında değişiyordu. Çalışmada sadece alopesi areata ve sikatrisyel alopesi hastalarının yaş ortalaması arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. Hasta grupları arasında aile öyküsü, cinsiyet, hastalık süresi ve lezyon sayısı istatiksel olarak anlamlıydı. Deri tipi ve saç rengi istatistiksel olarak anlamlı değildi. Dermoskopik bulgular değerlendirildiğinde ünlem işareti, kırık saç yapısı ve siyah nokta bulgusu alopesi areataya daha spesifik olarak değerlendirildi. Foliküler açıklık yokluğu, beyaz alan bulgusu, beyaz nokta, mavi-gri nokta, kırmızı nokta, keratin tıkaç bulgusu, arborizan damarlar, tufted folikül ve perifoliküler skuam sikatrisyel alopesi hastalarında daha sık görülen bulgulardı. Saç çap farklılığı, perifoliküler pigmentasyon ve peripilar eritem bulgusu AGA hastalarında daha yüksek oranda izlendi. İncelen saç yapısı bulgusu, alopesi areata ve sikatrisyel alopesi tanılı hastalarda kayda değer derecede saptanan dermoskopik bulgu olarak değerlendirildi.Sonuç ve öneriler: Çalışmamız, literatürde alopesi areata, androgenetik alopesi ve sikatrisyel alopesinin üçünün birden klinik ve dermoskopik bulgularının karşılaştırıldığı, ve istatistiksel olarak dermoskopik bulguların spesifite ve sensitivitelerinin değerlendirildiği ilk çalışma olması açısından önemlidir. Dermoskopik bulgulardan sarı nokta bulgusu önceki çalışmalardan farklı olarak alopesi areata ve androgenetik alopeside benzer sıklıkta izlenmiştir. Kısa vellus kılları, hem androgenetik alopesi hem de alopesi areatada sık görülmüştür. Çalışmamızda, farklı alopesi tiplerinde yapılmış olan dermoskopik ve trikoskopik çalışmaların hiçbirinde bahsedilmemiş olan ?incelen saç yapısı? ve ?bal peteği tarzı eritem? bulguları tespit edilmiştir. ?İncelen saç yapısı? alopesi areatada daha sık izlenirken, ?bal peteği tarzı eritem? ise sadece sikatrisyel alopeside görülmüştür. Sonuç olarak, dermoskopik ve trikoskopik incelemenin rutin kullanımının, öncelikle alopesiler olmak üzere tüm diğer saç hastalıklarının ayrıcı tanı ve tedavisinde önemli katkıları olacağını düşünmekteyiz.

AlopesiAlopesi areataKıl+3
Ümran Günay
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Atrofik akne skarlarında cross tekniği ile %70`lik ve %100`lük triklorasetik asit uygulamalarının etkinliğinin karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Akne vulgaris, skar oluşumu ile sonuçlanabilen multifaktöriyel bir deri hastalığıdır. Akne skarı tedavisinde kullanılan birçok modaliteden biri olan CROSS yüksek konsantrasyonlarda Triklorasetik asit (TCA) kullanılan yöntemdir. Bu çalışmada %70 ve %100`lük TCA kullanılarak uygulanan CROSS tekniğinin etkinliğini karşılaştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya yüzünde atrofik skarlara sahip, cilt tipi Fitzpatrick 2-4 olan, 18-65 yaş aralığında 40 hasta dahil edildi. Hastalar rastgele 20`şer kişilik iki gruba ayrıldı; 1.gruba %70`lik TCA, 2.gruba %100`lük TCA 3 hafta aralıklarla 3 seans şeklinde uygulandı. Çalışma 28 hastayla tamamlandı. Son seanstan 3 hafta sonra hastalardan tedavi sonucunu skorlaması istendi. Skorlama skalası 0 etkisiz, 1 akne skarlarında 0-%25, 2 %25-50, 3 %50-75, 4 %75 ve üzeri iyileşme olarak belirlendi. Araştırmacılar da gelişmeyi puanladı. Hasta ve araştırmacı puanları karşılaştırıldı. Hastalara işlemde hissettikleri yanma skorlatıldı, oluşan buzlu görünüm süresi ölçüldü ve oluşan kabuklanmaların ne kadar sürdüğü belirlendi ve karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya katılanların yaş ortalaması ve standart sapması 1.grupta 27,07±5,48 iken, 2.grupta 23,5±2,9 idi. Tedavi sonrası hasta skorları ve araştırma skorları arasında anlamlı fark saptanmadı. (p=0,54, p=0,57). Yaş ile hasta ve araştırmacı skorları arasında her iki grupta da negatif korelasyon gözlendi. (p=0,02, p=0,03). 2.grupta icepick skarlarda tedavi etkinliğinin boxcarlara göre anlamlı şekilde daha iyi olduğu gösterildi. (p=0,02). Kabuklanma sürelerinin 2.grupta anlamlı şekilde daha yüksek olduğu saptandı. (p=0,03) Sonuç: %70 ile %100 TCA konsantrasyonları arasında etkinlik konusunda fark gözlenmedi. Tersine %100 konsantrasyonda yeni skar gibi yan etkiler, uzun kabuklanma süreleri gibi dezavantajlar görüldü.

Akne vulgarisAtrofiSkar+1
Mehmet Çağlar Soysal
Gaziantep University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik idiyopatik ürtikerde düşük doz siklosporin tedavisinin bazı serum sitokin düzeylerine etkisi

Savaş Öztürk
Gaziantep University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gaziantep yöresinde tinea pedis etkenleri ve oral terbinafine tedavisinin etkinliği

Zülal Erbağcı
Gaziantep University
1994
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kutanöz leishmaniasis tedavisinde kriyoterapi

Necmettin Kırtak
Gaziantep University
1996
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dermatolojik yaşam kalite indeksinin gerçeklik ve güvenilirliği

Halime Gülçin Ergüven
Gaziantep University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dirençli anogenital verrülerin tedavisinde %5 imikimod kremin tek başına ve kriyoterapiyle birlikte kullanımının etkinlik ve tolerabilitesi

Almıla Tuncel
Gaziantep University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Orta ve şiddetli plak tip psoriazis hastalarında metabolik sendromun klinik ve laboratuvar bulugularının araştırılması

Psoriazis populasyonun %1-5'ini etkileyen kronik inflamatuvar bir hastalıktır. Son yıllarda psoriazis hastalarında dislipidemi, obezite, hipertansiyon, diyabet gibi parametreleri içeren metabolik sendromun sık görüldüğünü bildiren yayınlar mevcuttur. Biz, bu çalışmamızda orta ve şiddetli plak tip psoriazis hastalarında metabolik sendromun klinik ve laboratuvar bulgularının sıklığını araştırmayı amaçladık.Çalışmamıza Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvuran 50 orta ve şiddetli plak tip psoriazis ile 40 psoriazis dışı dermatolojik hastalıkları olan toplam 90 hasta dahil edildi. Psoriatik hastaların PASI skoru 10 ve üzeri olan, son 3 ay içinde herhangi bir sistemik tedavi (asitretin, siklosporin, metotreksat, fototerapi ve biyolojik ajanlar gibi) almamış olanları çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların, bel çevreleri, kiloları, boy uzunlukları, tansiyon arteriyel değerleri ölçüldü ve açlık kan şekeri, trigliserit, HDL, fibrinojen, homosistein ve adiponektin değerlerine bakıldı. Metabolik sendrom tanısı için NCEP-ATP III (Ulusal Kolesterol Eğitimi Programı erişkin tedavi paneli III) tanı kriterleri kullanıldı.Psoriazis hastalarında kontrol grubuna göre metabolik sendrom sıklığı daha fazla saptandı (p=0.01). NCEP-ATP III tanı kriterlerinden sadece hipertansiyon değeri psoriazis hastalarında istatistiksel olarak daha fazla bulundu (p=0.01). Obezite, hipertrigliseridemi düşük, HDL düzeyi ve hiperglisemi açısından kontrol grubuna göre fark saptanmadı. Proinflamatuvar ve protrombotik markırlardan fibrinojen düzeyinde yükselme (P=0,00) adiponektin düzeyinde ise düşme görüldü (P=0,00). Homosistein düzeyinde fark bulunmadı.Sonuç olarak çalışmamızda, psoriazis hastalarında metabolik sendrom sıklığı fazla saptandı ve bu durum kardiyovasküler hastalık riskinde artmaya neden olur.Anahtar Kelimeler: Psoriazis, Metabolik sendrom

DislipidemiHipertansiyonMetabolik hastalıklar+3
Burçin Büyükçelik
Gaziantep University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Orta ve şiddetli plak tip psoriazisli hastalarda asitretin ve siklosporin kısa dönem tedavilerinin IL-2 ve TNF-? düzeylerine etkileri

Psoriazis sık rastlanan, deri ile birlikte eklemleri de etkileyebilen kronik ve tekrarlayıcı karakterde bir hastalıktır. Patogenezi kesin olarak bilinmemekle birlikte; psoriazisin T hücre aracılı keratinosit çoğalmasıyla karakterize otoimmün, inflamatuvar bir hastalık olduğu düşünülmektedir. Değişik gözlemlerde T hücrelerinin psoriazisdeki patojenik rollerinin kanıtı vardır.Bu çalışma, orta ve şiddetli plak tip psoriazis hastalarında siklosporin ve asitretin tedavilerinin kısa dönem etkinliklerini karşılaştırmak, patogenezde etkili olan Th 1 sitokinlerinden IL?2 ve TNF-? düzeylerinin tedaviyle korelasyonunu belirlemek amacıyla planlanmıştır.Çalışma prospektif, 8 haftalık takip süresi olan, randomize bir klinik çalışma şeklinde yürütüldü. Çalışmaya 18 yaş ve üzerindeki, PASI skoru 10 ve üzeri olan, sistemik hastalığı bulunmayan 46 orta ve şiddetli plak psoriazis hastaları dahil edildi. Çalışmada; siklosporin (n=21), asitretin (n=25) tedavileri alan 2 grup yer aldı. Psoriazisli hastalarda hastalık aktivitesini belirlemek amacıyla hastaların PASI skorları tedavi öncesi ve sonrasında hesaplandı. Hastaların tedavi sonu PASI skorları 8 hafta sonra değerlendirildi. Hastalardan tedavi öncesi ve sonrası olmak üzere serum IL?2 ve TNF-? düzeylerini belirlemek amacıyla iki kez kan alındı.Her iki tedavi grubuyla da PASI skorlarında anlamlı azalmalar saptanırken, tedavi grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Çalışmamızın sonucunda her iki tedavi yönteminin de IL?2 ve TNF-? düzeylerini 8 haftalık süre içerisinde benzer oranda düşürdüğü görüldü. Tedavi grupları arasında IL?2 değişimleri ile PASI değişimleri arasındaki korelasyon incelendiğinde, her iki tedavi grubunda da IL?2 ve PASI değişimleri arasında anlamlı bir korelasyon saptanamadı. Her iki tedavi grubunda TNF-? ve PASI değişimleri arasındaki korelasyona bakıldığında ise, sadece siklosporin tedavi grubunda anlamlı bir korelasyon saptandı.Çalışmamızın sonuçları doğrultusunda, TNF-? ve IL?2 düzeylerinin hastalık aktivitesini ve tedaviye yanıtı değerlendirmede yardımcı olabileceğini ve her iki tedavinin de kısa dönemde etkili olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: Psoriazis, Siklosporin, Asitretin, IL?2, TNF-?

AsitretinPsoriyazisSiklosporinler+2
Ebru Homurlu Güven
Gaziantep University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Düzce Üniversitesinde 1998-2007 yılları arasında yapılan patch test(Yama testi) sonuçlarının retrospektif değerlendirmesi

Giriş-Amaç: Bu çalışmada allerjik kontakt dermatit düşünülen hastalarda yapılan yama testi sonuçları araştırılmıştır. Bölgesel sonuçlar literatürle karşılaştırılmıştır. Araştırmamızda allerjik kontakt dermatit düşünülerek yama testi yapılan 243 hastanın sonuçları retrospektif olarak incelendi. Avrupa Standart Yama serisi allerjenleri ve hastanın getirdiği şüpheli allerjenler kullanıldı.Gereç-Yöntemler: Verilerimizin istatistiksel değerlendirmesi yapılırken Chi-Square Test ( Ki-Kare Testi), istatistiksel analizleri kullanıldı. Oranla ilgili değişkenler; oran±standart sapma olarak belirlenmiştir. Sıralı ve kategorik değişkenler yüzde ve sayı ile ifade edilmiştir. Tüm çözümleme %95 güven aralığında yapılmış, analizde SPSS 15.0 programı kullanılmış ve istatistiksel anlamlılık düzeyi p< 0.05 olarak belirlenmiştir.Bulgular: Olgularımızdan 79 (%32,5) kişide pozitif reaksiyon elde edilmiştir. Avrupa standart serisinde yer alan maddelerin önemli bir kısmına karşı allerjik reaksiyon vardır.Sonuçlar: Patch testi pozitif olanlar hastalar içinde 1.sırayı 36 (%45,6) kişi ile nickel sülfate almaktadır. 2.sırada 9 (%11,4) kişi ile eklenen maddeler vardır. 3.sırada 8 (%10,2) kişi ile potasyum dichromate yer alıyor. Bunu sırasıyla 6 (%7,6) kişi ile formaldehide ve fragrance mix, 3 (%3,8) kişi ile wool alcohols ve colophony, 3 (%3,8) kişi ile cobalt chloride takip ediyor.AKD düşünülen hastalarda mutlaka yama testi yapılmalıdır. Bölge özelliklerine göre ASYS' ne yeni allerjenler eklenebilir.

