148

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Premaküler subhyaloid hemoraji tedavisinde Nd: YAG lazer hyaloidotomi

YÖNTEM: 2014-2022 yılları arasında retina birimimize başvuran premaküler SHH nedeniyle Nd:YAG hyaloidotomi uyguladığımız 37 hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastalar yaş, cinsiyet, etyoloji, semptom süresi, görme keskinliği, lazer enerji miktarı, atış sayısı, komplikasyonlar ve ek işlem gereksinimi açısından değerlendirildi. Başvuru anındaki, işlem sonrası 1.gün, 1.hafta, 1.ay, 3.ay ve 6.ay görme keskinlikleri not edildi. İşlem başarısı açısından temel değerlendirme ölçütleri, SHH'nin vitreusa drenajı ve emilmesi, görme keskinliğinde artış, ek işlem gereksinimi ve işlem sonrası komplikasyonlar olarak belirlendi. BULGULAR: 19 (%51.35) erkek ve 18 (%48.65) kadın toplam 37 hastanın 39 gözü vardı. Ortalama yaş 52.03 ± 20.51 yıl, ortalama semptom süresi 10.51± 7.43 gün idi. Etyolojik olarak sırasıyla en sık proliferatif diyabetik retinopati (PDRP)(n:13), retinal ven tıkanıklığı(n:6), valsalva retinopatisi (n:5), lösemi(n:5), makroanevrizma(n:2), hipertansif kriz(n:2), koroid neovasküler membran(n:2), Terson sendromu(n:2) olarak saptandı. Uygulanan ortalama lazer enerjisi 7.38± 2.08 mJ(minimum 5 maximum 12 mj), ortalama atış sayısı 4.28± 1.87 idi. Nd:YAG lazer hyaloidotomi 34 gözde (%87.17) başarılı oldu. Proliferatif diyabetik retinopati tanılı 2 hastada, Terson sendromu tanılı 1 hastanın 2 gözünde, lösemi tanılı 1 hastada işlem başarısız oldu ve pars plana vitrektomi gerekti. Görme keskinliği işlem öncesi ortalama 2.89±0.49 logMAR düzeyinden 6.ayda ortalama 0.34±0.37 logMAR düzeyine yükseldi(p<0.001). Hastaların 6.ay vizitlerinde herhangi bir komplikasyon gelişmediği görüldü. SONUÇ: Nd:YAG lazer hyaloidotomi, premaküler SHH tedavisinde ucuz, etkili, güvenli ve noninvaziv bir tedavi yöntemidir. İnvaziv vitreoretinal cerrahi ve komplikasyonlarından kaçınmayı sağlar. Görsel prognoz, SHH'nin etyolojisine ve eşlik eden maküler değişikliklere bağlıdır. Anahtar Kelimeler: Subhyaloid, hemoraji, YAG, lazer, hyaloidotomi, cerrahi

Göz hastalıklarıGöz hemorajileriHemorajiler+4
Büşra Güner Sönmezoğlu
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik retinopatili olgularda arka hyaloidin durumunun tedavi başarısına etkisi

GİRİŞ VE AMAÇ: Diyabetik maküla ödemi (DMÖ) nedeni ile intravitreal enjeksiyon (İVE) uygulanan olgularda, optik koherens tomografi (OKT) ile değerlendirilen arka hyaloid (AH) ayrışmasının tedavi yanıtına etkisini değerlendirmek. YÖNTEM: Çalışmaya DMÖ tanısı almış, 4-6 hafta arayla 3 doz İVE uygulanmış, 12 ay takipli ve OKT ile AH durumu değerlendirilebilen olgular dahil edildi. Çalışma başlangıcında AH ayrışmış olan (Grup 1) ve olmayan (Grup 2) gözler; başlangıç, 3. Ay (yükleme sonrası [YS] 1. Ay), 6. ay ve 1. yılda en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK, LogMAR) ve değişimi, merkezi maküla kalınlığı (MMK, µm) ve değişimi açısından karşılaştırıldı. BULGULAR: Çalışmaya, Ocak 2012-Ocak 2022 tarihleri arasında 4-6 hafta arayla 3 doz intravitreal bevacizumab (İVB), ranibizumab (İVR) ve aflibercept (İVA) tedavisi uygulanan 284 DMÖ hastasının 457 gözü dahil edildi. Başlangıçta 133 gözde (%29.1) AH'in ayrıştığı, 269 gözde (%58.8) AH'in intakt olduğu ve 55 gözde (%12.1) AH durumunun değerlendirilemediği kaydedildi. AH durumunun değerlendirilemediği olgular çıkarıldığında elimizde kalan örneklemin 132'si kadın (%53), 117'si erkek (%47) olmak üzere 249 hastanın 399 gözü idi. Ortalama yaş 63.6±9.1 yıl ve ortalama DM süresi 15.4±7.2 yıl idi. Bu iki grup anti-VEGF etkinliği açısından karşılaştırıldığında, 1. Yılda AH'in ayrıştığı gözler ile ayrışmadığı gözler arasında başlangıç EİDGK, 1. Yıl EİDGK, başlangıç MMK, İVE sayısı ve vizit sayısı açısından anlamlı fark olmadığı (sırasıyla başlangıç EİDGK LogMAR 0.62±0.36 ve 0.59±0.39; p: 0.064, 1. Yıl EİDGK LogMAR 0.48±0.44 ve 0.43±0.35; p: 0.363; başlangıç MMK 498.922±209.221 ve 466.241±105.237; p: 0.205, İVE sayısı (min-max) 4.34±1.36 (1-9) ve 4.68±1.49 (1-11); p:0.245, vizit sayısı (minmax) 7.36±2.11 (4-13) ve 8.22±2.33 (4-13); p: 0.145) gözlendi.1. Yıl MMK'nın ise AH'in ayrıştığı olgularda istatistiksel açıdan anlamlı derecede daha az olduğu görüldü (sırasıyla 294.35±94.456 ve 357.66±139.341; p<0.001) SONUÇ: DMÖ nedeni ile İVE uygulanan olgularda; başlangıçta AH'in ayrışmış olmasının, 1.yıl sonunda EİDGK değişimini etkilemediği, enjeksiyon ve vizit sayısını değiştirmediği; sadece1.yıl sonunda MMK'nı olumlu etkilediği gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Anti-VEGF, arka hyaloid, diyabetik maküla ödemi, inrtavitreal enjeksiyon.

Diabetes mellitusDiabetik retinopatiGöz+5
Meryem Dilara Kılıç
Sakarya University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnflamatuar bağırsak hastalıklarında oküler yüzey özellikleri

İnflamatuar bağırsak hastalıkları (İBH) olan ülseratif kolit (ÜK) ve crohn hastalıkları (CH) ekstraintestinal komplikasyonlara da neden olan hastalıklardır. Çeşitli göz komplikasyonları olan bu hastalıkların kuru göz ile ilişkilerini değerlendirmeyi amaçladık. Bu çalışma Afyon Kocatepe Üniversitesi Gastroenteroloji Bölümü'nde CH (n=26) ve ÜK (n=31) ile takipli 57 hasta ile yapılmıştır. Kontrol grubu ise 29 sağlıklı bireyden oluşmaktaydı. Çalışmaya katılan tüm hastalara ve kontrol grubuna sırası ile Schirmer 1 testi, GYKZ ölçümü, korneal ve konjonktival floresein boyanma değerlendirmesi ve konjonktival impresyon sitolojisi incelemesi yapıldı. Son olarak da gözde sübjektif yakınmalar oküler yüzey hastalık indeksi (OSDİ) anketi uygulandı. Seksen altı birey üzerinde yapılan analizlerde Schirmer testine göre İBH grubunda kuru göz oranı %56,1 iken kontrol grubunda % 10,3 olarak tespit edildi (p<0,001). GYKZ testine göre İBH grubunda kuru göz oranı %52,6 iken kontrol grubunda % 20,7 olarak tespit edildi (p=0,004). OSDI anket skoru İBH hastalarında (15,25±7,31) kontrol grubuna göre (11,75±7,33) anlamlı olarak yüksekti (p=0,039). Oxford şemasına göre hafif-orta şiddette boyanma İBH grubunda (%54,4) kontrol grubuna (%6,9) göre daha fazla idi (p<0,001). Nelson evrelem sistemine göre İBH hastalarında %69 hastada evre 2 ve evre 3 impresyon sitolojisi düzeyi bulunurken, kontrol grubunda hiçbir bireyde evre 2 ya da 3 impresyon sitolojisi düzeyi tespit edilmedi (p<0,001). Schirmer testine göre, sadece 5-ASA kullanan grupta göz kuruluk sıklığı %55,8 iken, 5-ASA ve azathiopurin birlikte kullanan hastalarda %61,5 olarak tespit edildi (p=0,485). Hastalığın başlama zamanından geçen süre ile göz kuruluğu arasında ilişki tespit edilmedi. Sonuç olarak, Kontrol grubuna göre İBH grubunda göz kuruluğunun 3 kata yakın oranda daha fazla olduğu görüldü. İBH hastalarında her nekadar rutin göz muayenesi önerilmemesine karşın, bizim çalışmamızda hastaların %50'sinde göz kurluğu görülmesi bu hasta grubunda rutin göz muayenesine klinik pratikte yer verilmesi gerektiğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: İnflamatuar bağırsak hastalığı, ülseratif kolit, crohn hastalığı, kuru göz.

Serkan Özcan
Afyonkarahisar Health Sciences University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Retinitis pigmentosa hastalarında oksidatif ve antioksidatif stres markerlarının ölçülmesi

ÖZET Amaç: RP hastalarının klinik ve demografik özellikler tanımlamak ve RP hastalarının periferik kandaki antioksidan-oksidan durumu sağlıklı kontrollerle karşılaştırmak amaçlandı. Gereç - Yöntem: Çalışmaya Afyon Kocatepe Üniveritesi Tıp Fakültesi polikliniğine başvuran 18 yaşından büyük Retinitis pigmentosa tanısı alan 35 hasta, ikinci grupta ilk grupta yer alan hastalara aynı yaş grubunda ve cinsiyette 33 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Tüm olgulara ayrıntılı oftalmolojik muayne yapıldı ve makula ve retina sinir lifi tabakası kalınlıkları ölçümleri yapılarak kaydedildi. Retinitis pigmentosa hastaları ve kontrol grubundan kan alınarak serumda total oksidan kapasite, total antioksidan kapasite, katalaz, seruloplazmin, albumin, iskemi modifiye albumin, nativ tiyol, total tiyol ve disülfid düzeyleri ölçüldü. Bulgular Çalışmaya Retinitis Pigmentosa tanısı konulmuş 35 hasta ile herhangi bir sistemik ve oftalmolojik hastalığı olmayan sağlıklı 33 kişi dahil edildi. Retinitis Pigmentosa hastalarının %57,1 'i erkek, %42,9 'u kadındı. Kontrol grubunun %54,5 'i erkek, %45,5'i kadındı. Yaş ortalamaları RP hastalarında 37,68±12,76 yıl iken, kontrol grubunun yaş ortalaması 35,18±8,74 yıl idi. Retinitis pigmentosa hastaları ve kontrol grubu serumda total oksidan kapasite, total antioksidan kapasite, katalaz, seruloplazmin, albumin, iskemi modifiye albumin, nativ tiyol, total tiyol ve disülfid düzeyleri açısından karşılaştırıldığında TAS, katalaz, seruloplazmin, albumin, total tiyol, nativ tiyol değerleri arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Retinitis pigmentosa hastalarında TOS, İMA, disülfid, indeks 1, indeks 2 düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,05 ). Sonuç Bu çalışma RP'li hastaların serumlarında oksidatif stres ve oksidatif hasarın devam ettiğine dair kanıtlar bulundu. Bununla birlikte, antioksidan-oksidan durumun RP'nin farklı evrelerinde nasıl ilerlediğini analiz etmek için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

Elif Ertan
Afyonkarahisar Health Sciences University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik maküler ödemi olan hastalarda intravitreal aflibercept enjeksiyonu sonrası mikroperimetrik değişiklikler

AMAÇ : Diyabetik makuler ödem tedavisinde uygulanan intravitreal aflibercept tedavisi ile elde edilen görme keskinliği ve anatomik düzelmeye nöroretinal fonksiyonda iyileşmenin eşlik edip etmediğinin tespit edilmesi. GEREÇ VE YÖNTEM: Daha önce herhangi bir tedavi almamış diyabetik maküler ödem tanılı 32 hastanın 32 gözünün dahil edildiği prospektif girişimsel bir çalışma planlandı. Çalışmaya alınma kriterlerini karşılayan hastalara beş ay aylık intravitreal aflibercept enjeksiyonu yapılmak üzere 6 ay takip edildi. Hastaların tedavi öncesi en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) kaydedildi, fundus fluoresein anjiografileri, optik koherens tomografileri (OKT), mikroperimetri ve mfERG'leri çekildi. Olguların her ay OKT'leri çekildi ve EİDGK'leri değerlendirildi. Ayrıca 3. ve 6. .ayda mikroperimetri ve mfERG'leri çekildi. BULGULAR : Başlangıçtaki ortalama EİDGK 0,73 logmar iken tedavi sonrası 3.ay ortalama EİDGK 0,57 logmar, 6.ay ortalama EİDGK'nin 0,33 logmar değerlerine yükseldiği saptandı (p<0,001). Göz içi basıncı değişimi istatiksel olarak anlamlı değildi (p=0,472). Başlangıç SMK ortalama 390,2 μm iken 3. ay SMK ortalama 289,7 µm, 6.ay ortalama SMK 242,6 μm olarak ölçüldü. SMK'da başlangıç değerleri ile 3.ay ve 6.ay değerleri arasında istatiksel olarak anlamlı azalma olduğu görüldü (p<0.001). OKT segmentasyon analizi verilerinde başlangıç değerleri ile 6.ay verileri kıyasladığında, S1MMK'da, RNFL tüm alanlarda (santral 1mm, iç halka, dış halka), GCL santral alanda, IPL santral ve dış halkada, INL tüm alanlarda, OPL santral alanda, ONL tüm alanlarda, IRL tüm alanlarda anlamlı incelmeler izlendi (her biri için p<0,050). Tedavi sonrası 6.ayda mikroperimetri testinde fiksasyon paternlerinde anlamlı düzelmeler izlendi. Maküler duyarlılık 8,2 dB'den 14,2 dB'e yükseldi ve anlamlı idi (p<0,001). Lokal defisit -10,3 dB'den -5,5 dB'e düştü ve anlamlı idi (p<0,001). 6.ayda mfERG çekimlerinde N1 amplitüdü 1.halka ve P1 amplitüdü bütün halkalarda anlamlı artışlar izlendi (her biri için p<0,050). 6.ayda mfERG çekimlerinde N1 dalgası implisit zamanı bütün halkalarda ve P1 dalgası 2.,3.,4. ve 5. halkalarda anlamlı azalma izlendi (her biri için p<0,050). SONUÇ : DMÖ'de intravitreal aflibercept enjeksiyonu uygulanan hastalarda hem anatomik ve yapısal bütünlüğü gösteren OKT bulgularında hem de fonksiyonel ve nörofizyolojik düzelmeyi gösteren MP-1 ve mfERG bulgularında anlamlı düzelmeler olduğu görülmektedir. DMÖ patagonezinde günümüzde gittikçe öne çıkan nörodejenerasyonun etkisi düşünüldüğünde intravitreal antiVEGF tedavilerinin, MP-1 ve mfERG ile OKT'nin kombine edilerek nörofizyolojik etkilerinin değerlendirilmesine ihtiyaç vardır.

Zübeyir Yozgat
Afyonkarahisar Health Sciences University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hiperreflektif noktalar tespit edilen diyabetik retinopatili hastalarda oksidatif, antioksidatif belirteçlerin ve inflamatuar sitokinlerin değerlendirilmesi

AMAÇ: Optik koherans tomografi ile hiperreflektif noktalar tespit edilen diyabetik retinopati ve diyabetik maküler ödem (DMÖ) tanılı hastalarda serumda oksidatif, antioksidatif belirteçlerin ve inflamatuar sitokinlerin düzeylerini belirlemek amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Daha önce herhangi bir tedavi almamış DMÖ ve hiperreflektif noktalar (HRN) tespit edilen 31 hasta (grup-1), daha önce herhangi bir tedavi almamış izole DMÖ tespit edilen 29 hasta (grup-2) ve diyabetik retinopati tespit edilmeyen sadece diyabetes mellitus tanısı olan 28 hasta (grup-3) çalışmaya dahil edildi. Hastaların tanı anında, en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) kaydedildi, optik koherens tomografileri (OKT) ile SMK (santral maküler kalınlık), SMV (santral maküler volüm), TMV (total maküler volüm), KK (subfoveal koroid kalınlığı) belirlendi ve tüm hastalardan bir biyokimya tüpüne kan alınıp santrifüj ile serum elde edilip -80° derecede saklandı. Hasta serumlarından TAS (total antioksidan seviye), TOS (total oksidan seviye), VEGF (vasküler endotelyal büyüme faktörü), FGF (fibroblast büyüme faktörü) ve IL-1b (interlökin-1beta) düzeyleri ölçüldü. Üç hasta grubu OKT parametreleri ve biyokimyasal ölçümleri açısından istatistiksel olarak karşılaştırıldı. BULGULAR: Çalışmaya toplamda 43'ü kadın (%48,9), 45'i (%51,1) erkek 88 hasta dahil edildi. Yaş ortalaması 56.29 ± 9,23 yıl idi. Gözlerin 64'ü fakik, 24'ü psödofakik idi. Yaş ve cinsiyet açısından üç grup arasında fark saptanmadı. Grup 1 ve 2'de EİDGK, grup 3'e göre istatistiksel olarak düşük idi. Grup-1'de SMK, SMV, TMV, TAS, TOS, VEGF ve FGF değerleri grup 3'e göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek idi. Grup-2'de SMK, SMV, TMV, VEGF ve FGF değerleri grup 3'e göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek idi. Grup-1'de TOS ve VEGF değerleri grup-2'ye göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek idi SONUÇ: Bu çalışma, hiperreflektif noktalar tespit edilen DMÖ'lü hastalarda oksidatif ve inflamatuar belirteçlerin daha yüksek olarak saptanması nedeniyle, optik koherens tomografide görülen hiperreflektif noktaların inflamatuar bir belirteç olabileceğini göstermektedir.

Mehmet Cem Sabaner
Afyonkarahisar Health Sciences University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik makula ödemi olan hastalarda intravitreal bevacizumab enjeksiyonu sonrası retinal anatomik, fonksiyonel ve vasküler değişikliklerin incelenmesi

Diyabetik retinopati (DRP), diyabetes mellitusun (DM) en sık görülen mikrovasküler komplikasyonudur ve çalışan yaş grubundaki en sık körlük nedenidir. Biz de çalışmamızda diyabetik makula ödemi (DMÖ) tedavisinde uygulanan intravitreal bevacizumab enjeksiyonu sonrası sırasıyla optik koherens tomografi (OKT), mikroperimetri (MP) ve optik koherens tomografi anjiografi (OKTA) görüntüleme yöntemleri ile gösterilen retinal anatomik, fonksiyonel ve vasküler değişiklikleri tespit etmeyi ve bu değişikliklerin görme keskinliği artışı ile korele olup olmadığını ortaya koymayı amaçladık. Daha önce herhangi bir tedavi almamış diyabetik maküler ödem tanılı 31 hastanın 31 gözünün dahil edildiği çalışmamızda, hastalara birer ay arayla 3 doz intravitreal bevacizumab enjeksiyonu yapıldı. Hastaların tedavi öncesi ve sonrası en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) kaydedildi; fundus floresein anjiografi, optik koherens tomografi, mikroperimetri ve optik koherens tomografi anjiografi tetkikleri yapıldı. Hastalar görme keskinliğindeki artışa göre gruplandırıldı. Üç ardışık enjeksiyondan sonra EİDGK 10 harften fazla artanlar grup 1, 5 harften az artanlar grup 2 ve 5-10 harf arası artanlar grup 3 olarak belirlendi. Başlangıçtaki ortalama EİDGK 34,2 harf iken tedavi sonrası 3.ay ortalama EİDGK 39,9 harf değerlerine yükseldiği saptandı (p<0,001). Göz içi basıncı değişimi istatiksel olarak anlamlı değildi (p=0,665). Başlangıç SMK ortalama 335,1 μm iken 3. ay SMK ortalama 276,4 µm olarak ölçüldü. SMK'da başlangıç değerleri ile 3.ay değerleri arasında istatiksel olarak anlamlı azalma olduğu görüldü (p<0.001). Tedavi sonrası 3.ayda mikroperimetri testlerinde fiksasyon stabilitesinde anlamlı düzelmeler izlendi. Ortalama retinal duyarlılık 8,2 dB'den 11,2 dB'e yükseldi ve istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0,001). Lokal defisit -10,7 dB'den -7,9 dB'e yükseldi ve istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0,001). Tedavi sonrası OKTA ile elde edilen verilerde anlamlı bir değişiklik izlenmedi. Gruplar arasında başlangıç yaş, cinsiyet, başlangıç ortalama EİDGK, ortalama HbA1c, ortalama göz içi basıncı, fakik/psödofakik lens oranı, eşlik eden HT varlığı, yüzeyel kapiller pleksus vasküler dansite değerleri açısından istatistiksel anlamlı bir fark yoktu. OKTA ile elde edilen veriler incelendiğinde foveael avasküler zon (FAZ) genişliği az olan, FD-300 değeri ve derin pleksus vasküler dansite değerleri fazla olan hastaların tedavi sonrası görme keskinliği, ortalama retinal duyarlılık ve lokal defisit değerlerinin daha fazla düzeldiği izlendi. Sonuç olarak, DMÖ'de intravitreal bevacizumab enjeksiyonu uygulanan hastalarda görme keskinliğindeki artışla beraber, anatomik ve yapısal bütünlüğü gösteren OKT bulgularında ve retinanın fonksiyonel durumunu gösteren MP-1 bulgularında anlamlı düzelmeler olduğu görülmektedir. Fonksiyonel düzelmenin yapısal düzelme ile korele olduğu ve OKTA bulguları ile öngörülebildiği saptanmıştır.

