
15
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Kronik hepatit B tanılı hastaların tedavi sonrası karaciğer histopatolojik bulgularındaki değişikliklerin değerlendirilmesi
Kronik hepatit B virüs enfeksiyonu karaciğerle ilişkili mortalitenin başlıca sebeplerindendir. Bu çalışmada, en az üç yıl boyunca lamivudin, entekavir veya tenofovir oral antiviral tedavilerini alan kronik hepatit B hastalarına kontrol karaciğer biyopsisi yaptık ve oral antivirallerin etkinliğini değerlendirdik. Çalışmaya 2015 Mart – 2016 Mart tarihleri arasında en az üç yıldır lamivudin (100 mg/gün), entekavir (0.5 mg/gün) veya tenofovir disoproksil (245 mg/gün) tedavisi almakta olan HBeAg negatif veya pozitif 79 hasta dahil edildi. Hastaların 23' ü lamivudin, 21' i entekavir, 35' i ise tenofovir kullanmaktaydı. Hastaların tamamına kontrol karaciğer biyopsisi yapıldı. Hastaların biyokimyasal, serolojik, virolojik ve histopatolojik verileri kaydedildi ve oral antiviral tedavinin üç yıl ve üzeri kullanımı sonrasında elde edilen verilerle karşılaştırıldı. 3, 4 veya 5 yıl boyunca oral antivirallerden birini alan hasta gruplarının tamamında ALT normalizasyonu sırasıyla % 60, % 73.3 ve % 72.2 idi. 3, 4 veya 5 yıl boyunca oral antivirallerden birini alan hasta gruplarının tamamında virolojik yanıt (HBV DNA < 20 IU/ml) sırasıyla % 60, % 60 ve % 83.3 saptandı. HBeAg pozitif hastalarda tedavi öncesi ve kontrol ölçümler arasında her üç oral antiviral alan hastalar arasında düzelme oldu, fakat anlamlı değişim saptanmadı. Lamivudin, entekavir ve tenofovir alan gruplarda histolojik aktivite indeks skorunda gerileme saptandı (sırasıyla p=0.011, p=0.002 ve p=0,001). Lamivudin ve tenofovir alan gruplarda fibrozis skorunda anlamlı bir iyileşme görülürken (sırasıyla p=0.033, p=0.001), entekavir alan grupta fibrozis skorunda anlamlı bir iyileşme görülmedi (p=0.090). Oral antiviral tedavi öncesinde interferonu hem kullanan ve hem de kullanmayan hasta grupları arasında kontrol HAİ ve fibrozis skoru açısından anlamlı düzelme görüldü. Sonuç olarak çalışmamızda uzun dönem oral antiviral tedavi alan hastalarda biyokimyasal, virolojik, serolojik ve histopatolojik (histolojik aktivite indeksi ve fibrozis) düzelmeler görülmüştür. Histopatolojik düzelme için oral antivirallerin uzun süreli kullanımı ile HBV DNA' nın sürekli süpresyonu gerekmektedir.
Amebiyazis tanısında kullanılan çeşitli labaratuvar yöntemlerinin tanı değerleri
Enterik ateşte klinik ve laboratuvar bulguların tanı ve ayırıcı tanı değeri
ÖZETENTER K ATEŞTE KL N K VE LABORATUVAR BULGULARINTANI VE AYIRICI TANI DEĞERDr. Ceren KUVANDIKUzmanlık TeziEnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Bakteriyoloji Anabilim DalıTez Danışmanı: Doç. Dr. Mustafa NAMIDURUKasım-2006, 65 sayfaBu çalışmada, ülkemiz ve bölgemiz için önemli bir sağlık problemiolan enterik ateşte, oluşabilecek komplikasyonların önlenmesi, hastanınhastanede yatış süresinin kısaltılması, tedavi maliyetinin azaltılması gibierken tanı ve tedavi gereksinimlerden hareketle, fizik muayene velaboratuvar bulgularının tanı ve ayırıcı tanı değeri araştırıldı. Retrospektifolarak yaptığımız bu çalışmaya, 1.Ocak.2000 / 1.Ocak.2005 tarihleriarasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları veKlinik Bakteriyoloji Kliniğinde tedavi edilen, etken patojenin kankültürlerinden izole edildiği, 60 enterik ateşli hasta ile kontrol grubu olarakenterik ateş dışında tanı almış 58 hastanın verileri kullanıldı.Enterik ateş ve kontrol grubundaki hastaların parametrik verileriStudent's t-test analiz yöntemiyle, nonparametrik verileri ise Ki kare testi ilekarşılaştırıldı.Hepatomegali (p=0.032), splenomegali (p=0.005), ateş-nabız diskordansı (p=0.001),taş roze (p=0.022) ve paslı dil (p=0.036) gibi fizik muayene bulguları ile `O'aglütinasyon (p<0.001) ve AST değerlerindeki artış (p=0.034), lökositozungözlenmemesi (p<0.001), trombositopeni (p<0.001), eozinopeni (p=0.001), gibilaboratuvar bulguları, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında iki grup arasındakifarkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı. Hepatomegali (p=0.000),splenomegali (p=0.002), paslı dil (p=0.003), ateş nabız diskordansı (p=0.000), lökositsayısı (p=0.000) ve eozinofil % (p=0.030) değerlerinin çok değişkenli lojistikregresyon analiz yöntemi kullanılarak enterik ateşi saptamada bağımsız riskfaktörü olduğu bulundu. Bu bağımsız risk faktörleri hastanın enterik ateş olmaolasılığını, ateşli bir hastada; hepatomegali tespit edilmesi ile 6.3 kat,splenomegali varlığında 4.5 kat, paslı dil tespitinde 3.7 kat, hastada ateşnabız diskordansı varsa 10.2 kat, lökosit sayısı 4300 /mm³'ün altında ise 0.7kat, kanda eozinofil %1'in altında ise 0.6 kat arttırdığı bulundu. Çok değişkenliregresyon analiz yöntemi kullanılarak anlamlı olduğu saptanan bulguların birhastada aynı anda tespit edilmesinin tanı değeri araştırıldı. Yaptığımızistatistiksel çalışma sonuçlarına göre, bir hastada fizik muayenede desplenomegali, taş roze ve ateş nabız diskordansı varken Gruber-Widalaglutinasyon testinde `O' aglütinasyon pozitifliği 1/200, kan sayımında tespitedilen lökosit sayısı 4300 /mm³'ün altında ise; hastanın %55.8 olasılıklaenterik ateş olduğu, hastaya yanlış tanı koyma olasılığımızın %14.3 olduğugösterildi.Sonuç olarak, hastalıkta sık görülen fizik muayene ve laboratuvarbulgularının hastada tespit edilmesi üzerine hastaya enterik ateş tanısıkonulabilmektedir, ancak bu tanı yöntemi hiçbir zaman kültürden izolasyon veidantifikasyon kadar duyarlı ve özgül değildir.Anahtar Kelimeler: Enterik ateş, Tanı yöntemleri, Klinik bulgular,Laboratuvar veriler.
Sürekli ayaktan periton diyalizi ilişkili peritonitli hastalarda klinik karakteristikler ve tigesiklin tedavisi ile vankomisin /amikasin tedavilerinin karşılaştırılması
Periton diyalizi son dönem böbrek yetmezlikli hastaların tedavisinde önemli bir alternatiftir. Sağlanan tüm teknik gelişmelere rağmen peritonitler sürekli ayaktan periton diyalizinin (SAPD) en önemli komplikasyonu olmaya devam etmektedir. Klinik olarak peritonit düşünülen hastalarda etken mikroorganizmanın saptanması ve duyarlılığının bilinmesi uygun antibiyoterapinin başlanabilmesi, morbidite ve mortalitenin azaltılabilmesi açısından önem taşımaktadır. Komplike intraabdominal enfeksiyonlarda onaylı bir ilaç olan tigesiklin renal doz ayarı gerektirmemesi ve ilaç etkileşiminin az olması nedeniyle dikkat çekmektedir. Çalışmamızda SAPD ilişkili peritonitlerin klinik ve laboratuar özelliklerinin belirlenmesi ve klasik tedavi seçeneği olan vankomisin-amikasin (intraperitoneal) tedavisi ile tigesiklin (intravenöz) tedavisinin karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmaya sürekli ayaktan periton diyaliz ünitesinde takip edilen 55 olgudan peritonit atağı ile başvuran; 20 hasta vankomisin+amikasin kolu, 10 hasta tigesiklin kolu olmak üzere toplam 30 hasta alındı. Çalışma prospektif, randomize, tek kör olarak yapıldı. Kültür sonuçları değerlendirildiğinde 30 hastadan 28?inde (%93.3) kültür pozitifliği mevcutken 2 hastada (%6.7) üreme olmadı. Peritonit etkeni olarak saptadığımız mikroorganizmaların dağılımına bakıldığında; en sık koagülaz negatif stafilokoklar (%53.3) saptanmış olup, ikinci sıklıkta S. aureus (%13.3) ve Streptococcus spp. (%13.3) izole edildi. İki olguda (%6.7) E. coli üredi. İzole edilen stafilokok türlerinde saptanan metisilin direnç oranı %9.5 olarak tesbit edildi. İzole edilen tüm suşların tigesikline duyarlı olduğu belirlendi. Tedaviye yanıt yönünden değerlendirildiğinde hastaların 48. saat yapılan muayenelerinde; vankomisin+amikasin kolunda 18 (%90), tigesiklin kolunda ise 8 (%80) olguda karın ağrısı başta olmak üzere klinik bulguların gerilediği ve diyalizat lökosit sayısının anlamlı oranda azaldığı saptandı (p>0.05). Tigesiklin kolunda 10 hastadan 4?ünde (%40) relaps gözlenirken, vankomisin-amikasin kolunda relaps gözlenmedi (p<0.05). Çalışmanın tigesiklin kolunda yüksek relaps gözlenmesi, tigesiklinin özellikle intravenöz kullanımının SAPD ilişkili peritonitlerde vankomisin- amikasin tedavisinin alternatifi olamayacağını, intraperitoneal kullanımı açısından yeni çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşündürmektedir. Ünitemizde metisilin direnç oranı yüksek gelmemesine rağmen, hasta uyumunun yüksekliği, maliyet ve metisilin dirençli vakalarda periton rezervinin olumsuz etkilenmesi nedeniyle ampirik tedavide vankomisin-amikasin tedavisinin tercih edilebileceği düşünüldü. Ancak kültür sonucunda metisilin direnci saptanmayan ve uyum konusunda problem oluşturmayan olgularda vankomisin tedavisinin kesilip sefazolin ile devam etmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Anahtar Kelimeler: SAPD ilişkili peritonit, tigesiklin, vankomisin
