Anabilim Dalı

Genel Cerrahi Anabilim Dalı

Fırat University

336

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda iskemik ve normal sol kolon anastomoz modelinde resveratrolün anastomoz iyileşmesi üzerine etkisi

Anastomoz kaçakları gastrointestinal sistem cerrahisinin en korkulan komplikasyonlarıdır. Günümüzde her türlü cerrahi, teknik ve medikal gelişmeye karşın anatomoz kaçağının yüksek mortalite ve morbidite oranları araştırmacıları iyileşmeyi pozitif yönde etkileyebilecek ajanlar üzerinde çalışmaya yönlendirmiştir. Resveratrol (RSV;3,5,40-trihidroksi-trans-stilben) üzüm kabuğu ve kırmızı şarapta bulunan doğal polifenolik bir bileşik olup antioksidatif, antiinflamatuar, antibakteriyel, antifungal, antikanserojenik, antimutajenik, kardiyoprotektif ve nöroprotektif etkileri olan bir ajandır. Çalışmamızın amacı oral RSV uygulamasının iskemik ve normal sol kolon anastomozlarında iyileşmeye olan muhtemel etkisinin incelenmesidir.Seksen beş adet erkek Wistar albino cinsi rat randomize olarak, her biri 10'ar denekten oluşan sekiz grup ile 5 denek içeren sham grubuna ayrıldı. Deneklere normal şartlar altında ve iskemi modelinde sol kolon anastomozu uygulanarak orogastrik yolla RSV verildi. Gruplar ameliyat sonrası 4. ve 7. günlerde sakrifiye edilerek anastomoz iyileşmesi, patlama basıncı, doku hidroksiprolin düzeyi, biyokimyasal inceleme ve histopatolojik parametreler kullanılarak değerlendirildi.RSV uygulamasının hem 4 hem de 7. günde iskemik ve normal ortamda patlama basınçları ve doku hidroksiprolin düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı artışa yol açtığı görüldü (p<0.05). Biyokimyasal analizde RSV uygulamasının istatiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte SOD düzeylerinde artış ve MDA değerlerinde düşüş eğilimi yarattığı görüldü. Histopatolojik incelemede RSV uygulamasının normal anastomoz sonrası 4. günde inflamasyonu anlamlı düzeyde azalttığı, iskemik anastomoz uygulanan grupta ise inflamasyon ve mukozal iskemi skorunu anlamlı düzeyde düşürdüğü görüldü(p<0.05). Gruplar ameliyat sonrası 7. gün özellikleri açısından incelendiğinde, normal anastomozlu grupda RSV'nin inflamasyon ve notrofil oranında anlamlı düşüş oluşturduğu, iskemik anastomoz modelinde ise inflamasyon, notrofil oranı ve mukozal iskemi skorunu anlamlı düzeyde azalttığı bulundu (p<0.05).Çalışmamız sonucunda oral RSV uygulamasının normal ve iskemik koşullar altında patlama basınçları, anastomotik hidroksiprolin düzeyleri ve histopatolojik parameterelere olumlu etki yaparak anastomoz iyileşmesini arttırdığı görülmüştür. Doku koruyucu etki mekanizmasının ortaya konabilmesi, doza bağlı değişikliklerin incelenebilmesi ve neovaskülarizasyon, inflamasyon, kollajen metabolizması iskemi ve iyileşmenin potent hücreleri üzerinde oluşturduğu olumlu etkiye neden olan hücresel olayların aydınlatılabilmesi için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

AnastomozAnastomoz-cerrahiResveratrol+1
Hüseyin Bayrak
Zonguldak Bülent Ecevit University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sıçanlarda vagotomininince barsak anastomoz iyileşmesi üzerine etkisi

Öner M.Ö. Trunkal vagotominin ince barsak anastomoz iyileşmesi üzerine etkisi: Deneysel çalışma.AMAÇ: Trunkal vagotomi mide kanseri ve morbid obezite operasyonları sırasında bazen zorunlu olarak yapılmaktadır. Bu hastalarda, mide rezeksiyonları sonrası ince barsak anastomozları uygulanmaktadır. Bu anastomozlarda ki yara iyileşmesi olayı postoperatif başarıyı etkileyen en önemli etkendir.Abdomende parasempatik sistem tamamen nervus vagus 'dan gelen liflerle sağlanır. Vagotomi sonrası abdomen de sempatik sistem hakim olur ve gastrointestinal sistem organlarında fizyoloji tamamen sempatik sinir sistemine dayanarak çalışır. Bu durumun anastomoz iyileşmesi üzerine olası etkileri bilinmediğinden anastomoz iyileşmesi üzerine etkisi araştırıldı. Deneyde Wistar sıçanlarda trunkal vagotominin etkilerini ince barsak anastomoz iyileşmesi modelinde çalıştık.GEREÇ VE YÖNTEM: Kırk adet erkek Wistar albino cinsi sıçan, her biri 8'er denekten oluşan beş gruba ayrıldı. Grup I kontrol grubu olup sadece ince barsak anastomozu yapıldı 0. Gün sakrifiye edildi. Grup II İnce barsak anastomozu yapıldıktan sonra 4. Gün sakrifiye edildi. Grup III vagotomi ile birlikte ince barsak anastomozu yapıldıktan sonra 4. Gün sakrifiye edildi. Grup IV ince barsak anastomozu yapıldıktan sonra 7. Gün sakrifiye edildi. Grup V `de, vagotomi ile birlikte ince barsak anastomozu yapıldı ve 7. Gün sakrifiye edildi.Tüm gruplarda anastomoz patlama basıncı ölçümü ve anastomoz hattı doku hidroksiprolin düzeyi biyokimyasal olarak ölçüldü.BULGULAR: 4. gün de vagotomisiz anastomoz grubu ile karşılaştırıldığında hidroksiprolin düzeyleri vagotomi grubunda anlamlı bulunmazken (p>0,05), patlama basınçları anlamlı yüksek bulunmuştur(p<0,05). Yedinci gün ise patlama basıncı ve hidroksiprolin düzeyi anlamlı derecede vagotomi grubunda yüksek bulunmuştur(p<0,05).SONUÇ: Bu çalışmada sıçanlarda yapılan ince barsak anastomoz iyileşmesine vagotominin olumlu etkisi tespit edilmiştir. Bu çalışmada vagotominin iyileşme mekanizmaları üzerine etkisi çalışılmamış olsa da cerrahide vagotomi ve anastomoz uygulamaları devam ettiği sürece üzerinde detaylı çalışmalar yapmaya değecek bir konu olarak görünmektedir.Anahtar Kelimeler: Vagotomi , Anastomoz, İnce barsak, Yara iyileşmesi

AnastomozBağırsak-inceSıçanlar+2
Muzaffer Önder Öner
Zonguldak Bülent Ecevit University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tıkanma sarılığı olan ratlarda vagotominin ince barsak anastomoz iyileşmesi üzerine etkisi

Amaç: Tıkanma sarılığı, sistemik inflamatuar sitokinler, serbest oksıjen radikalleri antioksidan sistem ve lipit peroksidasyonu gibi çeşitli fizyopatolojık yollarla birçok sistemi ve yara yeri iyileşmesini etkilemektedir. Bu çalışma ana safra kanalı ligasyonu yoluyla mekanik ikter geliştiren ve vagotomi yapılan hayvan modelinde barsak anastomozu iyileşmesini araştırmak amaçlı yapılmıştır. İntestinal devamlılığın sağlanmasında anastomozlar cerrahın vazgeçilmez işlemleri olmuşlardır. Son yarım yüzyılda birçok çalışma yapılmış olmasına rağmen anastomoz komplikasyonları yüksek mortalite ve morbidite oranlarını korumaktadır. Vagotominin ince barsak kan damarları üzerine etkisi incelenmiştir. Ancak anastomoz iyileşmesi üzerine etkisi incelenmemiştir. Çalışmamızda vagotominin ve sarılığın anastomoz iyileşme parametreleri incelenerek ince barsak anastomozu üzerine etkisi irdelenecektir. Pozitif verilerin elde edilmesi anastomoz kaçaklarının giderilmesi açısından literatüre katkıda bulunacaktır.

AnastomozBağırsaklarKolestaz-ekstrahepatik+5
Serap Çağlayan Çabalak
Zonguldak Bülent Ecevit University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Resolvin D1'in ratlarda cerulein ile oluşturulan akut pankreatite ve bağlı akciğer hasarı üzerine etkisi

Demet Sümer ''Resolvin D1'in ratlarda cerulein ile oluşturulan akut pankreatite ve bağlı akciğer hasarı üzerine etkisi'' Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, Genel Cerrahi, Uzmanlık Tezi, Zonguldak, 2013. Giriş-Amaç: Akut pankreatit (AP) inflamatuvar bir hastalıktır. Masif inflamasyon ortaya çıkan proinflamatuvar sitokinler, proteazlar ve reaktif oksijen ürünlerinin etkisi ile artmaktadır. Tüm bu maddelerin dolaşıma katılmaları ile çoğu zaman sistemik komplikasyonlar ortaya çıkar, özellikle akciğer hasarı görülür. Resolvin D1 (RvD1) kuvvetli anti-inflamatuvar etkilidir, özellikle polimorfonükleer lökositlerin aktivitelerini sınırlar ve fonksiyonlarını düzenler. Biz bu çalışmada RvD1'in AP ve buna bağlı olarak ortaya çıkan akciğer hasarı üzerindeki etkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ratlar (30 adet ) üçerli gruplara ayrıldı, 1) Kontrol grubu 2) cerulein ile indüklenen AP grubu 3) AP oluşumunu takiben RvD1 ile tedavi edilen RvD1 grubu. Ratlara intraperitoniyal (ip) olarak salin veya cerulein (50 μg/kg) içeren salin solüsyonu 5'er saatlik aralar ile uygulandı. RvD1 (100 ngr/kg) en son cerulein uygulaması ve 24 saat sonrasında ip olarak uygulandı. RvD1 enjeksiyonunun 24 saat sonrasında histopatolojik ve biyokimyasal analizler için tüm ratlar sakrifiye edildi. Sonuçlar: Pankreatit gelişimi AP grubunda artan plazma lipaz değeri ile gösterilmiştir. RvD1 tedavisinin yükselen plazma lipaz seviyesini azalttığı tespit edilmiştir. AP grubunda plazma TNF-α ve IL-1β seviyeleri ciddi olarak yükselmiş RvD1 enjeksiyonu sonrası seviyeleri azalmıştır. MDA seviyesi ve MPO aktivitesi pankreas ve akciğer dokusunda ölçülmüş ve AP grubunda Kontrol grubuna göre ciddi oranda artış saptanmıştır. RvD1 tedavisi MDA seviyesini ve MPO aktivitesini önemli oranda azaltmıştır. Cerulein verilen ratların pankreas dokusu intraasiner septalarında yüksek skora yol açan ödematöz genişleme görülmüştür. RvD1 tedavisinin pankreası hasardan koruduğu histolojik analiz skorunu azaltması ile gösterilmiştir. AP grubunda akciğer dokusunun histolojik incelemesinde ortaya çıkan hasar ödem ve lökositlerin infiltrasyonu ile gösterilmiştir. RvD1 tedavisi ile akciğer hasarı skoru azaldığı tespit edilmiştir. Tartışma ve Sonuç: Bu çalışma RvD1'in AP'in etkilerini ve AP'e bağlı gelişen akciğer hasarını engellediğini göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Resolvin D1, Akut pankreatit, Oksidatif stres

AkciğerOksidatif stresPankreatit+2
Demet Sümer
Zonguldak Bülent Ecevit University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Cilostazol'un deneysel iskemik sol kolon anastomoz modelinde iyileşmeye etkisi

Metin VARLI "Silostazol'un ratlarda deneysel iskemik sol kolonik anastomoz iyileşmesi üzerine etkisi" Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, Genel cerrahi, Uzmanlık Tezi, Zonguldak, 2014. Giriş-Amaç: Gastrointestinal sistem cerrahisinde anastomoz ile ilişkili komplikasyonlar oldukça kötü sonuçlar doğurmaktadır. Günümüze dek geliştirilmiş cerrahi, medikal ve teknik ilerlemelere karşın anatomoz kaçağının yüksek mortalite ve morbidite oranları araştırmacıları iyileşmeyi olumlu etkileyebilecek ajanlar üzerinde çalışmaya yönlendirmiştir. İskemi iyileşmeyi olumsuz yönde etkileyen en önemli faktörlerden biridir. Fosfodiesteraz inhibitörleri siklik AMP ve siklik GMP gibi hücre içi ikincil habercilerin inaktivasyonunu önleyen ve ilk olarak rat beyninde keşfedilmiş ajanlardır. Silostazol selektif fosfodiesteraz 3 inhibitörü olup periferik vasküler hastalıkta intermittan kladikasyo tedavisinde kullanılmaktadır. Temel etkisi arterlerde dilatasyon yaparak kan akımın arttırmak ve trombosit agregasyonunu baskılayarak koagülasyonu önlemek şeklindedir. Bu noktadan hareketle silostazolun anastomozlarda primer kaçak nedeni olarak görülen iskeminin negatif etkilerini ortadan kaldırabileceği hipotezini oluşturduk. Çalışmamızın amacı oral Silostazol uygulamasının iskemi oluşturulmuş sol kolon anastomoz modelinde iyileşmeye olan etkisinin incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Otuz iki adet erkek Wistar albino cinsi rat randomize olarak, her biri 8'er denekten oluşan dört grup oluşturuldu. Deneklere normal ve iskemik sol kolon anastomozu uygulandı. Deney grubuna oragastrik yöntemle 10 mg/kg/gün dozunda silostazol verildi. Anastomoz iyileşmesi ameliyat sonrası 4. günde, patlama basıncı, doku hidroksiprolin düzeyi, histopatolojik parametreler ve biyokimyasal analiz kullanılarak değerlendirildi. Gruplar: Otuz iki adet rat randomize şekilde 4 gruba ayrıldı. GRUP A: Standart anastomoz GRUP B : Standart anastomoz+silostazol GRUP C: İskemik anastomoz GRUP D: İskemik anastomoz+silostazol Bulgular: Silostazol uygulamasının 4. günde iskemi oluşturulmuş ve oluşturulmamış ortamlarda patlama basınçları ve doku hidroksiprolin düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı artışa yol açtığı görüldü (p<0.05). Histopatolojik incelemede iskemik anastomoz uygulanan silostazol almış grupta inflamasyon ve mukozal iskemi skoru anlamlı düzeyde düşük bulundu (p<0.05). Silostazol uygulanan normal anastomozlu grupta inflamasyon ve nötrofil oranı anlamlı düzeyde düşük bulunurken, iskemik anastomoz uygulanan grupta ise inflamasyon, nötrofil oranı ve mukozal iskemi skoru anlamlı düzeyde düşük bulundu (p<0.05). Silostazol uygulanan gruplar kontrol gruplarıyla karşılaştırıldığında süper oksit dismutaz düzeyleri anlamlı yüksek, malondialdehid miktarları ise anlamlı olarak düşük bulundu. Sonuç: Deneysel iskemik kolon anastomozu modelinde silostazol uygulamasının patlama basınçları, hidroksiprolin düzeyleri, biyokimyasal ve histopatolojik parameterelere olumlu etki yaparak anastomoz iyileşmesini arttırdığı görülmüştür. Doza bağlı değişikliklerin incelenebilmesi, iskemi etkisini azaltan doku koruyucu etki mekanizmasının ortaya konabilmesi ve neovaskülarizasyon, inflamasyon, kollajen metabolizması ve iyileşmenin potent hücreleri üzerinde oluşturduğu olumlu etkiye neden olan hücresel olayların aydınlatılabilmesi için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Kolon Anastomozu, Silostazol, Hidroksiprolin.

Anastomoz-cerrahiCerrahi-sindirim sistemiCilostazol+7
Metin Varlı
Zonguldak Bülent Ecevit University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda intestinal iskemi reperfüzyon hasarı modelinde humaninin olası anti-apoptotik ve anti-inflamatuar etkilerinin araştırılması

İntestinal iskemi/Reperfüzyon (İ/R) hasarı, mezenter arter embolisi, ciddi travmalar, majör vasküler ve abdominal cerrahiler sırasında/sonrasında görülebilmektedir. Özellikle akut mezenter iskemi sonrasında yüksek oranlarda mortalite bildirilmiştir. İn-vitro ve in-vivo çalışmalarda, Humaninin (HN) anti-apoptotik, anti-inflamatuar ve anti-oksidatif etkileri gösterilmiştir. HN'in 14. pozisyonda serin/glisin değişikliği ile elde edilen analoğu (HNG) daha fazla sitoprotektif etkiye sahiptir. HN'nin intestinal İ/R hasarı üzerindeki etkileri ile ilgili yayınlanmış herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada HNG'in deneysel intestinal İ/R hasarına etkileri araştırılmıştır. Çalışma her grupta 8 rat olacak şekilde 4 grupta yapıldı. Tüm gruplarda süperior mezenterik arter (SMA) diseke edildi. Kontrol grubunda (Grup K) ek işlem yapılmadan 3. saatte ince bağırsak doku örneği alındı. İ/R grubunda SMA klemplenerek 60 dk iskemi, ardından 120 dk reperfüzyon sağlandıktan sonra ince bağırsak doku örneği alındı. 3. gruba İ/R grubundan farklı olarak iskemiden 1 saat önce 2 mg/kg dozdan (HİR grubu), 4. gruba ise HİR grubundan farklı olarak reperfüzyondan 10 dk önce 2 mg/kg dozdan HNG intraperitoneal olarak verildi (HİHR grubu). Reperfüzyon hasarının belirlenmesinde histopatolojik analizde Chiu'nun mukozal iskemi skalası, apoptozisin değerlendirilmesinde apoptotik hücre sayımı, biyokimyasal analizde doku süperoksit dismutaz (SOD) aktivitesi ve ileri düzey oksidasyon protein ürünleri (AOPP) düzeyi değerlendirildi. p<0,05 değeri anlamlı kabul edildi. Mukozal hasar HİR ve HİHR gruplarında İ/R grubuna göre azalmış olsa da, fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,088). Anti-apoptotik etki HİR ve HİHR gruplarında gözlenmesine rağmen, istatistiksel olarak sadece HİHR ve İ/R gruplarının karşılaştırılmasında anlamlı fark görüldü (p<0.05). SOD ve AOPP düzeyleri açısından gruplar arasında anlamlı fark izlenmedi (p=0.620/p=0,690). Bu çalışmada İ/R modelinde uygulanan HNG'nin İ/R hasarını önlemede koruyucu etkileri olduğunu, ancak istatistiksel anlama ulaşmadığını gördük. HN'in intestinal İ/R hasarına etkilerinin daha geniş örneklem gruplarında çalışılması uygun olacaktır.

