
3.257
Arşivlenen Tez
22
DOI Atanmış
1%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Yeni evlenecek çiftlerin evliliğe yönelik görüşleri ile üreme sağlığı bilgi ve gereksinimleri
Bu araştırma, yeni evlenecek çiftlerin evliliğe yönelik görüşleri ile üreme sağlığı bilgi ve gereksinimlerini belirlemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırma 15 Haziran-25 Eylül 2014 tarihleri arasında, Ankara İli Çankaya Belediyesi hizmet sınırları içerisinde ikamet edip, evlenmek maksadıyla Çankaya Belediyesi Vedat Dalokay Evlendirme Müdürlüğü'ne başvuran çiftlerle yürütülmüştür. Araştırma örneklemini gönüllü toplam 257 çift oluşturmuştur. Araştırmaya katılan çiftler, basit rastgele örnekleme yöntemi kullanılarak seçilmiştir Veri toplama aracı olarak, ilgili literatür doğrultusunda geliştirilen veri toplama formu kullanılmıştır. Veri toplama formu 3 bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde sosyo-demografik özellikler, ikinci bölümde evliliğe yönelik görüşler ile ilgili sorular ve üçüncü bölümde üreme sağlığı-cinsel sağlık ile ilgili sorular bulunmaktadır. Verilerin analizi için sayı, yüzdelik, ortalama, standart sapma, iki gruplu karşılaştırmalarda Mann-Whitney U testi, üç ve daha fazla gruplu karşılaştırmalarda Kruskall-Wallis testi, değişkenler arasındaki ilişkilerde korelasyon analizi veya ki-kare bağımlılık testleri kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık değeri olarak p<0.05 kabul edilmiştir. Çalışmada yeni evlenen bireylerin ortalama evlilik yaşı kadınların 27.1±3.6 (min:18, max:35), erkeklerin 29.1±3.2 (min:20, max:36) olarak bulunmuştur. Bireylerin çoğunluğunun üniversite mezunu olduğu (%77.2) ve gelir getiren bir işte çalıştığı (%90.3) belirlenmiştir. Bireyler evliliği en çok "hayatı paylaşma" (%83.1) olarak tanımlamışlardır. Çiftler, evlendikleri kişinin ilk sırada "sorumluluk duygusuna sahip olması"nı (%74.3) istediklerini belirtmişlerdir. Bireyler evlilik öncesi danışmanlıkta, anne baba olmayı öğrenme, problem çözme becerisi, çatışma yönetimi, iletişim becerileri ve üreme sağlığı-cinsel sağlık konularında danışmanlık almak istediklerini belirtmişlerdir. Araştırmaya katılan bireylerin üreme sağlığı-cinsel sağlık bilgi puanı ortalaması 44.6±20.7 (min:0, max:100) olarak bulunmuştur. Katılımcıların yaş grubu, eğitim düzeyi, çalışma oranı ve gelir düzeyi arttıkça üreme sağlığı bilgi puanının arttığı, evlilik öncesi danışmanlık hizmeti almayanların, parçalanmış aileye sahip, görücü usulü ile evliliğe karar verenlerin ve akraba evliliği olanlarda üreme sağlığı bilgi puanının daha düşük olduğu istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Araştırma sonucunda, evlilik öncesi danışmanlık alma durumunun üreme sağlığı-cinsel sağlık bilgi durumunu artıracağı bulunmuştur. Elde edilen sonuçlara yönelik konu ile ilgili gerekli önerilerde bulunulmuştur.
Bir üniversite hastanesinde çalışan hemşirelerin pulse oksimetre kullanımı konusunda bilgi ve davranışlarının değerlendirilmesi
Araştırma bir üniversite hastanesinde çalışan hemşirelerin pulse oksimetre kullanımı konusundaki bilgi ve davranışlarını değerlendirmek amacı ile tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmanın evrenini, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İbni Sina Hastanesi'nde çalışan hemşireler (N=599) oluşturmuştur. Araştırmada örneklem seçimine gidilmemiş, evrende yer alan hemşirelerin tümü araştırma kapsamına alınmış ancak araştırmayı kabul eden 393 hemşire araştırmanın örneklemini oluşturmuştur. Araştırmada veriler, hemşirelerin tanıtıcı özellikler formu ve pulse oksimetre kullanımları konusunda bilgi ve davranışlarını değerlendirebilmek amacıyla literatür doğrultusunda geliştirilen anket formu ile toplanmıştır. Hemşirelerin, pulse oksimetre kullanımı ve pulse oksimetre ölçüm güvenirliğini etkileyen toplam 28 önermeye verdikleri cevaplar, 28 puan üzerinden değerlendirilmiş ve bilgi puan ortalamaları hesaplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde sayı ve yüzdelik hesaplama, ortalama ölçüleri, Mann Whitney U testi, ikili karşılaştırmalar için Kruskal Wallis ve Siegel Castellan testi kullanılmıştır. Araştırmada elde edilen bulgulara göre hemşirelerin "Pulse Oksimetre Bilgi Puanı" ortalamalarının X= 15.06±6.0 (min:0, mak:26) olduğu belirlenmiştir. Araştırmaya katılan hemşirelerden hemşirelikte lisans eğitimi alan, çalışma süresi 6-10 yıl arasında olan, çalıştığı birimde pulse oksimetre kullanan ve kritik birimlerde çalışan hemşirelerin bilgi düzeylerinin diğerlerinden anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Ayrıca pulse oksimetre kullanımına yönelik davranış sıklıkları ile bilgi puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05). Araştırmaya katılan hemşirelerin en fazla acil müdahale gerektiren durumlarda (%43.3) pulse oksimetre kullandıkları ve pulse oksimetre ile ölçüm yapılan vücut bölgeleri arasında çoğunlukla el parmağından (%73.4) ölçüm yaptıkları belirlenmiştir. Araştırmadan elde edilen bu sonuçlar doğrultusunda gerekli önerilerde bulunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Bilgi düzeyi, hemşirelik, pulse oksimetre.
Hemşirelerin profesyonel değerlerinin iş doyumuna etkisi ve ilişkili faktörler
Araştırma hemşirelerin profesyonel değerlerinin, iş doyumuna etkisini ve ilişkili faktörleri belirlemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmanın evrenini Ankara ilinde bulunan bir üniversite hastanesi, bir eğitim ve araştırma hastanesi, bir devlet hastanesi ve bir özel hastane olmak üzere toplam dört hastanede çalışan, en az lisans mezunu 1117 hemşire, örneklemini ise 390 hemşire oluşturmuştur. Ancak araştırma, araştırmaya katılmayı kabul eden 325 hemşire ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın verileri, "Hemşirelerin Tanıtıcı Özelliklerine İlişkin Anket Formu", "Hemşirelerin Profesyonel Değerleri Ölçeği - HPDÖ" ve "Minnesota İş Doyum Ölçeği - MİDÖ" ile toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde, sayı ve yüzdelik, Kruskal Wallis H Testi, Mann Whitney U Testi, Independent t Testi, One-Way ANOVA Testi ve Pearson Korelasyon Analizi kullanılmıştır. Araştırmada hemşirelerin HPDÖ toplam puan ortalaması 123.03±18.45 olup, profesyonel değerlerinin iyi düzeyde olduğu, MİDÖ puan ortalaması genel doyumda 60.63±15.12 olup, iş doyumlarının orta düzeyde olduğu saptanmıştır. Araştırmada lisansüstü mezunu olan, hemşirelik ile ilgili sertifikası olan, makale okuyan, araştırma projesinde yer alan ve son iki yıl içinde hemşirelik ile ilgili kitap satın alan hemşirelerin profesyonel değer puan ortalamalarının anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu görülmüştür. Hemşirelerin iş doyumu puan ortalamaları incelendiğinde, özel hastanede görev yapanların, yönetici pozisyonunda ve gündüz çalışanların, mesleğini isteyerek seçenlerin, mesleğinden memnun olanların, kişilik yapısının mesleğe uygun olduğunu düşünenlerin, geliri giderinden fazla olanların, çalışma koşulları iyi olan, işinden ayrılmayı düşünmeyen ve işlerinde kendilerini güvende hissedenlerin, görevinin açık şekilde belirtildiğini düşünenlerin, kurumunun bilimsel aktivitelere katılımı desteklediğini ve kurumunda çalışanların ödüllendirildiğini belirtenlerin iş doyumu puan ortalamalarının anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Buna karşılık hemşirelerin profesyonel değerleri ile iş doyumları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadığı saptanmıştır. Araştırmadan elde edilen sonuçlar doğrultusunda gerekli önerilerde bulunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Hemşirelik, iş doyumu, profesyonel değerler.
Hemşirelerin dürtüsellik, anksiyete ve öfke düzeyleri ile savunma biçimleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Hemşirelik çalışma koşulları açısından stresli bir meslek olarak bilinmektedir. Hemşirelerin streslerini kontrol altına alabilmeleri için dürtüsellik, anksiyete ve öfke ile başetme mekanizmalarını ve bunlara yönelik savuma biçimlerini bilmesi, kullanma becerilerine sahip olması gerekmektedir. Bu çalışma hemşirelerinin dürtüsellik, anksiyete ve öfke düzeyleri ile savunma biçimleri arasındaki ilişkinin incelenmesi ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Araştırma tanımlayıcı araştırma şeklinde tasarlanmıştır. Araştırma Gülhane Askeri Tıp Akademisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nin dahili birim, cerrahi birim, yoğun bakım ve acil servisinde çalışan toplam 460 hemşireden örneklem olarak seçilen 370 hemşire ile 15.09.2014 - 30.04.2015 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Araştırmada Sosyo-Demografik Veri Toplama Formu, Barratt Dürtüsellik Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Çok Boyutlu Öfke Ölçeği ve Savunma Biçimleri Ölçeği kullanılmıştır. Çalışmadan elde edilen veriler SPSS for Windows 22.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiksel yöntemleri olarak sayı, yüzde, ortalama, standart sapma kullanılmıştır. Hemşirelerin "dürtüsellik genel" puan ortalamasının 65.40 ± 6.96, "anksiyete" puan ortalamasnın 13.71 ± 11.16, "öfke belirtileri" puan ortalamasının 31.50 ± 10.81 ve "öfkeye yol açan durumlar" puan ortalamasının 145.36 ± 30.70 olduğu saptanmıştır. Hemşirelerin "immatür savunmalar" puan ortalamasının 104.77 ± 28.78, "nevrotik savunmalar" puan ortalamasının 41.79 ± 8.55 ve "matür savunmalar" puan ortalamasının 44.36 ± 9.49 olduğu bulunmuştur. Hemşirelerin dürtüsellik genel düzeyinin, anksiyete düzeyinin, öfkeyle ilgili düşünceler, öfkeyle ilgili davranışlar ve kişilerarası öfke düzeyinin immatür savunmalar boyutunu arttırdığı saptanmıştır. Elde edilen sonuçlar doğrultusunda hemşirelere öfke ile baş etme becerilerinin geliştirilmesine yönelik eğitim programlarının oluşturulması önerilmektedir. Anahtar kelimeler: Anksiyete, dürtüsellik, hemşire, öfke, savunma mekanizmaları
Yaşlılarda üriner inkontinans geriatrik depresyon ve yalnızlık arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırma tanımlayıcı tipte bir araştırma olup, yaşlı bireylerde üriner inkontinans, geriatrik depresyon ve yalnızlık arasındaki ilişkinin belirlenmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırma Ankara ilinde bulunan Gülhane Askeri Tıp Akademisi Geriatri Polikliniğinde Kasım 2014 - Şubat 2015 tarihleri arasında yapılmıştır. Geriatri Polikliniğine tedavi için başvuran 200 yaşlı araştırmanın örneklemini oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında; Tanımlayıcı Veri Formu, ICIQ-SF, GDS-K ve UCLA-LS kullanılmıştır. Veriler yüz yüze görüşme yöntemi ile toplanmıştır. Elde edilen veriler SPSS 15 paket programında sayı, yüzde, frekans, ortalama, ortanca, standart sapma, Kruskal Wallis, Bonferroni düzeltmeli Mann Whitney U ve spearman korelasyon testi kullanılarak analizi yapılmıştır. Anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak alınmıştır. Yaşlı bireylerde üriner inkontinans ile geriatrik depresyon arasında pozitif yönde zayıf bir ilişki saptanmıştır (r=0.215; p<0.05). Araştırmada yaşlılarda geriatrik depresyon ile yalnızlık arasında pozitif yönde ortanın üzerinde anlamlı bir ilişki belirlenmiştir (r=0.601; p=0,000<0.05). Araştırmaya katılan yaşlı bireylerin %29.5'i 77-82 yaş grubu oluşturmaktadır. Araştırmada yaşlı bireyin sosyal aktivite durumu, sağlık algısı, kronik hastalığı bulunması, günlük aktivite durumu üriner inkotinans ile ilişkili saptanmıştır (p<0.05). Yaşlı bireylerde medeni durum, çocuk sayısı, birlikte yaşadığı bireyler, sosyal aktivite durumu, sağlık algısı, kronik hastalık varlığı ve günlük aktivite durumunun geriatrik depresyonu etkilediği belirlenmiştir (p<0.05). Çocuk sayısı, birlikte yaşadığı bireyler, sosyal aktivite durumu, sağlık algısı ve günlük aktivite durumunun yalnızlıkla ilişkisi saptanmıştır (p<0.05). Çalışmada yaşlı bireylerin üriner inkontinans problemleri incelenirken geriatrik depresyon ve yalnızlık duygusunun da ele alınması önemlidir. Yaşlı bireylerin sağlıklarını korumada ve hastalıklarının önlenmesinde bireyin bütüncül ele alınması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Geriatrik depresyon, üriner inkontinans, yaşlı, yalnızlık
Migren ve depresyon hastalıklarına sahip olan bireylerin bakım vericilerinin bakım verme yükleri depresyon düzeyleri ve stresle başa çıkma tarzlarının belirlenmesi
Bu çalışma tanımlayıcı tipte bir araştırma olup migren ve depresyon hastalıklarına sahip olan bireylerin bakım vericilerinin bakım verme yükleri, depresyon düzeyleri ve stresle başa çıkma tarzlarının belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Araştırma Ankara ilinde bulunan GATA Acil Servis Polikliniği ve GATA Psikiyatri Polikliniğinde Eylül 2014- Nisan 2015 tarihleri arasında yapılmıştır. Acil Servis Polikliniğine migren tedavisi için başvuran 60 bireyin ve Psikiyatri Polikliniğine depresyon tedavisi için başvuran 50 bireyin bakım vericileri araştırmanın örneklemini oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında; Tanımlayıcı Veri Formu, Zarit bakım verme yükü ölçeği (ZBYÖ), Beck depresyon ölçeği (BDÖ), stresle başa çıkma tarzları ölçeği (SBTÖ) kullanılmıştır. Elde edilen verilerin SPSS 15 paket programında sayı, yüzde, frekans, ortalama, standart sapma, Kruskal Wallis H ve Mann Whitney U testi kullanılarak analizi yapılmıştır. Anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak alınmıştır. Araştırmada bakım verici bireylerin ZBYÖ, BDÖ ve SBTÖ alt boyutu olan kendine güvenli yaklaşım (KGY) puan ortalamalarının depresyon hastalığına sahip olan bireylerde anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0.05). Çalışmada depresyon hastalığına sahip olan bireylerin bakım vericilerinin bakım verme yükleri ile depresyon düzeylerinin daha yüksek bulunması ve migren ile depresyon hastalıklarına sahip olan bireylerin bakım vericilerinin stresle benzer baş etme tarzları kullanmaları nedeni ile hemşirelerin bu bireylerin bakım vericilerine zorlandıkları alanlarda danışmanlık yapmaları önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Bakım verici, bakım yükü, depresyon, migren, stres.