AnatomiAnjiyografiBevacizumab+5
Furkan Fatih Gülyeşil
Afyonkarahisar Health Sciences University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Retinal ven tıkanıklığı geçiren hastalarda retina ve optik disk özelliklerinin optik koherens tomografi anjiografi ile değerlendirilmesi

AMAÇ: Retinal ven tıkanıklığı geçiren hastalarda optik koherens tomografi anjiografi (OKTA) yardımı ile retina ve optik disk parametrelerinin değerlendirilerek kontrol grubu ile karşılaştırılması, görme keskinliği ve yaş ile ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya 104 (kadın: 50, erkek: 54) hastanın 104 sağ gözü dahil edilmiştir. 53 RVT hastası ile 51 kontrol grubunun en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) ile birlikte OKTA ölçümleri ile elde edilen yüzeyel kapiller pleksus (YKP), derin kapiller pleksus (DKP), damar yoğunlukları (DY), foveal avasküler zon (FAZ) ölçümleri, dış retina (DR),koryokapillaris (KK) akım alanları (AA), tüm alan peripapiller damar yoğunluğu (TA-PPDY), peripapiller damar yoğunluğu (PPDY) ve retina sinir lifi tabakası (RSLT) değerleri gruplar arasında karşılaştırıldı. Görme keskinliği, yaşveOKTA parametreleri arasındaki korelasyon incelendi. RVT hastaları, uygulanan tedavi ve eşlik eden risk faktörü durumuna göre alt gruplara ayrıldı ve gruplar OKTA parametreleri açısından karşılaştırıldı. BULGULAR: Cinsiyetler arasında RVT sıklığı ve OKTA ölçümleri açısından anlamlı fark izlenmemiştir. RVT grubunda kontrol grubuna göre EİDGK anlamlı olarak düşük izlenmiştir (p<0,001). Foveal bölge dışındaki YKP ve DKP DY ölçümleri ile FAZ değişkenlerinden FD değerinin, RVT grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük olduğu bulunmuştur (hepsi için p<0,001). Ek olarak KK-AA, RSLT kalınlıkları ve TA-PPDY ve PPDY değişkenlerinde RVT grubunda etkilendiği görülmüştür. FAZ genişliğinde ise gruplar arasında anlamlı bir farklılık izlenmemiştir. Laser fotokoagülasyon (LFK) tedavisi uygulanan RVT hastalarında TA-PPDY ve PPDY ölçümlerinde anlamlı düşüklük gözlenmiştir (sırasıyla p<0,001 ve p=0,001). SONUÇ: RVT'nin ve tedavisinde kullanılan yöntemlerin makuler vasküler yoğunluk ölçümlerine ek olarak peripapiller vasküler yoğunluklarında, koryokapillaris akım alanında, RSLT değerlerinde de etkilenmelere neden olabileceği gösterilmiştir.

AnjiyografiGörme keskinliğiGöz hastalıkları+6
Neriman Efe Çalışkan
Afyonkarahisar Health Sciences University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farklı ambliyopi tiplerinde optik koherens tomografi anjiografi ile ölçülen maküler ve peripapiller vasküler dansitelerin karşılaştırılması

AMAÇ: Bu çalışmada, farklı ambliyopi tiplerinde (ametropik ambliyopi, anizometropik ambliyopi, strabismik ambliyopi, deprivasyon ambliyopisi) optik koherens tomografi anjiyografi (OKTA) ile ölçülen maküler ve peripapiller bölgedeki vasküler dansite değerlerini yaş ve cinsiyet uyumlu sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırmayı amaçladık. MATERYAL METOD: Prospektif, kesitsel çalışmamıza Mayıs 2020 ve Şubat 2021 tarihleri arasında pediatrik oftalmoloji birimine başvuran 8-18 yaş arası hipermetropik ametropik ambliyopi tanılı 16 hastanın 32 gözü, hipermetropik anizometropik ambliyopi tanılı 21 hastanın ambliyop 21 gözü, ezotropyaya bağlı gelişen strabismik ambliyopi tanılı 15 hastanın 15 ambliyop gözü, deprivasyon ambliyopisi tanılı 12 hastanın 12 ambliyop gözü, kontrol grubuna da 8-18 yaş arası emetrop, herhangi bir oküler patolojisi olmayan 30 bireyin 30 gözü dahil edildi. Hastaların refraksiyon kusurları ve Snellen eşeli ile en iyi düzeltilmiş görme keskinlikleri (EİDGK) logMAR olarak kaydedildi. Tüm olgularda OKTA ile maküler bölge vasküler dansite tespiti için yüzeyel vasküler pleksus ve derin vasküler pleksus tüm görüntü damar yoğunluğu, foveal damar yoğunluğu, parafoveal damar yoğunluğu ve perifoveal damar yoğunluğu değerleri, foveal avasküler zon alanı (FAZ) değerleri ölçülüp kaydedildi. Retina sinir lifi tabakası (RSLT) ve peripapiller bölge damar dansite tespiti için tüm görüntü, disk içi ve peripapiller damar yoğunluğu ölçümleri yapıldı. İstatistiksel analiz için Kruskal Wallis testi ve gruplar arası karşılaştırma için post hoc testi yapıldı. BULGULAR: Gruplar arasında yaş ve cinsiyet açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Ortalama EİDGK (LogMar), Anizometropik ambliyopi (0.44 ±0.16), strabismik ambliyopi (0.40 ± 0.13) ve deprivasyon ambliyopisi (0.98 ± 0.23) gruplarında (unilateral ambliyopi) ametropik ambliyopi (bilateral ambliyopi) (0.26 ±0.10) ve sağlıklı gruba (0) göre istatistiksel olarak anlamlı düşük bulundu (p<0,001). Anizometropik ambliyopide, strabismik ambliyopide ve deprivasyon ambliyopisinde ametropik ambliyopi ve sağlıklı gönüllülere göre yüzeyel ve derin vasküler pleksusun tüm görüntüsü damar yoğunluğu, foveal damar yoğunluğu ve parafoveal damar yoğunluğu istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (p < 0.001). FD-300 damar yoğunlukları ve optik disk tüm görüntü damar yoğunlukları unilateral ambliyopilerde ametropik ambliyopi ve sağlıklı gönüllülere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük bulundu (p < 0.001). FAZ (Foveal Avasküler Zon) alanı ve PERİM (Perimetre)ölçümleri, RSLT değerleri ve optik disk disk içi ve peripapiller damar yoğunlukları arasında beş grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Yapılan korelasyon analizinde LogMAR cinsinden ortalama görme keskinliği ile yüzeyel vasküler pleksus foveal damar yoğunluk (p < 0.001, r= - 0.622), yüzeyel vasküler pleksus parafoveal damar yoğunluk (p < 0.001, r= -0.556), derin vasküler pleksus foveal damar yoğunluk (p < 0.001, r = -0.636) ,derin vasküler pleksus parafoveal damar yoğunluk (p < 0.001 r=-0.596) arasında negatif korelasyon saptandı. SONUÇ: Anizometropik ambliyopi, strabismik ambliyopi ve deprivasyon ambliyopisinde maküler bölge yüzeyel ve derin vasküler pleksus damar yoğunlukları etkilenmiştir ve OKTA bu değişimlerin tespit edilebilmesinde faydalı olabilir.

AmbliyopiAnjiyografiGöz hastalıkları+3
Merve Şimşek
Afyonkarahisar Health Sciences University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Göz kapağı şekil bozukluğu cerrahilerinin gözyaşı ve ön segment parametrelerine olan etkisinin meibografi ve korneal topografi ile değerlendirilmesi

Amaç: Göz kapağı şekil bozuklukları her yaşta ortaya çıkabilen, hastanın yaşam kalitesini, görsel fonksiyonlarını ve konforunu etkileyebilen durumlardandır. Ptozis, entropion, ektropion, lagoftalmus ve dermatoşalazis gibi tanımları içinde barındıran, medikal ve cerrahi tedavisinin yapıldığı hastalıklar olarak karşımıza çıkmaktadır. Meibomian bezleri ise, alt ve üst kapak içerisinde tarsın içerisine yerleşmiş büyük sebase bezlerdir. Bu çalışmamızda, göz kapağı şekil bozukluklarına bağlı opere olan hastalardaki, korneal ön segment parametreleri ve meibomian bezlerindeki değişimleri görmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Hastanesinde göz kapağı şekil bozukluğu nedeniyle opere olan 31 hastanın, ameliyat öncesi, ameliyat sonrası 1.ay ve ameliyat sonrası 3.aydaki kornea topografik değerleri ve meibomian bezlerindeki kayıpları incelendi. Hastaların cerrahi olan gözleri çalışma, sağlıklı olan gözleri ise kontrol grubu olarak belirlendi. Bulgular: 31 hastanın cerrahi olan ve sağlıklı olan gözleri çalışmaya dahil edildi (N=62). Çalışmada 18 erkek, 13 kadın hasta mevcuttu. Hastaların ortalama yaş ve standart sapma değerleri; erkeklerde 66,50±17,315, kadınlarda 65,92±13,714 (P=0,659) olarak bulundu. Kornea ön segment parametrelerinde (K1,K2,ACD ve CCT), her iki grupta ameliyat öncesi ve sonrası belirgin bir fark saptanmadı. Meibografide, sağlıklı olan gözlerdeki değişim istatistiksel olarak anlamsızken (P=0,051), cerrahi olan gözlerin ameliyat öncesi ve sonrası ölçümlerindeki meibomian bez kaybı artışı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (P=0.000*). Ameliyat grupları ayrı ayrı incelendiğinde, entropion hastalarındaki meibomian bezlerindeki değişim anlamsız bulunurken, diğer gruplardaki meibomian bez kaybı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (P<0,05). Sonuç: Göz kapağı şekil bozuklukları nedeniyle yapılan cerrahi yöntemler, hastalarda meibomian bez kaybına yol açabilir. Olası semptomların artmaması ve meibomian bez disfonksiyonu olmaması adına, cerrahi planlanan hastalarda preop değerlendirme ve postop takip özenle yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler:Göz kapağı cerrahileri, ptozis, ektropion, entropion, blefaroplasti, lagoftalmus, meibografi, meibomian bez disfonksiyonu, kornea topografi

BlefaroplastiCerrahi-gözEktropion+6
Mehmet Gülal
Afyonkarahisar Health Sciences University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dermatoşalazis olgularında, blefaroplasti cerrahisinde yapay zekanın kullanımı

Amaç: Dermatoşalazis nedeniyle blefaroplasti cerrahisi uygulanan hastaların ameliyat öncesi ve sonrası göz çevresi görüntülerinin yapay zeka (YZ) ile analiz edilerek, subjektif değerlendirmeyi en aza indirerek ölçüm doğruluğunu artırmaktır. Gereç ve Yöntem: Nisan-Kasım 2024 tarihleri arasında Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda dermatoşalazis tanısıyla blefaroplasti uygulanan 25 hastanın cerrahi öncesi ve sonrası 50 göz çevresi fotoğrafı çekildi. Standartlaştırılmış çekim koşullarında, cerrahinin etkinliğini nicel olarak değerlendirmek amacıyla bilgisayar destekli analiz gerçekleştirildi. Ölçümlerde maksimum refleks mesafesi-1 (MRD-1), tarsal platform açıklığı (TPS), kaş yağı aralığı (BFS) ve palpebral aralık yüksekliği (PFH) değerlendirildi. Yüz hatlarını tespitinde MediaPipe platformu, görüntü işlemelerinde ise Açık Kaynak Bilgisayarla Görüsü Kütüphanesi (OpenCV) kullanıldı. Hibrit bir yaklaşımla segmentasyon ve ölçüm işlemleri yapılarak dermatoşalazis ve blefaroplasti sonrası değişimi saptandı. Bulgular: Ameliyat öncesi ve sonrası toplam 50 dijital görüntü çalışmaya dahil edildi. Derin öğrenme modelleri gelişmiş algoritmalarla desteklendi. İstatistiksel analizlerde IBM SPSS 29 yazılımıyla Wilcoxon İşaretli Sıra Testi sonuçlarına göre tüm ölçümlerde istatistiksel olarak anlamlı artış saptandı (p < 0,001). Bu bulgular, geliştirilen YZ destekli görüntü işleme yaklaşımının blefaroplasti sonrası takipte klinik olarak güvenilir ve geçerli bir yöntem sunduğunu desteklemektedir. Sonuç: Blefaroplasti değerlendirmelerinde yüz hattı tespiti algoritmalarında kullanılan bu YZ destekli uygulamalar, görüntüler arasındaki farklılıkları ortadan kaldırarak bireysel değişkenliği en aza indirir ve daha güvenilir ölçümlere olanak tanır.

Aynur Er Bilir
Afyonkarahisar Health Sciences University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabet oluşturulmuş ratlarda ketojenik diyet ve western diyet ile beslenmenin kornea ve retina üzerine etkilerinin karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Diyabet oluşturulmuş ratlarda farklı beslenme tarzlarının kornea ve retina üzerindeki etkilerini karşılaştırmak Gereç ve Yöntem: Çalışmada 28 adet,8-10 haftalık, LongEvans cinsi erkek ratlar rastgele seçilerek dört gruba ayrıldı.Çalışma için; sağlıklı ve normal beslenme uygulanmış (Grup 1); diyabet oluşturularak normal beslenme uygulanmış (Grup 2); diyabet oluşturularak ketojenik beslenme uygulanmış(Grup 3); diyabet oluşturularak western tipi beslenme uygulanmış (Grup 4) olmak üzere toplam 4 grup oluşturuldu. Ratlarda diyabet oluşturmak için 60 mg/kg tek doz streptozotosin phosphate buffered salin (PBS)'de çözdürülerek intraperitoneal uygulandı. Uygulamadan 72 saat sonra kuyruk veninden alınan kanda, glikoz düzeyi 200 mg/dl'nin üzerinde olanlar diyabetik kabul edildi. On hafta sonunda anestezi altında ekssanguinasyon sonrası gözler enüklee edildi. Parafin bloklara gömülü doku kesitlerinden vascular endotelyal growth factor (VEGF) ve Caspase-3 immünreaktiviteleri için immünohistokimyasal boyama yöntemi kullanıldı. Boyamalarda immünreaktivitenin kornea ve retinadaki yaygınlığı ve şiddeti esas alınarak histoskorlama yapıldı. Hematoksilen-eozin ile boyanan retina tabakalarının kalınlıkları karşılaştırıldı. Bulgular: VEGF ile retina boyamasında grup 3'te az yoğun boyanma daha yüksek oranda bulundu (p: 0,018). Caspase-3 ile retina boyamasında gruplar arasında anlamlı fark görülmedi (p: 0,65). Retina tabakalarının kalınlıkları karşılaştırıldığında; iç nükleer, iç plexiform, dış nükleer ve ganglion tabakalarının grup 4'te diğer gruplardan anlamlı olarak kalın olduğu görüldü (Sırasıyla p değerleri <0,001, 0,013, 0,006, 0,017). Koroid kalınlıkları karşılaştırıldığında gruplar arasında anlamlı fark görülmedi(p: 0,118).VEGF ile kornea boyamasında grup 4'te çok yoğun, grup 3'te az yoğun boya tutulumu daha yüksek oranda bulundu(p<0,001). Caspase 3 ile kornea boyamasında gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı (p: 0,121). Sonuç: Western tipi diyetin apoptozisi, vaskülerpermeabiliteyi, inflamasyonu ve dolayısıyla hücresel ödemi artırdığı, sonuç olarak doku kalınlaşmasına neden olduğu söylenebilir. Ketojenik diyetin western tipi diyete göre faydalı veya daha az zararlı olduğu söylenebilir. Ancak ketojenik diyetle ilgili kısa vadede olumlu sonuçlar bildirilmesine karşın uzun vadede etkisi bilinmeyen bir beslenme türüdür. Uzun vadedeki etkilerini saptamak için daha uzun süreli çalışmalara ihtiyaç vardır.

BeslenmeDiabetes mellitusDiabetik retinopati+7
Halil İbrahim Sönmezoğlu
Sakarya University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Komplikasyonsuz fakoemülsifikasyon cerrahisinin koroid ve ganglion hücre kompleksi kalınlığına etkilerinin değerlendirilmesi

GİRİŞ ve AMAÇ : Katarakt, gelişmekte olan ülkelerde başta olmak üzere, tüm dünyadaki görme azalmasının ve körlüğün en önemli sebebidir. Senil kataraktın tedavisi için günümüzde çok sık uygulanan fakoemülsifikasyon cerrahisinin koroid ve ganglion hücre kompleksi tabakası kalınlıklarının değişimine olan etkisini araştırmak için bu retrospektif çalışmayı planladık. YÖNTEM:Çalışmamıza senil katarakt sebebiyle komplikasyonsuz fakoemülsifikasyon cerrahisi yapılan ve göz içi lens (GİL) implantasyonu uygulanan 40 hastanın 40 gözü dahil edildi. Hastalardaki nükleusun sertlik derecelendirilmesi nükleusun rengini temel alan Oxford Klinik Katarakt Sınıflandırma ve Derecelendirme Sistemi'ne göre değerlendirilmişti.Hastaların preoperatif dönemde ve postoperatif 1. ayda tam oftalmolojik muayeneleri yapılmıştı. Subfovealkoroid kalınlığı (SFKK), ganglion hücre kompleksi kalınlığı (GHKK) ölçümlerinin yanı sıra merkezimaküla kalınlığı (MMK)ve retina sinir lifi tabakasının kalınlık (RSLTK) ölçümleri preoperatif ve postoperatif 1. ayda yapılan Spectral-domain optik koherenstomografi (SD-OKT) sonuçlarından elde edildi. BULGULAR:Çalışmamızdaki olguların postoperatif 1. aydaki SFKK, GHKK,MMK, RSLTKdeğerlerini, preoperatif değerleri ile kıyasladığımızda,anlamlı artış olduğunu gördük. Ayrıca SFKK ve GHKK; yaş, cinsiyet, santral kornea kalınlığı (SKK), aksiyel uzunluk (AU), operasyon süresi (OS) ve efektif fakoemülsifasyon zamanı (EFZ) ile ilişkili bulunmadı. SONUÇ:Cerrahi komplikasyonsuz olsa bile, fakoemülsifikasyonunarttırdığı inflamasyon nedeniyle arka segmentin etkilenmesi muhtemeldir. Günümüzde katarakt tedavisinde en sık uygulanan cerrahi olan fakoemülsifikasyonun arka segmentteki etkilerini değerlendirmek için daha uzun takip süreli ve daha fazla olgu sayısı içeren çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Fakoemülsifikasyon, optik koherenstomografi, koroid kalınlığı

CerrahiFakoemülsifikasyonGanglion+4
Kadriye Demir Boncukçu
Sakarya University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glokomlu ve glokomu olmayan psödoeksfolyasyonlu olguların progresyonlarının bilgisayarlı görme alanı ve konfokal laser oftalmoskopla değerlendirilmesi

Alper Özel
Akdeniz University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Proliferatif diabetik retinopatili hastalarda panretinal laser fotokoagülasyon tedavisinin oküler kan akımı ve görsel uyarılmış potansiyellere etkisinin incelenmesi

