Discipline

Physical Medicine and Rehabilitation

Fırat University

301

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Postmenapozal osteoporoz hastalarında irisinin yeri

Osteoporoz düşük kemik kitlesi, kemiğin mikromimari yapısının bozulması sonucu kemiğin kırılganlığının ve kırık riskinin artması ile karakterize sistemik ve metabolik bir hastalıktır. İrisin, beyaz yağ dokusunu kahverengi yağ dokusuna çevirerek enerji harcanmasını sağlayan termojenik bir proteindir. İrisin, düzenli egzersiz yapıldığında bireyleri metabolik hastalıklardan koruyan ve iskelet kasından salınan bir miyokin olarak tanımlanmaktadır. İrisinin kemik metabolizması üzerine çeşitli etkilerinin olduğu bildirilmektedir. Çalışmamız osteoporoz ve irisin arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya 40-65 yaş arası postmenapozal dönemdeki hastalar alındı. Hastalar 2 gruba ayrıldı. Grup 1 postmenapozal osteoporozu bulunan 40 hastadan oluşurken, grup 2 aynı yaş grubunda osteopenik veya normal kemik mineral yoğunluğuna sahip olan 40 kontrol hastasından oluşturuldu. Çalışmanın başında hastaların fizik muayeneleri ve rutin biyokimyasal tetkikleri yapıldı. Rutin poliklinik testleri olan tam kan sayımı, serum kan sedimentasyon değerleri, serum C-reaktif protein (CRP), romatoid faktör (RF), karaciğer fonksiyon testlerinden alanin transaminaz (ALT) ve aspartat transaminaz (AST), alkalen fosfataz (ALP), kreatinin kinaz (CK), kalsiyum (Ca), fosfor (P), parathormon (PTH), D vitamini ve tiroid stimulan hormon (TSH) düzeyleri değerlendirildi. Son 1 yıl içinde yapılmış kemik dansitometreleri kaydedildi. İrisin değerlerini değerlendirmek üzere kan örnekleri alındı. Ayrıca tüm katılımcıların Quality of Life Questionnaire of The European Foundation for Osteoporosis (QUALEFFO) yaşam kalitesi ölçütlerine bakıldı. Çalışmanın sonucunda grup 1 ile grup 2 arasında irisin düzeyleri açısından anlamlı fark bulunamadı. Grup 1 de femur total Z skorları ile irisin değerleri arasında negatif korelasyon saptandı. Grup 1 de QUALEFFO total ve alt ölçekleri ile BMD değerleri arasında korelasyon saptanmadı. QUALEFFO, yaşam ölçütünün değerlendirmesinde; osteoporoz grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı fark saptanmadı. Grup 2 de irisin ile BMD ölçümleri arasında korelasyon saptanmadı. Grup 2 de irisin ile QUALEFFO total ve alt ölçekleri arasında korelasyon saptanmadı. Grup 2 de irisin ile D vitamini düzeyleri arasında pozitif derecede anlamı korelasyon saptandı. Çalışmamızda osteoproz ve kontrol grubu hastalarının irisin düzeyleri arasında belirgin fark gözlenmedi. İrisin değerleri ile BMD değerleri arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Osteoporoz ve irisin ilişkisin inceleyen çalışmalara devam edilmesi, bukonuda yapılan araştırmaların genişletilmesi gereklidir. Anahtar Kelimeler: Postmenapozal osteoporoz, irisin, yaşam kalitesi

MenopozOsteoporoz-postmenopozalPostmenopoz+2
Gökçe Başkan Küçüker
Fırat University
2018
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karpal tünel sendromunda insülin direnci, serum IGF-1 düzeyi ve bunların periferik elektrofizyolojik bulgular üzerine etkisi

Karpal tünel sendromu (KTS) karpal tünel içerisinde artmış basınç sonucunda median sinir fonksiyonunun kaybı olarak tanımlanır. Ancak patofizyolojisi net olarak açıklanamamıştır. İnsülin direnci (IR) endojen ya da eksojen insüline karşı bozulmuş fizyolojik yanıt olarak tanımlanır. İnsulin direncinin geniş bir klinik prezentasyonu vardır. İnsülin direnci olan hastaların kan glukoz düzeyi normal veya yüksek olabilir, hatta bazı çalışmalarda kan glukoz düzeyinin düşük olabileceği saptanmıştır. 2011 yılında yapılan çalışmada prediabetin ve insülin direncinin karpal tünel sendromu için risk faktörü olduğu sonucuna varılmıştır. İnsülin benzeri büyüme faktörü-1 (IGF-1) genellikle lokal etkiler oluşturan ve belirli hücrelerde büyümeyi uyaran, birincil aminoasid dizilimleri insanda bulunan proinsüline benzeyen küçük bir peptit yapıda endojen moleküldür. Yapılan çalışmalarda iskelet kasında iki hormonun da reseptörlerinin bulunduğunu ve her ikisinin de iskelet kasında protein sentezi ve hücre hipertrofisini stimüle edebildiği ancak IGF-1 in myoblastlar için daha potent bir mitojen olduğu sonucuna varılmıştır. Yapılan çalışmalarda IGF-1 düzeyleri ile body mass indeksi (BMI), vücut ağırlığı, bel çevresi arasında negatif bir ilişki bulunmuştur. Yine insülin seviyesi ve insülin direnci arttıkça IGF-1 düzeyinde düşüş saptanmıştır. Bizim çalışmamız da KTS ile insülin direnci ve IGF-1 düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya 20 ila 50 yaşları arasında 50 KTS hastası ve 50 sağlıklı gönüllüden oluşan kontrol grubu alındı. Çalışmanın başında hastaların fizik muayeneleri ve rutin biyokimyasal tetkikleri yapıldı. Rutin poliklinik testleri olan tam kan sayımı, karaciğer fonksiyon testlerinden alanin transaminaz (ALT) ve aspartat transaminaz (AST), üre, kreatinin, B12 vitamini ve tiroid stimulan hormon (TSH) düzeyleri değerlendirildi. Ayrıca insülin direncini belirlemek için 12 saat açlıktan sonra açlık kan glukozu, kan insülini ve serum IGF-1 tetkikleri istendi. Tüm katılımcıların insülin direncini belrilemek için HOMA-IR indeks sonuçları kaydedildi. Tüm katılımcılara tanısal elektornöromyografi (ENMG) yapıldı ve sonuçları kaydedildi. Tüm katılımcılara Boston Semptom Şiddet Skalası (BSŞS), Boston Fonksiyon Şiddet Skalası (BFŞS) anketleri doldurulup el dinamometresi ile kaba sıkma güçleri kaydedildi. ENMG sonucuna göre KTS tanısı alanlar grup 1 KTS saptanmayanlar grup 2 olarak ayrıldı. Çalışmanın sonucunda grup 1 ile grup 2 arasında HOMA-IR sonuçları arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p=0,006). Grup 1 ile grup 2 arasında açlık kan glukozları arasında anlamlı farklılık saptandı (p=0,038). Grup 1 ile grup 2 de bulunan hastalar arasında IGF-1 düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Grup 1' de bulunan hastalar HOMA-IR sonucuna göre ayrıldığında HOMA-IR testi pozitif saptanan hastaların serum IGF-1 düzeyi, HOMA-IR testi negatif olan gruba göre düşük saptandı ve bu farklılık istatiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,013). Grup 1 de bulunan hastalarda IGF-1 düzeyleri ile insülin düzeyi ve HOMA-IR skoru arasında negatif korelasyon saptandı. Grup 1 de bulunan hastalarda HOMA-IR ve serum IGF-1 ile sinir ileti çalışma sonuçları arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Grup 1 de bulunan hastalar insülin direnci varlığına göre ayrıldığında, insülin direnci olan hastaların BSŞS ile BFŞS insülin direnci olmayan gruba göre yüksek saptandı, BŞSS' nın gruplar arası farklılığı istatiksel olarak anlamlı saptandı (p=0,014). Anahtar kelimeler: Karpal tünel sendromu, insülin direnci, İnsülin benzeri büyüme faktörü-1

ElektrofizyolojiKarpal kemiklerKarpal tünel sendromu+2
Mehmet Küçüker
Fırat University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erken ve geç evre diz osteoartriti olan hastalarda sistemik ve subkondral kemik mineral yoğunluğu ile femoral kartilaj kalınlığı arasındaki ilişki

Bu çalışmanın amacı Dual Energy X-ray Absorptiometry (DEXA) kullanılarak ölçülen femurun medial ve lateral subkondral kemik mineral yoğunluğunu ve ultrason ile ölçülen femoral kartilaj kalınlığını; erken ve geç evre diz osteoartriti olan bireyler arasında karşılaştırmak ve aralarında bir ilişki olup olmadığını araştırmaktır. Çalışmaya diz ağrısı ile başvuran ve American College of Rheumatology kriterlerine göre diz osteoartrit tanısı konulan 100 hasta alındı. Kellgren Lawrence sınıflamasına göre evre 1 ve evre 2 olan hastalar erken diz osteoartriti evre 3 ve evre 4 olan hastalar geç evre diz osteoartriti olarak kabul edildi. Diz osteoartriti olan hastaların 50'si erken, 50'si de geç evrede idi. Tüm hastaların boy ve kilo ölçümleri yapılarak vücut kitle indeksleri (VKİ) hesaplandı ve 100 metre yürüme süreleri ölçüldü. Hastalarda ağrı, hastanın ve doktorun global değerlendirmeleri için Vizüel Analog Skala (VAS), fonksiyon ve disabilitenin değerlendirilmesi için Western Ontario ve McMaster Üniversiteleri Osteoartrit İndeksi (WOMAC), Lequesne Algofonksiyonel Diz Ölçeği, yaşam kalitesi değerlendirmesi için genel sağlık ölçütü Kısa Form-36 (KF-36) ve Nottingham Sağlık Profili (NSP), anksiyete ve depresyon durumlarını değerlendirmek için Hastane Anksiyete ve Depresyon ölçeği (HADÖ) kullanıldı. Tüm hastaların iki yönlü diz grafilerinin değerlendirilmesi için Kellgren-Lawrence (K-L) radyolojik evreleme skalası kullanıldı. Hastaların lomber bölge (L2-4), sol femoral bölge (femur boyun, torakanter, wards ve total) ve her iki diz subkondral bölge (femurun medial ve lateral subkondral kemik mineral yoğunluğu (sKMY) 10 mm'lik bir yüksekliğe sahip subkondral yüzey kullanılarak ölçüldü) kemik mineral yoğunluğu (KMY) ölçümü için DEXA, her iki dizde femoral kıkırdak kalınlığının (medial, lateral ve interkondiler) ölçümü için ultrasonografik görüntüleme (USG) kullanıldı. Geç evre diz osteoartritli hastalarda 100 metre yürüme süresi ve tüm VAS skorları erken evredeki hastalardan anlamlı derecede yüksek bulundu. Hastaların WOMAC indeksi toplam puanları ve alt boyutlarındaki (ağrı, sabah sertliği ve fiziksel aktivite) puanları geç evre hasta grubunda erken evreden anlamlı derecede yüksek bulundu. Geç evre hasta grubunun NSP skorları, Lequesne algofonksiyonel diz indeksi toplam skorları erken evredeki hasta grubundan anlamlı derecede yüksek bulundu. Yine aynı şekilde KF-36 fiziksel fonksiyon, rol kısıtlılığı ve genel sağlık algısı skorları geç evre diz ostoartritli hastalarda istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu. Erken evre ve geç evre diz osteoartritli hastalar arasında tüm femur, lomber ve her iki diz KMY değerlerinde ve USG ile ölçülen her iki diz femur kartilaj kalınlığı değerlerinde anlamlı bir farklılık yoktu. Geç evre diz osteoartriti olan hastalarda VKİ değerleri, erken evredeki hastalardan anlamlı derecede yüksek bulundu. Tüm hastalarda VKİ'nin lomber, femur ve diz KMY değerleri ile pozitif yönde ilişkili olduğu görüldü. Tüm hastaların değerlendirildiği korelasyon analizinde sağ diz, sol diz ve total femoral kartilaj kalınlığının femoral KMY değerleri ile pozitif yönde ilişkili olduğu tespit edildi. Sonuç olarak bu çalışmada osteoartritli hastalardaki vücut kitle artışının osteoporoz için koruyucu etki yaptığı saptanmıştır. Fakat diz osteoartritinde obezitenin önemli bir risk faktörü olduğu da göz ardı edilmemelidir. Ayrıca bu çalışmaya göre diz osteoartritinde yüksek femur KMY değerlerinin diz ekleminde kıkırdak kaybına karşı koruyucu olabileceği düşünüldü. Sonuç olarak osteoartritin hem önlenmesinde hem de tedavisinde eşlik eden osteoporozun da tedavi edilmesi kıkırdak kaybının önlenmesi açısından önemli olacaktır. Anahtar Kelimeler: Osteoartrit, osteoporoz, femoral kıkırdak kalınlığı, Ultrasonografi.

DizDiz eklemiFemur+6
Mahmut Çakıllı
Fırat University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fizik tedavi uygulanmış kronik bel ağrılı hastalarda cinsiyetin yaşam kalitesi ve ağrı üzerine etkisi

Kronik bel ağrısı bireyin yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen tedavisi ve yönetilmesi zor bir hastalık tablosudur. Bu çalışmada kronik bel ağrısı olan hastaların fizik tedavi ile ağrı, kısıtlılık ve yaşam kalitelerindeki değişimin cinsiyete göre karşılaştırılması amaçlandı. Çalışmaya kronik bel ağrısı tanısı konulmuş, cinsiyete göre 50 kadın ve 50 erkek hasta olarak gruplandırılmış toplam 100 hasta alındı. Çalışmaya alınan bütün hastalara 15 seans fizik tedavi (TENS, Ultrason, Hotpack) uygulandı. Hastaların yaşam kaliteleri ve bel ağrılarının durumu tedavi öncesinde ve tedavi sonrasında değerlendirildi. Bel ağrısı şiddeti, yaşam kaliteleri ve bel ağrısı engelliliği anketlerle değerlendirildi. Hastaların VAS skorları tedavi ile anlamlı şekilde düşmüştü (p<0,001). Hastaların Oswestry Bel Ağrısı Engellilik Anketi toplam puanları tedavi ile anlamlı şekilde düşmüştü (p<0,001). Oswestry anketi toplam puanındaki değişim kadınlarda erkeklerinkinden anlamlı şekilde fazla bulundu (p=0,026). Tüm hastalarda SF-36 ölçeği alt maddelerinin toplam puanı tedavi ile anlamlı şekilde artmıştı (p<0,001). Hem erkekler hem de kadınlar açısından SF-36 ölçeğinin tüm alt boyutlarında tedavi ile anlamlı şekilde artış bulundu (p<0,05). Hastaların SF-36 ölçeği alt boyutlarının puanı değişimleri hesaplanmıştır. Sosyal işlevsellik alt boyutundaki değişim kadınlarda erkeklerden anlamlı derecede fazla bulundu (p=0,025). Sonuç olarak fizik tedaviye alınan kronik bel ağrılı hastaların hepsinin tedaviden fayda gördüğü bulundu. Hastaların ölçümleri ve ölçek puanlarındaki değişimler hesaplandı. Bu durumda SF-36 ölçeğinin sosyal işlevsellik alt boyutu ve oswestry indeksi açısından da kadınların erkeklerden anlamlı şekilde daha fazla yarar gördüğü tespit edildi. Anahtar Kelimeler: Bel ağrısı, fizik tedavi, cinsiyet, yaşam kalitesi, oswestry

AğrıBel ağrısıCinsiyet+5
Mustafa Cihan Akça
Fırat University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Etiyolojisi belli olmayan anterior ve posterior/panüveitli hastaların romatolojik açıdan prospektif takibi

Üveit, üvea dokusunun inflamatuar hastalığıdır ve körlüğe kadar varan komplikasyonları ile ciddi bir sağlık problemidir. Behçet hastalığı (BH), etiyolojisi bilinmeyen multisistemik bir hastalıktır ve hastaların yaklaşık %70'inde başta üveit formunda olmak üzere oküler tutulum mevcuttur. BH'nın erken tanı ve tedavi ile morbidite ve mortalitesi azaltılabilmektedir. Üveit etiyolojisi aydınlatılırken BH öncelikli düşünülmesi gereken hastalıklardandır. Biz çalışmamızda göz hastalıkları polikliniğinden üveit bulgusuyla yönlendirilen hastaları, romatolojik hastalıklar tanı ve takibi açısından prospektif olarak incelemeyi amaçladık.Bu çalışmaya Mayıs 2011 ile Mayıs 2012 tarihleri arasında GÜTF Göz Hastalıkları AD polikliniğinden yönlendirilen 18-65 yaş arası etiyolojisi belli olmayan veya daha önce araştırılmış idiyopatik üveit tanısı almış anterior, posterior ve panüveitli toplam 50 hasta alındı. Çalışmaya alınan hastaların demografik bilgileri ve üveit özellikleri kaydedildi. Hastalar romatolojik hastalık klinik bulguları açısından sorgulanarak fizik muayeneleri ve paterji testleri yapıldı. Hastaların tamamında HLA-B27 ve HLA-B5 doku gruplarının varlığı araştırıldı, sakroileit varlığını değerlendirmek için ferguson grafi çekimi yapıldı. Hastalara her iki alt ekstremitede 5 farklı entezis bölgesinden, entezit değerlendirilmesi amacıyla ultrasonografik inceleme yapıldı. Aksiyal ve periferik spondiloartrit tanısı için ASAS sınıflama kriterleri, Ankilozan Spondilit tanısı için Modifiye New York kriterleri, BH tanısı için Uluslararası Çalışma Grubu Tanı Kriterleri ve O'Duffy Kriterleri esas alındı. Yapılan incelemeler sonrası üveit etiyolojisi belirlenemeyen hastalar 6 ay sonra aynı değerlendirmelerin tekrarı için çağrıldı.Hastalar üveit lokalizasyonuna göre anterior (%32), posterior (%48) ve panüveit (%20) olmak üzere 3 gruba ayrılarak değerlendirildi. Anterior üveitli hastalarda kadın, posterior üveitli hastalarda erkek üstünlüğü göze çarptı. Anterior üveitli hastalarda HLAB27 (p=0,000), posterior üveitli hastalarda HLAB5 doku grubu (p=0,026) pozitifliği istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Gruplar arasında entezit varlığı açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Her 3 grupta da en sık idiyopatik üveit varlığına rastlandı. Anterior üveitli hastalarda ikinci sıklıkta HLAB27 üveiti görülürken, posterior ve panüveitli hastalarda BH ikinci en sık görülen hastalık grubunu oluşturdu. Hastaların 6 ay sonra yapılan değerlendirmelerinde başlangıç bulgularına göre farklılık gözlenmedi.Bu çalışmada akut anterior üveit-ankilozan spondilit-HLA-B27 ilişkisi teyit edilmiş, üveit grupları arasında en sık posterior üveit, üveit nedenleri arasında da en sık BH olduğu görülmüş, HLAB27 pozitif akut anterior üveitli hastalarda yüksek oranda entezit bulunduğu ve Türkiye'nin bulunduğu coğrafyada üveit nedenleri arasında BH'nin çok önemli bir yer tuttuğu bir kez daha gösterilmiştir. Üveit etiyolojisi araştırılırken hastaların düzenli takibi ve belirli aralıklarla sistemik araştırmalarının yapılması gerekmektedir.

