Gaziantep University
Anabilim Dalı

Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı

Gaziantep University

112

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel apandisit modelinde antibiyoterapinin etkinliğinin gösterilmesi

Apandisit Çocuk Cerrahisi pratiğinde oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Apandisitin temel tedavisi cerrahidir. Ancak son dönemde apandisitin tedavisinde cerrahi uygulanmadan antibiyotik ile tedavi gündeme gelmiştir. Apandisitte inflamasyona bağlı akut faz reaktanlarında artış olur. Cerrahi ya da antibiyoterapi ile iyileşme ile birlikte akut faz reaktanları geriler. Bu çalışmada ratlarda deneysel olarak oluşturulan apandisit modelinde akut faz reaktanlarının düzeyleri bakılarak antibiyoterapinin etkinliğini değerlendirdik. Çalışmamızda Sprague Dawley cinsi 200-250 gr arası toplam 28 hayvan kullanıldı. Hayvanlar 7'şerli 4 gruba ayrıldı. 1. grup şam grubunu, 2. grup kontrol grubunu, 3. grup hastalık + antibiyoterapi grubunu, 4. grup hastalık + cerrahi grubunu oluşturdu. Hayvanlara intraperitoneal anestezi yapıldıktan sonra steril boyama ve örtüleme ile laparotomi yapıldı. Deneysel apendisit modelinde hayvanların çekumlarının distalindeki küçük bir alan damarı korunarak sütür ile daraltılıp içi çekal materyal ile doldurularak obstrüksiyon oluşturuldu. Sütür çekum duvarının dolaşımını bozmayacak şekilde gevşek olarak bağlandı. Ardından karın sütüre edilerek kapatıldı. 1. grupta apandisit oluşturulmadı, sadece laparotomi yapılıp karın kapatıldı, herhangi bir tedavi verilmedi. 2. grupta sadece apandisit oluşturuldu, herhangi bir tedavi verilmedi. 3. grupta apandisit oluşturulduktan sonra günlük düzenli olarak antibiyotik (Sulbaktam ampisilin 100 mg/kg) intraperitoneal olarak verildi. 4. grupta apandisit oluşturulduktan 48 saat sonra yeniden laparotomi yapılıp apendektomi yapıldı. Tüm gruplarda hayvanlardan 0, 2. ve 7. günlerde kan örneği alındı. 7. günde grup 1, 2 ve 3 deki ratlara yeniden anestezi altında laparotomi ile apendektomi yapıldı. Operasyon sonrası tüm hayvanlara ekssanguinasyon yöntem ile ötenazi uygulandı. Çalışmamızda; Grup 2 ve Grup 3 istatistiksel olarak incelendiğinde prokalsitonin değerleri ve lökosit değerleri arasında anlamlı bir fark izlenmemiştir. CRP değerlerinde 0. Gün, 2. Gün ve 7. Gün değerleri arasında iki grup arasında anlamlı fark izlenmiştir. Antibiyotik kullanımı olan ve olmayan iki grup arasında antibiyotik CRP düzeylerinde düşmeye yol açmaktadır. Bu durum bize enflamasyonun gerilediğini göstermektedir. Prokalsitonin düzeyi iki grupta da 2. gün düşmüş iki grupta da 7. gün yükselmiştir ancak iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark izlenmemiştir. Lökosit düzeyleri Grup 2 ve Grup 3 de ikinci gün yükselmiştir. İki grup için de 7. gün lökosit düzeyleri gerilemiştir. Ancak antibiyotik verilen grupta lökosit düzeyleri daha belirgin düşmüştür. Bu düşüş istatistiksel olarak anlamlı değildir. Sonuçta antibiyotik tedavisi enflamasyonu azaltmakta bunun en belirgin göstergesi CRP değerlerinin 2. ve 7. günlerde hastalık grubuna göre anlamlı düşük olmasıdır. Grup 2 ve Grup 4 istatistiksel olarak incelendiğinde Prokalsitonin değerleri ve lökosit değerleri arasında anlamlı bir fark izlenmemiştir. CRP değerlerinde 0. gün, 2. gün ve 7. gün değerleri iki grup arasında anlamlı fark izlenmiştir. Grup 3 ve Grup 4 istatistiksel olarak incelendiğinde Prokalsitonin değerleri ve lökosit değerleri arasında anlamlı bir fark izlenmemiştir. CRP değerlerinde 0. Gün, 2. Gün değerleri arasında iki grup arasında anlamlı fark izlenmiştir. Antibiyotik verilen 3. Grupta lökosit değerlerinde belirgin düşme gözlenirken apendektomi yapılan grupta düşüş gözlenmemiştir. Ancak istatistiksel olarak anlamlı değildir. Antibiyotik tedavisi geç dönemde CRP değerlerinin cerrahide olduğu kadar düşük olmasını sağlamaktadır. Patolojik incelemelere baktığımızda; Mukozada, submukoza ve subserozanın enflamasyon tutulumu açısından dört grup arasında anlamlı saptanmıştır (chi – square 0,01). TNF alfa immunhistopatolojik incelemede 4 grup arasında anlamlı çıkmıştır. (chi – square 0,043). IL6 doku immunhistopatolojik incelemede 4 grup arasında anlamlı izlenmiştir (chi – square 0,014). IL6 immunhistokimyasal incelemede; Grup 3 ve Grup 4' de yani antibiyotik tedavisi alan ve apendektomi yapılan grupta enflamasyon azalmıştır. Grup 2 ve 3 arasında immunhistokimyasal olarak bakılan TNF alfa ve IL6 değerleri açısından anlamlı fark izlenmiştir (Chi-square 0,031 - 0,018 ). Antibiyotik tedavisi enflamasyonu azaltmıştır. Grup 2 ve 4 arasında TNF ve IL6' da enflamasyon açısından anlamlı fark izlenmiştir (chi-square 0,031-0,01) . Apendektomi enflamasyonu azaltmıştır. Biyokimyasal çalışma izlem kriteri olarak düşünüldüğünde prokalsitonin değerlerinin oluşturduğumuz appandisit modelinde bir anlamı olmadığı sonucunu çıkarıyoruz. Antibiyotik tedavisi prokalsitonin değerlerini geç dönemde düşürüyor olsa dahi, prokalsitonin değerleri değişkendir ve düşük değerler enflamasyonun varlığı veya enflamasyonun gerilemesi ile korele değildir. Apendektominin lökosit değerlerini etkilememiş olduğu görülüyor. Antibiyotik grubunda lökosit değerlerinin apendektomi grubuna göre düşük olması antibiyotik tedavisinin etkinliğini gösteren bir bulgu olabilir. Bu modelde apandisit CRP' yi geç dönemde yükseltmektedir cerrahi ise bu yüksekliği anlamlı olarak engellemektedir. Antibiyotik tedavisi de hastalık grubuna göre CRP' yi anlamlı olarak düşürmektedir ve aynı zamanda cerrahi kadar etkili olmaktadır. Dolayisıyla CRP antibiyotik tedavisi için özellikle 2. günden itibaren bir izlem kriteri olabilir. Antibiyotik tedavisi patolojik enflamasyonu olumlu yönde etkilememiştir. Diğer yandan enflamasyonun mediatör düzeyinde göstergeleri olan TNF ve IL6 açısından bakıldığında enflamasyon anlamlı derecede azalmıştır. Dolayısıyla genel anlamda bakıldığında antibiyotik tedavisi patolojik enflamasyonu azaltmaktadır.