Ayşegül Sema Gözübüyük
Düzce University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Son on yılda kliniğimizde takip edilen Mycozis Fungoides vakalarının retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Mikozis fungoides (MF) klinik, histolojik, immünolojik ve moleküler bulgularıyla derinin T hücreli lenfomasıdır. Diğer lenfomalardan farklı olarak çok yavaş seyirlidir. Çalışmamızın amacı bölgemizde nispeten sık olarak görülen MF'in klinik ve demografik özelliklerini ortaya koymaktı.Gereç ve yöntem: Düzce Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğinde Şubat 1999 ile Haziran 2009 tarihleri arasında takip edilen 44 MF hastası retrospektif olarak incelendi.Bulgular: Bölgemizde bu hastalığın sıklığı 100 binde 1,34 olarak saptanmıştır. Bu sıklık diğer serilerle kıyaslandığında hastalığın bölgemizde 2,6-4,3 kat daha sık olduğunu göstermekteydi. Ortalama görülme yaşı 55,7 idi ve batı toplumlarındakine benzer bulunmuştur. Hastalığın cinsiyete göre dağılımına bakıldığında erkeklerde daha sık gözükmektedir. Bu oran ülkemizdeki diğer çalışmalardan farklı olarak bizim çalışmamızda 1,75 olarak saptanmıştır. Yaş dağılımına göre değerlendirildiğinde 50 yaşından önce bayanlarda sık görülürken, 50 yaşından sonra erkekler lehine fark birden artmaktaydı. Bu durum bölgemizde bu hastalığın etiyolojisini etkileyen faktörlerin farklı olabileceğini aynı zamanda cinsiyetler arasında da fark olabileceğini düşündürmektedir.Sonuç: MF'in bölgemizde daha sık görüldüğünü saptadık. Fakat bu sıklığı açıklayacak potansiyel özgün bir risk faktörü saptanamadı. Bu çalışma bölgemizde yapılacak prospektif kontrollü bir çalışmaya ihtiyaç olduğunu açıkça göstermiştir.

DemografiLenfomaMycosis fungoides+2
Hülya Albayrak
Düzce University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Son 10 yılda kliniğimizde takip edilen liken planus vakalarının retrospektif değerlendirilmesi

Amaç: Liken planus deri ve mukoz membranları tutan papuloskuamöz bir hastalıktır. Çalışmamızın amacı bölgemizde görülen liken planusun klinik ve demografik özelliklerini ortaya koymaktır.Gereç ve yöntem: Çalışmamızda Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma Uygulama Hastanesi Dermatoloji Anabilim Dalı Polikliniğinde Ocak 2000-Mayıs 2010 tarihleri arasında liken planus tanısı konulan 191 hastanın dosyaları retrospektif olarak değerlendirildi.Bulgular: Bu çalışmada kliniğimize başvuran tüm hastaların %0,68'inin liken planus hastası olduğu gözlenmiştir. Hastaların yaşı 9 ile 80 arasında değişmekteydi. Yaş ortalaması 44,6±1,2 olup ortanca değeri 45 idi. Çalışmamızda liken planusun kadınlarda ve erkeklerde görülme oranı neredeyse eşit (96/95) bulunmuştur. Çalışmamızda kış ve ilkbahar aylarında daha fazla başvuru gözlenmiştir.Sonuç: Çalışmamızda liken planus hastalarında cinsiyet farklılığının olmaması, ilkbahar ve kış aylarında liken planus sıklığında artış, oral ve genital tutulum oranlarının diğer çalışmalara oranla düşük olması gibi farklı sonuçlar elde edilmiştir. Mevsimsel faktörlerin hastalığın farklı parametreleri üzerine etkilerinin tam olarak anlaşılabilmesi için ülkemizde her bölgeden benzer çalışmalara ihtiyaç olduğu açıktır.Anahtar kelimeler: Demografik özellikler, genital liken planus, liken planus, mevsimsel faktörler, oral liken planus.

Ağız hastalıklarıDemografik özelliklerGenital hastalıklar+3
Mehmet Emin Yanık
Düzce University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psoriazisli hastalarda işitmenin normal populasyonla karşılaştırılması

Giriş-Amaç: Otoimmün ve kronik enflamatuvar seyir gösteren hastalıklara eşlik eden çeşitli odyovestibüler patolojiler bildirilmiştir. Biz de çalışmamızda psoriazisli hastaların işitmesinde normal popülasyona göre bir kayıp olup olmadığını araştırmayı amaçladık.Gereç-Yöntemler: Tüm olgulara tam bir kulak burun boğaz muayenesi yapıldı. Çalışmaya anamnezinde ototoksik ilaç kullanımı, gürültüye maruz kalma, vertigo, rekürren otitis media ve fizik muayenesinde patolojik bulgu saptananlar alınmadı.Tüm olgulara ses izolasyonu sağlanmış KBB odyoloji laboratuvarlarında pure-tone odyometri uygulandı. Ölçümler Interacoustics-Clinical Audiometer AC40 cihazı ile TDH-39P Telephonic HB-7 kulaklık ve Radioear E71 kemik vibratörü kullanılarak gerçekleştirildi. Psoriazisli ve kontrol gruplarının hava yolu işitme düzeylerine 125, 250, 500, 1000, 2000, 4000 ve 8000 Hz'de, kemik yoluna ise 500, 1000, 2000 ve 4000 Hz'de bakıldı.Grupların tüm istatiksel analizi PASW Statistics (eski adıyla SPSS) versiyon 18.0.0 istatistik paket programında yapıldı. Sayısal veriler ortalama ± SS (standart sapma), kalitatif veriler ise sıklık (%) olarak ifade edildi. P<0,05 ise istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Bulgular: Psoriatik hastalarda kontrol grubuyla karşılaştırıldığında, yüksek frekanslarda istatistiksel olarak anlamlı sensörinöral tipte işitme kaybı saptanırken, ileti tipi işitme kaybı saptanmadı.Sonuçlar: Psoriazise eşlik edebilecek morbiditelerden birinin de sensörinöral tip işitme kaybı olabileceğini, bu nedenle hastaların odyometrik olarak değerlendirilip risk grupları belirlenerek bu açıdan takip edilmesinin uygun olacağını düşünmekteyiz.

Deri hastalıklarıOdyometriPsoriyazis+1
Serdar Cenk Güvenç
Düzce University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psoriasis hastalarında asimetrik dimetilarjinin (ADMA) düzeylerinin araştırılması

Amaç: Psoriasis obezite, metabolik sendrom, kardiyovasküler hastalıklar gibi birçok komorbidite ile ilişkilendirildirilmektedir. Asimetrik dimetilarjinin (ADMA) nitrik oksit sentezinin major inhibitörüdür. Son çalışmalarda serum ADMA ve inflamatuar bir belirteç olan yüksek sensitif C Reaktif Protein (hsCRP) düzeylerindeki artışın endotel disfonksiyonu ve artmış aterogenez ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada psoriasis hastalarında ADMA ve hsCRP serum seviyelerini ölçerek psoriasis hastalarında endotelyal disfonksiyon olup olmadığını belirlemeyi amaçladık.Yöntem: Çalışmaya 35 psoriasisli hasta ve 26 gönüllü kontrol grubu dahil edildi. Tüm katılımcıların vücut kitle indeks (VKİ) ölçümleri yapıldı ve biyokimyasal parametreler için açlık kan örnekleri alındı. Hasta ve kontrol gruplarının serum ADMA, hsCRP, HDL, LDL, trigliserid, total kolesterol düzeyleri ve VKİ kıyaslandı. Psoriasis alan şiddet indeksi (PASI) skoru ile ADMA düzeyleri ve hsCRP arasındaki ilişki kıyaslandı.Bulgular: Hasta ve kontrol grubu arasında demografik özellikler ve tüm laboratuar parametrelerinin düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı farklılık yoktu. Psoriasisli hastalarda PASI skoru ile ADMA seviyeleri, VKİ ve laboratuar parametreleri arasında anlamlı bir ilişki ve korelasyon saptanmadı PASI skorları ile hsCRP düzeyleri arasında anlamlılık ve orta derecede pozitif korelasyon saptandı (r=0,73; p?0,01).Sonuç: Hafif ve orta şiddetteki psoriasis kardiyovasküler hastalıklar açısından bağımsız bir risk faktörü olmamakla beraber, hsCRP seviyelerinin tedaviye yanıt ve hastalığın şiddetini belirlemede PASI?ye alternatif objektif bir belirteç olarak kullanılabileceği sonucuna ulaşılmıştır.ANAHTAR KELİMELER: asimetrik dimetilarjinin, yüksek sensitif C reaktif protein, kardiyovasküler risk, komorbiditeler, psoriasis

ADMAC reaktif proteinKardiyovasküler sistem+2
Zehra Arslanyılmaz
Düzce University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Düzce yöresinde 65 yaş üstü geriatrik hasta popülasyonunda dermatolojik hastalıkların prevelansı

Amaç: Yaşlanma, deri dahil tüm organ sistemlerini etkileyen, önlenemeyen bir durumdur. Geriatrik yaş popülasyonu 65 yaş üzerini kapsamaktadır ve günümüzde geriatrik yaş popülasyonunda dünya çapında bir artış mevcuttur. Çalışmamızda amacımız Düzce ilinde yaşayan 65 yaş ve üstü geriatrik popülasyonda görülen dermatolojik hastalıkların prevelansını ve sosyodemografik özelliklerini belirlemektir. Gereç ve yöntem: Çalışmamızda Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı polikliniğine Ekim 2013 – Ocak 2014 tarihleri arasında başvuran 65 yaş ve üzerindeki toplam 300 hasta dahil edilmiştir. Hastaların klinik ve sosyodemografik bilgileri kayıt altına alınmıştır. Bulgular: Hastaların 130'u kadın, 170'i erkektir. Hastaların yaşı ortalaması 73,57 ± 6,80 olarak saptanmıştır. Toplam 77 hastada ekzamatöz dermatit saptanmış olup oranı %25,7'dir. Hastaların 135 tanesinde (%45) kseroz görülmüştür. 15 hastada psoriazis vulgaris (%5), 73 hastada pruritus (%24,3), 5 hastada ise (%1,7) liken planus saptanmıştır. Fungal enfeksiyonlar 89 hastada (%29,7) saptanmıştır. En sık saptanan bening deri tümörü %27,3 oran ile izole seboreik keratozlardır. Malign veya premalign deri hastalıklarının çoğunu 25 hasta ile (%8,3) aktinik keratozlar oluşturmaktadır. Sellülitler 21 hasta (%7) ile en sık saptanan derinin bakteriyel enfeksiyonlarıdır. Derinin en sık viral enfeksiyonları ise 10 (%3,3) hastada saptanan zonadır. Sonuç: Geriatrik yaş grubuna ait sık görülen dermatolojik problemlerin akılda tutulması birçok hastalığın erken tanı ve tedavisinde kolaylıklar getirecektir. Anahtar kelimeler: dermatolojik hastalıklar, geriatrik, prevelans.

Gizem Yavuzcan
Düzce University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alopesi areatada oksidatif stresin hastalık şiddeti, tedavi ve otoimmünite ile ilişkisi

Alopesi areata (AA) vücutta kıllı herhangi bir alanı etkileyen skarsız kıl kaybı ile karakterize bir kıl folikülü hastalığıdır. Etyopatogenezi tam olarak bilinmemekle birlikte başta otoimmün reaksiyonlar olmak üzere genetik yatkınlık, atopik durum, duygusal stres, eser element eksikliği, enfeksiyon ve nörolojik faktörlerin rolü üzerinde durulmaktadır. Son yıllarda AA'lı hastalarda oksidatif stres parametrelerinin değerlendirilmesi amacıyla yapılan çalışmalarda hem malondialdehit (MDA) ve nitrik oksit (NO) gibi oksidan sistem elemanlarının hem de süperoksit dismutaz (SOD) ve glutatyon peroksidaz (GPx) gibi antioksidan sistemin enzimlerinin doku veya kan düzeylerinde oksidan/antioksidan dengenin bozulduğuna işaret eden veriler saptanmıştır. Çalışmamızda amacımız MDA, NO, SOD ve GPx plazma düzeylerine bakarak AA hastalığının patogenezinde oksidatif stresin rolünü anlamak, topikal ve sistemik tedavinin oksidatif stres üzerindeki etkisini değerlendirmek, oksidatif stresin hastalık şiddeti ve diğer otoimmün hastalıklarla ilişkisini araştırmaktır. Çalışmaya AA tanısı almış ve topikal veya sistemik kortikosteroid (KS) tedavi endikasyonu konulmuş her gruba 15 hasta, toplam 30 AA'lı hasta ve kontrol grubuna toplam 26 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Kontrollerden ve tedavi öncesi ve sonrası hastalardan aç karnına alınan venöz kan örneklerinde MDA, NO, SOD ve GPx düzeyleri değerlendirilmiştir. Sonuçlar hem tedavi öncesi ve sonrası gruplar arasında hem de sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılmıştır. Çalışmamızda AA'lı hastalarda NO değerlerinin sağlıklı kontrollere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığını (p<0,05), MDA ve SOD değerlerinin ise istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu (p<0,05) saptanmştır. GPx aktivitesi açısından sağlıklı kontrollere göre istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. AA şiddeti ve otoimmünite ile oksidatif stres parametreleri arasında herhangi bir ilişki gözlenmemiştir. Topikal ve sistemik KS tedavi alan hasta gruplarında tedavi sonrası, the Severity of Alopecia Tool (SALT) değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı azalma (p<0,05) ile desteklenen klinik iyileşmeye rağmen tedavi öncesi ve sonrası MDA, NO, SOD değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmemiştir. Topikal KS tedavi alan grubunda tedavi sonrasında GPx değerlerinde değişiklik izlenmezken sistemik KS tedavi alan hasta grubunda ise tedavi sonrası GPx değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı artış (p<0,05) izlenmiştir. Bu veriler AA'da klinik iyileşme sağlayan KS'lerin AA'daki oksidan ve antioksidan sistem belirteçleri üzerinde düzenleyici etkilerinin olmadığını ya da yetersiz kaldığını düşündürmektedir. Bu durum, hastalarımızda tedavi sonrası takip yapılmadığı için kesin bir yorum yapamamakla birlikte, AA'li hastalarda KS tedavisi sonrası izlenen nükslerin bir nedeni olabilir kanaatindeyiz.