Behçet hastalığıEtyolojiGöz hastalıkları+2
Ayşegül Laçin
Gazi University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Romatoid artrit ve osteoartritteki el tutulumunun karşılaştırılması

Bu çalışmanın amacı Romatoid Artrit (RA)'li ve osteoartrit (OA)'li hastalardaki el tutulumunun fonksiyonel açıdan karşılaştırmak, RA ve OA hastalarında el fonksiyonları ile radyolojik skorlar ve diğer hastalık parametreleri arasındaki ilişkiyi araştırmak ve RA'lı hastalarda hastalık aktivitesinin el disabilitesi üzerine etkisini incelemektir. Çalışmaya RA'li 56 hasta (47 bayan, 9 erkek) ve el OA'lı 51 hasta (47 bayan, 4 erkek) alındı. RA hastalarında hastalık aktivitesini değerlendirmek için hastalık aktivite skoru 28 (DAS28) hesaplandı. Tüm hastaların el fonksiyonları el kavrama kuvveti, parmak tutma gücü ve Duruöz el indeksi ile değerlendirildi. Tüm hastaların fiziksel fonksiyon kapasitesi (disability) sağlık değerlendirme anketi (HAQ), romatoid artrit yaşam kalitesi ölçeği (RA-QoL), kısa form-36 (SF-36) ve Nottingham sağlık profili ile duygu durum değerlendirmeleri Hastane Anksite ve Depresyon (HAD) ölçeği ile değerlendirildi. El eklemlerinin radyografik değerlendirmesi için RA hastalarında modifiye Larsen ve modifiye sharp skoruna, OA hastalarında ise kellegren-lawrence skoruna bakıldı. Romatoid artrit ve OA hasta grubu arasında Duruöz el indeksi ve parmak tutma gücünde olmayan fakat el kavrama gücünde olan istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardı. Fiziksel fonksiyon değerlendirmelerinde (NHP yorgunluk, SF-36 genel sağlık, SF–36 vitalite ve SF–36 emosyonel rol kısıtlaması hariç) gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Her iki grupta da Duruöz el indeksi ve radyolojik skorlar ile diğer klinik parametreler arasında anlamlı korelasyonlar saptandı. Hastalık aktivitesine göre gruplandırılan RA hastalarında el fonksiyonları açısından anlamlı farklar bulundu. Romatoid artrit el eklemlerinde ciddi deformitelere neden olan bir hastalık olmasına rağmen el osteoartriti de RA'dan azımsanmayacak derecede el fonksiyonlarını bozabilir ve hastanın günlük yaşam aktivitelerini etkileyerek dizabiliteye neden olabilir. Anahtar Kelimeler: Romatoid artrit, el osteoartriti, duruöz el indeksi, fonksiyonel kapasite, dizabilite

Artrit-romatoidEklemlerEl+4
Nevzat Yeşilmen
Fırat University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fibromiyalji sendromu tanısında eski ve yeni kriterlerin karşılaştırılması

Bu çalışmanın amacı fibromiyalji sendromunda American College of Rheumatology (ACR) 1990 ve ACR2010 sınıflandırma kriterlerini karşılaştırmaktır. Çalışmaya 51 fibromiyalji sendromu (FMS) tanılı hasta ve 50 kontrol hastası alındı. FMS'li hastalar daha önce bir uzman tarafından tanı almıştı. Kontrol grubuosteoartrit, periartrit, bölgesel ağrı sendromu gibi non-inflamatuar ağrısı olan hastalardan oluşuyordu. Tüm hastalar ACR 1990 ve ACR 2010 sınıflandırma kriterlerini sağlayıp sağlamadıkları açısından değerlendirildi ve hastalara algometri muayenesi yapıldı. Hastaların fonksiyonel durumu fibromiyalji etki anketi (FIQ), duygu durumları Beck depresyon ve anksiyete ölçeği ile değerlendirildi. Hastaların rutin kontrolleri için bakılan tam kan sayımı, kan sedimentasyon değerleri, serum CRP, RF, ALT, AST, ALP, kalsiyum, fosfor, parathormon, TSH ve D vitamini seviyeleri kaydedildi. American College of Rheumatology 1990 sınıflandırma kriterlerinin duyarlılığı 0.74, özgüllüğü 0.88, doğruluğu 0.81 iken, ACR 2010 sınıflandırma kriterlerinin duyarlılığı 0.78, özgüllüğü 0.76, doğruluğu 0.77 olarak bulundu.WPI (yaygın ağrı indeksi) ve SS (semptom ciddiyeti) ölçek skoru ile hassas nokta (HN) sayısı, FIQ skoru, Beck depresyon ve anksiyete skoru arasında korelasyon saptandı. Çalışmamızda ACR 2010 sınıflandırma kriterleri, ACR 1990 sınıflandırma kriterlerine göre daha duyarlı bulunmuş fakat özgüllüğü daha düşük bulunmuştur. Ek olarak ACR 2010 sınıflandırma kriterleri, hassas nokta muayenesi gerektirmemekte, fiziksel ve psikolojik semptomları değerlendirmede daha avantajlı gözükmektedir. Bundan dolayı ACR 2010 sınıflandırma kriterleri klinik tanıyı koymada ve tanı konulmuş hastalığı takip etmede daha elverişli olabilir. Anahtar kelimeler: Fibromiyalji, ACR 1990 kriterleri, ACR 2010 kriterleri

FibromiyaljiHastalıkRomatizmal hastalıklar+3
Mustafa Gür
Fırat University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Romatoid artrit hastalarında DKK-1 ve sklerostın düzeylerinin belirlenmesi ve klinik korelasyonu

ÖZET Bu çalışmanın amacı romatoid artrit hastalarında DKK-1 (dikkopf-1) ve sklerostin düzeylerinin belirlenmesi ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması, hastalık aktivasyon parametreleri ile korelasyonunun araştırılmasıdır. Amerikan romatoloji cemiyetinin RA tanı kriterlerini karşılayan ve bu tanıyla takip edilen 60 RA'lı hasta (46 kadın, 14 erkek) ve 30 sağlıklı kontrol (15 kadın, 15 erkek) çalışmaya dahil edilerek karşılaştırıldı. Hastalık aktivitesini değerlendirmek için hastalık aktivite skoru 28 (DAS28) hesaplandı. Fiziksel fonksiyon kapasitesi (disability) sağlık değerlendirme anketinin (HAQ) ve Nottingham sağlık profili ile değerlendirildi. Eritrosit sedimentasyon hızı (ESR), C reaktif protein (CRP), romatoid faktör (RF) ve anti cyclıc citrullinated peptide (ANTI-CCP) düzeyleri rutin laboratuar metodlarıyla belirlendi. Serum Sklerostin ve Dickkopf (Dkk-1) düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. El eklemlerinin radyografik değerlendirmesi modifiye Larsen skorlamasına göre yapıldı. Hastaların osteoporoz düzeyini belirlemek için DEXA yöntemi kullanıldı. Yaş açısından RA'lı hastalarla sağlıklı kontroller arasında anlamlı bir fark vardı (sırasıyla p=0.001).Cinsiyet açısından RA'lı hastalarla kontrol grubu arasında anlamlı fark vardı ( p=0.033). Ortalama hastalık süresi 12.5±5.8 (1-30) yıl ve ortalama DAS28 skoru 4.0±1.27 olarak bulundu. Sağlıklı kontrollerle karşılaştırıldığında RA'lı hastalarda serum sklerostin ve Dkk-1 düzeyleri anlamlı derecede daha yüksek idi (sırasıyla p=0.02, p=0.049). Hastalık aktivitesinin klinik ve laboratuar göstergeleri ile serum sklerostın ve Dkk-1 arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Aynı şekilde eklem hasarının radyolojik değerlendirmesiyle ve DEXA ile de serum sklerostın ve Dkk-1 düzeyi arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Bu çalışma RA'li hastalarda serum sklerostin ve Dkk-1 düzeylerinin yüksek olduğunu fakat hastalık aktivitesi, eklem hasarı ile korele olmadığını göstermektedir. Bu bulguları doğrulamak için daha fazla katılımcının olduğu çalışmalar gereklidir. Anahtar Kelimeler: Romatoid artrit, sklerostin, dickkopf-1

Artrit-romatoidDickkopf-1Korelasyon+2
Zeynep Sarıcan Aydemir
Fırat University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serebral palsili çocuklarda izokinetik egzersizin etkileri

Serebral palsi; gelişmekte olan fetal veya infant beyninde oluşan progresif olmayan hasara bağlı olarak gelişen, aktivite limitasyonuna neden olan, hareket ve postür gelişiminin bir grup kalıcı bozukluğudur. Birinci motor nöron lezyonları sonucu gelişir ve çocukluk çağının en sık görülen gelişimsel hareket ve motor sistemini ilgilendiren hastalığıdır.SP rehabilitasyonunda amaç: Anormal postür ve paternlerin düzeltilmesi, oluşabilecek deformitelerin önlenmesi, mevcut becerilerin geliştirilmesi, yeni becerilerin öğretilmesi, üst ekstremitelerin fonksiyonel kullanımının sağlaması, yürüme eğitimi, anlaşılabilir konuşmanın öğretilebilmesidir. Biz bu çalışmada izokinetik kas eğitiminin yürüme, denge, kas gücü ve spastisiteye olan etkilerinin klasik güçlendirme tedavisinden daha etkili olup olmadığını saptamayı amaçladık.Çalışmaya SP tanısı almış 6-14 yaş arasında olan hastalar alındı. Çalışma grubuna izokinetik egzersiz verildi. Kontrol grubuna ise, izometrik egzersiz ve izotonik ( uygun ağırlıkla dirençli egzersiz, bisiklet, manuel dirençli egzersiz sistemi) egzersizler verildi. Hastalar 4 hafta süreyle haftada 5 gün egzersiz programına alındı. Hastaların yaş, boy, cinsiyet, vücut kitle indeksi ölçümleri kaydedildi. Hastaların fonksiyonel değerlendirmeleri kaba motor fonksiyon ölçeği (altmış altı), altı dakika yürüme testi, zamanlı kalk yürü testi ile yapıldı. Hastaların izometrik kas gücü, diz eklem hareket açıklığı, spastisite (Modifiye Ashworth Skalası), deformite, kontraktür ve bağ laksitesi değerlendirildi.Çalışmaya alınan gruplar arasında yaş, vücut ağırlığı, boy ve vücut kitle indeksleri açısından anlamlı fark izlenmedi. Hem kontrol hem de çalışma grubunda 6 dakika yürüme ve zamanlı kalk yürü testlerinde tedavi öncesi ve sonrası değerlerinde anlamlı artış oldu, ancak değişim miktarı gruplar arasında benzerdi. Kontrol grubunda kaba motor yürüme ve merdiven çıkma düzeylerinde artış olmakla birlikte anlamlı değildi.Çalışma grubunda ise hem yürüme hem de merdiven çıkma puanlarında anlamlı artış görüldü (p<0,01). Çalışma grubu ve kontrol grubu içerisinde tedavi öncesi ve sonrası spastisite derecelerinin dağılımı yönünden istatistiksel olarak anlamlı değişim görülmedi.Kontrol grubunda peak tork sağ ekstansiyon 60 derece/saniye, sol ekstansiyon 60 derece/saniye ve sol ekstansiyon 180 derece/saniye düzeylerinde anlamlı artış görüldü (p<0,025). Çalışma grubunda ise sadece sağ fleksiyon 60 derece/saniye ve sağ ekstansiyon 180 derece/saniye ölçümlerinde anlamlı artış görüldü (p<0,025).Gruplar arasında tedavi öncesine göre tedavi sonrası peak tork açısal değerlerindeki değişimler istatistiksel olarak benzer bulundu. Hem kontrol hem de çalışma grubu içerisinde girişe göre çıkış sağ ve sol diz ratio açılarında istatistiksel olarak anlamlı değişim görülmedi . Ayrıca, gruplar arasında tedavi öncesine göre tedavi sonrası diz ratio açısal değerlerindeki değişimler istatistiksel olarak benzer bulundu.Sonuç olarak bizim çalışmamızda parametreler açısından tedavi öncesi ve sonrası değerler arasında fark olmakla birlikte, gruplar arasında merdiven çıkma ve yürüme haricinde anlamlı fark görülmemiştir. Literatürde farklı sonuçlar saptanmış olmakla birlikte, bizim sonuçlarımıza göre SP'de izokinetik egzersiz programı imkan var ise önerilebilir. İzokinetik egzersiz sisteminin olmadığı koşullarda ise, benzer etkinlikleri gözlendiğinden klasik dirençli egzersiz programları tercih edilebilir.

EgzersizEgzersiz tedavisiFizik tedavi+3
Özlem Aknar
Gazi University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Romatoid artrit'te mikrorna-146A, mikrorna-223 düzeyleri, sensitive ve spesifiteleri, diğer hastalık parametreleri ve biyolojik ajan tedavisiyle ilişkisi

ÖZET Bu çalışmanın amacı Romatoid artrit (RA) hastalarında mikroRNA-223 (miR-223) ve mikroRNA-146a (miR-146a) düzeylerinin belirlenmesi ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırılması, RA tanı ve aktivitesi için sensivite ve spesifitelerini belirlemek, biyolojik ajan tedavisi ile ilişkileri ve hastalık aktivasyon parametreleri ile korelasyonunun araştırılmasıdır. Amerikan romatoloji cemiyetinin RA tanı kriterlerini karşılayan ve bu tanıyla takip edilen 60 RA'lı hasta (43 kadın, 17 erkek) ve 30 sağlıklı kontrol (17 kadın, 13 erkek) çalışmaya dahil edilerek karşılaştırıldı. Hastalık aktivitesini değerlendirmek için hastalık aktivite skoru 28 (DAS28) hesaplandı. Fiziksel fonksiyon kapasitesi (disability) sağlık değerlendirme anketinin (HAQ) ve Nottingham sağlık profili ile değerlendirildi. Eritrosit sedimentasyon hızı (ESR), C reaktif protein (CRP), romatoid faktör (RF) ve anti cyclıc citrullinated peptide (ANTI-CCP) düzeyleri rutin laboratuar metodlarıyla belirlendi. Serum 223 ve mir-146a düzeyleri PCR ile ölçüldü. El eklemlerinin radyografik değerlendirmesi modifiye Larsen skorlamasına göre yapıldı. Yaş ve cinsiyet açısından RA'lı hastalarla sağlıklı kontroller arasında anlamlı bir fark yoktu (sırasıyla p=0.245, p=0.414). Ortalama hastalık süresi 9,98±6,67 (1-30) yıl ve ortalama DAS28 skoru 3.56±1.11 olarak bulundu. Sağlıklı kontrollerle karşılaştırıldığında DMARD ve biyolojik ajan alan RA'lı hasta gruplarında serum mir-223 ve mir-146a düzeylerinde anlamlı derecede yükseklik saptanmadı(sırasıyla p=0.154-p=0.074, p=0.767-p=0.058). Ortalama serum mir-223 ve mir-146a düzeyleri yüksek/orta hastalık aktiviteli grupta düşük aktiviteli gruba göre anlamlı derecede daha yüksek idi (p<0.001). Hastalık aktivitesinin bazı klinik göstergeleri ile serum mir-223 ve mir-146a düzeyleri arasında anlamlı ilişki saptandı. Fakat eklem hasarının radyolojik değerlendirmesiyle serum mir-223 ve mir-146a düzeyleri arasında anlamlı ilişki bulunmadı (p>0.05). Ayrıca DMARD ve biyolojik tedavi alan gruplar arasında miR-223 ve miR-146a düzeylerinde anlamlı bir farklılık görülmedi (p>0.05). Bu çalışma aktif RA'li hastalarda serum MMP-3 düzeylerinin yüksek olduğunu ve hastalık aktivitesi ile korele olduğunu göstermektedir. Bu nedenle serum mir-223 ve mir-146a düzeyleri hastalık aktivitesini takipte yeni bir parametre olabilir. Bu bulguları doğrulamak için daha fazla katılımcının olduğu çalışmalar gereklidir. Anahtar Kelimeler: Romatoid artrit, mikroRNA-146a, mikroRNA-223

Umut Bakay
Fırat University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hemiplejide Nintendo Wii ile sanal gerçeklik uygulamalarının denge üzerine etkisi: Randomize kontrollü çalışma

İnmede postür ve denge değişiklikleri sık görülür. Denge ve postüral kontrol ile ilgili sorunlar yaralanma ve düşmeye neden olabileceğinden motor beceriler içinde kritik öneme sahiptir. İnmeden hemen sonra başlayan etkin rehabilitasyon uygulamaları fonksiyonel kayıpları en aza indirmektedir. Son yıllarda konvansiyonel inme rehabilitasyonun yanı sıra sanal gerçeklik egzersizleri kullanılarak tedavinin desteklenmesi denenmekte olan bir yoldur. Bu çalışmanın amacı inme hastalarında Nintendo Wii ile uygulanan sanal gerçeklik egzersizlerinin denge ve motor fonksiyonlarda bağımsızlık üzerindeki etkinliğini araştırmaktır.Hastaları değerlendiren kişinin hasta gruplarına kör olduğu bu randomize kontrollü çalışmaya inme tarihi üzerinden 1 yıldan kısa süre geçmiş toplam 23 hemiparetik hasta dahil edildi. Hastalar blok randomizasyon yöntemiyle iki gruba ayrıldı. Çalışma ve kontrol gruplarındaki hastaların tümü konvansiyonel denge rehabilitasyon programına alındı. Çalışma grubundaki 12 hastaya bununla birlikte 4 hafta boyunca, haftada 5 gün ve günde 20 dakika süreyle Nintendo Wii ile denge egzersizleri yaptırıldı. Dengenin değerlendirilmesinde; Berg denge ölçeği, inme için postural değerlendirme skalası, fonksiyonel uzanma testi, zamanlı ayağa kalkma-yürüme testi, statik denge indeksi, Emed-SX sistemi ile gerçekleştirilen basınç merkezi salınımının yer değiştirme miktarı ve ağırlık aktarımı ile basınç merkezinin yer değiştirme miktarı ölçümleri kullanıldı. Motor fonksiyonlarda bağımsızlığı değerlendirmek için İşlevsel bağımsızlık ölçeğinin ambulasyon ve transfer alt skalaları kullanıldı. Hastalar tedavi öncesinde, 4. haftada (tedavi sonrası) ve 8. haftada(takip) değerlendirildi.Tekrarlayan ölçümler varyans analizi ile yapılan incelemede grup-zaman etkileşimi BDÖ, FUT, GAÖA, GAML, GKÖA, ETAA, STAA, TAA ve İBÖT değerlendirmelerinde istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p<0.05). Zaman etkisi ise BDÖ, FUT, ZKYT, İPDS, SDİ, GAÖA, GAML, GKML, ETAA, İBÖA, İBÖT değerlendirmelerinde istatistiksel olarak anlamlı saptandı ( p<0.05).İnme hastalarında konvansiyonel denge rehabilitasyonuna ek olarak Nintendo Wii ile sanal gerçeklik egzersizlerinin uygulanması denge performansını ve motor fonksiyonlarda bağımsızlığı arttırmaktadır.Anahtar kelimeler: Hemipleji, denge, sanal gerçeklik

DengeHemiplejiSanal gerçeklik+1
Ayça Utkan Karasu
Gazi University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fibromiyalji sendromu olan hastalarda kemik yapım ve yıkım markerları ve osteoporoz ile ilişkisi