ApoptozisPeptidlerReperfüzyon+4
Selçuk Özkan
Zonguldak Bülent Ecevit University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Preoperatif stoma yerinin işaretlenmesinin, postoperatif stoma komplikasyonları, stomaya adaptasyon ve hasta yaşam kalitesi üzerine etkisi

Ostomi her ne kadar hastaların mevcut durumunu iyileştirmek amacıyla açılsa da bireylerin tüm yaşantısını etkilemektedir. Ostomi bireyin yaşam tarzı ve kalitesini kaçınılmaz olarak değiştirmektedir. Açılan ostomi geçici veya kalıcı olabilmektedir. Ostomi açılmasının en sık sebebi olan kolorektal kanser cerrahisinde her ne kadar sfinkterleri koruyarak yaşam kaliteleri arttırılmaya çalışılsa da bazı hastalarda sfinkterlerin korunması mümkün olamamakta ve kalıcı stoma oluşturulmaktadır. Yapılan çalışmalarda kalıcı veya geçici stomalı hastaların mevcut duruma adapte olma, stoma bakımı, normal sosyokültürel ve fiziksel aktivitelerine devam edememe gibi pek çok problemle karşılaştıklarını ortaya koymuştur. Hastalar bu ve benzer nedenlerden dolayı kendilerini sosyal olarak soyutlayabilmektedir. Aynı zamanda stomaya bağlı ortaya çıkabilen komplikasyonlar ve sorunlar nedeniyle stoma, yaşam kalitelerini ve adaptasyonlarını daha da bozabilmektedir. Bu yüzden bu çalışmanın amacı: Ostomi açılan hastalarda, ostomi yerinin operasyon öncesinde işaretlenen hastalarla işaretlenmeyen hastalar arasında stoma komplikasyonları, stomaya uyum ve hastaların yaşam kalitesi açısından fark olup olmadığının araştırılması. Ostomi yeri adaptasyon sorunlarını belirlemek, ostominin hastalarda günlük aktivitelerinde kısıtlamaya yol açıp açmadığının saptanması ve ostomi yerinin işaretlenmesiyle yaşam kalitelerinin değişip değişmediğinin saptanması. Bu çalışma için Bülent Ecevit Üniversitesi Etik Kurul Komitesinden onay alındı. BEÜTF genel cerrahi servisinde 2014-2017 yılları arasında ostomi açılan 112 hasta çalışmaya alındı. Çalışmaya dahil edilme kriterleri şunlardı: Hastahanemizde ostomi açılan OBYUÖ ve yaşam kalitesi formunu doldurmayı kabul eden, ve stoma birimince takip edilen çalışmamıza katılmaya olur veren ek psikolojik rahatsızlığı olmayan, mental durumu uygun olan hastalar dahil edilmiştir. Uygun hastalara ameliyat sonrası 4.haftada, stoma ve yara bakım polikliniğindeki kontrollerinde ameliyat sonrası yaşam kalitelerini ve ostomiye adaptasyonu sorgulayan OBYUÖ ve SF 36 yaşam kalitesi formu uygulandı. Aynı zamanda hastalar ostomi ve yara bakım ünitemizde postoperatif takiplerinde ostomi komplikasyonları açısından klinik olarak takip edilmiş ve kayıt altına alınmıştır. Çalışmaya dahil edilen popülasyonun demografik özellikleri değerlendirildiğinde, 112 hastanın 58'i (%51,8) erkek, 54'ü (%48,2) kadındır. Olguların yaşları 26 ile 88yıl arasında değişmekte olup ortalama 58,45(59,00±10,14 standart sapma) yaş yıldır. 41 hastanın (%36.6) ostomi yeri işaretlenmiş, 71 hastanın (%63,3) ostomi yeri işaretli değildi.

OstomiYaşam kalitesi
Sezgin Mutlu
Zonguldak Bülent Ecevit University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tiroidektomi yapılan hastalarda preoperatif ince iğne aspirasyon biyopsisi ve serum vasküler endotelial büyüme faktörü ile postoperatif patolojik tanı ve vasküler endotelial büyüme faktörü reseptör düzeylerinin ilişkisi

Tiroid nodülleri fizik muayene ile erkeklerde %2, kadınlarda %10 civarında tespit edilmektedir. Tiroid neoplazilerinin fizyopatolojisinde birçok molekül tanımlanmıştır. Özellikle neoplazilerin agresivitesi ve metastazı ile ilişkilendirilen HGF, PDGF, EGF, TGF α ,IGF I-II, FGF, TSH, Östrojen, HCG, GH, VİP ve VEGF dir. Vasküler endotelyal büyüme faktörü reseptörleri öncelikle endotelyal hücrelerde bulunmakta olup tanımlanmış 3 tipi vardır. VEGFR-2, primer olarak VEGF tarafından aktive edilen ve anjiogenezin en önemli mediatörlerinden biridir. Çalışmamızda tiroid hastalarının serum VEGF seviyeleri ve nodül içi doku VEGFR düzeyleri ile tiroid ince iğne aspirasyon biyopsi sonuçlarını ve final patoloji sonuçlarını karşılaştırarak arada anlamlı bir ilişki olup olmadığını araştırdık. Nodüler guatır nedeniyle endokrin cerrahi konseyinde operasyon kararı alınan ve TİİAB yapılan tek cerrah tarafından opere edilen 75 hastanın yaş, cinsiyet, TİİAB, patolojik tanı, serum VEGF ve doku VEGFR2 düzeyleri karşılaştırıldı. Serum VEGF düzeyleri ile doku VEGFR2 düzeyleri TİİAB sonuçları ile karşılaştırıldığında serum VEGF düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmazken doku VEGFR2 düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü. (p:0,042) bu farka malignite şüpheli grubun neden olduğu görüldü. Histopatolojik tanı ile Serum VEGF düzeyleri ve doku VEGFR2 grupları arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.011). Serum VEGF düzeyleri histopatolojik tanılarla ikili karşılaştırıldığında papiller tiroid karsinomu ile nodüler hiperplazi ve tiroidit arasında istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülürken foliküler adenomla ilişkisinde istatistiksel fark gözlenmemiştir. Serum VEGF ile doku VEGFR2 grupları arasında ki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p:0.001) ve yapılan ikili karşılaştırılmalarda farkın doku VEGFR2' nin >%60 grubunda olduğu görülürken bu farkın papiller tiroid karsinomu tarafından sağlandığı görüldü. Sonuç olarak; İİAB sonuçlarının doku VEGFR2 düzeyleri ile karşılaştırılmasında maliğnite şüphesi olarak rapor edilen hastaların patolojik nodüllerinde VEGFR2 düzeyinin diğer gruplara oranla anamlı şekilde yüksek olduğu bulundu ve histopatolojik tanı ile karşılaştırıldığında papiller tirodi kanseri saptanan hastalarda hem serum VEGF düzeyleri hem de dokuda VEGFR2 düzeyleri anlamlı olarak yüksek bulunurken doku VEGFR2 düzeyleri ile serum VEGF düzeyleri arasındada %60 üzeri reseptör ekspresyonu olan grupta artmış VEGF düzeyi olacak şekilde anlamlı bir ilişki saptanmıştır.

Ali Gençoğlu
Zonguldak Bülent Ecevit University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Laparoskopik kolesistektomi operasyonlarında operasyon sonrası akut ve kronik safhada gelişen ağrının elektroakupunktur ile kontrolü

ÖZET Safra kesesi ameliyatı sırasında safra kesesi alınan hastaların ameliyat sonrası hem ameliyat kesisine hemde kolesistektomiye bağlı insizyon yerinde ve sağ omuza yansıyan ağrıları olmakta ve bu ağrılar hastanın ameliyat sonrası konforunu ve hareketlerini kısıtlamaktadır. Bu çalışmamızda hastaların ameliyat sonrası ağrılarını azaltmak için elektroakupunktur uygulanması, uygulanan akupunkturun ağrı kesici kullanım ihtiyacını azaltması üzerine etkisi araştırılması amaçlanmıştır. Karın ağrısı şikayetleri ile başvuran, yapılan tetkiklerinde safra kesesimde taş tespit edilen hastalar rastgele olarak herbiri 25 hastadan oluşan üç ayrı gruba alınarak, birinci gruba elektroakupunktur uygulanmaksızın rutin postoperatif analjezi protokolü uygulandı. İkinci gruba 3 gün boyunca sabah akşam elektroakupunktur uygulandı, üçüncü gruba 3 gün boyunca sabah- akşam ve birer hafta arayla 1 ay boyunca elektroakupunktur uygulandı. Hastalarda akut ağrının değerlendirilmesinde preoperatif, postoperatif 2, 24 ve 48. saatte lineer ağrı skorlama tablosu (VAS) kullanıldı. Kronik ağrının değerlendirilmesinde ise birincisi kronik karın ağrısının insidansını, ikincisi ağrıyı karakterize edip kronik ağrının fonksiyonlar üzerine etkisini ve üçüncüsü ise ağrının şiddetini tayin etmeye yönelik üç anket çalışması uygulandı. Hastalara postoperatif 2. saatte VAS skorları belirlenerek 1mg/kg dozundan Meperidin intramüsküler (im) olarak uygulandı. Elektroakupunktur (EA) olarak alternatif akım 60 Hz ve 20 dk süreyle tatbik edildi. Nokta seçiminde Liv 3, Li 4, PC 6, Sp 6, St 25, St 36, Gb 34, BL 19 noktaları kullanıldı. Ameliyat öncesinde yapılan skorlamada gruplar arasında istatistiksel olarak hiçbir fark bulunmazken (p>0.05), postoperatif erken dönem ağrı değerlendirilmesinde ameliyat sonrası 2 ve 24 saat akupunktur uygulanan gruplarda kontrol grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı olarak düşük ağrı skorları elde edildi (p<0,05). Ancak 48.saat anlamlı bir farklılık izlenmedi (p>0.05). Birinci aydaki kronik ağrı değerlendirilmesinde ise kronik ağrı insidansı ve ağrının neden olduğu aktivite kısıtlılığı, ağrı şiddetinin tayininde gruplar birbiri ile karşılaştırıldığında anlamlı farklılık izlenmedi (p>0,05) Laparoskopik kolesistektomi operasyonlarında postoperatif elektro akupunktur uygulanması erken dönem ve birinci ay sonuçları itibari ile daha az ağrı, daha az ağrı kesci kullanımı ile çok daha yüz güldürücü sonuçlara sahip yeni bir uygulamadır. Anahtar Kelimeler: Laparoskopik kolesistektomi, Ağrı, Elektroakupunktur

AkupunkturAkupunktur tedavisiAğrı+5
Mustafa Mulla
Fırat University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Fekal peritonit varlığında karın kapatılmasında PRP'nin (Plateletten zengin plazma) fasya iyileşmesi üzerine etkileri

ÖZET Karın ön duvarı fasyasının iyileşmesi yara iyileşmesi ile aynı prensibe dayanmaktadır . Karın ön duvarı fasyasının iyileşme hızı ve kalitesi başta enfeksiyon olmak üzere yara iyileşmesini etkileyen faktörlere bağlıdır. Fasya iyileşmesi yara iyileşmesi ve doku yenilenmesi ile yakından ilişkilidir. İnsizyonel herniler cerrahi girişimin bir komplikasyonu olarak düşünülür. Bu hernilerin büyük çoğunluğu karın ön duvarını ilgilendirir. İnsizyonel herniler önemli iş gücü kaybına, morbidite hatta mortaliteye sebep olmaktadır. Karın ön duvar fasya iyileşmesinin gerek hastaya ait gerek cerrahi işleme ait faktörlerden etkilendiği ve bunun insizyonel herni için risk oluşturduğu bilinmektedir. Trombositlerin, çeşitli hücrelerin ve özellikle kök hücrelerin aktive edilmesinden sorumlu birçok biyoaktif proteinleri salgıladığı ve böylece doku yenilenmesini ve iyileşmesini hızlandırdığı artık iyi bilinmektedir. Trombositten (plateletten) zengin plazma (PRP) çok miktarda trombosit, büyüme ve pıhtılaşma faktörlerini içermektedir. PRP dokuların iyileşmesi ve yenilenmesi amacıyla ilgili yapıya uygulanır. Bu çalışmada deneysel olarak fekal peritonit oluşturulmuş ratlarda daha önce denenmemiş bir tekniği uygulayarak lokal olarak kullanılan PRP'nin yara iyileşmesi üzerine olan olumlu etkilerini göz önünde bulundurarak fasya iyileşmesi üzerindeki etkisinin ne olacağını araştırmayı amaçladık. Bu çalışmada her grupta yedişer olacak şekilde toplam 28 rat kullanıldı. Grup 1 (Kontrol grubu); fekal peritonit oluşturulmadan primer fasya tamiri yapıldı, Grup 2; Fekal peritonit oluşturulmadan primer fasya tamiri yapıldı ve lokal olarak PRP uygulandı, Grup 3; Fekal peritonit oluşturularak primer fasya tamiri yapıldı, Grup 4; Fekal peritonit oluşturularak primer fasya tamiri yapıldı ve lokal olarak PRP uygulandı. Araştırma kapsamında histolojik olarak; hücre infiltrasyonu, neovaskülarizasyon, fibroblast aktivasyonu ve kollajen birikimi, biyokimyasal olarak ise doku hidroksiprolin, TNF α ve TGF β düzeyleri ölçüldü. TNF α düzeyleri PRP uygulanan gruplarda kontrol gurubuna kıyasla yüksek tespit edildi (P<0.001). TGF- β değerleri ise sadece peritonit varlığında PRP uygulanan grupta yüksek tespit edildi. Doku hidroksiprolin düzeyleri bakımından gruplar arasındaki farklılıklar önemli bulunmadı (P>0.05). Yangısal hücre infitrasyonu ve kollajen birikimi bakımından gruplar arasında farklılıklar önemli bulunmadı (P>0.05). Ancak, neovaskülarizasyon ve fibroblast aktivasyonunun, PRP uygulanan ve peritonit varlığında PRP uygulanan gruplarda önemli düzeyde arttığı, peritonitli grupta ise azaldığı saptandı. PRP'nin histolojik ve biyokimyasal yara iyileşme parametrelerinden hücre infiltrasyonu, kollajen birikimi ve doku hidroksiprolin seviyesinde belirlenen artışın önemli olmadığını, aksine neovaskülarizasyon, fibroblast aktivasyonu ve TNF α düzeyinde artışın saptanmasının ise önemli olduğu ve iyileşmeyi hızlandırdığı tespit edilmiştir. PRP'nin yara iyileşmesi üzerine olumlu etkilerini göstermek için birçok cerrahi alanda yapılacak çalışmalar ile klinik uygulamalarda önemli bir yer alacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Plateletten zengin plazma, fasyaiyileşmesi, yara iyileşmesi

AbdomenCerrahiCerrahi-abdominal+4
Kenan Binnetoğlu
Fırat University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kliniğimizde rektum kanseri tanısıyla ile ameliyat edilen hastaların geriye dönük değerlendirilmesi

ÖZET Fırat Üniversitesi Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği'nde Ocak 2008-Aralık 2013 tarihleri arasında rektum kanseri tanısı ile ameliyat edilen hastalar geriye dönük olarak değerlendirildi. Palyasyon cerrahisi uygulanan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Rektum kanseri tanısıyla ameliyat edilen hastaların, demografik parametreleri, ameliyat öncesi klinik ve laboratuvar verileri, ameliyat bulguları, çıkarılan piyesin histopatolojik değerlendirme parametreleri ve ameliyat sonrası takip verileri değerlendirildi. Ameliyat edilen 70 hastanın 30'u (%43) kadın, 40'ı (%57) erkek idi. Ortanca yaş 61 olup 29 ile 87 arasında değişmekteydi. Tümörlerin 12'si (%17) distal, 23'ü (%33) orta, 35'i proksimal rektum yerleşimliydi. Ameliyat öncesi ortanca karsinoembriyojenik antijen değeri 3 IU/ml (0-215) idi.24 hastaya neoadjuvan kemoradyoterapi verildi. Hastaların 13'üne (%19) laparoskopik, 57'sine (%81) açık cerrahi ile rezeksiyon uygulandı. Hastalardan 15'ine (%21) anterior rezeksiyon, 51'ine (%73) aşağı anterior rezeksiyon, 4'üne (%6) abdominoperineal rezeksiyon yapıldı. Ortalama çıkarılan lenf nodu sayısı 17±1 olup 1 ile 52 arasında değişmekteydi. Metastatik lenf nodu sayısı ise ortalama 2.1±0.6, metastatik lenf nodlarının toplam lenf nodu sayısına oranı 0.14±0.03 olarak bulundu. Ortalama lenf nodu çapı 0.7±0.1 idi.Tümör evresi: hastaların 6'sı (%8) Evre 0, 7'si (%10) Evre I, 22'si (%32) Evre II, 26'sı (%37) Evre III, 9'u ise (%13) Evre IV idi. 28 Hastaya adjuvan kemoterapi, 9 hastaya adjuvan kemoradyoterapi verildi. Ortanca takip süresi 12 ay (1-58), ortanca genel sağ kalım 27 aydı. Sonuç olarak; ameliyat edilen 70 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Yapılan tek ve cok değişkenli analizler sonrası: tümörün nihai evresinin, ameliyat öncesi CEA ve CA 19-9 değerlerinin, ameliyatın elektif oluşunun ve metastatik lenf nodunun genel sağ kalım açısından anlamlı oldugu bulundu. Bu prognostik faktörlerin saptanmasının, tedavinin planlanmasında önemli yeri olacağının kanaatine varıldı Anahtar Kelimeler: Rektum kanseri, prognostik faktörler, genel sağkalım

CerrahiNeoplazmlarPrognoz+4
Serdar Gürsul
Fırat University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Preoperatif radyoterapi almış kolondaki anastomotik yara iyileşmesine yeni bir NF-?B inhibitör'ü olan celastrol'ün etkileri.

Kolorektal kanserlerdeki altın standard, cerrahi rezeksiyondur. Rezeksiyonu sonrası lokal rekürrens oranları için genellikle %30'ye yakın rakamlar bildirilmektedir (28).Rektum kanserlerinde preoperatif radyoterapi uygulamasının günümüz tedavi protokollerinde artan bir kabul görmektedir. Birçok çalışmada preoperative radyoterapinin rektum tümörlerinde rezektabiliteyi arttırdığı, lenf nodu metastazı insidansını ve lokal nüksü azalttığı gösterilmiştir (1, 6, 8, 72). Ancak uygulanan radyoterapinin de olumsuz etkileri bulunmaktadırRadyasyonun bu olumsuz etkileri nedeniyle yara iyileşmesi gecikir ve anastomoz kaçağı oranlarında artış tespit edilmiştir (82). Anastomoz kaçağı %0-35 sıklıkta ortaya çıkmaktadır.Bu çalışmada ağırlıkları 250-300 gr olan 64 adet Wistar-Albino erkek rat kullanıldı Grup 1 ( Kontrol grubu); kolon rezeksiyonu ve re-anastomoz yapıldı. Grup 2 (RT grubu); anastomoz öncesi radyoterapi 6-MV ışın üreten bir lineer akseleratör kullanılarak 5 gün ve her gün 5 Gy standart fraksiyonlarda toplam 25 Gy verildi. Grup 3 (Celastrol grubu) ratlara 5 gün boyunca 1:10 oranındaki dimethyl formamide (DMF):PBS (pH 7.2) solüsyonunda 1 mg/ml olacak şekilde çözüldü. Ratlara preoperatif radyoterapi süresince yani 5 gün boyunca 3 mg/kg/gün dozunda intraperitoneal olarak verildi. Grup 4 (RT + Celastrol grubu) 5 gün preoperatif radyoterapi ve celastrol verildi. Her dört grupta postop 3. ve 7. günlerde patlama basınçları ölçüldü, anastomozdan örnek alındı. Sonrasında ratlar sakrifiye edildi.3.gün sakrifiye edilen gruplar ?a?, 7. gün sakrifiye edilen gruplar ?b? olarak isimlendirildi.Ratlarda; morbidite, mortalite oranları hesaplandı. Anastomozların patlama basınçları, dokuda hidroksiprolin düzeyi ölçüldü. anastomotik Dokuda yara iyileşmesinin histopatolojik analizi yapıldı. ELISA yöntemi ile NF-?B aktivitesinin ölçümü yapıldı.İstatistik değerlendirme için ANOVA yöntemi kullanıldı ve P < 0.05 değeri anlamlı olarak kabul edildi.Kontrol grubunun 3. ve 7. gündeki patlama basınçları, sadece radyoterapi uygulanan grupta elde edilen patlama basınçlarına göre anlamlı olarak yüksek bulundu (3. gün P < 0.05 ve 7. gün P < 0.01). Oysa celastrol grubu ile RT + celastrol gruplarında elde edilen ortalama anastomoz patlama basınçlarının kontrol grubu ile kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi (P > 0.05).Kontrol grubunda 3. ve 7. günde tespit edilen hidroksiprolin düzeyleri, radyoterapi uygulanan grupta tespit edilen hidroksiprolin düzeylerine göre anlamlı oranda yüksek bulundu (3. günde 0.323 µg /mg'e karşın 0.255 µg /mg; P < 0.05 ve 7. günde 0.352 µg /mg'e karşın 0.271 µg /mg; P < 0.01 ). Kontrol grubu ile celastrol ve RT + celastrol gruplarının 3. ve 7. gün hidroksiprolin düzeyleri karşılaştırıldığında üç grup arasında anlamlı fark olmadığı tespit edildi (P > 0.05 ).Radyoterapi uygulanan grupta 3. ve 7. günde tespit edilen NF-?B düzeyleri, kontrol grubunda tespit edilen NF-?B düzeylerine göre anlamlı oranda yüksek bulundu (P < 0.05). Kontrol grubu ile celastrol ve RT + celastrol gruplarının 3. ve 7. günde tespit edilen NF-?B düzeyleri karşılaştırıldığında üç grup arasında anlamlı fark olmadığı tespit edildi (P > 0.05).Sonuç olarak çalışmamızda, celastrol'un özellikle kolorektal cerrahide preoperatif veya postoperatif radyoterapi sonrası anastomoz iyileşmesine destek olabileceği sonucuna varılmıştır.