Yoğun Bakım Ünitesi'nden izole edilen çok ilaca dirençli Pseudomonas aerugınosa ve Acınetobacter baumannıı suşlarına karşı çeşitli antibiyotiklerin ın vıtro aktivitelerinin araştırılması
Pseudomonas aeruginosa ve Acinetobacter baumannii özellikle yoğun bakım ünitelerinde (YBÜ) hastane kaynaklı enfeksiyonların sık nedenidir. P. aeruginosa ve A. baumannii suşlarının çok ilaca dirençli (ÇİD) kökenlerinin ortaya çıkışı alternatif ajanları araştırmayı gerektirmiştir. Bu çalışmada, Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi YBÜ'nden izole edilen ÇİD 118 P. aeruginosa ve 36 A baumannii suşlarına karşı meropenem, imipenem, sefoperazon-sulbaktam ve bu mikroorganizmalara karşı rutinde kullanılmayan antibiyotikler olan kolistin, doksisiklin ve rifampisinin tek başlarına ve bu ajanların kolistin ile tekli kombinasyonlarının in vitro aktivitelerinin broth mikrodilüsyon yöntemi ile değerlendirilmesi amaçlandı. P. aeruginosa'nın 10, A. baumannii'nin 7 suşu ise sinerji çalışması için kullanıldı.Bu çalışmada kolistin, gerek P. aeruginosa gerekse A. baumannii'ye karşı sırasıyla %83.8 ve %86.1 duyarlılık oranlarıyla en yüksek duyarlılığa sahip antibiyotik olarak bulundu. P. aeruginosa'ya karşı meropenem daha etkili iken (%46.6'ya karşı %59.3) A. baumannii'ye karşı imipenem meropenemden daha etkili bulundu (sırasıyla %69.5, %55.5). Rifampisin ve doksisiklin grubu antibiyotiklerden ise her iki mikroorganizmaya karşı doksisiklin daha etkili bulundu (P. aeruginosa için %11'e.karşı %51.7 ve A. baumannii için %66.7'ye karşı %75). P. aeruginosa ve A. baumannii için en etkili kombinasyon kolistin (KOL)+rifampisin (RİF) olarak saptandı. KOL+RİF kombinasyonu test edilen 10 P. aeruginosa suşunun 4'üne sinerjistik (%40), A. baumannii'de ise 7 suşun 6'sına karşı sinerjistik (%85.8) etki gösterdiBulgularımıza göre kolistin, rifampisin, doksisiklin gibi rutinde kullanılmayan antibiyotikler; P. aeruginosa ve A. baumannii'nin ÇİD suşlarının neden olduğu enfeksiyonların tedavisinde günümüzde alternatif tedavi seçeneği olabilir. Ayrıca, kolistin ile kombinasyonların (özellikle rifampisin ile kombinasyonların) YBÜ'lerinde tedavisi büyük sorun yaratan ÇİD P. aeruginosa ve A. baumannii enfeksiyonlarının tedavisi için önemli seçenekler olabileceğini düşünmekteyiz.
Bruselloz tanılı hastaların klinik, laboratuvar ve epidemiyolojik özelliklerinin incelenmesi
Ocak 2017 Aralık 2018 Tarihleri Arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde İzlenen Bruselloz Tanılı Yetişkin Hastaların Retrospektif Olarak Değerlendirilmesi Amaç: Bu araştırmada Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları servis ve/veya polikliniğinde izlenen, bruselloz tanısı almış hastaların; demografik özellikleri, klinik, laboratuvar, radyolojik bulguları ve uygulanan tedavi rejimlerinin değerlendirilmesinin yanısıra brusella capture titresi ile kan kültür pozitifliği arasındaki ilişkinin de değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca hastaların müracaat ettikleri branşlar ile tanı sonrası hastalık bildiriminin yapılma oranları irdelenmiştir. Gereç ve Yöntemler: Ocak 2017-Aralık 2018 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Kliniği ve/veya Polikliniği'nde izlenen bruselloz tanısı almış 214 hastanın dosyaları retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya alınan 118 hastanın demografik ve klinik özellikleri kaydedildi. Hastaların rose bengal, brusella capture testleri ve hemokültürleri Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Laboratuvarında diğer laboratuvar testleri ise Merkez Laboratuvarında çalışıldı. Bulgular: Hastaların yaş ortalaması 