Hemşirelik öğrencilerinin obstetrik becerilerinin geliştirilmesinde simülasyon modelinin etkisi
Bu çalışma, simülasyon modelinin (high-fıdelity) obstetrik becerilerinin geliştirilmesi üzerine etkisi ile ilgili hemşirelik öğrencilerin algıları, görüşleri ve önerilerinin değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır.Araştırma, 1 Mayıs 2014 ve 30 Mayıs 2014 tarihleri arasında Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Ohio State Üniversitesi Hemşirelik Bölümü üçüncü sınıf öğrencileri üzerinde tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmada öğrencilerin %81.0'inin obstetrik becerilerin kazanılmasında simülasyon modelini önemli bulduğu, %90.5'inin doğum sürecinde gebe ile iletişimin, %90.5'inin ekip ile iletişimin önemini fark ettikleri saptanmıştır. Öğrencilerin %90.5'i debrifing oturumlarının yapılan girişimlerin etkinliğinin görülmesine katkı sağladığını, %81.0'i simülasyon modelinin uygulamada gerçek klinik ortamı yansıttığını ve %95.2'si oluşturulan bu çevrenin öğrenmeyi önemli oranda kolaylaştırdığını belirtmişlerdir. Ayrıca, öğrencilerin %85.7'sinin simülasyon modeli ile uygulama yapmaktan memnun olduğu ve %95.2'sinin obstetrik becerilerinin gelişiminde bu modeli önerdikleri saptanmıştır. Araştırmadan elde edilen sonuca göre; simülasyon, öğrencilerin öğrenme yaşantılarını olumlu yönde etkilemektedir. Öğrenciler bu modelin öz etkinlik, derin öğrenme seviyesi, mesleki becerileri, öz güven, problem çözme, iletişim ve takım çalışması üzerinde oldukça etkili olduğunu bildirmişlerdir. Simülasyon uygulaması, öğrencilere katkı sağladığından hemşirelik eğitiminde bir eğitim yöntemi olarak kullanılması ve yaygınlaştırılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Simülasyon, Simulator, Hemşirelik öğrencileri, Obstetrik beceri
Gebelikte uyku bozuluklarının yaşam kalitesine etkisi
Annelik gebelik ve doğumla başlayıp kadının yaşamı boyunca devam eden doğal bir olay olmasına rağmen fizyolojik, psikolojik ve sosyal birçok değişikliği de beraberinde getirmektedir. Bu değişiklikler arasında günlük yaşam kalitesi ve gebelik seyrini etkilemesi bakımından uyku önemli bir faktördür. Bu çalışma gebelerde uyku bozukluklarının saptanması ve uyku sorunlarının yaşam kalitesi üzerine etkisini belirlemek amacı ile tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini, 1 Haziran-30 Temmuz 2014 tarihleri arasında Ankara Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Doğum Polikliniğine başvuran ve araştırmaya katılım kriterlerine uyan 267 gebe oluşturmuştur. Araştırmada; "Bireysel Bilgi Formu", "Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ)" ve "SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği" olmak üzere üç ayrı veri toplama aracı kullanılmıştır. Çalışmada gebelerin yaş ortalaması 27.5±4.9 olup yarıdan fazlasında uyku sorunu (%68.5) olduğu tespit edilmiştir. İleri yaş grubundakiler, primiparlar, gelir düzeyi düşük olanlar, obez olanlar, gebeliği boyunca 16 ve üzeri kilo alanlar, gebeliğin son trimesterinde bulunanlar ve sigara kullananların uyku kalitesinin daha kötü olduğu saptanmıştır (p<0.05). Gebelerin SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği alt bileşen puan ortalamaları; fiziksel fonksiyon 36.9±14.6, rol güçlüğü (fiziksel) 21.6±20.5, ağrı 33.8±18.5, genel sağlık 35.3±9.5, vitalite (enerji) 34.1±15.3, sosyal fonksiyon 34.6±14.7, rol güçlüğü (emosyonel) 25.3±20.0, mental sağlık 36.3±10.4 dür. Buna göre gebelerin yaşam kaliteleri ortalamanın altında olup, eğitim, aile tipi, gebelikte alınan kilo, gebelik haftası, sigara kullanımı ve uyku sorunu yaşama durumlarıyla ilişkili bulunmuştur (p<0.05). Araştırma sonucunda, gebelerin yaklaşık üçte ikisinin uyku kalitesinin kötü olduğu ve gebeliğe bağlı pek çok faktörle ilişkili olduğu, dolayısıyla yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilediği saptanmıştır. Bu anlamda gebelerin yaşadığı uyku sorunlarını en kısa sürede azaltarak yaşam kalitelerini geliştirmek için ebe ve hemşireler başta olmak üzere tüm sağlık ekibine önemli görevler düşmektedir. Anahtar Kelimeler: Gebe, uyku kalitesi, uyku sorunu, yaşam kalitesi.
Jineonkolojik hastalarda kemoterapi sürecindeki meşguliyet terapisinin anksiyete ve depresyon üzerine etkisi
Araştırma Başkent Üniversitesi Hastanesi Jinekoloji Onkoloji Kemoterapi Ünitesi'nde jinekolojik kanser tedavisi gören bireylerin meşguliyet (uğraş) terapisi ile ilgilenme durumları ve bunun anksiyete-depresyon üzerine olan etkisini incelemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Çalışmanın örneklemi, evreni bilinen örneklem formülü ile hesaplanmıştır (n=200). Verilerin toplanmasında Anket Formu, Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği, Günlük Yaşam Aktiviteleri Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde Mann Whitney U Testi, Kruskal Wallis H Testi, Ki-Kare ve One-Way ANOVA testinden yararlanılmıştır. Anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kullanılmıştır. Çalışmaya katılanların yaş ortalaması 56.8 ± 10.5 olarak bulunmuştur. Çalışmada kemoterapi sürecinde hastaların sıklıkla dizi-sinema izleme (%51.3), hayal kurma (%32.7), müzik dinleme (%26.6), arkadaş-akraba ziyareti (%19.6), çiçek yetiştirme (%14) ve yürüyüş-egzersiz yaptıkları (%14) belirlenmiştir. Ayrıca çalışmada hastaların %77'sinin uğraş terapi merkezini istediği belirlenmiştir. Yapılan analize göre hastaların %53'ünde anksiyete, %67.5'inde depresyon saptanmıştır. Kemoterapi sürecinde uğraş sayısı arttıkça hastaların anksiyete ve depresyon oranı azalmakta ve günlük yaşam aktivite skoru artmaktadır (p<0.05). Çalışmanın sonucunda uğraş durumunun kanser hastalarının hem psikolojilerini hem de bağımsızlık düzeylerini olumlu yönde etkilediği gösterilmiştir. Bu açıdan jinekolojik kanserli hastaların aktivite performanslarının değerlendirilerek bireylerin uğraş terapisine katılımının sağlanması ve bu konuyla ilgili ileri çalışmaların yapılması önerilmektedir. Anahtar kelimeler; jinekolojik kanser, meşguliyet terapisi, anksiyete
Cerrahi geçiren ve kemoterapi tedavisi alan onkoloji hastalarının bitkisel ürün kullanımı ve etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi
Cerrahi Geçiren ve Kemoterapi Tedavisi Alan Onkoloji Hastalarının Bitkisel Ürün Kullanımı ve Etkileyen Faktörlerin Değerlendirilmesi Tanımlayıcı nitelikte olan bu çalışma cerrahi geçiren ve kemoterapi tedavisi alan onkoloji hastalarında bitkisel ürün kullanımı ve etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Araştırma 4 merkezde 281 hasta ile gerçekleştirildi. Çalışmanın verileri araştırmacı tarafından literatüre dayanılarak hazırlanmış anket formu kullanılarak ve katılımcılar ile yüz yüze görüşülerek toplandı. Bu çalışmada elde edilen veriler SPSS 20 paket programında Ki-Kare analizi, Fisher's Exact Test ve Pearson Ki-Kare analizi kullanılarak değerlendirildi. Sonuçlar yorumlanırken p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Çalışma kapsamında yer alan hastaların yaş ortalaması 49.1±128 olmakla birlikte, %51.6'sı kadın, %48.4'ü erkek, %34.6'sı ilkokul mezunu ve %34.5'i ev hanımıdır. Cerrahi tedavi öncesinde bitkisel ürün kullanım prevelansı %38.9 iken kemoterapi tedavisi sırasında bu oranın %54.1'e yükseldiği görüldü. Cerrahi tedavi öncesinde en sık kullanılan bitkisel ürünün sarımsak (%19.2), kemoterapi tedavisi sırasında ise ısırgan otu (%13.8) olduğu görüldü. Cerrahi tedavi öncesinde hastaların %94.3'ü, kemoterapi tedavisi sırasında ise %81.7'si hekim ya da hemşire tarafından bitkisel ürün kullanımının sorgulanmadığını belirtti. Sonuç olarak, cerrahi tedavi öncesinde ve kemoterapi tedavisi sırasında onkoloji hastalarında bitkisel ürün kullanımının oldukça yaygın olduğu saptandı. Bu bağlamda, sağlık profesyonelleri tarafından hastaların bitkisel ürün kullanım durumları sorgulanmalı, avantaj ve dezavantajları hakkında bilgi verilmeli ve rehberlik edilmelidir. Anahtar Kelimeler: Kanser, Fitoterapi, Bitkisel Ürün, İlaç Etkileşimi, Hemşirelik
Otizmli çocuğa sahip ebeveynlerin otizm algıları ve aile özellikleri ile benlik saygıları arasındaki ilişkinin belirlenmesi
Bu çalışma tanımlayıcı tipte bir araştırma olup, otizmli çocuğa sahip ebeveynlerin otizmi algılayışları ve aile özelliklerinin ebeveynlerin benlik saygıları arasındaki ilişkiyi belirlemek amacıyla planlanmıştır. Araştırma Ankara ilinde bulunan etik kurulda açık isimleri belirtilmiş olan özel bir eğitim merkezi ve bir devlet okulunda Kasım 2014- Haziran 2015 tarihleri arasında yapılmıştır. Araştırmanın evrenini özel eğitim merkezine kayıtlı otizmli öğrenci ebeveynlerinden 51 anne ve 40 baba, devlet okuluna kayıtlı otizmli öğrencilerin ebeveynlerinden olan 9 anne oluşturmaktadır. Verilerin toplanmasında ebeveynlerin sosyodemografik özelliklerini belirleyecek bir form, Aile Değerlendirme Ölçeği, Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği ve araştırmacılar tarafından literatür taranarak geliştirilmiş yarı yapılandırılmış görüşme soruları kullanılmıştır. Elde edilen verilerin IBM SPSS Statistics 21.0 paket programında ortanca, çeyreklikler arası genişlik değerleri, minimum – maksimum, Bonferroni düzeltmeli ikili karşılaştırma, Kruskal Wallis H ve Mann Whitney U testi kullanılarak analizi yapılmıştır. Anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak alınmıştır. Çalışmada ebeveynlerin otizmli çocuklarına ilişkin görüşleri ebeveynin, anne ya da baba olma durumuyla farklılık göstermemektedir (p>0.05). Babaların aile işlevleri annelere göre daha sağlıklı bulunmuştur. Ebeveynler arasında Rosenberg Benlik Saygısı Ölçek puan ortancaları bakımından farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Ebeveynlerin Aile Değerlendirme Ölçeği alt boyut ve Rosenberg Benlik Saygısı Ölçeği puan ortancaları arasında zayıf, doğrusal ve pozitif yönlü bir ilişki saptanmıştır. Çalışmada ebeveynlerin bilgi eksikliklerinin tanı sürecinde gecikmeye neden olduğu görülmüş, bu konuda bilgi ve ebeveynlerin otizme ilişkin olumlu algılarının artırılması için ebeveynlere sosyal ve psikolojik destek programlarının yapılması önerilmektedir.
Hematoloji kliniğinde çalışan hemşirelerin iletişim ve empati becerilerinin değerlendirilmesi
Bu araştırma tanımlayıcı tipte bir araştırma olup, hematoloji hemşirelerinin iletişim ve empati becerilerinin değerlendirilmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırma Ankara ilinde bulunan Atatürk Eğitim ve Araştırma, Gazi Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi, Ankara Üniversitesi ve Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastaneleri'nin hematoloji kliniklerinde Aralık 2014-Haziran 2015 tarihleri arasında yapılmıştır. Hematoloji kliniğinde çalışan 76 hemşire örneklemi oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında; hemşireler için sosyo-demografik veri toplama formu, İletişim Becerileri Ölçeği(İBÖ) ve Empatik Beceri Ölçeği (EBÖ) kullanılmıştır. Araştırmaya katılan hemşirelerin % 48.7'si 26-35 yaş gurubunda, %53.9'u evli ve %27.6'sı C Hastanesinde, % 53.9'u hemşire olarak, %71.1'i hematoloji kliniğinde 12-36 ay süresiyle, %61.8'i nöbet-vardiya sistemi ile ve %75'i servis hemşiresi olarak çalışmaktadır. Hematoloji hemşirelerine uygulanan EBÖ ve İBÖ arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki gözlenmediği halde zayıf, pozitif yönlü ve doğrusal bir ilişki olduğu saptanmıştır. Çalışma sonucuna göre, incelenen literatürler doğrultusunda iletişim ve empati becerileri birbirleri ile ilişkili olmalarına rağmen, bu çalışmada bir ilişki saptanmamıştır. İletişim becerilerinin etkili olması empati becerilerinin de etkili olacağı anlamına gelmemektedir. Bu çalışma hematoloji alanına özgü hazırlanmıştır, özellikle hemşirelerin iletişim ve empati becerilerinin bir çok alana özgü incelenmesi ve değerlendirilmesi önerilmektedir.
Bakım ve rehabilitasyon merkezinde çalışan bakım elemanlarının ruhsal durumlarının incelenmesi
Bu çalışma tanımlayıcı tipte bir araştırma olup bakım ve rehabilitasyon merkezinde çalışan bakım elemanlarının ruhsal durumlarının incelenmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışma Ankara Saray Engelsiz Yaşam Bakım Rehabilitasyon Merkezi'nde Ocak 2015 - Nisan 2015 tarihleri arasında yapılmıştır. Merkezde çalışan 445 bakım elemanı çalışmanın örneklemini oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında Tanımlayıcı Veri Formu, Kısa Semptom Envanteri (KSE) kullanılmıştır. Veriler yüz yüze görüşme yöntemi ile toplanmıştır. İstatistiksel analizler ve hesaplamalar için SPSS 21 paket programı, grafik çizimi için MS-Excel 2013 programları kullanılmıştır. Veriler değerlendirilirken istatistiksel metotlar sayı, yüzde, ortanca, Mann-Whitney U testi, Kruskal Wallis, Bonferroni düzeltmeli Mann-Whitney U testi kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Çalışma sonuçlarına göre, bakım elemanlarının çalışma şeklinin sosyal yaşama etkisi, meslekte sorun yaşanan alan, son bir yılda yaşanan stres ve daha önce ruhsal sorun yaşama durumları ile KSE ortancaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmuştur. Eğitim durumları ve gelir algısı ile sadece paranoid düşünce alt boyutu, yaşanan mesleki problemlere geliştirdikleri davranış ile obsesif kompulsif bozukluk, depresyon, paranoid düşünce alt boyutlarında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmıştır. Bakım elemanlarının cinsiyet, yaş, medeni durum, çocuk sayısı, çalışma süresi, çalışma şekli, sosyal olanakların varlığı, aktivite durumu gibi bireysel özelliklerin KSE puan ortancaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Çalışmanın sonuçları doğrultusunda bakım elamanlarının yaşanan problemlere bağlı olarak oluşan ruhsal sorunların belirlenmesi ve bireylerin gereksinimlerinin giderilmesine yönelik öneriler sunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Bakım ve rehabilitasyon merkezi, Bakım elemanı, Kısa semptom envanteri, Ruhsal durum,
Video destekli oryantasyon eğitiminin hemşirelik öğrencilerinin klinik uygulama ile ilgili kaygı düzeylerine etkisi
Araştırma, video destekli oryantasyon eğitiminin hemşirelik öğrencilerinin klinik uygulama ile ilgili kaygı düzeylerine etkisini belirlemek amacıyla deneysel olarak yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini 2014-2015 öğretim yılında Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümü'nde Hemşirelik Esasları dersi kapsamında Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde klinik uygulamaya çıkan, araştırmaya katılmayı kabul eden ve araştırma kriterlerine uyan 80 öğrenci (deney:40, kontrol:40) oluşturmuştur. Araştırmada veriler, "Tanıtıcı Özelliklere İlişkin Anket Formu" ve "Durumluk-Sürekli Kaygı Ölçeği" ile toplanmıştır. Oryantasyon eğitimi, deney grubuna video destekli, kontrol grubuna ise sunuş yöntemiyle verilmiştir. Öğrencilerin zamana göre (oryantasyon eğitimi öncesi ve sonrası, klinik uygulama ilk günü sabah ve öğleden sonra, klinik uygulama son hafta) kaygı düzeyleri incelenmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde sayı ve yüzde, Ki-kare Testi, Mann Whitney U Testi, Bağımsız-T testi, İki Yönlü Karma Anova, Tekrarlı Ölçümlerde Varyans Analizi, Bonferroni Düzeltmesi, Friedman Testi ve Korelasyon Analizi kullanılmıştır. Araştırmada deney grubundaki öğrencilerin sürekli kaygı puan ortalaması 47.2±5.3, kontrol grubundaki öğrencilerin sürekli kaygı puan ortalaması 45.9±4.6'dır. Deney grubundaki öğrencilerin zamana göre durumluk kaygı puanlarının değişimi arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı (p˃0.05), kontrol grubunda ise zaman göre durumluk kaygı puanlarının değişimi arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptanmıştır (p<0.05). Deney ve kontrol grubundaki öğrencilerin zamana göre hissedilen kaygı puanları arasındaki fark ise istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Araştırmanın sonuçları doğrultusunda uygun önerilerde bulunulmuştur.
