Eskişehir Osmangazi University
Anabilim Dalı

Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı

Eskişehir Osmangazi University

323

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kobaylarda akustik travma modelinde koklear fonksiyonlar üzerine memantin etkinliğinin araştırılması

Çalışmamızda akustik travmada memantinin koruyucu etkinliğini elektrofizyolojik histopatolojik ve immünohistokimyasal olarak değerlendirmeyi amaçladık. Normal işiten 30 kobaydan 6 grup oluşturuldu. Grup 1 kontrol grubu, Grup 2 akut dönem akustik travma, Grup 3 kronik dönem akustik travma, Grup 4 akustik travma + steroid, Grup 5 akustik travma + serum fizyolojik, Grup 6 akustik travma + memantin uygulanan gruplardır. İntraperitoneal uygulama, akustik travmadan 1.5 saat önce, birer kez yapılmıştır. Akustik travma modeli 115-120 dB, 1,5-2 saat 6-10 kHz frekansta gürültü verilerek oluşturuldu. Travma sonrası 2 saat içinde, 7. gün, 14. gün, 21. gün DPOAE ve ABR ölçümleri yapıldı. Çalışma sonunda intrakardiyak kan alınıp kobaylar dekapite edildi. Baseline ölçümlerde tüm grupların bu frekanslardaki S/N-R değerleri ≥6 dB, ABR tüm frekanslarda <30 dB idi. ABR'de 5. ölçüm için 12, 16, 24 kHz'te memantin grubunun eşik değerleri akustik travma kronik dönem grubundan istatistiksel anlamlı ölçüde daha düşüktü (p<0.05) ABR eşik değeri 32 kHz'te memantin grubunda serum fizyolojik grubundan anlamlı yüksekti (p<0.05). 12, 16, 24 kHz'te steroid grubunda, akustik travma kronik dönem grubundan anlamlı düşüktü (p<0.05). ABR için; 1. ve 2. Ölçüm arasındaki değişim farkına bakıldığında, tone burst ABR'de grup 2-4 arasında 8, 12, 24, 32 kHz, Grup 2-6 arasında 16, 24, 32 kHz'te fark vardı (p<0.05). Histopatolojik incelemede spiral ganglionda nükleer dejenerasyon ve vakuolizasyon; Grup 6'da hafif derece, Grup 2, 3 ve 5'te yoğun derecedeydi. Serum prestin düzeyleri Grup 4 ve Grup 6'da, Grup 3 ve Grup 5'ten istatistiksel anlamlı ölçüde daha yüksekti Çalışmamızın mevcut bulguları gürültüye bağlı işitme kaybında memantinin koruyucu etkisi olabileceğini düşündürektedir.

Begüm Arda
Trakya University
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Normal işitmeye sahip tinnituslu bireylerde kan grupları ile tinnitus arasındaki ilişki

Giriş ve Amaç: Tinnitus, harici bir işitsel uyaran olmadan bir sesin bilinçli farkındalığı olarak tanımlanabilir. Bu çalışmada dört farklı kan grubundan normal işitmeye sahip tinnituslu bireylerde tinnitus ve kan grupları arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışma etik kurul onayı ve bilgilendirilmiş onam formu alındıktan sonra ENT Tıp Merkezi'nde işitmesi normal sınırlarda olup kliniğe tinnitus şikâyeti ile başvuran 60 gönüllü katılımcı dahil edilmiştir. Gönüllüler dört farklı kan grubunda transient evoked otoakustik emisyon (TEOAE) yanıtları ve tinnitus açısından Tinnitus Handikap Envanteri (THI) ve SF-36 yaşam kalitesi ölçeği skorları istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Bulgular: Bu çalışmada transient evoked otoakustik emisyon (TEOAE) yanıtlarına bağlı olarak kan grupları arasında bir ilişki bulunamazken tüm yanıtlarda daha düşük amplitüd değerleri elde edilmiştir. THI ile tinnitusun karakteristik özelliklerinde ve THI ile SF-36 yaşam kalitesi ölçeği arasında anlamlı korelasyonlar bulunmuştur. Sonuç: Sunulan çalışmanın bulguları tinnituslu bireylerin yaşam kalitesi üzerinde önemli olumsuz etkileri olduğunu ve belirli kan gruplarının tinnitus şiddeti ve algısına göre farklılık gösterebileceğini ortaya koymuştur.

Kan gruplarıOdyometriTinnitus+2
Nazik Baran
Trakya University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Total uyku kaybında santral işitme sisteminin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Total uyku kaybında bireylerin santral işitme sistemini dikotik dinleme test bataryası ile değerlendirerek, uykusuzluğun dikotik dinleme ile seçici dikkate olan etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamızda normal işitmeye sahip ve herhangi bir nörolojik problemi olmayan 18-45 yaş aralığında 20 gönüllü birey çalışma kapsamına alınmıştır. Gönüllü bireylere total uykusuzluk öncesinde (rutin uyku sonrası) ve total uykusuzluk sonrasında (24 saatlik uyanıklık) olmak üzere; saf ses odyometri, akustik immitansmetri, işitsel beyinsapı yanıtları (ABR) ve dikotik dinleme testleri uygulandı. Bulgular: Total uykusuzluk öncesi ve sonrasında yapılan dikotik dinleme testinde, sağ kulak dikotik dinleme skorlarında istatistiksel olarak anlamlı bir düşme gözlenmiştir (p=0,043). Sol kulağa ait dikotik dinleme skorlarında düşme gözlenmiştir ancak istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmemiştir (p>0,05). İmmitansmetrik değerlendirme sonuçlarında yapılan istatistiksel değerlendirmelere göre total uykusuzluk sonrasındaki akustik refleks eşikleri ile rutin uyku sonrası akustik refleks eşikleri arasında anlamlı bir fark gözlenmemiştir (p>0,05). Klinik ABR testinde total uykusuzluk öncesi ve sonrası latans ve amplitüd sonuçlarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0,05). Sonuç: Total uykusuzluğun, kişilerin normal dinlenim hallerine göre santral işitsel sistem üzerinde işitsel ayırt etmeyi etkilediği ve buna bağlı olarak total uykusuzluk sonrası kişilerin duyduklarını ayırt etme becerisinde azalma olduğu gözlenmiştir. Anahtar kelimeler: Total uykusuzluk, santral işitsel sistem, seçici dikkat, işitsel ayırt etme, dikotik dinleme Destekleyen Kurum: Bu çalışma, Trakya Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından desteklenmiştir. Proje No: 2023/94

Hilal Merve Öcal
Trakya University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimEN

Comparison of oncological and functional outcomes of surgery and radiotherapy in T1a glottic laryngeal cancer

Laryngeal cancer has many psychosocial effects on patients. Speech, breathing and swallowing difficulties are just a few of these effects. The treatment of this early stage laryngeal cancer primarily aims to effectively treat the tumor while preserving voice quality and quality of life. Treatment options for T1a glottic laryngeal carcinoma include endoscopic cordectomy, laryngofissure cordectomy, and radiotherapy. The oncological results of the treatment of T1a glottic cancers are very good regardless of the treatment method chosen. In this study, we compared the oncological, voice quality and quality of life results of patients with T1a glottic cancer after surgery and radiotherapy. For oncological results, 35 patients in the surgery group and 55 patients in the radiotherapy group; for acoustic analysis, 22 patients in the surgery group and 25 patients in the radiotherapy group; For quality of life, 25 patients in the surgery group and 26 patients in the radiotherapy group were included in our study. Acoustic analysis and quality of life assessments were performed at least 3 months after endoscopic cordectomy, at least 13 months after radiotherapy, and at least 18 months after laryngofissure cordectomy. Although the acoustic analysis results of the surgical group were worse than radiotherapy, overall favourable voice and quality of life results were obtained. Although the local control rate was better in the surgical group in oncological outcomes, no difference was found in disease-specific survival. In conclusion, in terms of oncological and functional results, surgery and radiotherapy can be used in the treatment of patients with T1a glottic cancer. The choice of treatment may vary according to the preference of the surgeon and the patient, the general health problems of the patient, and the availability of appropriate equipment. Key words: Laryngeal neoplasms; vocal cords, surgery; survival analysis; voice quality; quality of life.

Surgery-otorhinolaryngologic
Göktuğ Tuneli
Trakya University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Septorinoplasti operasyonlarında mınıvac kullanımının ödem ve ekimozaetkisi

Septorinoplasti sonrası en sık görülen morbiditelerden periorbital ödem ve ekimoz, iyileşmeyi geciktirip hasta memnuniyetini azaltabilir. Bu çalışmanın amacı, lateral osteotomi hattına yerleştirilen negatif basınçlı minivac drenin bu morbiditeler üzerindeki etkisini değerlendirmektir. Retrospektif, öz-kontrollü tasarımda 44 hasta incelendi. Tüm olgularda açık teknikle septorinoplasti yapıldı ve bilateral konvansiyonel internal lateral osteotomi lateral testere ve osteotom yardımıyla gerçekleştirildi. Sağ lateral osteotomi hattına subperiostal planda minivac dren yerleştirilip 24 saat tutuldu; sol taraf kontrol kabul edildi. Değerlendirmeler ameliyat sonrası 1., 2., 7. ve 10. günlerde fotoğraflar üzerinden yapıldı. Ödem ve ekimoz 0–4 ölçeğinde skorlandı, üst ve alt göz kapaklarındaki ekimoz alanı milimetrekare (mm²) cinsinden ölçüldü. Ortalama 14 ± 8 mL (0–35 mL) drenaj elde edildi. Dren uygulanan tarafta ödem, erken dönemde (1.–2. gün) anlamlı olarak daha düşüktü (p<0,05) bu üstünlük üst göz kapağında izlem boyunca sürdü, alt göz kapağında ise 10. günde istatistiksel fark kalmadı (p>0,05). Ekimoz skorları üst göz kapağında 1. ve 2. günlerde daha düşüktü (p<0,05); alt göz kapağında tutarlı üstünlük izlenmedi (p>0,05). Alan-temelli ölçümlerde, üst göz kapağında tüm günlerde dren lehine daha küçük ekimoz alanları saptandı (1., 2., 7. ve 10. günlerin tümünde p≤0,001). Alt göz kapağında ise 1., 2. ve 10. günlerde dren lehine anlamlı fark vardı (p<0,05), 7. günde anlamlı fark izlenmedi (p>0,05). Spearman korelasyon analizlerinde drenaj hacmi ile ödem/ekimoz şiddeti arasında genel olarak anlamlı ilişki bulunmadı (p>0,05). Çalışmamızın bulguları, minivac drenin septorinoplasti sonrası erken dönemde periorbital ödem ve ekimozu azaltmada etkili olduğunu göstermektedir.

DrenajEkimozOsteotomi+2
Yelda Ceren Orhan
Trakya University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Darbeli elektromanyetik alanın oral mukozal yara iyileşmesindeki etkileri

Oral mukozal yaralar okuldaki, işyerindeki ve evdeki günlük faaliyetleri kısıtlayarak dünya çapında her yıl milyonlarca eğitim saati ve çalışma saatinin kaybedilmesine neden olmaktadır. Aynı zamanda bu hastalıkların psiko-sosyal etkileri mevcuttur ve sıklıkla yaşam kalitesini önemli ölçüde düşürür. Manyetoterapi, geleneksel tıbba ek olarak 21. yüzyıl tıbbı tarafından da çeşitli sağlık sorunlarının iyileşmesini vaat eden alternatif yöntemler olarak kabul edilmektedir. Günümüzde manyetoterapi, ağrı ve inflamasyon yönetimi için invaziv olmayan, güvenli ve kolay bir yöntem sunmaktadır. Oral mukozada yara iyileşmesini hızlandırmak için birçok tedavi olmasına rağmen non-invazif bir uygulama olan darbeli elektromanyetik alanın (DEMA'nın) etkileri incelenmemiştir. Bu çalışmada DEMA'nın, ratların damaklarında oluşturulan mukozal yaralar üzerindeki etkilerini ortaya koymayı amaçladık. Çalışmamızda 32 adet Wistar Albino erkek rat gruplara randomize ve eşit şekilde dağıtılarak her grupta 8 rat olacak şekilde 4 deney grubu oluşturulmuştur. Grup 1ve 3'teki ratlara sadece oral mukozal yara oluşturuldu, DEMA uygulanmadı ve sırasıyla 4. gün ve 7. Gün sonunda sakrifiye edildi. Grup 2ve 4'tekilere oral mukozal yara oluşturulmasını takiben deney sürecinde günün aynı saatinde olmak üzere 12 saat aralıklarla 1'er saatten günde toplam 2 saat DEMA uygulandı ve sırasıyla 4. ve 7. gün sonunda ratlar sakrifiye edildi. Eksize edilen yara alanları histopatolojik, immünhistokimyasal ve genetik olarak incelendi. İnflamatuar hücre infiltrasyonu, granülasyon dokusu oluşumu ve epitelizasyon skorlandı. Histopatolojik skorlama yok – hafif – orta – şiddetli (0, 1 pozitif, 2 pozitif, 3 pozitif) olarak değerlendirildi. Sitokeratin ekspresyonları skorlandı. Endotelyal Nitrik Oksit Sentaz (eNos), platelet kaynaklı büyüme faktörü (PDGF), fibroblast büyüme faktörü (FGF), epidermal büyüme faktörü (EGF), vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) ekspersyonları ölçüldü. Yapılan incelemeler sonunda 4. ve 7. günlerde sadece yara oluşturulan gruplarla ile karşılaştırıldığında DEMA uygulanan gruplarda anlamlı derecede azalmış yara alanları tespit edildi (sırasıyla: p = 0.002, p = 0.042). Hem 4. günde hem de 7. günde granülasyon dokusu skorlarının (sırasıyla p = 0.005, p = 0.010), epitelizasyon skorlarının (sırasıyla p = 0.012, p = 0.004), sitokeratin skorlarının (sırasıyla p<0.001, p = 0.013), EGF ekspresyonunun (sırasıyla p < 0.001, p = 0.010), FGF ekspresyonunun (sırasıyla p = 0.004, p = 0.014), PDGF ekspresyonunun (sırasıyla p = 0.002, p = 0.040) ve VEGF ekspresyonunun (sırasıyla p = 0.008, p = 0.009) anlamlı derecede yüksek olduğu izlendi. Yine her iki günde DEMA uygulanan gruplarda sadece yara oluşturulan gruplara göre inflamatuar hücre infiltrasyonu skorunun (sırasıyla p = 0.003, p = 0.008) ve eNos ekspresonunun (sırasıyla p <0.001, p = 0.037) anlamlı seviyede düşük olduğu izlendi. Çalışmamızda DEMA uygulamasının rat oral mukozal yaralarında yara çevresinde EGF, PDGF, VEGF, FGF gibi büyüme faktörlerinin ekspresyonunu arttırdığı bulunmuştur. DEMA uygulamasının histopatolojik olarak granülasyon dokusu oluşumunu ve epitelizasyonu arttırdığı gösterilmiş ve makroskopik olarak da yara alanındaki küçülme ortaya konulmuştur. Non invazif, toksik olmayan, maliyeti düşük olan DEMA'nın oral mukozal yaralarda bir tedavi yöntemi olarak kullanılabileceği konusunda umut vadeden bu deneysel çalışmanın gelecekte yapılacak çeşitli araştırmalara ışık tutabileceği kanaatindeyiz. Bu çalışma, gelecekte yapılacak olan çalışmalarla desteklenmelidir.

Elektromanyetik alanlarElektromanyetik darbelerFibroblast büyüme faktörü+3
Sarper Sayın
Süleyman Demirel University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Oral kavite skuamoz hücreli karsinom hastalarında PDL-1'in histopatolojik korelasyonu ve prognoza etkisi

Oral kavite malign tümörleri yüksek morbidite ve mortalite oranlarına sahip olup %90'ından fazlasını skuamoz hücreli karsinomlar (SCC) oluşturmaktadır. Tümör hücreleri, membranında bulunan PD-L1 proteini ile T lenfositlere bağlanarak onları inaktive etmektedir. Malign melanom, kolorektal karsinom ve akcğer kanserleri başta olmakla birçok malignitede PD-L1 ekspresyonunun sağkalımla ilişkisi gösterilmiştir. Bizim çalışmamızın amacı oral kavite SCC'lerinde PD-L1 ekspresyonunun hasta özellikleri ve sağkalım sonuçları ile ilişkisini değerlendirmektir. Bu amaçla, çalışmaya 2014 – 2022 yılları arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'na başvuran oral kavite SCC tanılı yetişkin hastalar dahil edildi. Hastalara ait bazal demografik ve klinik veriler retrospektif olarak incelendi. Patoloji arşivinde yer alan primer tümör ve lenf nodu metastazlarını içeren parafin bloklar PD-L1 ekspresyonu açısından immunhistokimyasal yöntemle değerlendirilerek tümör proporsiyon skor (TPS) ve kombine pozitif skor (CPS) elde edildi. TPS ve CPS ile hasta özellikleri ve sağkalım sonuçları arasındaki olası ilişkiler istatistiksel yöntemlerle araştırıldı. Çalışmaya dahil edilen toplam 96 hastanın (%61,5 erkek ve %38,5 kadın) yaş ortalaması 58,7±15,5 yıl idi. Alt dudak SCC tanılı hastalarda diğer lokalizasyonlara göre CPS ≥ %20 olma sıklığı anlamlı düzeyde yüksek bulundu (%85,7 vs. %60,3, p=0,015). Benzer şekilde, TPS pozitifliği alt dudak tutulumu ile ilişkili idi (≥ %1, p=0,014; ≥ %20, p<0,001). Tekdeğişkenli analizlerde dil veya alt dudak tutulumu, tanı esnasında evre III-IV hastalık, ECOG-PS ≥2 olması, kemoterapi veya radyoterapi almış olmak ve primer tümör dokusunda ≥ %20 TPS progresyonsuz sağkalım (PFS) ile ilişkili bulundu. Çokdeğişkenli regresyon modeli ECOG-PS ≥2 olmasının progresyon riskini belirleyici bağımsız faktör olduğunu gösterdi (HR: 2,206, %95 GA: 1,153-4,219, p=0,017). Model, kemoterapi veya radyoterapi almamış 37 hastaya uygulandığında ise ECOG-PS ≥2 olması (HR: 26,39, %95 GA: 4,089-170,4, p<0,001), tanıda evre III-IV hastalık (HR: 10,57, %95 GA: 1,874-59,66, p=0,008) ve primer tümör dokusunda ≥ %20 TPS (HR: 0,125, %95 GA: 0,026-0,594, p=0,009) PFS için bağımsız risk faktörleri olarak saptandı. Sonuç olarak, çalışmamızda artmış tümöral PD-L1 ekspresyonunun kemoterapi veya radyoterapi almamış erken evre hastalarda progresyon riskini azaltabilen bağımsız faktör olduğu ortaya konuldu.

