286
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Patellofemoral ağrı sendromunda kinezyotaping uygulamasının etkinliği
Amaç: PFAS, özellikle genç populasyonda sık görülen ve ön diz ağrısı ile karakterize bir sendromdur. Hastaların fonksiyonel durumunu kısıtlayarak günlük yaşam aktivitelerini, sosyal ve meslek hayatlarını olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Bu çalışmada PFAS‟da kinezyotaping uygulanmasının ağrı ve fonksiyonel durum üzerine etkisinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve yöntem: Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı polikliniğine ön diz ağrısı ile başvuran ve fizik muayene ile PFAS tanısı alan 60 hasta (102 diz)değerlendirildi. Çalışmaya alınma kriterlerine uyan 75 diz(43 hasta) üç gruba randomize olarak dağıtıldı. Birinci gruba kinezyotaping + egzersiz, ikinci gruba sham kinezyotaping + egzersiz ve üçüncü gruba egzersiz tedavisi uygulandı. Kinezyotaping ve sham kinezyotaping grubuna, egzersiz programına ilave olarak 6 hafta süreyle haftada 2 kez toplam 12 kez kinezyotaping uygulandı. Tüm hastalar 6 hafta boyunca haftada 2 kez kliniğimizde fizyoterapist eşliğinde egzersiz programı aldılar. Diğer günlerde de ev egzersiz programını uygulamaları istendi. Çalışmayı tamamlayan 75 diz analiz edildi. Tüm hastaların tedavi öncesi, tedavinin 6. ve 12. haftasında ayrıntılı fizik muayeneleri yapılarak alt ekstremite statik dizilim bozuklukları, kas kısalıkları, patellar mobilite, diz ağrı diagramı ile ağrılı noktalar, retropatellar ağrı değerlendirildi. Ayrıca VAS ve Kujala patellofemoral ağrı skoru ile hastaların ağrı ve fonksiyonel durumları tedavi öncesi, tedavinin 6. Hafta sonunda ve 12. Hafta sonunda değerlendirildi. Bulgular: ÇalıĢmaya alınan hastaların yaĢ ortalaması 35±7.863 (20-49) yıldı. Her üç grup arasında yaş, cinsiyet, boy, kilo, vücut kitle indeksi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0.05, tümü için). Birinci grupta ağrı süresi diğer gruplara göre anlamlı olarak daha uzundu (p=0.003, p=0.008). Her üç grupta da, VAS ve Kujala patellofemoral ağrı skorunda 6. ve 12. haftalarda istatistiksel olarak anlamlı düzelme saptandı (p<0.001, tümü için). Gruplar arasında (1-3 ve 2-3), tedavi bitiminde ve tedavinin 12.haftasında, VAS skorunda anlamlı fark yoktu (p= 0.178, p=0.305). Gruplar arasında (1-3 ve 2-3), tedavi bitiminde ve tedavinin 12.haftasında Kujala patellofemoral ağrı skorunda anlamlı fark yoktu (p=0.581, p=0.891). Sonuçlar: PFAS‟da egzersiz tedavisi etkili bir tedavi metodudur. ÇalıĢma sonuçlarımızda, kinezyotaping ve egzersiz tedavisinin birlikte uygulanmasının, ağrı ve fonksiyonel kapasitedeki iyileşmede istatistiksel olarak anlamlı ek yararı saptanamadı. Farklı kinezyotaping uygulamalarının kullanıldığı, daha fazla hasta ile yapılacak çalışmalarla PFAS‟de bantlamanın etkinliğinin değerlendirilmesinin gerekli olduğu sonucuna varıldı.
Yağsız vücut kitlesinin d vitamini düzeyi ve fizik performansla ilişkisinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada yağsız vücut kitlesi ile D vitamini ve fizik performans arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışmaya; 1 Kasım 2014 ve 1 Nisan 2016 tarihleri arasında BEÜ Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Polikliniğine başvuran 35-50 yaş arası 100 kadın hasta dahil edildi. Katılımcıların demografik bilgileri (yaş, medeni hali, eğitim durumu, mesleği), boy ve kilo ölçümleri kaydedildi ve vücut kitle indeksleri (VKİ) hesaplandı. Hastalardan alınan serum örneklerinde 25-hidroksi Vitamin D (25(OH)D) düzeyine bakıldı. 25(OH)D düzeyine göre 2 grup oluşturuldu: D vitamini düzeyi düşük olanlar (Grup 1) ve normal olanlar (Grup 2). Her iki grubun yağsız vücut kitlesi (YVK) Dual-Enerji X-Ray Absorbsiyometri (DXA) ile, fizik performansları ise 6 Dakika Yürüme Testi (6-DYT) ile değerlendirildi. 25(OH)D ortalaması Grup 1'de 14,026 ± 7,10 ng/ml iken, Grup 2'de 43,40 ± 10,03 ng/ml olarak bulundu. 25(OH)D düzeyleri arasındaki bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,000). Yaş ortalaması grup 1'de 41,96 ± 4,37 yıl, grup 2'de 40,56 ± 3,62 yıl bulundu ve istatiksel olarak anlamlı fark tespit edilmedi (p=0,128). VKİ, yağ kitlesi (YK), yağ oranı (YO) ve kemik mineral içerikleri (KMİ) karşılaştırıldığında iki grup arasında anlamlı fark yoktu (sırasıyla p= 0,778; p=0,544; p=0,629; p=0,728). YVK sonuçları değerlendirildiğinde Grup 1'in ortalaması 36,09 ± 4,67 kg iken, Grup 2'nin 35,76 ± 4,28 kg olarak bulundu. Gruplar arasında YVK ortalaması açısından anlamlı fark bulunamadı (p=0,679). 6-DYT ortalaması Grup 1'de 468,94 ± 42,76 metre iken, Grup 2'de 469,22 ± 45,376 metre olarak hesaplandı. 6-DYT sonuçları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0,992). belirlenmesi amaçlandı. Çalışmaya; 1 Kasım 2014 ve 1 Nisan 2016 tarihleri arasında BEÜ Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Polikliniğine başvuran 35-50 yaş arası 100 kadın hasta dahil edildi. Katılımcıların demografik bilgileri (yaş, medeni hali, eğitim durumu, mesleği), boy ve kilo ölçümleri kaydedildi ve vücut kitle indeksleri (VKİ) hesaplandı. Hastalardan alınan serum örneklerinde 25-hidroksi Vitamin D (25(OH)D) düzeyine bakıldı. 25(OH)D düzeyine göre 2 grup oluşturuldu: D vitamini düzeyi düşük olanlar (Grup 1) ve normal olanlar (Grup 2). Her iki grubun yağsız vücut kitlesi (YVK) Dual-Enerji X-Ray Absorbsiyometri (DXA) ile, fizik performansları ise 6 Dakika Yürüme Testi (6-DYT) ile değerlendirildi. 25(OH)D ortalaması Grup 1'de 14,026 ± 7,10 ng/ml iken, Grup 2'de 43,40 ± 10,03 ng/ml olarak bulundu. 25(OH)D düzeyleri arasındaki bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,000). Yaş ortalaması grup 1'de 41,96 ± 4,37 yıl, grup 2'de 40,56 ± 3,62 yıl bulundu ve istatiksel olarak anlamlı fark tespit edilmedi (p=0,128). VKİ, yağ kitlesi (YK), yağ oranı (YO) ve kemik mineral içerikleri (KMİ) karşılaştırıldığında iki grup arasında anlamlı fark yoktu (sırasıyla p= 0,778; p=0,544; p=0,629; p=0,728). YVK sonuçları değerlendirildiğinde Grup 1'in ortalaması 36,09 ± 4,67 kg iken, Grup 2'nin 35,76 ± 4,28 kg olarak bulundu. Gruplar arasında YVK ortalaması açısından anlamlı fark bulunamadı (p=0,679). 6-DYT ortalaması Grup 1'de 468,94 ± 42,76 metre iken, Grup 2'de 469,22 ± 45,376 metre olarak hesaplandı. 6-DYT sonuçları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0,992). Hem Grup 1'de hem de Grup 2'de YVK ile VKİ, KMİ, YK değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon saptandı. Çalışmaya dahil edilen tüm bireylerin YVK ile 25(OH)D ve 6-DYT değerlerinin ilişkisi arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmadı. Grup 1 kendi içerisinde 25(OH)D düzeyine göre 3 subgruba ayrıldı: Grup 1a:25(OH)D < 10 ng/dl, Grup 1b: 10.1 ≤ 25(OH)D ≤ 20 ng/dl ve Grup 1c: 20.1≤ 25(OH)D ≤ 29.9 ng/dl. Grup 1'in 3 alt grubu (Grup 1a, 1b ve 1c), Grup 2 ile karşılaştırıldığında YVK ve 6-DYT ortalamaları arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (sırasıyla p = 0,975; p = 0,644). Sonuç olarak bizim çalışmamızda yağsız vücut kitlesi ile serum 25(OH)D düzeyi ve fizik performans arasında ilişki saptanmadı. Aynı dışlama kriterlerine sahip hastalarda, serum 25(OH)D düzeyiyle birlikte D vitamininin fonksiyonunu etkileyen genetik faktörlerin ve kas kitlesiyle birlikte kas kalitesinin de değerlendirildiği çalışmaların gerekli olduğu kanısındayız.
Kronik bel ağrılı hastalarda farklı kinezyolojik bantlama tekniklerinin etkinliğinin karşılaştırılması: Randomize kontrollü çift kör çalışma
Kronik bel ağrısı tedavisinde başvurulabilecek pek çok tedavi yöntemi mevcut olup, bel ağrısının tüm tiplerine etkili olabilecek tek bir tedavi protokolü mevcut değildir ve genellikle birkaç tedavi protokolü bir arada kullanılır. Bu çalışmada kronik mekanik bel ağrısı olan hastalarda fizik tedavi modaliteleri ve egzersiz tedavisine ek olarak uygulanan kinezyolojik bantlama yönteminin, ağrı şiddeti, lomber hareket açıklığı ve hasta özürlülük derecesi üzerine etkisinin olup olmadığının belirlenmesi ve hangi çeşit bantlama tekniğinin daha etkili olabileceğinin saptanması amaçlanmıştır. Çalışmaya 125 hasta ile başlandı, 21. gün değerlendirmeyi 109 hasta, 51. gün değerlendirmeyi 96 hasta tamamladı. Hastalar blok randomizasyon yöntemi kullanılarak 4 gruba randomize edildi. Tüm gruplara, 3 hafta boyunca, haftada 5 seans, her seansta 45 dakika süreyle fizik tedavi modaliteleri (yüzeyel ısıtıcı-sıcak paket ve analjezik amaçlı elektroterapi-TENS) ve egzersiz tedavisi verildi; bu tedavilere ek olarak ikinci gruba, bel bölgesine sham (sahte) kinezyolojik bantlama, üçüncü gruba alan düzeltme tekniği (space koreksiyon tekniği) ile kinezyolojik bantlama, dördüncü gruba fasya düzeltme tekniği (fasya koreksiyon tekniği) ile kinezyolojik bantlama uygulaması yapıldı. Kinezyolojik bantlama uygulandıktan sonra vücutta kalacak şekilde, 3 hafta boyunca, 5 gün aralıklarla, toplamda 4 defa yapıldı. Değerlendirmeler; tedavi öncesi, tedavi bitimi (21. gün) ve tedavi bitiminden 1 ay sonra (51. gün) yapıldı. Hastaların ağrı şiddetleri; visüel ağrı skalası ile hareket, istirahat ve gece ağrı şiddetleri olarak sorgulandı. Hastaların lomber hareket açıklıkları; el parmak zemin mesafesi (anteriora, sağ lateral ve sol lateral olarak) ve modifiye lomber Schober testi ile mezura yardımıyla santimetre cinsinden ölçüldü. Hastaların özürlülük derecesi, Modifiye Oswestry Yetersizlik Skoru ve Roland Morris Yetersizlik Anketi ile sorgulandı. Çalışma çift kör olarak gerçekleştirildi. 4 grubun VAS skorlarında, 21. gün azalma, 21-51. gün arasında artış saptandı. Fakat 51. gün VAS skorları, tedavi öncesi ile karşılaştırıldığında azalma gösterdi. Tedavi öncesi ile 51. gün VAS hareket skorları değişimi değerlendirildiğinde, bantlama yapılan tüm gruplarda ağrı skoru azalması daha fazla bulundu. Tüm gruplarda 21. günde özürlülük skorlarında azalma, 21-51. gün arasında ise artış görüldü. Fakat 51. gün özürlülük skorları tedavi öncesi ile karşılaştırıldığında, tüm gruplarda ve tüm skorlarda azalma vardı. Modifiye Oswestry Yetersizlik Skorunda hem 21. gün hem de 51. günde özürlülükteki azalma, bantlama yapılan tüm gruplarda daha fazla idi. Roland Morris Yetersizlik Anketi skorunda, 21. günde alan düzeltme tekniği ile bantlama yapılan grupta, 51. günde ise sahte bantlama ve alan düzeltme tekniği ile bantlama yapılan gruplarda özürlülükte azalma daha fazla bulundu. Kinezyolojik bantlamanın ağrıyı azaltığı ve özürlülükte azalma sağladığı görüldü, bu etkilerin bantlama bittikten sonra kısa dönemde de devam ettiği saptandı. Görülen etkilerin kinezyolojik bantlama tekniği ile bağlantılı olmadığı görüldü. Kinezyolojik bantlama uygulamasının, kronik bel ağrılarında diğer tedavi yöntemleri ile birlikte kullanıldığında etkili olabileceği kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Kinezyolojik bantlama, bel ağrısı, fizik tedavi modaliteleri, egzersiz, alan düzeltme, fasya düzeltme
Diz osteoartrit hastalarında oyun tabanlı egzersizlerin ağrı, fonksiyonel mobilite ve denge üzerine etkisi: Randomize kontrollü çalışma
Terapötik amaçlı interaktif oyunlar kullanarak gerçekleştirilen sanal gerçeklik (VR) uygulamaları son yıllarda giderek ilgi odağı haline gelmiş ve son zamanlarda yapılan çalışmalar, VR uygulamalarından faydalanılarak gerçekleştirilen tedavilerin hem fiziksel hem de zihinsel iyileşme için yararlı olduğunu göstermiştir. Bu çalışmanın amacı, VR oyunlarının diz osteoartrit (OA) hastalarında diz ağrısı, fonksiyonel mobilite ve denge üzerine etkisini değerlendirmektir. Çalışmaya 40-70 yaş arası, diz ağrısı şikayeti ile polikliniğe başvuran ve Kellgren-Lawrence evrelemesine göre evre 2, 3, 4 idiopatik diz osteoartriti tanısı alan, 50 hasta dâhil edilmiştir. Hastalar randomize şekilde 2 gruba atanmışlardır. Tüm hastalar için yaş, cinsiyet, kilo, boy, hastalık süresi kaydedilmiştir. Bilateral 2 yönlü diz grafisinde, VAS ağrı değeri fazla olan dizin Kellgren-Lawrence skoru kaydedilmiştir. Tedavinin başlangıcında ve bitiminde, hastaların ilgili dize ait visual ağrı skalası ile ağrı şiddeti (VAS), fleksiyon kas gücü (KGF) ve ekstansiyon kas gücü (KGE), aktif fleksiyon (EHAF) ve ekstansiyon (EHAE) eklem hareket açıklığı, WOMAC OA indeksi total skoru, 10 metre hızlı yürüme testi (10MHYT) ve 10 metre normal yürüme testi (10MNYT) değerleri, Toplum içi Denge ve Mobilite Ölçeği (CB&M) skorları ve hastanın vücut ağırlığı kaydedilmiştir. Her bir hastanın kliniğimizde yatışı yapılarak 3 hafta boyunca haftada 5 gün toplam 15 seans diz OA hastalarına rutin olarak uygulanan konvansiyonel fizik tedavi programı uygulanmış vediz OA egzersizleri yaptırılmıştır. Exergame grubundaki (EXG) hastalar konvansiyonel fizik tedavi ve egzersizlere ek olarak, Microsoft Xbox One Kinect oyun konsolu ile aynı araştırma görevlisi eşliğinde günde 30 dakika süreyle 1 seans toplam 15 seans oyun tabanlı egzersiz programına alınmıştır. Toplam 50 hasta randomize şekilde 2 gruba atanmış olup her bir grupta 25 hasta yer almıştır. Tedavi öncesi gruplar arası VAS, EHAF, EHAE, WOMAC, 10MHYT, 10MNYT, CB&M, KGF ve KGE değerlerinin birbirlerine yakın olduğu gözlenmiş ve her bir değişken için yapılan karşılaştırmada gruplar arasında anlamlı bir fark tespit edilmemiştir (p>0.05). Her bir grupta yer alan hastaların tedavi öncesi vücut ağırlıkları açısından yapılan karşılaştırmada gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0,264). Kontrol grubunda tedavi sonrası VAS, EHAF, EHAE, WOMAC, 10MHYT, 10MNYT, CB&M, KGF ve KGE değerlerinde anlamlı değişiklik izlenmiştir. EXG'da tedavi sonrası VAS, EHAF, EHAE, WOMAC, 10MHYT, 10MNYT, CB&M değerlerinde anlamlı değişiklik izlenmiştir. Tedavi sonuçlarının gruplar arası karşılaştırmasında VAS, WOMAC, 10MHYT, 10MNYT, CB&M değerleri EXG grubunda kontrol grubuna göre anlamlı değişiklik göstermiştir. Tedavi öncesi ve sonrası değişimlerin gruplar arası karşılaştırılmasında EXG grubunda kontrol grubuna göre VAS, WOMAC, EHAE değerlerinde anlamlı değişiklik izlenmiştir. Sonuç olarak, çalışmamızda sanal gerçeklik ortamında gerçekleştirilen oyun tabanlı egzersiz programlarının Diz OA'sında konvansiyonel tedaviye anlamlı düzeyde katkı sağladığı saptanmıştır. Bu bulgular VR uygulamalı egzersizlerin Diz OA'lı hastaların tedavi sürecinde oluşan motivasyon ve propriosepsiyon artışı sonucu konvansiyonel egzersiz yöntemlerine göre daha başarılı sonuçlar elde edilebileceği düşüncesini güçlendirecek niteliktedir.
