
212
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
2000 sonrası türk sinemasında tersine göç olgusunun sosyolojik film eleştirisine göre incelenmesi
Bu çalışma, 2000 sonrası Türk sinemasında tersine göç olgusunu sosyolojik film eleştirisi bağlamında incelemektedir. Göç olgusu, bireylerin toplumsal, ekonomik veya kültürel sebeplerle yer değiştirmesini kapsarken; tersine göç, modern kent yaşamının yabancılaştırıcı etkileri sonucunda bireylerin köklerine, kırsal ya da taşra alanlara geri dönüşünü ifade etmektedir. Bu bağlamda çalışma; Babam ve Oğlum (Çağan Irmak, 2005), Yumurta (Semih Kaplanoğlu, 2007), Kovan (Eylem Kaftan, 2020) ve Ahlat Ağacı (Nuri Bilge Ceylan, 2018) filmlerini göç kuramları ışığında analiz edilmektedir. Filmlerde tersine göç yalnızca fiziksel bir hareket olarak değil, bireyin kimlik arayışı, aile bağlarının yeniden kurulması ve modern toplumun birey üzerinde yarattığı yabancılaşma süreçlerinin eleştirisi olarak da işlenmektedir. Özellikle Giddens'in modernizm kuramı ve Simmel'in kent yaşamına dair yabancılaşma çözümlemeleri çalışmanın kuramsal temelini oluşturmaktadır. İncelenen yapımlarda baba-oğul çatışmaları, anne figürünün düzenleyici rolü ve gelenek-modernlik ikilemleri tersine göçün sosyo-psikolojik boyutlarını görünür kılmaktadır. Sonuç olarak, filmler modernitenin bireyi köksüzleştiren yapısına karşı geleneksel değerlere dönüşü bir çözüm arayışı olarak sunmaktadır.
Kurgu ve sinemasal anlatım üzerindeki etkileri
Kurgu, sinemacının seyirciyle kurduğu iletişimin en önemli araçlarından birisidir. Sinemanın dili olarak da aktarabileceğimiz kurgu, yalnızca çekim sonrası süreci kapsayan teknik bir işlem değildir. Senaryo aşamasından itibaren planlanarak filmin son haline ulaştığı tüm süreci kapsamaktadır. Sinemacı, düşüncesini en etkili biçimde ancak, temelden iyi planlanmış bir kurgusal tasarımla aktarabilecektir. Bu bakımdan çalışmada oluşturulan teorik yapı, senaryo aşamasından başlatılıp, çekim sırasına ve çekim sonrasına kadar uzanan bir kurgusal süreci işlemektedir. Bu sürecin en önemli unsurlarından biri ise kuşkusuz ki seyircinin sinema eserini yönetmenin aktarmak istedikleri doğrultusunda anlamlandırma çabasıdır. Anahtar Kelimeler: Kurgu, Sinema, Senaryo, Çekim Sonrası
Dijital teknolojik gelişmelerin Türk sinemasının çekim sonrası işlemlerine olumlu ve olumsuz etkileri
Dijital teknolojinin gelişmesi insanların yaşamının her alanını büyük ölçüde etkilemiştir. Kuşkusuz ki bu değişimin insanların hayatını kolaylaştırması gibi olumlu etkilerinin yanında olumsuz etkileri de olmuştur. Bu yeni yaşam biçiminin bize sunduğu hızlı üretim ve tüketim anlayışına kendimizi öyle bir kaptırıyoruz ki bizde yarattığı olumsuz etkileri görmüyoruz ve verdiği zararları düşünmeden hayatımıza devam ediyoruz. Günümüzde sinema sanatı da hayatın her alanında olduğu gibi dijital teknoloji ile iç içe geçmiş bir yapıdadır. Tıpkı hayatta olduğu gibi sinema alanında da dijital teknolojinin olumlu ve olumsuz yansımaları mevcuttur. Film malzemesinin yerini dijitale bırakmasının ardından dijital teknolojide yaşanan gelişmelerle sinema sanatı; özellikle çekim ve çekim sonrası aşamalarda olumlu ve olumsuz birçok durumun etkisi altında kalmıştır. Çekimi tamamlanmış bir filmin; kurgu, efekt uygulamaları, renk ve yoğunluk düzenleme, ses tasarımı ve dağıtım-gösterim aşamalarında dijital bir dönüşüm yaşanmıştır. Dijital teknoloji sürekli kendini yenilemekte olduğu için bu dönüşüm de sürekli devam etmektedir. Ülkemizde dijital teknolojinin gelişmesiyle film yapım maliyetlerinin nispeten azaldığını ve film yapım sayılarının arttığını görmekteyiz. Fakat, düşük maliyetlerle, kısa sürede tamamlanan filmlerin büyük çoğunluğuna bakıldığında niteliksel ve estetik anlamda büyük bir kayıp yaşandığı görülmektedir. Üstelik sinema seyircisinin ilgisini çekebileceği düşünülenerek gerçekleştirilen bu filmler çoğu seyirci tarafından benimsenmemektedir. Bu film yığını arasında kaliteli yapımlara çok nadir rastlanmaktadır. Dijital teknoloji estetik açıdan filmleri daha kaliteli yapmak için kullanılmalıdır. Sinema insanların kalbine işleyecek hikayeleri anlatabilmek için çok güçlü bir silahtır. Dijital teknolojiyi kullanmak bir amaç olmamalı, bu hikayeleri seyirciye aktarabilmek için bir araç olmalıdır.
Kameranın tarihsel süreç içindeki gelişimi ve bu gelişimin sinema seyircisi üzerindeki etkileri
İnsanlığın varlığına anlam katan bellek, görülen ve işitilenlerle gelişip güçlenmektedir. Bu durum zaman içerisinde insanı paylaşıma sevk etmiş ve akabinde bireysel bellek toplumsal belleğin oluşumuna zemin hazırlamıştır. Yazı, resim ve sözlü kültür gibi çeşitli olguların meydana getirdiği toplumsal bellek sonraki kuşaklara aktarılmış ve insanlığın, gerçeğin bir kopyasını kaydetme çabası toplumsal belleğin korunmasını sağlamıştır. Bu süreç 1800'lü yıllarda insanların gördüklerini resmederek kayda almasıyla başlamıştır. Hareketli görüntünün kaydedilebilir hâle gelmesinden sonra insan bu imkânı önceleri kendini anlatmak için kullanmış ve ardından bunu sanatsal bir forma dönüştürerek sinemanın ortaya çıkmasını sağlamıştır. Sinema sanatını besleyen unsurlarla birlikte sinematografi adı verilen bir dilin oluşumunun da önü açılmıştır. Sinematografide, duygu ve düşüncelerden faydalanarak zamanla anlatı şekli geliştirilmiş ve kamera bunun en önemli aracı olarak öne çıkmıştır. Bu doğrultuda kamera bir kayıt mekanizması olmanın ötesinde yönetmenlerin kendi dünyalarını anlatmaları sebebiyle yönetmenin ve bu anlatılanların seyircinin algısına sunulması yönüyle de seyircinin gözü olarak anlam kazanmıştır. Böylece kamera, belirtilen hususlarla teknik ve anlamsal gelişimini günümüze kadar sürdürmüştür.