Filiz Müftüoğlu
Akdeniz University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rekürren aftöz stomatit hastalarında koroidin yapısal değişikliklerinin incelenmesi

Rekürren aftöz stomatitli (RAS) hastalarda humoral ve hücresel immunitede bozulmalar görülür. Bu hastalarda subfoveal koroid kalınlığının arttığı gösterilmiştir. Ancak RAS hastalarında koroidin yapısal değişiklerini izleyen araştırma sayısı kısıtlıdır. Bu nedenle çalışmamızda polikliniğimize kendileri başvuran veya konsülte edilen RAS hastalarında koroidal kalınlık (KK) ve vasküler luminal alanın koroidal alana oranı ile belirlenen koroidal vasküler indeks (KVİ) incelenmiş, bunlardaki değişikliklerin kontrol vakalarıyla karşılaştırılması yapılmış ve bulgular RAS varlığı ile ilişkilendirilmiştir. Bu kesitsel çalışma Temmuz 2023 ile Kasım 2023 arasında dermatoloji kliniğinde tanısı konmuş 38 RAS hastasını kapsamaktadır. Bu hastalar, ya dermatoloji kliniği tarafından konsültasyon için kliniğimize yönlendirilen ya da rutin oftalmolojik muayene için kliniğimize başvuran hastalardır. Kontrol grubu olarak aynı dönemde kliniğimizde muayene edilen, yaş ve cinsiyet dağılımları hasta grubuna yakın olan, sağlıklı (RAS olmayan) 38 kişi seçildi. Oftalmolojik muayenede göz içi basınç (GİB), sferik eşdeğer, görme keskinliği, aksiyel uzunluk (AU), santral korneal kalınlık (SKK) ve keratometri (K1, K2) ölçümleri alındı. Gelişmiş derinlik görüntülemeli optik koherens tomografi (EDI-OCT) kullanılarak retina sinir lifi tabakası (RSLT), santral fovea kalınlığı (SFK), KK (santral fovea, nazal ve temporal) ve KVİ verileri ölçüldü ve sonuçlar sağlıklı kontrollerle karşılaştırıldı. İki grup arasında oftalmolojik muayene sonuçlarının anlamlı farklılık göstermediği belirlendi (P>0,05). RAS hastalarında subfoveal KK değerlerinin sağlıklı bireylere kıyasla anlamlı düzeyde arttığı (P=0,046) fakat temporal ve nazal KK değerlerinin iki grup arasında anlamlı bir fark göstermediği tespit edildi (P>0,05). Ayrıca RAS hastalarının KVİ değerlerinin, sağlıklı bireylerden anlamlı düzeyde yüksek olduğu bulundu (P=0,042). İnflamatuar bir hastalık olan RAS, Behçet hastalığının başlangıç bulgusu olarak da sık sık ortaya çıkmaktadır. Bildiğimiz kadarıyla bu tez çalışmamız, RAS hastalarının KVİ'lerinde anlamlı bir artış olduğunu bildiren ilk çalışmadır. RAS'lı hastalardaki inflamatuar yol oküler kan akışını artırarak KK ve KVİ'nin artmasına neden olabilir. RAS'lı hastaların muayenesinde saptanan oküler değişiklikler, RAS Behçet hastalığının öncüsü olabileceğinden, Behçet hastalığının erken teşhisi açısından önemli olabilir. Çalışmamız, KVİ kullanılarak RAS patogenezinde koroid bileşenlerinin nasıl rol oynadığının daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunabilir.

AftlarKoroidKoroid hastalıkları+1
Emre Bilgen
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pigment epitel dekolmanı olan rekürren yaşa bağlı makula dejenerasyonu olgularında pigment epitel dekolmanının anti-vegf yükleme dozuna yanıtını etkileyen klinik faktörlerin değerlendirilmesi

Amaç: Pigment epitel dekolmanı (PED) olan rekürren yaşa bağlı makula dejenerasyonu (YBMD) olgularında yükleme dozu sonrası PED yüksekliğindeki oransal değişikliğe demografik ve klinik faktörlerin etkisini araştırmak. Gereç ve Yöntem: Kliniğimiz retina biriminde takip ve tedavi edilen YBMD hastalarının verileri retrospektif olarak incelenmiş olup PED'i olan rekürren YBMD olgularından anti-VEGF yükleme dozu uygulanan ve çalışmaya dahil edilme kriterlerine uyan 151 hastanın 151 gözü, yükleme dozu sonrası PED yüksekliğinin verdiği oransal yanıta göre yanıt veren, kısmi yanıt veren ve yanıt vermeyen olmak üzere 3 gruba ayrılarak incelenmiştir. Bu hastaların yaş, cinsiyet, lens durumu, kullanılan anti-VEGF ajan, göz içi basınçları (GİB), en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK), otorefraktometre ölçümleri, vücut kitle endeksi (BMI), ortalama arteryel basınç (MAP) değeri, merkezi kornea kalınlığı (CCT), aksiyel uzunluk (AL) ölçümleri, hemogram ve biyokimya değerlerinden nötrofil/lenfosit, AKŞ (Açlık kan şekeri), HbA1c, serum lipitleri, sedimentasyon, CRP değerleri kaydedilmiştir. Hastaların rekürrens tarihleri, rekürrens sayıları, yükleme dozu enjeksiyon sayıları ve yükleme dozunun tamamlandığı tarih belirlenerek kaydedilmiştir. Spectral domain-optik koherens tomografi (SD-OCT) ile koroid kalınlıkları (fcEDI, fnEDI, ftEDI), santral retina kalınlığı (CRT), retina sinir lifi tabakası kalınlığı (RNFL), intraretinal sıvı (IRF) varlığı, subretinal sıvı (SRF) varlığı, koroidal neovaskülarizayon (KNV)'a en yakın olan PED'in lokalizasyonu, yüksekliği, genişliği, PED'in SD-OCT görüntüsüne dayalı olarak katı (Solid), sonolusent (Hollow) veya karışık (Mixed) PED olarak oluşturulan sınıflaması kaydedilmiştir. Bulgular: Hastaların % 19,2'si yanıt vermeyen, % 49,6'sı kısmi yanıt veren, % 31,2'si yanıt veren gruptadır. Klinik veriler bu 3 grup arasında karşılaştırılmış CRT, sferik ekivalan (sEq), yükleme dozu sonrası PED genişliği ve kullanılan anti-VEGF ajan parametrelerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (sırasıyla p değerleri 0,042, 0,019, 0,025 ve 0,009). Yükleme dozuna PED'in oransal yanıtı ile sferik ekivalan, MAP, CRT, fcEDI arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönlü zayıf ilişki olduğu belirlenmiştir (sırasıyla r=0,239 p<0,01, r=0,268 p<0,01, r=0,239 p<0,01 ve r=0,166 p<0,01). MAP, sEq, CRT, fcEDI değerleri ve bu dört parametrenin birlikte yükleme dozu sonrası PED yüksekliğinin oransal değişimine etkisi lineer regresyon analiziyle değerlendirilmiştir (r2 değerleri sırasıyla 0,072, 0,057, 0,057, 0,028 ve 0,080). Nagelkerke'nin r2 değerlerinin MAP, sEq, CRT ve fcEDI için gösterdiği değerler, bu parametrelerin PED yüksekliğinde yükleme dozu sonrası oluşabilecek oransal değişimi tahmin ettirme etkisinin düşük olduğunu göstermektedir. Sonuç: Bu çalışmada elde edilen sonuçlar rekürren YBMD olgularında PED'in yükleme dozuna verdiği oransal yanıtın, hastalara ait klinik ve demografik parametrelerden etkilendiğini göstermiş olup anti-VEGF yükleme dozu sonrası PED'in yüksekliğinde oransal azalma meydana geldiği tespit edilmiştir. Bu oransal yanıtın seviyesinin sEq, CRT, yükleme dozu sonrası PED genişliği, kullanılan anti-VEGF ajan ile ilişkili olduğu belirlenmekle birlikte bu parametrelerle değişikliğin tamamının açıklanamadığı belirlenmiştir. Anahtar Sözcükler: Yaşa bağlı makula dejenerasyonu, Koroidal neovaskülarizasyon, Pigment epitel dekolmanı, Optik koherens tomografi, Tedavi et ve uzat.

Ömer Yıldız
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda sodyum selenit ile oluşturulan katarakt modelinde karnosik asitin etkisi

Amaç: Ratlarda sodyum selenit (Na2SeO3) ile indüklenen katarakt modelinde karnosik asit etkisinin biyokimyasal ve klinik olarak incelenmesi. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya ortalama 50-60 gr ağırlığında postnatal 10.günde olan 28 Spraque-Dawley erkek sıçan dört gruba ayrılarak dahil edildi. İstatistiksel güç analizi yapılarak her grupta minimum 7 denek olması gerekliliği saptandı. Katarakt modeli oluşturmak üzere Na2SeO3 kullanıldı. Kontrol grubu hariç diğer tüm deney gruplarındaki 21 sıçanın her birine literatüre uygun olacak şekilde 30 nmol/gr Na2SeO3 tek doz subkutan olarak uygulandı. Kontrol grubuna sadece SF uygulandı. Eş zamanlı olarak Grup 2'ye dimetil sülfoksit (DMSO) intraperitoneal, Grup 3'e DMSO'da çözülmüş 20 mg/kg dozda karnosik asit intraperitoneal olarak tek doz uygulandı 14. gün sonunda kontrol grubunda immatür-matür katarakt oluşumuyla tüm gruplarda anestezi altında sakrifikasyon işleminden önce kardiyak puncture ile kan alım işlemi gerçekleştirildi. Sakrifiye edilen tüm sıçanlardan enükleasyon ile gözler toplandı, eviserasyon ile lensler ayıklandı ve kurulama kağıdına alındı. Image-j programı ile görüntülenen lens dokuları, biyokimyasal değerlendirme için analiz edilinceye kadar -80 °C'de saklandı. Bulgular: Mikroskobik incelemeler sonucunda gruplar arasında katarakt derecesi açısından anlamlı bir farka rastlandı (p<0,0001). Morfolojik incelemelerde katarakt düzeyinin en belirgin olarak grup1 ve 2 de ortaya çıktığı ve katarakt dereceleri arasında anlamlı bir fark olmadığı tespit edildi. Katarakt düzeyi an az olan grup ise kontrol grubundan sonra grup 3 olarak belirlendi. Grup 3'teki katarakt derecesinin grup1 ve grup 2'deki katarakt derecelerine göre anlamlı derecede düşük olduğu tespit edildi (p<0,0001). Serum ve lens dokularında ölçülen Süperoksit dismutaz (SOD) ve katalaz (CAT) düzeyleri gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark göstermiş (P<0,05) fakat dokuda ölçülen glutatyon peroksidaz (GPX1) düzeylerinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık belirlenmemiştir (P>0,05). Serum ve dokudaki SOD düzeyi diğer gruplara göre grup 3'te (sırasıyla; 0.171 ± 0.038 ng/ml, 0.692 ± 0.104 ng/ml) anlamlı olarak yüksek tespit edilmiştir. Serum ve dokudaki CAT düzeyleri arasında da anlamlı düzeyde fark görülmüştür (sırasıyla; p = 0.004, p = 0.001). Doku CAT düzeyi grup3'te diğer gruplara kıyasla anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,05). Serum GPX1 yetersiz örneklemeden dolayı ölçülemezken dokudaki GPX1 düzeyleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı fark gözlenmedi (p>0,05). Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda, Na2SeO3 ile oluşturulan katarakt modelinde karnosik asitin hem morfolojik hem de biyokimyasal analizlerde antioksidan kapasiteyi arttırarak kataraktı anlamlı düzeyde azaltabileceği belirlenmiştir. Bu çalışma, cerrahi dışında katarakt gelişimini önlemeye yönelik farmakolojik bir ajan olarak karnosik asidin potansiyelini ortaya koymakta ve ileri çalışmalar için bilimsel temel oluşturmaktadır. Anahtar kelimeler: Karnosik asit, sodyum selenit, katarakt, antioksidan-oksidan dengesi

Karnozik asitKataraktSodyum selenit
Metin Okşar
Bolu Abant Izzet Baysal University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaş tip yaşa bağlı maküla dejenerasyonu olgularında rekürrensi etkileyen klinik bulguların değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, yaşa bağlı maküla dejenerasyonu (YBMD) olgularında rekürrensi etkileyen klinik faktörleri araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Haziran 2020- Mayıs 2024 tarihleri arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi İzzet Baysal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göz Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran tedavi et ve uzat (T&E) yaklaşımı uygulanmış 193 YBMD hastasının verileri retrospektif olarak tarandı. Çalışma kapsamına alınan hastalara tam oftalmolojik muayene yapıldı. Yaş, cinsiyet, boy, kilo, vücut kitle endeksi, sigara ve alkol kullanım durumu, lens durumu, sistolik ve diastolik kan basıncı ölçümleri, ek hastalıkları, kullanılan antiVEGF tedavisi (aflibercept, ranibizumab), enjeksiyon sayıları, yükleme dozu sayısı, en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) bilgiler dosya kayıtlarından elde edilerek çalışma kapsamında analiz edildi. İntraretinal sıvı (İRF), subretinal sıvı (SRF) ve retina pigment epitel dekolmanının (PED) varlığı, KNV tipi, koroid kalınlığı, santral retina kalınlığı (CRT), retina sinir lifi tabakası kalınlığı (RNFL) spektral-domain optik koherens tomografi ve tıbbi kayıtlardan elde edilmiştir. Biyometri cihazından merkezi kornea kalınlığı (CCT), aksiyel uzunluk (AL) ölçümleri elde edilmiştir. Hastane bilgi yönetim sisteminden hastaların yakın tarihli trigliserid, total kolesterol, açlık kan şekeri (AKŞ), Hba1c, glukoz, sedimentasyon, C-Reaktif Protein (CRP), nötrofil/lenfosit oranı değerleri elde edildi. Aynı zamanda hastane KARMED sisteminden yükleme dozu enjeksiyon sayıları, yükleme dozu tarihi, rekürrens sayıları, rekürrens tarihi belirlenmiştir. Bulgular: Çalışmaya rekürren YBMD nedeniyle tedavi almakta olan en az 3 defa anti-VEGF yükleme dozu uygulanmış 193 hastanın 193 gözü dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların 83'ü kadın 110'u erkektir. CRT ile ydObcva arasında düşük-orta düzeyde pozitif yönlü (r=0,156, p=0,036) ilişki, IRF (Var/Yok) ile rekurrens sayısı arasında negatif yönlü ilişki (r=-0,195, p=0,007) saptanmıştır. İstatistiksel olarak anlamlılığa yaklaşmakla beraber nüks haftası ile OAB ve EDI nasal verileri arasında pozitif yönlü zayıf ilişki saptanmıştır (sırasıyla p değerlerii 0,057 ve 0,051, r değerleri 0,238 ve 0,146'dır). Yapılan lineer regresyon analizinde nüks haftası ile aralarında anlamlı ilişki saptanan ftEDI, CRP, ydoEİDGK'nin R kare değerleri 0,093 ve düzeltilmiş R kare değerleri 0,073'tür. Sonuç: Bu çalışmada, IRF'nin anti-VEGF tedavisine yanıtın bir göstergesi olabileceğini ve tedavi stratejilerinin belirlenmesinde önemli bir rol oynayabileceğini göstermektedir. Ayrıca yaş, vücut kitle indeksi (VKI) ve merkezi retina kalınlığı (CRT) gibi faktörlerin de hastalığın seyrini etkileyebileceği gözlemlenmiştir. Çalışmanın sonuçları, YBMD'nin multifaktöryel yapısı gereği hem oftalmik, hem sistemik faktörlerin dikkatle izlenmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Anahtar sözcükler: Yaşa Bağlı Makula Dejenerasyonu, Optik koherens tomografi, Tedavi et ve uzat, Rekürrens, Koroidal neovaskülarizasyon

KoroidMakula dejenerasyonuRetina+1
Aysel Nasıblı
Bolu Abant Izzet Baysal University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik retinopati ve yaş tip yaşa bağlı makula dejenerasyonu hastalarında tekrarlayan intravitreal aflibercept ve ranibizumab uygulamasının göz içi basınç değişimi üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Güvenç TOPRAK, Diyabetik Retinopati ve Yaş Tip Yaşa Bağlı Makula Dejenerasyonu Hastalarında Tekrarlayan İntravitreal Aflibercept ve Ranibizumab Uygulamasının Göz İçi Basınç Değişimi Üzerine Etkilerinin Değerlendirilmesi. Uzmanlık Tezi, Bolu, 2019 Yaşa bağlı makula dejenerasyonu gelişmiş ülkelerde ileri yaşta geri dönüşümsüz görme kaybının en sık nedenidir. Yaş tip ve kuru tip olmak üzere iki tipi mevcuttur. Yaş tipi daha az görülmesine rağmen kuru tipine göre daha agresif seyretmektedir. Yaş tip yaşa bağlı makula dejenerasyonunda karakteristik lezyon koroidal neovasküler membran oluşumudur. Koroidal neovasküler membran oluşumundan ise Vasküler Endotelyal Growth Faktör (VEGF) sorumlu tutulmaktadır. Diyabetik retinopati (DRP) 20-65 yaş arasında önlenebilir körlüğün en sık nedenlerindendir. Diyabetik retinopatide görme kaybı en sık diyabetik maküler ödeme bağlı gelişmektedir. Diyabetik maküler ödem ise, vasküler geçirgenlikte artışa bağlı olarak gelişmektedir. Bu durumun artan VEGF yükü ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Her iki hastalığın ortak patogenezinde VEGF yer almaktadır ve tedavilerinde Ranibizumab ya da Aflibercept gibi anti-VEGF ajanlar kullanılmaktadır. Anti-VEGF ajanlar intravitreal uygulanır ve enjeksiyon sonrasında göz içi basınç artışı ve vitreus reflüsü sık gelişen iki durumdur. Çalışmamızdaki amacımız tekrarlayan sayıda intravitreal enjeksiyon uygulanan hastalarda enjeksiyon sonrasında göz içi basınç değişimi ve vitreus reflüsü sıklığı üzerine hastalığın tipinin, uygulanan enjeksiyonun türünün ve sayısının etkilerini araştırmaktır. Çalışmada DRP ve YBMD nedeniyle intravitreal enjeksiyon tedavisi alan 160 göz değerlendirildi. Hasta grupları en az 10 anti-VEGF tedavisi almış hastalardan oluşmakta idi. Her iki grupta toplam 24 açık açılı glokom tanısı ile takipli hasta mevcuttu. Hastalara Aflibercept ya da Ranibizumab tedavisi uygulandı. Çalışmada hastaların demografik ve klinik bilgileri, toplam Aflibecept ve Ranibizumab sayıları, toplam DRP ve YBMD hasta sayıları, enjeksiyon öncesi, sonrası ve 30 dakika sonrasında göz içi basınç değerleri, enjeksiyon sonrasında vitreus reflüsüne bağlı gelişen konjonktival bleb çapı değerleri, lens durumu, psödoeksfoliasyon durumu ve glokomlu hastaların enjeksiyondan önceki ve enjeksiyondan sonraki 6. Ayda RNFL değerleri gibi parametreler değerlendirildi. DRP ve YBMD hasta gruplarının toplam enjeksiyon sayıları, intravitreal enjeksiyon öncesi ve enjeksiyondan 30 dk. sonraki göz içi basınç değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. YBMD hasta grubunda enjeksiyondan sonraki erken dönem GİB değerleri istatistiksel anlamlı olarak daha düşük saptandı. Her iki grubun yaş ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı. YBMD hastalarında yaş ortalamasının daha yüksek olduğu gözlendi. Her iki grup arasında vitreus reflüsüne bağlı konjonktival bleb çapları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı ve YBMD hastalarında daha yüksek olduğu gözlendi. Her iki grupta da enjeksiyondan önceki ve enjeksiyondan sonraki açık açılı glokom tanısı ile takipli hastaların RNFL değerlerinde incelme olduğu saptandı. Bu incelmenin DRP hasta grubunda istatistiksel anlamlı olarak daha fazla olduğu gözlendi. Aflibercept ve Ranibizumab hasta gruplarında da aynı parametreler değerlendirilmiş olup, gruplar arasında göz içi basınç değerleri ve vitreus reflüsüne bağlı konjonktival bleb çapı değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Tüm hasta gruplarında vitreus reflüsüne bağlı konjonktival bleb çapı ile erken dönem göz içi basınç değerleri arasında ters yönlü istatistiksek olarak anlamlı korelasyon olduğu gözlendi. Tüm hasta gruplarında hastaların psödofakik olması ile enjeksiyon sonrasında erken dönemde göz içi basınç artışı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki olduğu gözlendi. Tüm gruplarda enjeksiyon sayısı ile göz içi basınç değerleri arasındaki ilişkiye bakıldı ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olmadığı gözlendi. Sonuç olarak; yaş tip YBMD hastalarında, DRP hastalarına oranla intravitreal enjeksiyon sonrasında vitreus reflüsüne bağlı konjonktival bleb çapı değerleri istatistiksel olarak daha büyük ölçülmüş olup, bu durumun yaşla artan vitreus likefaksiyonuna bağlı olabileceği düşünüldü. Bu durumun da YBMD hasta gurubunda enjeksiyon sonrasındaki erken dönem GİB değerlerinin daha düşük saptanmasına neden olabileceği düşünüldü. Ayrıca glokomlu DRP hasta grubunda RNFL incelmesinin intravitreal enjeksiyon sonrasındaki GİB yükselmesine bağlı olabileceği düşünüldü. Bu hasarın glokomlu genç bireylerde daha fazla olabileceği öngörülerek, bu hastalara intravitreal enjeksiyon öncesi premedikasyon önerilebileceği düşünüldü. Psödofakik hastalarda enjeksiyon sonrası erken dönem göz içi basınç artışı daha az görüldü. Geçirilmiş katarakt cerrahisi sonrasında artmış vitreus boşluğu hacminin enjeksiyon sonrası daha az göz içi basınç artışına neden olabileceği düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Diyabetik retinopati, Yaş tip yaşa bağlı makula dejenerasyonu, Aflibercept, Ranibizumab, Göz içi basıcı, Vitreus reflüsü, RNFL