Kronik bel ağrılı hastalarda uyku kalitesi; Uykunun ağrı, fonksiyonel durum ve yaşam kalitesi ile ilişkisi
Tuğçe Köksal, Kronik Bel Ağrılı Hastalarda Uyku Kalitesi; Uykunun Ağrı, Fonksiyonel Durum ve Yaşam Kalitesi ile İlişkisi, Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Tezi. Zonguldak, 2017. Amaç: Kronik bel ağrılı hastalarda uyku kalitesini değerlendirmek ve uyku kalitesi ile ağrı, fonksiyonel durum ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkiyi incelemek, ayrıca kronik bel ağrısı ile depresyon durumu arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya kronik bel ağrılı 100 hasta ve 100 kas-iskelet ağrısı olmayan birey dahil edildi. Hasta grubunda bel ağrısı düzeyi Vizüel Analog Skala (VAS), fonksiyonel durum Roland Morris Özürlülük Ölçeği, uyku kalitesi Pittsburg Uyku Kalitesi Ölçeği (PUKI), sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi Kısa Form -36 ve depresyon durumu Beck Depresyon Ölçeği ile değerlendirildi. Kontrol grubunda Pittsburg Uyku Kalitesi Ölçeği, Kısa Form -36 (KF-36) ve Beck Depresyon Ölçeği ile sırasıyla uyku kalitesi, sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi ve depresyon durumu değerlendirilmiştir. Bu değerlendirme ölçekleri ile gruplar karşılaştırılmıştır. Ayrıca uyku kalitesi ile ağrı şiddeti, fonksiyonel durum, yaşam kalitesi ve depresyon durumu arasındaki ilişki incelenmiştir. Bulgular: Hasta grubunda kontrol grubuna göre uyku kalitesi istatistiksel anlamlı olarak daha kötü bulundu [PUKI ortancası hasta grubu 5 (1-14), kontrol grubu 4 (0-15), p=0.014]. Uyku kalitesi ile VAS-gece arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptandı (p=0.005); ancak uyku kalitesi ile VAS-hareket, VAS-istirahat ve Roland Morris Özürlülük Ölçeği arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptanmadı (p>0.05). Hasta grubunda KF-36'nın fiziksel fonksiyon, fiziksel rol güçlüğü, canlılık, sosyal işlevsellik, ağrı ve genel sağlık algısı alt parametrelerinde kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı düşük puan saptandı (Sırasıyla p<0.001, p<0.001, p=0.001, p<0.001, p<0.001, p<0.001). Hasta grubunda PUKI ile fiziksel fonksiyon, emosyonel rol güçlüğü, ruhsal sağlık ve sosyal işlevsellik alt parametreleri arasında negatif yönde zayıf korelasyon saptandı (p=0.004, p=0.040, p=0.008, p=0.003). Kontrol grubunda ise PUKI ile KF-36'nın tüm alt parametreleri arasında negatif yönde zayıf korelasyon saptandı. İki grup arasında Beck Depresyon Ölçeği değerleri açısından istatistiksel anlamlı farklılık yoktu (p>0.05) ancak iki grupta da PUKI ile Beck Depresyon Ölçeği arasında pozitif yönde zayıf korelasyon bulundu (Her iki grup için p<0.001). Sonuç: Kronik bel ağrılı hastalarda uyku kalitesi daha kötüdür ve uyku kalitesi gece ağrısı ile ilişkilidir. Uyku kalitesi ağrıdan bağımsız olarak depresyon ve kötü yaşam kalitesi ile ilişkilidir. Kronik bel ağrısı olan bireylerde ağrıya yönelik tedavi, uyku kalitesi ve yaşam kalitesinde de iyileşme sağlayabilir.
Romatoid artritte matriks metalloproteinaz-3 düzeyleri ve diğer hastalık parametreleri ile ilişkisi
Bu çalışmanın amacı romatoid artrit (RA) hastalarında serum matriks metalloproteinaz-3 (MMP-3) düzeylerini sağlıklı kontrollerle karşılaştırmak ve RA'teki klinik önemini belirlemektir. Amerikan romatoloji cemiyetinin RA tanı kriterlerini karşılayan ve en az bir yıldır bu tanıyla takip edilen 59 RA'lı hasta (43 kadın, 16 erkek) ve 29 sağlıklı kontrol (21 kadın, 8 erkek) çalışmaya dahil edilerek karşılaştırıldı. Hastalık aktivitesini değerlendirmek için hastalık aktivite skoru 28 (DAS28) hesaplandı. Fiziksel fonksiyon kapasitesi (disability) sağlık değerlendirme anketinin (HAQ) ve Nottingham sağlık profili ile değerlendirildi. Eritrosit sedimentasyon hızı (ESR), C reaktif protein (CRP), romatoid faktör (RF) ve anti cyclıc citrullinated peptide (ANTI-CCP) düzeyleri rutin laboratuar metodlarıyla belirlendi. Serum MMP-3 düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. El eklemlerinin radyografik değerlendirmesi modifiye Larsen skorlamasına göre yapıldı. Yaş ve cinsiyet açısından RA'lı hastalarla sağlıklı kontroller arasında anlamlı bir fark yoktu (sırasıyla p=0.371, p=0.963). Ortalama hastalık süresi 9±7.5 (1-30) yıl ve ortalama DAS28 skoru 3.94±1.3 olarak bulundu. Sağlıklı kontrollerle karşılaştırıldığında RA'lı hastalarda serum MMP-3 anlamlı derecede daha yüksek idi (p<0.001). Ortalama serum MMP-3 düzeyi yüksek/orta hastalık aktiviteli grupta düşük aktiviteli gruba göre anlamlı derecede daha yüksek idi (p<0.001). Hastalık aktivitesinin klinik ve laboratuar göstergeleri ile serum MMP-3 arasında anlamlı ilişki saptandı. Aynı şekilde eklem hasarının radyolojik değerlendirmesiyle serum MMP-3 düzeyi arasında anlamlı ilişki bulundu (p<0.001). Bu çalışma RA'li hastalarda serum MMP-3 düzeylerinin yüksek olduğunu ve hastalık aktivitesi, eklem hasarı ile korele olduğunu göstermektedir. Bu nedenle serum MMP-3 düzeyleri hastalık aktivitesini takipte yeni bir parametre olabilir. Bu bulguları doğrulamak için daha fazla katılımcının olduğu çalışmalar gereklidir. Anahtar Kelimeler: Romatoid artrit, matriks metalloproteinaz-3
D vitamini eksikliğinin diz osteoartriti üzerine etkisi
ÖZET Bu çalışmanın amacı diz osteoartriti olan hastalarda D vitamini eksikliğinin hastalık progresyonu ve hastaların fonksiyonel durumları üzerine olan etkisini göstermektir. Amerikan romatoloji cemiyetinin diz osteoartriti tanı kriterlerini karşılayan 100 hasta çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların diz radyografileri çekildi ve Kellgren ve Lawrence'ın radyolojik evreleme skalasına göre değerlendirilerek evre 1, 2, 3 düzeyinde olan hastalar çalışmaya alındı. Hastaların ağrı, fonksiyon ve yaşam kalitesi sorgulamaları için vizüel analog skala (VAS), Nottingham sağlık profili (NHP), The Western Ontario and Mcmaster Universities Osteoarthritis İndeks (WOMAC), Lequesne Diz Osteoartrit İndeksi kullanıldı. Hastaların rutin kontrolleri için bakılan tam kan sayımı, kan sedimentasyon değerleri, serum CRP, RF, ALT, AST, ALP, sodyum, potasyum, kalsiyum, fosfor, parathormon, TSH ve D vitamini seviyeleri kaydedildi. Hastalar D vitamini ölçümlerine göre D vitamini eksikliği olanlar ve olmayanlar olmak üzere iki gruba ayırıldı. Gruplar arasında yaş, hastalık süresi, cinsiyet, osteoporoz varlığı dağılımı açısından anlamlı farklılık yoktu (sırasıyla p=0.793, p=0.092, p=0.250, p=0.835). Çalışma hastalarının diz osteoartriti radyografik evrelerine göre gruplara dağılımında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamaktaydı (p=0.257). Hasta grupları arasındaki NHP değerlerinin karşılaştırılmasında ağrı, fiziksel aktivite, yorgunluk, sosyal izolasyon ve emosyonel reaksiyonlar alt başlıklarında, WOMAC değerlerinin karşılaştırılmasında tüm alt başlıklarda ve Lequesne indeks değerlerinin karşılaştırılmasında tüm alt başlıklarda D vitamini seviyesi düşük olan hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek skorlar elde edildi (p < 0.05). Bu çalışma D vitamini eksikliğinin diz osteoartriti hastalarında ağrı şiddetini arttırdığını ve hastaların fonksiyon ve hayat kalitelerinde azalmaya yol açtığını göstermektedir. D vitamini eksikliğinin, yapısal hasar üzerine olan etkisinin incelenmesi için daha uzun süreli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Osteoartrit, diz osteoartriti, D vitamini eksikliği
Hipotiroidili hastalarda kas kuvveti ve yorgunluk derecesinin izokinetik test ile değerlendirilmesi
Bu çalısmada; yeni tanı almıs hipotiroidi hastalarınnın diz kaslarının kuvvet veyorgunluk dercesi, izokinetik dinamometre ile ölçülüp, sağlıklı kontrol grubu ilekarsılastırılması amaçlanmıstır.Çalısmamıza, labaratuar olarak subklinik hipotiroidi tanısı alan 30, asikar hipotiroiditanısı alan 20 hasta ve herhangi bir hastalığı olmayan 30 sağlıklı gönüllü dahil edildi.Yorgunluğun siddetini belirlemek için VAS (Visual Analogue Scale) kullanıldı. ?zokinetikdinamometre (Cybex NORM) ölçümleri ile 60°/sn ve 180°/sn'lik açısal hızda diz fleksiyon veekstansiyon pik torkları, 180°/sn'lik açısal hızda toplam is değerini ölçmeyi sağlayan testyapıldı.Asikar hipotiroidi grubunda saptanan VAS değeri ortalaması subklinik hipotiroidigrubuna göre daha yüksekti ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı. ?zokinetik dinamometre(Cybex NORM) ölçümleriyle değerlendirilen tüm paremetrelerde; hasta grupları ve kontrolgrubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmasına rağmen, asikar hipotiroidi ilesubklinik hipotiroidi grubu arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi.Sonuç olarak; hipotiroidinin miyopatiye neden olduğu uzun süredir bilinmesinerağmen, literatürde bugüne kadar izokinetik dinamometre ile asikar ve subklinikhipotiroidinin kontrollü karsılastırıldığı çalısma bulunmamaktadır. Çalısmamızda asikarhipotiroidi ve subklinik hipotiroidi grubundaki hastaların kas kuvvet ve enduranslarınınkontrol grubuna göre düsük bulunmasıyla birlikte subklinik ve asikar hipotiroidili hastalararasında fark olmaması miyopatinin hipotiroidinin erken evrelerinde ortaya çıktığını ve tanıanında değerlendirilmesi gereken bir durum olduğunu düsündürmektedir.
Spinal stenoz cerrahisinde intraoperatif nörofizyolojik monitorizasyon
Omurgadaki dejeneratif değişiklikler, nöral yapıları sıkıştırarak spinal stenoza neden olabilmektedir. Spinal stenozun cerrahi dekompresyonu sırasında nörolojik defisit gelişme oranı %1 ile %33 arasında bildirilmiştir.Bu çalışmanın amacı spinal stenoz cerrahisine bağlı olarak gelişebilecek spinal kord veya sinir kökü hasarını operasyon sırasında tespit ederek önlemeye çalışmak ve multimodal intraoperatif nörofizyolojik monitorizasyon yönteminin spinal stenoz cerrahisindeki etkinliğini değerlendirmektir.Servikal veya lomber spinal stenoz tanısıyla cerrahi girişim yapılan 14 hastaya intraoperatif nörofizyolojik monitorizasyon uygulandı.Motor uyartılmış potansiyel uyarımı, tirbuşon elektrotlarla kafa derisi üzerinden sol kortikal bölge için M3'-Mz6, sağ için M4'-Mz6 elektrot montajları kullanılarak yapıldı. Uyarı süresi 1 msn olan 5'li tren şeklinde dalgalar kullanıldı. Kayıtlar ilgili kaslardan iğne elektrotlarla elde edildi.Somatosensoriyel uyartılmış potansiyel kayıtları tibial ve median/ulnar sinir uyarılarak, alt ekstremite için Cz'-FPz ve inion-FPz, üst ekstremite için C3'-FPz ve C4'-FPz montajı ile kafa derisinden tirbuşon elektrotlarla yapıldı. İzlemde kontrol sağlamak amacıyla dört ekstremite motor ve somatosensoriyel uyartılmış potansiyel kayıtları kullanıldı. İzlem; anesteziden hemen sonra kaydedilen bazal değerlere göre yapıldı.Operasyon süresince alınan yanıtlarda amplitütte %50'den fazla azalma veya yanıtların ani kaybı anlamlı kabul edildi.İntraoperatif nörofizyolojik monitorizasyon yapılan spinal stenozlu 14 hastanın 1'inde izlem yapılamazken, izlemin gerçekleştirilebildiği 13 hastanın 1'i gerçek pozitif, 12'si ise gerçek negatif (%92,3) olarak değerlendirildi. Hastaların hiçbirinde yeni gelişen postoperatif nörolojik defisit izlenmedi.Multimodal intraoperatif nörofizyolojik monitorizasyon, spinal stenoz cerrahileri sırasında kalıcı nörolojik hasar gelişiminin önlenmesine ve hastaların fonksiyonel durumununun ve yaşam kalitesinin korunmasına yardımcı olabilir. Daha çok sayıda uygulama ile bu alandaki deneyimin geliştirilmesine ihtiyaç vardır.Anahtar Sözcükler: Spinal stenoz, Multimodal intraoperatif nörofizyolojik monitorizasyon
İnmeli hastalarda kognitif fonksiyonlarin nöropsikolojik testler ve olaya ilişkin endojen potansiyeller ile değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı inme sonrası hastaların kognitif fonksiyon, depresyon ve emosyonel durumlarını değerlendirmek ve yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyi bakımından eşleştirilmiş sağlıklı kontrol ve sistemik bir hastalığı olan hasta kontrol gruplarının değerlendirmeleri ile karşılaştırmaktır. Ayrıca nörokognitif testler ve OİP P300 aracılığıyla kognitif fonksiyonlar üzerine rehabilitasyon tedavisinin etkisinin de araştırılması amaçlanmıştır.Kapsamlı nöropsikolojik test bataryası ve OİP kayıtları, tek taraflı ve bir kez inme geçiren 40-69 yaş aralığında 20 inmeli hasta ile yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyi bakımından hasta grubuna denk 21 sağlıklı gönüllü ve inmeli hasta ile ilgili aynı risk faktörlerine sahip 21 kişiden oluşan 2 kontrol grubuna uygulanmıştır. Majör depresyonu ekarte etmek için HADS, demansı ekarte etmek için ise MMDM uygulanmıştır. İnmeli grup 3 hafta boyunca haftada 5 gün, 1-2 saat süre ile geleneksel rehabilitasyon tedavisi ve fizyoterapi aldı. Fonksiyonel durumu değerlendirmek için FBÖ ve Brunnstrom evrelemesi kullanıldı. Bütün katılımcılar 3 haftanın sonunda yukarıda bahsedilen parametreler ile yeniden değerlendirildi.Nöropsikolojik test performansları ve OİP paradigmaları (Cz, Fz ve Pz latansları) her iki kontrol grubu ile kıyaslandığında başlangıçta ve 3 hafta sonunda inmeli grupta anlamlı ölçüde daha düşüktü (P<0,001). Tüm nöropsikolojik testlerde, P300 latanslarında, FIM skorlarında ve Brunnstrom evrelemesinde inmeli grupta anlamlı düzelmeler saptandı. Bununla birlikte, kontrol gruplarında bazı nöropsikolojik testlerde anlamlı düzelmeler saptanırken, P300 paradigmasında ise anlamlı düzelmeler olmadı. İnmeli hastalar ve kontroller arasında 3 hafta sonunda bazı nöropsikolojik testler ile P300 Cz ve Pz latansının yüzde değişimlerinde anlamlı farklılıklar saptandı (P<0,016).Ayrıntılı nöropsikolojik testler kullanılarak kognisyon üzerine rehabilitasyon tedavisinin pozitif bir etkiye sahip olduğu gösterilebilir.Anahtar Kelimeler: İnme, ERP, nöropsikolojik testler, kognitif fonksiyonlar, P300
Romatoid Artritli hastalarda bel ağrısı sıklığının belirlenmesi ve özürlülüğe etkisinin araştırılması
Romatoid Artrit (RA) kronik inflamasyon ile karakterize, bel ağrısı (BA) ise yaygın görülen ve ağır disabiliteye neden olabilen sistemik hastalıklardır. Amacımız RA'lı hastalarda BA sıklığını belirlemek, klinik ve radyolojik özelliklerini tanımlamak, aynı zamanda bel ağrısının hastalardaki yaşam kalitesi, depresyon, yorgunluk ve disabiliteye etkilerini tespit etmektir. Bununla birlikte RA'lı hastalarla ortalama aynı yaş ve cinsiyete sahip kronik bel ağrılı hastalari karşılaştırmaktır.Çalışmaya ACR kriterlerini karşılayan 110 RA'lı hasta ile kontrol grubu olarak üç aydan fazla süren BA'sı olan 112 hasta dahil edildi. RA'lı hastalar BA olan ve olmayan olarak iki gruba ayrıldı. Lomber omurga ve alt ekstremitenin lokomotor sistem ve nörolojik muayeneleri yapıldı. Lomber radyografi ve MR görüntüleri alındı. Hastalık şiddeti, görsel analog skala (VAS), DAS 28, ESH, CRP; Sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi ve disabilite durumu; Health Assessment Questionnaire, RA Qality of Life, Arthritis Impact Measurment Scale-2, SF-36, VAS (0-100 mm) ile, depresyon ve anksiyete; Hastane Depresyon ve Anksiyete Ölçeğiyle ve yorgunluk ise ilgili sorgulamalarla ölçüldü.Romatoid artritli hastaların 71'inde (%64.5) BA vardı. VAS-ağrı ve bel ağrısı şiddetinde sub-gruplar arasında anlamlı fark yoktu. RA'lı hastalarda eşlik eden BA, yaşam kalitesini kötüleştiriyor ve özürlülüğü anlamlı ölçüde arttırıyordu.Romatoid artritte BA azımsanmayacak boyuttadır ve hastaların yaşam kalitesinin düşmesine, depresyon, anksiyete ve yorgunluğun artmasına neden olmaktadır. Bu nedenle periferik eklemler kadar lomber omurga tutulumu da akılda tutulmalı, dikkatle muayene edilmeli ve ciddi disabilite ortaya çıkmadan tedavi edilmelidir.Anahtar Kelimeler: Romatoid Artrit, Bel Ağrısı, Lomber MR, Yorgunluk, Yaşam kalitesi.
