142
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Yoğun Bakım Ünitelerinde üriner kateter ilişkili enfeksiyon sıklığı, etkenleri ve antimikrobiyal duyarlılıkları
Bu çalışmada Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi yoğun bakım ünitelerinde 2009 yılında üriner kateter kullanım oranları, üriner kateter ilişkili üriner sistem enfeksiyon (KİÜSE) oranları ve elde edilen mikroorganizmaların antimikrobiyal duyarlılıkları araştırılmıştır. İzlenen tüm yoğun bakım ünitelerinde 1000 hasta gününde kateter kullanımı ve 1000 üriner kateter gününde gerçekleşen KİÜSE oranı sırasıyla 0.91 ve 10.87 olarak bulunmuştur. Üriner kateter kullanımı ve KİÜSE oranı sırasıyla Anestezi ve Reanimasyon YBÜ'de 0.94 ve 10.04, Beyin Cerrahisi YBÜ'de 0.88 ve 16.38, Dahiliye YBÜ'de 0.90 ve 11.02, Genel Cerrahi YBÜ'de 0.85 ve 4.32 ve Nöroloji YBÜ'de 0.99 ve 13.26 olarak saptanmıştır. YBÜ' lerde yüksek olarak saptanan KİÜSE oranını azaltmak için hedefe yönelik sürveyansın devamı, gereksiz üriner kateter kullanımının azaltılması ve enfeksiyon kontrol önlemlerinin arttırılması gerekmektedir.KİÜSE lerde en sık elde edilen mikroorganizma Candida spp.'(%34.7) dir. Candida türleri arasında Candida albicans ( %52.4) ilk sırada olup , tamamı flukonazole duyarlı bulunmuştur.Antifungal duyarlılık saptanması amacıyla daha pratik bir test olan E test yönteminin referans test olarak kullanılan mikrodilüsyon yöntemi ile karşılaştırması yapılmıştır. E test yöntemi ile amfoterisin B, kaspofungin, flukonazol ve vorikonazol duyarlılığının bakılabileceği, itrakonazol duyarlılığını araştırmak için uygun olmadığı sonucuna varılmıştır.Sağ kalım ve ölüm oranları kıyaslandığında Candida tanımlanan hastalarda ölüm oranının istatistiksel olarak anlamlı yüksek olduğu saptanmıştır. Bu sonuç direkt Candida enfeksiyonu ile ilişkili olabileceği gibi, ciddi hastalarda Candida enfeksiyonlarının daha fazla görülmesi ile de açıklanabileceği sonucuna varılmıştır.KİÜSE lerde E.coli %20.6 ve Klebsiella spp. % 9.9 oranında elde edilmiştir. İzole edilen mikroorganizmaların % 14 ü Pseudomonas spp., % 8.2 si Acinetobacter spp. olarak tanımlanmıştır. E.coli ve Klebsiella türleri karabapenemlere duyarlı bulunmuştur. Pseudomonas ve Acinetobacter türlerinde karbapenem duyarlılığı sırasıyla % 47.1 ve %30 bulunmuştur. Pseudomonas ve Acinetobacter türlerinde kolistin direnci saptanmamıştır.Sonuçlarımıza göre C.albicans' a bağlı KİÜSE enfeksiyonlarında flukonazol seçiminin uygun olduğu; GSBL oranının yüksek olması nedeniyle 3. ve 4. kuşak sefalosporinlerin ampirik tedavide kullanılmaması gerektiği, Pseudomonas ve Acinetobacter için en uygun tedavi seçeneğinin kolistin olduğu saptanmıştır.
Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji kliniğinde ekstrapulmoner tüberküloz tanısı konulan hastaların epidemiyolojik, klinik ve laboratuvar özelliklerinin retrospektif incelenmesi
Tüberküloz genellikle, Mycobacterium tuberculosis'in etken olduğu, her organı tutabilen bir hastalıktır. İmmün sistemi baskılayan hastalıklar ve ilaç kullanımının artışına bağlı olarak TB insidansı artmaya başlamıştır. ETB tanısı çoğunlukla klinik, histopatolojik, radyolojik, daha az oranlarda mikrobiyolojik olarak konulmaktadır. Dolayısıyla tanısı zor konulmaktadır. Çalışmamızda ETB olguların demogrofik, klinik, laboratuar verileri, tedavi yan etki ve sonuçları retrospektif olarak incelenerek, tanıya yardımcı verilerin ortaya çıkarılması planlandı. Fırat Üniversitesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı'nda, Ocak 2012 ve Mart 2017 yılları arasında ETB tanısı konulan ve tedavisi başlanılan hastalar tez olgusu olarak seçildi. Çalışmadan elde edilen veriler "Statistical Packages for the Social Science" 22 istatistik programı kullanılarak analiz edildi. Çalışmaya dahil edilen 125 hastanın %71,2'si kadın, %28,8'i erkek ve yaş ortalaması 46,3±17 idi. ETB tanısı konulan hastaların %49'u lenfadenit, %14'ü kas iskelet sistemi, %3'ü miliyer, %10'u genitoüriner sistem, %4'ü santral sinir sistemi, %6'sı gastrointestinal sistem, %5'i mastit, %9'u diğer organ tutulumu gösterdi. Hastalar en sık şişlik, terleme ve ateş şikayetleri ile başvurdu. CRP ve ESH değerlerinin genellikle yüksek olduğu saptandı. Hastaların %61,1'inde TDT pozitif ve %71'inde quantiferon testi pozitif olarak saptandı. Hastalarımızın %12,8'inde mikobakteri kültüründe üreme, %6,4'ünde PZR pozitifliği, %16,8'inde de ARB pozitifliği tespit edildi. Histopatolojik inceleme yapılan hastaların %81,9'unda granülom yapıları görüldü ve granülom yapılarının %64,7'sinde kazeifikasyon nekrozu saptandı. Ülkemiz gibi TB'un sık görüldüğü bölgelerde, etyolojisi tespit edilmeyen enfeksiyon hastalıklarının ayırıcı tanısında tüberküloz mutlaka düşünülmesi gerekmektedir. ETB tanı yöntemlerin hiçbirinin tek başına kullanılabilecek duyarlılık ve özgüllüğe sahip olmadığı, hala TDT ya da quantiferon değerlendirilmesinin tanıda kullanılabileceği düşünüldü. ETB tanısı için duyarlılık ve özgüllüğü yüksek yeni testlere ihtiyaç olduğu kanaatine varıldı. Anahtar kelimeler: ekstrapulmoner tüberküloz, epidemiyoloji, tüberkülin deri testi, quantiferon testi
Tularemi: Epidemiyolojik, klinik, laboratuar değerlendirilmesi ve interferon gama 874 t/a, NRAMP1 ınt4 gen polimorfizmlerinin araştırılması
ÖZET Tularemi, kuzey yarım kürede endemik olarak görülebilen zoonotik bir hastalıktır. Hastalığın etkeni olan Francisella tularensis, fakültatif hücre içi patojendir. IFN-γ ve NRAMP1 intrasellüler bakterilerin yol açtığı hastalıkların kontrolünde önemli rol oynar. Bu çalışmada tularemi tanısı almış hastaların epidemiyolojik, klinik ve laboratuvar özelliklerinin değerlendirilmesi, bu hastalarda NRAMP1 INT4, IFN-γ 874 T/A polimorfizmlerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamız 2011 – 2017 yılları arasında tularemi tanısı alan 53 hastaya ulaşıldı. 26 hasta kontrol muayene ve genetik çalışmaya katılmayı kabul etti. 100 sağlıklı kontrol grubu seçildi. İstatistiksel analiz için p<0.05 değeri anlamlı kabul edildi. Hastaların 33 (%62,3)'ü glandüler, 19 (%35,8)'u orofarengeal, 1 (%1,9)'i ülseroglandüler tularemiydi. Çalışmaya katılan 26 hastanın kontrol ultrasonografisinde 16 (%61,5)'sında lenfadenopati saptanmazken, 10 (%38,4) hastada lenfadenopati boyutlarında ilk başvurularına göre küçülme vardı. Hasta grubunda IFN-γ genotipleri; AA %48, AT %40, TT %12 bulundu. Kontrol grubunda ise AA genotipi %30, TT genotipi %24, AT genotipi %46 oranında saptandı. Hasta ve kontrol grubu arasında IFN-γ 874 A/T varyant allel (AT/TT) görülme sıklığı açısından istatistiksel anlamlı fark saptandı (p=0,038). Hasta grubunda NRAMP-1 Int4 genotipleri; G/G %52, G/C %40, C/C %8 bulundu. Kontrol grubunda allel dağılımları, G/G %63, G/C %35, C/C %2 idi. Hasta ve kontrol grubu arasında NRAMP-1 Int4 polimorfizmi görülme sıklığı farklıydı ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0.248). Çalışmamız tularemi olgularında INF-γ 874 T/A gen polimorfizmi ilişkisinin araştırıldığı ve anlamlı sonuç bulunduğu ilk çalışmadır. Bu konuda daha fazla hastayla yapılacak çok merkezli klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. Hastalığa yatkınlıkla ilgili genetik faktörlerin aydınlatılması; hastalık patogenezinin ortaya konmasına, yeni farmakolojik hedeflerin belirlenmesine, etkinliği daha yüksek aşıların geliştirilmesine yardımcı olacaktır. Anahtar kelimeler: tularemi, polimorfizm, INF-γ 874 T/A, NRAMP-1 Int4
Kronik böbrek yetmezliği olup hemodiyaliz tedavisi alan hastalarda hemodiyaliz öncesi ve sonrası prokalsitonin düzeylerinin karşılaştırılması
Kronik böbrek yetmezliği (Kronik böbrek hastalığı=KBH=KBY) olup hemodiyaliz (HD) tedavisi alan hastalarda hospitilizasyonun en sık sebebi enfeksiyonlardır. Bu hastalarda, prokalsitoninin (PCT) böbrek glomerülü tarafından filtre edilip böbrek tübülleri tarafından emilebileceği varsayımına dayanarak PCT düzeylerinin artmış olacağı, genel popülasyonla kıyaslandığında, değerlerin farklı olabileceği düşünülmektedir. Çalışmamızın amacı hemodiyaliz (HD) tedavisi alan enfekte olan ve olmayan hastalarda prokalsitonin düzeyinin HD seansından etkilenip etkilendiğini saptamak, bu duruma hemodiyaliz membranı ve diyalizörün etkisini belirlemek, enfeksiyöz hastalık belirtisi olmayan hastalarda PCT'nin fizyolojik varyasyonunun belirlenmesi, cut-off değeri oluşturulması, enfekte olan hastalara erken tanı konularak morbiditenin, mortalitenin önlenmesi yanında ekonomik kazanç sağlamaktır. Çalışmamızda hemodiyaliz (HD) tedavisi alan hastalardan rutin olarak istenilen; tam kan sayımı, karaciğer, böbrek fonksiyon testleri, tam idrar tetkikleri gibi biyokimyasal testleri, C-reaktif protein (CRP), PCT gibi biyobelirteçleri alındı; daha sonraki süreçte dört hafta boyunca, haftalık CRP, prokalsitonin ölçümü yapıldı, HD seansı sonrasında prokalsitonin ölçümü tekrarlanarak diyaliz seansından ne kadar etkilendiğinin istatistiksel analizi yapıldı. Çalışma süresinde enfeksiyöz bulguları olan 26 hasta enfektif olgu grubu, enfeksiyöz bulguları olmayan 66 hasta kontrol grubu olarak tanımlandı. Kontrol grubunda yüksek akımlı diyalizörle HD tedavisi alanlarda HD sonrasında PCT değerindeki azalma istatistiksel olarak anlamlıydı (p:0,003). Enfekte olgu grubunda düşük akımlı diyalizörle tedavi alanlarda, kontrol grubunda PCT değerindeki azalma tedavinin ikinci haftasında istatistiksel olarak anlamlıydı (sırasıyla p:0,007 0,001). CRP ve PCT arasında pozitif korelasyon (rho: 0,502) saptandı. Birinci haftada, HD öncesinde alınan PCT ve CRP, HD sonrası ölçülen PCT için sırasıyla eğri altındaki alan (EAA): 0,828 0,860 0,822 cut-off değeri:0,59 20 1,04 p:0,000 0,001 0,000 duyarlılık % 76,9 %80,7 %69,2 özgüllük %81,8 %83,3 %90,9 saptandı. Sonuç olarak enfeksiyöz bulguları olmayan hastalarda PCT için 0,5 ng/ml cut-off değer olarak alınabileceği, CRP-PCT korelasyonu olduğu, yüksek akımlı diyalizörle tedavi alan enfekte olmayan hastalarda HD sonrası PCT değerlerinde azalma olduğu; PCT'nin invaziv işlemlerden etkilenmemesi ve sistemik bakteriyel enfeksiyonların tanısında yararlı olması yanı sıra, HD öncesinde alınan CRP'nin yol gösterici olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: C-reaktif protein, Prokalsitonin, Enfeksiyon, Kronik böbrek yetmezliği (Kronik böbrek hastalığı), Hemodiyaliz
Hastanede yatan hastalarda kandidemi, risk faktörleri ve epidemiyolojisi
Kandidemi invaziv kandida enfeksiyonların %50-70?ini oluşturan, tanı ve tedavisi zor, morbidite ve mortalitesi yüksek önemli bir klinik tablodur. Amerika Birleşik Devletleri?nde nozokomiyal kan dolaşımı enfeksiyonları etkenleri arasında Candida spp. dördüncü sırada yer almaktadır. Kandideminin yüksek mortaliteye sahip olması, bu enfeksiyonların gelişme riski yüksek hastaların önceden saptanması, preemptif veya profilaktik yaklaşımların belirlenmesi gereksinimini ortaya koymuştur. Yapılan birçok çalışmada kandidemi gelişimine neden olan risk faktörleri tanımlanmıştır.1 Temmuz 2009-1 Temmuz 2010 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde yatan hastalarda kandidemi sıklığı, kandidemi ile ilişkili risk faktörleri, kandidemi epidemiyolojisi, kan dolaşımı enfeksiyonu etkeni Candida türlerinin dağılımı ve tedavide kullanılan ajanlara duyarlılıkları saptanarak merkezimizde profilaksi ve preemtif tedavi stratejileri planlamak amacı ile yapılmış laboratuvara dayalı, prospektif gözlemsel bir çalışmadır.Hastaneye kabulden 48 saat sonra Center for Diseases Control and Prevention (CDC) kriterlerine uygun enfeksiyon semptom ve bulguları gösteren, en az bir kan kültüründe Candida spp. üremesi olan nozokomiyal kandidemi tanısı konan 71 hasta çalışmaya alınmıştır. Demografik özellikleri, altta yatan hastalıkları, risk faktörleri, klinik veriler, mikrobiyolojik verileri, antifungal duyarlılıkları, antifungal ve antibakteriyel tedavileri ve sonuçları çalışma için hazırlanan kandidemi hasta formuna kayıt edilmiştir.Nozokomiyal kandidemi insidansı 1000 başvuruda 0.94 vaka, nozokomiyal kandidemi insidans dansitesi 1000 yatış gününde 0.021 vaka (10000 yatış gününde 0.21 vaka) olarak saptanmıştır. Kandidemili 71 hastanın 34?ünde (%47.9) etken Candida albicans, 37?sinde (%52.1) albicans dışı Candida saptanmıştır. C. albicans en sık görülen tür olup (%47.9), bunu C.parapsilosis (%16.9), C.tropicalis (%15.5) izlemektedir. C. glabrata (%4.2), C. krusei (%4.2), C.guilliermondii (%4.2), C.kefyr (%4.2), C.lusitaniae (%1.4) ve C.rugosa (%1.4) daha düşük oranlarda saptanmıştır. En sık görülen kandidemi risk faktörleri antibiyotik kullanımı (%94.4) iken diğer sık görülen risk faktörleri son 1 ay içinde hastanede yatış (%93), santral venöz kateter ( %70.4 ) uygulaması, son 3 ay içinde hastanede yatış öyküsü (%69.0) ve yoğun bakım ünitesinde yatış öyküsü (%68.6) olarak saptanmıştır. Abdominal cerrahi, üretral kateter uygulaması ve piperasilin tazobaktam kullanımı C.albicans görülme riskini artırırken, son 3 ay içinde hastane yatış öyküsü albicans dışı Candida görülme riskini arttırmıştır. Yetmiş Candida suşuna amfoterisin B, flukonazol ve vorikonazol antifungal duyarlılık çalışılmıştır. Amfoterisin B direnci %1.4 ( sadece 1 C.kefyr suşunda ), flukonazol direnci %20 olup, Candida albicans?a %24.2 ( 8 suş), albicans dışı Candida?da %16.2 ( 6 suş) olarak saptanmıştır. Vorikonazol direnci %5.7 olup, Candida albicans?ta %12.1 direnç görülürken albicans dışı Candida?larda direnç saptanmamıştır. Çalışılan 50 Candida türünde kaspofungin direnci %2 (sadece 1 C.albicans suşunda) saptanmıştır. İtrakonazol 69 suş için çalışılmış olup, Candida albicans?ta %40.6 direnç, albicans dışı Candida?larda %16.2 direnç saptanmıştır. Kandidemili hastalarımızda kaba mortalite oranı %33 bulunmuştur. Risk faktörlerinden üretral kateter kullanımı ve mekanik ventilasyonun mortaliteyi artırdığı, antifungal tedaviye 48 saat önce ve sonra başlanmasının, nötropeni varlığının, santral venöz kateterin çıkartılmasının, kandidemi etkeninin C. albicans ve albicans dışı Candida olmasının kandidemi hastalarında mortaliteyi değiştirmediği saptanmıştır.Sonuç olarak hastanemizde kandidemi insidansı ve insidans dansitesi bazıları ülkemizde gerçekleştirilmiş literatürlerdeki çalışmalara benzer bulunmuştur. Kandidemi etkeni en sık C. albicans olmakla birlikte olguların yarısından fazlasında albicans dışı Candida?lar görülmektedir. Çalışmamızdaki sık görülen kandidemi risk faktörleri dikkate alındığında akılcı antibiyotik kullanımı, enfeksiyon kontrol önlemlerine uyulması, gereksiz invaziv girişimlerin ve medikal tedavilerin yapılmaması ile kandidemi gelişiminin azaltılabileceği söylenebilir. Tanımlanan risk faktörleri bulunan hastalar kandidemi gelişimi açısından takip edilebilir. Böylelikle mortalite ve morbiditesi yüksek kandideminin erken tanı ve tedavisi sağlanmış olabilir. Çalışmamızda izole edilen Candida türlerinin antifungal duyarlıklarına bakılmış ve flukonazol ve itrakonazol direncinin yüksek olduğu bulunmuştur. Bu sonuç kandidemi tedavisinde sıklıkla kullanılan, toksisitesi ve maliyeti az olan flukonazolün kullanımını kısıtlamaktadır. Ayrıca çalışmamızda Candida tür dağılımı ve antifungal direnç durumuna bakılmıştır. Bulunan sonuçlar doğrultusunda merkezimizde profilaktik ve preemptif tedavi stratejilerinin uygun şekilde planlanabileceği düşünülmüştür.