Adenozin monofosfatAdezyon molekülleri
Parvın Babayev
Hacettepe University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İç kulak malformasyonlu hastalarda anteroposterior grafi ile açısal insersiyon derinliği ölçümü, koklea boyutları ve elektrod uzunluğu ile ilişkisinin incelenmesi

İç kulak malformasyonlu bir hastada ilk defa 1983 yılında koklear implantasyon cerrahisi gerçekleştirildiğinden beri iç kulak malformasyonları koklear implantasyon için kontraendikasyon teşkil etmemektedir. Koklear implantasyon cerrahisinin odyolojik sonuçları biyografik, odyolojik, bilişsel ve elektroda bağlı birçok parametreden etkilenmektedir. Elektroda bağlı parameterlerden açısal insersiyon derinliği (AID) ve odyolojik sonuçlarla ilişkisi son yılların popüler konu başlıklarındandır. Açısal insersiyon derinliği ölçümünde Anteroposterior grafi düşük radyasyon maruziyeti, kısa çekim süresi, uygulama ve yorumlama kolaylığı gibi önemli avantajlara sahiptir. Literatüre bakıldığında normal anatomili koklealarda açısal insersiyon derinliği ile koklea boyutları ve elektrod uzunluğu arasındaki ilişkiyi inceleyen birçok çalışma mevcuttur. Ancak iç kulak malformasyonlarında açısal insersiyon derinliğini etkileyen parametreler hakkında yapılmış çalışmalar oldukça kısıtlıdır. Çalışmamızda AID ölçümünde AP grafinin güvenilirliğini saptamak, iç kulak malformasyonlarında kullanılan farklı elektrodların insersiyon açıları hakkında tanımlayıcı bilgi vermek ve insersiyon açısını etkileyen parametreleri incelemek amaçlanmıştır. Klinisyenlere koklear implant elektrodu seçiminde yol göstereceği düşünülmektedir. Çalışmamıza 198 iç kulak malformasyonlu (26 IP-I, 79 IP-II, 9 IP-III, 17 KH-II, 28 KH-III, 6 KH-IV, 15 KAS, 13 GVA ve 5 izole VD) ve 60 sağlıklı koklea dahil edilmiştir. Yüksek çözünürlüklü BT görüntülemesinde aksiyel ve koronal oblik reformat kesitlerde koklea bazal dönüş uzunluğu ölçülmüştür. Post-operatif çekilen anteroposterior kafa grafilerinde, 3 farklı klinisyen tarafından açısal insersiyon derinliği ayrı ayrı ölçülmüş ve sonuçlar kıyaslanmıştır. AP kafa grafisinde açısal insersiyon derinliği ölçümünde araştırmacılar arası iç tutarlılık testinde çok yüksek düzeyde tutarlılık saptanmıştır (R=0,906). AP grafinin açısal insersiyon derinliği ölçümünde güvenilir ve kolay öğrenilebilir bir metod olduğu görülmektedir. Kontrol ve çalışma gruplarında açısal insersiyon derinliği ile koklea bazal dönüş uzunluğu arasında negatif yönde ve elektrod uzunluğu arasında pozitif yönde ilişki olduğu bulunmuştur. (R=0,947 ve R=0,606) . Inkomplet partisyon tip I ve II malformasyonlarında Med-El Form24 elektrod 1 turdan fazla dönmüş olup, Form19 elektrod 1 turdan az dönmüştür. Gusher gelişen IP-I ve IP-II vakalarında Form24 elektrod seçilmesi yeterli koklear uyarımı sağlamanın yanında BOS kaçağı kontrolünde fayda sağlayacaktır. Gusher gelişmeyen IP-I ve IP-II vakalarında kokleayı daha iyi uyaracak uzun elektrodlar seçilmelidir. IP-III malformasyonunda Med-El Form19 ve Form24 elektrodlarının ikisi de 1 turdan fazla dönmüştür. Hemen her zaman gusher beklenen IP-III vakalarında küçük koklealarda Form19, boyutları normale yakın koklealarda ise Form24 seçilmelidir. Koklear hipoplazilerde Med-El Form19 ve Form24 elektrodlar 1 tam turdan fazla dönmüştür. Koklea boyutlarının normalden küçük olduğu koklear hipoplazilerde gusher gelişen vakalarda koklea boyutlarına göre Med-El Form19 ve Form24 elektrodların seçilmesi uygundur. Gusher gelişmeyen vakalarda intrakoklear hasara yol açmayacak ve yeterli koklear uyarımı sağlayacak uzunlukta farklı elektrodlar seçilebilir. Örneğin lateral duvar elektrodları arasında ortalama uzunluğa sahip Cochlear Slim Straight elektrodun 20 ve 25 mm'yi işaret eden iki indikatörü arasında bir noktada insersiyon tamamlanarak arzu edilen insersiyon açısı elde edilebilir. Koklea boyutlarının normal olduğu GVA, KAS ve izole VD malformasyonlarında gusher beklenmediğinden yeterli koklear uyarımı sağlayacak uzunlukta elektrodların kullanımı mantıklı görünmüktedir. İlerde yapılacak çalışmalarda iç kulak malformasyonlarında optimal odyolojik sonuçlar elde etmek için ideal açısal insersiyon derinliği tespit edilebilmesi durumunda bu çalışmanın verileri klinisiyenlere elektrod seçimi konusunda yardımcı olacaktır.

ElektrotlarKokleaKoklear implantlar+5
Burçay Tellioğlu
Hacettepe University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Nazal polipozisli hastalarda polip dokusunun aminoasit analizi

Nazal Polipozisli Kronik Rinosinüzit, yetişkin nüfusun %10'dan fazlasını etkileyen, yaşam kalitesinin düşmesine, üretkenlik kaybına ve işte zaman kaybına neden olan ve dünya çapında yılda bir milyondan fazla cerrahi müdahaleye yol açan zahmetli, kronik inflamatuvar bir hastalıktır. Durum böyle olunca yüksek yönetim maliyeti ve önemli morbidite ile ilişkilidir. Yaygın görülen heterojen bir hastalıktır. Nazal polipler, kistik fibroz ve malignite dahil olmak üzere çeşitli klinik durumlarda gözlenirken, daha sıklıkla kronik rinosinüzitin uygun bir şekilde nazal polipli kronik rinosinüzit (CRSwNP) olarak adlandırılan bir alt grubu ile ilişkilidir. Nazal polipler iyi huyludur ve tipik olarak sinonazal kavitede bilateral olarak gelişir. Ortalama başlangıç yaşı 42 ve tipik tanı yaşı 40-60 arasında değişen bir orta yaş hastalığıdır. En yaygın olarak, nazal polipler, etmoid sinüslerden kaynaklanan ve orta konkanın altındaki nazal hava yoluna çıkıntı yapan bilateral inflamatuvar lezyonlar olarak ortaya çıkar. Erkeklerde Nazal Polizopis kadınlardan daha fazladır. Nazal Polipozisli Kronik Rinosinüzit, hem mukopürülan drenaj semptomları, nazal obstrüksiyon, yüz ağrısı ve 12 haftadan uzun süren koku alma duyusunda azalma ve buna karşılık gelen sinüs iltihabının ve polip dokularının radyolojik veya endoskopik görüntülenmesi ile tanımlanır. Burun, paranazal sinüsler ve ilişkili lenfoid dokular, homeostaz ve bağışıklıkta önemli roller oynar ve Nazal Polipozisli Kronik Rinosinüzit bu normal işlevleri önemli ölçüde bozar. Nazal Polipli Kronik Rinosinüzitin patojenik mekanizmaları son zamanlarda dünya çapında yoğun araştırmaların odak noktası haline geldi ve önemli ilerlemeler kaydedildi. Nazal polipli ve polipsiz, uzun süredir bilinen iki ana Kronik Rinosinüzitin formunun, altta yatan mekanizmaya, coğrafi konuma ve ırka dayalı olarak heterojen olduğu artık bilinmektedir. Bağışıklık bariyerinin kaybı, mukozal epitelin geçirgenliğinin artması ve önemli antimikrobiyal maddelerin ve yanıtların üretiminin azalması dahil olmak üzere, birçok Kronik Rinosinüzitin formunun ortak bir özelliğidir. Bu çalışmada polikliniğimize başvurup cerrahi planlanan kliniğimizde yatış yapılıp tanı ve tedavi amaçlı ameliyat edilen Nazal Polipozisli Kronik Rinosinüzitli hastalarda patolojik doku ve hasta kanlarında aminoasit dizilimi incelenecektir. Bu çalışma Mayıs 2021 ve Aralık 2021 arasında Harran Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kulak Burun Boğaz kliniğine Kronik Rinosinüzit şikayetleri ile başvurmuş ve Nazal Polipozisli Kronik Rinosinüzit tanısı konulmuş 30 hasta üzerinde çalışma yapılacaktır. Hastalara ameliyat öncesi nazal endoskopik muayene, paranazal sinüs bilgisayarlı tomoğrafi çekimi, kan tetkiki yapılacaktır. Alınan dokuve kan örnekleri çalışma yapılıncaya kadar -80 C de tutulacak. Alınan doku örnekleri homojenize edilecektir. Homojenize edilen doku örnekleri ve kan örneklerinde aminoasit dizilimi incelenecektir. Çalışmamızın amacı inflamatuvar süreçler ve tetiklenmeler sonucu ortaya çıktığı düşünülen Nazal Polip'li Kronik Rinosinüzit hastalarında inflamatuvar süreçlerin hastalık başlamadan önce erken tanı ve tedavisine yönelik rol alabilecek aminoasitlerin tespiti ve bu araştırmanın ilerde yapılacak araştırmalara öncülük oluşturmasıdır. Anahtar Kelimeler: Nazal polip'li Kronik Rinosinüzit, Nazal Polipozis, Aminoasit, İnflamasyon

Amino asitlerBurunBurun hastalıkları+3
Mustafa Çoban
Harran University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Koblasyon adenoidektomi ile küretaj adenoidektominin postoperatif östaki tüpü disfonksiyonu açısından karşılaştırılması

Adenoidektomi/Adenotonsillektomi çocuklarda en sık yapılan cerrahi prosedürlerden biridir. Adenoidektominin temel gayesi, nazal hava yolu tıkanıklıklarını iyileştirmek ve kronik rinosinüzite, kronik efüzyonlu orta kulak iltihabına ve üst solunum yolu enfeksiyonuna yol açan yerleşik patojenleri ortadan kaldırmaktır. Küretaj adenoidektomi (KA), yüz yılı aşkın süredir yaygın olarak benimsenen bir yöntemdir. Konvansiyonel küretaj adenoidektomi, adenoid küret yoluyla kör olarak yapılır; bu, artık adenoid doku varlığı ve östaki borusu disfonksiyonu, periferik dokuda kasıtsız yaralanma ve postoperatif kanama dahil olmak üzere artan postoperatif morbidite ile ilişkili olabilir. İdeal bir adenoidektomi tekniği güvenli, hızlı, kolay olmalı ve ameliyat sonrası komplikasyon ve morbiditeyi azaltmalıdır. Son zamanlarda gelişen teknoloji ile birlikte mikrodebrider, elektrokoter, bipolar koagülasyon, radyofrekans ablasyon ve koblasyon teknikleri gibi alternatif adenoidektomi yaklaşımları önerilmiştir. Bu prospektif tanımlayıcı çalışma, Ağustos 2022 ile Mayıs 2023 e kadar Harran Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kulak Burun Boğaz kliniğine kulak zarı normal ve timpanogramı normal olan ve daha sonra adenoid ve tonsil hipertrofisi nedeniyle adenoidektomi veya adenotonsillektomi uygulanan 60 hasta( toplam 120 kulak) incelenecek. Hastalar rastgele iki gruba ayrılıp: 1. grup 30 kişi (n:30) koblastör ile adenoidektomi olanlar, 2. Grup 30 kişi (n:30) küretaj yöntemiyle adenoidektomi olanlar olarak belirlenip, küretaj adenoidektomi grubu ve koblatör cihazı ile adenoidektomi grubu Tonybee ve valsalva manevraları ile timpanometri uygulanacak. Ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 1. ve 7.ve 14. gün orta kulak basınç değişimleri gruplar içinde ve gruplar arasında karşılaştırılacak. Ayrıca ağrı skalası, ameliyat süreleri ve komplikasyonlar da karşılaştırıldı. Sonuçlarımıza bakıldığında, endoskopi eşliğinde koblatör kullanılarak yapılan adenoidektomi, küretaj adenoidektomiye göre benzer süre ve güvenlilikte uygulanırken; çevre dokulara daha az travmatize ederek postoperatif ağrının daha az olmasını sağlar ve çevresel organların fonksiyon bozukluğuna daha az neden olur. Çalışmamızda diğer çalışmalardan farklı olarak ETF-1(Otomatik Williams testi) ile de Koblasyonun adenoidektominin, Küretaj adenoidektomiye göre östaki tüpü üzerine olan travmatize etkisi daha az olarak görümüş. Ağrı ve erken komplikasyon açısından da klasik yönteme göre daha üstün olduğu görülmüş. Anahtar Kelime: adenoidektomi/ adenotonsillektomi, koblator, küretaj, timpanometri

Adenoid tonsilAdenoidektomiAdenoidler+5
Murat Güneş
Harran University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Nazal polipozis nedeniyle fonksiyonel endoskopik sinüs cerrahisi uygulanan hastalarda polip dokusunda nitrozatif stresin değerlendirilmesi

AMAÇ: Nazal polipozis erişkin nüfusun yaklaşık %10 'unda görülen solunum yollarını etkileyerek yaşam kalitesini belirgin düşüren tekrarlayıcı bir hastalıktır. Steroid kullanımı ve cerrahi yaklaşım gibi çeşitli tedavi sistemleri mevcuttur. Fakat bütüm bu tedavilere rağmen tekrarlama ihtimali yüksektir. Nazal polipler iyi huylu kitlelerdir. Genelde bilateral görülürler. Tanı yaşı 40-60 arasında değişmektedir. Yaygın olarak etmoid sinüslerden kaynaklanırlar. Burun tıkanıklığı, koku bozukluğu, baş ve yüz ağrısı, mukopürülan akıntı gibi semptomlarla ortaya çıkarlar. Endoskopik muayene ve paranazal bt ile tanınır. Nazal polip etyolojisi yeterince aydınlatılamamıştır. Nitrozatif stres birçok çalışmada iskemik kalp hastalığı, kronik ilerleyici akciğer hastalığı gibi birçok kronik durumda etkili olan peroksinitrit, nitrik oksit gibi bir dizi reaktif nitrojen türü molekül ortaya çıkması durumudur. Bu moleküller matriks metalloproteinazlarını etkileyerek stresli bir mikro ortam oluşturur. Bu durum hücre dışı matriksi bozarak inflamasyona yol açan mediyatörlerin aşırı birikmesine yol açar. NO organizma için yararlı fizyolojik etkilerinin olmasına rağmen fazla üretildiğinde organizma için sitotoksik olaylara sebep olan reaktif nitrojen türevlerinin (RNS) birikimiyle nitrozatif stres (NS) meydana getirir. Bu çalışmadaki temel amacımız nazal polip ile NS belirteçleri olarak tanımlanan eNOS, iNOS,5-NT düzeyleri arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır. GEREÇ ve YÖNTEMLER: Bu çalışmamızda polikliniğimize başvurup endoskopik sinüs cerrahisi kararı alınan 30 hastanın polip dokusu ve alt konka mukozası yine sadece konka ve septum müdahalesi yapılan nazal polip hastası olmayan 30 hastanın da alt konka mukozası örnekleri alınıp bu örnekler de kontrol grubu olarak planlanacak ve nitrozatif stres son ürünleri değerlendirilecektir. Hasta grubundaki tüm hastalara detaylı anamnez ve fizik muayeneyi takiben rutin olarak biyokimya, tam kan, endoskopik değerlendirme yapıldı ve sonuçları kayıt altına alındı. Hastaların polip dokusu(grup 1), hastaların alt konka mukozası(grup 2) ve polip hastası olmayan sadece alt XI konka cerrahisi yapılmış kişilerin alt konka mukozası kontrol grubu olarak (grup 3) değerlendirildi. Tüm bu parçalar -80 derecede saklandı. Çalışma ve kontrol grubu hastaları tamamlandıktan sonra, saklanan parçalar Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyokimya merkezi laboratuvarında çalışıldı. Nitrozatif stres belirteçleri olarak eNOS, iNOS,3-NT düzeyleri dokularda spektrofotometrik olarak ölçüldü. Çalışmada elde edilen sonuçlar değerlendirilirken, istatistiksel analizler için SPSS 27 adlı program kullanıldı. Çalışma verileri incelenirken, nicel değişkenler ortalama, standart sapma, medyan, min ve max değerleri ile nitel değişkenler ise frekans ve yüzde gibi tanımlayıcı istatistiksel metodlar ile gösterildi. Verilerin normal dağılıma uygunluk ve korelasyonun değerlendirilmesinde Shapiro Wilks test ve Box Plot grafiklerden faydalanıldı. Normal dağılım göstermeyen değişkenlerin iki gruba göre değerlendirmelerinde Mann Whitney-U test, üç grup ve üzeri karşılaştırmalarında Kruskal Wallis testi ve farklılık ortaya çıkaran grubun tespit edilmesinde Dunn test kullanıldı. Niteliksel verilerin karşılaştırılmasında Ki-Kare test ile yapıldı. Sonuçlar % 95'lik güven aralığında, anlamlılık p <0.05 olarak değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmamızda hasta grubumuzda 30 ve kontrol grubumuzda 28 kişi mevcuttu.2 kişi materyal yetersizliği sebebi ile çalışma dışı bırakıldı. Hasta grubumuzun 19 erkek 11 kadından oluşmaktaydı. Kontrol grubumuz 15 erkek 13 kadındı. Grupların cinsiyetleri arasında istatistiksel düzeyde anlamlı bir fark saptanmadı.(p=0,451).Hasta grubunun ortalama yaşı 34(18-59) kontrol grubunun ortalama yaşı 25(18-45) olarak değerlendirildi. Hasta grubundaki olguların yaş ortalaması kontrol grubuna nazaran istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti.(p:0,004 p<0,05). Gruplar ile olguların sonuç eNOS (IU/Ml) seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı olarak farklılık saptanmıştır (p=0,001; p<0,01). Bu farklılığın sebebini belirlemek amacıyla yapılan ikili değerlendirmeler sonucunda; polip dokusu alınan hasta grubundaki olguların sonuç eNOS (IU/Ml) değerleri; alt konka mukozası alınan ve kontrol grubundakilerden daha fazladır ( p=0,001; p<0,01). Yine aynı şekilde gruplar ile olguların sonuç 3-NT (NG/ML) seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,001; p<0,01). Farklılığın kaynağını bulmak amacıyla yapılan ikili karşılaştırmalar neticesinde; polip dokusu alınan hasta grubundaki olguların sonuç 3-NT (NG/ML) değerleri; alt konka mukozası alınanlardan ve kontrol grubundakilerden daha fazladır ( p<0,01).Gruplar ile olguların sonuç iNOS2 (PG/ML) düzeyleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0,05). XII SONUÇ: Nitrozatif stres özellikle nitrojen bazlı serbest radikallerin ileri derecede üretilmesi ile ortaya çıkan bir durumdur. İnflamasyon, radyoaktivite gibi bir dizi durumda nitrozatif stres yolağı enzimleri ve son ürünlerinde artış gözlenebilir. Çalışmamızda hasta grubunda eNOS ve 3-NT seviyelerinde yükselme istastiksel olarak anlamlı şekilde gözlenmiştir. iNOS seviyelerinde anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Çalışmamız nazal polip dokusunda nitrozatif stres parametrelerinin yükseldiğini göstermektedir. Bu sebeple nitrozatif stres nazal polipozis etyolojisinde önemli bir etken olabilir. Daha etkin bir tedavi ve nükslerin azaltılması konusunda yapılacak çalışmalara öncülük edebilir. Nitrozatif stres parametrelerine yönelik çalışmaların daha geniş serilerde tedavi modalitelerine katkı sağlayacak sonuçlar ortaya koyacağını düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Nazal polip, nitrozatif stres, serbest radikal, inflamasyon, NO, iNOS, eNOS

Muhammet Faruk Acıpınar
Harran University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimEN

Histopathologic correlation and effect the prognosis of GLUT-1 in head and neck adenoid cyctic carcinoma

Adenoid cystic carcinoma is a rare salivary gland tumor of the head and neck. Long-term follow-up is important because it has a slow clinical course and systemic metastases and local recurrences are seen after 15-20 years. Solid subtype, lymph node metastasis and perineural invasion are generally accepted poor prognostic factors in the literature for adenoid cystic carcinoma. However, clearer prognostic markers are needed. In our study, the prognostic value of GLUT-1 in adenoid cystic carcinomas and its correlation with its subtypes were examined. Our study included 42 patients who were diagnosed with adenoid cystic carcinoma in our clinic, whose clinical information was accessed, followed-up, and preparations that could be evaluated in the pathology department. The mean age at the time of diagnosis was 52.6, the rate of patients over 60 years old was 71.4%, the rate of female patients was 59.5%, 52.4% of the patients were minor salivary gland localized, PNI positivity 81%, surgical margin positivity 71.4% , the rate of solid subtype was 52.4%, the rate of those in T4 stage was 43.9%, the rate of patients with positive lymph node metastasis was 21.4%, the rate of patients with distant metastasis was 35.7%, the rate of patients with recurrence was 26.2%, the rate of patients who died in the follow-up was found to be 35.7%. When the treatments of our patients are evaluated; The rate of patients treated with surgical treatment was 100%, RT 59.5%, CT 23.8%, CRT 28.6%, neck dissection (ND) 14.3%. The mean follow-up period was 57.76±50.01 months (min-max. 8-204). There was no significant relationship between histological type and age, PNI, surgical margin, T stage, lymph node metastasis, distant metastasis, and recurrence (p>0.05). There is a significant relationship between histological type and ex status (p<0.05). 86.7% of patients with ex were solid subtype and 66.7% of surviving patients were nonsolid subtype. In terms of GLUT-1 evaluation, the patients were divided into sub-evaluation groups as GLUT-1 prevalence, GLUT-1 intensity and GLUT-1 score. In the statistical analysis results: GLUT-1 density; there is no significant difference according to age, localization, PNI, surgical margin, histological type, T stage, lymph node metastasis, distant metastasis, recurrence and ex status (p>0.05). GLUT-1 score; there is no significant difference according to age, localization, PNI, surgical margin, histological type, T stage, lymph node metastasis, distant metastasis, recurrence and ex status (p>0.05). GLUT-1 prevalence; It differs significantly according to lymph node metastasis (p<0.05). The mean of the negative ones is 2.15±0.83, while the mean of the positive ones is 1.33±0.87. Accordingly, the mean GLUT-1 prevalence is higher in those with negative lymph node metastasis. GLUT-1 prevalence; It differs significantly according to ex status (p<0.05). Accordingly, the GLUT- 1 prevalence average of survivors is higher. According to the Ex status, GLUT-1 gives the best discrimination value of 1.50 for prevalence. There was no significant relationship between GLUT- 1 prevalence grouping and age, gender, localization, PNI, histological type, T stage, distant metastasis, and recurrence (p>0.05). There was a significant correlation between GLUT-1 prevalence grouping and surgical margin (p<0.05). 83.3% of the positive ones; While 62.5% of the negative ones are above 1.5, 75.0% of the unevaluated ones are 1.5 below. There is a significant correlation between GLUT-1 prevalence grouping and lymph node metastasis (p<0.05). While 84.8% of the negative ones are above 1.5, 66.7% of the positive ones are 1.5 below. Longer-term studies with larger numbers of patients are needed to determine the prognosis of adenoid cystic carcinoma with GLUT-1. Key words: GLUT-1, adenoid cystic carcinoma, prognosis.