Romatoid Artritli hastalarda Tarsal Tünel Sendromunun sıklığının belirlenmesi
Romatoid artrit (RA) öncelikli olarak eklemleri etkileyen, kronik inflamasyonla karakterize sistemik bir hastalıktır. RA seyri sırasında erken dönemlerde ayak sık tutulmaktadır ve hastalığın progresyonu arttıkça tutulum insidansı artmaktadır. RA'da ekstraartiküler tutulum olarak tuzak nöropatileri sık olarak görülmektedir. Bu çalışmada RA'lı hastalarda Tarsal tünel sendromunun (TTS) sıklığının belirlenmesi amaçlandı.Çalışmaya ACR sınıflama kriterlerini karşılayan 30 RA'lı hasta ile şikayeti olmayan 20 sağlıklı gönüllü alındı. Çalışma grubunun demografik özelliklerine bakıldı ve nörolojik muayeneleri yapıldı. TTS semptomlarını provake etmek için tinel işaretine bakıldı. Hastalık şiddeti, vizüel analog skala (VAS), DAS 28, ESH, CRP, sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi ve disabilite durumu; Health Assessment Questionnaire (HAQ), Short form-36 (SF-36), ayak fonksiyon indeksi (AFİ) ve VAS (0-100 mm) ile, sorgulamalarla ölçüldü. Ayrıca ayak ağrısının (AA) pozisyonel ilişkisi VAS ile sorgulandı. Hasta ve kontrol grubunun 100 metre yürüme mesafesi hesaplandı ve ön-arka ve lateral ayakta basarak ayak grafileri çekilerek Larsen ve Sharp van der Heijde yöntemleriyle skorlandı.Romatoid artritli hastaların 10'nunda bilateral TTS (%33.33) saptandı. TTS hastalık süresi, seropozitivite, romatoid nodül, eklem deformiteleri, kortikosteroid kullanımı ve DAS 28 skoru ile ilişkili bulunmadı. RA'da hastalığın ilk başladığı eklemin ayak ve ayak bileği eklemi olması TTS ile korele olarak saptandı (p<0.005). TTS saptanan hastalarda tinel işareti %45 pozitif olarak bulundu. RA'lı hastalar ile kontrol grubunun 100m yürüme süresi karşılaştırıldığında anlamlı olarak farklı bulundu (p<0.0001).Romatoid artritte TTS sık görülmektedir. Primer olarak ayak tutulumu olan hastalarda bu sıklık artmaktadır. Bu nedenle RA'lı hastalarda tuzak nöropatilerine karşı dikkatli olunmalı ve tanı gerektiğinde elektrofizyolojik çalışmalarla desteklenmelidir.Anahtar Kelimeler: Romatoid Artrit, Tarsal Tünel Sendromu, Elektrofizyolojik çalışmalar, Ayak fonksiyon İndeksi.
Fibromyalji hastalarında amitriptilin ve pregabalin tedavi etkinliklerinin karşılaştırılması
Fibromyalji Sendromu (FMS); etyolojisi bilinmeyen, yaygın vücut ağrıları, belirli anatomik bölgelerde hassasiyet ve sıklıkla psikolojik sıkıntı ile karakterize eklem dışı romatizmal bir hastalıktır. Fibromyalji Sendromuna pek çok semptomun yanısıra uyku bozukluğu, psikolojik sorunlar, yorgunluk, gibi semptomlar eşlik etmektedir. Bu nedenle FMS'nin klasik tedavi yaklaşımında antidepresanlar sıklıkla kullanılmaktadır. Nöropatik ağrı da görülen hiperaljezi, allodini ve paresteziler fibromyalji sendromunda da görülmektedir. Fibromyalji Sendromunin nöropatik paterndeki bu şikayetleri nedeniyle son dönemlerde gündeme gelen pregabalin kullanımı önem kazanmaya başlamıştır.Bu çalışmada fibromyaljili hastaların tedavisinde, etkinliği kanıtlanmış olan ve sıklıkla tercih edilen amitriptilin ve nöropatik ağrıda kullanılan pregabalinin fibromyalji semptomları üzerindeki etkinliğinin karşılaştırması amaçlanmıştır.Bu çalışmaya 18 yaş ve üzeri, 1990 Amerikan Romatoloji Derneğinin (ACR) tanı kriterlerine uygun olarak FMS tanısı konmuş nöropatik ağrı paterni ön planda olan 71 kadın hasta alındı. Hastalar 2 gruba ayrıldı. 36 hastaya pregabalin 450/gün dozunda başlandı. 35 hastaya 25 mg/gün amitriptilin başlandı. Tedavi başlangıcında ve 12 hafta sonunda hastalar tekrar değerlendirildi.Hastalar FMS semptomları açısından sorgulandı. Çalışmaya katılan tüm hastalara Fibromyalji Etki Sorgulaması (FIQ), Yorgunluk Ciddiyet Skalası (FSS), Modifiye Yorgunluk Etki Skalası (MFIS), Hastane Anksiyete Depresyon Ölçeği (HADÖ), Nottingam Sağlık Profili (NHP), Mini Mental Test (MMDM) ve Leeds Nöropatik Semptom ve Bulgu Değerlendirilmesi (LANSS) uygulandı. Deneysel ağrı ölçümü için tüm hassas noktalardan (18 nokta) ve kontrol noktalarından (3 nokta) bir basınç algometresi ile basınç ağrı eşiği (BAE) ölçüldü. 18 hassas noktadan ve 3 kontrol noktasından elde edilen BAE'leri toplanarak total myaljik skor elde edildi. Bu değerlendirmelerin hepsinde tedavi sonrası iki grupta da anlamlı düzelme elde edildi (P<0,05). Tedavi sonrası yüzde değişimlerinde LANSS hariç gruplar arası anlamlı bir fark görülmedi (p>0,05). LANSS'daki yüzde değişimi pregabalin grubunda amitriptiline göre daha fazla idi. Hassas nokta BAE ve total myaljik skor değerlerinde tedavi sonrası her iki grupta da anlamlı düzelme görüldü (p<0,05). Tedavi ile bu parametrelerin yüzde değişimleri amitriptilin grubunda pregabalin grubuna göre daha fazla idi (p<0,05).Çalışmanın sonucuna göre hem amitriptilin hem de pregabalin kullanan hastalar tedaviden fayda gördüler. Ağrı, yorgunluk, uyku bozukluğu, disabilite, psikolojik değerlendirme ve kognitif fonksiyonlar üzerine her iki ilacın etkinliğinin birbirlerinden farklı olmadıkları görüldü fakat deneysel olarak ölçülen ağrıyı amitriptilinin pregabalinden daha fazla düzelttiği ve nöropatik ağrıyı ise pregabalinin daha belirgin düzelttiği gözlendi. Bu sonuçlara göre nöropatik ağrı şikayeti ön planda olan FMS hastalarında pregabalinin öncelikli olarak tercih edilmesi önerilebilir.Anahtar Kelimeler: Fibromyalji sendromu, nöropatik ağrı, amitriptilin, pregabalin, basınç ağrı eşiği
Osteoporozlu hastaların serum ve tükürüklerinde ghrelin ve obestatin düzeyleri ve tedavinin bunlara etkilerinin araştırılması
Osteoporoz düşük kemik kitlesi, kemiğin mikromimari yapısının bozulması sonucu kemiğin kırılganlığının ve kırık riskinin artması ile karakterize sistemik ve metabolik bir hastalıktır.Ghrelin ve obestatinin kemik metabolizması üzerine çeşitli etkilerinin olduğu bildirilmektedir.Bu çalışmada postmenapozal osteoporoz tanısı konulmuş bir grup hastada ghrelin ve obestatin hormon düzeylerine bakıldı ve tedavinin bunlara etkileri araştırıldı.Çalışmaya postmenapozal osteoporoz tanısı ilk olarak konulmuş ve buna yönelik hiç ilaç kullanmamış 36 hasta ile yaş ve cinsiyet olarak benzer hastalardan oluşan osteopenik ya da normal 21 kontrol hastası alındı.Hastaların başlangıçta fizik muayeneleri ve rutin biyokimyasal tetkikleri yapıldı. Ghrelin ve obestatin hormonlarını değerlendirmek için kan ve tükürükleri alındı. Kemik dansitometre ölçümleri yapıldı.Osteoporoz hasta grubuna stronsiyum ranelat (2 gr/gün) ve kalsiyum(1200 mg/gün) + D vitamini (800 IU/gün) verildi.Ayrıca bu hastaların Quality of Life Questionnaire of The European Foundation for Osteoporosis (QUALEFFO), Short Form 36 (SF-36) ile Nottingham Health Profile (NHP) yaşam kalitesi ölçütlerine bakıldı.Osteoporoz hasta grubunda 6 ay sonra tüm bu parametreler tekrarlandı.Çalışmanın sonucuna göre osteoporoz hasta grubu ile kontrol grubu arasında tedavi öncesi ve tedavi sonrası karşılaştırmalarda obestatin serum, açil ghrelin tükürük, desaçil ghrelin tükürük ve obestatin tükürük değerlerinde anlamlı değişmeler görüldü.QUALEFFO, SF?36 ve NHP yaşam kalitesi ölçütlerinin değerlendirmesinde; osteoporoz grubunda tedavi öncesi ve sonrasında QUALEFFO ağrı, SF?36 fiziksel fonksiyon ve NHP ağrı ve fiziksel aktivitede anlamlı iyileşmeler görüldü.Kemik mineral yoğunluğunda 6 ayın sonunda olumlu etkiler görüldü.Sonuç olarak ghrelin ve obestatin serum ve tükürük seviyelerinde tedavi öncesi ve tedavi sonrası karşılaştırıldığında bir farklılık gösterilememiş olsa da kontrollerle olan karşılaştırmalarda bahsedilen farklılığının kemik turnoverindeki tedaviyle oluşan olumlu etkinin bir sonucu olabilir.Bu da her iki hormonun osteoblastik hücrelerde proliferasyon ve diferansiasyonda etkili olduğunun bir kanıtı olabilir. Daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: Postmenapozal osteoporoz, ghrelin, obestatin, yaşam kalitesi
Romatoid artritli hastalarda, ailede bakıma yardımcı kişinin yük ve sorumluluklarının sorgulanması ve hastalık şiddeti ile ilişkisi
Romatoid artrit, ilerleyici sinoviyal doku inflamasyonu ile karakterize, kemik erozyonu, kartilaj destrüksiyonu ve eklem bütünlüğünde bozulma ile giden multipl organ sistemlerini etkileyen bir hastalıktır. Çalışmamızın amacı romatoid artritli hastalarda, ailede bakıma yardımcı kişinin yük ve sorumluluklarının sorgulanması ve hastalık şiddeti ile ilişkisini belirlemek. Çalışmaya 60 RA hastası ve onların bakımından sorumlu olan yakınları alındı, ve kontrol grubu olarak 60 OA hastası ve onların bakımından sorumlu olan yakınları alındı. Hastaların ağrıları ve hastalılarının şiddeti VAS ile ve NHP (Nottingham Sağlık Profili), HAQ-Stanford Sağlık Değerlendirme Anketi, RA-QoL (Romatoid artrit Yaşam Kalitesi Ölçeği, SF-36, Hastane Anksiyete Depresyon Sorgulaması dolduruldu. Hastaların rutin kontrolleri için bakılan sedimantasyon ve CRP değerleri kaydedi. Hastaların aktivasyon durumu DAS-28 ile hesaplanarak, hastalar hafif, orta ve şiddetli olarak üç gruba ayrıldı. Hasta yakınlarına VAS ile hastanın ağrısı ve hastalık şiddetinin değerlendirilmesi, CRA (Caregiver Reactıon Assessment), CSI (Caregiver Strain İndeks) Sorgulaması dolduruldu. Objektif değerlendirme için bakım görevleri, ev görevleri ve yardım görevleri olarak gruplandırılmış görevler ve bunlar için harcadığı süre sorgulandı.Caregiver Reactıon Assessment ve Caregiver Straın Indeks hastalık aktivitesi ile karşılaştırıldığında, gruplar arasına CRA planlarda kısıtlanma' da anlamlı farklılık bulundu (p<0,05). Yine üç grup arasında CRA finansal problemler' de hastalık aktivitesiyle ilişkili olarak bulundu (p<0,05). CRA sağlık problemleri; hastalık aktivitesiyle korele bulunan diğer bir parametreydi, hastalık aktivitesi arttıkça hasta yakınının sağlık poblemleri de olumsuz olarak etkilenmekteydi.Sonuç olarak RA'da hasta bakımı önemlidir. Kronik hastalıklar hastaya bakan kişi üzerinde yüklenme oluşturmaktadır. Hastabakımı, hem hasta hem de hastaya bakan kişi açısından birçok etkenlerle bağlantılı olabilir, bu göz ardı edilmemesi gereken bir konudur. Hastalığın aktivitesi ile hastabakıcının zorlanmasının da ilişkili olabileceğini düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Romatoid artrit, Osteoatrit, DAS?28, CRA, CSI
Erken aksiyal spondiloartritli hastaların kemik mineral yoğunluğunun Dual Enerji X-ray Absorbsiyometri (DEXA) ile değerlendirilmesi
Spondiloartropatiler (SpA); aksiyel ve periferik eklemlerin veya tendon ve ligament insersiyonlarının inflamasyonu, tipik radyolojik özellikler ve ekstraartiküler bulgularla karakterize kronik inflamatuar hastalıklar grubudur. Ankilozan spondilit (AS), SpA grubu hastalıkların major subtipidir. Sakroiliak eklemleri ve omurgayı tutarak progresif seyir gösterir. Erken aksiyal spondiloartrit (SpA), aksiyal tutulumu baskın olan spondiloartritin klinik işaretlerini kapsayan ancak sakroiliak eklemde radyografik değişikliklerin henüz bulunmadığı hastalıktır.Bu çalışma erken aksiyal SpA'lı hastaların kemik mineral yoğunluğunun Dual Enerji X ray Absorbsiyometri (DEXA) ile değerlendirilmesi ve hastalık aktivite parametreleri ile ilişkisini araştırmak amacı ile yapıldı.Çalışmaya 29 mekanik bel ağrısı olan ve 46 erken aksiyal SpA tanısı alan toplam 75 hasta alındı. Çalışmaya 18-45 yaş arası hastalar dahil edildi. Hasta ve kontrol grubuna BASDAI, BASFİ, VAS, Nottingham Sağlık Profili, Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği, Kısa Form-36 (SF-36), HAQ-Stanford sağlık değerlendirme anketi, HAQ-SpA anketi, Ankilozan Spondilit yaşam kalitesi ölçeği (AS-QoL), Daugados Functional İndeks, Daugados Artiküler İndeks, Leeds Dizabilite Questionnaire formları dolduruldu.Hasta ve kontrol grubuna laboratuvar tetkiklerinden tam kan sayımı, rutin biyokimya, sedimantasyon, RF, CRP, HLAB27, Brucella, tiroid fonksiyon, parathormon, D vitamini, serum ALP, serum Ca ve P değerlerine bakıldı. Hem kontrol hem de SpA'lı grubun servikal, torakal ve lomber 2 yönlü ve pelvis AP grafileri çekildi. Hasta ve kontrol grubuna KMY ölçümü Dual Enerji X-Ray Absorbsiyometre (DEXA) yöntemi ile Holojic QDR Discovery Wi (S/N 84440) cihazı kullanılarak omurga (Lomber 1-4) ve kalça (femur boyun, femur ward üçgeni, femur trokanter ) ölçüldü.Hasta ve kontrol grupları L1-L4 BMD ve L2-L4 (gr/cm2) skoru açısından karşılaştırıldığında hasta grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Hasta grubu L1-L4 BMD ve L2-L4 (gr/cm2) değerleri anlamlı derecede kontrol grubundan daha düşüktü (p<0.05). Femur total BMD (gr/cm2) ve alt parametreler olan femur boyun, wards ve troch BMD (gr/cm2) skorları hasta grubunda kontrol grubuna göre daha düşük bulunmakla birlikte bu fark istatistiksel anlamlılığa ulaşamamıştır (p>0.05).Sonuç olarak çalışmamızda erken SpA'lı hasta grubumuzda kontrollere göre lomber bölge kemik mineral yoğunluğu anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0.040). Kalçada ise (femur boyun, wards, troch, total) fark bulunamamıştır. Bu sonuçlar bize erken dönemde SpA'lı hastalarda osteoporoz açısından dikkatli olunması gerektiğini ve kemik mineral yoğunluğu ölçümleri yapılmasında gecikilmemesi gerektiğini göstermektedir.Anahtar kelimeler: Erken aksiyal SpA, kemik mineral yoğunluğu, Dual Enerji X-Ray Absorbsiyometre (DEXA), hastalık aktivite parametreleri.
Osteoartritli hastalarda metabolik sendrom sıklığı ve metabolik sendrom varlığının osteoartritli hastaların yaşam kalitesine etkisi
Osteoartrit (OA) artriküler kartilajda fokal hasarlı alanlar, subkondral ve marjinal kemikte değişiklikler, sinovit ve kapsüler incelme ile karakterize bir eklem hastalığıdır. Obezite, hipertansiyon, dislipidemi, diabet ve insülin rezistansı eğilimi metabolik sendrom (MetS) adı altında toplanmıştır. Bu çalışmanın amacı OA'lı hastalarda MetS sıklığını araştırmak ve MetS varlığının OA'lı hastaların yaşam kalitesi üzerine etkisini incelemektir.Bu çalışmaya American College of Rheumatology kriterlerini karşılayan 150 OA'lı hasta kabul edildi ve hastalarda Ulusal Kolesterol Eğitim Programı Erişkin Tedavi Paneli 2001 kriterleri kullanılarak MetS kriterleri araştırıldı: Geniş bel çevresi ölçüm (BÇÖ) değeri, hipertansiyon, hipertrigliseridemi, azalmış yüksek dansiteli lipoprotein düzeyi ve hiperglisemi varlığı araştırıldı. Yaşam kalitesini belirlemek amacıyla her hasta için Nottingam Sağlık Profili (NHP), Kısa Form?36 (SF?36), Western Ontario and Mcmaster Universities Osteoarthritis İndeks (WOMAC), Lequesne (diz ve kalça) indeksi uygulandı ve ağrı değerlendirmesi, global değerlendirme, fonksiyonel değerlendirme için Vizüel Analog Skala (VAS) ve 100 metre yürüme süresi değeri ölçüldü.Seksen iki (%54,7) hastada MetS tespit edildi. MetS (-) ve MetS (+) hastalarda mesleğini yaparken zorlanma VAS, 100 metre yürüme süresi, NHP fiziksel aktivasyon ve yorgunluk alt başlıkları değeri ve SF?36 fiziksel fonksiyon ve fiziksel rol kısıtlanması alt başlıkları değeri anlamlı olarak farklı bulundu (p < 0,05). Diğer değerlendirmeler için gruplar arasında anlamlı fark gözlenmedi (p > 0,05).Sonuç olarak OA`da artmış MetS sıklığının olması ve MetS`in yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilemesi nedeniyle OA`lı hastalarda MetS varlığına özellikle dikkat edilemesi gerekmektredir.Anahtar kelimeler: Osteoartrit, metabolik sendrom, yaşam kalitesi
Tek seviyeli lomber mikrodiskektomi sonrası erken dönemde yapılan aerobik egzersizin ağrı, fonksiyonellik ve işe dönüş üzerine etkisi
Bu çalışma, ilk kez tek seviyeli lomber mikrodiskektomi yapılan hastalarda cerrahiden 1 ay sonra başlanan aerobik egzersizin ağrı, fonksiyonellik ve işe dönüş üzerine olan etkilerini araştırmak üzere planlandı.Çalışmaya alınmak üzere 130 hasta değerlendirildi ve bunların 40'ı çalışmaya dahil edildi. 40 hastadan Ankara'da ikamet eden 18'i aerobik egzersiz grubuna, 22'si ev egzersiz programı verilen kontrol grubuna ayrıldı. Her iki gruba da ev egzersiz programı verildi. Aerobik egzersiz grubuna ek olarak cerrahiden 1 ay sonra başlanan toplam 20 seanslık yürüyüş bandı egzersizi verildi. Hastaların bel ve bacak ağrıları VAS (Visual Analogue Scale) skoru ile, fonksiyonellikleri Roland-Morris Özürlülük İndeksi ile, işe geri dönüşleri ise cerrahi sonrası işe dönmelerine kadar geçen gün sayısı ile değerlendirildi. Değerlendirmeler cerrahi öncesi son 1 hafta içinde, cerrahi sonrası 2. ayda ve cerrahi sonrası 8. ayda yapıldı.Her iki grupta da cerrahi öncesine göre cerrahi sonrasında, bel ve bacak ağrısı VAS skorları ile fonksiyonellik skorlarında anlamlı düzelmeler elde edildi. Fonksiyonel iyileşme, egzersiz programının hemen bitiminde aerobik egzersiz grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha fazlaydı. Ağrı skorları ve işe geri dönüş açısından aerobik egzersizin cerrahiye ek katkısı saptanmadı.Bu çalışmanın sonuçları gösteriyor ki, ilk kez yapılan tek seviyeli lomber mikrodiskektomiden 1 ay sonra yapılmaya başlanan aerobik egzersiz, ev egzersiz programına göre daha fazla fonksiyonel düzelme ile sonuçlanmaktadır. Ancak egzersiz programına devam edilmezse, fonksiyonel iyileşme de devam etmemektedir. Bizler, tek seviyeli lomber mikrodiskeketomi olan uygun hastaların cerrahiden 1 ay sonraki dönemde aerobik egzersiz yapmak için teşvik edilmelerini önermekteyiz. Tek seviyeli mikrodiskektomi sonrası erken dönemde yapılan aerobik egzersizin faydalarını göstermek için daha fazla sayıda hasta içeren, ileriye dönük, randomize kontrollü çalışmaya ihtiyaç vardır.