İntraserebral kanamaya bağlı ateş ile ciddi enfeksiyon ayırıcı tanısında prokalsitonin düzeyinin araştırılması
ÖZET Yoğun bakım ünitesi (YBÜ)'nde takip edilen, ateşi olan intraserebral kanama tanılı hastalarda santral ateşin tespiti, enfeksiyona bağlı ateşin tanısının erken konulması morbidite ve mortaliteleri yüksek olan enfeksiyonlu hastalarda kritik önem taşımaktadır. Bu nedenle santral ateş ve enfeksiyona bağlı ateşin ayırıcı tanısını sağlayan doğru ve hızlı sonuç veren laboratuvar incelemelerine gereksinim vardır. Bu çalışmanın amacı, intraserebral kanama nedeniyle yoğun bakım ünitesine yatırılan hastalarda erken evrede ateş etyolojisini belirlemek için sistemik prokalsitonin (PCT) düzeyinin bir biyobelirteç olarak kullanılıp kullanılmayacağını incelemektir. İntraserebral kanama (İSK) nedeniyle yoğun bakım ünitesinde yatan hastalarda; ateş etyolojisi erken belirlenerek akılcı antibiyotik kullanımı sağlanacak, gereksiz kullanımlar azaltılacak, var olan enfeksiyonların erken tanısı konularak morbiditenin ve mortalitenin önlenmesinin yanında ekonomik kazanç da sağlanacaktır. Cerrahi/dahili YBÜ'nde takip edilen İSK tanılı 73 hasta çalışmaya alındı. YBÜ'ne başvuruda veya takibi sırasında yüksek ateş gelişen hastalarda kan, idrar, endotrakeal aspirat (ETA) ve varsa yara kültürleri alındı. C-reaktif protein (CRP), PCT, lökosit sayısı, PMNL (polimorf nüveli lökosit) yüzdesi ve eritrosit sedimantasyon hızı (ESH) düzeyleri için kan örnekleri alındı ve günlük rutin olarak tekrarlandı. Hastalar yapılan klinik değerlendirme ve kültür sonuçlarına göre 39 enfeksiyon varlığı düşünülen hasta, 34 enfeksiyonu olmayan santral ateşli hasta olarak sınıflandırıldı. CRP, PCT, ESH, lökosit ve PMNL yüzdesi düzeyleri ile ateş etyolojisi arasındaki ilişki incelendi. Aynı zamanda hastalar ölen ve sağ kalan gruplarına ayrılarak serum CRP, PCT, ESH, lökosit ve PMNL yüzdesi düzeyleri ile prognoz arasındaki ilişki incelendi. İntraserebral kanama tanılı enfeksiyonu olan hastalar ile santral ateşi olan hastalar arasında PCT düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p<0.05). Enfeksiyonu olan hastaların odaklarına göre serum PCT düzeyleri incelendiğinde en yüksek ortalamanın çoklu enfeksiyonu olan hastalarda olduğu görüldü. Tanılarına göre incelendiğinde enfeksiyöz ateşi olan olgularda PCT düzeyleri ortalamasının yüksek olduğu ve CRP düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon olduğu görüldü (r: 0.461, p<0.05). Ancak santral ateşi olan olgularda PCT düzeyleri ile CRP düzeyleri arasında anlamlı ilişki saptanmadı (r:0.239, p>0.05). Enfeksiyöz ateşi olan olgularda PCT düzeyleri ile ESH, kan lökosit düzeyleri ve PMNL yüzdeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmadı (p>0.05). Benzer şekilde santral ateş olgularında da PCT düzeyleri ile ESH, kan lökosit düzeyleri ve nötrofil yüzdeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmadı (p>0.05). Yine enfeksiyöz ateşi olan olguların enfeksiyon odaklarına göre gruplandırıldığında hiçbir grupta PCT düzeyleri ile CRP düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmadı (p>0.05). PCT'nin, CRP, ESH, lökosit ve nötrofil yüzdesine göre intraserebral kanaması olan hastalarda görülen ateşi enfeksiyon ile ayırmada daha başarılı olduğu görüldü. Takip edilen 73 hastanın yoğun bakımda yatış süresi incelendiğinde, hastaların yatış süresi uzadıkça ortalama serum PCT düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttığı görüldü (p<0.05). Olguların prognoza göre PCT düzeyleri karşılaştırıldığında, ölümle sonuçlanan olguların başlangıç PCT düzeylerinin taburcu olan olgulara göre anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı (p<0.05). Sonuç olarak; PCT'nin, yoğun bakım ünitesine intraserebral kanama tanısıyla kabul edilen ve ateşi olan hastalarda, kanamanın sebep olduğu ateş ile enfeksiyona bağlı ateş ayrımında kullanılabilecek bir biyomarkır olduğu kanaatine varıldı. PCT, sadece muhtemel bir bakteriyel enfeksiyonu değil aynı zamanda enfeksiyonun prognozunu ve mortaliteyi de gösterebilmektedir. Anahtar Sözcükler: Prokalsitonin, Santral Ateş, Enfeksiyon, Lökosit, Nötrofil
Kronik hepatit b enfeksiyonlu hastlarda lamuvidine doğal direncin ınno-lipa yöntemiyle araştırılması
Dünya genelinde iki milyar kişi, Hepatit B virüsü (HBV) ile karşılaşmıştır ve bunların 350 milyonu HBV ile kronik olarak enfektedir. Yenidoğan ve ilk 1 yaşta geçirilen enfeksiyon % 90 oranında kronikleşmekte, bu oran 1-5 yaş arasında % 30'a inmektedir. Daha erişkin yaşlar da ise % 2-5 kronikleşme riski bulunmaktadır. HBV başlıca; vertikal, parenteral, horizontal bulaş, medikal işlemlerin sebep olduğu nozokomiyal bulaş ve korunmasız cinsel ilişki ile bulaşmaktadır. Kronik hepatit B tedavisinde günümüzde; immünmodülatör ve antiviral etkili pegile-interferonlar ve oral antiviral ajanlar kullanılmaktadır. Oral antiviral etkili ajanlardan Lamivudin; HBV replikasyonunu sağlayan ?revers transkriptaz (RT)? enzimini bloke etmekte, virüsün replike olmasını engellemektedir. Bu çalışmanın amacı, toplumdaki hepatit B virüsünün günümüzde kronik hepatit B tedavisinde sık olarak kullanılmakta olan lamivudine olan primer direnci saptamak ve tedaviye lamivudinle başlamanın etkinliği ve uygunluğunu değerlendirmektedir.Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı`na başvuran, herhangi bir antiviral tedavi almamış olan 100 hasta çalışmaya alınmıştır. 78 hasta HBeAg negatif, 22 hasta HBeAg pozitif saptanmıştır. HBeAg pozitifliği, ALT yüksekliği ve HBVDNA arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmıştır (p<0,05). Hastalarda primer lamivudin direnci araştırılmak üzere İNNO-LİPA yöntemi uygulanmıştır. Yalnızca HBeAg pozitifliği olan bir hastada rtM204V ve L180M mutasyonunun olduğu diğer hastalarda herhangi bir mutasyon motifinin olmadığı saptanmıştır.Yöremizde bulunan hepatit B virüsünün lamivudine dirençli suş olmadığı, tedaviye lamivudin ile başlamanın etkin ve uygun bir tedavi olduğu sonucuna varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Kronik hepatit B, Lamivudin, Primer direnç, İnnolipa
Çeşitli klinik materyallerden izole edilen metisiline dirençli staphylococcus aureus (MRSA) suşlarında vankomisinin invitro aktivitesinin araştırılması
ÖZETMetisiline dirençli Staphylococcus aureus (MRSA), hastane kaynaklı infeksiyonların önemli etkenlerinden olup bir çok hastanede endemik hale gelmiştir. Haziran 2002'de Amerika Birleşik Devletleri'de ilk vankomisine dirençli Staphylococcus aureus (VRSA) suşunun izole edilmesi, gelecekte bu dirençli bakterilerle oluşan enfeksiyonların önemli bir problem olacağını göstermesi açısından önemlidir. 2002 tarihinden itibaren günümüze kadar 13 VRSA suşu bildirilmiştir.Bu çalışmada, Fırat Üniversitesi Hastanesi'nde riskli hasta gruplarının olduğu yoğun bakım ünitesi başta olmak üzere diğer klinik ve poliklinik hastalarının klinik örneklerinden izole edilen MRSA suşlarında mikrodilüsyon broth yöntemi ile vankomisinin in-vitro aktivitesinin araştırılması amaçlanmıştır. Klinik izolatların tanımlanması, MRSA'nın tanımlanması ve vankomisin MIC değerinin belirlenmesi Clinical Laboratory Standards Institute (CLSI) kriterlerine göre yapıldı.Enfeksiyonu etkeni toplam 104 MRSA suşu tespit edildi. MRSA tespit edilen hastaların 56'sı bayan, 48'si erkekti. Suşların 33'ü (%31,7) Anestezi ve reanimasyon yoğun bakım ünitesinden, 14'ü (%13,5) Enfeksiyon hastalıkları kliniğinden, 7'si (%6,7) plastik cerrahi kliniğinden izole edildi. İzole edilen MRSA suşlarında mikrodilüsyon broth yöntemi ile tüm suşlar vankomisine duyarlı bulundu. Suşların 14'ünde (%13,5) vankomisin MIC değeri 0.125 µg /mL, 21'inde (%20,2) 0.25 µg /mL, 52'sinde (%50) 0.5 µg /mL, 11'inde (%10,6) 1 µg /mL ve 6'sında (%5,8) ise 2 µg /mL bulundu. Öncesinde vankomisin kullanımı olan hastalarda artmış vankomisin MIC değerleri dikkati çekti.MRSA'ların etken olduğu infeksiyonların artışı ve birçok antibiyotiğe dirençli olmaları nedeniyle MRSA'larla oluşan infeksiyonlarda tek tedavi seçeneği olarak çoğu kez vankomisin kullanılmaktadır. Vankomisinin sık kullanılması sonucu, S. aureus kökenlerinde vankomisine karşı artmış MIC düzeyleri duyarlılık sınırları içinde bulunsa dahi tedavide başarısızlıklar görülmektedir. Giderek artan sıklıkta bildirilmeye başlanan h-VISA, VISA ve VRSA suşları ülkemizde de yakın gelecekte görülecek direnç gelişiminin ilk uyarılarını vermektedir. Bu nedenle vankomisin kullanımında dikkatli davranılması, endikasyon dışı kullanılmasının kısıtlanması ve enfeksiyon kontrol önlemlerine dikkat edilmesi gereklidir.Anahtar kelime: MRSA, Vankomisin, Minimum inhibitör konsantrasyon
Deri ve yumuşak doku enfeksiyonlarında etkenlerin ve risk faktörlerinin retrospektif incelenmesi
Deri yumuşak doku enfeksiyonları, klinik tanısı ve tedavisi kolay olmasına rağmen eşlik eden hastalıklara, immun sisteme, enfeksiyon odağının anatomik yerine, etken mikroorganizmanın virülansına ve antibiyotik direncine göre ciddi morbiditeye neden olabilir, özellikle yaşlı ve immünyetmezlikli hastalarda mortal seyredebilir. Ayrıca komplike deri yumuşak doku enfeksiyonları ile sağlık bakımı ile ilişkili deri yumuşak doku enfeksiyonlarında risk faktörlerini bilmek tedaviyi planlamak açısından klinisyene fayda sağlar. Çalışmamızda hastanemize yatarak tedavi edilen deri ve yumuşak doku enfeksiyonlu hastaların klinik özellikleri, deri ve yumuşak doku enfeksiyonlarının klinik tipleri, bu enfeksiyonlardan izole edilen etken mikroorganizmalar, komplike deri yumuşak doku enfeksiyonu ve sağlık bakımı ile ilişkili deri yumuşak doku enfeksiyonu gelişmesindeki risk faktörleri araştırıldı. Ayrıca kronik hastalıklar, klinik özellikler ve eşlik eden bazı özel durumlar açısından <65 yaş ve ≥65 yaş hastaları karşılaştırıldı. Bu çalışmada deri ve yumuşak doku enfeksiyonu tanısı almış 206 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Diyabetes mellitusun ve ileri yaşın komplike deri ve yumuşak doku enfeksiyonu gelişmesinde risk faktörleri olduğu saptandı. Operasyon öyküsünün, son 1 ay içinde hastanede yatışın ve antibiyotik kullanımının ise sağlık bakımı ile ilişkili deri yumuşak doku enfeksiyonu gelişimindeki risk faktörleri olduğu gösterildi. Alınan kültür sonuçlarına göre toplum kökenli deri yumuşak doku enfeksiyonlarından izole edilen etkenlerin çoğu metisilin duyarlı stafilokoklarken, sağlık bakımı ile ilişki DYDE'de en sık üreyen mikroorganizmalar sıklık sırasına göre P. aeruginosa, E. coli, metisiline dirençli Staphylococcus aureus olduğu tespit edildi. Sonuç olarak diyabetes mellitus hem deri yumuşak doku enfeksiyonlu hastalarda sık saptanan komorbid hastalık hem de komplike deri yumuşak doku enfeksiyonu gelişimi için bir risk faktörü olarak saptandı. Diyabetes mellitus ve ileri yaş gibi komplike deri yumuşak doku enfeksiyonu için risk faktörlerinin varlığında hastaların tanı ve tedavi planı hızlıca yapılmalı, hastalar yatırılarak takip edilmelidir. Yakın zamanda geçirilmiş operasyon öyküsü, antibiyotik kullanımı ve hastanede yatışı olan hastalarda da deri ve yumuşak doku enfeksiyonuna daha dirençli mikroorganizmaların sebep olabileceği düşünülmeli ve ampirik tedavi dirençli Gram pozitif ve Gram negatif bakterileri kapsamalıdır. Anahtar Kelimeler: Deri yumuşak doku, komplike, sağlık bakımı ile ilişkili, geriatri, risk faktörleri.
Zonguldak bölgesinde maden işçilerinde leptospiroz seroprevalansının araştırılması
Amaç: Leptospiroz, dünya çapında en yaygın görülen zoonozlardandır. Enfeksiyona Leptospira cinsi patojen bir spiroket neden olmaktadır. İnsanlarda hastalık genellikle non-spesifik kendini sınırlayan ateşli hastalık şeklinde görülür; ancak olguların %5-10'nunda Weil hastalığı (sarılık, akut böbrek yetmezliği, kanama diyatezi ile karakterize) ve şiddetli pulmoner hemorajik sendrom şeklinde hastalığın şiddetli formları da gelişebilmektedir. Bu çalışmada amaç, Zonguldak bölgesinde kömür madeni işçilerinde leptospiroz seroprevalansının belirlenmesidir. Yöntem: Çalışma kapsamında 20 Haziran 2013- 20 Temmuz 2013 tarihleri arasında Zonguldak Türkiye Taşkömürü Kurumu'na bağlı 5 farklı kömür madeninde çalışan toplam 185 maden işçisinden, gönüllülük esasına göre 5 cc kan örneği alınmıştır, serum örnekleri -80°C'de saklanmıştır. Maden işçilerine yaş, yerleşim bölgesi, madende çalışma yılı, madende haftalık çalışma saati, halen başka bir meslekle uğraşma, önceden başka bir meslekle uğraşma, madende fare görme ve görme sıklığı, farenin en sık görüldüğü mevsimler, madende fare pisliği görme, madende eşyalarda fare yeniği görme, madende farenin yiyecek ve içeceklerle teması, madende el temizliği hakkında soruların bulunduğu bir anket formu da doldurulmuştur. 09.06.2014- 10.06.2014 tarihlerinde T.C Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Veteriner Kontrol Merkez Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü Spiroket Hastalıkları Teşhis Laboratuvarı'nda, leptospiroz yönünden seroepidemiyolojik çalışmalarda referans test yöntemi olarak kullanılan mikroskobik aglütinasyon testi (MAT) ile serum örneklerinde 8 ayrı serotipte Anti-Leptospira antikor düzeyleri araştırılmıştır. Bulgular: Yapılan bölgesel seroprevalans çalışmasında leptospiroz açısından risk grubunda bulunan maden işçilerinin serum örneklerinin hiçbirisinde MAT ile seropozitiflik saptanmamıştır. Yapılan anket ile maden işçileri ile ilgili olarak demografik veriler ortaya konulmuştur. %100'ü erkek olan işçilerin yaş ortalamaları 36±6 yıl olarak saptandı. Madende yeraltında çalışma yılı ortalamaları 11±6 idi. Yeraltında haftalık olarak ortalama çalışma saatleri 44±6 idi. İşçilerin %18.9'unun köyde, %50.3'ünün ilçede, %30.8'inin il merkezinde ikamet etmekte olduğu tespit edildi. Maden işçilerinin %7.0'si çiftçilik, %2.7'si avcılık, %0.5'i gemicilik ve %0.5'i besicilik yapmaktaydı. Maden işçiliği öncesinde işçilerin %13.5'i çiftçilik, %3.8'i avcılık, %1.1'i gemicilik ve %2.7'si besicilik yapmıştı. Farelerin madenler içerisinde işçilerin %82.7'si tarafından her gün görüldüğü tespit edildi. İşçilerin %65.4'ü farelerin her mevsim aynı oranda görüldüğünü, %20.0'si farelerin en çok yaz mevsiminde görüldüğünü belirtti. Çevrenin kontaminasyonu ile ilgili olarak işçilerin %35.7'si madende fare pisliği gördüğünü belirtti. Madene götürülen giyeceklerde, yiyecek ve içecek kaplarında fare yeniği görme, işçilerin %68.1'i tarafından belirtildi. İşçilerin %55.7'si tarafından farelerin madene götürülen yiyeceklerle ve içeceklerle temasının olduğu belirtildi. Madene götürülen yiyeceklerin yemek vaktine kadar işçilerin %91.9'u tarafından poşet/kese kağıdı içerisinde saklandığı tespit edildi. Madende işçilerin %76.2'sinin el temizliği yaptığı, bunların da %94.3'ünün sadece su ile el temizliği yaptığı saptandı. Sonuç: Çalışmamızda maden işçilerinin serum örnekleri leptospiroz açısından MAT ile Türkiye'de rutinde kullanılan 8 leptospira serotipi ile test edilmiştir. Yukarıda belirtilen tüm risk oluşturacak durumlara ve sonuçlara rağmen hiçbirinin serum örneğinde leptospiroz açısından teması göstermesi bağlamında seropozitiflik saptanmamıştır.
Kronik böbrek yetmezliği hastalarında hantavirus seroprevelansı
"Hemorajik ateş ve renal sendrom" Hantavirus genusuna bağlı virüsler tarafından oluşturulan hastalıkları tanımlamaktadır. Bu virüsler kemirici hayvanlarda asemptomatik enfeksiyonlara neden olurlar. İnsanlar kemiricilerin sekresyonlarından bulaşan damlacıklarla enfekte olurlar. Hantavirus genusu Hantaan, Seoul, Puumala, Prospect Hill, Maaji virüs gibi çeşitli virüsleri içermektedir. Bu virüslerin her biri farklı şiddette bir klinik tabloya yol açmaktadır (1). "Hemorajik ateş ve renal sendrom" ateş, hipotansiyon, hemoraji ve böbrek yetmezliği ile karakterizedir. Ateş, hipotansiyon, oligürik faz, diüretik faz ve konvelesan dönem hastalığın başlıca evrelerini oluşturur. Hafif seyreden olgularda hipotansiyon ve oligüri izlenmeyebilir (1). Literatürde ülkemizde Hantavirüs enfeksiyonu ile ilgili çok az sayıda çalışma mevcuttur. Türkiye'de hasta serumlarında Hantavirüse karşı IgG antikor varlığı 1997 ve 2004 yılında iki çalışmada saptanmış olup ilk akut Hantavirüs enfeksiyonu salgını da Zonguldak ve Bartın'da ortaya çıkmıştır. Hantavirüs enfeksiyonu Türkiye için bir gerçek olmakla birlikte, enfeksiyonun epidemiyolojik karekteri hakkında bilgiler sınırlıdır. Bülent Ecevit Üniversitesi, Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji ve Erişkin Nefroloji polikliniklerine başvuran kronik böbrek yetmezliği olan olguların çalışma grubuna, İç Hastalıkları ve Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji polikliniklerine başvuran herhangi bir böbrek hastalığı bulunmayan hastaların ise kontrol grubuna alınmıştır. Olgulardan elde edilen serum örneklerinden 1ml ayrılmış ve -80 °c derin dondurucuda serolojik inceleme yapılıncaya kadar korunmuştur. Elde edilen serum örnekleri soğuk zincir korunacak şekilde Bülent Ecevit üniversitesi İmmünoloji laboratuarına ulaştırılmış, hanta virüse karşı oluşmuş IgG tipi antikorların varlığı ELİSA yöntemi ile araştırılmıştır.
