
515
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Periferik sinir yaralanmasında lokal koenzim Q10, E vitamini kullanımının klinik elektrofizyolojik ve histomorfolojik etkileri: Rat modeli
Periferik Sinir Yaralanmasında Lokal Koenzim Q10, E Vitamini Kullanımının Klinik Elektrofizyolojik ve Histomorfolojik Etkileri: Rat Modeli Amaç: Ratlarda oluşturulan siyatik sinir kesi tamir modelinde lokal Koenzim Q10 ve E vitamini kombinasyon kullanımının etkilerini göstermeyi amaçladık. Gereç-Yöntem: Çalışmamızda 40 adet ratın sağ siyatik sinirleri kesildi ve tamir edildi. Müdahale edilmeyen sol siyatik sinirler sham grubu olarak değerlendirildi. Sağ siyatik siniri opere edilen ratlar kontrol-4, kontrol-8, tedavi-4 ve tedavi-8 grupları şeklinde 4 gruba ayrıldı. Bu gruplar değerlendirme aşamasında histomorfolojik ve klinik ve elektrofizyolojik değerlendirmeler yapılmak üzere 2 gruba ayrıldı. Tedavi gruplarındaki ratlara 4 hafta süreyle, günlük olarak 0,01mg/kg Koenzim Q10 ve E vitamini kombinasyonu lokal olarak uygulandı. Ratlar 4. Ve 8. haftalarda termal plantar testleri yapıldıktan sonra sakrifiye edilerek histomorfolojik ve elektrofizyolojik deneyler yapıldı. Bulgular: Histomorfolojik incelemede özellikle tedavi-8 grubu kontrol grupları ile karşılaştırıldığında miyelinli aksonların sayısı önemli ölçüde artmış ve miyelin yapısı sham grubuna daha yakın olarak bulundu (kontrol-4. p<0,0001, kontrol-8 p<0,01). Elektrofizyolojik incelemelerde de latans süreleri karşılaştırıldığında özellikle tedavi-8 grubunda kontrol-4 grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düşük olduğu görüldü (p<0,05). Sonuç: Bu kanıtlara dayanarak Koenzim Q10 ve E vitamini kombinasyonunun periferik sinir yaralanmasında lokal olarak kullanımı histomorfolojik ve elektrofizyolojik incelemelerde etkili olduğu bulundu.
Dejeneratif osteoartritte polifenol bileşenlerin intraatiküler uygulanmasının kıkırdak üzerine olan etkisini gross morfolojik, radyolojik ve histolojik olarak değerlendirilmesi: Tavşan modeli
Amaç: Sızma zeytinyağında bulunan Polifenol bileşenlerinin osteoartrit oluşumunu azaltabiliceği ve kondroprotektif özellikte olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada deneysel osteoartrit oluşturulmuş olan tavşanlara intraartiküler uygulamasıyla Polifenolden zengin sızma zeytinyağının osteoartrit tedavisindeki etkilerinin araştırılması amaçlamıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda her grupta 8 tavşan olmak üzere toplam 32 Yeni Zelanda beyaz ırkı tavşan kullanıldı. İlk önce rastgele olarak iki ana grup şeklinde 16 tavşanın sağ diz diğer 16 tavşanın ise sol diz MRG'ı çekildi. Tüm tavşanların ön çapraz bağları kesilerek sağ diz MRG'ı çekilen tavşanlara insizyon hattından 0.2 ml Polifenolden zengin sızma zeytinyağı, sol diz MRG'ı çekilen tavşanlara ise 0.2 ml serum fizyolojik uygulandı ve serbest dolaşıma bırakıldı. 5. haftanın sonunda her iki gruptan rastgele 8'er adet tavşan seçilerek kısa vadeli alt grup olarak MRG'ları çekildi daha sonra sakrifiye edildi. 2. haftanın sonunda polifenol uygulanan tavşan grubuna ikinci doz 0.2 ml polifenolden zengin sızma zeytinyağı uygulandı ve kontrol grubunun tavşanlarına ek tedavi verilmedi. 10. haftanın sonunda uzun vadeli grupların MRG'ı çekildi ve sakrifiye edildi. Sakrifikasyonlar sonucu elde edilen spesmenler gross morfolojik, radyolojik ve Mankin sınıflaması kullanılarak histolojik değerlendirilmesi yapıldı. Bulgular: Oluşturulmuş olan ostteoartritte kısa (5 hafta) ve uzun (10 hafta) vadede polifenol uygulanması sonrası ve kontrol grubu sonuçlarının gross morfolojik (p=0.055/p=0.0041), radyolojik (p=0.017/p=0.041) ve histolojik olarak mankin skorlaması olarak (p=0.001/ p=0.004) olarak karşılaştırılması sonucunda anlamlı farklılık saptandı. Sonuç: Çalışmamızda intraartiküler uygulanan polifenolden zengin sızma zeytinyağının eklem üzerinde osteoartritin dejeneratif etkisini azalttığı ve kondrosit rejenerasyon özelliği göstererek kondroprotektif etkisi olduğu gözlemlendi. Anahtar sözcükler: Polifenol, Osteoartrit, İntraartiküler enjeksiyon
Torakolomber vertebra kırıklarında posterior stabilizasyon uygulanan hastalarımızda orta dönem sonuçlarımız
Torakal ve lomber omurga kırıkları ülkemizde ve dünyada çok sık görülen travmalardır. Özellikle trafik kazaları, ateşli silah yaralanmaları, yüksekten düşme, iş kazaları ve spor yaralanmalarındaki sayısal artışa paralel olarak, omurga kırıkları ve medulla spinalis yaralanmalarında da belirgin bir artış göze çarpmaktadır. Torakolomber vertebra kırıklarında cerrahi müdahale düşündüğümüz hastalar ne kadar erken operasyona alınır ve yeterli stabilizasyon sağlanırsa, nörolojik defisitli olgularda nörolojik defisit düzelme oranı yüksek ve tüm olgularda hasta konforu çok daha iyidir Çalışmamızda 17 olgu retrospektif olarak incelenecektir. Olguların nörolojik değerlendirmesi Frankel sınıflamasına göre yapıldı. Hastaların son kontrolünde Denis?in ağrı ve iş skalası kullanılarak ağrı ve mesleki durumları değerlendirildi. Bu çalışmadaki amacımız; cerrahi tedavi uyguladığımız ve postoperatif takiplerini yaptığımız torakal ve lomber vertebra kırıklı olguların tedavi sonuçlarını literatür eşliğinde değerlendirmek, erken cerrahi girişimin medüller kanal restorasyonu ve nörolojik iyileşme üzerindeki etkisini, operasyona alınma süresi ile nörolojik defisitteki düzelme arasında ilişkiyi irdelemektir.
Kienböck hastalığı tedavisinde parsiyel kapitat kısaltmanın yeri
Kienböck hastalığı, el bileği proksimal sıra kemiklerinden lunat kemiğin avasküler nekrozudur.[1, 2] El bileğinin nadir görülen bir rahatsızlığıdır. Gerçek insidansı bilinmemektedir[3] . Etiyolojisi tam olarak netlik kazanmamıştır. En sık Kabul edilen teori, tekrarlayan travmalarla lunat kemiğin düzensiz yüklenmesidir.[3, 14] Bu teoriye dayanılarak gelitirilen dekompresif prosedürlerin, lunat yükünü azaltığına ve yük azalmasının, revaskülarizasyona izin verdiğine inanılır. Kienböck hastalığının kliniği ağrısız, hafif ağrılı veya günlük aktiviteyi etkileyecek kadar ağrılı olabilir. Hastalık ilerleyicidir.Lunat kemikte fragmantasyon, karpal mesafede kısalma ve proksimal karpal bölgede artroza ilerleyebilir. Bu çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğine Ocak 2001-Aralık 2012 tarihleri arasında başvuran, kienböck tanısı konulan kriterleri karşılayan ve takiplerini aksatmayan 34 hasta retrospektif ve prospektif olarak değerlendirmeye alındı. Çalışma, kriterlere uyan 34 hasta operasyon türüne göre iki guruba ayrıldı. Birinci grup hastaya sadece parsiyel kısaltma uygulandı. İkinci gurup hastaya kapitat kısaltmaya ek olarak 2-3 supraretinacüler arter pediküllü kemik grefti ile vaskülerizasyon sağlandı.Hastaların 15'si (% 44.1) erkek, 19'i (% 55.9) ise kadındı. Erkek / kadın oranı 0.78 idi. 20 hastaya (%58.8) izole kapitat kısaltma yapıldı. 14 hastaya (%41.2) hastaya parsiyel kapitat kısaltma ve 2-3 supraretinaküler arter pediküllü kemik grefti yapıldı. Hastaların hepsine kapitat kısaltma sonrası başsız kanullü compresyon vidası ile tespit uygulandı. Hastalar lichtmann evreleme sistemine göre evrelendi. Hastalardan 6 tanesi (%17.6) evre 2 , 13 tanesi evre 3-A (%38.2) ve 15 tanesi evre 3-B (%44.1) saptandı. Araştırmamızda opere edilen her iki grupta benzer sonuçlar elde edildi. Parsiyel kapitat kısaltma yapılan 20 hastalık grupta ortalama takip süresi 41 (15-74) ay bulundu. Hastaların operasyon öncesi ve son kontrol grafilerinde ölçülen ortalama skafolunat açı ve Radioskafoid açı ölçülerek değerlendirildi. Ortalama değerlerde anlamlı bir değişiklik gözlenmedi. Olguların operasyon sonrası kavrama gücü, cimdik gücü değerlendirildi. Hasta taraf ölcümleri kontrolateral el olcümleri ilekarşılaştırıldı. Anlamlı düzeyde yükselme mevcuttu. Takip sonunda uygulanan Modifiye MAYO El Bilek Skorunda ve ortalama hızlı kol, omuz ve el disabilitesi (Quick DASH) anketi skorlarında anlamlı düzeyde düzelme bulundu. Hastalara operasyon öncesi ve sonrası visual ağrı skalası ve subjektif memnuniyet skalası ile değerlendirildi her iki grup ağrı skalasınde belirgin azalma gözlendi. Hastaların %97.1 (n:33) yapılan operasyon sonrasında memnundu. Opere edilen hastaların verileri değerlendirilirken her iki grup hasta evrelere göre her iki grupta stahll indeksi ve karpal yükseklik indeksi değerlendirildi. Evre 2 hasta sayısı yetersiz olduğu için evre 2 evre 3A hasta grupları birleştirilerek tek grup oluşturuldu. Operasyon türüne göre veriler değerlendirildi. Kapitat kısaltma grubunda Evre 2 ve Evre 3A grubunda karpal yükseklik korunmuş olarak değerlendirildi. Evre 3B grubunda is anlamlı bir değişim yoktu. Vaskülarize greft eklenen grubta her iki evrede de indekslerde istatistiksel olarak anlamlı bir artış mevcurtu. Bu çalışmanın sonuçlarını değerlendirdiğimizde Vaskülarize greft uygulaması teknik olarak zor bir prosedürdür.Uzun bir öğrenme körvü vardır.Kapitat kısaltma yaplan hastalarda fonksiyonel sonuçlar vaskülarize greft eklenen grup ile benzerdir.Revaskülerizasyon prosedürü eklenen grupta stahl indeksler ve karpal yükseklik oranları daha yüksektir. Bu çalışmada vaskülarize greft uygulamasında teşvik edici sonuçlar ortaya çıkmıştır.2-3 İCRS daha güvenli bir cerrahi teknik olarak görülmektedir. Bizim görüşümüze göre erken evrede kullanılan bu tekniklerde çok ciddi radiokarpal artrozu olan vakalar dışında güvenli olarak kullanılabilir
Medial gonartroz nedeniyle kapalı kama yüksek tibial osteotomi yapılan hastaların orta dönem klinik ve radyolojik sonuçları
Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde 1998-2009 yılları arasında aynı cerrah tarafından 109 hastanın 115 dizine lateral kapalı kama yüksek tibial osteotomi uygulanmıştır. Bu hastalardan ameliyat sonrası en az 5 yılını dolduran (60-156 ay) 75 adet hasta (80 diz) çalışma için kontrol muayenesine çağrılmıştır. Çağrımıza yanıt vererek kontrole gelen 35 diz çalışma materyalimizi oluşturmaktadır. Ortalama takip süresi 87,65 aydır. Olgu serimizin ameliyat öncesi 54,68 olan ortalama Knee Society Score (KSS) skorunun son değerlendirmede 70,17'ye çıktığı saptanmıştır. KSS skoruna göre çok iyi ve iyi olan dizlerin oranı %77,1 olarak bulunmuştur. Minimum beş yıllık takip sonuçlarımıza göre son kontrol muayenesine göre en kötü klinik sonuçlar (KSS skoru 40) varus dizilimi gelişmiş olan dizlerde, en iyi klinik sonuçlar (KSS skoru 86) 4 derece valgus dizilimi olan dizlerde alınmıştır. Kapalı kama yüksek tibial osteotomi sonrası tibial eğim ve patella yüksekliği anlamlı derecede azalmaktadır. Tibial eğimde ve patella yüksekliğinde görülen değişiminin hasta memnuniyeti ve fonksiyonları üzerine etkisi yoktur. Tibial eğim ve patella yüksekliğinde meydana gelen azalmanın koreksiyon derecesi ile ilişkisi yoktur. Çalışma sonuçlarımıza göre ameliyat sırasında cinsiyet ve ameliyat sonrası geçen sürenin ameliyat sonuçlarına bir etkisi yoktur. Sonuçları olumsuz etkileyen en önemli faktörler gonartroz evresinin ileri olması ve elde edilen valgus diziliminin değerinin korunamamasıdır. Valgus dizilimi korunan dizlerde başarılı sonuçlar yıllarca devam etmektedir. Hasta yaşı ve obezite sonuçları kötüleştiren diğer faktörlerdir. Yüksek tibial osteotominin lateral kompartman üzerine olumsuz etkisi yoktur. Lateral kompartmanda dejenerasyon gelişen olgular koreksiyon kaybı olan ve dizin tüm kompartmanlarında artrozu ilerleyen olgulardır.
Adölesan idiyopatik skolyozlu hastalarda cerrahi tedavi sonuçlarımız
Adölesan idiyopatik skolyoz, omurganın en sık görülen deformitesidir. Bu sebeple farklı sınıflama sistemleri oluşturulmuştur. Konservatif ve cerrahi tedavi prosedürleri belirlenmiştir. Hasta takip ve tedavi yaklaşımları farklılıkları göstermektedir. Skolyozun cerrahi tedavisi zaman içersinde değişiklik göstermesine rağmen özellikle pedikül vidalarının icadı ve omurganın her seviyesinde efektif olarak kullanılmaya başlanılması ile büyük bir değişim göstermiştir. Özellikle cerrahi sonuçlarda; koreksiyon oranında artış ve koreksiyon kaybında azalma, sagital ve frontal eksenlerde dengeli bir omurga elde edilme oranlarında yani başarılı cerrahi sonuçlar elde etme oranlarında artış olmuştur. Posterior pedikül vidası uygulanmasında cerahların artan tecrübesi komplikasyon oranlarını belirgin azaltmıştır. Ancak zaman içersinde yapılan gözlemlerde hastaların başarılı cerrahi kriterlerine göre yüksek başarı oranlarının olmasına rağmen klinik yansımaları göz ardı edilmiştir. Bunun üzerine Skolyoz Araştırma Cemiyeti tarafından SRS-22 formu geliştirilmiştir. 5 alt gruptan oluşan SRS-22 formunda yüksek puan kliniğin daha iyi olduğuna işaret etmektedir. Çalışmamıza kliniğimizde opere olan 34 hastadan kriterlerimizi karşılayan 29 hasta dahil edilmiştir. Bu hastaların 23'ü kız ve 6'sı erkektir. Kızların ortalama yaşı 15,472,59, erkeklerin ortalama yaşı 172,09 idi. Olgular 12 ay ile 54 ay arasında takip edilmiş olup, ortalama takip süresi 29 aydır. Hastaların ameliyat öncesi ve sonrası omurga eğrilik miktarı ve düzelme oranları ölçüldü. Ameliyat öncesi ve son kontrol SRS-22 formu değerlendirildi. Cinsiyetler arası karşılaştırılma yapıldı. Hastalarımızın koreksiyon oranları ve koreksiyon kayıpları ile SRS-22 formu ve alt grupları ameliyat öncesi ve sonrası yüzdelik değişimi arasında korelasyon saptanmamıştır. Bu da cerrahi düzelme miktarının aynı oranda kliniğe yansımadığını düşündürmektedir. Erkek ve kadın karşılaştırılmasında ise sadece ameliyat öncesi dış görünüm arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Ancak ameliyat öncesi ve sonrası SRS-22 toplam skoru ve tüm alt grup skorları artış göstermiştir. Frontal ve sagital vücut dengesi ameliyat sonrası tüm hastalarda olumlu yönde düzelme göstermiştir. Adölesan idiyopatik skolyozun cerrahi tedavisinde posterior enstrümentasyon ile füzyon, hasta memnuniyeti, eğriliğin düzeltilmesi ve düşük komplikasyon oranları ile etkin ve başarılı bir yöntemdir.
Scheuermann kifoz hastalarının posterior enstrümentasyon ile cerrahi tedavi sonuçlarımız
Amaç; Posterior segmental yaklaşımla apikal vertebrayı dahil etmeden pedikül vidalarıyla tedavi edilen scheuermann kifozu hastalarında düzelme ve komplikasyon oranlarını değerlendirmek. Özet; Cerrahi tedavi progresif 70 derece üstü kifozu olan, breys tedavisine rağmen ilerleyen, sırt ağrısı ve kozmetik deformitesi olan adölesanlara önerilmektedir. Cerrahi seçenekler anterior spinal gevşetme içeren veya içermeyen posterior spinal artrodezdir. Son yıllarda sadece posterior enstürmantasyon ve posterolateral kemik greftiyle füzyon scheuermann kifozunun en popüler cerrahi tedavi seçeneklerinden biridir. Materyal metod; 2005-2019 yılları arasında (ortalama takip süresi 98 ay) posterior kemik greftiyle kombine, tek aşamalı posterior, pedikül enstürmantasyonuyla 20 (ortalama yaş 17,5) scheuermann kifozlu hasta tedavi edildi. Cobb açı değişimleri, sagittal ve koronal denge parametreleri, SF-36 ve SRS-22r skorları ve komplikasyonlar değerlendirildi. Bulgular; Tüm hastaların Pre-op, erken ve geç post-op takip AP ve lateral ortoröntgenogramlar mevcuttu. Ortalama pre-op torakal kifoz açısı 75 derece, lomber lordoz 46 derece, sagittal balans -20 mm. Erken post-op ortalama torakal kifoz açısı 38 derece (p<0.05), lomber lordoz 33 derece (p<0.05), sagittal denge -6 mm. Geç post-op ortalama torakal kifoz 39 derece (p<0.05), lomber lordoz 35 derece (p<0.05), sagittal denge -19 mm. 10 derece veya üstü proksimal ve distal bileşke kifozu sırasıyla 7 ve 2 hastada görüldü. 1 hastada da hem proksimal hem de distal bileşke kifozu görüldü. Ortalama SRS-22r skoru 3,9 (en düşük 2,7-en yüksek 4,6) olarak hesaplandı. 1 hastaya proksimalde 2 vidanın pull out olmasından dolayı revizyon cerrahisi uygulandı. Herhangi bir enfeksiyon ve nörolojik komplikasyon görülmedi. Sonuç; Pedikül vidası kullanım tekniği anterior gevşetmeye ihtiyaç duymadan deformitenin posteriordan düzeltilmesine imkan sağlamaktadır. Apikal vertebranın vidalanmadığı posterior segmental enstrümentasyon ile kabul edilebilir düzeltme sağladık. Bu teknik scheuermann kifozu tedavisinde faydalı bir yöntemdir. Anahtar kelimeler; Scheuermann kifozu, Posterior spinal cerrahi, pedikül vidası.