AfliberseptDiabetes mellitusDiabetik retinopati+6
Güvenç Toprak
Bolu Abant Izzet Baysal University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntravitreal ranibizumab tedavisine dirençli diyabetik maküla ödeminde intravitreal deksametazon implant uygulaması

ÖZET Giriş ve Amaç: Ardışık 3 doz intravitreal ranibizumab (İVR) tedavisine dirençli diyabetik maküla ödemi (DMÖ)'nde intravitreal deksametazon (İVD) implantın etkinliğinin ve olası komplikasyonlarının değerlendirilmesi. Gereç ve Yöntem: Otuz sekiz hastanın 50 gözü çalışma kapsamına alındı. Hastaların İVD implant öncesi ve sonrası 1., 2., 4. ve 6. aylarda en iyi düzeltilmiş görme keskinliklerini (EİDGK) (LogMAR), santral maküla kalınlıklarını (SMK), göz içi basınç (GİB) değerlerini, slit lamba ile biyomikroskopik ve dilate fundus muayenelerini içeren detaylı oküler muayeneleri yapıldı. Bulgular: Hastaların 20'si (%52,63) kadın, 18'i (%47,36) erkek olup yaş ortalaması 64.63±7.15 (52–83) yıl idi. Hastalara İVD enjeksiyonu öncesi yapılan İVR sayısı ortalama 3.4 idi. Hastaların İVD enjeksiyonu öncesi EİDGK (LogMAR) ortalaması 0.874±0.398, enjeksiyonu takiben 1. ayda 0.598±0.306, 2. ayda 0.602±0.340, 4. ayda 0.708±0.359 ve 6. ayda 0.800±0.370 olarak saptandı. İVD enjeksiyonu öncesi SMK ortalaması 519.700±155.802 µ; enjeksiyon sonrası 1.ayda 274.000±73.112 µ, 2. ayda 307.98±87.869 µ, 4. ayda 387.82±110.503 µ, 6. ayda 478.54±163.743 µ olarak saptandı. Birinci ay, 2. ay ve 4. ayda görme keskinliklerinde görülen artma ile SMK'deki azalma istatistiksel olarak anlamlı (p<0.05) bulunurken; 6. ayda bu değerler istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. GİB değerleri enjeksiyon sonrasında 1.gün, 1.ay ve 2.ayda anlamlı yüksek bulunmuş, 3.aydan sonra eski değerlere gerilediği görülmüştür. Takiplerde 5 hastada GİB 21 mmHg üzerinde saptanmış olup, topikal medikal tedavi ile kontrol altına alınmıştır. Fakik olan 22 gözden sadece 1'inde katarakt gelişimi izlenmiştir. Sonuç: Ardışık İVR tedavisine dirençli DMÖ olgularında İVD implant ilk 3 ayda görme keskinliğini artırmakta ve SMK'yı azaltmakta belirgin etkiye sahiptir. Dirençli DMÖ tedavisinde İVD alternatif bir yöntem olarak düşünülebilir. Anahtar Kelimeler: Diyabet, intravitreal deksametazon, intravitreal ranibizumab, maküla ödemi

DeksametazonDiabetes mellitusDiabetik retinopati+4
Kübra Özata Gündoğdu
Sakarya University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntavitreal aflibercept veya ranibizumab enjeksiyonlarında kadran değişikliğinin göz içi basınç değişimi üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Diyabetik retinopati (DR), 20-65 yaş arasında engellenebilir görme kaybının en sık nedenlerindendir. DR'de görme kaybı en sık diyabetik maküler ödem (DMÖ) nedeniyle gelişmektedir. DMÖ vasküler geçirgenlikte artışa bağlı olarak gelişmektedir. Bu durumun artan Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü (VEGF) seviyesi ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Yaşa bağlı maküla dejenerasyonu (YBMD) gelişmiş ülkelerde ileri yaşta düzeltilemeyen görme kaybının en sık nedenidir. Yaş tip ve kuru tip olmak üzere iki tipi mevcuttur. Yaş tipi daha az görülmesine rağmen kuru tipine göre daha agresif seyretmektedir. Yaş tip YBMD'nin karakteristik lezyonu koroidal neovaskülerizasyon (KNV) oluşumudur. KNV oluşumundan ise VEGF sorumludur. İntravitreal aflibercept ve ranibizumab enjeksiyonu nedeniyle göz içi basıncı (GİB) artışı, endoftalmi, retinal yırtık, retina dekolmanı ve vitreus hemorajisi gibi komplikasyonlar meydana gelebilir. Enjeksiyon sonrası ani GİB artışı ile ilgili çok sayıda çalışma bulunmasına karşın tekrarlayan intavitreal anti-VEGF enjeksiyonlarında, kadran değişikliğinin GİB değişimi üzerine etkilerini ortaya koyan bir çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamızda DR ve YBMD nedeniyle intravitreal enjeksiyon tedavisi alan 123 göz değerlendirildi. En az on kez süperotemporal kadrandan enjeksiyon yapılan hastaların enjeksiyon sonrası GİB ve konjonktival blep çapı olarak değerlendirilen vitre reflüsü (VR) miktarı ölçüldü. Daha sonra aynı gözlerin bir sonraki enjeksiyon ihtiyacında, aynı kadranı kullanmak yerine daha önce hiç enjeksiyon yapılmamış olan inferotemporal kadrandan enjeksiyon yapılarak GİB ve VR miktarı ölçüldü. VR ile GİB değişimi arasında anlamlı ilişki olduğu gözlemlendi (p<0,001). vi İnferotemporal kadrandan yapılan enjeksiyon sonrası görülen VR miktarı süperotemporal kadrana göre daha yüksek bulundu, buna bağlı olarak GİB değişikliğinde de iki kadran arasında belirgin fark mevcuttu. Çalışmamızda aynı kadrandan tekrarlayan enjeksiyonların travmatize edici etkisi sonucu konjonktiva ve sklerada olan değişiklikler, enjeksiyon sonrası olaşan VR'yi kısıtlamakta, bu nedenle de GİB'i artırdığı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Aflibercept, Diyabetik retinopati, Göz içi basıncı, Ranibizumab, Vitreus reflüsü, Yaş tip yaşa bağlı maküla dejenerasyonu.

AfliberseptDiabetik retinopatiGöz+5
Melek Altıntaş
Bolu Abant Izzet Baysal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaşa bağlı makula dejenerasyonu (YBMD) ile ilişkili retina pigment epitel dekolman (PED) olgularında intravitreal ranibizumab ve aflibercept tedavisinin anatomik ve görsel sonuçlar üzerine etkisinin değerlendirmesi

Amaç: Yaşa bağlı makula dejenerasyonu (YBMD) ile ilişkili retina pigment epitel dekolman (PED) olgularında intravitreal ranibizumab ve aflibercept tedavisinin anatomik ve görsel sonuçlar üzerine etkisini değerlendirmek. Gereç ve Yöntem: Kliniğimiz Retina Birimince Ocak 2012 ve Ocak 2017 tarihleri arasında takip edilen YBMD ile ilişkili PED'i olan, ranibizumab veya afliberceptin monoterapi veya ardışık olarak uygulandığı 87 olgunun 98 gözüne ait veriler retrospektif olarak incelendi. Dosya verilerinden ve görüntüleme sistemi kayıtlarından, göz içi basınç (GİB), optik koherens tomografi (OKT) ile ölçülmüş santral retina kalınlığı (SRK), lezyon tipi, lezyon genişliği, PED'in alt tipi, enjeksiyon sayısı, takip süresi ve vizit sayısı değerlendirildi. Enjeksiyon öncesi ve sonrası Snellen eşeli ile ölçülmüş en iyi düzeltilmiş görme keskinlikleri (EİDGK) değerlendirildi. Enjeksiyon sonrası 6.ay ve enjeksiyon sonrası 1.yıl PED taban genişliği ve PED yüksekliği başlangıç değerlerle karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 87 hastanın 98 gözü dahil edildi. Hastaların 41'ü (%47.2) kadın, 46'sı (%52.8) erkek olup yaş ortalaması 69,05±8.54 (50-88) yıl idi. Hastaların ortalama takip süresi 20,6±16,9 ay, ortalama vizit sayısı ise 22,7±16,8 bulundu. Çalışmaya alınan gözlerin %51'inde (50) sağ göz, %49'ında (48) sol göz etkilenmişti. Gözlerin 50'si (%51) psödofak, 48'i (%49) fakikti. Tüm PED'lerin 34'ü (%34.6) fibrovasküler, 32'si (32.6%) seröz, 19'u (19.3%) hemorajik 13'ü (13.2%) drusenoid PED idi. Fundus Flöresein Anjiografi'de (FFA) lezyonların 14'inin (%13.5) ekstrafoveal, 27'inin (%27.5) jukstafoveal, 57'inin (%58.1) subfoveal yerleşimli olduğu saptandı. PED'lerin 16'sı (16.3%) lezyonun 50%'sinden azını, 82'si (83.6%) lezyonun 50%'sinden fazlasını oluşturmaktaydı. Tüm PED'lerin 34'ü (%34.6) fibrovasküler, 32'si (%32.6) seröz, 19'u (%19.3) hemorajik 13'ü (%13.2) drusenoid PED idi. Gözlerin 39'una ranibizumab, 47'sine aflibercept, 12'sine ardışık tedavi uygulandı. Hastaların anti-VEGF enjeksiyonu öncesi görme keskinliği ortalaması 0.887±0.655 LogMAR olup, enjeksiyonu takiben 1.yılda 0.847±0.614 LogMAR idi. Enjeksiyon sonrası 1.yılda tedavi öncesine göre 32 (%32) gözde görme keskinliğinde artış saptanmış, 37 (%37) gözde görme keskinliğinde azalma saptanmış olup, 29 (%29) gözde ise görme keskinliği aynı kalmıştır. Başlangıçta PED yüksekliği ortalama 278.26±171.49µ, PED genişliği ortalama 2547.231±1201.881µ iken, enjeksiyon sonrası 6.ayda PED genişliği 2283.937±1198.778µ, PED yüksekliği ise 272±224,65µ olarak ölçüldü. Enjeksiyon sonrası 1.yılda ise PED genişliğinin 2515.08±1260.10µ, PED yüksekliğinin ise 246.2±176.26µ olduğu görüldü. PED'in ilk rezolusyon zamanı ortalama 15 ay olarak bulundu. Olguların %15-inde PED'in tamamen kaybolduğu, %16-sında ise PED'in halen devam ettiği görüldü. 98 gözün 39'una (% 39.7) ranibizumab, 47'sine (%47.9) aflibercept monoterapisi uygulanmıştı. Her iki grupta da skar ve atrofi gelişti. Lezyonun %50'den büyük olduğu PED'lerde komplikasyon oranı da daha yüksek bulundu. Lezyonunda %50'den büyük PED olan 82 gözün 15'inde (%18.2) RPE rüptürü gelişti. Sonuç: İlk iki senede görme keskinliğinde artış görülmesine rağmen sonraki kontrollerde görme keskinliğinde azalma görüldü. PED taban genişliği 6.ayda başlangıç değere göre anlamlı düşüş gösterirken, 1.yıl kontrollerinde azalma olmadığı görüldü. PED yüksekliğinde 6.ay ve 1.yıl yapılan ölçümlerde anlamlı azalmanın olduğu izlendi. Lezyonun %50'den büyük olduğu PED'lerde daha yüksek oranda RPE rüptürü gelişti. Görsel prognozu belirleyen en önemli faktörler skar ve atrofi gelişmesi olarak gözlenmiştir.

AfliberseptGöz hastalıklarıMakula dejenerasyonu+4
Tural Babashlı
Sakarya University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlarda endotoksin ile oluşturulan akut üveitte fetuin'in anti-inflamatuar etkisinin araştırılması

Fetuin yaklaşık 60 KDa ağırlığında bir serum glikoproteinidir. İnflamasyonda pozitif ya da negatif akut faz reaktanı olarak görev yapmaktadır. Çeşitli lokal ya da sistemik inflamasyon oluşturulmuş hayvan modellerinde fetuinin doz bağımlı terapötik etkileri araştırılmıştır. Çalışmamızda fetuinin sıçanlarda endotoksin ile indüklenmiş akut üveit (EİÜ) modelinde inflamasyona olan etkisini belirlemek amaçlanmıştır. 24 erişkin erkek Wistar albino sıçanda LPS ile oluşturulan akut EİÜ'de fetuinin makroskobik, histopatolojik, biyokimyasal ve immunohistokimyasal etkileri araştırılmıştır. Klinik ve mikroskobik değerlendirmede fetuinin anlamlı olarak inflamasyonu artırdığı ve en yüksek inflamasyonun LPS+Fetuin grubunda olduğu gösterildi. Histopatolojik değerlendirmede en şiddetli inflamasyonun LPS+Fetuin grubunda olduğu görüldü. Siliyer cismin immunohistokimyasal değerlendirilmesi sonucunda LPS ile oluşturulan üveit grubunda stromal NF-κB/p65 miktarının anlamlı derecede arttığı ve fetuinin bu artışı bir miktar düşürebildiği ancak kontrol düzeylerine indiremediği kaydedildi. Stromal HIF-1α ve IL-1β reaktiviteleri deneysel gruplarda kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede arttı ve en yüksek düzeylere LPS+Fetuin grubunda rastlandı. Stromal TNF-α'nın en yüksek düzeyine ise LPS grubunda rastlanırken LPS+Fetuin grubunda da anlamlı olarak arttı. Biyokimyasal ölçümler de aköz hümörlerdeki TNF-α seviyesinin, LPS+Fetuin grubunda anlamlı olarak en yüksek düzeyde olduğunu gösterdi. Fakat serum TNF-α seviyeleri açısından LPS ve LPS+Fetuin grupları arasında bir farka rastlanmadı. Bu da bize literatüre uygun olarak akut EİÜ'de LPS ile artan TNF-α düzeylerinin, fetuin uygulandığında aköz hümörde ve siliyer cisimde anlamlı olarak değiştiğini; LPS ile artan HIF-1α ve IL-1β düzeylerinin de fetuin ile en yüksek düzeylere ulaştığını gösterdi. Tüm bu analizler sonucunda fetuinin çalışmada uygulanan dozunda, sıçanlarda oluşturulan EİÜ modelinde pro-inflamatuar bir etkiye sahip olduğunu ve en yüksek inflamatuar etkisini LPS ile birlikte gösterdiğini ortaya koyduk. Anahtar Sözcükler: Endotoksin ile indüklenmiş üveit, Fetuin, IL-1β, NF-κB, TNF-α

Antiinflamatuar ajanlarEndotoksinlerFetuin A+6
Tuba Bayram
Bolu Abant Izzet Baysal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psödoeksfoliasyon ve kuru gözün ön ve arka segment bulgularına olan etkisinin değerlendirilmesi

Ferişte ARAS KALAY, Psödoeksfoliasyon ve Kuru Gözün Ön ve Arka Segment Bulgularına Olan Etkisinin Değerlendirilmesi. Uzmanlık Tezi, Bolu, 2020 Psödoeksfoliasyon sendromu (PES); klinikte gözün ön ve arka segmentini tutan, lens ve iris ön yüzü ile ön kamara açısı (ÖKA), kornea endoteli ve vitreus ön yüzünde kepek benzeri materyalin görülmesi ile tanısı klinik olarak konabilen bir hastalıktır. Bu materyal non-pigmente siliyer epitel hücreleri, iris pigment epitel hücreleri, preekvatoryal lens epitel hücreleri, damar endoteli, trabeküler ağ ve düz kas hücrelerinde üretilir. Daha çok ileri yaş popülasyonda görülür ve ırklara göre farklılık gösterir. Psödoeksfoliasyon sendromu, göz içi basıncı (GİB) artışı ve glokom, zonüler dehisans, fakodonezis, lens subluksasyonu, katarakt cerrahisi sırasında kapsüler rüptür veya vitreus kaybı, kan-aköz bariyer disfonksiyonu, korneal endotel dekompansasyonu, iris kaynaklı hemoraji, postoperatif enflamasyon ve erken sekonder katarakt gibi komplikasyonlara yol açabilir. Preoküler gözyaşı film tabakası (GFT) oküler yüzeyi koruyan ve destekleyen, çözülebilir antimikrobiyal proteinler ve büyüme faktörleri içeren hidrate mukus jelidir. Kuru göz (KG) ise gözyaşı miktarındaki yetersizliğe veya gözyaşının aşırı buharlaşmasına bağlı olarak gelişen ve oküler rahatsızlık, kuruluk, kaşıntı, yanma, ağrı ve gözde yabancı cisim hissine neden olan GFT bozukluğudur. Bazı çalışmalarda psödoeksfoliasyon materyalinin (PEM), gözyaşı sekresyonunda azalmaya ve stabilitesinde bozulmaya yol açtığı rapor edilmiştir. Literatürde PES'in gözün ön segmentinde meydana getirdiği değişiklikler ve bu materyalin gözyaşı fonksiyonlarına olan etkisi ile ilgili çok sayıda çalışma bulunmasına karşın bu ilişkinin gözün ön ve arka segment parametrelerinde meydana getirdiği değişiklikleri ortaya koyan herhangi bir çalışma bildiğimiz kadarıyla bulunmamaktadır. Çalışmamızda kliniğimize rutin göz muayenesi için başvuran 80 bireyin 160 gözü PES ve KG yönünden değerlendirildi. Tüm hastalardan ayrıntılı anamnez alındı ve ayrıntılı göz muayeneleri (Görme keskinliği değerlendirmesi, Schirmer I testi, GİB ölçümü, biyomikroskobik ön ve arka segment muayenesi, optik biyometri, optik koherens tomografi (OKT) ve Pentacam-HR çekimi) yapıldı. Olgular PES (-) ve PES (+) olarak 2 temel gruba, KG (-) ve KG (+) olarak da 2 alt gruba ayrılarak incelendi. Olguların aksiyel uzunluk (AU), ÖKA ve koroid kalınlığı (KK) parametreleri ile PES varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif korelasyon tespit edilirken (sırasıyla r= -0,176, -0,188 ve -0,332, p= 0,026, 0,017 ve <0,001), AU değerleri ile ÖKA ve ön kamara derinliği (ÖKD) parametreleri arasında anlamlı düzeyde pozitif korelasyon (sırasıyla r= 0,233 ve 0,267, p= 0,003 ve 0,001) saptandı. GİB ile AU, ÖKA ve ÖKD arasında anlamlı negatif korelasyon görüldüğü gibi (sırasıyla r= -0,186, -0,233 ve -0,196, p= 0,018, 0,003 ve 0,013), yaş ile ÖKA ve KK değerleri arasında da anlamlı negatif bir korelasyon gözlendi (sırasıyla r= -0,189 ve -0,389, p= 0,017 ve <0,001). KG varlığı ile demografik ve oftalmolojik veriler karşılaştırıldığında ise aralarında herhangi bir ilişki olmadığı görüldü. Klinik uygulamada oftalmolojik muayeneye ayrıntılı ön ve arka segment değerlendirilmesinin de eklenmesi, PES'in patofizyolojisinin ve prognozunun anlaşılmasına yardımcı olabileceği gibi beraberinde ortaya çıkabilecek diğer hastalıkların da erken tanı ve tedavisi açısından önem arz eder. Anahtar Kelimeler: Arka segment, Kuru göz, Optik biyometri, Optik koherens tomografi, Ön segment, Pentacam-HR, Psödoeksfoliasyon Sendromu.