Bu çalışmanın amacı FMS'li hastalarda ve kontrol grubu olan bel ağrılı hastalarda osteoporoz ile ilişkili parametrelerinin hastalığın klinik muayene, fonksiyonel ve emosyonel değerlendirme parametreleri ile ilişkisinin saptanması ve dolayısı ile FMS hastalarında OP'un hastalık şiddetine ve yaşam kalitesine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya bel ağrısı nedeni ile gelen prenemopozal hastaların değerlendirilmesi sonucu fibromiyalji sendromu (FMS) tanısı alan 50 FMS'li hasta ve dejeneratif bel ağrısı tanısı alan 50 kontrol hastası alındı. Çalışmaya alınan tüm hastalardan tam kan sayımı, kan sedimentasyon değerleri, serum CRP, RF, ALT, AST, ALP, CK, kalsiyum, fosfor, magnezyum, parathormon, D vitamini, TSH değerlerine, kemik yapım markerları (OSTAZ (Kemik Alkalen Fosfataz), Osteokalsin) ile kemik yıkım markerları (Hidroksi prolin (OH-Pro), Tip I kollagen karboksi terminal çapraz bağ telopeptidi β-CTX (Crosslapss)) değerlerine, lomber ve kalça DEXA değerlerine bakıldı. Tüm hastalara basınç algometrisi ve dijital muayene ile hassas nokta değerlendirmesi yapıldı. Hastaların fonksiyonel, emosyonel ve genel sağlık değerlendirmeleri için fibromiyalji etki anketi (FEA), hastane anksiyete ve depresyon ölçeği (HAD). yorgunluk ciddiyet skalası (YCS), modifiye yorgunluk etki skalası (MYES) ve nottingham sağlık profili (NSP) , Oswestry skalası ve Qualeffo-41 anketi uygulandı. Fibromiyalji sendromu grubunda FEA, HAD. YCS, MYES ve NSP, oswestry skalası ve qualeffo-41 skorları kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. (p<0.05) Fibromiyalji sendromu grubunda OSTAZ, osteokalsin, hidroksiprolin ve CTX değerlerinde kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. (p>0.05). FMS grubununda DEXA ölçüm değerleri (BMD ve T skor) kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu. (p<0.05) D vitamini ve CTX değerleri ile MYES, FEA, doktorun global VAS değerlendirmesi hastanın global VAS değerlendirmesi, Parathormon, Oswestry, Qualeffo-41 değerleri arasında korelasyon saptandı. (p<0.05) Çalışmaya alınan hastalar arasından FMS grubundaki hastaların osteoporoza daha yatkın oldukları görüldü ve bunun nedeninin ise FMS hastalarının daha kötü fonksiyonel, emosyonel ve genel sağlık profiline sahip olmalarının etkili olduğu düşünüldü. Bu hastalarda osteoporoz önemli bir morbidite nedenidir ve göz ardı edilmemelidir. Anahtar kelimeler: Fibromiyalji Sendromu, Osteoporoz, Premenopozal, Kemik dansitometresi

BiyobelirteçlerFibromiyaljiKemik dansitesi+4
Ali Gürbüz
Fırat University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fibromiyaljide biyoelementlerin hastalık aktivitesi üzerine etkisi

Bu çalışmanın amacı, fibromiyalji sendromu (FMS) tanısı alan hastalarda ve non-inflamatuar ağrısı olan kontrol grubunda serum biyoelementlerin düzeyini tespit ederek FMS'de biyoelementlerin hastalık aktivitesiyle ilişkili olup olmadıklarını araştırmak, aynı zamanda FMS ile birlikteliği düşünülen depresyon ve anksiyete durumunun serum biyoelement miktarıyla orantılı olup olmadığını belirlemektir. Çalışmaya 50 FMS tanılı hasta ve 50 kontrol hastası alındı. Kontrol grubu osteoartrit, periartrit, bölgesel ağrı sendromu gibi non-inflamatuar ağrısı olan hastalardan oluşuyordu. Tüm hastalar ACR 2010 sınıflandırma kriterlerine göre değerlendirildi. Hastaların fonksiyonel, emosyonel ve genel sağlık değerlendirmeleri için fibromiyalji etki anketi (FIQ), hastane anksiyete ve depresyon ölçeği (HAD) ve nottingham sağlık profili (NHP) anketi uygulandı. Çalışmaya alınan tüm hastaların tam kan sayımı, biyokimya, kan sedimentasyon değerleri, serum CRP, RF, kalsiyum, fosfor, parathormon, TSH ve D vitamini, serum selenyum, magnezyum, manganez, demir, bakır, çinko değerleri kaydedildi. Fibromiyalji sendromu hastalarının serumlarındaki selenyum, bakır ve çinko düzeyleri kontrol hastalarınınkine göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (p<0.05). İki grubun magnezyum düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0.05). Demir düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olmamasına rağmen FMS hastalarında daha yüksekti (p>0.05). Manganez düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olmamasına rağmen FMS hastalarında daha düşüktü (p>0.05). Çalışmamızda FMS hastalarında serum selenyum, bakır, demir, çinko, magnezyum ve manganez gibi eser element düzeylerinin değiştiği, bu hastalarda yaygın ağrının olması, hastaların fiziksel aktivite düzeylerinin ve yaşam kalitelerinin düşmesi gibi şikayet ve bulguların bu değişikliklerle ilişkili olmadığı, değişikliklerin daha çok hastalığa sıklıkla eşlik eden depresyon ve anksiyete ile ilişkili olduğu görüldü. FMS hastalarında depresyon ve anksiyete gözden kaçırılmamalı, gerekli medikal tedavi ve eser element takviyeleri yapılmalıdır. Anahtar kelimeler: Fibromiyalji sendromu, eser elementler, çinko, magnezyum, depresyon

DepresyonEser elementlerFibromiyalji+3
Ayşe Ukbe Karlıdağ
Fırat University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fibromiyalji Sendromlu Hastalarda Yaşam Kalitesi, Psikojenik Durumlar ve İşlevsellik

Amaç: Fibromiyalji sendromlu (FMS) hastaların klinik, sosyodemografik ve psikojenik özelliklerinin belirlenmesi ve bu parametrelerin, FMS'li hastaların yaşam kalitesi, günlük yaşam aktiviteleri ve fonksiyonellikleri üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Metod: Çalışmaya Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniğine başvuran ve ACR 1990 kriterlerine göre FMS tanısı almış toplam 86 hasta dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri ve başvuru şikayetleri kaydedildi. Hassas nokta sayısı, 100 metre yürüme süresi, her iki el kavrama gücü hesaplandı. Rutin biyokimyasal tetkikleri ve ayırıcı tanıya yönelik ANA, tiroid hormonları ve D vitamini düzeyleri çalışıldı. Yaşam kalitesi ve psikojenik özelliklerin değerlendirilmesi amacıyla hastalara Vizüel analog skala(VAS), Fibromiyalji etki sorgulaması(FES), Hamilton anksiyete değerlendirme ölçeği(HAM-A), Hamilton depresyon değerlendirme ölçeği(HAM-D), Psikolojik belirti tarama testi(SCL90-R), Nottingham sağlık profili(NHP) ve Modifiye yorgunluk etki ölçeği uygulandı. Bulgular: Hastalarımızda yaygın ağrı ve yorgunluk en sık rastlanan semptomlardı. Ayrıca depresyon ve anksiyetenin de FMS hastalarında yüksek oranda görüldüğü saptandı. Ağrı düzeyinin yaşam kalitesi ve depresyon düzeyinde belirgin etkili olduğu gözlendi. Demografik özelliklerin ise yaşam kalitesi ve psikojenik faktörler üzerinde anlamlı bir etkisinin olmadığı görüldü. Hastalarımızın büyük bir çoğunluğunda D vitamini düzeyinin yetersiz olduğu, ancak, D vitamini düşüklüğünün klinik ölçeklerle korele olmadığı, serum demir düzeyindeki düşüklüğün ise yorgunluk düzeyini ve psikolojik belirti indeksini anlamlı ölçüde arttırdığı tespit edildi. Sonuç: Fibromiyalji sendromu yaşam kalitesini belirgin etkileyen ve psikojenik durumların ön planda olduğu bir hastalıktır.

Hanife Baykal Şahin
Karadeniz Technical University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Romatoid artritli hastalarda signal peptide-cub-egf domain containing protein (SCUBE) 1 ve 3 düzeyi ve hastalık aktivitesi ile ilişkisi

Amaç: Romatoid artritli (RA) hastalarda, yeni tanımlanmış bir marker olan plazma signal peptide-CUB-EGF domain-containing protein (SCUBE) 1 ve 3' ün düzeylerinin incelenmesidir. Bu proteinlerin diğer anjiogenez parametreleri ve hastalık aktivitesi ile korelasyonu olup olmadığının araştırılmasıdır. Metod: American Collage of Rheumatology(ACR) 2010 tanı kriterlerine göre RA tanısı olan hastalar ile sağlıklı kontroller çalışmaya dahil edildi. Tüm katılımcıların yaş, cinsiyet ve vücut kitle indeksleri (VKİ) kaydedildi. Hastaların ayrıntılı öykü ve muayeneleri yapıldı hastalık aktivite skorları (DAS28) hesaplandı. Tüm katılımcıların SCUBE 1-3, Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü (VEGF), Matrix metalloproteinaz-9 (MMP-9), İnterlökin -6 (IL-6), CD40L seviyeleri Enzyme-Linked ImmunoSorbent Assay (ELİSA) yöntemi ile ölçüldü Bulgular: Çalışmaya 106'sı RA (82 kadın, 24 erkek), 95'i ise sağlıklı kontrolden (64 kadın, 31 erkek) oluşan 201 kişi dahil edildi. Her iki grubun yaş, VKİ ve cinsiyet dağılımları arasında anlamlı fark yoktu (p>0.05). Hasta ile sağlıklı kontrol grubu arasında SCUBE 1 düzeyleri (sırasıyla 1.28±1.41ng/mL, 0.94±0.67ng/mL p=0.002), CD40L ve MMP-9 seviyeleri arasında da anlamlı fark saptandı (p<0.001, p=0.012) anlamlı fark saptandı. Diğer anjiogenez markerları ile aralarında anlamlı fark saptanmadı. Hastalık aktivasyonu ile SCUBE 1, 3 ve diğer parametreler arasında anlamlı düzeyde bir korelasyon bulunamadı. Sonuç: Çalışmamız ile SCUBE 1'in RA patogenezinde önemli bir süreç olan anjiogenez mekanizmaları içinde yeni bir potansiyel markır olabileceği gösterilmiştir. Anahtar Sözcükler: Romatoid artrit, Anjiogenezis, SCUBE1 ve 3

Anjiyogenez inhibitörleriArtritArtrit-romatoid+7
Melek Garipoğlu Aslan
Karadeniz Technical University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diz veya kalça osteoartritli hastalarda klinik ve radyografik değerlendirme arasındaki ilişki

Amaç: Kalça veya diz osteoartritli (OA) hastaların klinik parametreleri ile radyolojik evrelendirmesi arasındaki ilişkiyi değerlendirmek ve ayrıca, semptomatik ve asemptomatik tarafların radyolojik evreleri arasındaki ilişkiyi belirlemek amaçlandı. Metod: Amerikan Romatoloji Derneği (ACR) kriterlerine göre kalça (n=75) veya diz (n=100) OA tanısı konulan toplam 175 hasta çalışmaya dâhil edildi. Fonksiyonel yetersizlik ve disabilitenin tespitinde Western Ontario and McMaster Universities Osteoarthritis Index (WOMAC) kullanıldı. Hissedilen ağrı, WOMAC' skalasındaki ağrı ile ilgili alt skala ve görsel analog skala (VAS) kullanılarak ölçüldü. Psikolojik durum, hastane anksiyete depresyon (HAD) ölçeği ile ve yaşam kalitesi Nottingham sağlık profili (NHP) ile değerlendirildi. Radyolojik evrelendirme ise Kellgren–lawrence (K/L) indeksi kullanılarak yapıldı. Bulgular: Kalça OA' da WOMAC ağrı, fonksiyon ve toplam skoru, NHP fiziksel aktivite skoru, VAS, hastanın/hekimin global değerlendirmesi skorları radyolojik evre ile ilişkili olarak artmıştı (sırasıyla, p=0.002, 0.002, 0.003, 0.017, 0.002 ve 0.0001). Diz OA' da ise WOMAC ağrı, fonksiyon skoru, NHP fiziksel aktivite skoru, VAS, hastanın/hekimin global değerlendirmesi skorları radyolojik evre ile ilişkili olarak artmıştı (sırasıyla, p=0.002, 0.007, 0.002, 0.0001 ve 0.0001). Ayrıca hem kalça hem de diz OA için, semptomatik ve asemptomatik tarafların radyolojik evreleri arasında anlamlı korelasyon vardı (Kalça için; r=0.374, p=0.001 ve diz için r=0.78, p<0.001). Sonuç: Bu çalışmada, OA' da belirli klinik parametreler ile radyolojik skorlar açısında güçlü bir ilişki bulunduğu ayrıca semptomatik ve asemptomatik tarafların radyolojik evreleri arasında da korelasyon olduğu tespit edilmiştir.

Klinik protokollerOsteoartritOsteoartrit-diz+4
Elif Zengin Yeşilyurt
Karadeniz Technical University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fibromiyalji ve miyofasial ağrı sendromu hastalarında ortalama trombosit hacmi,lipit profili ve D vitamini düzeylerinin karşılaştırılması

Bu çalışmada fibromiyalji ve miyofasial ağrı sendromu tanılı hastalarda ortalama trombosit hacmi ,lipit profili ve D vitamini düzeylerinin karşılaştırılması ve bu değerlerin hasta grupların yaşam kalitesine, ağrı düzeylerine ve hastalığın aktivitesinin bu değerlerle olan ilişkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmaya Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniğine başvuran hastalar alındı ve 3 gruba ayrıldı. Birinci grup Fibromiyalji sendromu (FMS) (50), ikinci grup Miyofasial Ağrı Sendromu (MAS) (50) ve üçüncü grup sağlıklı kontrol (50) grubunu oluşturdu. Polikliniğimize kronik ağrı ile gelen hastaların fibromiyalji ve miyofasial ağrı nedeni ile son üç ay içerisinde rutin olarak istenilen tam kan sayımı, ortalama trombosit hacmi, RF,sedimantasyon, CRP, kalsiyum, fosfor,pararhotmon,D vitamini, TSH, sT3, sT4 değerlerine,açlık kan şekeri, lipit parametrelerine dosyalarından ulaşıldı. Hastaların demografik özellikleri, hastaların fonksiyonel, emosyonel ve genel sağlık değerlendirmeleri için fibromiyalji etki anketi (FEA), ağrı değerlerini gösteren ağrı Visüel Ağrı Skoru (VAS) değerleri kaydedildi. Fibromiyalji sendromu ve miyofasial ağrı sendromu olan hastalarda FEA değerleri ve ağrı VAS değeri kontrol grubuna göre yüksekti.Hastalarda değerlendirdiğimiz ortalama trombosit hacmi değerleri FMS grubunda diğer gruplara göre daha yüksek bulundu. Lipit profilinde gruplar arasında anlamlı fark yoktu. D vitamini değeri her üç grupta da düşüktü. FMS ve MAS grubunda, ağrı VAS değeri ve FEA ile D vitamini arasında negatif korelasyon vardı. Sonuç olarak, ortalama trombosit hacminin yüksekliğinin ateroskleroz ile ilişkili olduğu gösterildiği dikkate alınırsa;ağrı düzeyleri yüksek, sedanter yaşamı olan FMS hastalarında ateroskleroz açısından ortalama trombosit hacminin erken bir belirteç olabileceği dikkate alınmalı ve bu hastalar kardiovasküler risk açısından da takip edilmelidirler. Bu hastalara düzenli egzersiz yapmaları tavsiye edilmeli, ağrı ve stres ile başa çıkma yolları gösterilmeli ve bu konuda desteklenmelidirler. Anahkar Kelimeler: Fibromiyalji sendromu, Miyofasial ağrı sendromu, Ortalama trombosit hacmi, Lipit profili, D vitamini

FibromiyaljiKan trombositleriLipidler+3
Engin Apaydın
Fırat University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Romatoid artritli hastalarda signal peptide- CUB-EGF domain-containing protein (SCUBE) ve diğer anjiogenez belirteçlerinin hastalık aktivite süresinceki değişimi ve bunun eklem ultrason bulguları ile ilişkisi

Romatoid Artritli Hastalarda Signal Peptide- Cub-Egf Domain-Containing Protein (SCUBE) ve Diğer Anjiogenez Belirteçlerinin Hastalık Aktivite Süresinceki Değişimi ve Bunun Eklem Ultrason Bulguları ile İlişkisi Amaç: Romatoid artritli(RA) hastalarda, yeni tanımlanmış bir markır olan plazma signal peptide- Cub-Egf domain-containing protein (SCUBE) 1 ve 3'ün ve diğer anjiogenez belirteçlerinin tedavi yanıtı ile ilişkisinin incelenmesi. Tedavi sonrası anjiogenez proteinlerindeki bu değişimin, klinik parametreler ve eklem ultrason bulguları ile korelasyonunun araştırılmasıdır. Metod: American Collage of Rheumatology(ACR) 2010 tanı kriterlerine göre RA tanısı olan hastalar ile sağlıklı gönüllüler çalışmaya dahil edildi. Hastaların ayrıntılı öykü ve muayeneleri yapıldı, ultrasonografik değerlendirme ile US7 skorları hesaplandı. Serum örneklerinde SCUBE 1-3, Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü (VEGF), Matrix metalloproteinaz-9 (MMP-9), İnterlökin -6 (IL-6), CD40L seviyeleri Enzyme-Linked ImmunoSorbent Assay (ELİSA) yöntemi ile ölçüldü. Klinik ve laboratuvar ölçümleri tedavinin 3. ayında tekrar değerlendirildi. Bulgular: Çalışmada toplam 56 birey incelendi. Katılımcıların 28'i RA'lı hastalar,28'i tamamen sağlıklı bireylerdi. RA hastaları ile kontrol grubu arasında tedavi öncesi MMP-9 açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,05), SCUBE-1, SCUBE-3, VEGF, İL-6 ve CD-40 değerleri ise benzerdi (p>0,05). RA hastalarının tedavi sonrası VEGF değeri tedavi öncesine göre anlamlı olarak düşük bulundu(p<0,05), SCUBE-1, SCUBE-3, İL-6, CD-40 ve MMP-9 değerlerindeki değişim istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Hastaların tedavi sonrası ultrason skorları tedavi öncesine göre anlamlı olarak düşük bulundu(p<0,05). Sonuç: RA hastalarında anjiogenez markırlarının tedaviye yanıtının değerlendirildiği çalışmamızda tedavi sonrası klinik, laboratuvar ve ultrason bulgularında anlamlı düzelmeler tespit edilmiştir. Anjiogenez markırlarından MMP-9 ve VEGF hastalık aktivitesi ile ilişkili bulunmuştur. SCUBE proteinlerinin hastalık aktivitesi ile ilişkisi gösterilememiştir. Anahtar sözcükler: Romatoid artrit, Anjiogenezis,SCUBE1 ve 3,US7 skor

Anjiyogenez inhibitörleriArtrit-romatoidBiyobelirteçler+5
Nurçe Çilesizoğlu Yavuz
Karadeniz Technical University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fibromiyalji sendromu tanılı hastalarda periferik kanda proinflamatuar sitokinlerin araştırılması

Bu çalışmada Fibromyalji Sendromu (FMS) tanısı olan hastalarda periferik kanda proinflamatuar sitokinlerin bakılması amaçlandı. Bu çalışmanın amacı, Fibromyalji Sendromunda görülen, gelişim nedenleri ve mekanizmaları henüz tam aydınlatılamamış kronik ve yaygın ağrının hastalarda proinflamatuar sitokinlerden TNF-α, IL-1β, IL-8, eritrosit sedimentasyon hızı (ESH), C-Reaktiv Protein (CRP), oxide LDL düzeyleri ile ilişkisini ortaya koyabilmek ve aynı zamanda hastalık şiddeti ile proinflamatuar sitokin düzeyleri arasındaki ilişkiyi belirleyebilmektir. Çalışmaya alınan hasta grubu; 1 Mayıs 2013 ve 1 Mayıs 2014 tarihleri arasında BEÜ Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniğine yaygın ağrı şikâyeti ile başvuran hastalardan gerekli değerlendirme yapıldıktan ve yaygın ağrıya sebep olacak diğer hastalıklar dışlandıktan sonra ACR 2010 tanı kriterlerine göre fibromyalji tanısı alan hastalardan oluşmuştur. Kontrol grubu ise ek hastalığı olmayan sağlıklı gönüllülerden oluşmuştur. Çalışmaya dahil edilecek hasta ve sağlıklı kontrol grubunun demografik verileri alındı, genel kas-iskelet sistem muayeneleri yapıldı.Hastaların fonksiyonel durumunun belirlenmesi ve hastalık şiddetinin belirlenmesi için Fibromyalji Etki Anketi (FEA) dolduruldu. Yaygın ağrı indeksi (YAİ) ve semptom şiddeti skalası (SS) hesaplandı. İki grup arasında yaş açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık tespit edilmedi (p=0,159). Hasta ve kontrol grubunda sigara ve alkol kullanımı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık izlenmedi (p değerleri sırası ile p=0,781; p=0,294). Vücut kitle indeksi (VKİ) ortalaması hasta grubunda 21,65 ± 3,32 iken, kontrol grubunda 21,80±3,38 bulundu. İki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p= 0,993). Hasta ve kontrol grubunda serum TNF-α, IL-1β, IL-8, eritrosit sedimentasyon hızı (ESH), C-Reaktiv Protein (CRP), oxide LDL seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık izlenmedi (p değerleri sırası ile; p=0,144; p=0,284; p=0,186; p=0,956; p=0,653; p=0,379). Hasta grubu FEA ile serum TNF-α, IL-1β, IL-8, eritrosit sedimentasyon hızı (ESH), C-Reaktiv Protein (CRP), oxide LDL seviyeleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki izlenmedi (p değerleri sırası ile; p=0,066; p=0,885; p=0,061; p=0,149; p=0,095; p=0,453). Hasta grubunda bakılan 'Hassas Nokta Sayısı' (HNS) ile serum proinflamatuar sitokinler (TNF-α, IL-1β, IL-8) ve Ox-LDL düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki izlenmedi (p değerleri sırası ile p=0,502; p=0,285; p=0,261; p=0,600 ). Yine hasta grubunda bakılan 'Görsel Analog Skala' (GAS) ile serum IL-1β ve Ox-LDL düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık izlenmezken (p değerleri sırası ile p=0,243; p=0,154) serum IL-8 ve TNF-α arasında anlamlı bir ilişki izlendi (p değerleri sırası ile p=0,043; p=0,021). Ayrıca hasta grubunda bakılan serum Ox-LDL düzeyleri ve hasta grubu semptom şiddeti skalası (SŞ) arasında istatistiksel olarak pozitif bir ilişki izlendi (p=0,006). Bu bulgular fibromiyalji sendromunda görülen ağrının serum TNF-α, IL-8 ve Ox-LDL düzeyi ile ilişkili olabileceği ve TNF-α, IL-8 ve Ox-LDL düzeylerinin fibromiyalji etyopatogenezinde rol oynayabileceğini düşündürmektedir.