AntibiyotiklerAntienfektif ajanlarApendektomi+3
Halis Can Demirtürk
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Anorektal malformasyon nedeni ile ameliyat edilmiş hastaların kontinans ve yaşam kalitesinin değerlendirilmesi

Amaç: Anorektal malformasyonlar takibi ve tedavisi zor olan hastalık grubudur. Bu nedenle opere edilen hastalar ameliyat sonrasında da inkontinans, kabızlık ve soiling gibi yaşam kalitelerini etki eden problemlerle karşılaşmaktadırlar. ARM nedeniyle kliniğimizde opere edilen hastaların ameliyat sonrasında oluşan problemlerini araştırmak ve bunlara etki eden faktörleri ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2007 ile Aralık 2017 arasında ARM sebebiyle opere edilen 110 çocuğun dosyası retrospektif incelendi. Çalışmaya dahil edilen hastalarda prenatal patoloji, akraba evliliği, yaşı, cinsiyeti, radyolojik bulguları, başvuru şikayetleri, ilk müdahale zamanı, ilk müdahale şekilleri, eşlik eden anomaliler, genel anestezi altında muayene bulguları, ameliyat teknikleri, kolostomi şekilleri, fistül yeri, erken ve geç dönem komplikasyonları, redo operasyon endikasyonu, operasyon şekilleri, Holschneder, Kelly ve Temploton skorlama sonuçları kaydedildi. Opere edilen hastalarda fistül yeri, yapılan operasyon şeklinin, eşlik eden anomali ve diğerlerinin kontinans skorlama değerleri arasında olan ilişki araştırıldı. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics Versiyon 20.0 paket programı kullanıldı. Bulgular: Hastaların 22 yüksek tip, 44 orta tip, 32'si ise alçak tipti.6 hastada kloakal anomali vardı. Altı hasta dış merkezde opere olarak gelmiştir. Hastaların başvuru şikayetlerine bakıldığında en sık başvuru şikayeti anüsün yokluğu 63 (%57,3) hastada mevcuttur. Hastaların tanısı genelde fizik muayene ile konuldu. Ek sistem patolojileri ve eşlik eden anomalileri araştırmak için USG,EKO,VCUG ve farklı grafiler çekildi. Ek anomali en sık urogenital sistemde görüldü (%43,6). İkinci sıklıkta ise kardiak anomaliye (% 33,6) rastlandı. Hastalara ilk müdahele olarak en sık kolostomi açılmıştır.75 (%68,2) hastada kolostomi yeri inen kolondan olup diverjandı. Definitif cerrahi ve redo cerrahide en sık kullanılan yöntem PSARP'tı (88/16).Hastaların çoğunda erken ve geç ameliyat sonrası komplikasyonlar rastlanmamıştır. İlk yapılan müdahile şekilleri (kolostomi açılması, dilatasyon, anoplasti, PSARP) arasında, nöroşirorjik müdahale edilenlerle edilmeyenler arasında, üriner sistemlerde patolojisi olanlarla olmayan hastalar arasında, definitif cerrahi şekilleri arasında, definitif cerrahi sonrası 2'li antibiyotik alanlarla 3'lü antibiyotik alanlar arasında ve fitül yerleri arasında Kelly, Templton ve Holschneider skor ortalamaları bakımından anlamlı bir fark bulundu. Kontinans değerlendirilmesinde kullanılan Kelly, Temploton ve Holshcnider skorlamalar arasında bir çok diğer parametrelerde ise anlamlı fark bulunmadı. Sorguda 13 (%11,8) hastanın skorlama ile bağlı bilgilerine ulaşılmadı. Bizim çalışmamızda hastaların genel skorlama ortalamaları yüksek geldi. Holschneider skoru için ortalama puan değeri 10,56±3,72 ortanca 13'dü (2-14). Kelly skoru için bu değer 3,97±1,97 ortanca değer 5 di (0-6). Temploton skoru için ise bu değer 3,73±1,60 ortanca değer 4,5'di (0,5-4,5). Sonuç: Sonuç olarak hastaların ortalama % 15,5 de inkontinanas izlenmiş olup bu hastalarda da orta ve yüksek tip ARM, Down sendromu, MMR ve eşlik eden koksiks ve sakral anomaliler mevcuttu. Hasta yönetim kılavuzlarında olmasa da her yaş grubunda kullanılabildiği için, stimülatör muayenesini, hasta takibinde, tekrar operasyon gereksiniminde, postoperatif prognoz değerlendirilmesi için önermekteyiz. Yaş grubu uyumsuz olan, mental retarde hastalarda elektrik stimületörle yapılan muayeneler de prognostik ve faydalıdır. Alçak tip atrezilerde, taşma inkontinansa neden olan kabızlık çok olabileceği için ameliyat sonrası hastaların kabızlık açısından yakın takip edilmelidir. Anahtar sözlük: Anorektal malformasyonlar, Kelly, Holschnider, Temploton skoru

AnorektumAnüsCerrahi+5
Galıb Baıramovı
Çukurova University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gastrointestinal sistemde yabancı madde nedeniyle başvuran hastaların demografik ve klinik özelliklerinin retrospektif olarak değerlendirilmesi

Bu çalışmamızda 01.01.2000-01.01.2020 arasındaki 20 yıllık süreçte kliniğimizde yabancı cisim yutma nedeniyle yatırılarak izlenen 499 olgu incelenmiştir. Bu olgular arasında özofagusta yabancı cisim nedeniyle operasyona alınan 252 vaka ağırlıklı olarak incelenmiştir. Bu 252 vakada en sık şikâyet ağrılı yutkunma (odinofaji) (%36), tükürüğünü yutamama (%25,3), kusma (%18,6), göğüs ağrısı (%8,7), öksürük (%4,7) olarak tespit edildi, olguların yarısından fazlasının (%51,4) aktif bir şikâyeti yoktu. 18 olguda operasyon sırasında özofagoskopiye gerek kalmadan laringoskop yardımıyda magill penseti ile yabancı cisim çıkarıldı. 215 olguda yabancı cisim özofagoskop ile çıkarılırken 19 olguda özofagusta yabancı cisim tespit edilemedi. 9 olguda komplikasyonlar ve GİS'te uzun bekleme nedeniyle laparotomi yapılarak yabancı cisim çıkarıldı. Her olgu tüm özellikleriyle kendi özelinde değerlendirilerek en uygun tedavi yolu çizilerek hastalar hızlı bir şekilde tedavi edilmelidir. Yabancı cisim yutmanın kısmen önlenebilir bir patoloji olduğu göz önüne alınarak, çocukların daha güvenli çevrede sağlıklı olarak büyümeleri için radikal ve multidisipliner önlemlere ihtiyaç duyulmaktadır.

BataryaDemografiGastrointestinal sistem+4
Bilal Arıkbaşı
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Üreteropelvik bileşke darlığı olgularında üriner biyolojik belirteçler dinamik böbrek sintigrafisinin yerini alabilir mi?

Giriş: Çalışmamızda üreteropelvik bileşke darlığı tanılı olgularda sintigrafik analize alternatif olarak kolay uygulanabilen, düşük maliyetlive daha az invaziv olan üriner belirteçlerin, obstrüksiyonu belirlemedeki geçerliliğinin gösterilmesi amaçlanmıştır.. Gereç ve Yöntem: Tek taraflı üreteropelvik bileşke darlığı tanısıyla takip edilen 39 olgu çalışmaya dahil edildi. Olgular dinamik böbrek sintigrafilerindeki diüretik yarılanma zamanlarına göre 2 gruba ayrıldı. Obstrüksiyon olan grupta 15, obstrüksiyon olmayan grupta 24 olgu mevcuttu. Hastalardan alınan spot idrar örneklerinde Systatin C, β2-mikroglobulin, KIM-1, MCP-1 ve NGAL analiz edildi. Üriner analizlerde rutin kullanımda olmamaları nedeniyle bu göstergelerin obstruksiyonlu olan ve olmayan olguları ayırt etme becerilerini ortaya koymak ve kesme değerleri konusunda fikir edinebilmek amacıyla belirteçlerin her biri için ROC eğrileri çizildi ve eğrilerin kırılma noktalarından elde edilen her bir kesme değeri için duyarlılık, seçicilik, pozitif ve negatif prediktif değerler elde edildi. Systatin C, β2-mikroglobulin ve MCP-1 eğrilerde 2 kırılma noktası göstermeleri üzerine bu moleküller için 2, kalan belirteçler için tek kesme değeri üzerinden sensitivite, spesifite, pozitif ve negatif prediktiviteler hesaplandı. Bulgular: Obstrüksiyon olan ve olmayan grupların idrarlarından çalışılan örneklerde belirteçlerin her bir kesme değeri için obstrüksiyonu belirlemede Sistatin C %80,0, β2 mikroglobulin %80,0, MCP-1 %86,7 ve Osteopontin %80,0 sensitivite göstermiştir. MCP-1 farklı kesme değerinde %73,3 sensitivite, %62,5 spesifite, β2-mikroglobulin farklı kesme değerinde %60,0 sensitivite, %83,3 spesifite göstermiştir. Sonuç: Obstrüksiyonu belirlemede üriner belirteçler arasından Systatin C, β2 mikroglobulin, MCP-1 ve osteopontin yüksek sensitiviteye sahiptir. Ancak Systatin C ve osteopontin'in spesifitesi, sensitivitenin yüksek olduğu kesme değerlerinde çok düşük bulunmuştur. Tüm bu belirteçler içerisinde üriner MCP-1 ve β2 mikroglobulin invaziv olmayan klinik tanı testi olarak gelecekte kullanım yeri bulabileceği kanısındayız.