Cultural hegemony under totalitarian regimes: The Syrian cinema post 2011
Due to the lack of independent and private cinema in Syria, the government has taken control of the media in general and the cinema industry in particular. The government uses media, particularly cinema, to polish its image and establish the collective awareness of citizens in a way that serves its objectives of influencing the largest segment of the population. Like any other totalitarian regime, the Syrian regime aspiration to invest in cinema is obvious, as it seeks to polish its image through it, and to constitute the collective awareness of citizens in a way that serves its objectives in influencing the largest segment of society. While remaining in power for over 50 years (since 1970), the Assad regime (the Baath Party), represented by its institutions, controlled all aspects of life, using ideology and sovereignty as an excuse to impose this control. Economy, politics, literature, art, and even cinema, were the tools of the Syrian government to control and increase power, so this research focuses on the cinema and politics, and the way to impose ideology and power over art; use it to serve the ruler, especially after 2011, and the popular protests that erupted against the regime. In return, the government screened a series of films to serve its point of view. The final result I have reached is that the filmmakers raised political issues indirectly and directly by raising the value of the ruling regime and decreasing the value of the opposition. Keywords: Hegemony, Totalitarian regime, Politics, Ruling regime, Opposition.
Experiencing filmmaking in Turkey during COVID-19 pandemic
Since the pandemic has been a part of our daily lives, the world has dramatically been in the direction of change. In fact, the film and television industry has been affected by Covid-19. This study focuses on the impact of Covid-19 on filmmaking from my perspective as an international student in Istanbul who tried to complete a film production project during the pandemic. That is why this study includes a literature review on the global film industry's condition during the pandemic and adjusting to the new normal. The study is constructed on my production experience and the production content; therefore, the discussions on the characteristics and genre of the production project are mentioned. Overall, this study constitutes the production project's theoretical base, including filmmaking during the pandemic and telling self-reflexive stories.
Metin Erksan'ın Yeşilçam'ın altın çağındaki melodramlarında erkeklik halleri ve mağduriyeti: Ölmeyen Aşk (1966), Reyhan-Dağlar Kızı (1969), Sevenler Ölmez (1970)
Prehistorik zamanlarda, yalnızca biyolojik farklılıkları içeren cinsiyet ayrımı, sosyalizasyon süreci ile birlikte toplumsal cinsiyet olgusuna evrilmiştir. Toplumsal cinsiyet pratiklerinin bireylere benimsetilmesi ve heteroataerkil bir toplum düzeni oluşturulması gayesiyle din, töre, yasalar, kurumlar, sanat gibi birçok araç işlev görmüştür. Ataerkinin öğütlediği heteronormatif cinsiyet rejimi, modernleşme süreciyle teknolojik gelişmeler neticesinde farklı araçlarla aktarılır hale gelmiştir. Sanatın bir kolu olan sinema, bu araçlar içerisinde, kitleleri etkilemede önemli bir yere konuşlanmaktadır. Sinemanın estetik ve stilistik olarak çeşitli anlatılara sahip olması eril ideolojinin aktarımı konusunda da farklılık arz etmektedir. Klasik anlatı sineması bünyesinde oluşan, zamanla melezleşen ve türeyen janrlar, bu ideolojinin aktarımında ve kitlelere benimsetilmesinde araçsal işlevini kusursuz biçimde sürdürmektedir. Bu türler içerisinde melodramlar; erkek-kadın, evli-bekâr çiftler gibi toplumun hemen hemen tüm kesimine hitap etmektedir. Ayrıca, olay örgüsünün kolay anlaşılır olması ve özdeşleşme üzerine kurulması gerekçesiyle ideolojik işlevi kolaylıkla yerine getirmektedir. Hollywood'da bulunan türlere dayalı popüler anlatı, kendi kültürümüz içerisinde ulusal bir sinematografi olarak gelişen Yeşilçam sinemasına tesir eder. Birçok türü bünyesinde barındırmakla birlikte en nevi film türleri Yeşilçam'ın altın çağında çevrilir. Bu doğrultuda üretilen melodramlar, tüm melodramatik unsurları taşımakla birlikte kendi toplumumuzun kültüründen beslenerek toplumsal cinsiyet rol normlarını aktarmakta yahut benimsetmektedir. Alandaki birçok araştırmacıya göre genel kanı, toplumsal cinsiyetin en çok kadını mağdur ettiği yönündeyken süreç içerisinde artan çalışmalarla, erkeğin de ataerki nezdinde mağdur konumda olduğu anlaşılmıştır. Bu çalışmada, erkeğin eril baskının diğer mağduru olması sebebiyle, Yeşilçam'ın altın çağında en gösterişli melodramlarını çeken Metin Erksan'ın, estetik ve stilistik özellikleri bağlamında en çok melodramatik unsuru bünyesinde barındıran Ölmeyen Aşk (1966), Reyhan-Dağlar Kızı (1969) ve Sevenler Ölmez (1970) filmleri örneklem olarak seçilmiştir. Akabinde, filmlerde yer alan erkek temsillerin, Robert Brannon ve Samuel Juni'nin (1984) erkeklik ölçeğinde bulunan dört ana norm ekseninde, erkeklik inşa sürecindeki mağduriyet durumları ortaya koyulmuştur. Sonuç olarak Erksan'ın melodramlarındaki erkek temsillerinin toplumsal rol normlarını yerine getirme konusunda zorlu bir fiziksel ve psikolojik süreçten geçtiği ve bu sürecin sonunda karakterlerin bambaşka bir karaktere büründüğü tespit edilmiştir. Erksan'ın melodramlarının ataerkil normları benimsetme kaygısı gütmediği, söz konusu erkek temsillerinin mağduriyetlerini gerçekçi bir şekilde aktardığı anlaşılmıştır.
Büyük Yalnızlık
Fikret, filmde adı anılmayan yitik bir kente gelir. Bir kafeteryanın bahçesinde bir süre dinlenmek ister. Sabahın erken saatleridir. Kafeteryanın bahçesinde kimseler yoktur. Biraz sonra genç bir kadın (canan) karşı tarafa gelir ve kemanını çantasından çıkartıp hazırlık yapar. Fikret sigara çıkartıp yakar. Bu süreçte kadın yok olmuştur. Ruhsal olarak normal olmadığı her halinden anlaşılabilen Fikret, sokaklarda keman çalan Canan'ı arar, bulur. Kör bir akordeoncu ve arkadaşlarıyla karşılaşır. Kör akordeoncu ve arkadaşları Canan'ı da alıp dünya seyahatlerine devam edeceklerini konuşurlar. Fikret, kaldığı otelinde, bir gece birlikte olduğu kemancı Canan'ın uyarılarına karşın ona âşık olur. Canan için bu ilişki bir gecelik bir şeydir. Fikret ise o ilişkilerini sürdürmek istemektedir. Hastalıklı kıskançlığın pençesinde kıvranan Fikret kendini otelde elinde bıçak ve akordeoncuyu otel odasında öldürmüş olarak bulur.