Adrenal korteks hormonlarıAlopesiAlopesi areata+3
Kıarash Ashrafı Heıdarloo
Gazi University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Orta ve şiddetli psoriasis hastalarında IL-17A inhibitörleri etkinliği ve kıyaslanması

Amaç: Bu çalışmada, IL-17A inhibitörleri (iksekizumab ve sekukinumab) ile tedavi edilen psoriasis vulgaris tanılı hastalarda klinik parametreler ile inflamatuvar biyobelirteçlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2021 – Haziran 2024 tarihleri arasında Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Hastanesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvuran konvansiyonel tedavilere (siklosporin, metotreksat, asitretin) ve fototerapi/fotokemoterapiye yanıt alınamaması nedeniyle IL-17A inhibitörü (iksekizumab ve sekukinumab) tedavisine geçilen toplam 74 psoriasis vulgaris hastası retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların PASI (Psoriasis Alan Şiddet İndeksi), DLQI (Dermatolojik Yaşam Kalite İndeksi), NAPSI (Tırnak Psoriasis Şiddet İndeksi), PGA (Klinisyenin Global Değerlendirmesi) skorları ile nötrofil/lenfosit oranı (NLR) ve monosit/HDL oranı (MHR) değerlendirilmiştir. PASI, NAPSI, DLQI, PGA klinik parametreleri ve MHR/NLR laboratuvar parametreleri tedavi öncesinde ve tedavinin 4.ayında karşılaştırılmıştır. Bulgular: IL-17A inhibitörü kullanan hastaların tedavi öncesi ve tedavi sonrası 4. ayda değerlendirilmesi sonrasında PASI, NAPSI, DLQI ve PGA skorlarında istatistiksel olarak anlamlı düşüş saptanmıştır (tümü p <0.001). Çalışmada, 22 hastada PASI90 yanıtı alınırken 52 hastada PASI100 yanıtı alınmıştır. Tedavi öncesinde iksekizumab ve sekukinumab grupları arasında PASI, NAPSI, DLQI ve PGA değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0.05). Tedavi sonrasında da her iki grup arasında PASI, NAPSI, DLQI ve PGA dağılımlarında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0,05). NLR (nötrofil/lenfosit oranı) değerinde tedavi öncesine kıyasla 4. ayda anlamlı bir azalma gözlenmiştir (p = 0.003). Buna karşın, MHR (monosit/HDL oranı) değerinde tedavi sonrası anlamlı bir değişiklik izlenmemiştir (p=0.282). Tedavi öncesinde iksekizumab ve sekukinumab grupları arasında NLR ve MHR değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0.05). Tedavi sonrasında da her iki grup arasında NLR ve MHR dağılımlarında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0,05). Sonuç: Psoriasis vulgaris hastalarında IL-17A inhibitörleri olan iksekizumab ve sekukinumab, 4 aylık tedavi sürecinde benzer düzeyde klinik düzelme sağlamaktadır. Tedaviyle birlikte NLR düzeylerinde anlamlı bir düşüş izlenmesi, bu parametrenin inflamasyonun takibinde değerli bir biyobelirteç olabileceğini ortaya koymaktadır. MHR düzeyindeki değişim ise istatistiksel olarak anlamlı bulunmamış, bu durum kısa dönemde MHR'nin hastalık aktivitesi takibindeki duyarlılığının sınırlı olabileceğine işaret etmiştir. Ayrıca çalışmada, iksekizumab ve sekukinumab tedavi gruplarında NLR ve MHR değerlerinin tedavi öncesi ve sonrasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermediği, her iki ilacın NLR ve MHR biyobelirtecine etkilerinin benzer olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Psoriasis Vulgaris, İksekizumab, Sekukinumab, İnflamasyon, PASI, DLQI, NLR, MHR

Gün Gümüşkaynak
Zonguldak Bülent Ecevit University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psoriasis vulgarisli hastalarda ve behçet hastalarında preptin ve amilin düzeylerinin araştırılması

Psoriasis, kronik inflamatuar hastalıklar içerisinde en sık görülenidir. Etyopatogenezinde birçok genetik ve çevresel faktör rol oynamaktadır. Behçet hastalığı kronik seyirli, tekrarlayıcı, sistemik bir vaskülittir. Hastalığın etyoloji ve patogenezi tam olarak bilinmemektedir.Psoriasis ve Behçet hastalarında görülen inflamasyonun insülin direncinde artışa ve metabolik sendrom bozukluğuna yol açtığı ileri sürülmektedir. Preptin ve amilin insülin direnci ile ilişkili peptidler olup pankreasın adacık hücrelerinde insülin ile birlikte salgılanırlar. Bu çalışmada preptin ve amilinin psoriasis, Behçet hastalığı ve metabolik sendrom ile olan ilişkisinin obeziteden bağımsız olarak araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya 30 psoriasisli hasta ile 30 Behçet hastası ve kontrol grubu olarak 30 sağlıklı kişi alındı. Tüm katılımcıların açlık kan şekeri, trigliserid, LDL, VLDL, HDL, total kolesterol, HbA1c, C-peptid, insülin, serum preptin ve amilin düzeyleri ölçüldü. Ayrıca hasta grupları ve kontrol grubunun vücut kitle indeksi, bel çevresi, kan basıncı ölçümleri yapıldı ve HOMA-IR değerleri hesaplandı.Psoriasis ve Behçet hastalarında serum preptin düzeyi kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu (sırasıyla p<0.001, p=0.004). Psoriasis ve Behçet hasta grubunda serum amilin seviyeleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu (sırasıyla p=0.004 ve p=0.008). Psoriasisli hastalarla Behçet hastaları arasında serum preptin ve amilin seviyeleri açısından anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0.05). Psoriasis hasta grubunda serum insülin düzeyi ve HOMA-IR indeksi kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük olarak belirlendi (sırasıyla, p=0.02, p=0.03).Psoriasisli hastaların 8?inde (%26.7), Behçet hastalarının 5?inde (%16.7) metabolik sendrom mevcuttu. Metabolik sendromu olan hastalarda metabolik sendromu olmayanlara oranla serum preptin düzeyi düşük olarak saptandı (p=0.01).Sonuç olarak biz bu çalışmada psoriasisli hastalarda ve Behçet hastalarında serum preptin ve amilin düzeylerinin sağlıklı kontrollere oranla düşük olduğunu saptadık. Preptin ve amilin düzeylerinin psoriasis ve Behçet hastalığı ile ilişkili olmadığını; fakat metabolik sendrom ile ilişkili olabileceğini düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Psoriasis, Behçet hastalığı, insülin direnci, preptin, amilin.

AmilinBehçet hastalığıPreptin+2
Fatma Baskaya Doğan
Fırat University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psoriasisli hastalarda serum homosistein, vitamin B12, folik asit düzeyleri ve metilentetrahidrofolat redüktaz (MTHFR) gen polimorfizmi

Psoriasis travma, enfeksiyonlar, ilaçlar gibi tetikleyici faktörlerle birlikte poligenik yatkınlığın neden olduğu kronik bir hastalıktır. Etyolojisi tam bilinmemekle beraber değişik ırklarda farklı sıklıklarda gözlenmesi ve ailesel olguların bulunması, psoriasiste genetik faktörlerin araştırılmasına neden olmuştur. Bu araştırmada, psoriasis hastalığı ile serum homosistein, vitamin B12, folik asit düzeyleri ve metilentetrahidrofolat redüktaz (MTHFR) gen polimorfizmleri arasındaki ilişkinin ortaya konulması hedeflendi. Çalışmaya Mart 2012 – Aralık 2013 tarihleri arasında Bülent Ecevit Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıkları bölümüne başvuran 100 psoriasis hastası ve 100 gönüllü sağlıklı birey alındı. Hasta ve kontrol grubunda cinsiyetlere göre vitamin B12 ve folik asit düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmezken, her iki grupta da erkeklerde kadınlara göre homosistein düzeyleri daha yüksek bulundu. MTHFR C677T ve A1298C gen polimorfizmleri ile psoriasis arasında ilişki bulunmadı. Hasta ve kontrol gruplarında MTHFR C677T ve A1298C haplotipleri açısından anlamlı bir fark bulunmadı. MTHFR gen polimorfizmleri ile psoriasis hastalarında vitamin B12, folik asit ve homosistein düzeyleri açısından anlamlı bir fark bulunmadı. MTHFR C677T gen polimorfizmi ile kontrol grubunun vitamin B12, folik asit ve homosistein düzeyleri karşılaştırıldığında vitamin B12 düzeyi açısından anlamlı fark saptanmazken, TT genotipe sahip bireylerde folik asit düzeyinin daha düşük ve homosistein düzeyinin daha yüksek olduğu gözlendi. Kontrol grubunda A1298C gen polimorfizmi ile vitamin B12, folik asit ve homosistein düzeyleri açısından anlamlı bir fark bulunmadı. MTHFR gen polimorfizmleri ile psoriasis hastalarında aile öyküsü, tırnak tutulum varlığı, PsA varlığı, metabolik sendrom varlığı, başlama yaşı arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Tipik ve atipik psoriasisli gruplar arasında MTHFR gen polimorfizmleri açısından istatistiksel fark yoktu. Hasta ve kontrol grubunda serum homosistein ile folik asit düzeyleri arasında ters ilişki olduğu saptandı. Psoriasis hastalarında serum vitamin B12 ile folik asit ve homosistein değerleri arasında anlamlı ilişki gözlenmedi. Kontrollerde ise serum folik asit ve vitamin B12 değerleri arasında pozitif ilişki saptandı. Psoriasiste MTHFR gen polimorfizmi, homosistein, folik asit ve vitamin B12'nin potansiyel rolünü araştırmak için daha büyük prospektif çalışmalar gereklidir. Son çalışmalarda psoriasisle ilişkili gen defektlerinin bulunması hastalığın tamamen kontrol altına alınması açısından yeni bir umut ışığı olmuştur.

Folik asitGenler-MTHFRHomosistein+3
Seda Sevinç Kaya
Zonguldak Bülent Ecevit University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akne vulgarisli hastalarda serum preptin ve amilin düzeylerinin araştırılması

Akne vulgaris, sık rastlanan, pilosebase üniteyi tutan, multifaktöriyel etyolojiye sahip bir hastalıktır. Son zamanlarda yapılan birçok çalışma akne patogenezinde insülinin ve insülin direncinin de rol oynayabildiğini ortaya koymuştur. Bu çalışmada insülin salınımı ile doğrudan ilişkili olan ve pankreasın beta hücrelerinden salınan preptin ve amilinin akne vulgarisin patogenezindeki rolleri araştırıldı. Çalışmaya vücut kitle indeksi benzer 40 akne vulgarisli olgu ile 40 sağlıklı olgu kontrol grubu olarak dahil edildi. Katılımcılar kendi aralarında 14-20 yaş (n=20) ve 21-30 yaş (n=20) hasta grubu ve 14-20 yaş (n=20) ve 21-30 yaş (n=20) kontrol grubu olmak üzere eşit sayıda dört gruba ayrıldı. Katılımcılardan alınan kan örneklerinden serum preptin ve amilin ile açlık kan şekeri, trigliserid, total kolesterol, LDL, VLDL, HDL, C-peptid, insülin ve HbA1c düzeylerine bakıldı. HOMA-IR değerleri hesaplandı. Hasta grubunun serum preptin ve amilin düzeyleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte yükseklik saptandı (p>0.05). Hastalık şiddeti ile amilin değerleri arasında pozitif yönde korelasyon saptandı. Hasta grubunda glukoz düzeyi kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p<0.001). Hasta grubunda serum insülin, C-peptid düzeyi ve HOMA-IR indeksi kontrol grubuna göre yüksekti ancak bu yükseklik istatiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Akne vulgaris hastaları kendi içinde karşılaştıldığında 14-20 yaş grubunda serum preptin ve amilin seviyeleri 21-30 yaş grubuna göre yüksek saptandı ancak aradaki farklılık istatiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). 14-20 yaş grubunda HOMA-IR indeksi 21-30 yaş grubuna göre anlamlı olarak yüksek saptandı (p=0.046). Sonuç olarak akne vulgarisli hastalarda artan preptin ve amilin miktarlarının hastalığın etyopatogeneziyle ilişkili olabileceğini düşünmekteyiz. Akne vulgariste preptin düzeyleri artmış olmasına rağmen, bu hastalığın etyopatogenezinde amilinin daha önemli olduğunu düşünmekteyiz. Çünkü hastalığın şiddeti arttıkça preptine oranla amilin daha fazla artmaktadır. Yükselen bu iki peptidin normal düzeye düşürülmesinin hastalığın tedavisinde yardımcı bir yöntem olabileceğini de düşünmekteyiz.