Anastomoz-cerrahiCelastrolKolon+6
Özlem Samur
Gazi University
2010
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda pnömoperitoneumun intravazal fibrinolitik sisteme etkisi

Amaç: Pnömoperitoneumla ilişkili tromboembolik olaylar veya intravazal fibrinolizis artışı arasındaki etyolojik farkların hangi faktörlerle ilişkili olduğu açık değildir. Bu çalışmada pneumoperitoneum süresi ve pneumoperitoneum oluşturmak için kullanılan basınç düzeyi ile ilişkili olarak koagülasyon kaskadı ve fibrinoliziste yer alan parametrelerin pneumoperitoneum ile ilişkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır. Materyaller ve Metodlar: Çalışma 5 grup ve her grupta 6 rat olacak şekilde oluşturuldu. Pneumoperitoneum düşük basınç (8 mmHg), normal basınç (12 mmHg) ve 30, 60 dakika olarak farklı sürelerde oluşturuldu. Grup 1 de hiçbir işlem uygulanmadı. Belirlenen sürenin bitiminde tüm ratlardan fibrinojen, D-dimer, doku plazminojen aktivatörü (tPA), plazminojen activator inhibitor-1 (PAI-1) ve trombinle aktive edilebilen fibrinoliz inhibitor antijeni (TAFI) ölçümü için kan numuneleri alındı. Bulgular: tPA özellikle kısa süreli 12 mmHg basınç uygulanan grup IV'de yüksek iken uzun süreli 12 mmHg basınç uygulanan grup V'de düşük olarak bulundu (p=0.04). Tüm gruplarda TAFI değerlerinde düşme gözlenmekle birlikte özellikle basıncın arttığı ve 12 mmHg basıncın uzun süreli uygulandığı grupta bu düşüş istatistiksel olarak daha anlamlı olarak bulundu (p<0.05). Tüm gruplar birlikte değerlendirildiğinde fibrinojen, D-Dimer, PAI-1 değerleri bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05). Tartışma: Sonuç olarak pnömoperitoneumun koagülasyon sistemi üzerine olan etkilerinin, uygulanan basınç ve süreye bağlı olarak değişebileceği ortaya konulmuştur. Standart basınçlarda dahi sürenin uzaması özellikle fibrinolizis ile ilişkili komplikasyonları artırabilir. Pnömoperitoneum sırasında süre ve basınç değişikliği koagülasyon sisteminde değişikliğe neden olabilir.

Kürşat Dikmen
Gazi University
2010
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda angiotensin konverting enzim inhibitörü olan lisinopril ve fosfodiesteraz tip v inhibitörü olan sildenafilin adezyon oluşumu üzerine etkileri

Postoperatif adezyonlar önemli ancak henüz çözümlenememiş bir problemdir. Devam eden çalışma ve gelişmelere rağmen en iyi ihtimalle dahi adezyon oluşumu insidansı düşürülmüş ancak adezyon gelişimi tamamen engellenememiştir. Yapılan bazı çalışmalarda ACE inhibitörü olan lisinoprilin adezyonları azalttığı gösterilmiştir ve fosfodiesteraz tipV inhibitörü olan sildenafilin mezenterik yatakta kanlanmayı artırdığı gösterilmiş dolayısı ile iskemiyi azaltarak adezyonları önleyebileceği düşünülmüştür. Bu çalışma sildenafil, lisinopril ve bu ikisinin kombinasyonun laparatomize ratlarda adezyon oluşması üzerine etkilerinin karşılaştırılması amacıyla yapılmıştır.Ağırlıkları 180-220gr arasında, Wistar-Albino cinsi 40 adet erkek rat 4 eşit gruba bölündü. Ratların çekum duvarında ve sağ alt kadranda batın ön duvarındaki peritonda abrazyon oluşturulduktan sonra, grup 1'e %0.9 NaCl, grup 2'ye Lisinopril, grup 3'e Sildenafil ile Lisinopril, grup 4'e sildenafil oral olarak uygulandı.Adezyon formasyonu skoru açısından kontrol grubu ile diğer gruplar kıyaslandığında istatiksel olarak anlamlı farklılık vardı( p ? 0.001). İlaç uygulanan bütün gruplarda adezyon formasyonu azalmıştı. Ancak kombine grup ile tekli gruplar kıyaslandığında istatiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı.Anahtar kelimeler: Adezyon, sildenafil sitrat, lisinopril

AdezyonlarLisinopril
Serdar Coşkun
Fırat University
2008
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Farklı yamalar tip ı ve tip ııı kollajen formasyonunu etkiliyor mu?- Deneysel çalışma

İnsizyonel herniler laparatomilerin önemli bir bölümünü oluşturur ve abdominal operasyonların majör komplikasyonları arasında kalırlar. Bildirilen insidans değişkenlik göstermekle birlikte %2-11 arasında kabul edilir. İnsizyonel hernilerin tek tedavi seçeneği cerrahidir. İnsizyonel hernilerin tedavisinde primer onarım ve prostetik materyaller ile onarım yer alır. Bu noktada ?hangi yamayı kullanalım?? sorusunun cevabı ise ?nüks oranı en az olan yamayı kullanalım? olmalıdır. Bundan dolayı kollajen Tip I/III oranları önem arzetmektedir. Kollajen Tip I/III oranı azalmışşa nüks artmaktadır. Bu çalışmada en çok kullanılan prostetik materyallere (prolen, mersilen, parietex, e PTFE) karşı oluşan kollajen Tip I/III oranları deneysel olarak araştırıldı.Çalışmada, 50 adet rat, prolen, mersilen, parietex, e PTFE ve kontrol olmak üzere 5 gruba ayrıldı. Tüm ratların batını orta hat insizyonla açılarak kesi fıtığı oluşturuldu. Periton emilebilen sütürle primer kapatıldı. Daha sonra retrorektus alana bu 4 değişik yama yerleştirildi ve emilmeyen sütürlerle tesbit edildi. Rektus üst fasyası ve cilt emilmeyen sütürlerle kapatıldı. Kontrol grubunda ise primer onarım yapıldı. 30 gün sonra daha önceki insizyon alanları geçilerek yamalara ulaşıldı. Yamaların üzerindeki ve kenarındaki skar dokularından, ayrıca kontrol grubundan örnekler alındı. Histokimyasal olarak bu örneklerde kollajen Tip I/III oranı belirlendi.Sonuç olarak, kollajen Tip I/III oranı en yüksek prolen grubunda daha sonra sırasıyla mersilen, parietex grubundadır. e PTFE ve kontrol grubunda ise eşittir ve en düşük orandadır. Tüm grublar arasında anlamlı fark bulunmuştur. Ayrıca her bir grub yamanın kenar ve üst kısmından alınan örneklerde kollajen Tip I/III oranları aynı bulunmuştur. Prolen grubunda nüks en az, e PTFE ve kontrol grubunda ise en fazla görülmektedir.Anahtar Kelimeler: Yama, İnsizyonal Herni, Kollajen

Haci Ahmet Baktır
Fırat University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel olarak l-arginin ile oluşturulan akut pankreatit modelinde trimetazidinenin etkileri

Akut Pankreatit morbidite ve mortalitesi yüksek bir hastalıktır. Fizyopatogenezi henüz net olarak aydınlatılamamıştır. Ancak pankreatit'te sonuçta vasküler harabiyetle birlikte intenstisyel ödem, kanama ve pankreas ile çevre dokularda yağ nekrozu gelişmektedir. Trimetazidine, antiiskemik, antioksidan ve kardiyoprotektif bir ajandır. Bu çalışmanın amacı, trimetazidine'nin akut pankreatit üzerine olan etkilerinin araştırılmasıdır.Çalışmada; ağırlıkları 180-220gr arasında, Wistar-Albino cinsi 45 adet erkek rat 3 eşit gruba bölündü. Grup1(n=15)'e intraperitoneal %0,9 NaCl enjeksiyonu yapıldı. Grup2 (n=15) ve Grup3 (n=15)'e L-arginin verilerek akut pankreatit oluşturuldu. Grup 3 (n=15)' e akut pankreatit oluşturulduktan 30 dakika ve 12 saat sonra trimetazidine 5 mg/kg/gün olacak şekilde iki eşit doz halinde intraperitoneal verildi. Tüm Ratların 24 saat sonra genel anestezi altında karınları açılarak pankreas dokuları çıkarılıp, histopatolojik inceleme yapıldı. Kan alınarak serumda amilaz, TNF-alfa, İL?1b, İL?6, LDH, AST ve ALT düzeylerine bakıldı.Tedavi grubunda AST, ALT, Amilaz, İL-1b, İL-6, TNF-alfa ve histopatolojik olarak pankreas dokusunda ödem, hemoraji, asiner hücre nekrozu ve perivasküler enflamasyon düzeyi çalışma grubuna göre belirgin olarak düşük izlendi (p ? 0.001).Sonuç olarak; trimetazidine akut pankreatit'in erken döneminde biyokimyasal ve histopatolojik değişiklikleri belirgin şekilde gerileterek pankreası korumaktadır.

Akan Yeniçerioğlu
Fırat University
2008
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Meme kanserli hastalarda kanser dokusu ve kan VEGF -C düzeylerinin level 1-2-3 aksiller lenf bezlerine metastazla ilişkisi ve metastatik lenf bezleri VEGF -C düzeyleri

Vasküler endotelyal growth faktör (VEGF) -C'nin güçlü lenfanjiyogenik etkiye sahip olduğu ve çeşitli tümör tiplerinde artmış lenfatik metastaz ile birlikte olduğu gösterilmiştir. Meme kanserinde de lenfatik metastaz ve VEGF-C ilişkisi fazlaca çalışılmış ancak aksiller tutulum düzeylerini etkileyip etkilemediği hususunda herhangi bir çalışmaya rastlanılmamıştır.Bu klinik çalışmada, hem tümöral dokuda hem de düzeylerine göre ayrılan lenf nodlarında VEGF-C'nin immünohistokimyasal (İHK) olarak ekspresyonunu belirleyerek lenfatik metastazla ve diğer prognostik faktörlerle olası ilişkisini bulmayı amaçladık. Ayrıca kanser dokusu VEGF-C ekspresyon miktarının, aksiller lenf bezi tutulumunda düzeyleri etkileyip etkilemediğini belirlemeyi amaçladık.Çalışmaya meme kanseri nedeni ile kliniğimize başvuran ve modifiye radikal mastektomi (MRM) uygulanması planlanan 16 hasta dahil edildi. Hastaların bilgilendirilmiş onamları alındıktan sonra tümöral meme dokusunda ve düzeylerine göre ayrılmış lenf nodlarında VEGF-C ekspresyonu İHK olarak belirlendi.Sonuç olarak, hem tümöral dokuda hem de düzeylerine göre ayrılan lenf nodlarında VEGF-C seviyesi ile lenfatik metastaz arasında istatistiki olarak anlamlı ilişki gözlendi. Ancak kanser dokusu VEGF-C ekspresyon düzeyinin tutulan lenf bezleri düzeylerini etkilemediği tesbit edildi. Ayrıca tümördeki VEGF-C seviyesi ile östrojen reseptör ve progesteron reseptör pozitifliği arasında negatif korelasyon olduğu gözlendi. c-erbB2 pozitifliği, lenfovasküler invazyon ve kapsül invazyonu ile tümörde VEGF-C seviyesi arasında pozitif korelasyon mevcuttu. Bu çalışma ile VEGF-C'nin meme kanserinde lenfatik metastaz ile ilişkili olası bir prognostik faktör olduğu görüldü.

Meme hastalıklarıNeoplazmlar
İbrahim Mungan
Fırat University
2008
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel künt karaciğer travması oluşturulan ratlarda bakır, çinko ve vitamin kompleksinin (Cernevit®) kullanımının karaciğer iyileşmesi üzerine etkileri

Künt travma sonrası solid organ yaralanmaları sık gözlenmektedir. İlerleyen görüntüleme yöntemleri sayesinde birçok vaka opere edilmeden takip edilebilmektedir. Günümüzde nonoperatif tedavi sıklığı artmaktadır. Bu nedenle solid organ yaralanmalarında iyileşmeyi arttırıcı ajanların araştırılmasına devam edilmektedir. Bu çalışmada bakır, çinko ve vitamin kompleksinin oluşturulan künt karaciğer travması sonrası karaciğer iyileşmesi üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık.Çalışmada Wistar Albino türü 32 adet rat kullanıldı. Ratların tamamına genel anestezi uygulandıktan sonra özel olarak hazırlanmış platformda künt travma oluşturuldu. Daha sonra her grupta 8 rat olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Grup I'e herhangi bir tedavi verilmedi, Grup II'ye orogastrik çinko, Grup III'e orogastrik bakır ve Grup IV'e intraperitoneal Cernevit Flakon® tedavisi verildi. Travma sonrası üçüncü günde laparatomi yapılıp vena kava inferiordan kan örneği alındı ve ardından ratlar sakrifiye edilerek karaciğer total eksize edildi. Kan örneklerinden AST, ALT, LDH tayini yapıldı, histopatolojik incelemede karaciğerdeki inflamasyon derecesi ile Ki-67 boyanma yüzdeleri değerlendirildi.Anestezi ve travma uygulaması sonrası her gruptan birer rat eksitus oldu. Bu ratlar çalışmadan çıkarıldı. AST, ALT ve LDH düzeyleri Grup I'de diğer gruplardan daha yüksekti (p<0.05). Grup II ve III'te diğer gruplara göre anlamlı enzim düşüşleri tespit edildi (p<0.05). Grup IV'te kontrol grubuna göre anlamlı enzim düşüşü saptanmadı (p>0.05). Karaciğerdeki inflamasyon skoru Grup I'de diğer gruplara göre daha yüksek olarak tespit edildi (p<0,05). Grup II'de inflamasyonda kontrol grubuna göre çok belirgin bir düzelme görüldü (p<0,05).Ki-67'nin en düşük yüzdesi Grup I'de tespit edildi ve bu değer Grup II ve III'e göre anlamlı olarak daha düşüktü (p<0,05). En yüksek Ki?67 yüzdesi Grup II'de tespit edildi ve bu yükseklik diğer gruplardan anlamlıydı (p<0,05). Grup IV'te ki Ki-67 yüzdesi Grup I'e yakın (p>0,05) iken Grup II ve III'e göre anlamlı derecede düşüktü (p<0,05).Sonuç olarak, künt karaciğer travması sonrası bakır ve çinko uygulamasının karaciğer dokusunda inflamasyonu azalttığı, iyileşmeyi arttırdığı ve karaciğer enzim düzeylerinde azalmayı sağladı. Cernevit Flakon® kullanımının ise enzim düzeylerinde azalma yapmazken, inflamasyon düzeyinde azalma yaptı.