GLUT-1CarcinomaNeoplasms+3
Aykut Özdoğan
Hacettepe University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik seröz otitis media tanısında beyaz soğuk ışık endoskopisi, dar bant görüntüleme endoskopisi, klasik timpanometri ve geniş bant timpanometri yöntemlerinin etkinliği

Amaçlar: Kronik seröz otitis media, çocukluk çağındaki işitme kaybının en yaygın nedenidir. Mevcut kılavuzlarda seröz otitis media, kulak ağrısı ve ateş gibi akut kulak iltihabı belirtileri olmayan otitis media olarak tanımlanmaktadır. Çalışmamızdaki amacımız, kronik seröz otitis media tanısında kullanılan klasik timpanometri, geniş bant timpanometri, soğuk ışık endoskopisi ve dar bant endoskopisi görüntüleme yöntemlerinin etkinliğinin birbiri ile kıyaslanarak gösterilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, İ.Ü Cerrahpaşa- Cerrahpaşa Tıp Fakültesi KBB Hastalıkları ABD'na başvuran 30 kronik seröz otitis media hastası ve bu hastaların 60 adet kulağı alınmıştır. Hastalar hali hazırda planlanmış olan parasentez/ ventilasyon tüpü takılması operasyonu öncesi dar bant görüntüleme endoskopisi, klasik timpanometri ve geniş bant timpanometri yöntemleriyle değerlendirilmiştir. Soğuk ışık endoskopisi ve dar bant görüntüleneme endoskopisi yöntemiyle timpanik membran muayene edilip kayıt alınmıştır. Alınan kayıtlar incelenmiş ve timpanik membran durumu, vaskülarizasyonu değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda SOM tanısında altın standart olan miringotomi ile DBG endoskopisinin karşılaştırılmasında DBG'nin duyarlılık ve özgüllüğü sırasıyla %91 ve %96 olarak tespit edilmiştir. Bu oranlar klasik timpanogramın %40 duyarlılık ve %84 özgüllük tespit edilen, beyaz soğuk ışık endoskopisinin %57 duyarlılık ve %80 özgüllük tespit edilen sonuçlarına göre hem sensivite hem spesifite açısından DBG'nin klasik timpanometri ve beyaz ışık endoskopisine kıyasla istatistiksel olarak üstün olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda geniş bant timpanometrinin tepe basınçlarında absorbans ölçümlerinin, klasik timpanograma göre SOM'da efüzyonu belirlemede daha üstün olduğunu tespit edildi. DBG'nin soğuk beyaz ışık endoskopisine göre timpanik membranda hem damarlanma artışının gösterilmesinde hem de damarlanma paterninin tespitinde daha üstün olduğu ortaya konulmuştur. Sonuç: Çalışmamız, seröz otitis medianın dar bant görüntüleme endoskopisi ile değerlendirildiği literatürdeki ilk çalışmadır. DBG ve GBT, SOM tanısı konulan miringotomi ve ventilasyon tüpü takılması için aday hastalarda gereksiz operasyonları önlemek için potansiyel bir tanı yöntemi olarak kullanılması öngörülebilir. Bunun için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Dar bant görüntüleme endoskopisi, Geniş bant timpanometri, Klasik timpanometri, Seröz otitis media

Rafet Yıldırım
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Prezervasyon ve strüktürel rinoplastinin birbirlerine göre avantaj ve dezavantajları

Amaç: Rinoplasti, bozulmuş olan burun fonksiyonlarını düzeltmek ve estetik bir görüntü oluşturmak için yapılan cerrahidir. Bu çalışmada preservasyon rinoplasti ile strüktürel rinoplastinin birbirlerine göre avantaj ve dezavantajlarını kıyaslayarak literatüre katkı sağlamak ve hastalar için uygun cerrahi yöntemin hangisi olduğuna karar vermeyi kolaylaştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Burun ölçümleri rutin olarak her rinoplasti ameliyatında peroperatif, ameliyat öncesi ve sonrası yapılmakta olup 2019-2024 yılları arasında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi-Kulak Burun Boğaz Hastalıkları'nda rinoplasti vakaları retrospektif değerlendirildi. 50 prezervasyon rinoplasti (PR) ve 50 strüktürel rinoplasti (SR) ameliyat ölçümleri ve postoperatif birinci yıl kontrolleri çalışmaya dahil edildi. Bulgular: İki grup arasında preoperatif ve postoperatif tip belirleme noktaları arasındaki genişlik, rinionda ve nasionda dorsum genişliği, radiksin yeri, radiksin yüksekliği, burun uzunluğu, projeksiyon, alar rim-kolumella mesafesi, tip lobul, alar lobul, taban genişliği, alar base rezeksiyonu ve postoperatif birinci yılda supratipte saddle deformitesi, hump rekürrensi ve dorsumda genişleme olup olmadığı karşılaştırıldı. Kıyaslanan ölçümlerin çoğunda literatür ile uyumlu sonuçlar elde edildi. Kıyasladığımız parametreler arasından özellikle PR'de dorsum korunarak aşağı indirildiği için alarbasede genişleme, buna bağlı alarbase rezeksiyonu yapılma ihtiyacının artabileceğini öngördük. PR yapılan 50 hastadan 3' ünde, SR yapılan 50 hastadan 1'inde alarbase rezeksiyonu yapılmış olduğunu kaydettik. Literatürde alarbase rezeksiyonunun kıyaslandığı benzer bir çalışmaya rastlamadık. Yapılan istatistik çalışmada alarbase rezeksiyonu açısından iki grup arasında anlamlı bir farklılık saptamadık. Sonuç: Prezervasyon ve strüktürel rinoplastinin birbirlerine karşı avantajdevazvantaları mevcut olup çalışmamızda kıyasladığımız parametreler içinden özellikle alar base rezeksiyonu üzerinde durduk. İki tekniği kıyaslayıp uygun cerrahi tekniğin seçilmesini kolaylaştırıp literatüre katkı sağlamayı amaçladık. Anahtar kelimeler: Prezervasyon Rinoplasti, Strüktürel Rinoplasti, Rinoplasti, Alar base

Gamze Çiftçi
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Larengeal skuamöz hücreli karsinomlarda PD-L1'in prognostik önemi ve rekürrensle ilişkisi

Amaç: Modern tıpta yaşanan gelişmelere rağmen, baş ve boyun kanserlerinin tedavisinde yaşanan zorluklar, umut verici yeni immünomodülatör tedavilerin ve bu alanda yapılan çalışmaların sayısını arttırmaktadır. Çalışmamızda larengeal skuamöz hücreli karsinom tanılı hastalarda PD-L1 ekspresyonunun, prognoz ve rekürrens üzerine olan etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: İstanbul Üniversitesi – Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda Ocak 2016- Aralık 2018 tarihleri arasında larengeal skuamöz hücreli karsinom nedeniyle opere edilen hastalar retrospektif olarak taranmıştır. Uzak metastaz, neoadjuvan RT,KT öyküsü, non SHK tanısı(İğsi hücreli, verrüköz, adenoskuamöz, bazaloid ve undifferansiye SHK),ikinci primer malignite öyküsü olan hastalar ve larenks kanseri dışı bir nedenle öldüğü tespit edilen hastalar çalışmaya dahil edilmemiştir. Basit rastgele tesadüfi örnekleme yöntemi kullanılarak 40 hasta seçilmiş ve çalışmaya dahil edilmiştir. Hasta gruplarındaki dağılım sayısı T evrelemesine göre eşit sayıda olacak şekilde belirlenmiştir. Bulgular: Hastaların %25.0'i (n=10) evre-1, %25.0'i (n=10) evre-2, %20.0'si (n=8) evre-3, %30.0'u (n=12) evre-4 grubundadır. Ortalama takip süresi 58.44 ay olarak saptanmıştır. Nüks eden 14 hasta (%35.9) bulunmaktadır ve ortalama takip sürelerinde nüks eden hastaların %92.8'inde ölüm gerçekleşmiştir. T-N evresi, rekürrens, sağkalım, lenfatik invazyon,vasküler invazyon,perinöral invazyon ve kartilaj invazyonu ile PD-L1 skorları(KPS ve TPS) arasında istatisksel açıdan anlamlı bir ilişki gözlenmemiştir. PD-L1 ekspresyon düzeyi ile rekürrens arasındaki ilişkinin anlamlı olmadığı Cox regresyon analizi ile desteklenmiştir. Sonuç: PD-L1 ekspresyon düzeyleri larengeal skuamöz hücreli karsinom tanılı hastalarda prognoz ve nüks belirteci olarak kullanılamaz.

KanserLarenksPD-L1+2
Taha Elkhatroushı
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Oral kavite skuamöz hücreli karsinomlarda oral mikrobiyotanın rolü

Amaç: Oral kavite kanserleri, erken tespit edildiğinde göreceli olarak yüksek hayatta kalma oranına sahiptir. Tedavisi son yıllarda gelişme gösterse de daha iyi bir prognoz için erken tanı hala çok önemlidir. Oral kavite, insan vücudundaki en büyük mikrobiyal depolardan biri olarak hizmet eder ve oral kavitedeki mikrobiyal varyasyonlar, malignitelerle yüksek oranda bağlantılıdır. Çalışmamızın amacı oral kavite kanserlerinde oral mikrobiyotanın rolüne ve bunların hedeflenmesinin tanısal, prognostik veya terapötik fayda sağlayıp sağlayamayacağına ilişkin değerlendirme yapmaktır. Gereç Yöntem: Çalışmamıza, 2024-2025 yılları içerisinde patoloji ile OSHK tanısı kesinleşmiş̧ olan 20 hasta ve sağlıklı 20 kontrol grubu dahil edildi. Örnekler çalışma grubunda tümörlü ̈ doku üzerinden, sağlıklı grupta sağlam mukoza üzerinden steril swap yöntemi ile alındı. Alınan örnekler DNA ekstraksiyonu ve saflaştırma için laboratuvara ulaştırıldı. İzole edilen DNA daha sonra amplikon bazlı bir metagenomik çalışmada kullanıldı ve yeni nesil sekanslama (NGS) gerçekleştirildi. V3-V4 amplikon dizilerinin metagenomik biyoinformatik analizi yapıldı. Gruplar arasındaki bakteri türlerinin bileşimi ve bolluğu karşılaştırıldı. Bulgular: Capnocytophaga, Alloprevotella, TM7x (Candidatus Saccharibacteria), Prevotella, Gemella ve Treponema hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla fazla bulunmuştur. Kontrol grubunda, Veillonella, Streptococcus, Haemophilus, Hoylesella ve Lautropia genus'ları daha yüksek oranlarda tespit edilmiştir. Phocaeicola ve Parvimonas genuslarının hasta grubunda daha yüksek oranda bulunduğu gözlenirken, Oribacterium, Mycoplasma ve Filifactor genusları ise kontrol grubunda daha baskın şekilde tespit edilmiştir. Sonuç: Bulgular, oral mikrobiyota ile karsinogenez arasında olası bir ilişkinin varlığına işaret etmektedir. Mikrobiyotada ortaya çıkan disbiyotik değişiklikler, kronik inflamasyon ve bağışıklık modülasyonu gibi mekanizmalar üzerinden tümör mikroçevresini etkileyebilir. Bu sonuçlar, OSHK gelişiminde mikrobiyotanın yalnızca pasif bir ortam bileşeni değil, potansiyel olarak aktif bir katkı sağlayıcı olduğunu ortaya koymaktadır.

Özge Çam Uslu
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İyi diferansiye tiroid karsinomlarında RAI tedavisinin nazal fonksiyonlar üzerine etkisi

Amaç: Çalışmanın amacı, iyi diferansiye tiroid karsinomlarında RAİ tedavisinin nazal fonksiyonlar üzerine etkisini NOSE skoru, endoskopik muayene ve objektif testlerle değerlendirip test sonuçlarıyla nazal konkadaki tutulumu gösteren sintigrafik sayım değerleri arasında korelasyon var olup olmadığına bakarak bu konudaki literatüre katkı sağlamaktır. Materyal Metod: Çalışmaya Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Ana Bilim Dalınca değerlendirilen ve RAİ tedavisi alan 35 hasta alındı. Diabetes mellitus, otoimmün hastalıklar, kronik rinosinüzit-nazal polipozis-alerjik rinit gibi nazal fonksiyonları etkileyebilecek patolojileri bulunan hastalar, nazal cerrahi öyküsü olanlar, nazal fonksiyonları etkileyebilecek medikasyonları kullananlar çalışma dışı bırakılmıştır. 35 hastanın RAİ öncesi, sonrası 1. hafta ve 3. ay endoskopik muayene, nazal sakkarin ve Schirmer testi ve akustik rinometri testleri yapıldı. Hastalara RAİ tedavi sonrası nazal konkadan sintigrafik sayım alınarak RAİ tutulumu değerlendirilmiş ve test sonuçlarıyla karşılaştırılmıştır. Bulgular: RAİ öncesi ile sonrası 3. ay NOSE skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunduğu, diğer zamanlardaysa anlamlı fark bulunmadığı görülmüştür. Endoskopik grade sağ ve sol değerlerinde her üç zaman arasında anlamlı fark bulunmadığı görülmüştür. Nazal sakkarin ve Schirmer testi için üç zamandaki ilk tat ve max tat değerleri ve Schirmer test değeri (mm) arasında yapılan karşılaştırmada istatistiksel olarak anlamlı derecede farklılık olduğu görülmüştür. MCA (sol) değerlerindeki değişimin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı fakat MCA (sağ), Vol 0-5 (sol) ve Vol 0-5 (sağ) değerlerindeki değişimin anlamlı olduğu fakat bunların sintigrafik sayımla korelasyonunun düşük olduğu bulunmuştur. Sonuç: Test sonuçları karşılaştırılarak RAİ tedavisinin akut dönemden daha fazla uzun dönemde nazal mukosilier klirens, sekresyon ve respirasyon fonksiyonunu etkilediği bu etkilenimin konkadaki RAİ tutulumu ile korelasyonunun düşük olduğu söylenebilir. Anahtar Sözcükler: Akustik Rinometri, Radyoaktif İyot, Sakkarin, Schirmer

Radyoaktif iyotSakkarin
Atakan Demir
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Rinitli hastalarda ECP'nin klinik değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, erişkin rinitli hastalarda serum ECP düzeylerinin MAR, PAR ve NARES alt tipleri arasında ayırt edici gücünün değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Özellikle NARES grubunda, ECP düzeyinin nazal sitoloji gibi yorumlayıcıya bağımlı ve uygulama açısından rahatsızlık verebilecek yöntemlerin yerine geçip geçemeyeceği sorusu bu çalışmanın temel problematiğini oluşturmaktadır. Yöntem: Bu retrospektif çalışmaya, 2019–2023 yılları arasında İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı Alerji Polikliniği'ne başvuran toplam 484 hasta dahil edilmiştir. Hastalar klinik tanılarına göre MAR (n=59), PAR (n=228) ve NARES (n=197) olarak sınıflandırılmıştır. Her bireyin serum ECP düzeyi, nazal sitoloji bulgusu ve cinsiyet verileri analiz edilmiştir. Bulgular: Serum ECP düzeyleri, rinit alt grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermiştir (p <0.001). En yüksek düzey MAR grubunda (medyan: 41 ng/mL), ardından NARES (36 ng/mL) ve en düşük düzey PAR grubunda (26.5 ng/mL) saptanmıştır. NARES grubundaki hastaların %90,4'ünde ECP düzeyi 24 ng/mL'nin üzerinde bulunmuştur. İkili karşılaştırmalarda, PAR grubu ile MAR (p = 0.049) ve NARES (p <0.001) grupları arasında anlamlı fark gözlenirken, MAR ile NARES grubu arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p = 1.000). Sonuç: Serum ECP düzeyi, özellikle NARES ve PAR gruplarını birbirinden ayrımında anlamlı bir belirteçtir. Bununla birlikte, mevcut çalışmada elde edilen veriler, NARES grubunda ECP'nin nazal sitolojinin yerini tamamen alabilecek potansiyele sahiptir. Klinik pratikte ECP ve nazal sitoloji bulgularının yine birlikte değerlendirilmesi önerilmektedir. Gelecekte yapılacak prospektif ve uzun süreli çalışmalarla serum ECP'nin NARES tanısında altın standart hâline gelme potansiyeli bulunmaktadır. Anahtar Sözcükler: Eozinofilik katyonik protein, alerjik rinit, NARES, nazal sitoloji, eozinofili

Eozinofil katyonik proteinEozinofiliaRinit-alerjik
Musa Musayev
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

ACE inhibitörü içeren ilaçların vokal kord üzerine etkisinin NBI, videolaringostroboskopi ve ses analizi ile değerlendirilmesi

Amaç: Disfoni, kulak burun boğaz hastalıkları pratiğinde sıkça karşılaşılan bir semptomdur ve enfeksiyöz, yapısal, ilaca bağlı, nörolojik olmak üzere birçok etyolojiye bağlı gelişebilir. Larengeal irritasyon yapan ilaçlardan biri olan ACE inhibitörlerinin ses üzerine etkisinin objektif ve subjektif parametrelerle incelenmesi çalışmanın temel amacını oluşturmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışma etik kurul onayı alındıktan sonra Cerrahpaşa Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ve Kardiyoloji polikliniklerinde ACE inhibitörü başlanan 37 hasta ile prospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Kontrol grubu olarak 32 sağlıklı gönüllü seçilmiştir. Çalışma basamakları Helsinki Bildirgesine uygun olarak yürütülmüştür. Çalışma grubu ilacı kullanımından önce, ilaç kullanımının 1.günü ve ilaç kullanımının 30.gününde larengolojik incelemeye tabi tutulmuş ve ses analizleri incelenmiştir. Kontrol grubuna da aynı incelemeler yapılmıştır. İlacın farklı kullanım sürelerinde elde edilen veriler çalışma grubu içerisinde ve kontrol grubu ile karşılaştırılmıştır. Bulgular: Çalışma grubunda ilaç kullanımı öncesi yapılan değerlendirmelerde kontrol grubuna göre ses parametrelerinde anlamlı farklar bulunmuş; bu durum, ACE inhibitörü endikasyonları olan hipertansiyon ve proteinürinin sesi etkileyebileceğini göstermiştir. İlaç kullanım sürecinde S/Z oranında azalma ve toplam VLS skorunda artış anlamlı bulunurken, diğer parametrelerde değişiklik gözlenmemiştir. VLS parametreleri tek tek incelendiğinde mukozal dalga, amplitüd, faz simetrisi, periyodiklik ve kompansatuvar kas aktivitesinde artış görülmesine rağmen bu parametreler ile ilişkili ses analiz parametreleri olan jitter, shimmer, NHR, SPI, APQ, vAm ve DUV değerlerinde anlamlı değişiklik tespit edilmemiştir. Sonuç: ACE inhibitörleri öksürük oluşturmadan da vokal kordlarda mukozal değişikliklere ve fonatuar mekanizmalarda etkilenmeye yol açabilirken ses analizinde anlamlı bozulmaya yol açmamaktadır. Anahtar Kelimeler: ACE inhibitörü, ses analizi, MDVP, videolaringostroboskopi

Anjiyotensinler
Haluk Çevik
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

PRP tatbikinin timpanik membran iyileşmesi üzerine etkisinin rat modeli üzerinde incelenmesi.