Egzersizin Parkinson Hastalığı üzerine etkileri
Amaç; Parkinson hastalığında egzersizlerin etkisini değerlendirmekMateryal ve metod; Bu çalışmaya Şubat 2007 ile Ocak 2009 tarihleri arasında 36 Parkinsonizm sendromlu hasta katılmayı kabul etti. Hastalar GÜTF Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon bölümüne Nöroloji bölümünden gönderilmişti. Dışlama kriterleri arasında Hoehn-Yahr 4 ve 5 evrelerinde olmak, majör depresyon tanısı almış olmak, rehabilitasyon programı sırasında ilaç tedavisinde değişiklik yapılması sekonder parkinsonizm sendromu tanısına sahip olmak yer almaktaydı. Sayılan bu dışlama kriterleri uyarınca 18 hasta çalışma dışı bırakıldı. İki hasta rehabilitasyon programını tamamlayamadı. Rehabilitasyon programı sonunda 16 hasta analiz edildi. Üç hasta rehabilitasyon programının bitmesinden altı hafta sonraki kontrola gelmedi. Son değerlendirmede 13 hasta bulunuyordu. Rehabilitasyon programı eklem hareket açıklığı, güçlendirme, germe, denge ve koordinasyon, ambulasyon, postür ve aerobik egzersizleri içeriyordu. BPHDÖ, Tinetti Denge ve Yürüme skalası, Zamanlı Kalkma Yürüme Testi değerlendirme araçları olarak kullanıldı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak bağımlı gruplar için t-testi, bağımsız gruplar için t-testi ve ki-kare testi ile analiz edildi.Bulgular; Hastaların ortalama yaşı 65,44±9,55 yıldı. Ortalama hastalık süresi 6,84±3,99 yıldı. Hastaların ortalama Hoehn-Yahr evreleri 2,63±0,72 idi. Hastalar cinse ve düşme durumlarına göre ayrıldığında tanımlayıcı özellikler ve değerlendirme parametreleri açısından farklılık yoktu. BPHDÖ skorları Tinetti Denge ve Yürüme Skorları, Zamanlı Kalkma ve Yürüme Testi süreleri analizi yapıldığında egzersiz programı bitiminde BPHDÖ bölüm 2 de(GYA bölümü) anlamlı gelişme saptandı. Hattta altı haftalık izlem süresi sonunda bu düzelmenin devam ettiği görüldü.Sonuç; Egzersizler Parkinson hastalarının işlevsel durumlarında düzelme sağlayabilir.
Karpal tünel sendromu tanısında ikinci lumbrikal-interosseous latans farkı karşılaştırılmasının ve lumbrikal premotor potansiyel latansının yeri
Giris ve amaç: Karpal tünel sendromu (KTS), median sinirin el bileğindekarpal kanal içinde transvers karpal ligamanın altından geçisi sırasında olusankronik basısıdır. Tanı, klinik semptom ve bulgularla birlikte median sinir iletimçalısmalarındaki anormalliklere dayanır. Hastaların %10-15'inde elektrofizyolojiyanlıs negatif sonuç verir. Standart testlerle tanı konamayan hastalardakasılastırma testlerine basvurulabilir. Çalısmamızda bir median-ulnarkarsılastırma testi olan ikinci lumbrikal-interosseous latans farkı ve lumbrikalpremotor potansiyelin KTS tanısına katkısını arastırmak amaçlandı.Materyal-Metod: KTS ön tanısı olan hastaların 100 ve sağlıklıgönüllülerin 50 eli incelendi. KTS ön tanısı olup elektrofizyolojik olarak KTSsaptanan hastalar grup 1, KTS saptanmayanlar grup 2 ve sağlıklı gönüllüler grup 3olarak sınıflandırıldı. Grup 1 KTS var, Grup 2 ve 3 ise KTS yok olarak tekrarsınıflandırıldı. Her deneğin median ikinci parmak-bilek (Med2.PB), medianavuçiçi-bilek (MedA?B), ulnar besinci parmak-bilek (U5.PB) duyu iletim hızı,ulnar besinci parmak-bilek-median ikinci parmak-bilek duyu iletim hızı farkı(U5.PB-Med2.PB), ikinci lumbrikal-interosseous latans farkı (2-LINT), lumbrikalpremotor latansı (Premotor), median-radial birinci parmak-bilek latans farkı(MRDT) hesaplandı.Bulgular: Med2.PB, MedA?B, U5.PB-Med2.PB, 2-LINT, Premotor,MRDT değerleri KTS olan ve olmayan gruplar arasında anlamlı derecedefarklıydı. Ayrıca 2-LINT ve premotor parametreleri, sikayeti olup standart49testlerle KTS saptanamayan 50 denekten ortalama üçte birinde belirlenen cut-offdeğerinin üzerindeydi yani KTS'ye isaret etmekteydi.Sonuç: İkinci lumbrikal-interosseous latans farkı ve lumbrikal premotorpotansiyel latansı, KTS tanısında standart testlere katkıda bulunabilir
Ankizolan spondilitli hastalarda serum ve idrar neopterin düzeyleri ve klinik parametrelerle ilişkisi
1. ÖZET Ankilozan spondilit (AS) özellikle sakroiliak eklemleri ve omurgayı tutan, progresif, inflamatuar bir hastalıktır. Klinik pratikte aktivasyonun belirlenmesi ve tedavinin buna göre düzenlenmesi önemli bir sorundur. Pteridin olan neopterin (NP), interferon-gamma (IFN-y) ile uyarılan monosit/makrofaj tarafından üretilerek vücut sıvılarına salınır ve hücresel bağışıklık sistemi aktivasyonun biyokimyasal belirtecidir. Bir çok çalışmada inflamatuar hastalıklarda NP düzeylerinin hastalık aktivitesi ile ilişkisi gösterilmiştir. Bu çalışmada AS'tc NP düzeylerinin sağlıklı eşleştirilmiş kontroller ile karşılaştırılması ve hastalık aktivitesi ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Yaşları 20-63 arasında olan toplam 27 AS'li hasla yaş ve cinsiyet bakımından eşleştirilmiş 20 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Hastaların antropometrik ölçümleri yapılarak, Bath Ankylosing Spondylitis Functional Index (BASH), Bath Ankylosing Spondylitis Functional Index (BASFI), spondiloartropatiler için modifiyc Health Assessment Questionnaire (HAQ-S) uygulandı. Ölçümlerle eş zamanlı olarak hasta ve kontrol grubunda NP düzeyleri ELISA yöntemi ile saptandı. Akut faz reaktanlarından C-reaktif protein (CRP) ve eritrosit sedimentasyon hızı (ESI I), C3, C4 çalışıldı. Serum NP düzeyleri AS'li hastalarda sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,05). Fakat aktif ve inaktif hastalar arasındaki farklılık anlamlı değildi. Serum NP düzeylerinin ESI I ve C4 ile anlamlı derecede ilişkili HAQ-S VAS ile zayıf ilişkili olduğu, BASFI, BASDAİ ve antropometrik ölçümlerle ise anlamlı derecede ilişkili olmadığı bulundu. İdrar NP düzeyleri ile hiçbir parametre arasında anlamlı korelasyon bulunamadı. Serum NP düzeyleri AS'li hastalarda yükselmekte ancak hastalık aktivitesini veya fonksiyonel durumu tam olarak yansıtamamakladır. Bu nedenle NP düzeylerinin AS'li hastalarda akut faz reaktanı olarak kullanılması uygun değil gibi görünmektedir fakat bu konu ile ilgili daha fazla ve daha uzun süreli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Ankilozan spondilit, hastalık aktivitesi, neopterin, klinik parametreler
Erkeklerde osteoporoz risk faktörleri ve somatotip ilişkisi
1.ÖZETERKEKLERDE OSTEOPOROZ RİSK FAKTÖRLERİVESOMATOTİP İLİŞKİSİOsteoporoz düşük kemik kütlesi ve kemiğin mikro-mimarisinde değişiklerleözetlenen ve bunun sonucunda kemik kırılganlığının ve kırık riskinin arttığı sistemik vemetabolik bir iskelet hastalığıdır. Bu çalışmada yaşları 45-65 arasında olan erkeklerdeosteoporoz risk faktörleri ve somatotip ilişkileri araştırıldı.Çalışmaya yaşları 45-65 arasında olan ve bilinen bir metabolik ve nörolojikhastalığı olmayan 70 erkek birey alındı. Osteoporoz risk faktörleri belirleme formu tümbireylere uygulandı. Kemik mineral yoğunlukları DEXA (Dual energy x-rayabsorbsiyometri) kullanılarak standart lomber ve kalça ölçümleri alındı. Bireylerinsomatotiplerini belirlemek için antropometrik ölçümleri Heath-Carter prosedürüne göreyapıldı. Ölçümler tek bir klinisyen tarafından yapılarak kaydedildi.Bütün grupların vücut tipleri endomorfi, mezomorfi, ektomorfi olarak üç grubaayrıldı. Lomber BMD ile endomorfi, mezomorfi arasında istatistiksel olarak anlamlı birilişki bulundu. Lomber BMD ile ektomorfi arasında istatistiksel olarak anlamlı negatifbir ilişki tespit edildi. Femur total BMD ile endomorfi, mezomorfi günlük harcanankalori miktarı arasında pozitif bir ilişki ve ektomorfi arasında negatif bir ilişki tespitedildi. Lomber BMD ile yaş, el sıkma gücü, sigara kullanma süresi, günlük kullanılansigara adeti, içilen günlük çay, kahve bardak sayısı, günlük harcanan kalori miktarı,diyetle alınan kalsiyum miktarı, PTH, albümin, total protein, SHBG, testesteronarasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı.Çalışmamızda endomorfi, mezomorfi ve ektomorfi vücut tiplerinin osteoporozile yakından ilişkili olduğu saptandı. Osteoporoz risk faktörleri belirlenirken vücutyapılarının da dikkate alınmasının yararlı olacağı düşünüldü.Anahtar kelimeler: Osteoporoz, erkek, risk faktörleri, somatotip, kemikmineral yoğunluğu.
Nöropatik ağrı tedavisinde fizik tedavi ajanlarının etkisi
Uluslararası agrı çalısma birligi nöropatik agrıyı (NA) sinir sisteminde primer bir lezyon veya disfonksiyonun neden oldugu veya baslattıgı agrı olarak tanımlamaktadır. Tedavisi güç agrı sendromları arasında bulunan NA'da bazı durumlarda yeterli tedavi saglanamamaktadır. Bu çalısmadaki amacımız NA tedavisinde fizik tedavi ajanlarının etkilerini arastırmaktır. Çalısmaya 2 hasta grubu alındı. Diyabetik periferik nöropatik agrılı (DPNA) 45 hasta ve kompleks bölgesel agrı sendromu (KBAS) tip1'li 5 hasta alındı. DPNA'lı çalısma grubuda 2 alt gruba ayrıldı. 23'ünün ayak tabanlarına %0.5 CaCI2 iyontoforezi ve 22'sine galvanik akım verildi. Hastaların hepsinin tedavi öncesi (TÖ) ve sonrası NA skalası (NAS), Stanford Saglık Degerlendirme Anketi (HAQ), LANSS agrı skalası, 50 m yürüme süresi, vizüel analog skala kullanılarak uyku kalitesi (VAS-UK) degerleri karsılastırıldı. KBAS tip1'li 5 hastanın etkilenen taraf stellat gangliyonuna ultrason (US) uygulandı. Cilt ısısı, mobilite kaybı, VAS-UK, NAS, ve LANSS agrı skalası TÖ ve sonrası degerlendirildi. DPNA alt gruplarında TS VAS-UK, LANSS agrı skalasında anlamlı düzelme görüldü. %0.5 CaCI2 iyontoforez grubunda HAQ'da düzelme oldu. Yürüme süresinde düzelme 2 alt grupda da izlenmedi. %0.5 CaCI2 iyontoforez grubunda NAS' da 8 maddede, galvanik akım grubunda 6 maddede düzelme oldu. Alt gruplar agır ve hafif olarak ayrıldıgında hafif gruplarda daha belirgin düzelmeler görüldü. KBAS tip1 hastalarda TÖ ve sonrasında cilt ısılarında ve LANSS agrı skalasında düzelme olmadı. Mobilite kaybında, VAS-UK, HAQ ve NAS `ın 2 maddesinde düzelme oldu. Bu çalısmadaki sonuçlarımız DPNA tedavisinde %0.5 CaCI2 iyontoforezinin galvanik akıma göre üstün oldugunu, fakat hafif nöropatili grupta etkinliginin daha fazla oldugunu gösterdi. Yine KBAS tip1 tedavisinde stellat gangliyona US tedavisinin yararlı olabilecegini gösterdi. Anahtar kelimeler: Nöropatik agrı, periferik diyabetik nöropatik agrı, CaCI2 iyontoforezi, kompleks bölgesel agrı sendromu, stellat gangliyon blokaj
Biyolojik ajan kullanan Aksiyal Spondiloartrit tanılı erkek hastalarda seksüel disfonksiyon
Spondiloartrit (SpA), omurga ve sakroiliak eklemleri tutan, ilerleyici omurga tutukluğuna ve inflamatuar bel ağrısına sahip kronik inflamatuar bir rahatsızlıktır. Ankilozan spondilit (AS) spondiloartritgrubundaki rahatsızlıkların prototipidir. AS'nin en özenmlisemptomu sakroiliak eklemleri ve omurgayı tutmasının dışında ekstraartiküler bulguları da olan sistemik bir rahatsızlıktır. Spondiloartrit hastalığı hem fiziksel hem de psikolojik birçok probleme neden olmaktadır. Bunun dışında hastaların tedavide kullandığı biyolojik ajanlar erektil fonksiyonu etkileyebilmektedir. Bu çalışmanın amacı biyolojik ajan kullanan hastalarda erektil disfonksiyonu belirlemektir. Çalışmaya 100 biyolojik ajan kullanan ve 100 biyolojik ajan kullanmayan aksiyalSpA tanılı hasta olmak üzere 200 hasta alındı. Hastaların demografik bilgileri kaydedildi. Tüm hastalara Uluslararası Erektil Fonksiyon İndeksi Anketi uygulandı. Tüm hastaların genel sağlık durumunu belirlemek için NottighamHealth Profili (NHP) uygulandı. Hastaların anksiyete ve depresyon durumu, Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HAD) uygulandı. Çalışmaya katılanlardan biyolojik ajan kullananların %86'sında erektil disfonksiyon saptanırken, biyolojik ajan kullanmayanların %69'nda erektil disfonksiyon tespit edildi. Biyolojik ajan kullananlarda kullanmayanlara göre erektil disfonksiyon istatistiksel açıdan anlamlı bir şekilde daha yüksek olarak bulundu (p≤0,01). Biyolojik ajan kullananlar ile kullanmayanlar Nottingham Sağlık Profiline göre ağrı, duygusal reaksiyonlar, uyku, sosyal izolasyon, fiziksel aktivite ve enerji alt başlıklarının tümünde istatistiksel olarak anlamlı sonuç bulunmamıştır (p≥0,05). Gruplar arası hastane anksiyete ve depresyon skorları karşılaştırıldığında biyolojik ajan kullanan grubun depresyon ortalaması5,92±4,14iken biyolojik ajan kullanmayanların 6,47±3,51olup anlamlı değildi (p≥0,05). Grupların anksiyete açısından karşılaştırıldığında biyolojik ajan kullananların ortalaması3,28±3,40iken biyolojik ajan kullanmayanların ortalaması2,52±2,54olup istatistiksel açıdan anlamlı bulunmuştur (p≤0,05). Sonuç olarak; Biyolojik ajan kullanan Spondiloartrithastalarının biyolojik ajan kullanmayanlara göre erektil disfonksiyonu istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek bulundu. Biyolojik Ajan kullanımı genel sağlık durumları üzerine etkisi bulunmamıştır. Biyolojik ajan kullananların anksiyete durumu kullanmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde etkilenmiştir. Anahtar kelimeler: Spondiloartrit, Ankilozan Spondilit, Biyolojik Ajan, Erektil Disfonksiyon, Depresyon, Anksiyete
Yüzeyel radial sinir duyu iletiminin farklı yöntemlerle incelenmesi
YÜZEYEL RAD AL S N R DUYU LET MLER N N FARKLIYÖNTEMLERLE NCELENMESDr. DURUKAN TÜREÖZETGiriç ve amaç: YRS duyu iletiminin değerlendirildiği pek çok yöntemtariflenmiştir. Ancak standardizasyonun olmamasının tanıda zorluklara yol açtığıgözlemlenmiştir. Çalışmamızda temel ölçüm noktalarının saptanması ve yöntemlerinstandartizasyonu amaçlanmaktadır.Gereç ve yöntem: 10 erkek, 23 kadın sağlıklı gönüllüde YRS iletimleri dört yöntemile değerlendirildi. nterelektrod mesafesi 3 cm olacak şekilde YRS in EPL tendonuüzerinden atladığı nokta ve 2. metakarp komşuluğu, tendon ve 3 cm distalindebaşparmak üzeri, birinci ve ikinci intermetekarpal bölge ve 3 cm distali ikinci metakarpkomşuluğu noktaları antidromik olarak, başparmak üzerinden uyarımla antidromikyöntemlerde YRS uyarıldığı noktadan da ortodromik olarak kayıtlamalar yapıldı.Bulgular: Yöntemler arasında tepe-tepe amplitüdlerinde, başlangıç ve tepehızlarında anlamlı farklar saptandı. En yüksek amplitüd değerleri EPL tendonuüzerinden uygulanan iki yöntem ile elde edildi. Başlangıç hızı açısından 4. yöntem 1. ve3. yöntemden anlamlı olarak hızlı bulunurken, tepe hızı açısından 3. yöntem ilk ikiyöntemden, 4. yöntem ise 2. yöntemden anlamlı olarak hızlı bulundu. EPL üzerindenyapılan kayıtlamaların birinci intermetakarpal üçgenin tepesinden yapılana kıyaslagüvenilir oldukları saptandı. Ayrıca ortodromik iletim normalleri de oluşturuldu. YRSiletiminde başlangıç ve tepe hızı alt limitleri 53 m/sn ve 42 m/sn olarak bulundu. Tepe-tepe amplitüd alt limiti EPL tendonudan yapılan kayıtlamalar için 30 µV, aynısegmentin ortodromik yöntemi için ise 14 µV olarak bulundu.Sonuç: YRS duyu iletiminin değerlendirilmesinde yaş, cinsiyet ve VK ninsonuçlara anlamlı etkilerinin olmadığı görüldü. Testlerden birinci veya ikinci yönteminkullanılmasının daha uygun olacağı düşünüldü. Yönteme göre normallerin değişeceğininakılda tutulması gerekliliği ve üçüncü yöntemin sonuçlarının ilk ikisine göretutarlılığının daha düşük olduğu vurgulandı.