Türk sinemasında temaşa sanatının Kavuklu Pişekâr örneğinde yansıması
Belgesel filmimin amacı; temaşa sanatının Ertem Eğilmez filmlerinde nasıl kullanıldığından yola çıkarak kronolojik bir sıralama ile Geleneksel Türk tiyatrosunun Türk sinemasına yansımasıdır. Komedi oyunculuğunun ve yazarlığının bu geleneksel güldürü türünün zengin dağarcığı ile çağdaşlığı bir potada eritebildiklerinde, günümüz güldürüsünün kaynağını filmlerde bulabileceğimiz gösterilmeye çalışılmıştır.
İhtimal (Kısa Film)
Meryem resim yapmaktadır. Fonda sürekli çalan telefon sesi duyulur. Meryem kalkıp sigara yakar. Sonrasında çalan telefonu açar. Arayan arkadaşı Serap'tır. Serap, saatlerdir aradığını ve telefonunu neden açmadığını sorar. Geçmişe gideriz. Meryem salonda beklerken, eşi Arda gelir. Kavga etmeye başlarlar. Arda, Meryem'i iter ve gider. Meryem'in arkasından küfrederek bağırdığını duyarız. Meryem'in bağırmasıyla salonda Arda ile Meryem'in mutlu olduğu anların fotoğraflarını görürüz. Sonrasında tuvalde farklı bir resim görürüz. Tuvalin altında kan vardır. Kanı takip ettiğimizde Meryem'in bileğini kestiğini görürüz. Kafasını çevirdiği yerde Arda kanlar içinde yatmaktadır. Her şey başa dönmüştür. Meryem tuvalde yine resim yapmaktadır, sonrasında tekrar telefonla konuşur. Meryem, Serap'a yurt dışına gideceğini söyler. Bavulunu alır ve evden gider.
Karşılaşma
Sinema hikâyelerini bulurken çarpıcı senaryolar üretmeyi amaçlar ve dolayısıyla mitlerden, rüyalardan da beslenir. Tez olarak yapılan bu filmde rüyalar ve arketipler hikâyenin itici gücü olmuştur. "Karşılaşma" filmi rüyalarıyla gerçekleri birbirine karışan bir genç adamın (Murat) öyküsüdür. Murat, rüyalarından kurtulmak için uyumamak ister. Ama gerçekleştiremez, uyudukça rüyalar ve bilinçdışı onu geçmişine götürecektir. "Karşılaşma", insanın bilinçdışı ve öteki "ben" leriyle hesaplaşmasıdır.
Tabu
Bu film çalışmasında, klasik bir kurgusal olay omurgası üzerinden farklı kültürel kodlara sahip, lâkin aynı şehirde yaşayan üç insanın duygusal çatışmaları sinematografik bir dille aktarılmıştır. İçinde bulundukları sosyal şartlara uyum sağlamak için çaba sarf eden bu üç kurgusal karakterin geçmişlerinden kurtulamamaları, onları yabancılaşma kavramının somut göstergeleri haline getirir. Dramaturjik olarak postmodern bir yapıya sahip olan film; anlatı tarzı ile klasik ve çağdaş sinemayı harmanlamayı hedeflemiştir.
Öylesine bir kadın
Otuzlu yaşlarında sıradan bir kadının, toplumun beklentileri karşısında, cenneti andıran bir mekanda, psikolojik kafa sesleri ve yerinde müzik kullanımı ve görüntüsel efektler ile, yaşam aşkı dolu oluşu, hayalleri ve gerçekler arasında sıkışmış sıradan olmayan iç benliği ve sıradan eylemleri… Her şeye rağmen (hayatında bulunmayan bir 'Âdem' varken) hala gülümseyebilmesi ve huzurlu bir cennetvari ortamda çıplak ayak yürüyüşü… Kadının içinde tuttuğu, biriken değerlerin, gerçek yaşam içinde dışa dökülememesi ancak iç ses olarak verildiği takdirde filmin özellikle hissedilmesi beklenilen kısımlarında netlikle ortaya çıkması söz konusudur. Ourobrosun (kendi kuyruğunu yiyen yılan) oluşturduğu döngüselliğe, film jeneriğinde; kadının boynunda kundalini dövmesi olarak da yer verilir. Geleneksel sınırlara karşı duruşuna dair iç ses de verilir. Bu içiçe geçmiş, şimdiki zaman, gerçeklik ve hayal karışımı olsa dahi aynı kişiye ait kafasında beliren olgulara kafesi yordamı ile tanıklık ederek bir döngüselliği tamamlamış oluruz: geçmiş olmadan bugün olamaz ve bugün yarına can verir.
Yabancı
Bu projede, günümüz teknolojisi üzerinden ilerleyerek yakın bir gelecekte geçen bir hikâye üretilmek istenmiştir. Projede amaçlandığı üzere yabancılaşma unsurları hikâyenin oluşmasında temel alınmıştır. Bu film, yakın gelecekte insanların günlük hayatlarına cep telefonu, bilgisayar gibi dahil olan yapay zekaya sahip bir bileklikten dolayı zaman içerisinde insanların kendi duygu ve düşüncelerine yabancılaşmasını anlatmaktadır. İnsanlar kendi duygularından uzaklaştıkları için bu durumun farkına varamamakta, günlük hayat tamamen yapay zekanın yönlendirmeleriyle oluşmaktadır. Proje; yapay zekâ, teknoloji, insanın hür iradesi ve düşünceleri üzerine yakın gelecekten bir kesit işlemeye çalışarak, yabancılaşma temasını sinemada uygulamayı hedeflemiştir.
Sinemada kentsel mekan: Minör oluş ve distopik bir şehir olarak İstanbul
İmgesel manifestolarıyla benliğin mekanı sayılan yüz, ani ve hızlı müdahalelerle değişime uğratılan kentsel mekanla özdeşleşmiştir. Dahası, yaşayanını tanımlayan şehir mekanı gibi birey de belleğini yitirme olgusuyla karşı karşıyadır. Burjuva tarafından belirlenen başarı ve kazanma kriterlerine kendine özgü biçimlerde itiraz eden bireylerin yolu, tam da bu noktada minör oluş kavramıyla kesişmektedir. Dolayısıyle, bu çalışma, bireyin ve şehrin geçirdiği varoluşsal krizin sinema üzerinden belirli bir bakışla araştırılmasına odaklanmaktadır.
Film Noir (Kara film)
Belgesel film görsel bir kitap gibidir. Sinemanın derinliği, kitapların engin bilgisi içinde insanları gezdiren bir rehberdir belgesel. Bu yüzden belgeseller içinde estetiği, tarihi ve bilimi bulunduran eşsiz bir hazinedir. Bu hazineyi geliştirip, çeşitlendirip ve zenginleştirip hem bugüne hem de yarınlara sunmak sanatçının bir vazifesidir. Bu belgesel filmde sinemanın önemli parçalarından biri olan Film Noir (Kara Film) türünü inceleyecek ve anlatacağız. Kara Film'de bütün diğer türler gibi sinemada çeşitli izler bırakmıştır. Bu izler çoğu zaman kalıcı olurken bazen de zamanın şartlarına uyarak yok olup gitmişlerdir. Kara Film'de bu değişimden etkilenen türlerden biri olarak dünya sinema tarihinde yerini almıştır. Yıllar içerisinde bazı değişimlere uğrasa da güçlü anlatım yapısı etkileyici görsel gücü sayesinde zamana direnmeyi başarmıştır. Bu direnişten güçlü bir şekilde çıkan Kara Film, bazen de başka türlerin içine girerek yeni anlamlar yeni söyleyişlerde çıkarmayı başarmıştır. Polisiye filmlerle başlayan hikayesi zaman içinde bilimkurguya hatta komediye kadar bile uzanmıştır. Bu yapıtların içinde de en az polisiye filmlerde ki kadar etkili anlatılar geliştiren Kara film sinemanın kadim türlerinden biri olmayı da başarmıştır.