Kondrojenik kemik tümörlerinde malignite açısından prediktif faktörlerin değerlendirilmesi
Amaç: Enkondromlar ile atipik kondrojenik tümör (AKT) ve kondrosarkom arasında radyolojik ve patolojik olarak ayrım yapmak çoğu zaman zor olmaktadır. Patoloji sonuçları tedavi planını belirlemede yetersiz kalabilmektedir. Bu çalışmada radyolojik bulgular ile kesin tanı arasındaki ilişki araştırıldı. Gereç ve yöntem: 2011-2021 yılları arasında hastanemize başvuran ve yapılan tetkikler ve patolojik doğrulama sonrasında iskelet sisteminde kondrojenik tümör tanısı konulan 127 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Bu hastalar demografik bilgileri ve radyolojik görüntüleme yötemlerinden elde edilen verileriyle birlikte değerlendirildi. Olguların ilk biyopsi sonuçları ve son cerrahi işlemin patoloji sonuçları kıyaslandı. Sonuçlar arasında diskordans olup olmadığına bakıldı. Radyolojik bulguların tanısal yararlılığını değerlendirmek için, çeşitli radyolojik bulgular ve nihai tanılar arasındaki korelasyonlar incelendi. Bulgular: Enkondrom tanılı 34 hastanın ortalama yaşı 30,2 olup, bu hastalarda biyopsi sonucu ile nihai sonuç arasında diskordans saptanmamıştır. Hastalık nedeni ile ölen hasta olmamıştır. Atipik kondrojenik tümör tanılı 51 hastanın ortalama yaşı 44 olup, bu hastalarda biyopsi sonucu ile nihai sonuç arasında 20 hastada (%39,2) diskordans saptanmıştır (AKT→grade 1 KS). Hastalık nedeni ile ölen hasta olmamıştır. Kondrosarkom tanılı 54 hastanın ortalama yaşı 47 olup, bu hastaların 20 tanesi AKT hastalarının nihai cerrahileri sonucunda tanı almıştır. İlk biyopsi ve nihai cerrahi patoloji sonuçlarının her ikisinde de KS tanısı alan 34 hasta bulunmaktaydı. Bu hastaların patoloji sonuçları incelendiğinde 5 hastada (% 14,7) diskordans saptandı. Kondrosarkom tanılı hastalarda hastalık nedeni ile 6 hasta (%11,1) ölmüştür. Bu hastaların tamamı grade 3 KS grubunda yer almaktadır. Sonuç: Kıkırdak kökenli kemik tümörlerinde görüntüleme yöntemleri ile elde edilen bulgular ışığında atipik kondrojenik tümör düşünülen olgular biyopsi yapılmadan yakın takip edilebilir. Görüntüleme yöntemlerinde agresif bulgular izlenen tümörlerde biyopsi sonucu düşük dereceli kondrosarkom olarak gelse dahi yüksek dereceli kondrosarkoma uygun cerrahi planlanması önerilir. Anahtar kelimeler: Atipik, enkondrom, kıkırdak, kondrosarkom, tümör
Medial açık redüksiyon pediatrik suprakondiler humerus kırıklarında güvenilir bir yöntem midir?
Amaç: Pediatrik Suprakondiler Humerus kırıkları oldukça sık görülen çocukluk çağı yaralanmalarıdır. Bu kırıkların tedavisinde sıkça kullanılan çapraz pinleme yönteminde medial tel gönderilirken yaşanan iatrojenik ulnar sinir yaralanma riski yaklaşık %3,4'tür. Bu çalışmada kliniğimizde uyguladığımız medial açık redüksiyon ve medial mini açık redüksiyon yöntemlerinin güvenilirliğini incelemek istedik. Materyal Metod: Çalışmamıza Ocak 2011 ile Haziran 2022 tarihleri arasında suprakondiler humerus kırığı sebebiyle acil servisimize ya da polikliniğimize başvuran ve opere edilen 1-15 yaş arasındaki 293 hasta dahil edildi. Hastaların demografik verileri ve başvuru şekilleri incelendi. Hastalar uygun redüksiyon sağlanacak şekilde kapalı redüksiyon sonrası perkütan pinleme ya da mini insizyon sonrası pinleme ya da medial açık redüksiyon sonrası çapraz pinleme ile tespit sağlandı. Hastaların takipleri klinik ve radyolojik olarak yapıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların 293 hastanın preop 28'inde(%9.4) sinir arazı, 3'ünde(%1.01) arter yaralanması mevcuttu. Hastaların 24'ü kapalı redüksiyon perkütan pinlemeyle, 128'i medial mini açık redüksiyon çapraz pinlemeyle, 129'u medial açık redüksiyon pinlemeyle tedavi edildi. İatrojenik ulnar sinir yaralanması 2 hastada görüldü. İatrojenik yaralanmalar kapalı redüksiyon perkütan pinleme grubunda görüldü. Radyolojik Flynn değerlendirmesinde medial açık redüksiyon grubundaki hastaların hepsinde mükemmel sonuç elde edildiği görülürken eklem hareket açıklığının daha dar olduğu gösterilmiştir. Sonuç: Suprakondiler Humerus kırıklarının tedavisinde uygun redüksiyon sağlamak iyi fonksiyonel ve radyolojik sonuç için önemlidir. Kliniğimizce daha iyi bir redüksiyon sağlamak için medial açık redüksiyon tercih edilen yöntem olmuştur. Literatüre göre daha yüksek oranda medial açık redüksiyon uygulanmış, eklem hareket açıklığı biraz daha kısıtlı olsa da daha iyi radyolojik skorlar alınmıştır. Bu yöntemle tedavi edilen hastalarda iatrojenik sinir yaralanması görülmemiştir. Eğer kapalı olarak uygun redüksiyon sağlandıysa medial tel gönderilirken mini insizyonla medial epikondil görülmeli, iatrojenik sinir yaralanmasından sakınılmalıdır. Medial açık ya da medial mini açık redüksiyon düşük komplikasyon riski sebebiyle daha güvenlidir.
Femur trokanterik bölge kırıklarının iki farklı kalça çivisiyle tespitinin işlevsel ve radyolojik sonuçlarının değerlendirilmesi
Kalça kırığı tespitlerinde 2 adet başa gönderilen implant öne çıkmaktadır. Bunların ilki klasik olarak vidadır diğeri ise yeni üretilen helikal bıçaktır. Helikal bıçakların gelişimindeki öngörü femur başında kemik kaybı olmadan, çevresindeki kansellöz kemiği sıkıştırarak iyi bir tutunma sağladığı ve daha az komplikasyona yol açtığı yönünderdir. Biyomekanik bir takım çalışmalarla bu öngörü doğrulanmış olsa da bu konuda yapılan klinik çalışma az sayıdadır Çalışmamızın ana amacı AO/OTA 31A2 grubu kırıklarda bıçaklı ve vidalı proksimal femur çivilerinin radyolojik ve klinik sonuçlarının karşılaştırılmasıdır.. Retrospektif olarak dizayn edilmiş bu çalışmada Mayıs 2007 ile Mayıs 2014 tarihleri arasında kliniğimize başvuran 144 hastanın 65'i çalışmaya dahil edilmiştir. Bunların da 33'ü vidalı sistemle, 32'si ise bıçaklı sistemle tedavi edilmişti. Yaş ortalaması sırasıyla 75,82 ve 76,01 idi. Bu gruplarda tip-apeks mesafeleri, vida yerleşimleri, kırık kaynaması, sıyrılma, implant yetersizlikleri karşılaştırıldı. Ortalama takip süresi 2,30 yıldır. Her iki grup arasında kaynamama oranları, sıyrılma, sekonder varus, vida yerleşimi arasında fark görülmedi. Toplam 6 hastada (bıçak n=2; Vida n=4) sıyrılma, toplam 9 hastada (Bıçak n=5 ; vida n=4) kaynamama gözlendi. Toplam 6 olguya revizyon uygulandı (Bıçak n= 4; Vida n=2). Harris Kalça Skoru her iki grup arasında da benzerdi. AO/OTA 31A2 kırıklarda bıçaklı ve vidalı sitemlerin her ikisi de kullanılabilir, sonucu belirleyen en önemli durum redüksiyon kalitesi ve implantın yerleşimidir.
Septik artrit ön tanısı ile opere edilen hastalarda preoperatif prediktif değerlerin karşılaştırmalı analizi; septik aseptik artrit ayrımında tanısal öngörülerin değerlendirilmesi
Amaç: Septik artrit, ortopedik acillerden biri olup tanı konulması ve cerrahi drenaj kararı verilmesi aşamasında oldukça karmaşık bir süreç içermektedir. Septik artrit için yüksek şüpheli durumlarda, septik artrit ekarte edilemediği için cerrahi drenaj uygulanmaktadır. Bu çalışmada septik ve aseptik artrit grupların preoperatif prediktif değerleri, karşılaştırmalı analiz edilerek tanının doğrulanmasında ve cerrahi drenaj kararı verilmesinde yol gösterici olması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: 2011-2022 tarihleri arasında septik artrit ön tanısı ile operasyonu gerçekleştirilen toplam 103 diz septik artritli vaka retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya alınan olguların demografik özellikleri (yaş ve cinsiyet), başvuru zamanı, başvuru şikayetleri (eklemde ağrı, ısı artışı, hareket kısıtlılığı, şişlik, kızarıklık, sistemik ateş), eklem sıvısının laboratuvar değerlendirilmesi ve operasyon bilgileri kaydedildi. Tüm bulgular Newman'ın septik artrit kriterlerine göre değerlendirilerek, septik-aseptik olarak hasta grupları oluşturuldu. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 103 hastanın 69'u (% 67) Newman kriterlerine ve retrospektif takiplerine göre septik artrit olarak değerlendirildi, 34'ü (% 33) ise aseptik artrit olarak değerlendirildi. Septik grupta semptom-cerrahi süresi anlamlı olarak düşük bulundu. Muayene bulguları ve serum laboratuvar parametreleri incelendi, iki grup arasında anlamlı farklılık izlenmedi. Çalışmamızda mayi glukozu septik grupta medyan değeri 32 mg/dl, aseptik grupta 72 mg/dl olarak hesaplandı ve p değeri 0,006 olarak bulundu. Sinoviyal glukozun, serum glukozuna oranı, septik grupta ortalama değer 0,31 iken aseptik grupta 0,75 bulundu. İstatistiksel olarak septik grupta, aseptik gruba göre anlamlı düşük olduğu görülmüştür. Sonuç: Literatürdeki veriler çoğunlukla septik artrit tanısı koymaya yeterli iken; henüz tam anlamıyla tanı kriterlerinin ortaya konmamış olması şüpheci yaklaşımı destekler. Sinoviyal glukoz, şüpheli durumlarda bir prediktif değer olarak kullanılabilir.
Ön çapraz bağ revizyonu operasyonunun klinik başarısının değerlendirilmesi
Ön Çapraz Bağ (ÖÇB) spor yaralanmalarından sıklıkla etkilenen ve diz ekleminin stabilitesini sağlayan temel anatomik yapılardan biridir. ÖÇB insan organizmasında en çok hasara uğrayan bağdır. ABD'de yılda yaklaşık 200.000 ön çapraz bağ yaralanması olmakta ve 100.000 ön çapraz bağ rekonstrüksiyonu yapılmaktadır. Genç, aktif spor yapan ve ÖÇB'ı tam rüptüre olan hastalarda cerrahi tedavi önem kazanmaktadır. Literatürdeki tüm serilerde primer ÖÇB rekonstrüksiyonu sonrası başarı oranları %90 civarında bildirilmektedir. %10 dolayında hastada ise çeşitli nedenlerle sonuçlar başarısız olmakta ve bunların bazılarında revizyon cerrahisi gerekebilmektedir. ÖÇB revizyon cerrahisinin sonuçları primer cerrahi kadar iyi olmayabilir. Hastaya yapılacak cerrahinin hedefleri, olası sonuçları, elde edilecek düzelmenin sınırları açıkça anlatılmalı, revizyon cerrahisinin bazen sadece bir kurtarma ameliyatı olduğu belirtilmelidir. Revizyon cerrahisi için uygun hastalar, günlük aktiviteler ya da spor sırasında dizinde instabilite yakınması bulunan ve klinik muayene ile de bu instabilite tespit edilen aktif, yüksek motivasyonlu hastalardır. Bu çalışmada, Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'na başvuran ve ön çapraz bağ rerüptürü tanısı konulan, 2000 - 2015 yılları arasında opere edilen hastaların preoperatif değerlendirmeleri ve postoperatif fonksiyonel sonuçlarının retrospektif olarak karşılaştırılması planlanmıştır. Çalışmamıza, tamamı erkek ve beyaz ırktan 20 olgu dahil oldu. Olguların yarısı (10) sağ ; yarısı (10) sol taraftan opere edilmişti. Olgularımızın yaş olarak en küçüğü 18 en büyüğü 47 ve ortalama yaş 31,1 yıl idi. 2000 ile 2015 yılları arasında opere ettiğimiz olgularımızın ortalama takip süresi 44,8 ay (min.30 – max.131) olarak gerçekleşti. Güncel çalışmalar mevcut uygulamalar ile revizyon ÖÇB cerrahisinin başarısızlığının azalarak %10 ile %25 arasında olduğunu bildirmektedir. ÖÇB rekonstrüksiyonunda yetmezliğin tanımı tam olarak yapılamadığı için kesin bir başarısızlık oranından bahsetmek zordur. ÖÇB rekonstrüksiyonu yetmezliğinin sebebini tespit etmek zordur. Birden fazla sebep bu duruma neden olabilir ve genellikle yetmezliğin sebebi tespit edilemez. En sık ve en önüne geçilebilir sebep ise cerrahi tekniktir. Çalışmamızda tüm olguların SF 36 yaşam kalite ölçeğine göre Fiziksel Fonksiyon testi, Sosyal Fonksiyon testi, Ruhsal Sağlık testi, Ağrı, Fiziksel Rol Kısıtlanması, Ruhsal Rol Kısıtlanması, Enerji, Genel Sağlık Durumları preop-postop karşılaştırıldı. 2000 IKDC Subjektif Diz Değerlendirme Skorları, KOOS Diz Skorları, Lysholm Diz Skorları, Cincinnati Skorları, Tegner Aktivite Düzeyi Ölçekleri, Ön Çapraz Bağ Yaşam Kalitesi Anketi Skorları preop – postop karşılaştırıldı. Revizyon ameliyatı öncesi SF36 değerleri (fiziksel fonksiyon, sosyal fonksiyon, ruhsal sağlık, genel sağlık, ağrı, enerji, fiziksel rol kısıtlanması) ile revizyon ameliyatı sonrası SF36 değerleri arasında çok anlamlı fark bulundu (P=0.001). Revizyon ameliyatı öncesi 2000 IKDC Subjektif Diz Değerlendirme Skoru, KOOS Diz Skoru, Cincinnati Skoru, Tegner Aktivite Düzeyi Ölçeği, Ön Çapraz Bağ Yaşam Kalitesi Anketi Skorları ve Lysholm diz Skorları ile revizyon ameliyatı sonrası 2000 IKDC Subjektif Diz Değerlendirme Skoru, KOOS Diz Skoru, Cincinnati Skoru, Tegner Aktivite Düzeyi Ölçeği, Ön Çapraz Bağ Yaşam Kalitesi Anketi Skorları ve Lysholm Skorları arasında çok anlamlı fark bulundu (P=0.000). Tüm olguların Preop X-ray bulguları ile Postop X-ray bulguları karşılaştırıldı. Revizyon ameliyatı öncesi Preop X-ray bulguları ile revizyon ameliyatı sonrası Postop X-ray bulguları arasında IKDC 2000 Diz Muayene Formu'na göre grup A'dan grup B'ye veya grup B'den grup C'ye ilerleme şeklinde anlamlı fark olduğu görüldü. (P=0.008). Hastalarımızdan menisektomi yapılmış olan grup ile menisküsü korunmuş olan grup arasında ve kıkırdak lezyonu olan grup ile kıkırdak lezyonu olmayan grup arasında postop skorları arasında istatiksel olarak fark olup olmadığına bakıldı. Menisektomi yapılmış olan grup ile menisküsü korunmuş olan grup arasında Ruhsal Sağlık, Ağrı, Enerji, Genel Sağlık Durumu, Fiziksel Fonksiyon, Sosyal Fonksiyon, Fiziksel Rol Kısıtlanması, Ruhsal Rol Kısıtlanması, 2000 IKDC Subjektif Diz Değerlendirme Skoru, KOOS Diz Skoru, Cincinnati Skoru, Tegner Aktivite Düzeyi Ölçeği, Ön Çapraz Bağ Yaşam Kalitesi Anketi Skoru, Lysholm Diz Skoru açısından anlamlı fark yok idi. Ancak bu sonucun çalışmaya katılan vaka sayısının yetersizliğinden olabileceği, yeterli vaka sayısına ulaşılırsa istatistiksel olarak anlamlı fark olabileceği sonucuna varıldı. Kıkırdak lezyonu olan grup ile olmayan grup arasında arasında Ruhsal Sağlık, Ağrı, Enerji, Genel Sağlık Durumu, Fiziksel Fonksiyon, Sosyal Fonksiyon, Fiziksel Rol Kısıtlanması, Ruhsal Rol Kısıtlanması, 2000 IKDC Subjektif Diz Değerlendirme Skoru, KOOS Diz Skoru, Cincinnati Skoru, Tegner Aktivite Düzeyi Ölçeği, Ön Çapraz Bağ Yaşam Kalitesi Anketi Skoru, Lysholm Diz Skoru açısından anlamlı fark yok idi. Ancak bu sonucun çalışmaya katılan vaka sayısının yetersizliğinden olabileceği, yeterli vaka sayısına ulaşılırsa istatistiksel olarak anlamlı fark olabileceği düşünüldü. Sonuçta uyguladığımız ÖÇB revizyon cerrahisi, diz değerlendirme skorlarına ve yaşam kalite anketlerine göre hastalara fayda sağlamaktadır. Ancak bu konuda daha büyük hasta gruplarını içeren çalışmalar yapılması gerekmektedir.