HIV pozitif bireyler ve AIDS hastalarının antiretroviral ilaç tedavisine uyumlarını etkileyen faktörler
Araştırma HIV Pozitif Bireyler ve AIDS hastalarının antiretroviral ilaç tedavisine uyumu ve ilaç uyumunu etkileyen faktörlerin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmanın evrenini, Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri Enfeksiyon Hastalıkları Polikliniğinde kayıtlı olan 310 HIV pozitif birey ve AIDS hastaları, örneklemini ise araştırmaya katılmayı kabul eden toplam 158 HIV pozitif birey ve AIDS hastası oluşturmuştur. Veriler araştırmacılar tarafından literatür doğrultusunda geliştirilen anket formları ile toplanmıştır. Ayrıca tedaviye uyum düzeyini belirlemek amacıyla Morisky İlaç Uyum Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde sayı ve yüzde değerleri, ortanca, ki-kare ve Spearman testleri kullanılmıştır. Çalışmamızın sonuçlarına göre hastaların %26.6'sının meşgul olmaları sebebiyle en az bir kez ilaç atladığı, % 28.5'inin aldığı ilaçların sayısını çok bulduğu, % 29.7'sinde ilaçlara bağlı yan etkiler geliştiği ve % 82.9'unun daha önce ilaçlarla ilgili eğitim aldıkları belirlenmiştir. Ayrıca katılımcıların %96.2'si sağlık elemanlarının tutum ve davranışlarından memnun olduklarını ve % 42,4'ü stigma yaşadığını ifade etmiştir. Katılımcıların % 61'inin ilaç tedavisine yüksek uyum gösterdiği belirlenmiştir. Sosyal destek, hastalık süresi, tedavi süresi ve ilaçlar hakkında bilgilendirme almış olma ile ilaç tedavisine uyum arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. Hastaların ilaçların kullanımı konusunda bilgilendirilmeleri, hatırlatıcı yöntemlerin önerilmesi, sosyal destek kaynaklarının araştırılması, ilaç ve tedavi uyumunu olumsuz etkileyen faktörlerin belirlenerek çözümlerin üretilmesi, ilaç ve tedavi uyumunun artırılması açısından hemşirelik takibi önerilebilir.
Adolesanlara verilen planlı eğitimin menstruasyon ve genital hijyen davranışına etkisinin belirlenmesi
Araştırma, adolesan kızların menstruasyon ve perine hijyeni hakkında bilgi eksikliklerini tespit ederek, konu hakkında doğru bilgi öğrenmelerini sağlamak amacıyla gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın örneklemini çalışmanın yapıldığı tarihlerde okulda bulunan toplam 355 kız öğrenci oluşturmuştur. Veri toplama aracı olarak veri toplama formu ve eğitim öncesi/sonrası bilgilerini değerlendirmek için soru formu kullanılmıştır. Araştırma verileri toplandıktan bir gün sonra öğrencilere menstruasyon fizyolojisi ve hijyenine ilişkin hazırlanan eğitim ve broşür verilmiştir. Eğitimin alışkanlığa dönüşmesi süresi tespit edilmiş ve belirlenen 12 hafta sonrasında eğitimin etkililiğini öğrenmek için son test uygulanmıştır. Verilerin analizi için sayısal değişkenlerde tanımlayıcı istatistikler (ortalama, standart sapma, minimum, maksimum), kategorik değişkenlerde frekans dağılımları verilmiştir. İki bağımlı kategorik değişken arasında ilişki olup olmadığına McNemar testi ile bakılmıştır. İstatistiksel anlamlılık değeri olarak p<0.05 kabul edilmiştir. Çalışmamızda öğrencilerin yaş ortalaması 12.05±0.87 (dağılım aralığı ise 11-15 yaş) bulunmuştur. Öğrencilerin anne baba eğitim düzeyleri, meslekleri, gelir düzeyleri her iki okulda da benzer bulunmuştur. Çalışmamızda öğrencilerin çoğunluğunun menstruasyon hakkında bilgi aldığı, alınan bilginin kaynağı olarak çoğunlukla annelerini söyledikleri belirlenmiştir. Öğrencilerin çoğunun menstruasyon dönemine geçtiği bulunmuştur. Çalışmamızda eğitim sonrasında öğrencilerin çoğunun pamuklu iç çamaşırı kullanmaya başladığı (p<0.001), iç çamaşırı değiştirme sıklığının eğitim öncesine göre arttığı bulunmuştur (p<0.001). Öğrencilerin genital bölge temizliğinde sabun kullanma durumlarına bakıldığında eğitim öncesine göre eğitim sonrasında azalma olduğu bulunmuştur (p<0.001). Araştırmamıza katılan öğrencilerin tuvaletten sonra kirli bölgenin temizliğini yapma şekilleri incelendiğinde eğitim sonrasında önden arkaya doğru temizlik yapanların oranının arttığı (p<0.001), öğrenciler eğitim öncesi menstruasyon döneminde peçete, temiz bez gibi ürünler kullanırken eğitim sonrasında hijyenik ped kullanmaya başladıkları belirlenmiştir (p<0.001). Öğrenciler menstruasyon döneminde eğitim öncesi pedlerini 8-12 saat aralıklarla değiştirirken, eğitim sonrasında 4-5 saatte bir değiştirdikleri bulunmuştur (p<0.001). Çalışmamız verileri ışığında, hemşirelerin hem ergenlik dönemindeki kızlara hem de annelere menstruasyon konusunda eğitim vererek bu konudaki eksikliklerin giderilmesine katkıda bulunması, uygulama üzerinde sadece bilgi değil, gelenekler ve göreneklerden kaynaklanan tutumların da etkili olduğu düşünülerek, sağlık eğitiminde rol alacak hemşirenin bu konuları göz önünde bulundurması önerilebilir.
Çocuk kliniklerinde çalışan hemşirelerinin 3-6 yaş grubu hastanede yatan çocuklara yaş dönem özelliklerine göre yaklaşımları
Çocukluk döneminde hastaneye yatma çocuklar için önemli bir stres faktörüdür. Hastaneye yatmaya uyumu kolaylaştırmak için çocuk kliniklerinde çalışan hemşirelerin, çocukların duygusal, zihinsel ve sosyal gereksinimlerinin farkında olmaları gerekmektedir. Yaş dönemlerine göre bu gereksinimlerin göz önünde bulundurulması, bakım ve uygulamalarda kullanılması önemlidir. Bu araştırma, çocuk kliniklerinde çalışan hemşirelerinin 3-6 yaş grubu hastanede yatan çocuklara yaş dönem özelliklerine göre yaklaşımlarının belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırma, Ankara il merkezinde bulunan çocuk hastanelerinde çalışan 268 hemşire ile yapılmıştır. Veriler araştırmacı tarafından hazırlanan tanımlayıcı anket bilgi formu ve 'Çocuk Hemşirelerinin Rol ve İşlevlerini Uygulama Ölçeği' ile toplanmıştır. Değerlendirmede yüzde, Ki-kare, Mann-Whitney U, Kruskal-Wallis, Bonferroni, Spearman Rho Korelasyon Testleri kullanılmıştır. Araştırma sonucunda hemşirelerin %84'ünün kadın, %50.7'sinin bekar, %38.8'inin çocuk sahibi ve %57.8'inin lisans mezunu, yaş ortalamaların 31.0±7.3, meslekte çalışma sürelerinin 6.0 (min=0.1; max=39.0) yıl, çocuk kliniğinde çalışma sürelerinin 3.0 (min=0.0; max=36.0) yıl olduğu belirlenmiştir. Hemşirelerin hastanede yatan 3-6 yaş grubu çocukların yaş dönem özelliklerinin farkında oldukları, hastalık ve hastanede yatmaya çocukların verdikleri tepkileri bildikleri belirlenmiştir. Hemşirelerin 'Çocuk Hemşiresi Rol ve İşlevleri Uygulama Ölçeği'nde hemşirelik rolü puan ortalamaları yüksek bulunmuştur. Çocuk sahibi hemşirelerin iletişimci ve işbirliği rolü, rehabilite edici rolü, danışman rolü, yönetici ve koordine edici rolü puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmiştir (p<0.05). Elde edilen veriler doğrultusunda; çocuk hemşirelerine belirli aralıklarla çocuk gelişimi ile ilgili eğitimler verilmesi, duyarlılıklarının arttırılması ve konuyla ilgili farklı çalışmaların yapılması önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Hastanede yatan çocuk, yaş dönemi, hemşirelik, rol ve işlev
Doğumun aktif fazında uygulanan hidroterapinin, doğum süreci, anne memnuniyeti ve doğum sonrası ebeveynlik davranışı üzerine etkisi
Araştırma, doğumun aktif fazında uygulanan hidroterapinin, doğum süreci, anne memnuniyeti ve doğum sonrası ebeveynlik davranışı üzerine etkisini değerlendirmek amacıyla deneysel bir çalışma olarak, Ankara Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde 07 Kasım 2015- 30 Haziran 2016 tarihleri arasında yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini toplam 80 gebe oluşturmuştur (ndeney=40, nkontrol=40). Veri toplama aracı olarak, anneye ait bazı sosyo-demografik özellikleri sorgulayan "Gebe Tanılama Formu", gebenin doğum sürecinde izlemlerinin yer aldığı "Gebe İzlem Formu ", gebenin doğum sonu dönmedeki izlemlerinin yer aldığı "Postnatal Gebe İzlem Formu", "Doğum Sonrası Ebeveynlik Davranış Ölçeği", "Doğum Duygulanım Ölçeği" kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde Ki-kare testi, Fisher'in tam olasılık testi, Yatest Ki-kare testi, Mann Whitney U, Kruskal Wallis testi, Tek Yönlü Varyans analizi (ANOVA), Tukey LSD, ve Pearson Korelasyon testi, Spearman Korelasyon Testi, ortalama, standart sapma, minimum, maksimum değerler, sayı ve yüzdelikler kullanılmıştır. İstatistiksel anlamlılık değeri için p<0.05 kabul edilmiştir. Çalışmada kontrol grubundaki gebelerin yaş ortalaması kontrol grubunda 24.42±4.33 iken, deney grubunda 23.88±4.05'dir (p˃0.05). Araştırmada her iki gruptaki gebelerin çoğunluğunun lise altında eğitim aldıkları ve gelir getiren bir işte çalışmadıkları, toplam evlilik sürelerinin 3 yıl ve üzerinde olduğu ve kentsel bölgede ikamet ettikleri belirlenmiştir (p˃0.05). Araştırmada kontrol grubu ile karşılaştırıldığında hidroterapi uygulanan deney grubundaki gebelerin doğum sürecinde daha olumlu tepkiler verdikleri, doğumda hissedilen ağrı skorunun azaldığı, doğum eyleminin aktif faz süresinin ve ikinci evre süresinin kısaldığı saptanmıştır (p˂0.05). Bunun yanı sıra kontraksiyon sıklığının, şiddetinin, süresinin, fetal kalp atımının, annenin diastolik ve sistolik kan basıncının ve nabız ölçümlerinin düştüğü belirlenmiştir. Ayrıca doğum sonu dönemde deney grubundaki gebelerin yeni doğanlarının apgar skorlarının daha yüksek olduğu, annelerin doğuma yönelik olumlu duygular hissettiği ve ebeveynlik davranışlarının daha olumlu olduğu görülmüştür (p˂0.05). Bu kapsamda ülkemizde doğum ünitelerinde hidroterapi uygulamasının yaygın olarak kullanılması ve alanda hemşirelerin uzmanlaşarak aktif rol almaları önerilmektedir.Anahtar kelimeler: Anne memnuniyeti, doğum sonrası ebeveynlik davranışı, hemşirelik, hidroterapi
Psikiyatri kliniğinde yatan hastaların intihar olasılığı ve yaşamı sürdürme nedenleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Araştırma Ankara ilinde bulunan ve yataklı kliniği olan Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri ve Dışkapı Yıldırım Beyazıt Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde Şubat-Mayıs 2016 tarihleri arasında yürütülmüştür. Çalışmanın örneklemini çalışmaya katılmayı kabul eden 192 hasta birey oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında; Kişisel Bilgi Formu, İntihar Olasılığı Ölçeği (İOÖ), Yaşamı Sürdürme Nedenleri Envanteri (YSNE), Beck Depresyon Envanteri (BDÖ) ve Gönüllü Olur Formu kullanılmıştır. Elde edilen verilerin IBM SPSS 21.0 paket programlarında sayı, yüzde, frekans, ortanca, ortalama, standart sapma, Kruskal Wallis H, Mann Whitney U, korelasyon ve adım adım (stepwise) regresyon yöntemi kullanılarak analizi yapılmış olup istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Araştırmada intihar olasılığı yüksek olan hasta bireylerin daha az yaşamı sürdürme nedenlerine sahip olduğu ve depresyon seviyelerinin yüksek olduğu bulunmuştur. Depresyon, intihar düşüncesi, yaşamı sürdürme nedenleri, kötü muamele görmek, eğitim düzeyi, gelir durumu ve yaş değişkenlerinin intihar olasılığına etkisi olduğu sonucuna ulaşılmıştır (F= 61.125; p<0.001). Psikiyatri kliniğinde yatarak tedavi gören hasta bireylerin tedavileri boyunca intihar olasılığını artıran ve intihara karşı koruyucu olan faktörler doğrultusunda izlenmesi önerilmektedir.