Sağlık personelinde kızamık, kızamıkçık, kabakulak ve suçiçeği seroprevalansının değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç : Sağlık personelleri, hastaların respiratuar sekresyonları, enfekte kan ve vücut sıvılarıyla temas gibi riskler nedeni ile bazı enfeksiyon hastalıkları açısından toplum geneline göre artmış risk altındadırlar. Bu nedenle özellikle aşı ile önlenebilen hastalıklara karşı sağlık personelinin bağışıklanması, hem sağlık personelinin korunmasını sağlayacak hem de diğer hastalara yayılımının önlenmesinde yardımcı olacaktır. Günümüzde herhangi bir sağlık kurumunda hastalara hizmet veren sağlık personeli için bağışıklama programlarının oluşturulması ve uygulanması giderek önem kazanmaktadır. Bu çalışmada, Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi'nde görev yapan sağlık personelinde aşı ile önlenebilir hastalıklardan olan kızamık, kızamıkçık, kabakulak ve suçiçeği antikor düzeylerinin belirlenmesi ve aşılama öncesi serolojik taramanın maliyet etkinliğini değerlendirerek, etkin bir bağışıklama programının oluşturulması amaçlanmıştır. Metod: Bu çalışma 10/03/2014 – 10/01/2015 tarihleri arasında Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi'nde yapılmıştır. Katılımcıların yaş, cinsiyet, meslek, bölüm, çalışma süreleri, çocukluklarının geçtiği yerleşim birimleri, hastalık geçirme öyküleri ve aşılanma durumları bir anket formu ile sorgulanmıştır. Serum örnekleri üretici firma (NOVATEC) önerileri doğrultusunda Enzyme-linked Immunosorbent Assay (ELISA) yöntemiyle çalışılmıştır. Bulgular : Çalışmaya toplam 384 gönüllü sağlık personeli dahil edilmiş olup katılanların % 61,2'si kadın, % 38,8'i erkekti ve çalışmaya katılan sağlık personelinin % 52,6'sı hemşire, % 30,5'i yardımcı personel, % 16,9'u doktor idi. Çalışmaya katılanların yaş ortalaması 32,43±6,4 ve ortalama görev süreleri 4,86±3,0 idi. Serolojik test sonuçları değerlendirildiğinde hastanemizde görev yapan sağlık personelinin, seropozitiflik düzeylerinin, kızamıkçık için % 98,2, suçiçeği için % 94,3, kabakulak için % 94 ve kızamık için ise % 92,2 olduğu belirlenmiştir. Anket sonuçları ile serolojik test sonuçları karşılaştırıldığında; sağlık personelinde hastalık geçirme öyküsünün duyarlılığı kabakulak ve kızamık için yüksek değerlerde iken (sırasıyla % 81,6 ve % 80,5), kızamıkçık için % 43,4 gibi çok düşük değerlerde olduğu belirlenmiştir. Ayrıca MMRV enfeksiyonlarının hepsinde hastalığı geçirme öyküsü için yüksek pozitif prediktif değerler saptanmıştır; kızamıkçık geçirme öyküsü için % 98,9, kabakulak geçirme öyküsü için % 97,5, suçiçeği geçirme öyküsü için % 96,9 ve kızamık geçirme öyküsü için % 95,6 pozitif prediktif değerler saptanmıştır. MMR ve suçiçeği enfeksiyonları için yapılan maliyet etkinlik çalışması sonucunda MMR enfeksiyonları için serolojik tarama yapılarak aşılama uygulanması lehine 2.507,00 ₺ gibi bir maliyet farkı saptanırken, suçiçeği enfeksiyonu için maliyet farkı yine serolojik tarama yapılması lehine 20.787,00 ₺ olarak saptanmıştır. Özellikle suçiçeği için aşılama öncesi serolojik tarama yapılarak seronegatifliğin gösterilmiş olmasının maliyet etkinlik açısından uygun olduğu belirlenmiştir. Sonuç : Sonuç olarak, elde edilen verilerin, hastanemiz sağlık personelinin mevcut serolojik durumunun belirlenmesinde, mesleki iş güvenliği eğitim programlarının ve bağışıklama programlarının oluşturulmasında yol gösterici olabileceği düşünülmüştür. Özellikle riskli bölümlerde çalışan sağlık personelinin bağışıklık durumunun serolojik testlerle desteklenmesinin ve duyarlı sağlık personelinin aşılanmasının gerektiği sonucuna varılmıştır. Anahtar Sözcükler: Kızamık, kızamıkçık, kabakulak, suçiçeği, aşı, sağlık personeli
Çeşitli klinik örneklerden hastane enfeksiyon etkeni olarak izole edilen karbapenem dirençli acinetobacter baumannii suşlarının pfge yöntemiyle genotiplendirilmesi
Hastane enfeksiyonları morbidite ve mortalite oranlarını, hastanede kalış süresini ve tedavi maliyetini önemli ölçüde arttırdığı için, önemli bir sağlık problemi olmaya devam etmektedir. Acinetobacter cinsi bakteriler hastane enfeksiyonlarına yol açan etkenler içinde önemli bir yer tutmaktadır. Bu etkenlerin hastane enfeksiyonlarında sık olarak saptanmalarının nedenleri, dış ortam koşullarında kolaylıkla yaşayabilmeleri ve antibiyotiklere karşı çoğul direnç kazanabilmeleridir. Acinetobacter baumannii salgınlarının kaynağının doğru ve hızlı tespiti, enfeksiyonun tedavisi ve salgının kontrolü açısından önemlidir. Salgın epidemiyolojisinde Pulsed-Field Gel Electrophoresis ile total genom polimorfizminin analizi en güvenilir yöntemdir ve genotiplendirmede altın standart olarak kabul edilmektedir. Çalışmamızda Fırat Üniversitesi Hastanesi Merkez Laboratuarı ile Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı Laboratuar' ına 1 Aralık 2013 – 30 Haziran 2014 tarihleri arasında gönderilen çeşitli klinik materyallerden hastane enfeksiyon etkeni olarak izole edilen 93 adet karbapenem dirençli A. baumannii izolatının PFGE yöntemiyle moleküler benzerliklerinin araştırılması amaçlandı. 93 adet A. baumannii suşunun disk difüzyon yöntemi ile yapılan antibiyogramlarına göre, tümünün imipeneme karşı dirençli olduğu bulundu. Tiplendirilen 93 A. baumannii suşu 30 farklı PFGE profili gösterdi. Klonal yönden ilişkili suşlar, 7 farklı küme içerisinde yer aldı. Toplam 93 A. baumannii suşunun 80'i herhangi bir küme içerisinde yer aldı. Suşların kümeleşme oranı %86 bulundu. Çalışmamızda en fazla izolat sayısına sahip I kümesinde yer alan 55 suşun izolasyon tarihleri incelendiğinde, bu klonun hastanemizde yaklaşık 7 ay varlığını sürdürdüğü görüldü. Sonuç olarak; bu çalışma hastanemizde A. baumannii izolatlarının, aradan 7 ay gibi uzun bir süre geçmesine rağmen benzer olduğunu gösterdi. Ayrıca PFGE 'nin diğer çalışmalarla benzer şekilde izolatlar arası benzerlik ya da farklılıkların tespitinde mevcut en önemli ayırıcı yöntem olduğu düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Acinetobacter baumannii, karbapenem direnci, PFGE, genotipleme
Kronik hepatit b enfeksiyonu tedavisinde kullanılan tenofovir'in kemik mineralizasyonu üzerine olan etkisinin araştırılması
Dünya genelinde iki milyar kişi Hepatit B virüsü (HBV) ile karşılaşmış olup, bunların 350 milyonu HBV ile kronik olarak enfektedir. Yenidoğan ve ilk 1 yaşta geçirilen enfeksiyon %90, 1-5 yaş arasında %30, erişkin yaşlar da ise %2-5 oranın da kronikleşmektedir. HBV başlıca; vertikal, parenteral, horizontal bulaş, medikal işlemlerin sebep olduğu nozokomiyal bulaş ve korunmasız cinsel ilişki ile bulaşmaktadır. Kronik hepatit B tedavisinde günümüzde; immünmodülatör ve antiviral etkili pegile-interferonlar ve oral antiviral ajanlar kullanılmaktadır. Oral antiviral etkili ajanlardan tenofovir: HBV polimeraz aktivitesini inhibe eder, DNA içine girdikten sonra DNA zincirini sonlandırır. HIV hastalarında tenofovir tedavisi altında kemik mineral dansitesinde azalma tespit edilmiştir. Bu çalışmanın amacı, kronik HBV enfeksiyonlu hastalarda tenofovir tedavisinin kemik mineralizasyonu üzerine olan etkisini araştırmaktır. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı'na başvuran, tenofovir tedavisi başlanan 30 hasta çalışmaya alınmıştır. Tedavi öncesi ve tedavinin 1., 2. ve 3. yılı hastaların lomber bölgelerinden DEXA ölçümleri yapıldı. Tedavi başlangıcı ile tedavinin 3. yılında yapılan T ve Z skor ölçümlerine göre kemik mineral dansitesinde istatistiksel olarak da anlamlı azalma saptanmıştır (p<0.05). Diğer parametrelerle karşılaştırıldığında kemik mineral dansitesindeki azalma ile vit D arasında da anlamlı ilişki saptanmıştır (p<0.05). Sonuç olarak; kronik HBV hastalarında tenofovir tedavisiyle kemik mineral dansitesinde azalma tespit edilmiş olup hastalarının bu yan etki nedeniyle periyodik takipleri yapılmalı ve gereken hastalara D vitamini tedavisi verilmelidir. Anahtar Kelimeler: Kronik hepatit B, Tenofovir, kemik mineralizasyonu, D vitamini
Yoğun bakım ünitelerinde yatan yaşlı ve erişkin hastalarda gelişen nozokomiyal infeksiyon sıklığı ve etkileyen risk faktörleri
Toplumda 65 yaş üzerindeki hastaların giderek artması nozokomiyal infeksiyonlar için özel bir popülasyon oluşturmaktadır. Bu yaş grubunda infeksiyonlara yatkınlık, azalmış hücresel immunite gibi konak savunmasının bozulmasından kaynaklanmaktadır. Bu konunun önemine rağmen yaşlı hastalardaki nozokomiyal infeksiyonların insidansı ve risk faktörleri hakkında çok az şey bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı hastanemiz medikal YBÜ'lerde yatan yaşlı hastalarda gelişen nozokomiyal infeksiyonların sıklığı, risk faktörleri ve mortaliteyi etkileyen faktörleri araştırmaktır.Çalışmamız Ocak 2008-Aralık 2008 tarihleri arasında 4 YBÜ'de 48 saatten uzun süre yatırılarak takip edilen toplam 433 hasta ile yapılmıştır. Hastaların 228'i 65 yaş ve üzeri, 205'i 18-65 yaş arasındadır. Yaşlı ve erişkin hastalar Nİ gelişimini etkileyen risk faktörleri, etkenler ve mortalite oranları yönünden karşılaştırılmıştır, ayrıca Nİ gelişen ve gelişmeyen yaşlı hastalar risk faktörleri açısından karşılaştırılmıştır. Nİ gelişimi açısından yaşlı ve erişkin grup arasında fark saptanmamıştır. Yaşlı grupta Nİ insidansı %51, erişkin grupta %48.8 olarak bulunmuştur. Nİ olan yaşlı hastalarda diyabet, KOAH ve kronik hastalık varlığı erişkin hastalardan anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Her iki grupta da en sık rastlanan Nİ pnömoni olup MV kullanımı her iki grupta da yüksek olarak saptanmıştır.Nozokomiyal infeksiyonu olan yaşlı hastalarda hastanede yatış süresi ve mortalite Nİ olmayanlara göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. İleri yaş, yatış süresinin uzunluğu, SVK ve MV uygulaması, bilinç bozukluğu, kronik hastalık varlığı, Nİ ve malignite mortalitayi artıran bağımsız risk faktörleri olarak bulunmuştur.Sonuç olarak nozokomiyal infeksiyon YBÜ'de takip edilen yaşlı hastalar için önemli bir mortalite nedenidir. Çalışmamızda invaziv yöntemlerin kullanımı ile infeksiyon insidansının arttığı gösterilmiştir. İnvaziv işlemlerin kısa süreli ve kısıtlı kullanımının infeksiyonların azaltılmasına önemli bir katkı sağlayacağı düşünülmüştür.Anahtar sözcükler: Nozokomiyal infeksiyon, yaşlı hasta, risk faktörleri
Kronik Hepatit B hastalarında pegileinterferon /lamivudin tedavisinin işitme fonksiyonları üzerine etkisi ve eşlik eden diğer yan etkilerin değerlendirilmesi
Bu çalışma, kronik hepatit B (KHB) hastalarında monoterapi veya kombine tedavi şeklinde uygulanan pegileinterferon ve pegileinterferon+lamivudin tedavisi süresince ortaya çıkan klinik yan etkiler ile bu tedavilerin işitme fonksiyonları üzerine olan etkisinin araştırılması amacıyla yapıldı. Çalışmada KHB tanısı alan toplam 54 hasta dört tedavi grubuna ayrıldı: Grup 1'deki hastalara pegileinterferon-alfa 2a; grup 2'ye pegileinterferon-alfa 2a ve lamivudin; grup 3'e pegileinterferon-alfa 2b ve grup 4'e pegileinterferon-alfa 2b ve lamivudin tedavisi uygulandı. Hastalar çalışmaya başlamadan hemen önce ve çalışmanın 12., 24. ve 48. haftalarında ortaya çıkan sistemik (ateş, grip benzeri sendrom, miyalji, halsizlik, artralji, baş ağrısı, iştahsızlık, kusma, ishal, öksürük, konsantrasyon bozukluğu, aşırı uyku, uykusuzluk, kilo kaybı, libido azalması, saç dökülmesi, anksiyete, deliryum, intihar düşüncesi, nöbet), hematolojik, biyokimyasal, audituar yan etkiler (otalji, tinnitus, vertigo ve dengesizlik) ve işitme sistemi (standart ve yüksek frekans odyometri ile) değerlendirildi.Tedavi uygulanan tüm hastalarda en sık görülen sistemik yan etkiler; grip benzeri sendrom, miyalji, halsizlik, başağrısı, konsantrasyon bozukluğu, kilo kaybı, saç dökülmesi olarak saptandı. Toplam tedavi süresince her bir sistemik yan etkinin görülme sıklığında tedavi grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmazken, gruplar tedavinin 12., 24. ve 48. haftalarında toplam tedavi süresinden bağımsız değerlendirildiğinde ateş, iştahsızlık, uyku artışı için istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0.05). Diğer sistemik yan etkiler açısından ise anlamlı farklılık saptanmadı. Yan etki görülme sıklığında 12. haftaya göre 48. haftadaki takiplerde azalma eğilimi belirlendi. Uygun kriterlere göre tedavi yanıtı değerlendirildiğinde gruplar arasında anlamlı istatistiksel farklılık saptanmadı. Tüm tedavi gruplarında tedavi başlangıcındaki işitme eşiği ile 12., 24. ve 48. haftalardaki işitme eşikleri arasında ortalama 1-10 dB'lik yükselme saptandı. Fakat herbir grup için takip haftalarındaki bu yükselme, tedavi başlangıcındaki işitme eşiğine göre istatistiksel olarak anlamlı değildi. İşitme eşiklerinde en fazla yükselmenin, yüksek frekanslarda (10000, 12000 ve 16000 Hz) olduğu görüldü. Tedaviye bağlı en sık karşılaşılan audituar yan etkiler, sırasıyla tinnnitus, vertigo, denge bozukluğu ve otalji idi.Sonuç olarak, her iki pegileformun birbirine ve kombineterapinin monoterapiye hem sistemik, hematolojik yan etkiler hem de tedavi cevabı açısından üstünlüğü saptanmadı. Fakat kombine terapi alan gruplarda istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmamasına rağmen monoterapi grubuna kıyasla hematolojik yan etki oranları daha yüksekti. Tedavi uygulanan tüm gruplarda işitme eşiğindeki hafif bir yükselmenin olması ise istatistiksel olarak anlamlı olmasa da PEG-IFN tedavisi uygulanan hastalarda işitme fonksiyonlarının moniterize edilmesinin faydalı olabileceğini düşündürmektedir.Anahtar Kelimeler: Kronik hepatit B, Pegileinterferon, İşitme kaybı, Yan etki.