Beta globülinlerBöbrekBöbrek hastalıkları+6
Deniz Ersayın Gürer
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gündüz alt üriner sistem işlev bozukluğu olan çocuklarda idrar ngf ( nöral büyüme faktörü ) ve idrar BDNF ( beyin türevi nörotrofik faktör ) düzeylerinin araştırılması

Gündüz alt üriner sistem işlev bozukluğu olan çocuklarda, idrarda NGF (Neural Growth Factor) ve BDNF (Brain Derived Neurothropic Factor) düzeylerinin araştırılması Gündüz alt üriner sistem işlev bozukluğu terimi, çocukluk çağında hem çocuk hem aile için sosyal ve psikolojik sorunlara yol açabilen bir grup hastalığı kapsayan genel bir terimdir. Tanı ve alt grup ayırıcı tanısı zordur ve tanıda objektif olarak yardımcı olabilecek belirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır. Literatürde ümit vadeden sonuçları yayınlanan BDNF ve NGF'nin gündüz alt üriner sistem işlev bozukluğu ve alt gruplarında belirteç olarak değerliliği araştırılmıştır. Çalışmaya alt üriner sistem semptomları ile başvuran ve alt üriner sistem işlev bozukluğu tanısı alarak çalışma kriterlerine uyan 43 çocuk olgu ve kontrol grubu olarak 20 sağlıklı çocuk dahil edilmiştir. Çalışma grubunda çeşitli tanı yöntemleri ve tetkiklerle alt gruplandırma yapılmıştır. Olgulardan idrar örnekleri alınarak idrarda kreatinin, NGF ve BDNF testleri yapılarak hasta özellikleri ve biyokimyasal sonuçlar kontrol grubu ile istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Çalışmamızda olgular; gündüz aşırı sık idrara çıkma (n:1), vajinal reflü (n:1), giggle inkontinans (n:2), primer mesane boynu işlev bozukluğu (n:2), disfonksiyonel işeme (n:7), aşırı aktif mesane (n:10), disfonksiyonel işeme + aşırı aktif mesane (n:10), tüm hasta grubu (n:43) ve iki grubun birleştirilmesi ile oluşturulan aşırı aktif mesane ortak grubu (n:20) olarak gruplandırılmış ve elde edilen veriler kontrol grubu (n:20) ile karşılaştırılmıştır. NGF/Cr değeri, sadece aşırı aktif mesane ortak grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunmuş olup sensitivitesi ve spesifitesi düşük saptanmıştır (%60,%65). BDNF/Cr değeri, tüm gruplarda kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunmuş olup sensitivite ve spesifitesi tüm gruplarda yüksek saptanmıştır. Bu yükseklik aşırı aktif mesanenin etiyolojisinin heterojen özellikte olmasından ya da aşırı aktif mesaneye değil de alt üriner sistem işlev bozukluklarının tamamına özgü bir belirteç olmasından kaynaklanıyor olabilir.

EnürezisMesaneMesane hastalıkları+6
Hasan Çayırlı
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İntestinal iskemi ve reperfüzyon hasarında resveratrolün etkinliğinin değerlendirilmesi

İskemi ve reperfüzyon hasarı, nekrotizan enterokolit, invaginasyon, inflamatuarbarsak hastalıkları, pull-through ameliyatları, strangüle herniler, serbest pediküllü barsakflebi kullanımı ve barsak transplantasyonunun etiyolojisinde rol oynamaktadır.Resveratrolün antioksidan özelliği, endotelyal nitrik oksit üretimini arttırması veapoptozisi engellemesi bizi, resveratrolün intraperitoneal olarak verilmesinin iskemireperfüzyonhasarını önleyici, organ disfonksiyonlarını azaltıcı etkisi olup olmadığıkonusunu araştırmaya yöneltmiştir. Bu çalışmada deneysel modelde iskemi vereperfüzyon hasarında resveratrolün etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık.Deney, ağırlıkları 180-220 gr arasında değişen, Wistar albino cinsi, 35 erişkinerkek sıçan üzerinde gerçekleştirildi. Sıçanlar randomize olarak 5 eşit gruba ayrıldı. 1.Grup, kontrol grubu olarak ayrıldı. Diğer gruplarda superior mezenterik arter oklüzeedilerek 2. ve 4. Gruplara 30 dakika, 3. ve 5. Gruplara ise 120 dakika iskemi uygulandı.İskemi sonrası, 2. ve 3. Gruplara, 10 ng/kg dozdan intraperitoneal resveratrol verildi.Ardından iskemiyi takiben 60 dakika reperfüzyon uygulanarak, tüm gruplardan deneysonunda histopatolojik inceleme amacıyla yaklaşık 3 cm terminal ileal segment rezekeedildi.Histopatolojik olarak, alınan kesitlerde apoptozis ve TNF-?, IL-1ß, IL-6 ve IL-8 dağılımları incelendi.Sonuçta, resveratrol uygulanması apoptotik mekanizmayı durduramasa bile, birmiktar azaltmıştır, ayrıca erken dönemdeki etkisi uzun döneme oranla daha fazladır vegecikmiş bir apoptozise neden olduğu düşünülmüştür. Yine bu uygulanmanın, istatikselolarak anlamlı olmasa da sitokin immunreaktivitesini bir miktar azalttığı görülmüş ve buetkinin özellikle geç iskemi sonrası ortaya çıktığı saptanmıştır. Resveratrolün yanetkilerinin ve farmakokinetik özelliklerinin araştırılması sonrası hızla klinik kullanımagireceğine inanıyoruz. Özellikle nekrotizan enterokolit açısından risk grubunda bulunanprematür yenidoğan servislerindeki olgulara ileride koruyucu amaçlı resveratroluygulanabileceğini düşünüyoruz.

Reperfüzyonİskemi
Teoman Özcan
Manisa Celal Bayar University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel olarak oluşturulan laparoskopik fowler-stephens operasyonu'nda EGF'nin testis koruyucu olarak etkinliği

Son yıllarda intraabdominal yerleşimli testis olgularının cerrahi tedavisinde Fowler-Stephens operasyonu uygulanmaktadır. Ancak özellikle deneysel çalışmalar olmak üzere bu operasyonun testiste atrofiye yol açtığı ve testis kanlanmasını bozduğu yönünde görüşler bildirmektedir. Yine EGF'nin lokal uygulanması ve orşiyopeksi kombinasyonunun birlikte uygulanmasının tek başına orşiyopeksi uygulanmasına göre spermatogenezin restorasyonunda çok daha etkili olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda serum inhibin B düzeyi ölçülerek ve testise lokal EGF uygulanarak laparaskopik olarak oluşturulmuş Fowler-Stephens modelinin testis fonksiyonlarına etkisini değerlendirildi.Çalışmamızda 20 adet yetişkin tavşan 3 gruba ayrılmış, sağ testisleri işleme başlamadan önce çıkarıldı. Grup 1'deki deneklerin sol testisi laparaskopik olarak kesildi, Grup 2'de sol testis içerisine 100 µL EGF 30G iğne ile verilerek 1. gruba uygulanan işlem uygulandı, 3. gruba ise sadece laparaskopik görüntüleme (sham grubu) uygulandı. Deneklerin 1 ay sonunda serum inhibin B düzeyi ile testis histopatolojisine bakıldı.Çıkarılan testisler incelendiğinde Fowler-Stephens operasyonu uygulanan gruplarda testisler belirgin olarak ödemli ve nekrotikti. Serum inhibin B düzeyleri açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmadı. Testislerin histopatolojik incelemesinde sham grubu dışında tüm gruplarda belirgin nekroz dikkati çekmektedir.Sonuç olarak olarak laparoskopik de olsa spermatik damar ligasyonunda kan akımının azaldığı kesindir ve rete testis içine verilen EGF, testis histolojisinde ve spermatogenezde belirgin bir düzelme sağlayamamaktadır. Ancak serum inhibin B düzeylerinin düşük çıkmaması, spermatogenezin bozulmasına karşılık testiste halen daha sertoli hücre fonksiyonunun devam ettiğinin göstergesidir.