Neşe Göçer Gürok
Fırat University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Melanom, bazal hücreli karsinom, displastik nevüs ve seboreik keratozlu olguların demografik ve dermatoskopik özellikleri

Bu çalışmada melanom, bazal hücreli karsinom, displastik nevüs veseboreik keratoz tanısı almış hastaların demografik ve dermatoskopik özellikleriretrospektif olarak değerlendirilmiştir.Melanom grubunda melanomun ortalama görülme yaşı (çalışmamızda 54,literatürde 57), kadınlarda daha erken yaşta görülmesi, hastaların büyükçoğunluğunun (% 84) Tip I ve II deri tipine sahip olması ve en sık yüzeyel yayılanmelanoma ile karşılaşılması bulguları literatür bilgileri ile uyumlu bulunmuştur.Melanom grubundaki TDS değeri, hastaların % 85,7'sinde malign şeklindedeğerlendirilmiştir. Dermatoskopide en sık % 89,3 oranla düzensiz globüller ilekarşılaşılmıştır.Melanom lezyonlarının süreleri ile kalınlıkları arasında da istatistikselolarak anlamlı bir ilişki olduğu sonucuna varılmıştır.Çalışmamıza dahil edilen bazal hücreli karsinom grubundaki hastaların %68'i kadın, % 32'si erkek olarak tespit edilmiş ve yaş ortalaması ise 56,5 olaraksaptanmıştır. Kadın-erkek oranı dışındaki tüm veriler literatür ile uyumlubulunmuştur.Bazal hücreli karsinom grubundaki tüm lezyonların % 80,8'i baş-boyunbölgesinde saptanmıştır. Bazal hücreli karsinomların dermatoskopik incelemesisonucunda en sık (% 80) ?büyük mavi-gri ovoid yuvalar? ile karşılaşılmıştır.Çalışmaya dahil edilen displastik nevüs grubundaki hastalar % 52 kadın,% 48 erkek olarak tespit edilmiş ve yaş ortalaması ise 30 olarak bulunmuştur.Displastik nevüslerin dermatoskopik değerlendirilmesi sırasında yapılanpatern analizinde 59 lezyonun tümünde (% 100) ?atipik pigment ağı?, % 88,1oranında ?düzensiz globüller? ve % 83,1 oranında ?düzensiz noktalar?saptanmıştır.Çalışmaya dahil edilen seboreik keratoz tanısı almış hastalardaki kadınerkekoranı %58 ve %42 şeklinde ve yaş ortalaması ise 58,4 olarak saptanmış vebu veriler literatür ile uyumlu bulunmuşturÇalışmaya dahil edilen 58 seboreik keratoz lezyonunda yapılandermatoskopik incelemede seboreik keratoz için karakteristik olarak kabul edilenmilia benzeri kistler % 91,4 oranında komedon benzeri açıklıklar ise % 51,7oranında tespit edilmiştir.Sonuç olarak, melanom, bazal hücreli karsinom, displastik nevüs veseboreik keratoz tanısı almış hastalardaki demografik ve dermatoskopiközelliklerinin değerlendirildiği bu çalışmada genel olarak literatür bilgileri ileuyumlu sonuçlar elde edilmiştir.

DemografiDermatit-seboreikDermoskopi+5
Fatma Yelda Terzioğlu
Gazi University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dar bant UVB, UVA1 ve PUVA tedavilerinin melanositik nevusların dermatoskopik bulguları üzerine etkileri

UV ışınları melanositlerde aktivasyonu veya proliferasyonu artırarak melanositik nevuslarda klinik ve dermatoskopik olarak değişikliklere neden olabilmektedir.UV ışınlarının dermatolojide foto(kemo)terapi amacıyla yaygın kullanımına rağmen melanositik nevusların morfolojik ve dermatoskopik özelliklerine etkileriyle ilgili az sayıda çalışma bulunmaktadır. Biz de çalışmamızda dar bant UVB, UVA1 ve PUVA tedavilerinin melanositik nevusların dermatoskopik bulguları üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık.Çalışmamıza çeşitli endikasyonlarda dar bant UVB tedavisi başlanan 21 hasta, UVA1 tedavisi başlanan 18 hasta ve PUVA tedavisi başlanan 16 hastada olmak üzere toplam 55 hasta dahil edilmiştir. Dar bant UVB grubunda toplam 233, UVA1 grubunda toplam 233 ve PUVA grubunda toplam 229 melanositik nevus tedavi öncesinde, tedaviye başlandıktan 1 ve 3 ay sonra dermatoskopik olarak büyüklük, pigmentasyon, yapı ve patern değişikliği yönünden değerlendirilmiştir. Tüm melanositik nevuslar ABCD kuralına göre değerlendirilmiş ve TDS hesaplanmıştır.Dar bant UVB, UVA1 ve PUVA tedavilerinin melanositik nevusların büyüklüğünde istatistiksel olarak anlamlı değişikliğe yol açmadığı saptanmıştır. PUVA tedavisi alan hasta grubunda pigmentasyon artışı olan melanositik nevus sayısı istatistiksel olarak anlamlı derecede artmıştır. Dar bant UVB, UVA1 ve PUVA tedavilerinin melanositik nevuslarda izlenen dermatoskopik yapılarda istatistiksel anlamlı değişikliğe neden oldukları görülmüştür. Dar bant UVB grubunda tedavi öncesine göre 3. ayda nokta izlenen nevus sayısında istatistiksel olarak anlamlı artış saptanmıştır. Tüm melanositik nevuslarda dermatoskopik olarak saptanan en sık değişiklik nokta ve globül sayısındaki artış olmuştur. Dar bant UVB, UVA1 ve PUVA tedavisi alan hasta grupları içerisinde melanositik nevuslarda paternde ve TDS'de de istatistiksel olarak anlamlı derecede değişiklik saptanmamıştır.Tüm bu sonuçlar dar bant UVB, UVA1 ve PUVA tedavilerinin 3 ay süren takiplerinde melanositik nevusların dermatoskopik bulgularında istatistiksel olarak anlamlı derecede değişikliklere neden olabileceğini göstermekte olup, fototerapi alan hastaların melanositik nevuslarının olası displastik değişiklikler açısından dikkatli takibini gerekli kılmaktadır.

DermoskopiFototerapiMelanositler+2
Fulya Karaca
Gazi University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akne vulgarisli kadın hastalarda İsotretinoin, Siproteron Asetat/Etinil Estradiol ve kombinasyon tedavilerinin etkinliklerinin karşılaştırılması

Akne vulgaris, genç populasyonun en sık görülen deri hastalığıdır. Günümüzde AV tedavisinde en etkili tedavi ajanı isotretinoindir. Bugüne kadar akne vulgarisli hastalarda serum androjenik hormon düzeyleri pek çok kez araştırılmıştır. Ancak isotretinoinin serum androjenik hormon düzeylerine olan etkisine yönelik oldukça az sayıda çalışma yapılmıştır. Biz çalışmamızda AV'li kadın hastalarda isotretinoin, STA/EE ve isotretinoin+STA/EE kombinasyon tedavilerinin akne kliniğine ve serum androjenik hormon düzeylerine olan etkilerini inceleyerek isotretinoin tedavisinin antiandrojenik etki mekanizmasını aydınlatmayı amaçladık.Çalışmamıza klinik şiddeti Allen-Smith skalasına göre grade 4 ile grade 8 arasında olan ve tedavide sistemik isotretinoin, STA/EE veya isotretinoin+STA/EE kombinasyon tedavisi planlanan 60 kadın hasta dahil edilmiştir. Hastalardan aç karına alınan venöz kan örneklerinde tedavi öncesi, tedavinin 3. ve 6. aylarında androjenik hormon değerleri RIA yöntemi ile değerlendirilmiştir. Sonuçlar her üç grup arasında ve grupların kendi içerisinde karşılaştırılmıştır.Akne vulgarisli kadın hastalarda isotretinoin tedavisi ile STA/EE tedavisine benzer şekilde serum androstenedion ve serbest testosteron düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı azalma saptanmıştır (p<0,001). Ancak total testosteron ve DHEAS düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmemiştir (p>0,0056). LH/FSH oranında ise yine STA/EE tedavisine benzer olarak isotretinoin tedavisi ile istatistiksel olarak anlamlı fark görülememiştir (p>0,0056). Akne şiddeti ile serum androjenik hormon düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon bulunmamıştır (p>0,05). Benzer şekilde tedavi ile akne şiddetindeki değişim ve hormonal değişimler arasında da istatistiksel olarak anlamlı korelasyon bulunmamıştır (p>0,05).Akne vulgarisli kadın hastalarda tam düzelme oranları ise sadece isotretinoin alan hastalarda %100, STA/EE tedavisi alanlarda %85 ve kombinasyon tedavisi alanlarda %95 olarak gözlenmiştir.Tüm bu sonuçlar, AV'li kadın hastalarda isotretinoinin hormonal tedaviler gibi antiandrojenik etkiye neden olduğunu göstermiştir. Klinik etki açısından ise isotretinoinin hormonal tedaviden daha üstün olduğu gösterilmiştir. Ayrıca serum androjenik hormon düzeylerinin akne şiddetinde rol almadığı dikkat çekmiştir. Ancak antiandrojenik tedavi ile %85 gibi yüksek oranda klinik düzelme olması, androjenik hormonların muhtemel sebase bez aşırı duyarlılığı nedeniyle etyopatogenezde rol oynadığını desteklemektedir.Anahtar kelimeler: akne vulgaris, isotretinoin, siproteron asetat/etinil estradiol, androjenik hormonlar

Akne vulgarisAndrojenlerAsetatlar+5
Hilal Gökalp
Gazi University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psoriazisin patogenezinde humoral ve hücresel immünitenin rolü

Psoriazis sık görülen, alevlenmeler ve iyileşme dönemleriyle seyreden, etyolojisi tam olarak bilinmeyen, çoğu olguda hayatı tehdit etmeyen, derinin kronik ve benign seyirli bir hastalığıdır. Yaygınlığı ve şiddeti hastadan hastaya değişir. Bazen aynı hastada zaman içinde farklı klinik formlarda ortaya çıkar. Psoriazisin patogenezi son yıllarda yapılan çalışmalara göre tamamen değişmiştir. Önceleri, keratinosit hiperproliferasyonu ile seyreden epidermal diferansiasyon bozukluğu olduğu kabul edilirken, günümüzde fokal deri bölgelerinde immün sistem aktivasyonu sonucu epidermal hiperplazisi şeklinde reaksiyon geliştiği ve bunun sonucunda da epidermal hiperproliferasyon meydana geldiği kabul edilmektedir. Hastalığın temelinde yatan immünolojik olayın, derideki T hücrelerinin kronik stimülasyonu ve diğer hücrelerle iletişimindeki bozukluk olduğu bildirilmektedir. Ancak, bu hücrelerin ne şekilde ve neden aktive olduğu bilinmemektedir. Çalışmamızda plak psoriazisli hastalarda topikal mometazon furoat ile kalsipotriol tedavisi öncesi ve sonrasında humoral ve hücresel yanıtları ölçerek psoriazisin patogenezindeki rollerini araştırmayı amaçladık.Çalışmaya, Mart 2006 - Mart 2007 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvuran plak psoriazisli erişkin 20 hasta dahil edildi. Hastaların klinik semptom ve bulguları değerlendirildi ve genel sağlık kontrolleri yapılarak bilgiler çalışma formlarına kaydedildi. Hastaların çalışma öncesi ve sonrasında kan ve doku örnekleri alınarak analizler yapıldı. İstatistiksel analizler için SPSS 10.0 paket programı kullanıldı.Doku lenfosit subgruplarının (CD4+, CD8+ ve CD25+ lenfositleri) tedaviden önceki psoriazisli deride, sağlam deride ve tedaviden sonraki iyileşen psoriazisli derideki immünohistokimya ölçümleri sonucunda anlamlı farklılıklar tespid edildi (P<0.05). Lenfosit subgruplarının (CD3+, CD4+, CD8+, CD4+/CD8+, CD19+, CD5+CD19+, CD5+, CD25+, CD4+CD25+, CD4+ CD26+ ve CD4+CD30+) Flow-cytometrik ölçümleri sonucunda CD4+ ve CD4+CD26+ lenfosit oranlarında tedavi sonrasında öncesine göre anlamlı bir azalma görüldü (P<0.05). Sitokin ölçümlerinde ise IL-4, IL-10, TNF-? ve IFN-? oranlarında tedavi öncesinde ve sonrasında anlamlı fark görülmezken, TGF-ß'nin tedaviden sonraki artışı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (P<0.05).Sonuç olarak yapmış olduğumuz bu çalışmada elde ettiğimiz veriler psoriazisin immünopatogenezinde immünitenin ve özellikle de hücresel immünitenin rolünün olduğunu desteklemektedir. Bundan sonraki yapılacak psoriazisin etyopatogenezini aydınlatmaya yönelik çalışmaların hücresel immünite ağırlıklı olması gerektiği kanaatine varılmıştır.

Nursel Dilek
Fırat University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Behçet hastalarında serum MIP-1?, ENA-78 ve NAP-2 düzeyleri

Behçet hastalığı (BH) oral ve genital aft, deri lezyonları, oküler, gastrointestinal ve nörolojik bulgularla karakterize, etyopatogenezi tam olarak aydınlatılamamış kronik, tekrarlayıcı ve histopatolojik olarak vaskülitle seyreden multisistemik bir hastalıktır.Bu çalışmada hastalığın patogenezinde rolü olduğu bilinen başta nötrofiller olmak üzere çeşitli hücrelerin aktivisinde rol oynayan kemokinlerin serum düzeylerinin araştırılması amaçlandı.Çalışmaya 46'sı aktif toplam 64 Behçet hastası ile 24 sağlıklı olgu alındı. Hasta grubu ile kontrol grubunun değerleri birbirleri ile karşılaştırıldığında ortalama serum MIP-1? ve ENA-78 değerlerinin Behçet hastalarında kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü (sırasıyla p=0.032 ve p=0.023). Ortalama serum NAP-2 düzeylerinde ise anlamlı bir fark olmadığı gözlendi (p>0.05). Hastalar aktif ve inaktif olarak ayrıldığında ENA-78 değerinin aktivite kriterlerine sahip hastalarda, inaktif hastalara göre daha yüksek olduğu (p=0.029), ortalama serum MIP-1? ve NAP-2 değerlerinde ise her iki grup arasında fark olmadığı bulundu (p>0.05). Ayrıca yine ortalama serum ENA-78 değerinin aktif hastalık grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu saptandı (p=0.003).Sonuç olarak nötrofil kemotaksisinde rol oynayan kemokinlerden MIP-1? ve ENA-78'in Behçet hastalarının serumlarında yükselmiş olduğu gözlendi. Bu bulgunun hastalığın patogenezi ile ilgili çalışmalara yön vereceğini düşünmekteyiz. Ancak, kemokinler etkilerini mikroçevrede gösterdiğinden ve serum konsantrasyonları gelişen iltihabi süreçleri dolaylı olarak yansıttığından, bu kemokinlerin dokudaki düzeylerine ve hastalık aktivasyonu ve/veya tedaviye cevapla korelasyonuna bakılması ek bilgiler sağlayabilir.