Platelet Rich Plasma (PRP) tıpta çeşitli alanlarda yara iyileşmesini arttırıcı özelliklerinden dolayı başarıyla kullanılan trombosit konsantresidir. Farklı çalışmalarda yara iyileşmesi ve doku rejenerasyonu üzerine olumlu etkileri gösterilmiştir. Literatürde bu yönde çalışma sayısı kısıtlı olduğu için çalışmamızda topikal PRP'nin kulak zarı iyileşmesine etkinliğinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışma için 10-12 haftalık, sağlıklı, ortalama 250-300 gram ağırlığında 24 erkek Albino Wistar sıçanı kullanılmıştır. Anestezi sonrası deneklerden iki ml intrakardiyak kan alınmıştır. Alınan kandan santrifügasyon yoluyla PRP hazırlanmıştır. Cerrahi mikroskop altında deneklerin her iki kulağında malleus posterioruna pick yardımıyla subtotal perforasyon oluşturulmuştur. Perforasyon kenarları % 10 Gümüş Nitrat solüsyonuyla işlenmiştir. Elde edilmiş PRP içinde gelfoamlar beş dakika bekletilmiş ve deneklerin sol kulağındaki perforasyon kum saati şeklinde kapatılmıştır. Kontrol tarafı olan sağ kulak için jelfoam serum fizyolojik solüsyonunda beş dakika bekletildikten sonra aynı şekilde perforasyon kapatılmıştır. İşlem sonrası denekler düzenli aralıklarla mikroskopik incelemeye tabii tutulmuştur ve bu süreçte her hangi bir enfeksiyon sürecine rastlanmamıştır. Denekler 2. ve 4. haftalarda sakrifiye edilerek kulak zarları ekstrakte edilmiş ve histopatolojik incelemeye tabii tutulmuştur. Kulak zarındaki perforasyonun kapanma zamanları belirlenmiş olup deney grubunda ortalama sekiz gün, kontrol grubunda ortalama dokuz gündür. Bu fark istatistiksel olarak karşılaştırıldığında anlamlıdır (p=0.01). Kulak zarı perforasyonu kapanma oranları karşılaştırıldığında deney grubunda 21 (% 87.5), kontrol grubunda 15 (% 62.5) kulakta iyileşme oranı saptanmış olup istatistiksel olarak karşılaştırıldığında anlamlı fark yoktur (p=0.07). Histopatolojik incelemede lamina propriya iyileşme oranları karşılaştırıldığında deney grubunda 19 (% 92.9), kontrol grubunda dokuz (% 57.1) kulakta iyileşme saptanmış olup istatistiksel olarak karşılaştırıldığında anlamlı fark yoktur(p=0.063). İstatistiksel fark olmamakla birlikte, PRP kullanılan deney grubunda, hem perforasyon iyileşme oranı hem de lamina propriya oluşma sıklığının daha iyi olduğu görülmektedir. Literatürdeki bilgiler ve çalışmamızdaki bulguların ışığında topikal PRP'nin yara iyileşmesindeki etkinliği, belirgin yan etkilerinin olmaması ve maliyetinin düşük olmasından dolayı hem sağlıklı hem de çeşitli nedenlerden ve ek hastalıklardan dolayı yara iyileşmesinin bozuk olduğu hasta populasyonunda kullanımı önerilebilir.

Hayvan deneyleriSıçanlarTimpanik membran+2
Kamran Zeynallı
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Topikal insülinin mukozal iyileşmeye etkisinin rat modeli üzerinde incelenmesi

Topikal insülin, in vitro, in vivo hayvan ve insan çalışmalarında iyileşmeyi arttırıcı etkisi gösterilen etkin, güvenli, ucuz ve kolay erişilebilen, non-karsinojenik bir büyüme faktörüdür. Etkisini glukoz metabolizmasında, protein sentezinde, gen transkripsiyonunda, hücre proliferasyonunda ve migrasyonunda artışla gerçekleştirmektedir. Literatürde benzer çalışma olmadığından, bu çalışmada sinonazal mukozadaki iyileşmeye topikal insülinin etkinliğinin test edilmesi amaçlanmıştır. Kırk sekiz adet 10-12 haftalık, 250-300 gram aralığında Wistar sıçanı kullanılmıştır. Deneklerin sol burun pasajına, 1.9 mm'lik küret yardımıyla kıkırdağa kadar mukoza defekti oluşturulup, yarısına %0.9'luk SF solüsyonu, günde 3kez 1cc; diğer yarısına ise günde 3kez %0.9'luk SF ile sulandırılmış 1cc 5IU/ml regüler insülin solüsyonu tatbik edilmiştir. İnsülin uygulanan deneklere işlem öncesi ve sonrasında glukoz seviyesi ölçümü yapılmış olup herhangi bir fark saptanmamıştır. Deney sırasında da herhangi bir hipoglisemi semptomuna rastlanmamıştır. Denekler beşinci, onuncu, onbeşinci günde sakrifiye edilerek incelemelerde bulunulmuştur. Hiçbir denekte enfeksiyon ve mukozal sineşi bulgusuna rastlanmamıştır. Beşinci günde insülin grubunda defekt uzunluğu %56 azalmış iken, bu oran SF grubunda %21'dir (p=0.006). Onuncu günde insülin grubunun defekt uzunluğu %79 azalmış iken, SF grubunda bu oran %62'dir (p=0.034). On beşinci günde insülin grubunda defekt tamamen kapanmış iken, SF grubunda kapanma %92 olarak bulunmuştur (p=0.036). On beşinci günde, insülin uygulanan grupta inflamasyonun ve ödemin, SF uygulanan gruba göre az olduğu görülmüştür (p=0.023, p=0.006). Deneyden elde edilen bulgular, topikal insülinin yara iyileşmesindeki güvenliğini ve etkinliğini desteklemektedir. Çalışmamız, topikal insülinin insandaki sinonazal iyileşmeyi arttırıcı yönde kullanımı için öncü basamağı teşkil etmektedir. Anahtar kelimeler: yara iyileşmesi, nazal mukoza, insülin

Hayvan deneyleriKulak-burun-boğaz hastalıklarıMukozalar+4
Muhammed Çağrı Külekci
Hacettepe University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obstrüktif uyku apnesi olan hastalarda koblatörle dil kökü rezeksiyonu cerrahisi sonuçlarının polisomnografi ve manyetik rezonans görüntüleme ile değerlendirilmesi

Oblatörle dil kökü rezeksiyonu, düşük maliyet, düşük komplikasyon ve morbidite sebebiyle, OUA tedavisinde son yıllarda oldukça sık uygulanmaktadır. Çalışmamızda cerrahi sonrasında elde edilen hacimsel değişiklikler ile polisomnografi (PSG) parametreleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza orta ve şiddetli OUA tanısı alan, Cormack-Lehane sınıflamasına göre dil kökü evre 2-3-4 olan; Müller manevrası ile %50'den fazla obstrüksiyon tespit edilen, 18-65 yaş aralığında 24 hasta dahil edilmiştir. Hastalara preoperatif dönemde ve postoperatif 3-6. aylar arasında MRG yapılmıştır. Preoperatif ve postoperatif dil kökü ve retroglossal havayolu hacimleri GE PACS iş istasyonu üzerindeki üç boyutlu uygulamalar programı ile ölçülmüştür. Preoperatif apne-hipopne indeksi (AHİ) ortalaması 42.2±22.5, postoperatif AHİ ortalaması 29.9±17.7 olarak bulunmuş ve istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0.001). Dil kökü hacmi ortalaması preoperatif 49.2±7.4 cm3, postoperatif 37.5±8.3 cm3 ölçülürken (p<0.001); retroglossal havayolu hacmi ortalaması preoperatif 11±3.3 cm3, postoperatif 16.7±4.8 cm3 olarak tespit edilmiştir (p<0.001). Dil kökü ve retroglossal havayolu hacmindeki değişikliklerin, AHİ, supin AHİ, nonsupin AHİ ve oksijen desaturasyon indeksi(ODİ) başta olmak üzere değerlendirilen PSG parametreleri ile istatistiksel olarak anlamlı korelasyon göstermediği saptanmıştır. Retroglossal havayolu hacmi, cerrahi olarak başarılı grupta %96.5±97.9; başarısız grupta %46.9±30.8 artmıştır. Dil kökü hacmi, cerrahi olarak başarılı grupta %33±11.2, başarısız grupta %20.2±13.9 azalmıştır. Ancak başarılı ve başarısız hasta grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Sonuç olarak koblatörle dil kökü rezeksiyonu, dil kökünde objektif küçülme, retroglossal havayolu hacminde de artış sağlamaktadır. Ancak ortaya konulan bulgular, dil kökü ve retroglossal havayolu hacim değişikliklerinin AHİ'deki değişim ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişkilide olmadığını göstermektedir. Bu sonuç OUA patofizyolojisinin multifaktöriyel oluşuna bağlanmıştır. Anahtar kelimeler: Obstruktif uyku apnesi, polisomnografi, manyetik rezonans görüntüleme

Cerrahi-oralDil (Tıp)Manyetik rezonans görüntüleme+4
Hasan Mutlu
Hacettepe University
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Koklear implantlı okul öncesi dönem çocuklarda erken matematiksel akıl yürütme becerilerinin değerlendirilmesi

Bu araştırmada, koklear implant (Kİ)'lı ve normal işiten (Nİ) okul öncesi dönem çocuklarının matematiksel akıl yürütme becerilerinin karşılaştırılması ve Kİ kullanımının, matematiksel akıl yürütme becerilerine olan etkisinin ortaya çıkarılması amaçlanmıştır. Araştırma, İzmir Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kulak Burun Boğaz (KBB) Anabilim Dalı'nda gerçekleştirilmiştir. Araştırmaya, okul öncesi dönemdeki (60-72 ay), yaş ve cinsiyete göre eşleştirilmiş, anasınıfına ve özel eğitim merkezine devam eden 22 Kİ'lı çocuk ve anasınıfına devam eden 22 Nİ çocuk katılmıştır. Araştırmaya katılan çocuklara, Ayşegül Ergül tarafından 2014 yılında geliştirilen, "Erken Matematiksel Akıl Yürütme Becerileri Değerlendirme Aracı (MAYBDA)" uygulanmıştır. Çeşitli resimler ve materyallerden oluşan değerlendirme aracında, toplam 40 soru yer almaktadır. Değerlendirme aracının uygulanması çocuklarla bireysel görüşme şeklinde gerçekleştirilmiştir. Araştıma bulguları, Mann-Whitney U, Kruskal-Wallis H, spearman's rho testleri ile analiz edilmiştir. Araştırma sonucunda; MAYBDA'ndan alınan puanlara göre, Kİ'lı çocukların tüm alanlarda, Nİ yaşıtlarının gerisinde kaldığı belirlenmiştir. Ayrıca Kİ yaşı, işitme kaybı tanı yaşı, özel eğitime başlama yaşı, Kİ süresi, özel eğitime devam etme süresi ve anne-baba eğitim düzeyinin, çocukların değerlendirme aracından aldıkları puanlara etkisi incelenmiştir. Buna göre puanların, işitme kaynı tanı yaşına göre farklılaşmadığı, Kİ yaşına ve özel eğitime başlama yaşına göre yalnızca, MAYBDA'nda yer alan, "alan" sorularında anlamlı farklılık olduğu tespit edilmiştir. Yine baba eğitim düzeyine göre Kİ'lı ve Nİ çocukların puanlarında anlamlı bir farklılık bulunmazken, anne eğitim düzeyine göre Kİ'lı grupta, eğitim düzeyi lise ve üstü olan annelerin çocuklarının, anneleri ilköğretim düzeyinde olan çocukların puanlarından daha yüksek olduğu ve aradaki farkın anlamlı olduğu tespit edilmiştir. Nİ grupta annelerin eğitim düzeyine göre farklılık bulunmamıştır. Kİ kullanım süresi ve özel eğitim süresi ile değerlendirme aracındaki puanlar arasında pozitif korelasyon bulunmuştur.

Akıl yürütmeKokleaKoklea hastalıkları+5
Gizem Kol
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Larengofarengeal reflü hastalığında larenksteki mukozal empedans değerlerinin hastalığa etkisi

Larengofaringeal reflü hastalığının (LFR) tanısının konulması oldukça zordur. Tanı için reflü bulgu skoru (RFS) ve reflü semptom indeksi (RSI) önerilmiştir, ancak bunların hiçbiri altın standart değildir. LFR hastalarında ve sağlıklı hasta grubundaki farklı larenks ve farenks alanlarındaki mukozal empedans değerlerinin ölçümünü yaparak yeni bir tanı aracını ortaya çıkarmayı amaçladık. Larenks hastalıkları dışında farklı KBB patolojisi nedeniyle opere edilen toplam 91 hasta (38 kadın) çalışmaya dahil edildi. Dışlama kriterleri; üst gastrointestinal sistem veya larengeal cerrahi öyküsü, devam eden proton pompa inhibitörü kullanımı, larengeal hastalıklar (larenjit, bening kitleler, nodül, polip…), baş ve/veya boyun bölgesine radyoterapi öyküsü, larengeal karsinom. Hastalar RSI ve RFS'ye göre dört gruba ayrıldı. Normal değerler RSI için <13 ve RFS için <7 olarak kabul edildi. Genel anestezi ve entübasyon sonrasında, band ventrikül, aritenoid, vallekula, posterior komissür, epiglottisin endolaringeal yüzeyi ve bukkal alanın (kontrol olarak) mukozal empedans ölçümleri, Unisensor empedans kateteri ve Ohmega (Laborie) MII-pH cihazı kullanılarak kaydedildi. Her alandan stabil bir ölçüm sonrası ortalama bir değer alındı. Ölçülen tüm alanlardan stabil ve güvenilir değerler elde etmek mümkün oldu. Ventrikül, aritenoid, posterior komissür, epiglotis, vallekula ve bukkal bölge endolarengeal yüzeyinin ortalama mukozal empedans değerlerine bakıldığında, yüzey ölçümleri için grup I (hem RFS ve RSI patolojik) ve grup IV (her ikisi de normal) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0.05). Sigara içmeyen 58 kişide, band ventrikülü dışındaki tüm ölçüm alanlarında (1138 ve 881 ohm) sigara içen 33 hasta ile karşılaştırıldığında, daha yüksek fakat istatistiksel anlamsız ölçümler saptandı. Larenks ve farenksin mukozal empedans ölçümü umut verici bir teşhis aracı olarak kullanılabilir. Sigara içmek, güçlü bir karıştırıcı faktör olarak düşünüldü ancak ölçümler üzerinde çok sınırlı bir etkiye sahip olduğu saptandı. Bulgularımız RFS parametreleri eşliğinde değerlendirildiğinde, posterior komissür hipertrofisinin reflü skoruna az etkili olduğu, ancak ventriküler obliterasyonun daha fazla etkili olduğu vurgulanmalıdır. Bu daha objektif teknoloji ile yeni bir teşhis puanlama sistemi oluşturmak mümkündür.

EmpedansLaringeal hastalıklarLaringofaringeal reflü+2
Baha Sezgin
Ege University
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Okul öncesi dönemdeki çocukların öyküleme yoluyla dil becerilerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada, okul öncesi dönemdeki çocukların dil becerilerini öyküleme yoluyla değerlendirmek amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışma, Ege Üniversitesi Hastanesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'na başvuran, okul öncesi dönemdeki 4-6 yaş grubu normal işitmeye sahip 100 çocuktan oluşmuştur. Araştırmada çocukların alıcı ve ifade edici sözel dil becerilerini değerlendirmek amacıyla Türkçe Erken Dil Gelişimi Testi (TEDİL) ve dil becerisini değerlendirmek için The Edmorton Narrative Norms Instrument (ENNI) öyküleme aracı kullanılmıştır. Öyküleme analizinden alınan dil örneklerinde OSU ( Ortalama Sözce Uzunluğu), FSÖZS ( Farklı Sözcük Sayısı), TSÖZS ( Toplam Sözcük Sayısı) incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya 48-60 ay arası yaş grubunda 50 , 61-72 ay arası yaş grubunda 50 olmak üzere toplam 100 çocuk dahil edilmiştir. 48-60 aylık çocukların TEDİL alıcı dil standart puanlarının ortalaması 98.82±9.08, ifade edici dil standart puanlarının ortalaması 97.02±6.63 dür. 61-72 aylık çocukların TEDİL alıcı dil standart puanlarının ortalaması 103.46±8.24, ifade edici dil standart puanlarının ortalaması 99.34±8.24 dür. Çocukların yaş gruplarına göre öyküleme puanları karşılaştırıldığında sözcük dağarcığına ilişkin bilgi veren farklı sözcük sayısı (FSÖZS) ve toplam sözcük sayısı (TSÖZS) puan ortalamlarının 61-72 ay grupta yer alan çocuklarda daha yüksek olduğu ve aradaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulunmuştur (p<.05). Ortalama sözce uzunluğunda (OSU) is 61-72 aylık grupta yer alan çocuklarda 48-60 aylık çocuklara göre ortalamalarının daha yüksek olduğu ancak aradaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür. Öyküleme naklinden elde edilen OSU, FSÖZS, TSÖZS puanları ile yaş arasında pozitif korelasyon bulunmuştur (p<.05). Yaş arttıkça öykülemenin de arttığı gözlemlenmiştir. TEDİL ve OSU, FSÖZS ve TSÖZS puanları arasında anlamlı bir korelasyon bulunmamıştır. Anne eğitim düzeyi ile TEDİL ve OSU, FSÖZS, TSÖZS puanları arasında tek yönlü varyans analizi (ANOVA) incelendiğinde anlamlı bir ilişki olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Sonuç: 48-60 ve 61-72 ay arası çocuklara yapılan dil becerilerinin öyküleme yoluyla değerlendirilmesinden elde edilen sonuçlara göre kızların öykü üretme yeteneklerinin erkeklere göre daha fazla olduğu, yaşa göre ele aldığımızda ise 61-72 ay arası çocukların 48-60 ay arası çocuklardan daha uzun öyküler anlattığı ve 6 yaş 61-72 ay arası çocukların öykülemelerinde FSÖZS ve TSÖZS de gelişimsel farklar olduğu görülmüştür. ENNI öyküleme aracının okul öncesi dönemdeki çocuklarda dil becerilerinin değerlendirilmesinde bir dil değerlendirme aracı olarak kullanılabileceği ortaya çıkmıştır.