Kolonize vankomisin dirençli enterokok suşlarında linezolid ve tigesiklinin in-vitro aktiviteleri
Enterokoklar virulansı düşük mikroorganizmalar olmalarına rağmen önemli bir nozokomiyal infeksiyon etkenleridir. Çevre şartlarına dayanıklı olmaları, birçok antimikrobiyal ajana karşı intrensek dirençli olmaları ve yeni direnç geliştirme yetenekleri nedeniyle son yıllarda hastane kaynaklı infeksiyon etkenleri arasında üst sıralara yükselmişlerdir.Çalışmamız 01/09/2007-01/09/2009 tarihleri arasında yapılmıştır. Bu çalışmada vankomisin dirençli enterokoklara bağlı gelişen infeksiyonlarda alternatif olabilecek tigesiklinin ve 2005 yılından bu yana Türkiye'de kullanılmakta olan linezolidin in-vitro duyarlılıklarının belirlenmesi amaçlanmıştır.Bu çalışmada Fırat Üniversitesi Hastanesi Anestezi ve Reanimasyon Yoğun Bakım Ünitesi ile Onkoloji Kliniği'nde yatan hastalarda 2 yıllık sürede VRE kolonizasyonu ve izole edilen VRE suşlarında linezolid ile tigesiklinin in-vitro aktiviteleri araştırıldı. 680 hastadan 105 hastada VRE pozitifliği tespit edildi. VRE suşlarının 80'i E. faecium (%76.2), 25'i E. faecalis (%23.8) olarak saptandı. 105 hastada antibiyotik kullanımı mevcuttu. En sık kullanılan antibiyotikler glikopeptid ve geniş spektrumlu sefalosporinlerdi. Kolonize VRE suşlarında linezolid ve tigesiklinin mikrodilüsyon broth ile belirlenen MİK değerlerine göre direnç tespit edilmedi.Sonuç olarak, hastaların uzun süreli tedavi gördüğü ve antibiyotik kullanımının yaygın olduğu kliniklerde enterokoklar önemli nozokomiyal patojenlerdir. Bu nedenle izole edilen enterokokların antibiyotik duyarlılığı, tür tayini ve vankomisin duyarlılığı araştırılmalıdır. VRE tespit edilen hastalar için kontrol ve korunma önlemleri alınmalıdır.Anahtar kelimeler: Vankomisine dirençli enterokok, linezolid, tigesiklin
Brusellozlu olguların epidemiyolojik, klinik ve laboratuvar özelliklerinin retrospektif olarak incelenmesi
Ülkemizde endemik olarak görülen ve geniş bir klinik dağılımla karşımıza çıkan bruselloz çok sayıda hastalıkla ayırıcı tanıya girmektedir. Tanı çoğunlukla klinik belirti ve bulguların olduğu hastada Serum Tüp Aglütinasyon (STA) testinin pozitif olmasıyla konmaktadır. Son zamanlarda kullanıma giren BACTEC kan kültürü yöntemleri ile etkenin üretilme oranı artmış ve izolasyon süresi düşmüştür. Tedavi edilmeyen olgularda mortalite düşüktür ve en önemli ölüm sebebi endokardit ve menenjittir.0cak 1994 ve Aralık 2008 tarihleri arasında kliniğimize başvuran, yatarak veya poliklinikte ayaktan takip ve tedavisi yapılan 328 Brucella olgusu retrospektif olarak incelendi. Olgular; cinsiyet ve yaşa göre dağılımları, çiğ süt ve süt ürünleri (özellikle çiğ sütten yapılmış peynir) tüketimi, hayvancılık, şikayet süreleri, başvuru yakınmaları, muayene ve laboratuvar bulguları, tanı ve tedavileri yönünden değerlendirildi. Tüm olgularda tanı; klinik belirti ve bulguların varlığında STA testinin pozitif olmasıyla konuldu. Kan kültürlerinde üreme oranları tespit edildi.Çalışmaya alınan 328 bruselloz olgusunun 166'sı (%50,6) erkek, 162'si (%49,4) kadındı. Olgularımızın yaş ortalaması 34,6±15,06 (yaş aralığı 15?77) olarak bulundu. Olgularımızda süt ve süt ürünleri kullanımı bulaş da öne çıkan bulgu olarak görüldü. Hastalarımızın 213'ünde (%64,9) süt ve süt ürünleri kullanımı mevcuttu. Dört olguda laboratuvar bulaşı tespit edildi. Hastaların klinik formları incelendiğinde 241'i (%73,5) akut, 46'sı (%14) subakut, 17'sinin (%5,2) kronik ve 24'ünün (%7,3) relaps formda olduğu görüldü. Olguların %76,5 ilkbahar ve yaz ayında ortaya çıktığı görüldü.Hastalarımızın klinik ve laboratuvar bulguları incelendiğinde, ateş 278 (%84,8) , terleme 238 (%72,6), artralji 175 (%53), halsizlik 172 (%52,4) , üşüme titreme 141 (%43), bel ağrısı 123 (%37,5), iştahsızlık 101 (%30,8), sırt ve kalça ağrısı 76 (%23,2), başağrısı 74 (%22,6), miyalji 59 (%18) ve kilo kaybı 50 (%15,2), hepatomegali 79 (%24,1), splenomegali 70 (%21,3) lenfadenopati 47 hastada (%14,3) görüldü.Komplikasyon gelişen olgu sayısı 62 (%18,9) olarak saptandı, en sık komlikasyonlar osteoartriküler komplikasyonlardı. En sık komplikasyon ise 21 hastada (%6,4) spondilodiskit olarak görüldü. Olgularımızın hepsine kan kültürü yapılmıştı. Kan kültürlerinde üreme oranı %50 olarak saptandı.Anahtar kelimeler; Brucelloz, Serum tüp aglütinasyon testi, Ateş
Hastanede yatan hastalardan enfeksiyon etkeni olarak soyutlanan candida suşlarının tiplendirilmesi ve antifungal ilaçlara karşı duyarlılıklarının e-test yöntemi ile araştırılması
İnvaziv Candida enfeksiyonlarının öneminin artışında; epidemiyolojik faktörler, risk faktörleri, mortalite, yeni etkenler, tanı zorluğu, tedavi maliyetleri ve antifungal ajanlara direnç gelişimi gibi pek çok faktörün katkısı vardır.Bu çalışmada, Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Nisan 2009 ile Nisan 2011 tarihleri arasında kandidemi ve/veya invaziv Candida enfeksiyonu tanısı ile takip edilen tüm hastalar klinik farkı gözetmeksizin değerlendirmeye alındı. Hastalar yaş, cinsiyet, invaziv Candida enfeksiyonu oluşumuna zemin hazırlayan risk faktörleri, takip edildikleri klinikler, invaziv Candida enfeksiyonu ataklarının sistemlere göre dağılımı açısından değerlendirildi. İzole edilen Candida suşları germ tüp testi ve APİ ID 32 C identifikasyon sistemi ile tiplendirildi ve antifungal duyarlılıkları E-test yöntemi ile çalışıldı.İnvaziv Candida enfeksiyonu tanısı alan 111 hastanın 49'u (%44,1) yoğun bakım ünitesinde, 62'si (%55,9) ise diğer kliniklerde takip edilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 54,8±20,8 olup 64'ü (%57,7) erkek, 47'si (%42,3) kadın olarak saptanmıştır. İnvaziv Candida enfeksiyonu gelişiminde en sık görülen risk faktörleri sırası ile geniş spektrumlu antibiyotik kullanımı (%92,8), santral venöz kateter (%57,7) ve idrar kateteri varlığı (%55) olarak saptanmıştır. 111 invaziv Candida enfeksiyonu olgusunda en sık izole edilen Candida türü Candida albicans olup (%45,9), bunu Candida parapsilosis (%19,8), Candida tropicalis (%9,9) ve Candida glabrata (7,2) izlemiştir. %17,2 olguda ise diğer Candida türleri izole edilmiştir. Antifungal duyarlılık testlerinde itrakonazol direnci Candida albicans için %5,8, albicans dışı türler için %28,3, flukonazol direnci Candida albicans için %5,8, albicans dışı türler için %20 ve amfoterisin B direnci Candida albicans için %1,9, albicans dışı türler için %1,6 olarak saptanmıştır. Candida albicans'da vorikonazol direnci saptanmazken, albicans dışı türler için vorikonazol direnci %10 olarak saptanmıştır. En yüksek direnç itrakonazole karşı saptanırken bunu ikinci sırada flukonazol takip etmiştir. Çalışmamızda, vorikonazol ve amfoterisin B'ye karşı düşük oranlarda direnç saptanırken, kaspofungine karşı direnç saptanmamıştır.Anahtar kelimeler: İnvaziv Candida enfeksiyonları, Candida türleri, antifungal duyarlılık.
Yoğun bakım ünitelerinde santral venöz kateter ilişkili kan dolaşımı infeksiyonu sıklığı, mikrobiyolojik etkenleri, antibiyotik duyarlılıkları ve risk faktörlerinin belirlenmesi
Çalışmamızda santral venöz kateter ilişkili infeksiyonların sıklığı, risk fak-törleri, mikrobiyolojisi ve duyarlılık sonuçlarını belirlemek amaçlanmıştır. Beş yoğun bakım ünitesinde 2008 yılı İnfeksiyon Kontrol Komitesi sürveyans verilerine göre KİKDİ hızı ve SVK kullanım oranları değerlendirilmiştir. Nozokomiyal KİKDİ tanımlamaları için CDC kriterleri, kullanılmıştır. SVK kul-lanım oranı ve SKİH hesaplamalarında NNIS verileri kullanılmıştır. KİKDİ verileri saptanan yetmiş hastada risk faktörleri, izole edilen mikroorganizmalar, duyarlılık sonuçları analiz edilmiştir.Santral kateter kullanım oranı %48 ve SKİH 8.07 olarak saptanmıştır. Kateterin kalış süresinin >7 gün, çok lümenli, tünelsiz ve femoral yerleşimli olmasının KİKDİ riskini artırdığı saptanmıştır (p<0.0001). Kan transfüzyonu ve nozokomiyal infeksiyon varlığında KKDİ daha sık saptanmıştır. SIRS ve mortalite oranları, >60 yaş, malignite, travma, immünsupresyon, steroid kullanı-mı, mekanik ventilasyon varlığında anlamlı olarak yüksek saptanmıştır.İzole edilen 72 patojenin , 28' i gram pozitif (% 28.9), 31'i gram negatif ( % 43.6), 13' ü mantar (%18.5) olup, koagülaz negatif stafilokok (%22), Candida spp. (%18.8) Acinetobacter spp. (%16.6) en sık saptanan etkenler ol-muştur. Koagülaz negatif stafilokoklarda metisilin direnci % 81, S. aureus' da %67 saptanmıştır. Kandidalar diyabetiklerde ve 60 yaş üzerinde daha sık izole edilmiştir (sırasıyla p=0.017, p=0.002).Gereksiz santral kateter kullanımından kaçınılması, endikasyon kalkınca çıkarılması ve altta yatan hastalıkların tedavi edilmesi ile KİKDİ oranlarında azalma sağlanabileceği düşünülmektedir.Anahtar Kelimeler: Santral venöz kateter, bakteriyemi, yoğun bakım ünitesi
Diyabetik ayak enfeksiyonları tedavisinde risk faktörleri ve mikrobiyolojik tanının önemi
Bu çalışmada Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilimdalı tarafından incelenen diyabetik ayak enfeksiyonlu hastalardaki risk faktörleri, komplikasyon gelişimi, enfeksiyon etkenleri, antibiyotik duyarlılıkları ve prognozu etkileyen faktörler araştırılmıştır.Çalışmamızda diyabetik ayak enfeksiyonlu hastaların enfekte yara bölgesinden izole edilen etkenler, antibiyogram sonuçları ile diyabetin süresi, komplikasyon varlığı (nöropati, nefropati, retinopati ve dolaşım sorunu, osteomiyelit, amputasyon), risk faktörleri (kan glukoz regülasyonu bozukluğu, vücut kitle indeksi yüksekliği sigara ve alkol kullanımı) ve tedavi sonuçları değerlendirildi. Yaş ortalamaları 60,32±10,29 olan 82 (%60,3) erkek, 54 (%39,7) kadın toplam 136 olgu izlendi. PEDIS sınıflamasına göre derece 1'den 4'e doğru sırasıyla %5.9, %21.3, %66.9, %5.9 hasta yer aldı. Bası yaraları diyabetik ayağın en sık (%46.3) nedeni olarak saptandı. Hastaların %61'inde osteomiyelit vardı ve 29(%21.3) hastaya amputasyon uygulandı. En sık stafilokoklar izole edildi ve S. aureus'da metisilin direnci %34.7 oranında saptandı. Gram-pozitiflerin hepsi glikopeptidlere ve linezolide duyarlıydı. Gram-negatifler içerisinde en sık E. coli (%35.5) ve Pseudomonas spp. (%29) izole edildi. Yapılan 15 doku biyopsisinde 10 hastadan anaerop üreme oldu ve tümü gram-pozitif kok olarak saptandı.Hastalarda uzun diyabet süresi, kan glukozu regülasyonu bozukluğu, vaskülopati, nöropati bulunmasının prognozu kötü yönde etkilediği görüldü. Kan glukozu regüle olmayan, ileri yaşta olan, önceden ayak enfeksiyonu veya amputasyon öyküsü olan diyabetik hastalarda özellikle polimikrobiyal ve gram-negatif etkenler daha sık izole edildi. Sonuç olarak kötü prognozu engellemek açısından kan glukoz regülasyonu, nöropati, vaskülopati gibi faktörlerin düzeltilmesi gereklidir. Ayrıca DM süresi uzun olup, önceden hastaneye yatış ve amputasyon öyküsü olan hastalarda çoklu dirençli hastane kaynaklı enfeksiyonlar da düşünülmelidir.
Akut brusellozisli hastalarda standart ve yüksek frekans odyometri ile işitme kaybının araştırılması
I. ÖZET Brucella cinsi bakteriler tarafından oluşturulan brusellozis, önemli morbidite ile seyreden kronikleşmeye eğilimli enfeksiyöz bir hastalıktır. Bölgemizde yaygın olarak görülen brusellozis, birçok organ ve sistemi etkilediğinden farklı klinik görünümlerle karşımıza çıkmaktadır. Literatürde kronik brusellozise bağlı işitme sisteminin etkilendiğine dair az sayıda çalışma olmasına rağmen akut brusellozis ve işitme sistemi ile ilgili çalışma yoktur. Bu nedenle bu çalışma akut brusellozisin işitme sistemi üzerine olan etkilerini araştırmak amacıyla yapıldı. Çalışmada Fırat Üniversitesi, Fırat Tıp Merkezi İnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği'ne 1999-2002 yıllan arasında başvuran ve ilk kez akut brusellozis tanısı alan 92 ardışık hasta değerlendirildi. Hastaların yapılan otoskopik ve odyolojik muayeneleri sonucu, 50 hasta işitme fonksiyonunu etkileyebilecek brusellozis dışı patolojilerinin olması nedeniyle çalışmadan çıkarıldı ve çalışma 42 hasta ile yürütüldü. Hastalar tedavi öncesi ve tedavi sonrası dönemlerde klinik, serolojik ve odyolojik açıdan değerlendirildi. Çalışmaya alınan tüm hastaların 11 ayrı frekanstaki (250-16000 Hz) ortalama hava yolu işitme eşikleri hesaplandı ve istatistiksel olarak değerlendirildi. Standart (250-8000 Hz) odyometride sadece 6000 ve 8000 Hz'lerde 20 dB'nin üzerinde ortalama işitme eşikleri bulundu. Diğer tüm frekanslar 20 dB'nin altodaydı. Tedavi sonrasında 6000 ve 8000 Hz'lerde ortalama işitme eşiklerinin 20 dB'nin altına düştüğü görüldü (p<0.0001). Tüm test frekanslarında saf ses işitme eşiklerinin tedavi sonrasında, tedavi öncesine göre değiştiği (düzelme), bu değişimin 12, 14 ve 16 bin Hz'ler dışındaki frekanslarda istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi (P<0.05).Hastalar yaşlan dikkate alınarak değerlendirildiğinde 30 yaş altı subgrupta 20 dB'yi aşan eşik saptanmadı. Ancak tedavi öncesiyle, tedavi sonrası işitme eşikleri istatistiksel olarak karşılaştırıldığında 250-10000 Hz'ler arasında anlamlı farklılığın olduğu, diğer frekanslarda ise anlamlı bir farklılığın olmadığı görüldü. 30 yaş üstü subgrupta ise tedavi öncesi 6000 ve 8000 Hz'lerde ortalama işitme eşiklerinin 20 dB sınırını aştığı görüldü. Tedavi öncesi ve tedavi sonrası işitme eşikleri istatistiksel olarak karşılaştırıldığında 10000-16000 Hz'lerde anlamlı bir farklılığın olmadığı, diğer frekanslarda ise farkın anlamlı olduğu saptandı. Çalışmamızda her ne kadar akut seyirli brusellozise bağlı işitme kaybı saptanmamış olsa da tedavi sonrasında işitme eşiklerinin tedavi öncesine göre daha iyi değerlere dönüşmüş olması, akut brusellozisten işitme sisteminin etkilendiğini ve bu etkilenimin özellikle yüksek frekanslarda daha belirgin olduğunu göstermiştir. Dolayısıyla brusellozisin tüm formlarında, işitme sisteminin kısmen de olsa etkilenebileceği göz önünde tutulmak ve hastalar işitme kaybı açısından değerlendirilmelidir. Anahtar Kelimeler: Brusellozis, işitme kaybı, yüksek frekans odyometri
Effect of btn162b2 and coronavac boosters on cellular immunity of individuals previously fully vaccinated with coronavac against sars-cov-2: a longitudinal study
In Turkey, 2 doses of inactivated vaccine (CoronaVac) were first used to protect from COVID-19. Then, to boost immunity, one dose of mRNA vaccine (BioNTech) or one dose of inactivated vaccine (CoronaVac) was administered. This study aimed to evaluate the cellular immunity developed against SARS-CoV-2 after 2 doses of CoronaVac and one dose of BioNTech or CoronaVac boosters. In this study, 33 individuals who are vaccinated with 2 doses of CoronaVac and had no history of Covid-19 were recruited. The study population was divided into 2 groups: Group A, individuals who received 2 doses of CoronaVac and a dose of Pfizer/BioNTech (n=27). Group B, 2 doses of CoronaVac and 1 dose of CoronaVac (n=6). Blood samples were collected 3-5 months after 2 doses of CoronaVac and 1 month after the 3rd dose of either Pfizer/BioNTech or CoronaVac. In the assessment of CD4+cell and CD8+ cell ratios after stimulation with a mixture of spike peptides, there were no significant changes in the magnitude of CD4+ and CD8+ T cells after BNT162b2 and CV boosters compared to baseline levels. The median ratio of effector CD8+CD38+CD69+ T cells and CD4+CD38+CD69+ T cells after 2 doses of CoronaVac were 1.160 and 4.375 respectively. There was no significant difference compared to baseline levels whereas a significant increase was detected in the 3rd month in effector CD8+CD38+CD69+and CD4+CD38+CD69+ T cells. The magnitude of BNT162b2 booster T cell responses was significantly higher than the CoronaVac booster. Thus, increased IFN-γ and IL-2 reactivity after the BNT162b2 booster, accompanied by an increase in effector CD8+CD38+CD69+T cells were detected. The ratio of effector CD4+CD38+CD69+ cells was also high in the 3rd month of the BNT162b booster.
Genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz üreten escherichia coli ve klebsiella spp. suşlarının karbapenem ve beta-laktamaz inhibitörlü kombinasyonlara karşı duyarlılıklarının araştırılması
1.ÖZETGenişlemiş Spektrumlu beta laktamazlar (GSBL) 1980'lerin ilkyıllarından itibaren gittikçe artan sıklıkla Klebsiella türleri ve Escherichia colisuşlarında en önemli sefalosprin direnci haline gelmiştir. GSBL' lerle ilgili enyaygın kaygı bu direncin ülkemizin de içinde bulunduğu geniş coğrafibölgelerdeki hızlı yayılımıdır. GSBL suşlarına karşı etkin antibiyotikseçeneklerinin az olmasından dolayı GSBL suşlarının yol açtığıenfeksiyonların tedavisi önemli bir sağlık sorunu haline gelmiştir. Bununlabirlikte beta-laktamaz inhibitörlü kombinasyonların in vitro testlerde duyarlıbulundukları takdirde GSBL üreten bakterilerin neden olduğu infeksiyonlarıntedavisinde kullanılmaları önerilmektedir.Bu çalışmada GSBL üreten Klebsiella ve E. Coli sıuşlarına karşıimipinem, meropenem, sefaperazon-sulbaktam, piperasilin-tazobaktam veamoksisilin-klavulanatın in vitro etkinliğini saptamayı amaçladık. Çalışmaya230'u E. Coli, 43'ü K. pneumoniae, 27'si K. oxytoca olarak tanımlanmıştoplam 300 adet suş alındı. Suşlar Ocak 2003 ile Mayıs-2005 tarihleri arasındaFırat Tıp Merkezi polikliniklerine başvuran hastalar ve CDC (Centers forDiseases Control and Prevention) kriterlerine göre nozokomiyal infeksiyonutanısı alan hastalardan izole edildi. Suşların GSBL üretimi ?Çift Disk SinerjiTesti ? ile saptandı. Suşların çalışılan antibiyotiklere karşı duyarlılıklarıNational Committee for Clinical Laboratory Standards (NCCLS) önerilerinegöre broth mikrodilüsyon yöntemi ile araştırıldı.GSBL üreten E. coli, K. pneumoniae ve K. oxytoca'da imipenem vemeropeneme direnç saptanmadı. E. coli'de piperasilin-tazobaktam %75.2,sefoperazon-sulbaktam %72.6 ve amoksisilin-klavulanat %29.3 oranındaduyarlı olarak saptandı. K. pneumoniae'da piperasilin-tazobaktam vesefoperazon-sulbaktam duyarlılığı eşit olup %69.8 olarak saptandı. K.ise piperasilin-tazobaktam duyarlılığı %55.8, sefoperazon-oxytoca'dasulbaktam %40.7 olarak bulundu. K. pneumoniae ve K. oxytoca'nınAmoksisilin-klavulanat'a duyarlılığı sırasıyla %23.3 ve %18 olarak saptandı.Sonuç olarak beta-laktamaz inhibitörü içeren kombine antibiyotiklere K.oxytoca ve K. pneumoniae suşlarının duyarlılıklarının E. coli 'ye göre dahadüşük olduğu görüldü. Onbir adet E. coli, 3 adet K. pneumoniae ve 1 adet K.oxytoca olmak üzere toplam onbeş suş her üç antibiyotiğe dirençli bulundu.1E. coli ve Klebsiella spp. suşlarında İmipenemin MİK50/90 değerleri0.5/0.5 mcg/ml, meropenemin MİK50/90 değerleri ise 0.12/0.12 mcg/ml olaraksaptandı. Piperasilin-tazobaktam ve sefoperazon-sulbaktam'ın E.coli içinMİK50/90 değerleri 8/4-64/4 ve 8/8-64/64 mcg/ml, Klebsiella spp. için 16/4-128/4 ve 16/16-128/128 mcg/ml olarak saptandı ve MİK50 değerleri duyarlılıksınırları içinde ölçülürken, MİK90 değeri klebsiella spp.'de her iki antibiyotikiçin direnç sınırları içinde, E. coli'de ise piperasilin-tazobaktam için az hassassınırında, sefoperazon-sulbaktam için dirençlilik sınırında ölçüldü.Amoksisilin-klavulanat'ın MİK50/90 değerleri E. coli için 16/8-64/32 mcg/ml,Klebsiella spp. için 32/16-128/64 mcg/ml olarak saptandı. Amoksisilin-klavulanat'ın hem MİK50 hem de MİK90 değerleri direnç sınırları içindeölçüldü.Sonuç olarak, GSBL üreten E. coli ve K. Oxytoca'da piperasilin-tazobaktam sefoperazon-sulbaktama göre in vitro olarak daha etkinbulunmuştur. K. pneumoniae'da ise her iki antibiyotiğin etkinliği eşitbulunmuştur. Bu iki antibiyotiğin komplike olmayan ve hayati önemibulunmayan enfeksiyonların ampirik tedavisinde kullanımının daha uygunolacağını ve hayatı tehdit eden ciddi sistemik infeksiyonlarda ise mutlakaduyarlılık testleri sonuçlarına göre kullanılması gerektiğini düşünmekteyiz.Amoksisilin-klavulanat bu etkenlere bağlı infeksiyonların tedavisinde yeterlietkinlikten oldukça uzak görünmektedir. İmipenem ve meropenem GSBLüreten suşların tedavisinde güvenle kullanılabilecek ajanlardır.Anahtar Kelimeler: GSBL, E. Coli, Klebsiella spp., MİK, imipenem,meropenem, amoksisilin-klavulanat, sefoperazon-sulbaktam, piperasilin-tazobaktam.2
Elazığ yöresinde epstein-barr virüsü seroprevalansı
1- ÖZET Bu çalışmada, bölgemizdeki Epstein-Barr virüsü (EBV) seropozitifliği ve seropozitifliği etkileyen epidemiyolojik faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya Elazığ il merkez ve çevre yerleşim birimlerinde yaşayan toplam 540 kişi alındı. Bu kişilerin serumları ayrıldı ve çalışma gününe kadar -20°C'de derin dondurucuda saklandı. Serum örneklerinde EBV viral kapsid antijenine (VCA) karşı IgG antikorları ELISA yöntemi ile araştırıldı. Çalışılan 3 serum örneğinde EBV VCA IgG negatif olarak, geriye kalan 537 serum örneğinde EBV VCA IgG antikoru pozitif olarak sonuçlandı, ilk iki yaş grubunda % 96.2 oranında seropozitiflik saptandı. İlk 10 yaşta seropozitiflik %97.5 olarak bulundu. Tüm yaş gruplarındaki seropozitiflik oranı ise % 99.44 olarak saptandı. Seropozitiflik oranının sosyoekonomik düzey, kalabalık yaşam ve toplu yaşanılan yerlerde bulunma gibi faktörlerden etkilenmediği ve bu gruplarda bulunan kişilerde %98.8-100 arasında değiştiği saptanmıştır. Yaş artışı, kalabalık ailede yaşam ve toplu yaşam yerlerinde bulunma ve gelir düzeyi düşüklüğü ile anti-VCA IgG antikor düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı yükselme olduğu saptanmıştır (p<0.05). Ancak, cinsiyet, kan nakli yapılması ve eğitim durumu ile anti-VCA IgG antikor düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir (p>0.05). Sonuç olarak; EBV infeksiyonlarının toplumumuzda yaygın olduğu, Elazığ yöresinde EBV infeksiyonunun yaşamın erken döneminde kazanıldığı görülmüştür. Bölgemizde, kalabalık aile, toplu yaşam ve düşük gelir düzeyinin EBV infeksiyonunun kazanılmasında önemli rol oynadığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler : Epstein-Barr virüsü, EBV VCA IgG, Seroprevalans, ELISA
Kemik iliği nakli yapılan ve hematolojik malignitesi olan hastalardainfeksiyon hastalıklarının sağkalım üzerine etkisi
Giriş: Hematopoietik kök hücre naklinde (HKHN) infeksiyöz komplikasyonlar, mortalitenin önemli nedenidir. Antimikrobiyal direncin yüksek saptandığı bir merkezde, HKHN sonrası infeksiyonları ve sağkalıma etkisini tanımlamayı amaçladık. Yöntem: Koç Üniversitesi Hastanesi'nde 2016-2024 yılları arasında hematolojik malignite nedeniyle HKHN yapılan 18 yaşından büyük 522 hasta çalışmaya dahil edildi. Demografik ve klinik özellikler kaydedildi. İlk 100 günde bakteriyemi etkenleri ve direnç oranları saptandı. İnvaziv aspergilloz (İA) gelişimini artıran faktörler için tek değişkenli ve çok değişkenli analiz yapıldı. Allojeneik nakil yapılan hasta grubunda Sitomegalovirus (CMV) reaktivasyonu için risk faktörleri analiz edildi. Mortaliteyi belirleyen faktörlerden, cinsiyet, yaş, hematolojik tanı, relaps/refrakter (R/R) hastalık, nakil türü ve sayısı, kan dolaşımı infeksiyonları (KDI), İA ve CMV bağımsız değişkenler olarak belirlendi. Çok değişkenli analizde 30 ve 100 günde mortalite sonlanım kabul edildi, lojistik regresyon analizi yapıldı. Bulgular: Hematolojik tanılar non-Hodgkin lenfoma (%36), multipl miyelom (%33), Hodgkin lenfoma (%11), akut miyeloid lösemi (%9.5), akut lenfoblastik lösemi (%5) ve miyelodisplastik sendrom (%2) olarak gruplandırıldı. Allojeneik nakil ve R/R hastalık olması, mortalitenin infeksiyon dışı nedenleriydi. Gram negatif (GN) bakteriyemiler (%73), Gram pozitif bakteriyemilere (%24) göre daha yüksek oranda saptandı. GN bakteriyemiler içinde ise en sık Escherichia coli (%32) ve Klebsiella pneumoniae (%30) izole edildi. Fenotipik karbapenem direnci en fazla Klebsiella pneumoniae'de %71 görüldü, bu izolatlar içinde en sık OXA-48 karbapenemaz pozitifliği (%43) saptandı. Escherichia coli, Klebsiella pneumoniae ve Pseudomonas aeruginosa bakteriyemilerinin 30 günlük mortaliteyi 3.6-7.6 kat oranında artırdığı saptandı. Bakteriyel etkenler içinde sadece Klebsiella pneumoniae bakteriyemisi hem 30 hem 100 günde mortalite için anlamıydı. IA tanısı allojeneik nakil yapılanların %19'unda, otolog nakil yapılanların %10'unda konuldu. Tek başına IA mortaliteyi artıran diğer bir önemli faktördü. Uzamış nötrofil engrafmanı ve sistemik steroid tedavisi almak, IA için risk faktörleriydi. CMV dahil diğer infeksiyonların mortalite üzerine anlamlı etkisi saptanmadı. Genel mortalite oranları 30 günde %5, 100 günde %10 olarak saptandı. Sonuç: Hematopoietik kök hücre naklinden sonra gelişen infeksiyonlar sağkalımı olumsuz etkilemektedir. İnfeksiyon nedenli mortalitenin başlıca iki nedeni karbapenem direncinin yüksek saptandığı Klebsiella pneumoniae bakteriyemileri ve İA olarak saptanmıştır. İlk 30 günde GN bakteriyemiler mortaliteyi anlamlı derecede artırmıştır. Bakteriyemi etkenleri içinde Escherichia coli istatiksel olarak daha fazla saptanmasına rağmen, karbapenem direncinin düşük olması nedeniyle engrafman sonrası dönemde sağkalım üzerine olumsuz etki izlenmemiştir. Karbapenem dirençli Klebsiella pneumoniae bakteriyemilerinde ise etkin tedavi seçeneklerinin kısıtlı olmasından dolayı hem 30 hem 100 günde mortalite anlamlı olarak artmıştır. Diğer bakteriyel, fungal ve viral etkenlerin sağkalım üzerine doğrudan bir etkisi gösterilememiştir. Antimikrobiyal yönetim ve infeksiyon kontrol önlemleri HKHN hastalarının sağ kalımı için kritik öneme sahiptir. Anahtar Kelimeler: Mortalite, kemik iliği nakli, kan dolaşımı infeksiyonları
HIV pozitif hastalarda immun yeniden yapılanma inflamatuar sendrom (IRIS) gelişmesindeki risk faktörleri
Amaç: Immun yeniden yapılanma enflamatuar sendromu (IRIS), human immunodeficiency virüs (HIV) ile enfekte olup Acquired Immune Deficiency Syndrome (AIDS) gelişen bireylerde antiretroviral tedavinin (ART) başlanması ile özellikle ilk 6 ayda meydana gelen, immun sistemin yeniden aktive olması ile bireyde daha önce olan fakat klinik belirti vermeyen fırsatçı bir enfeksiyonun lokal veya sistemik enflamatuar bulgularla ortaya çıkmasıdır. IRIS'ın klinik prezentasyonları; Mycobacterium avium kompleksi lenfadeniti, Mycobacterium tuberculosis'in neden olduğu pnömöni ve santral sinir sistemi enfeksiyonun paradoksal alevlenmeleri, Cryptococcus neoformans menenjiti ve sitomegalovirüs üveitinin paradoksal alevlenmesi gibi farklı kliniklerdir. Klinisyen, HIV ile enfekte hastalarda ART başlarken zaman zaman IRIS gelişmesinde çekinmekte ve öngörmekte zorlanmaktadır. Bu tez çalışmamızda; yaş, cinsiyet, ART başlangıcında ve ART'nin 1. ve 3. ayında CD4+ sayısı, ART başlangıcında ve ART'nin 1. ve 3. ayında viral yük miktarı, madde kullanım öyküsü, diyabetes mellitus varlığı ve Purified Protein Derivative of Tuberculin (PPD) sayısal değeri bakılarak hastalarda IRIS gelişiminde risk faktörleri değerlendirdik. Böylece ART başlarken hangi hastada riskin yüksek olacağının öngörülebilirliğinin güçlendirilmesi amaçlandı. Materyal ve Metod: Çalışmamız, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Klinik ve Poliklinik'e 1 Ocak 2010-1 Ekim 2021tarihleri arasında başvurmuş, HIV/AIDS açısından kesin tanı almış ve en az bir defa takibe gelmiş 18 yaş ve üzeri tüm hastalar dahil edilmiştir. Araştırmaya dahil edilen 204 hastanın verileri, hastane bilgi sistemi taranarak elde edilmiştir. Hastaların tanı anındaki; yaş, cinsiyet, başlangıç CD4+ sayısı, başlangıç viral yük, madde kullanım öyküsü, diyabetes mellitus varlığı, PPD sayısal değeri ve tedavinin 1. ve 3. ayındaki HIV RNA ve CD4+ sayısı tekrar bakıldı ve 3 aylık süreçte IRIS gelişiminde bu faktörlerin ne kadar etkili olduğu belirlenmeye çalışıldı. Bulgular: IRIS kliniği gelişen ve gelişemeyen hasta gruplarında bakılan; yaş (p=0,793),cinsiyet (p=0,419), madde kullanım öyküsü (p=0,838), diyabetes mellitus varlığı (p=0,326), PPD sayısal değeri (p=0,501) ve 3. ay CD4 + değeri (p=0,302) IRIS gelişmesi açısından istatistiksel olarak anlamlı saptanmamıştır. Başlangıç aşamasındaki, 1. ayda ve 3. aydaki HIV RNA sayısı (p=0,001) ve yine başlangıç aşamasındaki (p=0,009) ve 1. ayda bakılan CD4+ sayısı (p=0,018) ile IRIS gelişmesi açısından istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur Sonuç: Klinisyenin, ART öncesi, tedavinin 1. ve 3. ayında baktığı HIVRNA düzeyi ve ART öncesi ve 1. ayda baktığı CD4+ sayısı IRIS gelişimini öngörmede önemli parametrelerdir, literatürde çeşitli IRIS enfeksiyonlarında risk faktörlerinin belirlenmesinde benzer çalışmaların az olması nedeni çalışmamız önem taşımaktadır
HIV ile enfekte hastalarda bağırsak mikrobiyotası ve antiretroviral tedavilerin mikrobiyota üzerindeki etkileri
Amaç: Çalışmamızın amacı yeni tanı HIV/AIDS hastalarında bağırsak mikrobiyatasını incelemek, bu verileri sağlıklı gönüllülerle karşılaştırmak ve hastalara başlanılan antiretroviral tedavi ile bağırsak mikrobiyota değişimini belirlemektir. Materyal ve Metot: Çalışmamıza Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Poliklinik ve Kliniklerine Aralık 2021 ile Mayıs 2022 yılları arasında başvuran ve yeni tanı alan HIV/AIDS hastaları çalışmanın baseline hasta koluna dahil edilmiştir. Tedavi sonrası 3. ay hastalar tekrar incelenmiş olup çalışmanın kontrol hasta grubuna dahil edilmiştir. Çalışmanın 3. kolunu sağlıklı kontrol grubu oluşturmuştur. İntestinal mikrobiyota analizi için tüm katılımcılardan gaita örneği alınarak yeni nesil dizileme yöntemiyle analiz yapılmıştır. Verilerin analizinde, IBM SPSS Statistics 26 (IBM SPSS, Türkiye) programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya 15 HIV/AIDS tanılı hasta ile 10 sağlıklı gönüllü kişi dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen 25 olgunun 21'i (%84) erkek, 4'ü (%16) kadındı. Katılımcıların yaş ortalaması 35.4±9.1 olup, yaşı en küçük olan katılımcı 21, en ileri olan 50 yaşında idi. Baseline hasta kolunda HIV RNA ortalama 568.740 kopya/ml olarak ölçüldü. HIV RNA sayısı en düşük 354 kopya/ml iken; en yüksek 4 430 860 kopya/ml olarak saptandı. Baseline hasta kolunda CD4+ T lenfosit ortalama sayısı 352 hücre/mm3, en düşük 139 hücre/mm3 iken; en yüksek 650 hücre/mm3 olarak saptandı. Hasta kontrol grubunda HIV RNA ortalama 364 kopya/ml olarak ölçüldü. En düşük HIV RNA 0 kopya/ml iken; en yüksek 5 503 kopya/ml olarak saptandı. Hasta kontrol grubunda CD4+ T lenfosit ortalama sayısı 622 hücre/mm3, en düşük 160 hücre/mm3 iken; en yüksek 1 400 hücre/mm3 olarak saptandı. Tedavi rejimleri ile CD4+ T lenfosit değişikliği ve HIV RNA sayısı arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Hasta baseline grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre Actinobacteria şubesinde artış saptanmıştır. Hasta kontrol grubunda hasta baseline grubuna göre Actinobacteria şubesinde azalma saptanmıştır. Hasta baseline grubunda hasta kontrol grubuna göre cins düzeyinde Bacteroides, Oxalobacter, Neisseria, Collinsella, Pseudomonas ve Streptococcus sayısında artış meydana gelmiştir. Hasta kontrol kolunda tedavi karşılaştırmasında Emtrisitabin, TDF, dolutegravir grubunda Spirochaetes şubesinde ve Veillonellaceae ailesinde, cins düzeyinde ise Oxalobacter'de anlamlı artış saptanmıştır. Sonuç: HIV/AIDS hastalığında bağırsak mikrobiyotası etkilenmektedir. Mikroorganizma çeşitliliği hastalıkla beraber azalmaktadır. Mikroorganizmaların farklılaşması inflamasyonda rol oynamaktadır. Başlanılan tedavi, CD4+ T hücre sayısında artma, HIV RNA'nın düşmesi mikroorganizmal çeşitliliği değiştirmektedir. Bu hastalarda tedavinin kontrol altında olması, beslenme ve egzersiz desteği büyük önem arz etmektedir.
Diyabetik ayak enfeksiyonu hastalarında yeni biyobelirteçlerin prognoz üzerindeki rolünün değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Diyabetik ayak enfeksiyonu (DAE), diyabetin ciddi ve yaşamı tehdit eden komplikasyonlarından biri olup, erken tanı ve prognozun belirlenmesinde etkili biyobelirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada, DAE'li hastalarda serum düzeyleri ölçülen soluble urokinase-type plasminogen activator receptor (suPAR), Pentraxin-3 (PTX-3) ve Angiopoietin-like 2 (ANGPTL2) biyobelirteçlerinin enfeksiyon şiddeti, süresi, klinik ve labaratuvar parametreleri ile ilişkisi araştırılmıştır. Materyal ve Metot: Çalışmaya 54 DAE hastası ve kontrol grubu olarak 51 sağlıklı birey dahil edilmiştir. suPAR, PTX-3 ve ANGPTL2 düzeyleri ile diyabetik ayak enfeksiyonu süresi (akut ≤14 gün, subakut-kronik >14 gün), PEDIS evresi, osteomiyelit varlığı, klasik inflamasyon parametreleri (CRP, ESR, prokalsitonin), HbA1c, diyabet süresi ve lipid profili arasındaki ilişkiler analiz edilmiştir. Bulgular: PTX3, ANGPTL2 ve suPAR düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük saptanmıştır. Bu biyobelirteçler ile HbA1c arasında negatif yönlü korelasyon bulunmuştur. PEDIS evreleri ilerledikçe ANGPTL2 ve PTX3 düzeylerinde anlamlı azalma gözlenmiş; suPAR düzeyleri ise erken evrelerde daha yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermemiştir. ANGPTL2, suPAR ve PTX3 düzeyleri anlamlı şekilde yüksek saptanan beş olguya ait biyobelirteç düzeyleri ile diyabetik ayak enfeksiyonu süresi arasındaki ilişki incelendiğinde, dört hastanın akut evrede (≤14 gün) , bir hastanın ise subakut-kronik evrede (>14 gün) olduğu saptanmıştır. Ancak örneklem sayısının (n=5) son derece sınırlı olması nedeniyle bu hastalar arasında istatistiksel karşılaştırma yapılmamıştır. Geriye kalan 49 hastanın dağılımı incelendiğinde, 30 olgunun (%61,2) subakut-kronik evrede (DA süresi >14 gün), 19 olgunun (%38,8) ise akut evrede (≤14 gün) yer aldığı görülmüştür. Subakut-kronik evredeki hastalarda biyobelirteç düzeylerinin daha düşük olduğu saptanmıştır. Sonuç: suPAR, PTX-3 ve ANGPTL2 biyobelirteçleri, diyabetik ayak enfeksiyonu yönetiminde potansiyel tanı ve prognoz belirleyicileri olarak dikkat çekmektedir. Ancak biyobelirteç düzeyleri; enfeksiyonun süresi, evresi, metabolik durum, glisemik kontrol ve vasküler durum gibi faktörlerle birlikte iii değerlendirilmelidir. Bu çalışmanın bulguları, DAE tanısı ve yönetiminde çok boyutlu yaklaşım gereksinimini desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Diyabetik ayak enfeksiyonu, biyobelirteç, suPAR, Pentraxin-3, Angiopoietin-like 2
Hematolojik maligniteli hastalarda gelişen sağlık bakımıyla ilişkili enfeksiyonların değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Hematolojik maligniteli hastalarda gelişen sağlık bakımıyla ilişkili enfeksiyonlar (SBİE), tedavi sürecini olumsuz etkileyen önemli morbidite ve mortalite nedenlerindendir. Bu çalışmada, hematolojik malignite tanısı alan hastalarda SBİE türlerinin, etken mikroorganizmaların, antibiyotik direnç profillerinin ve mortalite ile ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: 01 Ocak 2019-10 Ekim 2024 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde SBİE tanısı almış 182 erişkin hasta retrospektif olarak incelenmiştir. Veriler SPSS 27.0 programı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Hastaların %48,4'ü Akut Miyeloid Lösemi (AML) tanılıydı; nötropeni süresi ortalama 10,5 gün ve mortalite oranı %35,2 olarak saptandı. En sık SBİE türleri Laboratuvar Tarafından Doğrulanmış Kan Dolaşım Enfeksiyonu (LTD-KDE 1) (%35,7), Santral Kateter İlişkili Kan Dolaşım Enfeksiyonu (SKİ-KDE) (%23,1) ve Mukozal Bariyer Hasarı ile İlişkili Laboratuvar Onaylı Kan Dolaşım Enfeksiyonu (MBH-LTD-KDE 1) (%18,1) olup, bu üç tür toplam enfeksiyonların %77'sini oluşturdu. En yaygın etkenler E. coli (%43,1) ve K. pneumoniae (%29,9) idi; etkenlerin %81'i gram-negatif bakterilerdi. En sık direnç türü Karbapenem Dirençli Enterobakter (KRE) + Genişletilmiş Spektrumlu Beta-Laktamaz (ESBL) (%44,4) olarak belirlendi. Ampirik tedavide en çok meropenem (%52,2), kültür sonrası ise kolistin (%18,6) tercih edildi. Nötropeni süresi ile mortalite arasında anlamlı ilişki bulundu (p=0,028); her bir günlük artış, ölüm riskini %4,6 artırmaktaydı. Mutlak nötrofil sayısı ile mortalite arasında ilişki saptanmadı. SKİ-KDE ve LTD-KDE 1 gibi enfeksiyon türlerinde mortalite belirgin yüksek bulunurken, MBH-LTD-KDE 1 olgularında sağkalım oranı daha yüksekti. Malignite türü ile mortalite arasında anlamlı ilişki izlenmedi. Sonuç: SBİE'ler, hematolojik maligniteli hastalarda ciddi enfeksiyon yükü oluşturmaktadır. Özellikle dirençli gram-negatif bakteriler ve uzamış nötropeni, mortaliteyi artıran temel etkenlerdir. Enfeksiyon kontrol önlemleri, kültüre dayalı tedavi ve lokal direnç profillerine uygun antibiyotik seçimi, bu hasta grubunda prognozu olumlu yönde etkileyebilir. Anahtar Kelimeler: Hematolojik Maligniteler, Sağlık Bakımıyla İlişkili Enfeksiyonlar ,Nötropeni, İlaç Direnci, Mortalite
Dicle Üniversitesi Hastanesi Hematoloji Kliniği'nde yatan akut miyeloid lösemi'li hastalarda antifungal profilakside kullanılan posakonazol ve itrakonazol tedavilerinin karşılaştırılması
Amaç: İnvazif fungal enfeksiyonların (İFE) remisyon indüksiyon tedavisi alan akut miyeloid lösemi (AML) tanılı hastalarda ciddi morbidite ve mortaliteye yol açması, profilaktik tedavi yaklaşımının önemini arttırmaktadır. Yaptığımız bu tez çalışmasında AML tanılı hastalarda antifungal profilakside kullanılan posakonazol ve itrakonazol tedavilerinin etkinliğini karşılaştırma amaçlanmaktadır. Materyal ve Metot: Çalışmamızda Dicle Üniversitesi Hastanesi 'nde Ocak 2015 ve Aralık 2019 tarihleri arasında yeni AML tanılı remisyon indüksiyon tedavisi alan 67 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Bu hastaların 34'ü posakonazol, 33'ü ise itrakonazol antifungal profilaksisi aldı. Tüm hastalar İFE gelişmesi açısından incelendi. Posakonazol ve itrakonazol gruplarında profilaksi altındayken İFE gelişme insidans oranları birincil sonuçtu. İkincil sonuç ise 30 ve 100 günlük sağkalım oranları ve İFE'ye yol açan risklerin incelenmesi olarak planlandı. Bulgular: Posakonazol grubunda 12 (%35,2), itrakonazol grubunda ise 20 (%60,6) hastada İFE gelişti. Yapılan çok değişkenli regresyon analizinde antifungal profilakside kullanılan posakonazolün itrakonazole göre İFE riskini istatiksel olarak anlamlı şekilde azalttığı görüldü (OR:4,54, %95 GA: 1,16-17,77, p=0,030). Yüz günlük sağkalım karşılaştırıldığında; posakonazol grubunda 5 (%14,7), itrakonazol grubunda ise 14 (%42,4) hasta hayatını kaybetti (p=0,012). Ölüm sebeplerinin İFE ile ilişkisi incelendiğinde; posakonazol grubunda 1 (%2,9) hasta, itrakonazol grubunda ise 4 (%12,1) hastanın ölümü İFE ile ilişkili olarak saptandı (p=1,000). Sonuç: Literatürde profilakside kullanılan posakonazol tablet formunun diğer antifungal profilaksi ilaçlarıyla karşılaştırmalı çalışmalarının az sayıda olduğu görülmektedir. AML hastalarında remisyon indüksiyon tedavisinde posakonazol profilaksisi itrakonazole göre İFE'yi önlemede daha etkilidir ve bu hastalarda posakonazol kullanılması daha faydalı olacaktır.