Dilara Turgut
Fırat University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik ürtiker ve tiroid otoimmünitesi arasındaki ilişki

Kronik idiyopatik ürtikerin (KİÜ) etyolojisi ve patogenezi hakkında pek çok çalışma yapılmış olmakla birlikte, kesin olarak ispatlanmış bir neden ve mekanizma halen bilinmemektedir. Bu nedenle KİÜ etyolojisi ve patogenezine yönelik araştırmalar halen önemini korumaktadır. Bu çalışma KİÜ ile tiroid otoimmünitesi arasındaki ilişkinin araştırılması amacıyla yapılmıştırÇalışmamız Fırat Üniversitesi Hastanesi Dermatoloji Kliniği'ne, Haziran 2005-2007 tarihleri arasında başvuran, 71'i kadın 29'u erkek toplam 100 erişkin hasta arasında yapılmıştır. Hastalar kronik ürtiker (KÜ) etyolojisi yönünde anamnez, fizik muayene ve laboratuar tetkikleriyle değerlendirilmiştir. Tiroid otoantikorları (anti-TG antikor ve anti-TPO antikor), Fırat Üniversitesi Hastanesi Immünoloji Laboratuarında otomatik TRİTURUS ELISA cihazı ile; serbest T3, serbest T4 ve TSH, Fırat Üniversitesi Hastanesi Biyokimya Hormon Laboratuarında Immulate 2000 cihazı ile ölçülmüştür. İstatistiksel analizler SPSS 11.0 paket programı kullanılarak değerlendirilmiştirHasta grubu ile kontrol grubunun değerleri birbirleri ile karşılaştırıldığında ortalama serum serbest T4, anti-TG ve anti-TPO antikor seviyelerinin KİÜ hastalarında kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüş (sırasıyla p=0.012, p=0.04, p=0.02) ve ortalama serum serbest T3 düzeylerinde ise anlamlı fark olmadığı gözlenmiştir (p>0.05). Ortalama serum TSH seviyelerinin de KİÜ hastalarında kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu görülmüştür (p=0.010). Bu nedenle KÜ'li hastalarda değişen sıklıkta tiroid otoantikor pozitifliği saptanabilirSonuç olarak tiroid hastalığı hikayesi olan ve klasik tedavilere dirençli tüm KÜ'li hastalarda tiroid otoimmünitesi araştırılmalı ve etyolojiye yönelik immünolojik testler yapılmalıdır.

Hashimoto hastalığıOtoimmüniteÜrtiker
Sevilay Oğuz
Fırat University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pigmente deri lezyonlarının klinik, dermatoskopik ve histopatolojik korelasyonu

Dermatoskopi, pigmente deri lezyonların tanısında ve benign-malign ayırımının yapılmasında yaygın olarak kullanılmakta olan noninvazif bir yöntemdir. Bu çalışmada pigmente deri lezyonları klinik muayene, dermatoskopik ve histopatolojik inceleme yöntemleri ile değerlendirilerek lezyonların tanısı, melanositik-nonmelanositik ve benign-malign ayırımında klinik ve dermatoskopik muayenelerin sensitivite ve spesifitesinin araştırılması amaçlanmıştırÇalışmamız 2005-2006 yılları arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Dermatoloji polikliniğine başvuran 45 kadın ve 22 erkek toplam 67 hastada bulunan 94 adet pigmente deri lezyonunda yapıldı. Hastaların mevcut pigmente lezyonları klinik, dermatoskopik ve histopatolojik olarak incelendi. Lezyonların klinik, dermatoskopik ve histopatolojik tanıları karşılaştırıldı. İstatistiksel analizler için SPSS 12.0 paket programı kullanıldıLezyonların klinik ön tanıları ile dermatoskopik ön tanıları karşılaştırıldığında 73'ünün (%77.7), klinik ön tanıları ile histopatolojik tanıları karşılaştırıldığında 63'ünün, dermatoskopik ön tanıları ile histopatolojik tanıları karşılaştırıldığında ise 82'sinin (%87) birbiri ile uyumlu olduğu, melanositik nonmelanositik ayırımında klinik muayenenin istatistiksel olarak %96.6 sensitif ve %61.5 spesifik, dermatoskopinin ise %97.7 sensitif ve %88.8 spesifik olduğu, benign ile malign ayırımında klinik muayenenin istatistiksel olarak %92.4 sensitif ve %72.7 spesifik, dermatoskopinin ise %97.7 sensitif ve %80 spesifik olduğu saptandı.Sonuç olarak, dermatoskopi pigmente deri lezyonlarının doğru tanısında hekime yardımcıdır. Ayrıca dermatoskopi malign lezyonların erken tanısı ve eksizyonu prognozu açısından hastalara konfor sağlamaktadır. Ayrıca düşük riskli melanositik lezyonların gereksiz cerrahi müdahalesini engelleyerek hastaya ve hekime takip şansı sağlamaktadır.

DeriDeri hastalıklarıDermoskopi+4
Betül Demir
Fırat University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Behçet hastalarında serum asimetrik dimetilarginin ve nitrik oksit düzeyleri

Behçet hastalığı (BH) etyopatogenizi henüz tam olarak bilinmeyen, ancak immunolojik mekanizmalar tarafından tetiklenmiş sistemik bir vaskülit olduğu kabul edilir. Vaskülitik patolojilerin çoğunda olduğu gibi BH etyopatogenezinde de endotel hasarı ve fonksiyon bozukluğu suçlanmaktadır. Bu çalışmada vaskülit patogenezinde rolü olduğu bilinen nitrik oksit (NO), simetrik dimetilarginin (SDMA), asimetrik dimetilarginin (ADMA) ve L-Arjinin ile Behçet hastalığı arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık.Çalışmaya 60 Behçet hastası (42'si aktif 18'i inaktif) ile 24 sağlıklı kontrol grubu alındı. Hastalar mukokutanöz aktif, inaktif (ve damar tutulumu açısından aktif, inaktif ve damar tutulumu olmayan olarak gruplandırıldı.Behçet hastalarında ortalama plazma NO, SDMA, ADMA değerlerinin kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (sırasıyla p=0.001, p=0.001 ve p=0.001). Mukokutanöz aktif grup hastalarda plazma NO, SDMA, ADMA seviyeleri sağlıklı kontrollere göre anlamlı yüksek bulunurken, inaktif hastalarda plazma SDMA ve ADMA seviyeleri kontrollere göre yüksek bulundu (sırasıyla p=0.001, p=0.001). Mukokutanöz aktif-inaktif grup arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark görülmedi (p>0,05).Vasküler tutulum açısından aktif ile inaktif Behçet hastaları arasında plazma NO, SDMA, ADMA ve L-arjinin açısından anlamlı bir fark yoktu (p>0,05). Aktif damar tutulumu olan hastalarda sadece plazma SMDA ve ADMA seviyeleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulunurken (sırasıyla p=0.001 ve p=0.001) inaktif damar tutulumu olanlarda plazma NO, SMDA, ADMA seviyeleri anlamlı derecede yüksek bulundu (sırasıyla p=0.001, p=0.001, p=0.001, p=0.001).Literatür incelendiğinde bu konuda yapılan önceki çalışmaların az sayıda olduğu görülmüş olup vasküler tutulumda ki rollerini açıklamada yetersiz kaldığını düşünmekteyiz. Günümüzde BH'nin aktivitesini ve özellikle de damar tutulumunu gösteren pratik bir laboratuar parametre bulunmamaktadır. Sonuç olarak bu parametrelerin BH'nin erken tanısında ve takibinde faydalı olabileceğini düşünmekteyiz.

Selma Bakar Dertlioğlu
Fırat University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psoriazisli hastalarda otonomik fonksiyonların araştırılması

Psoriazis sık görülen, alevlenmeler ve iyileşme dönemleriyle seyreden, etyolojisi tam olarak bilinmeyen, çoğu olguda hayatı tehdit etmeyen, derinin kronik ve benign seyirli bir hastalığıdır. Psoriatik plaklarda gözlenen terleme kaybından retansiyon hiperkeratozu suçlanmaktadır. Bununla birlikte deride kserozis ile seyreden diğer bazı dermatozlarda olduğu gibi psoriaziste de terleme kaybından otonom sinir sistemi disfonksiyonu sorumlu olabilir. Çalışmamızda plak tipi psoriazisli hastalarda otonom sinir sistemi fonksiyonlarını elektrofizyolojik testlerle değerlendirerek temelde yatan bir otonom sinir sistemi disfonksiyonu olup olmadığını araştırmayı amaçladık.Çalışmaya Ocak 2009 - Ocak 2010 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Dermatoloji Polikliniği'ne başvuran plak tipi psoriazisli erişkin 50 hasta ve 20 sağlıklı kontrol grubu alındı. Hasta ve kontrol gruplarının otonom sinir sistemi fonksiyonları RRIV ve SSR yöntemleri kullanılarak değerlendirildi. İstatistiksel analizler için SPSS 12.0 paket programı kullanıldı.Hasta ve kontrol grubunun normal ve derin solunum sırasındaki RRIV değerleri incelendiğinde, her iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı ( P>0.05). SSR yöntemi kullanılarak hasta ve kontrol grubunun üst ve alt ekstremite latans ve amplitüd değerleri incelendiğinde, hasta grubunun üst ve alt ekstremite SSR latans ve amplitud değerlerinin sağlıklı kontrol grubuna göre uzamış olduğu görüldü. Üst ekstremite SSR latansındaki uzama istatistiksel olarak anlamlı bulunurken (P<0.05), el amplitüd, ayak latans ve ayak amplitüd değerlerindeki uzama istatistiksel olarak anlamlı değildi (P>0.05).Sonuç olarak yapmış olduğumuz bu çalışmada elde ettiğimiz veriler psoriazis hastalarında derinin kan damarları ile ter bezlerinin innervasyonu sağlayan miyelinsiz sempatik sinir liflerinin etkilendiğini göstermektedir. Sempatik aktivitedeki disfonksiyonun hastalıkta gözlenen terleme kaybına katkısı olabileceğini düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Psoriazis, R-R İntervali, Sempatik Deri Cevabı.

Deri hastalıklarıGalvanik deri cevabıPsoriyazis
Beyzan Durul Halıgür
Fırat University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Behçet hastalığında osteopontin düzeyi

Behçet hastalığı (BH) kronik seyirli, tekrarlayıcı, sistemik bir vaskülittir. Hastalığın etyolojisi tam olarak aydınlatılamamıştır. BH etyopatogenezinde endotel hasarı ve anormal immün yanıt suçlanmaktadır. Bu çalışmada Th1 immün yanıtta ve kronik İnflamasyonda rolü olduğu bilinen osteopontin molükülünün BH ile ilişkisi araştırıldı.Çalışmaya 60 behçet hastası ve kontrol grubu olarak 50 sağlıklı birey ve 63 psoriyazis hastası alındı. Uluslararası Çalışma Grubu Tanı Kriterlerine göre BH tanısı konulup, en az bir mukokutanöz bulgusu olan hastalar aktif, çalışma esnasında herhangi bir mukokutanöz bulgusu olmayanlar ise inaktif olarak değerlendirildi. Çalışmamızda Behçet hastaları, damar tutulumu açısından aktif olanlar (Çalışma esnasında derin ven trombozu (DVT), yüzeyel gezici tromboflebit (YGTF) ve büyük damar tutulumundan en az biri mevcut olan hastalar), inaktif olanlar (daha önce DVT, YGTF ve büyük damar tutulumu geçirmiş olan hastalar) ve damar tutulumu olmayanlar şeklinde 3 ayrı gruba ayrıldı.Behçet hastalarında ve psoriyazis hastalarında plazma osteopontin (OPN) seviyeleri sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (sırasıyla p<0.001, p<0.001). Aktif Behçet hastaları, inaktif Behçet hastaları ve psoriyazis hastalarında plazma OPN seviyesi sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksekti (sırasıyla p<0.001, p=0.008, p<0.001). Aktif Behçet hastaları ile inaktif Behçet hastaları arasında, aktif Behçet hastaları ile psoriyazis hastaları arasında ve inaktif Behçet hastaları ile psoriyazis hastaları arasında ortalama plazma OPN düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0.05).Damar tutulumu açısından aktif Behçet hastaları ve inaktif Behçet hastaları sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında ortalama plazma OPN düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (sırasıyla p=0.01, p<0.001). Damar tutulumu açısından aktif olan Behçet hastaları ile inaktif olan Behçet hastaları, damarsal tutulumun olmadığı Behçet hastaları ve psoriyazis hastaları arasında, OPN düzeyleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0.05).Sonuç olarak Th1 tipinde inflamatuar yanıt ve makrofaj kemotaksisinin baskın olduğu kronik inflamatuar hastalıklar olan BH ve psoriyazis de plazma OPN seviyesinin oldukça yüksek düzeyde olduğunu saptadık. OPN, gerek Th1 inflamatuar yanıtı, gerekse de makrofaj kemotaksisini arttırarak bu inflamatuar süreçte önemli rol oynamaktadır. Bununla birlikte OPN düzeylerinin bu hastalıkların aktivitesiyle ilişkili olmadığını saptadık. Dolayısıyla bu hastalıkların aktivitesini ve tedavi cevabını değerlendirmede OPN'nin yararlı bir kriter olarak kullanılamayacağını düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: Behçet hastalığı, psoriyazis hastalığı, osteopontin, Th1 immün yanıt.