Dil becerileriDil gelişimiHikaye+2
Serap Kanmaz
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kekeme çocuklarda kalp hızı değişkenliğinin değerlendirilmesi

Kekemelik, ses, hece veya kelimelerin tekrarlaması veya uzamasıyla konuşmanın normal akışını bölen konuşma bozukluğudur. Kekemeliğin etiyolojisini açıklaya¬bilmek için sayısız teoriler ortaya konmuştur fakat konuşma akıcılığındaki bölünme¬nin arkasındaki mekanizmalar hala net değildir. Otonom sistem, adından da anlaşıla¬cağı gibi, kalp atışı, kan akışı, solunum ve sindirim gibi istemsiz vücut işlevlerini düzenlemek için sorumlu olan periferik sinir sisteminin parçasıdır. Motor konuşma ve gelişiminde otonom sinir sistemi direk veya dolaylı olarak rol oynar. HRV (Kalp Hızı Değişkenliği) sempatik ve parasempatik sistem arasındaki etkileşimden dolayı kalp hızında meydana gelen fizyolojik değişimleri yansıtır. Kekeme sorunu olan bireylerde otonomik tepkileri araştıran çalışmalar çok azdır. Bu çalışmada kekeme çocuklarda otonomik fonksiyon değerlendirmesini HRV ( Kalp hızı değiş¬kenliği) yöntemini kullanarak yapmak amaçlanmaktadır. Araştırmada; olgu (kekeme) ve kontrol(sağlıklı/ normal) olmak üzere iki farklı grup oluşturulmuştur; Ekim 2016- Nisan 2018 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'na konuşma bozukluğu şika¬yeti ile başvuran ve 6-18 yaş aralığında olan 11 i kadın 30 u erkek olmak üzere kekemelik tanısı alan toplam 41 hastayla oluşturulmuştur. Kontrol(sağlıklı/ normal) grup;6-18 yaş aralığında herhangi bir konuşma bozukluğu şikayeti kendisinde ve aile öyküsünde de olmayan 12 si kadın 29 u erkek toplam 41 kişiden oluş¬turulmuştur. Çalışmaya katılanlar Kekemelik tanısı alan gruba Keke¬melik Şiddetini Değerlendirme Aracı (KEŞİDA-4) kullanılarak kekemelik de¬receleri belirlenmiştir. Olgu Rapor Formları doldurulup; Her iki grup için de, Ege Üniversitesi Hastanesi Kardiyoloji Anabilim Dalı'nda 24 saatlik Holter EKG (elektrokardiyografi) kayıt yöntemi kullanılarak HRV değerlendirmesi yapıldı ve ertesi gün bulgular kaydedildi ve pediatrik kardiyologlar tarafından değerlendirildi. Kekeme grubun, kekemelik şiddetleri ile KHD parametrelerinin korelasyonu ve her iki grubun KHD parametrelerinin korelasyonu incelenmiştir. Elde edilen bulgulara göre; kekeme grubunda sekonder davranışlar ile SDANN parametresi arsında pozitif yönde anlamlı korelasyon bulunmuştur. Ayrıca gruplar arasında KHD parametreleri korelasyonu incelendiğinde kekeme grubunda SDANN parametresi istatiksel açıdan anlamlı derecede yüksek çıkmıştır. (p<0,05) . Diğer parametreler incelendiğinde anlamlı fark bulunmamıştır. Sonuç olarak kekeme çocukların KHD parametreleri , kekeme olmayan çocuklarla kıyaslandığında, otonom sinir sistemi düzensizliğini kanıtlayacak farklar elde edilememiştir. Anahtar Kelimeler: kekemelik, KHD , otonom sinir sistemi

Kalp hızıKekemelikOtonom sinir sistemi+2
Pelin Özcan
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Konuşkanlık ve vokal gürlük düzeylerinin konuşma aralığı profili analizi ile korelasyonu

Ses kısıklığı olan hastaların değerlendirilmesi sırasında bir çok değişken incelenir ve bu değişkenlerin hastaya özgü olarak integrasyonu gerekir. Detaylı bir tıbbi ve sosyal anamnez, fiziksel muayene, videolaringostroboskopi, algısal ses değerlendirmesi, akustik ve aerodinamik ses parametrelerin analizi bu değerlendirme sırasında önemli bilgiler sağlamaktadırlar. Ses kısıklığı olan hastalarda saptanabilen vokal fold patolojilerinin çoğunun yanlış ses kullanım alışkanlıkları ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Çünkü kronik vokal yük artışı vokal fold vibratuar mukozal hasarına ve lezyonlarına yol açabilir. Bu nedenle ses kısıklığı şikayeti ile başvuran hastaların değerlendirmesinde kişinin günlük ses kullanım alışkanlıklarının, özellikle de konuşkanlık ve yüksek sesli konuşma düzeylerinin göz önünde bulundurulması gereklidir. Bu değerlendirme yapılırken kişinin kendi kendine uygulayabildiği basit anket ve skalalardan faydalanılabilir. Gelişen teknoloji ile pek çok yeni analiz programları ve parametreleri tanımlansa da günümüzde halen faklı ses hastalıklarında ses değerlendirilmesinin optimal yöntemleri henüz tanımlanmamıştır. Pratik değerlendirme yöntemlerinin kullanılabilirliği ve bunun ölçülebilir yöntemlerle de değerlendirilmesine ihtiyaç vardır. Mutad sesi değerlendirmede kullanılabilen ölçüm yöntemlerinden birisi de konuşma aralığı profilidir (KAP). Sesin gürlüğünün ve frekansının sınırlarını ölçebilen bu kolay uygulanan, girişimsel olmayan yöntem basit ses aktiviteleri yapılırken ölçülebilir ve klinisyene, kişinin ses üretim sisteminin fizyolojik kapasitesi hakkında bilgiler verir. Biz bu çalışmamızda; oldukça kolay uygulanan bu analiz yöntemlerinin birlikte yapılması ve bunların geleneksel ses değerlendirme yöntemleri (GRB, SHİ-10 gibi) ile birlikte kullanıldığında günlük klinik pratikteki değerini araştırmayı amaçladık. Bu amaçla çalışmaya katılmayı kabul eden olguların demografik özellikleri, sese yönelik tıbbi anamnez, vizüel analog skala (VAS) ile kişinin kendi konuşkanlık ve vokal gürlük düzeyinin belirlenmesi, genel ses kalitesinin GRB skalası ile değerlendirilmesi, sesin günlük hayata etkisini değerlendiren SHİ-10 anketinin uygulanması, zengin fonemli bir okuma pasajı ile /hey/ şeklinde tek bağırma sırasındaki ses kayıtları ile KAP analizi yapıldı. İncelenen KAP analiz parametreleri şunlardı; konuşma sesine ait intensite ilişkili analiz parametreleri: Fmin, Fmax, F0 Range, F0 Range [st], Imin, Imax, IRange; bağırma sesine ait analiz parametreleri: Fmax, Imax. Araştırmaya 18-84 yaş arasında 80 sağlıklı (kontrol grubu) ve 171 disfonili (hasta grup) olmak üzere toplamda 251 gönüllü kişi katıldı. Disfonik grupta 83 kadın, 88 erkek hasta vardı. Bu grubun ortalama yaşı 43.1±13.7 idi. Kontrol grubunda 40 kadın, 40 erkek vardı ve bu grubun ortalama yaşı 41.5±11.8 idi. Kontrol ve disfoni grubuna ait olguların habitual konuşkanlık ve vokal gürlük değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Disfoni grubuna ait SHİ-10, G, R ve B değerleri kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı olarak yüksekti. Ses kısıklığı olmayan normal kişilere kıyasla ses kısıklığı olan grupta konuşma sırasındaki intensite ve frekans aralık düzeylerinin anlamlı olarak daha düşüktü. Vokal kıvrım nodülü, polibi, hemorajisi ve ödemi olan hastaların konuşkanlık ve vokal gürlüklerini gösteren VAS skorları ile korele olduğunu ve ayrıca ek olarak bu skorların konuşma aralığıu profili parametrelerinden Fmin, Fmax, F0 Range, F0 Range [st], Imin, Imax ve I Range ile anlamlı ve güçlü korelasyon gösterdiği saptandı. Günlük konuşkanlık ve konuşma sesi şiddeti düzeyi yükseldikçe fizyolojik ses kapasitesinin de azaldığını saptandı. Vokal konuşkanlık ve vokal gürlüğe ait VAS skorlarının hem GRB, hem SHİ hem de başlıca KAP parametreleri olan Fmax, F0 Range, F0 Range [st], Imin, Imax ve I range ile korele bulunması bu skorların hastaların ilk değerlendirmesinde ve sonraki takibinde kullanılabileceğini düşündürdü. Bu skorları düşürmeye yönelik yapılan koruyucu ve tedavi edici yöntemlerin hedeflenmesi hasta yönetiminde kullanılan basit bir yöntem olabilir. Özellikle ses analizinin teknik yetersizliklerle yapılamadığı yada gerekli ekipmanlar olsa da hasta yoğunluğu nedeniyle yeterli uygulanamadığı kliniklerde konuşkanlık ve vokal gürlüğe ait hasta bazlı VAS skorları SHİ ve GRBAS skalaları ile birlikte hızlıca ve güvenle kullanılabilirler. Bu konuda yapılacak ileri çalışmalar yararlı olacaktır.

Mustafa Şahin
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Östaki tüp disfonksiyonu ölçeği-7'nin Türkçe geçerlilik ve güvenilirlik çalışması

Orta kulak boşluğu için ventilasyon, klirens ve koruma gibi çok önemli fonksiyonları olan östaki tüpünün, bu fonksiyonlarını yerine getiremediği durumlarda östaki tüp disfonksiyonundan söz edilir. Östaki tüp disfonksiyonu başlangıçta hafif dolgunluk, tıkanıklık gibi yakınmalara neden olurken, olay kronikleştiğinde orta kulak boşluğunda devamlı negatif basınç varlığına bağlı olarak; reküren efüzyonlu otitis mediaya, timpanik membran retraksiyonlarına, adezyonlara, kronik otitis mediaya ve işitme kayıplarına neden olabilmektedir. Klinik uygulamada östaki tüp disfonksiyonunun hastada neden olduğu sorunları değerlendirmek ve tedavinin sağladığı iyileşmeyi göstermek amacıyla McCoul ve ark. 2012 yılında 7 soruluk Östaki Tüp Disfonksiyonu Ölçeği-7 (ÖTDÖ-7) 'Eustachian Tube Dysfunction Questionnaire (ETDQ-7)' testini geliştirmişlerdir. Rutinde kullanılan girişimsel yöntemlerin yanında pratik şekilde uygulanabilen bu Likert tipi ölçek ÖTD tanısının saptanması ve/veya tedavinin sağladığı iyileşmeyi gösterebilmektedir. Bu tez çalışmasında ÖTDÖ-7 ölçeğinin Türkçe sürümünün Türk toplumu için geçerlilik ve güvenirliliğinin araştırılması amaçlandı. Çalışmaya ÖTD tanısı alan 18 yaşın üstündeki 40 hasta ve yaş- cinsiyet eşleştirilmiş 18 yaşın üzerindeki 40 adet sağlıklı birey kontrol grubu olarak alındı. Östaki Tüp Disfonksiyonu Ölçeği-7 formunun Türkçe dil geçerliliği yapıldıktan sonra tüm olgulara ve kontrol grubuna ÖTDÖ-7 uygulandı. Ölçeğin geçerliliğinin değerlendirilmesinde bilinen gruplar yöntemi kullanıldı. Güvenilirliğinin değerlendirilmesinde test-tekrar test yöntemi ve iç tutarlılık analizi yapıldı. Ölçeğin Cronbach alfa katsayısı 0,714 (oldukça yüksek) bulundu. Ölçek aynı hastalara tekrar uygulandığında, test-tekrar test (zamana göre değişmezlik) güvenilirlik değeri 0,792 olarak bulundu. Ölçekteki soruların puanlarının hem toplam ölçek hem de madde bazında zamana göre tutarlı olduğu sonucuna ulaşıldı. Ölçeğin ayırt edici geçerliliğinin değerlendirmesinde kontrol grubunun ÖTDÖ-7 testi maddelerinin ayrı ayrı ve toplam puan ortalamaları ÖTD grubu ile karşılaştırıldığında her bir madde için ve toplam puanda istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü (p<0.001). Sonuç olarak McCoul ve ark. tarafından geliştirilen, orijinal dili İngilizce olan Östaki Tüp Disfonksiyonu Ölçeği-7 Türkçe dilinde oldukça yüksek düzeyde geçerli ve güvenilirdir. Bu ölçeğin ÖTD tanısı olan olguların tanı aşamasında ve tedavi takiplerinde hastalık şiddetinin belirlenmesi açısından kullanılması önerilir.

Güvenilirlik ve geçerlilikKulak hastalıklarıOdyometri-konuşma+3
Erdoğan Özgür
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ses handikap indeksi 10 (vhı 10) ve sesle ilgili yaşam kalitesi (v-rqol) ölçeğinin Türkçe versiyonları arasındaki korelasyonun araştırılması

Bu çalışmanın amacı ses kısıklığı şikayeti ile başvuran ve disfoni tanısı alan hastalarda Ses Handikap İndeksi 10 (SHI 10) ve Sesle İlgili Yaşam Kalitesi (V-RQOL) Ölçeği arasındaki korelasyonun araştırılmasıdır. Araştırmada, hasta (disfoni) ve normal (sağlıklı) olmak üzere iki farklı grup oluşturulmuştur. Disfoni grubu; Şubat 2016- Mayıs 2016 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı' na ses kısıklığı şikayeti ile başvuran ve 18 yaşından büyük olan 59' u kadın 45'i erkek olmak üzere disfoni tanısı alan toplam 104 hastayla oluşturulmuştur. Normal (sağlıklı) grup; 18 yaşından büyük, herhangi bir ses kısıklığı şikayeti olmayan ve disfoni tanısı almayan 55 kişiden oluşturulmuştur. Disfoni tanısı alan 104 hastanın; 7' sinde reinke ödemi, 5' inde kas gerilim disfonisi, 3' ünde kronik larenjit, 13' ünde tek taraflı paralizi, 5' inde bilateral paralizi, 13' ünde ses teli nodülü, 13' ünde ses teli polibi, 2' sinde konversiyon afonisi, 2' sinde T1a Kord Vokal Ca, 7' sinde ses telinde kist, 4' ünde presbifoni, 2' sinde Tip 2 sulkus vokalis, 6' sında larofarengeal reflü, 1' inde anterior glottik web, 1' inde LIN, 2' sinde Tip 3 sulkus vokalis, 3' ünde mutasyonel falsetto bulunmaktadır; 15' i parsiyel larenjektomi geçirmiştir. Çalışmaya katılan hastalar ve sağlıklı bireyler hekim muayenesinden geçtikten sonra çalışma hakkında bilgilendirilmiştir ve her iki gruba da Gönüllü Olur Formu imzalatılmıştır. Olgu Rapor Formları doldurulup; Ses Handikap İndeksi 10 (SHI 10) ve Sesle İlgili Yaşam Kalitesi (V-RQOL) Ölçeği uygulamaları yapılmıştır.

Berna Deniz Kuntman
Ege University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Alt konka vasküler yapılarının topografik histolojisi: Kadavra çalışması

GİRİŞ VE AMAÇ: Nazal fizyolojide önemli bir rol oynayan ve tüm solunum yollarının en dar kısmı olan nazal valvin dinamik bir elemanı olan alt konkaya ait patolojiler burun tıkanıklığının önde gelen nedenlerini oluşturmaktadırlar. Burun boşluğunun lateral duvarında yer alan bu erektil yapıların histolojisi, anatomik varyasyonları, glanduler paterni ve damarlanması birçok bilimsel araştırmaya konu olmuştur. Erektil yapıların ve konka kanlanmasının değerlendirildiği bu çalışmalarda alt konka başından itibaren posteriora doğru kanlanmanın arttığı gösterilmiştir. Ancak çalışmaların çoğunda konka cerrahisi sonrası elde edilen materyallerin değerlendirilmesine ait veriler bulunmaktadır. Çalışmamızın ana amacı alt konkanın bir bütün olarak ele alınarak önden arkaya doğru vasküler yapılarının histolojik olarak incelenmesi ve varsa bölgesel farklılıklarının tespit edilmesidir. GEREÇ VE YÖNTEM: Ege Üniversitesi Anatomi Anabilim Dalı'ndan temin edilen 8 adet taze donmuş kadavranın alt konkaları rezeke edildikten sonra, histolojik preparasyona uygun olan 13 adet konka, 7 sağ ve 6 sol alt konka olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Alt konkalar asit ve alkol ile prepare edildikten sonra parafin bloklara yatırılmıştır. Her konka önden arkaya doğru ön, orta ve arka 1/3'ü olmak üzere 3 ana parçaya ayırıldıktan sonra 0,5 micron'luk seri kesitler alınmıştır. Toplamda tek konka için 30 kesit olmak üzere her 1/3'lük kısımdan ayrı olarak randomize 10 kesit elde edildikten sonra bu kesitler Hematoksilen&Eozin, Masson Trichrome ve PAS ile boyanmıştır. Işık mikroskobunda büyük büyütmede arter ve ven yapıları sayılarak ön, orta ve arka gruptakiler kendi aralarında toplanmış ve SPSS 21 programında One Way ANOVA testi uygulanmıştır. Ayrıca kemiğin laterali ve mediali için ayrı 2 grup oluşturularak buradaki arter ve ven sayıları tüm kesitlerde sayılarak toplanmıştır. Ek olarak arter çapları ölçülerek ön, orta ve arka olmak üzere gruplara ayrılıp ortalamaları hesaplanarak SPSS 21 programında One Way ANOVA ile istatistiksel analiz uygulanmıştır. BULGULAR: Ön 1/3'te arter kesitleri için ortalama değer 33,25 (Min: 9, Max: 105; SD:33,24; IR: 41), ven kesitleri için ortalama değer 308 (Min: 124; Max: 674; SD: 181,347; IR: 255) idi. Orta 1/3'te arter kesitleri için ortalama değer 56,13 (Min: 16, Max: 158; SD:52,179; IR: 79), ven kesitleri için ortalama değer 663,63 (Min: 179; Max: 1906; SD: 584,502; IR: 702) idi. Arka 1/3'te arter kesitleri için ortalama değer 35,63 (Min: 1, Max: 88; SD:27,045; IR: 37), ven kesitleri için ortalama değer 445,88 (Min: 88; Max: 819; SD: 269,683; IR: 546) idi. One way ANOVA ile yapılan istatistiksel analiz sonucu olarak sırasıyla ön, orta ve arka 1/3'lük kısımlarda venöz yapılar için bölgeler arasındaki farklılık p>0,05 (=0,202) ve arteriyel yapılar için p>0,05 (=0,449) olarak hesaplandı. TARTIŞMA VE SONUÇ: Nazal fizyolojide temel taşlardan biri olan alt konkaya yönelik araştırmalar 1940'lı yıllara kadar dayanmaktadır. Bu erektil yapının işlevini nasıl gerçekleştirdiğine dair yapılan çalışmalar, özellikle glanduler epitel ve vasküler yapılar üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu anatomik çalışmalarda vaskülaritenin posteriora doğru belirginleştiği, alt konka kuyruğunda vasküleritenin en fazla olduğu vurgulanmıştır. Ancak 2004 yılında Philpott ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada endoskopik sinüs cerrahisi uygulanan hastalardan bölgesel olarak alınan doku biyopsilerinde CD34 immünohistokimyasal olarak çalışılmış ve mikrovasküler yapılarda bölgesel olarak bir farklılık saptanmamıştır. Bizim çalışmamızda randomize biyopsiler ile değil; konkanın tamamından elde edilen tam kat seri kesitlerde arter ve ven yapıları ayrı ayrı ışık mikroskopisinde değerlendirilerek ön, orta ve arka gruplar ve kemiğin laterali ve medialinde vasküler yapı açısından fark olup olmadığı karşılaştırılmıştır. Yapılan analiz sonucu alt konka vasküler yapılarının dağılımı ön, orta ya da arka kısımda istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermediği bulunmuştur. Burun tıkanıklığının önde gelen nedenlerinden olan alt konka hipertrofilerinde uygulanan cerrahi tekniklerde daha önce bilinenin aksine, konkada vaskülaritenin konka başı, orta kısmı ve kuyruğunda farklı olmamasından dolayı, bu cerrahilerde en sık karşılaşılan komplikasyon olan kanamanın konkanın hangi kısmına müdahale edilirse edilsin ortaya çıkabileceği düşünülebilir. Ancak daha fazla konkanın dahil edildiği, yüzey alanı ve damar çapının hesaplanarak yapıldığı çalışmalar ile vasküler patern daha detaylı incelenebilir ve ileride yapılacak cerrahi girişimlerde yol gösterici olabilir.