Yusuf Ziya Cerrahoğlu
Fırat University
2008
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel olarak oluşturulan peritonit modelinde farklı sütür materyallerinin kolon anastomozu güvenliğine etkileri

Kalın barsakta hem patojen mikroorganizmaların fazlalığı, hemde kollojenaz enzim aktivitesinin yüksekliği nedeniyle anastomoz kaçağı riski gastrointestinal traktın diğer yerlerine göre daha yüksektir. Genel cerrahi kliniklerinde gerek elektif gerekse acil kolon ameliyatlarında kirli batın olması durumunda özellikle sol kolona yapılacak girişimlerde primer anastomozdan kaçınılmakta ve çok basamaklı prosedürler tercih edilmektedir. Bu deneysel çalışmada peritonitli ortamda sol kolon anastomozlarında farklı sütür materyallerinin anastomoz güvenliği açısından karşılaştırılması amaçlandı.Bu çalışma, Fırat üniversitesi deneysel araştırma merkezinde Wistar-Albino cinsi 21 adet rat üzerinde 3 eşit gruba ayrılarak yapıldı. Orta hat laparatomi sonrası pelvik peritonun 2 cm üzerinden sol kolon tam kat kesildi. Fekal kontaminasyon için lümen içindeki gayta yaralanmanın çevresine bulaştırıldı. Daha sonra karın iki kat üzerinden (fasia ve cilt ) 3/0 ipeklerle devamlı olarak kapatıldı. 1 gün sonra genel anestezi altında batın tekrar açıldı. Kolon anastomozuna başlamadan önce batın SF ile yıkandı. 1. gruptaki ratlara kolon anastomozu için vicryl + ipek, 2.gruptaki ratlara kolon anastomozu için PDS, 3. gruptaki ratlara kolon anastomozu için Coated vicryl plus antibakteriyal sütür ile ipek kullanıldı.Postoperatif 10. günde relaparatomi yapılarak anastomoz hattında doku hidroksiprolini, anastomoz patlama basınçları ve histopatolojik değerlendirme yapıldı. Anastomoz patlama basıncı ortalama değer verileri en yüksek Grup III'de tespit edildi (p<0.05). Doku hidroksiprolin düzeyi ortalama değer verileri en yüksek Grup III'de izlendi (p<0.005 Grup I-III, Grup II-III). Histopatolojik bulgular üç grup içinde değerlendirildiğinde barsak dokusunda iyileşme skoru en iyi olan Grup III'tü (p<0.005 Grup I-III).Sonuç olarak antibakteriyal sütür kullanımının peritonitli ortamda rezeksiyon primer anastomozda anastomoz güvenliğini diğerlerine göre daha fazla artırdığı görülmüştür

Zülfü Arıkanoğlu
Fırat University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda deneysel parsiyel hepatik rezeksiyon sonrası Ghrelin'in karaciğer rejenerasyonu üzerine etkisi

Karaciğer, organizmanın en büyük organı olup, metabolik fonksiyonların düzenlenmesin de büyük rol oynar. Bu nedenle karaciğer rezeksiyonları sonrası majör komplikasyonlar da sık olarak ortaya çıkmaktadır. Karaciğer rejenerasyonunun kontrol edilebilir yaygın bir işlem haline gelmesi modern cerrahideki en önemli aşamalardan birisidir. Ratlarda growth hormon uyarımı, karaciğerde kütlesel büyüme, hücre sayısında ve extraselüler doku miktarında artış sonucunda büyümeye ve vücut ağırlığında artışa neden olur. Ghrelin büyüme hormonu salgılanması, enerji metabolizması ve iştah regülasyonu üzerine etkilidir. Bizim bu çalışmada ki amacımız ghrelin'in karaciğer rejenerasyonu üzerine olan etkilerini araştırmaktı.Bu çalışma da 30 adet Wistar Albino türü rat kullanıldı. Ratlara genel anestezi altında parsiyel hepatektomi uygulanıp, Grup I'deki ratlara intraperitoneal serum fizyolojik, Grup II'deki ratlara intraperitoneal ghrelin uygulandı. Gruplar 24 saat, 48 saat, 7 gün yaşatılan ve beşer rattan oluşan alt gruplara ayrıldı. Belirtilen süre sonunda ratlar eter anestezisi sonrası dekapite edilip kan örnekleri alındı ve serum AST, ALT, ALP, GGT, Ghrelin, Growth hormon, PTZ düzeyleri ölçüldü. Sonra relaparatomi uygulanıp total hepatektomi yapıldı ve alınan karaciğerden doku ghrelin düzeyi ve Ki-67 ekspresyon düzeyi değerlendirildi.Grup II'deki elde edilen morfolojik ve biyokimyasal parametreler grup I ile karşılaştırıldığında rölatif karaciğer ağırlığı, AST, ALT, ALP, GGT, albumin, PTZ, serum açile ve doku desaçile ghrelin düzeylerinde anlamlı farklılık gözlendi (p<0,05). Fakat rejenerasyonun proliferatif göstergesi olan Ki-67 boyanma yüzdesi ve growth hormon düzeylerinde anlamlı bir artış gözlenmemiştir (p>0,05)Sonuç olarak çalışmamızda ghrelinin rejenerasyonunu gösteren indirek bulgular da pozitif sonuç elde edilmişken direk bulgularda anlamlı bir sonuç bulunamamıştır. Bu ghrelinin antiproliferatif etkisinden kaynaklanmış olabileceği düşünülmüştür. Ghrelinin karaciğer rejenerasyonuna katkısı çalışmamızda tespit edilmemiştir.Anahtar kelimeler: Parsiyel Hepatektomi, ghrelin, karaciğer rejenerasyonu, growth hormon

Ahmet Bozdağ
Fırat University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel olarak L-arginin ile oluşturulan akut pankreatit modelinde sildenafil sitratın etkileri

Akut Pankreatit günümüz tıpdaki tüm gelişmelere rağmen önemli bir morbidite ve mortalite kaynağı olarak yerini korumaktadır. Bu hastalığın nedenine yönelik olarak birçok araştırma yapılmasına rağmen fizyopatolojisi tam olarak aydınlatılamamıştır. Dolayısı ile Akut Pankreatit ve komplikasyonlarının tedavisinde günümüzde halen kullanılabilecek spesifik ve etkili bir farmakolojik ajan bulunamamıştır. AP'in kliniği değişken olup, hafif karın ağrısından çoklu organ yetmezliğine ve ölüme kadar değişen geniş bir klinik tabloyu kapsamaktadır. Ülkemizde pankreatitin insidansı ile ilgili bir çalışma yapılmamakla birlikte ABD'de yapılan bir çalışmada; ABD'de her yıl AP bağlı olarak yaklaşık 4000 kişinin hayatını kaybettiği, AP ve komplikasyonlarına bağlı yaklaşık 2 milyon dolar tedavi masrafının yapıldığı tespit edilmiştir.1998 yılından itibaren erektil disfonksiyonların tedavisinde yaygın olarak kullanılan farmakolojik ajan olan Sildenafil Sitrat;fosfodiesteraz Tip 5 (PDE 5) inhibitörü olup,son zamanlarda yapılan deneysel çalışmalarda iskemi-reperfüzyon hasarına karşı güçlü bir kardiyoprotektif etkisinin olduğu yine serbest oksijen radikallerinin (SOR) inhibisyonu ile güçlü bir antienflanmatuar etkisinin olduğu gösterilmiştir.Bu çalışmada Sildenafil Sitrat'ın akut pankreatit üzerine olan etkilerinin araştırılması amaçlandı.Çalışmada; ağırlıkları 185-230 gr arasında değişen, Wistar-Albino cinsi 21 adet erkek rat 3 eşit gruba bölündü.Grup1(n=7)'e intraperitoneal %0,9 NaCL enjeksiyonu yapıldı. Grup2 (n=7) ve Grup3(n=7)'e birer saat aralıklar ile iki kez 100 mg/100 gr dozunda intraperitoneal L-Arginin verilerek akut pankreatit oluşturuldu.Grup3 (n=7)'e akut pankreatit oluşturulduktan 30 dakika ve 12 saat sonra Sildenafil Sitrat 10mg/kg/gün olacak şekilde iki eşit doz halinde intraperitoneal olarak verildi. Tüm ratlar 24 saat sonra genel anestezi altında karınları ve thoraksı açı lıp pankreas ve akciğer dokusu çıkarılıp, Hemotoksilen-Eozin ile boyanıp, histopatolojik incele?me yapıldı. Kan alınarak serum amilaz, AST, ALT, LDH, IL-1ß,IL-6,TNF-?, NO ve ADMA düzeylerine bakıldı.Tedavi grubunda biyokimyasal paramaterelerden Amilaz, AST, ALT, LDH, IL-1ß, IL-6,TNF-? ve NO ile histopatolojik olarak pankreas ve akciğer dokusunda ödem, perivasküler enflanmasyon düzeyi çalışma grubuna göre belirgin olarak düşük izlendi(p<0,001).ADMA düzeyi ise tedavi gubunda kontrol ve çalışma grubuna göre anlamlı derecede artmış olarak bulundu. Tedavi grubunda asiner hücre nekrozu ve hemoraji izlenmendi. Ancak çalışma grubunda asiner hücre nekrozu ve hemoraji yeterli düzeyde oluşturulamadığı için aradaki fark anlamlı kabul edilmedi.Sonuç olarak; Sildenafil Sitrat akut pankreatitin erken döneminde kullanıldığında bazı biyokimyasal ve histopatolojik değişiklikleri belirgin şekilde gerileterek pankreatik dokuyu korumaktadır.Anahtar kelimeler: Akut pankreatit, L-Arginin, Sildenafil

ArjininPankreasPankreas hastalıkları+2
Barış Gültürk
Fırat University
2010
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yüksek riskli hastalarda farklı batın kapatma tekniklerinin primer kapatmaya üstünlüğü var mı? Klinik çalışma

Laparatomileri takiben kesi fıtıkları % 2-11 oranında gelişir. Kesi fıtıklarının tedavisi cerrahidir. Primer onarımdan sonra % 30-50 oranında nüks bildirilmektedir. Prostetik materyaller kullanılmaya başladığından bu yana nüks oranları ciddi anlamda azalmış, ancak halen nükse neden olmayan mükemmel tekniğe ulaşılamamıştır. Bu çalışmada; yüksek riskli hasta grubunda, farklı batın kapama tekniklerinin ameliyat sonrası takiplerinde primer kapatmaya olan üstünlükleri, fasya kenarlarının ayrılma zamanı ile kesi fıtığı gelişme arasındaki ilişki, tekniklerin fıtık gelişme zamanı ve riskine olan etkilerinin araştırılması amaçlandı.Bu çalışma randomize prospektif bir çalışma olarak hazırlandı. Orta hat kesisi ile laparatomi yapılan yüksek riskli hastalar çalışmaya dahil edildi. Seçilen hastalar kapama tekniklerine göre 20 kişilik 4 gruba ayrıldı. Grup 1'deki hastaların fasyası primer olarak kapatıldı. Grup 2'de Cardiff yöntemi kullanıldı. Grup 3'teki hastalara Keel yöntemi uygulandı. Grup 4'teki hastaların fasyası devamlı sütürizasyon üzerine onlay yama konularak kapatıldı. Hastalar cerrahi sonrası ilk yıl, üç ay aralarla, sonraki iki yıl, altı ay aralarla, fizik muayene ile kontrol edildi. Kesi fıtığı gelişimi, süresi ve diğer komplikasyonlar kaydedildi. Gruplar istatistiksel olarak nonparametrik test olan Kruskal Wallis Testi ve Kolmogorov-Smirnov Testi ile karşılaştırıldı.Grup 1'de 3 hastada, Grup 2'de 1 hastada kesi fıtığı gelişti. Diğer gruplarda nüks gelişmedi. Gruplar arasında kesi fıtığı gelişimi ve diğer komplikasyonlar yönünden istatistiksel olarak bir fark saptanmadı (p>0.05).Sonuç olarak bu çalışmada kullanılan farklı kapatma tekniklerinin primer kapatmaya olan üstünlükleri istatistiksel olarak saptanmadı.Anahtar kelimeler: kesi fıtığı, batın kapatma teknikleri

Cerrahi-abdominalHerni-ventralHerniler+4
Mürşit Dincer
Fırat University
2011
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel olarak intrrabdominal basınç artışı sağlanan ratlarda intestinal iskeminin erken tanısı için çeşitli iskemik belirleyicilerin tanısal yararlılığı

Abdominal Kompartman Sendromu (AKS), intraabdominal basınç (İAB) yükselmesi sonucunda ortaya çıkar ve çoklu organ fonksiyon bozukluğu ile karakterizedir. Genelde 25 mmHg'nin üzerindeki bir İAB yüksek kabul edilmektedir. AKS gastrointestinal sistemde mezenterik kan akımını azaltarak iskemi, nekroz ve septik komplikasyonlara sebep olabilir. İntestinal iskeminin değerlendirilmesi amacıyla serum prealbumin, D ? dimer, kreatinin kinaz, D ? laktat düzeyleri ve plazma L-laktat, plazminojen, Ürotensin II (U-II) ve Ürotensin II İlişkili Peptid (URP) düzeyleri, karaciğer iskemik hasarı ve böbrek iskemik hasarının değerlendirilmesi için ALT, AST, BUN ve serum kreatinin düzeyleri çalışıldı.Çalışmada ağırlıkları 200 ? 250 gr arasında değişen Wistar Albino tipi ratlar kullanıldı. Her biri 7 elemandan oluşan randomize dört gruba ayrıldı.Grup 1 (Kontrol grubu): Altmış dakika süreyle genel anestezi altında laparatomi yapılan grupGrup 2: Altmış dakika süreyle batın içi 10 mmHg basınç ile karın içi basınç artışı sağlanan grupGrup 3: Altmış dakika süreyle batın içi 15 mmHg basınç ile karın içi basınç artışı sağlanan grupGrup 4: Altmış dakika süreyle batın içi 20 mmHg basınç ile karın içi basınç artışı sağlanan grupCerrahi sonrasında ratlar anestezi altında sakrifiye edilerek kan ve doku örnekleri alındı. Doku örnekleri Hematoksilen - Eozin boyası ile hazırlanarak ışık mikroskobu altında incelendi. Serum AST, ALT değerlerinin karaciğer iskemik hasarlanması ile beraber artış gösterdiği izlendi (tüm parametreler için p < 0.05). Renal iskemik hasarlanma ile beraber BUN'da anlamlı artış izlenirken (p < 0.05), kreatinin değerlerinde grup 4 dışında anlamlı artış gözlenmedi (her grup için sırasıyla p = 0,473, p = 0,091, p = 0,006). D-dimer değerlerinin intestinal iskemi derecesi ile değişmediği izlendi (her grup için sırasıyla p = 0,317, p = 0,317, p = 0,173). Serum prealbumin, D-laktat, CPK düzeylerinin intestinal iskemi düzeyi ile arttığı izlendi (bütün parametreler için p < 0.05). Plazma L-laktat düzeylerinin intestinal iskemi düzeyi ile azaldığı izlendi (p<0.05). Plazma plazminojen düzeylerinin intestinal iskemi düzeyi ile değişiklik göstermediği izlendi (her grup için sırasıyla p=0.949, p=0.406, p=0.655). Plazma U-II düzeylerindeki artış istatistiksel olarak grup 2 ve 3'te anlamlı değilken grup 4'de plazma U-II düzeylerinin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azaldığı izlendi (grup 2 ve 3 için sırasıyla p=0,609 ve p=0.848, grup 4 için p=0.04). Plazma URP düzeyleri grup 2 ve 3'te istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde artarken grup 4'te istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azaldığı izlendi (her grup için p<0.05).Sonuç olarak artmış intraabdominal basınca bağlı ortaya çıkan intestinal iskeminin erken tanısında plazma URP düzeylerindeki artış iskemi şiddetinin erken dönemlerinde yardımcı olurken U-II düzeyleri yardımcı olmamıştır. İskemi şiddeti arttıkça plazma U-II ve URP düzeylerinde azalma izlenmesi iskemi şiddetinin değerlendirilmesinde yararlı olacaktır. Bu bulgular klinik çalışmalarla desteklenmelidir.

Kompartman sendromlarıPeptidlerVazokonstriktör ajanlar+2
Mehmet Buğra Bozan
Fırat University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut pankreatitte hastalığın şiddetini belirlemede plasma ghrelin ve obestatin seviyelerinin yeri

Akut Pankreatit (AP) tıptaki gelişmelere rağmen önemli bir morbidite ve mortalite kaynağıdır. Kliniği değişken olup, etyolojisi bilinmekle birlikte patogenezi tam olarak anlaşılamamıştır. Tanısında ve şiddetinin belirlenmesinde günümüzde halen kullanılabilecek özgül bir biyokimyasal parametre yoktur.Tedavide hastalığın şiddetine göre davranılmaktadır. Şiddeti belirlemek amacıyla günümüzde en çok Ranson, Glasgow ile APACHE-II skorlaması kullanılmaktadır.1999'da keşfedilen Ghrelin'nin antiinflamatuar özellik dâhil birçok etki gösterdiği bilinmektedir. Ghrelin'le aynı genin ürünü olan Obestatine'nin ise zıt etki ettiğine dair çalışmalar vardır ancak bu durum henüz net değildir. Bu çalışmamızdaki amaç AP'nin tanısında ve şiddetini belirlemede ghrelin ve obestatinin yerini araştırmaktır.Çalışmaya; AP tanısıyla kliniğimizde yatarak tedavi görmüş 30 kişilik hasta grubu ve 25 kişilik sağlıklı gönüllülerden oluşan kontrol grubu dâhil edildi. Hastalar 1992 yılında tanımlanan Atlanta kriterlerine göre hafif ve şiddetli AP olmak üzere iki gruba ayrıldı. Deneklerden başvuru esnasında ve rejim açıldıktan sonra kan örnekleri alınarak ghreline ve obestatine düzeylerine bakıldı.Hafif ve şiddetli AP'li hastaların ghrelin ve obestatin değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı.Kontrol grubuyla pankreatitliler karşılaştırıldığında, ikisinde de açlık açil-ghrelin ve des-açil-ghrelin seviyelerinin arttığı izlendi. Oral alım açıldıktan sonra ise kontrol grubunda seviyenin azaldığı ancak pankreatitlilerde değişmediği görüldü. Obestatin açısından kıyaslandığında ise başvuru anında ve rejim açıldıktan sonrada obestatin seviyesi AP'lilerde yüksektir.Sonuçta; AP tanısında; başvuru anında ghrelin düzeyinin yeri saptanamamıştır. Yalnız klinik yatıştıktan sonra ghrelin düzeyinin hala yüksek seyretmesi tanı için destekleyici olabilir. Obestatinin ise hastaların başvuru anında da yüksek olması tanı için daha önemli olabilir. Ancak bu iki hormonun AP'nin şiddetiyle olan ilişkisi ortaya konulamamıştır.Anahtar kelimeler: Akut pankreatit, Obestatin, Ghrelin

GhrelinObestatinPankreas+1
Burhan Hakan Kanat
Fırat University
2011
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Renal iskemi hasarında eritropoietinin koruyucu etkisinde Atp bağımlı K kanallarının katılımı: HIF-1 mRNA ekspresyonlarına etkisi

Eritropoietin (EPO) hipoksiye cevap olarak yapılan ve salınan sitoprotektif bir sitokindir. EPO reseptörleri böbrek de dahil olmakla beraber pek çok dokuda bulunur. EPO'nun koruyucu etkisi farklı iskemi reperfüzyon (I/R) hücre ve doku modelleriyle gösterilmiştir. I/R hasarının önlenmesinde önşartlanma benzeri etki potasyum (K) kanal açıcılarla da sağlanmaktadır. I/R hasarında hipoksi ile uyarılabilen faktör (HIF) aktive olmakta. EPO'nun sitoprotektif etkisi ile K kanalları arasındaki ortak noktalar olup bu çalışma I/R'de K kanal açıcı ve inhibitörleri ile EPO'nun kullanımının sonuçlarını göstermek amacıyla yapılmıştır.Normal ve hipoksik şartlarda EPO, K kanal açıcı diazoksit, K kanal inhibitörü glibenklamid ve 5-hidrokidekanoat etkisinde hücre kültüründe çoğaltılan renal proksimal tübül hücre kültürüne uygulandı. EPO 1, 5, 10, 50 iu/ml dozlarda, glibenklamid 10, 100 ?M, diazokside 10, 100 ?M dozlarda, EPO ve Glibenklamid beraber gruplarda hücrelerin proliferasyonu MTT yöntemi ile, apoptozisi kaspaz-3 ile ve HIF mRNA ekspresyonları polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) ile incelendi. Sonuçlar tek yönlü ANOVA ile karşılaştırıldıEritropoietin (20 iu/ml) uygulaması hücrelerde proliferatif etki yaparken, glibenklamid uygulanan hücrelerde hücre sayısı belirgin azalmıştır (p<0.001). EPO ile beraber glibenklamid uygulaması ise glibenklamid uygulamasının neden olduğu hücre sayısındaki azalmayı kısmen düzeltmiştir. Hipoksi sırasında EPO uygulaması koruyucu etki yapmıştır. Diazoksit hipoksiye bağlı hücre ölümünden koruyucudur (p<0.001EPO'nun I/R'de koruyucu etkisinde K kanalları belirgin rol oynamaktadır. EPO uygulaması glibenklamidin olumsuz etkilerini önlemektedir. Bu nedenle özellikle renal transplantasyon hastalarında EPO kullanımı, K kanal inhibitörlerinin kullanılmaması etkin olabilir.