FibromiyaljiKolesterol-LDLSitokinler+3
Funda Canpolat Kutu
Zonguldak Bülent Ecevit University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Patellofemoral ağrı sendromunda kinezyotaping uygulamasının etkinliği

Amaç: PFAS, özellikle genç populasyonda sık görülen ve ön diz ağrısı ile karakterize bir sendromdur. Hastaların fonksiyonel durumunu kısıtlayarak günlük yaşam aktivitelerini, sosyal ve meslek hayatlarını olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Bu çalışmada PFAS‟da kinezyotaping uygulanmasının ağrı ve fonksiyonel durum üzerine etkisinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve yöntem: Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı polikliniğine ön diz ağrısı ile başvuran ve fizik muayene ile PFAS tanısı alan 60 hasta (102 diz)değerlendirildi. Çalışmaya alınma kriterlerine uyan 75 diz(43 hasta) üç gruba randomize olarak dağıtıldı. Birinci gruba kinezyotaping + egzersiz, ikinci gruba sham kinezyotaping + egzersiz ve üçüncü gruba egzersiz tedavisi uygulandı. Kinezyotaping ve sham kinezyotaping grubuna, egzersiz programına ilave olarak 6 hafta süreyle haftada 2 kez toplam 12 kez kinezyotaping uygulandı. Tüm hastalar 6 hafta boyunca haftada 2 kez kliniğimizde fizyoterapist eşliğinde egzersiz programı aldılar. Diğer günlerde de ev egzersiz programını uygulamaları istendi. Çalışmayı tamamlayan 75 diz analiz edildi. Tüm hastaların tedavi öncesi, tedavinin 6. ve 12. haftasında ayrıntılı fizik muayeneleri yapılarak alt ekstremite statik dizilim bozuklukları, kas kısalıkları, patellar mobilite, diz ağrı diagramı ile ağrılı noktalar, retropatellar ağrı değerlendirildi. Ayrıca VAS ve Kujala patellofemoral ağrı skoru ile hastaların ağrı ve fonksiyonel durumları tedavi öncesi, tedavinin 6. Hafta sonunda ve 12. Hafta sonunda değerlendirildi. Bulgular: ÇalıĢmaya alınan hastaların yaĢ ortalaması 35±7.863 (20-49) yıldı. Her üç grup arasında yaş, cinsiyet, boy, kilo, vücut kitle indeksi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0.05, tümü için). Birinci grupta ağrı süresi diğer gruplara göre anlamlı olarak daha uzundu (p=0.003, p=0.008). Her üç grupta da, VAS ve Kujala patellofemoral ağrı skorunda 6. ve 12. haftalarda istatistiksel olarak anlamlı düzelme saptandı (p<0.001, tümü için). Gruplar arasında (1-3 ve 2-3), tedavi bitiminde ve tedavinin 12.haftasında, VAS skorunda anlamlı fark yoktu (p= 0.178, p=0.305). Gruplar arasında (1-3 ve 2-3), tedavi bitiminde ve tedavinin 12.haftasında Kujala patellofemoral ağrı skorunda anlamlı fark yoktu (p=0.581, p=0.891). Sonuçlar: PFAS‟da egzersiz tedavisi etkili bir tedavi metodudur. ÇalıĢma sonuçlarımızda, kinezyotaping ve egzersiz tedavisinin birlikte uygulanmasının, ağrı ve fonksiyonel kapasitedeki iyileşmede istatistiksel olarak anlamlı ek yararı saptanamadı. Farklı kinezyotaping uygulamalarının kullanıldığı, daha fazla hasta ile yapılacak çalışmalarla PFAS‟de bantlamanın etkinliğinin değerlendirilmesinin gerekli olduğu sonucuna varıldı.

AğrıDizDiz eklemi+4
Ezel Günay
Zonguldak Bülent Ecevit University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yağsız vücut kitlesinin d vitamini düzeyi ve fizik performansla ilişkisinin değerlendirilmesi

Bu çalışmada yağsız vücut kitlesi ile D vitamini ve fizik performans arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışmaya; 1 Kasım 2014 ve 1 Nisan 2016 tarihleri arasında BEÜ Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Polikliniğine başvuran 35-50 yaş arası 100 kadın hasta dahil edildi. Katılımcıların demografik bilgileri (yaş, medeni hali, eğitim durumu, mesleği), boy ve kilo ölçümleri kaydedildi ve vücut kitle indeksleri (VKİ) hesaplandı. Hastalardan alınan serum örneklerinde 25-hidroksi Vitamin D (25(OH)D) düzeyine bakıldı. 25(OH)D düzeyine göre 2 grup oluşturuldu: D vitamini düzeyi düşük olanlar (Grup 1) ve normal olanlar (Grup 2). Her iki grubun yağsız vücut kitlesi (YVK) Dual-Enerji X-Ray Absorbsiyometri (DXA) ile, fizik performansları ise 6 Dakika Yürüme Testi (6-DYT) ile değerlendirildi. 25(OH)D ortalaması Grup 1'de 14,026 ± 7,10 ng/ml iken, Grup 2'de 43,40 ± 10,03 ng/ml olarak bulundu. 25(OH)D düzeyleri arasındaki bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,000). Yaş ortalaması grup 1'de 41,96 ± 4,37 yıl, grup 2'de 40,56 ± 3,62 yıl bulundu ve istatiksel olarak anlamlı fark tespit edilmedi (p=0,128). VKİ, yağ kitlesi (YK), yağ oranı (YO) ve kemik mineral içerikleri (KMİ) karşılaştırıldığında iki grup arasında anlamlı fark yoktu (sırasıyla p= 0,778; p=0,544; p=0,629; p=0,728). YVK sonuçları değerlendirildiğinde Grup 1'in ortalaması 36,09 ± 4,67 kg iken, Grup 2'nin 35,76 ± 4,28 kg olarak bulundu. Gruplar arasında YVK ortalaması açısından anlamlı fark bulunamadı (p=0,679). 6-DYT ortalaması Grup 1'de 468,94 ± 42,76 metre iken, Grup 2'de 469,22 ± 45,376 metre olarak hesaplandı. 6-DYT sonuçları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0,992). belirlenmesi amaçlandı. Çalışmaya; 1 Kasım 2014 ve 1 Nisan 2016 tarihleri arasında BEÜ Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Polikliniğine başvuran 35-50 yaş arası 100 kadın hasta dahil edildi. Katılımcıların demografik bilgileri (yaş, medeni hali, eğitim durumu, mesleği), boy ve kilo ölçümleri kaydedildi ve vücut kitle indeksleri (VKİ) hesaplandı. Hastalardan alınan serum örneklerinde 25-hidroksi Vitamin D (25(OH)D) düzeyine bakıldı. 25(OH)D düzeyine göre 2 grup oluşturuldu: D vitamini düzeyi düşük olanlar (Grup 1) ve normal olanlar (Grup 2). Her iki grubun yağsız vücut kitlesi (YVK) Dual-Enerji X-Ray Absorbsiyometri (DXA) ile, fizik performansları ise 6 Dakika Yürüme Testi (6-DYT) ile değerlendirildi. 25(OH)D ortalaması Grup 1'de 14,026 ± 7,10 ng/ml iken, Grup 2'de 43,40 ± 10,03 ng/ml olarak bulundu. 25(OH)D düzeyleri arasındaki bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,000). Yaş ortalaması grup 1'de 41,96 ± 4,37 yıl, grup 2'de 40,56 ± 3,62 yıl bulundu ve istatiksel olarak anlamlı fark tespit edilmedi (p=0,128). VKİ, yağ kitlesi (YK), yağ oranı (YO) ve kemik mineral içerikleri (KMİ) karşılaştırıldığında iki grup arasında anlamlı fark yoktu (sırasıyla p= 0,778; p=0,544; p=0,629; p=0,728). YVK sonuçları değerlendirildiğinde Grup 1'in ortalaması 36,09 ± 4,67 kg iken, Grup 2'nin 35,76 ± 4,28 kg olarak bulundu. Gruplar arasında YVK ortalaması açısından anlamlı fark bulunamadı (p=0,679). 6-DYT ortalaması Grup 1'de 468,94 ± 42,76 metre iken, Grup 2'de 469,22 ± 45,376 metre olarak hesaplandı. 6-DYT sonuçları açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0,992). Hem Grup 1'de hem de Grup 2'de YVK ile VKİ, KMİ, YK değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif korelasyon saptandı. Çalışmaya dahil edilen tüm bireylerin YVK ile 25(OH)D ve 6-DYT değerlerinin ilişkisi arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmadı. Grup 1 kendi içerisinde 25(OH)D düzeyine göre 3 subgruba ayrıldı: Grup 1a:25(OH)D < 10 ng/dl, Grup 1b: 10.1 ≤ 25(OH)D ≤ 20 ng/dl ve Grup 1c: 20.1≤ 25(OH)D ≤ 29.9 ng/dl. Grup 1'in 3 alt grubu (Grup 1a, 1b ve 1c), Grup 2 ile karşılaştırıldığında YVK ve 6-DYT ortalamaları arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (sırasıyla p = 0,975; p = 0,644). Sonuç olarak bizim çalışmamızda yağsız vücut kitlesi ile serum 25(OH)D düzeyi ve fizik performans arasında ilişki saptanmadı. Aynı dışlama kriterlerine sahip hastalarda, serum 25(OH)D düzeyiyle birlikte D vitamininin fonksiyonunu etkileyen genetik faktörlerin ve kas kitlesiyle birlikte kas kalitesinin de değerlendirildiği çalışmaların gerekli olduğu kanısındayız.

Absorpsiyometri-fotonDemografiFizik tedavi+3
Eylül Yağıcıbulut Eren
Zonguldak Bülent Ecevit University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik bel ağrılı hastalarda farklı kinezyolojik bantlama tekniklerinin etkinliğinin karşılaştırılması: Randomize kontrollü çift kör çalışma

Kronik bel ağrısı tedavisinde başvurulabilecek pek çok tedavi yöntemi mevcut olup, bel ağrısının tüm tiplerine etkili olabilecek tek bir tedavi protokolü mevcut değildir ve genellikle birkaç tedavi protokolü bir arada kullanılır. Bu çalışmada kronik mekanik bel ağrısı olan hastalarda fizik tedavi modaliteleri ve egzersiz tedavisine ek olarak uygulanan kinezyolojik bantlama yönteminin, ağrı şiddeti, lomber hareket açıklığı ve hasta özürlülük derecesi üzerine etkisinin olup olmadığının belirlenmesi ve hangi çeşit bantlama tekniğinin daha etkili olabileceğinin saptanması amaçlanmıştır. Çalışmaya 125 hasta ile başlandı, 21. gün değerlendirmeyi 109 hasta, 51. gün değerlendirmeyi 96 hasta tamamladı. Hastalar blok randomizasyon yöntemi kullanılarak 4 gruba randomize edildi. Tüm gruplara, 3 hafta boyunca, haftada 5 seans, her seansta 45 dakika süreyle fizik tedavi modaliteleri (yüzeyel ısıtıcı-sıcak paket ve analjezik amaçlı elektroterapi-TENS) ve egzersiz tedavisi verildi; bu tedavilere ek olarak ikinci gruba, bel bölgesine sham (sahte) kinezyolojik bantlama, üçüncü gruba alan düzeltme tekniği (space koreksiyon tekniği) ile kinezyolojik bantlama, dördüncü gruba fasya düzeltme tekniği (fasya koreksiyon tekniği) ile kinezyolojik bantlama uygulaması yapıldı. Kinezyolojik bantlama uygulandıktan sonra vücutta kalacak şekilde, 3 hafta boyunca, 5 gün aralıklarla, toplamda 4 defa yapıldı. Değerlendirmeler; tedavi öncesi, tedavi bitimi (21. gün) ve tedavi bitiminden 1 ay sonra (51. gün) yapıldı. Hastaların ağrı şiddetleri; visüel ağrı skalası ile hareket, istirahat ve gece ağrı şiddetleri olarak sorgulandı. Hastaların lomber hareket açıklıkları; el parmak zemin mesafesi (anteriora, sağ lateral ve sol lateral olarak) ve modifiye lomber Schober testi ile mezura yardımıyla santimetre cinsinden ölçüldü. Hastaların özürlülük derecesi, Modifiye Oswestry Yetersizlik Skoru ve Roland Morris Yetersizlik Anketi ile sorgulandı. Çalışma çift kör olarak gerçekleştirildi. 4 grubun VAS skorlarında, 21. gün azalma, 21-51. gün arasında artış saptandı. Fakat 51. gün VAS skorları, tedavi öncesi ile karşılaştırıldığında azalma gösterdi. Tedavi öncesi ile 51. gün VAS hareket skorları değişimi değerlendirildiğinde, bantlama yapılan tüm gruplarda ağrı skoru azalması daha fazla bulundu. Tüm gruplarda 21. günde özürlülük skorlarında azalma, 21-51. gün arasında ise artış görüldü. Fakat 51. gün özürlülük skorları tedavi öncesi ile karşılaştırıldığında, tüm gruplarda ve tüm skorlarda azalma vardı. Modifiye Oswestry Yetersizlik Skorunda hem 21. gün hem de 51. günde özürlülükteki azalma, bantlama yapılan tüm gruplarda daha fazla idi. Roland Morris Yetersizlik Anketi skorunda, 21. günde alan düzeltme tekniği ile bantlama yapılan grupta, 51. günde ise sahte bantlama ve alan düzeltme tekniği ile bantlama yapılan gruplarda özürlülükte azalma daha fazla bulundu. Kinezyolojik bantlamanın ağrıyı azaltığı ve özürlülükte azalma sağladığı görüldü, bu etkilerin bantlama bittikten sonra kısa dönemde de devam ettiği saptandı. Görülen etkilerin kinezyolojik bantlama tekniği ile bağlantılı olmadığı görüldü. Kinezyolojik bantlama uygulamasının, kronik bel ağrılarında diğer tedavi yöntemleri ile birlikte kullanıldığında etkili olabileceği kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Kinezyolojik bantlama, bel ağrısı, fizik tedavi modaliteleri, egzersiz, alan düzeltme, fasya düzeltme

AğrıBel ağrısıEgzersiz tedavisi+7
Alper Mengi
Zonguldak Bülent Ecevit University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diz osteoartrit hastalarında oyun tabanlı egzersizlerin ağrı, fonksiyonel mobilite ve denge üzerine etkisi: Randomize kontrollü çalışma

Terapötik amaçlı interaktif oyunlar kullanarak gerçekleştirilen sanal gerçeklik (VR) uygulamaları son yıllarda giderek ilgi odağı haline gelmiş ve son zamanlarda yapılan çalışmalar, VR uygulamalarından faydalanılarak gerçekleştirilen tedavilerin hem fiziksel hem de zihinsel iyileşme için yararlı olduğunu göstermiştir. Bu çalışmanın amacı, VR oyunlarının diz osteoartrit (OA) hastalarında diz ağrısı, fonksiyonel mobilite ve denge üzerine etkisini değerlendirmektir. Çalışmaya 40-70 yaş arası, diz ağrısı şikayeti ile polikliniğe başvuran ve Kellgren-Lawrence evrelemesine göre evre 2, 3, 4 idiopatik diz osteoartriti tanısı alan, 50 hasta dâhil edilmiştir. Hastalar randomize şekilde 2 gruba atanmışlardır. Tüm hastalar için yaş, cinsiyet, kilo, boy, hastalık süresi kaydedilmiştir. Bilateral 2 yönlü diz grafisinde, VAS ağrı değeri fazla olan dizin Kellgren-Lawrence skoru kaydedilmiştir. Tedavinin başlangıcında ve bitiminde, hastaların ilgili dize ait visual ağrı skalası ile ağrı şiddeti (VAS), fleksiyon kas gücü (KGF) ve ekstansiyon kas gücü (KGE), aktif fleksiyon (EHAF) ve ekstansiyon (EHAE) eklem hareket açıklığı, WOMAC OA indeksi total skoru, 10 metre hızlı yürüme testi (10MHYT) ve 10 metre normal yürüme testi (10MNYT) değerleri, Toplum içi Denge ve Mobilite Ölçeği (CB&M) skorları ve hastanın vücut ağırlığı kaydedilmiştir. Her bir hastanın kliniğimizde yatışı yapılarak 3 hafta boyunca haftada 5 gün toplam 15 seans diz OA hastalarına rutin olarak uygulanan konvansiyonel fizik tedavi programı uygulanmış vediz OA egzersizleri yaptırılmıştır. Exergame grubundaki (EXG) hastalar konvansiyonel fizik tedavi ve egzersizlere ek olarak, Microsoft Xbox One Kinect oyun konsolu ile aynı araştırma görevlisi eşliğinde günde 30 dakika süreyle 1 seans toplam 15 seans oyun tabanlı egzersiz programına alınmıştır. Toplam 50 hasta randomize şekilde 2 gruba atanmış olup her bir grupta 25 hasta yer almıştır. Tedavi öncesi gruplar arası VAS, EHAF, EHAE, WOMAC, 10MHYT, 10MNYT, CB&M, KGF ve KGE değerlerinin birbirlerine yakın olduğu gözlenmiş ve her bir değişken için yapılan karşılaştırmada gruplar arasında anlamlı bir fark tespit edilmemiştir (p>0.05). Her bir grupta yer alan hastaların tedavi öncesi vücut ağırlıkları açısından yapılan karşılaştırmada gruplar arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p=0,264). Kontrol grubunda tedavi sonrası VAS, EHAF, EHAE, WOMAC, 10MHYT, 10MNYT, CB&M, KGF ve KGE değerlerinde anlamlı değişiklik izlenmiştir. EXG'da tedavi sonrası VAS, EHAF, EHAE, WOMAC, 10MHYT, 10MNYT, CB&M değerlerinde anlamlı değişiklik izlenmiştir. Tedavi sonuçlarının gruplar arası karşılaştırmasında VAS, WOMAC, 10MHYT, 10MNYT, CB&M değerleri EXG grubunda kontrol grubuna göre anlamlı değişiklik göstermiştir. Tedavi öncesi ve sonrası değişimlerin gruplar arası karşılaştırılmasında EXG grubunda kontrol grubuna göre VAS, WOMAC, EHAE değerlerinde anlamlı değişiklik izlenmiştir. Sonuç olarak, çalışmamızda sanal gerçeklik ortamında gerçekleştirilen oyun tabanlı egzersiz programlarının Diz OA'sında konvansiyonel tedaviye anlamlı düzeyde katkı sağladığı saptanmıştır. Bu bulgular VR uygulamalı egzersizlerin Diz OA'lı hastaların tedavi sürecinde oluşan motivasyon ve propriosepsiyon artışı sonucu konvansiyonel egzersiz yöntemlerine göre daha başarılı sonuçlar elde edilebileceği düşüncesini güçlendirecek niteliktedir.