Ventrikül destek cihazı takılan hastaların günlük yaşam aktivite düzeylerinin ve yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi
Kesitsel tipte tanımlayıcı olan bu araştırma Ventrikül Destek Cihazı (VDC) takılan hastanın günlük yaşam aktivitelerinin düzeylerini ve yaşam kalitelerini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Araştırma 3 merkezde 2012-2015 tarihleri arasında VDC takılan 31 erişkin ve çocuk hasta üzerinde gerçekleştirildi. Araştırmanın verileri Mayıs 2015-Kasım 2015 tarihleri arasında araştırmacı tarafından Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi, Ankara Üniversitesi Cebeci Araştırma ve Uygulama Hastanesi ve Türkiye Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanelerinde servis, yoğun bakım ve polikliniklerde olan hastalar ile yüz yüze görüşülerek oluşturuldu. Veri toplama aracı olarak literatür taraması sonucunda oluşturulan birey ve hastalığa ilişkin bilgileri içeren Hasta Tanıtım Formu, SF 36 Yaşam Kalitesi Ölçeği, KATZ Günlük Yaşam Aktiviteleri Ölçeği ve EQ-5D Genel Yaşam Kalitesi Ölçeği kullanıldı. Bu çalışmada elde edilen veriler SPSS 20 paket programında Mann Whitney U ve Kruskal Wallis-H Testleri, Ki-Kare analizi, Fisher's Exact Test ve Pearson Ki-Kare analizi kullanılarak değerlendirildi. Sonuçlar yorumlanırken p<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Araştırmaya katılan hastaların %77.4'ü (n=24) erkek, %35.5'i (n=11) 51-60 yaş grubu arasında olmakla birlikte, %58.1'inin (n=18) evli hastalardan oluştuğu bulundu. Taburcu olan hastaların %80.6'sının (n=25) yeniden hastaneye yatış yaptığı ve bu yatış nedenleri arasında %35.5'i (n=11) enfeksiyon, %25.8'i (n=8) trombüs, %22.5'i (n=7) cihaz sorunları ve %32.3'ü (n=10) diğer nedenlerle (kanama, kadın hastalıkları, kontrol vb) olduğu saptandı. Hastaların %70.9'unun (n=22) cihaz takıldıktan sonra kendilerini daha iyi hissettikleri görüldü. Hastaların yaşam kaliteleri SF 36 Yaşam Kalitesi Ölçeği ve EQ-5D Genel Yaşam Kalitesi Ölçeğine göre orta olarak bulunurken, KATZ Günlük Yaşam Aktiviteleri Ölçeğine göre de hastaların %3.2'si (n=1) bağımlı, %25.8'i (n=8) kısmen bağımlı ve %71.0'i (n=22) bağımsız olarak günlük yaşam aktivitelerini gerçekleştirdikleri saptandı. Sonuç olarak VDC öncesine göre hastaların daha bağımsız hale geldiği, sağlıklarını daha iyi buldukları ve yaşam kalitelerinin arttığı saptandı. Bu bağlamda uzun süreli ya da son dönem tedavi amaçlı VDC kullanımının yaşam kalitesi üzerinde olumlu etkileri olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Hemşirelik, Kalp Yetersizliği, VAD, Yaşam Kalitesi
Yenidoğan yoğun bakım ünitesi hemşirelerinin mekanik ventilasyon bakımına ilişkin bilgi durumlarının belirlenmesi
Araştırma YYBÜ'n de görev yapan, çalışmaya gönüllü olarak katılmayı kabul eden 222 hemşire ile 01.06.2015-30.11.2015 tarihleri arasında 41 sorudan oluşan anket formu kullanılarak yapılmıştır. Verilerin değerlendirmesinde sayı, yüzde, ortalama, ki kare testi kullanılmıştır. Araştırmaya başlanmadan önce gerekli yasal ve etik izinler alınmıştır. Hemşirelerin %58,1'inin lisans mezunu ,%30,0'u 4-6 yıl arasında YYBÜ'de çalıştığı belirlenmiştir. %76.1'inin MV ve mekanik ventilatör eğitim, %63,5'i MV'a bağlı hastanın pozisyonu, %73,9'u aspirasyon ve %70,3'ü ağız bakımı konularında en az bir eğitim almıştır. Hizmet içi eğitim alma ile ünitede kullanılan mekanik ventilasyon tipi, aspirasyon yapılma sıklığı, aspirasyon esnasında gelişebilecek riskler, ağız bakımında kullanılan malzemeler, YYB sertifika eğitimi alma ile mekanik ventilasyonda pozisyon verme ve değiştirme süresi, aspirasyonda uygulanan basınç ve süresi, YYBÜ'de çalışma yılı ile aspirasyonda uygulanan basınç ve süre arasında istatistiksel olarak anlamlı fark belirlenmiştir (p<0.05). Hemşirelerin MV bağlı hastanın, MV, aspirasyon, pozisyon ve ağız bakımı konularında eğitim aldıkları ancak yanlış uygulamaların yapıldığı belirlenmiştir. Hemşirelerin sertifika ve hizmet içi eğitim alması, bakım uygulama prosedürleri oluşturulması, uzman rehberlerin ünitede görev yapması önerilebilir.
Progresif gevşeme egzersizlerinin hemşirelik öğrencilerinin klinik kaygı düzeyine etkisi
Progresif Gevşeme Egzersizlerinin Hemşirelik Öğrencilerinin Klinik Kaygı Düzeyine Etkisi Araştırma, progresif gevşeme egzersizlerinin birinci sınıf hemşirelik öğrencilerinin klinik kaygı düzeyine etkisini belirlemek amacıyla deneysel olarak yapılmıştır. Araştırma örneklemini 2014-2015 eğitim-öğretim yılında Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümü Hemşirelik Esasları Dersi kapsamında Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Yenimahalle Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde klinik uygulamaya çıkan, araştırmaya katılmayı kabul eden ve araştırma kriterlerine uyan 44 öğrenci (deney:22, kontrol:22) oluşturmuştur. Araştırmada veriler, "Tanıtıcı Özelliklere İlişkin Anket Formu", "Durumluk-Sürekli Kaygı Ölçeği" ve "Hissedilen Kaygıya İlişkin Görüş Formu" ile toplanmıştır. PGE, deney grubundaki öğrencilere klinik uygulama öncesi 6 hafta boyunca ve klinik uygulama süresince uygulatılmış, kontrol grubundaki öğrencilere ise hiç yaptırılmamıştır. PGE'nin öğrencilerde zamana göre (PGE öncesi ve sonrası, klinik uygulamanın ilk günü sabah ve öğleden sonra, klinik uygulamanın son haftası) kaygı düzeylerine etkisi incelenmiştir. Verilerin değerlendirilmesinde sayı ve yüzde, Ki-kare Testi, Mann Whitney U Testi, Shapiro-Wilks Testi, Levene Testi, Box's M Testi, Mauchly Testi, Bonferroni düzeltmesi, Friedman iki yönlü varyans analizi ve Korelasyon Analizi kullanılmıştır. Araştırmada öğrencilerin sürekli kaygı puan ortalaması deney: =48.2±3.6, kontrol: =46.7±4.9'dur. Deney grubundaki öğrencilerin durumluk kaygı puan ortalamaları ilk klinik günü PGE öncesi: =64.6±4.3, ilk klinik günü PGE sonrası: =31.9±3.6, ilk klinik gün sonu: =26.0±2.6, klinik uygulama sonu: =22.0±1.9 şeklinde, hissedilen kaygı puan ortancaları ise ilk klinik günü PGE öncesi: 8.0 (min= 7.0; max= 10.0), ilk klinik günü PGE sonrası: 4.0 (min= 2.0; max= 6.0), ilk klinik gün sonu: 2.0 (min= 0.0; max= 3.0) ve klinik uygulama sonu: 0.0 (min= 0.0; max= 3.0)] şeklinde anlamlı düzeyde azalmıştır (p<0.05). Araştırmanın sonuçları doğrultusunda hemşirelik öğrencilerine klinik uygulama öncesinde ve sırasında PGE'ni uygulama önerisinde bulunulmuştur. Anahtar Kelimeler: Hemşirelik eğitimi, hissedilen kaygı, klinik eğitim, sürekli-durumluk kaygı, progresif gevşeme
Cerrahi hemşirelerinin postoperatif ağrı yönetiminde lüzum halinde analjezik istemine yönelik bilgi ve uygulamada klinik karar verme durumunun belirlenmesi
Cerrahi Hemşirelerinin Postoperatif Ağrı Yönetiminde Lüzum Halinde Analjezik İstemine Yönelik Bilgi ve Uygulamada Klinik Karar Verme Durumunun Belirlenmesi Çalışma cerrahi kliniklerde çalışan hemşirelerin postoperatif ağrı yönetiminde lüzum halinde analjezik (LHA) istemine yönelik bilgi ve uygulamada klinik karar verme durumunun incelenmesi amacı ile yapılmıştır. Araştırma Mardin ilinde bulunan dört hastanede 146 hemşire ile gerçekleştirilmiştir. Çalışma verileri literatür doğrultusunda hazırlanan soru formu ile toplanmıştır. Çalışmadan elde edilen veriler IBM SPSS Statistics 22 programına aktarılarak analiz edilmiştir. Kategorik değişkenler için frekans (n,%) verilmiştir. Kategorik değişkenler arasındaki ilişkiyi incelemek için ise Ki-Kare analizi kullanılmıştır. Çalışmamızda yer alan hemşirelerin %61'i lisans mezunu olup, %52.1'i 0-5 yıllık mesleki deneyime sahiptir. Hemşirelerin, %69.2'sinin LHA istemi hakkında eğitim almadığı saptanmıştır. Hemşirelerin (%61.0) LHA'yı ağrı oldukça uyguladığı, LHA uygulama amacını daha çok hastanın ağrısının artmasını önlemek (%59.6) ve mümkün olduğunca az ilaç uygulamak (%45.2) olarak düşündüğü ve yeterli ağrı yönetimi sağladığı (%52.4) görüşünde olduğu tespit edilmiştir. Araştırma sonucunda "LHA uygulama" hakkında hemşirelerin yeterli bilgiye sahip olmadığı tespit edilmiştir. Bu bağlamda hemşirelik lisans eğitimi sırasında ve hizmet içi eğitimlerde postoperatif ağrı yönetimine ilişkin bilgi ve uygulamalara geniş yer verilmeli ve LHA uygulamasında standartların oluşması için yazılı ya da sözlü protokoller geliştirilmelidir.
Hemşirelerin psikolojik yardım arama davranışları, içselleştirilmiş damgalama ve benlik saygısının belirlenmesi
Hemşirelerin Psikolojik Yardım Arama Davranışları, İçselleştirilmiş Damgalama ve Benlik Saygısının Belirlenmesi Bu çalışma hemşirelerin psikolojik yardım arama davranışları ile içselleştirilmiş damgalama, benlik saygısı arasındaki ilişkiyi saptamak amacıyla yapılmıştır. Çalışma Ankara ilinde bulunan ve yapısal özelliklerine göre seçilmiş üç farklı hastaneden 488 hemşire ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmada sosyodemogrofik veri toplama formu, PYAKDÖ, PYAİTÖ ve RBSÖ kullanılmıştır. . Elde edilen verilerin SPSS 21.0. paket programında sayı, yüzde, frekans, ortalama, standart sapma, Kruskal Wallis ve Mann Whitney U testi, Spearman Korelasyon Analizi kullanılarak, analizleri yapılmıştır İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Çalışmada PYAİTÖ puanı ortancası erkeklere göre daha yüksektir (Z=3.706. p<0.001).Çocukluğunu parçalanmış bir ailede geçiren hemşirelerin PYAİTÖ puanı ortancası, bütün bir ailede geçiren hemşirelerin PYAİTÖ puanı daha yüksektir. Arada anlamlı bir fark bulunmaktadır (p<0.05). Bu çalışmada PYAKDÖ PYAİTÖ RBSÖ ölçekleri ile yaş, çalışma yılı, çalışma süresi, medeni durum, eğitim düzeyi, çocuklukta yaşanılan yer, çocukluğunda aileden gördüğü ilgi durumu ve disiplin tipi, sosyal destek varlığı faktörleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmadığı ile cinsiyet, ailenin yapısı ve annenin varlığı faktörleri arasında anlamlı ilişki olduğu bulunmuştur. PYAİTÖ ile RBSÖ ve PYAKDÖ arasında negatif yönlü oldukça zayıf ilişki olduğu görülmüştür. Kadın olmak psikolojik yardım arama davranışı olumlu yönde etkilemektedir. Parçalanmış bir ailede yetişmenin psikolojik yardım arama davranışını olumsuz yönde etkilediği saptanmıştır. Annesi hayatta olan hemşirelerin olamayanlara oranla benlik saygılarının daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Hemşirelerin çalışma şartlarının ailevi ilişkilerini negatif yönde etkilediği görülmektedir. Bu anlamda yeni çalışmalar yapılabilir. PYAİTÖ ile RBSÖ ve PYAKDÖ arasında negatif yönlü bir ilişkinin varlığı literatürle uyumludur. ANAHTAR KELİMELER:İçselleştirilmiş Damgalama, Benlik saygısı, Psikolojik Yardım Arama, Hemşireler,
Şizofreni ve bipolar bozukluğu olan hastalarda içgörü, ,içselleştirilmiş damgalanmanın ilaç uyumu üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışma, psikiyatri polikliniğine gelen, ayaktan takip edilen bir grup şizofreni ve bipolar bozukluğu olan hastanın içgörü, içselleştirilmiş damgalanma düzeylerinin ilaç uyumu üzerine etkisini belirlemek amacıyla gerçekleştirildi. Gereç ve yöntem: Araştırma Türkye'de bir hastanede Mayıs 2015-Mart 2016 tarihleri arasında yapılmıştır. Çalışma psikiyatri polikliniğine başvuran ,18-65 yaşları arasında, DSM-V' e göre şizofreni ve bipolar bozukluk tanısı almış ve ayaktan takip edilen 100 hasta ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın verileri araştırmacıların geliştirdiği Sosyodemografik Veri Formu, Beck Bilişsel İçgörü Ölçeği Ruhsal Hastalıklarda İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği ,Morisky Uyum Ölçeği, İlaç Tutum Envanteri ,Klinik Global Değerlendirme Ölçeği ile toplandı. Bulgular:Çalışma gruplarında hastaneye yatış nedeni, ilacı kendilerinin kullanma durumu, ilaç alma konusunda desteklenmeleri ve hatırlatmaya ihtiyaç duymaları durumlarının dağılımları farklılık göstermemektedir. BBİÖ kendinden eminlik alt ölçek skorları şizofreni ve bipolar bozukluk hastalarında benzerdir. RHİDÖ toplam ölçek skoru şizofren grubunda bipolar bozukluk olanlarda elde edilen skorlardan anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur.ITE skorlarının şizofren grubunda anlamlı düzeyde düşük olduğu belirlenmiştir. KGİÖ hastalık şiddeti, düzelme ve yan etki sorularına ait yanıt kategorilerinde grupların dağılımı benzerdir. Sonuç: Çalışmaya katılan şizofreni hastalarının içselleştirilmiş damgalanma düzeyleri bipolar bozukluğu olan hastalara göre yüksek bulunmuştur. Ayrıca ilaç uyum düzeyleri bipolar bozukluğu olan hastalara göre daha düşük saptanmıştır. Bu nedenle ruh sağlığı ve psikiyatri hemşirelerinin bu iki kavramı algılayıp, benimseyerek ilaç uyumu üzerine etkilerini incelemeleri ve toplum ruh sağlığı alanında yeni programlar oluşturup uygulamaları önerilebilir.
İnflamatuvar barsak hastalarında depresyon ve umutsuzluk düzeyinin belirlenmesi
Araştırmanın evrenini Ankara Türkiye Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesi İnflamatuvar Barsak Hastalıkları ve Hepatoloji Polikliniği'ne kayıtlı 1020 inflamatuvar barsak hastası (İBH) oluşturmuştur. Araştırmaya katılmaya gönüllü olan, sözlü ve yazılı onamları alınan 278 İBH hastası ile örneklem tamamlanmıştır. Araştırmada veri toplama aracı olarak hastaların tanıtıcı özelliklerini belirlemek amacıyla literatür doğrultusunda geliştirilen anket formu ile Beck Umutsuzluk (BUÖ) ve Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde sayı, yüzde ve ortalama, Mann-Whitney U Testi, Ki-kare ve Spearman korelasyon analizi kullanılmıştır. Bu araştırma doğrultusunda, 148 ülseratif kolit (ÜK), 130 crohn hastasının (CH) yaş ortalaması 45.95±12.25 yıldır. ÜK hastalarının %62.2'si, CH hastalarının %60'ı erkektir. Araştırma grubunun depresyon ve umutsuzluk puanı ortancası sırasıyla 11 ve 5 olarak hesaplanmıştır. Örneklem grubunun %7.9'unda 'şiddetli depresyon' bulguları görülürken; %31.7'sinde 'hafif depresyon' bulguları ile karşılaşılmıştır. Geliri giderden az olan hastalarda, CH hastalarının BDÖ puanının ÜK hastalarından daha yüksek olduğu belirlenmiş olup, aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0.035). BDÖ ve BUÖ puanları arasındaki korelasyon incelendiğinde pozitif yönlü, orta dereceli ve doğrusal bir ilişki olduğu görülmüştür (p<0.001). Araştırmadan elde edilen sonuçlar ışığında, İBH hastalarının depresyon bulgularına yatkın olduğu, bu hastalarda depresyon bulgularının ve umutsuzluğun doğru orantılı olarak görüldüğü bulunmuştur. İBH hastalarının tedavi süreçlerinin psikolojik tedaviyle desteklenmesi ve hemşirelik alanında deneysel, kanıta dayalı araştırmaların planlanması ve yürütülmesi önerilmiştir. Anahtar Kelimeler: depresyon, hemşirelik, inflamatuvar barsak hastalıkları, inflamatuvar barsak hemşireliği, umutsuzluk
Epilepsili çocukların tedaviye uyum düzeyinin belirlenmesi
Bu araştırma ebeveynlerin epilepsili çocuklarının tedaviye uyumlarına ilişkin görüşlerini ve hastalığa ilişkin bilgi düzeylerini belirlemek amacıyla planlanmıştır. Çalışmanın evrenini Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Çocuk Nöroloji Polikliniğinde epilepsi tanısıyla takip edilen 125 epilepsili çocuk ve ebeveynleri oluşturmaktadır. Araştırmada veri toplama aracı olarak araştırmacı tarafından literatür taranarak hazırlanan; epilepsili çocukların ve ebeveynlerin tanıtıcı özelliklerini sorgulayan 11 soru; tedaviye uyumlarını değerlendiren 19 sorudan oluşan anket formu oluşturulmuştur. Epilepsili çocuğa sahip ailelerin epilepsiye yönelik bilgilerini değerlendirmek 'Ebeveyne Yönelik Epilepsi Bilgi Ölçeği' kullanılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde sayı, yüzde ve ortalama, Mann-Whitney U Testi (Demografik bilgiler ve hastalığa ilişkin özellikler-ölçek puanları), Shapiro-Wilk testi ile Kruskal Wallis 20 Testi (ölçek puanları) analizi testi kullanılmıştır. Bu araştırma doğrultusunda, 125 eplilepsili çocuğun yaş ortalaması 11 (min-maks:2-19), ebeveynlerin yaş ortalaması 37 yıl (min-maks:22-56) dır. Hasta çocukların % 56.8'si (n=71) erkektir. Çalışmamızda ebeveynlerin % 24.2' sinin (n=30) tedavi için ilaç dışı yöntemlere başvurdukları belirlenmiştir. Annenin eğitim düzeyine göre ilaç dışı yöntemlere başvurma durumunun farklılık gösterdiği tespit edilmiştir (p=0.001). Babanın eğitim düzeyine göre ilaç dışı yöntemlere başvurma durumunun farklılık gösterdiği tespit edilmiştir (p=0.002). Nöbetler bitince ilaçları bırakmayan ebeveynlerin bilgi puanı bırakan ebeveynlere göre daha yüksek olsa da aradaki fark sınırda anlamsız çıkmıştır (p=0.055). Ebeveynlerin epilepsi bilgi ölçeği puan ortancası 12 (min-maks:6-17) olarak bulunmuştur. Çalışma grubumuzun tedavi uyumları yüksek bulunmuştur.