Böbrek fonksiyon testleriBöbrek tübülleriBöbrek yetmezliği+7
Tonguç Utku Yılmaz
Gazi University
2009
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kolorektal Cerrahide deri altı dren kullanımının morbiditiye etkisi

Cerrahi alan enfeksiyonları cerrahi hastalar içinde en sık görülen hastane kaynaklı enfeksiyonlardır. Cerrahi alan enfeksiyonlarının 2/3'ü insizyonel , 1/3'ü organ boşluk enfeksiyonlarıdır. Cerrahi alan enfeksiyonları hem morbiditeyi hem de hastanede kalış süresini uzatarak maliyetleri arttırırlar. Cerrahi alan enfeksiyonlarının oluşumunda bir çok risk faktörü rol oynar.Kolorektal cerrahi uygulamaları temiz-kontamine yaralar olarak kabul edilirler. Buna rağmen kolorektal cerrahide cerrahi alan enfeksiyon görülme oranı %3-%30 oranındadır.Bu çalışmada kolorektal cerrahi uygulanan hastalarda yüzeyel insizyonel cerrahi alan enfeksiyon oranını saptamak, risk faktörlerini belirlemek ve deri altı dren kullanımının morbiditiye etkisini ölçmek amaçlandı.Bu amaçla kolorektal cerrahi uygulanan 135 hasta değerlendirildi. Bu hastaların 70'ine deri altı hemovak dren yerleştirildi. Yüzeyel cerrahi alan enfeksiyon oranı %31.1 idi. Kolorektal cerrahide yüzeyel insizyonel cerrahi alan enfeksiyonu yönünden yaş, preoperatif albümin değeri , operasyon süresi ve intraoperatif kan transfüzyonu yapılması risk faktörü olarak bulundu.Deri altı dren yerleştirilen hastalar ile deri altı dren yerleştirilmeyen hastalar karşılaştırıldığında, her iki grup arasında anlamlı farklılık saptanmadı.Yüzeyel cerrahi alan enfeksiyonu olan hastalarda, deri altı dren yerleştirilen hastalar ile deri altı dren yerleştirilmeyen hastalar karşılaştırıldığında ise her iki grup arasında enfeksiyon görülme oranı eşit bulundu. Fakat her iki grup arasında deri altı dren yerleştirilen hastalarda daha kısa hastane kalma süresi bulundu. Çünkü deri altı dren yerleştirilen hastaların dreninden pürülan drenaj olduğunda, yara yeri açılmadan dren negatif basınçla takip edilmektedir. Bu, hem daha iyi bir kozmetik sonuç sağlamakta hem de daha az pansuman yapılması ile hasta hastanede daha kısa süre kalmakta ve maliyetler düşmektedir.Kolorektal cerrahide deri altı dren kullanımı ile yüzeyel cerrahi alan enfeksiyonları açık drenaja gerek kalmadan tedavi edilebilir.Anahtar Kelimeler: Kolorektal cerrahi, Cerrahi alan enfeksiyonu, Deri altı dren uygulaması

Cerrahi tedaviCerrahi yara enfeksiyonuCerrahi-sindirim sistemi+3
Mustafa Ömer Yazıcıoğlu
Gazi University
2009
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda deneysel olarak geliştirilen akut pankreatitte probiotik kullanımı ve enemanın septik komplikasyonların azaltılmasındaki yeri

Bu çalışmanın amacı, akut pankreatitte lavman, probiotik ajan Saccharomyces boulardii ve bu iki ilacın birlikte kullanımının bakteriyel translokasyon, pankreatit şiddeti, TNF-alfa serum düzeyleri ve pankreastaki TNF-alfa ekspresyonları üzerine etkisini ve bu faktörlerin birbiri ile ilişkisini araştırmaktır.Çalışmamızda her birinde 8'er rat olan 5 deney grubundan birincisine sham laparotomi yapıldı (Grup 1). Kalan 4 gruba laparotomi yapılarak biliopankreatik duktustan %3,5'luk taurokolat verildi ve bu yolla pankreatit oluşturuldu. Kontrol grubuna (Grup 2) tedavi uygulanmadı. Üçüncü gruba laparotomi sonrası 6 ve 24. saatlerde lavman uygulandı. Dördüncü gruba yine aynı saatlerde probiotik verildi. Beşinci gruba aynı saatlerde hem probiotik hem lavman uygulandı. Hayvanlar 48. saatte sakrifiye edilerek doku kültürü yapılması, pankreasın histopatolojik incelemesi ve pankreas dokusundan TNF-alfa ekspresyonu çalışmak için doku örnekleri alındı. Amilaz ve serum TNF-alfa düzeyleri ile kan kültürü çalışılması için kan örnekleri alındı.Bütün pankreatit gruplarında amilaz düzeyleri, sham grubuna göre anlamlı biçimde yüksek çıktı (p<0,05). Mezenterik lenf nodlarında üreme olan rat sayısı lavman grubunda bütün gruplara göre anlamlı biçimde fazlaydı (p<0,05). Probiotik grubu ile probiotik+lavman gruplarında duodenum ve pankreas dokularında hiç üreme olmadı ve diğer gruplarla bu iki grup arasında bu açıdan anlamlı fark vardı (p<0,05). Pankreas dokusundaki TNF-alfa ekspresyon düzeyleri kontrol grubunda sham grubuna ve diğer çalışma gruplarına göre anlamlı biçimde yüksekti (p<0,05). Sham grubu, probiotik ve probiotik+lavman grupları arasında pankreas dokusundaki TNF-alfa düzeyleri açısından anlamlı fark yoktu.Çalışmamızda akut pankreatitin enfeksiyöz komplikasyonlarının tedavisinde boşaltıcı lavmanın bakteriyel translokasyonu önlemediği; aksine arttırdığı gösterilmiştir. Probiyotik ajan S. boulardii'nin ise akut pankreatitte enfeksiyöz komplikasyonların engellenmesinde yaralı bir ajan olduğuna dair bulgular elde edilmiştir. Akut pankreatittte probiotik ve lavman kullanımının pankreas dokusundaki TNF-alfa ekspresyonunu hangi mekanizma ile azalttığının ve bunun tedavideki öneminin ise ileri çalışmalarla araştırılması gerekmektedir.

LavmanlarLavmanlarPankreatit+3
Bahadır Osman Bozkırlı
Gazi University
2009
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda karaciğerde oluşturulan hepatik iskemi reperfüzyon hasarı üzerine Hypericum perforatum'un etkileri

İskemi reperfüzyon hasarı(İRH), cerrahi ve travma hastalarının metabolik olarak aktif dokularında oluşturduğu zarardan dolayı önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Bu süreç karaciğerde, transplantasyon ve rezeksiyonlar sırasında kan akımının kesilmesi sonucunda oluşur. Söz konusu durum ayrıca, hipovolemik ve septik şok sırasında sistemik dolaşımda oluşan kollaps sonucunda da oluşabilir. Karaciğerde oluşan reperfüzyon hasarını önlemek veya etkisini en aza indirebilmek için süperoksit dismutaz, melatonin, allopürinol, ?-tokoferol, N-asetil sisteyin, glutatyon ve desferoksamin gibi çeşitli antioksidan ve antiinflamatuar ajanlar kullanılmıştır. Bizde çalışmamızda, antioksidan ve antiinflamatuar özelliklere sahip çeşitli bileşikler içeren Hypericum perforatum ekstresinin, karaciğerde oluşan iskemi reperfüzyon hasarı üzerine olan etkilerini inceledikÇalışmamızda 200-275 gr ağırlığında 62 adet Wistar-Albino erkek rat kullanıldı. Hayvanlar dört gruba ayrıldı. Birinci grup(Sham, n: 8), standart laboratuvar yemi verildi ve daha sonra portal diseksiyon yapıldı; ikinci grup (İR, n: 18), standart laboratuvar yemi verildi ve daha sonra 45 dakika süreyle % 70'lik parsiyel karaciğer iskemisi uygulandı; üçüncü grup(KMS+İR, n: 18), 1 hafta süreyle %0,5'lik karboksimetil selüloz verildi ve daha sonra ikinci gruptaki gibi İR işlemi uygulandı; dördüncü grup(KMS+HP+İR, n: 18), 1 hafta süreyle %0.5'lik KMS içerisinde hazırlanmış H. Perforatum ekstresi 400mgr/kg/gün olacak şekilde verildi ve daha sonra İR işlemi uygulandı. Son üç gruptaki hayvanlardan iskemi öncesi ve reperfüzyon sonrası 1, 2 ve 4. saatlerde kan örnekleri alınmasına karşın Sham grubundan sadece 1 defa kan örneği alındı. Karaciğer doku örnekleri de benzer şekilde alındı. Alınan kan örneklerinde serum AST, ALT, LDH, TNF-?, IL-6, MDA ve İOPÜ seviyelerine, doku örneklerinde ise MDA, İOPÜ ve doku hasar skor seviyeleri ile SEH'lere adezyonu gerçekleşmiş birim alandaki PNL sayılarına bakıldıİncelenen parametrelerden serum ALT, TNF-?, IL-6 ve MDA seviyelerinin HP grubunda, İR ve KMS grubuna kıyasla anlamlı olarak düşük olduğu görüldü. Bu parametreler açısından İR ve KMS grupları arasında ise anlamlı bir fark yoktu. Aynı şekilde karaciğer doku hasar skor seviyeleri ve SEH'lere adezyonu gerçekleşmiş birim alandaki PNL sayıları açısından İR ve KMS grupları arasında fark yoktu. Söz edilen her iki parametre sonuçlarının da HP grubunda, İR ve KMS grubuna kıyasla anlamlı olarak düşük olduğu tespit edildiBu sonuçlar, antioksidan ve antiinflamatuar özelliklere sahip H. perforatum ekstresinin karaciğerdeki iskemi reperfüzyon hasarı üzerine olan koruyucu etkisinin bir göstergesidir. Fakat gerek serum AST değerleri açısından İR ve HP grupları arasında; gerekse serum LDH seviyeleri açısından İR, KMS ve HP grupları arasında anlamlı bir farkın olmaması ise düşündürücüdür. Sonuç olarak, H. perforatum'un HİRH üzerine olan etkisinin tam olarak aydınlatılabilmesi için daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.

Hypericum perforatumKaraciğer hastalıklarıReperfüzyon+3
Altan Aydın
Gazi University
2009
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnguinal herni tamirinde kullanılan klasik yöntemler ile Lichtenstein ve Kugel yama onarımlarından sonra görülebilen ağrı, testiküler volüm değişiklikleri ve seksüel disfonksiyonların karşılaştırılması

1. ÖZETAMAÇ: Gelişmekte olan fıtık cerrahisinde, tekniğin başarısını yansıtantemel unsurlardan birisi de hasta konforudur. Hasta konforunun en önemligöstergelerinden ikisi ise ağrı semptomu ile birlikte seksüel fonksiyonlardır.İnguinal herni tamirinde teknik olarak tamamen farklı üç ayrı teknik olan Kugelyama, Lichtenstein'ın tariflediği anterior prolen yama teknikleri ile klasik vegerginlikli bir yöntem olan Shouldice onarım tekniklerinin, akut ve kronik ağrı,testiküler arter akım hızı ve volümü ile seksüel fonksiyonlar üzerine olan etkisiniaraştırmayı amaçladık.HASTALAR VE YÖNTEM: Kasık bölgesinde ağrı ve / veya şişlikşikayetleri ile başvuran, inguinal herni tanısı alan erkek hastalar prospektif verandomize olarak herbiri 25 hastadan oluşan üç ayrı gruba alınarak, birinci gruba(K) açık preperitoneal Kugel yama tamiri, ikinci gruba (L) Lichtenstein yama tamiri,üçüncü gruba (S) ise Shouldice klasik onarımı uygulandı.Tüm hastalara uygulanacak olan anestezi şekli, uygulanacak olan ameliyattekniğini bilmeyen, hasta istek ve uyumunu da dikkate alan Anestezi konsültandoktoru tarafından belirlendi. Hastalarda akut ağrının değerlendirilmesindepreoperatif, postoperatif 2. saat ve 24.saatte lineer ağrı skorlama tablosu (VAS:linear analoque pain scala) kullanıldı. Kronik ağrının değerlendirilmesinde isebirincisi kronik kasık ağrısının insidansını (anket-a), ikincisi ağrıyı karakterize edipkronik ağrının fonksiyonlar üzerine etkisini (anket-b) ve üçüncüsü (anket-c) iseağrının şiddetini tayin etmeye yönelik üç anket çalışması uygulandı. Postoperatifdönemde hastaların VAS skorları 4 değerinin üzerine çıkmadıkça analjezikyapılmadı ve genel anestezi uygulanan hastalara postoperatif 2. saatte, rejyonel11. ÖZETAMAÇ: Gelişmekte olan fıtık cerrahisinde, tekniğin başarısını yansıtantemel unsurlardan birisi de hasta konforudur. Hasta konforunun en önemligöstergelerinden ikisi ise ağrı semptomu ile birlikte seksüel fonksiyonlardır.İnguinal herni tamirinde teknik olarak tamamen farklı üç ayrı teknik olan Kugelyama, Lichtenstein'ın tariflediği anterior prolen yama teknikleri ile klasik vegerginlikli bir yöntem olan Shouldice onarım tekniklerinin, akut ve kronik ağrı,testiküler arter akım hızı ve volümü ile seksüel fonksiyonlar üzerine olan etkisiniaraştırmayı amaçladık.HASTALAR VE YÖNTEM: Kasık bölgesinde ağrı ve / veya şişlikşikayetleri ile başvuran, inguinal herni tanısı alan erkek hastalar prospektif verandomize olarak herbiri 25 hastadan oluşan üç ayrı gruba alınarak, birinci gruba(K) açık preperitoneal Kugel yama tamiri, ikinci gruba (L) Lichtenstein yama tamiri,üçüncü gruba (S) ise Shouldice klasik onarımı uygulandı.Tüm hastalara uygulanacak olan anestezi şekli, uygulanacak olan ameliyattekniğini bilmeyen, hasta istek ve uyumunu da dikkate alan Anestezi konsültandoktoru tarafından belirlendi. Hastalarda akut ağrının değerlendirilmesindepreoperatif, postoperatif 2. saat ve 24.saatte lineer ağrı skorlama tablosu (VAS:linear analoque pain scala) kullanıldı. Kronik ağrının değerlendirilmesinde isebirincisi kronik kasık ağrısının insidansını (anket-a), ikincisi ağrıyı karakterize edipkronik ağrının fonksiyonlar üzerine etkisini (anket-b) ve üçüncüsü (anket-c) iseağrının şiddetini tayin etmeye yönelik üç anket çalışması uygulandı. Postoperatifdönemde hastaların VAS skorları 4 değerinin üzerine çıkmadıkça analjezikyapılmadı ve genel anestezi uygulanan hastalara postoperatif 2. saatte, rejyonel1anestezi uygulanan hastalara ise ağrının başlangıcından 2 saat sonra VAS skorlarıbelirlenerek 1mg/kg dozundan Meperidin intramüsküler (im) olarak uygulandı.Ayrıca seksüel fonksiyonları değerlendirmede, preoperatif dönemde ve postoperatif1. yılda uygulanmak üzere 15 sorudan oluşan, her soru cevabının birer puanlamasistemine sahip olduğu Ereksiyon İşlevi Uluslararası Değerlendirme Formukullanıldı. Hastalarda operasyon yapılmamış taraf ve/veya preoperatif değerlerkontrol yerine geçmek üzere preoperatif dönem, postoperatif 3.ay, 6.ay ve12.aylarda, skrotal dopler ultrasonografi ile testiküler arter akım ve volümdeğişiklikleri ölçüldü.BULGULAR: Takip süreleri 12 ile 42 aylar arasında değişmekte olan 66hastanın hiçbirinde nüks gözlenmedi. Ameliyat öncesinde yapılan skorlamadagruplar arasında istatistiki olarak hiçbir fark bulunmazken (p>0.05), postoperatiferken dönem ağrı değerlendirilmesinde ameliyat sonrası 2. saat(p<0.01), ağrıbaşlangıcından 2 saat sonra (p< 0.001) ve 24 saat sonrasında (p<0.05) K grubundadiğer gruplarla karşılaştırıldığında anlamlı olarak düşük ağrı skorları elde edildi.Birinci yıldaki kronik ağrı değerlendirilmesinde ise kronik ağrı insidansı ve ağrınınneden olduğu aktivite kısıtlılıklarında anlamlı bir fark yok iken (p>0,05) kronikağrının mevcut olduğu hastalarda ağrı şiddetinin tayininde yine anlamlı olarak Kugelonarımında daha az ağrı sonuçları elde edildi (p<0,05). Preoperatif değerlere göreereksiyon işlevinde en fazla iyileşme oranı K grubunda görülmesine rağmen gruplararası farklılıklar istatistiki olarak anlamlı bulunmamıştır (p> 0.05).Inguinal ve testiküler volüm ölçümlerinde anlamlı farklılık bulunmazken (p>0.05), inguinal ve testiküler akım hızlarında Lichtenstein ve Shouldice gruplarındakihastaların operasyon taraflarında ameliyat öncesindeki değerlere göre anlamlı2

Mustafa Girgin
Fırat University
2005
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Nonselektif bir endotelin reseptör antagonisti olan bosentanın deneysel crohn hastalığı modelinde barsak hasarı ve anastomoz iyileşmesi üzerine etkisi

1. ÖZET Crohn Hastalıklı bireylerin barsak dokularında yüksek endotelin immünoreaktivitesi ve iskemiye neden olabilecek vasküler anormallikler gösterilmiştir. Deneysel Crohn Hastalığı modelinde endotelin antagonizmasının ince barsak anastomoz iyileşmesine etkisini incelemeyi amaçladık. 28 adet Spraque-Dawley rat 4 eşit gruba ayrıldı. Grup IV'teki ratlara enflamasyon oluşturulmadan 2 gün önce başlanarak deney modeli süresince her gün bosentan verildi. Grup I'e sham operasyon uygulandı Grup III ve IV'te intrajejunal iodoasetamid uygulaması ile enflamasyon indüklendi Grup II'ye kontrol grubu olarak sadece taşıyıcı maddeler verildi.Üç gün sonra tüm ratlarda aynı segmentin proksimal yarısı rezeke edilip uç-uca anastomoz yapıldı. İkinci aşamadan 4 gün sonra relaparotomi yapıldı. Peritonit skorları ve anastomoz patlama basınçları değerlendirilip histopatolojik inceleme ve hidroksiprolin ölçümleri için doku örnekleri alındı. Hiçbir örnekte histopatolojik olarak Crohn benzeri enflamasyon oluşturulamadı.Enflamasyonun şiddeti bosentanla tedavi edilen grupta daha düşüktü (p<0.001). Grup IV'teki ortalama doku hidroksiprolin düzeyi Grup HPtekinden belirgin olarak yüksekti (p<0.001). Grup IV'teki ortalama anastomoz patlama basıncı Grup I ve II'dekilerden daha düşük olsa da Grup III'tekinden belirgin olarak daha yüksekti (p<0.001). Grup UF teki ratların ortalama peritonit skoru tüm diğer gruplarınkinden belirgin olarak daha yüksekti (p<0.001). Sonuç olarak endotelin reseptör blokajı iodoasetamidin indüklediği akut barsak enflamasyonunun şiddetini azaltır ve anastomoz hattı iyileşmesini artırır. Anahtar kelimeler: Crohn Hastalığı, rezeksiyon-anastomoz, endotelin, bosentan xi

Cüneyt Kırkıl
Fırat University
2005
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut apandisit tanısı ile opere edilen hastalarda negatif eksplorasyon oranını azaltmak için prokalsitonin, C-RP ve neopterin kullanılabilir mi ?