AnatomiBurunKadavra+3
Ceyda Karahan
Ege University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnsan erişkin kadavralarından alınan temporal adale fasyası ve dura mater greftlerinin biyomekanik ve histolojik olarak incelenmesi ve sonuçların karşılaştırılması

Temporal adale fasyası temporal kasın üzerini örter. Karmaşık ve özellikli bir anatomik yapıya sahiptir. Ulaşılabilirliği, kullanıma elverişli olması ve kollajenden zengin yapısı sebebiyle bir greft materyali olarak kullanılır. Kollajen yapısı temporal adale fasyasına benzeyen bir diğer otolog greft materyali, dura materdir. Dura mater greftleri genellikle dura onarımlarında kullanılır. Temporal adale fasyası otolojik, okuloplastik, fasiyal estetik, nöro-otolojik ve nöroşirurjik cerrahilerde kullanılır. İki greft materyali de birbirinin yerini tutabilecek anatomik ve histolojik yapıda benzerliğe sahiptir. Bu çalışmada, insan erişkin kadavralarından alınan formalinli temporal adale fasya greftleri ile formalinli dura mater greftleri biyomekanik ve histolojik olarak karşılaştırılmıştır. Yaptığımız biyomekanik çekme testi sonuçlarımıza göre formalinli temporal adale fasya greftinin elastisite modülü, maksimum kuvveti ve dayanıklılığı dura materin biyomekanik sonuçlarından yüksek çıkmıştır. Bu değerlerle, %10 formaldehit çözeltisinde saklanan insan erişkin kadavralarında temporal adale fasyasının dura materden daha az elastik ve daha sert yapıda olduğu söylenebilir. Histolojik olarak kollajen lif ve elastik lif yoğunlukları ise benzer bulunmuştur. Sonuç olarak, dura mater ve temporal adale fasya greftlerinin biyomekanik ve histolojik özellikleri değerlendirildiğinde, bu greftlerin otolojik, nöro-otolojik ve nöroşirurjik cerrahilerde birbirinin yerine kullanılabileceği fikrine katkı sunulabilir. İleriye yönelik değerlendirildiğinde, bu çalışmanın birçok farklı greft materyalinin biyomekanik ve histolojik olarak karşılaştırılmasında faydalı bilgiler sunacağını düşünmekteyiz.

BiyomekanikDura materHistoloji+3
Onurhan Güven
Mersin University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnsan fetüs kadavralarında vomeronazal organın incelenmesi

Vomeronazal organ (VNO) omurgalı canlıların birçoğunda bulunan aksesuar koku alma sisteminin periferik duyu organı olup feromonların kemoresepsiyonunda rol aldığı düşünülmektedir. Vomeronazal organın insandaki varlığı ve fetal yaşamdaki gelişim süreci halen tartışmalı bir konudur. Bu çalışmada insan fetüslerinde Vomeronazal organ varlığı ve histolojik yapısının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışma Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı laboratuvarında Mersin Üniversitesi Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan (18/09/2019 tarih ve 2019/383 sayılı) etik onay alındıktan sonra 30 adet (14 erkek ve 16 kadın) %10 formalinle sabitlenmiş insan fetüsünde (ortalama yaş, 23 hafta, 17-30 hafta) yapılmıştır. Fetüs nazal septumları cerrahi diseksiyon ile ortaya konularak alınan nazal septum örnekleri septum formaldehid içerisinde Histoloji laboratuvarında incelendi. Kesitler, ışık mikroskobu ile incelenerek, mikroskoba entegre edilmiş bir dijital kamera ile fotoğraflandı ve değerlendirildi. Vomeronazal organ bulunan boyanmış preparatlarda organın boyu, alanı, çapı, nazal septum kıkırdağına ve solunum epiteline bakan yüzeylerin epitel kalınlığı ile solunum epiteli kalınlığı x10 büyütmede 5 farklı alanda ölçüldü. Değişkenlerin Normal Dağılıma uygun olup olmadığını Shapiro Wilk testi ile incelenmiştir. İki grup karşılaştırılmasında Independent Sample t testi ve Mann Whitney U testinden yararlanılmıştır. Bağımlı yapıda olan değişkenlerin karşılaştırılması için Terkarlı Varyans Analizi uygulanmıştır. Analizler Statistica v.13.3.1 programı ile yapılmıştır. p<0,05 istatistiksel anlamlılık düzeyi olarak kabul edilmiştir. 30 fetüse ait nazal doku örnekleri incelendiğinde 15 tanesinde nazal septumun her iki tarafında ve 9 tanesinde tek taraflı olmak üzere toplam 24 örnekte (%80) VNO tespit edilmiştir. Biyoistatistiksel olarak 24 tane VNO incelemesi cinsiyet ve bilateral veya unilateral olmasına göre yapılmıştır. VNO bulunan preparatlarda organın boyu, çapı, alanı, nazal septum kıkırdağına ve solunum epiteline bakan epitelin kalınlığı ve solunum epitel kalınlığı değerlendirildi. Beş farklı noktadan ölçülen VNO çaplarında (p=0,17), nazal septum kıkırdağına bakan epitel kalınlıklarında (p=0,75), solunum epiteline bakan epitel kalınlıklarında (p=0,619), solunum epiteli kalınlıklarında (p=0,715) ve ölçülen VNO alanları arasında (p=0,135) fetüsler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Cinsiyetler arası ikili grup karşılaştırmaları sonuçlarına göre kız ve erkek cinsiyet grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p0,005). Nazal septum kıkırdağına bakan epitel kalınlığı açısından unilateral ve bilateral gruplar arasında 2, 3, 4 ve 5 ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yok iken epitel 1 ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık vardır(p=0,033). Histolojik değerlendirmede Vomeronazal organın nazal septumun her iki yanında gevşek bağ dokusu içerisinde yerleşim gösterdiği görüldü. Bazı preparatlarda bu organ gevşek bağ dokusunu saran solunum epitelinin invajinasyonu olarak izlendi. Vomeronazal organın histolojik yapısı incelendiğinde ise gevşek bağ dokusu yapısındaki lamina propriya üzerine oturmuş yalancı çok katlı silli silindirik goblet hücreli epitele sahip lümenli yapılar şeklinde görüldü. Çalışmamızda Vomeronazal organın insan fetüslerinin büyük kısmında mevcut olduğu gözlenmiş olup histolojik yapısı literatür bulguları ile benzer şekilde tanımlanmıştır. Vomeronazal organın histolojik yapısının ortaya konmuş olmasıyla birlikte klinik öneminin ortaya konması için ileri çalışmalara ihtiyaç göstermektedir.

FetüsHistolojiKadavra+1
Hüseyin Çiftler
Mersin University
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Normal işiten çocuklarda montreal müzikal beceri değerlendirme bataryası'nın Türkçe geçerlik ve güvenirliği ile yüz yüze ve online uygulama sonuçları arasındaki ilişki

Müzik algısı, müziğin öğelerinin işitsel olarak algılanmasının yanı sıra biliş, dikkat, hafıza gibi birçok değişkenin de bir araya geldiği ve etki gösterdiği, işlemlenmesi için sağlıklı beyin mekanizmaları gerektiren kompleks bir beceridir. Konjenital amüzya, nüfusun %3-4'ünü etkileyen, yaşam boyu süren, melodileri ve melodik konturları ayırt etme, hatırlama, müzikal perdeyi işlemlemedeki eksikliklerle karakterize nörogelişimsel bir bozukluktur. Uluslararası literatürde Montreal Müzikal Beceri Değerlendirme Bataryası (MBEMA)'nın Batı ve Asya çocuklarında müzikal becerilerin değerlendirilmesi ve amüzya varlığının belirlenmesi için uygun olduğu belirtilmiştir. Araştırmamız, Türk çocuklarda müzik algısının değerlendirilmesine ve özellikle amüzya varlığının belirlenmesine yönelik yapılan ilk çalışma niteliğini taşımaktadır. Bu araştırmanın genel amacı, normal işiten Türk çocuklarında müzik algısının değerlendirilmesidir. MBEMA'nın Türk çocuklarında geçerlik ve güvenirlik çalışmasının yapılması, yüz yüze ve online uygulama sonuçları arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla MBEMA'nın 3 alt test (melodi, ritim, hafıza) ve toplam 60 maddeden oluşan kısa versiyonu 6-9 yaş arasındaki 360 çocuğa uygulanmıştır. MBEMA'nın yapı geçerliği incelediğinde; melodi, ritim, hafıza alt test ve toplam test puanları ile müzik ilgisi-VAS ve müzik algısı-VAS puanları arasında istatistiksel olarak anlamlı, pozitif ve düşük dereceli bir ilişki bulunmuştur (p<0,01). MBEMA, müzik algısını ölçmede yapısal olarak geçerlidir. MBEMA'nın güvenirlik analizinde; maddelerin iç tutarlılık güvenirlik kestirimini değerlendirmek için uygulanan KR-20 güvenirlik katsayısı toplam test için 0,871, melodi alt testi için 0,822, ritim alt testi için 0,829 ve hafıza alt testi için 0,850 olarak hesaplanmıştır. Bu değerler, testin güvenirliğinin yüksek olduğunu göstermektedir. Ayrıca, MBEMA'nın test-retest sonuçları istatistiksel olarak anlamlı bir uyum göstermiştir. Buna göre uyum; melodi alt testi için orta dereceli (ICC=0,602 ; p=0,007), ritim alt testi için yüksek dereceli (ICC=0,813 ; p<0,001), hafıza alt testi için orta dereceli (ICC=0,500 ; p=0,032) ve toplam test için orta dereceli (ICC=0,770 ; p<0,001) olarak güvenilirdir. MBEMA'nın güvenirliğinin kabul edilir düzeyde olduğu sonucuna varılmıştır. Yüz yüze ve online uygulanan MBEMA'nın alt test ve toplam test puanları istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermektedir (p<0,05). Online uygulamadan elde edilen melodi, ritim, hafıza alt test puanları ve toplam test puanları, yüz yüze uygulamaya göre anlamlı olarak daha yüksektir. Aynı çocuklardan alınan yüz yüze ve online test sonuçları arasındaki uyum değerlendirildiğinde ise online ve yüz yüze uygulama sonuçlarının yüksek derecede uyum ile yüksek güvenirliğe sahip olduğu görülmüştür (ICC>0,80 ; p<0,05). Araştırmamızda çocukların toplam test puanına göre amüzya olup olmadığı incelendiğinde; toplam 9 çocuk (3 kız, 6 erkek) amüzya olarak kabul edilmiş ve Türk çocuklarında amüzya görülme oranı %2,5 (9/360) olarak belirlenmiştir. MBEMA, konjenital amüzyası olan veya görece zayıf/güçlü müzik algısı becerileri olan çocukları belirlemek için bir ön tarama aracı olarak kullanılabilir. MBEMA; odyoloji, müzik eğitimi, özel eğitim ve örgün eğitim gibi pek çok alanda değerlendirme ve takip için rahatlıkla yüz yüze ve online uygulanabilen, yeni, pratik ve kullanışlı bir testtir.

Güvenilirlik ve geçerlilikMüzik eğitimiMüzikal beceri+5
Merve Çinar Satekin
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

COVID-19 geçirmiş kişilerin periferal ve santral işitme sistemlerinin test bataryası yaklaşımıyla değerlendirilmesi

Literatürde COVID-19 geçirmiş ve geçirmemiş bireylerin işitme sistemlerini karşılaştıran kontrol gruplu çalışmalar az sayıda odyolojik test kullanmakta ve tutarsız sonuçlar sunmaktadır. Ayrıca birçok çalışma sadece kısa süreli işitsel etkilenimi incelemektedir. Bu çalışmanın ilk amacı, COVID-19 geçirmiş kişilerin geniş bir odyolojik test bataryası kullanılarak periferden santrale işitme sistemini yaş-cinsiyet açısından eşleştirilmiş kontrol grubuyla karşılaştırılmasıdır. Araştırmanın ikinci amacı, COVID-19 geçirmiş kişilerin ilk 3 ayda yapılan odyolojik test sonuçlarını 6 ay sonra yapılan odyolojik test sonuçlarıyla karşılaştırarak COVID-19'un işitme sistemi üzerindeki olası uzun süreli etkisinin incelenmesidir. Çalışmanın araştırma grubunu 20-55 yaş arası COVID-19'u hafif semptomlarla ayaktan geçirmiş 30 birey, kontrol grubunu 20-55 yaş arası COVID-19 geçirmemiş 30 sağlıklı birey oluşturmaktadır. COVID-19 geçirmiş grubunun birinci ölçümü PCR pozitif 1.ay-3.ay arasında, ikinci ölçümü PCR pozitif 6.aydan sonra yapılmıştır. Odyolojik test bataryası Saf Ses Odyometrisi, Genişletilmiş Yüksek Frekans Odyometrisi, Konuşma Odyometrisi, Gürültüde Tek Heceli Kelime Tanıma Testi, Maskeleme Düzeyi Farkı Testi, İmmitansmetrik İnceleme, Transient Uyarılmış Otoakustik Emisyon Testi, Kontralateral Supresyon Testi, İşitsel Beyin Sapı Testi ve Orta Latans Cevabı Testinden oluşmaktadır. COVID-19 geçirmiş grup ile ve kontrol grubu arasında sağ kulak 10 kHz (p=0,007), 12,5 kHz (p=0,028) ile sol kulak 10 kHz (p=0,040), 12,5 kHz (p=0,040), genişletilmiş yüksek frekans işitme eşiği (GYFİE) açısından istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmiştir. COVID-19 geçirmiş grubun GYFİE daha yüksektir. GYFİE'de görülen farkta olası bir ototoksisiteyi araştırmak için favipiravir kullanan ve tedavi almayan COVID-19 geçirmiş bireylerin GYFİE karşılaştırılmış ve her iki kulakta 10, 12,5 ve 14 kHz frekanslarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık elde edilmemiştir (p>0,05). Periferal ve santral işitme sistemini değerlendirmeye yönelik yapılan diğer odyolojik testler için gruplar arası anlamlı farklılık mevcut değildir (p>0,05). COVID-19 geçirmiş grubun 1-3.ay arasındaki test sonuçları ile 6. aydan sonraki test sonuçları arasında sağ kulak 500 Hz işitme eşiğinde istatistiksel olarak anlamlı fark mevcut olup (p=0,020) bu farkın klinik olarak anlamlı olmadığı düşünülmüştür. Diğer test sonuçları açısından ilk ölçüm ve ikinci ölçüm arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık elde edilmemiştir (p>0,05). Çalışmanın sonucunda GYFİE'deki farklılığa dayanarak COVID-19'u hafif semptomlarla, ayaktan geçirmiş 20-55 yaş arasındaki yetişkinlerde kokleanın bazal bölümünde hasar olabileceği düşünülmektedir. Bu etki geleneksel odyolojik değerlendirme ile saptanamayacağı için COVID-19 geçirmiş kişilerde Genişletilmiş Yüksek Frekans Odyometrisinin uygulanması önerilmektedir. Yapılan tüm değerlendirmeler sonucunda afferent ve efferent santral işitme sisteminin etkilendiğini destekleyen başka bir bulguya ulaşılmamıştır. Sonuçların hastalığı ağır geçirmiş, daha farklı yaş gruplarındaki popülasyonda farklılaşabileceği göz ardı edilmemelidir.

COVID 19Korona virüs enfeksiyonlarıKorona virüsler+4
Merve Deniz Sakarya
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Profesyonel ses kullanıcılarında yutma bozukluğu semptomlarının ses kalitesine etkisi ve terapi yönteminin seçimi

Solunum, yutma ve fonoartikülasyonun ortak efektörlerinin alışılmadık şekilde kullanılması, baş ve boyun arasındaki fonksiyonel değişikliklere neden olabilir. İyi vokal sağlığı sürdürmek karmaşıktır. Ses ve yutma bozuklukları hakkında var olan geniş literatüre rağmen, profesyonel ses kullanıcıları ile ilgili olarak yapılan çalışmalar çoğunlukla değerlendirme ve semptom belirleme şeklindedir. Çalışmamızda profesyonel ses kullanıcılarının ses kalitelerinde yutma bozukluğu semptomlarının etkisini belirlemeyi, ses profesyonellerinin ses ve yutma fonksiyonlarının karşılaştırılması, rutin uyguladığımız terapi yöntemlerinin ses kalitesine etkisinin değerlendirilmesinin yanı sıra elde ettiğimiz verilere göre egzersiz protokolünün belirlenmesine ışık tutmayı amaçladık. Çalışmamızda 27 profesyonel (opera, tiyatro veya ses sanatçısı ve diğer) ses kullanıcıları eşit sayıda bireylerden oluşan 3 gruba ayrılarak, farklı ses terapisi yöntemleri (ses hijyeni (SH), SH + vokal fonksiyon egzersizleri (VFE), SH + Transkutanöz elektriksel sinir stimülasyonu (TENS)) uygulandı. Terapi öncesi ve sonrası laringeal muayene, ses akustik ve aerodinamik ölçümler, ses ve yutma değerlendirme ölçekleri (SHI 10, ŞSHI, RSI, SİYKÖ, DHI, EAT 10) ve subjektif ağrı ölçeği uygulandı. MPT (p=0) değerinde artış görüldü. SH+TENS grubunun terapi sonrası jitter puanlarının SH+VFE grubunkinden yüksek olduğu görüldü (p=0,022). SH+VFE grubunun terapi sonrası HNR puanlarının SH uygulanan grubunkinden daha yüksek olduğu görüldü (p=0,023). SH terapisi alanların SİYKÖ (p=0,027) puanlarında azalma, VFE terapisi alanlarınSHI10 (p=0,039), ŞSHI (p=0,017), SİYKÖ (p=0,018) puanlarında azalma görüldü. TENS terapisi alanların SHI10 (p=0,043), SİYKÖ (p=0,028) değerinde azalma görüldü. RSI (p=0), DHI (p=0,046), EAT10 (p=0,046) puanlarında azalma görüldü. TENS grubunun terapi sonrası ağrı puanlarının SH uygulanan gruba göre düşük olduğu bulunmuştur. Profesyonel ses kullanıcılarında terapinin etkinliği incelendiğinde MPT, ses ve yutma fonksiyonları ve ağrı şikayetlerinde olumlu sonuçlar elde edilmiştir. Profesyonel ses kullanıcılarına yönelik terapi protokollerinin; profesyonel sesi ne amaçla kullandıkları (opera, tiyatro vb), sigara, alkol veya uyuma alışkanlığı gibi durumların da göz önünde bulundurularak ve mevcut semptomların dikkate alınmasının ve kişiye özel terapi programların düzenlenmesinin optimum fayda sağlayacağı sonucuna varılmıştır.