Diz üzerine binen mekanik yükün azaltılmasının osteoartritte yürüme üzerine olan etkisi
607. ÖZETBu çalışma, diz üzerine binen mekanik yükün azaltılmasının osteoartritte yürümeüzerine olan etkisini incelemek amacıyla planlandı. Bilateral diz osteoartriti olan toplam 30kadın hasta çalışmaya alındı. Diz grafileri Kellgren ve Lawrence radyolojik evrelemeskorlamasına göre değerlendirildi. Hastaların alt ekstremite ağrı, tutukluk ve fonksiyonlarınıdeğerlendirmek için ?WOMAC (Western Ontario and McMaster Universities) Osteoartritİndeksi? ve ?Alt Ekstremite Fonksiyon Skalası (LEFS: Lower Extremity Functional Scale)?kullanıldı. Hastalar mevcut ağırlıklarında ve ağırlıklarının %10'u alındıktan sonra ?BiodexGait Trainer? cihazında yürütüldü. Yürüme sırasında hissedilen ağrı ve zorluk, yürüyüş süresi,yürüyüş mesafesi, ortalama adım döngüsü, ortalama adım uzunluğu, adım düşüm değişikliğive ekstremitede harcanan zaman değerlendirildi.Hastaların ağırlık alım sonrası yapılan yürüme testinde hissettikleri ağrı ve zorlukdüzeyi, ağırlık alım öncesi ile karşılaştırıldığında anlamlı düzeyde azalma saptandı. Ağırlıkalım sonrası yürüyüş mesafesinde, sağ ve sol adım uzunluğunda ve yürüyüş süresinde anlamlıartış, sağ ve sol adım düşüm değişikliği ile ortalama adım döngüsünde ise azalma saptandı.Sonuç olarak bu çalışma tek başına diz üzerine binen mekanik yükün azaltılmasınınsemptomlar ve yürüme üzerine olumlu etkisi olduğunu gösterdi.
Behçet hastalarında el fonksiyonlarının değerlendirilmesi
Amaç: Behçet hastalığı, kronik seyirli, sistemik vaskülitler arasında yer alan ve birçok organ sistemini etkileyen bir hastalıktır. El fonksiyonları bireylerin günlük yaşam aktivitelerinde bağımsızlığını sürdürebilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Bu çalışma, Behçet hastalarında el fonksiyonlarının ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmesi ve ince motor becerilerdeki kayıpların olup olmadığının araştırılması amacıyla planlanmıştır. Gereçler ve yöntemler: Çalışmaya, Mart 2024 - Kasım 2024 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Polikliniği'ne başvuran ve Uluslararası Behçet Hastalığı Çalışma Grubu kriterlerine göre tanı almış 40 Behçet hastası ile 41 sağlıklı bireyden oluşan kontrol grubu dahil edilmiştir. El fonksiyonları Duruöz El İndeksi (DHI), Purdue Pegboard testi ve el kavrama gücü ölçümleri ile değerlendirilmiştir. Kavrama gücü değerlendirmesi için SAEHAN el dinamometresi ve pinçmetresi kullanılmış, ölçümler dominant ve nondominant eller için yapılmıştır. Hastalık aktivitesi Behçet Hastalığı Güncel Aktivite Formu (BDCAF) ile, yaşam kalitesi Sağlık Değerlendirme Anketi (HAQ) ile değerlendirilmiştir. Ağrı şiddeti, Visüel Analog Skala (VAS) ile ölçülmüştür. Gruplar arasındaki farklılıklar ve el fonksiyon kaybı ile hastalık süresi arasındaki ilişkiler istatistiksel analizlerle değerlendirilmiştir. Bulgular: Behçet hastalarında el kavrama gücü (sağ el: 25,0 ± 10,6 kg; sol el: 20,6 ± 10,3 kg) kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0.05). Lateral tutma, palmar tutma ve parmak ucu kavrama gibi el fonksiyonları Behçet hastalarında daha düşük tespit edilmiştir. Purdue Pegboard testi skorları Behçet hastalarında anlamlı şekilde düşük bulunmuş olup (p<0.001), bu durum ince motor becerilerde azalmaya işaret etmektedir. Ayrıca Duruöz El İndeksi (DHI) ve HAQ skorları Behçet hastalarında daha yüksek bulunmuş, bu da günlük yaşam aktivitelerinde kısıtlanmayı göstermektedir. VAS ile değerlendirilen ağrı düzeyi Behçet hastalarında ortalama 3.7 ± 2.4 olarak saptanmıştır. VAS ile sağ el (p<0.001) ve sol el kavrama güçleri (p<0.001 arasında negatit korelasyon tespit edilmiştir. Ayrıca VAS ile purdue1 (p<0.05) ve purdue2 skorları (p<0.05) arasında da negatif korelasyon tespit edilmiştir. Sonuç: Behçet hastalığının bireylerde el fonksiyonlarını olumsuz etkilediği görülmüştür. Bu bulgular, Behçet hastalarının rehabilitasyon süreçlerinde el fonksiyonlarının değerlendirilmesi ve el fonksiyonlarındaki kayıplarda rehabilitasyon yaklaşımlarının önemini vurgulamaktadır. Anahtar sözcükler: : Behçet hastalığı, el fonkisyonları, el kavrama, ince motor beceriler
Primer Sjögren hastalarında biyolojik tedavinin uyku kalitesi ile ilişkisi: Uyku kalitesinin depresyon, yaşam kalitesi ve hastalık aktivitesi ile ilişkisi
Amaç: Sjögren sendromu, ekzokrin bez tutulumuyla seyreden kronik bir otoimmün hastalıktır. Bu çalışmada, primer Sjögren sendromu tanılı hastalarda biyolojik ajan kullanımının uyku kalitesi ile ilişkisini değerlendirmek ve uyku kalitesinin hastalık aktivitesi, depresyon ve yaşam kalitesi gibi çok boyutlu klinik parametrelerle olan ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı polikliniğine daha önce başvurmuş olup, 01/12/2024 ve 31/05/2025 tarihleri arasında kontrol için tekrar gelen, çalışmaya dahil edilme kriterlerine uyan 42 Biyolojik ajan kullanan ve 42 Biyolojik ajan kullanmayan Primer Sjögren tanılı 84 hasta alındı. Öncelikle hastaların demografik bilgileri kaydedildi. Uyku kalitesi (PUKİ) ile, anksiyete-depresyon (HADS) ile hastalık aktivitesi (ESSPRI) ve yaşam kalitesi (SF-36) ölçeği ile değerlendirildi. Bulgular: Çalışmada, biyolojik tedavi alan primer Sjögren hastalarında ANA pozitifliği anlamlı derecede düşük bulunurken (p=0.046), tanı süresi daha uzundu (p=0.043). Kadınlarda uyku kalitesi erkeklere göre belirgin şekilde kötüydü (p=0.004). Hassas/şiş eklemi olan hastalarda PUKİ skorları daha yüksekti (p=0.012). Abatacept kullananlarda uyku kalitesi daha iyiydi (p=0.036). Korelasyon analizinde, PUKİ puanları ile ESSPRI-ağrı, ESSPRI-yorgunluk, ESSPRI toplam puanı, anksiyete ve depresyon skorları arasında pozitif; yaşam kalitesi parametreleri ile negatif ilişki saptandı (p<0.05). Sonuç: Çalışmamız, primer Sjögren hastalarında biyolojik tedavinin uyku kalitesi ve ilişkili parametreler üzerindeki etkilerini ortaya koymuştur. Bulgularımız, özellikle kadın hastalarda ve hassas eklemi olanlarda uyku bozukluklarının daha yaygın olduğunu göstermektedir. Abatacept kullanımının uyku kalitesinde iyileşme ile ilişkili olması, bu tedavinin potansiyel faydalarını işaret etmektedir. Ayrıca, uyku bozukluklarının ağrı, yorgunluk, depresyon ve yaşam kalitesi ile güçlü şekilde ilişkili olduğu saptanmıştır. Bu sonuçlar doğrultusunda, Sjögren hastalarında uyku kalitesinin rutin değerlendirmesinin yapılması ve biyolojik tedavi seçeneklerinin bu parametreler göz önünde bulundurularak planlanması önerilmektedir.
Behçet hastalarında serum follistatin-like protein 1 düzeyi ile hastalık aktivitesi arasındaki ilişkinin araştırılması
Behçet Hastalığı (BH), kronik, alevlenme ve iyilik dönemleri ile seyreden, arteryel ve venöz tipte, değişik çap ve yerleşimdeki tüm damarları tutabilen sistemik bir vaskülit olarak tanımlanmaktadır. BH'nın etyolojisi tam olarak aydınlatılamamış olsa da genetik, immünolojik, çevresel faktörler, geçirilmiş enfeksiyonlar, damar endotel patolojileri vepıhtılaşma bozuklukları sorumlu tutulmaktadır. Günümüzde hala BH'nın kesin bir tedavisi yoktur. Ayrıca progresyonu ve terapötik yanıtı tam olarak tahmin edebilen spesifik biyobelirteçler mevcut değildir. BH'nin patogenezinde rol alan hücresel ve moleküler mekanizmaların daha iyi anlaşılması hastalığın tedavisinde yeni stratejilerin geliştirilmesine olanak sağlayacaktır. Son yıllarda, inflamasyonda ve immün sistem hücrelerinin fonksiyonlarının düzenlenmesinde Follistatin-like protein 1 (FSTL-1)'in önemli bir rolü olduğunu ortaya koyan birçok çalışma yapılmıştır. FSTL-1'in immün sistemdeki rolü tam olarak anlaşılamamış olsa da FSTL-1 için hem pro-inflamatuar hem de anti-inflamatuar fonksiyonlar bildirilmiştir. FSTL-1'in insan inflamatuar hastalıklarındaki olası rolü, ilk olarakRomatoid Artrit'li(RA) hastaların sinovyal dokusundan izole edilerek gösterilmiştir. Ayrıca RA, ülseratif kolit, sistemik lupus eritematozus, sjogren sendromu, sistemik skleroz ve polimiyozit/dermatomiyozit gibi çeşitli otoimmün hastalıklarda serum FSTL-1 seviyeleri önemli ölçüde yüksek bulunmuştur. Makrofajlarda ve fibroblastlarda FSTL-1'in aşırı ekspresyonu, IL-1beta, TNF-alfa ve IL-6 dahil olmak üzere pro-inflamatuar sitokinlerin aktivitesini arttırmış ve hayvan deney modellerindenormal farelerde ciddi artrite neden olmuştur. FSTL-1 nötralizasyonunun, kollajen doku hastalığı ilişkili artrit (CİA) fare modellerinin artritik eklemlerinde IFN-gamave kemokin ligand 10 üretimini engelleyerek artriti iyileştirdiği gösterilmiştir. Bu çalışmamızda; birçok inflamatuar hastalığın patogenezinde rolü olduğu çeşitli çalışmalarla orta konmuş, mezenkimal kökenli bir glikoprotein olan FSTL-1'in, inflamatuar bir vaskülit olan BH'nda serum düzeylerini saptamak ve hastalık aktivasyonu ile olan ilişkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı polikliniklerine, Haziran-Eylül 2019 tarihleri arasında başvuran 1990 Uluslararası Behçet Hastalığı Çalışma Grubu Kriterlerini karşılayan yeni tanı ve takipli 45 hasta dahil edildi. Kontrol grubu olarak, yaş ve cinsiyet açısından hasta grubu ile uyumlu olan 36 sağlıklı gönüllü çalışmaya alındı. Hasta ve kontrollerden periferik kan örnekleri alındı veserum FSTL-1 düzeyleriELİSAyöntemiyleölçüldü. Hasta ve kontrol grubunun serum FSTL-1 düzeyi karşılaştırıldığında, hasta grubunda anlamlı yüksek saptandı (p<0.001). Kadın hastalarda serum FSTL-1 düzeyleri erkek hastalara göre anlamlı yüksek saptandı (p=0.029). Kadın ve erkek hastalar karşılaştırıldığında, Behçet Hastalığı Anlık Aktivite Form (BHAAF) skoru kadın hastalarda anlamlı yüksek bulundu (p=0.008).Ayrıca ESH ile serum FSTL-1 düzeyleri arasında pozitif korelasyon saptandı(p=0,006). FSTL-1, BH'nın patogenezinde rol alabilir ve hastalık aktivasyonunun belirteçlerinden biri olabilir.
Behçet hastalarında serum HIF-1 alfa düzeylerinin ve hastalık aktivitesiyle ilişkilerinin araştırılması
Behçet hastalığı (BH) ataklarla seyreden, uzun süreli bir seyir gösteren ve etyolojisi tam olarak bilinmeyen sistemik bir hastalıktır. Temel patolojisi vaskülit olan hastalık, deri ve mukoza belirtilerine ek olarak göz, eklem, vasküler, pulmoner, gastrointestinal, ürogenital, kardiyak ve nörolojik sistem tutulumları gösterebilmektedir. Patogenezinde enfeksiyon ajanları, immün mekanizmadaki bozukluklar ve genetik faktörlerin etkili olabileceği savunulmuştur. Fakat patogenez net olarak bilinmemektedir. Günümüzde hala BH'nin kesin bir tedavisi yoktur. BH'nin patogenezinde rol alan hücresel ve moleküler mekanizmaların daha iyi anlaşılması hastalığın tedavisinde yeni stratejilerin geliştirilmesine olanak sağlayacaktır. Hipoksi ile indüklenebilir faktörler (HİF'ler) immün hücre metabolizmasını ve fonksiyonunu kontrol etmek için temel unsurlardır. Hipoksi tarafından indüklenen faktör-1 (HIF-1); immünolojik yanıt, hemostaz, vaskülarizasyon ve anaerobik metabolizmanın düzenlenmesinde önemli bir proteindir. Yeni çalışmalar HIF-1α'nın Sistemik Lupus Eritomatozus (SLE), Romatoid Artrit (RA), Tip 1 Diabetes Mellitus (T1DM), Multipl Skleroz (MS), Psöriyazis ve Inflamatuar Barsak hastalıkları ( IBD) gibi otoimmün hastalıklarda önemli bir rol oynadığını ortaya koymuştur. Bu çalışmada amacımız; Behçet hastalarında HİF-1α'nın serum düzeylerini değerlendirmek ve HİF-1α'nın hastalık aktivitesiyle olan ilişkilerini araştırmaktır. Çalışmaya 1990 Uluslararası Behçet Hastalığı Çalışma Grubu Kriterlerini karşılayan 44 hasta ve yaş-cinsiyet olarak hasta grubuyla uyumlu olan, bilinen hastalığı olmayan 41 sağlıklı gönüllü alındı. Hasta ve kontrollerden periferik kan örnekleri alındı. Serum HİF-1α düzeyleri enzyme-linked immunosorbent assay (ELİSA) ile ölçüldü. Her 2 grupta cinsiyet (p=0,898), yaş (p=0,845), sigara kullanımı (p= 0,898) açısından anlamlı fark bulunmadı. BH ve kontrol grubunda ortalama serum HIF-1α seviyeleri sırasıyla 14.63 (10.02-208.88) pg / ml ve 17.21 (9.95-196.28) pg / ml olarak ölçüldü. Serum HİF-1α (p=0,275) değerleri açısından hasta ve kontrol grubu arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. ESH, CRP, cinsiyet, yaş ile serum HIF-1α düzeyi arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı. WBC ile serum HIF-1α düzeyleri arasında pozitif korelasyon saptandı (p=0,048). Kadın ve erkek hastalar karşılaştırıldığında, Behçet Hastalığı Anlık Aktivite Form (BHAAF) skoru kadın hastalarda anlamlı yüksek bulundu (p=0.007). Ayrıca BHAAF skoru ile ESH arasında pozitif korelasyon saptandı (p=0,004). HİF-1α' nın BH hastalığındaki rolünün belirlenmesi için daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
El fleksör tendon yaralanmalarında rehabilitasyon sonuçları
82 injuries and 45.9 % improvement in the hand which is zone V injuries. This is statistically significant (p<0.05). This results are corroborates evidence that early mobilization and hand therapy appear to play an important part in the postoperative management of flexor tendon injuries.