Arka kamaraBiyometriKuru göz sendromu+3
Ferişte Aras Kalay
Bolu Abant Izzet Baysal University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sağlıklı bireylerde oruç tutmanın göz üzerine olan etkilerinin değerlendirilmesi

Her yıl milyonlarca insan oruç tutmakta ve insan vücudunda dehidratasyon başta olmak üzere çeşitli değişiklikler meydana gelmektedir. Sonuçta göz ve göz fonksiyonları da oruçtan etkilenebilmektedir. Bu çalışmada sağlıklı bireylerde oruç tutmanın göz üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya oruç tutan 80 sağlıklı bireyin sağ gözleri dahil edildi. Saat 08.00 ve 16.00'da,refraksiyon değerleri, pnömotonometri ile göz içi basınçları, biyometri cihazı ile santral kornea kalınlığı, ön kamara derinliği, lens kalınlığı, ortalama kornea kırıcılığı ve aksiyel uzunluk, optik koherens tomografi cihazı ile foveal, temporal ve nazal bölgelerden retina ve koroid kalınlıkları değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen olguların Ramazan ayından 1 ay sonra kontrol ölçümlerialındı. Kontrol ölçümleri ile karşılaştırıldığında oruç sırasında saat 8.00'da santral kornea kalınlığı daha kalın (p<0,001), ortalama kornea kırıcılığı daha düşük (p=0,03), temporalkoroid kalınlığı ise daha inceydi (p=0,005). Saat 16.00'da ise oruç sırasındasantral kornea kalınlığı kontrole göre yine daha kalın (p=0,007), retina ve koroid ise tüm bölgelerde anlamlı olarak daha inceydi (p<0,05). Ramazan ayında alınan ölçümlerle ve kontrol ölçümlerinde yaşanan diürnal değişiklikler karşılaştırıldığındanazal ve temporal retina ile temporal ve fovealkoroid kalınlıklarında anlamlı fark saptandı (p<0,05).Diğer parametrelerde ise anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Sonuçta oruç sırasında retina ve koroid kalınlıklarında anlamlı düzeyde incelme olduğu gözlenmiş ve oruç sırasındavaskülerkomponentin yoğun bulunduğu dokuların daha fazla etkilenebileceği düşünülmüştür. Anahtar kelimeler:Diürnal değişim, Koroid kalınlığı,Oruç, Retina kalınlığı, Santral kornea kalınlığı.

Aç kalmaAçlıkGöz+4
Enes Uyar
Bolu Abant Izzet Baysal University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Türk toplumunda kornea parametrelerinin yaş ile ilişkisinin analizi

Amaç: Pentacam topografi cihazı ile Türk toplumunda, korneanın ön ve arka yüzey ile ön segment parametrelerini ve bu parametrelerin yaş gruplarına göre değişikliklerini saptamak. Materyal-Metod: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran hastalardan herhangi bir göz patolojisi saptanamayan kişilerin kornea topografileri PENTACAM kornea topografi cihazı ile çekildi. Korneanın ön ve arka yüzey keratometri değerleri (K1, K2 ve Kort), astigmatizma ve aksları, ön ve arka kornea yüzeyinin eksenleri, eğrilik yarıçapları (Rdüz, Rdik, Rort), asferite değerleri (Q değeri), korneanın en ince noktası, kornea hacmi, ön kamara hacmi ve derinliği (ÖKH, ÖKD) ve oftalmolojik muayene bulguları retrospektif olarak incelendi. Hastalar 3-19, 20-39, 40-59 ve 60 yaş ve üstü olmak üzere 4 gruba ayrıldı ve yaş gruplarına göre kornea parametre değerleri ve yaşla bu parametrelerdeki değişiklikler araştırıldı. Sonuçlar: Çalışmaya toplam 601 hastanın 1202 gözü dahil edildi. Hastaların 295'i (%49,1) erkek, 306'sı (%50,9) kadındı. Erkeklerde yaş ortalaması 35,99 ± 23,79, kadınlarda yaş ortalaması 34,53 ± 22,27 olarak bulundu. Yaş gruplarına göre ikili gruplar arasındaki ilişkiler değerlendirildiğinde, kornea ön yüzey K1 ve Kort parametreleri için 60 yaş ve üstü grubu ile 20-39 yaş ve 40-59 yaş grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık izlendi. Ön yüzey K2 parametresi için 20-39 yaş grubu ile 3-19 yaş ve 60 yaş ve üstü grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık izlendi. Kornea arka yüzey K1 ve Kort parametreleri ile yaş grupları arasında anlamlı fark izlenmedi. Arka yüzey K2 değeri için 3-19 yaş grubu ile 60 yaş ve üstü grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık izlendi. Kornea ön yüzey ve arka yüzey yarıçaplarından Rdüz ve Rort parametrelerinde 20-39 yaş grubunda artış izlenirken, daha ileri yaş gruplarında azalma izlendi. Arka yüzey Rdik parametresinin yaşla giderek arttığı izlendi. Yaş ilerledikçe kornea ön yüzeyinde kurala uygun astigmatizmanın azaldığı, kurala aykırı ve oblik astigmatizmanın arttığı izlendi. Kornea arka yüzeyinde ise kurala uygun ve oblik astigmatizmanın arttığı, kurala aykırı astigmatizmanın azaldığı izlendi. Korneanın 3-19 yaş grubunda daha prolate bir yapıda olduğu izlendi. Kornea ön yüz asferitesi 3-19 yaş grubunda -0,39, 20-39 yaş grubunda -0,31, 40-59 yaş grubunda -0,30, 60 yaş ve üstü grupta -0,31 olarak bulundu. Kornea arka yüz asferitesi 3-19 yaş grubunda -0,34, 20-39 yaş grubunda -0,35, 40-59 yaş grubunda -0,45, 60 yaş ve üstü grupta -0,48 olarak bulundu. Çalışmamızda 40 yaşından sonra arka yüzey Q değerinde belirgin negatifleşme izlenirken, ön ve arka yüzey Q değerleri arasındaki farkın giderek arttığı izlendi. Korneanın yaşla birlikte daha prolate yapıda olduğu izlendi. Yaşla birlikte ÖKH'nin, ÖKD'nin, kornea hacminin ve korneanın en ince noktasının azaldığı saptandı. Tartışma: Çalışmamızda Türk toplumunda kornea parametreleri ve bu parametrelerin yaş ile değişimi araştırılmıştır. Korneanın yaşla birlikte daha prolate yapıda olduğu, kornea ön yüzeyinde kurala uygun astigmatizmanın azaldığı kurala aykırı ve oblik astigmatizmanın arttığı izlenmiştir. Kornea arka yüzeyinde ise kurala uygun ve oblik astigmatizmanın arttığı, kurala aykırı astigmatizmanın azaldığı izlenmiştir. ÖKH, ÖKD, kornea hacmi ve korneanın en ince noktası ile yaş arasında negatif korelasyon görülmüştür. Anahtar kelimeler: Kornea, Kornea Topografisi, Pentacam.

Kornea topografisiÖn göz segmenti
Denizcan Özizmirliler
Dokuz Eylül University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yaşa bağlı makula dejenerasyonunda intravitreal bevacizumab'a yanıtsız hastalarda ranibizumab ve aflibercept enjeksiyonlarına verilen yanıtların karşılaştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ Yaş tip yaşa bağlı makula dejenerasyonunda intravitreal bevacizumaba yanıtsız hastalarda ranibizumab (RA) ve aflibercept (AF) enjeksiyonlarına verilen yanıtların, en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) ve optik koherens tomografi (OKT) parametreleri; santral foveal kalınlık (SFK), subretinal sıvı (SRS) ve pigment epitel dekolmanı (PED) boyutu ile karşılaştırılması. YÖNTEM Retrospektif bu çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Göz Hastalıkları Kliniğinde 2019-2022 tarihleri arasında takipli yaş tip YBMD tanısını FFA'da YBMD'ye sekonder KNVM teşhisi ile alıp 2 yıl süreyle takip edilen intravitreal enjeksiyon tedavisi alan hastalar dahil edildi. 4-6 hafta arayla ardışık 3 doz bevacizumab uygulanan ve yanıt alınamayan hastalara 4-6 hafta arayla ardışık 3 doz intravitreal RA veya AF uygulandı. Sonraki kontrollerinde yetersiz yanıt alınan hastalara tedavi et ve uzat rejimine göre ek dozlar yapılarak takip edildi. BULGULAR Çalışmaya AF grubunda 47 E, 42 K, 89 hasta (6 bilateral) 95 göz, RA grubunda 82 E, 38 K, 120 hasta (11bilateral) 131 göz toplam 209 hastanın 226 gözü dahil edildi. Tüm hastaların 0. , 3. , 6. , 12. , 18. ve 24. aylarda dilate fundus muayenesi yapıldı, OKT parametreleri (SFK , SRS , PED ) ve EİDGK değerlendirildi. Başlangıçtan 24.aya kadar her iki grup arasında karşılaştırma yapıldı. RA ve AF grupları arasında 3.ay / 24.ay EİDGK, SFK ve SRS değişimi (p>0.05) anlamlı farklılık göstermemiştir. RA grubunda 3.ay / 24.ay PED düşüşü AF grubundan anlamlı (p<0.05) olarak daha yüksekti. RA grubunda toplam enjeksiyon sayısı AF grubundan anlamlı (p<0.05) olarak daha yüksekti. TARTIŞMA VE SONUÇ Yaş tip YBMD hastalarında intravitreal AF ve RA enjeksiyonlarının PED dışında diğer OKT bulguları ve EİDGK üzerinde benzer sonuçlar ortaya koyduğu saptanmıştır. RA grubunda vertikal PED boyutu düşüşü AF grubundan daha yüksek olsa da 24 aylık takip süresinde toplam enjeksiyon sayısının RA grubunda daha yüksek olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler:Yaşa bağlı makula dejenerasyonu , Görme keskinliği , Optik koherens tomografi , aflibercept , ranibizumab

Erhan Özdemir
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kapak retraksiyonu olan tiroid orbitopatili hastalarda botulinum toksin uygulanması ve sonuçları, sonuçlara etki eden faktörlerin değerlendirilmesi

Amaç: Tiroid orbitopatiye (TO) sekonder üst göz kapağı retraksiyonu (ÜGKR) tedavisinde botulinum toksin A (BoTA) enjeksiyonu klinik sonuçlarının karşılaştırılması, BoTA etkinlik düzeyi ve etkinlik düzeyine etki eden faktörlerin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Göz Hastalıkları Kliniği'ne Mayıs 2022 ve Ekim 2023 tarihleri arasında TO nedenli ÜGKR ile başvuran ve levator kasına BoTA enjeksiyon tedavisi uygulanan 34 hastanın 52 gözünün kayıtları retrospektif incelendi. Retraksiyon düzeyine göre hafif ve orta-şiddetli alt gruplara ayrıldı. Hastaların demografik özellikleri, enjeksiyon öncesi (EÖ) ve enjeksiyon sonrası (ES) sırasıyla 2.hafta, 1., 3. ve 6.ay muayenelerindeki kapak aralığı, klinik aktivite skoru (KAS), tiroid fonksiyon testi (TFT) ölçümleri ve tedaviye etki eden faktörler kaydedildi. Bulgular: 24'ü kadın (% 70,5), 10'u erkek (% 29,4), yaş ortalaması 48,56 olan 34 hastanın 52 gözü çalışmaya dahil edildi. 19 hasta ötiroid bulundu. 52 gözden 21'inde (% 40,3) hafif, 31'inde (% 59,6) ise orta-şiddetli ÜGKR saptandı. MRD1 değerleri hafif ve orta-şiddetli evre vakalarda; ES 2.hafta ve 1.ayda, EÖ ve ES 6.aya göre anlamlı olarak düşük bulundu. Nazal kapak aralığı (NKA) ve santral kapak aralığı (SKA), hafif ve orta-şiddetli evrelerde, ES 2.hafta, 1.ay ve 3.ay değerleri, EÖ'ne göre; ES 2.hafta ve 1.ay değerleri, ES 6.aya göre anlamlı düzeyde daha düşük olduğu belirlendi. Temporal kapak aralığı (TKA) değerleri hafif evrelerde, ES 2.hafta, 1.ay değerleri, EÖ ve ES 6.aya göre; aynı zamanda ES 3.ay değerleri EÖ'ne göre anlamlı olarak düşük saptandı. TKA orta-şiddetli evreli vakalarda, ES 2.hafta, 1.ay ve 3.ay değerleri, EÖ ve ES 6.aya göre; ES 1.ay ve 3.ay MRD2 değerleri, EÖ'ne göre anlamlı düzeyde daha düşük olduğu belirlendi. Hafif ve orta-şiddetli evre olan gruplarda KAS, EÖ'ne göre ES 1.ayda anlamlı olarak düşük bulundu. ES takiplerinde SKA ve TKA değerleri, EÖ'ne göre hiç yüksek çıkmamış olanların ağırlıklı olarak ötiroid olduğu, 6.ayda yüksek çıkmış olanların ise ağırlıklı olarak ötiroid olmadığı belirlendi. EÖ lidlag varlığı, sigara içme durumu, radyoaktif iyot (RAİ) tedavisi, tiroidin medikal tedavisi, tiroid hastalık süresi, hafif veya orta-şiddetli evre oluşu ile tedavi yanıtı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p>0,05). ÜGKR tedavisinde BoTA enjeksiyonu ile hastalardan % 65'inde (34 gözde) BoTA etkinliğinin devamlı olduğu sonucuna ulaşıldı. Tartışma ve Sonuç: Ötiroid olgularda BoTA enjeksiyon sonuçları daha stabil seyretmektedir. Distiroid olgularda da antitiroid tedavi cevabı beklenirken BoTA enjeksiyonu; ÜGKR tedavisinde kapak aralığını azaltarak konjonktival hiperemiyi azaltır ve sekonder olarak da kuru göz tedavisinde de ön planda düşünülmelidir. Anahtar Kelimeler: Tiroid orbitopati, botulinum toksin A, üst göz kapağı retraksiyonu.

Gaye Dalkıran Vural
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Graves orbitopatili hastalarda kornea biyomekaniğinin değerlendirilmesi

Amaç: Klinik aktivite skoru ≥3 olan hastaların Oküler Response Analizörü ile kornea biyomekaniği parametrelerinin değerlendirilmesi Metod: Çalışmaya Ocak 2018 - Eylül 2020 ayları arasında Dokuz Eylül Üniveritesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Nörooftalmoloji birimimize endokrinolojiden Graves hastalığı göz bulgularının değerlendirilmesi amacıyla yönlendirilen ve Graves Orbitopatisi olan hastalar ile yaş ve cinsiyet uyumlu sağlıklı bireyler çalışmaya dahil edilmiştir. Kinik aktivite skoru (KAS) ≥3 Graves orbitopatisi (GO) olan 34 hastanın 68 gözü ile 54 sağlıklı bireyin 107 gözü çalışmaya alındı. Görme düzeyini etkileyebilecek ek oftalmolojik problemi olan ve diyabet ya da hipertansiyon dışında ek sistemik hastalığı olan hastalar çalışmaya dahil edilmemiştir. Tüm hastalara tam oftalmolojik muayene yapıldıktan sonra Oküler Response Analizörü (ORA) ile ölçüm yapıldı. Bulgular: Aktif GO'si olan hastaların (Grup A) yaş ortalaması 54,8±12,2 iken, kontrol grubunda (Grup B) yaş ortalaması 53,5±11,5 olarak saptanmıştır. Gruplar arası yaş oranında istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Kadın oranı Grup A'da %79, erkek oranı %21 iken; Grup B'de kadın oranı %80, erkek oranı %20 bulunmuş olup iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark tespit edilmemiştir (p>0,05). ORA parametreleri değerlendirildiğinde; Goldmann applanasyon tonometri – göz içi basıncı (IOP-GAT) ortalaması, hasta grubunda 16,04±3,7mmHg, kontrol grubunda 14,51±3,4mmHg; Goldmann ile ilişkili göz içi basıncı (IOPg) ortalaması, hasta grubunda 16,58±4,1mmHg, kontrol grubunda 14,91±3,9mmHg; kornea-kompanse edilmiş göz içi basıncı (IOPcc) ortalaması ise, hasta grubunda 17,17±3,6mmHg, kontrol grubunda 15,23±4,1mmHg olarak saptanmıştır. Sonuç olarak aktif GO hastalarında IOP-GAT (p=0,007), IOPg (p=0,008) ve IOPcc (p=0,002) istatistiksel anlamlı olarak yüksek tespit edilmiştir. Korneal histerezis (CH) ortalaması ise, hasta grubunda 9,60±1, kontrol grubunda ise 10,43±2 olarak tespit edilmiştir. Grup A'da Grup B'ye oranla daha düşük tespit edilmesi istatistiksel olarak anlamlı değerlendirilmiştir. Sonuç: KAS ≥3 olan hastalarda sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında CH'in anlamlı şekilde azaldığı görülmüştür. Ayrıca IOPg, IOPcc ve IOP-GAT sağlıklı bireylere göre istatistiksel anlamlı artış tespit edilmiştir.

BiyomekanikGraves hastalığıGöz hastalıkları+2
Ferdane Ataş
Dokuz Eylül University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Düzensiz astigmatlı gözlerde skleral kontakt lens uygulaması sonuçlarımız

Amaç: Keratokonus başta olmak üzere düzensiz astigmatlı gözlerde skleral kontakt lenslerin etkinliliğini araştırmak. Materyal ve Metod: Çalışmamız, Akdeniz Üniversitesi Göz hastalıkları Kliniği Kornea ve Kontakt Lens birimine başvuran Ocak 2021- Şubat 2024 tarihleri arasındaki başta keratokonus tanısı olan ve diğer düzensiz astigmatizma nedenleri olan hastalara skleral kontakt lens uygulamamızı kapsamaktadır. Çalışmamız Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Etik Kurulunun TBAEK-636 sayılı kararı ile onayını takiben Helsinki deklarasyonu prensiplerine uygun olarak yapılmıştır. Hastaların verileri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. 98 hastanın 159 gözüne uygulanan skleral kontakt lens sonuçlarını içermektedir. Skleral kontakt lens uygulaması sonrası görme keskinliği değişiklikleri ve görme keskinliğini etkileyebilecek parametreler değerlendirilmiştir. Hastaların skleral kontakt lens öncesi K1,K2, Kmaks,Kort , görme keskinliği, en ince noktadaki kornea kalınlığı ,geçirilmiş oküler cerrahileri , ve lense uyum sağlayıp sağlayamadıkları değerlendirilmiştir. Bulgular: Skleral kontakt lensler keratokonus başta olmak üzere düzensiz astigmatlı gözlerin tedavisinde önemli bir yer tutmaktadır. CXL, KP veya intrastromal halka gibi daha önce geçirilmiş cerrahi nedenli düzensiz astigmatların tedavisinde de skleral kontakt lensler anlamlı olarak görme keskinliğinde artış sağlarlar. Görme keskinliği artışını araştırdığımız çalışmada 2 farklı marka lens denenmiştir ; lenslerin birbirine üstünlüğü saptanmamıştır. Kullanılan sklerla kontakt lenslerin çaplarının görme keskinliği. Artışı ile ilişklisi saptanmamıştır.Cinsiyet dağılımında %56.1 ile erkek cinsiyet daha önde bulunmuştur . En ince noktadaki kornea kalınlığı minimum 189 maksimum 594 mikron olarak ölçülmüştür. Kmax sağ gözde 58.44, sol gözde ise 57.13 olarak bulunmuştur.Skleral kontakt lenslere uyum %93.9 olarak bulunmuştur.% 98 hasta oranı ile keratokonus hastalarımızın büyük bir kısmını temsil etmektedir. Sonuç: Keratokonus başta olmak üzere düzensiz astigmatizmalı gözlerde uygulanan skleral kontakt lensler ile görme keskinliği belirgin olarak artmaktadır. Skleral kontakt lensler uygulaması sonrasında yüksek oranda uyum gösterilen lenslerdir. Hastaların skleral kontakt lens uygulaması sonrasında ; daha önce var olan oküler yüzey şikayetlerininde belirgin olarak azaldığı görülmüştür. Anahtar Sözcükler: Keratokonus, Düzensiz Astigmatizma, Skleral Kontakt Lens