HBsAg taramasında kullanılan ELISA ve RPHA'nun duyarlılıklarının kıyaslanması ve RPHA testinin duyarlılığını artırma denemeleri
Bu çalışma, HBsAg taramalarında, RPHA ile ELİSA'nın duyarlılıklarını karşılaştırmak ve RPHA'nun duyarlılığını artırmak amacı ile planlandı. Bu amaçla, ELİSA ile taranarak HBsAg pozitif bulunan toplam 207 serum, 4 grup halinde, RPHA ile test edildi. RPHA ile negatif bulunan serumlar, test serum miktarları, uygun oranda, bir misli artırılarak tekrar tarandı ve bu aşamaya 1. konsantrasyon aşaması denildi. Bu aşamadan sonra da negatif bulunan serumlarda aynı değişiklik uygulanarak test tekrarlandı ve bu aşamaya 2. konsantrasyon aşaması denildi. 4 grup halinde çalışılan serumlarda, RPHA'nun ELİSA'ya göre duyarlılığı 1. grup için % 69.8, 2. grup için % 76.9, 3. grup için % 94.0, 4. grup için % 80.0 olarak bulundu. 1. konsantrasyon aşamasından sonra duyarlılık 1. grup için % 88.0, 2. ve 3. gruplar için % 100, dördüncü grup için % 92.0 olarak bulundu. 2. konsantrasyon aşamasından sonra ise, 1. grup için duyarlılık % 91.5, 4. grup için % 96.0 olarak bulundu. Bu çalışma RPHA yönteminde antijeni konsantre edebilmek için uygulanan bu değişikliğin, RPHA'nun duyarlılığını anlamlı derecede artırdığını gösterdi. Sonuç olarak hızlı, basit ve ucuz bir yöntem olan RPHA'nun bu değişiklik uygulandığında, duyarlılık bakımından da ELİSA'ya yakın bir yöntem olarak, küçük merkezlerde, hızlı sonuç verilmesi gereken kan bankalarında, ELİSA yerine güvenle kullanılabileceği belirlendi.
Ventilatör ilişkili pnömoni tanısında; Elabela, visfatin, chemerin gibi enflamatuar biyobelirteçlerin rolünün değerlendirilmesi
Amaç: Ventilatör ilişkili pnömoni; yoğun bakımda yatan hastalarda görülen nozokomiyal enfeksiyonlar arasında ilk sıralarda yer almaktadır. VİP; nozokomiyal enfeksiyonlar arasında en yüksek mortalite oranına sahip hastalıktır. Hastaların morbidite ve mortalitelerinde ciddi artışa, hastanede kalış sürelerinde uzamaya ve ciddi bir maliyet yüküne neden olmaktadır. Ventilatör ilişkili pnömoni tanısında rutin pratikte kullanılan laboratuar parametreleri WBC, CRP ve prokalsitonin gibi parametrelerdir. Son yıllarda gündeme gelen; elabela, visfatin ve chemerin gibi yeni enflamatuar biyobelirteçlerin, birçok hastalık grubunun tanısında, takibinde ve prognozunda faydalı olup olmadığı üzerine çalışılmaktadır. Bizim tez çalışmamızda amacımız, VİP tanısında; elabela, visfatin ve chemerin gibi biyobelirteçlerin faydalı olup olmayacağını ortaya koymaktır. Materyal ve Metod: Çalışmamıza 01.05.2021-01.10.2021 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi 3. basamak yoğun bakımlarda yatmakta olan ve ventilatör ilişkili pnömoni tanısı koyduğumuz (bu tanım; 2 günden uzun süredir mekanik ventilatöre bağlı hastalarda radyolojik olarak yeni gelişen pnömonik infiltrasyonları olan, sekresyon artışı ve oksijen ihtiyacında artış olup klinik olarak pnömoni tanısı konan hastaları kapsamaktadır) hastalar alındı. Hastalardan VİP tanısı konan ilk gün, sonrasında 7. gün ve 14. gün WBC, CRP ve prokalsitonin değerleri çalışıldı ve eş zamanlı elabela, visfatin ve chemerin parametrelerinin çalışılması için kanlar alındı. 30 sağlıklı bireyden kontrol grubu için kanlar alındı. 1., 7. ve 14. günlerde tespit edilen elabela, visfatin ve chemerin değerleri, hem kontrol grubunda tespit edilen değerler ile hem de WBC, CRP ve prokalsitonin değerleri ile karşılaştırıldı. Ayrıca hastaların 28 günlük sağkalım oranları değerlendirildi. Bulgular: VİP hastalarında ölçülen chemerin değerleri, sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiki olarak anlamlı şekilde yüksek bulundu (p=0,041). Elabela ve visfatin değerleri açısından ise hasta ve kontrol grupları arasında istatistiki olarak anlamlı fark saptanmadı (p değerleri sırasıyla 0,577 ve 0,089). Hastaların chemerin değerleri ile CRP ve prokalsitonin değerleri arasında da istatistiki olarak anlamlı şekilde pozitif korelasyon belirlendi (p değerleri sırasıyla 0,033 ve 0,001). Hastaların elabela ve visfatin düzeyleri ile WBC, CRP ve prokalsitonin düzeyleri arasında ise istatistiki olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Elabela, visfatin ve chemerin düzeyleri ile 28 günlük mortalite arasında anlamlı ilişki saptanmadı. 28 günlük mortaliteyi öngörmede istatistiki olarak anlamlı olduğu belirlenen tek biyobelirteç; CRP idi (p=0,016) Sonuç: Son yıllarda keşfedilen biyobelirteçlerden olan chemerin'in, VİP tanısı koymada faydalı olduğu görülmektedir. Çalışmamızda diğer biyobelirteçler; elabela ve visfatin düzeylerinin ise VİP tanısında faydası olduğu gösterilememiştir. Chemerin, VİP tanısında anlamlı gözükmekte ancak her üç biyobelirteçte mortalite öngörüsünde faydalı bulunmamıştır. Literatürde bu biyobelirteçlerin VİP tanısındaki yeri ile ilgili henüz başka bir çalışma bulunmamakta olup bulgularımız bu açıdan önemlidir. Yaptığımız çalışmadan hareketle chemerin'in VİP tanısı koymadaki etkinliği için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Ventilatör ilişkili pnömoni, elabela, visfatin, chemerin
Kandidemi tespit edilen erişkin ve pediatrik hastalarda risk faktörleri ve antifungal duyarlılıkları
Giriş ve Amaç: Kandidemi invazif kandidozda en sık görülen klinik tablodur. Kan kültüründe Candida spp. üremesi tedavi edilmesi gereken bir klinik durumdur. Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye'de ve hastanemizde ciddi enfeksiyonlara neden olmaktadır. Bu enfeksiyonlar uzamış hasta yatışı, artan mortalite ve morbidite ve ekonomik kayıplarla birlikte önemli bir sorun haline gelmektedir. Çalışmamızda hastanemizde yatan erişkin ve pediatrik hastalarda gelişen kandidemilerin risk faktörlerini ve antifungal duyarlılıklarını araştırmayı ve tiplerinin belirlenmesini amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde yatmakta olan hastalar, hasta ve kontrol grubu olarak dâhil edildi. Çalışma bir vaka kontrol çalışması olarak planlandı. Aralık 2013- Aralık 2014 tarihleri arasında bir yıl boyunca hasta verileri retrospektif olarak kaydedildi. Vaka grubuna kandidemi gelişen hastalar alındı. Kontol grubuna, her vakaya karşılık bir kontrol hastası olmak üzere, kandidemi gelişmeyen hastalar seçildi. Her iki grup için demografik özellikler, SOFA (Sequental Organ Failure Assessment) skoru, eşlik eden hastalıklar, invaziv alet kullanımı, kullanılan antibiyotikler ve süreleri kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya 42 kandidemili hasta ve 42 kontrol hastası olmak üzere 84 hasta dâhil edildi. Kandidemili hastaların 28'i erkek (% 67) iken kontrol grubunun 25'i erkek (% 60) idi. Kandidemili hastaların yaş ortalaması 47,3±32, kontrol grubunun yaş ortalaması ise 56,7±27,2'idi. Gruplar arasında ortalama yaş, cinsiyet arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Hasta ve kontrol grubunun klinik bulgularını karşılaştırdığımızda hastane enfeksiyon varlığı, sepsis varlığı, kandidüri varlığı, ateş yüksekliği hasta grubunda istatiksel olarak anlamlı bir şekilde yüksek saptandı (sırasıyla p=0,012, p=0,004. P=<0,001, p=0,027). Çalışmada izole edilen 42 suşun 22'si (% 52,4) candia albicans, diğerleri non candida albicans olarak belirlendi. Non candida albicanslar ise kendi içinde candida parapsilozis (% 16,7), candida glabrata (% 9,5), candida tropikalis (% 7,1), candida crusei (% 4,8) ve tiplendirilmeyen non-candida albicanslar (% 9,5) olarak saptandı. Candida albicans suşunun sadece birinde (% 4,5) flukonazola direnç saptanırken, non-candida albicans suşlarının 7'sinde (% 35) flukonazole direnç saptandı. Candida albicans suşlarında diğer antifungal ilaçlardan amfoterisin B, flusitozin, caspofungin ve vorikonazole direnç saptanmadı. Non-candida albicans suşlarında flusitozine 4 hastada, vorikonazole bir hastada ve amfoterisin B'ye bir hastada direnç saptandı. Caspofungine ise hiçbir hastada direnç saptanmadı. Ayrıca hasta grubunda batın cerrahi uygulaması, CVP (Santral Venöz Basınç) kateteri varlığı, Total parenteral nutrisyon, endotrakeal entübasyon, kan transfüzyonu sıklığı ve SOFA skoru kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek tespit edildi (sırasıyla p=0,002, p=0,028, p<0,001, p=0,045, p<0,001, p=0,024). Sonuç: Kandida enfeksiyonları ülkemizde ve hastanemizde önemli bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Sonuç olarak antibiotik tedavisine yanıt alınamayan, TPN alan, CVP kateteri takılan, kan transfüzyonu ve batın cerrahisi uygulanan hastalarda kandidemi riski göz ardı edilmemelidir. Çalışmamız hastanemizde izole edilen kandida suşlarının tiplendirilmesi ve antifungal duyarlılıkların belirlenmesi açısından yapılan ilk tez çalışmasıdır. Kandida suşlarının tiplerinin ve duyarlılıklarının bilinmesi antifungal tedavi kararını vermemizde bize önemli bir yol gösterecektir. Anahtar Kelimeler: Kandida, Antifungal ilaçlar, Kandida duyarlılık testleri, Risk
Brucella tanısında; decoy receptor 3, lipopolysaccharide-binding protein, sfingozin 1 fosfat gibi enflamatuar biyobelirteçlerin rolünün değerlendirilmesi
Amaç: İnflamatuar bir hastalık olan brusellozda beyaz küre (WBC) ve C- reaktif protein (CRP) gibi laboratuvar parametreleri tanıyı destekleme ve tedavi yanıtını değerlendirmede kullanılmaktadır. Bu çalışmada, yeni inflamatuar biyobelirteçlerden olan decoy reseptör 3 (DcR3), lipopolisakkarit bağlayıcı protein (LBP) ve sfingozin1 fosfatın (S1P) brusella tanısındaki rolünü araştırmak amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Çalışmaya 01.08.2021 ve 01.12.2021 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji servisinde yatan ve/veya polikliniğine başvuran bruselloz tanılı 50 hasta ve kontrol grubu olarak 30 sağlıklı birey dahil edildi. Bireylerden alınan kanlar biyokimya tüplerine alınıp santrifüj edildi, serumları ayrılarak -80ºC derecede saklandı. Çalışmada enzim-linked immuno sorbent assay (ELİSA) yöntemi kullanıldı. Serum DcR3, LBP, S1P seviyeleri Human DcR3, Human LBP, Human S1P (Sunred Biological Technology, Shanghai, Çin) ticari kitleri ile BioTek ELx50 Microplate Washer ve BioTek ELx800 Microplate Reader (BioTek Instruments Inc, USA) cihazları kullanılarak saptandı. Bulgular: Brusella hastalarında ölçülen DcR3, LBP, S1P değerleri, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulundu (p=0,000, p=0,000, p=0,001). Hasta grubunda ölçülen DcR3, LBP, S1P değerleri arasında pozitif korelasyon mevcuttu. DcR3, LBP, S1P düzeyleri ile WBC ve CRP düzeyleri arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç: Yeni keşfedilen biyobelirteçler olan DcR3, LBP ve S1P bruselloz tanısında faydalı olabilir. Bildiğimiz kadarıyla çalışmamız, bu biyobelirteçlerin bruselloz tanısındaki rolüne ilişkin ilk çalışmadır. Bu açıdan bulgularımız önemlidir. Yaptığımız çalışmadan yola çıkarak brusella tanısında DcR3, LBP, S1P'ın etkinliğinin net ortaya konması için daha ileri prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Bruselloz, Decoy Receptor 3, Lipopolysaccharide-Binding Protein, Spingozin 1 Fosfat
İmmünsüpresif hastalarda HBVizyon projesi öncesi ve sonrası iki yılda hepatit B tarama ve profilaksi oranlarının karşılaştırılması
Amaç: Hepatit B virüsü (HBV) ile karşılaşan bir hasta, iyileştikten sonra bile cccDNA hepatosit nükleusunda varlığını sürdürdüğünden tam bir iyileşme söz konusu değildir. Bu sebeple immünsüpresif tedavi verildiğinde, hastada reaktivasyon gelişme riski mevcuttur. Kılavuzlar immünsüpresif tedavi verilecek hastalarda hepatit B taraması önerdiği halde tarama oranları istenilen düzeyde değildir. Bu tez çalışmasında amaçlanan, HBV tarama oranlarını arttırmak için oluşturulan HBVizyon programının tarama ve profilaksi üzerindeki etkisini değerlendirmekti. Materyal ve Metod: HBVizyon programı, immünsüpresif ilaç raporu çıkarıldığında veya önceden belirlenmiş ICD-10 tanı kodları girildiğinde, HBsAg, Anti-HBs ve Anti-HBc IgG çalışılmasını önermekte ve herhangi birinde pozitiflik durumunda Enfeksiyon Hastalıkları ve Gastroenteroloji uzmanlarına yönlendirme uyarısı yapmaktadır. Çalışmaya HBVizyon projesinin uygulanmaya başlanmasından (24.01.2017) önceki ve sonraki iki yıllık dönemde (Ocak 2015-Aralık 2018), Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji ve Dermatoloji polikliniklerine başvuran, immünsüpresif tedavi başlanan hastalar alınmış; hastaların HBVizyon öncesi ve HBVizyon sonrası taranma oranları, konsültasyon durumları ve profilaksi durumları retrospektif olarak karşılaştırılmıştır. Bulgular: HBVizyon sonrası grubunda HBsAg, Anti-HBs ve Anti-HBc IgG tarama oranları (sırasıyla %92, %91, %83,7), HBVizyon öncesi gruba göre (sırasıyla %81, %79, %40) yüksekti (p<0,001, p<0,05, p<0,001). Alt gruplara bakıldığında Romatoloji hastalarında (%40'tan %81'e) ve Dermatoloji hastalarında (%20'den %88'e) HBVizyon sonrası taranma oranlarında iyileşme gözlendi (p>0,05). HBVizyon öncesi profilaksi başlanan hasta oranı %2,4 iken HBVizyon sonrası %67,9'a yükseldi (p<0,001). Sonuç: HBVizyon programının immünsüpresif tedavi öncesi hepatit B tarama oranını ve profilaksi uygulamasını iyileştirdiği saptandı. Uyarı sisteminin geliştirilmesi için HBV DNA istenmesi gibi ek uyarılar eklenebilir ve immünsüpresif tedavi veren hekimlerden geri bildirim anketleri yapılabilir. Anahtar kelimeler: HBVizyon, reaktivasyon, hepatit B virüs, profilaksi
Vankomisin dirençli enterokok kolonizasyon ve enfeksiyonunda risk faktörleri
Bu retrospektif vaka-kontrol çalışmasının amacı, vankomisin dirençli enterokok rektal kolonizasyonu ve enterokokkal bakteriyeminin risk faktörlerini değerlendirmektir. Çalışmamızda hastanemiz üçüncü düzey(toplam 85 erişkin hasta yatağına sahip) yoğun bakımlarında takip edilen ve perirektal sürüntü kültürlerinde VRE izole edilen; VRE ile kolonize 108 hasta ve VRE ile kolonize olup daha sonra kan kültüründe VRE üremesi olan 14 hasta risk faktörleri açısından değerlendirildi. VRE ile kolonize hastalarda ; Antibiyotik kullanımında; piperasilin tazobaktam (p=0.007), sefoperazon sulbaktam (p=0.028), karbapenem (p<0.001), kolistsin (p=0.001), sulbaktam (p=0.001) ve glikopeptidler (p<0.001) risk faktörü olarak anlamlı bulunurken, invaziv girişimlerden endotrakeal entübasyon (p=0.006), nazogastrik katater (p=0.003), trakeostomi (p=0.024), hemodiyaliz (p=0.048), reentübasyon (p=0.008), SVK (p<0.001) anlamlı bulundu. VRE kolonize hastalarda altta yatan hastalıklarda immünsupresyon (p=0.041) anlamlı bulundu. VRE rektal kolonizasyonu saptanan hastaların ortalama yatış günü 24,65 ± 48,82, VRE rektal kolonizasyonu saptanmayanlar da ortalama yatış günü 9,12±15,25‟dir. Yoğun bakımda uzun süre yatan hastalarda VRE kolonizasyon riski anlamlı bulunmuştur (p=0.002). Ayrıca çalışmamızda VRE kolonizasyonunda APACHE-II skorunun ≥ 20 değeri istatiksel olarak anlamlıydı (p=0.001). VRE suşu olarak kolonize hastaların 82'si (%75,9) E faecium, 6'sı (%5,6) E faecalis ve 20'sinin (%18,5) Enterococcus species olduğu tespit edildi. VRE bakteriyemi gelişen hastalarda ; Risk faktörleri incelendiğinde, antibiotiklerden vankomisin kullanımı (p=0.009) anlamlı bulundu. İnvaziv girişimlerden reentübasyon (p=0.006), altta yatan hastalıklardan ise Diabetes mellitus (P=0.004) ve koroner arter hastalığı (p=0.003) anlamlı bulundu. VRE kolonize hastalardan VRE bakteriyemisi gelişen hastaların tamamında E faecium suşu tespit edildi.