Behçet hastalığıOsteopontinPsoriyazis+1
Enis Ertürkler
Fırat University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diffüz alopesili kadınlarda "Dijital Fototrikogram" ile "Darı Ekstresi, Buğday Tohumu Yağı, L-sistin, Kalsiyum Pantotenat" formulasyonunun etkisinin değerlendirilmesi

?Telogen effluvium? kıl gelisim siklusundaki bozukluğa bağlı olarak asırımiktarda telogen kıl kaybı sonucu gelisir ve diffüz alopesi ile basvuran kadınlardaen sık görülen alopesi türlerindendir. Telogen effluvium tedavisinde oralkullanılan aminoasit ve vitamin kombinasyonları bulunmaktadır. Literatürde bukombinasyonların alopesi tedavisinde etkili olduğunu gösteren çok sayıda çalısmabildirilmistir.Diffüz saç dökülmesinin ve verilen tedaviye cevabın değerlendirilmesindeklinik bulgulara yardımcı saç inceleme metotlarına ihtiyaç duyulmaktadır.Dijital fototrikogram (Trichoscan) Hoffmann tarafından gelistirilmis birsaç değerlendirme metodudur. Özel yazılım programları ile 20 dakikada saçbüyüme hızı, saç dansitesi, saç çapı, anagen/telogen oranı hesaplanır.Bu çalısmada telogen effluviumlu kadınlarda ?Dijital Fototrikogram?(Trichoscan) ile ?Darı Ekstresi, Buğday Tohumu Yağı, L-Sistin, KalsiyumPantotenat? formulasyonunun etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıstır.Ocak 2008-Kasım 2008 tarihleri arasında, Gazi Üniversitesi Tıp FakültesiDermatoloji Polikliniği'ne diffüz saç dökülmesi sikayetiyle basvuran kadınhastalar değerlendirilmistir. Hastalara dijital fototrikogram testi frontal veoksipital bölgelerde uygulanarak anagen ve telogen oranları saptanmıstır. Telogenoranının %20 ve üzerinde olması patolojik olarak değerlendirilmistir. Klinikgörünüm ve dijital fototrikogram sonucu telogen effluvium tipi diffüz alopesi ileuyumlu, 18-50 yasları arasında, kan tetkiklerinde anormallik saptanmayan 53kadın hasta çalısma kapsamına alınmıstır.Hastalara darı ekstresi 140 mg, buğday tohumu yağı 271 mg, L-sistin 2 mg,kalsiyum pantotenat 10 mg'dan olusan kapsül (Priorin®) günde 3x1 dozunda, 3 aysüre ile verilmistir.Çalısma kapsamına alınan hastaların tedaviye yanıtlarınındeğerlendirilmesinde günlük dökülen saç sayısı, saç çekme testi ve dijitalfototrikogram kriter olarak alınmıstır.?lk değerlendirmede günlük dökülen yaklasık saç sayısı ortalaması 84,1 ±55,9 iken verilen 3 aylık tedaviden sonra günlük dökülen saç sayısı ortalaması44,9 ± 28 olarak saptanmıstır. Hastaların tedavi sonrasında günlük dökülenortalama saç sayısındaki azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmustur.Hastalarımızın tedavi öncesi saç çekme testi ile tedavi sonrası saç çekmetesti arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıstır. Çekme testi pozitifolma oranı tedavi öncesi %54.7 iken tedavi sonrası %5.7'ye gerilemistir.Tedavi öncesinde ortalama anagen değeri frontal bölgede 69,0±11,2,oksipital bölgede 72,3±9,4 olarak saptanmıstır. Tedavi sonrasında frontal bölgeanagen oranı 76,4±11,2'e, oksipital bölge anagen oranı 79,9±8,6'a yükselmistir.Tedavi sonrasında frontal ve oksipital bölgede anagen oranındaki artmaistatistiksel olarak anlamlı olarak kabul edilmistir.Çalısmamızda ?L-sistin, kalsiyum pantotenat, buğday tohumu yağı ve darıekstresinden olusan formulasyon?unun telogen effluvium tedavisinde etkiliolduğu düsünülebilir. Ancak daha genis alopesili hasta gruplarında plasebokontrollü çalısmalar gereklidir.Dijital fototrikogramın diffüz alopesili hastaların takibinde ve verilentedavinin etkinliğinin değerlendirilmesinde kullanılabilecek objektif ve etkili biryöntem olduğunu düsünmekteyiz.

AlopesiBitki özütüBuğday+4
Deniz Çetinkünar
Gazi University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akne vulgariste doksisiklin ve isotreinoin tedavilerinin antioksidan sisteme etkileri

Akne Vulgariste Doksisiklin ve İsotreinoin Tedavilerinin Antioksidan Sisteme EtkileriSon zamanlarda yapılan çalışmalarda akne hastalarının lokal ve sistemik olarak artmış oksidatif stres altında olduğu bildirilmektedir. Bugüne kadar akne patofizyolojisinde antioksidan sistemin rolü ve sistemik akne tedavilerinin antioksidan sisteme etkileri ile ilgili az sayıda çalışma yapılmıştır. Biz de çalışmamızda, AV'de sistemik doksisiklin ve isotretinoin tedavilerinin antioksidan etki mekanizmalarını aydınlatmak ve akne patogenezinde antioksidan savunma sisteminin rolünü araştırmayı amaçladık.Çalışmamıza klinik şiddeti evre II ve üzeri AV tanısı almış ve tedavide sistemik isotretinoin veya doksisiklin endikasyonu konmuş on beşer adet, toplam 30 adet AV hastası ve sağlıklı gönüllülerden oluşan 30 adet kontrol alınmıştır. Kontrollerden ve tedavi öncesi ve sonrası hastalardan aç karnına alınan venöz kan örneklerinde hücre içi ve dışı antioksidan savunma sistemleri spektrofotometrik olarak değerlendirilmiştir. Sonuçlar hem tedavi öncesi ve sonrası gruplar arasında hem de sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılmıştır.Akne vulgarisli hastalarda; serum vitamin A, ß-karoten, vitamin E, Se, Zn ve plazma vitamin C ve LPO düzeyleri ile eritrosit CAT aktivitesi açısından sağlıklı kontrollere göre istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Hastaların eritrosit GSH-Px aktivitesinin sağlıklı kontrollere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu (p<0,001), eritrosit SOD aktivitesinin ise istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığı saptanmıştır (p<0,001). Akne şiddeti ile antioksidan enzim aktiviteleri arasında herhangi bir ilişki gözlenmemiştir.Hastalarda sistemik doksisiklin tedavisi sonrası eritrosit GSH-Px aktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı derecede artma (p<0,001), serum ß-karoten düzeyi ve eritrosit SOD aktivitesinde ise istatistiksel olarak anlamlı derecede düşme saptanmıştır (sırasıyla p<0,025 ve p<0,001). Sistemik isotretinoin tedavisi sonrasında, serum ß-karoten ve plazma LPO düzeyleri ile eritrosit SOD aktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı derecede düşme (sırasıyla p<0,025; p<0,025 ve p<0,001) gözlenmiştir. Serum Se düzeyinin doksisiklin tedavisi alan akne hastalarında düştüğü, isotretinoin tedavisi alan hastalarda ise arttığı gözlenmiştir (p<0,05). Serum ß-karoten düzeyinin doksisikline göre isotretinoin tedavisi ile istatistiksel olarak daha fazla düşmüş olduğu (p<0,05) ve yalnız isotretinoin tedavisi sonrası LPO düzeyinin etkilenmiş olduğu saptanmıştır (p<0,025).Tüm bu sonuçlar akne vulgariste, oksidatif stresin arttığını ve akne tedavisinde kullanılan sistemik doksisiklin ve isotretinoin tedavilerinin aknede oksidatif stresin azalmasına yol açtığını göstermektedir. Ancak akne şiddeti ile oksidatif stres arasında bir ilişki olup olmadığı ya da sistemik isotretinoin tedavisinin doksisikline göre antioksidan etkisinin daha fazla olup olmadığı soruları ileri araştırmaları gerektirmektedir.

Akne vulgaris
Özlem Tekin
Gazi University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alopesi areatalı hastalarda serum sitokin düzeyleri, anksiete ve depresyon ilişkisi

1.ÖZETAlopesi areata (AA) saçlı deri, sakal bölgesi, kaş kirpik ve aksilladaki kıllarınsubjektif belirti olmaksızın odaklar şeklinde dökülmesi ile karakterize bir hastalıktır.Bazen spontan olarak gerileyebilirse de bazen de progresyon göstererek tüm saçlı deriyive diğer vücut kıllarını tutabilir.AA etyopatogenezi hala belirsiz olmakla birlikte immün fonksiyon bozukluğu,ve stres gibi faktörler üzerinde durulmaktadır.Bu çalışmanın amacı AA ile depresyon, anksiete ve serum sitokinlerindeninterlökin (IL)-1, IL-6, IL-8, IL-10 arasındaki muhtemel ilişkiyi ortaya çıkarmak vearalarında korelasyon olup olmadığını araştırmaktır.Çalışmaya kliniğimizde AA tanısı alan 43 hasta prospektif olarak alındı. Yaş vecinsiyet uyumlu 30 sağlıklı kişi kontrol grubu olarak alındı. Hastaların yaş, cinsiyet,hastalık süresi, hastalık lokalizasyonu, şiddeti ve eşlik eden hastalıklar not edildi.16 yaşüstü erişkin hasta ve kontrol grubuna Hamilton depresyon-anksiete değerlendirmeölçekleri; 7-16 yaş arası çocuk hastalara çocuklar için depresyon ölçeği anketleridolduruldu. Hasta ve kontrol grubunda serumda IL-1, IL-6, IL-8, IL-10 düzeyleriELISA yöntemiyle bakıldı.Hastaların 31'i erkek, 12'si kadın olup yaş ortalaması 23.42±11.41 idi. Ortalamahastalık süresi 15.54±36.37 ay idi. Hasta ve kontrol grubu arasında serumsitokinlerinden IL-1, IL-6, IL-8, IL-10 düzeyleri açısından anlamlı fark gözlenmedi(P>0.05). AA'lı hastaların %50'sinde, kontrol grubunun %30'unda depresyon; AA'lıhastaların %63'ünde, kontrol grubunun %23.3'ünde anksiete mevcuttu (herikisi içinP<0.05)Sonuç olarak AA'lı hastalarda depresyon ve anksiete sağlıklı kişilere göre dahasık görülmektedir. Bu hastaların tedavi planında psikiyatrik tedavi yönünden de1değerlendirilmeleri düşünülmelidir. AA'lı hastalar ile sağlıklı kişiler arasında seruminterlökin düzeyleri açısından fark gözlenmedi. Bu açıdan doku sitokin düzeylerinebakmak faydalı olabilir.Anahtar Kelimeler: Alopesi Areata, Sitokin, Depresyon, Anksiete2

Arzu Ataseven
Fırat University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psöriasiste darbant ultraviyole-B ve E vitamininin mutajenik risk üzerine etkilerinin comet tekniği ile değerlendirilmesi

Psoriasis genetik temeli olan, kronik, inflamatuar, hiperproliferatif ve T hücrelerin başrol oyuncusu olduğu immün aracılı bir deri hastalığıdır. Lökositler, önemli bir reaktif oksijen ürün kaynağıdır. Dolayısıyla bu inflamatuar deri hastalığı oksidatif strese yol açar.Darbant UVB, psoriasiste etkili bir tedavi yöntemi olarak kullanılmaktadır. Bazı çalışmalar deride hem in vivo hem in vitro olarak UVB teması sonrası, serbest radikallerin ve reaktif oksijen ürünlerinin arttığını göstermiştir.Vitamin E, vücuttaki en önemli yağda çözünebilen antioksidandır. Vitamin E, hem lipofilik antioksidan ve serbest radikal temizleyici olarak görev görür, hem de hücresel membranı stabilize eder.Oksidatif stres, kanser insidansının artışına yol açabilen DNA hasarına neden olur. Comet tekniği (Single cell jel elektroforez) DNA tek ve çift zincir kırıklarını ölçmek için sensitif ve hızlı bir yöntemdir.Çalışmamızda Comet tekniği ile psoriasisli hastalarda darbant UVB'nin DNA hasarı üzerine etkisini ve antioksidan olarak vitamin E'nin hasar üzerine düzeltici rolünün olup olmadığını araştırmayı amaçladık.Çalışma grupları sigara içmeyenlerden oluşturuldu. Psoriatik hastalar 2 gruba ayrıldı. İlk gruptaki 8 hasta sadece darbant UVB ile, ikinci gruptaki 10 hasta ise hem darbant UVB hem de oral 400 IU/gün vitamin E (d, ? -tocopherol) ile tedavi edildi. Hastalar daha önceden herhangi bir sistemik tedavi almamıştı. Psoriasis vulgarisli hastaların hastalık aktiviteleri ise Psoriasis Area and Severity Index (PASİ) ile belirlendi. PASİ tedavi öncesi ve tedavinin 45. gününde ölçüldü. Tüm hastaların PASİ skorları tedavinin 45. gününde belirgin bir şekilde düşmüştür. Ancak tedavi sonrası hasta gruplarının birbirleriyle karşılaştırılmasında PASİ skoru açısından fark bulunmamıştır. Bu durum, vitamin E'nin ek bir terapatik etkisi olmadığını düşündürmüştür.1.grupta 0. gün ile 45. gün arasında DNA hasarında anlamlı bir artış vardı. Fakat grup 2'de tedavi öncesine göre tedavi sonrasında DNA hasarında azalma olmakla birlikte anlamlı değildi. Bu çalışmada, darbant UVB tedavisinin belirgin DNA hasarına yol açtığı ve vitamin E alımının bu hasarı azalttığı, ancak bu azalmanın çok anlamlı olmadığı saptanmıştır. Bu sonuçtan yola çıkarak darbant UVB'nin karsinojenik riskini azaltmak amacıyla tedaviye vitamin E'nin eklenmesinin uygun olacağı düşünülmüştür.