Hemiplejik hastalarda ağrı katastrofizasyonunun rehabilitasyon sonuçlarına etkisi
Amaç: Bu çalışmada, inme hastalarında nöropatik ağrının, ağrı katastrofizasyon varlığının ve sıklığının belirlenmesi ve bu faktörlerin rehabilitasyon sonuçları üzerine etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç Yöntem: Prospektif araştırma olan bu çalışmada rehabilitasyon tedavisi için yatarak tedavi gören inmeli hastalar dahil edildi. Hastaların klinik durumları, tedavi öncesi ve 4 haftalık rehabilitasyon programı sonrası fonksiyonelliği değerlendirmek için Barthel İndeksi, Brunnstrom evrelemesi, Modifiye Ashworth Skalası, Fonksiyonel Ambulasyon Sınıflaması (FAS); yaşam kalitesini değerlendirmek için SF-12 ölçeği; nöropatik ağrı açısından painDETECT Ağrı Anketi, ağrı katastrofizasyonunu değerlendirmek için Ağrı Felaketleştirme Ölçeği kullanıldı. Bulgular:Çalışmaya 37 (%46,25) kadın, 43 (%53,75) erkek olmak üzere toplam 80 inme hastası dahil edildi. Tedavi öncesi olası nöropatik ağrısı olan 10 (%12,5), belirgin nöropatik ağrısı olan 17(%21,3) hasta saptandı. Tedavi öncesi ağrı katastrofizasyonu olan 15 (%18,8) hasta vardı. Ağrıyı katastrofize eden hastaların ağrı tipine bakıldığında 2 (%13.3) kişinin nöropatik olmayan ağrı, 2 (%13.3) kişinin olası nöropatik ağrı, 11 (%73.3) kişinin belirgin nöropatik ağrısı olduğu gözlendi, bu istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,001). Tedavi sonrası ağrıyı katastrofize eden hasta sayısı 9 (%11,3)'a gerilemişti, istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,014). Tedavi öncesi 17 nöropatik ağrısı, 10 olası nöropatik ağrısı olan hasta varken rehabilitasyon sonrası bu sayılar sırasıyla 8 ve 5'e düşmüştü, bu değişimler istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,001). Ağrısı olan hastalarda tedavi öncesi katastrofik düşünce varlığına göre nöropatik ağrı düzeylerinin değişimi incelendiğinde, ağrıyı katatastrofize etmeyen gruptaki nöropatik ağrı düzeylerinin değişimi edenlere göre anlamlı farklı bulundu (p<0,001). Her bir grup içinde ağrı düzeylerindeki değişim değerlendirildiğinde, katastrofik düşüncesi olmayan grupta bu değişim yine anlamlı bulunmuştur (p = 0,007), katastrofik düşüncesi olan gruptaysa ağrı değişimi istatistiksel olarak anlamlı değildi (p = 0,172). Başlangıç ağrı katastrofizasyonu total skorlarıyla tedavi sonrası FAS(p=0,005,rho=-0,311), mental(p<0,001,rho=-0,467) ve fiziksel(p<0,016,rho=-0,268) yaşam kalitesi skorları negatif koreleydi. Başlangıç ağrı skorlarıyla tedavi sonrası FAS (p=0,038,rho=-0,232), mental(p<0,001,rho=-0,401) ve fiziksel(p<0,007,rho=-0,302) yaşam kalitesi skorları negatif koreleydi. Sonuç:Araştırmamızda, ağrının nöropatik tipte olması ve ağrı katastrofizasyonu varlığının hastaların rehabilitasyon çıktılarını etkilediği görülmüştür. Bu veriler, inme rehabilitasyonunda nöropatik ağrı varlığının ve ağrı katastrofizasyonunun göz önünde bulundurulması ve bütüncül bir yaklaşımla bu davranışların azaltılmasına yönelik müdahalelerin planlanmasının önemini vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler:Ağrı Katastrofizasyonu,İnme,İnme Rehabilitasyonu,Nöropatik Ağrı
Tiyol-disülfit dengesi ve okside-redükte glutatyon dengelerinin inme sonrası hastalık şiddeti ve klinik prognoz ile ilişkisi
Amaç İnme, tüm ölümlerin ve Yeti Yitimine Ayarlanmış Yaşam Yılının (DALY) dünyadaki en yaygın sebepleri arasında yer alır. İnme patofizyoloji ve inme sonrası klinik ile oksidatif stres (OS) arasında bilinen yakın bir ilişki mevcuttur. Moleküllerde bulunan tiyol (sülfidril, SH) grupları önemli antioksidan özellik gösterirler. Tiyol-disülfit homeostazis sistemleri, SH düzeyleri ile antioksidan kapasiteyi ve disülfit (SS) formu ile oksidatif durumu gösteren hücre dışı ve hücre içinde önemli oksidatif stres belirteçlerindendir. Bu çalışmada; subakut inme hastalarının klinik durumları ile hücre dışı tiyol-disülfit (SH-SS) ve hücre içi okside-redükte glutatyon (GSSG-GSH) dengelerinin ilişkisi ve hastalardaki bu dengelerin sağlıklı gönüllerle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Ayrıca rehabilitasyon programının bu oksidatif stres belirteçleri ve klinik veriler üzerindeki etkisi ve bu oksidatif stres parametrelerinin klinik prognoz üzerindeki öngörücü değeri de değerlendirildi. Gereç ve Yöntem Prospektif gözlemsel araştırma olarak tasarlanan bu çalışmada ilk defa inme geçiren ve ilk kez rehabilitasyon tedavisi amacıyla hastaneye kabul edilen subakut inmeli hastalar ve sağlıklı gönüllüler (kontrol grubu) dahil edildi. Hastaların klinik durumları, tedavi öncesi ve 4 haftalık rehabilitasyon programı sonrası taburculuk sırasında National Institues Of Healt Stroke Scale Scores (NIHSS), modifiye Rankin Skalası (mRS) ve Barthel Günlük Yaşam Aktiviteleri İndeksi (BI) ile değerlendirildi. Kontrol grubundan ve hasta grubundan tedavi öncesi ve taburculuk sırasında alınan serum örneklerinden, SH-SS dengesi parametreleri olan SH, Total SH, SS ve SS/SH yüzde oranı, alınan tam kan örneklerinden GSSG-GSH dengesi parametreleri olan GSH, Total GSH, GSSG ve GSSG/GSH yüzde oranı değerleri belirlendi. Bulgular Çalışmaya 42 hasta ve 35 sağlıklı gönüllü dahil edildi. Hasta ve kontrol grupları arasında yaş ve cinsiyet açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Hasta grubunda, tedavi öncesi ve taburculuk sırasında SH ve GSH değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük (her ikisi için p<0,05); SS, GSSG, SS/SH yüzde oranı ve GSSG/GSH yüzde oranları anlamlı olarak yüksekti (hepsi için p<0,05). Rehabilitasyon programı sonrasında öncesine göre SH, GSH ve BI değerlerinde anlamlı yükselme; SS, GSSG, SS/SH yüzde oranı, GSSG/GSH yüzde oranları, NIHSS ve mRS değerlerinde anlamlı düşme saptandı (hepsi için p<0,05). Tedavi öncesi SS/SH ve GSSG/GSH yüzde oranları ile tedavi öncesi ve sonrası NIHSS ve mRS skorları arasında pozitif, tedavi öncesi ve sonrası BI skorları arasında negatif korelasyon saptandı (hepsi için p<0,05). SH ve GSH düzeylerindeki artış ile NIHSS skorlarındaki düşüş ve BI skorlarındaki artış arasında anlamlı korelasyon saptandı (hepsi için p<0,05). Sonuç Bu çalışmada subakut inme hastalarında, hücre dışı SH-SS ve hücre içi GSSG-GSH denge parametrelerinin oksidatif tarafa doğru kaydığını ve bu durumun NIHSS, BI ve mRS skorları ile belirlenen daha kötü klinik ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Ayrıca bu dengelerin rehabilitasyon programı ile antioksidan tarafına doğru düzelme sağladığı ve bu durumla paralel olarak klinik değerlendirme skorlarında da düzelme olduğu gösterildi. Bu dengelerdeki parametlerin, subakut inme hastalarında, klinik prognozu belirlemek açısından potansiyel yararlı belirteçler olabileceği sonucuna varılmıştır. Bu dengelerdeki antioksidan kapasitelerin artması ile klinik verilerdeki düzelme arasında ilişki saptanmış olması nedeni ile; N-asetil sistein, lipoik asit gibi tiyol grubu içeren molekül takviyelerinin inme hastalarında potansiyel olarak daha iyi klinik sonuçlar elde edilmesinin sağlanmasına katkısı olabileceği sonucuna varılmıştır.
Fiziksel aktivite ve aerobik egzersizin reaksiyon zamanına etkisi
Amaç: Belirli bir şiddette yapılan düzenli fiziksel aktivite ve aerobik egzersizin sağlıkla ilgili birçok yararının yanında özellikle beynin bilişsel fonksiyonlarının yürütülmesinde de önemli bir rolü vardır. Bilişsel fonksiyonların bir göstergesi olan bilgi işleme hızı, görsel (GRZ) ve işitsel (İRZ) reaksiyon zamanları ölçülerek değerlendirilebilir. Bu çalışmada temel amaç fiziksel aktivite ve aerobik egzersizin bilişsel fonksiyonlar üzerindeki etkisini görsel ve işitsel reaksiyon zamanlarını ölçerek değerlendirmektir. Çalışmadaki ikinci amaç; egzersizin depresyon, uyku kalitesi ve yorgunluk düzeyi gibi durumlara etkisini değerlendirmektir. Gereç ve yöntem: Bu çalışma, prospektif randomize kontrollü olarak planlandı. 15 Temmuz 2020-15 Ekim 2020 tarihleri arasında, dahil edilme kriterlerine uygun 20-55 yaşları arasındaki 61 sağlıklı birey çalışmaya kabul edildi. Bireyler, basit randomizasyon yöntemiyle 30'u fiziksel aktivite ve aerobik egzersiz grubu (EG), 31'i ise kontrol grubu (KG) olarak iki gruba ayrıldı. EG'deki bireylere; 3 hafta boyunca 100 adım/dakika hızında, günde 7 bin adım, haftada en az 5 gün olacak şekilde egzersiz programı verildi. KG'deki bireylere 3 hafta boyunca herhangi bir egzersiz programı verilmedi. EG ve KG'deki katılımcıların GRZ ve İRZ değerleri, Beck Depresyon Envanteri'nden (BDE), Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi'nden (PUKİ) ve Yorgunluk Şiddet Ölçeği'nden (YŞÖ) uyarlanan anketlerle depresyon düzeyi, uyku kalitesi ve yorgunluk düzeyleri üç hafta ara ile iki kez değerlendirildi. Grup içi ve gruplar arası karşılaştırma yapılarak değerlendirildi. Bulgular: İki grup arasında yaş, cinsiyet, VKİ, eğitim düzeyi, dominant el ve egzersiz düzeyi açısından anlamlı farklılık yoktu. Grup içi analizlerde; EG'de GRZ (p<0,001) ve İRZ (p=0,001)'de istatistiksel olarak anlamlı bir azalma izlenirken KG'de GRZ (p=0,399) ve İRZ (p=0,570)'de istatistiksel olarak anlamlı azalma izlenmedi. Gruplar arası analizde iki ölçüm zamanı arasındaki fark hesaplanarak analiz edildiğinde; GRZ (p=0,018) ve İRZ (p=0,027), BDE (p=0,001), PUKİ (p<0,001) ve YŞÖ (p<0,001) skorlarında izlenen değişim miktarı EG'de KG'ye göre anlamlı derecede daha fazlaydı. Sonuç: EG'de GRZ ve İRZ değerlerinde ölçümler arasında izlenen azalma KG'ye göre daha fazlaydı. Buna göre, aerobik egzersizin bilişsel fonksiyonların bir göstergesi olan reaksiyon zamanı üzerine olumlu etkisi bulunmaktadır. Ek olarak aerobik egzersiz; depresif duygu durumu, uyku kalitesi ve yorgunluk düzeyi gibi parametreler üzerinde de olumlu etkilere sahiptir.
Temporomandibular miyofasiyal ağrı tedavisinde kuru iğneleme ve düşük yoğunluklu lazer tedavilerinin etkinliklerinin karşılaştırılması
Çalışmaya, Bolu İzzet Baysal Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Eğitim ve Araştırma Hastanesi polikliniğine başvurup anamnez, muayene ve görüntüleme sonuçlarına göre temporomandibular miyofasiyal ağrı tanısı konulan ve çalışma kriterlerine uygun olan bireyler dahil edildi. Tüm hastaların yaş, cinsiyet, meslek gibi demografik verileri sorgulandı, detaylı fizik muayeneleri yapıldı. Çalışmaya katılması uygun olanlara ait bilgiler ilk değerlendirme esnasında, hazırlanan hasta değerlendirme formuna kaydedildi. Tüm hastalar tedavi öncesi, tedavi sonrası ve 3.ayda Vizüel Analog Skala(VAS), ağrı-basınç eşiğini değerlendiren bir algometre, maximum ağız açıklığının gonyometrik ölçümü, bruksizm varlığı, Beck Depresyon Ölçeği, Sağlık Değerlendirme Anketi(HAQ) ile değerlendirildi. 63 kişilik hasta grubu rastgele 21'er kişilik üç eşit gruba ayrıldı.1.gruba laser tedavisi uygulandı ve çene egzersizleri verildi. 2.gruba kuru iğneleme tedavisi yapıldı ve çene egzersizleri verildi. 3.gruba sadece egzersiz ve ev programı verildi. Tüm hastalara çene eklemini koruma prensibi konusunda eğitim verilerek, lüzum halinde parasetamol alabilecekleri söylendi.
Fibromiyalji sendromunda D vitamini düzeylerinin otonom sinir sistemi fonksiyonu ile ilişkisinin araştırılması
Bu çalışmada, fibromiyalji sendromunda (FMS) otonomik disfonksiyon mevcut olup olmadığının belirlenmesi amacıyla sempatik deri yanıtının (SDY) incelenmesi planlandı. Elde edilen verilerin D vitamini düzeyleri ile karşılaştırılarak; FMS otonom sinir sistemi işlev bozukluğu ile vitamin D düzeyleri arasındaki ilişkinin anlaşılabilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem Eylül 2021 - Eylül 2022 tarihleri arasında Bolu Abant İzzet Baysal Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne yaygın ağrı nedeniyle başvuran ve American Collegue of Rheumatology (ACR) 2010 tanı kriterleri esas alınarak tanı konulmuş 41 kadın hasta ve 38 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edildi. Hastaların tanıları ACR 2016 tanı kriterlerine göre doğrulandı. Klinik inceleme sonrasında tüm hastalar elektronöromiyografi (ENMG) laboratuvarında SDY açısından değerlendirildi. Tüm katılımcıların SDY ölçümü yapılıp, amplitüd ve latans değerleri kaydedildi. Tüm katılımcıların vitamin D düzeyleri kaydedildi. Tüm hastalar ağrı (vizüel analog skalası, VAS), depresyon (Beck depresyon ölçeği, BDÖ) ve fonksiyonel kapasite (fibromiyalji etki anketi (FEA) ve SF-36) açısından değerlendirildi. Bulgular Çalışmaya dahil edilen bireylerin yaş ortalaması 41,37±6,86, D vitamini değerleri 18,32±8,07 olarak saptandı. Hastaların yaş, D vitamini değerlerinde iki grup arası değerlendirmeler homojen olarak saptandı. Yapılan karşılaştırmalarda 4 ekstremite de latans değerleri FMS hastalarında sağlıklı bireylere göre istatistiksel olarak anlamlı oranda yüksek bulunmuştur. Amplitüd yanıtlarında ise sadece sol alt ekstremitede kontrol grubunda FMS grubuna göre anlamlı yüksek saptanmıştır. FMS hastalarında SDY ile D vitamini düzeyleri, VAS, BDÖ, FEA ve SF-36 skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı herhangi bir korelasyon tespit edilmedi (p>0.05). Sonuç Bu çalışmanın sonuçları FMS'de sempatik sinir sisteminde otonom disfonksiyonu gösteren bir değişiklik olduğunu desteklemektedir. Bununla birlikte D vitamini düzeyleri ve SDY arasında ilişki saptanmamıştır. İleride daha büyük hasta popülasyonları ile daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Fibromiyalji; otonomik disfonksiyon; sempatik deri yanıtı; vitamin D
Aksiyal spondiloartrit hastalarında serum endokan düzeyinin ve hastalık aktivitesiyle ilişkisinin araştırılması
Spondiloartritler (SpA); ortak klinik, radyolojik, laboratuvar ve genetik özellikleri olan bir grup hastalığı tanımlayan ortak bir terimdir. Tutulum paternine göre baskın olarak periferik SpA ve baskın olarak aksiyel SpA (axSpA) olarak sınıflandırılabilir. Klinik takipte kullanılabilecek duyarlı bir biyobelirteç malasef yoktur. Endokan proteoglikan yapısında bir moleküldür. Endokanın akut inflamasyonda ve kronik inflamasyonun değişik basamaklarında önemli görevler üstlendiği yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. Biz bu çalışmada axSpA tanılı hastalarda serum endokan düzeylerini ve bu düzeylerin klinik ve laboratuvar parametreler ile korelasyonunu araştırmayı amaçladık. Çalışmaya axSpA için geliştirilmiş "Assessment of SpondyloArthritis International Society (ASAS)" sınıflandırma kriterlerine göre tanı almış 30 biyolojik tedavi alan axSpA hastası, 30 non-steroid anti inflamatuar ilaç kullanan axSpA hastası ve 30 bilinen hastalığı olmayan sağlıklı gönüllü alındı. Hastaların değerlendirilmesinde "Bath Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivitesi İndeksi (BASDAİ)", "Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivitesi Skoru (ASDAS)-CRP", "Bath Ankilozan Spondilit Fonksiyonel İndeksi (BASFİ)", AS yaşam kalitesi indeksi ve "Bath Ankilozan Spondilit Metroloji İndeksi (BASMİ)" kullanıldı. Demografik, klinik özellikleri ve laboratuvar verileri kayıt edildi. Eş zamanlı alınan serumda endokan düzeyleri "enzyme linked immunosorbent assay" (ELİSA) ile ölçüldü. Spondiloartrit grubu ile kontrol grubu arasında serum enokan düzeyleri arasında istatiksel açıdan anlamlı farklılık görülmedi (p: 0,084). Alt grup analizinde de 3 grup arasında istatiksel açıdan anlamlı farklılık görülmedi (p:0,175). Serum endokan düzeyi ile eritrosit sedimentasyon hızı (ESH) arasında negatif korelasyon (r:-0,32 ve p:0,010) ve hemoglobin düzeyi arasında pozitif korelasyon (r:0,335 ve p:0,009) saptandı. Sabah tutukluğu süresi ile serum endokan düzeyleri arasında anlamlılık düzeyinde negatif korelasyon saptandı (r: -0,294 p: 0,022). Sonuç olarak; serum endokan düzeylerinin axSpA tanı, takip ve patogenezindeki rollerini araştırdığımız çalışmamızda, hasta ve kontrol grubu arasında istatiksel açıdan anlamlı farklılık görülmedi. Serum endokan düzeyleri bazı laboratuvar parametreleri arasında korelasyon gözlendi. Bu moleküllerin axSpA tanı, takip ve patogenezindeki rolünün daha iyi anlaşılması için daha büyük olgu sayılarını içeren klinik çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Anahtar kelimeler: Aksiyel spondiloartrit, ankilozan spondilit, endokan.