Cerrahi-ürolojikEpidermal büyüme faktörüKriptorşidizm+2
Reha Sermed Aygören
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tanı ve tedavide kullanılan hiperosmolar kontrast maddelerin farelerde intestinal mukoza üzerine olumsuz etkisi ve L-argininin koruyucu rolü

Günümüzde yeni doğan dönemi gastrointestinal hastalıkların tanı ve tedavide noninvaziv radyolojik gelişmeler olmasına karşın hala invaziv işlemlere sıklıkla başvurulmaktadır. Yeni doğan döneminde tanı ve tedavi sırasında sıklıkla kullanılan hiperosmolar kontrast maddelerin mukoza hasarı bilinmektedir. Yeni doğan döneminde esansiyel bir amino asit olan L-arginin iskemi reperfzyon, NEK sırasında koruyucu etkinliğin bilinmesi bizi hiperosmolar kontrast maddelerin gastrointestinal mukoza hasarında koruyucu olabileceğine yöneltmiştir. Çalışmamızda, deneysel modelde yenidoğanlarda hiperosmolar kontrast maddelerin gastrointestinal bağırsak hasarı ve L-arginin koruyucu etkisini değerlendirmesi amaçlanmıştır.Deney 28 günlük 70 fareler üzerinde gerçekleştirilmiştir. Fareler cinsiyet ayırımı olmaksızın randomize olarak her birinde 10 fare olacak şekilde 7 eşit gruba ayrılmıştır. Grup I'e oral yoldan sadece 2 cc serum fizyolojik verilerek kontrol grubu oluşturulmuştur. Grup II'ye oral yoldan iohexol ve Grup III'e oral yoldan 3 gr/kg'dan L-Arginin verildikten sonra 2 saat sonra oral yoldan iohexol verilmiştir. Grup IV'e oral yoldan 2 cc diatrizoate Na+ meglumine diatrizoate ve Grup V'e oral yoldan 3 gr/kg'dan L-arginin verildikten 2 saat sonra oral olarak 2cc diatrizoate Na+ meglumine diatrizoate verilmiştir. Grup VI'ya distile su ile % 50 oranında dilüe edilen 2cc diatrizoate Na+ meglumine diatrizoate verilmiştir. Grup VII'ye oral yoldan 3 gr/kg'dan L-arginin verildikten sonra oral yoldan distile su ile %50 oranında dilue edilen 2cc diatrizoate Na+meglumine diatrizoate verilmiştir. Kontrast maddelerin oral yoldan verilmesinden 2 saat sonra tüm deneklere laparotomi eksplore edildikten sonra terminal ileumu içine alacak şekilde 5 cm'lik ileal ans rezeke edilmiş ve denekler sakrifiye edilmiştir.İmmunohistopatolojik olarak alınan kesitler doku morfolojisini değerlendirmek için hematoksilen ile boyanırken ve immunohistolojik olarak iNOS ve e NOS değerlendirilmiştir. Biyokimyasal olarak dokuda NO, MDA seviyeleri sırasıyla Griess, Ohkawa metoduyla değerlendirilmiştir.Çalışmamızda hiperrosmolar kontrast maddelerin gastrointestinal mukozaya zararlı etkisi immunohistopatoloijk olarak tespit edilemese de bağırsak hasarı biyokimyasal olarak NO ve MDA seviyelerinin artışı ile ortaya konulmuştur. Kontrast madde verimeden 2 saat önce oral yoldan verilen L-Arg'in hiperosmolar kontrast maddelerin gastrointestinal hasar üzerine koruyucu etkisi NO ve MDA seviyelerinde ki belirgin azalma ile biyokimyasal olarak ortaya konulmuştur.Sonuç olarak, çalışmamızda yeni doğan Formula mamalarında bulunan L-Arg kouyucu ajan olarak kullanılmış ve etkinliği gösterilmiştir. Yeni doğanların kontrast çalışma yapılmadan önce L-Arg içeren Formula ile beslenmesinin barsak hasarı oluşmasında engelleyici rolü olacağı düşünülmektedir. Hiperosmolar kontrast maddelerin oluşturduğu barsak hasarına karşı L-Arg'nin tek başına rutin kullanımını önermek için ileri klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.

ArjininGastrointestinal sistemKontrast maddeler+3
Alparslan Aşcı
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Post-fundoplikasyon erken dönem disfajinin interstisyel cajal hücreleri ile ilişkisi

Gastroözofageal reflü tedavisinde en sık uygulanan yöntem olan Nissen fundoplikasyonu sonrası en sık komplikasyonlardan birisi erken dönem gelişen disfajidir. Disfajinin etiyolojisi kesin olarak belli değildir, nedeninin operasyon sonrası geçici ödem veya özofageal hipomotilite olduğu düşünülmektedir. İnsanlarda yapılan bazı manometrik çalışmalarda operasyon sonrası özofagusta hipomotilite geliştiği bildirilmektedir. Ancak bu çalışmaların kesin etiyolojik bir açıklama getirememesi bizi konuyu araştırmaya yöneltmiştir. Bu çalışmada deneysel modelde gastroözofageal reflü , Nissen fundoplikasyonu ve özofagus disseksiyonunun intestinal sistem pacemaker hücreleri üzerindeki etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışma deney ağırlıkları 250-300 gram arasında değişen, Wistar albino cinsi, 16 erişkin erkek ratlar üzerinde gerçekleştirildi. Ratlar, çalışma grubu 9 rat, kontrol grubu 7 rattan oluşmak üzere randomize olarak 2 gruba ayrıldı . Birinci gruba operasyonun özofagus üzerindeki etkinliğinin araştırılması için Nissen fundoplikasyonu operasyonu uygulandı. İkinci grup hiçbir işlem uygulanmayan kontrol grubu olarak değerlendirildi. Disfaji yaklaşık 2. haftada pik yaptığı için bu süre sonunda denekler sakrifiye edilerek özofaguslar ve özofago-gastrik bileşkeler patolojik inceleme için çıkartıldı. Patolojik inceleme esnasında bu gruplar da kendi içlerinde iki eşit gruba ayrıldı.Histopatolojik olarak alınan kesitlerde interstisyel Cajal hücreleri, 5-HT2A ve 5-HT3A dağılımları incelendi.Sonuçta gastro-intestinal sistemin pacemaker hücreleri olan interstisyel Cajal hücrelerinin sayıca miktarının azalmasının post-fundoplikasyon olgularında erken dönem disfajiye etkisi olabileceği düşünülmüştür. İnterstisyel Cajal hücrelerinin fonksiyonlarını yerine getirmede aracı olan ve gastrointestinal sistemde bireysel olarak da fonksiyon gören 5-HT2A ve 5-HT3A dağılımlarında belirgin farklılık bulunmaması konu hakkında ileri araştırmaların gerekli olduğunu göstermektedir. Bu bulguların özellikle post-fundoplikasyon olgularında erken dönem disfajinin yönetiminde tedaviye yönelik katkısı olabileceğini düşünmekteyiz.