Segmenter femur şaft kırıklarında postoperatif yaşam kalitesi
Femur Segmenter Şaft Kırıklarında Postoperatif Yaşam Kalitesi Amaç: Bu çalışmamızın amacı femur orta diafizer bölge segmenter kırıklarında uygulanan cerrahi tedavi sonrası yaşam kalitesi değerlerini belirlemek ve radyolojik değerlendirmesini yapmaktır. Materyal ve Metod: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji kliniğinde Ocak 2006 ile Aralık 2016 yılları arasında femur orta diafizer bölge segmenter kırığı teşhisiyle cerrahi girişim ile tedavi edilen 29 hastanın, takipleri sırasında elde edilen radyografik bulguları retrospektif olarak değerlendirildi, SF-36 ve EQ-5D anketleri doldurmaları istendi. Bulgular: Hastaların 25'i erkek, 4'ü kadındı. Yaş ortalaması 38±12,28 (18-65) idi. Ortalama takip süresi 4.62±2.69 yıl (2-11 yıl) idi. Kırıkların %69'u trafik kazası sonucu oluşmuştu. Ortalama modifiye RUST skoru 13.69 olarak bulundu. Sonuç: Femur segmenter şaft kırıklarının yüksek enerji ile oluşan kırıklar olması sebebiyle hastaların yaklaşık yarısında eşlik eden diğer ekstremite kırıkları mevcuttu; bu kırıklar içinde yaşam kalitesine en fazla olumsuz etkide bulunanın humerus kırıkları olduğu sonucuna varıldı. Yaşam kalitesine implant türünün etki etmediği sonucu elde edildi. Modifiye RUST skorları ne kadar iyi ise yaşam kalitesi de o kadar yüksek bulundu. Kadın hastalarda yaşam kalitesi sonuçları toplum ortalamaları ile benzer seviyede bulunurken; erkeklerde özellikle SF-36 fiziksel rol güçlüğü parametresi düşük bulundu. Genel olarak bakıldığında segmenter femur kırıklarında yaşam kalitesi özellikle erkek hastalarda iş gücü kaybına neden olacak kadar düşmektedir.
Metakarp ve falanks kırıkları nedeniyle opere edilen hastaların sonuçlarının klinik ve radyolojik değerlendirilmesi
Metakarp ve falanks kırıkları iş gücü ve fonksiyon kaybına sebep olur ve bu kırıkların cerrahi tedavisinde mini plak vida sistemiyle fiksasyon ve kirschner teli ile fiksasyon öne çıkan yöntemlerdir. Çalışmamızın ana amacı, mini plak vida sistemiyle fiksasyon ve kirschner teli ile fiksasyon yapılan metakarpal ve falengeal kırıkların radyolojik ve klinik sonuçlarının değerlendirilmesidir. Retrospektif olarak dizayn edilmiş bu çalışmada Ocak 2013 ile Ocak 2018 tarihleri arasında kliniğimize başvuran 172 metakarp ve falanks kırığı olan 156 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Bu kırıkların da 74'ü mini plak vidalı sistemle, 98'i ise k-teli ile tedavi edilmiştir. Yaş ortalaması sırasıyla 37,23 ve 34,38 idi. Bu gruplarda post operatif kaynama ve kaynama süresi, eklem hareket açıklığı, (DASH ve Michigan El Sonuç Anketi yapılarak) el fonksiyonları karşılaştırıldı. Ortalama takip süresi 18,9 aydı. Her iki grup arasında kaynamama oranları, eklem hareket açıklığı açısından fark görülmedi. Toplam 7 hastada (plak vida:3 k-teli:4) kaynamama gözlendi.Eklem hareket açıklığı sonuçları iki grupta da mükemmel bulundu. Kol, Omuz ve El Yaralanması Anketi(DASH) ve Michigan El Sonuç Anketi skorları her iki grup arasında da benzer bulundu. Her iki grupta da DASH skoru ve Michigan El Sonuç Anket skorlarına göre hastaların ameliyat sonrası dönemde el fonksiyonlarını yerine getirebildikleri tespit edildi. Mini plak vida uygulanan grupta kırıkların kaynama süresi 9,3 ± 5,3 hafta bulunurken, k-teli uygulanan diğer grupta 6,4 ± 2,8 hafta bulunmuştu ve bu belirgin olarak k teli uygulananlarda daha hızlı kaynama olduğunu gösteriyordu. Bu sonuçlara bakarak; mini plak vida uygulamasının hastalara erken hareket sağlayarak normal günlük hayata erken dönüş bakımından daha tercih edilebilir bir metod olduğu görülürken, K-teli ile fiksasyonun ise kolay uygulanabilir olması , ucuz olması ve tam kaynamanın erken olması bakımından tercih edilebilir bir metod olarak göze çarpmakta olduğu söylenebilir.
Cerrahi olarak tedavi edilmiş scheuermann kifozu olan hastalarda sagittal spinopelvik parametrelerdeki değişikliklerin fonksiyonel sonuçlar üzerine etkisi
Scheuermann kifozu adölesan çağda torakal kifozun en sık nedenidir. Erken adölesan çağda başlar ve büyüme atağı ile birlikte ilerleyici bir deformite olarak görülür. Çalışmamızı 2010-2017 yılları arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği'nde Scheuermann Kifozu tanılı 15 hasta üzerinde yaptık. Yaptığımız çalışmamızdaki hastaların yaşa, cinsiyete ve Risser evrelerine göre dağılımına baktığımızda hastaların; kifoz açıları, korreksiyon oranı ölçüldü. Komplikasyon gelişim oranları ve yaşam kalitesi anket skorları hesaplandı. Aralarında anlamlı bir korelasyon saptanamadı. Sagittal balansı pozitif ve negatif yönde etkileyen açısal ölçüm parametrelerini karşılıklı olarak gruplayıp aralarındaki fark ile sagittal vertikal aks arasındaki ilişkiyi anlamak için yaptığımız ölçüm sonuçlarında mevcut ölçülen değerler ile SVA arasında korelasyon saptanamamıştır. Ancak opere edilen tüm vakalarda SVA değerlerinde anlamlı bir azalma olduğu görüldü. Yaptığımız ölçümlerde vakaların hiçbirisinde DJK gelişmediği görüldü. Distalde enstürmente edilen vertebra seviyelerine bakıldığında tüm vakalarda İLV ve SSV seviyelerinin enstürmente edildiği görüldü. Bileşke kifozu gelişen vaka olmadığından DJK gelişimi ile SEV arasında herhangi bir ilişki olup olmadığı ve DJK ile SSV-İLV ilişkisi gösterilememiştir. Hastalardan preop ve postop yapılan ölçüm değerleri arasında sadece torakal kifoz ve lomber lordoz değerlerinde anlamlı değişiklikler olduğunu tespit ettik. Pelvik parametrelerde anlamlı bir değişim gözlenmedi. Hastalara uygulanan SRS-22r ve SF-36 anketlerine baktığımızda hastaların genel olarak uygulanan tedaviden çok memnun oldukları görülmektedir. Fonksiyonel skorları ile açısal korreksiyon değerleri, DJK gibi radyolojik ölçüm parametreleri arasında herhangi bir ilişki tespit edilemedi. Omurga fonksiyonu, fonksiyonel skor ve vücut imajı gibi parametrelerde grubun geri kalanı ile arasında anlamlı bir fark görülmemiştir. Postop yapılan takiplerde korreksiyon kaybı yaşanmamıştır. Hastaların postop yaşam kalitesi ve korreksiyon oranlarının, tüm seviyelerin enstürmente edildiği çalışmalar ile uyumlu olduğu görüldü. Çalışmamız, Scheuermann kifozu cerrahi endikasyonlarını taşıyan hastalarda cerrahi tedavi gerekliliğini, posterior enstürmentasyonun ile düzeltmenin yeterliliği savını desteklemektedir.
El, el bileği ve ön kol yaralanmalarının klinik ve demografik özellikleri
ÖZETÜst ekstremite travmaları özel dal uzmanlığı gerektirmesi, rehabilitasyonsorunları, nekahat döneminin uzun sürmesi, iş gücü kaybı ve ciddi sakatlıklarlasonuçlanabilmesi nedeniyle önemli sosyoekonomik problemler oluşturmaktadır.Modern toplumlarda yaşam tarzı, sosyal özellikler ve çalışma koşulları bu türyaralanmaların dağılımını, şiddetini etkileyebilir. Bu nedenle el, el bileği ve ön koltravmalarının epidemiyolojisini ve hastaların demografik özelliklerini inceledik.Çalışmaya Ocak 2004 - Aralık 2005 tarihleri arasında Celal Bayar ÜniversitesiAcil Servisine el, el bileği ve ön kol yaralanması nedeniyle başvuran 402 hasta dahiledildi. Bu olguların 279'u erkek (%69,4), 123'ü kadındı (%30,6). Ortalama yaş 28 (1-80yaş) olarak hesaplandı. Hastaların çoğunu minor yaralanmaları olan erkek hastalaroluşturmakta idi. Minor yaralanmalar dışında en çok travmaya kemik dokusu maruzkalmaktadır. En sık yaralanma nedenleri yaştan bağımsız olarak kesici-delici aletyaralanmaları ve künt travmalar olarak saptanmıştır. Ayrıca bizim çalışmamızdayaralanma mekanizmaları arasında %15,7 oranında iş kazaları saptanmıştır. Bunların%95,2'si genç erkek hastalardır.Epidemiyoloji yaralanma kontrolünün anahtar komponentidir. Epidemiyolojikaraştırmalar sonucunda elde edilen veriler yaralanma kontrolünde alınacak önlemlerinplanlanmasında ve mevcut durumlara uygun stratejilerin seçiminde çok yararlıdır.Ayrıca sağlık kurumlarının erken tanı ve tedavi açısından hazırlıklı olmaları içinönemlidir. Bu tür yaralanmaların ekonomik boyutu azımsanamaz. Bu alandakiçalışmaların son yıllarda belirgin olarak artmasına rağmen el, el bileği ve ön kolyaralanmalarının oluşmasına katkıda bulunan biyomekanik, davranışsal ve çevreselfaktörlerin karmaşıklığı nedeniyle daha büyük çapta ve uzun vadeli çalışmalara gerekvardır.70
Colles kırıklarında iki farklı tedavi yönteminin karşılaştırılması
ÖZETDistal radius kırıkları, özellikle yaşlı hastalarda sık görülen, hastaların yaşamsürelerinin uzaması ve fonksiyonel beklentilerinin artması ile daha da önem kazanankırıklardır. Geçmişte sıklıkla konservatif olarak tedavi edilen bu kırıkların, teknolojikgelişmeler sonucunda cerrahi tekniklerle tedavisinde artış izlenmektedir.2003-2006 yılları arasında C.B.Ü.T.F. Ortopedi ve Travmatoloji A.B.D poliklinik veacil servise başvuran ve takipleri yapılabilen 33 hastanın 33 Colles kırığı rastgeleolarak kapalı redüksiyon alçılı tesbit veya Kapandji yöntemi ile tedavi edilerek klinikve radyolojik olarak sonuçları değerlendirildi.Kapandji tekniği uyguladığımız 14 hastada Gartland Werley değerlendirmeskoruna göre % 85,7 iyi ve mükemmel sonuç alınırken kapalı redüksiyon alçılı tesbituyguladığımız 19 hastada % 94,7 iyi ve mükemmel sonuca ulaştık. Ortalama takipsüresi 14 ay olan çalışmamızda iki tedavi seçeneği arasında istatistiksel olarakanlamlı bir fark bulunmadı.Radyolojik değerlendirmelerde Kapandji yönteminin palmar inklinasyon açısınıkapalı redüksiyon alçılı tesbit yöntemine göre daha iyi düzelttiği sonucuna ulaştık.Radial uzunluk ve radial eğim açısının düzeltilmesi yönünden ise iki grup arasındaanlamlı fark bulunmadı.
Normobarik aralıklı hipoksinin kemik tendon bileşkesi iyileşmesi üzerine etkisi: Rat modeli
Normobarik aralıklı hipoksinin kemik tendon bileşkesi iyileşmesi üzerine etkisi: Rat modeli Amaç: Bu çalışmanın amacı, kemik-tendon bileşkesinin iyileşme sürecinde normobarik aralıklı hipoksi uygulamasının biyomekanik ve histolojik etkilerini incelemektir. Kemik-tendon bileşkesinin doğal iyileşme süreçlerinde karşılaşılan zorluklar göz önüne alındığında, normobarik aralıklı hipoksinin bu süreci nasıl etkileyebileceği araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, 64 adet Wistar-Albino cinsi erişkin dişi rat kullanılmıştır. Denekler, kontrol ve deney grupları olmak üzere iki ana gruba ayrılmış ve her grup kendi içinde biyomekanik ve histolojik analizler için iki alt gruba bölünmüştür. Aralıklı hipoksi uygulaması, haftada 5 gün, günde 5 saat, ortalama %10.5 oksijen seviyesine maruz bırakılarak gerçekleştirilmiştir. Denekler 8 haftalık bir takip sürecine tabi tutulmuş ve bu süre zarfında cerrahi olarak oluşturulan aşil tendonu yaralanmalarının iyileşme süreçleri değerlendirilmiştir. 4. ve 8. haftalarda alınan örneklerle iki ayrı gözlem noktası belirlenmiştir. Biyomekanik analizler Testometric(M500-50CT, İngiltere) cihazı kullanılarak gerçekleştirilmiş, histolojik değerlendirmeler ise Safranin-o ve Picro-Sirius boyaları ile ve mikroskopik incelemeler yardımıyla Bonar, Movin, Nourissat skorlama sistemlerine göre yapılmıştır. Bulgular: Aralıklı hipoksi uygulaması yapılan deney grubunda, iyileşen kemik-tendon bileşkesinin biyomekanik dayanıklılığında ve histolojik yapısında anlamlı iyileşmeler gözlemlenmiştir. 8. hafta sonunda kontrol grubuna kıyasla, deney grubunda kopma anındaki uzama, maksimum uzama, kopma anındaki gerilim ve maksimum gerilim değerleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek bulunmuştur.(p değerleri sırasıyla; 0.016 , 0.031, 0.016, 0.033) Bonar,Movin ve Nourissat skorlama sistemlerine göre yapılan değerlendirmelerde, deney grubunun Bonar ve Movin skorlarının kontrol grubuna göre daha düşük olduğu, anlamlı olarak daha iyi iyileştiği saptanmıştır. (p değerleri sırasıyla; 0.009, 0.004) Ayrıca skorlamaların parametreleri de incelendiğinde Bonar skorlama sistemi parametrelerinden kollojen artışı, Movin skorlama sisteminden hyalinizasyon azalışı, Nourissat skorlama sistemi parametrelerinden kollojenin organizasyonunun artışı 8. haftada kontrol grubuna göre anlamlı bulunmuştur. (p değerleri sırasıyla; 0.009, 0.041, 0.015) Sonuç: Bu çalışma, aralıklı hipoksi uygulamasının kemik-tendon bileşkesinin iyileşme sürecinde olumlu etkileri olduğunu göstermektedir. Biyomekanik ve histolojik bulgular, aralıklı hipoksinin skar dokusu oluşumunu azaltarak entez yapısının yeniden oluşumunu desteklediğini ve tendonun elastikiyetini, kuvvet taşıma kapasitesini, uzama kapasitesini ve taşıdığı gerilimi arttırdığını ortaya koymaktadır. Bu sonuçlar, aralıklı hipoksinin ortopedik yaralanmaların tedavisinde potansiyel bir terapötik yaklaşım olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir. Anahtar sözcükler: normobarik aralıklı hipoksi,kemik-tendon bileşkesi, iyileşme süreci
Diabetik ayak ülserleri tedavisinde total contact cast ile tedavi ve tedaviyi etkileyen etmenler (Diyabetik ayak ülserleri tedavisinde total contact cast uygulamasının başarısı)
Amacımız contact cast tedavisinin başarısını, tedavi süresi ve alçı sayısını etkileyen etmenleri değerlendirmektir.Haziran 2006- Ocak 2008 tarihleri arasında kliniğimize diyabetik ayak ülseri nedeni ile başvuran ve TCC ile tedavi edilen 15 hastanın 16 ayağı çalışmaya dâhil edilmiştir. Ancak hastalardan birinde ilk alçı sırasında enfeksiyon gelişmesi üzerine hasta çalışma dışında bırakılmıştırHastaların cinsiyeti, yaşı, eğitim düzeyi, boy, kilo, gelişteki HgA1c düzeyleri, gelişteki kan şekeri düzeyleri, Doppler USG akım paterni, palpasyonla nabız muayenesi, sedimantasyon hızı, diyabet yaşı, diyabetik ülserin süresi, ankle - brachial indeksi(ABI), Wagner sınıflamasına göre derecelendirilmesi, Semmes- Weinstein monoflament testi ile duyu muayenesi, ilk gelişteki kültür antibyiogram sonuçları, mevcut ayak deformiteleri, diyabetik yaranın lokalizasyonu ve çapı kaydedilmiştir. Ayrıca deformite ve osteomiyelit açısından direkt grafileri de çekilmiştir. Kısa Form 36' nın Türkçe sürümü ile tedavi öncesi ve sonrası genel hayat kalitesi değerlendirilmiştirTedavi süresi ve alçı sayısının hasta yaşı, Vücut Kitle İndeksi, diyabet yaşı, HgA1c düzeyi, Sedimantasyon, Ankle Brachial İndeks ve yara çapı ile ilişkisi olmadığı saptandı (Spearman's Korelasyon testi kullanıldı). SF 36' da değerlendirilen sekiz boyuttan (fiziksel fonksiyon, sosyal fonksiyon, fiziksel sorunlara bağlı rol kısıtlılıkları, duygusal sorunlara bağlı rol kısıtlılıkları, mental sağlık, enerji/vitalite, ağrı ve sağlığın genel algılanması) sadece fiziksel fonksiyonda anlamlı bir artış saptanmadı (Wilcoxon işaretli sıra testi kullanıldı). Diğer 7 parametrede anlamlı artış olduğu saptandıCinsiyetin tedavi süresi ve alçı sayısına etkisi Mann- Whitney U testi ile değerlendirildi. Yapılan istatistiksel çalışmalarda alçı sayısı ile cinsiyet arasında anlamlı bir ilişki olduğu saptandı (p=0.041) ve alçı sayısının kadınlarda daha az olduğu izlendi. Ancak toplam tedavi süreleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı (p=0.125Wagner' e göre evre ile tedavi süresi ve alçı sayısı arasındaki ilişki Mann- Whitney U testi ile değerlendirildi. Ancak hasta sayısının yetersiz olması nedeni ile Wagner 1 ve 2 yaralar tek bir grup altında toplanarak Wagner 3 yaralar ile kıyaslandı ve aralarında anlamlı bir fark izlenmedi. Biz evre 3 olarak değerlendirilen hastalara alçı tedavisine başlamadan önce enfeksiyonu ortadan kaldırmak amacı ile debridman uyguladık ve sonrasında kültür antibiyogram sonucuna uygun olarak antibiyoterapi uyguladık. Enfeksiyon bulguları geriledikten sonra alçı tedavisine başladık. Başka bir ifade ile başlangıçta Wagner 3 olarak değerlendirilen hastaların alçı tedavisine yara Wagner 2' ye dönüştürüldükten sonra başlandı. Bu nedenle Wagner evresi ile alçı sayısı ve tedavi süresi arasında anlamlı bir ilişki olmadığı görüşündeyizTCC doğru hasta seçimi yapıldığında etkili ve hızlı yara iyileşmesi sağlayan bir tedavi seçeneğidir. Dezavantajları, hekim açısından uygulaması zahmetli bir yöntem olması, hasta açısından ise tedaviye uyum zorluğudur. Buna karşın uzun süreli diyabetik ülseri olan hastalar her alçı değişiminde yarada belirgin bir iyileşme gördüklerinde zamanla tedaviye uyum sağlamaktadırlarAlçı uygulaması sırasında belirgin bir yara iyileşmesi olmayan olgular, basıya yol açan kemik çıkıntılar açısından, gerek radyografilerle gerekse yara yeri palpasyonu ile değerlendirilmeli ve kemik çıkıntılar eksize edilmeli veya ayakta ilgili deformiteyi düzelmeye yönelik cerrahi girişimler planlanmalıdırTedaviyi uygulayacak hekimin dikkat etmesi gereken en önemli iki faktör enfeksiyon ve ekstremitenin dolaşımıdır. Periferik arter hastalığı olan hastalar öncelikle bir damar cerrahi tarafından revaskülarizasyon açısından değerlendirilmelidir. Enfekte bir ekstremiteye alçı uygulanmadan önce kültür materyali alınmalı ve debridman uygulanmalıdır. Enfeksiyon bulguları geriledikten sonra alçı yapılmalı ve ilk alçı kısa bir süre sonra değiştirilmelidir. Ekstremite alçı değişimi sırasında alçının yol açabileceği yaralar açısından değerlendirilmelidirÇalışmaya devam eden 15 ayakta TCC tedavisi başarılı olmuşturBizim çalışmamızda diyabetik yaranın ortalama süresi 8.625 ay (en kısa süreli 15 gün, en uzun süreli 36 ay) olduğu ve ortalama alçı sayısı 6.00 (en az 4, en çok 9) ve tedavi süresi 57.66 (en kısa 27.00, en uzun 114.00) gün olduğu düşünülürse TCC' in iyi seçilmiş olgularda başarılı bir yöntem olduğu sonucuna vardık.