Menopozal dönemdeki kadınlarda huzursuz bacak sendromunun (HBS) görülme sıklığı, yaşam ve uyku kalitesi üzerine etkisi
Araştırma, menopozal dönemdeki kadınlarda Huzursuz Bacak Sendromunun görülme sıklığı, yaşam ve uyku kalitesi üzerine etkisini belirlemek amacı ile tanımlayıcı ve karşılaştırmalı bir çalışma olarak planlanmıştır Araştırmanın örneklemini Menopoz Polikliniğine başvuran ve HBS'li olan 256 ile HBS'li olmayan 359 menopoz dönemindeki toplam 615 kadın oluşturmuştur. Veri toplama aracı olarak, "Bireysel Bilgi Formu", "Huzursuz Bacak Sendromu Tanı Kriterleri", "Huzursuz Bacak Sendromu-Şiddet Değerlendirme Ölçeği", "Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi", "SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği" kullanılmıştır. Araştırmaya katılan kadınların yaş ortalaması 53.72±5.92 yıl olup, %50.4'ünün HBS'li olduğu ve %46.8'inin ise HBS'li olmadığı belirlenmiştir. Araştırmadaki her iki gruptaki kadınların çoğunluğunun ilkokul eğitim düzeyinde eğitim aldıkları, çoğunluğunun evli olduğu ve gelir getiren bir işte çalışmadıkları belirlenmiştir. Araştırmada HBS'li olan ve HBS'li olmayan grup karşılaştırıldığında; HBS farkındalığı, ailede HBS tanısı ve ailede HBS olan bireyler yönünden gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar olduğu ortaya çıkmıştır (p<0.05). HBS'li olan kadınların %96.1'inin ve HBS'li olmayan kadınların %88'inin menopozda sağlık sorunları yaşadıkları ve bu sorunların çoğunluğunun sıcak basması sorunu olduğu belirlenmiştir. HBS'li olan ve olmayan iki grup Pittsburg Uyku Kalitesi İndeksi Ölçeği puanları açısından karşılaştırıldığında uyku kalitesi, öznel uyku kalitesi, uyku latensi, uyku süresi, alışılmış uyku etkinliği ve uyku bozukluğu alt ölçek puanları HBS'li olan grupta istatistiksel anlamlılık düzeyinde daha kötü olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Benzer şekilde HBS'li olmayan kadınların yaşam kalitesinin HBS'li olanlara göre daha iyi olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Özellikle HBS'li olan ve olmayan kadınların Yaşam Kalitesi Ölçeği'nin fiziksel fonksiyon (p=0.00), fiziksel-rol sınırlamaları (p=0.00), ağrı (p=0.00) genel sağlık algısı (p=0.00), enerji ve zindelik (p=0.00), sosyal fonksiyonellik (p=0.00) ve mental-rol (p=0.00) alt ölçeklerinde istatistiksel anlamlılık düzeyinde farklılıklar olduğu belirlenmiştir.
12-17 yaş arası adölesanların siber zorbalık deneyimleri ve ebeveynlerin siber zorbalık konusundaki farkındalık durumlarının incelenmesi
Araştırma 12-17 yaş arası adölesanların siber zorbalıkla karşılaşması ve ebeveynlerin siber zorbalık konusundaki farkındalık durumlarının incelenmesi amacıyla Ankara il merkezinde ilköğretim ikinci kademe ve ortaöğretim kurumlarında öğrenim gören 1129 adölesan ve 778 ebeveyn ile tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Veriler Adölesan ve Ebeveyn Anket Formu, Yenilenmiş Siber Zorbalık Envanteri II (Revised Cyber Bullying Inventory-RCBI) ile toplanmıştır. Değerlendirmede sayı, yüzde, ortalama, ortanca, Pearson Chi-Square, Mann Whitney U testleri ve Lojistik Regresyon analizi kullanılmıştır. Araştırmaya katılan adölesanların %50.2'sinin erkek, %50.3'ünün ortaokul düzeyi öğrenim gördüğü belirlenmiştir. Adölesanların %90.3'ünün akıllı telefon ile internete eriştiği, %88.9'unun interneti eğitim amaçlı kullandığı, %89.0'unun herhangi bir sosyal medya hesabı bulunduğu, %25.1'inin her gün internet kullandığı ve %44.0'ünün internet kullanımının anne/babası tarafından kontrol edildiği, %65.5'i siber mağdur, %56.6'sı siber zorba olduğu belirlenmiştir. Ebeveynlerin %67.5'inin adölesanın annesi, %36.2'sinin lise mezunu, ortalama 2925.87±1773.657 TL gelire sahip olduğu belirlenmiştir. Ebeveynlerin çocuklarıyla ilgili verdikleri yanıtlara göre çocuklarının %97.5'i sosyal medya hesabı olduğunu bildiği, %93.3'ü internette hoşlanılmayacak mesaj almadığını, %98.8'i siber zorbalık yapmadığını ve %94.6'sı siber mağdur olmadığını belirttiği saptanmıştır. Siber mağdur ve zorba olan adölesanların internette günlük ortalama üç saatten fazla zaman geçirdikleri, siber zorbalık ve siber mağduriyet ile internette geçirilen süre, okul türü, sınıf düzeyi, internete erişim sıklığı, erişim için akıllı telefon ve internet kafe kullanma, sosyal medya hesabı bulunma, kişisel bilgilerini paylaşma, ebeveyn eğitim durumu, çocuk sayısı, internette riskli davranışlara yönelik eğitim verme arasında istatistiksel farkın anlamlı olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Bu sonuçlar doğrultusunda; ebeveyn ve adölesanların konu hakkında eğitilmeleri ve hemşirelik alanıyla ilgili farklı çalışmalar yapılması önerilebilir.
Kemoterapi tedavisi nedeniyle hastanede yatan çocukların bakım vericilerine kemoterapi tedavisine bağlı oluşabilecek sorunlara yönelik verilen planlı hemşirelik eğitiminin etkinliğinin değerlendirilmesi
Kemoterapinin yan etkilerine bağlı ortaya çıkan sorunlar, çocuğun yaşam kalitesini azaltarak tedavi sürecini uzatarak sağlık iş yükünü arttırabilmektedir. Kanserli çocukların bakım vericilerinin tedavi sürecinde çocukla birebir ilgilenmeleri, bakımından sorumlu olmaları kemoterapi tedavisine bağlı görülebilecek sorunların önlenebilmesi, erken dönemde belirlenmesi, bildirilmesi gibi konularda önemli roller oynamalarına neden olmaktadır. Kemoterapi tedavisi nedeniyle hastanede yatan çocukların bakım vericilerine kemoterapi tedavisi nedeniyle oluşabilecek sorunlara yönelik bilgi gereksinimlerinin karşılanmasında planlı hemşirelik eğitiminin etkinliğinin değerlendirmesi amacıyla ön test son test deneysel desende yapılan çalışmanın örneklemini çocuğu yeni kanser tanısı alan ve araştırmaya gönüllü katılmayı kabul eden 40 bakım verici oluşturmuştur. Veriler anket formu ve Hasta ve Hasta Yakınları İçin Kemoterapi Bilgilendirme Kitapçığı ile 14.12.2014-20.12.2015 tarihleri arasında toplanmıştır. Değerlendirmede sayı, yüzde, Kruskal Wallis,Wilcoxon testleri kullanılmış ve anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edilmiştir. Bakım vericilerin eğitim öncesi konu ile ilgili bilgi puanlarının düşük olduğu eğitim sonrasında ise tüm eğitim başlıklarında (enfeksiyon, kanama riski, beslenme ve ağız bakımı) bilgi puanlarının arttığı, eğitim öncesi ve sonrası bilgi puanları aralarındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı ve verilen planlı hemşirelik eğitiminin etkili olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Pediatrik hematoloji onkoloji kliniklerinde kemoterapi tedavisine başlanmadan önce kemoterapi yan etkilerine yönelik planlı hemşirelik eğitimlerinin verilmesi ve konu ile ilgili farklı eğitim çalışmaları yapılması önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Bakım verici, etkinlik, hemşirelik eğitimi, kanserli çocuk, kemoterapi
Üniversite öğrencilerinin e-sağlık okuryazarlığı düzeylerinin ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi
Araştırma üniversite öğrencilerinin e-sağlık okuryazarlığı düzeylerinin ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmanın evrenini 2014-2015 öğretim yılı bahar döneminde Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi'nde öğrenim gören Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümü, Tıp Fakültesi (Türkçe ve İngilizce), Hukuk Fakültesi ve Mühendislik Fakültesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü'nde okuyan ve Temel Bilgi Teknolojileri dersini alan tüm 2. sınıf öğrencileri olmak üzere toplam 485 öğrenci, örneklemini ise araştırmaya katılmayı kabul eden 284 öğrenci oluşturmuştur. Araştırmada veriler, öğrencilerin tanıtıcı özelliklerine ilişkin anket formu ve e-Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği ile toplanmıştır. Araştırmada sayı ve yüzde, Student T testi, Mann-Whitney U testi, Kruskal-Wallis H testi, Shapiro Wilks testi, pearson korelasyon testi, Somer d testi ve Cramer's V testi kullanılmıştır. Araştırmada üniversite öğrencilerinin e-Sağlık Okuryazarlığı Ölçeğinden aldıkları ortanca puan 25.5 (min=8, max=40), ölçeğin Cronbach alfa değeri 0.89 olup, hemşirelik bölümü öğrencilerinin e-sağlık okuryazarlık düzeyleri farklı bölümlerde okuyan öğrencilerden daha yüksek bulunmuş, ancak bölümler arasında anlamlı fark bulunamamıştır (p>0.05). Ayrıca meslek ve sağlık meslek lisesinden mezun olan, son bir hafta içinde sağlıkla ilgili araştırma yapan, sağlıkla ilgili dergi/makale okuyan, sağlıkla ilgili bilgilere ulaşmada zorluk yaşamayan, sağlıkla ilgili internetten edinilen bilgilerin doğruluğuna inanan ve arkadaşlarının kullandığı sağlık sitelerini kullanan öğrencilerin e-sağlık okuryazarlığı ölçeği puan ortancalarının anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Araştırmadan elde edilen sonuçlar doğrultusunda gerekli önerilerde bulunulmuştur.
Kaçış odası simülasyonunun hemşirelerin güvenli kan transfüzyonu hakkındaki öz yeterlilik ve memnuniyet düzeyine etkisi
Bu araştırmanın amacı kaçış odası simülasyonunun, hemşirelerin güvenli kan transfüzyonu hakkındaki öz yeterlilik ve memnuniyet düzeyine etkisini incelemektir. Bu çalışma ön test son test ölçümlü tek gruplu deneysel desende yapılan bir çalışmadır. Bu araştırma 01-31 Mart 2025 tarihleri arasında iki farklı hastanede görev yapan 30 hemşire ile yürütülmüştür. Araştırmaya katılmayı kabul eden hemşirelerin tamamına "Tanıtıcı Özellikler Formu", "Güvenli Kan ve Kan ürünleri Transfüzyonu Öz Yeterlilik Ölçeği" uygulanmıştır. Ardından araştırmacı tarafından, güvenli kan transfüzyonuna ilişkin teorik eğitim verilerek eğitim sonrası kaçış odası simülasyon uygulaması gerçekleştirilmiştir. Her bir kaçış odası simülasyonu üç hemşireden oluşan ekiple; ön bilgilendirme oturumu, kaçış odası simülasyonu uygulaması ve çözümleme oturumu olmak üzere üç aşamada yürütülmüştür. Ardından hemşirelere "Güvenli Kan ve Kan ürünleri Transfüzyonu Öz Yeterlilik Ölçeği" ve "Simülasyon Deneyimi Memnuniyet Ölçeği" uygulanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde kategorik değişkenler için sıklıklar, sayısal değişkenler için ise tanımlayıcı istatistiklerin yanı sıra Mann Whitney U, Wilcoxon Analizi, Spearman's Rho Korelasyon Katsayısı kullanılmıştır. Bu araştırmada, hemşirelerin uygulama öncesi öz yeterlilik puanı 209,67±31,40 iken, uygulama sonrası 237,23±10,94 olarak saptanmış ve bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Hemşirelerin kaçış odası simülasyonu deneyimine ilişkin memnuniyet düzeyleri 83,30 ± 8,68 olarak belirlenmiştir. Ayrıca hemşirelerin kan transfüzyonuna yönelik öz yeterlilik puan ortalaması ile memnuniyet puan ortalaması arasında orta düzeyde pozitif yönlü ilişki olduğu belirlenmiştir (r=0,520). Hemşirelerin kan transfüzyonuna yönelik öz yeterlilik puanları arttıkça memnuniyet düzeylerinin de artırdığı saptanmıştır. Araştırma bulgularına dayanarak, kaçış odası simülasyonunu içeren eğitim uygulamalarının farklı konularda yaygınlaştırılması ve bu uygulamaların öğrenme kazanımlarının sürdürülebilirliğini inceleyen deneysel araştırmaların yapılması önerilmektedir.