Kütüphaneci
Bir kütüphanede çalışan ve kütüphanedeki tüm kitapların yerini ezbere bilecek denli kitaplara ve dile düşkün Mazhar, papağanı ile yalnız yaşamakta, ancak geç saatlere dek okuduğu için de ertesi sabah zamanında işyerinde olamamaktadır. Şair Federico Garcia Lorca'yı bile İspanyolca aslından okumaya kararlı Mazhar, çevresindeki arabesk kültür ve Arapça tabelaların ve hayatına giren bir başka dilin yarattığı rahatsızlıkla kendini 'sıkışmış' hissetmektedir. Derdini kimseye anlatamayan ve yabancılaşan, ayrıca medyada rastladığı mültecilerin trajik haberleriyle de sarsılan Mazhar karakterini dinleyecek biri daha vardır, o da sık sık karşısına çıkan diğer Mazhar. İşini kaybetmesinden sonra sadece yeni bir iş aramayacak, gerçekte sonucuna 'evet' demeyeceği ama ister istemez kabul etmesi gereken bir iç yolculuk yapacaktır.
Reha Özcan'ın çok kişili dünyası
Bu çalışma, yaşamı oyunculuk sanatı olan, tiyatro, sinema, televizyon alanında uğraşı veren ve ödüller alan Reha Özcan'ın profesyonel tiyatro ile tanıştığı 1987 yılından, tek kişilik oyunu Ruki'ye kadarki önemli ve sanatsal değeri olan anları konu edinmektedir. Çocukluğu, anne ve babası, tiyatroyla tanışması, lise ve üniversite hayatı, en iyi arkadaşı, evliliği ve çocukları, aktörlük yaşamı ve tiyatro alanındaki düşünceleri, tek kişilik oyunu Ruki ve onun hakkındaki düşünceleri, kısacası Reha Özcan'ın hayatını bu belgesel gün ışığına çıkarmıştır.
Begonvil
Masal, gündelik hayatın monotonluğundan ve toplum baskısından bunalmış bir kadındır. Bu nedenle kendisi ile yüzleşmesi için bulunduğu ortamı terk etmesi gerekmektedir. İçinde bulunduğu durumdan uzaklaşmak adına kendisini, kurmuş olduğu düşlerin içerisinde bulur. Yaşamış olduğu şehrin gürültüsünden uzaklaşmanın tek yolu kurmuş olduğu düşlerde kaybolmaktır. Bulunduğu ortamı terk ederek arınmak ve içsel yolculuğunda kaybolmak istemektedir. Uykudan yeni uyanmış bir şekilde artık olmak istediği yerdedir. Kendisini en yalın hissettiği yer olan doğadadır. Doğa kendini en rahat ifade edebildiği ve kendisini en özgür hissedebildiği tek yerdir. Onun düşüncesinde her zaman toplum yargılar, doğa ise kucaklar. Bu nedenle onu ormanın derinliklerinde kaybolmuş şaşkın ve meraklı bir ifade ile ormanın içinde dolaşırken izleriz. Bu filmde Masal'ın ani ruh değişimleri ve kendisini sorgulama süreci ise aynanın karşısında gerçekleşmektedir. Yüzleşme ormanın derinliklerinde görmüş olduğu bir aynanın karşısında başlayacak ve kendisini artık daha da özgür hissettiğine inandığı an bulunduğu o ortamı da terk etmesiyle devam edecektir. Masal bir düşün içinde midir? Yoksa düş ile gerçek birbiri ile iç içe mi geçmiştir?
Kaybolan mahalle kültüründe eski İstanbul kahvehaneleri
Bu çalışmada amacım; her geçen gün değişen İstanbul'da, artık ömürlerini tamamlamak üzere olan kahvehaneleri anlatmaktır. Ömürlerini tamamlamak üzere olmasının çeşitli nedenleri vardır elbette, bu nedenlerin en önde geleni mahalle kültürünün de artık İstanbul'da kaybolmasıdır. Tarihsel süreç göz önüne alındığında, sözünü ettiğimiz yapılar sürekli değişime uğramıştır. Bu bakımdan ilgi çekici olan bu değişimin hem mahalle üzerindeki etkisi hem de birbirini besleyen, organik bir bağ ile birbirlerine bağlanmış kahvehanelerin serüvenidir. Bu noktada kaybolan mahalle kültürü içerisinde kahvehane kültürünün de silikleştiğini, yaşadığımız hızlı tüketim çağında; insanların yeni tercihleri doğrultusunda, artık atıl bir hal aldığı gerçeğini göstermektir.
Usta - mekanlara dokunan hayatlar
Bu belgeselde toplum ve meslek arasındaki ilişkiler, bir zanaat dalı olan kuyumculuğun toplum ile olan etkileşimi buradan hareketle görmüş olduğu değişim ve gelişim görsel olarak sunulmuştur. Bu bağlamda, kuyumculuk zanaatinde belirli bir noktaya gelmeyi başarmış Süleyman Köşger'in mesleki deneyimleri ele alınmış, onun ve onunla birlikte bu işi sürdüren Fikret Akpınar ve Hasan Şahin'in de deneyimleri üzerinden görüşlerine başvurulmuştur.
Türk sinemasında Haydarpaşa garı
Bu belgesel filmde, Haydarpaşa garı özelinde Türk sinemasında İstanbul'un zaman ve mekan olarak yeri değerlendirilmekte ve Haydarpaşa garının sinemadaki temsilinin belleklerde edindiği yer ele alınmaktadır. Genellikle cumhuriyet döneminde İstanbul'a göçlerin, buluşmaların ve ayrılıkların Türk sinemasına konu oluşu çerçevesinde, göç eden Anadolu insanının ilk karşılaştığı yer olan Haydarpaşa garının, İstanbul'dan ayrılış sırasında da yer aldığı aktarılmaktadır. Bu tezde şimdiye kadar sinemada doğal dekor olarak pek çok yönüyle temsil edilen İstanbul'un, Haydarpaşa garı bağlamında her dönem Türk sinemasında mekan olarak konumlanışı araştırılmıştır.