Patellofemoral Ağrı Sendromu'nda ısı uygulamasının dizin propriyoseptif düzeyine etkisi
Amaç: Bu araştırmanın amacı sıcak uygulamanın PFAS'da propriyosepsiyona olan etkisinin değerlendirilmesidir.Gereç ve Yöntem: Klinik olarak tek taraflı PFAS tanısı almış 40 hasta ve 20 normal gönüllüden oluşan dış kontrol grubu çalışmaya alındı. Hastalar 20'şer kişilik iki gruba ayrıldı. İlk muayene sırasında her iki gruptaki hastaların dört farklı açı (15º, 30º, 45º, 60º) için aktif EPD ve Vibrasyon ile alınan propriyosepsiyon ölçümleri normal kontrol grubunun ölçümleri ile karşılaştırıldı. Daha sonra bir gruba sadece egzersiz(grup 1), diğer gruba egzersiz+sıcak uygulama(grup 2) tedavisi 6 hafta süreyle verildi. Hastaların 3'er hafta arayla ilk muayenede yapılan ölçümleri tekrarlandı. Aynı zamanda hastaların klinik gidişi de ilk muayene, 3. ve 6. hafta kontrollerinde doldurulan modifiye Lysholm diz skoru ve görsel ağrı skalası ile izlendi. Grupların kendi içlerindeki karşılaştırmalarda Wilcoxon signed rank test kullanıldı. İki grubun yapılan ölçümlerinin birbiriyle karşılaştırılmasında ise Mann-Whitney U test kullanıldı. Çalışmanın güç analizleri NCSS 2004/PASS 2002 kullanılarak yapıldı.Bulgular: Hastalar patolojik dizlerine anlık sıcak uygulama sonrasında, sıcak uygulama öncesine göre EPD(15º, 30º, 45º, 60º) ile yapılan ölçümlerde daha az yanıldılar ve vibrasyon ile titreşimi daha uzun süre hissettiler. Bu durum dizin ileri fleksiyon derecelerinde daha belirgindi. Karşı dizin ileri fleksiyon derecelerinde de EPD ile daha az yanılma saptandı. 6 hafta süreyle tedavi (egzersiz veya egzersiz+sıcak) verilmesi ile her iki grubun 3 hafta arayla ölçülen EPD ve vibrasyon değerlerinde patolojik dizde iyileşme olduğu saptandı. Bu iyileşme dizin ileri fleksiyon derecelerinde daha belirgindi. Karşı dizlerde de EPD ile dizin ileri fleksiyon derecelerinde iyileşme olduğu saptandı. Egzersiz+sıcak uygulama tedavisi verilen grupta sözü edilen iyileşmeler, sadece egzersiz verilen gruba göre anlamlı derecede daha fazla oldu. Klinik patellofemoral ağrılı olguların takiplerinde, patolojik dizlerinde vibrasyon ile yapılan propriyosepsiyon ölçümleri ile elde edilen sonuçlar, EPD ile birebir paraleldir.Sonuçlar: Klinik PFAS'lu olgularda anlık sıcak uygulama patolojik dizde propriyosepsiyonu iyileştirir. Bu iyileşme dizin ileri fleksiyon derecelerinde daha fazla olur. Anlık sıcak uygulama karşı dizde de ileri fleksiyon derecelerinde iyileşme sağlar. Egzersiz veya egzersiz+sıcak uygulama da patolojik dizde propriyosepsiyonu iyileştirir. Bu iyileşme dizin ileri fleksiyon derecelerinde daha belirgindir. Karşı dizde de ileri fleksiyon derecelerinde propriyosepsiyonda iyileşme olur. Aralıklı sıcak uygulama patolojik dizde propriyosepsiyonu iyileştirir. Bu iyileşme dizin ileri fleksiyon derecelerinde daha belirgindir. Karşı dizde de ileri fleksiyon derecelerinde propriyosepsiyonda iyileşme olur. Vibrasyon diz ekleminde propriyosepsiyon ölçümleri için kullanılabilecek iyi bir ölçüm yöntemidir.
Diz osteoartritinin tedavisinde artroskopik debridmanın yeri: Hayat kalitesi temelinde hasta seçimine yardımcı olacak parametrelerin araştırılması
Bu çalışmanın amacı 40 yaş üstü diz osteoartriti olan hastalarda, yaşam kalitesi (Short Form-36), Lysholm skoru ve görsel ağrı skalaları ile artroskopik tedavinin etkinliğini değerlendirmek ve hangi hasta gruplarında artroskopik tedavinin yararlı olduğunu ortaya koymaktır.Bu çalışma ortopedi ve travmatoloji kliniğinde dejeneratif diz nedeniyle, haziran 2007 ile aralık 2008 tarihleri arasında artroskopik cerrahi uygulanan 40 yaş ve üzeri hastalar ile gerçekleştirildi. Her iki dizden aynı seansta ameliyat edilen (N=2), takip sırasında her hangi bir nedenle aynı dizden yada karşı dizden tekrar ameliyat edilen (N=1; takibin birinci yılında aynı dize yüksek tibial osteotomi uygulandı.), takip sırasında exitus olan (N=1) ve son kontrolüne gelmeyen hastalar (N=17) çalışmaya dahil edilmedi. Çalışma kriterlerine uyan, son kontrollerine gelen ve gönüllü hasta onam formunu imzalayan 60 hasta ile çalışma gerçekleştirildi. Ortalama yaş 54,4 idi. (40-74). Hastaların 22'si erkek (%36,7) ve 38'i kadın (%63,3) idi. Ortalama takip süresi 20,53 ay (14-25 ay) idi.Hastaları yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi, tibiofemoral açı, radyolojik evreleme (Kellgren-Lawrence), proksimal metafizyal varus, baker kisti, efüzyon, sinovit, medial parapatellar plika varlığı, menisektomi varlığı ve yırtık tiplerine göre gruplandırdık ve ameliyat öncesi ve takip sonu dönemde yaşam kalitesi skalası (SF-36), Lysholm skoru ve görsel ağrı skalası ile değerlendirdik. Böylece artroskopik debridmanın hangi hasta gruplarında, yaşam kalitesi ve diğer skorlarda iyileşme sağladığını ortaya koymaya çalıştık.Sonuç olarak ileri yaş, kadın cinsiyet, obezite (> 30 kg/m²), > 10? varus açılanması, kellgren-Lawrence evre 3, ileri ve yaygın kıkırdak hasarı (Outerbridge evre 4), efüzyon, baker kisti ve sinoviti olan hastalarda artroskopik debridmanın düşük yarar sağladığını saptadık. Dejeneratif menisküs yırtığı, medial parapatellar plika varlığının ve proksimal metafizyal varusun sonuçları anlamlı etkilemediğini gördük. Dejeneratif medial menisküs yırtığı olup parsiyel menisektomi yapılanlarda, menisküs yırtığı olmayanlara göre benzer iyileşme elde edildi.Bu durumda uygun hasta hasta seçimi koşuluyla, diz osteoartriti tedavisinde artroskopik debridman yaşam kalitesini artıran bir yöntemdir.
Çocuk ayrılmış humerus suprakondiler kırıklarının geç dönem işlevsel ve radyolojik karşılaştırılması
Çalışmamızda; Temmuz 2003 ile Aralık 2007 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji kliniğine başvuran en az 36 aylık takip süresi olan 36 suprakondiler humerus kırıklı hastadan son çağrımıza uyarak gelen 22 hastanın geriye dönük olarak değerlendirilmesi yapıldı.Çalışmamızdaki 22 hastanın cinsiyetlerinin dağılımına bakıldığında 11 (%50)'i kız,11 (%50)'i erkekti. Yaşları 3 yaş ile 12 yaş arası değişmekteydi. Yaş ortalaması 7.45 olarak bulundu. 14 hastanın sol, 8 hastanın sağ taraf ekstremitesinde kırık mevcuttu.Bu hastalardan 2 tanesinde beraberinde distal radius kırığı mevcut olup bu kırıklara kapalı yrleştirme ve 1'er adet Kirschner teli ile internal tespit uygulandı. Herhangi bir komplikasyon izlenmedi.Hastaların 20 tanesinin baskın eli sağ iken 2 tanesinin baskın eli sol taraftı. Hastaların 21 tanesi kapalı kırık, 1 tanesi açık kırık ve beraberinde brakial arter yaralanması mevcuttu, Gustillo Anderson tip 3C olarak değerlendirildi. Bu hasta suprakondiler humerus kırığına açık yerleştirme ve ciltten telleme , safen ven grefti kullanılarak brakial arter tamiri yapıldı. Hastalardan 20 tanesi ekstansiyon , 2 tanesi fleksiyon tipinde kırıklara sahipti.Hastalarımızdan 13 tanesinin zeminde düşme,9 tanesinin ise yüksekten düşme sonucu kırık oluştuğunu saptadık. Hastaların 13 tanesinin ilkbahar yaz döneminde, 9 tanesinin ise sonbahar kış döneminde kliniğimize başvurduğu saptandı.Hastaların ameliyata alınma sürelerine bakıldığında 13 hasta ilk 6 saatte, 4 hasta ilk 12 saatte, 4 hasta ilk 48 saatte ve 1 hasta kırık oluşumundan 7 gün sonra kliniğimize başvurmuş ve ameliyat edilmiştir. Hastalardan 16 tanesi kapalı yerleştirme , 6 tanesi açık yerleştirme ve ciltten telleme yöntemiyle tedavi edilmiştir. Bir tanesinde kubitus varus gelişmiştir. Hastanede yatış süresi en az 1 gün en çok 15 gündür. Ortalama 2.72 gündür. Hastalarımızdan bir tanesinde açık kırık ve brakial arter yaralanması oluşması nedeniyle 15 gün serviste takip edilmiştir. Ortalama takip süremiz 59.45 ay (36-89 ay) olarak gözlemlendi.Flynn kriterleri göz önüne alındığında işlevsel olarak 19 hasta ( %86.36 ) mükemmel , 2 hasta ( %9.09 ) iyi , 1 hasta ( %4.54 ) kötü olarak değerlendirilmiştir. Kozmetik olarak 18 hasta ( %81.81 ) mükemmel , 3 hasta ( %13.63 ) iyi ve 1 hasta ( %4.54 ) orta olarak değerlendirilmiştir.Bir hastanında eklem hareket genişliğinde sağlam dirseğe göre 20 dereceden fazla kısıtlılık olduğu için işlevsel açıdan kötü olarak değerlendirilmiştir.Çocuk suprakondiler humerus kırıkları distal radius kırıklarından sonra en sık görülen kırıklardır. Bu kadar sık görülmesi ve bulunduğu yerin anatomik özellikleri nedeniyle suprakondiler humerus kırıkları deneyimli ellerde tedavi edilmesi gereken bir travmadır. Yapmış olduğumuz suprakondiler humerus kırıklarının sonuçlarına bakıldığında literatür ile uyumlu ve başarılı sayılabilecek oranlarda mükemmel ve iyi sonuçlarımızın olduğunu gözlemlemiş olduk.
Skafoid kaynamamasında 1,2 interkompartmantal supraretinaküler arter saplı vaskülarize kemik greftlemesinin klinik ve işlevsel sonuçları
Skafoid en sık kırık görülen karpal kemiktir ve el bileği biyomekaniğinde önemli rol oynamaktadır. Kırıkların tanı ve tedavisi genellikle gecikmiştir. Kaynamaya olumsuz etki eden lokal faktörler nedeniyle, özellikle yer değiştirmiş bel bölgesi ve proksimal kutup kırıklarında kaynamama sık görülmektedir. Kaynamamanın tedavisiz bırakılması önemli el bileği sakatlıklarıyla sonuçlanabilmektedir.Kaynamama tedavisinde geleneksel non vaskülarize greftlerin başarısı avasküler nekroz varlığında oldukça düşmektedir. Vaskülarize greftlemelerin başarılı sonuçları bu teknikleri uygun tedavi seçeneği haline getirmektedir.Bu çalışmada Celal Bayar Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğinde 1,2 interkompartmantal supraretinaküler arter saplı kemik greftlemesi yöntemi ile opere edilen hastaların klinik, radyolojik ve işlevsel sonuçları değerlendirilmiştir.Kriterlere uyan 20 hastanın tamamı erkekti( n=20). Ortalama yaş 26,4 (20-39) idi. Ortalama takip süresi 33,5 (12-63). Hastaların 13'ünde (%65) avasküler nekroz saptandı, 11 hastada (%55) bel bölgesi, 9 hastada (%45) proksimal bölge kırığı mevcuttu.Kaynama oranı tüm hastalarda %85 (n=17) olarak bulundu. Avasküler nekroz varlığında kaynama oranı %76,9 idi fakat bu fark istatiksel olarak anlamlı bulunmadı. Ortalama kaynama zamanı 11,4 hafta idi. Kırık lokalizasyonunun, sigara öyküsünün, ilk yaralanmadan sonra bize başvuru tarihinin, implant tipinin, yaşın, hasta taraf dominant taraf aynı olma durumunun, preop yüksek DASH skorlarının kaynamaya ve kaynama zamanına olan etkilerine bakıldı istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı.Radyolojik değerlendirmede operasyon sonrasında literatürle uyumlu olarak skafolunat açıda ve Natrass karpal yükseklik indeksinde istatiksel olarak anlamlı düzelme saptandı.İşlevsel değerlendirmede operasyon sonrasında DASH skorlarında istatiksel olarak anlamlı düzelme mevcuttu. Kontrlateral tarafla karşılaştırmalı kavrama gücü, çimdik güçleri, el bileği hareket açıklıkları literatürle uyumlu biçimde başarılı olarak değerlendirildi.Çalışma sonuçlarını değerlendirdiğimizde ; uygulanan vaskülarize greftleme tekniğinin avasküler nekrozu bulunan hastalarda dahil olarak yüksek düzeyde kaynama başarısı sağladığını, el bileğinin dizilimine olumlu etkisi olduğunu ve el bileği fonksiyonlarında yüksek düzeyde düzelme sağladığı sonucuna ulaştık.Kaynama sağlanamayan olgularda tek etmenden çok, birden çok etmeni olan olguların sonuçlarının kötü olma eğiliminde olduğunu düşünüyoruz. Çok merkezli ileriye dönük randomize çalışmaların bu etmenlerin daha iyi anlaşılabilmesine katkıda bulunacağını düşünüyoruz.Anahtar kelimeler: Skafoid kaynamama, tedavi, vaskülarize kemik greftlemesi, sonuçlar
Pediatrik tendon yaralanmalarında tedavi sonuçlarımızın değerlendirilmesi
Pediatrik Tendon Yaralanmalarında Tedavi Sonuçlarımızın Değerlendirilmesi Amaç: Eldeki tendon kesileri, hem dünya genelinde hem de ülkemizde oldukça sık karşılaşılan ve uygun şekilde tedavi edilmediğinde yüksek morbiditeye yol açabilen ciddi yaralanmalardır. Bu alanda erişkin hasta popülasyonuna yönelik çok sayıda çalışma mevcutken, pediatrik hasta grubuna ilişkin literatür henüz yeterli düzeyde değildir. Pediatrik gruptaki bu tür yaralanmalar; tanı, cerrahi tedavi ve fizik tedavi süreçlerinin karmaşık olması nedeniyle, bu hastalarda daha dramatik klinik sonuçlara neden olabilmektedir. Bu nedenle el cerrahisi ile ilgilenen tüm hekimlerin, pediatrik hastalardaki el kesisi olgularında görülen tendon yaralanmaları bulgularını ve farklı cerrahi tekniklerle opere edilen hastalardaki fonksiyonel sonuçları dikkatle değerlendirmeleri, etkili bir tanı ve tedavi süreci yürütebilmeleri açısından büyük önem taşımaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesinde tek merkezli, retrospektif bir çalışma olarak planlanmıştır ve elde tendon yaralanması nedeniyle kliniğimze başvuran ve cerrahi olarak tedavi edilen pediatrik hastalar incelenmiştir. Tendon yaralanmalarının pediatrik hasta gruplarındaki cerrahi sonrası sonuçlar araştırılmıştır. Çalışmamızda pediatrik yaş grubu 18 yaş altı olarak alınmıştır. Kriterlere uygun olarak 79 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Olgular demografik bilgiler, yaralanma özellikleri, eşlik eden ek yaralanma varlığı, uygulanan tedavi parametreleri açısından değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızdaki 79 hastada toplamda 140 fleksör tendon etkilenmiştir Bu hastalarda erkek cinsiyetin, fleksör tendon yaralanmalarının ve cam ile yaralanmanın sık olduğu olduğu görülmüştür. Etkilenen ekstremite yönünden değerlendirildiğinde, yaralanmaların daha fazla sağ elde olduğu değerlendirilmiştir.. Olguların çoğunluğunda fleksör digitorum profundus (FDP) tendonları etkilendiği analiz edilmiştir. Bu yaralanmalar daha sıklıkla zon 2'de görülmüştür. Primer onarıma alınan hastalarda uygulanan tamir teknikleri arasında en sık tercih edilen yöntem Modifiye Kessler yöntemi olmuştur. Tendon yaralanmasına en sık eşlik eden patolojinin sinir yaralanması olduğu izlenmiştir. Sonuç: El fleksör tendon yaralanmalarında pediatrik hasta grubuna yönelik çalışmamız, tanı, cerrahi tedavi ve rehabilitasyon süreçlerinin yaşa ve travma tipine bağlı olarak değişkenlik gösterdiğini ortaya koymuştur. Elde edilen veriler, fonksiyonel ve duyusal iyileşmenin cerrahi teknik, yaş grubu ve yaralanma bölgesi ile yakından ilişkili olduğunu göstermektedir. Ayrıca, ev kazalarına bağlı cam kesilerinin yaygınlığı, cama yumruk olgularının ergenlik çağı çocuklarda fazla olması koruyucu sağlık yaklaşımlarının, aile eğitimlerinin ve psikiyatrik değerlendirme ile bu olgulara multidisipliner yaklaşımın önemini bir kez daha ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Pediatrik, retrospektif fleksör tendon, tendon yaralanmalar
Anterior servikal diskektomi ve füzyon uygulanan hastalarda kemik mineral yoğunluğunun füzyon ve fiksasyon üzerine etkisi
Bu çalışma, Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji kliniğinde 2009 Eylül ayı ile 2011 Haziran ayı tarihleri arasında gerçekleştirildi. Anterior servikal diskektomi füzyon uygulamasının klinik ve radyolojik sonuçları arasındaki ilişki ve kemik mineral yoğunluğu ile füzyon arasındaki ilişkiyi saptamak için yapıldı. 11 bayan 12 erkek olmak üzere 23 hasta üzerinde yapılan çalışmanın ortalama takip süresi 14 ay (12- 28) idi. Hastaların ortalama yaşı 54 (42- 69) idi. Kemik mineral yoğunluğu yüksek olan hastalarda füzyon oranlarının daha iyi olduğu gözlendi. Cinsiyet ve sigaranın, füzyon üzerine olumsuz etkisi istatistiksel olarak saptanmadı. Hiçbir hastada derin ya da yüzeyel infeksiyon gözlenmedi.Anterior servikal diskektomi ve füzyon uyguladığımız hastalarda füzyon oranı, kemik mineral yoğunluğu ile füzyon arasındaki ilişki, ameliyat öncesi ve sonrası (1. , 3. , 6. , 12.) aylarda fonksiyonel sonuçlar için BDİ, GAS skalaları, ishihara indeksi, ishihara indeksi ile fonksiyonel sonuçlar arasındaki ilişki, sigara, cinsiyet, interferans vida uzunlukları ile füzyon arasındaki ilişkiler istatistiksel olarak araştırıldı.Bu çalışmada, 15 hastaya tek seviyeli (8 hasta C4-5, 7 hasta C5-6), 8 hastaya çift seviyeli (3 hasta C3-4, 3 hasta C4-5, 2 hasta C5-6) plaklı anterior servikal diskektomi ve füzyon uygulanmıştır. Bu çalışmada, füzyon oranımız %95,6 dır. Kemik mineral yoğunluğu, füzyon saptanan hastalarda 0,93±0,05 g/cm2 iken, kaynama gecikmesi ve kaynamama olan olgularda 0,55±0,05 idi. Ameliyat öncesi SF 36 fiziksel fonksiyon değeri 47 iken, ameliyat sonrası SF 36 fiziksel fonksiyon değeri 77 dir. Ameliyat öncesi ortalama ishihara indeksi 9,2 iken, ameliyat sonrası bu değer 15,6 olmuştur. Ameliyat öncesi boyun engellilik indeksi indeksi 45,7 iken, ameliyat sonrası 5,6 olmuştur. Bu değerler istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (P<0,05). Sigara, cinsiyet ve interfereans vida uzunluğu ile füzyon arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır.Erken dönemdeki bu sonuçlar, literatür ile uyumlu bulunarak, plaklı anterior servikal diskektomi ve füzyon uygulamasının uygun hasta grubunda, başarılı klinik ve radyolojik iyileşmeler sağladığını göstermektedir. Ayrıca daha önce literatürde araştırılmamış olan kemik mineral yoğunluğu ve füzyon arasında anlamlı ilişki saptandı.