39,54±17,123 olup, hastaların %50'si erkek %50'si idi. Hastaların %58,5'i kırsal alanda yaşarken; %41,5'i kent merkezinde yaşıyordu. Başvuru anında en sık iki şikâyetin %89 ile ateş, %73,7 ile kemik-eklem ağrısı olduğu tespit edilmiştir. Hastalarının tanı anındaki en sık iki fizik muayene bulgusu %89 ile ateş %73,7 ile kemik ve eklemlerde hassasiyet olarak tespit edilmiştir. Eritrosit sedimentasyon hızı yüksekliği hastaların %29,6'sında, CRP yüksekliği ise hastaların %55,9'unda tespit edildi. Tanı anında en sık iki hematolojik bulgu: %45,8 ile anemi %26,3 ile lenfomonositoz olarak saptandı. En sık görülen iki tutulum %31,4 ile sakroileit, %25,4 ile splenomegali olarak saptandı. Hastaların %59,3'ünde hastalık bildiriminin yapıldığı, enfeksiyon hastalıkları kliniğinde bildirim oranının %64,7 olduğu, enfeksiyon dışı kliniklerde ise bildirimin %25'te kaldığı saptandı. Hastaların %86,4'ünün enfeksiyon hastalıkları kliniğine başvurduğu saptandı. Hastaların enfeksiyon dışı kliniklere başvuruları incelendiğinde hastaların %50'sinin dahiliye, %31,25'inin ise Fizik Tedavi-Rehabilitasyon, %6,25 Üroloji, %6,25 Kadın doğum, %6,25 Psikiyatri kliniğine başvurduğu saptanmıştır. Bruselloz nedeniyle takipli 118 hastanın 56'sından kan kültürü alındığı bunlardan 30'unda üreme olduğu saptanmış olup; üreyen mikroorganizmaların tamamı B. Melitensis idi. Brusella capture titresi ≥1280 olan hastaların %62,5'inde; <1280 olan hastaların %31,25'inde kan kültüründe üreme olduğu saptanmıştır. Sonuç: Bruselloza bağlı anemi, lökopeni ve trombositopeni gibi hematolojik bulguları olan hastalarda sakroileit ve splenomegali gelişme oranında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştır (p<0.05). Hastaların brusella capture titresi yükseldikçe (1/320 den 1/5120'ye doğru gidildikçe) kan kültüründe brusella bakterisini izole etme oranında istatiksel olarak anlamlı bir fark saptandı.(p<0.05) Brusella açısından endemik kabul edilen ülkemizde özellikle kırsal kesimden, ateş ve kemik eklem ağrısı ile gelen hastaların brusella açısından ayrıntılı öyküsünün alınması ile erken tanı konularak olası komplikasyonların önünde geçilmesi hedeflenmelidir. Bu amaçla enfeksiyon hastalıkları alanında uzman olmayan hekimlerin de tanı, tedavi ve takip açısından bilgi ve becerilerinin yeterli düzeyde olabilmesi için gerekli farkındalık oluşturulmalı ve periyodik eğitimler verilmelidir. Anahtar Kelimeler: Brusella, capture, kan kültürü, komplikasyon
Lyme hastalığı ile uyumlu bulguları olan hastalarda Borrelia burgdorferi antikorlarının araştırılması
Borrelia burgdorferi 'nin neden olduğu Lyme hastalığı(LH), bulaşmasında kenelerin rol oynadığı ve başta dermatolojik, kardiak, nörolojik ve iskelet-kas sistemleri olmak üzere bir çok sistemi etkileyen bir hastalıktır. Dünyadaki pek çok ülke ile birlikte komşumuz olan Doğu Avrupa ülkelerinde de hastalık tanımlanmıştır. B. burgdorferVyi taşıyan keneler ve uygun koşullar ülkemizde de bulunduğundan LH'nın ülkemizdeki durumuna ışık tutabilmek amacıyla bu çalışma planlanmıştır. Eylül 1993-Eylül 1994 tarihleri arasında nedeni bulunamamış ve LH ile uyumlu bulgu ve/veya belirtileri olan 79 kadın 36 erkek toplam 115 hastanın serum örneklerinde ELISA yöntemi ile B. burgdorferi antikorları araştırıldı. Pozitif serumlarda RF, VDRL, heterofîl antikor çalışıldı. Hastaların yaş ortalaması 36.3 (6-57) idi ve büyük çoğunluğu Ankara'da yaşıyordu. Yaş veya cinsiyet ile seropozitivite arasında ilişki saptanmadı. Hastalar dermatolojik, kardiak, iskelet-kas ve nörolojik sistem bulgu ve/veya belirtilerine göre dört ayrı grupta incelendiğinde seropozitivite oranları sırasıyla %27.3, %12.5, %7.6 ve %6.2 bulundu. Hastalardaki bu bulgu ve/veya belirtilerin ait olduğu sistemler arasında seropozitivite açısından fark bulunmadı. Toplam 115 hastanın 12 (%10.4) sinde seropozitiflik saptandı. Kan bankasından alman toplam 67 adet serum aynı yöntem ile çalışıldı ve yalnız bir serumda(%1.5) pozitiflik saptandı. Bu durum LH'nın ülke çapmda daha geniş çalışmalarla araştırılmasının ve tam konulamayan hastalarda LH'nın da düşünülmesinin gerekliliğini ortaya çıkarmıştır.