AğrıDengeDiz+5
Serap Yılmaz
Zonguldak Bülent Ecevit University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik bel ağrılı hastalarda uyku kalitesi; Uykunun ağrı, fonksiyonel durum ve yaşam kalitesi ile ilişkisi

Tuğçe Köksal, Kronik Bel Ağrılı Hastalarda Uyku Kalitesi; Uykunun Ağrı, Fonksiyonel Durum ve Yaşam Kalitesi ile İlişkisi, Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Tezi. Zonguldak, 2017. Amaç: Kronik bel ağrılı hastalarda uyku kalitesini değerlendirmek ve uyku kalitesi ile ağrı, fonksiyonel durum ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkiyi incelemek, ayrıca kronik bel ağrısı ile depresyon durumu arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya kronik bel ağrılı 100 hasta ve 100 kas-iskelet ağrısı olmayan birey dahil edildi. Hasta grubunda bel ağrısı düzeyi Vizüel Analog Skala (VAS), fonksiyonel durum Roland Morris Özürlülük Ölçeği, uyku kalitesi Pittsburg Uyku Kalitesi Ölçeği (PUKI), sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi Kısa Form -36 ve depresyon durumu Beck Depresyon Ölçeği ile değerlendirildi. Kontrol grubunda Pittsburg Uyku Kalitesi Ölçeği, Kısa Form -36 (KF-36) ve Beck Depresyon Ölçeği ile sırasıyla uyku kalitesi, sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi ve depresyon durumu değerlendirilmiştir. Bu değerlendirme ölçekleri ile gruplar karşılaştırılmıştır. Ayrıca uyku kalitesi ile ağrı şiddeti, fonksiyonel durum, yaşam kalitesi ve depresyon durumu arasındaki ilişki incelenmiştir. Bulgular: Hasta grubunda kontrol grubuna göre uyku kalitesi istatistiksel anlamlı olarak daha kötü bulundu [PUKI ortancası hasta grubu 5 (1-14), kontrol grubu 4 (0-15), p=0.014]. Uyku kalitesi ile VAS-gece arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptandı (p=0.005); ancak uyku kalitesi ile VAS-hareket, VAS-istirahat ve Roland Morris Özürlülük Ölçeği arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptanmadı (p>0.05). Hasta grubunda KF-36'nın fiziksel fonksiyon, fiziksel rol güçlüğü, canlılık, sosyal işlevsellik, ağrı ve genel sağlık algısı alt parametrelerinde kontrol grubuna göre istatistiksel anlamlı düşük puan saptandı (Sırasıyla p<0.001, p<0.001, p=0.001, p<0.001, p<0.001, p<0.001). Hasta grubunda PUKI ile fiziksel fonksiyon, emosyonel rol güçlüğü, ruhsal sağlık ve sosyal işlevsellik alt parametreleri arasında negatif yönde zayıf korelasyon saptandı (p=0.004, p=0.040, p=0.008, p=0.003). Kontrol grubunda ise PUKI ile KF-36'nın tüm alt parametreleri arasında negatif yönde zayıf korelasyon saptandı. İki grup arasında Beck Depresyon Ölçeği değerleri açısından istatistiksel anlamlı farklılık yoktu (p>0.05) ancak iki grupta da PUKI ile Beck Depresyon Ölçeği arasında pozitif yönde zayıf korelasyon bulundu (Her iki grup için p<0.001). Sonuç: Kronik bel ağrılı hastalarda uyku kalitesi daha kötüdür ve uyku kalitesi gece ağrısı ile ilişkilidir. Uyku kalitesi ağrıdan bağımsız olarak depresyon ve kötü yaşam kalitesi ile ilişkilidir. Kronik bel ağrısı olan bireylerde ağrıya yönelik tedavi, uyku kalitesi ve yaşam kalitesinde de iyileşme sağlayabilir.

AğrıBel ağrısıKronik ağrı+2
Tuğçe Köksal
Zonguldak Bülent Ecevit University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Romatoid artritte matriks metalloproteinaz-3 düzeyleri ve diğer hastalık parametreleri ile ilişkisi

Bu çalışmanın amacı romatoid artrit (RA) hastalarında serum matriks metalloproteinaz-3 (MMP-3) düzeylerini sağlıklı kontrollerle karşılaştırmak ve RA'teki klinik önemini belirlemektir. Amerikan romatoloji cemiyetinin RA tanı kriterlerini karşılayan ve en az bir yıldır bu tanıyla takip edilen 59 RA'lı hasta (43 kadın, 16 erkek) ve 29 sağlıklı kontrol (21 kadın, 8 erkek) çalışmaya dahil edilerek karşılaştırıldı. Hastalık aktivitesini değerlendirmek için hastalık aktivite skoru 28 (DAS28) hesaplandı. Fiziksel fonksiyon kapasitesi (disability) sağlık değerlendirme anketinin (HAQ) ve Nottingham sağlık profili ile değerlendirildi. Eritrosit sedimentasyon hızı (ESR), C reaktif protein (CRP), romatoid faktör (RF) ve anti cyclıc citrullinated peptide (ANTI-CCP) düzeyleri rutin laboratuar metodlarıyla belirlendi. Serum MMP-3 düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. El eklemlerinin radyografik değerlendirmesi modifiye Larsen skorlamasına göre yapıldı. Yaş ve cinsiyet açısından RA'lı hastalarla sağlıklı kontroller arasında anlamlı bir fark yoktu (sırasıyla p=0.371, p=0.963). Ortalama hastalık süresi 9±7.5 (1-30) yıl ve ortalama DAS28 skoru 3.94±1.3 olarak bulundu. Sağlıklı kontrollerle karşılaştırıldığında RA'lı hastalarda serum MMP-3 anlamlı derecede daha yüksek idi (p<0.001). Ortalama serum MMP-3 düzeyi yüksek/orta hastalık aktiviteli grupta düşük aktiviteli gruba göre anlamlı derecede daha yüksek idi (p<0.001). Hastalık aktivitesinin klinik ve laboratuar göstergeleri ile serum MMP-3 arasında anlamlı ilişki saptandı. Aynı şekilde eklem hasarının radyolojik değerlendirmesiyle serum MMP-3 düzeyi arasında anlamlı ilişki bulundu (p<0.001). Bu çalışma RA'li hastalarda serum MMP-3 düzeylerinin yüksek olduğunu ve hastalık aktivitesi, eklem hasarı ile korele olduğunu göstermektedir. Bu nedenle serum MMP-3 düzeyleri hastalık aktivitesini takipte yeni bir parametre olabilir. Bu bulguları doğrulamak için daha fazla katılımcının olduğu çalışmalar gereklidir. Anahtar Kelimeler: Romatoid artrit, matriks metalloproteinaz-3

Artrit-romatoidFizik tedaviMatriks metalloproteinaz 3+2
Türkan Tuncer
Fırat University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

D vitamini eksikliğinin diz osteoartriti üzerine etkisi

ÖZET Bu çalışmanın amacı diz osteoartriti olan hastalarda D vitamini eksikliğinin hastalık progresyonu ve hastaların fonksiyonel durumları üzerine olan etkisini göstermektir. Amerikan romatoloji cemiyetinin diz osteoartriti tanı kriterlerini karşılayan 100 hasta çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların diz radyografileri çekildi ve Kellgren ve Lawrence'ın radyolojik evreleme skalasına göre değerlendirilerek evre 1, 2, 3 düzeyinde olan hastalar çalışmaya alındı. Hastaların ağrı, fonksiyon ve yaşam kalitesi sorgulamaları için vizüel analog skala (VAS), Nottingham sağlık profili (NHP), The Western Ontario and Mcmaster Universities Osteoarthritis İndeks (WOMAC), Lequesne Diz Osteoartrit İndeksi kullanıldı. Hastaların rutin kontrolleri için bakılan tam kan sayımı, kan sedimentasyon değerleri, serum CRP, RF, ALT, AST, ALP, sodyum, potasyum, kalsiyum, fosfor, parathormon, TSH ve D vitamini seviyeleri kaydedildi. Hastalar D vitamini ölçümlerine göre D vitamini eksikliği olanlar ve olmayanlar olmak üzere iki gruba ayırıldı. Gruplar arasında yaş, hastalık süresi, cinsiyet, osteoporoz varlığı dağılımı açısından anlamlı farklılık yoktu (sırasıyla p=0.793, p=0.092, p=0.250, p=0.835). Çalışma hastalarının diz osteoartriti radyografik evrelerine göre gruplara dağılımında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamaktaydı (p=0.257). Hasta grupları arasındaki NHP değerlerinin karşılaştırılmasında ağrı, fiziksel aktivite, yorgunluk, sosyal izolasyon ve emosyonel reaksiyonlar alt başlıklarında, WOMAC değerlerinin karşılaştırılmasında tüm alt başlıklarda ve Lequesne indeks değerlerinin karşılaştırılmasında tüm alt başlıklarda D vitamini seviyesi düşük olan hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı daha yüksek skorlar elde edildi (p < 0.05). Bu çalışma D vitamini eksikliğinin diz osteoartriti hastalarında ağrı şiddetini arttırdığını ve hastaların fonksiyon ve hayat kalitelerinde azalmaya yol açtığını göstermektedir. D vitamini eksikliğinin, yapısal hasar üzerine olan etkisinin incelenmesi için daha uzun süreli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Osteoartrit, diz osteoartriti, D vitamini eksikliği

DizDiz eklemiOsteoartrit+3
Gökhan Alkan
Fırat University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipotiroidili hastalarda kas kuvveti ve yorgunluk derecesinin izokinetik test ile değerlendirilmesi

Bu çalısmada; yeni tanı almıs hipotiroidi hastalarınnın diz kaslarının kuvvet veyorgunluk dercesi, izokinetik dinamometre ile ölçülüp, sağlıklı kontrol grubu ilekarsılastırılması amaçlanmıstır.Çalısmamıza, labaratuar olarak subklinik hipotiroidi tanısı alan 30, asikar hipotiroiditanısı alan 20 hasta ve herhangi bir hastalığı olmayan 30 sağlıklı gönüllü dahil edildi.Yorgunluğun siddetini belirlemek için VAS (Visual Analogue Scale) kullanıldı. ?zokinetikdinamometre (Cybex NORM) ölçümleri ile 60°/sn ve 180°/sn'lik açısal hızda diz fleksiyon veekstansiyon pik torkları, 180°/sn'lik açısal hızda toplam is değerini ölçmeyi sağlayan testyapıldı.Asikar hipotiroidi grubunda saptanan VAS değeri ortalaması subklinik hipotiroidigrubuna göre daha yüksekti ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıydı. ?zokinetik dinamometre(Cybex NORM) ölçümleriyle değerlendirilen tüm paremetrelerde; hasta grupları ve kontrolgrubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmasına rağmen, asikar hipotiroidi ilesubklinik hipotiroidi grubu arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi.Sonuç olarak; hipotiroidinin miyopatiye neden olduğu uzun süredir bilinmesinerağmen, literatürde bugüne kadar izokinetik dinamometre ile asikar ve subklinikhipotiroidinin kontrollü karsılastırıldığı çalısma bulunmamaktadır. Çalısmamızda asikarhipotiroidi ve subklinik hipotiroidi grubundaki hastaların kas kuvvet ve enduranslarınınkontrol grubuna göre düsük bulunmasıyla birlikte subklinik ve asikar hipotiroidili hastalararasında fark olmaması miyopatinin hipotiroidinin erken evrelerinde ortaya çıktığını ve tanıanında değerlendirilmesi gereken bir durum olduğunu düsündürmektedir.

DizEgzersiz testiHipotiroidizm+3
Mehmet Kerem Uzun
Gazi University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Spinal stenoz cerrahisinde intraoperatif nörofizyolojik monitorizasyon

Omurgadaki dejeneratif değişiklikler, nöral yapıları sıkıştırarak spinal stenoza neden olabilmektedir. Spinal stenozun cerrahi dekompresyonu sırasında nörolojik defisit gelişme oranı %1 ile %33 arasında bildirilmiştir.Bu çalışmanın amacı spinal stenoz cerrahisine bağlı olarak gelişebilecek spinal kord veya sinir kökü hasarını operasyon sırasında tespit ederek önlemeye çalışmak ve multimodal intraoperatif nörofizyolojik monitorizasyon yönteminin spinal stenoz cerrahisindeki etkinliğini değerlendirmektir.Servikal veya lomber spinal stenoz tanısıyla cerrahi girişim yapılan 14 hastaya intraoperatif nörofizyolojik monitorizasyon uygulandı.Motor uyartılmış potansiyel uyarımı, tirbuşon elektrotlarla kafa derisi üzerinden sol kortikal bölge için M3'-Mz6, sağ için M4'-Mz6 elektrot montajları kullanılarak yapıldı. Uyarı süresi 1 msn olan 5'li tren şeklinde dalgalar kullanıldı. Kayıtlar ilgili kaslardan iğne elektrotlarla elde edildi.Somatosensoriyel uyartılmış potansiyel kayıtları tibial ve median/ulnar sinir uyarılarak, alt ekstremite için Cz'-FPz ve inion-FPz, üst ekstremite için C3'-FPz ve C4'-FPz montajı ile kafa derisinden tirbuşon elektrotlarla yapıldı. İzlemde kontrol sağlamak amacıyla dört ekstremite motor ve somatosensoriyel uyartılmış potansiyel kayıtları kullanıldı. İzlem; anesteziden hemen sonra kaydedilen bazal değerlere göre yapıldı.Operasyon süresince alınan yanıtlarda amplitütte %50'den fazla azalma veya yanıtların ani kaybı anlamlı kabul edildi.İntraoperatif nörofizyolojik monitorizasyon yapılan spinal stenozlu 14 hastanın 1'inde izlem yapılamazken, izlemin gerçekleştirilebildiği 13 hastanın 1'i gerçek pozitif, 12'si ise gerçek negatif (%92,3) olarak değerlendirildi. Hastaların hiçbirinde yeni gelişen postoperatif nörolojik defisit izlenmedi.Multimodal intraoperatif nörofizyolojik monitorizasyon, spinal stenoz cerrahileri sırasında kalıcı nörolojik hasar gelişiminin önlenmesine ve hastaların fonksiyonel durumununun ve yaşam kalitesinin korunmasına yardımcı olabilir. Daha çok sayıda uygulama ile bu alandaki deneyimin geliştirilmesine ihtiyaç vardır.Anahtar Sözcükler: Spinal stenoz, Multimodal intraoperatif nörofizyolojik monitorizasyon

ElektromiyografiSpinal kanalSpinal kord+2
Nurdan Oruçoğlu
Gazi University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnmeli hastalarda kognitif fonksiyonlarin nöropsikolojik testler ve olaya ilişkin endojen potansiyeller ile değerlendirilmesi

Bu çalışmanın amacı inme sonrası hastaların kognitif fonksiyon, depresyon ve emosyonel durumlarını değerlendirmek ve yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyi bakımından eşleştirilmiş sağlıklı kontrol ve sistemik bir hastalığı olan hasta kontrol gruplarının değerlendirmeleri ile karşılaştırmaktır. Ayrıca nörokognitif testler ve OİP P300 aracılığıyla kognitif fonksiyonlar üzerine rehabilitasyon tedavisinin etkisinin de araştırılması amaçlanmıştır.Kapsamlı nöropsikolojik test bataryası ve OİP kayıtları, tek taraflı ve bir kez inme geçiren 40-69 yaş aralığında 20 inmeli hasta ile yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyi bakımından hasta grubuna denk 21 sağlıklı gönüllü ve inmeli hasta ile ilgili aynı risk faktörlerine sahip 21 kişiden oluşan 2 kontrol grubuna uygulanmıştır. Majör depresyonu ekarte etmek için HADS, demansı ekarte etmek için ise MMDM uygulanmıştır. İnmeli grup 3 hafta boyunca haftada 5 gün, 1-2 saat süre ile geleneksel rehabilitasyon tedavisi ve fizyoterapi aldı. Fonksiyonel durumu değerlendirmek için FBÖ ve Brunnstrom evrelemesi kullanıldı. Bütün katılımcılar 3 haftanın sonunda yukarıda bahsedilen parametreler ile yeniden değerlendirildi.Nöropsikolojik test performansları ve OİP paradigmaları (Cz, Fz ve Pz latansları) her iki kontrol grubu ile kıyaslandığında başlangıçta ve 3 hafta sonunda inmeli grupta anlamlı ölçüde daha düşüktü (P<0,001). Tüm nöropsikolojik testlerde, P300 latanslarında, FIM skorlarında ve Brunnstrom evrelemesinde inmeli grupta anlamlı düzelmeler saptandı. Bununla birlikte, kontrol gruplarında bazı nöropsikolojik testlerde anlamlı düzelmeler saptanırken, P300 paradigmasında ise anlamlı düzelmeler olmadı. İnmeli hastalar ve kontroller arasında 3 hafta sonunda bazı nöropsikolojik testler ile P300 Cz ve Pz latansının yüzde değişimlerinde anlamlı farklılıklar saptandı (P<0,016).Ayrıntılı nöropsikolojik testler kullanılarak kognisyon üzerine rehabilitasyon tedavisinin pozitif bir etkiye sahip olduğu gösterilebilir.Anahtar Kelimeler: İnme, ERP, nöropsikolojik testler, kognitif fonksiyonlar, P300

Mehmet Bezgincan
Fırat University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Romatoid Artritli hastalarda bel ağrısı sıklığının belirlenmesi ve özürlülüğe etkisinin araştırılması

Romatoid Artrit (RA) kronik inflamasyon ile karakterize, bel ağrısı (BA) ise yaygın görülen ve ağır disabiliteye neden olabilen sistemik hastalıklardır. Amacımız RA'lı hastalarda BA sıklığını belirlemek, klinik ve radyolojik özelliklerini tanımlamak, aynı zamanda bel ağrısının hastalardaki yaşam kalitesi, depresyon, yorgunluk ve disabiliteye etkilerini tespit etmektir. Bununla birlikte RA'lı hastalarla ortalama aynı yaş ve cinsiyete sahip kronik bel ağrılı hastalari karşılaştırmaktır.Çalışmaya ACR kriterlerini karşılayan 110 RA'lı hasta ile kontrol grubu olarak üç aydan fazla süren BA'sı olan 112 hasta dahil edildi. RA'lı hastalar BA olan ve olmayan olarak iki gruba ayrıldı. Lomber omurga ve alt ekstremitenin lokomotor sistem ve nörolojik muayeneleri yapıldı. Lomber radyografi ve MR görüntüleri alındı. Hastalık şiddeti, görsel analog skala (VAS), DAS 28, ESH, CRP; Sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi ve disabilite durumu; Health Assessment Questionnaire, RA Qality of Life, Arthritis Impact Measurment Scale-2, SF-36, VAS (0-100 mm) ile, depresyon ve anksiyete; Hastane Depresyon ve Anksiyete Ölçeğiyle ve yorgunluk ise ilgili sorgulamalarla ölçüldü.Romatoid artritli hastaların 71'inde (%64.5) BA vardı. VAS-ağrı ve bel ağrısı şiddetinde sub-gruplar arasında anlamlı fark yoktu. RA'lı hastalarda eşlik eden BA, yaşam kalitesini kötüleştiriyor ve özürlülüğü anlamlı ölçüde arttırıyordu.Romatoid artritte BA azımsanmayacak boyuttadır ve hastaların yaşam kalitesinin düşmesine, depresyon, anksiyete ve yorgunluğun artmasına neden olmaktadır. Bu nedenle periferik eklemler kadar lomber omurga tutulumu da akılda tutulmalı, dikkatle muayene edilmeli ve ciddi disabilite ortaya çıkmadan tedavi edilmelidir.Anahtar Kelimeler: Romatoid Artrit, Bel Ağrısı, Lomber MR, Yorgunluk, Yaşam kalitesi.