Rat siyatik sinir kesi tamir modelinde oral omega-3 yağ asitlerinden zengin balık yağı kullanımının elektrofizyolojik ve histomorfolojik etkileri
ÖZET Rat Siyatik Sinir Kesi Tamir Modelinde Oral Omega-3 Yağ Asitlerinden Zengin Balık Yağı Kullanımının Elektrofizyolojik ve Histomorfolojik Etkileri Amaç: Ratlarda oluşturulan siyatik sinir kesi tamir modelinde oral omega-3 yağ asitleri kullanımının etkilerini göstermeyi amaçladık. Gereç-Yöntem: Çalışmamızda 64 adet ratın sağ siyatik sinirleri kesildi ve tamir edildi. Müdahale edilmeyen sol siyatik sinirler sham grubu olarak değerlendirildi. Sağ siyatik siniri opere edilen ratlar kontrol-4, kontrol-8, deney-4 ve deney-8 grupları şeklinde 4 gruba ayrıldı. Bu gruplar değerlendirme aşamasında histomorfolojik ve klinik ve elektrofizyolojik değerlendirmeler yapılmak üzere 2 gruba ayrıldı. Deney gruplarındaki ratlara 4 hafta ve 8 hafta süreyle, günlük olarak 150 mg/kg omega-3 yağ asitleri oral olarak gavaj yardımıyla uygulandı. Ratların 4. ve 8. haftalarda termal plantar testler ve mekanik plantar testleri yapıldıktan sonra sakrifiye edilerek histomorfolojik ve elektrofizyolojik deneyler yapıldı. Bulgular: Histomorfolojik incelemede deney grupları kontrol grupları ile karşılaştırıldığında sinir dokusunda yapısal organizasyonun ve miyelin rejenerasyonun büyük ölçüde yeniden sağlandığını ve miyelin yapısı sham grubuna daha yakın olduğu görüldü. Elektrofizyolojik incelemelerde de latans süre, aksiyon potansiyeli, termal ve mekanik plantar testleri karşılaştırıldığında deney gruplarının kontrol gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü (p<0,001). Sonuç: Bu kanıtlara dayanarak oral omega-3 yağ asitlerinin periferik sinir yaralanmasında kullanımı histomorfolojik ve elektrofizyolojik incelemelerde etkili olduğu bulundu. Anahtar sözcükler: Omega-3 yağ asidi, sinir iyileşmesi, balık yağı
Talusun osteokondral lezyonlarında artroskopik drilleme sonuçlarımız
Talus osteokondral lezyonlu hastalar sıklıkla genç ve aktiftirler.Uygun tanıyı hızlı bir şekilde koyup gerekli tedaviyi hızla başlatmak gereklidir. Şu an elimizde multipl tedavi modaliteleri mevcuttur ve farklı klinik durumlar için en iyi tedavi seçeneği maalesef açık değildir. Yakın zamanda makaleler gözden geçirilmiş ve biyomateryaller ve kök hücre araştırmaları da ayrıca not edilmiştir.Talusun osteokondral lezyonları erken teşhis ve tedavi edilmediği takdirde ayak bileği artritiyle sonuçlanabilir.Bu araştırma Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji kliniğinde Talus'ta osteokondral lezyon nedeniyle opere olmuş lezyon iyileşmesini uyarıcı artroskopik drilleme yöntemi uygulanan 37 hasta değerlendirilerek yapılmıştır.Hastaların 29'u erkek, 8'i kadındı(n=37).Ortalama yaş 36,51 (16 - 63) idi.Ortalama takip süresi 43,30 ay (12 - 120) idi. İlk yaralanmadan ameliyat olunan güne kadar geçen ortalama süre 35,22 ay (2- 276) ; şikayetlerin başlangıcından ameliyat olunan güne kadar geçen ortalama süre 13,43 ay (1- 120) ; ameliyat öncesi konservatif tedavi denenen hastalarda uygulanan konservatif tedavi ortalama süresi 2,19 ay (1- 4) idi.23 hastada (%62,2) sağ, 14 (%37,8) hastada sol ayak bileği lezyonu vardı.9 hastada anterolateral (%24,3), 12 hastada anteromedial (%32,4), 12 hastada posteromedial (%32,4), 4 hastada talar kubbe (%10,8) bölgele talar lezyonu vardı.Hastaların 27'sinde major bir travma öyküsü vardı (%73). Lateralde konumlanmış 9 lezyonun hepsinde travma öyküsü mevcuttu(%100). Hastaların lateral talar lezyonu olanlarının 9' u da erkekti, bunu erkeklerin daha fazla travmaya maruz kalışıyla ilişkilendirdik ancak yaptığımız istatistiksel çalışmada erkeklerde lateral lezyon görülmesi istatistiksel olarak ilişkisiz çıktı (p=0,156).Ayrıca lateral lezyon konumuyla, öyküde majör travma maruziyeti varlığı istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,039). Ancak ameliyat sonrası takiplerinde ayak bileği artrozu gelişen 8 hasta değerlendirildiğinde bunların istatistiksel olarak majör travmayla ilişkisi anlamsız bulundu (p=1,000).Hastaların yalnızca 5 tanesinde (%13,5) bir ek hastalık mevcuttu.Ancak bunların 3'ünde ameliyat sonrası dönem takiplerinde artroz gelişmesi ilginç bir sonuç olarak göze çarptı. İstatistiksel incelemede anlamlı sonuç çıkmadı (p=0,057), ancak bu sınırda bir değerdi ve örneklem büyüklüğü biraz daha fazla olsa anlamlı bir sonuç beklenebilirdi.Hastaların vücut kitle indeksleri hesaplandı. Artroz gelişen 8 hastanın ortalama değeri 28,319 (en düşük 25,04; 35,95) idi. Diğer 29 hastanın ise ortalama değeri 26,3953 (en düşük 20,20; 33,26) idi. Artroz gelişimi ile vücut kitle indeksinin büyüklüğü arasında da anlamlı istatistiksel ilişki çıkmadı, bu değer sınırda bir değerdi (p= 0,055). Biz örneklem büyüklüğü biraz daha fazla olsa anlamlı sonuç çıkabileceğini düşündük.Yaptığımız çalışmaya dahil ettiğimiz 37 hastanın 4 tanesi hariç tümünde klinik skorlama sistemlerinde (AOFAS, Freiburg) ve göreceli skorlama sistemi olan VAS skorunda iyileşme yani skorda artış saptadık. Buna paralel olarak radyolojik evreleme sisteminde de yine iyileşme yani evrede düşme saptadık. İstatistiksel olarak da ameliyat öncesi ve sonrası döneme ait bu parametrelerde iyileşme ile istatistiksel olarak net bir ilişki saptadık (p=0,0000). Bu bizim için yapılan girişimin hasta memnuniyeti açısından olumluluğunu yansıtmaktadır. Ancak 8 hastada ameliyat sonrası takip dönemlerinde herhangi bir zamanda ve sıklıkla ileriki yıllarda yani geç dönemde ayak bileği artrozu gelişti. Bunların klinik ve göreceli skorlama sistemleriyle ve radyolojik evrelemeyle ameliyat sonrası dönem ile değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar çıktı; yani artroz gelişen hastaların genellikle klinik ve göreceli skorları düştü, radyolojik evreleri arttı.Ayak bileğinde artroz gelişen 8 hastanın tüm parametrelerini istatistiksel olarak karşılaştırdığımıza hiçbirinde neden-sonuç ilişkisi yaratabilecek anlamlı bir sonuç bulamasak da; sınırda değer olarak gelen vücut kitle indeksinin yüksekliği, kadın cinsiyet ve ek hastalık varlığı bizi uyarmaktadır. Ve artroz gelişen 8 hastanın 4 tanesinde posteromedial talar lezyon varlığının olması her ne kadar istatistiksel olarak anlamlı çıkmasa da lezyona artroskopik olarak ulaşma ve yaklaşım zorluğunu akla getirmektedir.
Tibia plato kırıkları sonuçlarımız
ÖZETGiriş:Celal Bayar Üniversitesi Ortopedi veTravmatoloji A.D da ocak 2005-mart 2012 yılları arasında tibia plato kırığı olan ve kliniğimizde opere edilip , takibi yapılan 43 hastanın 43 dizi retrospektif olarak incelenmiştir..Hastalar ve metod:Hastane dosyaları ve kartlarından 54 hasta tespit edildi.1 hasta yatışının 1. Haftasında multitravma nedeni ile eks olmuştu.9 hastanın ise adres ve telefonlarına ulaşılamayarak 43 hastanın 43 dizi ile çalışmamız tamamlandı. Çalışmamızda Hastalarımızın yaş ortalaması: 44,72(20-72) Olup ,33'ü erkek (%76,7), 10'u kadındı(%23,3.)Operasyon endikasyonları :1- Intraartikular deplasmanın ? 2 mm2- metafize-diafizel tarnslasyon > 1 cm3- koronal ve/veya sagittal yönde 10 ° den fazla (varus-valgus) angular deformite4- açık kırıklarASA skoru yüksek ve genel anesteziyi tolere edemeyecek hastalar veya non deplase kırıklar konservatif tedavi edildi.Tüm hastalara rasmussen radyolojik değerlendirmeleri için bilateral bacak uzunluk grafisi ve AP yan grafileri çekildi. Eklem redüksiyonu için rasmussen radyolojik değerlendirme kriterleri kullanıldı.Diz skorları için ise Diz cemiyeti diz skoru (KSKS-Knee Society Knee Score) ve (KSFS-Knee Society Score Function )fonksiyonel skorları kullanıldı. Post op travma ile osteoartrit arasındaki ilişki için ise Kellgren-Lawrence radyolojik değerlendirme skoru kullanıldı.Sonuç: Hastalarımızın diz skorlarında: % 76,7 ,fonksiyonel skorlarında :%79,1 , rasmussen radyolojik evrelerinde %79,2 iyi -mükemmel sonuç aldık.Hastaların yaşı attıkca osteoatrit evreside artıyodu(p=0,009). 40 yaş üstündeki hastaların 40 yaş altındaki hastalara göre osteoartrit evreleri daha yüksekti(p=0,005) fonksiyonel skorlarına baktığımızda 40 yaş altı hastaların fonksiyonel skorları ortalama 88 iken 40 yaş üstü 77 bulundu bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu.p=0,029. Hastaların post op 2 mm ve altı redüksiyonunun olması anatomik kabul edildi.Post op 2mm ve altında basamaklanması olan hastaların ,2mm ve üstü redüksiyonu olan hastalardan istatistiksel olarak anlamlı olarak KSS diz skorları yüksek bulundu (p=0,31) bu hastaların fonksiyonel puanları da istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde yüksekti.(p=0,004).Hem schatzer hemde AO-OTA sınıflandırması açısından yüksek enerjili(4,5,6 ve C1,2,3 ) kırıkların diz skorları ve fonksiyonel skorları anlamlı olarak düşük bulundu. Bu hastalar istatistiksel olarak anlamlı olarak daha ileri osteoartrit evresinde bulundular. Bağ yaralanması olanların diz skorları (P= 0,034) ve fonksiyonel skorları (p=0,039) istatistiksel olarak düşüktü.Sonuç olarak ;tibia plato kırıklarında düşük enerjinin , anatomik redüksiyonun ve diz stabilitesinin orta dönem diz skoru ve fonksiyonel skorda prognozu belirleyen en önemli parametreler olduğunu düşünüyoruz fakat parçalı bicondiler kırığı olan hastalar, genel nüfus ile karşılaştırıldığında tedavi sonrası önemli ölçüde rezidüel fonksiyonel disfonksiyon göstermektedir.Anahtar Kelimeler: Tibia plato,Diz fonksiyonu
Travmaya bağlı anterior omuz instabilitesi gelişen hastalarda tek anterior portalle bankart onarımı sonuçlarımız
Travmatik anterior omuz çıkığı sonrası glenoid labrumun ayrılması olarak tanımlanan bankart lezyonunun tedavisinde artroskopik tamir günümüzde standart tedavi modalitesi haline gelmiştir.İki veya gereğinde daha fazla anterior portal kullanılarak uygulanan artroskopik bankart tamiri için literatürde başarılı sonuçlar gösterilmiştir. Bu çalışmada travmatik omuz çıkığında artroskopik olarak anterior tek portal kullanarak bankart tamiri yaptığımız hastalarımızın sonuçları sunulmaktadır. Yöntem 2014-2018 yılları arasında travmatik tekrarlayan omuz çıkığı nedeniyle bankart lezyonu oluşanve aynı cerrah tarafından anterior tek portal kullanılarak artroskopik bankart tamiri yapılan 53 hasta(49 erkek,4 bayan) 54 omuz (bir hasta farklı zamanlarda iki omzuda opere edildi) çalışmaya dahil edildi. Eşlik eden kemik defekti, travmatik olmayan çıkığı olan hastalar çalışmayadahil edilmedi. Hastaların tamamı detaylı anammez,instabilite testleri,direkt grafi ve MR görüntüleme ile operasyonöncesi değerlendirildi. Genel anestezi altında lateral dekübit pozisyonunda;standart posterior portal açıldıktan sonra epidural iğneile glenoid anterior kenarına en geniş açı ile ulaşma imkanı sağlayan nokta tespit edilerek açılan tek anterior portal kullanılarak tamir uygulandı.Hastalara dört haftalık immobilizasyon sonrası rehabilitasyon programı başlandı. Hastalar preop ve postop son kontrollerinde Rowe ve Oxford skorlaması ile değerlendirildi. Bulgular Anterior tek portal ile artroskopik tedavi edilen 53 hastanın(49 erkek,4 bayan) ortalama yaşı 28,2(16-66) olup ortalama takip süresi 26(9-60) aydır.34 hastanın sağ 20 hastanın sol omuzunda lezyon saptandı.Hastalarda ilk çıkık ile cerrahi tedavi uygulanana kadar geçen süre ortalama 45,8 (1-288) ayidi.Başvuru esnasında ortalama çıkık sayısı 17,5(1-60) olup,ameliyatta kullanılan ankor sayısı ortalama3(1-5) adet idi. Ortalama cerrahi süre 44,6 (32-70) dakikadır.Postoperatif dönemde 3 hastada endişe testi pozitif olarak tespit edilmiş,bu hastaların takiplerinde tekrar çıkık saptanmamış ve ek bir tedavi uygulanmamıştır.Redüksiyon gerektiren çıkık hiçbir hastada saptanmamıştır. Hastaların preoperatif ortalama Rowe skorları 12(0-45) iken postoperatif son kontrolde ortalama93,1(70-100) olarak değerlendirildi.(p=0,001) Ameliyat öncesi Oxford skorları ortalama 18,5(0-29) iken postoperatif son kontrolde ortalama 45,7(35-49) olarak değerlendirildi.(p=0,001) Sonuç Travmatik omuz çıkığına bağlı gelişen bankart lezyonun tek anterior portal kullanılarak yapılan artroskopik tamirinin;güvenli, başarılı,daha az invaziv, sonuçları olan bir yöntem olarak kullanılabileceği kanaatindeyiz.