Allah'ın Kara Helali
Toplumsal gerçeğe dayalı olan bu kısa film, İran'ın birçok ailesinde mevcut olan boşanma konusunu ele alır. Aile kurumu, insan toplumlarının oluşumunda önemli bir unsurdur. Fakat bu kurumun ayrıca tarihsel bir gerçekliği vardır. Zaman ve coğrafyalar üzerinde çeşitli biçimlerde görülmüş, değişimleri sosyologların ilgisini çekmiştir. İran'da aile özel bir öneme sahiptir. Ancak geçtiğimiz on yıl içinde meydana gelen değişiklikler, bu kurumun statüsünü ve işleyişini gözden geçirmeyi gerektirmiştir. Aileyi etkileyen hassasiyetler, insanları aile değişimlerine karşı duyarlı hale getirir. Ailenin dönüşümü, insanoğlunu "yaşam yolu" ve "biyolojik deneyime" dönüştürmüştür. Aile dönüşümü, herkesin kaderinin dönüşümü anlamına gelir.
Gülen gözler matinesi
Yeşilçam filmleri, birlik, beraberlik ve dayanışmanın kutsandığı, iyiliğin her daim kazandığı hikayeler anlatır. Buna karşın Yeni Türkiye Sineması'nın hikayelerinde ise günümüz yaşamının gerçekliğiyle örtüşen bireysellik, kötülük ve kötücüllük kavramları ön plandadır. Günümüz sinema izleyicisinin Yeşilçam filmlerini her seferinde sıkılmadan, yine ve yeniden izlemesinin nedeni: hayatın acımasızlığı karşında ezilen bireyler için bu nostaljik filmlerin birer onarıcı işlev üstleniyor olmasıdır. Yeşilçam; hayatın ve onun bir temsili olarak Yeni Türkiye Sineması'nın acımasız gerçekliğiyle yüzleşmek istemeyen izleyiciler için bir illüzyona, bir gündüz rüyasına dönüşmüştür. Ertem Eğilmez ve Zeki Demirkubuz filmografileri temel alınarak, Türk sinemasının iki farklı dönemi olan Yeşilçam ve Yeni Türkiye Sineması'nın biçimsel ve içeriksel ayrışmaları, ülkemiz sinemasının zaman içerisinde geçirdiği değişim ve bu iki dönem sinemasıyla izleyici olarak kurulan ilişki, post-modern bir anlatı yapısı oluşturularak kurgulanmış sahnelerle anlatılmıştır.
O mu? bu mu? şu mu?
Hayallerimizin, ideolojilerimizin, inançlarımızın, felsefelerimizin, hayatı algılayış biçimimizin şimdimizi yaşama şeklimizde önemli bir rolü vardır. Tümden gelim yoluyla şu anki davranışlarımıza neden olurlar ve stratejilerimizi yüksek oranda etkilerler. Bu tez kapsamında ve filmde "savaşların bir gün bitebilmesi" konusunda optimist ve pesimist düşünceler karşılaştırılarak, farklı bakış açılarına sahip bireylerin stratejik kararlar almaktaki farklı yöntemlerine vurgu yapılmıştır. Filmde şarkı yarışmasına katılıp birinci olmak isteyen hayalperest Şuda ile kendisine şarkı sözü yazarken yardım eden realist Okan'ın beyin fırtınası süreci müzikal bir metotla anlatılmaktadır.
Kültür, sanat ve şehir: Bask
Bu belgesel filmde İspanya'nın kuzeyine, çok turistik olmayan Bask bölgesine ve Pablo Picasso'nun İspanya İç Savaşı'nı resme yansıttığı "Guernica" tablosunun ismini aldığı "Guernica" kasabasına olan yolculuğum aktarılmıştır. Bask bölgesine ve bölgedeki "Bilbao" ve "San Sebastian" şehirlerine olan kültürel keşif yolculuğum, gastronomi ve sinema ekseniyle harmanlanarak bu seyahat belgeselinde ortaya konmuştur. Şehirlerde bulunan sanat eserleri ve kültürel ikonlar da filmde anlatılmıştır.
Silüet
Bu çalışma, insanların yaptıkları eylemler ile tanımlanmasını ve bireyin hayatının anlamını yaptığı seçimlerle belirlediğini işlemektedir. Seçmediğimiz bir hayatta seçimler yapma zorunluluğu varoluşçu temalar üzerinden verilirken, yalnızlık, yabancılaşma ve terkedilmişlik kavramları çerçevesinde, insanın yazgısını değiştiremeyeceği var ve yok arasındaki gerçeklikle ince bir çizgide anlatılmak istenmiştir. Yarının bilinmezliği bu hikâyenin her yerinde çeşitli metaforlarla görsel olarak ifade edilmiştir. Bir fotoğraf albümüyle Muammer'in içsel yolcuğuna yönelerek geçmişi ile mutlak zamandaki yaşadığı olaylar karşısındaki seçimlerini anlatırken, izleyicide katarsis oluşturmayı hedeflemektedir.
Maryam'ın Gözleri
Maryam'ın Gözleri adlı bu kısa belgesel filminde; Beyoğlu'nda -İstiklal Caddesi'nde- çeşitli dükkânlarda stüdyo fotoğrafçılığı yapmış olan ve Türkiye'nin ilk kadın stüdyo fotoğrafçısı kabul edilen Maryam Şahinyan'ın hayat hikâyesi ve 200 bin imajdan oluşan arşivinin kurtarılış süreci anlattım. Maryam Şahinyan, kendi fotoğraf stüdyosunda bir kadın müşterisinin fotoğrafını çekmektedir. Foto Galatasaray adlı bu stüdyo Maryam Şahinyan'a babasından kalmıştır ve 1937-1986 yılları arasında Maryam Şahinyan bu stüdyoyu işletmiştir. 1986 yılında stüdyosunu devrettikten sonra stüdyonun arşivi Yetvart Tomasyan'a kalışmıştır. Arşivdeki tüm negatifler Tayfun Serttaş ve ekibi tarafından temizlenip tasnif edildikten sonra Foto Galatasaray adlı kitapta toplanmıştır.
Bir Varmış Biri Yokmuş
Sinemanın başlangıcından itibaren günümüze kadar uzanan bu süreçte, sinema tarihine bakıldığında birçok sanat dalının "psikoloji" konusundan etkilendiği görülür. Sinema, karmaşık insan davranışlarını bütün olarak perdeye aktarabilen bir sanat dalı olduğu gibi psikolojiden etkilenmiştir. Bir Varmış Biri Yokmuş kısa filmi, bir erkeğin yalnızlığını, kadın erkek ilişkilerindeki rolleri, bu durumun oluşturduğu psikolojik bozuklukları ve kişilik bozukluklarını konu edinmektedir. Sadık karakteri şizoid ve şizotipal kişilik bozukluğu örüntüleri göstermektedir. Aynı zaman sosyal anksiyetesi olan bu karakter eski sevgilisi Arzu ile biten ilişkilerinin ardından kendine yeni bir Arzu yaratmıştır.
İstanbul'un doğaçlayan tiyatroları(Belgesel film)
Bu belgesel filminde; İstanbul'da doğaçlama yapan tiyatro ekiplerinin bu tiyatro formunu tercih sebepleri; gelişim, yaratım ve prova süreçleri; doğaçlama – birey ilişkisi ve doğaçlama tiyatronun maddi – manevi getirileri oyuncular tarafından anlatılmaktadır.