CerrahiCerrahi-sindirim sistemiGastrointestinal hastalıklar+4
Cansu Ünden Özcan
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Biliyer atrezi tanısı ile ameliyat edilen hastaların sonuçlarının değerlendirilmesi

ÖZET Biliyer Atrezi Tanısı ile Ameliyat Edilen Hastaların Sonuçlarının Değerlendirilmesi Amaç: Bu çalışmada, biliyer atrezi tanısıyla ameliyat edilmiş hastaların prognozunu etkileyen faktörleri bulmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, 1 Ocak 2007 – 20 Ekim 2023 tarihleri arasında biliyer atrezi tanısı almış ve ameliyat edilmiş hastalar dahil edildi. Retrospektif olarak dosya bilgileri tarandı. Hastaların cinsiyetleri, doğum tarihleri, ameliyat zamanları; başvuru sırasında,ameliyat öncesinde, taburculuk öncesinde,1. ayda ve 3. ay kontrollerindeki karaciğer fonksiyon testleri değerleri, viral tarama sonuçları, ultrasonografi bulguları, ameliyat notları, izlem sürecinde gelişen komplikasyonları incelendi ve patoloji preparatları yeniden kıdemli patolog tarafından değerlendirildi.APRİ skorlarına bakıldı. İyi prognoz hastanın kendi karaciğeri ile yaşaması (Grup A), kötü prognoz ise hastaya karaciğer nakli yapılması veya hastanın ölmesi (Grup B) olarak tanımlandı. Bulgular: Belirtilen tarih aralığında 64 hasta biliyer atrezi tanısıyla ameliyat edildi. İki hastanın dosya verilerine ulaşılamadığı için çalışma kapsamından çıkarıldı. Hastaların 32'si kız (51,6%), 30'u erkekti (48,4%). Doğum haftası ortalama 37,8 ± 1,2'idi. Hastaların APRİ skoru değerlendirildiğinde 0,65 cut off değeri %74 sensivite %52 spesifite ile prognoz belirlemede orta derecede güvenilirlik sunmaktaydı. Grup A'da ortalama ameliyat yaşı 65,6±22,2 gündü. Grup B'de ortalama 78±33,2 gündü. Erken opere edilen olguların prognozunun daha iyi olduğu bulundu. Japon Biliyer Atrezi Derneği sınıflamasına göre 6 hasta tip 1 (%9,5), 13 hasta tip 2 (%20,6), 44 hasta tip 3 (%69,8) idi. Prognoz açısından tipler arası istatistiksel fark yoktu. Patoloji parametrelerinin (fibrozis derecesi, kolestaz derecesi, safra kanal proliferasyon derecesi, duktal plate varlığı) hastaların prognozu üzerine istatistiksel olarak etkisinin olmadığı gözlendi. Grup A (iyi prognoz) hastalarının %94,7'sinde postoperatif dönemde kolik gaita yaptığı gözlendi. Grup B (kötü prognoz) hastalarında bu oran %55,8 ile anlamlı derecede düşüktü. Sonuç: APRI skoru, hem sarılık klirensi hem de nativ karaciğer sağkalımını anlamlı şekilde öngörürken, düşük doğum ağırlığı ve geç cerrahi müdahale kötü prognozla ilişkili bulundu. Cinsiyet, gestasyonel hafta, doğum mevsimi, USG parametreleri, BA alt tipleri, sendromik durum, CMV enfeksiyonu ve uygulanan cerrahi tekniklerin, prognoza etkisi bulunmadı. Anahtar sözcükler: Biliyer Atrezi, Kasai portoenterostomi, Prognoz, APRİ skoru

Gökay Gökdeniz
Çukurova University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hirschsprung hastalığı tanısıyla transanal endorektal pull through ameliyatı yapılan olguların uzun dönem sonuçlarının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Hirschsprung hastalığının (HH) tedavisinde son yıllarda en sık tercih edilen cerrahi yöntem, transanal endorektal pull through (TERP) ameliyatıdır. Çalışmamızda, TERP ameliyatı yapılan olgularda ameliyat sonrası hastaların uzun dönem takip sonuçlarını değerlendirmek, elde edilen verileri literatür ışığında analiz etmek hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalın'da 2009-2019 yılları arasında TERP yapılan ve ameliyat sonrası 3 yaş ve üzeri olan hastaların dosyaları incelendi. Ameliyat öncesi hasta bilgileri retrospektif taranarak elde edildi. Hastalar, postoperatif dönemdeki barsak fonksiyonları, kontinans durumları ve yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi amacıyla polikliniğe çağırıldı. Kontrole gelemeyen hastaların bilgileri yakınlarıyla telefonla görüşülerek elde edildi. Hastalara hazırlanmış anket soruları soruldu. Bulgular: Hastaların 46'sı erkek 8'i kız idi. Tanı yaşı ortalama 26,4 ay ve ameliyat yaşı ortalama 35,5 ay idi. Ameliyat süresi ortalama 140 dakika, aganglionik segment uzunluğu ortalama 21,5 cm idi. Ameliyat sonrası erken dönemde 3 (%5,5) hastada anastomoz darlığı, 2 (%3,7) hastada enterokolit tablosu görüldü. Uzun dönem sonuçları değerlendirilen hastaların 13 (%24)'ünde kabızlık ve 7 (%13)'sinde soiling görüldü. Takiplerde 2 (%3,7) hastada kısmi fekal inkontinans izlendi. İstatistiksel olarak ameliyat öncesi ve sonrası hastaların boy ve kilo persentil değerleri arasında anlamlı fark bulundu. Hastalara uygulanan barsak fonksiyon anketi ortalama puanı 19,05 idi. Sonuçlar: Çalışmamızda, TERP ameliyatının tüm HH yaş grupları için etkili ve güvenilir bir yöntem olduğu görüldü. TERP ameliyatının hastalara kolay uygulanabilir, komplikasyonlarının az, kozmetik sonuçlarının oldukça iyi, cerrahi sonrası ise normale yakın barsak hareketleri ve sfinkter fonksiyonlarının olduğu görüldü. TERP ameliyatının bu avantajlarıyla, HH için oldukça önemli bir ameliyat tekniği olduğu kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler: Hirschsprung hastalığı, İnkontinans, Kabızlık, Pull through.

CerrahiCerrahi-sindirim sistemiFekal inkontinans+2
Bayram Burulday
Gaziantep University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İskemik önkoşullamanın sıçan testisinin iskemi ve reperfüzyon yaralanması üzerine etkisi: 5-hidroksidekanoik asit ve y-27632'nin rolü