Artrit-romatoidBel ağrısıYaşam kalitesi+1
Rabia Aydoğan Baykara
Fırat University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Romatoid Artritli hastalarda Tarsal Tünel Sendromunun sıklığının belirlenmesi

Romatoid artrit (RA) öncelikli olarak eklemleri etkileyen, kronik inflamasyonla karakterize sistemik bir hastalıktır. RA seyri sırasında erken dönemlerde ayak sık tutulmaktadır ve hastalığın progresyonu arttıkça tutulum insidansı artmaktadır. RA'da ekstraartiküler tutulum olarak tuzak nöropatileri sık olarak görülmektedir. Bu çalışmada RA'lı hastalarda Tarsal tünel sendromunun (TTS) sıklığının belirlenmesi amaçlandı.Çalışmaya ACR sınıflama kriterlerini karşılayan 30 RA'lı hasta ile şikayeti olmayan 20 sağlıklı gönüllü alındı. Çalışma grubunun demografik özelliklerine bakıldı ve nörolojik muayeneleri yapıldı. TTS semptomlarını provake etmek için tinel işaretine bakıldı. Hastalık şiddeti, vizüel analog skala (VAS), DAS 28, ESH, CRP, sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi ve disabilite durumu; Health Assessment Questionnaire (HAQ), Short form-36 (SF-36), ayak fonksiyon indeksi (AFİ) ve VAS (0-100 mm) ile, sorgulamalarla ölçüldü. Ayrıca ayak ağrısının (AA) pozisyonel ilişkisi VAS ile sorgulandı. Hasta ve kontrol grubunun 100 metre yürüme mesafesi hesaplandı ve ön-arka ve lateral ayakta basarak ayak grafileri çekilerek Larsen ve Sharp van der Heijde yöntemleriyle skorlandı.Romatoid artritli hastaların 10'nunda bilateral TTS (%33.33) saptandı. TTS hastalık süresi, seropozitivite, romatoid nodül, eklem deformiteleri, kortikosteroid kullanımı ve DAS 28 skoru ile ilişkili bulunmadı. RA'da hastalığın ilk başladığı eklemin ayak ve ayak bileği eklemi olması TTS ile korele olarak saptandı (p<0.005). TTS saptanan hastalarda tinel işareti %45 pozitif olarak bulundu. RA'lı hastalar ile kontrol grubunun 100m yürüme süresi karşılaştırıldığında anlamlı olarak farklı bulundu (p<0.0001).Romatoid artritte TTS sık görülmektedir. Primer olarak ayak tutulumu olan hastalarda bu sıklık artmaktadır. Bu nedenle RA'lı hastalarda tuzak nöropatilerine karşı dikkatli olunmalı ve tanı gerektiğinde elektrofizyolojik çalışmalarla desteklenmelidir.Anahtar Kelimeler: Romatoid Artrit, Tarsal Tünel Sendromu, Elektrofizyolojik çalışmalar, Ayak fonksiyon İndeksi.

Mehtap Kalçık
Fırat University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fibromyalji hastalarında amitriptilin ve pregabalin tedavi etkinliklerinin karşılaştırılması

Fibromyalji Sendromu (FMS); etyolojisi bilinmeyen, yaygın vücut ağrıları, belirli anatomik bölgelerde hassasiyet ve sıklıkla psikolojik sıkıntı ile karakterize eklem dışı romatizmal bir hastalıktır. Fibromyalji Sendromuna pek çok semptomun yanısıra uyku bozukluğu, psikolojik sorunlar, yorgunluk, gibi semptomlar eşlik etmektedir. Bu nedenle FMS'nin klasik tedavi yaklaşımında antidepresanlar sıklıkla kullanılmaktadır. Nöropatik ağrı da görülen hiperaljezi, allodini ve paresteziler fibromyalji sendromunda da görülmektedir. Fibromyalji Sendromunin nöropatik paterndeki bu şikayetleri nedeniyle son dönemlerde gündeme gelen pregabalin kullanımı önem kazanmaya başlamıştır.Bu çalışmada fibromyaljili hastaların tedavisinde, etkinliği kanıtlanmış olan ve sıklıkla tercih edilen amitriptilin ve nöropatik ağrıda kullanılan pregabalinin fibromyalji semptomları üzerindeki etkinliğinin karşılaştırması amaçlanmıştır.Bu çalışmaya 18 yaş ve üzeri, 1990 Amerikan Romatoloji Derneğinin (ACR) tanı kriterlerine uygun olarak FMS tanısı konmuş nöropatik ağrı paterni ön planda olan 71 kadın hasta alındı. Hastalar 2 gruba ayrıldı. 36 hastaya pregabalin 450/gün dozunda başlandı. 35 hastaya 25 mg/gün amitriptilin başlandı. Tedavi başlangıcında ve 12 hafta sonunda hastalar tekrar değerlendirildi.Hastalar FMS semptomları açısından sorgulandı. Çalışmaya katılan tüm hastalara Fibromyalji Etki Sorgulaması (FIQ), Yorgunluk Ciddiyet Skalası (FSS), Modifiye Yorgunluk Etki Skalası (MFIS), Hastane Anksiyete Depresyon Ölçeği (HADÖ), Nottingam Sağlık Profili (NHP), Mini Mental Test (MMDM) ve Leeds Nöropatik Semptom ve Bulgu Değerlendirilmesi (LANSS) uygulandı. Deneysel ağrı ölçümü için tüm hassas noktalardan (18 nokta) ve kontrol noktalarından (3 nokta) bir basınç algometresi ile basınç ağrı eşiği (BAE) ölçüldü. 18 hassas noktadan ve 3 kontrol noktasından elde edilen BAE'leri toplanarak total myaljik skor elde edildi. Bu değerlendirmelerin hepsinde tedavi sonrası iki grupta da anlamlı düzelme elde edildi (P<0,05). Tedavi sonrası yüzde değişimlerinde LANSS hariç gruplar arası anlamlı bir fark görülmedi (p>0,05). LANSS'daki yüzde değişimi pregabalin grubunda amitriptiline göre daha fazla idi. Hassas nokta BAE ve total myaljik skor değerlerinde tedavi sonrası her iki grupta da anlamlı düzelme görüldü (p<0,05). Tedavi ile bu parametrelerin yüzde değişimleri amitriptilin grubunda pregabalin grubuna göre daha fazla idi (p<0,05).Çalışmanın sonucuna göre hem amitriptilin hem de pregabalin kullanan hastalar tedaviden fayda gördüler. Ağrı, yorgunluk, uyku bozukluğu, disabilite, psikolojik değerlendirme ve kognitif fonksiyonlar üzerine her iki ilacın etkinliğinin birbirlerinden farklı olmadıkları görüldü fakat deneysel olarak ölçülen ağrıyı amitriptilinin pregabalinden daha fazla düzelttiği ve nöropatik ağrıyı ise pregabalinin daha belirgin düzelttiği gözlendi. Bu sonuçlara göre nöropatik ağrı şikayeti ön planda olan FMS hastalarında pregabalinin öncelikli olarak tercih edilmesi önerilebilir.Anahtar Kelimeler: Fibromyalji sendromu, nöropatik ağrı, amitriptilin, pregabalin, basınç ağrı eşiği

Günseli Karaca Acet
Fırat University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Osteoporozlu hastaların serum ve tükürüklerinde ghrelin ve obestatin düzeyleri ve tedavinin bunlara etkilerinin araştırılması

Osteoporoz düşük kemik kitlesi, kemiğin mikromimari yapısının bozulması sonucu kemiğin kırılganlığının ve kırık riskinin artması ile karakterize sistemik ve metabolik bir hastalıktır.Ghrelin ve obestatinin kemik metabolizması üzerine çeşitli etkilerinin olduğu bildirilmektedir.Bu çalışmada postmenapozal osteoporoz tanısı konulmuş bir grup hastada ghrelin ve obestatin hormon düzeylerine bakıldı ve tedavinin bunlara etkileri araştırıldı.Çalışmaya postmenapozal osteoporoz tanısı ilk olarak konulmuş ve buna yönelik hiç ilaç kullanmamış 36 hasta ile yaş ve cinsiyet olarak benzer hastalardan oluşan osteopenik ya da normal 21 kontrol hastası alındı.Hastaların başlangıçta fizik muayeneleri ve rutin biyokimyasal tetkikleri yapıldı. Ghrelin ve obestatin hormonlarını değerlendirmek için kan ve tükürükleri alındı. Kemik dansitometre ölçümleri yapıldı.Osteoporoz hasta grubuna stronsiyum ranelat (2 gr/gün) ve kalsiyum(1200 mg/gün) + D vitamini (800 IU/gün) verildi.Ayrıca bu hastaların Quality of Life Questionnaire of The European Foundation for Osteoporosis (QUALEFFO), Short Form 36 (SF-36) ile Nottingham Health Profile (NHP) yaşam kalitesi ölçütlerine bakıldı.Osteoporoz hasta grubunda 6 ay sonra tüm bu parametreler tekrarlandı.Çalışmanın sonucuna göre osteoporoz hasta grubu ile kontrol grubu arasında tedavi öncesi ve tedavi sonrası karşılaştırmalarda obestatin serum, açil ghrelin tükürük, desaçil ghrelin tükürük ve obestatin tükürük değerlerinde anlamlı değişmeler görüldü.QUALEFFO, SF?36 ve NHP yaşam kalitesi ölçütlerinin değerlendirmesinde; osteoporoz grubunda tedavi öncesi ve sonrasında QUALEFFO ağrı, SF?36 fiziksel fonksiyon ve NHP ağrı ve fiziksel aktivitede anlamlı iyileşmeler görüldü.Kemik mineral yoğunluğunda 6 ayın sonunda olumlu etkiler görüldü.Sonuç olarak ghrelin ve obestatin serum ve tükürük seviyelerinde tedavi öncesi ve tedavi sonrası karşılaştırıldığında bir farklılık gösterilememiş olsa da kontrollerle olan karşılaştırmalarda bahsedilen farklılığının kemik turnoverindeki tedaviyle oluşan olumlu etkinin bir sonucu olabilir.Bu da her iki hormonun osteoblastik hücrelerde proliferasyon ve diferansiasyonda etkili olduğunun bir kanıtı olabilir. Daha geniş çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: Postmenapozal osteoporoz, ghrelin, obestatin, yaşam kalitesi

Bahar Çelikbağ
Fırat University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Romatoid artritli hastalarda, ailede bakıma yardımcı kişinin yük ve sorumluluklarının sorgulanması ve hastalık şiddeti ile ilişkisi

Romatoid artrit, ilerleyici sinoviyal doku inflamasyonu ile karakterize, kemik erozyonu, kartilaj destrüksiyonu ve eklem bütünlüğünde bozulma ile giden multipl organ sistemlerini etkileyen bir hastalıktır. Çalışmamızın amacı romatoid artritli hastalarda, ailede bakıma yardımcı kişinin yük ve sorumluluklarının sorgulanması ve hastalık şiddeti ile ilişkisini belirlemek. Çalışmaya 60 RA hastası ve onların bakımından sorumlu olan yakınları alındı, ve kontrol grubu olarak 60 OA hastası ve onların bakımından sorumlu olan yakınları alındı. Hastaların ağrıları ve hastalılarının şiddeti VAS ile ve NHP (Nottingham Sağlık Profili), HAQ-Stanford Sağlık Değerlendirme Anketi, RA-QoL (Romatoid artrit Yaşam Kalitesi Ölçeği, SF-36, Hastane Anksiyete Depresyon Sorgulaması dolduruldu. Hastaların rutin kontrolleri için bakılan sedimantasyon ve CRP değerleri kaydedi. Hastaların aktivasyon durumu DAS-28 ile hesaplanarak, hastalar hafif, orta ve şiddetli olarak üç gruba ayrıldı. Hasta yakınlarına VAS ile hastanın ağrısı ve hastalık şiddetinin değerlendirilmesi, CRA (Caregiver Reactıon Assessment), CSI (Caregiver Strain İndeks) Sorgulaması dolduruldu. Objektif değerlendirme için bakım görevleri, ev görevleri ve yardım görevleri olarak gruplandırılmış görevler ve bunlar için harcadığı süre sorgulandı.Caregiver Reactıon Assessment ve Caregiver Straın Indeks hastalık aktivitesi ile karşılaştırıldığında, gruplar arasına CRA planlarda kısıtlanma' da anlamlı farklılık bulundu (p<0,05). Yine üç grup arasında CRA finansal problemler' de hastalık aktivitesiyle ilişkili olarak bulundu (p<0,05). CRA sağlık problemleri; hastalık aktivitesiyle korele bulunan diğer bir parametreydi, hastalık aktivitesi arttıkça hasta yakınının sağlık poblemleri de olumsuz olarak etkilenmekteydi.Sonuç olarak RA'da hasta bakımı önemlidir. Kronik hastalıklar hastaya bakan kişi üzerinde yüklenme oluşturmaktadır. Hastabakımı, hem hasta hem de hastaya bakan kişi açısından birçok etkenlerle bağlantılı olabilir, bu göz ardı edilmemesi gereken bir konudur. Hastalığın aktivitesi ile hastabakıcının zorlanmasının da ilişkili olabileceğini düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: Romatoid artrit, Osteoatrit, DAS?28, CRA, CSI

AileArtrit-romatoidC reaktif protein+2
Emel Sabaz Karakeçi
Fırat University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erken aksiyal spondiloartritli hastaların kemik mineral yoğunluğunun Dual Enerji X-ray Absorbsiyometri (DEXA) ile değerlendirilmesi

Spondiloartropatiler (SpA); aksiyel ve periferik eklemlerin veya tendon ve ligament insersiyonlarının inflamasyonu, tipik radyolojik özellikler ve ekstraartiküler bulgularla karakterize kronik inflamatuar hastalıklar grubudur. Ankilozan spondilit (AS), SpA grubu hastalıkların major subtipidir. Sakroiliak eklemleri ve omurgayı tutarak progresif seyir gösterir. Erken aksiyal spondiloartrit (SpA), aksiyal tutulumu baskın olan spondiloartritin klinik işaretlerini kapsayan ancak sakroiliak eklemde radyografik değişikliklerin henüz bulunmadığı hastalıktır.Bu çalışma erken aksiyal SpA'lı hastaların kemik mineral yoğunluğunun Dual Enerji X ray Absorbsiyometri (DEXA) ile değerlendirilmesi ve hastalık aktivite parametreleri ile ilişkisini araştırmak amacı ile yapıldı.Çalışmaya 29 mekanik bel ağrısı olan ve 46 erken aksiyal SpA tanısı alan toplam 75 hasta alındı. Çalışmaya 18-45 yaş arası hastalar dahil edildi. Hasta ve kontrol grubuna BASDAI, BASFİ, VAS, Nottingham Sağlık Profili, Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği, Kısa Form-36 (SF-36), HAQ-Stanford sağlık değerlendirme anketi, HAQ-SpA anketi, Ankilozan Spondilit yaşam kalitesi ölçeği (AS-QoL), Daugados Functional İndeks, Daugados Artiküler İndeks, Leeds Dizabilite Questionnaire formları dolduruldu.Hasta ve kontrol grubuna laboratuvar tetkiklerinden tam kan sayımı, rutin biyokimya, sedimantasyon, RF, CRP, HLAB27, Brucella, tiroid fonksiyon, parathormon, D vitamini, serum ALP, serum Ca ve P değerlerine bakıldı. Hem kontrol hem de SpA'lı grubun servikal, torakal ve lomber 2 yönlü ve pelvis AP grafileri çekildi. Hasta ve kontrol grubuna KMY ölçümü Dual Enerji X-Ray Absorbsiyometre (DEXA) yöntemi ile Holojic QDR Discovery Wi (S/N 84440) cihazı kullanılarak omurga (Lomber 1-4) ve kalça (femur boyun, femur ward üçgeni, femur trokanter ) ölçüldü.Hasta ve kontrol grupları L1-L4 BMD ve L2-L4 (gr/cm2) skoru açısından karşılaştırıldığında hasta grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Hasta grubu L1-L4 BMD ve L2-L4 (gr/cm2) değerleri anlamlı derecede kontrol grubundan daha düşüktü (p<0.05). Femur total BMD (gr/cm2) ve alt parametreler olan femur boyun, wards ve troch BMD (gr/cm2) skorları hasta grubunda kontrol grubuna göre daha düşük bulunmakla birlikte bu fark istatistiksel anlamlılığa ulaşamamıştır (p>0.05).Sonuç olarak çalışmamızda erken SpA'lı hasta grubumuzda kontrollere göre lomber bölge kemik mineral yoğunluğu anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0.040). Kalçada ise (femur boyun, wards, troch, total) fark bulunamamıştır. Bu sonuçlar bize erken dönemde SpA'lı hastalarda osteoporoz açısından dikkatli olunması gerektiğini ve kemik mineral yoğunluğu ölçümleri yapılmasında gecikilmemesi gerektiğini göstermektedir.Anahtar kelimeler: Erken aksiyal SpA, kemik mineral yoğunluğu, Dual Enerji X-Ray Absorbsiyometre (DEXA), hastalık aktivite parametreleri.