Kronik hepatit B'ye bağlı fibrozisin saptanmasında fibrotest ve elastografinin değeri
Hepatit B dünya genelinde sık görülen, kronikleşebilen bulaşıcı bir hastalık olması yönüyle önemli bir epidemiyolojik sorundur. Kronik olgularda hepatoselüler karsinom (HSK) ve siroz gibi ciddi komplikasyonlara sebep olduğundan tanı ve takibi önem arz etmektedir. Kronik Hepatit B'li (KHB) hastalarda karaciğer fibrozis evresi, seçili olgularda tedavi endikasyonunu belirlemesinin yanısıra prognostik öneme de sahiptir. Geleneksel olarak karaciğer biyopsisi fibrozis evresini belirlemede altın standart kabul edilir. Ancak karaciğer biyopsisinin histopatolojik değerlendirmede değişkenlik gösterebilmesi ve invaziv olması yönüyle komplikasyonlara açık olması biyopsinin yararını kısıtlamaktadır. Günümüzde karaciğer biyopsisinin yerini alabilecek noninvaziv testler hakkında birçok araştırma yapılmaktadır. Bunlar arasında bulunan FibroTest'in ve Acustic Radiation Force Impulse (ARFI) kuantifikasyon elastografinin tanısal değeri araştırma konumuz olmuştur. Hastanemize KHB nedeni ile başvuran ve son bir hafta içinde karaciğer biyopsisi yapılmış olan 32 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalardan FibroTest çalışılmak üzere kan alındı ve aynı gün içinde ARFI elastografi bakıldı. Çalışma kriterlerine uyan 28 patoloji, 30 FibroTest ve 31 ARFI elastografi sonucu değerlendirmeye alındı. Patoloji sonuçları baz alınarak noninvaziv tetkiklerin tanısal performansı değerlendirildi. Hastalar belirgin fibrozisi olan (Grup 2: Ishak evre F3-4-5-6) ve olmayan (Grup 1: Ishak evre F0-1-2) şeklinde iki gruba ayrıldı. Belirgin fibrozisi ayırdetmek için bakılan ROC eğrisi altında kalan alan (AUROC) FibroTest için 0,56 saptanarak düşük tanısal performans gösterirken ARFI elastografi için 0,92 değeri ile iyi tanısal performans göstermiştir. FibroTest ve ARFI elastografinin kendi aralarında bakılan korelasyon testinde uyum saptanmamıştır. Patoloji sonucu ile ARFI elastografi arasında ise anlamlı korelasyon saptanmıştır. Sonuç olarak çalışmamızda KHB'de belirgin fibrozisi ayırdetmede FibroTest yetersiz bulunurken ARFI elastografinin iyi tanısal performans gösterdiği kanısına varılmıştır.
Karbapenem dirençli enterobacteriaceae enfeksiyonlarında risk faktörleri
Giriş ve Amaç : Enterobacteriaceae ailesi tıbbi önemi olan çok sayıda gram negatif (GN) bakterilerden oluşmaktadır. GN bakteriler hem toplum kökenli hem de hastane kökenli enfeksiyonların önemli etkenleri arasında yer almaktadır. Son birkaç yıla kadar son derece nadir olarak görülen karbapenem direnci dünya genelinde Enterobacteriaceae ailesinde giderek artmaktadır. Carbapenem Resistant Enterobacteriaceae (CRE) enfeksiyonlarında risk faktörlerinin belirlenmesinin, erken ve uygun ampirik tedavi başlama ve enfeksiyon kontrol önlemlerinin uygulanmasına yardımcı olabileceği düşünülmektedir. Çalışmamızda CRE ile enfekte olan hastalarda risk faktörlerinin ve mortalite ile olan ilişkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Ocak 2014 - Aralık 2015 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Vaka-Kontrol çalışması olarak planlandı. Herhangi bir mikrobiyolojik kültür örneğinde CRE üremesi saptanan ve Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji uzmanı tarafından enfeksiyon etkeni olarak kabul edilip tedavi başlanan, yatış tanıları ve cinsiyetleri göz önüne alınmaksızın ≥18 yaş hastalar vaka grubu olarak alındı. Kontrol grubu ise CRE üremesi olduğu tarihte vakalar ile aynı serviste yatan, klinik örneklerde CRE üremesi olmayan hastalar arasından rastgele seçildi. Her vaka için 2 kontrol hastası alındı. Bulgular: Çalışmaya 70 CRE üremesi olan vaka dahil edildi. Bu 70 vakanın 55'i K.pneumoniae, 7'si E.coli, 6'sı Enterobacter cloacae, 1'i Enterobacter asburiae ve 1 tane de Enterobacter aerogenes'ti. Vaka grubunda tespit edilen CRE nin 18'i endotrakeal aspirat (ETA) kültüründe, 28'i kan, 12'si idrar, 9'u yara, 3'ü de dren kültüründe tespit edildi. Vaka grubunda 38'i kadın 32'si erkek olup kontrol grubunda ise 70'i kadın ve 70'i erkek idi. Vaka grubunda ortalama yaş 57.5 ±19.9 olup kontrol grubunda ise 59.3 ±18.7 idi. Vaka grubunda hastaların %55.7'si, kontrol grubunda ise hastaların %20.7'si ölümle sonuçlandı. Çalışmamızda risk faktörü açısından; immünsüpresyon, endotrakeal entübasyon, mekanik ventilasyon, idrar sondası, TPN, SVK, trakeostomi, CRE öncesi idrar sondası günü, endotrakeal entübasyon günü, mekanik ventilasyon günü, SVK günü, TPN günü, nazogastrik günü, abdominal dren günü, CRE gelişmeden önce toplam yoğun bakım yatış süresi, CRE gelişmeden önce toplam yatış süresi, APACHE II, piperasilin/tazobaktam, karbapenem, glikopeptit, colistin, piperasilin/ tazobaktam günü, karbapenem günü ve glikopeptit günü anlamlı bulundu. Ayrıca çalışmamızda; mekanik ventilasyon, APACHE-II sınıf skoru, immünsüpresyon ve CRE gelişmeden önce toplam yoğun bakım yatış süresi bağımsız risk faktörü olarak bulundu. Sonuç: CRE enfeksiyon sıklığı hastanemizde giderek artmaktadır. Bu etken ile gelişen enfeksiyonlarda mortalite diğer mikroorganizmalar ile gelişen enfeksiyonlara göre daha yüksek seyretmektedir. CRE etkeni ile oluşan enfeksiyonları azaltmak için, düzenli olarak sürveyans sonuçları takip edilmeli, enfeksiyon kontrol komitesinin önerileri dikkate alınmalıdır. İnvaziv girişimlerin endikasyonları iyi konulmalı ve gereksiz invaziv girişimlerden kaçınılmalıdır. Tedavi başlanacak hastalarda da akılcı antibiyotik kullanım ilkesi dikkate alınarak tedavi başlanmalıdır. Anahtar kelimeler: Karbapenem dirençli Enterobacteriaceae, risk faktörleri, mortalite.
Kronik hepatit b hastalarında vitamin d düzeylerinin değerlendirilmesi
ÖZET Giriş ve Amaç: Hepatit B virüs (HBV) enfeksiyonu halen tüm dünyada önde gelen sağlık sorunlarından biridir. Karaciğer, vitamin D'nin metabolizması ve depolanmasında önemli bir organdır. vitamin D'nin, hücre farklılaşması, çoğalması ve bağışıklık modülasyon inhibisyonu da dâhil olmak üzere çok önemli bir biyolojik etkiye sahip olduğu bilinmektedir. Son zamanlarda, vitamin D düzeylerinin HBV enfeksiyonu gibi viral enfeksiyonlara karşı immün sistem ve konak yanıtını etkileyebileceği düşünülmektedir. Bu çalışmamızda amaç sağlıklı bireylerde ve HBV ile enfekte bireylerdeki vitamin D düzeyini karşılaştırıp vitamin D düzeyinin HBV replikasyonu ve hastalığın progresyonu ile ilişkisini saptamaktır. Gereç ve Yöntem: Dicle üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji polikliniğine Ocak 2014 - Aralık 2015 tarihleri arasında başvuran HBsAg pozitif ve HBV DNA'sı negatif 29 hasta, HBsAg pozitif ve HBV DNA'sı 2000-20000 IU/ml olan 30 hasta, HBsAg pozitif ve HBV DNA'sı >20000 IU/ml olan 31 hasta ile HBsAg negatif ve komorbiditesi olmayan; ancak halsizlik, yorgunluk şikâyeti ile polikliniğimize başvurup vitamin-D düzeyleri bakılmış olan 45 kontrol grubu çalışmamızda değerlendirmeye alındı. Hastaların bazal, 6. ay ve 12. ay 25 (OH) D düzeyleri incelendi. Bulgular: Hastaların 77'si erkek (%57), 58'i kadındı (%43). Hastaların yaş ortalaması 40,8 olup gruplar arasında yaş ve cinsiyet açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Kadın ve erkek arasında bazal, 6. ay ve 12. ay D vitamini düzeyleri arasında anlamlı bir fark saptanmadı (sırasıyla p:0,133,p:0,319,p:0,212). Kronik Hepatit B (KHB)'li hastaların ortalama vitamin D düzeyi 23,37±10,71 µg/l, kontrol grubunun ortalama vitamin D düzeyi 35,54±10,42 µg/l olarak saptandı (p<0,001). Bu durumda KHB'li hastalarda vitamin D düzeyi yetersiz olup kontrol grubuna göre daha düşük saptandı. Kontrol grubunun ise vitamin D düzeyleri normal sınırlarda idi. KHB'li hastaların grup içi vitamin D düzeyleri karşılaştırıldığında anlamlı bir fark saptanmadı. Bu çalışmada düşük vitamin D düzeyinin yüksek viral yük ile ilişkili olmadığı sonucuna varıldı. Sonuç: KHB hastalarında vitamin D düzeyi yetersiz bulundu. Düşük vitamin D düzeyi yüksek viral yük ile ilişkili olmamakla birlikte daha detaylı tasarlanmış, prospektif ve kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır. Ayrıca hastalar; vitamin D eksikliği ve yerine koyma tedavisi açısından değerlendirilmelidir. Anahtar kelimeler: Kronik hepatit B, vitamin D, viral yük, karaciğer
Hastane kaynaklı çoklu antibiyotiğe dirençli Pseudomonas aeruginosa enfeksiyonlarında risk faktörleri araştırması
Giriş ve Amaç: Pseudomonas aeruginosa, birçok antibiyotiğe karşı doğal dirençli olup yüksek morbidite ve mortalite ile seyreden ciddi hastane enfeksiyonlarına neden olabilir. Gelişen dirençlerin bir araya gelmesi ve antibiyotikler arasında çapraz direnç gelişimi, `'çoklu antibiyotik dirençli'' P. aeruginosa (ÇADPa) sorununu ortaya çıkarmaktadır. Bu çalışmada hastanemizde yatan hastalarda ÇADPa enfeksiyonlarının risk faktörleri araştırıldı.Materyal ve Metot: Dicle Üniversitesi Hastanesinde ÇADPa enfeksiyonu için risk faktörlerini belirlemek amacıyla prospektif olarak vaka-kontrol çalışması yapıldı. Hastalara, klinik örneklerden ÇADPa izole edilen bakterilerin kaydedilmesi ile ulaşıldı. ÇADPa ile hastane enfeksiyonu gelişen hastalar vaka grubu olarak alındı. İki farklı kontrol grubu oluşturuldu. Her vakadan sonra gelen uygun ilk hasta kontrol grubuna dahil edildi. Birinci kontrol grubunda (K?1) çoklu antibiyotik direnci olmayan P. aeruginosa suşları vardı. İkinci kontrol grubuna (K?2) ise çoklu antibiyotik direnci olmayan Gram negatif bakterilerin yaptığı hastane enfeksiyonları alındı. Vaka ve kontrol hastalarının demografik özellikleri, laboratuvar değerleri ve muhtemel ÇADPa risk faktörleri kaydedildi. ÇADPa suşlarının antibiyotik duyarlılıkları `'Disk Diffüzyon Testi'' (Oxoid) ile doğrulandı. ÇADPa gelişimi için risk faktörü olabilecek değişkenler tek değişkenli ve çok değişkenli lojistik regresyon analizi ile test edildi.Bulgular: Çalışmaya alınan hastalarda yaş ortalamaları vakaların 29,8 ± 27,2 yıl, K-1'de 29,2 ± 25,9 yıl, K-2'de 46,6 ± 24,8 yıl idi. Vakaların % 59'u, K-1'in % 69'u, K-2'nin % 61'i erkekti. Tek değişkenli analizde her iki grupta da çok sayıda değişken risk faktörü olarak görülmekteydi. Çok değişkenli analize göre K?1 ile karşılaştırıldığında anlamlı olan risk faktörleri; Karbapenem kullanımı (p<0,011; RR=5,71), uzun süreli hospitalizasyon (p<0,006; RR=4,12), İnvaziv girişim sayısı ?3 (p<0,018; RR=4,68), Kronik bakım hastası (p<0,027; RR=0,35), Risk faktör fayısı ?7 (p<0,009; RR=7,41), Geçirilmiş cerrahi operasyon (p<0,001; RR=0,83) ve Total parenteral nütrisyon (p<0,016; RR=0,14) idi. Çok değişkenli analize göre K?2 ile karşılaştırıldığında ise anlamlı risk faktörleri; Karbapenem kullanımı (p<0,022; RR=29,2), uzun süreli hospitalizasyon (p<0,041; RR=6,61), İnvaziv girişim sayısı ?3 (p<0,002; RR=208), Kronik bakım hastası (p<0,018; RR=0,28), Yanık (p<0,001; RR=734), Pnömoni (p<0,012; RR=0,17) ve Sepsis (p<0,005; RR=0,35) olarak bulundu.Sonuç: ÇADPa ciddi bir sağlık problemi olmaya devam etmektedir. Özellikle hastanede uzun süre yatan, çok sayıda invaziv girişim yapılan, uzun süreli antibiyotik (özellikle karbapenem) kullanımı olan ve çok sayıda başka hastalığı olanların ÇADPa gelişimi açısından dikkatle izlenmesi gerekmektedir.
Dicle üniversitesi hastanesi´nde yatan hastalarda antibiyotik kullanımının değerlendirilmesi
Naiv kronik hepatit B hastalarında lamivudin ve adefovir dipivoksil monoterapilerinin maliyet-etkinlik açısından değerlendirilmesi.
Giriş ve Amaç: Kronik hepatit B (KHB) virus enfeksiyonu dünyada tahmin edilen prevalansıyla 400 milyondan fazla kişide görülmektedir. KHB'si ve viral replikasyon bulguları olan hastalar ciddi karaciğer hastalığı yönünden yüksek risk altındadırlar. Farmakoekonomik araştırmalar, özellikle sağlık ve sosyal alanda, kaynakları optimize etme kararını vermede yardımcı olabilir. Bu çalışmada, KHB'li hastalarda lamivudin ve adefovir dipivoksil ile uzun dönem tedavide maliyet-etkinliğinin analizi amaçlandı.Materyal ve Metot: Maliyet-etkinliği hesaplamada, karar ağacı analiz modeli kullanılmıştır. Her iki oral ajanın tedavi ile ilgili maliyet-etkinliği, KHB'li 100 hastada yapılan kohort çalışmasıyla tespit edildi. Tüm veriler klinik kayıtlarından alındı.Bulgular: Çalışmada, dört yıl boyunca hasta başı toplam maliyet; lamivudin grubu için 19.477 YTL, adefovir grubu için ise 37.296 YTL olarak hesaplandı. Tedavi sonu virolojik yanıt; lamivudin grubunda % 40, adefovir grubunda % 81 olarak gözlendi. Ortalama maliyet-etkinlik oranı; lamivudin için 48.693 YTL, adefovir için 46.044 YTL olarak bulundu (p = 0.045). Adefovirin lamivudine göre artımlı maliyet-etkinlik oranı 43.461 YTL olarak bulundu. Bu rakam (43.461 YTL), her iki ilacın da (lamivudin ve adefovir) ortalama maliyet-etkinlik oranından daha düşüktü. Yapılan duyarlılık analizi, dördüncü yıl sonundaki tedaviye yanıtın, maliyet-etkinliği belirlemede önemli faktör olduğunu göstermiştir.Sonuç: Farmakoekonomik açıdan, KHB'li hastalarda adefovir dipivoksil ile uzun dönem tedavi maliyet-etkin bir seçenektir.