AğrıSesSes bozuklukları+4
Pelin Özcan Ulubeli
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sarkopenik hastalarda ses ve yutma fonksiyonlarının değerlendirilmesi

Sarkopeni, yaygın progresif kas kitlesi ve kas gücü kaybı ile karakterize; fiziksel yetersizlik, kötü yaşam kalitesi ve ölüm gibi sonlanım noktaları ile ilişkili bir sendrom olarak tanımlanmaktadır. Sarkopeni fiziksel performansta azalmaya yol açar ve genel iskelet kası kaybına bağlı olarak yutma ve ses fonksiyonu ile ilgili problemler yaratabilir. Bu çalışmada sarkopenik hastalarda ses ve yutma fonksiyonlarında izlenebilecek değişiklikleri değerlendirmek amaçlanmıştır. Çalışmaya 65 yaş ve üstü bireyler dahil edildi. Sarkopeni tanısını belirlemek için hastalara SARC-F ölçeği uygulandı ve ölçek skoru >4 ise sarkopeni için ileri değerlendirmeye alındı. İleri değerlendirmede hastaların kas gücünü değerlendirmek için "el kavrama gücü ölçümü" yapıldı. Testlerde düşük skorlar elde edilen hastalar sarkopeni çalışma grubunda, normal skorlar elde edilen hastalar kontrol grubunda değerlendirildi. Çalışmadaki tüm bireylerin yutma fonksiyonlarını değerlendirmek için fonksiyonel endoskopik yutma değerlendirmesi yapılıp EAT-10 ölçeği dolduruldu. Ses fonksiyonlarını değerlendirmek için endoskopik larenks muayeneleri üzerinden glottal kapanma paterni değerlendirildi ve ses kayıtları üzerinden akustik ses analizi yapıldı. Ayrıca sesle ilişkili yaşam kalitesi ölçeği skorları da kaydedilip iki grup arasında kıyaslandı. Çalışma örneklemi 40 bireyden oluşmaktaydı. Hastaların 20'si çalışma grubunda, 20'si kontrol grubunda yer aldı. İki grup arasında yaş veya cinsiyet açısından anlamlı bir fark gözlenmedi. Çalışma grubundaki EAT-10 ölçek skorları ortalama 2,55 ± 3,64 idi. Kontrol grubunda bu skor 1,5 ± 2,3 idi. İkisi arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p<0,05). FEES bulguları PAS skorlaması kullanılarak değerlendirildiğinde PAS skorları kontrol grubunda daha düşüktü. Sarkopenik hasta grubunda F0 değerleri ortalama 163,1 ± 42,9 Hz olarak hesaplandı. Kontrol grubunda ise bu değer 174,5 ± 43,1 Hz idi. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Çalışma grubunda HNR ortalaması 12,63 ± 4,5 dB; kontrol grubunun 13,2 ± 4,9 dB idi (p>0,05). Sarkopenik hastalarda jitter (%) ortalaması 2,14 ± 2, shimmer (%) 4,2 ± 3,85; kontrol grubunda jitter (%) 1,8 ± 2,13, shimmer (%) 3,67 ± 3,9 idi (p>0,05). Maksimum fonasyon süreleri sarkopeni grubunda ortalama 8,3 ± 2 sn; kontrol grubunda 9,8 ± 2,1 sn idi. Aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p<0,05). SİYKÖ skorları kıyaslandığında sarkopeni grubunda hem fiziksel fonksiyonel alt boyut hem de sosyal emosyonel alt boyut değerleri kontrol grubuna göre daha düşüktü ancak aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı saptanmadı. Çalışma ve kontrol grupları arasında yutma fonksiyonları incelendiğinde sarkopeni ile kötü yutma fonksiyonları ilişkilendirilmiştir. Ses fonksiyonları değerlendirildiğinde ise sarkopeninin ses kalitesi üzerinde olumsuz etkilerini destekler bulgulara ulaşılmıştır ancak doğrudan bir ilişki kurabilmek için veriler yeterli değildir. Sarkopeninin yutma ve ses üzerindeki etkilerinin tanımlanması komplikasyonların engellenmesi ve rehabilitasyon süreçlerine erken başlanması açısından yol gösterici olacaktır. Anahtar Sözcükler: Disfaji, Disfoni, Sarkopeni

Kas distrofileriKaslarSes bozuklukları+1
Sibel Yıldırım
Ankara University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sanal gerçeklik cihazlarının vestibüler yetmezliği olan hastalarda vestibüler rehabilitasyon amaçlı kullanımı

Günümüzde vestibüler rehabilitasyon kavramı baş dönmesi ve denge bozukluğunun tedavisinde özellikle değerlendirme sırasında saptanan bozukluklar ve fonksiyonel kısıtlılıklara yönelik bireysel, programlanmış egzersizlere dayanan ve geniş klinik kapsamlı bir yaklaşımdır. Bu çalışmada hedeflenen, teknolojiye ayak uydurarak sanal gerçeklik gözlüğü kullanımının hastaların vestibüler rehabilitasyon egzersizleri ile statik ve dinamik denge, düşme riski, düşme korkusu, anksiyete ve depresyon üzerine etkilerini araştırmaktır. Toplam 41 hastadan 21 kişi geleneksel vestibüler rehabilitasyon grubuna, 20 kişi ise sanal gerçeklik dayanaklı vestibüler rehabilitasyon grubuna alınmıştır. Sanal gerçeklik ile vestibüler rehabilitasyon alan gruba günlük 20 dakika olmak üzere 1 ay içerisinde 20 seans egzersiz yaptırılmıştır. Hasta kontrolleri tedavi öncesi, 15. gün, 30. gün, 90. gün ve 180. gün olarak yapılmıştır. Dinamik posturografi, Berg denge ölçeği, statik SVV(Öznel görsel dikey) ve dinamik SVV, öznel yaşam kalitesi ölçekleri ile hasta kontrolleri yapılmıştır. Dinamik posturografi, SVV, Berg denge ölçeği(BDÖ), hastane depresyon ve anksiyete ölçeği(HAD), Baş dönmesi engellilik envanteri(DHI-S) formu ve Montreal bilişsel ölçeği kullanılmıştır. Dinamik posturografi sonuçlarında sanal gerçeklik tabanlı vestibüler rehabilitasyon grubunda postural stabilite testinde anteior posterior stabilite indeksinde ve medial lateral stabilite indeksinde istatistiksel fark izlenmiştir fakat; geleneksel rehabilitasyon grubunda sadece medial lateral stabilite indeksinde istatistiksel fark izlenmiştir. Dinamik posturografi testlerinin gruplar arası karşılaştırmasında, sanal gerçeklik tabanlı vestibüler rehabilitasyon grubu ile geleneksel vestibüler rehabilitasyon grubu arasında istatistiksel fark izlenmemiştir. Statik SVV ve dinamik SVV testlerinde her 2 grup arasında istatistiksel bir fark izlenmemiştir. Sanal gerçeklik destekli vestibüler rehabilitasyon uygulanan grup 2'de BDÖ, HAD(depresyon), HAD(anksiyete) ve DHI-S skorlarının tümünde istatistiksel olarak anlamı iyileşme saptanmıştır(p<0,05). Geleneksel rehabilitasyon grubuna baktığımızda HAD(depresyon), HAD(anksiyete) ve DHI-S skorlarında istatistiksel anlamlı fark saptanmıştır(p<0,05) fakat; BDÖ skorunda istatistiksel fark izlenmemiştir. Sanal gerçeklik destekli vestibüler rehabilitasyon uygulanan grup ve geleneksel vestibüler rehabilitasyon uygulanan grup arasında BDÖ, HAD(depresyon), HAD(anksiyete) ve Montreal Bilişsel Değerlendirme Ölçeği skalalarında istatistiksel fark izlenmemiştir. Bu umut verici bulguları göz önünde bulundurarak, geleneksel vestibüler rehabilitasyon ile birlikte sanal gerçeklik cihazların kullanımını savunabiliriz. Bunun amacı, tek taraflı vestibüler hipofonksiyondan etkilenen hastalar üzerindeki etkileri uzun vadede bile en üst düzeye çıkarmak olacaktır.

DengeRehabilitasyonSanal gerçeklik+3
Ulaş Metin
Pamukkale University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Vestibüler migren hastalarında akupunktur noktalarına onabotulinumtoksin a uygulaması

Vestibüler migren, migren öyküsü olan bir kişide görülen denge sistemi bozukluğudur. Baş dönmesi hissi tek başına veya yoğun baş ağrısı ve mide bulantısı gibi diğer migren semptomlarıyla birlikte ortaya çıkabilir. Vestibüler migren tedavisinde standart bir yaklaşım olmayıp, asıl amaç migren ataklarını azaltmaktır. Bu amaçla sistemik ve lokal tedaviler uygulanmaktadır. Botulinum toksin uygulaması ve akupunktur da etkinliği onaylanmış lokal tedavi yaklaşımlarındandır. Bu çalışmanın amacı vestibüler migren hastalarında akupunktur noktalarına uygulanan botulinum toksinin vestibüler semptomlar, baş ağrısı, depresyon ve kütanöz semptomlar üzerindeki etkisini incelemektir. BARANY topluluğu tarafından belirtilen kriterlere bağlı kalarak, vestibüler migren veya olası vestibüler migren tanısı alan hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastalar vestibüler test paneli sonuçlarına göre patoloji saptanan ve saptanmayanlar olarak gruplandırıldı. Katılımcılara migren engellilik değerlendirme ölçeği (MIDAS), Baş Dönmesi Engellilik Envanteri-Tarama Formu (DHI-S), Vertigo Semptom Skalası-Kısa Form (VSS-SF), Depresyon Anksiyete Stres ölçeği (DASS-21) ve Allodini Semptom Kontrol Listesi (ASKL) formları dolduruldu. Uygulamada her hastaya toplam 50 ünite Onabotulinum toksin A enjeksiyonu akupunktur noktalarına uygulandı. Botulinum toksini uygulanan hastalar birinci ay, üçüncü ay ve altıncı ayda tekrar değerlendirildi. Hem üçüncü hem de altıncı ay sonuçlarında başlangıç değerlerine göre MIDAS, VSS-SF, DHI-S DASS-21 VE ASKL değerlerinde istatistiksel anlamlı fark olduğu görüldü. Migren vestibülopati ile birlikte patolojik vestibüler test sonuçlarının olmasının botulinum toksin uygulama sonrası iyileşmeyi değiştirmediği ve istatistiksel anlamlı bir fark yaratmadığı sonucuna varıldı.

Gökçe Aydemir
Pamukkale University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik Tonsillit ve Tonsil Hipertrofisinde Doku ve Kandan Doğal Lenfoid Hücrelerin Karşılaştırılması

Adenotonsil hipertrofisi adenoid ve tonsil dokusunun normalden büyük olması olarak tanımlanmaktadır. Rekürren tonsillit ise sık bademcik enfeksiyonu geçirilmesini tanımlamaktadır. Her iki hastalık da özellikle çocukluk döneminde çok sık görülmekle birlikte etyolojisi henüz net olarak ortaya koyulamamıştır. Doğal lenfoid hücreler (ILC'ler), efektör sitokinleri salgılayarak ve diğer doğuştan gelen ve adaptif bağışıklık hücrelerinin işlevlerini düzenleyerek immün yanıtlara katkıda bulunan T lenfositlerin doğal immün sistemdeki karşılıklarıdır. ILC'ler bazı immün işlevleri tek başına yerine getirirken bazı görevleri T hücreleriyle paylaşmaktadır. Bu çalışmanın amacı, son yıllarda üzerinde çalışmaların yoğunlaştığı bir hücre grubu olan doğal lenfoid hücrelerin çocukluk çağındaki adenotonsil hipertrofisi ve rekürren tonsillit hastalıklarındaki rollerini ortaya koymaktır. Yapılan literatür taramasında rekürren tonsilliti olan çocuklarda sitokin profili ve T lenfosit aktivasyonu çalışılmış olmasına rağmen doğal lenfoid hücre analizi yapılmamıştır. Kliniğimize başvurup tonsillektomi endikasyonu olan çocuk hastaların doku ve kan örnekleri çalışma için alınmıştır. Hastalar tonsil hipertrofisi (n=12) ve rekürren tonsillit (n=12) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Tüm hastalardan alınan kan ve tonsil dokusu örneklerinde ILC oranları, IL-10, IL-17 ve IFN-g sekrete eden T lenfosit oranları incenlenmiştir. Çalışma sonucu yapılan analizlerde rekürren tonsillit grubunun tonsil dokusu ve kanlarında ILC3'ler ve IL-17 tonsil hipertrofisi grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür. Hipertrofi grubunda ise tonsil dokusu ve kanda yapılan analizlerde ILC2'lerin istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu görülmüştür. Çalışma verilerine göre ILC3 hücrelerin rekürren tonsillitte baskın doğal lenfoid hücre grubu olduğu ve rekürren tonsillitte edinsel immünitede ortaya çıkan Th17 yanıtlarını tetikleyici bir faktör olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Palatin tonsil, Tonsillit, Hipertrofi, CD4-pozitif T-Lenfositler Bu tez Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi (MSKÜ-BAP) tarafından desteklenmiştir. Proje numarası 22/142/04/3/4

Palatin tonsil
Kerimcan Çakıcı
Muğla Sıtkı Kocman University
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyellerde farklı protokollerin Meniere hastalığında teşhis değeri

Amaç: Bu çalışmanın amacı Vestibüler Uyarılmış Miyojenik Potansiyellerde farklı kayıt protokollerinin Meniere Hastalığı tanısındaki katkısını değerlendirmektir. Materyal ve Metot: Araştırma Malatya İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Odyoloji kliniğinde, daha önce Kesin Meniere Hastalığı teşhisi almış 18-55 yaş arası bireyler ve kontrol grubu için benzer yaş aralığındaki sağlıklı gönüllü bireyler ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın vaka grubuna dahil edilme kriterlerini sağlayan Kesin Meniere Hastalığı tanısı almış 26 birey ve kontrol grubuna 24 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan bireylere 500, 750 ve 1000 Hz frekanslarında hava yolu ve kemik yolu tone burst uyaran kullanılarak Servikal Vestibüler Uyarılmış Miyojenik Potansiyeller (s-VEMP) Testive Oküler Vestibüler Uyarılmış Miyojenik Potansiyeller (o-VEMP) Testi uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan vaka grubundaki bireylerin hava yolu ve kemik yolu s-VEMP testinde dalga görülme oranı, P1-N1 amplitüd, amplitüd asimetri ve frekanslar arası amplitüd oranı değerlerinde etkilenen kulak, etkilenmeyen kulak ve kontrol grubu arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0.05). O-VEMP testinde ise N1 latans, P1 latans, N1-P1 amplitüd, amplitüd asimetri ve frekanslar arası amplitüd oranı değerlerinde etkilenen kulak, etkilenmeyen kulak ve kontrol grubu arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0.05). Sonuç: Meniere hastalarında endolenfatik hidrops sonucu otolit organların rezonans frekansının yükselmesi nedeniyle VEMP testinde maksimum amplitüd frekansı sağlıklı bireylere göre daha yüksek frekanslara kayar. Bu nedenle frekanslar arası amplitüd oranı Meniere Hastalığı teşhisini kolaylaştıran bir parametre olarak kullanılabilir.

Emre Akgün Özdemir
İnönü University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
30
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Miyopi derecesinin vestibülooküler refleks üzerine etkisinin araştırılması

Amaç: Bu çalışmanın amacı, miyopinin vestibülooküler reflekse (VOR) olan etkisini Video Head Impulse Test (vHIT) ve Functional Head Impulse Test (fHIT) ile değerlendirmektir. Materyal ve metot: Araştırma, İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Odyoloji kliniğinde Ocak 2024- Mayıs 2024 tarihleri arasında miyopisi olan 18-60 yaş arası bireyler ve kontrol grubu için benzer yaş aralığındaki görme problemi olmayan gönüllü bireyler ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın vaka grubuna dahil edilme kriterlerini sağlayan düşük dereceli miyopisi olan gruba 50 birey, orta dereceli miyopisi olan gruba 51 birey ve kontrol grubuna 50 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan tüm bireylere Demografik Veri Formu, vHIT ve fHIT uygulanmıştır. Bulgular: Çalışmaya katılan gruplar arasında vHIT lateral ve posterior semisirküler kanal (SSK) kazanç değerlerine, lateral ve LARP SSK asimetri değerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Gruplar arasında vHIT anterior SSK kazanç değerine ve RALP SSK asimetri değerine göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0.05). fHIT değerlendirmesinde, gruplar arasında lateral, posterior ve anterior SSK düzlemlerinde (3000°/s2, 4000°/s2, 5000°/s2, 6000°/s2 ve toplam) doğru cevap yüzdesi (DCY) değerlerine göre gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0.05). vHIT ve fHIT korelasyon değerlendirmesinde kontrol grubunda, fHIT lateral SSK 4000°/s2 DCY değeri ile vHIT lateral SSK kazanç değeri arasında anlamlı bir pozitif korelasyon bulunurken (p<0.05), diğer gruplarda vHIT ve fHIT değerlerinde anlamlı bir korelasyon gözlenmemiştir (p>0.05). Sonuç: Miyopinin statik görme keskinliği ve fonksyionel VOR'u etkilediği gözlenmiştir. fHIT sonuçlarında miyopi derecesinin artışı ile DCY'nin azaldığı ancak miyopinin vHIT kazanç değerlerini etkilemediği sonucuna varılmıştır.

Büşra Kurtcu
İnönü University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
30
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sağlıklı pediatrik popülasyonda fonksiyonel baş itme testinin normalizasyonu

Amaç: Bu çalışmanın amacı sağlıklı pediatrik yaş grubunda fHIT'in normatif değerlerini belirlemektir. Materyal ve metot: Araştırma, İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi Odyoloji Ünitesi'nde Haziran 2024- Şubat 2025 tarihleri arasında sağlıklı 6-18 yaş arası 120 çocuk ile yapılmıştır. Katılımcılara test-tekrar test ölçümleri ile fHIT uygulandı. Elde edilen DCY yaşa, cinsiyete ve fHIT güvenilirliği için test-tekrar test sonuçlarına göre analiz edildi. Çocuklar 6-10 yaş, 11-13 yaş ve 14-17 yaş olmak üzere üç yaş grubunda incelendi. Bulgular: Lateral SSK DCY 92.32, posterior SSK DCY 95.53 ve anterior SSK DCY 94.24 bulundu. Lateral, posterior ve anterior SSK toplam DCY değerlerinde test tekrar test sonuçları arasında istatistiksel farklılık saptanmadı (p>0.05). Test-tekrar test cevaplarında lateral, posterior ve anterior SSK ortalama DCY ölçümlerinde cinsiyete göre istatistiksel farklılık saptanmadı (p>0.05). Yalnızca sağ lateral SSK 6000°/s2 test ve tekrar test ölçümlerinde DCY erkeklere göre kadınlarda istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti (p<0.05). Sonuç: DCY değerleri 6-10 yaş grubunda en düşük, 14-17 yaş grubunda en yüksekti. Bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Lateral, posterior ve anterior SSK'lerde pearson korelasyon analizi ile belirlenen fHIT test-tekrar test sonuçları arasında pozitif yönde orta düzeyde istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu. Anahtar Kelimeler: Fonksiyonel baş itme testi, Pediatri, Vestibüler sistem, Vestibülooküler refleks.

PediatriVestibüler sistem
Furkan Ali Filiz
İnönü University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ankaferd kanama durdurucu'nun epistaksis kontrolü üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi (Deneysel çalışma)

Amaç: Bu tek-kör çalışmada; ABS'nin kanama durdurucu etkisinin tavşanlarda oluşturulan deneysel epistaksis modelinde değerlendirilmesi ve biyopsi materyallerinin histopatolojik incelenmesi ile de dokuda oluşabilecek değişikliklerin saptanması amaçlanmıştır.Materyal ve Metod: Toplam 28 tane Yeni Zellanda tavşanı her biri 7 tavşandan oluşmak üzere ABS grubu, JF grubu, AL grubu ve serum fizyolojik (SF) grubu olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Her tavşanın burun sağ pasaj septum ön bölümüne yaklaşık 1 cm'lik mukoza insizyonu yapılıp kanama sağlandı. Daha sonra 0.5 cc Ankaferd Blood Stopper (ABS) emdirilmiş 1x1 cm'lik pamuklar, 0.5 cc 0.0125 mg/ml adrenalin + 20 mg/ml lidokain (AL) AL emdirilmiş 1x1 cm'lik pamuklar, 0.5 cc SF emdirilmiş 1x1 cm lik pamuklar ve 1x1 cm'lik jelatin foam (JF) kanama bölgesine uygulandı. Kanama durma süreleri kayıt edildi. Kanama durduktan 10 dakika sonra insizyon bölgesini içine alacak 0.5 cm'lik biyopsiler histopatolojik incelemeye gönderildi.Bulgular: Tavşanlardaki kanama durma süreleri kayıt edildi. ABS, AL, JF ve SF'in kanama durma süreleri sırası ile; 38,57±5,53, 102,85±11,06, 111,42±15,64 ve 227,14±17,14 saniye olarak kayıt edildi. İkili gruplar arasında yapılan istatiksel analizler sonucunda; AL grubunun kanama durma süreleri ile JF uygulanan grubun kanama durma süreleri arasında anlamlı farklılık bulunmazken (p>0,05), diğer tüm ikili karşılaştırmalarda istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar saptandı (p<0,05)Hematoksilen-eozin (HE) ve Fosfotungusitik asit hematoksilen (PTAH) boyamalar sonucunda elde edilen sonuçlara göre; Kesi dudakları arasında SF, JF ve AL gruplarında minimal fibrin saptanırken ABS grubunda ise HE kesitlerde görülen koyu eosinofilik maddenin fibrin olmadığı saptandı.Sonuç: Kanama durdurucu olarak etkinliği gösterilen ABS, burun kanamasında uygulanan bazı lokal ajanlara göre daha kısa sürede etki göstermektedir. Kesi alanında elde edilen histopatolojik bulgular da etkisini protein ağ (network) formasyonu oluşturmak gibi farklı bir yoldan gerçekleştirdiği yönündeki tezleri desteklemektedir. Bu konuda ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Epistaksis, Ankaferd Blood Stopper, tavşan, adrenalin, lidokain

Ankaferd kanama durdurucuEpinefrinEpistaksis+2
Mehmet Kelleş
İnönü University
2010
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Parotis bezi neoplazilerinde postoperatif yaşam kalitesinin incelenmesi