Kafkasya Günlüğü 1918-1923
1918 yılında bağımsızlığını ilan eden Azerbaycan Halk Cumhuriyeti, 1920 yılında Kızıl Ordunun işgaline uğrayarak Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin kurulmasına dek iki yıl boyunca dünya sahnesinde yer almıştır. İki yıl süren bağımsızlık boyunca verilen mücadele, kendisinden sonra gelen nesillere ilham kaynağı olmuştur. Bugünkü Azerbaycan Cumhuriyeti, kuruluş tarihini 1918'e dayandırmakta ve Müslüman coğrafyada kurulan ilk demokratik devlet olarak tarihte yer almaktadır. Bu çalışmada Azerbaycan Halk Cumhuriyeti'nin kuruluşu, kuruluşunun ardından meydana gelen olaylar ve Cumhuriyet'in son bulması ele alınmıştır.
Veda
Bu tez kapsamında ve kısa filmde mutsuz bir evliliği olan çiftin yaşadığı sorunlar ve hırsların sonucunda ortaya çıkan olay örgüsü ele alınmıştır. Aslı, büyük bir yayınevinin sahibi, çok zengin ve yalnız bir kadındır. Harun ise ilk kitabında büyük bir başarı yakalayan, sonrasında ise düşüşe geçen, Aslı'nın sahibi olduğu yayınevine bağlı çalışan yazarlardan biridir. Çok kısa bir sürede tanışıp evliliğe adım atan bu çift, evliliklerinin ilk yılından sonra, karakter yapıları ve farklı yaşam tarzlarından dolayı birbirlerinden uzaklaşmaya başlarlar. Aslı için evlilik kabusa dönüşür. Harun ise eşinin kendisine sağladığı kolay yaşam tarzını benimseyerek durumu idare etme yoluna gider. Aslı ve Harun, evliliklerine biraz renk katmak adına bir dans okuluna kaydolurlar. Çiftin okulda tanıştıkları dans eğitmeni Carlos'la aralarında bir samimiyet oluşur. Carlos ile Aslı arasındaki samimiyet, yasak bir ilişkiye dönüşür. Aslı, Carlos'un yoğun ilgisi karşısında büyük mutluluk duymakta, aklı karışmakta ve artık Harun'dan boşanmak istemektedir. Bir gün, boşanma konusunu son kez konuşmak ve anlaşmak adına, Aslı'nın evinde baş başa bir akşam yemeğinde buluşmaya karar verirler. Buluşma günü geldiğinde ilişkilerini son bir kez masaya yatıran çift, birbirlerinden habersiz bazı planlar içindedirler. Konuşmaları sonuçsuz kalınca, ikisi de kendi planlarını devreye sokarlar. Gecenin sonunda Aslı Harun'u zehirleyerek öldürmeye çalışırken, Harun ters köşe bir hareketle Aslı'yı öldürür. Aynı zamanda Harun'un Carlos ile olan biseksüel ilişkisi ve asıl niyeti ortaya çıkmıştır.
Takım Elbise
Bu çalışmada, bireyin üniversite mezuniyetinden sonraki değişimi ve bu değişimin birey üzerindeki etkisi konu almıştır. Filmde, üniversiteden mezun olduktan sonra düşülen boşluğun, işe girdikten sonra dolmadığı anlatılmak istenmiş ve bu huzursuzluğun paradoks içinde, karmaşık bir sorun olduğu hikayenin kahramanı üzerinden işlenmiştir.
Her Ölüm Erken Ölüm
Bu çalışma, günlük yaşamda bilinç düzeyine çıkmayan olayların, rüyaya yansımasından oluşur. Dile getirilemeyen bastırılmış duygular bilinçaltında yer eder. Varoluş ve ölüm bir gerçekliktir. Ama ölüm hiçbir zaman kabul edilmez ve yüzleşilmek istenmez. Hakan'ın babasını kaybetmesini rüyasında görmesi gibi. Bazen rüyalar, olay örgüsü yoluyla gerçekleşirken, bazen de bir takım imgeler yoluyla aktarılır. Her Ölüm Erken Ölüm filminde babasını kaybetme korkusu olan Hakan'ın babasının ölüm şeklini öğrendikten sonra tişörtünü yırtması, annesinin babasının ölümünden sonra dua okuması, doğum günü pastası ve babanın doğum günü kutlarken elinde çakmak tutup sanki pastanın mumlarını kendisi yakıyormuş gibi gösterilmesi ve ona doğum gününde sonsuza dek veda edişi gibi bir takım imgeler gösterilmiştir.
Benim çift başlı kartalım
Bu belgesel çalışmada Türkiye ve Arnavutluk içinde bölünen geniş bir ailenin (sülale) hikayesi anlatılmak istenmiştir. Zaman içinde birbirinden ayrı düşen aile üyeleri her biri kendi yaşam koşullarını oluşturmuştur. Ancak birbirlerine duydukları özlem her zaman saklı kalmıştır. Bu belgesel tarihi bir kişilik olan Arnavutluk kralı Ahmet Zogu temel alınarak bu insanları hikaye etmektedir.
Teşekkürler Süpermen
Kapitalizm, toplumların ve bireylerin tek tek hayatına müdahale eden bir olgu olarak ele alınabilir. Her dönemde kendi çıkarları doğrultusunda farklı yollar izleyerek para ve buna paralel olarak artan güç sahiplerinin fikirlerini topluma empoze ettiği gözlemlenmiştir. Fikirlerin propaganda filmleri ise reklam filmleri olarak düşünülebilir. Günümüzde ise artan medya kaynakları ile reklamlar hayatımızın her alanına sızabilmektedir. Kısaca, reklam dünyasının günümüzde hayatımızı ele geçirmesi ve herkese zarar verebileceği düşüncesinden yola çıkarak "Teşekkürler Süpermen" filmi hazırlanmıştır.
Kırk beş saniye
Bu belgesel film projesi, 1999 Gölcük depreminin ardından maddi kazanç veya menfaat uğruna yapılan ihmalleri, yaşanan yıkımları, günümüze dek eksilmeden süren acıları hatırlatmak ve aslında hiç unutulmamasını sağlamak amacıyla filme alınmıştır. Olay anı görüntüleri ve depremin tanıkları Emine Cebeci ve Nilgün Karamert ile yapılan röportajlar, depremin hayat boyu sürecek bir arayışa ve çaresizliğe sebebiyet verdiğini gözler önüne sermiştir. Türkiye'nin deprem kuşağı üzerinde bulunan bir ülke olduğu gerçeğini kabul ederek depremin değil, ihmallerin felaketlere yol açtığına dikkat çekmek ve farkındalığı artırmak hedeflenmiştir. Bu proje ile birlikte, aileler depremin sebebiyet verdiği, yaşadıkları acı durumları paylaşarak, gelecekte Türkiye'de olması beklenen büyük İstanbul depremine veya yaşanacak başka doğal afetlere karşı önlem alınmadığı durumda, karşımıza çıkabilecek olan gerçekleri ve tehlikeleri dile getirmiştir. Türkiye bir deprem ülkesidir ve bu durum göz ardı edilir, gerekli önlemler alınmaz ise, yaşanılacak olan büyük bir depremde, yüz binlerce insanın ölümü, milyonlarca insanın yaralanması ve binlerce kayıp ailesinin oluşması söz konusudur.