Diz osteoartritinde propriosepsiyon duyusunun izokinetik dinamometre ile değerlendirilmesi
Propriosepsiyon; hareket veya istirahat halinde iken vücudun düzgün stabilitesinin ve oryantasyonunun sürdürülmesine olanak sağlayan kompleks nöromusküler bir durumdur. Diz ekleminin bütün komponentlerinde örneğin; Ö.Ç.B, A.Ç.B,kapsul de duyusal fonksiyonlar olduğu, eklem pozisyon duyusunu ve hızlı yada yavaş eklem pozisyon değişikliklerini algılayan mekanoreseptörler içerdiği gösterilmiştir. Diz eklem osteoartiriti en sık görülen artiritlerden birisidir. Osteoamritte propriosepsiyon duyusunun azaldığı tesbit edilmiş. Çalışmamızda 25 osteoartiritli hastada Cybex 770 norm cihazı ile S.P.H modunda eklem pozisyon hissi (propriosepsiyon) değerlendirdik ve kontrol grubu ile karşılaştırdık. Osteoartiritli hastalarda propriosepsiyon duyusunun azaldığını saptadık. Ama propriosepsiyonun kaybım yaş ile ilişkili olmadığını tesbit ettik. Hastalarda diz eklemin radyolojik evrelemesiyle propriosepsiyon duyu arsında bir ilişki bulamadık. Hastaların diz ağnsı ile eklem pozisyon hissi (propriosepsiyon) arasında bir bağlantı kurulamadı. Sonuç olarak dizde kartilaj harabiyetiyle gelişen ve kronikleşen efüzyon, deformasyon, sinovyal hipertrofi gibi bulguların, propriosepsiyon kaybına zemin hazırladığı yönünde sonuçlar tartışılmaktadır,
Aksiyal spondiloartrit hastalarında serum progranulin düzeyleri ve hastalık aktivitesiyle ilişkisinin araştırılması
Aksiyal Spondiloartrit (AksSpA) etiyolojisi bilinmeyen, daha çok genç erkekleri etkileyen, enflamatuar bel ağrısı, aksiyal iskelet tutulumu, sakroileit varlığı, HLA-B27 ile ilişki ve genetik yatkınlık gibi ortak özellikleri olan kronik sistemik bir hastalık grubunu tanımlayan bir terimdir. Etyopatogenezinde tömör nekroz faktör alfa (TNF-α) başta olmak üzere inflamatuar sitokinler rol almaktadır. Progranulin (PGRN)'in ise TNF-α yolağı üzerinden etkili olan anti-inflamatuvar bir molekül olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda AksSpA'lı hastalarda serum PGRN düzeyinin hastalık aktivitesi ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza, 18-65 yaş arası ASAS (Assessment of SpondyloArthritis İnternational Society) sınıflandırma kriterlerine göre AksSpA tanısı almış polikliniğimize müracaat eden 45 hasta alındı. Periferik SpA hastası olan, akut enfeksiyon bulgularına sahip olan, inflamatuar barsak hastalığı, diyabetes mellitus (DM) ve tiroid disfonksiyonu hastalığı olanlar, malignensi öyküsü olanlar, AksSpA dışında eş zamanlı otoimmun veya otoinflamatuar ikincil hastalık mevcudiyeti olan ve 7.5 mg/gün den fazla kortikosteroid tedavisi ve biyolojik ajan tedavisi alan hastalar dışlandı. Sağlıklı kontrol grubu olarak gebelik veya laktasyon durumu olmayan, akut veya kronik enfeksiyonu olmayan, malignite ve romatizmal hastalığı bulunmayan 18-65 yaş arası 45 kişi alındı. AksSpA hastalarında hastalık aktivitesi ve fonksiyonel durumu belirlemek amacıyla BASDAİ, BASFI, BASMI, ASDAS-CRP skorlandı. ESR, CRP düzeyleri not edildi. Hasta ve kontrol grubundaki katılımcıların her birinde serum PGRN seviyeleri elisa yöntemiyle ölçüldü. Erkek hastaların progranülin düzeyleri kadın hastalardan istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (p=0,004). Kontrol grubundaki erkek ve kadın katılımcılar arasında serum progranülin düzeylerinde anlamlı bir fark yoktu (p=0,712). Aksiyal SpA hastalarında ortalama serum progranülin seviyeleri kontrol grubuna göre daha yüksek olmasına rağmen, bu yükselme istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,275). Aktif ve inaktif hastalığı olan bireyler arasında serum progranülin düzeylerinde anlamlı fark yoktu (p=0,990). Aksiyel SpA grubunda serum progranülin düzeylerinin ESH, CRP, BASDAI, BASFI, BASMI, ASDAS-CRP ve BMI ile korelasyonlarına baktığımızda progranülin düzeyleri ile ESR arasında negatif korelasyon (r= -0.330, p= 0.031) ve BMI ile pozitif korelasyon gösterdi (r= 0.343, p=0.024). Serum progranülin düzeyleri ile CRP, BASDAI, BASFI, BASMI ve ASDAS-CRP arasında ilişki bulunamadı. Progranülinin Aksiyel Spondiloartritteki rolünün daha kapsamlı ve kapsamlı çalışmalarla aydınlatılması gerekmektedir.
Erişkin still hastalarında demografik, klinik, laboratuvarve tedavi özelliklerinin retrospektif yöntemle araştırılması
Erişkin başlangıçlı Still hastalığı (ESH), sıklıkla boğaz ağrısı, miyalji, lenfadenopati, splenomegali ve nötrofilik lökositozun eşlik ettiği yüksek ateş, kaybolan somon pembesi döküntü ve artrit ile karakterize nadir bir sistemik inflamatuar hastalıktır. ESH'ın altta yatan nedenleri tam olarak aydınlatılamamış olmakla beraber iş, aile ve sağlıkla ilgili stresli yaşam olaylarının da ESH için potansiyel bir tetikleyici olduğu öne sürülmüştür. ESH'ın patogenezinde rol alan hücresel ve moleküler mekanizmaların daha iyi anlaşılması hastalığın tedavisinde yeni stratejilerin geliştirilmesine olanak sağlayacaktır. Çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi FTR Anabilim Dalı ve Gazi Yaşargil EAH Romatoloji Polikliniklerine 2000-2022 yılları arasında başvuran, Yamaguchi ve arkadaşlarının kriterlerine göre ESH tanısı almış 18-60 yaş arası 51 hasta alındı. Hastaların temel özellikleri, laboratuvar testleri, tedavi ve komplikasyonlar hakkında geriye dönük olarak bilgi toplandı. Hastaların demografik, klinik ve tedavi özellikleri önceden hazırlanan protokole göre karşılaştırıldı. Hastalarımızın 37'si (%72.5)'si kadın ve yaş ortalaması 36,5±10,2 idi. Ateş, döküntü, artrit, boğaz ağrısı ve miyalji en fazla görülen klinik bulgular; lökositoz, akut faz reaktanları ve ferritin artışı en sık görülen laboratuar bulguları idi. Hastalarımızı kendi arasında cinsiyet ve biyolojik ajan alıp almamalarına göre 2 gruba ayırarak karşılaştırdık. Klinik özellikler açısından kadın ve erkek grubu arasında döküntü hariç anlamlı fark saptanmadı (p >0,05). Döküntü erkeklere oranla kadınlarda daha sık görüldü(p=0,04). Kadınlarda erkeklere göre anemi daha fazla saptandı(p=0,041). Biyolojik ajan kullanan grupta tanı gecikmesi daha fazlaydı(p=0,01). Komplikasyon gelişen 4 hasta da kadındı. Çalışmamız retrospektif olup verilerine tam ulaşılamayan hastalar çalışmaya dahil edilmediğinden hasta sayısı nispeten sınırlı kalmıştır. Kadınlarda hastalığın daha komplike seyrettiği ve tanı gecikmesi olan hastalarda biyolojik ajan kullanımının daha fazla gerektiği görülmektedir. Erken tanı ve tedavi açısından nedeni bilinmeyen ateş olgularında ESH farkındalığının arttırılması komplikasyonları ve agressif pahalı ilaç kullanımını önleyecektir. Bunun için daha geniş ESH hastalarının katıldığı prospektif çalışmaların yürütülmesi gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Erişkin Still hastalığı, Artrit, Döküntü, Retrospektif, Ferritin
Romatoid artritli hastalarda alfa 1 asit glikoprotein düzeyi ile hastalık aktivitesi ve radyolojik ilerleme arasındaki ilişki
Romatoid artrit (RA) kronik, inflamatuar, simetrik ve dektrüktif eklem tutulumu ve ekstra artiküler bulguları olan otoimmün bir hastalıktır. Tedavide hastalık modifiye edici ilaçlar ve biyolojik ajanlar kullanılmaktadır. Çalışmalarda RA'da gelişen inflamasyona bağlı birçok akut faz reaktanının arttığı gösterilmiştir. Akut faz reaktanlarındaki yükselme bazı çalışmalarda hastalık aktivitesi ve radyolojik hasar korele bulunmuştur. Bu çalışmanın amacı RA'lı hastalarda ve kontrol grubunda alfa 1 asit glikoprotein (AAG) düzeyini karşılaştırmak ve RA'lı hastalarda AAG düzeyinin hastalık aktivitesi ve radyolojik hasar skorlaması arasındaki ilişkiyi belirlemektir. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Romatoloji polikliniğine başvuran 56 RA'lı hasta ve 53 sağlıklı kişi kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. RA'lı hastalar muayene edilerek artrit ve hassas olan eklemleri belirlendi. DAS 28 (Diseae Activity Score) değerleri hesaplandı ve hastalık aktiviteleri DAS 28 ve VAS ile belirlendi Hastaların demografik verileri not edildi. RA ve kontrol grubunun AAG düzeyleri ELİSA yöntemiyle değerlendirildi.. RA'lı hastaların son 6 ay içinde çekilmiş olan her 2 el ve ayak grafileri değerlendirilerek larsen radyolojik hasar skorlaması yapıldı ve kaydedildi. RA'lı hastalarda AAG düzeyinin kontrol grubu ile karşılaştırılmasında istatiksel açıdan anlamlı bir fark saptandı (p=0.000). AAG düzeyi ile DAS 28 ve larsen skorlaması arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı (p=0.371-p=0.714). Romatoid artritli hastalarda AAG düzeyinin daha yüksek olduğu tespit edildi. AAG ile düzeyi DAS 28 ve larsen skorlaması arasında ilişki saptanmadı. RA hastalarında AAG düzeyinin sebat eden inflamasyona bağlı yükselebileceği ancak bunun erozyon gelişimiyle ilişkisinin olmadığı düşünüldü.
Omurilik yaralanmalı hastalarda nöropatik ağrı ile klinik parametreler, fonksiyonel durum, depresyon, anksiyete ve yaşam kalitesi arasındaki ilişki
Omurilik Yaralanması (OY) sonrası en büyük kayıp, kişinin hareket fonksiyonunun kaybı olmakla birlikte, yaralanma sonrası meydana gelen ve pek çok fonksiyonu etkileyen komplikasyonlardan birisi de ağrıdır. Ağrı, OY sonrası hastaların büyük bir çoğunluğunda değişik derecelerde görülebilen ve her hastada değişik etkiler yapabilen tedavisi en zor problemlerden biridir. Bizim çalışmamızın amacı; OY'lı hastalarda nöropatik ağrı ve nöropatik olmayan ağrı sıklığını tespit etmek, bu hastalarda, klinik ve demografik parametreler, fonksiyonel durum, ağrı, depresyon ve anksiyete ile yaşam kalitesi arasındaki ilişkiyi incelemektir. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon servisinde yatarak tedavi gören ve rehabilitasyon polikliniğinde takip edilen OY'lı 84 hasta değerlendirilmeye alındı. Hastaların detaylı genel fizik muayenesi, nörolojik muayenesi, ağrı sorgulaması yapıldı. Ayrıca çalışmaya alınan hastaların depresyon, anksiyete düzeyleri ve yaşam kalitesi değerlendirildi. Hastaların demografik özellikleri, yaralanma tarihi, etyolojisi, hastalık süreleri, komplikasyonları kaydedildi. Hastaların nörolojik seviyesi için 2013 ASIA skalası kullanıldı. Hastaların duyu ve motor seviyeleri kaydedildi. Hastaların spastisitesi Modifiye Ashworth skalası, fonksiyonel ambulasyon seviyesi Walking Index Spinal Cord Injury (WISCI), Fonksiyonel Ambulasyon Skalası (FAS) ve fonksiyonel bağımsızlık düzeyleri Spinal Cord Independence Measure (SCIM) 3 ile değerlendirildi. Hastaların yaşam kalitesini değerlendirmek amacıyla SF-36, depresyon-anksiyete düzeyini ve şiddettini değerlendirmek için Beck Depresyon ve Anksiyete Ölçeği kullanıldı. Nöropatik ağrı, yorgunluk, parestezi düzeyi ve şiddeti için VAS ve LANSS sklası kullanıldı. Çalışmaya alınan hastaların %41,7'sinde nöropatik ağrı mevcut iken. %58.3 hastada nöropatik ağrı yoktu. Nöropatik ağrılı grup ile nöropatik ağrısız grup arasında yaş, cinsiyet ve medeni durum açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). İki grup karşılaştırıldığında, eğitim seviyeleri arasında anlamlı fark yoktu (p>0.05). Nöropatik ağrılı ve ağrısız gruptaki hastalar arasında; median hastalık süresi ve etyolojik faktörler (travmatik, nontravmatik) açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Gruplar karşılaştırıldığında nörolojik seviye, kompletlik durumu ve komplikasyon varlığı açısından gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Her iki grup BECK depresyon, anksiyete skoru, VAS ağrı, yorgunluk, parastezi skorları ve SF -36 skorunun tüm parametreleri açısından karşılaştırıldığında nöropatik ağrılı grupta; VAS ağrı, yorgunluk ve parastezi skorları daha yüksek saptandı ve bu sonuç istatiksel olarak anlamlıydı. Her iki grup asında Beck depresyon ve anksiyete skorları açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Nöropatik Ağrılı grupta SF-36'nın canlılık, vücut ağrısı, emosyonel durum ve total skor alt parametreleri daha düşük bulundu, bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı idi (p≤0.05). Hastaların fonksiyonel ambulasyon seviyeleri (WISCI) ve SCIM 3 skorları karşılaştırıldığında her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0.05). Tüm hastaların LANSS skoru ile VAS ağrı, VAS yorgunluk, VAS parastezi ve BECK anksiyete skorları arasında pozitif yönde anlamlı düzeyde korelasyon mevcut iken; SF 36 canlılık, emosyonel durum, vücut ağrısı, sosyal fonksiyonlar, mental sağlık ve total arasında negatif yönde anlamlı düzeyde korelasyon mevcut idi (p≤0.05). Tüm hastaların LANSS skoru ile yaş, cinsiyet, hastalık süresi, ABS skalası, komplikasyon varlığı ve BECK depresyon skoru açısından korelasyon saptanmadı (p>0.05). Sonuç olarak; nöropatik ağrı OY sonrası sık görülen, hastaların yaşam kalitesini ve psikolojik durumunu etkileyen önemli bir komplikasyondur.