Abdominal cerrahi işlem uygulanan hastalarda ağrı algısı ile ameliyat sonrası hissedilen ağrı şiddeti arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu araştırma, abdominal cerrahi işlem uygulanan hastalarda ağrı algısının ameliyat sonrası ağrıya etkisini incelemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini bir devlet hastanesinin Genel Cerrahi ile Kadın Hastalıkları ve Doğum servislerinde abdominal cerrahi girişim geçiren 126 hasta oluşturmuştur. Eylül 2018-Ocak 2019 tarihleri arasında yürütülen çalışmada veriler Tanıtıcı Bilgiler Formu, Ağrı Özellikleri Formu ve Ağrı İnançları Ölçeği ile toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde, tanımlayıcı istatistikler, t testi, ANOVA, Pearson korelasyon testleri kullanılmıştır. Araştırmadaki hastaların %73' ünün kadın, yaş ortalamasının 48.63, %67.5' inin ilköğretim mezunu olduğu saptanmıştır. Hastaların %86.1'inin orta ve üstü şiddette ağrısının olduğu, %96.7' sinin ağrı şiddetinin zamanla azaldığı, %46.8' inin ağrı şiddetinin beklediğinden az olduğu, %92.1' inin ağrı nedeniyle aktivitelerini yerine getirmekte zorlandığı belirlenmiştir. VAS skorunun 8. saatte en şiddetli iken, 16., 24., ve 32. saatlerde anlamlı bir şekilde azaldığı (p<0.05), cinsiyetin ve ağrı şiddetinin beklenilenden fazla olmasının VAS ile ilişkili olduğu saptanmıştır (p<0.05). Hastaların Organik İnançlar puan ortalaması 3.12, Psikolojik İnançlar puan ortalaması 2.37 olarak bulunmuştur. Hastaların eğitim durumu arttıkça psikolojik inançlar puanının azaldığı, jinekolojik cerrahi geçiren hastaların organik inançlar alt boyut puan ortalamasının daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0.05). Hastaların organik inanç boyut ortalaması ile sadece 24. saat VAS skoru arasında ilişki olduğu (p<0.05), psikolojik inançlar alt boyut puan ortalaması ile VAS skorları arasında bir ilişki olmadığı belirlenmiştir (p>0.05). Araştırmadan elde edilen sonuçlar doğrultusunda, abdominal cerrahi uygulanan hastaların orta ve üstü şiddette ağrısının olduğu, cinsiyetin ve ağrı beklentisinin deneyimlenen ağrıyı, eğitim durumunun ve uygulanan cerrahi tipinin ise ağrı inançlarını etkilediği belirlenmiştir. Bu bağlamda, etkili ağrı kontrolünün sağlanmasında ağrıya yüklenen anlam ve ağrı inançlarının belirlenmesi, hastaların ağrısına yönelik sunulacak bakımın şekillendirilmesinde ve bireyselleştirilmesinde ağrı algısının göz önünde bulundurulması önerilmektedir.
Astımlı çocuk ve adölesanların hastalıklarına yönelik tutumları ile öz yeterlilikleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Dünya'da prevelansı gittikçe artış gösteren kronik bir hastalık olan astım öz yeterlilik ve tutum algısını etkileyen bir hastalıktır. Yüksek öz yeterlilik ve olumlu tutumun hastalık semptomlarının iyileşmesinde etkili olduğu bilinmektedir. Bu çalışma astımlı çocuk ve adölesanların hastalıklarına yönelik tutumları ile öz yeterlilikleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla planlanmıştır. Araştırma Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu Şehir Hastanesi Çocuk Alerji ve İmmunoloji Polikliniğinde astım tanısı ile izlenen 10-18 yaş grubu 200 çocuk ve adolesan ile gerçekleştirilmiştir. Veri toplama aracı olarak Tanıtıcı Bilgi Formu, Astımlı Çocuklar ve Adölesanlar İçin Öz Etkililik Ölçeği ve Çocuğun Kendi Hastalığına Yönelik Tutumu Ölçeği kullanılmıştır. Araştırma bulgularına göre; araştırma kapsamına alınan çocukların %77.0'ının 10-14 yaş grubunda yer aldığı, %40.5'inin kız olduğu, %72'sinin ortaokulda okuduğu ve %91.5'inin astım ilaçlarını düzenli kullandığı saptanmıştır. Bu çalışmada astımlı çocuk ve adölesanlar için öz etkililik ölçeği puan ortalamaları 53.3±21.6, astım hastalığına yönelik tutumları ölçeği puan ortalamaları 3.3±1.0 bulunmuştur. Çalışmaya katılan çocuk ve adölesanların düşük öz yeterlilik ve hastalığa yönelik tutumlarının nötr olduğu sonucuna varılmıştır. Çocuk/adölesanların astım hastalığına yönelik tutumları ve astımlı çocuklar ve adölesanlar için öz etkililik puanları arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır (p>0.05). Evde sigara içilmesi, son bir yılda astım atağı geçirme, astımın okul başarısını olumsuz etkilemesi ve kokuya duyarlılığın olması değişkenlerinin çocuk/ adölesanların hastalıklarına karşı tutumlarının %20.5'ini açıkladığı bulunmuştur. Ayrıca ev tozuna alerjisi olma durumunun çocuğun öz etkililik düzeyinde önemli bir değişken olduğu saptanmıştır. Astımlı adölesan/çocukların hastalığa yönelik tutum ve öz yeterliliklerinin geliştirilmesi önerilmektedir.
Hematopoetik kök hücre nakli yapılan hastalarda yaşam kalitesinin değerlendirilmesi: Ankara Şehir Hastanesi örneği
Bu çalışma, hematopoetik kök hücre nakli olan hastaların yaşam kalitesinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Kesitsel ve tanımlayıcı tipte olan bu araştırma Ankara Şehir Hastanesi Kemik İliği Transplantasyon Ünitesi'nde gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın verileri, 26.08.2021-15.11.2021 tarihleri arasında 18 yaş ve üzeri hematopoetik kök hücre nakli olmuş 18 hastadan toplanmıştır. Verilerin toplanmasında literatür doğrultusunda hazırlanan soru formu kullanılmıştır. Elde edilen verilerin analizi SPSS 24.0 paket programı kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Verilerin analizinde, tanımlayıcı istatistikler, bağımlı örneklemler t testi, Mann Whitney-U testi ve Kruskall-Wallis Varyans analizi kullanılmıştır. Tüm analizlerde p<0.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Araştırmaya katılanların yaş ortalaması 39.66±11.33, %66.7'sinin erkek, %83.3'ünün evli, %33.3'ünün eşit oranlarla ilkokul-lise-üniversite mezunu, %77.8'inin SGK'lı, %55.6'sının gelirinin giderine eşit, %77.8'sının çekirdek aileye sahip oldukları, %50'sinin ise en uzun süre ilde ikamet ettikleri ve %55.6'sı normal kilo aralığında olduğu saptanmıştır. Ayrıca hastaların %66.7'sinin 1 yıl ve daha az zamanda hastalık tanısı aldıkları, %50'sinin şehir içinden %50'sinin şehir dışından hastaneye tedavi için gelip gittikleri, %61.1'inin kendilerine yapılan hematopoetik kök hücre tedavisinin etkili olduğunu düşündükleri, %55.6'sının kendi hücresinden kök hücre nakli oldukları belirlenmiştir. Hastaların bireysel özellikleri ile Yaşam Kalitesi Değerlendirme Ölçeği toplam puan ortalamaları incelendiğinde; hastaların yaşı, cinsiyeti, medeni durumu, eğitim durumu, sosyal güvencesi, gelir gider durumu, aile tipi ve beden kitle indeksi arasında anlamlı fark olmadığı belirlenmiştir (p>0.05). Ayrıca kendi hücresinden hematopoetik kök hücre nakli olan hastaların Yaşam Kalitesi Değerlendirme Ölçeği toplam puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu saptanmıştır (p<0.05). Araştırmaya katılan hematopoetik kök hücre nakli olmuş hastaların yaşam kalitelerinin iyi düzeyde olduğu söylenebilir.
COVID-19 pandemi kliniğinde çalışan ve çalışmayan hemşirelerin iş stresi, tükenmişlik ve anksiyete düzeylerinin karşılaştırılması
Amaç: Bu araştırmanın amacı, COVID-19 pandemisi sürecinde pandemi kliniğinde en az 1 ay süre ile çalışan ve çalışmayan hemşirelerin iş stresi, tükenmişlik ve anksiyete düzeylerini belirlemek ve karşılaştırmaktır. Yöntem: Karşılaştırmalı tanımlayıcı, karşılaştırmalı, kesitsel ve ilişki arayıcı tipte olan bu araştırma, kartopu örnekleme yöntemi kullanılarak 271 hemşire ile yürütüldü. Veri toplama işlemleri sosyal medya üzerinden katılımcılara online anket gönderilerek 15 Ocak-15 Mart 2022 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Üniversite Sağlık Bilimleri Etik Kurulu'ndan etik onay ve katılımcılardan da onam alındı. Veriler, sosyo-demografik veri formu, Maslach Tükenmişlik Ölçeği, İş Stresi Ölçeği ve Endişe ve Anksiyete Ölçeği ile toplandı. Verilerin analizinde sayı, yüzdelik dilimler, ki kare testi, Mann Whitney U testi, Kruskal Wallis H testi ve Pearson korelasyon analizi kullanıldı. Tüm istatistikler p<.05 değeri anlamlılık düzeyi olarak kabul edildi. Bulgular: COVID-19 pandemi kliniğinde çalışan kadınların erkeklerden, çocuğu olan hemşirelerin çocuğu olmayanlardan, haftalık çalışma saati 40 saat üzeri olanların 40 saatten daha az çalışandan, ailesinde COVID-19 tanısı almış olanların olmayanlardan Maslach Tükenmişlik Ölçeği duygusal tükenme puan ortalamalarının daha yüksek ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi (p<.05). COVID-19 pandemi kliniğinde çalışan erkeklerin de kadınlardan Maslach Tükenmişlik Ölçeği kişisel başarı alt boyut puan ortalamalarının daha yüksek ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi (p<.05). COVID-19 pandemi kliniğinde çalışan kadınların endişe ve ankisyete ölçeği puan ortalamalarının erkeklerden daha yüksek ve istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (p<.05). COVID-19 kliniğinde çalışan ve çalışmayan hemşirelerin iş stresi ile duygusal tükenme, duyarsızlaşma ve endişe ve anksiyete ile iş stresi ve kişisel başarı arasında istatistiksel olarak anlamlı negatif, endişe ve anksiyete ile duygusal tükenme arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif ilişki bulunmaktadır (p<.05). Sonuç: COVID-19 kliniğinde çalışıp çalışmama durumunun hemşirelerin tükenmişlik, iş stresi, endişe ve anksiyete yaşamalarını etkileyen bir faktör olmadığı belirlendi. Ancak, COVID-19 pandemi kliniğinde çalışan hemşirelerde kadın olma, çocuk sahibi olma, 40 saat üzeri çalışma, ailesinde COVID-19 tanısının varlığı gibi faktörlerin duygusal tükenme ile endişe ve anksiyete düzeylerini etkilediği belirlendi. Ayrıca COVID-19 pandemi kliniğinde çalışan erkek hemşirelerin kişisel başarı düzeylerinin negatif etkilendiği saptandı. Hemşirelerin iş stersi arttıkça ile duygusal dükenme ve duyarsızlaşmanın azaldığı, endişe ve ankisyeteleri arttıkça iş stresi ve duygusal tükenmenin arttığı belirlenmiştir. COVID-19 pandemi kliniğinde çalışan hemşirelerin endişe ve ankisyeteleri arttıkça kişisel başarılarının azaldığı saptanmıştır.
Evde bakılan bireylerin roy adaptasyon modeline temellenen hemşirelik bakımının bakıcıların bakım yüküne etkisi
Bu çalışma, evde bakılan bireylerin Roy Adaptasyon Modeline temellenen hemşirelik bakımının bakıcıların bakım yüküne etkisini belirlemek amacıyla kesitsel ve yarı deneysel olarak yapılmıştır. Araştırma, Ağustos 2020 - Ağustos 2021 tarihleri arasında Muğla Büyükşehir Belediyesi Menteşe Evde Bakım Birimden hizmet alan gönüllü yaşlı ve bakım veren bireyler ile yapılmıştır. Araştırmanın örneklemi, 20 müdahale, 20 kontrol grubu yaşlı birey ile 40 bakım veren bireyden oluşmuştur. Her iki grubun yaş, cinsiyet ve algı durumları eşitlenmiştir. Veriler, sosyo-demografik özelliklerini içeren anket formu, Standadize Mini Mental Test, Yaşlılarda Uyum Güçlüğünü Değerlendirme Ölçeği, Roy Adaptasyon Modeli Tanılama ve Hemşirelik Bakım Planı Formu ve Bakım Veren Yükü Envanteri ile toplanmıştır. Çalışmanın istatistiksel analizi Statistical Package For The Social Sciences 24.0 versiyonu ile değerlendirilmiştir. Anlamlılık p < 0.05 olarak kabul edilmiştir. Normal dağılım göstermeyen değişkenlerimiz, Mann Whitney U Testi, Wilcoxan İşaretli Sıralar Testi ve Ki-kare testi kullanılarak değerlendirilmiştir. Kontrol ve müdahale grubundaki yaşlı ve bakım veren bireylerin bireysel özellikleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05). Müdahale grubu yaşlı bireylerin uygulama öncesi ve sonrasında Yaşlılarda Uyum Güçlüğünü Değerlendirme Ölçeği puan ortalamalarında ve Standadize Mini Mental Test puanları arasında anlamlı fark olduğu (p<0.05), kontrol grubunda fark olmadığı (p>0.05) saptanmıştır. Müdahale grubu bakım verenlerin uygulama öncesi ve sonrasında Bakım Veren Yükü Envanteri puanları arasında anlamlı fark olduğu (p<0.05); kontrol grubunda fark olmadığı (p>0.05) bulunmuştur. Evde bakılan yaşlı bireylerin yaşlılarda bilişsel değişikliğe uyumunu sağlamada RAM'nin etkin olduğu ve bakım vericilerin bakım yükünün azaltılması amaçlı kullanılabilir olduğu saptanmıştır. Daha geniş örneklem gruplarında modelin test edilmesi etkinliğin arttırılması önemli bir gösterge olacağı düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Yaşlı, bakım veren, RAM, hemşire, hemşirelik bakımı
COVID-19 salgını korkusunun sağlık çalışanlarının etik ahlaki duyarlılık durumları ve iş yaşam kalitesi üzerine etkisi
Bu çalışma, Covid-19 salgını korkusunun sağlık çalışanlarının etik ahlaki duyarlılık durumları ve iş yaşam kalitesi üzerine etkisini incelemek amacıyla planlanmıştır. Araştırma ilişki arayan tanımlayıcı nitelikte bir çalışmadır. Araştırmanın verileri "Koronavirüs 19 Fobisi (CP19-S) Ölçeği", "Ahlaki Duyarlılık Anketi", "İş Yaşam Kalitesi Ölçeği" ve "Kişisel Bilgi Formu" ile elde edilmiştir. Veriler Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve Korkuteli Devlet Hastanesi'nde araştırmaya gönüllü olarak katılmayı kabul eden hemşirelerden ve doktorlardan toplanmıştır. Araştırmanın evrenini Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde görev yapan hemşireler (1074 kişi) ve doktorlar (883 kişi) ile Korkuteli Devlet Hastanesi'nde görev yapan hemşireler (70 kişi) ve doktorlar (30 kişi) oluşturmaktadır. Örneklem sayısı G- Power 3.1.9.2 programı aracılığıyla hesaplanmıştır. Çalışmaya 205'i kadın 87'si erkek olmak üzere 292 kişi katılmıştır. Çalışmanın istatistiksel analizi SPSS 22.0 versiyonu ile yapılmıştır. Normal dağılım gösteren değişkenler One Sample t-testi ve One Way ANOVA testi, normal dağılım göstermeyenler ise Mann-Whitney U testi ve Kruskall-Wallis testi kullanılarak değerlendirilmiştir. Çalışmaya katılan katılımcıların %67.12'si hemşire, %70.21'i kadın, %29.79'u erkek, yoğun olarak %52.05 ile 20-31 arası yaş grubunda, %57.53'ünün evli ve %47.94'ünün çocuk sahibi olduğu saptandı. Katılımcıların %17.80'inin Covid-19 servisinde, %56.5'inin diğer yataklı servislerde çalıştığı, en fazla katılımcının %40.75 ile lisans eğitim seviyesinde ve %41.09 ile de 0-5 yılları arasında çalışma deneyimine sahip olan gruplardan oluştuğu bulunmuştur. Tanıtıcı özelliklerden sadece çalışılan yıl ile her üç ölçek arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmiştir. 24 yıl ve üzeri çalışanlarda Covid-19 korkusunun düşük, ahlaki duyarlılığın yüksek, iş yaşam kalitesinin düşük olduğu görülmüştür. Covid-19 Fobi Ölçeği ile cinsiyet, meslek, çocuk sahibi olma durumu, medeni durum, çalışılan servis ve yaş arasında yapılan analizler sonucu istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar tespit edilmiştir (p<0.05). Covid-19 Fobisi Ölçek toplam puanı ile İş Yaşam Kalitesi Ölçek toplam puanı ve Ahlaki Duyarlılık Anketi toplam puanı arasındaki ilişki incelendiğinde de istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptandı (p<0.05). Çalışma sonuçları Covid-19 salgını korkusunun hemşirelerde ve doktorlarda iş yaşam kalitesi ve ahlaki duyarlılık durumları üzerinde etkili olduğu yönünde yordanabilir. Salgın durumunda en büyük risk altındaki sağlık çalışanları üzerinde daha büyük örneklem gruplarında daha çok çalışma yapılması önerilmektedir.