Çizgi
Bu çalışmayı ortaya çıkartmadan önce hedefim, eserin toplumsal bir olayı göz önüne çıkartmasıydı. Bu nedenle her gün, her an televizyonlar da, sokağımız da, günlük yaşantımızda sürekli olarak karşılaştığımız ve maalesef tepkisiz kaldığımız, kadına şiddet ve aile içi şiddet temasını eserimde kullanmayı uygun buldum. Bu temayı en iyi şekilde ele alabilmek için senaryoyu daha önce ana haberlerde ve ya sabah kuşaklarındaki programlarda gördüğümüz gerçek olaylardan esinlenerek ortaya çıkarttım.Çalışmanın ikinci yarısında şiddet dozunu arttırarak ve mahalle sakinin tepkisizliğini göstererek, izleyicinin huzursuzluk duymasını amaçladım. Anahtar Kelimeler: Toplum, Cinsiyet, Şiddet
Siyah Şemsiyeli Ölüler
Bu tez çalışmasının ana hedefi aşk ve bağlılıktır. Çünkü; tarihin başlangıcından beri aşkın tanımı yapılmaya çalışılmış olsa da kişiden kişiye değişen bir duygu, bir tutku hali olduğu için; kesin bir anlatımı ya da "aşk nedir?" diye sorulduğunda çözüme ulaştıran net bir cevabı yoktur. İnsanlar hayatları boyunca aşkı tarif etmeye, tanımlamaya çalışırlar. Edebiyat ve sanat tarihinin başından beri de aşk; şiirlere, romanlara, senaryolara bitmeyen bir kaynak ve konu olmuştur. Cemal Süreyya, Balzamin adlı eserinde; aşkın hem çocuksu yönünü hem de bitmeyen bir arayış olduğunu aşağıdaki dizeleriyle anlatmaktadır. Psikanalitik kuramı üzerine çalışan Sigmund Freud; "Aşk yoktur, libido vardır" diyerek, aşkı cinsel içgüdünün bir türevi olarak tanımlamıştır. Jacques Lacan ise; "Aşk, sende olmayan bir şeyi onu talep etmeyen birine vermektir." sözleriyle aşkı tanımlamaktadır. Aşk bugüne kadar birçok filmin ana konusu olmuştur. Aşk üzerine romanlar, şiirler yazılmış; aşk ile birlikte insanın yaşadığı tüm güzel duyguların yanında ayrılık, üzüntü ve keder duygularına da yer verilmiştir. Aşk söz konusu olunca elbette akla bağlılık gelmektedir. Tarih boyunca insanlar sevmiş, âşık olmuş, böylece aşkta bağlılık aramıştır. Bu kısa filmde de Sevinç, erkek arkadaşı Suat tarafından aldatılmıştır. Genç bir kadın olan Sevinç, büyük bir yanılgıyla tüm erkeklerin aynı olduğuna karar vermiştir. Bir erkeğin yaptığı haksızlığın öcünü tüm erkelerden çıkartmaya başlamıştır. Sevinç, erkeklere yaşattığı aşk ve ayrılık acısını, öldürme olarak nitelemektedir. Aslında çoğu zaman terk edilmek bir ön-ölümdür. Aşkta haksızlığa uğramak da zaten ön-ölümdür. Bu ön-ölüm, bu filmde siyah şemsiye metaforuyla anlatılmıştır. Aşk ve aldatma konusu insanlığın bir sorunudur, ancak bu filmde olay bireysel yaşantılara indirgenmiştir. Sevinç, çılgınca âşık olduğu Suat tarafından aldatılınca, bir aldatan aşk kasabı, intikam makinesi haline dönüşmüştür. Anahtar Kelimeler : Şemsiye, Ölüm, İntikam, Aşk
Dijital oyun & sinema: Recontact film örneği
Dijital oyun ve sinemanın harmanlanmasını amaçlayan film örneği ''Recontact Istanbul: Eyes of Sky'', geleneksel sinema dili ve sinematografisiyle, dijital oyun sanatının interaktif uzantılarını birleştirmiştir. 360 derece video kameralar gibi yenilikçi kayıt teknolojileri de anlatıya dahil edilmiş ve senaryo için izleyicinin tercihleriyle tamamlanabilir bir metod kullanılmıştır. Hikayesiyle dijital çağda geleceğin suçlarını irdeleyen bir polisiye olarak, gerçek ve dijital dünya arasındaki ikilem deneysel bir biçimde sorgulanmıştır. i
Şehrin öteki sesi: Sokağın müziği
Bu sanatta yeterlik çalışması şehrin bir sesi olan sokak müziğinin, kentsel akustik mekân içerisindeki yeri ve toplumla olan ilişkisinin yapılan çekimler vasıtasıyla belgesel film formatında izleyiciye sunulmasından oluşmaktadır. Çekimler sırasında yöntem olarak Cinéma Vérité biçimi kullanılmıştır. Bu çekim biçiminin kullanılması ile amaçlanan; izleyicinin objektif bir bakış açısı çerçevesinde toplumsal değişimleri, tarafsız bir şekilde kendi düşünsel-izleme sürecine sunarak izleyiciyi düşünsel açıdan kışkırtmaktır. Böylece izleyicinin belgeselde ortaya konan durumlarla ilgili kendi düşünsel eleştirisini yapabilmesine imkân tanınmaktadır. Sokak müziği ile sokakta müzik yapma eyleminin ne olduğuna dair kavramlar uzman, öğretim üyeleri ve sokak müzisyenleri ile birlikte tartışılarak sokak müziğinin şehirdeki ve toplum içerisindeki yeri ve konumu belirlenmektedir. Bu sayede çoğu defa önünden geçip gittiğimiz bu temsil tarzının toplum ile olan ilişkisi üzerinde durularak bu ilişkinin görünmeyen tarafları bu belgesel çalışmasında işlenmektedir.
İkinci evliliklerin çocuk üzerindeki etkisi- kesit
Toplumun temel taşını oluşturan aile kavramında, herhangi bir sebepten dolayı dağılmalar meydana gelebilir. Bu dağılmalar anlaşmazlık ya da ölüm sebebiyle olabilir. Bu durumda kalan çocuklu aileler eski aile sıcaklığına ulaşabilme nedeniyle, ikinci bir evlilik yapma arzusuna sahip olabilirler. Çocuklar içgüdüsel olarak anne ve babayla bir bağ kurar. Bu bağ farklı etmenlerden dolayı bozulduğunda ebeveynlerden birine güçlü bir sahiplenme duygusu hissederler. Yabancıların ailesine girmesini kabul etmeleri zor olur. Psikolojik olarak, ebeveynlerinden birinin yoksunluğunu çeken bir çocuğun yabancılara gösterdiği tepkiler, yapılan araştırmalar sonucu, olumsuz yönde ilerleyebilir. Ölüm ya da boşanma sebebiyle fark etmeksizin yaşanılan bu aile dağılmasında çocuk kendini suçlu ya da terkedilmiş hisseder. Yeni birinin hayatlarına girme düşüncesi saldırganlık, içine kapanma, yüksek tepkiler göstermeye sebep olabilir. Tezin çerçevesinde gerçekleştirilen "Kesit" adlı kısa filmde, annesiyle yaşayan bir erkek çocuğunun, annesinin hayatına girmek isteyen bir adama gösterdiği tepki, annesinin kaldığı durum, adamın yaklaşımına yer verilmiştir. Filmin sonunda, çocuğun yabancı bir tehdit olarak algıladığı adamı kabul edişiyle sonlandırılmıştır.