Romatoid artritli hastalarda İnsan Nötrofil Peptit (HNP 1-3) düzeyleri ve hastalık aktivitesiyle ilişkileri
Giriş: Romatoid artrit (RA), eklemlerde inflamasyon ve şekil bozukluğu ile seyreden, eklem dışı bulgularla da seyredebilen, etyolojisi belli olmayan kronik bir hastalıktır. Hastalığın patofizyolojisinde çeşitli hücresel ve moleküler immünolojik elemanlar rol almaktadır. Son yıllarda, nötrofillerin ve nötrofillerden salınan alfa defensinlerin RA patogenezinde önemli rollerinin bulunduğu ileri sürülmüştür. Bu doğrultuda RA'lı hastalarda serum alfa defensin düzeylerini ve bu düzeylerin hastalık aktivitesi, fonksiyonel durum ve radyolojik hasarlanma ile ilişkisini; ayrıca, serum alfa defensin düzeyleri ile Eritrosit Sedimentasyon Hızı (ESH ) ve C-reaktif protein (CRP) gibi diğer laboratuvar parametreleri arasında bir ilişki olup olmadığının değerlendirmesini yapmayı amaçladık. Materyal Metod: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniğine başvuran 42 RA'lı hasta ve 38 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Tüm hastaların fizik muayeneleri yapıldı. RA'lı hastalarda şiş ve hassas olan eklemler not edildi. Hastalık aktiviteleri (Disease Activity Scale) DAS28 ile belirlendi. Yaşam kalitesi Romatoid Artrit Yaşam Kalitesi Ölçeği (RAQoL) ve Nottingham Sağlık Profili (NHP) ile değerlendirilirken, fonksiyonel durum Stanford Sağlık Değerlendirme Anketi (HAQ) ile değerlendirildi. Ayrıca laboratuarda tam kan sayımı, ESH, CRP, alfa defensin (human nötrofil protein- HNP 1-3) değerleri çalışıldı. Bulgular:RA hastaları ile kontrol grubu arasında serum HNP 1-3 düzeyi açısından anlamlı fark olmadığı, ayrıca HNP 1-3 ile radyolojik hasar seviyesi arasında ilişki bulunmadığı tespit edildi. Remisyondaki hastalara göre aktif hastalarda serum HNP 1-3 düzeyleri anlamlı olarak daha yüksek tespit edildi, ayrıca HNP1-3 ile HAQ, NHP total, NHP ağrı, NHP fiziksel aktivite, NHP uyku skoru, WBC düzeyi arasında korelasyon saptandı. Sonuç: Çalışmamızda serum HNP 1-3 düzeyinin aktif hastalarda remisyondaki hastalara göre daha yüksek olduğunu ve HNP 1-3 düzeyi ile yaşam kalitesi ve fonksiyonel düzey arasında anlamlı korelasyon bulunduğunu belirledik. Bu anlamda HNP 1-3 düzeyleri, hastalık aktivitesi ve remisyon değerlendirmesinde kullanışlı olabilir. RA'nın etyolojisi ve patogenezi halen çok merak edilen ve tam olarak aydınlatılamamış bir konudur. Bu durumun net ortaya konulabilmesi için gerek alfa defensin gerekse diğer immunolojik markerları içeren geniş populasyonlu gruplarla daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Romatoid artritli hastalarda serum GDF-15 düzeyleri: Hastalığın klinik parametreleri ve radyolojik skor ile ilişkisi
Amaç: GDF-15 ilk olarak aktive makrofajlardan salgılandığı tespit edilen ve hücre büyümesi ve farklılaşmasında önemli rolü olan bir faktördür. GDF-15, hücre büyümesi, sinyal transdüksiyonu, ve apopitozun düzenlenmesinde önemli bir rol oynar. Bu çalışmanın amacı RA hastalarında GDF-15 seviyelerini ve hastalıkla ilgili parametrelerle olan ilişkisini araştırmaktır. Materyal ve metot: RA tanısı almış olan 46 hasta ve demografik olarak benzer özelliklere sahip 36 sağlıklı kontrol çalışmaya dahil edildi. Hasta ve kontrollerin kan örneklerinden GDF-15 seviyeleri ölçüldü. RA hastalık aktivitesini belirlemek için DAS28 kullanıldı. Yaşam kalitesi RAQoL ölçeği kullanılarak ölçüldü. Fonksiyonel durumu belirlemek için HAQ kullanıldı. Eklem hasarının derecesi Larsen metodu kullanılarak ölçüldü. Ateroskleroz, uzman bir kardiyolog tarafından EKO ile CIMT ölçülerek, damar sertliği ise FMD metodu ile değerlendirildi. Sonuçlar: Kontrollerle karşılaştırıldığında serum GDF-15 düzeyleri RA hastalarında anlamlı olarak daha yüksek bulundu(p<0,05). RA hastaları hastalık aktivitesine göre ikiye ayrıldı; 26 hasta(%57) aktif grupta iken, 20 hasta(%43) non-aktif gruptaydı. GDF-15 düzeyi aktif olarak değerlendirilen grupta anlamlı olarak daha yüksekti. Pearson korelasyonuna göre, GDF-15 düzeyleri, ESH, sabah tutukluğu, DAS28 skoru, hassas eklem sayısı ve CIMT ile pozitif olarak koreleydi(p<0,05). Tartışma: GDF-15 RA hastalarında hastalık aktivitesinin progresyonu, eklem hasarı ve ateroskleroz gelişmesinde rol oynayabilir. Anahtar kelimeler: Romatoid artrit, GDF-15, hastalık aktivitesi, sabah tutukluğu, ateroskleroz
Trombospondin motifli disintegrin benzeri matriks metalloproteinaz genlerinin behçet hastalığı patogenezindeki rollerinin araştırılması
Behçet hastalığı (BH), tekrarlayan oral ve genital ülserler, oküler, mukokutanöz, artriküler, nörolojik, vasküler ve gastrointestinal tutulumla seyreden geniş bir klinik spektrumla karakterize multisistemik inflamatuar bir vaskülittir. Tedaviye rağmen önemli organ tutulumları, hastalarda şiddetli morbidite ve mortaliteye neden olmaktadır. BH'nin patogenezinde genetik, çevresel ve immünolojik faktörler rol oynamakta, immünolojik faktörler üzerine yoğun çalışmalar yapılmasına rağmen hastalığın patogenezi tam olarak bilinmemektedir. Günümüzde BH'nin kesin bir tedavisi olmamakla beraber hastalık progresyonunu ve terapötik yanıtı tam olarak tahmin edebilen spesifik biyobelirteçler de mevcut değildir. Bu durum hastalığın patogenezinden sorumlu hücresel ve moleküler mekanizmaların daha iyi anlaşılmasının önemini vurgulamaktadır. BH'nin patogenezinde rol alan hücresel ve moleküler mekanizmaların daha iyi anlaşılması hastalığın tedavisinde yeni stratejilerin geliştirilmesine olanak sağlayacaktır. ADAMTS'ler (A Disintegrin and Metalloproteinase with Thrombospondin motifs) agrekan, brevikan ve versikan gibi hyalektikan proteoglikanlarına karşı proteolitik aktivite gösteren geniş bir proteoglikanaz enzim ailesidir. Ekstraselüler matriksi (ECM) degrede ederek artiküler kıkırdak kaybına ve endotelyal doku hasarına sebep olan osteoartrit (OA) ve romatoid artrit (RA) gibi artritlerde, trombozda anevrizmada ve aterosklerozda ADAMTS proteazlarının görev aldığı gösterilmiştir. İmmün yanıtta ve inflamasyonda önemli mediyatörler olan TNF-α, IL-1β ve IL-6 gibi pro-inflamatuar sitokinler diğer inflamatuar artrit ve vaskülitlerde olduğu gibi BH'nin patogenezinde de önemli rol oynarlar ve hastalığın progresyonu aberant sitokin ekspresyonu ile ilişkilidir. ADAMTS proteazlarının ekspresyon düzeylerinin TNF-α, IL-1β ve IL-6 gibi pro-inflmatuar sitokinler tarafından upregüle edildiği bilinmektedir. BH'de immünolojik faktörler üzerine yoğun çalışmalar yapılmasına rağmen, inflamatuar proses ile ilişkili olan ADAMTS proteazlarının bugüne kadar hastalığın patogenezinde rollerinin olup olmadığı bilinmemektedir. Bu nedenle, bu çalışmada ADAMTS genlerinin ekspresyon düzeylerinin BH'de prognostik biyobelirteç ve terapötik hedef olarak kullanılıp kullanılamayacağının belirlenmesi amacı oldukça önemlidir. Amacımız; ekstraselüler matriksin (ECM) yeniden modellenmesinde rolü olan ADAMTS proteazlarının (ADAMTS-1, -4, -5, -8, -9 ve -15) kronik immüno-inflamatuar bir hastalık olan Behçet Hastalığı (BH) patogenezindeki rollerini araştırmaktır. Bu amaç doğrultusunda, 30 aktif dönem Behçet hastasından ve 30 sağlıklı kontrolden alınan total kandan periferik kan mononüklear hücreleri (PBMC) izole ettik. PBMC'lerde ADAMTS (ADAMTS-1, -4, -5, -8, -9 ve -15) genlerinin mRNA ifadelerini real-time PCR (qPCR) yöntemini kullanarak ölçtük. ADAMTS'lerin BH patogenezindeki potansiyel rollerinin ilk kez ortaya çıkartılması; ADAMTS'lerin potansiyel prognostik biyobelirteç olarak kullanılmalarını ve tedaviyi yönlendirici katkı sağlamalarını mümkün kılabilecektir. Anahtar Sözcükler, BH, ADAMTS, ECM, PBMC, biyobelirteç
Servikal disk hernili hastalarda elektromanyetik alan uygulamasının klinik parametreler üzerine etkileri
Amaç: Bu çalışmada amaç, servikal disk hernili hastalarda elektromanyetik alan tedavisinin etkinliğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniğinde radyolojik olarak servikal disk hernisi tanısı alan ve çalışma kriterlerini sağlayan 74 hasta çalışmaya alındı. 74 hastadan 64'ü çalışmayı tamamladı. Hastalar iki gruba ayrıldı. Her iki gruptaki hastalara konvansiyonel TENS ve hotpack (yüzeyel sıcak uygulama) tedavisi verildi. Bu tedavileride ek olarak çalışma(n:32) grubundaki hastalara pulse manyetik alan tedavisi (yüzde 60 yoğunlukta, 50 hz frekansta, 20 dakika boyunca) verilirken, kontrol(n:32) grubundaki hastalara akım verilmeden manyetik alan(sham manyetik alan) verildi. Hastalar; çalışma öncesi, çalışma sonunda(3. hafta) ve tedaviden sonra 12. haftada Vizüel analog Skala(VAS), Boyun Ağrı ve Özürlülük Skalası(NPDS), Nottingham Sağlık Profili(NHP) ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği(HAD) kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Her iki grup ayrı ayrı tedavi öncesi ile tedavi sonrası karşılaştırıldığında VAS, NPDS, NHP, HAD skorlarında istatistiksel olarak anlamlı iyileşme oldu. İki grup kendi arasında karşılaştırıldığında, tedavi öncesi ile sonrası arasındaki farkta iki grup arasında anlamlı sonuç bulunmadı. Tedavi öncesi ile tedaviden sonra 12.hafta arasındaki farkta VAS skoru ve NHP Uyku parametresinde çalışma grubu lehine anlamlı derecede ilişki saptandı (p<0,05). Sonuç: Elektromanyetik alan tedavisi, servikal disk hernisine bağlı boyun ve/veya kol ağrılarını azaltmada, uzun vadede etkindir. Anahtar Sözcükler: Elektromanyetik alan tedavisi, manyetik alan tedavisi, magnetoterapi, servikal disk hernisi, boyun ağrısı
Lomber disk hernili hastalarda elektromanyetik alan uygulamasının klinik parametreler üzerine etkinliği
Lomber disk hernisi, dejenere diskin lomber spinal sinir kökünü sıkıştırması ile ortaya çıkan bel ve bacak ağrısı ile karakterize klinik tablodur. Çalışmanın amacı lomber disk hernisi tanısı konan hastalarda manyetik alan tedavisinin klinik parametreler üzerine olan etkisini araştırmaktır. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniğinde 2017-2018 tarihleri arasında radyolojik olarak lomber disk hernisi tanısı alan ve çalışma kriterlerini sağlayan 86 hasta çalışmaya alındı. Hastalar randomize olarak iki gruba ayrıldı. Bu hastalardan 80'i çalışmayı tamamladı. Her iki gruptaki hastalara konvansiyonel TENS ve hotpack (yüzeyel sıcak uygulama) tedavisi verildi. Bu tedavileri ek olarak çalışma (n:40) grubundaki hastalara pulse manyetik alan tedavisi (yüzde 60 yoğunlukta, 50 hz frekansta, 20 dakika boyunca) verilirken, kontrol (n:40) grubundaki hastalara akım verilmeden manyetik alan (sham manyetik alan) verildi. Hastalar; çalışma öncesi, çalışma sonunda (3. hafta) ve tedavi bitiminden 9 hafta sonra; Vizüel analog Skala (VAS), Nottingham Sağlık Profili (NSP), Oswetry Bel Ağrısı Özürlülük Ölçeği (ODİ), Roland-Morris fonksiyonel değerlendirme Ölçeği (RDİ) ve Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) kullanılarak değerlendirildi. Çalışma sonunda VAS ve NSP alt parametrelerinden olan ağrı, uyku, fiziksel aktivite, sosyal izolasyon fonksiyonel değerlendirmelerinde gruplar arasında istatistiksel olarak çalısma grubu lehine anlamlı fark bulundu. ODİ ve RDİ değerlendirmesinde her iki grupta iyileşme saptandı ama bu iyileşme gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı değildi. BDÖ'nde Çalışma gurubunda istatiksel olarak anlamlı iyileşme saptanırken kontrol grubunda anlamlı iyileşme saptanmadı. Çalışma grubundaki iyileşme gruplar arasında istaiksel olarak anlamlı degildi. Sonuç olarak, Manyetik alan tedavisi lomber disk hernisin neden olduğu lomber ağrının konservatif tedavisinde etkili bir yöntemdir. Bu tedavi yöntemi ile kişisel bakım, yük kaldırma, yürüme, oturma, ayakta durma, uyku, sosyal hayat ve seyahat gibi parametlerin ağrıdaki azalmaya bağlı olarak iyileşmesi beklenir. Mevcut çalışmamızda ağrıda anlamlı bir azalma tespit edilmesine rağmen bu parametlerde düzelme kısmi olmuştur. Magnetoterapi etkinliği için kanıt düzeyinin belirlenmesi için daha fazla randomize, çift-kör kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır.
NON-radyografik spondilartrit ve ankilozan spondilit hastalarında serum oksitosin düzeylerinin ölçülmesi ve bu düzeylerin hastalık klinik parametreleriyle ilişkilerinin araştırılması
Amaç: Tümör nekrozis faktör alfa (TNF-alfa); pek çok romatizmal hastalığın patogenezinde rol oynayan bir sitokindir. Ankilozan spondilit ve non-radyografik aksiyal spondiloartrit patogenezinde de rol alan TNF-alfa' yı hedef alan ilaçlar bu hastalıkların tedavisinde de kullanılmaktadır. Son zamanlarda oksitosinin TNF-alfayı inhibe ettiğine yönelik çalışmaların yayınlanması ile birlikte biz de AS ve aktif SpA hastalarında serum oksitosin düzeylerini araştırmayı amaçladık. Hastalar ve yöntemler: Romatoloji polikliniğine Mart 2017 ve Ekim 2017aralığında başvuran kişiler onam alınarak çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya ankilozan spondilitli(AS) ve non radyografik akciyal spondiloartitli(SpA) hasta grupları ve dışlama kriterlerine uyan kişiler kontrol grubu olarak alındı. Hasta gruplarının oksitosin düzeyleri ölçüldü. Hastalık aktivitelerini belirlemek için Bath Ankilozan Spondilit Hastalık Aktivite İndeksi (BASDAİ), Bath Ankilozan Spondilit Metroloji İndeksi (BASMİ), eritrosit sedimantasyon hızı (ESH) ve C- reaktif protein (CRP) bakıldı. Hastaların beden kitle indeksleri ve HLA-B27'leri not edildi. Sigara alışkanlığı, ilaç kullanımı gibi parametereler sorgulandı Bulgular: Hasta gruplarının kontrol grubu ile karşılaştırılması yapıldı. Yaş ve cinsiyet açısndan anlamlı farkılıklar saptandı. Her 3 grup arasında serum oksitosin düzeyleri arasında anlamlı fark bulunmadı ancak hasta gruplarının kendi içinde yapılan incelemelerinde hastalık aktivitesi ile oksitosin düzeyi arasında negatif korelasyon saptandı Sonuçlar: Serum oksitosin düzeyleri ve hastalık aktivitesi arasında negatif korelasyon tespit edilmesi bu preparatların aktif hastalıkta kullanımını gündeme getirebilir. Non radyografik SpA ve ankilozan spondilit hastalarında, aktif hastalıkta kullanımına ilişkin yeni çalışmaların yapılmasına zemin hazırlayabilir.
Sistemik sklerozis hastalarında serum SCUBE (signal peptide-cub-EGF domain-containing protein) 1,2 ve 3 seviyesinin; klinik bulgularla ve ultrasografik deri kalınlığı ile olan ilişkisinin araştırılması
Sitemik skleroz etyolojisi bilinmeyen, kronik, multisistemik, otoimmün bir hastalıktır. Patogenezinin vaskülopati, immün aktivasyon ve fibrozis triadından meydana geldiği kabul edilmektedir. Ancak patogenezi tam olarak aydınlatılamamıştır. Signal peptide-CUB-EGF domain-containing protein (SCUBE); sekretuar veya memran proteinleri olarak bilinen, yeni tanımlanmış bir protein ailesidir. Anjiyogenez ve inflamasyon ile ilişkisi gösterilmiştir. Bu çalışmada Sistemik skleroz'da serum SCUBE-1, SCUBE-2 ve SCUBE-3 seviyesinin; klinik bulgularla ve ultrasonografik deri kalınlığı ile olan ilişkisinin araştırılmasını amaçladık. Çalışmaya ACR/EULAR 2013 skleroderma sınıflama kriterlerini karşılayan 30 hasta ve yaş-cinsiyet olarak hasta grubuyla uyumlu olan, bilinen hastalığı olmayan 44 sağlıklı gönüllü alındı. Hastaların değerlendirilmesinde; Valentini hastalık aktivite indeksi, modifiye Rodnan deri skorlaması, Duruöz el indeksi, HAQ stanford sağlık değerlendirme anketi ve SF-36 formları kullanıldı. Eş zamanlı olarak ultrasonografik deri kalınlığı ölçümleri yapıldı. Serum SCUBE düzeyleri enzyme-linked immunosorbent assay (ELİSA) ile ölçüldü. Sistemik sklerozlu hastaların serum SCUBE düzeyleri ile kontrol grubunun serum SCUBE düzeyleri arasında istatiksel açıdan anlamlı farklılık saptanmadı (SCUBE-1 için p:0.126, SCUEB-2 için p:0.176, SCUBE-3 için p:0.195). Yapılan korelasyon analizlerinde serum SCUBE-1 düzeyi ile FEV-1 arasında negatif korelasyon (p:0.036); serum SCUBE-2 düzeyi ile Duruöz el indeksi arasında pozitif korelasyon (p:0.029), zorlu vital kapasite (FVC) değeri arasında negatif korelasyon (p:0,032), Karbonmonoksit difüzyon kapasitesi (DLCO) değeri arasında anlamlılık düzeyine yaklaşan negatif korelasyon (p:0.054), hemoglobin düzeyi arasında negatif korelasyon (p:0.01) ve serum C4 düzeyi arasında pozitif korelasyon (p:0.04); serum SCUBE-3 ile ekokardiyografik pulmoner arter basıncı arasında negatif korelasyon (p:0.014) ve CK düzeyi arasında pozitif korelasyon (p:0.04) izlenmiştir. Serum SCUBE düzeyleri ile ultrasonografik deri kalınlıkları arasında korelasyon izlenmemiştir. Ancak ultrasonografik deri kalınlığı ile modifiye Rodnan deri skoru arasında pozitif korelasyon (p:0.001) izlenmiştir. Sonuç olarak; serum SCUBE düzeylerinin sistemik skleroz patogenezindeki rollerini araştırdığımız çalışmamızda, hasta ve kontrol grubu arasında istatiksel açıdan anlamlı farklılık görülmedi. Serum SCUBE düzeyleri bazı klinik ve laboratuvar parametreler arasında korelasyon izlendi. Bu moleküllerin sistemik skleroz seyrinde ve patogenezinde katkısının daha iyi anlaşılması için yeni klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.
Romatoid artritli hastalarda tiyol/disülfit düzeylerinin oksidatif stres ve klinik parametreler ile ilişkisi
Romatoid artrit (RA); etyolojisi tam belli olmayan, kronik, inflamatuar ve multisistemik bir hastalıktır. Reaktif oksijen sisteminde pro-inflamatuar faktörlerin artması ile oksidatif homeostazda bir dengesizlik meydana gelir ve bu durum oksidatif stresin oluşmasında güçlü rol oynar. Önemli bir antioksidan olan tiyoller, oksidan moleküller ile oksidasyon reaksiyonlarına girerek, disülfit bağları oluştururlar. Detoksifikasyon, sinyal yollarının düzenlenmesi, apoptoz ve enzimatik reaksiyonların düzenlenmesi için dinamik tiyol/disülfit homeostasisi gereklidir. Bizde bu çalışmada romatoid artritli hastalarda tiyol/disülfit düzeylerininin oksidatif stres ve klinik parametreler ile ilişkisini değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmaya, 2010 ACR/EULAR Romatoid Artrit Sınıflandırma Kriterleri'ni karşılayan 93 hasta ve 30 sağlıklı gönüllü alındı. Hastaların değerlendirilmesinde; WBC (Beyaz Küre Sayısı), Sedimantasyon, CRP (C-Reaktif Protein), HAQ (Stanford Sağlık Değerlendirme Anketi) ve SF-36 (Kısa Form-36) formları kullanıldı. Serum NT (Nativ Tiyol), TT (Total Tiyol), TAS (Total Antioksidan Stres) ve TOS (Total Oksidan Stres) düzeyleri enzyme-linked immunosorbent assay (ELİSA) ile ölçüldü. Disülfit (D); TT (Total Tiyol) ile NT (Nativ Tiyol) arasındaki farkın yarısı olarak hesaplandı. OSİ (Oksidatif Stres İndeksi), TOS/TAS olarak hesaplandı. Çıkan sonuçlardan NT/TT, D/NT ve D/TT oranları hesaplandı. RA hastalarında, kontrollere kıyasla NT, TT, disülfit ve TAS değerleri anlamlı derecede düşük çıktı (p<0.05). OSİ oranı sağlıklı kontrollere kıyasla RA hastalarında anlamlılığa yakın derecede yüksek çıkmıştır (p: 0.05). Hastalarda DAS-28 hastalık aktivite skoru ile NT ve DAS-28 hastalık aktivite skoru ile TT düzeyi arasında anlamlı ters korelasyon saptandı (p<0.05). Hastaların NT, TT, disülfit düzeyleri, NT/TT, D/NT, D/TT oranları ile TAS, TOS, OSİ ve SF-36 Total değerleri arasında herhangi bir korelasyon saptanmadı. Hastaların NT, NT/TT, TT ile sedimantasyon arasında anlamlı ters korelasyon saptanmış iken; D/NT, D/TT ile sedimantasyon arasında anlamlı pozitif korelasyon saptandı (p<0.05). RA hastalarının HAQ skorları ile D/TT, D/NT oranları arasında anlamlı pozitif korelasyon; HAQ skorları ile NT/TT oranı arasında anlamlı ters korelasyon tespit edildi. Sonuç olarak; romatoid artritte Tiyol/Disülfit dengesinin, oksidatif stres ve klinik parametrelerle ilişkisini araştırdık. Çalışmamızda sedimantasyon, CRP, WBC, NT, TT, Disülfit, TAS ve OSİ değerlerinde hasta ve kontrol grubu arasında istatiksel açıdan anlamlı fark saptadık. Tiyol/Disülfit dengesinde bazı klinik ve laboratuvar parametreler arasında korelasyon izlendi. Bu parametrelerin, romatoid artrit patogenezinde, klinik seyirinde ve takibinde kullanılıp daha iyi anlaşılması için geniş katılımlı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Nativ Tiyol, Total Tiyol, Disülfit, Romatiod artrit, TAS (Total Antioksidan Stres), TOS (Total Oksidan Stres), OSİ (Oksidatif Stres İndeksi)