Üniversite öğrencilerinin hepatit konusunda bilgi, tutum ve davranışlarının değerlendirilmesi
Hepatit virüslerinin yayılımı, enfeksiyonları ve sonuçta oluşan komplikasyon riskinin azaltılabilmesi için en önemli basamak sağlık çalışanlarıdır. Viral hepatitler ülkemizde ve dünyada halen gündemini korumakta, milyonlarca insanı enfekte ederek önemli bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Viral hepatitler, hepatit virüslerinin etken olduğu karaciğerin primer enfeksiyonlarıdır. Şimdilik tanımlaması yapılan etiyolojik ajanlara göre hepatit A, B, C, D, E ve G virüsleri olarak sınıflandırılmaktadır . Dünya Sağlık Örgütü ve Uluslararası Çalışma Örgütü tarafından HBV infeksiyonu sağlık çalışanlarında meslek hastalığı olarak kabul edilmiştir .Viral hepatitler ciddi klinik seyir göstermesi; HBV, HCV, HDV enfeksiyonlarında kronikleşmenin olması, ayrıca siroz ve karaciğer kanserine yol açabilmesi nedeniyle sağlık çalışanları tarafından çok iyi bilinmesi gereken hastalıklardan biridir. Tıp, Diş Hekimliği ve Hemşirelik Fakülteleri öğrencilerinin pratik eğitim aldığı kliniklerde, hekim, hasta ve yardımcı personelin kan ve diğer vücut sıvıları yoluyla farklı mikroorganizmalarla karşı karşıya kalması nedeniyle enfeksiyon riski daha da önem taşımaktadır.Öğrencilerin çapraz enfeksiyon ve viral hepatitler konusundaki eğitimi, standart önlemlere uyumunun arttırılması ve temas oranlarının azaltılması için gereklidir. Mevcut eğitim faaliyetlerinin etkinliğinin değerlendirilmesi ve eksikliklerin giderilebilmesi için öğrencilerin kan ve vücut sıvıları ile bulaşan hastalıklar ve korunma yolları hakkındaki bilgi düzeyi ve davranışlarının saptanması gerekmektedir. Bu amaçla Akdeniz üniversitesi Tıp fakültesi,diş hekimliği fakültesi ,hemşirelik fakültesi birinci ve son sınıf öğrencileri arasında yapılmak üzere çoktan seçmeli ve açık uçlu 32 sorudan oluşan bir anket formu hazırlanmış ve öğrencilerin viral ve viral dışı hepatitle ilgili, enfeksiyon kontrol yöntemleri bilgi düzeylerinin ve tutumlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Sonuç olarak Tıp,diş hekimliği ve hemşirelik fakültesi öğrencilerinin hepatit konusunda bilgi,tutum ve davranışlarının tespit edilmesi için anketler düzenlenmesi,bilgi eksikliklerinin giderilmesi,riskli tutum ve davranışların düzeltilmesi buyuk önem taşımaktadır
İdrar örneklerinden izole edilen escherichia coli suşlarında p fimbria varlığı le gsbl oluşturma arasındaki ilişkinin araştırılması
Amaç ve hipotez: ÜSE hekimlik pratiğinde en sık rastlanılan infeksiyon hastalıklarındandır. ÜSE'nda en sık izole edilen bakteri % 50-90 e.coli' dir. Patogenezde gerek konağa gerekse bakterilere ait pek çok faktörün rol aldığı saptanmıştır. Bakteriye ait faktörler arasında virülans faktörleri önemli bir yer tutmaktadır. E.coli suşlarının virülans faktörlerinden en önemlisi yapışma (aderens) özelliğidir. Günümüzde GSBL üretimi nedeni ile oluşan direnç özellikle Klebsiella spp. ve E.coli suşlarında yaygındır. GSBL pozitif mikroorganizmalar tüm geniş spektrumlu sefalosporinler, aztreonam, geniş spektrumlular dahil penisilinlere dirençlidir.GSBL üreten mikroorganizmalar ile oluşan infeksiyonlarda tedavi maliyeti artmakta,mortalite ve morbidite oranları yükselmektedir. Bu çalışmada ÜSE etkeni olan e.coli'lerdeki p fimbrianin varlığı ile bu patojenlerin GSBL oluşturmaları arasında bir ilişki olup-olmadığının tespit edilmesi amaçlanmıştır.Yöntem: Çalışmamızda Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi İnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Laboratuvarına gelen örneklerden elde edilen 105 e. coli suşu kullanıldı. Suşların çeşitli antibiyotiklere duyarlılıkları test edildi. ÇDST ile GSBL varlığı tespit edildi. Yine aynı suşların PZR yöntemi ile p fimbria bandları gözlendi. Çıkan sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildi.Bulgular: Çalışmaya alınan suşlarda GSBL oranı % 48.6 olarak bulundu. Pap A sıklığı % 36.2, pap G sıklığı ise % 14.3 dü. GSBL oluşturma ile p fimbria varlığı arasında istatistiksel ilişki yoktu. Suşların hepsi ertapenem, meropenem, tigesiklin ve amikasine duyarlı idi. P fimbria varlığı ile gentamisin direnci arasında istatiksel bir ilişki saptandı. (p<0.05)Sonuç: Bakterilerde antibiyotik direnci endişe verici boyutlara ulaşmaktadır. Direnç mekanizmalarında önemli bir yer tutan GSBL, direnç dışında patojenitenin de bir göstergesi olabilir mi? Üriner sistemde patojenitenin önemli bir göstergesi olan p fimbria varlığı ile GSBL oluşturma arasındaki ilişkiyi bu nedenle araştırdık. Sonuç olarak p fimbria varlığı ile GSBL arasında istatistiksel bir ilişki saptanmamıştır.Anahtar kelimeler: Üriner sitem infeksiyonu, e.coli, GSBL, p fimbria
Akdeniz Üniversitesi Hastanesinde uygunsuz antibiyotik kullanımı ve antibiyotik kullanımına bağlı advers olayların araştırılması