Yusuf Cemal Tur
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Retinal ven oklüzyonlarında takip ve tedavi sonuçlarımız

Retinal ven oklüzyonları (RVO), görme kaybına yol açan en yaygın ikinci vasküler retina patolojisidir. Bu çalışmada kliniğimizde retinal ven oklüzyonu (RVO) tanısı konmuş hastalarda risk faktörleri, takip süreci ve uygulanan tedavi seçeneklerinin görsel ve anatomik başarısını araştırdık. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda Ocak 2017 - Aralık 2023 tarihleri arasında takip ve tedavi edilen RVO hastalarının kayıtları retrospektif olarak incelendi, 144 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, tedavi öncesi ve sonrası muayene ve OKT bulguları kaydedildi. RVO alt tipleri ve tedavi yöntemlerine göre, görsel prognoz anatomik başarı ve komplikasyonlar değerlendirildi. Çalışmamızda SRVO ve RVDO hastalarında anti-VEGF ve deksametazon gruplarında 12. ayda başlangıca göre santral retinal kalınlıkta anlamlı azalma izlendi ancak enjeksiyon gruplarının birbirine üstünlüğü saptanmadı. SRVO hastalarında her iki enjeksiyon grubunda görme keskinliğindeki artış istatistiksel olarak anlamlı değildi. RVDO hastalarında her iki enjeksiyon grubunda 12. ayda başlangıca göre görme keskinliğinde anlamlı artış mevcuttu ancak enjeksiyon grupları arasında anlamlı farklılık yoktu. 12 aylık takip sonunda başlangıç zorunlu 3 doz intravitreal bevacizumab enjeksiyonu sonrasında SRVO hastalarında gereken enjeksiyon sayısı gruplar arasında benzerken, RVDO hastalarında anti-VEGF grubunda anlamlı bir şekilde daha az olduğu görüldü. RVDO hastalarında glokom gelişimi ya da progresyonu deksametazon uygulanan grupta daha sık saptandı, ancak anatomik ve görsel iyileşme her iki enjeksiyon grubunda benzer bulundu. RVO prognozu eşlik eden risk faktörleri ve RVO'nun alt tipine göre değişkenlik göstermektedir. Bu nedenle RVO'ya ikincil makula ödeminin tedavisinde intravitreal anti-VEGF ve deksametazon tedavisi RVO alt gruplarında değişken başarı sağlamaktadır. Anahtar Kelimeler: SRVO, RVDO, Anti-VEGF, Deksametazon, RVO

Özge Ekin Geçer Şerifoğlu
Akdeniz University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psödoeksfoliasyon sendromu olan hastalarda katarakt ameliyatı öncesi ve sonrası makula ve optik disk başı vasküler yoğunluğun değerlendirilmesi

Amaç: Psödoeksfoliasyon Sendromu (PES) kataraktı olan hastalar ile yaşa bağlı kataraktı olan hastalarda komplikasyonsuz katarakt ameliyatından önce ve sonra makula ve optik disk başı vasküler akımın optik koherens tomografi anjiografi (OKT-A) ile değerlendirilmesi amaçlandı. Metot: Çalışmaya İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Kliniğine başvuran ve cerrahileri komplikasyonsuz tamamlanan 62 hastanın 62 gözü dahil edildi. 2 hastada operasyondan 1 ay sonra kistoid makula ödemi gelişmesi üzerine çalışmadan çıkarıldı. Geri kalan hastalar iki gruba ayrıldı. PES birlikteliğinde kataraktı olan 30 hasta birinci grubu oluştururken (PES'li grup), yaşa bağlı kataraktı olan 30 olgu ikinci grubu (Kontrol grubu) oluşturdu. Hastalara en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK), biomikroskobik muayene, göz içi basıncı (GİB) ve fundus muayenesini içeren tam oftalmolojik muayene yapıldı. Flaremetre, kornea endotel hücre sayısı (KES), aksial uzunluk (AU) parametreleri ölçüldü ve kaydedildi. OKT-A ile makula ve optik disk başı superficial vasküler pleksus yoğunluğu (SVPY)(%), derin vasküler pleksus yoğunluğu (DVPY)(%), koryokapiller vasküler yoğunluk (KVY)(%) ve ganglion hücre kompleksi (GHK) parametreleri ameliyattan önce ve sonra değerlendirildi. Tüm parametreler her iki grup arasında ve ayrı ayrı olmak üzere karşılaştırıldı. Bulgular: En iyi düzeltilmiş görme keskinliği ameliyattan önce PES grubunda Kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük olup (p=0,045), aynı şekilde ameliyattan sonra da düşük bulunmuştur (p=0,036). PES grubunda ameliyattan önce ölçülen GİB Kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek olmasına rağmen (p=0,006) ameliyattan sonra her iki grup arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). PES grubunda ameliyattan önce ölçülen flaremetre Kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek (p<0,001) olup yine aynı şekilde ameliyattan sonra da yüksek bulunmuştur (p=0,001). Ameliyattan önce ölçülen KES, PES grubunda Kontrol gruba göre anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur (p=0,014). OKT-A ile ölçülen makula ve optik disk başı SVPY, DVPY, KVY ile GHK parametreleri değerlendirildiğinde ameliyattan önce ve sonra her iki grup karşılaştırıldığında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p>0,05). PES ve Kontrol grubu kendi içinde değerlendirildiğinde ise makula ve optik disk başı SVPY, DVPY, KVY ile GHK tüm parametrelerde ameliyat sonrasında öncesine göre anlamlı olarak artış saptanmıştır (p<0,05). Sonuç: Komplikasyonsuz katarakt ameliyatından sonra gerek PES kataraktlı hastalarda gerekse yaşa bağlı kataraktlı hastalarda foveal, parafoveal ve optik disk başı vasküler damar yoğunluğunda artış bulunmuştur. GİB'nda ise azalma tespit edilmiştir. Her iki grup karşılaştırıldığında foveal, parafoveal ve optik disk başı vasküler yoğunlukta ameliyattan sonra ameliyat öncesine göre bir farklılık saptanmaz iken, ameliyat öncesinde PES grubunda GİB, flaremetre daha yüksek bulunmuş KES ise daha düşük bulunmuştur. Katarakt ameliyatından sonra vizyon artışı ve GİB kontrolü sağlanmakla beraber, makula ve optik disk başı vasküler akımda artış olduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: makula vasküler damar yoğunluğu, optik disk başı vasküler damar yoğunluğu, katarakt cerrahisi, optik koherens tomografi anjiografi

Göz hastalıklarıKataraktKatarakt çıkartılması+4
Mehmet Bedii Oğurel
İstanbul University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Epiretinal membran cerrahisinde prognozu etkileyen faktörler

Amaç: Epiretinal membran (ERM) cerrahisi sonrası görme keskinliğine, preoperatif faktörler ve optik koherens tomografi (OKT) bulgularının etkilerinin incelenmesi. Gereç ve Yöntem: İ.Ü. İstanbul Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalında Ocak 2013-Ocak 2021 arasında idiyopatik ERM nedeniyle pars plana vitrektomi (PPV) uygulanan hastaların dosyaları retrospektif olarak tarandı. Postoperatif 1.ay, 3.ay, 6.ay ve 12.ay kontrollerine düzenli gelen ve OKT görüntüleri bulunan toplam 47 hastanın 47 gözü çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, cerrahi özellikler, preoperatif ve postoperatif muayene bulguları, OKT bulguları (santral makula kalınlığı (SMK), subfoveal retina kalınlığı, subfoveal koroid kalınlığı, intraretinal kistik değişiklikler, eksternal limitan membran (ELM) ve elipsoid zon (EZ) bütünlüğü, retinoskizis, ektopik foveal iç katmanlar, retina iç katmanlarının dezorganizasyonu (DRIL), lameller delik-psödohol, retinal herniasyon, subretinal sıvı (SRS), hiperreflektif noktalar) retrospektif olarak incelendi. Cerrahi sonrası en iyi düzeltilmiş görme keskinliğinde (EİDGK) artış fonksiyonel başarı olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmaya 47 hastanın 47 gözü dahil edildi. Hastaların ortalama yaşı 64,93±8,83 idi. Hastaların cerrahi öncesi EİDGK (logMAR) değeri ortalama 0,56±0,28 iken cerrahi sonrası son muayenede 0,31±0,33 idi. EİDGK (logMAR) değerindeki değişim 1.ayda istatistiksel olarak anlamlı değilken (p>0,05), 3.aydan itibaren (3.ay, 6.ay, 12.ay, son muayene) istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı (p=0,002; p=0,002; p=0,001; p=0,001; p<0,01). Hastalarda cerrahi öncesi ortalama SMK 486,6±109,62 μm iken cerrahi sonrası son muayenede 364,28±71,55 μm idi. Cerrahi sonrası 1.aydan itibaren (1.ay, 3.ay, 6.ay, 12.ay, son muayene) meydana gelen bu azalma istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,001; p=0,001; p=0,001; p=0,001; p=0,001; p<0,01). Hastalar arasında cerrahi öncesi EİDGK karşılaştırıldığında, DRIL varlığı daha düşük görme keskinliğine sahip olgularda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0,024; p<0,05). Diğer OKT parametreleri açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Cerrahi sonrası fonksiyonel başarı sağlanan olguların yaş ortalamasının fonksiyonel başarı sağlanamayan olgulara kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük olduğu görüldü (sırasıyla 63,11±8,3 ve 71,7±7,67; p=0,003; p<0,01). Fonksiyonel başarı sağlanan olguların başlangıçtaki ortalama subfoveal koroid kalınlığı ölçümünün başarı sağlanamayan olgulara kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek olduğu görüldü (sırasıyla 290,41±82,76 μm ve 220,7±88,5 μm; p=0,019; p<0,05). Ayrıca hastaların EZ bütünlüğündeki bozulmanın istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fonksiyonel başarıyı etkilediği görüldü (p=0,001; p<0,01). Hastaların %21,3'ünde (n=10) yalnızca ERM'nin soyulduğu, %78,7'inde (n=37) ERM ile birlikte ILM'nin de soyulduğu görüldü. ILM'nin soyulduğu hastalar ile yalnızca ERM'nin soyulduğu hastalar fonksiyonel başarı açısından karşılaştırıldığında anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Sonuç: İdiyopatik ERM hastalarında PPV uygulanarak ERM'nin soyulması güvenilir ve etkinliği kanıtlanmış bir cerrahi tedavi yöntemidir. Ameliyat öncesi bazı faktörler ve OKT bulguları incelenerek görsel prognoz hakkında fikir edinmek mümkündür. Hasta yaşı, EZ bütünlüğü ve subfoveal koroid kalınlığının fonksiyonel başarıyı etkileyebileceği görülmüştür.

Cerrahi-gözEpiretinal membranGöz+3
Alper Erdoğan
İstanbul University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Proliferatif diyabetik retinopati hastalarında panretinal fotokoagülsayon öncesi ve sonrası makulanın anatomik ve mikrovasküler yapısının değerlendirilmesi

Amaç: Proliferatif Diyabetik Retinopati tanısı olan gözlerde panretinal fotokoagülasyon(PRF) tedavisinin makulanın anatomik ve mikrovasküler yapısı üzerine olan değişikliklerini incelemek. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göz Hastalıkları bölümü poliklinik ve retina birimine başvuran daha önce herhangi bir lazer tedavisi uygulanmamış PDR tanılı lazer tedavisi gerekliliği olan Tip 2 DM tanılı 26 hastanın 39 gözü dahil edildi. PRF tedavisi öncesi ve sonrası 1., 3. ve 6. aylarda en iyi düzeltilmiş görme keskinliği, yapılan tüm oftalmolojik muayeneleri, çekilen optik koherens tomografi ve optik koherens tomografi anjiografi tetkiklerinin verileri not edildi. OKT cihazında santral ve parafoveal retina kalınlıkları, ganglion hücre tabakası kalınlığı ve submaküler koroid kalınlığı ölçümleri yapıldı. OKTA cihazında ise derin ve yüzeyel kapiller pleksus FAZ alanları ve her iki pleksusta santral ve parafoveal 4 kadran vasküler dansite (%) ölçümleri not edildi. Daha sonra FAZ görüntüleri İmageJ uygulamasında değerlendirilerek dairesellik indeksi (circularity index), perimetri değeri ve round değeri hesaplanarak kaydedildi. Ayrıca hastaların bilinen diabetes mellitus (DM) tanı süresi, DM tedavisi için hangi tedavileri aldığı ve PRF tedavisi öncesi HbA1c değerleri not edildi. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması; 57,35±12,06 idi. Tedavi öncesi HbA1c değerleri ortalaması; 8,5±1,73 olarak bulundu. Tedavi öncesi santral koroidal kalınlık ortalaması 272,85±62,28 mikrometre olarak bulundu. Tedavi tamamlandıktan sonraki 1.ayda bu değer 265,74±60,66 iken, 3. ayda 261,23±54,42 ve 6. ayda 257,03±56,22 olarak bulundu. Bu azalma istatistiksel olarak anlamlı bulundu. FAZ alanında tedavi öncesine göre tedavi sonrası 3.(p<0.001) ve 6. Aylarda(p<0.001) anlamlı azalma olduğu görüldü. FAZ alanının dairesellik indeksi ve perimetri değerlerinde anlamlı bir farklılık saptanmadı. EİDGK'de tedavi öncesine göre tedavi sonrası kontrollerde anlamlı bir değişim görülmedi. Sonuç: PRF tedavisi sonrası, santral koroidal kalınlıkta anlamlı bir azalma tespit edilmiştir, bu durum PRF'nin koroidal dolaşım üzerindeki etkisini desteklemektedir. Ayrıca FAZ alanında 3. ve 6. aylarda anlamlı bir daralma gözlemlenmiş olup, bu sonuç PRF'nin maküler iskemiyi kontrol altına almadaki potansiyel rolünü gösterir niteliktedir. Anahtar Kelimeler; diyabetik retinopati, panretinal fotokoagülasyon, optik koherens tomografi anjiografi, foveal avasküler zon

Diabetik retinopati
Kübra Tuğçe Arabacı
Akdeniz University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ambliyopi tanısı ile takip ettiğimiz hastaların tedavi sonuçları ve sonuçlara etki eden faktörlerin değerlendirilmesi

Akdeniz Üniversitesi Hastanesi şaşılık ve pediatrik oftalmoloji biriminde ambliyopi tanısı ile takip ettiğimiz hastaların uzun dönem kapama tedavi sonuçlarımız.

Asmar Novruzlu
Akdeniz University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel sıçan üveit modeli ve ARPE-19 hücre kültüründe tauroursodeoksikolik asidin oküler inflamasyon üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Giriş: Endotoksinle indüklenen üveit (EİÜ), akut oküler inflamasyonu modellemek için yaygın olarak kullanılan ve insan üveitinin bazı özelliklerini yansıtan güvenilir bir deneysel modeldir. Anti-inflamatuar ve hücre koruyucu özelliklere sahip bir safra asidi olan Tauroursodeoksikolik Asit (TUDCA), endoplazmik retikulum (ER) stresi ve apoptoz mekanizmalarını hedefleyerek inflamatuar hasarı azaltabilir. Bu çalışma, TUDCA'nın in vivo ve in vitro EİÜ modellerindeki koruyucu etkilerini araştırmayı amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Erkek Wistar sıçanlarında, lipopolisakkarit (LPS) enjeksiyonu ile EİÜ modeli oluşturulmuş; bazı gruplara intraperitoneal TUDCA uygulaması yapılmıştır. Retinal pigment epitel (RPE) hücre modeli olarak ARPE-19 hücre kültürü kullanılmıştır. Oküler inflamasyon klinik ve histolojik yöntemlerle değerlendirilmiştir. İmmunohistokimya ve immünofloresan boyamalar ile Glukoz Düzenleyici Protein 78 (GRP78), kaspaz-3, kaspaz-12 ve apoptoz belirteçleri analiz edilmiştir. Ayrıca, kaspaz-3 aktivite ölçümleri ve TUNEL analizleri apoptoz düzeylerini değerlendirmek için uygulanmıştır. Bulgular: TUDCA uygulaması, sıçanlarda LPS ile indüklenen inflamasyonu ve retinal kalınlaşmayı anlamlı derecede azaltmıştır. ARPE-19 hücrelerinde, TUDCA uygulaması LPS'ye bağlı hücre canlılığı kaybını önlemiş ve morfolojik hasarı hafifletmiştir. Her iki modelde de TUDCA tedavisi sonrası GRP78, kaspaz-3 ve kaspaz-12 ekspresyon düzeylerinde azalma gözlenmiştir. TUNEL ve kaspaz-3 aktivite testleri, TUDCA'nın retina dokusunda ve hücre kültüründe apoptozu azalttığını doğrulamıştır. Tartışma: Bu bulgular, TUDCA'nın inflamasyonda aktive olan ER stresi ve apoptoz yollarını etkin bir şekilde baskıladığını göstermektedir. Hem anti-inflamatuar hem de sitoprotektif etkileri, TUDCA'nın oküler inflamatuar hastalıklarda potansiyel bir tedavi adayı olarak değerlendirilebileceğini desteklemektedir. Sonuç: TUDCA, EİÜ modelinde klinik, histopatolojik ve moleküler düzeylerdeki inflamatuar yanıtı anlamlı ölçüde baskılamaktadır. Anahtar Kelimeler: Apoptoz, Endoplazmik Retikulum (ER) Stresi, Endotoksinle İndüklenen Üveit (EİÜ), İnflamasyon, Tauroursodeoksikolik asit (TUDCA).

Yusuf Samet Atlıhan
Akdeniz University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pterjium ve pinguekula eksizyonunun kuru göz hastalığına etkilerinin değerlendirilmesi

GİRİŞ-AMAÇ: Bu çalışmanın amacı pterjium ve pinguekula eksizyonu yapılan hastalarda kuru göz hastalığının semptom ve bulgularındaki değişiklikleri değerlendirmek, hastalığın tedavisinde cerrahi karar için uygun zamanı belirlemektir. METOD: Bu çalışma tek merkezli, retrospektif kesitsel karşılaştırmalı bir araştırma olarak planlandı. Akdeniz Üniversite Hastanesi Göz Hastalıkları Polikliniğine Ocak 2022- Mart 2025 tarihleri arasında pterjium ve pinguekula tanısı ile başvuran ve tarafımızca opere edilen hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların ameliyat öncesi ve sonrası muayenelerindeki kuru göz hastalığı semptomları değerlendirildi, pterjium ve pinguekula büyüklükleri biomikroskopik muayenede ölçüldü, kuru göz bulguları schirmer testi, gözyaşı kırılma zamanı, gözyaşı menisküs ölçümü, kornea ve konjonktival boyanma bulgularındaki değişimler değerlendirildi. BULGULAR: Hastaların postoperatif 1.3. ve 6. aylardaki OSDI skorları hem pterjium hem de pinguekula eksizyonu yapılan hastalarda istatistiksel olarak anlamlı olarak azalmıştır(p<0,001). Her iki çalışma grubunda da, Schirmer skorlarında postoperatif ölçüm değerleri, preoperatif ölçüme göre istatistiki açıdan anlamlı olacak şekilde artmıştır (p<0,05). Break-Up Time (BUT) ölçümlerinde Pinguekula grubu hastalarında anlamlı değişim saptanmıştır (p<0,001). Söz konusu değişim, Post-operatif ölçümlerde, BUT değeri 5'in üzerinde olan hasta sayısında anlamlı artış olarak görülmüştür. Pterjium hastalarında ise, BUT değerlerinde istatistiki açıdan anlamlı bir farklılık görülmemiştir (p=0,274). Marjinal gözyaşı menisküs (MGM) değişimi pterjium grubunda istatistiksel açıdan anlamlı iken (p<0,001), pinguekula grubu hastalarında MGM ölçümlerinde anlamlı bir değişim izlenmemiştir. Konjonktiva bulguları saptanan hastaların sayısı hem pterjium hem de pinguekula grubu hastalarında istatistiksel açıdan anlamlı şekilde değişmiştir (p<0,001). Pterjium grubu hastalarında Kornea boya tutulumu görülmeyen hasta sayısı preoperatif ölçüme göre post-operatif 3. ay ve post-operatif 6. ay ölçümlerinde anlamlı şekilde artmıştır (p<0,001). Tedavi sonrası anlamlı iyileşmeyi gösteren bu sonuçlar pinguekula grubu hastalarında ise görülmemiştir. TARTIŞMA VE SONUÇ: Literatürde pterjium eksizyonu sonrası hastalarda kuru göz semptom skorlarının azaldığı, muayene bulgularının gerilediği görülmüştür. Çalışmamızda da pterjium eksizyonu sonrası kuru göz hastalığında semptomların gerilediği, muayene bulgularının düzeldiği görüldü. Pinguekula ve kuru göz arasındaki ilişki bilinse de pinguekula eksizyonu ve kuru göz hastalığı üzerine etkilerini değerlendiren çalışmalar kısıtlıdır. Çalışmamızda eksizyon sonrası 1.3. ve 6. aylarda semptomların azaldığı , OSDI skorlarının düştüğü, Schirmer ve BUT ölçümlerinde artış olduğu, muayene bulgularının gerilediği görülmüştür.