Hemşirelik öğrencilerinin terapötik iletişim becerilerinin manevi bakım yeterliliklerine etkisi
Bu çalışma, hemşirelik öğrencilerinin terapötik iletişim becerilerinin manevi bakım yeterliliklerine etkisini incelemek amacıyla yapılan kesitsel, tanımlayıcı/ilişkisel bir araştırmadır. Araştırmanın örneklemini, 2020-2021 Eğitim Öğretim Yılı Bahar Döneminde Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölümünde öğrenim gören, araştırmaya katılmayı kabul eden, veri toplama formlarını eksiksiz dolduran toplam 468 öğrenci (n=468) oluşturmuştur. Veriler, "Sosyodemografik Veri Formu", "Manevi Bakım Yeterliliği Ölçeği" ve "Hemşirelik Öğrencileri için Terapötik İletişim Becerileri Ölçeği" ile toplanmış, aritmetik ortalama, standart sapma, Kruskal Wallis, Mann Whitney U, Kolmogrow Smirnov testleri, Spearman Korelasyon ve parametrik olmayan Benforrini analizleriyle değerlendirilmiştir. Araştırmaya katılan öğrencilerin yaş ortalaması 21.29±2.45, %62.18'i kadın ve %26.92'si dördüncü sınıf öğrencisidir. Hemşirelik öğrencilerinin %55.13'ü iletişim becerilerini iyi olduğunu, %62'si terapötik/nonterapötik iletişim kavramlarıyla ilgili herhangi bir ders almadıklarını, %50.25'i terapötik/nonterapötik iletişim becerilerini kullanırken zorlanma yaşamadıklarını belirtmişlerdir. Hemşirelik öğrencilerinin %82.48'i manevi bakım ile ilgili bir eğitim/ders almadığını, %68.2'si manevi bakım vermede kendini yeterli hissetmediğini, öğrencilerin %96.79'u hemşire olarak hastaya/bireye manevi bakım vermenin gerekli olduğunu belirtmiştir. Hemşirelik Öğrencileri İçin Terapötik İletişim Becerileri Ölçeği alt boyutlarına göre, öğrencilerin ortalama düzey nonterapötik iletişim becerilerine ve yüksek düzey terapötik iletişim becerilerine sahip oldukları, Manevi Bakım Yeterliliği Ölçeği toplam puan ve alt boyutlarına göre, öğrencilerin manevi bakım yeterliliklerinin ortalamanın üstünde olduğu ortaya çıkmıştır. Hemşirelik Öğrencileri için Terapötik İletişim Becerileri Ölçeği ile Manevi Bakım Yeterliliği Ölçeği arasındaki ilişkinin incelenmesinde, Nonterapötik İletişim Becerileri Alt Boyutu ile Manevi Bakımın Değerlendirilmesi ve Uygulanması Alt Alanı, Manevi Bakımda Profesyonellik ve Hasta Danışmanlığı Alt Alanı, Hastanın Maneviyatına Karşı Tutumu ve İletişimi Alt Alanı ve Manevi Bakım Yeterliliği Ölçeği toplam puanı arasında negatif yönlü bir ilişki bulunmuştur. Terapötik İletişim Becerileri Alt Boyut I ve Terapötik İletişim Becerileri Alt Boyut II ile Manevi Bakımın Değerlendirilmesi ve Uygulanması Alt Alanı, Manevi Bakımda Profesyonellik ve Hasta Danışmanlığı Alt Alanı, Hastanın Maneviyatına Karşı Tutumu ve İletişimi Alt Alanı ve Manevi Bakım Yeterliliği Ölçeği toplam puanı arasında pozitif yönlü bir ilişki olduğu saptanmıştır. Belirlenen bu ilişkiler istatistiksel olarak da anlamlıdır. Hemşirelik bölümü müfredatına manevi bakım ve terapötik iletişim becerileri ile ilgili ders konulması, öğrencilerin uygulamalı derslerinde manevi bakıma ve terapötik iletişime yönelik örnek vaka çalışmalarının yapılması, önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Hemşirelik öğrencileri, İletişim, Terapötik kullanım Hemşirelik bakımı, Maneviyat.
Sağlık algısı ve COVİD-19 aşısına yönelik tutumlarının incelenmesi: Sağlık çalışanları örneği
Bu çalışmanın amacı, sağlık çalışanlarının sağlık algısı ve COVID-19 Aşısına Yönelik Tutumlarını belirlemek, sağlık algısı ile aşı tutumunun ilişkisini incelemektir. Tanımlayıcı ve ilişki arayıcı tipte olan çalışma Ocak- Haziran 2022 tarihleri arasında bir şehir hastanesinde yürütülmüştür. Çalışmanın örneklemini 323 sağlık çalışanı oluşturmuş, veriler, sosyodemografik veri formu, Sağlık Algısı Ölçeği (SAÖ) ve COVID-19 Aşısına Yönelik Tutumlar Ölçeği (ATÖ-COVID-19) kullanılarak yüz yüze görüşme tekniği ile toplanmıştır. Verilerin analizinde sayı, yüzde, normal dağılıma uygunluk testleri, Pearson korelasyon analizi, bağımsız değişkelerde t testi, Tek Yönlü Varyans Analizi, Kruskall Wallis H testi ve düzeltilmiş Bonferroni testi kullanılmıştır. Sağlık çalışanlarının %35.3'ünün erkek, %61.9'unun evli, %53.9'unun çocuklarının olduğu, sağlık çalışanlarının %86.1'inin sağlığını iyi olarak değerlendirdiği, %19.5'inin kronik hastalığının olduğu, %74'ünün orta düzeyde sosyo ekonomik durumunun olduğu, %61.9'unun mesleğini isteyerek seçtiği, %36.5'inin 16 yıl ve üstü çalıştığı, %61'inin hemşire olduğu ve %31.0'inin cerrahi kliniklerde çalıştığı belirlenmiştir. Mesleği hekim olan sağlık çalışanlarının sağlık algısı ölçeği puan ortalamalarının, mesleği hemşire ve ebe olan sağlık çalışanlarına göre daha fazla olduğu, çalıştığı birim dahili klinikler olan sağlık çalışanlarının sağlık algısı ölçeği puan ortalamalarının, çalıştığı bölüm acil, ameliyathane ve yoğun bakım olan sağlık çalışanlarına göre daha fazla olduğu saptanmıştır (p<.05). Mesleği ebe olan sağlık çalışanlarının ATÖ-COVID-19 olumsuz tutum, ATÖ-COVID-19 olumlu tutum boyutları ve ATÖ-COVID-19 puan ortalamalarının, mesleği hemşire olan sağlık çalışanlarına göre daha fazla olduğu belirlenmiştir (p<.05). SAÖ kontrol merkezi ile ATÖ-COVID-19 arasında pozitif, SAÖ Öz-farkındalık boyutu ile ATÖ-COVID-19 arasında negatif ilişki saptanmıştır (p<.05). Sağlık çalışanlarının sağlık algılarının yüksek olduğunu ve COVID-19 aşısına yönelik tutumlarının olumlu düzeyde olduğu belirlenmiştir. Çalışmanın aşı uygulamaları konusunda oluşturulacak müdahale çalışmaları için rehber niteliğinde olduğu düşünülmektedir.
Klinisyen hemşirelerin sağlık davranış düzeyleri
Amaç: Klinisyen hemşirelerin sağlık davranış düzeylerinin belirlenmesi. Gereç ve Yöntemler: Tanımlayıcı tipte olan araştırmanın örneklemini Kasım 2021 ile Temmuz 2022 yıllarında İstanbul'da bir Vakıf hastanesinde çalışan hemşireler oluşturmuştur (N=70). Örneklemi oluşturan klinisyen hemşirelere ait veriler, Sosyo- Demografik özellikler formu ve Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği II kullanılarak toplanmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan hemşirelerin (N=70) çoğunluğunun (%54,3, n=38) 22- 44 yaş aralığında olduğu, kadın olduğu (%88,6, n=62), lise-hemşirelik eğitimi olduğu (%48,6, n=34), yakın çevresinin alkol-sigara kullandığı (%92,3, n=70), hastalık öyküsünün olmadığı (%83,3, n=60), ara sıra spor yaptığı (%58, n=40), gelirinin giderinden az olduğu (%48,5, n=33), bekar olduğu (%74,3, n=52), diğer kliniklerde (%50,6, n=17) ve vardiyalı çalıştığı (%45,1, n=37) saptanmıştır. SYBDÖ'nin puan ortalaması 124,457±8,804 olarak orta düzeyde tespit edilmiştir. SYBDÖ alt boyutlarında en yüksek puan ortalaması 25.514±475 ile manevi gelişimde olup en düşük puan ortalaması ise 15.885± 4.57 ile fiziksel aktivitede saptanmıştır. Sonuç ve Öneri: Klinisyen hemşirelerin sağlık davranış düzeyleri orta düzeyde bulunmuştur. Hemşirelerin sağlık davranış düzeyleri en yüksek ortalamanın manevi gelişim olduğu saptanmıştır. Klinisyen hemşirelerin sağlık davranış düzeylerini yükseltecek bireysel, kurumsal düzenlemeler önerilir. Anahtar Sözcükler: Klinisyen, Hemşire, Sağlık, Davranış Biçimi
Cenin pozisyonunun ve beyaz gürültünün nazal CPAP'daki yenidoğanların serebral oksijenlenmesine etkisi
Amaç: Bu çalışma cenin pozisyonunun ve beyaz gürültünün nazal CPAP'daki yenidoğanların serebral oksijenlenmesine ve konforuna etkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Materyal ve Metot: Fırat Üniversitesi Araştırma Hastanesi, yenidoğan yoğun bakım ünitesindeki nazal CPAP'da bulunan yenidoğanlar araştırmanın evrenini oluşturmaktadır. Çalışmanın örneklemini yenidoğan yoğun bakım ünitesinde nazal CPAP desteği alan cenin pozisyonu (n= 37), beyaz gürültü (n= 37), kontrol (n= 37) gruplarındaki 111 yenidoğan oluştumaktadır. Araştırma 16 Şubat 2023 - 25 Mayıs 2024 tarihleri arasında randomize kontrollü deneysel olarak yapılmıştır. Deney grubundaki yenidoğanlarda cenin pozisyonu ve beyaz gürültü uygulamalarının serebral oksijenlenme ve konfor parametreleri üzerine etkisi değerlendirilmiştir. Kontrol grubundaki yenidoğanlara klinikdeki rutin uygulamalar dışında herhangi bir uygulama yapılmamıştır. 9 saat NIRS cihazı ile yenidoğanların serebral oksijen düzeyleri kayıt altına alınmıştır. Veriler 'Yenidoğan Tanıtıcı Bilgi Formu', 'NIRS Takip Çizelgesi' ve 'Yenidoğan Konfor Davranış Ölçeği' ile toplanmıştır. Bulgular: Cenin pozisyonu ve beyaz gürültü grubunda yer alan yenidoğanların girişim esnasında serebral oksijenlenme ortalamaları kontrol grubuna göre artış göstermiştir (p<0.05). Yenidoğanların konfor düzeylerininde cenin pozisyonu ve beyaz gürültü gruplarında arttığı belirlenmiştir (p<0.05). Sonuç: Cenin pozisyonu ve beyaz gürültünün nazal CPAP'daki yenidoğanlarda serebral oksijenlenme ortalamalarını arttırdığı ve yenidoğanların konfor davranış ölçeği puan ortalamalarını düşürerek konforlarını yükselttiği tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Beyaz gürültü, CPAP, cenin pozisyonu, serebral oksijenlenme, yenidoğan
Yenidoğanlarda uygulanan masaj ve ayak refleksolojisinin uyku üzerine etkisi
Amaç: Bu araştırma prematüre bebeklere uygulanan masaj ve ayak refleksolojisinin uyku üzerine etkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Materyal ve Metot: Araştırma randomize kontrollü deneysel tasarımda yapılmıştır. Araştırmanın evrenini İç Anadolu Bölgesinde yer alan bir hastanenin Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesine yatan 30-37 gestasyonel haftada olan prematüre bebekler oluşturmaktadır. Araştırmanın örneklemini Masaj grubu (n=36), Ayak refleksoloji grubu (n=36) ve Kontrol grubu (n=36) olmak üzere 108 prematüre bebek oluşturmuştur. Veriler yenidoğan takip formu ve aktigrafi kullanılarak toplanmıştır. Masaj ve Ayak refleksolojisi gruplarına iki gün ard arda günde 2 defa (Sabah:07.00-09.00 ve Akşam:19.00-21.00) 15 dakika uygulama periyodu şeklinde toplamda 4 uygulama yapılmıştır. Kontrol grubuna rutin hemşirelik bakımı dışında herhangi bir girişim uygulanmamıştır. Her grupta ön test ve son test uygulamaları ile yenidoğanların 24 saatlik uykuları aktigrafi ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Masaj grubunda yer alan prematüre bebeklerin uyku süresi uygulama öncesine (251 dk) ve kontrol grubuna göre (272 dk) artarken ayak refleksoloji grubunun uyku süresi uygulama öncesine (268 dk) ve kontrol grubuna göre (266 dk) artmıştır (p<0.001). Uyku verimliliği ise uygulama sonrası kontrol grubuna göre daha fazla artarak masaj grubunda %73'e, ayak refleksoloji grubunda %71.8'e yükselmiştir (p<0.001). Ayrıca uygulama sonrası masaj ve ayak refleksoloji grubunda uyanma sayısı ile uyanıklık süresinde kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir azalma olmuştur (p<0.001). Sonuç: Araştırma sonucunda, prematüre bebeklerde masaj ve ayak refleksoloji uygulamasının uyku süresi ile uyku verimliliğini arttırdığı, uyanıklık süresi ve uyanıklık sayısını azalttığı tespit edilmiştir ve uyku yönetiminde etkili non-farmokolojik yöntemler olduğu bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Yenidoğan, masaj, ayak refleksoloji, uyku
Deprem bölgesinde yaşayan hipertansiyon hastalarının depremden sonra tedaviye uyumlarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu araştırmanın amacı Şubat 2023 depremlerinden sonra hipertansiyon hastalarının tedavi uyum düzeyleri ve etkileyen faktörlerin değerlendirilmesidir. Materyal ve metot: Tanımlayıcı şekilde yapılan araştırmanın evrenini Malatya Battalgazi Devlet Hastanesi Dâhiliye polikliniği ve acil servisine 1 Mart-15 Nisan 2024 tarihlerinde başvuran hipertansiyon hastaları oluşturmuştur. Örnekleme araştırmaya dahil olma kriterlerini sağlayan 372 hasta alınmıştır. Veriler Hasta Bilgi Formu ve Hipertansif Bireylerin Tedaviye Uyumu ve Yaşam Değişikliği Başarısını Değerlendirme Ölçeği kullanılmış ve yüz yüze görüşmeyle toplanmıştır. Bilgilerin analiz edilmesinde SPSS 22.0 programı kullanılmıştır. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 62.36±10.03 olup %61.3'ü kadındır. Hastaların Medikal Tedaviye Uyum alt boyut puanı 25.67±3.50, Hipertansif Bireylerin Tedaviye Uyum ve Yaşam Değişikliği Başarısını Değerlendirme Ölçeği total sayı ortalaması 69.62±6.70 dir. Kadınların, çocuk sayısı fazla olanların, okuryazar olmayanların, ev hanımlarının, geliri giderinden az olanların, kontrollerini sadece yılda bir kez yaptıranların tedavi uyumu ve yaşam değişikliği başarısı puanları daha düşük bulunmuştur. Çocuk sayısı, beden kütle indeksi, sistolik kan basıncı, son 6 ay içinde HT nedeniyle acile başvuru sayısı ile uyum ve yaşam değişikliği başarısı puanları arasında negatif yönlü, hastalık süresi arasında pozitif yönlü düşük seviyeli ilişki bulunmuştur. Sonuç: Deprem sonrası tedaviye uyumu etkileyebilecek yaşam koşullarına ilişkin olumsuzlukların halen devam etmekte olduğu bölgede ikamet eden HT hastalarının tedaviye uyumları genel olarak iyi bulunmuştur. Bununla birlikte; kadınlar, çocuk sayısı fazla olanlar, okuryazar olmayanlar, ev hanımları, geliri giderinden az olanlar, kontrolleri düzenli olmayanların, uyum ve yaşam değişikliği başarısı puanları düşük bulunduğundan bu guruplar başta olmak üzere hipertansiyon hastalarında hem tedaviye uyumu hem de yaşam değişikliği başarısını artıracak çalışmalar planlanmalıdır. Araştırmacılar farkındalığı, uyumu, bilgi düzeyini, tutum ve davranış değişikliği oluşturacak sağlık inancını olumlu etkileyecek çalışmalar yaparak tedavi uyumu ve yaşam değişikliği başarısını yükseltebilir. Anahtar Kelimeler: Deprem, Hipertansiyon, Tedaviye uyum, Yaşam Değişikliği Başarısı