Amaç: Antimikrobiyal ilaçlar, tarihte birçok vakada dramatik iyileşmeden sorumluyken; günümüzde yatan ve ayaktan hasta grubunda geniş kullanımı nedeniyle giderek etkinliği azalmakta olan ilaç grubu olarak görülmektedir. Bu ilaçların kullanımının artması antimikrobiyal direncinde artışı, tıbbi, ekonomik ve halk sağlığıyla ilgili problemleri de beraberinde getirmiştir. Bu çalışmanın amaçı yatan hastalarda uygunsuz antibiyotik kullanımının değerlendirilmesi ve antibiyotik kullanımına bağlı advers ( istenmeyen ) olayları ve en sık nedenlerini saptamaktır. Yöntem: Hastane' de yatan antibiyotik kullanmış olan 400 hasta taburcu olurken çalışmaya alındı ve uygunsuz antibiyotik kullanım nedenleri ve antibiyotik kullanımı ile ilgili istenmeyen ilaç olayları saptanmaya çalışıldı. Çalışma gözlemsel olarak yürütüldü. Bulgular: Hastanede yatan ve yatışı sırasında antibiyotik kullanmış olan 400 hasta çalışmaya alındı. Dahili bölümlerde yatan hasta sayısı 107 (%27), cerrahi bölümlerde yatan hasta sayısı ise 293'tü (%73). Çalışmaya alınan hastaların antibiyotik kullanım endikasyonları proflaktik, empirik ve etkene yönelik olarak üç ana başlık altında incelendi. Antibiyotik kullanımları cerrahi bölümlerde %84 oranında profilaktik olarak başlanmıştı. Proflaktik tedavilerin % 95. 5 oranında uygunsuzdu. Dahili bölümler de ise antibiyotik başlama endikasyonu tamamen farklı olup %89 oranında empirikti. Empirik tedavi başlanan dahili bölümlerde % 10.5 oranında tedavi uygunsuzdu. Dahili bölüm hastalarının %9,3'ünde, cerrahi bölüm hastalarının ise %3'ünde antibiyotiğe bağlanan ilaç yan etkileri saptanmıştı. İnfeksiyon Hastalıkları'nın değerlendirdiği hastalar incelendiğinde %12 hastanın tedavi süresi uygunsuzluğu saptandı, uygunsuzlukarın hepsi bölüm doktorlarının İnfeksiyon Hastalıklarının önerilerine uymaması nedeni ile idi. Sonuç: Sonuç olarak antibiyotik kullanımına bağlı advers olayların azaltılmasında İnfeksiyon hastalıkları uzmanlarının hastanelerde yeterli sayıda ve etkinlikte olmalarıyla bu sorunların büyük bir kısmının çözüleceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Antibiyotik kullanımı, advers olay, yan etki, profilaksi
HIV/AIDS tanısı ile takipli vakalarda antiretroviral tedavi ve advers olayların değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada, antiretroviral tedavi uygulanan HIV ile yaşayan bireylerde tedavi öncesi ve sonrası dönemde gelişen komorbiditeler ile biyokimyasal, hematolojik ve metabolik parametrelerdeki değişikliklerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Farklı antiretroviral tedavi rejimlerinin biyolojik parametreler üzerindeki etkileri karşılaştırılarak tedavi güvenliği açısından bilgi sunulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Retrospektif olarak planlanan çalışmaya, 01 Haziran 2022 ile 2024 tarihleri arasında izlenen, 18 yaş ve üzeri HIV ile yaşayan bireyler taranmış, kriterlere uygun bireyler dahil edilmiştir. Tanı ve takip süreçlerine ait fizik muayene, laboratuvar verileri, antropometrik ölçümler, antiretroviral tedavi rejimleri ve tedaviye uyum kayıtları değerlendirilmiştir. Veriler SPSS 26.0 programı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışma için HIV ile yaşayan 84 birey taranmış ve çalışma kriterlerini karşılayan HIV ile yaşayan 61 birey analize dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların dağılımı incelendiğinde, 55'inin (%90,2) erkek, 6'sının (%9,8) ise kadın olduğu belirlenmiştir. Çalışmaya dâhil edilen bireylerin yaş ortalaması 41,13 ± 12,56 yıl olarak hesaplanmıştır. Hastaların 17'sinin (%27,9) en az bir komorbidite tespit edilmiştir. Antiretroviral tedavi sonrası HIV-RNA düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı azalma, CD4 ve CD4/CD8 oranlarında ise anlamlı artış gözlenmiştir. Tedavi sonrası biyokimyasal ve hematolojik parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı değişiklikler saptanmıştır. Özellikle, • TAF/FTC/EVG/c tedavisi uygulananlarda üre düzeyi (p = 0,047) • TAF/FTC/BIC tedavisi uygulananlarda ise total ve direkt bilirubin düzeyleri (p =0,015) • TDF/FTC + LPV/r tedavisi alanlarda fosfor düzeyi (p = 0,009) • DTG+3TC tedavisi uygulananlarda ise kalsiyum düzeyi, diğer tedavi kombinasyonlarına kıyasla istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklı bulunmuştur (p = 0,001). Sonuç: Antiretroviral tedavi sürecinde özellikle TAF/FTC/EVG/c tedavisi uygulanan hastalarda üre düzeyi , TAF/FTC/BIC tedavisi uygulananlarda ise total ve direkt bilirubin düzeyleri , TDF/FTC + LPV/r tedavisi alan hastalarda fosfor, DTG + 3TC tedavisi alanlarda ise kalsiyum düzeylerinin düzenli aralıklarla izlenmesi gerekmektedir. Bu hasta grubunda renal fonksiyonların dikkatli şekilde takip edilmesi, olası komplikasyonların erken dönemde saptanması açısından önem arz etmektedir.