Akut apandisit, akut karın nedeniyle acil birimlere başvuran hastalardaki en sıkcerrahi patolojidir. Günümüzde, Negatif Apendektomi (NA) ve perforasyon oranıyüksekliği sorun olmaya devam etmektedir.Akut apandisit tanısında bazı laboratuvar testleri ve görüntüleme yöntemlerikullanılmaktadır. Bu çalışmada akut apandisit tanısı ile ameliyata alınan veya takipedilen hastalarda; enfeksiyonlar sırasında organizmanın sistemik reaksiyonu ileindüklenen, ve akut inflamasyonun ayırıcı tanısında kullanılan prokalsitonin (PCT) ileakut faz uyaranının yaygınlığını ve aktivitesini çok iyi yansıtan C reaktif protein (C-RP) ve aktive olmuş makrofajlardan salgılanan neopterin (NPT) seviyelerinin akutapandisitin tanısında belirleyici olup olamayacağının araştırılması amaçlandı.Sağ alt kadran ağrı şikayeti 12 saattir devam eden, yaşları 16'dan büyük, gebeolmayan, 44'ü bayan 56'sı erkek, yaş ortalaması 34 olan 100 hasta çalışmaya alındı.Akut apandisit ön tanısı ile yatışı yapılan hastaların başvuru anında PCT, C-RP veNPT analizi için serum örnekleri alındı.Tüm hastalar beş gruba ayrıldı. Grup I: Klinik şikayetleri kaybolup taburcuedilen hastalardı. Grup II: Opere edilip patolojik tanısı normal A.vermiformis olanlar,Grup III: Fokal apandisit olanlar, Grup IV: Süpüratif apandisit olanlardı. Tanısıperfore apandisit, apse ve yaygın peritonit olan hastalar ise Grup V'e alındı. Sonuçlar,bilgisayar ortamında istatistiksel olarak değerlendirildi.Takipleri sonucu taburcu edilen Grup I olguları ve ameliyat edilip tanılarınormal A.vermiformis olan hastaların serum PCT, C-RP ve NPT seviyeleriistatistiksel anlamlılık içermiyordu. Fokal, süpüratif ve perfore apandisit, apse,lokalize peritonit tanılı hastaların PCT ve C-RP seviyeleri anlamlı yükseklikteyken,NPT seviyesi sadece fokal apandisitte anlamlı yükseklikte bulundu. (P<0.05).Sonuç olarak serum PCT, C-RP ve NPT seviyeleri akut apandisitin erkentanısında belirleyici olmamakla beraber akut apandisitte inflamasyonun bir göstergesiolarak değerlendirilebilir.Anahtar kelimeler :Akut apandisit, tanı, prokalsitonin, C-reaktif protein,neopterin.

Mehmet Emin Mengücük
Fırat University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Amrinon ve sildenafil sitratın akut mezenterik iskemi-reperfüzyon hasarında bakteriyel translokasyona etkisi

I-ÖZETİskemi Reperfüzyon hasarında iki mekanizma sorumlu tutulmaktadır.Bunlardan birisi doku hipoksisi, diğeri ise ortama salınan serbest oksijenradikalleridir (SOR). Deneysel iskemi-reperfüzyon hasarında serbest oksijenradikalleri ve bakteriyel translokasyonun arttığı tesbit edilmiştir. Çalışmamızda Akutmezenterik iskemi-reperfüzyon hasarı sonucu oluşan bakteriyel translokasyona,hücre hasarına ve serbest oksijen radikallerine amrinon ve sildenafil sitratın etkisiniaraştırdık.Çalışmamızda ortalama ağırlıgı 250-300 gram olan 50 adet Wistar Albino cinsisıçan kullanıldı. Denekler 5 gruba ayrıldı. Grup 1'e herhangi bir işlem uygulanmadı.Grup 2'ye (kontrol grubu) 1cc Serum fizyolojik intraperitoneal verilip laparatomiyapılarak akut mezenterik iskemi oluşturuldu. Grup3'e iskemi öncesi intraperitonealolarak 50 mcg/kg Amrinon verildi. Grup 4'e iskemi öncesi intraperitoneal olarak0.05 mg/kg sildenafil sitrat verildi. Grup 5'e ise iskemi öncesi intraperitoeal olarak50 mcg/kg Amrinon ve 0.05 mg/kg Sildenafil Sitrat verildi. Kanda serbest oksijenradikalleri; nitrik oksit (NO), malondialdehit (MDA), myeloperoksidaz (MPO) veglutatyon peroksidaz (GSH-Px) enzim aktiviteleri araştırıldı. Karaciger, dalak vemezenterik lenf nodundan (MLN) örnekler alınıp klasik doku kültüründe üreme olupolmadığına bakıldı. Kanda polymerase chain reaksiyonu (PCR) yöntemi ile bakteritranslokasyonu araştırıldı. Terminal ileumdan alınan örnekler histopatolojik olarakdeğerlendirildi. Tedavi verilen grup ile kontrol grubu karşılaştırıldığında amrinonverilen grupta biyokimyasal paremetrelerden MDA azalması ve GSH-Px artmasındaistatistiksel anlamlılık mevcut iken (p<0.05), MPO azalmasınada ve NO artmasındaistatistiksel anlamlılık mevcut değildi (p>0.05).Mikrobiyolojik paremetrelerdeistatistiksel anlamlılık mevcut iken (p<0.05). Histopatolojik olarakdegerlendirildiginde istatistiksel anlamlılık mevcut değildi (p>0.05). Sildenafilverilen gruplarda biyokimyasal, histopatolojik ve mikrobiyolojik sonuçlar kontrolgrubuna göre daha iyi idi ve istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.05).Sonuç olarak amrinon ve sildenafil sitratın akut mezenterik iskemi-reperfüzyonhasarında hücresel hasarı, SOR ve bakteriyel translokasyonu azaltmada etkili olduğutesbit edildi.Anahtar kelimeler: Akut mezenterik iskemi-reperfüzyon hasarı, bakteriyeltranslokasyon, serbest oksijen radikalleri, sildenafil sitrat,amrinon.IX

Özkan Göğebakan
Fırat University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Mitomycin C ile Hylan-GF 20, Mitomycin C ile Bal ve Hylan-GF 20 ile Bal kombinasyonunun laparotomize ratlarda adezyon oluşması üzerine etkilerinin karşılaştırılması

1.ÖZETAmeliyat sonrası yapışıklıklar önemli ancak henüz çözümlenmemişproblemdir. Devam eden çalışma ve gelişmelere rağmen en iyi ihtimalle yapışıklıkoluşumu insidansı düşürülmüş ancak yapışıklık gelişimi tamamen engellenememiştir.Yapılan bazı çalışmalarda MMC, Hylan GF-20 ve Balın yapışıklıkları azalttıklarıgösterilmiştir. Bu çalışma; Mitomycin C ile Hylan GF-20, Mitomycin C ile Bal veHylan GF-20 ile Bal kombinasyonun laparatomize ratlarda yapışıklık oluşmasıüzerine etkilerinin karşılaştırılması amacıyla yapılmıştır.Ağırlıkları 180-220gr arasında, Wistar-Albino cinsi 70 adet erkek rat 7 eşitgruba bölündü. Ratların çekum duvarında ve sağ alt kadranda batın ön duvarındakiperitonda abrazyon oluşturulduktan sonra; Grup 1'e %0.9 NaCl, Grup 2'yeMitomycin C, Grup 3'e Hylan GF-20, Grup 4'e Bal, Grup 5'e Mitomycin C ileHylan GF-20, Grup 6'ya Mitomycin C ile Bal ve Grup 7'ye Hylan GF-20 ile Balintraperitoneal olarak uygulandı.Yapışıklık gelişimi skoru açısından kontrol grubu ile diğer gruplarkıyaslandığında istatiksel olarak anlamlı farklılık bulundu. (p<0.001) İlaç uygulananbütün gruplarda yapışıklık gelişimi azalmıştı. Ancak kombine gruplar kendiaralarında ve tekli gruplarla kıyaslandığında istatiksel olarak anlamlı bir farklılıksaptanmadı.Sonuç olarak Mitomycin C, Hylan GF-20 ve Bal kullanımı laparotomizeratlarda yapışıklık gelişimini azaltmaktadır. Ancak bunların kendi aralarındakombine edilmelerinin yapışıklık gelişimini azaltıcı etkilerine bir katkı sağlamadığıtesbit edilmiştir.Anahtar kelimeler: Yapışıklık , Mitomycin-C, Hylan GF-20, Bal1

Mehmet Saraç
Fırat University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İntraoperatif indosiyanin yeşil anjiografisi ile remnant pankreas perfüzyonunun objektif değerlendirilmesi ve postoperatif pankreatik fistül ilişkisi

Arka Plan: Pankreatikoduodenektomi sonrası morbiditenin, uzamış hastane yatış sürelerinin ve dolayısıyla artmış sağlık harcamalarının ana belirleyicisi postoperatif pankreatik fistüldür (POPF). Çeşitli risk faktörleri arasında, remnant pankreas hipoperfüzyonun POPF ile ilişkisi net olarak ortaya konmamıştır. İndosiyanin yeşil (İSY) ve yakın kızıl ötesi (YKÖ) görüntüleme ile floresan anjiografi için ideal yöntemlerden biri olmuştur. Mevcut çalışmada hipoperfüzyonun İSY-YKÖ floresan anjiografi ile kantitatif değerlendirilmesi ve bunun POPF ile ilişkisinin ortaya konması ve amaçlanmıştır. Yöntem: Periampuller patolojiler nedeniyle pankreatikoduodenektomi ameliyatı geçiren ardışık hastalar prospektif olarak çalışmaya dahil edildi. Standartlaştırılmış teknik ile yapılan anastomozdan hemen önce İSY-YKÖ floresan anjiografi video kayıtları, kantitatif değerlendirme için Python programlama dili aracılığıyla, hastaların klinik bilgilerine kör iki bağımsız araştırmacı tarafından floresan-zaman grafiğine dönüştürülerek dinamik olarak analiz edildi. ISGPS 2016 tanımlamasına göre POPF gelişen ve gelişmeyen hastaların perfüzyon verileri karşılaştırıldı. Bulgular: 30 hastadan 9'unda klinik olarak anlamlı POPF, 3'ünde biyokimyasal kaçak meydana geldi. 18 hastada POPF meydana gelmedi. Perfüzyon parametrelerinden STD Fmax ve eğim parametresi klinik olarak anlamlı POPF gelişen hastalarda istatistiksel olarak ilişkiliydi (sırasıyla p=0.032 ve 0.008), Fmax ve T1/2max istatistiksel olarak anlamlı olmaya yakındı (sırasıyla p=0.087 ve p=0.054). Tüm POPF için ele alındığında ise Fmax, STD Fmax, T1/2max ve eğim iki grup arasında istatistiksel olarak ilişkiliydi (sırasıyla p=0.049, p=0.034, p=0.026, p=0.015). Sonuç: İSY-YKÖ floresan anjiyografi yöntemi ile yapılan intraoperatif değerlendirme, POPF riskinin değerlendirilmesi için potansiyel bir araç olmaya adaydır.

Tutku Tüfekçi
Koç University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda oluşturulan süperior mezenterik arter iskemisinde sesamin 'in ileum üzerindeki koruyucu etkinliği

Giriş ve Amaç: Akut mezenterik iskemi yaşla birlikte insidansı artan bir akut karın nedenidir. Tanı için spesifik biyokimyasal belirtecin ve fizik muayene bulgusunun olmaması mortalite ve morbiditenin artmasına neden olur. İncebarsaklar kan akımında meydana gelen %75 azalmaya yaklaşık 12 saat direnebilirler. Fakat olay ilerlemeye devam ederse transmural nekroz meydana gelerek barsak dokusu canlılığını kaybeder. Barsak dokusundaki asıl hasar reperfüzyon sağlandığı zaman görülmektedir. Bu çalışmada Sesamin 'in ince barsak iskemi – reperfüzyon hasarında koruyucu etkinliğini inceledik. Materyal ve Metot: Bu çalışmada 8-10 haftalık, 28 adet, Sprague-Dawley cinsi dişi rat kullanıldı. Ratlar 7 'li gruplar halinde 4 gruba ayrıldı. Grup 1; Kontrol grubu olup, bu gruptaki ratlara 3 hafta süreyle %5 karboksimetil selüloz 1ml/kg dozdan gavaj yoluyla peroral verildi. Grup 2; Superior Mezenterik Arter iskemi reperfüzyon (I/R) grubu olup, bu gruptaki ratlara %5 karboksimetil selüloz 3 hafta süreyle 1ml/kg dozdan gavaj yoluyla peroral verildi. Grup 3; Sesamin grubu olup, bu gruptaki ratlara Sesamin 3 hafta süreyle 30 mg/kg dozdan gavaj yoluyla peroral verildi. Grup 4; Superior Mezenterik Arter iskemi – reperfüzyon (I/R) + Sesamin grubu olup, bu gruptaki ratlara 3 hafta süreyle 30 mg/kg dozdan gavaj yoluyla peroral verildi. Bulgular: Malondialdehit (MDA) düzeyleri en yüksek mezenter I/R grubunda görülürken, Sesamin + Mezenter I/R grubunda anlamlı olarak daha düşük izlendi. Gruplar arası total antioksidan seviyesi (TAS) arasında anlamlı bir farklılık izlenmez iken, Sesamin + Mezenterik I/R grubundaki total oksidan seviyesi (TOS) Mezenterik I/R grubundan anlamlı olarak düşük olduğu izlendi. Sesamin + Mezenterik I/R grubunun histoskorlamasının Mezenterik I/R grubundan daha düşük olduğu izlendi. Kontrol grubu ile Sesamin grubu arasında anlamlı fark izlenmedi. Sesamin + mezenterik I/R grubunda bax ekspresyonunun Mezenterik I/R grubuna kıyasla anlamlı oranda daha az yoğunlukta olduğu izlendi. Sonuç: Histolojik, immünohistokimyasal ve biyokimyasal parametrelere bakılarak iskemi ve reperfüzyon öncesi verilen Sesamin 'in güçlü antioksidan özelliği sayesinde ince barsaklarda oksidatif stresi azaltıp oluşan hasara karşı koruyucu olduğu izlendi.

AntioksidanlarArterlerBağırsak-ince+7
Hikmet Özesmer
Dicle University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kadmiumla indüklenen ratlarda hepatooksisite hasarına karşı borik asitin koruyucu etkinliğinin incelenmesi

Kadmiyum (Cd), her yerde bulunan ve biyolojik olarak parçalanamayan, insan sağlığı için büyük tehlikeler barındıran kirleticilerden biridir. Endüstrinin gelişmesi ile birlikte bu metalin doğadaki yoğunluğu önemli oranda artmıştır. Borik asit meyvelerde, sebzelerde ve bazı yiyeceklerde doğal olarak bulunan temel bir mikro besin veya mineraldir. Bu çalışmada ortalama 8-10 haftalık, 28 adet Wistar Albino cinsi dişi rat kullanıldı. Ratlar, özel olarak hazırlanmış kafeslerde 7'li gruplar halinde 4 grup olarak ayrıldı. Grup 1: Kontrol grubu olup, deney süresince herhangi bir işlem uygulanmadı. Grup 2: Cd grubu olup, deneyin ilk günü tek doz Cd 15 mg/kg'dan gavajla oral olarak verildi ve deneyin 7. gününe kadar başka hiçbir ilaç verilmeden beklenildi. Grup 3: Borik Asit (BA) grubu olup, günlük 200 mg/kg doz ile i.p. olarak 7 gün süreyle yapıldı. Grup 4: Cd+BA grubu olup, Cd 15 mg/kg tek doz verilip, hemen arkasından borik asit 7 gün süreyle günlük 200 mg/kg doz ile i.p. verildi. Oksidatif stres belirteçlerinden olan Malondialdehit (MDA) ve Total Oksidan Seviyelerine (TOS) serum düzeyinde baktığımızda Cd+BA grubunun bu değerlerin Cd grubuna kıyasla anlamlı olarak daha düşük olduğu izlendi. İmmunohistokimyasal incelemelerde karaciğer dokusunda Tümör nektrotizan faktör alfa (TNF-α) ve APAF-1 ekspresyonlarına bakıldığında ise Cd+BA grubundaki ekspresyonların Cd grubuna kıyasla anlamlı olarak daha az olduğu görüldü (p<0.05). Bu deneysel çalışmada, Cd'un neden olduğu hepatotoksisitede borik asitin antioksidan olduğu ve immunhistokimysal değerlendirmede sitokin salınımını azaltarak hepatoprotektif olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Kadmiyum, Borik asit, Hepatotoksisite, İnflamasyon, Oksidatif Stres

Faik Veysel Akpulat
Dicle University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Komplike ve non-komplike apandisit olgularının retrospektif karşılaştırılması

Akut apandisit dünyada en sık görülen ve acil cerrahi müdahele gerektiren karın patolojilerinden birisidir. Hastaların tanısı klinik muayene, laboratuvar ve görüntüleme yöntemleri ile konur. Tanı ve tedavide gecikmelerin olması hastanın non-komplike apandisit halinden komplike apandisit halinde geçmesinde etkendir. Mevcut geçiş ise nihayetinde hastanın yara yeri enfeksiyonu, yatış süresi ve morbiditesinde artışlara yol açmaktadır. Preoperatif komplike apandisit tanısını koymuş olmamız hastaya yapılacak cerrahi veya konservatif tedavi seçeneklerinden hangisini seçeceğimizi ve hastaya yaklaşımımızı etkileyecektir. Biz bu çalışmamızda akut apandisit nedeni ile ameliyat edilen hastaları retrospektif olarak inceleyerek hastaların ameliyat öncesi klinik ve laboratuvar parametrelerinden faydalanarak komplike veya non-komplike apandisit tanısını koyabilmeyi hedefledik. Bu amaçla doğru medikal ve cerrahi seçeneklerinin uygulanabileceğini düşünüyoruz.