Amaç: Testisin torsiyon ve detorsiyonu organda iskemi-reperfüzyon (İR) yaralanmasına yol açar. Kısa süreli iskemik periyotların, daha uzun süreli iskemik dönemlerde organ, doku ve hücrelerde nekroz gelişmesine karşı belirgin bir direnç oluşturması iskemik önkuşullama olarak adlandırılır. Bu çalışma iskemik önkoşullamanın sıçan testisinin İR yaralanması üzerindeki etkilerini ve selektif bir KATP kanal inhibitörü olan 5-hidroksi dekanoik asit (5-HD) ve selektif bir Rho kinaz inhibitörü olan Y-27632'nin testisin iskemik önkoşullamasındaki rolünü araştırmak amacıyla gerçekleştirilmiştir.Gereç ve yöntem: Testis iskemisi testis pedikülünün bir atarvamatik damar klipsi ile geçici olarak tutularak oluşturuldu. Testisin İR hasarı organın 180 dk iskemisi ve ardından 60 dk reperfüzyonuyla gerçekleştirildi. İskemik önkoşullamanın her bir siklüsü testisin 5 dk iskemi ve 5 dk reperfüzyonuyla gerçekleştirildi. Kırk erkek Wistar albino türü sıçan 5 eşit gruba ayrıldı. Deneyler sağ testis üzerinde gerçekleştirildi. Grup 1'de yalnızca sham operasyonu yapıldı. Grup 2'de yer alan sıçanlarda yalnızca testis İR uygulandı. Grup 3'te İR öncesi testiste 3 siklüslü iskemik önkoşullama yapıldı. Grup 4 ve grup 5'de yer alan deneklere iskemik önkoşullama ve İR öncesi sırasıyla 0.3 mg/kg Y-27632 ve 10 mg/kg 5-HD intraperitoneal yoldan verildi. Deney sonunda hayvanlar öldürüldü ve testis dokusu histopatolojik ve biyokimyasal incelemler için alındı. Dokular histopatolojik olarak germinal epitelin incelenmesiyle yapılan modifiye Johnson skoru (MJS) ile değerlendirildi. Biyokimyasal incelemelerde lipidperoksit (LOOH) düzeyi, myeloperoksidaz (MPO) aktivitesi, toplam antioksidatif kapasite (TAK), toplam oksidatif seviye (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) ölçüldü.Sonuçlar: İR hasarı, sıçan testisinde spermatozoaların, spermatid ve geç spermatidlerin kaybı gibi histopatolojik lezyonlara yol açarak MJS'nin sham grubuna göre anlamlı olarak düşmesinin yanısıra, LOOH düzeyinde ve MPO aktivitesinde yükselmeye, TAK, TOS ve OSİ'de anlamlı artışa neden oldu. İR hasarı öncesinde uygulanan iskemik önkoşullama MJS'de anlamlı yükselme ve MDA, MPO, TAK, TOS ve OSİ değerlerinde anlamlı düşme meydana getirdi. Grup 3 ile karşılaştırıldığında Y-27632 tedavisi MPO aktivitesindeki anlamlı azalma dışında MJS ve çalışılan diğer parametrelerde anlamlı değişikliğe yol açmadı. 5HD tedavisi uygulanan grup, grup 3 ile karşılaştırıldığında, MJS anlamlı olarak düşük, TOS dışında çalışılan biyokimyasal parametreler anlamlı olarak yüksek bulundu.Yorum: Bu çalışmada uygulanan iskemik önkoşullama, sıçan testisinde İR'nin yol açtığı doku zedelenmesi üzerinde olumlu etki göstermiştir. Bu olumlu etkinin 5-HD uygulamasından sonra anlamlı olarak azalması, KATP kanallarının testisin iskemik önkoşullamasının oluşum mekanizmasında rolü olduğunu göstermiştir. Y-27632 tedavisi iskemik önkoşullamanın etkilerini değiştirmemiştir.ANAHTAR KELİMELER: İskemik önkoşullama, testis, sıçan, Y-27632, 5-hidroksi dekanoik asit

5-hidroksidekanoik asitReperfüzyonReperfüzyon lezyonu+4
Sebğetüllah Ahmet Gözen
Gaziantep University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Barsak iskemi-reperfüzyon hasarı üzerine leptinin etkisi

Şok, sepsis, mezenter trombüsü, barsak transplantasyonu ve nekrotizan enterokolit gibi çeşitli klinik durumlarda barsak iskemisi meydana gelebilir. Kan alrnmnın yeniden sağlanması sonrasında ise iskemi-reperfüzyon (IR) hasarı oluşur. Barsak iskemisi ile oluşan hücre ve doku hasarı reperfüzyonla daha da artmaktadır. Reperfüzyon sırasında iskemik dokunun hızla tekrar oksijenlenmesi sonucunda serbest oksijen radikali (SOR) meydana gelir. Bu radikaller, doku hasarına ve uzak organlarda işlev bozuklukları neden olabilir. Leptin, yağ dokusundan salgılanan obezite geninin ürünü olan bir hormondur. Yağ dokusu dışında, gastrointestinal sistemi de dahil olmak üzere diğer dokularda leptin varlığı saptanmıştır. Birçok fizyolojik ve patolojik olayda önemli rol oynar. Leptinin, nitrik oksit (NO) üretimini uyarıcı ve antiinflamatuar etkileri vardır. Bu çalışmada, barsakta oluşturulan IR hasarı üzerine leptinin etkisi araştırıldı. Çalışmamız, her birinde 1 O adet rat bulunan 3 grupta gerçekleştirildi. Grup A (İR grubu}, grup B (İR+leptin grubu) ve grup C (sham grubu) olarak üç grup oluşturuldu. Ratlara intraperitoneal ketamin (50 mg/kg) anestezisi altında laparotomi yapıldı. Grup A ve Grup B'de ince barsaklar sola alınıp süperior mezenterik artere atravmatik klemp konarak 1 saatlik iskemi uygulandı. Barsaklar iskemi süresince batın içine yerleştirildi. Sonrasında klemp çıkarılarak reperfüzyon sağlandı. Sham grubuna, sadece laparotomi yapıldı. Grup B'ye reperfüzyondan 30 dk öncesinde 100 μg/kg dozunda leptin subkütan olarak verildi. Grup A ve sham grubuna subkütan olarak 0.1 mi % 0.9 NaCI enjekte edildi. 4 saatlik reperfüzyondan sonra serum malondialdehid (MDA) ve NO düzeylerine bakılmak üzere 3 mi kan alındı. Terminal ileumun bir kısmında MDA ve NO bakılırken, bir kısmı histopatolojik inceleme için ayrıldı. Sonuçlar istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Sham grubu, grup A ile karşılaştırıldığında serum ve doku MDA düzeyleri daha düşükken, NO düzeyleri daha yüksek bulundu (p<0.05). Sham grubunda histopatolojik hasarın da daha az olduğu görüldü. Grup B, grup A ile karşılaştırıldığında serum ve dokuda bakılan MDA düzeyleri daha düşük (p<0.05); NO düzeyleri daha yüksek bulundu (p<0.05). Bu grupta histopatolojik hasarın da Grup A'ya göre daha az olduğu görüldü.

Sevgi Büyükbeşe Sarsu
Gaziantep University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuklarda korozif madde içimine bağlı gastrointestinal kanal yaralanmaları

Giriş: Bu çalışmada korozif madde alımına bağlı olarak kliniğimize başvuran hastaların sonuçları retrospektif olarak incelenerek sonuçları literatür ışığında değerlendirilmek amaçlanmıştır.Olgular ve Yöntem: Kliniğimizde 2000-2012 yılları arasında korozif madde alımı nedeni ile başvuran ve kliniğimize yatırılıp takip ve tedavisi yapılan hastalar yaş, cinsiyet, başvuru nedeni, içtiği madde, lezyonun lokalizasyonu, tanı ve tedavi yöntemleri, morbitide ve mortalite açısından değerlendirildi.Bulgular: Çalışmamızda korozif madde alımı nedeni nedeniyle takip ve tedavisi yapılan 270 hasta geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastaların 156'sı erkek (%57,8) ve 114'i kız (%42,2) idi. Hastalarımızın korozif madde alımı ile kliniğimize başvuru arasında geçen süren hastalarımızın %57'sinde ilk 2 saat içinde idi. Korozif madde alımı en fazla (%40,7) 0-3 yaş grubunda, ikinci olarak (%32,2) 3-6 yaş gurubunda görüldü. En sık içilen korozif madde kireç çözücü (%28,9) olduğu bulundu. Bunu tuz ruhu (%25,6) ve yağ çözücü (%19,2) izledi. Hastalarımızın en sık muayene bulguları dudak, ağız, orofarenksde şişlik (%66,6), kusma (24,8) ve disfaji (%20,3) idi. 87 hastamıza endoskopi yapıldı.Endoskopi yapılabilen hastalarımızın %34,5'inde Grade 1 yanık, %39,2 olguda grade 2a yanığa raslanıldı. Akut dönemde tüm hastaların beslenmesi kesilip intravenöz sıvı tedavisi verilmiştir. Ek olarak antibitik ve steroid tedavisi başlanmıştır. Takiplerde 56 (%20,7) hastada uzun dönemde özofagus darlığı, 15 hastada(%15,5) mide çıkış obstruksiyonu saptanmıştır.Sonuç: Korozif özofagus ve mide yanıkları çocuklarda, özellikle ilk 6 yaş grubunda, önemli bir sağlık problemi olmaya devam etmektedir. Özofagus ve mide yanığının sonuçları göz önüne alındığında önemli bir morbidite ve mortalite nedeni olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu nedenlerle özofagus ve mide yanığına neden olan korozif maddelerin, hem üreticiler ve hem de tüketiciler açısından bilinçli şekilde kullanılması oldukça önemli bir durum oluşturmaktadır.Anahtar kelimeler: Korozif madde, özofagus striktürü, mide çıkış obstruksiyonu