Farklı osteotomi metotlarının sıçan femurlarında kaynama üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Amaç: Osteotomi, travma ve deformite cerrahisi gibi ortopedide sık kullanılan cerrahi bir prosedürdür. Farklı ostetomi metotlarının enfeksiyon ve ısı nekrozu gibi etkileri olabilmektedir ve bu etmenler kemik iyileşme sürecini etkileyebilmektedir. Bu çalışmada, sıçan femurunda farklı yöntemlerle yapılan osteotomi (cerrahi testere, gigli teli ve cerrahi dril sonrası ostetom) sonrasında kemik iyileşmesi üzerindeki radyolojik, histopatolojik ve biomekanik etkileri değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada, 2,5 aylık ve ortalama ağırlıkları 250 gram olan 54 adet Wistar-Albino cinsi erkek sıçanda, gigli teli, testere ve dril+osteotom kullanılarak üç farklı yöntemle femoral osteotomi uygulandı. Gigli grubu (grup1, n:18), testere grubu (grup2, n:18) ve diril + osteotom gurubu (grup3, n:18 ) olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Tüm gruplar 15, 30 ve 45. günde sakrifiye edilerek radyolojik, histolopatolojik ve biyomekanik açıdan değerlendirilmek üzere 6'şar adet sıçandan oluşan 9 alt gruba ayrıldı. Hayvanlar, kontrollü sıcaklık (23-25°C) ve 12:12 saatlik aydınlık/karanlık döngüsü olacak şekilde kafeste takip edildi. Radyolojik değerlendirmede Lane ve Sandhu'nun, histopatolojik olarak ise Hue ve arkadaşları'nın önerdiği skorlama kullanıldı. Biyomekanik değerlendirme ise BESMAK BMT-E serisi malzeme test cihazında (Besmak, Ankara, Türkiye) yapılan ölçümler (Newton) karşılaştırılmıştır. Sonuçlar: Gigli, testere ve dril+osteotom gruplarının 15 ve 45.gün radyolojik skorlama dağılımları arasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p=0,393,p=0,758) ancak 30.gün radyolojik skorlama dağılımları arasında anlamlı farklılık gözlenmiştir (p=0,001). Dril+osteotom grubunda kırık hattının kaybolmaya başlaması varlığı gigli ve testere gruplarından yüksek bulunmuştur. Gigli, testere ve dril+osteotom gruplarının 15, 30 ve 45.gün histopatolojik değerleri arasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p=0,719,p=0,097,p=0,352). Gigli, testere ve dril+osteotom gruplarının 30.Gün biyomekanik değerleri arasında anlamlı farklılık gözlenmiştir (p=0,013). Gigli grubunun biyomekanik değerleri testere ve dril+osteotom gruplarının biyomekanik değerlerinden anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0,026, p=0,006). Testere ve dril+osteotom gruplarının biyomekanik değerleri arasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p=0,810). Gigli, testere ve dril+osteotom gruplarının 45.Gün biyomekanik değerleri arasında anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p=0,773). Çıkarımlar: Radyolojik olarak dril ve osteotom ile yapılan osteotomi sonrası erken dönemde daha iyi kemik iyileşmesi sağlanmaktadır. Ayrıca gigli teli ile yapılan osteotomi erken dönemde testere veya dril+osteotom ile yapılan osteotomiye göre biyomekanik olarak daha zayıftır.
Aşil tendon rüptürü oluşturulan ratlarda enoksaparin sodyum ve hiperbarik oksijen tedavisinin iyileşme üzerine etkilerinin araştırılması
Tendonlar tekrarlayan hareketler, dejenerasyon ve travma nedeniyle, akut veya kronik olarak kolayca yaralanabilir. Yaralanmadan sonra tendon iyileşmesi fibrotik skar dokusu oluşumu ile gerçekleşir. Bu dokunun yapısal ve mekanik özellikleri, normal tendona göre zayıftır.Tendonun iyileşme sonrası daha sağlam olması için değişik çalışmalarda bazı biyomateryaller denenmiş, fibroblast içeren hücrelerden iskelet yapıları oluşturulmuş, büyüme faktörleri ve sitokinler de eksojen olarak uygulanmıştır. Bunlardan başka, gen ve hücre tedavisi yoluyla doku mühendisliği de bu amaçla kullanılmıştır. Daha önceki çalışmalarda tendon iyileşmesini etkileyen birçok madde ve faktör incelenmiştir. Düşük molekül ağırlıklı heparinler (DMAH) özellikle alt ekstremite cerrahisi sonrası gelişme ihtimali bulunan derin ven trombozunu önlemek amaçlı yaygın olarak kullanılmaktadır. Hayvan deneyi olarak DMAH grubundan bazı maddeler incelenmiş olmasına rağmen günümüzde en çok kullanılan DMAH olan Enoksaparin sodyumun tendon iyileşmesi üzerine yapılmış çalışma bulunmamaktadır. Bu araştırmada, tendon ve yumuşak dokular dışında kemik doku iyileşmesini de hızlandırdığı bilinen hiperbarik oksijenin tedavisi ile enoksaparin sodyumun aşil tendon rüptürü iyileşmesi üzerine etkilerinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntemler: Çalışmada 36 adet erişkin dişi Wistar Albino cinsi rat kullanıldı. Tüm ratlar 9'arlı 4 gruba ayrıldı. Grup 1'e deneysel olarak oluşturulan aşilotomi ve primer süturasyon sonrası standart bakım koşulları sağlandı.Grup 2'ye aşilotomi ve primer süturasyon sonrası günde 1mg/kg olacak şekilde 21 gün süre ile enoksaparin sodyum subkütan yolla verildi. Grup 3'e aşilotomi ve primer süturasyon sonrası 21 gün süre ile hiperbarik oksijen tedavisi (2.5 ATA basınçta 1 saat) uygulandı. Grup 4'e aşilotomi ve primer süturasyon sonrası 21 gün süre ile hem günde 1mg/kg olacak şekilde enoksaparin sodyum subkütan yolla verildi hem de hiperbarik oksijen tedavisi (2.5 ATA basınçta 1 saat) uygulandı.21 gün sonra süreç tamamlanıp ratlar sakrifiye edildi. Alınan aşil tendon örnekleri histopatolojik olarak değerlendirilirdi. Sonuçlar: Gruplar arasında akut inflamasyon (p=0,785) ve kronik inflamasyon (p=0,827) skorları bakımından anlamlı bir farklılık yokken, neovaskülarizasyon (p=0,009), proliferasyon (p<0,001) ve fibrozis (p=0,006) skorları açısından anlamlı farklılık olduğu görüldü. Neovaskülarizasyon bakımından görülen anlamlı farklılık sadece hiperbarik oksijen ile enoksaparin sodyum+HBO grupları arasında ortaya çıkarken (p=0,006), diğer gruplar ikili ikili karşılaştırıldığında birbirine benzer olarak bulundu. Proliferasyon bakımından görülen anlamlı farklılık enoksaparin sodyum+HBO grubunda ortaya çıkarken, bu grup diğer grupların tümünden anlamlı farklılık gösterdi. Bu farklılık enoksaparin sodyum ile enoksaparin sodyum+HBO (p<0,001), Hiperbarik oksijen ile enoksaparin sodyum+HBO (p=0,017) ve kontrol ile enoksaparin sodyum+HBO (p=0,034) grupları arasında ortaya çıkarken, diğer gruplar ikili ikili karşılaştırıldığında birbirine benzer olarak bulundu. Fibrozis bakımından görülen anlamlı farklılık enoksaparin sodyum ile enoksaparin sodyum +HBO (p=0,012) ve kontrol ile enoksaparin sodyum (p=0,046) grupları arasında ortaya çıkarken, diğer gruplar ikili ikili karşılaştırıldığında birbirine benzer olarak bulundu. Çıkarımlar: Çalışmamızın sonucunda elde ettiğimiz bulgulara bakıldığında enoksaparin sodyum ve hiperbarik oksijen kullanımı, aşil tendon iyileşme sürecine olumlu yönde etki etmiştir. Bu sonuçlara dayanarak enoksaparin sodyum ve hiperbarik oksijen tedavisinin, aşil tendon rüptürü sonrasında kullanımının iyileşme süreci ve komplikasyonları önleme aşamasında faydalı olacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Aşil tendon rüptürü, hiperbarik oksijen, enoksaparin sodyum, rat
Favipiravir ve hidroksiklorokinin sıçanlarda kırık iyileşmesi üzerine etkileri
Amaç: Kırık iyileşmesi ya da kırığın kaynamaması, pek çok faktörün bir arada etkileşimde bulunduğu bir süreci ifade eder. Bu sürecin değişik basamaklarına etki eden birçok tedavi, fiziksel ve biyolojik terapi yöntemleri olduğu gibi kırığın kaynamamasına ya da geç kaynamasına neden olan birçok biyolojik, kimyasal ajan vardır. Bu çalışmada, sıçan femur kırığı modelinde günümüzde Covid-19 tedavisinde ülkemizde ve dünyada sıklıkla kullanılan Favipiravir ve Hidroksiklorokin'in kırık iyileşmesi ya da kırığın kaynamaması üzerindeki radyolojik, histolojik etkileri değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 2.5 aylık ve ortalama 300±50 gr ağırlığında 48 adet Wistar-Albino türü erkek sıçanda; kontrol grubu (grup1, n:12), favipiravir grubu (grup2, n:12), hidroksiklorokin grubu (grup3, n:12) ve favipiravir+hidroksiklorokin (grup4, n:12) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Tüm gruplar 15 ve 30. günde sakrifiye edilerek radyolojik ve histolopatolojik açıdan değerlendirilmek üzere 6'şar adet sıçandan oluşan 8 alt gruba ayrıldı. Hayvanlar, kontrollü sıcaklık (23-25°C) ve 12:12 saatlik aydınlık/karanlık döngüsü olacak şekilde kafeste takip edildi. Radyolojik değerlendirmede Lane ve Sandhu'nun, histopatolojik olarak ise Hue ve arkadaşları'nın önerdiği skorlama kullanıldı. Sonuçlar: Favipiravir, Hidroksiklorokin, Favi+Hidroksi ve Kontrol gruplarının 15. gün histolojik skorlama ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmiştir (p=0,0001). Hidroksiklorokin grubunun; Favipiravir ve Favi+Hidroksi grubuna göre 15. gün histolojik skorlama ortalamaları istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p=0,001, p=0,0001). Ayrıca Kontrol grubunun; Favipiravir ve Favi+Hidroksi gruplarına göre 15. gün histolojik skorlama ortalamaları istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p=0,043, p=0,023). Diğer grupların 15. gün Histolojik skorlama ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p>0,05). Favipiravir, Hidroksiklorokin, Favi+Hidroksi ve Kontrol gruplarının 30. gün histolojik skorlama ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p=0,887). Favipiravir, Hidroksiklorokin, Favi+Hidroksi ve Kontrol gruplarının 15. gün radyolojik skorlama dağılımları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p=0,330). Favipiravir, Hidroksiklorokin, Favi+Hidroksi ve Kontrol gruplarının 30. gün radyolojik skorlama dağılımları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p=0,618). Çıkarımlar: Favipiravir, Hidroksiklorokin ve Favipiravir+Hidroksiklorokin tedavisinin Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında kırık iyileşmesi üzerine radyolojik ve histolojik olarak olumsuz ya da pozitif etkisi bulunmamaktadır. ANAHTAR KELİMELER, Kırık iyileşmesi, Rat, Favipiravir, Hidroksiklorokin, Favipiravir+Hidroksiklorokin
Aşil tendon rüptürü oluşturulan ratlarda pentoksifilin ve alfa tokoferol tedavisinin iyileşme üzerine etkilerinin araştırılması
Amaç: Aşil tendon hasarı oluşturulan sıçanlar üzerinde pentoksifilin ve alfa tokoferol tedavilerinin ayrı ayrı ve birlikte kullanıldıklarında gösterdikleri etkileri incelemeyi hedefledik. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 230±30 gr ağırlığında 48 adet Wistar türü dişi rat kullanılmıştır. Hayvanlar, kontrollü sıcaklık (23-25 ° C), 60± 5% nem ve 12:12 saatlik açık / kapalı döngüsü olan bir odada kafeste olacak şekilde yerleştirildi. Sıçanlar, her grupta 6 hayvan olacak şekilde randomize olarak 8 gruba ayrıldı. Bir haftalık iklimlendirme periyodundan sonra, her bir sıçana 10 mg/kg ksilazin hidroklorür ve 50 mg/kg ketamin HCl'nin intraperitoneal enjeksiyonuyla anestezi uygulandı. Anestezi sonrası tüm ratlara aşilotomi sonrası uç uca (end to end) yöntemle primer tendon süturasyonu uygulandı. Postoperatif grup 2a ve 2b'ye pentoksifilin (PTX), grup 3a ve 3b'ye alfa-tokoferol (aTP), grup 4a ve 4b'ye her iki ilaç intraperitoneal yoldan uygulanmaya başlandı. Pentoksifilin 50 mg/kg/gün ve alfa-tokoferol 100 mg/kg/gün dozlarında verildi. Deney boyunca kontrol grubuna herhangi bir ilaç verilmedi. 14. gün sonunda grup 1a, 2a, 3a ve 4a grubundaki sıçanlar servikal dislokasyon uygulanarak sakrifiye edildi ve aşil tendonları rezeke edildi. Bu tendonlar histopatolojik incelemeye gönderildi. 2b, 3b, 4b grubundaki sıçanlara aynı dozlarda ilaç verilmeye devam edildi. 28. gün sonunda kalan 4 grup aynı şekilde sakrifiye edilerek tendonları toplandı ve histopatolojik incelemeye gönderildi. Bulgular: Yapılan istatistiksel analiz sonucunda 14. gün PTX grubunun vaskülarite değerleri kontrol, aTP ve PTX+aTP gruplarından istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p=0,018, p=0,027 , p=0,029). 14. gün PTX ve aTP gruplarının kollajen dizilimi kontrol grubundan daha sıkı ve düzgün bulunmuştur (p=0,043, p=0,019). 28. gün PTX grubunun kollajen dizilimi aTP, PTX+aTP ve kontrol gruplarından daha sıkı ve düzgün bulunmuştur (p=0,003, p=0,016, p=0,03). Sonuç: Pentoksifilin hem erken dönemde neovaskülarizasyon ile hem de geç dönemde kollajen dizilimini düzelterek tendon iyileşmesini katkıda bulunurken, alfa tokoferol erken dönemde kollajen dizilimini olumlu etkilemiş fakat geç dönemde bu etkisini yitirmiştir. Pentoksifilin ve alfa-tokoferol birlikte kullanıldığında ise erken ve geç dönemde tendon iyileşmesine olumlu bir etki sağlamamıştır. Bu kombinasyon tedavisinin tendon iyileşmesi üzerine etkilerinin anlaşılması için ileri araştırmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Pentoksifilin, alfa tokoferol, E vitamini, aşil tendonu, tendon iyileşmesi
İlk çıkık ile tekrarlayan omuz çıkıklarında artroskopik bankart tamirinin karşılaştırmalı klinik ve fonksiyonel sonuçları
Amaç: Çalışmamızın amacı anterior glenohumeral insitabilitesi nedeniyle ilk kez omuz çıkığı geçiren hastalar ile tekrarlayan omuz çıkığı geçiren hastalarda uyguladığımız artroskopik bankart tamirinin klinik ve fonksiyonel sonuçlarının karşılaştırmasıyla literatüre kaynak sağlamaktır. Gereç ve Yöntem: Kasım 2016-Aralık 2021 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji kliniğine başvuran 18-55 yaşları arasında izole anterior omuz instabilitesi nedeniyle artroskopik bankart tamiri uygulanmış hastalar çalışmaya dahil edildi. Toplam 42 hastadan oluşan çalışmamızda hastalar ilk kez çıkık geçirenler ve tekrarlayan çıkık geçirenler olmak üzere 2 gruba ayrılmıştır. İlk çıkık gelişenler (Grup 1) 20 hastadan, tekrarlayan çıkık gelişenler (Grup 2) 22 hastadan oluşmaktadır. Hastalar klinik ve fonksiyonel açıdan retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların cerrahi detayları kaydedildi. Hastalar 6 ay süresince rehabilitasyon programına alındı. Postop 3, 6 ve 12. ay muayenelerinde subjektif ağrı durumu, spor aktivitesine ve işe dönüş süreleri kaydedildi. Fizik muayenede, hareket açıklığı ve apprehension testi uygulandı. Nüks oranı kaydedildi. Hastaların klinik ve fonksiyonel skorları; preop, postop 3, 6 ve 12. ay olarak VAS, Q-DASH, ASES ve ISIS ile değerlendirildi. Bulgular: Grup 1 de ASES ve Q-DASH ortalamaları sırasıyla preop (39,60±18,97), (48,20±21,85) 3. ayda (68,85±23,73), (22,25±23,75) 6. ayda (76,50±23,51), (12,65±19,51), 12. ayda (82,05±20,09), (7,75±15,99)'dur. Grup 2 de ASES ve Q-DASH ortalamaları sırasıyla preop (51,73±16,24), (35,05±20,5) 3. ayda (64,36±17,51),(28,73±23,29) 6. ayda (83,55±15,32), (11,95±18,38), 12. ayda (89,27±18,07), (6,32±8,96)'dur. Tekrarlayan grup ile ilk dislokasyon arasındaki sonuçlar değerlendirildiğinde tekrarlayan grupta ameliyat öncesi ASES değerleri daha yüksek bulunmuştur, ameliyat öncesi Q-DASH ve VAS değerleri arasında anlamlı fark bulunamamıştır. 3, 6 ve 12. aydaki VAS, Q-DASH ve ASES değerleri arasında fark bulunamamıştır. Sonuçlar: Anterior omuz instabilitesi geçiren hastalarda, uygun endikasyonda çıkık sayısından bağımsız olarak artroskopik bankart tamiri ile başarılı sonuçlar alınmaktadır. ANAHTAR KELİMELER, Omuz çıkığı, bankart, ilk çıkık, tekrarlayan, artroskopik tamir
Konservatif tedaviye dirençli plantar fasiit vakalarında, pulse radyofrekans ve plantar fasya gevşetmesi cerrahisi yapılan hastaların retrospektif karşılaştırılması
Konservatif tedavilere rağmen iyileşme gözlenmemiş plantar fasiit tanılı hastalarda pulse radyofrekans ablasyon (PRFA) ve açık plantar fasya gevşetmesi yöntemlerinin ağrı ve fonksiyonel sonuçlar üzerine etkilerini araştırmayı hedefledik. Çalışmamıza 02.07.2018 –02.07.2022 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Polikliniği'ne topuk ağrısı şikâyeti ile gelen muayene ve tetkikler sonucunda plantar fasiit tanısı almış, topuk ağrısı sebep olabilecek diğer hastalıklar açısından ayırıcı tanı yapılmış 30 PF'li hasta dahil edildi. En az 12 aydır konservatif tedavi almasına rağmen semptomlarında gerileme olmayan 18 yaşından büyük hastalar dahil edildi. Çalışma retrospektif olarak yapıldı. Hastalar retrospektif olarak taranarak pulse radyofrekans (PRFA) ve cerrahi (CR) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Grup RF (pulse radyofrekans tekniği uygulanan grup, n=17), Grup CR (cerrahi uygulanan grup, n=13) olarak hazırlandı. Çalışmaya alınan hastalara çalışmanın amacı, uygulama şekli, süresi, muhtemel komplikasyonlar ve karşılaşılabilecek problemler hakkında bilgi verildi. Araştırma için Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulundan 26.03.2023 tarihinde, 2023/43 karar numarası ile onay alındı. Çalışmamızda PRFA grubunun süre ortalamaları cerrahi grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0,0001). Bunun sebebi PRFA işleminin minimal invaziv ve tekniğin oldukça kolay uygulanabilir olması olabilir. PRFA grubunun cerrahi gruba göre komplikasyon oranı çok düşük bulunmuştur (p=0,001). AFİ yetersizlik, AFİ aktivite kısıtlılığı, AOFAS, VAS egzersiz, RM skorları göz önüne alındığında erken dönemde (3 ay) PRFA yapılan grup anlamlı derecede avantajlı olduğu gözlenmekle birlikte uzun dönemde (6. ay, 1.yıl) her iki tedavinin birbirine üstünlüğü gözlenmemiştir. Çalışmamız sonucunda ilk 3 aylık akut dönem için PRFA tedavisinin daha etkin ve işe dönüş süresinin ise cerrahi tedaviye göre daha kısa olduğunu fakat uzun dönem sonuçları kıyaslandığında her iki tedavinin benzer fonksiyonel sonuçlara sahip olduğunu söyleyebiliriz. PRFA tedavisi daha kolay uygulanabilir olması, daha kısa operasyon süresine sahip olması, erken işe dönüşe izin vermesi, komplikasyon oranlarının düşük olması sebebiyle cerrahi tedaviye göre daha üstün olduğunu söyleyebiliriz. Anahtar kelimeler: Kalkaneal spur, plantar fasiit, PRFA, radyofrekans ablasyon, topuk ağrısı.