Hüseyin Atak
Akdeniz University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glokom hastalarının sosyodemografik özellikleri ve glokomda yaşam kalitesi

Amaç: Kliniğimiz Glokom Birimi'nde takipli hastaların sosyodemografik özelliklerini, modifiye Glau-QOL-17 Yaşam Kalitesi anketi ile yaşam kalitelerini, klinik verilerini ve bunların birbirleriyle ilişkisini incelemek. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Mart - Aralık 2020 tarihleri arasında kontrol muayenesine gelen, 18 yaş ve üzeri, sekonder glokom dışında ve en az bir yıldır glokom tanılı 126 hasta alındı. Hastaların son muayenelerindeki klinik ve sosyodemografik verileri üzerinden değerlendirme yapıldı ve bunların yaşam kalitesine olan etkileri incelendi. Glokom ile ilgili yaşayabilecekleri zorluklarla ilgili sorular eklenerek hastalara Modifiye Glau-QOL-17 Yaşam Kalitesi anketi uygulandı. Görme alanı Mean Deviation (MD) değerine göre hastalar 6 gruba ayrıldı. Hastaların MD değerine göre gözleri kendi içinde MD değeri iyi olan 'iyi göz', MD değeri daha kötü olan 'kötü göz' olarak tanımlandı. Bulgular: Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması 63,60±13,04 yaştı. Olguların %49,2'si kadın, %37,3'ü ilkokul mezunu, %67,5'u evliydi. Hastaların %93,7'si topikal ilaç kullanmaktaydı ve en sık ilaç lokal yan etkisi (%75) batmaydı. Kullanılan damla şişesi arttıkça lokal yan etki görülme oranı arttığı gözlenirken (p=0,019; p<0,05); sistemik yan etkide istatiksel anlamlı bir fark izlenmedi (p>0,05) Gençler daha sıklıkta damlalarını kendi damlatırken (p=0,031; p<0,05), damlalarını ismiyle hatırlamaktaydı. (p=0,009; p<0,01) Hastaların %25'inde glokom tanısı sonrası çarpma düşme sıklığında artış görüldü. Hastanın klinik verileri incelendiğinde EİDGK ile MD değeri arasında ve c/d oranı ile RNFL arasında daha güçlü ilişki saptandı. Ölçekte "Günlük Yaşam" alt boyut puanı (87,17±18,68) en yüksekken, "Anksiyete" alt boyutunda (74,21±23,25) en düşük saptandı. İleri yaş (p<0,01), evli olmak (p<0,05), emekli olmak (p<0,05), kötü göz düzeltilmiş en iyi görme keskinliğinin yüksek olması (p=0,001), kötü göz MD değerinin iyi olması (p=0,001), 1.grupta olmak (p=0,001) yüksek puanlarla ilişkili iken, kadın olmak (p=0,010) kötü göz c/d oranı yüksekliği (p=0,020), primer açı kapanması glokomu (PAKG) tanısı ( p=0,011), insomnia veya migreni olmak (p=0,013, p=0,032), günlük 3 şişe ilaç kullanmak (p=0,029) düşük yaşam kalitesi puanlarıyla ilişkili saptandı. Sonuç: Glokom yaşam kalitesini hastaların sosyodemografik özelliklerine, glokomun evresi, kullanılan ilaçların sayısı, yan etkilerine göre farklı şekilde etkileyebilmektedir. Tıbbın her alanında olduğu gibi glokom hastalarına yaklaşırken de bütünsel yaklaşılmasının, kişiye özel tedavi planlanmasının tedavi başarısında ve hastaların tedaviye uyumunda faydalı olacağı kanaatindeyiz.

GlokomGöz hastalıklarıSosyodemografik özellikler+1
Gizem Sayar Bilgin
İstanbul University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Lens gücünün yeni biometri formülleri kullanılarak hesaplanması

Amaç: Hastaların fakoemülsifikasyon cerrahisi öncesindeki biometrik ve refraktif verileri kullanılarak; 6 farklı biometrik formül ile göz içi lens (GİL) gücünün hesaplanması ve formüllerin cerrahi sonrası refraktif sonuçlara göre doğruluklarının karşılaştırılması. Gereç ve Yöntem: Ocak 2016 – Temmuz 2019 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları kliniğinde katarakt tanısı konup fakoemülsifikasyon cerrahisi uygulanan 43 hastanın 65 gözünün verileri retrospektif olarak incelendi. Sonuçlar: Çalışmaya alınan 43 hastanın yaş ortalaması 64,65 ± 8,23 (47-86) yıl idi. Ortalama aksiyel uzunluk 23,5±0,7 mm (22,01-24,5) olarak saptandı. Hastalarda hedeflediğimiz refraksiyon değerine karşılık gelen GİL gücü SRK/T formülüne göre hesaplandı. Postoperatif 3. ay ve sonrasında yapılan muayeneler ile hastaların sonuç refraksiyon değerleri saptandı. Hastaların preoperatif en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) 0,44±0,4 logMAR iken, postoperatif EİDGK 0,08±0,04 idi ve anlamlı bir artış mevcuttu (p<0,001). Hastaların optik biometri ölçümleri kullanılarak, aynı kırma gücüne sahip GİL implante edildiğinde, Hoffer Q, T2, Ladas Süper Formülü, Barrett Universal II ve Hill-RBF formülleriyle ortaya çıkacak hedef refraksiyon değerleri not edildi. Kullanılan formüllerin saptadığı hedef refraksiyon değerleri ile hastaların sonuç refraksiyonlarının sferik eşdeğerleri arasındaki fark not edildi ve formüller arasındaki refraktif sapma değerleri karşılaştırıldı. SRK/T formülü kullanıldığında refraktif sapma 0,29±0,29 D, T2 formülü ile 0,27±0,27 D, Hoffer Q ile 0,3±0,24 D, Ladas Süper Formülü ile 0,3±0,26 D, Barrett Universal II formülü ile 0,33±0,28 D, Hill-RBF formülü ile 0,27±0,29 D olarak saptandı. Formüllerin refraktif sapma derecelerinin -0,50 D ile +0,50 D aralığında olduğu vakaların yüzdeleri şu şekildeydi: %87,7 ile T2 formülü, %86,2 ile Hill-RBF, %84,6 ile Hoffer Q ve SRK/T formülleri, %83,1 ile Barrett Universal II, %81,5 ile Ladas Süper Formülü. Formüllerin -1.00 D ile +1.00 D aralığında çıkan refraktif sapma yüzdeleri ise şu şekilde saptandı: %98,5 ile Hoffer Q ve Hill-RBF, %96,9 ile T2 formülü, Ladas Süper Formülü, Barrett Universal II ve SRK/T formülü. Refraktif sapma değerleri açısından formüller arasında istatiksel olarak anlamlı bir farklılık izlenmedi (p>0,05). Tartışma: Çalışmada yer alan 6 biometri formülünün ±1 D içinde refraktif sapma ile hedef refraktif değere ulaşma şansı %96,9 düzeyi ve üzerindedir. Bu formüllerin her biri normal uzunluktaki gözlerde preoperatif GİL gücünü hesaplamak için güvenli bir şekilde kullanılabilir.

BiyometriFakoemülsifikasyonGöz+3
Elif Ergül
İstanbul University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aponevrotik ptozisli hastalarda standart ve küçük kesiden levator ilerletme cerrahisinin sonuçları

Giriş ve Amaç: Levator ilerletme, aponevrotik ptoz tedavisinde etkili bir cerrahi teknik olarak kabul edilir ve tüm üst kapak kıvrımı boyunca yapılan kesiden uygulanır. Küçük kesi cerrahisinin amacı doku tahribatının azaltılması, ameliyat süresinin kısalması, hızlı iyileşme ve azalmış skar oluşumudur. Çalışmamızda küçük kesiden levator ilerletme cerrahisi ile standart levator cerrahisinin sonuçları kıyaslandı. Gereç ve Yöntem: 2018-2020 yıllarında aponevrotik ptoz tanısıyla kliniğimizde küçük insizyondan levator ilerletme veya standart levator reinsersiyonu cerrahisi geçirmiş olan hastaların dosyaları ve fotoğrafları taranarak ameliyat sonuçları ve hasta bilgileri retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Küçük kesiden opere edilen birinci grupta 31 hastanın 46 gözü; standart levator cerrahisi yapılan ikinci grupta 26 hastanın 36 gözü olmak üzere toplam 82 göz incelendi. Her iki grubun yaş, cinsiyet, sistemik ve oftalmolojik patolojileri, levator fonksiyonu (LF), preoperatif kapak-refle mesafesi (KRM), postoperatif KRM, gözler arasında simetri, ameliyat öncesi ve sonrası KRM değişimi, takip süresi, perop ve postoperatif komplikasyonları (yetersiz / aşırı düzeltme, kontür bozukluğu, lagoftalmus) kaydedildi. Her iki grup arasında ameliyat başarısı (sırayla %80 ve %81, p=0,131) açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Preoperatif KRM ve LF değeri ile cerrahi başarı arasındaki ilişki incelendiğinde sadece preoperatif KRM ile başarılı cerrahi sonuç arasında pozitif bir korelasyon görüldü (p=0,01). Sonuç: Küçük kesiden levator ilerletme cerrahisi, cilt insizyonunun daha kısa olması ve orbital septumun bütünlüğünün korunması nedeniyle daha az invaziv bir prosedürdür; ancak uygulanabilmesi için kapak anatomisinin iyi bilinmesini ve kapak cerrahisi konusunda tecrübe sahibi olmayı gerektirir. Küçük kesiden levator cerrahisi, aponevrotik pitoz hastalarında levator ilerletme amacıyla güvenilir ve etkili bir cerrahi teknik olarak uygulanabilir.

BlefaritBlefaroptozGöz hastalıkları+3
Selva Nur Çukurova Kartal
İstanbul University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut dönemde başvuran Vogt-Koyanagi-Harada hastalarının uzun dönem sonuçları

Amaç: Akut evrede başvuran Vogt-Koyanagi-Harada (VKH) hastalarının uzun dönem sonuçlarını ve prognozunu değerlendirmek. Gereç ve Yöntem: Ocak 2002 – Ekim 2019 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Kliniği Üvea Birimine VKH hastalığının akut evresinde başvuran ve en az 12 ay takibi olan 34 hastanın 68 gözü çalışmaya dahil edildi. Hastaların dosyaları retrospektif olarak demografik özellikler, oküler ve ekstraoküler şikayetler, muayene bulguları, laser flaremetre ölçümleri, yardımcı görüntüleme yöntemleri bulguları, uygulanan tedaviler ve komplikasyonlar açısından değerlendirildi. Hastalar takipte rekürrens gelişen ve rekürrens gelişmeyenler olmak üzere 2 gruba ayırıldı ve bu gruplar bulgular ve klinik sonuçlar açısından karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 25 kadın 9 erkek hastanın yaş ortalaması 30,06±12,46 yıl idi. Başvuru esnasında hastaların ortalama görme keskinliği 0,61±0,87 logMAR idi ve 49 (%72,06) gözde seröz retina dekolmanı (SRD) mevcuttu. Alt grup analizinde başvuruda ortalama flare değeri 32,59±53,29 ph/ms, santral makula kalınlığı (SMK) 527,83±392,04 µm, subfoveal koroid kalınlığı (SFKK) 687,24±185,63 µm idi. Rekürrens gelişen grupta 22 (%64,7), rekürrens gelişmeyen grupta ise 12 (%35,3) hasta mevcuttu. Alt grup analizinde rekürrens gelişen gözlerin başvuru flare ve SFKK değeri, rekürrens gelişmeyen gözlere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p<0,05). Tüm hastalar başlangıç tedavisi olarak yüksek doz sistemik kortikosteroid (KS) tedavisi aldı. Toplam takip süresi 77,9±59,1 ay idi ve 32 (%94,1) hastaya takip süresi içinde immünomodulatuar tedavi (İMT) başlandı. Rekürrens gelişmeyen olgulara rekürrens gelişenlere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha erken İMT başlanmış idi (p<0,05). Takipte hastaların görme keskinliklerinde istatistiksel olarak anlamlı artış saptandı (p<0,01). Alt grup analizinde takiplerde flare, SMK, SFKK değerlerinde istatistiksel anlamlı düşüş saptandı (p<0,01). Alt grup analizinde rekürrens gelişen gözlerde SRD gerileme süresi, rekürrens gelişmeyen gözlere göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p<0,01). Son muayenede en sık gözlenen oküler komplikasyon 49 (%72,1) gözde retina pigment epiteli (RPE) kümelenmesi/göçü idi. Diffüz koroid depigmentasyonu 24 (%35,3), Dalen-Fuchs nodülleri 17 (%25), numuler depigmente skarlar 11 (%16,2), glokom 9 (%13,2), katarakt 4 (%5,9) gözde gelişti. Bir gözde (%1,5) koroidal neovasküler membran gelişti. Rekürrens gelişen olgularda diffüz koroidal depigmentasyon ve Dalen-Fuchs nodülleri görülme oranları, rekürrens gelişmeyen olgulara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı (p<0,05). Sonuç: Bu çalışmada, VKH hastalığının akut evresinde başvuran hastalarda erken dönemde yüksek doz KS tedavisine eklenen İMT'nin hastalığın rekürren evresine geçişi ve oküler komplikasyon gelişme oranını azalttığı gösterilmiştir. Ancak, bu bulgulara ek olarak elde edilen sonuçlar, başvuruda oküler enflamasyon ne kadar şiddetli ise kronik rekürren evreye geçiş riskinin de o kadar yüksek olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: akut evre, immünomodulator tedavi, kronik rekürren evre, prognoz, Vogt-Koyanagi-Harada hastalığı

Hasta takibiNüksPrognoz+4
Nigar Alaskarlı
İstanbul University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Retina ven dal tıkanıklığına bağlı maküla ödemi tedavisinde intravitreal bevacizumab enjeksiyonunun postoperatif 1. ay görme keskinliği ve maküla kalınlığına etkisi

Amaç: R.V.D.T.'ye bağlı maküla ödeminde İ.V.B. enjeksiyonunun görme keskinliği ve S.M.K. 'ya etkisini incelemek.Gereç ve Yöntem: Retrospektif olan bu çalışmada Sakarya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Retina Bölümüne retina ven dal tıkanıklığı ile başvurmuş hastalar incelenmiştir. Retina ven dal tıkanıklığına bağlı maküla ödemi nedeniyle intravitreal bevacizumab (Altuzan®) enjeksiyonu yapılmış 32 olgu çalışılmıştır. Tüm hastalara intravitreal 0,125 mg / 0,05 ml bevacizumab enjeksiyonu yapılmıştır. Bütün hastaların en iyi düzeltilmiş görme keskinliği logMAR değerleri ve santral maküla kalınlıkları ölçüm değerleri enjeksiyon öncesi ve enjeksiyon sonrası değerler ile karşılaştırılmıştır.Bulgular: Hastaların tanıları ile enjeksiyon olmaları arasındaki zaman aralığı ortalama 3,3±3,4 aydır (en erken 1 hafta, en geç 13 ay). Hastaların enjeksiyon öncesi S.M.K. ortalaması 467,032±136,781 µm, enjeksiyon sonrası S.M.K. ortalaması 290±61,817 µm'dir. Enjeksiyon sonrası santral maküla kalınlığındaki azalma ortalama 177,032±133,285 µm'dir. Enjeksiyon sonrası santral maküla kalınlığı değerindeki azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. (p değeri <0,0001) Enjeksiyon öncesi en iyi düzeltilmiş görme keskinliklerinin logMAR değerlerinin ortalaması 0,863±0,431'dir. Enjeksiyon sonrası en iyi düzeltilmiş görme keskinliklerinin logMAR değerlerinin ortalaması 0,403±0,355'dir. Enjeksiyon sonrası LogMAR değerlerindeki azalma ortalama 0,460±0,345'dir. Enjeksiyon sonrası en iyi düzeltilmiş görme keskinliğindeki artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. (p değeri <0,0001)Sonuç: Retina ven dal tıkanıklığına bağlı maküla ödeminin tedavisinde İ.V.B. enjeksiyonu S.M.K. ve en iyi düzeltilmiş görme keskinliği üzerinde kısa vadede etkili görünmektedir.Anahtar Sözcükler: Bevacizumab, en iyi düzeltilmiş görme keskinliği, maküla ödemi, santral maküla kalınlığı

BevacizumabRetinal ven oklüzyonu
Şeref İstek
Sakarya University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pulmoner hipertansiyon hastalarının sağ kalp değerlendirmesine pozitron emisyon tomografisinin yeri

Pulmoner hipertansiyon (PH), profileratif değişikliklikler ile seyreden pulmoner vasküler yeniden yapılanma ve hipoksi gibi multifaktöriyel nedenler ile hem sağ ventrikül hem de pulmoner arterlerde glikolizde artışa sebep olur. 2-deoksi-2- [(18) F] -floro-d-glikoz (FDG) pozitron emisyon tomografisi (PET) kullanılarak yapılan glikoz metabolizması ölçümü, pulmoner vasküler yeniden yapılanma ve sağ kalp değerlendirmesi için non-invaziv bir şekilde bilgi sağlayabilir. Çalışmamızda 11 IPAH ve 6 KTEPH hastası ile 30 kontrolün sağ ventrikül ve akciğerler alanlarındaki FDG-PET tutulumu karşılaştırıldı. Tüm katılımcılara sağ kalp kateterizasyonu, FDG-PET çekimi, ekokardiyografik inceleme, altı dakika yürüme testi (6MWT), NT-proBNP bakıldı. Takibe alınan hasta grubundan 11 hastaya tedavi altındaki 6. aylarının sonunda bu parametreler tekrarlandı. Kontrol grubu ile yeni tanı almış pulmoner hipertansiyon hastalarının verileri analiz edildiğinde PH hastalarının sağ ve sol akciğerlerindeki FDG tutulumu (p= 0,004 ve p= 0,006), sağ atriyumdaki FDG tutulumu (p= 0,000) ve sağ ventriküldeki FDG tutulumu (p=0,000) kontrol grubundaki hastalara göre anlamlı derecede yüksek iken sol ventrikül tutulumları arasında fark saptanmadı. Başlangıç fonksiyonel sınıfları IV olan 4 hasta diğer hastalar ile karşılaştırıldığında ise fonksiyonel sınıf IV olan hastaların sağ ventrikül (p= 0,012) ve sağ atriyum (p=0, 020) FDG tutulumları arasında anlamlı fark saptandı. Sağ kalan 11 olgunun tedavi başlangıcında ve 6. ayın sonunda çekilen PET/BT'lerinin FDG tutulumlarının karşılaştırılması yapıldığında her iki akciğer alanlarındaki FDG, sağ ventrikül FDG ve sağ atriyum FDG tutulumlarında azalma olmasına rağmen ortalamalar arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Tüm olguların FDG tutulumları regresyon analizine koyulduğunda tüm değişkenler içerisinde sağ ventrikül FDG tutulumu ile sağ kalp kateterizasyonunda ölçülen ortalama pulmoner arter basıncı arasında yüksek düzeyde (r= 0,7 p= 0.012) ve sağ atriyum FDG tutulumu ile sağ kalp kateterizasyonunda ölçülen sağ atriyal basınç arasında orta düzeyde (r= 0,5 p= 0.020) pozitif korelasyon saptanırken, PVR değeri ile anlamlı bir korelasyon saptanmadı. Sonuç olarak PET'teki sağ atriyal ve ventriküler artmış FDG tutulumu pulmoner hipertansiyon ile ilişkili bulunmuştur. Pulmoner hipertansiyon olgularında sağ kalpte FDG tutulum varlığının sağ kalbi değerlendirmede ve hastalık prognozunu belirlemede kullanılabileceği düşünüldü. Anahtar kelimeler: İdiyopatik pulmoner hipertansiyon, kronik tromboembolik hipertansiyon, pozitron emisyon tomografisi, sağ kalp kateterizasyonu

Hipertansiyon-pulmonerKalpKateterizasyon+2
Çelik Sümer
İstanbul University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntraoküler tümörlerde fotodinamik tedavi sonuçlarımız