Kronik obstrüktif akciğer hastalığı tanılı bireylerde koronavirüs korkusunun tedaviye uyumuna etkisinin incelenmesi
Amaç: Araştırma KOAH tanılı bireylerin koronavirüs korkusunun tedaviye uyum düzeyine etkisinin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırma Kasım 2022- Haziran 2023 tarihleri arasında Malatya Turgut Özal Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göğüs Hastalıkları servisinde yatan 262 KOAH tanılı hasta ile yürütülmüştür. Çalışmanın yapılabilmesi için ilgili kurumlardan gerekli izinler, etik kurul onayı ve çalışmaya katılan bireylerden yazılı bilgilendirilmiş gönüllü onam alınmıştır. Araştırmanın verileri, Tanıtıcı Özellikler Formu, Saint George Solunum Anketi, Covid-19 Korkusu Ölçeği, Morisky 8-Maddeli İlaca Uyum Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan hastaların yaş ortalaması 67.95±14.35 olup, hastaların %56.9'u erkektir. Hastaların ilaca uyum ortalama puanı 2.58±1.41, Covid-19 Korkusu ortalama puanı 16.74±7.41 olarak bulunmuştur. SGRQ ölçeğinin semptom alt boyut puan ortalaması 49.88±23.74, hastalık etkileri alt boyut puan ortalaması 44.18±16.18, aktivite kısıtlılığı alt boyut puan ortalaması 64.15±22.75 ve SGRQ ölçek toplamı puan ortalaması 51.89±9.093 olarak bulunmuştur. KOAH tanılı hastalarda koronavirüs korkusunun tedavi uyumuna negatif yönlü, istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir etkisi bulunmuştur (p=0.104, r=0.101). KOAH tanılı bireylerin koronavirüs korkusu düzeyi ile SGRQ toplam puan arasında pozitif yönlü bir ilişki bulunmuştur (p=0.333, r=0.199). Hastaların tedaviye uyumu ile SGRQ toplam puanı arasında pozitif yönlü bir ilişki bulunmuştur (p=0.104, r=-0.101) Sonuç: KOAH tanılı bireylerde koronavirüs korkusu arttıkça tedaviye uyum düzeyi azalmıştır. KOAH tanılı bireylerde koronavirüs korkusu arttıkça SGRQ toplam puan artmıştır. Aynı zamanda SGRQ toplam puan arttıkça tedaviye uyum düzeyi artmıştır. Hasta ve yakınlarının tedavi süreci, eğitimi ve Covid-19 hakkında bilgilendirilmeleri önerildi. Hastaların pandemi ve sonrasındaki süreçte kaygılarını hafifletmek için psikolojik durumu desteklenmeli, kontrollerin önemi vurgulanmalı, tedavi uyumları için bilgi düzeyleri artırılmalıdır. Anahtar Kelimeler: KOAH, Koronavirüs Korkusu, Tedaviye Uyum
Ters yüz öğrenme ve mobil öğrenme yöntemlerinin hemşirelik öğrencilerinin üriner kateterizasyon uygulama bilgi, beceri ve öz yeterlik düzeyine etkisi
Amaç: Bu araştırma ters yüz öğrenme ve mobil öğrenme yöntemlerinin hemşirelik öğrencilerinin üriner kateterizasyon uygulama bilgi, beceri ve öz yeterlik düzeyine etkisini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Materyal ve metot: Araştırma, ön test-son test randomize kontrollü deneysel araştırma modeli olarak gerçekleştirildi. Haziran 2023-Haziran 2025 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi'nde yürütüldü. Araştırmanın evrenini hemşirelik bölümünde öğrenim gören tüm 1. sınıf öğrencileri oluşturdu. Örneklemini ise güç analizi ile belirlenen 92 (Ters-yüz: 30, Mobil uygulama: 32 ve Kontrol 30) öğrenci oluşturdu. Verilerin toplanmasında; "Birey Tanıtım Formu", "Üriner Sistem Uygulamaları Beceri Değerlendirme Formu", "Üriner Sistem Uygulamalarına Yönelik Bilgi Testi" ve "Öğrenci Öz-Yeterlik Ölçeği" kullanıldı. Araştırma sürecinde deney gruplarındaki öğrencilere iki hafta süresince ters-yüz öğretim ve mobil öğrenme yöntemleri ile öğretim yapıldı. Kontrol grubundaki öğrenciler rutin teorik eğitim ve uygulama sürecine devam ettiler. Bulgular: Hemşirelik öğrencilerinin üriner sistem uygulamalarına yönelik verilen aktif öğretim yöntemlerinden ters-yüz ve mobil öğrenmenin öğrencilerin teorik bilgi, psikomotor beceri ve öz yeterlilik düzeylerinin kontrol grubundan anlamlı şekilde yüksek olduğu belirlendi (p<0.05). Öğrencilerin aktif öğretim yöntemlerine yönelik memnuniyet düzeylerinin yine kontrol grubundan anlamlı şekilde yüksek olduğu belirlendi (p<0.05). Sonuç: Sonuç olarak ters-yüz ve mobil öğrenme yöntemlerinin hemşirelik öğrencilerinin gelişimlerini olumlu yönde etkilediği ve öz yeterliliklerini arttırdığı belirlendi. Bu sonuca göre ters-yüz ve mobil öğrenme yöntemlerinin hemşirelik öğrencilerinin eğitiminde yaygın olarak kullanılması önerilir.
Ciddi oyun ve etkileşimli video destekli eğitimin hemşirelik öğrencilerinin psikomotor beceri, algılanan stres, memnuniyet ve öğrenmede kendine güven düzeylerine etkisi
Amaç: Bu araştırma, parenteral ilaç uygulamaları eğitimi için geliştirilen ciddi oyun ve etkileşimli video destekli eğitimin hemşirelik öğrencilerinin psikomotor beceri, algılanan stres, memnuniyet ve öğrenmede kendine güven düzeyine etkisini değerlendirmek amacıyla yürütülmüştür. Materyal ve metot: Araştırma, randomize kontrollü deneysel araştırma modeli olarak Haziran 2023-Haziran 2025 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Hemşirelik Fakültesinde yürütülmüştür. Araştırmanın evrenini 2023-2024 eğitim-öğretim yılı bahar döneminde hemşirelik bölümü 1. sınıf öğrencileri, örneklemini ise güç analizi ile belirlenen 90 (kayıplar göz önüne alınarak gruplara alınan öğrenci sayıları; ciddi oyun grubu=33, video grubu=33 ve kontrol=33) öğrenci oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında; "Psikomotor Becerileri Değerlendirme Kontrol Listeleri", "Hemşirelik Öğrencileri için Algılanan Stres Ölçeği" ve "Öğrenci Memnuniyeti ve Öğrenmede Kendine Güven Ölçeği" kullanılmıştır. Araştırma sürecinde deney gruplarındaki öğrencilere ampul ve flakondan ilaç hazırlama, IV kateter uygulama ve kan alma becerileri ile ilgili iki hafta süresince ciddi oyun oynatma ve etkileşimli video destekli öğretim ile parenteral ilaç uygulamaları eğitimi yapılmıştır. Bulgular: Ciddi oyun ve etkileşimli video destekli eğitimin, öğrencilerin psikomotor beceri gelişimini kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yükselttiği belirlenmiştir (p<0.05). Deney grubundaki öğrencilerin algıladıkları stres düzeyinin kontrol grubuna göre anlamlı şekilde düşük olduğu (p<0.05) belirlenmiştir. Ayrıca öğrencilerin bu aktif öğretim yöntemlerine yönelik memnuniyet ve kendine güven düzeylerinin kontrol grubundan anlamlı şekilde yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Sonuç: Sonuç olarak ciddi oyun ve etkileşimli video destekli parenteral ilaç uygulamaları eğitimininin hemşirelik öğrencilerinin psikomotor beceri gelişimlerini olumlu yönde etkilediği, algıladıkları stresi azalttığı, öğrenmede memnuniyet ve kendine güvenlerini arttırdığı belirlendi. Bu sonuçlar doğrultusunda öğrencilerin gelişimi için ciddi oyunların yaygınlaştırılması ve videoların eğitimde aktif kullanılmaya devam edilmesi önerilir.
Obez bireylerde bilişsel davranışçı terapi temelli ve motivasyonel görüşme destekli psikoeğitimin duygusal yeme ve psikolojik dayanıklılık üzerine etkisi
Amaç: Araştırma, obez bireylerde BDT temelli ve MG destekli psikoeğitimin duygusal yeme ve psikolojik dayanıklılık üzerine etkisini incelemek amacıyla yapıl-mıştır. Materyal ve metot: Bu araştırma, randomize kontrollü deneysel tasarımda gerçekleştirilmiştir. Diyetisyen polikliniklerine başvuran 116 obez bireyden, katılım kriterlerini karşılayan 84'ü randomize edilerek deney (n=42) ve kontrol (n=42) grupla-rına atanmıştır. Çalışma, 81 katılımcı (40 deney, 41 kontrol) ile tamamlanmış-tır.Deney grubuna sekiz hafta süren, yapılandırılmış bir BDT ve MG temelli psikoeği-tim programı uygulanırken, kontrol grubu standart bakım almıştır.Katılımcıların duy-gusal yeme ve psikolojik dayanıklılık düzeyleri, girişim öncesi, hemen sonrası ve iki ay sonraki izlemde Duygusal Yeme Ölçeği (DYÖ) ve Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği (PDÖ) ile ölçülmüştür. Veriler, iki yönlü karma desenli ANOVA ile analiz edilmiştir. Bulgular: Analiz sonuçları, müdahalenin hem duygusal yeme (Grup x Zaman Etkileşimi: F(1,79) = 37.263, p < .001, ηp² = 0.321) hem de psikolojik dayanıklılık (Grup x Zaman Etkileşimi: F(1,79) =20.303 , p < .001, ηp² =0.204) üzerinde istatistik-sel olarak anlamlı ve güçlü bir etki yarattığını göstermiştir. Deney grubunda duygusal yeme puanlarında gözlenen anlamlı düşüş ve psikolojik dayanıklılık puanlarında göz-lenen anlamlı artış, iki aylık izlem döneminde de korunmuştur. Kontrol grubunda ise anlamlı bir değişiklik saptanmamıştır. Sonuç: BDT ve MG ilkelerini bütünleştiren psikoeğitim, obez bireylerde hem duygusal yeme davranışını azaltmada hem de psikolojik dayanıklılığı artırmada etkili ve kalıcı sonuçlar sunan bir müdahale modelidir. Anahtar kelimeler: Bilişsel davranışçı terapi, Duygusal yeme, Motivasyonel görüşme, Obezite, Psikiyatri hemşireliği, Psikoeğitim, Psikolojik dayanıklılık
Uzun süreli geçici barınmada yaşayan yetişkin depremzedelerde travma sonrası stres, büyüme, dayanıklılık ve esneklik arasındaki ilişkiler
Amaç: Bu araştırma, uzun süreli geçici barınma koşullarında yaşayan yetişkin depremzedelerde TSSB, TSB, psikolojik dayanıklılık ve psikolojik esneklik arasındaki ilişkileri belirlemeyi ve yakın kaybı ile kronik hastalık gibi risk faktörlerinin bu ilişkilerdeki düzenleyici etkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Materyal ve Metot: Tanımlayıcı ilişkisel desende yürütülen bu çalışma, 6 Şubat 2023 depremleri sonrası Malatya'daki geçici barınma merkezlerinde yaşayan 514 yetişkinle gerçekleştirildi. Veriler Tanıtıcı Bilgi Formu, KPSÖ, KEF-2, TSBE ve TSSBÖ-KD aracılığıyla toplandı. Bulgular: Kadınlarda TSSB düzeylerinin daha yüksek, psikolojik dayanıklılığın ise daha düşük olduğu belirlendi (p<0.01). Yakın kaybı ve kronik hastalık durumlarında TSSB ve psikolojik katılık düzeylerinin arttığı saptandı (p<0.001). Barınma süresi uzadıkça psikolojik esnekliğin azaldığı görüldü (p<0.05). TSB düzeylerinin, eğitim durumu dışında demografik değişkenlerle anlamlı fark göstermediği belirlendi. TSB ile psikolojik dayanıklılık arasında pozitif ilişki saptanırken, psikolojik esneklik ile anlamlı bir ilişki gözlenmedi. TSSB ile psikolojik katılık arasında güçlü bir pozitif ilişki belirlendi (r=0.496, p<0.001). Psikolojik katılığın TSSB üzerindeki etkisinin yakın kaybı durumunda güçlendiği, psikolojik dayanıklılığın koruyucu etkisinin ise bu durumlarda zayıfladığı gösterildi. Sonuç: Bulgular, afet sonrası psikososyal müdahalelerin yalnızca TSSB semptomlarını azaltmaya değil, psikolojik dayanıklılık, psikolojik esneklik ve TSB gibi olumlu kaynakları desteklemeye de odaklanması gerektiğini göstermektedir. Özellikle yakın kaybı ve kronik hastalık gibi faktörlerin bu süreçteki tamponlayıcı rolleri zayıflattığı göz önüne alındığında, risk gruplarına yönelik özelleştirilmiş müdahalelerin önemi vurgulanmaktadır. Psikiyatri hemşirelerinin bu süreçte bireysel ve toplumsal düzeyde aktif rol üstlenmeleri önerilmektedir.
Postmenopozal kadınlarda sujok uygulamasının üriner inkontinans ve yaşam kalitesi üzerine etkisi
Amaç: Bu araştırma, postmenopozal kadınlarda sujok uygulamasının üriner inkontinans ve yaşam kalitesi üzerine etkisini değerlendirmek amacıyla yürütüldü. Materyal ve Metot: Araştırmanın evrenini, Bingöl il merkezinde bulunan Recep Tayyip Erdoğan Aile Sağlığı Merkezi'ne kayıtlı, postmenopozal dönemde olup ICIQ-SF ile üriner inkontinansı belirlenen kadınlar oluşturmuştur. Araştırma örneklemini, postmenopozal dönemdeki, üriner inkontinans şikâyeti olan 120 (Müdahale grubu=60, kontrol grubu=60) kadın oluşturdu. Müdahale grubundaki kadınlara 15 gün boyunca sağ el mesane yansıma noktasına, günde 4-8 saat elma çekirdeği ile sujok uygulandı. Veriler, Katılımcı Bilgi Formu, Uluslararası İnkontinans Konsültasyon Sorgulama Anketi-Kısa Formu, İnkontinans Yaşam Kalitesi Ölçeği kullanılarak toplandı. Bulgular: Araştırmada, sujok uygulamasının postmenopozal kadınlarda üriner inkontinansı anlamlı düzeyde azalttığı (p<0.001) ve yaşam kalitesini arttırdığı saptandı (p<0.001). Müdahale grubunda İnkontinans Yaşam Kalitesi Ölçeği alt boyutları incelendiğinde, davranışların sınırlandırılması, psikososyal etkilenme ve sosyal izolasyon alanlarında da anlamlı düzeyde iyileşme görüldü (p<0.001). Sonuç: Sujok uygulamasının, postmenopozal kadınlarda üriner inkontinansı azaltan, yaşam kalitesini arttıran tamamlayıcı bir uygulama olduğu saptandı.