Absorpsiyometri-fotonHastalıkKemik dansitesi+2
Gürkan Akgöl
Fırat University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Osteoartritli hastalarda metabolik sendrom sıklığı ve metabolik sendrom varlığının osteoartritli hastaların yaşam kalitesine etkisi

Osteoartrit (OA) artriküler kartilajda fokal hasarlı alanlar, subkondral ve marjinal kemikte değişiklikler, sinovit ve kapsüler incelme ile karakterize bir eklem hastalığıdır. Obezite, hipertansiyon, dislipidemi, diabet ve insülin rezistansı eğilimi metabolik sendrom (MetS) adı altında toplanmıştır. Bu çalışmanın amacı OA'lı hastalarda MetS sıklığını araştırmak ve MetS varlığının OA'lı hastaların yaşam kalitesi üzerine etkisini incelemektir.Bu çalışmaya American College of Rheumatology kriterlerini karşılayan 150 OA'lı hasta kabul edildi ve hastalarda Ulusal Kolesterol Eğitim Programı Erişkin Tedavi Paneli 2001 kriterleri kullanılarak MetS kriterleri araştırıldı: Geniş bel çevresi ölçüm (BÇÖ) değeri, hipertansiyon, hipertrigliseridemi, azalmış yüksek dansiteli lipoprotein düzeyi ve hiperglisemi varlığı araştırıldı. Yaşam kalitesini belirlemek amacıyla her hasta için Nottingam Sağlık Profili (NHP), Kısa Form?36 (SF?36), Western Ontario and Mcmaster Universities Osteoarthritis İndeks (WOMAC), Lequesne (diz ve kalça) indeksi uygulandı ve ağrı değerlendirmesi, global değerlendirme, fonksiyonel değerlendirme için Vizüel Analog Skala (VAS) ve 100 metre yürüme süresi değeri ölçüldü.Seksen iki (%54,7) hastada MetS tespit edildi. MetS (-) ve MetS (+) hastalarda mesleğini yaparken zorlanma VAS, 100 metre yürüme süresi, NHP fiziksel aktivasyon ve yorgunluk alt başlıkları değeri ve SF?36 fiziksel fonksiyon ve fiziksel rol kısıtlanması alt başlıkları değeri anlamlı olarak farklı bulundu (p < 0,05). Diğer değerlendirmeler için gruplar arasında anlamlı fark gözlenmedi (p > 0,05).Sonuç olarak OA`da artmış MetS sıklığının olması ve MetS`in yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilemesi nedeniyle OA`lı hastalarda MetS varlığına özellikle dikkat edilemesi gerekmektredir.Anahtar kelimeler: Osteoartrit, metabolik sendrom, yaşam kalitesi

Eklem hastalıklarıEklemlerMetabolik hastalıklar+2
Ayşe Ülkü Aslan Güven
Fırat University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tek seviyeli lomber mikrodiskektomi sonrası erken dönemde yapılan aerobik egzersizin ağrı, fonksiyonellik ve işe dönüş üzerine etkisi

Bu çalışma, ilk kez tek seviyeli lomber mikrodiskektomi yapılan hastalarda cerrahiden 1 ay sonra başlanan aerobik egzersizin ağrı, fonksiyonellik ve işe dönüş üzerine olan etkilerini araştırmak üzere planlandı.Çalışmaya alınmak üzere 130 hasta değerlendirildi ve bunların 40'ı çalışmaya dahil edildi. 40 hastadan Ankara'da ikamet eden 18'i aerobik egzersiz grubuna, 22'si ev egzersiz programı verilen kontrol grubuna ayrıldı. Her iki gruba da ev egzersiz programı verildi. Aerobik egzersiz grubuna ek olarak cerrahiden 1 ay sonra başlanan toplam 20 seanslık yürüyüş bandı egzersizi verildi. Hastaların bel ve bacak ağrıları VAS (Visual Analogue Scale) skoru ile, fonksiyonellikleri Roland-Morris Özürlülük İndeksi ile, işe geri dönüşleri ise cerrahi sonrası işe dönmelerine kadar geçen gün sayısı ile değerlendirildi. Değerlendirmeler cerrahi öncesi son 1 hafta içinde, cerrahi sonrası 2. ayda ve cerrahi sonrası 8. ayda yapıldı.Her iki grupta da cerrahi öncesine göre cerrahi sonrasında, bel ve bacak ağrısı VAS skorları ile fonksiyonellik skorlarında anlamlı düzelmeler elde edildi. Fonksiyonel iyileşme, egzersiz programının hemen bitiminde aerobik egzersiz grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha fazlaydı. Ağrı skorları ve işe geri dönüş açısından aerobik egzersizin cerrahiye ek katkısı saptanmadı.Bu çalışmanın sonuçları gösteriyor ki, ilk kez yapılan tek seviyeli lomber mikrodiskektomiden 1 ay sonra yapılmaya başlanan aerobik egzersiz, ev egzersiz programına göre daha fazla fonksiyonel düzelme ile sonuçlanmaktadır. Ancak egzersiz programına devam edilmezse, fonksiyonel iyileşme de devam etmemektedir. Bizler, tek seviyeli lomber mikrodiskeketomi olan uygun hastaların cerrahiden 1 ay sonraki dönemde aerobik egzersiz yapmak için teşvik edilmelerini önermekteyiz. Tek seviyeli mikrodiskektomi sonrası erken dönemde yapılan aerobik egzersizin faydalarını göstermek için daha fazla sayıda hasta içeren, ileriye dönük, randomize kontrollü çalışmaya ihtiyaç vardır.

AerobikAğrıBel ağrısı+5
Aslı (gençay) Can
Gazi University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Egzersizin Parkinson Hastalığı üzerine etkileri

Amaç; Parkinson hastalığında egzersizlerin etkisini değerlendirmekMateryal ve metod; Bu çalışmaya Şubat 2007 ile Ocak 2009 tarihleri arasında 36 Parkinsonizm sendromlu hasta katılmayı kabul etti. Hastalar GÜTF Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon bölümüne Nöroloji bölümünden gönderilmişti. Dışlama kriterleri arasında Hoehn-Yahr 4 ve 5 evrelerinde olmak, majör depresyon tanısı almış olmak, rehabilitasyon programı sırasında ilaç tedavisinde değişiklik yapılması sekonder parkinsonizm sendromu tanısına sahip olmak yer almaktaydı. Sayılan bu dışlama kriterleri uyarınca 18 hasta çalışma dışı bırakıldı. İki hasta rehabilitasyon programını tamamlayamadı. Rehabilitasyon programı sonunda 16 hasta analiz edildi. Üç hasta rehabilitasyon programının bitmesinden altı hafta sonraki kontrola gelmedi. Son değerlendirmede 13 hasta bulunuyordu. Rehabilitasyon programı eklem hareket açıklığı, güçlendirme, germe, denge ve koordinasyon, ambulasyon, postür ve aerobik egzersizleri içeriyordu. BPHDÖ, Tinetti Denge ve Yürüme skalası, Zamanlı Kalkma Yürüme Testi değerlendirme araçları olarak kullanıldı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak bağımlı gruplar için t-testi, bağımsız gruplar için t-testi ve ki-kare testi ile analiz edildi.Bulgular; Hastaların ortalama yaşı 65,44±9,55 yıldı. Ortalama hastalık süresi 6,84±3,99 yıldı. Hastaların ortalama Hoehn-Yahr evreleri 2,63±0,72 idi. Hastalar cinse ve düşme durumlarına göre ayrıldığında tanımlayıcı özellikler ve değerlendirme parametreleri açısından farklılık yoktu. BPHDÖ skorları Tinetti Denge ve Yürüme Skorları, Zamanlı Kalkma ve Yürüme Testi süreleri analizi yapıldığında egzersiz programı bitiminde BPHDÖ bölüm 2 de(GYA bölümü) anlamlı gelişme saptandı. Hattta altı haftalık izlem süresi sonunda bu düzelmenin devam ettiği görüldü.Sonuç; Egzersizler Parkinson hastalarının işlevsel durumlarında düzelme sağlayabilir.

EgzersizFizik tedaviParkinson hastalığı+2
Gönen Mengi
Gazi University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Karpal tünel sendromu tanısında ikinci lumbrikal-interosseous latans farkı karşılaştırılmasının ve lumbrikal premotor potansiyel latansının yeri

Giris ve amaç: Karpal tünel sendromu (KTS), median sinirin el bileğindekarpal kanal içinde transvers karpal ligamanın altından geçisi sırasında olusankronik basısıdır. Tanı, klinik semptom ve bulgularla birlikte median sinir iletimçalısmalarındaki anormalliklere dayanır. Hastaların %10-15'inde elektrofizyolojiyanlıs negatif sonuç verir. Standart testlerle tanı konamayan hastalardakasılastırma testlerine basvurulabilir. Çalısmamızda bir median-ulnarkarsılastırma testi olan ikinci lumbrikal-interosseous latans farkı ve lumbrikalpremotor potansiyelin KTS tanısına katkısını arastırmak amaçlandı.Materyal-Metod: KTS ön tanısı olan hastaların 100 ve sağlıklıgönüllülerin 50 eli incelendi. KTS ön tanısı olup elektrofizyolojik olarak KTSsaptanan hastalar grup 1, KTS saptanmayanlar grup 2 ve sağlıklı gönüllüler grup 3olarak sınıflandırıldı. Grup 1 KTS var, Grup 2 ve 3 ise KTS yok olarak tekrarsınıflandırıldı. Her deneğin median ikinci parmak-bilek (Med2.PB), medianavuçiçi-bilek (MedA?B), ulnar besinci parmak-bilek (U5.PB) duyu iletim hızı,ulnar besinci parmak-bilek-median ikinci parmak-bilek duyu iletim hızı farkı(U5.PB-Med2.PB), ikinci lumbrikal-interosseous latans farkı (2-LINT), lumbrikalpremotor latansı (Premotor), median-radial birinci parmak-bilek latans farkı(MRDT) hesaplandı.Bulgular: Med2.PB, MedA?B, U5.PB-Med2.PB, 2-LINT, Premotor,MRDT değerleri KTS olan ve olmayan gruplar arasında anlamlı derecedefarklıydı. Ayrıca 2-LINT ve premotor parametreleri, sikayeti olup standart49testlerle KTS saptanamayan 50 denekten ortalama üçte birinde belirlenen cut-offdeğerinin üzerindeydi yani KTS'ye isaret etmekteydi.Sonuç: İkinci lumbrikal-interosseous latans farkı ve lumbrikal premotorpotansiyel latansı, KTS tanısında standart testlere katkıda bulunabilir

Vildan Özdoğan
Gazi University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ankizolan spondilitli hastalarda serum ve idrar neopterin düzeyleri ve klinik parametrelerle ilişkisi

1. ÖZET Ankilozan spondilit (AS) özellikle sakroiliak eklemleri ve omurgayı tutan, progresif, inflamatuar bir hastalıktır. Klinik pratikte aktivasyonun belirlenmesi ve tedavinin buna göre düzenlenmesi önemli bir sorundur. Pteridin olan neopterin (NP), interferon-gamma (IFN-y) ile uyarılan monosit/makrofaj tarafından üretilerek vücut sıvılarına salınır ve hücresel bağışıklık sistemi aktivasyonun biyokimyasal belirtecidir. Bir çok çalışmada inflamatuar hastalıklarda NP düzeylerinin hastalık aktivitesi ile ilişkisi gösterilmiştir. Bu çalışmada AS'tc NP düzeylerinin sağlıklı eşleştirilmiş kontroller ile karşılaştırılması ve hastalık aktivitesi ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Yaşları 20-63 arasında olan toplam 27 AS'li hasla yaş ve cinsiyet bakımından eşleştirilmiş 20 sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Hastaların antropometrik ölçümleri yapılarak, Bath Ankylosing Spondylitis Functional Index (BASH), Bath Ankylosing Spondylitis Functional Index (BASFI), spondiloartropatiler için modifiyc Health Assessment Questionnaire (HAQ-S) uygulandı. Ölçümlerle eş zamanlı olarak hasta ve kontrol grubunda NP düzeyleri ELISA yöntemi ile saptandı. Akut faz reaktanlarından C-reaktif protein (CRP) ve eritrosit sedimentasyon hızı (ESI I), C3, C4 çalışıldı. Serum NP düzeyleri AS'li hastalarda sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,05). Fakat aktif ve inaktif hastalar arasındaki farklılık anlamlı değildi. Serum NP düzeylerinin ESI I ve C4 ile anlamlı derecede ilişkili HAQ-S VAS ile zayıf ilişkili olduğu, BASFI, BASDAİ ve antropometrik ölçümlerle ise anlamlı derecede ilişkili olmadığı bulundu. İdrar NP düzeyleri ile hiçbir parametre arasında anlamlı korelasyon bulunamadı. Serum NP düzeyleri AS'li hastalarda yükselmekte ancak hastalık aktivitesini veya fonksiyonel durumu tam olarak yansıtamamakladır. Bu nedenle NP düzeylerinin AS'li hastalarda akut faz reaktanı olarak kullanılması uygun değil gibi görünmektedir fakat bu konu ile ilgili daha fazla ve daha uzun süreli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Ankilozan spondilit, hastalık aktivitesi, neopterin, klinik parametreler

Fatma Özkurt Zengin
Fırat University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erkeklerde osteoporoz risk faktörleri ve somatotip ilişkisi

1.ÖZETERKEKLERDE OSTEOPOROZ RİSK FAKTÖRLERİVESOMATOTİP İLİŞKİSİOsteoporoz düşük kemik kütlesi ve kemiğin mikro-mimarisinde değişiklerleözetlenen ve bunun sonucunda kemik kırılganlığının ve kırık riskinin arttığı sistemik vemetabolik bir iskelet hastalığıdır. Bu çalışmada yaşları 45-65 arasında olan erkeklerdeosteoporoz risk faktörleri ve somatotip ilişkileri araştırıldı.Çalışmaya yaşları 45-65 arasında olan ve bilinen bir metabolik ve nörolojikhastalığı olmayan 70 erkek birey alındı. Osteoporoz risk faktörleri belirleme formu tümbireylere uygulandı. Kemik mineral yoğunlukları DEXA (Dual energy x-rayabsorbsiyometri) kullanılarak standart lomber ve kalça ölçümleri alındı. Bireylerinsomatotiplerini belirlemek için antropometrik ölçümleri Heath-Carter prosedürüne göreyapıldı. Ölçümler tek bir klinisyen tarafından yapılarak kaydedildi.Bütün grupların vücut tipleri endomorfi, mezomorfi, ektomorfi olarak üç grubaayrıldı. Lomber BMD ile endomorfi, mezomorfi arasında istatistiksel olarak anlamlı birilişki bulundu. Lomber BMD ile ektomorfi arasında istatistiksel olarak anlamlı negatifbir ilişki tespit edildi. Femur total BMD ile endomorfi, mezomorfi günlük harcanankalori miktarı arasında pozitif bir ilişki ve ektomorfi arasında negatif bir ilişki tespitedildi. Lomber BMD ile yaş, el sıkma gücü, sigara kullanma süresi, günlük kullanılansigara adeti, içilen günlük çay, kahve bardak sayısı, günlük harcanan kalori miktarı,diyetle alınan kalsiyum miktarı, PTH, albümin, total protein, SHBG, testesteronarasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmadı.Çalışmamızda endomorfi, mezomorfi ve ektomorfi vücut tiplerinin osteoporozile yakından ilişkili olduğu saptandı. Osteoporoz risk faktörleri belirlenirken vücutyapılarının da dikkate alınmasının yararlı olacağı düşünüldü.Anahtar kelimeler: Osteoporoz, erkek, risk faktörleri, somatotip, kemikmineral yoğunluğu.

Mahmut Saitoğlu
Fırat University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Nöropatik ağrı tedavisinde fizik tedavi ajanlarının etkisi

Uluslararası agrı çalısma birligi nöropatik agrıyı (NA) sinir sisteminde primer bir lezyon veya disfonksiyonun neden oldugu veya baslattıgı agrı olarak tanımlamaktadır. Tedavisi güç agrı sendromları arasında bulunan NA'da bazı durumlarda yeterli tedavi saglanamamaktadır. Bu çalısmadaki amacımız NA tedavisinde fizik tedavi ajanlarının etkilerini arastırmaktır. Çalısmaya 2 hasta grubu alındı. Diyabetik periferik nöropatik agrılı (DPNA) 45 hasta ve kompleks bölgesel agrı sendromu (KBAS) tip1'li 5 hasta alındı. DPNA'lı çalısma grubuda 2 alt gruba ayrıldı. 23'ünün ayak tabanlarına %0.5 CaCI2 iyontoforezi ve 22'sine galvanik akım verildi. Hastaların hepsinin tedavi öncesi (TÖ) ve sonrası NA skalası (NAS), Stanford Saglık Degerlendirme Anketi (HAQ), LANSS agrı skalası, 50 m yürüme süresi, vizüel analog skala kullanılarak uyku kalitesi (VAS-UK) degerleri karsılastırıldı. KBAS tip1'li 5 hastanın etkilenen taraf stellat gangliyonuna ultrason (US) uygulandı. Cilt ısısı, mobilite kaybı, VAS-UK, NAS, ve LANSS agrı skalası TÖ ve sonrası degerlendirildi. DPNA alt gruplarında TS VAS-UK, LANSS agrı skalasında anlamlı düzelme görüldü. %0.5 CaCI2 iyontoforez grubunda HAQ'da düzelme oldu. Yürüme süresinde düzelme 2 alt grupda da izlenmedi. %0.5 CaCI2 iyontoforez grubunda NAS' da 8 maddede, galvanik akım grubunda 6 maddede düzelme oldu. Alt gruplar agır ve hafif olarak ayrıldıgında hafif gruplarda daha belirgin düzelmeler görüldü. KBAS tip1 hastalarda TÖ ve sonrasında cilt ısılarında ve LANSS agrı skalasında düzelme olmadı. Mobilite kaybında, VAS-UK, HAQ ve NAS `ın 2 maddesinde düzelme oldu. Bu çalısmadaki sonuçlarımız DPNA tedavisinde %0.5 CaCI2 iyontoforezinin galvanik akıma göre üstün oldugunu, fakat hafif nöropatili grupta etkinliginin daha fazla oldugunu gösterdi. Yine KBAS tip1 tedavisinde stellat gangliyona US tedavisinin yararlı olabilecegini gösterdi. Anahtar kelimeler: Nöropatik agrı, periferik diyabetik nöropatik agrı, CaCI2 iyontoforezi, kompleks bölgesel agrı sendromu, stellat gangliyon blokaj

AğrıDiabetik nöropatilerRefleks sempatetik distrofi
Arafe Yıldırım
Fırat University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Biyolojik ajan kullanan Aksiyal Spondiloartrit tanılı erkek hastalarda seksüel disfonksiyon

Spondiloartrit (SpA), omurga ve sakroiliak eklemleri tutan, ilerleyici omurga tutukluğuna ve inflamatuar bel ağrısına sahip kronik inflamatuar bir rahatsızlıktır. Ankilozan spondilit (AS) spondiloartritgrubundaki rahatsızlıkların prototipidir. AS'nin en özenmlisemptomu sakroiliak eklemleri ve omurgayı tutmasının dışında ekstraartiküler bulguları da olan sistemik bir rahatsızlıktır. Spondiloartrit hastalığı hem fiziksel hem de psikolojik birçok probleme neden olmaktadır. Bunun dışında hastaların tedavide kullandığı biyolojik ajanlar erektil fonksiyonu etkileyebilmektedir. Bu çalışmanın amacı biyolojik ajan kullanan hastalarda erektil disfonksiyonu belirlemektir. Çalışmaya 100 biyolojik ajan kullanan ve 100 biyolojik ajan kullanmayan aksiyalSpA tanılı hasta olmak üzere 200 hasta alındı. Hastaların demografik bilgileri kaydedildi. Tüm hastalara Uluslararası Erektil Fonksiyon İndeksi Anketi uygulandı. Tüm hastaların genel sağlık durumunu belirlemek için NottighamHealth Profili (NHP) uygulandı. Hastaların anksiyete ve depresyon durumu, Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HAD) uygulandı. Çalışmaya katılanlardan biyolojik ajan kullananların %86'sında erektil disfonksiyon saptanırken, biyolojik ajan kullanmayanların %69'nda erektil disfonksiyon tespit edildi. Biyolojik ajan kullananlarda kullanmayanlara göre erektil disfonksiyon istatistiksel açıdan anlamlı bir şekilde daha yüksek olarak bulundu (p≤0,01). Biyolojik ajan kullananlar ile kullanmayanlar Nottingham Sağlık Profiline göre ağrı, duygusal reaksiyonlar, uyku, sosyal izolasyon, fiziksel aktivite ve enerji alt başlıklarının tümünde istatistiksel olarak anlamlı sonuç bulunmamıştır (p≥0,05). Gruplar arası hastane anksiyete ve depresyon skorları karşılaştırıldığında biyolojik ajan kullanan grubun depresyon ortalaması5,92±4,14iken biyolojik ajan kullanmayanların 6,47±3,51olup anlamlı değildi (p≥0,05). Grupların anksiyete açısından karşılaştırıldığında biyolojik ajan kullananların ortalaması3,28±3,40iken biyolojik ajan kullanmayanların ortalaması2,52±2,54olup istatistiksel açıdan anlamlı bulunmuştur (p≤0,05). Sonuç olarak; Biyolojik ajan kullanan Spondiloartrithastalarının biyolojik ajan kullanmayanlara göre erektil disfonksiyonu istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek bulundu. Biyolojik Ajan kullanımı genel sağlık durumları üzerine etkisi bulunmamıştır. Biyolojik ajan kullananların anksiyete durumu kullanmayanlara göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde etkilenmiştir. Anahtar kelimeler: Spondiloartrit, Ankilozan Spondilit, Biyolojik Ajan, Erektil Disfonksiyon, Depresyon, Anksiyete