Mide hastalıklarıYanıklarYanıklar-kimyasal+3
Filiz Gündüz
Gaziantep University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel kimyasal özofagus yanık modelinde dekspantenol ve bir RHO-kinaz enzim inhibitörü olan Y-27632 ile tedavinin yara iyileşmesi üzerindeki etkileri

Asit ya da alkali madde içilmesi sonucunda ortaya çıkan kimyasal özofagus yanıklarının iyileşmesi sırasında oluşan nedbe dokusu nedeniyle gelişen özofagus darlığı çocukluk çağının sık karşılaşılan bir hastalığıdır. Darlık yanıktan genellikle 3 hafta sonra gelişir ve yutma güçlüğüne neden olabilir. Özofagus darlığı tedaviye dirençli, süregen bir problemdir. Günümüzde yanık sonrası erken dönemde uygulanan tıbbi tedavi yöntemleri darlık gelişmesini önleme konusunda başarısız olmaktadır. Bu çalışmada, sıçanlarda oluşturulan kimyasal özofagus yanığı sonrasında özofagusta darlık oluşması üzerinde dekspantenol ve Y-27632'nin etkileri araştırıldı.Çalışma Wistar-albino türü sıçanlar üzerinde gerçekleştirildi. Özofagusun distal kısmındaki 2 cm uzunluktaki abdominal parçası içine ağız ve mide yoluyla iki adet kanül yerleştirildi. Distal özofagusun lümeni ağızdan yerleştirilen kanül aracılığıyla 90 saniye süreyle verilen %50 NaOH ile temas ettirildi. NaOH midedeki kanül ile dışarı alındı. Her birinde 10 adet denek bulunan 6 grup oluşturuldu. İlaç tedavisi her grupta 21 gün sürdürüldü. Grup 1'de (Sham grubu) yalnızca kanül yerleştirme işlemleri yapıldı, Grup 2'de (kontrol grubu) %50 NaOH ile yanık oluşturuldu ve ardından her gün intraperitoneal (İP) %0.9 NaCl verildi, Grup 3 ve 4'deki deneklere oluşturulan yanık sonrasında her gün sırasıyla 50 mg/kg/gün ve 500 mg/kg/gün dozda dekspantenol İP verildi, Grup 5 ve 6'da sıçanlara yanık sonrasında her gün sırasıyla 0.3 mg/kg/gün ve 3 mg/kg/gün dozunda Y-27632 İP verildi. Sıçanlar deneyin 22. gününde öldürüldü. Çıkarılan distal özofagus parçasında histopatolojik olarak stenoz indeksi (Sİ) ve kollajen oluşumu, biyokimyasal olarak doku malonildialdehit (MDA) ve hidroksipirolin düzeyleri araştırıldı.Grup 1'de yer alan sıçanlardan alınan dokularda patolojik bulgu saptanmadı. Grup 2'deki hayvanların tümünde özofagusta darlık geliştiği gözlendi. Bu grupta Sİ ve kollajen oluşumu Grup 1'e göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Sİ ve kollajen birikimi Grup 3, Grup 4, Grup 5 ve Grup 6'da Grup 2'ye göre anlamlı olarak düşük bulundu. Grup 2'de saptanan MDA ve hidroksiprolin düzeyleri Grup 1'e göre anlamlı olarak yüksek bulunurken, Grup 3, Grup 4, Grup 5 ve Grup 6'da ise Grup 2'ye göre anlamlı olarak düşük bulundu.Bu deneysel çalışmada dekspantenol ve Y-27632'nin sıçanlarda alkali özofagus yanığı sonrası ortaya çıkan özofagus darlığı gelişmesini azalttığı histopatolojik ve biyokimyasal parametrelerle gösterilmiştir.

Sefa Yapıcı
Gaziantep University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuklarda over patolojileri

Over patolojileri çocukluk yaş grubunda 2-3/100.000 oranında görülmektedir.Çocuklardaki over patolojileri değerlendirilirken; sınıflamadaki farklılıklar, patolojikkriterlerin ve terminolojinin yetersiz olması gibi problemlerle karşılaşılmaktadır.Çalışmamızda Mart 2001 ile Ocak 2009 tarihleri arasında takip ve tedavisi yapılmış, 16yaşından küçük over patolojisi olan 55 olgu retrospektif ve prospektif olarak incelendi.Olgular; over torsiyonları (n: 21), neoplastik olan (n: 19) ve olmayan (n: 28) overpatolojileri olmak üzere üç gruba ayrıldıNeoplastik olmayan over patolojisi olan grupta en sık başvuru nedeni karın ağrısı(%71.4); fizik muayene bulgusu abdominal hassasiyet (%71.4) oldu. En sık görülenkomplikasyonlar torsiyon (%25) ve rüptür (%18.6) olarak saptandı. Yirmibir olgucerrahi olarak, yedi olgu konservatif olarak tedavi edildi. Histopatolojik incelemede;onbir folikül kisti, yedi korpus luteum kisti, sekiz basit kist, bir paraovaryan kist ve birmasif over ödemi saptandı.Neoplastik over patolojisi olan grupta en sık başvuru nedeni karın ağrısı (%57.8),fizik muayene bulgusu abdominal hassasiyet (%63.8) oldu. En sık görülenkomplikasyon torsiyon (%30) olarak saptandı. Tüm olgulara cerrahi girişim yapıldı.Histopatolojik incelemede yedi matür kistik teratom, sekiz seröz kistadenom, ikidisgerminom, bir juvenil granüloza hücreli tümör ve bir seromüsinöz borderline tümörtespit edildi. İki disgerminom olgusuna postoperatif kemoterapi uygulandı.Over torsiyonu olan grupta torsiyon, yedi olguda neoplastik olmayan overpatolojisi, altı olguda neoplastik over patolojisi nedeniyle gelişti. sekiz olguda kist veyatümör olmadan torsiyon gelişti. En sık başvuru nedeni karın ağrısı, fizik muayenebulgusu ise abdominal hassasiyet oldu. yirmi olguya ooferektomi veyasalpingooferektomi yapıldı. Bir olguda overin detorsiyonu sonrası kanlanmasınınnormal olması üzerine over korundu.Çalışmamızda over patolojilerinde son yıllarda artış olduğu görüldü. Olgulardakiklinik bulgular ve histopatolojik tipine göre tümörlerin dağılımı literatür ile uyumlubulundu.Anahtar kelimeler: Over, Kist, Tümör, Torsiyon

CerrahiCerrahi-kadın doğumOver+4
Sedat Sımsık
Gaziantep University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Farklı basınç ve sürelerde uygulanan karbondioksit insuflasyonunun trombotik faktörler üzerine etkisi