Fotodinamik tedavi (FDT), ışığa duyarlı bir kimyasal maddenin intravenöz yolla vücuda verildikten sonra, düşük enerjili bir ışık ile bu maddenin uyarılması ve çevre dokulara zarar vermeksizin hedef dokudaki vasküler komponentin oklüzyonunun sağlanması ile hedef dokunun tahrip edilmesi esasına dayanmaktadır.Gösterdiği selektif yanıt nedeniyle FDT tıp alanında oftalmoloji, kardiyoloji, dermatoloji, üroloji ve mikrobiyoloji gibi birçok farklı alanda kullanılmaktadır.Oftalmolojide FDT ilk olarak yaşa bağlı makula dejenerasyonu tedavisinde kullanılmıştır. Ancak daha sonra farklı hastalıklarda kullanımı bildirilmiştir. Oküler onkologlar ise FDT'nin kullanımı ile selektif doku hasarı yaparak tümör dokusununda tahribat sağlarken sağlam dokuların korunmasını amaçlamışlardır. Koroidal hemanjiyom, koroidal melanom,koroidal osteom, vazoproliferatif tümör, koroidal metastaz gibi farklı tümörlerde FDT uygulamaları ve bu uygulamaların sonuçları bildirilmiştir. Bu çalışmanın amacı farklı tipte tümörlerde Verteporfin kullanılarak uygulanan Fotodinamik Tedavi'nin sonuçlarını ve yan etki profilini değerlendirmektir. Çalışma için Akdeniz Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Okuler Onkoloji Birimi'nde Ocak 2014 ile Ocak 2021 tarihleri arasında takip edilen ve Fotodinamik Tedavi uygulanan hastaların dosyaları retrospektif olarak tarandı. Çalışmaya 15 hastanın 15 gözü dahil edildi. Hastaların 9'u(%60) kadın, 6'sı(%40) erkekti.25-76 yaş aralığındaki hastaların yaş ortalaması 47,85±17,02 idi.14-74 ay aralığında ortalama 33,87±18,84 aylık takip sonuçları değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilen gözlerin FDT uygulamadan hemen önceki muayenelerinde ortalama görme keskinliği 1,29±0,98 logMAR olarak belirlendi. FDT ve sonrasındaki izlem süreci sonucunda en son kontrollerindeki ortalama görme keskinliği ise 1,41±1,07 logMAR olarak hesaplandı.3(%20) hastada GK artışı, 5(%33,3) hastada GK düşüşü saptanırken; 7(%46,7) hastada GK değerinin tedavi sonrasında değişiklik göstermediği saptanmıştır. FDT öncesi ortalama lezyon çapı 6573 ±2115 µm (aralık; 1500- 10000µm) idi.FDT öncesinde ortalama tümör kalınlığı ise 3624 ±1404 µm (aralık; 600- 6000µm) olarak ölçüldü.Tedavi sonrası ortalama lezyon çapı 6026±2521 µm (aralık; 0- 9000µm) , tedavi sonrası ortalama tümör kalınlığı ise 2280 ±1740 µm (aralık; 0- 6000µm) olarak ölçüldü. Yapılan son kontrollerde 8(%53,3) hastada tümör boyutunda küçülme,3(%20) hastada tümör boyutunda artış görülürken 4 (%26,7) hastada ise tümör çapında değişiklik izlenmemiştir. Tedavi sonucunda görsel stabilizasyon ve tümör boyutundaki değişimlerin literatür ile benzer özellik gösterdiği görüldü. Tüm hastaların ortalama GİB değerleri tedavi öncesinde 14,06±3,17 mmHg; tedavi sonrasında ise ortalama 13,46±1,70 mmHg olarak ölçülmüş olup tedavi ile ilişkili GİB yüksekliği ve glokom hiçbir hastada izlenmemiştir. Tedavi sonucunda Koroidal Hemajiyom ile takipli 1(%6,7) hastada coğrafik atrofi, 1 (%6,7) hastada kistoid maküla ödemi, Koroidal Osteom ile takipli 1(%6,7) hastada ise Retina Pigment Epiteli(RPE) ve koroidal atrofi gelişmiştir. Sonuç olarak FDT seçilmiş vakalarda selektif tedavi şansı yaratması ve gösterdiği başarılı yanıtlar ile intraoküler tümörlerin tedavisinde iyi bir seçenek olabilir.

Fotodinamik tedaviGöz hastalıklarıGöz neoplazmları+4
Berkay Öner Karaca
Akdeniz University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Koroidal ve/veya siliyokoroidal malign melanomlarda brakiterapi tedavisi uzun dönem takip sonuçlarımız

Amaç: İyod-125 brakiterapi ile tedavi ettiğimiz koroid ve / veya siliyokoroid melanomlu hastaların demografik, klinik ve tümör özelliklerini ortaya koymak, tedavi komplikasyonlarını değerlendirmek, tedavi başarısı ölçütleri olan hasta ve göz sağkalım oranlarını tespit etmektir. Gereç ve Yöntem: İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları A.D. Onkoloji Departmanı'nda 2003 – 2018 yılları arasında koroid ve / veya siliyokoroid melanomu tanısı ile İyod-125 brakiterapi uygulanmış 165 hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hasta dosyaları, demografik özellikler, mevcut göz bulguları, uygulanan radyasyon dozları, tedavi sonrası takiplerde gelişen komplikasyonlar ve tedavi sonuçları açısından incelendi. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 21.0 sürümü kullanıldı. Sağkalım analizi ve komplikasyonların gelişim zamanlaması analizi için Kaplan – Meier testinden faydalanıldı. Bulgular: Hastaların ortalama tanı yaşı 52,9 (aralık, 11-83) idi. Toplam 165 hastanın 87'si erkek (%52,7), 78'i kadındı (%47,3). Tümörler, 133 gözde (%80,6) koroidal, 32'sinde (%19,4) siliyokoroidal yerleşimliydi. Tümörlerin ortalama taban çapı 11,6 (aralık, 4 – 18) mm, ortalama kalınlığı 6,2 (aralık, 2 – 13) mm idi. AJCC sınıflamasına göre tümörlerin %21,2'si T1, %40,6'sı T2, %36,4'ü T3, %1,8'i T4 boyutundaydı. Tümör apeksine ortalama 84,11 Gy radyasyon dozu uygulandı. Ortalama 50,2 (aralık, 6-163) aylık takip sonunda, başlangıç tümör kalınlığı 6,19 (standard sapma, ± 2,37) mm, tedavi sonrası son vizitte 3,47 (standard sapma, ± 1,77) mm'ye azaldığı görüldü. Hastaların 64'ünde (%38,8) radyasyona bağlı katarakt, 17'sinde (%10,3) neovasküler glokom, 98'inde (%59,3) non-proliferatif radyasyon retinopati, 7'sinde (%4,2) proliferatif radyasyon retinopati, 91'inde (%55,2) radyasyon makülopatisi ve 44'ünde (%26,7) radyasyon papillopatisi gelişti. Tedavi sonrası hastaların 74'ünde (%44,8) görme düzeyi fonksiyonel seviye olan 0,1 ve üzerindeydi. Hastaların 157'sinde (%95,2) glob korunabildi. Geriye kalan 8 hastaya (%4,8) sonradan sekonder enükleasyon uygulandı. Toplamda 25 hastada (%15,2) metastatik hastalık gelişti. Son takip muayenesinde, 20 hastanın (%12,1) metastatik hastalık nedeniyle hayatını kaybettiği görüldü. Sadece metastatik hastalığa bağlı nedenlere göre sağkalım ihtimali 3. yıl için %94,5, 5. yıl için %86,9 oranında bulundu. Kaplan-Meier analizine göre, 5. yıl hayatta kalma oranı, koroid melanomlarında (%91) siliyokoroid yerleşimlere melanomlara (%63) göre anlamlı düzeyde yüksek bulundu (p = 0,08). Sonuç: Kliniğimizde, son 15 yıl boyunca, koroid ve siliyokoroid melanomu nedeniyle iyod-125 plak radyoterapisi uyguladığımız olgularının yaklaşık olarak yarısında 0.1 ve üzerinde fonksiyonel görme, %95,2'inde göz korunması ve 5. yılda %86,9 oranında hayat korunması sağlanmıştır.

BrakiterapiDemografiGöz hastalıkları+4
Oğuz Bayraktar
İstanbul University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Keratokonus hastalarında crosslinking tedavisinin uzun dönem sonuçları

Giriş ve Amaç: Keratokonus; korneanın öne doğru eğiminin arttığı ve inceldiği, dejeneratif, nonenflamatuvar, özellikle genç popülasyonda ciddi görme bozukluğu ile karşımıza çıkan bir hastalıktır. Son zamanlarda teknolojideki yeniliklerle ve yapılan çalışmalarla hastalığın tedavisinde korneal kollajen çapraz bağlama yöntemi veya kollajen crosslinking (CCL) tedavisi artık sık olarak kullanılmaktadır. Çalışmamızın amacı, kollajen çapraz bağlama yönteminin etkinliğini, 3 yıl süreyle kliniğimizde yapılan takiplerle değerlendirmektir. Keratokonus hastalarında, epi off CXL ile epi on CXL işleminin ön segment parametrelerinde yaptıkları değişimler üzerinden bu iki prosedürün karşılaştırılmasını amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 201 hastaya ait toplam 290 göz dahil edildi. Olguların yaş ortalaması 21,34±5,77 (min-maks: 3-44) yıldı. Çalışmaya 119 erkek hasta (%59,2) ve 82 kadın hasta (%40,8) alındı. 269 göz (%92,8) epi off ve 21 göz (%7,2) epi on olarak opere edildi. Bulgular: Epi off CXL yapılanlarda, hastaların UDVA , CDVA ve silindirik diyoptirik güç değerlerinde takip sırasında anlamlı düzeyde bir fark izlenmedi (p=0,572, p=0,246, (p=0,890). MRSE ve ACA değerleri preoperatif değerlere göre anlamlı bir artış göstermektedir(p<0,001).Speküler (p<0,001),CCT(p<0,001),CV(p<0,001),ACV(p<0,001),ACD(p<0,001),MAE(p<0,001),MPE( p<0,001),K1(p<0,001),K2(p<0,001),KM(p<0,001) değerlerinde başlangıca göre anlamlı azalma gözlendi. Epi on CXL yapılanlarda, hastaların UDVA (p=0,535) , CDVA (p=0,683),silindirik diyoptrik güç(p=0,282),MRSE(p=0,424),CV(p=0,071),ACD(p=0,155)MAE(p=0,095),MPE(p=0,695),K 1(p=0,243),K2 (p=091),KM (p=0,176) değerlerinde takip sırasında anlamlı düzeyde bir fark izlenmedi.ACA değerinde preoperatif değerlere göre anlamlı bir artış göstermektedir (p=0,003).Speküler (p<0,001),CCT(p<0,001),ACV(p=0,009)değerlerinde başlangıca göre anlamlı azalma gözlendi. Sonuç: Hem epi off hem epi yöntemin keratokonusta üç yıllık takip sonucunda progresyonu durdurduğu belirlenmiştir.

GözGöz hastalıklarıHasta takibi+5
Tevfik Serhat Bahar
Akdeniz University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İdiyopatik epiretinal membranı olan hastalarda metamorfopsinin operasyon öncesi ve sonrası M-charts™ metamorfopsi defteri kullanılarak kantitatif olarak değerlendirilmesi

Amaç: İdiyopatik epiretinal membranı olan hastalarda metamorfopsinin operasyon öncesi ve sonrası M-CHARTS™ metamorfopsi defteri kullanılarak kantitatif olarak değerlendirilmesi ve optik koherens tomografi (OKT)'de retina katmanlarında meydana gelen değişikliklerle metamorfopsi skorları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Yapılan prospektif çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Hastanesi Göz Hastalıkları Kliniği Retina polikliniğinde takipli, 2020-2022 yılları arasında fundus muayenesi ve optik koherens tomografi ile idiyopatik epiretinal membran tanısı almış, epiretinal membran nedeniyle pars plana vitrektomi cerrahisi yapılan bir yıllık takibi olan hastalar dahil edildi. Tüm hastaların detaylı oftalmolojik bulguları, görme keskinlikleri ve metamorfopsi skorları kaydedildi. OKT'de santral retina kalınlığı(SRK), retina sinir lifi tabakası (RSLT) kalınlığı, gangliyon hücre tabakası+iç pleksiform tabaka (GHT+İPT) kalınlıkları ve subfoveal koroid kalınlıkları (SFKK) değerlendirildi. Cerrahi öncesi ve sonrası görme keskinliği, metamorfopsi skorları ve OKT parametrelerinin ilişkisi araştırıldı. Bulgular: Metamorfopsi skor düşüşü olan ve olmayan grupta tedavi öncesi, tedavi sonrası 1.ay, 3.ay, 6.ay, 12.ay iERM'li gözde görme keskinliği anlamlı (p>0.05) farklılık göstermemiştir. Metamorfopsi skor düşüşü olan ve olmayan grupta tedavi sonrası 1.ay, 3.ay, 6.ay, 12.ay iERM'li gözde MV skoru anlamlı (p>0.05) farklılık göstermemiştir. Metamorfopsi skor düşüşü olan ve olmayan grupta tedavi öncesi, tedavi sonrası 1.ay Retina (ILM-RPE) – Santral (S) değeri anlamlı (p>0.05) farklılık göstermemiştir. Metamorfopsi skor düşüşü olan grupta tedavi sonrası 3.ay, 6.ay, 12.ay Retina (ILM-RPE) – S değeri metamorfopsi düşüşü olmayan gruptan anlamlı (p<0.05) olarak daha yüksek saptanmıştır. Metamorfopsi skor düşüşü olan grupta tedavi öncesi, tedavi sonrası 12.ay GHT+İPT(Gangliyon Hücre Tabakası+İç Pleksiform Tabaka) +S değeri metamorfopsi skor düşüşü olmayan gruptan anlamlı (p<0.05) olarak daha yüksekti. Sonuç: İdiyopatik epiretinal membran, görme keskinliği düşürebilen ve metamorfopsiye neden olan bir vitreoretinal arayüzey hastalığıdır. Metamorfopsi skorlarında düşüş olan ve olmayan grupta OKT parametrelerinden GHT+İPT+S tabakadaki ameliyat öncesi istatistiksel olarak anlamlı kalınlık farklılığı hastaların kantitatif metamorfopsi şikayetleri ile ilişkilendirilmiştir. iERM ameliyatı sonrası anatomik ve fonksiyonel iyileşme yıllar boyunca devam edebilmektedir. Anahtar Kelimeler: Görme keskinliği, Metamorfopsi, Optik koherens tomografi, Epiretinal membran

Epiretinal membranGörme keskinliğiGöz hastalıkları+3
Olgar Öcal
Akdeniz University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Blefarospazm veya hemifasiyal spazmlı hastalarda botulinum toksin-a uygulaması sonrası ön segment değişikliklerinin korneal topografi ve optik biyometri ile değerlendirilmesi

Amaç: Benign esansiyel blefarospazm (BFS) ve hemifasiyal spazmı (HFS) olan hastalarda botulinum toksin-A (BTA) tedavisinin kuru göz, kornea topografisi, oküler biyometri ve keratometri üzerine etkisini araştırmayı amaçladık. Yöntem: Bu çalışmada BFS tanılı 33 hastanın 66 gözü ve HFS tanılı 5 hastanın 5 gözü retrospektif olarak değerlendirilmiştir. BTA tedavisinden önce ve tedaviden 1 ay sonraki muayenelerde kırma kusurları, gözyaşı kırılma zamanı (GKZ), kornea topografisi [düz keratometri (K1), dik keratometri (K2), ortalama keratometri (Ko), korneal astigmatizma (K2-K1) ve aks değerleri] ve optik biyometri [aksiyel uzunluk (AU), ön kamara derinliği (ÖKD)] değerleri kaydedilmiştir. Araştırmacılar hastaların her muayenedeki AU, ÖKD, keratometri değerleri ve akslarını kullanarak SRK-T, Holliday, Hoffer-Q ve Haigis formülleri ile beklenen emetrop göz içi lens (GİL) gücünü hesaplamıştır. Bulgular: K1 (43,48±2,02 ve 43,57±2,08, p =0,036), Ko (43,91±1,99 ve 43,99±2,06, p=0,024) ve ÖKD [3,22(2,77-3,76) ve 3,41(2,99-4,02) p<0,001] değerleri tedavi sonrası anlamlı yüksek bulunmuştur. SRK-T (21,04±1,6 ve 20,93±1,6 p=0,048), Holliday (21,05±1,6 ve 20,91±1,62 p=0,037) ve Hoffer-Q (21,08±1,65 ve 20,94±1,68 p=0,038) formüllerine göre hesaplanan emetrop GİL gücü değerleri tedavi sonrası anlamlı düşüş göstermiştir. Haigis formülüne göre hesaplanan emetrop GİL gücü değeri azalmasına rağmen anlamlı bulunmamıştır (p=0,386). GKZ testi sonuçları anlamlı düşük bulunmuştur (p<0,001). BTA tedavisi öncesi ve sonrası spazmlı gözlerdeki diğer parametrelerdeki değişimler anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Sonuç: Bu çalışma, BFS ve HFS'li gözlerde BTA öncesi ve sonrası optik biyometri verilerini ve GİL gücü hesaplama formüllerini karşılaştıran literatürdeki ilk çalışmadır. Ayrıca çalışmamızda, BTA enjeksiyonu sonrasında spazmlı gözlerde GKZ değerlerinde azalma olmuştur. BTA enjeksiyonu özellikle ÖKD ve keratometri değerlerinin değişmesinde rol oynayabilir. Blefarospazm nedeniyle GİL gücü hesaplamalarında değişim öngörülemeyebilir. Bu nedenle spazmlı gözlerde BTA enjeksiyonları ile spazm giderildikten sonra ölçümlerin tekrarlanması gereklidir.

BiyometriBlefarospazmBotulinum toksinleri+5
İbrahim Başol
Akdeniz University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sitomegalovirus retiniti'nde risk faktörleri, tanı, tedavi ve prognoz

Amaç: Sitomegalovirus retiniti (CMV) tanısı konulan hastaların tedavi ve prognozunu değerlendirmek Metot: İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilimdalı Uvea departmanına 2009 ile 2019 yılları arasında başvuran ve CMV retiniti tanısı almış olan hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastaların ilk vizitinde; başvuru şikayetleri, genel durumları, özgeçmiş ve soygeçmiş özellikleri, kullandıkları topikal ve sistemik ilaçlar not edildi. Hastaların takiplerinde de en iyi düzeltilmiş görme keskinliği, göz içi basınç değerleri ve flare ölçümleri alındı. Hastaların takip başında alınmış olan fundus görüntüleri, retinitin lokalizasyonu, tipi ve tutulan retinal alanın tüm retinaya oranı açısından iki bağımsız gözlemci tarafından değerlendirildi. HIV ve non-HIV grup bulguları karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmaya 33 hastanın 47 gözü dahil edilmiştir. Hastaların 7' sini (% 21,2) kadın hastalar, 26' sını (%78,8) erkek hastalar oluşturmaktadır. Presdispozan hastalık olarak 8 hastada (%24,2) HIV bulunurken, 25 hastada (%75,8) HIV dışı hastalıklar bulunmuştur. Retinitin lokalizasyonu, genişliği ve tipi her iki grupta benzer iken vitreus bulanıklığı non-HIV grubunda daha sık bulunmuştur. Başlangıç görme keskinliği retinal tutulum alanı %25' den geniş olan gözlerde daha düşük bulunmuştur. Hastaların son muayenedeki en iyi düzeltilmiş görme keskinliklerini etkileyen tek faktörün tanı anında sahip oldukları en iyi düzeltilmiş görme keskinliği olduğu görülmüştür. Gözlerin %76,9' unda antiviral tedavi başlandıktan sonra 5 hafta içinde retinit gerilemiştir. Birinci aydaki flare ortalamaları tanı anındaki flare ortalamalarına göre anlamlı oranda düşük bulunmuştur. İki grup arasında başlangıç ve sonuç görme keskinliği ortalamaları arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Ayrıca her iki grup içindeki hastalarda takiplerde immun düzelme üveiti (IRU) gelişimi saptanmıştır. Sonuç: CMV retiniti hem HIV olan hem de HIV olmayan hastalarda değişken bulgular gösterebilir. Retinal tutulum alanının büyüklüğü görsel sonucu etkileyen en önemli faktördür. IRU tüm hastalarda gelişebilir.

Göz hastalıklarıPrognozRetina hastalıkları+6
Muhammed Talha Sadık
İstanbul University
2019
00