AnksiyeteBiyolojik ajanDepresyon+3
Burhan Şengül
Dicle University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yüzeyel radial sinir duyu iletiminin farklı yöntemlerle incelenmesi

YÜZEYEL RAD AL S N R DUYU LET MLER N N FARKLIYÖNTEMLERLE NCELENMESDr. DURUKAN TÜREÖZETGiriç ve amaç: YRS duyu iletiminin değerlendirildiği pek çok yöntemtariflenmiştir. Ancak standardizasyonun olmamasının tanıda zorluklara yol açtığıgözlemlenmiştir. Çalışmamızda temel ölçüm noktalarının saptanması ve yöntemlerinstandartizasyonu amaçlanmaktadır.Gereç ve yöntem: 10 erkek, 23 kadın sağlıklı gönüllüde YRS iletimleri dört yöntemile değerlendirildi. nterelektrod mesafesi 3 cm olacak şekilde YRS in EPL tendonuüzerinden atladığı nokta ve 2. metakarp komşuluğu, tendon ve 3 cm distalindebaşparmak üzeri, birinci ve ikinci intermetekarpal bölge ve 3 cm distali ikinci metakarpkomşuluğu noktaları antidromik olarak, başparmak üzerinden uyarımla antidromikyöntemlerde YRS uyarıldığı noktadan da ortodromik olarak kayıtlamalar yapıldı.Bulgular: Yöntemler arasında tepe-tepe amplitüdlerinde, başlangıç ve tepehızlarında anlamlı farklar saptandı. En yüksek amplitüd değerleri EPL tendonuüzerinden uygulanan iki yöntem ile elde edildi. Başlangıç hızı açısından 4. yöntem 1. ve3. yöntemden anlamlı olarak hızlı bulunurken, tepe hızı açısından 3. yöntem ilk ikiyöntemden, 4. yöntem ise 2. yöntemden anlamlı olarak hızlı bulundu. EPL üzerindenyapılan kayıtlamaların birinci intermetakarpal üçgenin tepesinden yapılana kıyaslagüvenilir oldukları saptandı. Ayrıca ortodromik iletim normalleri de oluşturuldu. YRSiletiminde başlangıç ve tepe hızı alt limitleri 53 m/sn ve 42 m/sn olarak bulundu. Tepe-tepe amplitüd alt limiti EPL tendonudan yapılan kayıtlamalar için 30 µV, aynısegmentin ortodromik yöntemi için ise 14 µV olarak bulundu.Sonuç: YRS duyu iletiminin değerlendirilmesinde yaş, cinsiyet ve VK ninsonuçlara anlamlı etkilerinin olmadığı görüldü. Testlerden birinci veya ikinci yönteminkullanılmasının daha uygun olacağı düşünüldü. Yönteme göre normallerin değişeceğininakılda tutulması gerekliliği ve üçüncü yöntemin sonuçlarının ilk ikisine göretutarlılığının daha düşük olduğu vurgulandı.

Durukan Türe
Gazi University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diz üzerine binen mekanik yükün azaltılmasının osteoartritte yürüme üzerine olan etkisi

607. ÖZETBu çalışma, diz üzerine binen mekanik yükün azaltılmasının osteoartritte yürümeüzerine olan etkisini incelemek amacıyla planlandı. Bilateral diz osteoartriti olan toplam 30kadın hasta çalışmaya alındı. Diz grafileri Kellgren ve Lawrence radyolojik evrelemeskorlamasına göre değerlendirildi. Hastaların alt ekstremite ağrı, tutukluk ve fonksiyonlarınıdeğerlendirmek için ?WOMAC (Western Ontario and McMaster Universities) Osteoartritİndeksi? ve ?Alt Ekstremite Fonksiyon Skalası (LEFS: Lower Extremity Functional Scale)?kullanıldı. Hastalar mevcut ağırlıklarında ve ağırlıklarının %10'u alındıktan sonra ?BiodexGait Trainer? cihazında yürütüldü. Yürüme sırasında hissedilen ağrı ve zorluk, yürüyüş süresi,yürüyüş mesafesi, ortalama adım döngüsü, ortalama adım uzunluğu, adım düşüm değişikliğive ekstremitede harcanan zaman değerlendirildi.Hastaların ağırlık alım sonrası yapılan yürüme testinde hissettikleri ağrı ve zorlukdüzeyi, ağırlık alım öncesi ile karşılaştırıldığında anlamlı düzeyde azalma saptandı. Ağırlıkalım sonrası yürüyüş mesafesinde, sağ ve sol adım uzunluğunda ve yürüyüş süresinde anlamlıartış, sağ ve sol adım düşüm değişikliği ile ortalama adım döngüsünde ise azalma saptandı.Sonuç olarak bu çalışma tek başına diz üzerine binen mekanik yükün azaltılmasınınsemptomlar ve yürüme üzerine olumlu etkisi olduğunu gösterdi.

Atilla Aksu
Gazi University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Behçet hastalarında el fonksiyonlarının değerlendirilmesi

Amaç: Behçet hastalığı, kronik seyirli, sistemik vaskülitler arasında yer alan ve birçok organ sistemini etkileyen bir hastalıktır. El fonksiyonları bireylerin günlük yaşam aktivitelerinde bağımsızlığını sürdürebilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Bu çalışma, Behçet hastalarında el fonksiyonlarının ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmesi ve ince motor becerilerdeki kayıpların olup olmadığının araştırılması amacıyla planlanmıştır. Gereçler ve yöntemler: Çalışmaya, Mart 2024 - Kasım 2024 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Polikliniği'ne başvuran ve Uluslararası Behçet Hastalığı Çalışma Grubu kriterlerine göre tanı almış 40 Behçet hastası ile 41 sağlıklı bireyden oluşan kontrol grubu dahil edilmiştir. El fonksiyonları Duruöz El İndeksi (DHI), Purdue Pegboard testi ve el kavrama gücü ölçümleri ile değerlendirilmiştir. Kavrama gücü değerlendirmesi için SAEHAN el dinamometresi ve pinçmetresi kullanılmış, ölçümler dominant ve nondominant eller için yapılmıştır. Hastalık aktivitesi Behçet Hastalığı Güncel Aktivite Formu (BDCAF) ile, yaşam kalitesi Sağlık Değerlendirme Anketi (HAQ) ile değerlendirilmiştir. Ağrı şiddeti, Visüel Analog Skala (VAS) ile ölçülmüştür. Gruplar arasındaki farklılıklar ve el fonksiyon kaybı ile hastalık süresi arasındaki ilişkiler istatistiksel analizlerle değerlendirilmiştir. Bulgular: Behçet hastalarında el kavrama gücü (sağ el: 25,0 ± 10,6 kg; sol el: 20,6 ± 10,3 kg) kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0.05). Lateral tutma, palmar tutma ve parmak ucu kavrama gibi el fonksiyonları Behçet hastalarında daha düşük tespit edilmiştir. Purdue Pegboard testi skorları Behçet hastalarında anlamlı şekilde düşük bulunmuş olup (p<0.001), bu durum ince motor becerilerde azalmaya işaret etmektedir. Ayrıca Duruöz El İndeksi (DHI) ve HAQ skorları Behçet hastalarında daha yüksek bulunmuş, bu da günlük yaşam aktivitelerinde kısıtlanmayı göstermektedir. VAS ile değerlendirilen ağrı düzeyi Behçet hastalarında ortalama 3.7 ± 2.4 olarak saptanmıştır. VAS ile sağ el (p<0.001) ve sol el kavrama güçleri (p<0.001 arasında negatit korelasyon tespit edilmiştir. Ayrıca VAS ile purdue1 (p<0.05) ve purdue2 skorları (p<0.05) arasında da negatif korelasyon tespit edilmiştir. Sonuç: Behçet hastalığının bireylerde el fonksiyonlarını olumsuz etkilediği görülmüştür. Bu bulgular, Behçet hastalarının rehabilitasyon süreçlerinde el fonksiyonlarının değerlendirilmesi ve el fonksiyonlarındaki kayıplarda rehabilitasyon yaklaşımlarının önemini vurgulamaktadır. Anahtar sözcükler: : Behçet hastalığı, el fonkisyonları, el kavrama, ince motor beceriler

Turgay Kaya
Dicle University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Primer Sjögren hastalarında biyolojik tedavinin uyku kalitesi ile ilişkisi: Uyku kalitesinin depresyon, yaşam kalitesi ve hastalık aktivitesi ile ilişkisi

Amaç: Sjögren sendromu, ekzokrin bez tutulumuyla seyreden kronik bir otoimmün hastalıktır. Bu çalışmada, primer Sjögren sendromu tanılı hastalarda biyolojik ajan kullanımının uyku kalitesi ile ilişkisini değerlendirmek ve uyku kalitesinin hastalık aktivitesi, depresyon ve yaşam kalitesi gibi çok boyutlu klinik parametrelerle olan ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı polikliniğine daha önce başvurmuş olup, 01/12/2024 ve 31/05/2025 tarihleri arasında kontrol için tekrar gelen, çalışmaya dahil edilme kriterlerine uyan 42 Biyolojik ajan kullanan ve 42 Biyolojik ajan kullanmayan Primer Sjögren tanılı 84 hasta alındı. Öncelikle hastaların demografik bilgileri kaydedildi. Uyku kalitesi (PUKİ) ile, anksiyete-depresyon (HADS) ile hastalık aktivitesi (ESSPRI) ve yaşam kalitesi (SF-36) ölçeği ile değerlendirildi. Bulgular: Çalışmada, biyolojik tedavi alan primer Sjögren hastalarında ANA pozitifliği anlamlı derecede düşük bulunurken (p=0.046), tanı süresi daha uzundu (p=0.043). Kadınlarda uyku kalitesi erkeklere göre belirgin şekilde kötüydü (p=0.004). Hassas/şiş eklemi olan hastalarda PUKİ skorları daha yüksekti (p=0.012). Abatacept kullananlarda uyku kalitesi daha iyiydi (p=0.036). Korelasyon analizinde, PUKİ puanları ile ESSPRI-ağrı, ESSPRI-yorgunluk, ESSPRI toplam puanı, anksiyete ve depresyon skorları arasında pozitif; yaşam kalitesi parametreleri ile negatif ilişki saptandı (p<0.05). Sonuç: Çalışmamız, primer Sjögren hastalarında biyolojik tedavinin uyku kalitesi ve ilişkili parametreler üzerindeki etkilerini ortaya koymuştur. Bulgularımız, özellikle kadın hastalarda ve hassas eklemi olanlarda uyku bozukluklarının daha yaygın olduğunu göstermektedir. Abatacept kullanımının uyku kalitesinde iyileşme ile ilişkili olması, bu tedavinin potansiyel faydalarını işaret etmektedir. Ayrıca, uyku bozukluklarının ağrı, yorgunluk, depresyon ve yaşam kalitesi ile güçlü şekilde ilişkili olduğu saptanmıştır. Bu sonuçlar doğrultusunda, Sjögren hastalarında uyku kalitesinin rutin değerlendirmesinin yapılması ve biyolojik tedavi seçeneklerinin bu parametreler göz önünde bulundurularak planlanması önerilmektedir.

Helin Akıncı
Dicle University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Behçet hastalarında serum follistatin-like protein 1 düzeyi ile hastalık aktivitesi arasındaki ilişkinin araştırılması

Behçet Hastalığı (BH), kronik, alevlenme ve iyilik dönemleri ile seyreden, arteryel ve venöz tipte, değişik çap ve yerleşimdeki tüm damarları tutabilen sistemik bir vaskülit olarak tanımlanmaktadır. BH'nın etyolojisi tam olarak aydınlatılamamış olsa da genetik, immünolojik, çevresel faktörler, geçirilmiş enfeksiyonlar, damar endotel patolojileri vepıhtılaşma bozuklukları sorumlu tutulmaktadır. Günümüzde hala BH'nın kesin bir tedavisi yoktur. Ayrıca progresyonu ve terapötik yanıtı tam olarak tahmin edebilen spesifik biyobelirteçler mevcut değildir. BH'nin patogenezinde rol alan hücresel ve moleküler mekanizmaların daha iyi anlaşılması hastalığın tedavisinde yeni stratejilerin geliştirilmesine olanak sağlayacaktır. Son yıllarda, inflamasyonda ve immün sistem hücrelerinin fonksiyonlarının düzenlenmesinde Follistatin-like protein 1 (FSTL-1)'in önemli bir rolü olduğunu ortaya koyan birçok çalışma yapılmıştır. FSTL-1'in immün sistemdeki rolü tam olarak anlaşılamamış olsa da FSTL-1 için hem pro-inflamatuar hem de anti-inflamatuar fonksiyonlar bildirilmiştir. FSTL-1'in insan inflamatuar hastalıklarındaki olası rolü, ilk olarakRomatoid Artrit'li(RA) hastaların sinovyal dokusundan izole edilerek gösterilmiştir. Ayrıca RA, ülseratif kolit, sistemik lupus eritematozus, sjogren sendromu, sistemik skleroz ve polimiyozit/dermatomiyozit gibi çeşitli otoimmün hastalıklarda serum FSTL-1 seviyeleri önemli ölçüde yüksek bulunmuştur. Makrofajlarda ve fibroblastlarda FSTL-1'in aşırı ekspresyonu, IL-1beta, TNF-alfa ve IL-6 dahil olmak üzere pro-inflamatuar sitokinlerin aktivitesini arttırmış ve hayvan deney modellerindenormal farelerde ciddi artrite neden olmuştur. FSTL-1 nötralizasyonunun, kollajen doku hastalığı ilişkili artrit (CİA) fare modellerinin artritik eklemlerinde IFN-gamave kemokin ligand 10 üretimini engelleyerek artriti iyileştirdiği gösterilmiştir. Bu çalışmamızda; birçok inflamatuar hastalığın patogenezinde rolü olduğu çeşitli çalışmalarla orta konmuş, mezenkimal kökenli bir glikoprotein olan FSTL-1'in, inflamatuar bir vaskülit olan BH'nda serum düzeylerini saptamak ve hastalık aktivasyonu ile olan ilişkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı polikliniklerine, Haziran-Eylül 2019 tarihleri arasında başvuran 1990 Uluslararası Behçet Hastalığı Çalışma Grubu Kriterlerini karşılayan yeni tanı ve takipli 45 hasta dahil edildi. Kontrol grubu olarak, yaş ve cinsiyet açısından hasta grubu ile uyumlu olan 36 sağlıklı gönüllü çalışmaya alındı. Hasta ve kontrollerden periferik kan örnekleri alındı veserum FSTL-1 düzeyleriELİSAyöntemiyleölçüldü. Hasta ve kontrol grubunun serum FSTL-1 düzeyi karşılaştırıldığında, hasta grubunda anlamlı yüksek saptandı (p<0.001). Kadın hastalarda serum FSTL-1 düzeyleri erkek hastalara göre anlamlı yüksek saptandı (p=0.029). Kadın ve erkek hastalar karşılaştırıldığında, Behçet Hastalığı Anlık Aktivite Form (BHAAF) skoru kadın hastalarda anlamlı yüksek bulundu (p=0.008).Ayrıca ESH ile serum FSTL-1 düzeyleri arasında pozitif korelasyon saptandı(p=0,006). FSTL-1, BH'nın patogenezinde rol alabilir ve hastalık aktivasyonunun belirteçlerinden biri olabilir.

Behçet hastalığıFollistatinFollistatin like protein 1+1
Mesut Demir
Dicle University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Behçet hastalarında serum HIF-1 alfa düzeylerinin ve hastalık aktivitesiyle ilişkilerinin araştırılması

Behçet hastalığı (BH) ataklarla seyreden, uzun süreli bir seyir gösteren ve etyolojisi tam olarak bilinmeyen sistemik bir hastalıktır. Temel patolojisi vaskülit olan hastalık, deri ve mukoza belirtilerine ek olarak göz, eklem, vasküler, pulmoner, gastrointestinal, ürogenital, kardiyak ve nörolojik sistem tutulumları gösterebilmektedir. Patogenezinde enfeksiyon ajanları, immün mekanizmadaki bozukluklar ve genetik faktörlerin etkili olabileceği savunulmuştur. Fakat patogenez net olarak bilinmemektedir. Günümüzde hala BH'nin kesin bir tedavisi yoktur. BH'nin patogenezinde rol alan hücresel ve moleküler mekanizmaların daha iyi anlaşılması hastalığın tedavisinde yeni stratejilerin geliştirilmesine olanak sağlayacaktır. Hipoksi ile indüklenebilir faktörler (HİF'ler) immün hücre metabolizmasını ve fonksiyonunu kontrol etmek için temel unsurlardır. Hipoksi tarafından indüklenen faktör-1 (HIF-1); immünolojik yanıt, hemostaz, vaskülarizasyon ve anaerobik metabolizmanın düzenlenmesinde önemli bir proteindir. Yeni çalışmalar HIF-1α'nın Sistemik Lupus Eritomatozus (SLE), Romatoid Artrit (RA), Tip 1 Diabetes Mellitus (T1DM), Multipl Skleroz (MS), Psöriyazis ve Inflamatuar Barsak hastalıkları ( IBD) gibi otoimmün hastalıklarda önemli bir rol oynadığını ortaya koymuştur. Bu çalışmada amacımız; Behçet hastalarında HİF-1α'nın serum düzeylerini değerlendirmek ve HİF-1α'nın hastalık aktivitesiyle olan ilişkilerini araştırmaktır. Çalışmaya 1990 Uluslararası Behçet Hastalığı Çalışma Grubu Kriterlerini karşılayan 44 hasta ve yaş-cinsiyet olarak hasta grubuyla uyumlu olan, bilinen hastalığı olmayan 41 sağlıklı gönüllü alındı. Hasta ve kontrollerden periferik kan örnekleri alındı. Serum HİF-1α düzeyleri enzyme-linked immunosorbent assay (ELİSA) ile ölçüldü. Her 2 grupta cinsiyet (p=0,898), yaş (p=0,845), sigara kullanımı (p= 0,898) açısından anlamlı fark bulunmadı. BH ve kontrol grubunda ortalama serum HIF-1α seviyeleri sırasıyla 14.63 (10.02-208.88) pg / ml ve 17.21 (9.95-196.28) pg / ml olarak ölçüldü. Serum HİF-1α (p=0,275) değerleri açısından hasta ve kontrol grubu arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. ESH, CRP, cinsiyet, yaş ile serum HIF-1α düzeyi arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı. WBC ile serum HIF-1α düzeyleri arasında pozitif korelasyon saptandı (p=0,048). Kadın ve erkek hastalar karşılaştırıldığında, Behçet Hastalığı Anlık Aktivite Form (BHAAF) skoru kadın hastalarda anlamlı yüksek bulundu (p=0.007). Ayrıca BHAAF skoru ile ESH arasında pozitif korelasyon saptandı (p=0,004). HİF-1α' nın BH hastalığındaki rolünün belirlenmesi için daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.

Behçet hastalığıHIF-1aHastalık şiddeti indeksi+1
Özlem Er Sağlam
Dicle University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

El fleksör tendon yaralanmalarında rehabilitasyon sonuçları

82 injuries and 45.9 % improvement in the hand which is zone V injuries. This is statistically significant (p<0.05). This results are corroborates evidence that early mobilization and hand therapy appear to play an important part in the postoperative management of flexor tendon injuries.

Yasemin Soytürk Özseren
Gazi University
2006
00