Yoğun bakım ünitelerinde karbapenem dirençli acinetobacter SPP. ve pseudomonas spp. enfeksiyonlarının epidemiyolojisi, risk faktörleri ve mortaliteye etkisi
Amaç: Araştırmada, yoğun bakım ünitelerinde karbapenem dirençli Acinetobacter spp. ve Pseudomonas spp. enfeksiyonlarının epidemiyolojisi, risk faktörleri ve bunların mortaliteye etkisini ortaya koymak amaçlanmıştır. Yöntem: 01.07.2018-30.06.2019 tarihleri arasında Özel OFM Antalya Hastanesinde erişkin yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) aktif, prospektif sürveyans yapılarak yatan hastalardan alınan kültür örneklerinde karbapenem dirençli Acinetobacter spp. ve Pseudomonas spp. üremesi olan 46 hasta vaka grubu olarak alındı. Kontrol grubuna ise kültür örneklerinde üremesi olmayan veya karbapenem dirençli Acinetobacter spp. veya Pseudomonas spp. üremeyen 70 hasta alındı. Hastaların demografik bilgileri, başvuru tanısı, enfeksiyon tipleri, risk faktörleri, APACHE II skoru, ek hastalıkları hastane kayıtlarından elde edildi. Bulgular: Araştırmaya Özel OFM Antalya Hastanesi YBÜ'nde takip edilen kriterlere uyan 116 hasta dahil edildi. Vaka-kontrol grubu arasında cinsiyet ve yaş açısından anlamlı farklılık tespit edilmedi (sırasıyla p=0,69 ve p=0,35). Değerlendirilen risk faktörleri açısından vaka ve kontrol grupları arasında anlamlı fark saptanmadı. Hastalarda saptanan sağlık hizmet ilişkili enfeksiyonlar karşılaştırıldığında sağlık hizmeti ilişkili pnömoni; vaka grubunda %69,56, kontrol grubunda %61,42 oranında saptanmış olup bunlar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Kateter ilişkili üriner sistem enfeksiyonunun kontrol grubunda vaka grubuna göre fazla olduğu (%17,14) tespit edilmiştir (p=0,0075). Santral kateter ilişkili kan dolaşım enfeksiyonu; vaka grubunda %26,08, kontrol grubunda %21,42 oranında tespit edilmiş olup istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,5637). Vaka grubunda en fazla karbapenem dirençli Acinetobacter spp. (%74), kontrol grubunda Enterobacteriaceae (%62,5) üremesi saptandı. Vaka ve kontrol grubunda saptanan üremelerin büyük çoğunluğu derin trakeal aspirattaki (DTA) üremelerdi. Çalışmamızda APACHE II skoru yüksek hastaların (25 ve üzeri) büyük çoğunluğunun (%83,8) yaşamını yitirdiği saptandı (p=0,0001). Sonuç: YBÜ'lerinde karbapenem dirençli Acinetobacter spp. ve Pseudomonas spp. enfeksiyonlarının risk faktörlerinin ve bunların mortaliteye etkisinin daha doğru analiz edilebilmesi için daha fazla evrende çalışmalara ihtiyaç vardır. Her hastanenin direnç profili değişikliğini takip etmesi, ampirik tedavi prosedürlerini güncellemesi, izolasyon önlemlerini alması ve eğitimlerin düzenli verilmesi gerekmektedir.
Allojenik hematopoetik kök hücre transplantasyonu yapılan hematolojik maligniteli hastalarda sitomegalovirus (CMV) enfeksiyonu risk faktörlerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: AHKHT sonrası CMV enfeksiyonu riski %30-50 gibi değerlere ulaşmakta olup nakil sonrası gelişen CMV enfeksiyonları en önemli viral morbidite ve mortalite nedenidir. Çalışmamızda, CMV enfeksiyon gelişimini etkileyen risk faktörlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Kök Hücre Nakli Ünitesinde 5 yıllık süreçte AHKHT yapılan 196 hematolojik maligniteli hasta retrospektif olarak incelenmiştir. CMV enfeksiyonu olanlar ve kontrol grubu cinsiyet ve yaş değişkenleri için propensity skoru hesaplanıp, 1:1 eşleştirildi. QIAGEN kitleri ile bakılan CMV PZR test sonuçlarına ve hasta bilgilerine otomasyon sisteminden ulaşıldı. Analizler SPSS (Statistical Package for Social Sciences; SPSS Inc. Chicago, IL) 22 paket programında değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil olan 196 olgunun 75'i kadın (%38,3) ve 121'i (%61,7) erkektir. Medyan yaş CMV pozitif grupta 46 (17-71), CMV negatif grupta 47 (19-70) idi. Olguların CMV pozitifliği nakil sonrası median 39. günde pozitif bulundu. ALL hastalarında CMV enfeksiyonu görülme oranı AML hastalarına göre daha sık gözlenirken (p=0,012), hazırlık rejimi (p=1) risk açısından sonucu etkilemedi. Geç nötrofil ve platelet engrafmanı olanlarda CMV pozitiflik oranı yüksekti (sırasıyla p=0,011, p=0,041). CMV pozitifliği ile eş zamanlı bakılan kan siklosporin değeri risk açısından anlamlı bulundu (p=0,006). CMV pozitifliği ile eş zamanlı bakılan lenfosit değeri <500 olan hasta grubunda CMV enfeksiyon oranı anlamlı daha yüksekti (p=0,021). GVHH ile CMV