ApandisitBilirubinPreoperatif dönem+3
Mehmet Mazlum İnan
Dicle University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda plantago lanceolata ile triticum vulgare'nin yara iyileşmesi üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması

Amaç: Yara iyileşme süreçlerinin iyileştirilmesi için yeni yöntemler bulmayı amaçlayan çok sayıda analiz ve klinik çalışma yapılmıştır. Çeşitli bitki özütlerinden yara iyileşmesi onarım sürecini geliştirmek ve iyileştirmek amacıyla yıllardır çalışılmaktadır. Plantago lanceolata'nın yara iyileşmesi üzerine etkisi bugüne kadar tam olarak araştırılmamıştır. Bizde planladığımız bu çalışmada yara iyileşmesi üzerine etkisi kanıtlanmış olan Triticum vulgare krem ile henüz araştırmaların devam ettiği Plantago lanceolata özlerinin yara iyileşmesi üzerindeki etkilerini kıyaslamayı amaçladık. Materyal/Metod: Çalışmamızda toplam 24 rat kullanılıp, her birinde 8 rat olacak şekilde gruplara ayrıldı. Gruplar; kontrol grubu, Triticum vulgare krem ile muamele edilen grup ve Plantago lanceolata sulu özütü ile muamele edilen grup olmak üzere 3 farklı grup olarak ayrıldı. Ratlara intraperitoneal (i.p.) olarak 90mg/ kg Ketamin ve 10 mg/ kg Xsilazin ile anestezi verildikten sonra, sırt derisinden 2x2 cm boyutlarında, dermis ve epidermisi içine alacak şekilde tam kat cilt yaraları oluşturuldu. Yaralar oluşturulduktan sonra, tüm ratların 0, 7, 14 ve 21. günlerde yara yüzey ölçümü yapıldıktan sonra, 7, 14 ve 21. günlerde histopatolojik incelemeler için spesmenler alındı. Bulgular: Van Gieson boyası ile boyanan spesmenlerde kollajen fibrillerin yoğunluğu belirlendi. Yapılan değerlendirmeler sonucu; kollajen fibrillerin yoğunluğu 21. günde Plantago lanceolata ile Triticum vulgare arasında eşit olarak izlendi. Sonuç: Sınırlı parametreler eşliğinde karşılaştırmış olduğumuz Plantago Lanceolata sulu özlerinin yara iyileşmesi üzerinde olumlu sonuçlarının olduğunu gözlemledik. Anahtar Kelimeler: Plantago Lanceolata, Triticum Vulgare, Yara İyileşmesi

Şakir Koca
Dicle University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Rat pancreatik rejenerasyon modelinde asinoduktüler metaplazi gösteren rejenerasyon odaklarında nestin ekspresyonu

6. ÖZETBu çalışmada rat pankreatik rejenerasyon modellerinde asinoduktüler metaplazi gösterenrejenerasyon odaklarında nestin ekspresyonu incelenmiştir.Bu amaçla; her birinde 4 rat olacak şekilde ratlar 2 gruba ayrılmış ve yapılan cerrahi işlemegöre %90 pankreatektomi (PDx) grubu ve pankreatik dukt ligasyon (PDL) grubu olarakkodlanmıştır. PDx grubundaki ratlar 4. veya 7. günde sakrifiye edilerek doku örnekleri alındı.PDL grubunda doku örnekleri 4., 7. ve 11. günlerde alındı. Her iki cerrahi yöntemle elde edilendokulardan hazırlanan kesitler önce standart hemotoksilen-eozin ile boyandı. Rejenerasyonodakları bulunan kesitlere komşu kesitler immünhistokimyal boyama için seçildi.Alınan örneklerde normal pankreatik asiner hücrelerde ve her çaptaki duktus hücrelerindenestin ekspresyonu saptanmadı. Rejenerasyon odaklarında gözlenen asinoduktüler metaplazigösteren hücrelerde (tubüler kompleks hücrelerinde) nestin belirgin şekilde eksprese olmaktaydı.Bu en tipik şekilde PDL-7 preparatlarında gözlemlendi.Bizim çalışmamızda nestin, neogenezin uyarıldığı pankreas dokusunda özellikle deasinoduktüler epitelde pozitif olarak tespit edildi. Bu sonuçlar nestinin, pankreatik kökhücrelerinin belirlenmesinde önemli olabileceğini göstermiştir. Ayrıca daha ileri tekniklerkullanılarak yapılacak çalışmalarda, nestin eksprese eden asinoduktüler metaplazi odaklarınınpankreas rejenerasyonundaki rolünün araştırılması gerektiği fikrini ortaya koymaktadır.25

Kök hücrelerPankreas
Bahadır Ege
Gazi University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

TNBS ile oluşturulan deneysel kolit modelinde infliximab' ın ekstra intestinal tutulumlar üzerine etkisi

ÖZETİnflamatuvar Barsak Hastalığı (İBH), barsağın kronik inflamatuvar bir bozukluğudur, karaciğer ve pankreası gibi birçok barsak dışı tutulumla seyreder. Bu çalışmanın amacı, ratlarda 2, 4, 6-trinitrobenzen sülfonik asit (TNBS) ile oluşturulan kolit modelinde hepatik ve pankreatik değişikliklerin saptanması ve kolon, pankreas, karaciğer üzerine infliximabın etkinliğinin araştırılmasıdır.Çalışmaya alınan kırk Wistar albino rat, dört gruba ayrıldı. Grup 1: kontrol, Grup 2: TNBS-E ile kolit oluşturulan, Grup 3: TNBS-E ile kolit oluşturulup, 5 mg/kg infliximab verilen, Grup 4: TNBS-E ile kolit oluşturulup, 10 mg/kg infliximab verilen gruptur. Kolit, rektal yolla 0,5 ml %50 etanol içinde çözünmüş 30 mg TNBS verilerek oluşturuldu. Infliximab sadece grup 3 ve 4'e subkutan olarak verildi. 2, 6. günlerde 5 ve 10 mg infliximab uygulandı. Denekler 7. gün sakrifiye edildi. Plazma TNF-?, IL?1ß, IL?6, IL?10, MPO, MDA, biyokimyasal parametreler, kolonik, karaciğer, pankreasa ait histolojik örnekler alındı.Çalışmamızda infliximab tedavisi, plazma TNF- ?, IL?1ß, IL?6, MPO, MDA düzeylerinde anlamlı bir gerileme sağladı ve bu değerlerin inflamasyon sürecinde patojenik öneme sahip olduğunu düşünüldü. Subkutan infliximab tedavisinin inflamatuvar aktiviteyi azalttığı ve bu parametreleri düşürücü etkisi olduğu kanısına varıldı. Mikroskobik ve makroskobik kolon skorları açısından grup 1 ile grup 2 arasında anlamlı fark saptandı (p=0,0001). Infliximab tedavisi ile kolonik skorlarda gerileme mevcuttu. Ancak infliximab tedavisi ile karaciğer ve pankreas skorlarında anlamlı bir düzelme saptanmadı. Çalışmamızda kolon mikroskobik skorları haricinde 5 ve 10 mg/kg infliximab dozu arasında anlamlı fark bulunamadı.Çalışma sonuçlarımıza göre İBH'ye bağlı karaciğer ve pankreas hasarında infliximab tedavisinin etkinliğinin olmadığı görüldü. Infliximabın ekstraintestinal tutulumlara etkinliği, gelecekte yapılacak klinik ve deneysel çalışmalarla açıklığa kavuşacağı kanaatindeyiz.ANAHTAR KELİMELER: TNBS kolit modeli, infliximab, ekstraintestinal tutulum, inflamatuvar barsak hastalığı

Kolit
Cem Azılı
Gazi University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gastroözofagiyal reflü nedeniyle laparoskopik nissen rosetti fundoplikasyonu yapılan hastaların uzun dönem sonuçları

Amaç: Bu tezin amacı gastroözofagiyal reflü nedeniyle yapılan laparoskopik Nissen-Rossetti fundoplikasyonun uzun dönem sonuçlarının semptomların kaybolması, yaşam kalitesi gibi subjektif ve patolojik asit reflünün ortadan kalkmasının objektif olarak gösterilerek değerlendirilmesidir.Gereç ve Yöntem: Ocak 2003 ? Haziran 2006 tarihleri arasında gastroözofagiyal reflü nedeniyle laparoskopik Nissen Rossetti fundoplikasyon yapılan 32 hasta çalışmaya dahil edildi. Preoperatif ve postoperatif dönemde hastalara subjektif olarak semptomlar, yaşam kalitesi (Gastroesophageal reflux-Health related quality of life index) ve 24 saat pH monitorizasyonu yapılarak sonuçlar değerlendirildi.Bulgular: Hastaların median postoperatif izlem süresi 28 ± 7.92 (16?52) aydı. Postoperatif dönemde preoperatif döneme göre yaşam kalitesinin anlamlı olarak arttığı (p = 0.001) ve DeMeester skorlarının anlamlı olarak azaldığı (p = 0.001) görüldü. Hastaların çoğunda görülen postoperatif disfajinin yaşam kalitesine belirgin olarak etkilemediği görüldü.Sonuç: Gastroözofagiyal reflü cerrahi tedavisinde laparoskopik Nissen Rossetti fundoplikasyonun uzun dönemde patolojik reflüyü önlediği, semptomları kontrol altına aldığı ve yaşam kalitesindeki iyileşme sağladığı görülmüştür. Bu sonuçlarla laparoskopik Nissen Rossetti fundoplikasyonun başarılı ve etkili bir yöntem olduğu söylenebilir.

Yaşam kalitesi
Tugan Tezcaner
Gazi University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Glifosat toksisitesinde Gallik asit'in karaciğerdeki koruyucu etkinliğinin incelenmesi

Giriş ve Amaç: Glifosat (GLP) dünya çapında en yaygın kullanılan herbisitlerden bir tanesidir. Memelilerde hepatotoksisite gibi önemli toksik etkiler yarattığı daha önce yapılan çalışmalarda kanıtlanmıştır. Doğal bir antioksidan olan Gallik asit (GA) ise meyvelerde, sebzelerde, yeşil çayda, kahvede ve sumakta bulunan doğal bir polifenolik bileşiktir. Planladığımız bu çalışmada doğal bir antioksidan olan Gallik asitin hepatotoksitede koruyucu etkinliğinin olup olmayacağını incelemeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamızda 8-10 haftalık, 28 adet Wistar Albino cinsi erkek rat kullanıldı. Ratlar 7'li gruplar halinde 4 grup olarak ayrıldı. Grup 1: Kontrol grubu, Grup 2: GLP grubu, Grup 3: GA grubu, Grup 4: GLP + GA grubu olarak belirlendi. Bulgular: İmmunohistokimyasal değerlendirmede Bcl-2 ve IL-6 sitokinlerinin GLP grubunda pozitif ekspresyonlar gösterdi. GLP+GA grubunda inflamasyon yolaklarını baskıladığı izlendi. TAS değerinin GLP grubunda en düşük, GLP grubu ile GLP+GA grubu arasında anlamlı bir düşüklük olduğu izlendi. En yüksek TAS değeri GLP+GA grubunda görüldü. TOS değerinde ise en yüksek GLP grubunda izlendi. GLP grubu ile GLP+GA grubu arasında anlamlı bir yükseklik olduğu görüldü. MDA düzeylerine bakıldığında GLP grubunda en yüksekken, GLP+GA grubunda daha düşük izlendi. AST düzeyi en yüksek GLP grubunda görülürken, GLP+GA grubuyla aralarında anlamlı fark olduğu ve GLP+GA grubunda daha düşük olduğu izlendi. İndirek bilirubin değerinin en yüksek GLP grubunda olduğu ve GLP ile GA uygulandığında düştüğü görüldü. Direk bilirubin, ALT ve albümin değerlerinde gruplar arasında anlamlı bir fark izlenmedi. Sonuç: Glifosat sıçan karaciğerinde histopatolojik, immünolojik ve biyokimyasal parametreleri olumsuz yönde etkilerken, Glifosat ile Gallik asit birlikte uygulandığında bu parametrelerin büyük bir kısmında olumlu yönde iyileşme izlendi. Anahtar Kelimeler: Glifosat, Gallik asit, Hepatotoksite, Oksidatif stres

Mahsum Barçin
Dicle University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda deneysel karın içi yapışıklıkların önlenmesinde bal, karboksimetilselüloz membran (seprafilm) kullanımının etkilerinin araştırılması

İntraabdominal adezyonlar sıklıkla geçirilen abdominal ameliyatlar sonrası oluşan, abdominal organları birbirine ve/veya karın duvarına bağlayan fibröz bantlardır. İyileşmenin major bir komplikasyonudur. İntestinal obsrüksiyon, infertilite ve kronik pelvik ağrılar nedeniyle ciddi morbidite ve mortalite oluştururlar. Adezyonlar için gerçekleştirilen reoperasyonlar ciddi komplikasyonlarla sonuçlanma riski bulunan girişimlerdir. Her operasyonun riski bir öncekinden fazladır.Adezyon oluşumunu engellemek amacıyla bugüne kadar çok sayıda adezyon önleyici ajan araştırılmış ve araştırılmaya devam edilmektedir.Bu gün hiçbir ajanın adezyon önlemede kesin ve tam etkili olduğu ispatlanamamıştır.Bu çalışmadaki amaç; geçmişte de yara iyileşmesinde güvenle kullanılan bir ajan olan balın postoperatif adezyonların önlenmesinde etkili olup olmadığını araştırmak ve halen bariyer etkisi nedeniyle klinikte kullanımı olan karboksimetilselüloz membran (seprafilm) ile karşılaştırmaktır.Bu çalışma Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu'nun onayı alındıktan sonra yapılmıştır. 10'arlı 3 grup halinde toplam 30 adet Wistar Albino tipi (dişi) rat kullanılmış, tüm ratlarda klempleme ve serozal abrazyon modeli ile adezyon oluşturulmaya çalışılmıştır.Her grupta oluşan adezyonlar Mazuji ve arkadaşlarının kullandığı adezyonları 0 ile 4 arası skorlayan, makroskopik adezyon skorlama yönteminiyle, histopatolojik incelemede Hooker ve arkadaşlarının kullandığı 0 ile 3 arası skorlanan fibrozis değerlendirme skorlamasıyla ve yine Hooker ve arkadaşlarının kullandığı inflamasyon değerlendirme skorlamasıyla değerlendirilmiştir.Sonuç olarak; bal ve seprafilm tek başına kullanıldıklarında adezyon oluşumunu azaltmaktadırlar.Ancak adezyon oluşumunu seprafilm grubunun bal grubundan daha fazla azalttığı görülmüştür. Buna rağmen seprafilmin yapılan diğer çalışmalarda olduğu gibi barsakların kendi aralarında ve diğer organlarla olan yapışıklıkları tam olarak engellemediği bu çalışmada da gösterilmiştir. Bal inflamasyon ve fibrozisi 7 gün içinde engelleyememiştir. Daha sonraki çalışmalarda, enfekte bir karında balın inflamasyon ve fibrozisi önlemede daha etkin olup olmadığı araştırılabilir. Bu nedenle daha geniş kapsamlı deneysel ve klinik çalışmalara gereksinim vardır.

Arif Emre
Gazi University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda akut nekrotizan pankreatit modelinde candesartan'ın pankreas mikrodolaşım bozukluklarına etkisi

6 ÖZETAmaç: Akut nekrotizan pankreatitte pankreatitin başlangıç döneminde etyopatogenezde mikrosirkülasyon bozuklukları son derece önemlidir. Mikrosirkülasyon bozukluklarının önlenmesinde bugüne kadar bir çok madde kullanılmıştır. Ancak bu maddelerin klinikte kullanımı sınırlıdır. Bu çalışmada bir AT-II reseptör antagonisti olan candesartan'ın pankreatik mikrodolaşım üzerindeki etkinliğinin ortaya konulması amaçlanmaktadır.Gereç ve Yöntem: Çalışma her grupta 10 rat olacak şekilde oluşturuldu. Pankreatit ceruleinin intravenöz yolla, glycodeoxycholic asitin ise biliopankreatik kanala infüzyonları ile oluşturuldu. 24. ve 48. saat tedavi gruplarına 6. ve 18. saatlerde candesartan verildi. 24. ve 48. saatte sakrifiye edilen ratlardan pankreatik doku kan akımı lazer doppler flowmeter ile ölçüldükten sonra, amilaz, myeloperoksidaz, IL-6 ve tümör nekroz faktör-? için kan örnekleri, histopatolojik analiz, endotel hücre apoptozis değerlendirilmesi ve matriks metalloproteinaz-9 için pankreatik doku örnekleri alındı.Bulgular: Pankreatik doku mikrosirkülasyon düzeyleri candesartan verilen gruplarda daha yüksek idi (p<0.05). Myeloperoksidaz, IL-6 ve tümör nekroz faktör-? düzeyleri candesartan verilen gruplarda daha düşük olarak bulundu (p<0.05). Pankreatik dokunun histopatolojik analizinde pankreatik dokudaki ödem ve inflamasyonda candesartan tedavisi ile azalma tespit edildi (p<0.05). Endotel hücre apoptozisinde candesartan tedavisi ile azalma tespit edildi ancak bu değer istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). Pankreatik dokudaki matriks metalloproteinaz-9 düzeylerinde ise candesartan tedavisi ile azalma tespit edildi (p<0.05).Sonuç: Akut nekrotizan pankreatitin erken döneminde kullanılan candesartan pankreatik doku mikrovasküler dolaşımı üzerinde olumlu etkilere sahiptir.Anahtar kelimeler: Akut nekrotizan pankreatit, mikrovasküler dolaşım, candesartan

Pankreatit
Hasan Bostancı
Gazi University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Karaciğer kist hidatiğinde parsiytel kistektomi deneyimimiz

GİRİŞ VE AMAÇ:Karaciğer kist hidatik hastalığı insanların orta konak olduğu E.Granulosus'un larva formu tarafından meydana getirilen bir paraziter enfeksiyondur. Etken; köpek, tilki, çakal, kurt, ayı vb. etçillerin otçulların et ve artıklarını tüketmesi yoluyla etkeni kapmaları neticesinde, bu hayvanların intestinal sistemine girer. Bu yırtıcılara veya dışkılarına temas neticesinde ya da çiğ veya temizlenmeden tüketilen sebze, meyve ve öbür gıda maddeleri ile veya tüketim sularıyla insanlara bulaşmaktadır. İnsan bedenine sıklıkla gastrointestinal trakt ile invaze olup akabinde çok büyük bir oranda portal sistem yokuyla karaciğere geçerek hastalığın büyük bir kısmını burada oluşturur. Ekseriyetle karaciğere yerleşip hastalık oluşturan patojen akciğerde, böbrekte, dalakta ya da başkaca bir organ ve sistemde de hastalık oluşturabilir. Bu çalışmada; kliniğimizde aynı tanıyla tedavi gören hastalara yönelik yaptığımız parsiyel kistektomi klinik deneyimimizi paylaştık. MATERYAL VE METOD: Bu çalışmada kliniğimizde 01 Ocak 2014 ile 31 Aralık 2023 tarih aralığında karaciğerin hidatik kist hastalığından dolayı laparatomiye alınan ve parsiyel kistektomi operasyonu yapılan 100 hasta yaş, cinsiyet, preop andazol kullanım öyküsü, preop PAİR, preop kist granülozus IgG, kistin tipi, en büyük kistin boyutu, kistin tek ya da multikist oluşu, kistin tek ya da çoklu segmentte bulunuşu, preop andazol kullanım öyküsü, intraop kistobiliyer fistül varlığı ve fistül onarımının yapılıp yapılmadığı, postop dren vasfı ve postop ek işlem gerekliliğinin olup olmadığı retrospektif olarak incelendi. BULGULAR: Bizim çalışmamızdaki hastaların 66'sı (%66) kadın, 34'ü (%34) erkekti. Yaş ortalaması 40.7 yıldı. En çok gözlemlenen şikayetler abdominal hassasiyet, kusma ve bulantıydı. Olgularımızın 39 tanesinde preop andazol kullanım öyküsü vardı, 61 tanesi preop andazol kullanmamıştı. 13 tanesinde preop kist granülozus IgG negatif iken, 38 hastada ise pozitifti, 49 tanesinde bakılmamıştı. 9 hastaya daha önce PAİR işlemi yapılmıştı, 91 hastaya yapılmamıştı. Bakılan 100 hastanın tamamında kistler karaciğerde izoleydi, başka organ tutulumu veya kist perforasyonu mevcut değildi. Çalışmaya alınan 100 hastadan 33 hastada tek kist, 67'sinde multi kist mevcuttu. Hastaların 30 tanesinde kist tek segmente lokalizeyken, 70 hastada multisegmenter kist mevcuttu. Ortalama kist çapı; 9.25 cm iken, kistlerinin en küçüğünün yarıçapı 2 cm ve en büyük olanın yarıçapı 10 cm idi. Gharbi sınıflamasına göre 53 (%53) hastada Tip 1 kist görülmüştür. 17 tanesinde Tip 2, 26'sında tip 3 görülmüş olup, tip 4 olan 4 kişiye operasyon uygulanmış. Ameliyat esnasında vakaların 43 tanesinde kistin safra yollarıyla ilişkili olduğu görüldü. İntraop kistobiliyer fistül tespiti yapılan ve kistobilyer fistülü onarılan hastaların 15 tanesinde postop dren vasfı safralıydı. Bunlardan 2 tanesinde postop bilioma gelişti ve yatış süreleri yaklaşık olarak 2 hafta civarında sürdü, 1 tane hastada ise eksternasyon sonrası kist lojunda apse gelişti ve postop 10. Günden sonra tekrar interne edilerek perkütan apse drenajı ve antibiyotik tedavisi verildi. postop dren vasfı safralı olan 15 hastadan 12 tanesine ERCP yapılarak sfinkterotomi yapıldı, bu 12 hastadan 4 tanesine sfinkterotomiye ek olarak ana safra kanalına stent de takıldı, 8 tanesine sadece sfinkterotomi yapıldı. Meydana gelen majör komplikasyon düzeyi biliyer sisteme fistülizasyonu olan grupta %27 iken, ilişkisiz grupta %6.6 olup, anlamlı ilişki saptandı(p<0,001). SONUÇ:Parsiyel kistektomi operasyonunun postop komplikasyon gelişmesi ve hastanede yatış sürecinin uzaması açısından diğer cerrahi tekniklere nazaran dezavantajı bulunmadığından, bu operasyon uygun vakalarda güvenle uygulanabilir. Kliniğimizde yapılan parsiyel kistektomi vakalarında postop en sık görülen komplikasyon safra fistülüydü ve bunların büyük çoğunlunun multikistik ve kist çapı büyük olan hastalardan oluşuyor olmasının yanısıra ameliyat sonrası safra fistülü görülen hastaların içinde Gharbi sınıfına göre tiplendirmede en çok fistül gelişen hastalar tip 1 kist hidatik yapısına sahipken, ikinci sıklıkla postop fistül görülen hastalar tip 3 kistik yapıya sahipti; ancak bunlar istatiksel olarak anlamlı değildi.