Psoriyazis
Canan Kevlekçi
Gazi University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Melanom dışı deri kanserleri gelişiminde human papillomavirüsün rolü

ÖZETYassı hücreli kanser ve BHK'den oluşan MDDK tüm dünya çapında beyaz ırkta en sık görülen kanserlerdir. Epidemiyolojik ve moleküler çalışmalar UVR'nin bu kanserlerin gelişiminde anahtar rol oynadığını göstermektedir.Yapılan çeşitli çalışmalarda, HPV tiplerinin tek başına veya UVR ile birlikte bu kanserlerin patogenezinde rol oynuyor olabileceği öne sürülmüştür. Polimeraz zincir reaksiyonuna dayanan HPV saptama teknikleri, özellikle bağışıklık sistemi baskılanmış hastalardaki ve daha az sıklıkla bağışıklık sistemi normal bireylerdeki deri kanserlerinde HPV DNA'nın yüksek prevalansta bulunduğunu göstermişlerdir. Bu çalışmalarda, MDDK'lerde saptanan HPV tiplerinin sıklığı ve spektrumu kullanılan PZR primerlerinin spesifisite vesensitivitelerindeki farklılıklara bağlı olarak büyük çeşitlilik göstermektedir.Bağışıklık sistemi normal bireylerdeki MDDK'lerde, HPV tiplerinin mevcudiyetinin araştırılması amacıyla, 32 hastanın MDDK'lerinden ve kontrol grubu olarak aynı hastaların gluteal bölgelerinden biyopsiler alındıktan sonra tüm örnekler geniş spektrumda HPV DNA saptayabilen dejenere primerlerin kullanıldığı PZR metodu ile incelendi. Lezyonlardan alınan biyopsiler ve kontrol deri örneklerinin hiçbirinde HPV DNA saptanmadı. Bu durumun, Türk toplumuna ait özelliklerin yanında, lezyonların hiçbirininHPV DNA içermiyor olmasına veya dokularda HPV DNA mevcut olmasına rağmen, viral yükün düşük olması nedeniyle, kullanılan yöntemle saptanamamış olmasına bağlı olabileceği düşünüldü.Ultraviyole radyasyonu bölgesel bağışıklık sistemi baskılanmasına veya HPV'nin uyarılmasına yol açarak HPV'nin daha kolay çoğalmasını sağlayabilmektedir. Çalışmamızda hastaların gluteal bölgelerinden alınan kontrol deri biyopsilerinde HPV DNA saptanmamış olmasının, bu bölgenin güneşe maruz kalmaması veya HPV'ye daha az maruz kalmasıyla da ilişkili olabileceği sonucuna varıldı.Sonuç olarak; biz çalışmamızda dejenere PZR yöntemi ile MDDK'de HPV mevcudiyetini gösteremedik. Bu kanserlerin gelişiminde HPV'nin rolünü aydınlatabilmek ve aralarında bulunan belirgin ilişkiyi kanıtlayabilmek için daha çok sayıda hasta ile ve geliştirilecek daha duyarlı saptama metodları kullanılarak yapılacak çalışmalara ihtiyaç bulunduğunu düşünmekteyiz.

Havva Özge Keseroğlu
Gazi University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Guinea pig'lerde topikal e vitamininin ultraviyole b'ye karşı koruyucu etkisi ve serbest radikallerin önemi

Çalışmamızda bir antioksidan ajan olan E vitamini asetat'ın, tek doz ultraviyole B (UVB) radyasyonundan önce ve sonra topikal olarak uygulandığında UVB'ye bağlı olarak gelişen antioksidan kapasitede ki bozulmayı ne ölçüde değiştireceğini deneysel olarak araştırmayı amaçladık. Çalışmamızı 56 albino kobay (guinea pig) ile yaptık. Anestezi uygulanan kobayların sırt bölgeleri ortalama 35 cm2 olacak şekilde tıraşlandı. Daha sonra kobaylar dört gruba ayrıldı. Kontrol grubuna traştan sonra hiç bir işlem uygulanmadı. Bir grup kobaya yalnızca UVB verildi. Bir kısmına UVB verildikten hemen sonra tek doz topikal olarak E vitamini asetat uygulandı. Bir kısmına ise önce 3 hafta süre ile topikal E vitamini asetat uygulayıp, en son uygulanan topikal E vitamini asetattan sonra UVB verildi. Kontrol grubu hariç diğer gruplardaki kobaylardan yarısı UVB verildikten 24 saat sonra, kalan yarısı 48 saat sonra dekapitasyonla öldürüldü. Dekapite edilen tüm kobayların deri, karaciğer, plazma, eritrositlerinde lipit peroksit, hemoglobin ve deride süperoksit dismutaz, Deri ve eritrositlerde glutatyon peroksidaz, eritrositlerde redükte glutatyon çalışıldı. Topikal E vitamini uygulanan her iki grupta da deri ve karaciğer lipid peroksit değerleri sadece UVB uygulanan grupta ki artışa göre anlamlı derecede baskılandı. Eritrosit lipid peroksit değerleri topikal E vitamini asetad uyguladığımız her iki grupta da yalnızca UVB uygulanan grup ile parelellik gösterdi. Kontrol grubuna göre 48. Saatte artan plazma lipid peroksit seviyeleri ise E vitamini uygulanan her iki grupta da yalnızca UVB uygulanan gruba göre daha fazla bir artış gösterdi. Deri GSHPx seviyesinde yalnızca UVB uygulanan gruba göre 24. saatte olan azalmanın, E vitamini uygulanan her iki grupta da 48. saatte daha az bir artış gösterdiği kaydedildi. Fakat bunlar istatistiksel olarak anlamlı değildi. Eritrosit GSHPx değerleri 48.saatte sadece UVB uygulanan gruba göre tek doz E vitamini uygulanan grupta istatistiksel olarak anlamlı olmayan, 3 hafta e vitamini uygulanan grupta ise istatistiksel olarak anlamlı olan belirgin bir azalma gözlendi. Çalışmamızda sadece UVB verilen ve E vitamini asetat uygulanan her iki grup eritrosit GSH değerleri kontrol gurubuna göre istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde yüksek bulundu. Kontrol grubu hariç diğer gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. UVB uygulamasıyla azalan deri v hemoglobin SOD değerleri tek doz E vitamini asetat uygulanan grupta 3 hafta E vitamini uygulanan gruba göre daha iyi bir düzelme sağlamıştır. UVB radyasyonundan sonra tek doz E vitamini asetat uygulamasının ve UVB radyasyonundan 3 hafta önce uygulanan E vitamini astat'ın UVB radyasyonunun zararlı etkilerine karşı faydalı olduğu sonucuna vardık.

Belkız Uyar
Fırat University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akne vulgarsili hastalarda isotretinoin tedavisinin CD3(+), CD4(+) T hücre ve ICAM-1 üzerine etkisi

Son zamanlarda akne vulgaris inflamasyonunda, CD3(+) ve CD4 (+) T hücreler ile ICAM-1 gibiinflamasyon mediyatörlerinin rol oynayabileceği üzerinde durulmaktadır. AV'de, isotretinoinin,antinflamatuvar etki gösterdiği bilinmesine rağmen bu etkisini hangi mekanizma veya mekanizmalarüzerinden gerçekleştirdiği tam olarak açıklanamamıştır.Çalışmamızda, isotretinoin tedavisi verilen 25 AV olgusunun deri örneklerinde, CD3(+) veCD4 (+) T hücre ile ICAM-1 düzeyleri, tedavi öncesi ve sonrasında immünohistokimyasal olarakdeğerlendirilmiş ve sonuçlar hem kendi aralarında hem de kontrol grubu deri örnekleriylekarşılaştırılmıştır. Akne olgularında CD4 (+) T hücre infiltratı, tedavi öncesi püstüler lezyondaperivasküler ve periadneksiyal alanda, lezyon içermeyen normal deriye ve kontrol grubuna göre dahayüksek saptandı (p<0.05). CD3 (+) T hücre infiltratı ise, tedavi öncesi püstüler lezyonda, perivasküleralanda, lezyon içermeyen normal deriye ve kontrol grubuna göre daha yüksek bulunurken (p<0.05)tedavi öncesi püstüler lezyonda, periadneksiyal alanda lezyon içermeyen normal deriye göre dahayüksek bulundu (p<0.05). Kontrol grubuna göre ise anlamlı bir yükseklik görülmedi (p>0.05). ICAM-1 ekspresyonu, akne olgularında tedavi öncesi püstüler lezyonda ve lezyon içermeyen normal deridekontrol grubuna göre anlamlı değildi (p>0.05). sotretinoin tedavisi sonrası, tedavi öncesi püstülerlezyonda saptanan perivasküler ve periadneksiyal CD3 (+) T hücre infiltratı ile periadneksiyal CD4(+) T hücre infiltrat düzeylerinde azalma anlamlıydı (p<0.05). Perivasküler CD4 (+) T hücre infiltratdüzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı olmasa da azalma oldu (p>0.05).sotretinoin'in inflamatuvar lezyonlarında CD3(+) ve CD4 (+) T hücre düzeyleri üzerindekietkisi kısmi ve tam düzelme gösteren olgular arasında farklılık göstermedi (p>0.05). Ayrıcaisotretinoinin bu etkisi ile kümülatif dozu arasında da anlamlı ilişki kurulamadı ( p>0.05)CD3(+) ve CD4 (+) T hücrelerin akne vulgaris inflamasyonunda rol alabildiği ve isotretinointedavisinin aknedeki anti-inflamatuvar etkinliğini CD3(+) ve CD4 (+) T hücre düzeylerini azaltarakgösterebileceği düşünülebilir.

Jale Yüksek
Gazi University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyarbakırda 5 yıllık retrospektif Leishmaniasis hastalarının dermografik özellikleri ve coğrafik dağılımı

Kutanöz Leismaniasis (KL), Leishmania cinsinin 20'den fazla türünün neden olduğu, enfekte tatarcıklar aracılığıyla bulaştırılan, çok çeşitli belirtilere sahip geniş bir hastalık yelpazesine yol açan, ihmal edilmiş, vektör kaynaklı bir paraziter enfeksiyondur. Hastalığın bulaşması enfekte Phlebotomus türü sineklerin ısırması ile oluşur. Hastalık Dünya genelinde yaygın olup, Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre Dünya'da 350 milyon kişi risk altındadır ve 98'den fazla ülkede 12 milyon enfekte vaka bulunmaktadır. Her yıl yaklaşık 700.000 ila 1 milyon yeni vakanın ortaya çıktığı tahmin edilmektedir. Leismaniasis bulaşma riskleri endemik bölgede yaşamak, endemik bölgeye seyahat etmek, yoksulluk, bağışıklık baskılanması, yetersiz beslenme, kötü barınma ve yeterli tıbbi kaynak eksikliği ile ilişkilendirilir. Hastalık Güney Amerika, Güney Avrupa, Afrika ve Asya'da endemiktir. Komşu ülkelerimiz olan Irak, Suriye ve İran'da da endemiktir. Ülkemizde Güneydoğu Anadolu bölgesi ve Çukurova'da 1950'lerden beri endemik iken, yakın zamanda Aydın, Antalya, Hatay ve Mersin gibi ülkenin daha batı illerinde de yeni olgular bildirilmiştir. Bu çalışmanın amacı KL hastalarının Diyarbakır'daki demografik ve klinik özelliklerini incelemek ve coğrafi dağılımını göstermektir. Bu çalışmada 1 Eylül 2018 ile 30 Eylül 2023 tarihleri arasındaki zaman periyodunda Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları polikliniğine başvuran 62 KL olgusu retrospektif olarak incelendi. Hastaların yaş ortalaması 30,24 olup, yaşları 0 ile 79 arasında değişmekteydi. Olguların büyük bir çoğunluğunun (%35,5) 0-19 yaş aralığında olduğu saptandı. Hastaların %43,5'si (27) kadın, %56,5'i (35) erkekti (Kadın:Erkek oranı 1:1.29). En fazla sayıda hasta Kulp ilçesinde ikamet etmekteydi (%38,7). Hasta bildirimi yapılmayan ilçe sadece Kocaköy ilçesiydi. Lezyonlar en çok (%30,6'sı) plak lezyon şeklindeydi. Çalışmaya dahil edilen hastaların lezyon sayısı toplam 246 idi. Hastaların lezyon sayıları 1-25 arasında değişmekteydi. Lezyonların %53,1'i sadece yüz yerleşimliydi. Değerlendirmeye alınan 62 hastanın %62,9'ünde (39 hasta) tek lezyon mevcuttu. Hastaların ortalama lezyon sayısı 1,65±3,64'tü.(ortalama 2,65). Hastaların %77,4'i (98) kırsal, %22,6'si (14) ise kentsel (merkez ilçelerde) yerleşim alanlarında ikamet etmekteydi. Merkez ilçelerde endemik bölgeye seyahat öyküsü toplamda %71,42 idi. En çok başvuru Aralık ve Ocak aylarındaydı. Hastaların tamamına yaymalarda amastigotlar görülerek tanı konulmuştu. Hastaların %53,2'sine intralezyoner tedavi, %46,8'ine sistemik tedavi verilmişti. Anahtar Kelimeler: Leishmaniasis, Kutanöz, Diyarbakır

Ayşegül Tel Kankılıç
Dicle University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pitriyazis rozea etyolojisinde HHV-6, HHV-7, CMV ve EBV'nin rollerinin araştırılması