Diyabetik ayak enfeksiyonlu hastalarda sürüntü kültürü ile derin doku kültürünün karşılaştırılması
Giriş ve Amaç; DM un kronik bir komplikasyonu olan DA yaralar tı bbi , sosyal ve ekonomikbir problem olup, gittikçe artan oranlarda ciddi bir sağ lı k sorunu olmaya devam etmekte. Bu nedenleenfekte DAÜ lerinin tedavisi için etken mo. nın izole edilmesi hayati bir önem taşır. Etken mo. n nizolasyonu için çe itli örnek alma metotlar mevcut olup, bunlar aras nda önceleri kontaminasyon riskiyüksek kabul edilen ancak son zamanlarda steril olarak al narak bula riski azalt lan SK leri ile DDK ündeizole edilen mo. lar aras nda uyum oranının belirlenmesi amaçlandı .Materyal ve Metot; Çal maya Ekim 2006 ile kasım 2007 tarihleri arasında, Dicle ÜniversitesiHastanesi nde Klinik mikrobiyoloji ve Enfeksiyon hastalıklar , Ortopedi ve Travmatoloji ve Endokrinolojiservislerinde yatan 63 DAE lu hasta al nd . DAE tan m klinik olarak enfeksiyon bulgular dikkateal narak yap ld . Yaralar ülser, abse ve osteomiyelit olarak ayrıldı . Ülser tipi nöropati, iskemi venöroiskemi olarak sınıflandırıldı . Yara lokalizasyonu parmak, metatars, orta ayak ve topuk yerle imiolarak incelendi. Yara olu um süresi açısından akut (< 30gün) ve kronik (>30gün) olarak ayr ld . Yaras n flamas nda Wagner evrelemesi kullanıldı . Mikrobiyolojik kültür için her bir hastadan eşzamanlıolarak steril SK ile DDK ü alındı . Aerob ve anaerob kültür için hızlı bir ekilde laboratuvara gönderildi.Elde edilen mikrobiyolojik veriler duyarlılık ve özgüllük formülü doğrultusunda analiz edildi veyorumlandı .Bulgular; Vakalar n % 52 si kad n ve ya ortalamalar 58,1 ± 12 y l idi. % 94 ünün tip2 diyabetivard . Ortalama diyabet süreleri 9,3 ± 6,8 y l idi. % 60 hasta OAD tedavisi almaktayd . HbA1C ( %)ortalamas 9,8 ± 2,6 idi. % 68 i akut bir sürece sahipti. Hastalar n % 60 Wagner 1+2 iken, % 40Wagner 3+4 idi. Yara yerle imi % 73 vakada parmak ve metatarsdayken, % 27 sinde orta ayak vetopuktayd . Vakalar n % 63 ünde ülser, % 24 ünde osteomiyelit ve % 13 ünde abse formasyonundayd .Yara etyolojisinde % 81 nöropati, % 13 nöroiskemi ve % 6 iskemi mevcut idi. DDK ünde 77 mo. üredi veal nan materyal ba na ortalama 1,2 iken, SK ünde 91 mo. üredi ve ortalama 1,4 idi. Mikrobiyolojikinceleme sonucunda % 58,7 oran nda her iki kültürde ayn mo. ürerken, % 20,6 oran nda SK ünde dahafazla mo. üredi ancak üreyen mo. lar içinde DDK ünde üreyen mo. lar da vard . % 20,6 oran nda ise heriki kültürde farkl mo. üredi. Ortalama duyarl l k % 84,4 ve özgüllük % 84,6 olarak bulundu. En s k izoleedilen mo. S.aureus ( SK da % 32 , DDK ünde % 36,5) idi. Bunu ikinci s kl kta Klebsiella spp. izledi.Sonuç; DAÜ leri gittikçe artan s kl kta ciddi bir sa l k sorunu olmaya devam etmektedir. Bunedenle DA geli imi hemen hemen kaç n lmaz olan diyabet hastalar nda ülser geli meden önce düzenli53ayak kontrolleri yap larak koruyucu önlemler al nmal . DAE nu geli ti inde etken mo. n n izolasyonu içingereken önem gösterilerek en k sa zamanda uygun tedavi ba lanmas hem amputasyon riskini azaltmadahem de mortaliteyi önlemede en etkili yol olarak görünmektedir.
Delta hepatitinde uzun süreli pegile-interferon tedavisinin etkinliği
Delta virüs infeksiyonu tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de görülen önemli bir karaciğer hastalığıdır. Viral hepatitin az rastlanılan bir formudur. Klinik olarak ciddi bir seyir gösterir. Buna rağmen tedavi seçenekleri çok az veya yetersizdir. Diğer viral hepatit türlerine göre fulminan hepatit, erken siroz gelişimi, terminal karaciğer yetmezliğine ilerleyiş ve yüksek hepatoselüler karsinom gelişim riski ile karakterize şiddetli bir hastalık formuna neden olabilmektedir. Kronik delta hepatiti tedavisinde interferonlar dışında yararı kanıtlanmış bir tedavi seçeneği yokturÇalışmaya kronik delta hepatiti tanısı konulan ve daha önce hiç tedavi almamış toplam 21 hasta alındı. Hastalar iki gruba ayrıldı. Birinci grupta 11 hastaya bir yıl süreyle, ikinci grupta 10 hastaya ise iki yıl süreyle PEG IFN- ?? 2a tedavisi verildi. Bu tedavi seçeneklerinin karaciğer fonksiyon testleri, virolojik göstergeler ve karaciğer histopatolojisi üzerine etkileri araştırıldı. Hastaların başlangıç demografik özellikleri değerlendirildiğinde gruplar arasında yaş, cinsiyet, nekroinflamasyon derecesi, fibrozis, viral yük, karaciğer fonksiyon testleri ve hematolojik göstergeler bakımından anlamlı fark yoktu. Tedavinin sonunda birinci gruptaki 11 hastanın 2'sinde (%18.1), ikinci gruptaki 10 hastanın üçünde (%30) HDV-RNA negatifleşirken, bu negatiflik her iki grupta da tedaviden sonraki 24. haftanın sonuna kadar devam etti. Gruplar arasında, tedaviye yanıt açısından karşılaştırıldığında yüzdesel olarak anlamlı, ancak sayı yetersiz olduğu için istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p>0.05). Ayrıca çalışmamızdaki, KDH'li hastalarda PEG-IFN-?-2a'nın bir ve iki yıllık tedavi sonu başarı oranları ülkemizde yapılan çalışmalarla benzer bulunduHer iki grupta en sık görülen yan etki grip benzeri semptomlar idi. Yan etkilerin görülme sıklığı açısından gruplar arasında anlamlı fark gözlenmediSonuç olarak, kronik delta hepatitinde iki yıllık PEG-IFN-?-2a tedavisinin, bir yıllık tedaviye üstünlüğü yüzdesel olarak anlamlı bulundu. Ancak çalışma sayısının ve literatür bilgisinin yetersiz oluşu gelecekte farklı çalışmalara ihtiyaç göstermektedir.Anahtar Kelimeler: HDV, tedavi süresi, peginterferon
Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde, genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz üreten mikroorganizmaların etken olduğu hastane kaynaklı enfeksiyonlarda risk faktörlerinin araştırılması
Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi'nde 01 Ocak 2008-31 Aralık 2008 tarihleri arasında Enterobactericae ailesi üyesi mikroorganizmalar tarafından oluşturulan sağlık hizmetleriyle ilişkili enfeksiyonlarda (SHİE), GSBL üreten mikroorganizmaların risk faktörleri prospektif olarak araştırıldı. Toplam 32941 hasta ve 982 SHİE takip edildi. Toplam SHİE hızı 2.98 ve 1000 hasta yatış gününde SHİE dansitesi 4.77 olarak hesaplandı. 982 SHİE'nin 273'ü (%27.8) Enterobacteriaceae ailesi üyesi mikroorganizmalar tarafından oluşturulmaktaydı. Çalışmamızda dahil edilme kriterlerine uyan 236 enfeksiyon değerlendirmeye alınırken, 37 enfeksiyon çalışma dışı bırakıldı. 126 SHİE (%53.4) GSBL (+), 110 SHİE (%46.6) GSBL (-) mikroorganizmalar tarafından oluşturulmaktaydı.Tek değişkenli analiz sonuçlarında; yara/yumuşak doku enfeksiyonu (p=0.005; OR=3.64), cerrahi kliniklerde yatış (p=0.006; OR=2.41), ürolojik patoloji (p=0.008; OR=3.06), öncesinde hastanede yatış (p<0.0005; OR=3.32), öncesinde cerrahi operasyon (p<0.0005; OR=2.99), öncesinde antibiyotik kullanımı (seftriakson, siprofloksasin, amikasin veya metronidazol) (p<0.0005; OR=31.16) ve invaziv girişimler (p=0.003; OR=2.98) GSBL üretimini arttıran risk faktörleri olarak tespit edildi. Çok değişkenli analiz sonuçlarında; akciğer hastalığı (p=0.035; OR=2.80), invaziv girişimler (p=0.003; OR=4.36) ve öncesinde antibiyotik kullanımı (seftriakson, siprofloksasin veya amikasin) (p<0.0005; OR=29.90) GSBL ile ilişkili önemli bağımsız risk faktörleri olarak bulundu.Sonuç olarak; çalışmamızda öncesinde antibiyotik kullanımı başta olmak üzere, GSBL üretimini etkileyen ve çoğu önlenebilir çok sayıda risk faktörü belirlendi. Bu risk faktörlerinden biri veya daha fazlasının var olduğu hastalarda GSBL olasılığı göz önünde bulundurularak tedavi seçimi yapılmalı ve risk faktörlerinin ortadan kaldırılması sağlanmalıdır.
Bruselloz olgularının klinik ve laboratuar sonuçlarının değerlendirilmesi
Bruselloz ülkemizde özellikle doğu ve güneydoğuda daha çok yaz ve ilkbahar aylarında yaygın görülen zoonotik bir enfeksiyondur.Temel bulaş yolu süt ve süt ürünlerinin iyi pişirilmeden tüketilmesidir.En önemli risk grubunu tarım ve hayvancılıkla uğraşan kesim oluşturmaktadır.Bruselloz bir çok sistemi tuttuğundan zengin bir klinik tablo göstermektedir. Özellikle yüksek ateşe eşlik eden gece terlemeleri ile yaygın kas-eklem ağrıları brusellozu düşündürmelidir. Bruselloz kan değerlerinde lökopeni, anemi ve trombositopeni gibi bulgulara neden olmaktadır. Bu bulgular gerekli tıbbi tedavi ile 1-2 hafta içinde normal seviyeye gelmekte hastaya ve hekime ciddi bir sıkıntı yaşatmamaktadır.Biyokimyasal parametrelerde ALT, AST, sedim ve CRP değerlerinde genellikle hafif-orta düzeyde artışa neden olmaktadır.Bruselloz en sık osteoartiküler sistem tutulumlarına neden olurken diğer sistem tutulumları daha nadir görülmektedir.Ultrasonografik bulgu olarak en sık karaciğer ve dalak büyüklüğü görülmektedir.Kan kültürü brusellozun kesin tanısında en sık kullanılan yöntem olup pozitifliği bir çok faktörler tarafından etkilenmektedir.Özellikle kontrolsüz antibiyotik kullanım sıklığı kan kültür pozitiflik oranını %50-60'lara varan oranda azaltmıştır.Tanı amaçlı en sık kullanılan serolojik testler rose bengal, STA ve brucella capt testleridir.Bu testlerin duyarlılıkları hem kendi aralarında hem de brusellozun klinik evrelerine göre ciddi olmayan farklılıklar gösterse de temelde %90'ın üzerinde bir duyarlılığa sahip güvenilir tanı yöntemleridir.Çok nadir olarak klinik takiplerde bruselloz düşündüğümüz fakat rose bengal ve STA'nın negatif olduğu durumlarda brucella capt testi pozitif olabilir. Bu nedenle klinik olarak bruselloz düşünülen fakat rose bengal ve STA testleri negatif olan özellikle kronik bruselloz olgularında brucella capt testininde yapılması bu tür olguların tanısında yol gösterici olabilir.
Bakteriyel menenjit tanısında BOS kültürü ve BOS PCR yöntemlerinin karşılaştırılması
Menenjit, beyni çevreleyen meningeal zarların ve spinal kordun enflamasyonudur. Günümüzde menenjit vakalarının büyük bir kısmından Haemophilus influenzae (H. influenzae), Streptococcus pneumoniae (S. pneumoniae) ve Neisseria meningitidis (N. meningitidis) sorumlu tutulmaktadır. Menenjit, kraniyum ve spinal kord gibi hayatsal açıdan önemli bölgelerde geliştiğinden önemli morbidite ve mortalite nedenlerindendir. Hem mortalite hem de nörolojik sekel oranının azaltılmasında erken tanı ve uygun antimikrobiyal kullanımı önemlidir. Bu nedenle bakteriyel menenjitin etyolojik tanısı için Beyin Omurilik Sıvısı (BOS) kültürü ve Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR) gibi yöntemler kullanılmaktadır. Biz bu çalışmada bakteriyel menenjitin etyolojik tanısında BOS kültürü ve BOS PCR yöntemlerini ve bu yöntemlerle etken tespitine etki eden faktörleri araştırmayı amaçladık. Aralık 2009-Nisan 2012 tarihleri arasında kliniğimizde tanı konulan 57 akut bakteriyel menenjit hastası bu çalışmaya dahil edildi. Hastalar demografik özellikleri, klinik semptom ve bulgulari, predispozan faktör varlığı, muayene ve laboratuvar bulguları, tedavi rejimleri ve gelişen komplikasyonlar, BOS kültürü sonuçları, BOS PCR sonuçları, BOS kültürü ve BOS PCR pozitifliğine etki eden faktörler açısından değerlendirildi. Çalışmaya alınan 57 hastanın BOS kültürlerinden 10 (%17,5) örnekte üreme saptanmış, kalan 47 (%82,5) örnekte üreme saptanmamıştır. Üreme olanların hepsinde S. pneumoniae üremiştir. Bu 10 örneğin hepsinde PCR pozitif olarak saptanmış olup, PCR?da da kültür ile aynı etken saptanmıştır. Alınan 57 BOS örneğinden 34?ünde (%59,6) PCR pozitifliği saptanmış olup kalan 23 (%40,4) örnekte PCR negatif olarak saptanmıştır. PCR pozitif 34 örneğin 33?ünde (%97,05) S.pneumoniae saptanmışken, sadece 1 (%2,95) örnekte N. meningitidis saptanmıştır. Örneklerin 23?ünde (%40,4) kültür ve PCR negatif olarak bulunmuştur. Kültürün pozitif, PCR?ın negatif olduğu örnek saptanmamıştır. Sonuç olarak; çalışmamızda mortalite ve sekel oranları çoğu yayına göre daha düşük bulunmuş olsa bile, menenjitler komplikasyon ve mortalite oranı yüksek bir hastalık grubudur. Bu hastalarda erken tanı ve tedavi prognoz ve sekellerin önlenmesi açısından büyük önem taşımaktadır.
Kronik hepatit B tedavisinde yeni yanıt göstergelerinin eşliğinde antiviral ilaçlara yanıt oranlarının değerlendirilmesi
Hepatit B virüs (HBV) enfeksiyonu global bir sağlık problemi olup HBV viralreplikasyonu artan morbidite ve mortalite ile ilişkilidir. Ülkemizde ve dünyada yeniantiviral ilaçlar kullanıma girmiş olmasına rağmen mevcut antiviral ajanlarla hedeflenenHbsAg kaybına henüz ulaşılması zor görünmektedir. Kronik hepatit B (KHB)enfeksiyonunda tedaviye yanıtı etkileyen konak ve virüse ait çok sayıda faktör bulunmaktaolup bunlar tedavi kararını verirken önem taşımaktadır. KHB tedavisinde tedaviye yanıtıngöstergeleri henüz net olarak ortaya konmamış olup her geçen gün bu konuyla ilgili yenifikirler ortaya atılmaktadır. Tedaviye yanıt göstergelerinin kalıcı virolojik yanıt üzerineolan etkileri de net olarak tanımlanmamıştır. Tedaviye yanıt göstergeleri içinde sontanımlananlardan biri de HbsAg ve HbeAg'nin kantite edilerek değerlendirilmesi fikridir.Bu tez çalışmasında KHB enfeksiyonu nedeniyle tedavi verilen hastalarda kullanılanantiviral ilaçların etkinliğinin değerlendirilmesi, tedavi aylarına ait yanıtların birbirleriyleolan ilişkileri ve kalıcı yanıtın göstergelerinin belirlenmesi gibi yeni yanıt göstergelerininincelenmesi amaçlanmıştır.Bu çalışma 1 Nisan 2007-31 Aralık 2010 tarihleri arasında KTÜ Tıp FakültesiEnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı'nda gerçekleştirildi.Çalışmada kronik viral hepatit B tanısıyla enfeksiyon hastalıkları polikliniğinde takipedilen ve tedavi endikasyonu alan hastalardan, potent oral antiviral tedavi başlanmış olanhastaların yanıtlarının değerlendirilmesi planlandı. Hastaların takiplerinde 12.hafta,24.hafta, 48.hafta, 96.hafta ve 144.haftaya ait virolojik, biyokimyasal ve serolojik yanıtlarile bu yanıtların birbirleriyle olan ilişkileri değerlendirildi. Yeni yanıt göstergeleri erkenvirolojik yanıt (EVR) pozitifliğinin 48.hafta sonu yanıtın öngördürücüsü olabilirliği, HbeAg pozitif hastalarda HbeAg seviyelerindeki düşüş ile HBV DNA düşüşü arasındakiilişkinin değerlendirilmesi olarak belirlendi. Elde edilen veriler SSPS programınaaktarılarak değerlendirildi.Çalışmaya 72 entekavir (ENT) ve 45 tenofovir (TDF) başlanmış toplam 117 hastadahil edildi. Hastaların 12.hafta, 24.hafta, 48.hafta, 96.hafta, 144.haftaya ait virolojik yanıtoranları ENT verilen grupta sırayla %95.8, %20.8, %68, %75.4, %66.7 iken TDF verilengrupta sırayla %86.6, %20, %71.1, %78.6 olarak saptandı ve her iki grup arasında yanıtoranları açısından anlamlı fark saptanmadı. Hastaların %92.3'ünde EVR(+)'liği saptanmışolup bu hastalardan %72.2'sinde 48.hafta sonunda cevap elde edilmiştir. 12. haftadakiHBV-DNA seviyesindeki azalma ile 48.haftadaki yanıt arasında anlamlı ilişki saptandı(p=0.023). HbeAg(+) 62 hastanın tedavi öncesi-tedavinin 24.haftası ile 24.hafta-48.haftaHBV DNA düzeylerindeki düşüşle HbeAg titrelerindeki düşüş arasında anlamlı ilişkisaptandı ( r=0.32 p=0.017, r=034 p=0.01).Sonuç olarak, KHB tedavisinde potent antiviraller arasında etkinlik açısından birfark saptanmazken, IFN bazlı tedavilerde yanıt öngördürücüsü olarak kullanılan EVR yani12.haftadaki HBV DNA'daki log düşüşünün oral antiviral ajanlarda da yanıt göstergesiolarak kullanılabileceğini göstermektedir. Ayrıca HbeAg(+) hastalarda, HbeAgtitrelerindeki düşüş ile HBV DNA seviyelerindeki düşüş arasında pozitif korelasyonsaptanması ile HbeAg titre takibinin yeni bir takip parametresi olarak kullanılabileceğitespit edildi.
Santral venöz kateter ilişkili kan dolaşımı enfeksiyonlarında risk faktörleri
ÖZET Amaç: Santral venöz kateterler (SVK) başta yoğun bakım üniteleri (YBÜ) olmak üzere birçok serviste farklı endikasyonlarda yaygın olarak kullanılmaktadır. SVK ilişkili komplikasyonların en önemli nedenlerinden birisi olan kan dolaşımı enfeksiyonları hastaların hastanede yatış sürelerininin uzamasına, sağlık personellerinin iş yükünün artmasına, maliyet artışına ve ciddi oranlarda mortaliteye neden olmaktadır. Çalışmamızda SVK ilişkili kan dolaşımı enfeksiyonları (SKİ-KDE) gelişiminde risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlandı. Hastalar ve Yöntem: Hastanemizde takılan SVK ile ilgili bilgiler dokuz aylık sürede prospektif olarak toplandı. SKİ-KDE gelişen grup ile kontrol grubunda risk faktörleri karşılaştırıldı. Bulgular: İki yüz seksen bir hastaya takılan 356 SVK toplamda 5667 kateter günü takip edildi ve kateterizasyon süresi ortalama 15,9 ± 12,7 gün bulundu. Kırk altı (% 12,9) vakada SKİ-KDE tespit edildi. SKİ-KDE hızı 1000 kateter gününde 8,12 hesaplandı. Çok değişkenli analizde ileri yaş ve kateterizasyon süresinin uzaması SKİ-KDE gelişiminde bağımsız risk faktörü olarak bulundu. En sık izole edilen etkenler koagülaz negatif stafilokok (% 15,2), Candida spp. (% 13) ve Klebsiella pneumoniae (% 13) idi. Sonuç: Bu çalışma ileri yaşın ve kateterizasyon süresinin SKİ-KDE gelişiminde bağımsız risk faktörleri olduğunu göstermiş olup önlenebilir risk faktörlerinin bulunması sağlık personelinin eğitimi ve müdahale çalışmalarının önemini ortaya koymuştur. Anahtar kelimeler: santral venöz kateter, bakteriyemi, enfeksiyon, risk faktörleri