Otostop
Bu tez çalışmasının ana hedefi; Günümüzde hasta olduğu bilinmeden, davranışları neticesiyle dışlanan birçok insanın içinde yaşamış olduğu sorunların dışa vurumudur. Yalnızlıktan bunalmış ve kendini dışlamış bir insanın aklının ona oynadığı oyunların bir parçası ve yaşamış olduğu gerçekliklerin yansıması olarak ele alınmıştır. Bu kısa filmde ele alınan konu bir insanı zalim yapan şey kendi zihni ve fikirleri değil sosyal çevresidir. Toplumda içine kapanık, kendini ifade edemeyen ve bir gün bunun bir patlamasının yaşanacağını aklına kazıyan bireylerin toplumda yer edinememesi ve görünmez olması ele alınmıştır. Karakterler şehrin hareketli yaşantısından uzaklaşmış gibi gözükse de aslında o hayatın dışlanmışları olarak yollarına devam etmektedirler. Birbirini hiç tanımayan iki insanın bir tesadüf sonucu bir araya gelmesi ve ana karakterin hastalığı sebebiyle aslında öyle birinin olmadığının anlaşılması hikâyenin çarpıcı yönüdür. Kısa filmde anlatılan hikâyede izleyicinin kendini sorgulaması, etrafında tanıdığı insanlar üzerinden örnekler düşünmesi ve en önemlisi kendisinin bu konuda nasıl bir davranış sergilediğinin farkındalığı amaçlanmıştır. Psikolojide derin bir yere sahip olan şizofreninin her kişide farklı yaşanması, topluma göre şekillenmesi ve kişinin düşüncelerinin artışı göz önüne getirilmiştir.
Rüya'nın kabus gecesi
Bu çalışma, korku kültürünün günümüz modern toplumunun çeşitli dinamiklerinden güç alarak hayal gücü ile girdiği savaşı ve düşünme eyleminin bu savaşta verdiği mücadeleyi, korku-gerilim janrının külliyatı ve trüklerinden beslenerek anlatan, alegorik bir fikir savunması öyküsünü konu almaktadır.
Üçüncü şahsın hikâyesi (kısa film)
Bu tez çalışmasının temel amacı; toplumsal bir sorun olan kadına şiddetin sinema diliyle anlatımıdır. Toplumsal sorunların sinema aracılığıyla, edebiyat ve şiirin katkılarıyla bir anlatısını oluşturmak, seyirci karşına çıkartmak, izleyiciyi bu konu üzerine düşünmeye sevk etmek ve daha önemlisi her yıl binlerce kadının öldürüldüğü ülkemizde, konuyla ilgili bir farkındalık yaratmaktır.
Yadigâr (Kısa Film)
Yadigâr isimli bu yüksek lisans tezi, uzun bir süre cinsel ilişkiden uzak kalmış ve entelektüel gelişimlerini tamamlamamış bireylerin cinsellik merkezli kararlarının bireyleri sokabileceği zor durumları temel alan bir kısa film olarak planlanmıştır. Ana karakterimiz Yadigâr ve arkadaşları entelektüel gelişimleri tamamlamamış ve bunun farkında olmayan kişilerdir. Karakterlerimiz, günden güne artan ve bir türlü tatmin edilemeyen cinsel açlıkları karşısında kadınları sadece bir cinsel obje olarak görmektedirler. Bu nedenle, kadınlardan gelen davetleri, bir cinsel münasebet yaşamak umuduyla sorgulamaksızın kabul etmektedirler. Bu kısa film, karakterlerimizin çekici bir kızın tarafından diskoteğe davet edilmesi ile başlayan ve mafyanın eline düşmelerine kadar uzanan bir dizi olayı sinema dilinin absürd komedi türünü kullanarak seyirciye yansıtmaktadır.
Kahar
Kahar isimli belgesel filmde son yıllarda hızla artan mülteci olgusu Afgan Kahar'ın hayatı üzerinden ele alınmıştır. Bu bağlamda Afganistan'dan Türkiye'ye göç eden Kahar'ın Türkiye'de sürdüğü hayat belgelenerek, Türkiye'ye gelmeden önce Afganistan'daki durumu, orayı terk etme nedenleri, göç yolculuğu ve Türkiye'deki hayatına gözlemcilik yapılmıştır.
Çöpçü
Yakın gelecekte geçen hikâyenin kahramanı "Çöpçü" görevi sokakları temizlemek olan bir robottur. Onun temizlik yaptığı bir yerde futbol oynayan çocuklar ile karşılaşması, şarjının bitmesi her şeyi değiştirir. Ancak işini aksattığı için görevliler tarafından merkeze götürülerek yaptığı anlaşma hatırlatılır. Çöpçü gerçekte oldukça yaşlı, ölümü bekleyen bir insanken kendisine ölümsüzlüğü vaat edenlerle anlaşma imzalamıştır ve bunun da sonuçları mutlaka olacaktır. Özetle bu film distopik bir gelecekte, robot-insan karışımı "cyborg" kavramı üzerinden emeğinin her zaman sömürüleceği, modern çağ köleliğinin bitmeyeceğini anlatmaya çalışır.
Yansımalar
Filmde, kurmaca sinemada bir anı/günce'nin ele alınarak mekân ekseninde tutarlı bir durum senaryosuna dönüştürülüp sahneye taşınması ve bu yapılırken de anlatının Tarkovski'nin şiirsel sinemasına paralel lirik bir yapı üzerine kurulması tasarlanmıştır. Sinema sanatının kendinden önceki sanatlarla etkileşimi üzerinde durulmuş, özellikle mimari, renk, müzik, doğa ve kurgulanmış görsel bir zenginliğin izleyiciye sunulması hedeflenmiştir. Kadraj ve dekupajın estetik üzerindeki etkilerinin tayini ve kamera-objektif seçimindeki teknik detayların sinematografi üzerindeki estetik neticesi açıklanmaya çalışılmıştır.
İstanbul'da bir öteki
Bu belgesel film, diyasporada hayatını sürdürmek zorunda kalan ve doğal olarak mülteci/öteki olarak tanımlanan bir kişinin yaşamı üzerinden, İstanbul gibi bir metropolde öteki/mülteciyi olmayı ve kişinin zorluklara karşın tutunma çabasını anlatmaktadır. Belgesel filmde ölümden kaçan ve yaşam hakları için çaresizce başka ülkelere sığınan bu insanlar/mülteci gerçeğine birden çok açıdan bakılmış, yaşanan gerçekliğin arkasındaki nedenler ve ortaya çıkan sonuçlar gösterilmeye çalışılmıştır. Diğer yanda bu belgesel ile, öteki/mülteci hakkında bildiklerimizi gözden geçirerek önyargılar ve sosyal medya aracılığıyla bilinçsizce edindiğimiz bilgilerin gerçekliği sorgulanmaya çalışılmıştır.