Ratlarda "feniramidol" ve "diklofenak " tedavisinin kırık iyileşmesi üzerine etkilerinin araştırılması
Amaç: Kırık iyileşmesi ya da kırığın kaynamaması, pek çok faktörün bir arada etkileşimde bulunduğu bir süreci ifade eder. Bu sürecin değişik basamaklarına etki eden birçok tedavi, fiziksel ve biyolojik terapi yöntemleri olduğu gibi kırığın kaynamamasına ya da geç kaynamasına neden olan birçok biyolojik, kimyasal ajan vardır. Daha önce yapılan birçok çalışmada kırık kaynamamasında sebep olarak Nonsteroidal Antiinflamatuar ajanlar suçlanmıştır. Bu çalışmada, sıçan femur kırığı modelinde günümüzde kırık sonrası ağrı tedavisinde ülkemizde ve dünyada sıklıkla kullanılan Feniramidol ve Diklofenak'ın kırık iyileşmesi ya da kırığın kaynamaması üzerindeki radyolojik, histolojik ve biyomekanik etkileri değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 4.5 aylık ve ortalama 300±50 gr ağırlığında 72 adet Wistar-Albino türü dişi sıçanda; feniramidol grubu (grup1a,grup1b,grub1c n:18), diklofenak grubu (grup2a,grup2b,grup2c n:18), feniramidol+diklofenak grubu(grup3a,grup3b,grup3c n:18) ve kontrol grubu(gup4a, grup4b, grup4c n:18) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Tüm gruplar 15, 30 ve 45. günde sakrifiye edilerek radyolojik, histolopatolojik ve biyomekanik açıdan değerlendirilmek üzere 6'şar adet sıçandan oluşan 12 alt gruba ayrıldı. Hayvanlar, kontrollü sıcaklık (23-25°C) ve 12:12 saatlik aydınlık/karanlık döngüsü olacak şekilde kafeste takip edildi. Radyolojik değerlendirmede Lane ve Sandhu'nun, histopatolojik olarak ise Hue ve arkadaşları'nın önerdiği skorlama kullanıldı. Biyomekanik değerlendirme ise BESMAK BMT-E serisi malzeme test cihazında (Besmak, Ankara,Türkiye) yapılan ölçümler (Newton) karşılaştırılmıştır. Bulgular: Bu çalışmada istatistiksel analizler NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2007 Statistical Software (Utah, USA) paket programı ile yapılmıştır. Sonuçlar, anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirilmiştir. Çalışmamızda, Kontrol, Diklofenak, Feniramidol ve Feniramidol+Diklofenak Gruplarının 15.Gün, 30. Gün ve 45.Gün Patoloji Skoru değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p=0,571, p=0,743, p=0,878). Kontrol, Diklofenak, Feniramidol ve Feniramidol+Diklofenak Gruplarının 15.Gün ve 30. Gün Radyoloji Skoru değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p=0,227, p=0,055). Kontrol, Diklofenak, Feniramidol ve Feniramidol+Diklofenak Gruplarının 15.Gün Biyomekanik değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmiştir (p=0,001). Sonuçlar: Feniramidol, Diklofenak, Feniramidol+Diklofenak tedavisinin Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında kırık iyileşmesi üzerine histolojik incelemede istatistiksel olarak olarak olumsuz ya da pozitif etkisi bulunmamaktadır. Biyomekanik ve radyolojik açıdan gruplar arasında istatistiksel anlamlı farklılık gözlenmiştir. Kontrol grubu radyoloji sonuçları istatistiksel olarak daha yüksek bulunmuştur. Diklofenak grubu biyomekanik sonuçları istatistiksel olarak daha düşük bulunmuştur. Anahtar kelimeler: Kırık iyileşmesi, Rat, Feniramidol, Diklofenak, Feniramidol+Diklofenak
Travmatik kalça çıkığı modeli oluşturulan sıçanlarda trombositden zengin plazmanın kondrosit iyileşmesi üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmada kıkırdak dahil pluripotent hücrelerin diferansiyasyon ve olgunlaşmasını sağlayan büyüme faktörlerince zengin otolog yollarla sıçan kanından elde edilen TZP (Trombositden Zengin Plazma)'nin izolasyonu yapılacak olup, bu TZP'nin deneysel travmatik kalça çıkığı (TKÇ) modeli oluşturulan sıçanların femoroasetabular kıkırdaklarında iyileşmeye olan etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu inceleme kıkırdak dokunun histopatolojik değerlendirilmesi şeklinde olup; apopotozise giden kondrositler TUNEL (terminal deoxynucleotidyl transferase mediated dUTP nick end labeling) yöntemi ile tespit edilecektir. Materyal ve Metod: Bu çalışma in vivo ve in vitro deneysel çalışmaları içermektedir. Bu deneysel çalışmada 24 adet ağırlıkları 324 gram (gr) ile 617 gr arasında değişen 20-24 haftalık erişkin Sprague-Dawley (SD) cinsi erkek sıçanlar kullanılmış olup, deney hayvanları 3 ana gruba ayrıldı. Her grupta 8 adet örneklem bulunmaktaydı. Bu örneklemlerde aynı hayvanın sağ kalçası belirli bir süre çıkık olarak bekletildikten sonra yerine oturtularak TZP uygulandı; sol kalçası ise sağ kalça süresi kadar çıkık olarak bekletilip daha sonra yerine oturtuldu. Gerçek bir kontrol grubu olabilmesi için TZP içine fosfat tamponlu salin (PBS) solüsyonu eklendi (20 µl kadar). Sol kalçaya, sağ kalçaya enjekte edilen hacim kadar (50 µl) sadece PBS solüsyonu enjekte edildi. Sıçanların kalçaları disloke edilirken, kıkırdakta oluşabilecek mekanik hasarı engellemek için kullanılan güç minimalize edildi. 7 gün sonra hayvanların kalçalarından alınan dokular histopatolojik incelemeye tabi tutuldu. Her sıçanın sağ ve sol femur başı kondrositlerinin apoptotik indeksleri (Aİ) hesaplandı. Bulgular: Tüm grupların başlangıç ve 7. gün ağırlıklarının anlamlı şekilde azaldığı bulunmuştur. Deneklerin başlangıç ağırlıkları, 7. gün ağırlıkları, ağırlık değişimleri, denek yaşı, operasyon süresi ile Aİ arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Aİ değerleri; Grup 1a'nın 0,01±0,01 (ortalama±standart sapma), grup 1b'nin 0,03±0,01, grup 2a'nın 0,02±0,01, grup 2b'nin 0,08±0,02, grup 3a'nın 0,05±0,01, grup 3b'nin 0,1±0,02 arasında saptanmıştır. Aİ açısından deney ve kontrol grubu arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur (p<0,05). Her ana grup kendi deney ve kontrol grupları içinde karşılaştırıldığında grup 1a ile grup 1b haricindeki diğer grupların kendi aralarındaki Aİ azalışları istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Tüm deney grupları ve kontrol grupları kendi içinde karşılaştırıldığında grup 1a ile grup 2a nın haricindeki diğer tüm grupların arasında anlamlı farklılık saptanmıştır. Sonuç: TKÇ tedavisinde TZP umut vaat eden, tekrarlanabilir alternatif bir tedavi yöntemi olup kondrosit apoptozisini azaltmada dikkate değer sonuçlar elde edilmiştir. TKÇ hastalarında erken redüksiyonla birlikte uzun dönem komplikasyonların önlenmesinde TZP'nin yararlı olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Travmatik, Kalça, Çıkık, Trombosit, Apoptozis, TZP
Modifiye stoppa yöntemiyle yaptığımız asetabulum kırıklarının klinik ve radyolojik sonuçları
Amaç: Bu çalışmanın amacı, kliniğimize asetabulum kırığı nedeniyle yatırılan, modifiye stoppa yöntemiyle tedavi edilip takipleri olan hastaların sonuçlarının değerlendirilmesidir. Materyal ve Metod: Çalışmaya en az 6 ay izlemi olan 48 hasta alındı. Kırıkların tümü elde edilen direk grafi ve 3 boyutlu bilgisayarlı tomografi bulguları ile Judet- Letournel sınıflamasına göre sınıflandırıldı. Hastaların post operatif redüksiyon kalitesi ve takiplerdeki radyolojik değerlendirmeleri Matta'nın redüksiyon kalitesi ve Matta'nın Radyolojik Evreleme sistemine göre yapıldı. Klinik sonuçlar Modifiye Merle D'Aubigne Değerlendirme ölçeği'ne göre değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların ortalama yaşı 40.75 (15-80) idi. Bu hastalar ortalama 9.72 ± 5.95 (6-26)ay takip edildi. Bizim çalışmamızda asetabulum kırığına neden olan travma etyolojisi araştırıldığında 20 hastada yüksekten düşme (%41.7),17 hastada araç dışı trafik kazası (%35.4),10 hastada araç içi trafik kazası (%20.8),1 hastada bomba patlaması (ateşli silah yaralanması) (%2.1) sonrası asetabulum kırığı geliştiği görüldü. Hastalara cerrahi için gerekli hazırlıklar yapılana kadar iskelet traksiyonu uygulandı. Cerrahi yapılan hastalara ortalama 5,02 gün (0-24) iskelet traksiyonu uygulandı. Bizim çalışmamızda preop 2 hastada total siyatik araz ,2 hastada peroneal araz mevcuttu.Postop 1 hastamızda peroneal sinirin iyatrojenik hasarı gelişti.Hastaların 1'inde postop takiplerinde peroneal araz tamamen düzeldi.Hastaların 1'inde intraop eksternal iliak vende hasar olduğu görüldü ve intraop kalp damar cerrahi'ye haber verilerek damar onarımı yapıldı.2 hastada intraop mesanede rüptür olduğu gözlendi ve üroloji konsültasyonu istenerek onarım yapıldı. 2 hastada klinik başarısızlık gelişti. Hastaların birinde postop takiplerde implant yetmezliği gelişti, hasta tekrar opere edilerek fiksasyon denendi ancak intraop kemiğin osteoporotik olması nedeniyle implant çıkarımı yapılıp konservatif tedaviye karar verildi.Bir hastaya ise takiplerinde femur başında osteoliz ve şiddetli kalça ağrısı olması nedeni ile total kalça artroplastisi uygulandı. Matta'nın Redüksiyon kalitesi kriterlerine göre 29 hastada (% 60.4) anatomik, 14 hastada (% 29.1) orta ve 5 hastada (% 10.4) kötü redüksiyon varlığı saptandı. Hastaların son takip grafileri göre yapılan Matta'nın Radyolojik Evreleme Sistemi değerlendirmesinde 22 hastada (% 45,8) çok iyi , 11 hastada (% 22.9) iyi , 9 hastada (%18.8) orta , 6 hastada (%12.5) kötü takip grafileri olduğu görüldü. Modifiye merle d'Aubigne ve postel kriterlerine göre; 10 hastada (% 20.8) mükemmel, 24 hastada (% 50) iyi,7 hastada (% 14.5) orta ve 7 hastada (% 14.5) kötü klinik sonuç elde edildi. Sonuç: Yapılan bu çalışma bize asetabulum kırıklarında redüksiyon kalitesinin, optimum şartlarda stabil fiksasyonla yapılan anatomik redüksiyonun klinik sonuçlarla kuvvetli ilişkili olduğunu göstermektedir. (P=0,002) Anahtar Kelimeler: Asetabulum, pelvis, Letournel-Judet, Stoppa
Kienböck hastalığı lichtman evre 2, evre 3A ve evre 3B'de radial kısaltmanın yeri
Amaç: Kienböck hastalığında her evrede tedavi yaklaşımları farklıdır. Genel yaklaşım olarak Lichtman evre 1 konservatif takip edilirken evre 2 ve 3a'da radial kısaltma yapılmaktadır. Evre 3B hastalarda radial kısaltma metodu konsunda tartışmalar mevcut iken biz de kliniğimizde radial kısaltma yapılan evre 2, 3a ve 3b hastaların sonuçlarını inceledik. Materyal ve Metod: Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesinde 2009-2019 yılları arasında tedavi edilmiş 31 hasta çalışmaya katıldı. Çalışma retrospektif olarak yapıldı. Daha önce el bileğinden cerrahi operasyon geçirmiş hastalar, lunat kemikte avasküler nekroz dışında hastalığı olanlar çalışmaya dahil edilmedi. Nakamura, VAS skoru ve Modifiye Mayo El Bileği Skoru incelendi. Preop MRG ve direkt grafi; postop genellikle direkt grafi radyolojik değerlendirme aracı olarak kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya katılan hastalarda E/K oranı 18/13 olarak bulundu. Bu hastaların 11'I evre 2, 8 hasta evre 3A, 12 hasta evre 3B idi. Ameliyat öncesi el bileği fleksiyonu 46 derece, ekstansiyonu 45 derece idi. Ameliyat öncesi el bileği kavrama gücü sağlam elin %62'si oranında bulundu. Ameliyat öncesi yapılan radyolojik değerlendirmede 23 hastada negatif ulnar varyans, 6 hastada nötral varyans, 2 hastada ise pozitif ulnar varyans tespit edildi. Sonuç: Hastalarda radyolojik kriterler olan Lichtman evresi, karpal yükseklik, stahl indeksinde kötüleşme olmasına rağmen klinik bulgularda (VAS skoru, Modifiye Mayo El Bileği Skoru, El bileği eklem hareket açıklığı, kavrama gücü) iyileşme sağlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Kienböck hastalığı, Radial kısaltma, Lunat kemik
Menisküs onarımı yapılan hastalarda menisküs yırtık tipine göre klinik sonuçların değerlendirilmesi
Giriş:Diz yaralanmalarında en sık etkilenen yapılar menisküslerdir. Günümüzde, yırtılmış bir menisküs için en yaygın olarak kullanılan tedavi seçenekleri, hasarlı dokuyu çıkarmak veya geri yüklemek için sırasıyla bir menisektomi veya menisküs onarımıdır. Artroskopinin gelişmesi ile birlikte menisküs onarımında çeşitli tamir seçenekleri ortaya çıkmıştır. Menisküs yırtık konumu,tipi,hasta yaşı gibi birçok faktörler menisküs onarımı sonuçlarını etkilemiştir. Amaç:Çalışmamamızda menisküs yaralanması nedeniyle başvurmuş ve tamir yaptığımız hastaların demografik bilgilerini,yırtık yerleşim yeri,tipi,atılan sutur sayısına göre klinik sonuçlarını Lysholm ve VAS skorları ile değerlendirmeyi amaçladık. MateryalveMetod:Bu çalışmamızda 2015-2019 yılları arasına diz eklemişikayetiile Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji bölümüne başvuran ve tarafımızca menisküs yırtığı tanısı koyduğumuz ve artroskopik olarak opere ettiğimiz 76 hastanın dosyalarını retrospektif olarak değerlendirdik.Hastaların klinik değerlendirmeleri amacı ile preoperatif ve postoperatif 1. yıldaki Lysholm fonksiyon skorlaması ve vas değerlendirilmesi kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların 57'si erkek, 19'ukadındı. 37 hastanın sağ dizinde 39 hastanın ise sol dizinde menisküs yırtığı mevcuttu. Hastaların 20'si lateral menisküs,56' sı medial menisküs, 10' u anterior horn, 66'sı posterior horndaki yırtık nedeniyle opere edildi. Yırtık şekillerine göre hastaların 29'unda horizontal, 14' ünde longitudinal, 9' unda radial, 12' sinde kova sapı, 4' ünde kök yırtığı, 8' inde kompleks yırtık görüldü. Hastaların yaş ortalaması 33,22 ± 10,30 idi. Kullanılan sutür sayısı ortalama 2,74 ± 1,30 idi. Hastaların preop Lysholm değeri ortalama 52,42 ± 16,09 iken,postop 1.yılındaki kontrolündeLysholm değeri ortalama 86,51 ± 14,24 idi. Hastaların preop vas değeri ortalama 6,91 ± 1,4 iken, postop 1. yılındaki kontrolünde vas değeri ortalama 1,95 ± 2,05 idi. Yaş, cinsiyet,menisküs tarafı, atılan sütur saysı ve yırtık şeklinin menisküs onarımı yapılan hastalardaki postop Lysholm ve vas değerlerindeki değişim yüzdesine etkisi olmadığı tespit edildi. Sonuç: Menisküslerin diz fonksiyonunda çok önemli bir yere sahip olduğunun ve korunması gerektiğinin; artroskopik onarımının menisküs yırtıklarında çok iyi klinik sonuçlar veren bir tedavi yöntemi olduğunun ve başta ileri yaş olmak üzere,cinsiyet, menisküs tarafı, atılan sütur sayısı ve yırtık şeklinin klinik sonuçları etkilemediği sonucuna varıldı.