enfeksiyonu arasında anlamlı ilişki bulundu (p<0,001). BK virüs pozitifliği olup hemorajik sistit için sidofovir başlanan hastalarda anlamlı şekilde yüksek CMV enfeksiyonu görüldü (p=0,002). Sonuç: CMV enfeksiyonu, AHKHT hastalarında önemli bir uzamış hastane yatış süresi, morbidite ve mortalite sebebi olduğu için erken tanı ve tedavi büyük önem arz etmektedir. Bu çalışmada CMV enfeksiyonunun, immunsupresif tedavi, GVHH, hematolojik malignite, geç engraftman süresi ile anlamlı bir ilişkisi olduğunu saptadık. Bu faktörlerin CMV proflaksisi ve CMV enfeksiyonu erken tanı ve tedavisi için yeni çalışmalarla evrensel bir skorlama sistemi oluşumuna ışık tutacağını düşünmekteyiz
Yoğun bakım birimlerinde hastane infeksiyonları surveyansı ve risk faktörleri
Bu araştırma, İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi yoğun bakım birimlerindeki hastane infeksiyon oranları ve risk faktörlerini saptamak amacıyla, yapılmıştır. Ocak-Temmuz 2001 tarihleri arasında, Dahili Yoğun Bakım (DYB) biriminde 171, Cerrahi Yoğun Bakım (CYB) biriminde 143 ve Göğüs Kalp Damar Cerrahi Yoğun Bakım (GKDCYB) biriminde 140 hasta olmak üzere, toplam 454 hasta izlenerek, aktif, hedefe yönelik, prospektif surveyans uygulanmıştır. Risk faktörlerini saptamak amacıyla, lojistik regresyon analizi kullanılmıştır. Hastane infeksiyonlarınm insidansı; DYB'da %39, CYB'da %36 ve GKDCYB'da %21 olarak saptanmıştır. Araştırma süresince, 218 hastane infeksiyonu atağı tespit edilmiş olup, hastane infeksiyon hızı, %48 olarak bulunmuştur. En sık görülen infeksiyon DYB'da %42, CYB'da %29 oranlarında olmak üzere pnömoni ve GKDCYB'da ise %40 ile cerrahi alan infeksiyonu olmuştur. Her üç yoğun bakım biriminde, ortak risk faktörleri entübasyon, mekanik ventilasyon, total parenteral beslenme, solunum yetmezliği ve yoğun bakımda kalış süresi olduğu saptanmıştır. Hastane infeksiyonu insidans hızı %33 olarak bulunan yoğun bakım birimlerimizde saptadığımız risk faktörleri göz önünde bulundurularak, uygulanacak infeksiyon kontrol önlemleri ile hastane infeksiyon hızının azaltılması gerekmektedir. Bu da ancak, aktif çalışacak bir infeksiyon kontrol komitesinin kontrolünde başarılabilir. 72
Aydın ilinde görev yapan acil servis hekimlerinin akılcı antibiyotik kullanımı konusundaki bilgi ve tutumlarının değerlendirilmesi
Akılcı antibiyotik kullanımı, antibiyotik direnç gelişiminin önüne geçilmesine, ilaç yan etkisinin azaltılmasına, enfeksiyöz hastalıklara bağlı komplikasyon oranlarının düşmesine , hastalıkların kronikleşmesinin önlenmesine olanak sağlar. Acil servis, sık karşılaşılan enfeksiyöz hastalıkların hızlı bir şekilde doğru tanının konularak, bu enfeksiyona sebep olabilecek etkenleri kapsayacak şekilde ampirik antibiyotik tedavisinin başlandığı alanlardır. Dolayısıyla acil serviste görev yapan hekimlerin akılcı antibiyotik kullanımı ile ilgili yeterli bilgi düzeyine sahip olması gereklidir. Bu çalışma acil servis hekimlerinin akılcı antibiyotik kullanımı konusundaki bilgi ve tutumlarını değerlendirmek için yapılmıştır. Çalışmaya Aydın ilinde görev yapan 72 acil hekimi katılmıştır. Veri toplanması için uygulanan anket üç bölümden oluşmakta olup, ilk bölümde katılımcıların sosyodemografik özelliklerini, ikinci bölümde akılcı antibiyotik kullanımı ile ilgili bilgilerini üçüncü bölümde ise akılcı antibiyotik kullanımı ile ilgili tutumlarını değerlendiren sorular bulunmaktadır. Çalışmamızda 27'si (%37,5) kadın, 45'i (%62,5) erkek olmak üzere toplamda 72 hekim gönüllü olarak yer almıştır. Ortanca yaş 30,5 olarak bulunmuştur. Akılcı antibiyotik kullanımı ile ilgili 48 (%66,7) hekim eğitim aldığını, 24 (%33,3) hekim ise herhangi bir eğitim almadığını belirtmiştir. Katılımcıların tanı koyduktan sonra uygun antibiyotik başlama konusunda yetersiz kaldığı üç enfeksiyöz hastalık akut menenjit, hastane kökenli pnömoni ve akut sinüzittir. Bu hastalıklara uygun antibiyoterapi başlanması açısından pratisyen hekimler ve uzman hekimler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Çalışmamızın sonucunda, Aydın ilinde görev yapan acil hekimlerinin akılcı antibiyotik kullanımı konusunda yetersiz bilgiye sahip oldukları, bu sebeple mezuniyet öncesi ve mezuniyet sonrası akılcı antibiyotik kullanımı ile ilgili belirli aralıklarla eğitime tabi tutulmaları gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar kelime: Akılcı antibiyotik kullanımı, acil servis, mezuniyet sonrası eğitim