Aydın Bars
Dicle University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diyabetik ratlarda oluşturulan yara iyileşmesinin tedavisinde topikal uygulanan Mumijo özleri ile dekspantenol'ün etkinliğinin karşılaştırılması

Amaç: Yara iyileşmesi cerrahi hastalarda postoperatif morbidite ve hastane yatış süresini önemli ölçüde belirler, diyabetik hasta grubunda mevcut olan hiperglisemi ile bozulan yara iyileşme sürecinin iyileştirilmesi için çok sayıda farklı analiz ve klinik çalışma yapılmaktadır. Diyabetin yara iyileştirilmesi üzerindeki olumsuz etkileri göz önüne alınınca etkisi kanıtlanmış olan topikal dekspantenol ile Mumijo özütünün yara iyileşmesi üzerindeki etkilerini karşılaştırmayı amaçladık. Materyal/Metod: Bu çalışma, her birinde 8–10 haftalık yaş aralığında olan toplam 28 adet dişi Wistar Albino sıçanın yer aldığı dört gruptan oluşacak şekilde planlanmıştır. Gruplar şu şekilde oluşturulmuştur: kontrol grubu, diyabet grubu, dekspantenol krem grubu ve Mumijo özütü uygulanan grup. Kontrol grubunu oluşturan 7 sıçan dışındaki 21 sıçana diyabet modeli oluşturulmuştur. Tüm hayvanlara intraperitoneal yolla anestezik ajan uygulanmasının ardından, sıçanlar prone pozisyonda sabitlenmiş ve cerrahi alan sterilizasyonu sağlanmıştır. Her bir sıçana interskapular bölgede, yaklaşık 4 cm² boyutunda tam kat cilt defekti oluşturulmuştur. Farklı zaman noktalarında (7., 14. ve 21. günlerde) yara yüzey alanı ölçümleri yapılmış ve histopatolojik inceleme amacıyla biyopsi örnekleri alınmıştır. Bulgular: Gerçekleştirilen yara yüzey alanı ölçümleri, biyokimyasal analizler (özellikle total antioksidan düzeylerinin tayini) ve histopatolojik değerlendirmeler kapsamında; Hematoksilen & Eozin (H&E), Van Gieson boyamaları ile immünohistokimyasal yöntemler aracılığıyla neovaskülarizasyon, kolajen düzenliliği, fibroblast aktivitesi, miyofibroblast yoğunluğu, kolajen miktarı, mononükleer hücre infiltrasyonu ve konjesyon düzeyleri analiz edilmiştir. Elde edilen bulgular, tüm gruplarda doku iyileşme süreçlerinin genel olarak benzer bir seyir izlediğini ortaya koymakla birlikte; Mumijo sulu özütü uygulanan grup ile dekspantenol uygulanan grupta yara iyileşmesinin diğer gruplara kıyasla daha belirgin ve etkin bir şekilde gerçekleştiği gözlemlenmiştir. Sonuç: Belirli parametreler ile sınırlı kalarak yapmış olduğumuz bu çalışmada diyabetik ratlarda oluşturulan deneysel yara modelinin iyileşmesinde topikal uygulanan mumijo özütleri ile topikal dekspentanol krem' in etkinliğinin benzer olduğunu saptadık. Anahtar Kelimeler: Mumijo, dekspentanol, yara iyileşmesi

Ömer Serhat Dağ
Dicle University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Erişkin canlı vericili karaciğer naklinde transanastomotik internal stent kullanımı postoperatif biliyer komplikasyonları azaltmak için güvenilir bir seçenek midir? Sonuçlarımızın literatür ile karşılaştırılması

AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, erişkin canlı vericili karaciğer nakli uygulanan hastalarda transanastomotik internal stent kullanımının postoperatif biliyer komplikasyonlar üzerindeki etkisini değerlendirmek ve elde edilen sonuçları literatür verileri ile karşılaştırmaktır. YÖNTEM: Bu retrospektif çalışmaya, Mayıs 2023 – Kasım 2025 tarihleri arasında erişkin canlı vericili karaciğer nakli uygulanan toplam 64 hasta dahil edildi. Erken dönem mortalite gelişen ve biliyer komplikasyon açısından değerlendirme dışı bırakılan 6 hasta hariç tutularak, biliyer komplikasyon analizi 58 hasta üzerinden gerçekleştirildi. Tüm hastalarda biliyer rekonstrüksiyon sırasında transanastomotik internal stent kullanıldı. Biliyer komplikasyonlar erken ve geç dönem olarak sınıflandırıldı. Biliyer kaçaklar bilioma şeklinde tanımlandı. Demografik veriler, preoperatif klinik özellikler, intraoperatif parametreler ve postoperatif sonuçlar kaydedildi. Biliyer komplikasyon gelişen ve gelişmeyen hastalar karşılaştırıldı. İstatistiksel analizler SPSS yazılımı kullanılarak gerçekleştirildi ve p<0,05 değeri istatistiksel anlamlılık sınırı olarak kabul edildi. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 58 hastada toplam biliyer komplikasyon oranı %15,5 olarak saptandı. Erken dönem biliyer komplikasyon oranı %5,2, geç dönem biliyer komplikasyon oranı %12,1 idi. Erken dönemde gelişen biliyer komplikasyonların tamamı bilioma şeklinde olup, perkütan drenaj kateteri ile başarılı şekilde kontrol altına alındı. Geç dönemde 6 hastada biliyer striktür, 1 hastada biliyer fistüle bağlı bilioma gelişti. Biliyer striktür gelişen hastaların tamamında PTK veya ERCP ile internal stent uygulanarak komplikasyonlar kontrol altına alındı. 1 hastada tekrarlayan girişimlere rağmen devam eden biliyer fistül-bilioma ve buna bağlı gelişen biliyer sepsis sonucu geç dönem mortalite görüldü. Erken dönem mortalite gelişen 6 hastanın tamamı biliyer komplikasyon dışı nedenlerle kaybedildi. Biliyer komplikasyona bağlı mortalite oranı %1,7 olarak belirlendi. Biliyer komplikasyon gelişen ve gelişmeyen hastalar karşılaştırıldığında intraoperatif eritrosit süspansiyonu replasmanı (p=0,027) ve postoperatif hastanede yatış süresi (p=0,036) biliyer komplikasyon gelişimi ile anlamlı ilişkili bulundu. SONUÇ: Erişkin canlı vericili karaciğer naklinde transanastomotik internal stent kullanımı, biliyer komplikasyon oranlarının düşük düzeylerde seyretmesine katkı sağlamakta ve gelişen komplikasyonların büyük oranda girişimsel yöntemlerle kontrol altına alınmasına olanak tanımaktadır. Bu yaklaşım, uygun hasta seçimi ve deneyimli merkezlerde uygulanması koşuluyla, biliyer komplikasyonların azaltılmasına katkı sağlayabilecek güvenilir ve etkili bir cerrahi strateji olarak değerlendirilebilir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Canlı vericili karaciğer nakli, biliyer komplikasyonlar, transanastomotik internal stent, bilioma, biliyer striktür.

Ferhat Işık
Dicle University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Postoperatif erken dönemde cerrahi travma, oksidatif stres ve serum albumini arasındaki iliski

ÖZETCerrahi hastada postoperatif erken dönemde oksidatif stres ve antioksidan kapasite ilişkisi,elektif cerrahi girişimlerden sonra ortaya çıkan morbidite ve mortalitede önemli rol oynamaktadır.?Ebb? faz olarak bilinen postoperatif erken dönem, genel bir enerji mobilizasyonu ile karekterizeolup yaklaşık yirmidört saat sürer. Bu süre içinde, hastanın maruz bulunduğu posttravmatik oksidatifstrese karşı koyma mekanizması hakkındaki bilgilerimiz çelişkili ve son derece yetersizdir. Buçalışmanın amacı; elektif major cerrahi girişim yapılan hastalarda ebb fazda cerrahi travmanınmeydana getirdiği oksidatif stresin, vücut sıvılarındaki antioksidan kapasitenin en büyük bölümünüoluşturan albumin üzerine etkisini incelemektir. Çalışmaya, POSSUM tanımlarına göre; evre 4cerrahi girişim yapılan 32 hasta ile evre 5 genişlikte cerrahi girişim yapılan 27 hasta alındı. Bu ikihasta grubunda POSSUM fizyolojik ve operatif skorları ile travmaya hormonal, metabolik veoksidatif stres cevapları karşılaştırıldı. ki grup arasında yaş ortalamaları, vücut-kitle indeksleri vePOSSUM fizyolojik skorları bakımından istatistiksel fark tesbit edilmedi. Ancak, her iki gruptapostoperatif kortizol, glukoz LDH ve hsCRP değerleri, kendi preoperatif değerleri ilekarşılaştırıldığında, aralarındaki farkın istatistiksel olarak önemli olduğu anlaşıldı. Evre 4 ve evre 5gruplarından cerrahi girişimden önce ve sonra elde edilen ortalama serum kortizol, glukoz, hsCRPve LDH değerleri birbirinden farklı değildir. Bu sonuçlar, POSSUM fizyolojik skoru benzer olanhasta gruplarında, hastaların cerrahi travmaya verdikleri metabolik ve hormonal cevapların dabenzer olduğunu ortaya koymaktadır. Evre 4 ve evre 5 cerrahi girişim geçiren hasta gruplarıarasında hem preoperatif hem de postoperatif serum total protein ve serum albumin düzeyleriarasında istatistiksel olarak önemli fark tesbit edilmesine rağmen, sadece postoperatif serumhomosistein düzeyleri birbirinden farklı bulunmuştur. Albumin, sistein-34 redoks-aktif tiyol grubuile plazmadaki tiyolünün %80 nini oluşturur ve serumda sürekli oksidatif strese maruz kalan enönemli antioksidan maddedir. Evre 4 ve evre 5 hasta grupları arasında, operatif skorlar bakımındanönemli fark bulunmasına rağmen, travmaya hormonal ve metabolik cevaplarında farkbulunamamıştır. Bu sonuç, ebb fazda operatif travmanın şiddetine göre, cevabı belirleyen en önemliparametrelerin serum albumini ve homosistein düzeyleri olduğunu ortaya koymaktadır. Evre 5hastalarımızda POSSUM tahmini morbidite ve mortalite oranlarının evre 4 gruba nazaran yüksekolması, postoperatif dönemde reaktif oksijen radikallerinin, hastanın antioksidan kapasitesininüzerinde artmasının, postoperatif olası morbidite ve mortalitede önemli olduğunu düşündürmektedir.

Tevfik Tolga Şahin
Gazi University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik anal fissürlü hastalarda fissür apeksine kadar yapılan lateral internal sfinkterotomi ile spazm kontrollü yapılan lateral internal sfinkterotominin sonuçlarının karşılaştırılması

ÖZETBu çalışmanın amacı, kronik anal fissür tedavisinde kullanılan bir yöntem olanlateral internal sfinkterotominin seviyesinin daha standart hale getirilmesine katkıdabulunmak ve sonuçta cerrahi sonrası ortaya çıkan komplikasyonların özellikle de analinkontinensin mümkün olduğunca en aza indirilmesini sağlamaktır.KAF, toplumda oldukça sık rastlanan bir hastalıktır. Bugün için bu hastalığınaltın standart tedavisi lateral internal sfinkterotomidir. Akut fissür tedavisindekonservatif tedavinin önemi ve yeri artık iyice belirlenmiş durumdadır. Kronik fissürdeise sınırlı etkiye sahip olmakla birlikte etkinliği göz ardı edilemez.Sfinkterotomi ilk kez 1951 yılında uygulanmaya başlanmıştır ve o zamandan beriKAF tedavisinde her geçen gün yeni gelişmeler ortaya çıkmıştır. İlk uygulandığındanberi; posterior-lateral, lokal-spinal-genel anestezi kullanımı, sfinkter seviyesi gibisorulara yanıt aranmaya çalışılmıştır. Cerrahi tedavi hakkında bilgiler arttıkçapostoperatif komplikasyonlar daha net ortaya çıkmıştır ve önceleri göz ardı edilenpostoperatif anal inkontinensın hastaların üçte birinden daha fazlasında ortaya çıktığıfark edilmiştir. Bu noktadan sonra ?Hastalara gereğinden fazla mı sfinkterotomiyapılıyor?? sorusu gündeme gelmiştir. Fakat yapılan çalışmalarda çoğu hastada hangiseviyeye kadar sfinkterotomi yapıldığının bile belirlenemediği fark edilmiştir. Cerrahisfinkterotomi dışında kimyasal sfinkterotomi (t-GTN, topikal kalsiyum kanal blokörü,botilunum toksini injeksiyonu vb) de halen araştırılan bir konudur. Kimyasalsfinkterotominin etkisi göz ardı edilemez ama hiçbir zaman cerrahinin başarısınaulaşılamamıştır.Bugün için cerrahi tedavide sfinkterotomi seviyesi konusunda fikir birliğininolmaması ciddi bir sorundur. LİS sonrasında ortaya çıkabilecek olan anal inkontinensya da tedavi başarısızlığı gibi durumlar kabul edilemezdir. Çağımızdaki anal fissürtedavisi konusunda tüm tartışmaların temelini bu noktalar oluşturmaktadır. Bizçalışmamızda bu sorulara yanıt aramaya çalıştık. Kalibratörlerin kullanılmasının, analstenoz derecesinin belirlenmesinde oldukça faydalı ve pratik olduğunu düşünmekteyiz.Sonuçta kalibratörlerin yardımıyla yapılan sfinkterotominin, daha doğru seviyeyekadar sfinkter kesilmesine faydası olduğunu belirledik. Bunu; subjektif iyileşmezamanının SKG'da daha kısa olması, inkontinens düzeylerinin SKG'da anlamlı ölçüdedaha düşük saptanması ve yine benzer şekilde 6. aydaki tedavi başarısızlığıylakarşılaşılan hasta sayısının SKG'da (1 hasta), FAG'a göre (4 hasta) daha az sayıdaolması gibi sonuçlarla desteklendiğini gördük.

Melike Karen Güner
Gazi University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bethesda sınıflamasına göre tip 3-4-5 tiroid nodüllerinde inflamatuvar belirteçler ve TSH düzeyine göre ikincil biyopsi yerine ameliyat kararı alınabilir mi? İnflamatuvar belirteçler ve malignite ilişkisi

Amaç: Tiroid nodülleri, sıklıkları yaşla artan, sahip oldukları %5-15 malignite riski nedeniyle önem arz eden patolojilerdir. Ultrasonografide tiroid dokusunda şüpheli nodül görünen ve ince iğne aspirasyon biyopsisi yapılan hastaların patoloji sonuçları Bethesda Tanı Sınıflamasına göre tasnif edilmektedir. Altı kategoriden oluşan Bethesda sınıflamasında malignite riskine göre hastalara biyopsi tekrarı, lobektomi, moleküler analiz ya da total tiroidektomi önerilmektedir. Yapılan çalışmalarda kandaki inflamatuvar belirteçlerin malignite erken tanısında ve prognozun takibinde kullanılabileceği gösterilmiştir. Bu çalışmada seçili inflamatuvar parametrelerin ve TSH düzeyinin Bethesda sınıf 3, 4 ve 5 hastalarda maligniteyi öngörücü etkisi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 2014 - 2023 yılları arasında Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Genel Cerrahi Kliniği'nde tiroidektomi yapılan ve preoperatif İİAB sonucu Bethesda sınıf 3, 4, ve 5 olan hastalar dahil edilmiştir. Hemogram değerleri kullanılarak; NLR, PLR, SII ve PPR oranları hesaplanmış ve hastaların patoloji sonuçlarıyla değerlendirilmiştir. Veriler, SPSS 28 paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Analizlerde anlamlılık değeri p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Çalışmadaki 163 hastanın %71,2'sinin kadın, yaş ortalamasının 46,52 olduğu görülmüştür. Hastaların %66,3'ü Bethesda 3, %12,3'ü Bethesda 4 ve %21,5'i Bethesda 5 sınıfında değerlendirilmiştir. Cinsiyet, yaş, PLT, PPR, NEU, LYM, TSH, NLR, PLR, SII değişkenlerinin maligniteyle anlamlı ilişkisi saptanmamıştır. Bethesda sınıf 3, 4 ve 5'in malignite oranları sırasıyla %14,8, %20 ve %80 olarak hesaplanmıştır. Bethesda sınıfları arasında LYM(p<0,05) ve TSH(p<0,05) değerlerinde anlamlı farklılık saptanmıştır. Hastalar Bethesda sınıf 3 ve sınıf 4-5 bir arada olacak şekilde gruplandırılarak değerlendirilmiş ve LYM (p<0,05) TSH(p<0,05) ve PLR(p<0,05) değerleri açısından anlamlı farklılık tespit edilmiştir. Bethesda Sınıf 3 ve Bethesda Sınıf 4-5 gruplarında benign hastaların LYM, NEU, PDW, TSH, NLR, PLR, PPR, SII değişkenlerinin durumu incelenmiş ve LYM(p<0,05), TSH(p<0,05), NLR(p<0,05), PLR(p<0,05) değerlerinde anlamlı farklılık saptanmıştır. Malign hastalarda anlamlı farklılık saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmada Bethesda sınıfı artışı ile LYM arasında negatif, TSH arasında pozitif ilişki saptandı. Hiçbir parametrenin benign-malign ayrımında anlamlı olmadığı görüldü. Anahtar Kelimeler: Tiroid, malignite, bethesda, inflamatuvar, parametre

Genel cerrahi
Hazal Yazgı
Bolu Abant Izzet Baysal University
2024
00