Gelişimsel kalça displazisinin tedavisinde K teli fiksasyonu olmaksızın uygulanan modifiye salter osteotomisi; yeni teknik tanımlama
Salter innominate osteotomisi uzun yıllardır gelişimsel kalça displazisinin tedavisinde başarı ile uygulanmaktadır. Ancak bu yöntemde greft fiksasyonu ve distal fragmanın kontrolü için K teli ile fikasyon gerekliliği vardır. Bizim bu çalışmadaki amacımız bu yeni tekniği tanımlamak ve K teli kullanmadan stabil bir şekilde yapılan modifiye salter innominate osteotomisinin radyolojik sonuçlarını değerlendirmektir Çalışma grubunu kliniğimizde 2016-2019 yılları arasında gelişimsel kalça displazisi tanısı almış ve tek cerrah tarafından opere edilen 62 hastanın 74 kalçası oluşturdu. Veriler retrospektif olarak analiz edildi. Hastaların preop çekilen direkt grafilerden kalçaların dislokasyon seviyeleri belirlenip Tönnis'in sınıflama sistemine göre gruplandırıldı. Hastaların tümüne modifiye Salter ostotomisine ek olarak açık redüksiyon ve U kapsüloplasti rutin olarak uygulandı. İntraoperatif gereklilik dahilinde femoral kısaltma ve derotasyon eklendi. Hastaların radyolojik değerlendirmesi preop, erken postop ve son takipteki asetabular indeks ölçümlerine göre yapılıp karşılaştırılarak analiz edildi. Postop dönemde femur başı avasküler nekrozunu değerlendirmek için Bucholz-Ogden sınıflandırması kullanıldı. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması 24 (18-54) ay idi. Ortalama takip süresi 10 (6-26) ay idi. Tönnis sınıflandırma sistemine göre 4 hasta evre 1, 33 hasta evre 2, 11 hasta evre 3 ve 26 hasta evre 4 olarak sınıflandırıldı. İki hasta daha önce pavlik bandajı ile tedavi görmüş, 2 hastaya kapalı redüksiyon yapılmış, 3 hastaya ise daha önceden açık redüksiyon yapılmıştı. 9 kalçada (%12.1) stabil ve uyumlu bir kalça eklemi elde etmek için femoral kısaltma ve derotasyon gibi ek girişimlere ihtiyaç duyuldu. 26 kalçaya (%35.1) perkütan adduktor tenotomi yapıldı. Tüm kalçalarda osteotomi gigli testeresi kullanılmadan osteotom ile yapıldı. Yetmiş dört kalçanın hiçbirinde osteotomi hattına konulan greftin fiksasyonu için K teli kullanılmadı. Preop asetabular indeks ortalama 41,93±5,01, erken postop 27,07±3,68 ve postop son kontroldeki asetabular indeks ölçümleri 21,74±3,91 derece idi (p = 0.001). Dört kalçada postop dönemde subluksasyon gelişmesinden dolayı revizyon cerrahi gerekti. Revizyon yapılan hastalara sadece açık redüksiyon yapılıp, femoral kısaltma ve adduktor tenotomi yapılmadı. Osteotomi seviyesinin başlangıç yönünü değiştirerek uyguladığımız modifiye Salter osteotomisi K teli ile fiksasyon gerekliliğini ortadan kaldırarak gelişimsel kalça displazisi tedavisinde güvenli ve etkili bir şekilde kullanılabilir. Bu şekilde K teline bağlı olabilecek komplikasyonlar elimine edilmiş olur. Anahtar Kelimeler: Gelişimsel Kalça Displazisi, Salter, Açık Redüksiyon, Osteotomi, Osteotomi Tekniği
Kırık iyileşmesinde otojen kemik grefti ile xenogreftlerin karşılaştırılması (Deneysel çalışma)
Fondaparinuks'un kırık iyileşmesi üzerine etkisinin radyolojik, histopatolojik ve biomekanik yönden araştırılması (Ratlarda deneysel çalışma)
Kırık iyileşmesi tüm dünyada ortopedistlerin en çok araştırma yaptığı konulardan biridir. Pulmoner emboli kırıklardan sonra ve büyük cerrahilerden sonra görülebilen bir komplikasyondur. Günümüzde tromboemboli proflaksisi için çeşitli ilaçlar kullanılmaktadır. Düşük molekül ağırlıklı heparinlerin ve standart heparinin kırık iyileşmesini geciktirdiği bilinmektedir. Bu çalışmada fondaparinuksun kırık iyileşmesi üzerine etkisinin olup olmadığının saptanması amaçlandıÇalışmada 50 adet rat kullanıldı ama 2 rat öldüğü için çalışma dışı bırakıldı. İlk olarak tüm ratların tibialarında kırık oluşturuldu. Daha sonra 2 grup oluşturuldu ve her grup 3 alt gruba ayrıldı. Çalışma grubundaki ratlara subkutan olarak fondaparinuks verildi. Kontrol grubundakilere herhangi bir ilaç verilmedi. 2. 4. ve 6. haftalarda deneyler sonlandırıldı. Ratların tibiaları radyolojik, histopatolojik ve biomekanik olarak araştırıldı. Radyolojik sonuçlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p>0.005). Histopatolojik sonuçlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p>0.005). Biomekanik sonuçlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p>0.005Çalışma sonucunda fondaparinuksun kırık iyileşmesini üzerine herhangi bir etkisinin olduğu gösterilemedi.Anahtar Kelimeler: Fondaparinuks, Kırık iyileşmesi, Düşük molekül ağırlıklı heparin
Talus osteokondral lezyonlarında artroskopik mikrokırık, nanokırık ve antegrad drillemenin karşılaştırmalı klinik ve fonksiyonel sonuçları
Amaç: Talus osteokondral lezyonların tedavisi tartışmalı hala olup, en uygun tedavi seçeneği arayışı sürmektedir. Artroskopik tedavinin geçerliliği kanıtlanmış olmakla birlikte hangi cerrahi tedavi modalitesi kullanılacağı tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu çalışmada ayak bileği artroskopisi yapılan hastalarda nanokırık, mikrokırık ve antegrad drillme ile kemik iliği uyarısının karşılaştırmalı olarak klinik ve fonksiyonel sonuçlarını değerlendirip uygun tedaviyi ortaya koymayı hedefledik. Gereç ve Yöntem: Ekim 2016-Haziran 2022 yılları arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji polikliniğine ayak bileği ağrısı şikayetiyle başvuran ve radyolojik olarak talus osteokondral lezyon tanısı alan ve cerrahi olarak tedavide izole mikrokırık (grup 1), nanokırık (grup 2) ve antegrad drilleme uygulanan (grup 3) hastaları klinik ve fonksiyonel açıdan retrospektif olarak değerlendirdik. Bu çalışmada 18-55 yaş arasında olan, MRI da Evre 2-3 ostekondral lezyonu, 6 aydan uzun süreli semptomu, 2 cm'den küçük kıkırdak lezyonu ve tek ekstremitedeki lezyonu olan hastalar dahil edilirken, daha önceden ayak bileği cerrahisi geçirenler, ayak bileği kırığı olanlar, 2 cmden büyük kıkırdak lezyonu olanlar, daha önce ayak bileği kıkırdak sorununa bağlı enjeksiyon yapılmış hastalar ve çalışmaya katılmayı istemeyen hastalar hariç tutuldu. Tüm hastalar çalışma konusunda bilgilendirilerek, bilgilendirilmiş gönüllü olur formu ve etik onay alındı. Hastaların demografik veriler olarak; yaş, cinsiyet, etkilenen taraf, dominant ekstremite, semptom süresi, vücut kitle indeksi, MRI ve BT sınıflaması ve takip süresi değerlendirildi. Hastaların klinik ve fonksiyonel skorları; tedavi öncesi ve tedaviden 6 ve 12 ay sonrası ölçülmüş olan AOFAS (Amerikan Ortopedik Ayak‐Ayak Bileği Derneği Arka Ayak Skoru) ve VAS Skoru ile değerlendirildi. Sonuçlar: Çalışmamızın sonucunda talus osteokondral lezyonlarında medial yerleşimli ve küçük boyutlu patolojilerinde artroskopik mikrokırık, nanokırık ve drillemenin kısa dönemde AOFAS ve VAS skorlarında iyileşme izlenmiştir. Birbirleri arasında ise istatistiksel fark izlenmemiştir. Çıkarımlar: Talus osteokondral lezyonlarında artroskopik kemik iliği stimülasyonları klinik ve fonksiyonel skorlara olumlu yönde etki etmektedir. Nanokırık, mikrokırık ve drillemenin her üçü de avantajları ve dezavantajları iyi değerlendirilerek birbirine alternatif tedaviler olabilir. Anahtar Kelimeler: mikrokırık, nanokırık, drilleme, talus, artroskopi
Radius distal kırıklarında radius volar plak – el bileği eksternal fiksatör ve kapalı redüksiyon + alçılama'nın fonksiyonel ve kas gücü karşılaştırması
Amaç: Radius distal kırıkları erişkinlerde en sık görülen kırık tipidir. Konservatif tedaviden cerrahi tedaviye birçok tedavi seçeneği bulunmaktadır. Bu çalışmada radius distal kırıklarında konservatif tedavi olarak kapalı redüksiyon ve kısa kol alçılama ile cerrahi tedavi seçenekleri arasında eksternal fiksatör ve volar plak vida tedavilerinin etkinliklerini karşılaştırdık. Gereç ve Yöntem: Radius distal kırıkları genellikle el bileği eklemi ve dirsek eklemi ekstansiyonda iken avuç içine basit düşmeler sonucu meydana gelir. Bununla beraber yüksekten düşme,araç içi veya araç dışı trafik kazası,iş kazaları gibi daha major travmalar sonucunda da daha kompleks kırıklar meydana gelebilir. Kırığın tipine ve el bileği eklemi ile ilişkisine göre konservatif ve cerrahi olarak tedavi edilebilir. Çalışmamızda 2022 Ocak ayı 2024 Haziran ayı arasında kliniğimize başvuran en az 6 aylık takipleri olan kırık oluşumu üzerinden 6 ay geçmiş ve tam kaynama olmuş her bir gruptan 20 olmak üzere kapalı redüksiyon + kısa kol alçılama (grup 1), el bileği eksternal fiksatör (grup 2) ve volar plak vida (grup 3) yapılan toplam 60 hastanın 0.- 1.-3. ve 6. aydaki VAS skorları ile 6. aydaki qDASH, PRWE skorları,eklem hareket açıklıkları ve el bileği kavrama gücünü karşılaştırdık. Sonuçlar: Distal radius kırıklarının tedavisinde uygulanan yöntemlerin etkinliği, kırığın tipi ve hastanın ihtiyaçlarına göre farklılık göstermektedir. Çalışmamızda, konservatif tedavi yöntemi olan kapalı redüksiyon ve kısa kol alçılama ile cerrahi tedavi seçenekleri arasında eksternal fiksatör ve volar plak vida uygulamalarını karşılaştırdık. Elde ettiğimiz sonuçlar, cerrahi tedavi yöntemlerinin özellikle erken dönem fonksiyonel sonuçlarda ve ağrı kontrolünde üstün olduğunu göstermiştir. Volar plak vida uygulaması, özellikle kavrama gücü ve eklem hareket açıklıkları açısından daha iyi sonuçlar verirken, eksternal fiksatör tedavisinin ise belirli hasta gruplarında etkin bir alternatif olabileceği görülmüştür. Kapalı redüksiyon ve alçılama yöntemi ise düşük riskli kırıklarda kabul edilebilir bir seçenek olmaya devam etmektedir. Tedavi seçimi hastanın genel durumu, kırık tipi ve beklentileri dikkate alınarak bireyselleştirilmelidir. Çıkarımlar: Distal radius kırıklarının tedavisinde optimal yöntemin seçimi, kırığın tipi, hastanın genel durumu ve fonksiyonel beklentileri göz önünde bulundurularak yapılmalıdır. Çalışmamızda elde edilen veriler, volar plak vida uygulamasının özellikle fonksiyonel kazanım açısından cerrahi tedaviler arasında öne çıktığını göstermektedir. Eksternal fiksatör, belirli hasta gruplarında uygun bir seçenek olarak yer alırken, konservatif tedavi yöntemi olan kapalı redüksiyon ve alçılama, düşük komplikasyon riski ve kabul edilebilir fonksiyonel sonuçlarıyla dikkat çekmektedir. Tedavi sürecinde cerrahi yöntemler erken dönemde ağrı ve hareket kısıtlılığı gibi sorunların daha etkin yönetilmesine olanak tanımaktadır. Bununla birlikte, her hastada bireysel ihtiyaçlar ve kırık özellikleri doğrultusunda tedavi seçimi dikkatlice yapılmalıdır.
Tibia 1/3 proksimal ve distal bölge kırıklarının tedavisinde intramedüller çivinin etkinliğinin değerlendirilmesi
Tibia kırıkları en sık görülen uzun kemik kırıklarıdır. İntramedüller çivileme çoğu kez tibianın proksimal ve distal 1/3 kısım kırıklarında da uygulanmaktadır. Bu çalışmada tibia 1/3 proksimal ve distal bölge kırıklarında intramedüller çivinin etkinliğinin retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlandı.Çalışmamıza intramedüller çivi ile tedavi edilmiş, tibia 1/3 proksimal veya distal kırığı olan 24 hasta dahil edildi. Hastaların ameliyat öncesi, ameliyat sonrası ilk gün ve kaynama oluştuktan sonra çekilen direk grafilerinde, ön-arka ve yan plandaki açılanmaları ölçüldü. Bu açılanmalar istatistiksel olarak değerlendirildi.Hastaların ameliyat sonrası ilk günde çekilen direk grafilerinde, ön-arka planda ölçülen değerleri ile kaynama oluştuktan sonra çekilen direk grafilerinde ön-arka planda ölçülen değerleri arasındaki farkların ortalaması 0,79º, lateral planda ölçülen değerleri arasındaki farkların ortalaması ise 0,62º olarak bulundu. Ameliyat sonrası ilk günde hem ön-arka hem de lateral planda ölçülen açılanmalar, kaynama oluştuktan sonra aynı planda ölçülen açılanmalarla kıyaslandı (hastaların 14 tanesinde kaynama oluştuktan sonra ölçülen açısal değerler ameliyat sonrası ilk gün ölçülen açısal değerlerden fazla idi) ve istatistiksel olarak bu açılanmaların arttığı sonucuna varıldı.Tibia distal veya proksimal 1/3 kırıkları kabul edilebilir redüksiyon değerleri içinde redükte edilip, intramedüller çivi, çivinin distal ve proksimali en az ikişer adet kilitleme vidası ile statik olarak kilitlenerek uygulandığında, ameliyat sonrası elde edilen redüksiyon, kaynama oluşuncaya kadar açısal olarak çoğu zaman bozulmakta, ancak bu redüksiyon kaybı tibia kırıkları için kabul edilebilir redüksiyon kriterlerinin içerisinde olmaktadır. Kırığın distal ve proksimal parçasına en az 2 adet kilitleme vidası yerleştirilebilen distal veya proksimal 1/3 tibia kırıklarının tedavisinde intramedüller çivileme güvenle uygulanabilecek bir tedavi yöntemdir.
Çocuk femur ve tibia diyafiz kırıklarında titanyum elastik çivi ile tedavi edilen hastalarımızın klinik sonuçları (Retrospektif çalışma)
Literatürde okul çağı ve adölesan yaş gurubu çocuk femur ve tibia kırıklarının tedavisi tartışmalı olmakla birlikte, titanyum elastik çivi bu yaş grubunda kendine ilk sıralarda yer bulan tedavi seçeneğidir. Çalışmamızda titanyum elastik çivi uygulamasının kaynama zamanı ve açısal kontrol üzerine etkinliğini araştırdık.2008-2010 yılları arasında femur ve tibia kırığı nedeniyle kliniğimizde titanyum elastik çivi uygulanan hastalar retrospektif olarak araştırıldı. 16 hastanın 10'u femur 6'sı tibia olmak üzere 16 uzun kemik kırığı çalışmaya alındı. Hastaların yaş ortalaması 9.18 (4-14) yaş ve ortalama takip süresi 14.75 (6-32) aydı. Hastaların radiografileri ve klinik muayene bulguları retrospektif olarak toplanarak gözden geçirildi. Sonuçlar Flynn'ın elastik çivi fiksasyon sınıflamasına göre; mükemmel, tatmin edici ve kötü olarak değerlendirildi.Tüm hastalarda ortalama 8.43 (6-14) haftada tam iyileşme sağlandı. Hastaların son kontrollerinde koronal planda ortalama 1.68 (0-5) derece, sagittal planda ortalama 3.12 (0-10) derece açılanma tesbit edildi. Hastalarda septik artrit, osteomyelit ve delayed union tesbit edilmedi. Bir hastada cilt erozyonu ve bir hastada ağrılı bursa tesbit edildi. Flynn sınıflamasına göre 12 hasta mükemmel, 4 hasta iyi olarak değerlendirildi ve kötü sonuç gözlenmedi.Dört yaş ve üzeri çocukların alt ekstremite uzun kemik kırıklarında; ameliyat sonrası bakımının kolay olması, erken dönemde eklem hareketlerine başlanması, erken mobilizasyon, kısa hospitalizasyon süresi ile çocuk ve ailenin sosyal hayatının kesintiye uğramaması, erken iyileşme, sagittal ve koronal planda güvenilir açı kontrolü sağlaması gibi avantajları nedeniyle; titanyum elastik intramedüller çivileme tercih edilmelidir.
Proksimal femur çivisi yapılan pertrokanterik femur kırıklarında uygulanan farklı anestezi yöntemlerinin postoperatif klinik ve fonksiyonel sonuçlara etkisi
Bu araştırmaya Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda, 2020-2023 yılları arasında pertrokanterik femur kırığı nedeniyle proksimal femoral çivi (PFN) ameliyatı geçiren ve çalışmanın kriterlerini sağlayan hastalar dahil edilmiştir. Bu hasta grubu içerisinde, farklı anestezi yöntemlerinin, postoperatif klinik ve fonksiyonel sonuçlara etkilerini ortaya koymak amaçlanmıştır. Çalışmada genel anestezi, spinal anestezi ve erektör spina plan bloğu (ESP) gibi anestezi yöntemlerini baz olarak ameliyat sonrası fonksiyonel ve klinik değerlendirme yapılması planlanmıştır. Çalışmaya dahil edilen hastalar, ameliyat öncesi ve sonrası daha önceden belirlenmiş olan kriterler çevresinde değerlendirildi. Preoperatif süreçte hastaların genel sağlık durumu, kırığın tipi ve planlanan anestezi yöntemine göre sınıflandırılması yapıldı. Postoperatif süreçte ise yapılan cerrahi sonrasında hastaların memnuniyeti kalça fonksiyonlar ve ağrı skorlaması üzerinden değerlendirilmesi planlandı. Genel anestezi Spinal anestezi ve ESP bloğu altında opere edilen hastaların postoperatif dönemde kalça fonksiyonları ve yaşam kalitesi açısından değerlendirildi. Genel olarak belirli bir anestezi metodunun bir diğeri üzerinde kesin bir üstünlüğü gösterilemedi. Her grubun üstün olduğu noktalar belirlenerek hastaların cerrahi planlaması sırasında yol gösterici olması amaçlanmıştır. Spinal anestezi ve ESP bloğunun, ağrı kontrolü etkisi buna bağlı erken mobilizasyonu destekleyerek hastaların iyileşme sürecini hızlandırabileceği gösterilmiştir. Aynı zamanda hastalarda kullanılan proksimal femoral çivinin postoperatif süreçte hastanın fonksiyonel sonuçları üzerinde etkileri ortaya konmuştur. Çalışmanın sonuçları, anestezi yönteminin seçiminde hastanın yaşı, genel sağlık durumu ve kırığın stabilitesi gibi faktörlerin dikkate alınması gerektiğini göstermektedir. İleri yaşta femur kırığı olan hastaların yönetiminin hasta morbidite ve mortalite açısından çok değerli olduğu gösterildi. Bu amaçla bu sürecin multidisipliner bir yaklaşım ile değerlendirilerek hastaya özel bir tedavi planı belirlenmesi hasta sonuçları üzerinde etkisi olabileceği gösterildi. Bu çalışma, pertrokanterik femur kırığı cerrahisi sırasında kullanılan anestezi yöntemlerinin ve kullanılan implantın, postoperatif döneme etkilerinin daha iyi anlaşılması ve tedavi sürecine yön göstermesi amaçlanmıştır.