PR enfeksiyöz etyolojiye sahip olduğu düşünülen papüloskuamöz bir deri hastalığıdır.PR etyopatogenezinde, viruslar üzerinde yapılan çalışmalarda farklı merkezlerde farklısonuçlar elde edilmiş olması nedeniyle ülkemizde viral etyolojinin rolünü açıklayabilmek veyeni bir tedavi alternatifi oluşturabilmek amacıyla HHV-6, HHV-7, EBV ve CMV'nin PRetyolojisindeki yerini araştırdık.Çalışmamıza Eylül 2005- Mart 2006 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Tıp FakültesiDermatoloji Anabilim dalı polikliniğine başvuran, klinik olarak PR tanısı almış yaşları 20 ile70 arasında değişen 25 hasta dahil edildi. Randomize olarak seçilmiş 25 gönüllü sağlıklı bireykontrol grubunu oluşturdu. 25 hastanın ilk değerlendirme ve ikinci hafta kontrolleri sırasındaalınan kan ve doku örneklerinde ve 25 sağlıklı kontrolden alınan kan örneklerinde PCRyöntemiyle HHV- 6 DNA ve HHV- 7 DNA bakıldı. 25 hastanın ilk değerlendirme ve ikincihafta kontrolleri sırasında alınan kan örneklerinde ve 25 sağlıklı kontrolden alınan kanörneklerinde ELISA yöntemiyle HHV- 6 IgM, HHV- 6 IgG, CMV IgM, CMV IgG, EBVIgM, EBV IgG ve IFA yöntemiyle HHV- 7 IgM, HHV- 7 IgG parametreleri çalışıldı. Kontrolgrubu ile bu parametreler karşılaştırıldı.lk değerlendirmede HHV-6 IgG ve HHV-6 IgM bütün hastalarda negatif, HHV-7 IgG17 hastada, HHV-7 IgM bir hastada, CMV IgG bütün hastalarda, CMV IgM bir hastada,EBV IgG 23 hastada, EBV IgM iki hastada pozitif saptandı. kinci hafta sonunda bakılan viralantikor parametrelerinde ise HHV-6 IgG ve HHV-6 IgM bütün hastalarda negatif, HHV-7IgG 19 hastada, HHV-7 IgM iki hastada, CMV IgG bütün hastalarda, CMV IgM bir hastada,EBV IgG 23 hastada, EBV IgM iki hastada pozitif saptandı. lk değerlendirmedeki viral DNAparametrelerine bakıldığında dokuda çalışılan HHV-6 DNA PCR 7 hastada pozitifken, HHV-7 DNA 12 hastada pozitif olarak bulundu. lk değerlendirmede alınan kan örneğinde bakılanHHV-6 DNA iki hastada pozitifken, HHV-7 DNA 6 hastada pozitif saptandı. kinci haftakontrollerinde bakılan viral DNA parametrelerinde ise dokuda HHV-6 DNA 6 hastadapozitifken, HHV-7 DNA 12 hastada pozitif olarak bulundu. Yine kan örneğinde bakılanHHV-6 DNA bir hastada pozitifken, HHV-7 DNA 11 hastada pozitif saptandı. Sağlıklıkontroller ile hastaların ikinci hafta kontrollerinde, kan örneklerindeki HHV-7 DNAparametreleri açısından istatistiksel anlamlı fark gözlendi. Diğer parametreler için hastalar vesağlıklı kontroller arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı.Elde edilen serolojik veriler sonucunda EBV ve CMV'nin PR ile ilşikisi olabileceğigörüşü desteklenmedi. HHV-6'nın PR etyolojisinde rolü olabileceği düşünülse de, HHV-7'ninPR ile ilişkili olması daha mümkün görünmektedir. Ancak hastaların çoğunda HHV-6 veHHV-7'ye ait pozitif bulgular saptanamamış olması, bazı hastalarda bu virusların etkenolabileceğini, hastalığı tetikleyeci bir faktör olarak rol oynayabileceklerini göstermektedir.Sonuç olarak HHV-6 ve özellikle de HHV-7'nin PR etyolojisinde rolü olabileceğini düşünsekde, bu ilişkinin kesin olarak ispatlanamamış olması, etyolojide başka faktörlerin de rolüolabileceğini akla getirmektedir. Çok uzun bir süredir etyolojik faktörleri aydınlatılamamışolan PR'nin çözülebilmesi için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

Bilge Canpolat
Gazi University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik plak tip psoriasisli hastalarda topikal kalsipotriol ve metilprednizolon aseponat tedavilerinin klinik etkinlikleri ve apopitozise etkilerinin değerlendirilmesi

90 ÖZET Psoriasis T hücreleri ile keratinositler arasındaki etkileşim bozukluğuna bağlı olarak ortaya çıkan, keratinosit hiperproliferasyonu ve apopitozise dirençlilik ile karakterize sık görülen kronik inflamatuar bir dermatolojik hastalıktır. Biz çalışmamızda 30 psoriasisli hastadan insizyonel biyopsiler alarak, apopitotizisi düzenleyici genlerden olan bcl-2 ve p53 ile hücre proliferasyon belirteci olan ki-67 düzeylerini ve altı hafta süreyle uyguladığımız topikal kalsipotriol ve kortikosteroid tedavilerinin bu parametrelere etkilerini 15 sağlıklı olgunun değerleri ile karşılaştırdık. Aynı zamanda psoriasis vulgaris topikal tedavisinde her iki ilacın klinik etkinliklerim PASI skoru ile karşılaştırdık. Kronik plak tip psoriasis vulgarisli olgularda altı hafta süreyle günde iki kez uygulanan kalsipotriol pomad ve MPA pomad tedavileri, PASI skorunu tedavi öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı oranda azaltarak, klinik iyileşme sağlamıştır. Çalışmamızda kalsipotriol ve MPA grupları arasında orta şiddetli psoriasis vulgarisi iyileştirme oranlan bakımından, MPA grubu lehine istatistiksel olarak anlamlı bir fark alınmıştır. Her iki tedavi ile de klinik ve histopatolojik olarak tespit edilebilen herhangi bir yan etki izlenmemiştir. Literatür verilerine uygun şekilde, psoriatik bazal tabaka keratinositlerinde kontrol grubuna göre artmış ki-67, p53 ve bcl-2 ekspresyon oranlan saptanmıştır. Tedaviler sonrasında psoriasis hastalarında p53 ve ki-67 ekspresyonu azalmış, bcl-2 ekspresyonu ise artış göstermiştir. Tedavi sonrasında, kalsipotriol pomad ve MPA pomad tedavileri arasında psoriatik keratinositlerin p53 ve bcl-2 ekspresyonu oranına etki bakımından anlamlı fark tespit edilememesi, psoriasisde azaldığı düşünülen keratinosit apopitozisinin, tedavi sonrasında, tedavi şeklinden bağımsız olarak düzenlendiğini düşündürmektedir. Orta şiddetli kronik plak psoriasis tedavisinde 6 hafta süreyle uygulanan kalsipotriol pomad etkili ve güvenli bulunmuştur. MPA pomad da orta şiddetli psoriasis tedavisinde etkili ve güvenli bir tedavi seçeneğidir.

Esra Özsoy
Gazi University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metotreksat ile tedavi edilen psoriasis vulgarisli hastaların tedavi öncesi ve sonrası nitrik oksit düzeylerinin karşılaştırılması

52 ÖZET Psoriasis; kronik seyirli, tekrarlayıcı, inflamatuar ve hiperproliferatif bir deri hastalığıdır. Günümüzde hastalığın etyopatogenezinde en çok, immünolojik mekanizmalar üzerinde durulmaktadır. Son yıllarda immünite ve inflamasyonda rolü olduğu bildirilen nitrik oksitin inflamatuar dermatozlarda arttığına ilişkin çalışmalar bulunmaktadır. Psoriasisli hastaların lezyonlu doku örneklerinde de nitrik oksitin arttığı bildirilmektedir.Ancak sistemik bir dermatoz olan bu hastalıkta, serum NO düzeylerine yönelik yeterli çalışma bulunmamaktadır. Biz bu çalışmada, psoriasis etyopatogenezinde nitrik oksitin rolünü, PASÎ ile ilişkisini ve metotreksatın serum NO düzeyine olan etkisini araştırdık. Bu amaçla 22 psoriasis vulgarisli hastanın PASÎ ile skorlaması yapıldıktan sonra, tedavi öncesi ve metotreksatla tedavi sonrası serum nitrit - nitrat düzeylerini inceledik. Sonuçları 21 sağlıklı gönüllüyle ve hasta grubunda tedavi öncesi - sonrası olarak karşılaştırdık. Ayrıca sonuçların klinik şiddet ve kümülatif metotreksat dozu ile ilişkisini inceledik. Psoriasis vulgarisli hastaların lezyonlu döneminde serum örneklerinden elde edilen nitrit - nitrat değerleri, kontrol grubuna göre ve tedavi sonrası elde edilen nitrit-nitrat değerlerine göre oklukça yüksek bulundu. Metotreksatla tedavi sonrası lezyonsuz dönemde serum örneklerinden elde edilen nitrit - nitrat değerleri, kontrollerle karşılaştırıldığında ise hasta grubunun nitrit - nitrat değerlerinin hala yüksek olduğu görüldü. PASÎ üe tedavi öncesi nitrit + nitrat değerleri karşılaştırıldığında aynı yönde zayıf ilişki; kümülatif metotreksat dozu ile nitrit + nitrat karşılaştırıldığında ters yönde çok zayıf ilişki saptandı. Hastalığın inflamatuar dönemkide artmış olan nitrik oksitin tedaviden sonra azalması, bu mediatörün psoriasis etyopatogenezinde rolü olabileceğmi ve ilerde tedavide nitrik oksit inhibitörlerinden faydalanılabileceğini düşündürmektedir.

MetotreksatNitrik oksitPsoriyazis
Nilgün Solak Tekin
Gazi University
2000
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vitiligo hastalarında beta karoten ve beta karoten-vitamin E kombinasyonunun serum nitrik oksit düzeyi üzerine etkisi

Vitiligo, melanositlerin kaybı ile giden, depigmente maküler lezyonlar ile karakterize bir deri hastalığıdır. Melanosit kaybının mekanizması henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. Son yıllarda yapılan çalışmalar, NO'in baza deri hastalıklannm etyopatogenezinde rol alabileceğini göstermiştir. NO'in fizyolojik konsantrasyonları serbest radikal aracılı oksidatif hasan önlerken, iNOS tarafından oluşturulan yüksek miktarları oksidatif stres oluşturucu etkiye sahiptir. Vitiligo hastalarının serum NO düzeylerine yönelik daha önce yapılmış bir çalışma bulunmamaktadır. Biz bu çalışmamızda vitiligo hastalarında NO düzeyinin durumunu, p karoten ve p karoten- E vitamini kombinasyon tedavilerinin serum NO düzeyine olan etkisini araştırdık. Bu amaçla iki gruptan oluşan toplam 32 hasta ile çalıştık. Bir gruba p karoten, diğer gruba p karoten- E vitamini kombinasyonu verdik. Tedavi öncesi ve sonrasında serum NO düzeylerini yansıtan nitrit değerlerini inceledik. Sonuçlan 15 sağlıklı gönüllünün serum nitrit düzeyleriyle karşılaştırdık. Her iki grubun tedavi öncesi ve tedavi sonrası değerleri kontrollerle karşılaştınldığında fark saptanmadı, p karoten tedavisi alan grubun tedavi sonrası nitrit düzeyleri, tedavi öncesi nitrit düzeylerine göre anlamlı derecede yüksek bulundu, p karoten- E vitamini kombinasyon tedavisi alan grubun tedavi öncesi ve sonrası nitrit değerleri arasında fark saptanmadı. Hastaların serum nitrit değerleri ile kontrol grubunun nitrit değerleri arasında fark olmaması, vitiligoda NO artışı olmadığını düşündürmüştür. P karoten tedavisi ile artan NO'in melanogenezi uyararak olumlu yönde etkilediği sanılmaktadır. Dikkatli seçilen antioksidan vitamin dozlan ve kombinasyonlan vitiligo tedavisinde etkili olabilir.

Işıl Düver
Gazi University
2001
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik dermatofitozlarda klinik, mikolojik ve immunolojik özellikler arası ilişkinin değerlendirilmesi

57 ÖZET Kronik dermatofitozlarda klinik ve mikolojik özelliklerle, hücresel ve humoral immünitenin durumunu araştırmak amacıyla 34 hasta ve 20 kontrol grubu birey incelenmiştir. Hastaların tümü kronik ve tedaviye dirençli tinea pedisli olgular olup 23 'ü erkek, 11 'i kadmdı. Olgular klinik, mikolojik ve immünolojik yönden incelendi. Hasta grubu, homojen bir grup olması amaçlanarak, kronik tipte tinea pedisli olgulardan seçilmiştir. Hastalarda tinea pedis tipi; 20(% 58) hastada interdijital, 14(% 42) hastada papüloskuamöz tip olarak belirlenmiştir. Hastaların tümünde nativ preparat (+) olup, kültürel incelemede 22 (%65) hastada T.rubrum, 12(%35) hastada T.mentagrophytes etken dermatofit olarak tespit edilmiştir. Tinea pedis tipi ile etken dermatofit türü arası ilişki incelendiğinde; papüloskuamöz tipte infeksiyonu olan grubun tamamından T.rubrum izole edilirken, interdijital tip infeksiyonu olan grupta 12(%60) hastada T.mentagrophytes, 8(%40) hastada T.rubrum izole edilmiştir. İmmünolojik incelemede,humoral immünitenin değerlendirilmesi için serum IgA, IgG, IgM ve IgE düzeyleri araştırılmış ve hasta ve kontrol grubu arasında IgA, IgG ve IgE serum düzeyleri arasında anlamlı fark saptanmazken, serum IgM düzeyi hasta grubunda kontrol grubuna oranla yüksek bulunmuştur. Hücresel immünitenin değerlendirilmesi için; PPD deri testi ve T lenfosit alt grupları araştırılmıştır. İnceleme sonunda PPD pozitifliği açısından hasta ve kontrol grupları arasında anlamlı fark saptanmamıştır. T supresör (CD8+) lenfosit ve CD4+/CD8+ lenfosit oranında hasta ve kontrol grupları arasında anlamlı fark saptanmazken, T helper (CD4+) lenfosit yüzdesi hasta grubunda kontrol grubuna oranla anlamlı derecede daha düşük bulunmuştur. T. rubrum ve T. mentagrophytes üreyen gruplar ayn ayn değerlendirildiğinde ise T. rubrum grubunda T helper (CD4+) lenfosit yüzdesi T. mentagrophytes grubu ve kontrol grubuna oranla anlamlı derecede daha düşük bulunmuştur.

DermatofitlerEnfeksiyonlar
Kıymet Baz
Gazi University
1997
00