Amaç: Benign veya malign parotis bezi neoplazisi nedeniyle parotidektomi uygulanan hastaların postoperatif yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Materyal ve Metod: Kliniğimizde Ocak 2005 ve Aralık 2009 tarihleri arasında parotis neoplazisi nedeniyle opere edilen ve gerektiğinde ilave radyoterapi uygulanan 79 hastayla ilgili veriler incelendi. Telefonla ulaşılabilen hastalar arasında çalışmaya katılmayı kabul eden ve 18 yaş üstünde olan 22 erkek, 24 kadın toplam 46 hastaya kulak burun boğaz muayenesi ve nişasta iyot testi yapıldı ve yaşam kalitesi anket formları verilerek cevaplandırmaları istenildi. Bir hasta bilateral Whartin tümörü nedeniyle her iki parotis bezinden opere olduğundan geçirdiği iki ameliyatla ilgili ayrı formlar verilerek doldurması istenildi ve bunlar ayrı ayrı değerlendirildi. Böylece 46 hasta tarafından 47 anket formu yanıtlanmış oldu. Muayene bulguları, nişasta iyot testinin sonuçları ve anket formundaki sorulara verilen yanıtlar değerlendirildi.Bulgular: Yetmiş dokuz hastanın histopatolojik sonuçları incelendiğinde 14 hastada malign, 65 hastada benign tümör mevcuttu. En sık operasyon nedeni benign bir tümör olan pleomorfik adenomdu (28 hasta), ikinci sırada ise Whartin tümörü (12 hasta) yer almaktaydı. Operasyon sonrası patolojik incelemede tüm tanılar içinde en sık karşılaşılan malign tümör ise cilt skuamöz hücreli karsinomunun metastazıydı (8 hasta). Cerrahi işlemlerden süperfisyal parotidektomi 65 hastaya, total parotidektomi ise 14 hastaya uygulanmıştı. Hastalardan 36'sı sağ taraf, 42'si sol taraf, bir hasta ise bilateral parotis bezinden opere olmuştu. On dört hastaya boyun diseksiyonu yapılmıştı. Malign tümör nedeniyle opere edilen iki hastaya aynı seansta cilt flebiyle onarım yapılmıştı. Yaşam kalitesi anket çalışması için 46 hastaya randevu verildi. Kontrole gelen 46 hastanın 22'si erkek, 24'ü kadın ve yaş ortalaması 48 (19-87 yaş) idi. Hastalarla postoperatif ortalama 26 ay (3-59 ay) sonra görüşme yapıldı. Hastaların kulak burun boğaz muayenesinde; üç hastada karşı taraf parotiste kitle, bir hastada insizyon yerinde keloid skarı, bir hastada fasiyal parezi ve 33 hastada nişasta iyot testinde opere yüz tarafında boyanma bulguları elde edildi. Hastalar nişasta iyot testinde boyanan alanın büyüklüğüne göre gruplandırıldılar. Boyanan alanın büyüklüğüyle, hastaların Frey sendromunun neden olduğu lokal etkilerle ilgili şikayetlerinin şiddeti arasında anlamlı bir istatistiksel ilişki vardı. Hastaların anket sorularına verdikleri yanıtlar puanlandırıldı ve yaş, hastalık tipi, cinsiyet ve nişasta iyot testi sonuçlarıyla aralarındaki ilişki araştırıldı. Kırk beş yaşın üstündeki hastalar şimdiki sağlık durumlarından daha memnunlardı. Benign tümör nedeniyle opere edilen hastaların görünümleri ve fasiyal görünümde değişiklik, asimetri ile ilgili verdikleri yanıtların puanları daha yüksekti. Cinsiyet ile skar ve ağız kuruluğu arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlıydı. Erkek hastalar insizyon skarlarından kadın hastalara göre daha şikayetçilerdi. Kadın hastalarda ise ağız kuruluğu şikayetine daha fazla rastlandı. Anket formu doldurulduktan sonra hastalarla birlikte değerlendirildi. Tüm hastalara, operasyon öncesinde yeterli derecede bilgilendirildiklerini düşünüp düşünmedikleri soruldu. Kırk beş hasta yeterli derecede bilgilendirildiklerini ifade ederken, bir erkek hasta yeterli derecede bilgilendirilmediğini düşündüğünü belirtti.Sonuç: Parotidektomi operasyonu sırasında hasta konforu açısından dikkatli bir diseksiyon uygulanarak nervus aurikularis magnusun korunmasına özen gösterilmelidir. Parotidektomi sonrası Frey sendromuyla sıklıkla karşılaşılmakla birlikte tedaviye ihtiyaç duyan hasta sayısı çok düşüktür. Parotis bezi cerrahisinin tüm komplikasyonları hastaların yaşam kalitesini etkilemektedir. Hastaların operasyon öncesi kapsamlı ve yeterli derecede bilgilendirilmeleri, hastaların hekime güvenini arttıracak ve cerrahi sonuçları kabullenmelerini kolaylaştıracak önemli bir etkendir. Operasyon öncesinde yeterli derecede bilgilendirmenin yapılıp yapılmadığını sorgulayan bir sorunun yaşam kalitesi anket formuna eklenmesi hastaların yaşam kaliteleri hakkında daha fazla bilgi edinilmesini sağlayacaktır.

Parotis beziTükürük bezleriYaşam kalitesi
Serdar Duman
İnönü University
2010
30
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Amikasin ototoksisitesinde beta glukanın koruyucu etkinliğinin deney hayvanlarınde otoakustik emisyon ile değerlendirilmesi

Aminoglikozid grubu antibiyotiklerden amikasin günümüzde gram-negatif aerobik bakterilerin tedavisinde kullanılmaya devam etmektedir. Bu antibiyotiğin bilinen en önemli yan etkilerinden biri ototoksisitedir ve genellikle kalıcı işitme kaybı ile sonuçlanır. Aminoglikozidler, morfolojik olarak öncelikle kokleanın bazal parçasındaki duyusal hücrelerde hasara neden olurlar. Literatürde farklı antioksidan ajanların oluşan bu hasarı önleyebileceği gösterilmiştir. Bu çalışmada da bir antioksidan olan betaglukanın amikasinin ototoksisitesine olası koruyucu etkinliği otoakustik emisyon (DPOAE) ölçümleri ile deneysel olarak araştırıldı.Çalışmamız, İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Etik Kurulu tarafından onaylandıktan sonra (Araştırma Etik Kurul Protokol No: 2009/20), İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Deney Hayvanları Üretim ve Araştırma Laboratuarında gerçekleştirildi. Üç aylık ve ağırlıkları 200-280gr arasında değişen ratlar 12 saat aydınlık,12 saat karanlık, 21?C sıcaklıkta, ad-libitum beslenebildikleri bir ortamda barındırıldı.Otoakustik emisyon (DPOAE) ölçümlerinde işitmesi normal olan ratlar çalışmaya dahil edildi. Dört grup oluşturuldu. Oluşturulan bir grup kontrol grubu olarak belirlendi ve bu gruba herhangi bir ilaç verilmedi. Diğer gruplar ise amikasin grubu, amikasin+betaglukan grubu ve beta glukan grubu olarak belirlendi. Bazal ölçümleri takiben tüm gruplar için birinci, beşinci, onuncu ve onbeşinci günlerde DP gram ile işitme ölçümleri yapıldı. Antioksidan etki ile koklear toksisitenin engellenip engellenemeyeceği araştırıldı.İstatistiksel değerlendirmede SPSS for Windows Version 13 programı kullanıldı. Grupların karşılaştırılmasında Mann-Whitney U testi, grupların kendi içindeki değişimlerin testinde Wilcoxon eşleştirilmiş iki örnek testi kullanıldı. P<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Kontrol grubunda istatistiksel olarak anlamlı değerler elde edilmedi. Diğer gruplar için belirli frekanslarda istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar saptandı.Sonuç olarak; beta glukan' ın amikasine bağlı koklear hasar üzerinde koruyucu etkisinin olduğunu ve bir tedavi alternatifi olabileceğini düşünmekteyiz.

AmikacinAntibiyotikler-aminoglikozidGlukanlar+2
Aliye Filiz
İnönü University
2011
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hidrojel ve alginat materyallerinin timpanoplasti başarısı üzerine etkisi - deneysel çalışma

Deneysel timpanik membran perforasyonu onarımında hidrojel ve alginat materyallerinin tek başlarına ve kombine olarak kullanımda etkilerini göstermeyi amaçlandı. Wistar albino cinsi, yetişkin 30 adet dişi rat 3 gruba ayrıldı. Tüm gruplardaki ratlara bilateral miringotomi yapıldı. İlk grupta yer alan ratların sol kulağına hidrojel, 2. grupta yer alan ratların sol kulağına alginat, 3. Grupta yer alan ratların sol kulağına hidrojel ve alginat uygulandı. Sağ kulaklar ise kontrol grubu olarak spontan iyileşmeye bırakıldı. Tüm ratların bilateral kulaklarına 3., 7., 14. ve 21. günlerde kulak zarı muayeneleri yapıldı ve perforasyon kapanma zamanları kaydedildi. Ratların 21. gün dekapitasyonu sonrası histopatolojik inceleme yapıldı. Tüm gruplarda çalışma perforasyon kapanma zamanı kontrol gruplarına göre anlamlı derecede kısa olduğu saptandı. Tüm gruplar ve kontrol grubunun iyileşen timpanik membran kalınlıkları karşılaştırıldığında anlamlı farklılık saptanmadı. Hidrojel ve alginat hem tek kullanımlarında hem de kombine kullanımlarında timpanik membran perforasyon iyileşme süresini hızlandırdığı bulunmuştur. Bu çalışma hidrojel ve alginatın timpanik membran perforasyon iyileşmesindeki etkilerini ortaya koymuştur.

AljinatlarHidrojellerKulak hastalıkları+3
Onur Altınbaş
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tavşan vokal kordunda hyalüronik asit'in, polilaktikkoglikolik asit/pluronik F127 ve polilaktikkoglikolik asit/pluronik f127-fibroblastik büyüme faktörü birleşiminin doku üzerindeki etkilerinin endoskopik muayene ve histopatolojik analiz yapılarak karşılaştırılması

Tek taraflı vokal kord paralizisi, öncelikle ses kısıklığı ve nefesli konuşmaya, nadiren yutkunma sırasında aspirasyona neden olabilen ve asemptomatik olarak da seyredebilen bir patolojidir. Hastalarda glottik yetersizliği giderebilmek için günümüzde sıklıkla uygulanan yöntem enjeksiyon laringoplasti olup bu yöntemde en sık kullanılan materyal hyalüronik asit olmakla beraber çok sayıda biyouyumlu materyaller denenmiştir. Çalışmamızda, etki süresi hyalüronik asitten daha uzun olabilecek yeni bir materyalin ortaya konması amaçlandı. Deneyimizde her grupta 10'ar adet olmak üzere toplam 30 tavşan kullanıldı ve sekiz haftalık takip süresi planlandı. Grup A'ya Hyalüronik asit, Grup B'ye PLGA/Pluronik F127 ve Grup C'ye PLGA/Pluronic F127 ve Fibroblast Büyüme Faktör'ü enjekte edildi. Takip süresinde hayvanlara 1. günde, 1., 4. ve 6. haftalarda endoskopik muayene yapılarak kayıt alındı ve rima açıklıkları ölçüldü. Deney sonunda hayvanlar sakrifiye edilerek total larinjektomi uygulandı, spesmenler patolojiye gönderildi. Histopatolojik incelemeye göre Grup A, Grup B ve Grup C'deki tavşanların tümünün enjeksiyon yapılan kordlarında, kontrol grubu olarak kabul edilen sol vokal kordlarına göre mukozal ve submukozal enflamasyon seviyeleri daha yüksek olarak saptandı ve sonuç istatistiksel anlamlı bulundu. Gruplar arasında ise enjeksiyon yapılan kordlarda mukozal ve submukozal enflamasyon seviyeleri açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmedi. Birinci gün ve 1. ay ölçümlerinde en geniş rima açıklığı A grubunda, en dar rima açıklığı C grubunda elde edildi ve elde edilen sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Grupların tümünde en dar rima glottis açıklığı 1. haftada gözlendi. Bu bulguların ışığında PLGA/Pluronik F127 ve PLGA/Pluronik F127+FGF birleşiminin biyouyumlu materyaller olduğu ancak hyalüronik asitten daha uzun etki süresine sahip olmadığı saptandı.

EndoskopiFibroblast büyüme faktörüHistopatoloji+6
Tuğba Dilan Yılmaz Çelik
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik rinosinüzitli hastalarda endoskopik sinüs cerrahisi sonrası orta kulaktaki değişimin geniş band timpanometri ile değerlendirilmesi ve klasik timpanometri sonuçlarıyla karşılaştırılması

Kronik rinosinüzit hastalarında orta kulaktaki değişimler ve buna bağlı oluşan semptomlar üzerine çok sayıda çalışma bulunurken bunlar daha çok semptom skorlamaları ve klasik 226 Hz timpanometri üzerinden ilerleyen araştırmalardır.Bu nedenle kronik rinosinüzit hastalarındaki orta kulak değişimlerin,endoskopik sinüs cerrahisi sonrası orta kulakta görülen düzelmenin geniş band timpanometri ile değerilmesi ön görüldü.Bu çalışmayı oluştururken,geniş band timpanometri cihazıyla yapılan ölçümlerin 226 Hz timpanometriye göre,orta kulaktaki değişimleri göstermedeki üstünlüğünü ortaya koyan bir çok araştırmadan yola çıkıldı.Nazal polipli ve polipsiz endoskopik sinus cerrahisi endikasyonu konulan toplam 78 hastaya operasyondan bir gün önce ve operasyon sonrası her iki kulağa da ayrı ayrı geniş band timpanometri ve klasik timpanometri ile ölçümler yapıldı.Aynı şekilde kontrol grubu olarak seçilen sağlıklı 50 hastaya da aynı testler yapıldı. Ayrıca her hastaya operasyon öncesi rutin çekilen bilgisayarlı tomografi ile Lund Mackay ve Meltzer polip skorlamaları yapıldı. Sonuç olarak hastalar %89 gibi yüksek oranda tip A eğrisine sahip olmasına rağmen özellikle ortam basıncında bakılan absorbans değerlerinde 226-4000 Hz arasında kontrol grubuna göre anlamlı absorbans farkı izlendi.Operasyon sonrası da hastalarda ortam basıncında benzer frekanslarda anlamlı absorbans düzelmeleri gözlendi.

Akustik impedans testleriOtitis media-efüzyonluTimpanometri
Şevket Onur Yolalan
Eskişehir Osmangazi University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Rinoplasti olgularında Tip greftlerinin uzun dönem sonuçlarının araştırılması

Bu çalışmanın amacı uygulanan farklı tip grefti tekniklerinin ameliyat sonrası projeksiyona ve rotasyona uzun dönem etkilerinin araştırılmasıdır. Retrospektif olarak taranan ve dâhil edilme kriterlerini karşılayan toplam 510 hasta, primer amacı septumu desteklemek olan sütur ve tip grefti teknikleri olarak 3 gruba ve tip grefti kombinasyonları olarak 8 gruba ayrıldı. Tüm hastaların preoperatif, postoperatif erken dönem ve postoperatif geç dönem için memnuniyet skorları, tip projeksiyon oranları ve tip rotasyon açıları ölçüldü. Ölçümler öncelikle grup ayırt etmeden karşılaştırıldı ve preoperatif döneme göre postoperatif erken dönemde anlamlı bir şekilde tip projeksiyon oranının 0,60'ten 0,63'e, tip rotasyonun ise 93,8 dereceden 100,5 dereceye çıktığı görüldü. Postoperatif geç dönemde de 0,63 tip projeksiyon oranının korunduğu görülürken tip rotasyon açısının 1,5 derece düşerek 99 derece olduğu saptandı. Primer amacı septumu desteklemek olan sütur ve tip grefti teknikleri gruplara göre karşılaştırıldığında ise tüm grupların preoperatif dönem ve postoperatif geç dönem arasındaki memnuniyet anketi skorlarında artış izlendi. Tip grefti kombinasyonları gruplara göre karşılaştırıldığında tüm grupların preoperatif dönem ve postoperatif geç dönem arasındaki memnuniyet anketi skorlarında artış izlendi. Tip rotasyon açılarında ise erken dönemle geç dönem arasında negatif yönde anlamlı fark izlendi. Tip projeksiyon oranlarında postoperatif erken dönem ile geç dönem arasında anlamlı fark saptanmadı. Primer amacı septumu desteklemek olan sütur ve greft teknikleri grupları ile tip grefti kombinasyonu grupları uzun dönemde yeterli memnuniyet ve stabil bir nazal tip sağladı. Başta TIG (Tongue In Groove) tekniği olmak üzere sütür ve tip grefti tekniklerinin uzun dönemde tip rotasyonu ve projeksiyonu açısından tatmin edici sonuç verdiği görüldü. Anahtar Kelimeler: Nazal tip, tip rotasyonu, tip projeksiyonu, tip greftleri

Göktuğ Dağcan
Eskişehir Osmangazi University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Adenoid hipertrofisinin maksillofasiyal gelişim üzerine etkilerinin objektif fotoğrafik analizlerle araştırılması

Adenoid hipertrofisi ve bunun neden olduğu kronik ağız solunumuna bağlı olarak yüz iskeletinde ve dental arkta meydana gelen deformiteler iyi bilinen bir konudur. Konuyla ilgili yapılan çalışmaların çoğu sefalografik analizlere dayandırılmaktadır. Çalışmamızda değişik derecelerde adenoid hipertrofisi olan 4-12 yaş arası 97 hasta (48 erkek, 49 kız ) ve adenoid vejetasyonu olmayan 4-12 yaş arası 90 sağlam (54 erkek ,36 kız ) toplam 187 çocuk çalışmaya alınmıştır. Olguların, anamnez, endoskopiyi de içeren fizik muayene ve standardize klinik fotoğrafları alındı. Her olgu için alınan ön ve profil standardize klinik fotoğraflar üzerinde 16 mesafe ve 8 açı ölçümü yapıldı.Klinik fotoğraflar üzerindeki lineer ve açısal ölçümler adenoidi olan grupla olmayan grup karşılaştırıldığında adenoidi olan grupta nasion-tip (nasion-tip arası mesafe), nasion-subnasale (nasion subnasale arası mesafe) mesafeleri ve tragion-angulus mandibula- gnathion (üst goniak) arası açı, nasion-angulus mandibula ve gnathion (alt goniak açı) arası açı, frankfort horizontak çizgisi-gnathion-angulus mandibula arası açıların istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığını gösterdi. Ayrıca adenoidi olan ve olmayan kontrol grubu karşılaştırıldığında tragion-nasion-pogonion arası açının adenoidi olan grupta önemli derecede daraldığını gösterdi. Sonuçlar literatürde yapılmış sefalometrik çalışmalarla paraleldi. Gruplar arasında yaş ve cinsiyet yönünden fark mevcut değildi.Çalışmaya alınan çocuklar horlama, uyku apne, gündüz uykululuk hali, okul performansı, ağzı açık uyuma, ebeveynlerde sigara içiciliği ve huzursuz uyku açısından sorgulandı. İki grup bu şikayetlere sahip olma ve olmamaya göre karşılaştırıldı.Adenoidi olan grup, adenoidi olmayanlarla karşılaştırıldığında adenoidi olan grupta horlama, uyku apne, gündüz uykululuk hali, huzursuz uyku, ebeveynlerde sigara içiciliği ve düşük okul performansı oranı istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek idi.Bu çalışmanın amacı fotoğraflar üzerinde yapılan analizlerle bu tanımlanan iskelet deformitelerinin, yumuşak doku mihenk noktaları baz alarak yapılan mesafe ve açı ölçümlerine yansıyıp yansımadığının araştırılmasıdır.Sonuç olarak analizler istatistiksel olarak anlamlı derecede yüzün orta 1/3 kısmının uzadığını, ön yüz yüksekliğinin arttığını ve arka yüz yüksekliğinin azaldığını ve ayrıca kraniomandibuler plan açısında artış olduğunu ve kontrol grubu ile kıyaslandığında artmış adenoid miktarına bağlı olarak geriye pozisyonlanmış bir mandibulayı göstermiştir.Anahtar sözcükler: Adenoid vejetasyon, ağız solunumu, sefalometri, fotoğrafik analiz, fasiyal mofoloji, dental morfoloji.

AdenoidlerAğızdan soluk almaHipertrofi+3
Çiğdem Fırat Koca
İnönü University
2011
10