Açık cerrahi işlemlerin meydana getirdiği travmanın, trombotik olayların predispozan faktörü olduğu uzun zamandır bilinen bir gerçektir. Daha az doku travmasına sebep olan laparoskopik cerrahide tromboembolik komplikasyonların daha az görülmesi beklenen bir durumdur. Ancak son yıllarda daha da yaygınlaşan laparoskopik cerrahi girişimler sonrasında VTE insidansında meydana gelen artış, araştırmacıları bunun sebebini bulmaya yöneltmiştir. PP?un neden olduğu İAB?taki artış; VKİ akımında ve alt ekstremitelerden venöz dönüşte azalmayla sonuçlanırken, venöz kan basınçlarında ise artışa sebep olmaktadır. Aynı zamanda azalan splanknik dolaşım desuflasyon sonrasında düzelmekte ve damar endotelinde meydana gelen reperfüzyon hasarı trombüs oluşumuna ön ayak olmaktadır. Ratlar üzerinde yapılan bu deneysel çalışmada, düşük ve yüksek İAB değerlerinin farklı sürelerde uygulanmasının pıhtılaşma faktörleri üzerinde yaptığı değişikliklerin ortaya çıkarılması amaçlanmıştır. Ekim 2012?de GÜDAM?da yaptığımız deneyimizde her biri 6 rattan oluşan; bir kontrol grubu (Grup K) ve 1 saat 6 mm Hg (Grup A), 2 saat 6 mm Hg (Grup B), 1 saat 12 mm Hg (Grup C), 2 saat 12 mm Hg (Grup D) olacak şekilde dört adet de deney grubuyla toplam 5 grup oluşturuldu. Deney sonrası deneklerden alınan plazma örneklerinde fibrinojen, FII (protrombin), FV, FVII, FVIII, FIX, FX, FXI, FXII, vWF, Ristosetin Kofaktör, ProtC, ProtS, ATIII değerleri çalışıldı. Çalışılan parametrelerden FII, FV, FVII, FVIII, FIX, FX, FXI, FXII, ve protein S?de gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklar saptandı. Sonuç olarak CO2 insuflasyonu ile oluşturulan İAB artışı, fiziksel ve kimyasal hemodinamik değişikliklere neden olmakta; bunun etkisiyle koagulasyon mekanizmaları aktiflenmekte ve tromboza eğilim artmaktadır.

Kan pıhtılaşma faktörleriLaparoskopiPnömoperitonyum-yapay+2
Mehmet Şen
Gazi University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut apandisit etiyolojisinde vgll3 ve alt hedef genlerinin araştırılması

Akut apandisit (AA) çocuk yaş grubunda en sık karşılaşılan acil cerrahi patolojidir. AA etiyolojisinde diyet, bağırsak mikrobiyotası ve inflamasyondan sorumlu genetik faktörler etkilidir. Vestigal like family member 3 (VGLL3) ve alt hedef genlerinin, birçok otoimmün hastalığa neden olan enflamatuar süreçlerle belirgin bir transkriptomik örtüşmeye sahip olduğu belirlenmiştir. Çalışmamızda, AA etyolojisinde VGLL3 rs13074432 polimorfizimin ve alt hedef genlerinin etyolojideki rolünü araştırdık. Çalışmaya AA tanısıyla apendektomi yapılan 0-18 yaş aralığındaki 250 hasta ve kendisinde veya 1. derece yakınlarında apendektomi öyküsü olmayan sağlıklı 200 birey dahil edildi. Hasta grubundan hem kan hem apendiks doku örnekleri toplanırken kontrol grubundan sadece kan örnekleri alındı. Elde edilen doku örneklerinde VGLL3 ifade değişiminin protein düzeyinde tespiti için ELİSA metodu ve mRNA düzeyinde tespiti için Real-Time Quantitative Reverse Transcription polimeraz zincir reaksiyonu (qRT-PCR) kullanıldı. VGLL3 alt hedef genleri mRNA düzeyinde qRT-PCR ile analiz edildi. Genotipleme analizleri kandan izole edilen DNA örneklerinde TaqMan SNP genotipleme testi kullanılarak yapıldı. Kontrole göre TT varyant genotip ve T allel sıklığının hasta grubunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azaldığı belirlendi (genotipler için p=0.000, alleller için p=0.002). VGLL3 apendiks doku ifadesi ile hastanın klinik ve demografik verileri arasında anlamlı bir ilişki gözlenmedi (p>0.05). Sonuç olarak bu çalışmada, VGLL3 gen ve alt hedef genlerinin AA etiyolojisiyle bağlantılı olduğu ortaya konmuştur. VGLL3 gen ve alt gruplarının pozitif olduğu olgularda potansiyel apandisit gelişmesi ve subklinik vakalarda tedavi seçeneğinin değerlendirilmesi için daha fazla prospektif genetik çalışmalara ihtiyaç vardır.

ApandisitEtyolojiGenler+2
İbrahim Akdeniz
Fırat University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Karın ağrısı şikâyeti ile başvuran hastalardan akut apandisit tanısı alanların değerlendirilmesinde kullanılan parametrelerin analitik incelemesi

Ocak 2012 ile Mayıs 2020 tarihleri arasında Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi'ne, 18 yaş altında 12126 hasta karın ağrısı şikâyeti ile başvurmuştur. Bu hastaların 3068'i Çocuk Cerrahisi Servisi'ne yatırılarak takip ve tedavi edilmiştir. Yatırılan hastaların dosyaları incelenerek akut batın ön tanısı olan 1200 hasta belirlenmiştir. Çalışmamıza dâhil edilen 1200 hastadan 791'ine cerrahi tedavi uygulanmış, 409 hasta ise konservatif olarak takip ve tedavi edilmiştir. Cerrahi olarak tedavi edilen 657 hastaya apendektomi yapıldığı, 134 hastaya ise apandisit dışı nedenlerle ameliyat uygulandığı görülmüştür. Çalışmamızda, apendektomi yapılan hastaların histopatolojik sonuçları, cinsiyet ve mevsimsel dağılımı, fizik muayene bulguları, laboratuvar tetkikleri ve görüntüleme sonuçları araştırılarak istatistiksel açıdan değerlendirilmiştir. Apendektomi uygulanan ve ameliyat edilmeden takip edilen gruplar, fizik muayene bulguları, laboratuvar tetkikleri ve görüntüleme sonuçları açısından karşılaştırılmıştır. Çalışmamızda, apendektomi yapılan olguların %12.3'ü lenfoid hiperplazi, %60.5'i akut apandisit, %12.3'ü flegmonöz apandisit, %8.3'ü süpüratif apandisit ve %6.7'si perfore-nekrotizan apandisit olarak tanımlanmıştır. Apendektomi yapılan olgular ile ameliyat edilmeden takip edilen olgular arasında; bulantı-kusma ve defakasyon şikayetleri ile yapılan fizik muayenede defans ve rebound bulguları açısından anlamlı fark saptanmıştır (p<0,001). İki grup arasında sağ alt kadran hassasiyeti açısından istatistiksel fark bulunamamıştır (p=0.777). USG'de apandisit tanısı; apendiks çapı 6 mm üzeri ölçüldüğünde %91, apendiks lojunda ve mezenterde heterojenite görüldüğünde %91, apse görüldüğünde %100 oranında doğrulanmaktadır. Sonuç olarak anamnez ve fizik muayene bulgularından: iştahsızlık, kusma, defekasyon, sağ alt kadran hassasiyeti, rebound ve defans verilerinin; laboratuvar bulgularından: WBC ≥14500/mm3, nötrofil ≥9.6 mcL, nötrofil yüzdesi ≥%74, lenfosit değeri <1.8 µL, nötrofil lenfosit oranı ≥4.7 gibi sınır değerlerinin ve USG bulgularından: apendiks çap uzunluğu, apendiksin kompresyona yanıtı, apendiks lojunda sıvı koleksiyonu, mezenter heterojenite varlığı gibi parametrelerin, hekim arkadaşlarımıza apandisit tanısının konulmasında veya dışlanmasında yardımcı olabileceğini düşünmekteyiz.

Abdomen-akutApandisitKarın ağrısı+1
Yusuf Doruk Bilgili
Zonguldak Bülent Ecevit University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hipospadias genetiğinde SHH (Sonic hedgehog) yolağının araştırılması

ÖZET Hipospadias, genital sistemin en sık görülen konjenital anomalilerinden biridir. Hipospadiasın potansiyel olarak bozulmuş gen ekspresyonları ile ilişkili olduğu gösterilmiş olsa da nedeni büyük ölçüde bilinmezliğini korumaktadır. Bu çalışmamızda hipospadiaslı çocuklardan elde edilen kan ve penil dokularda Sonic Hedgehog yolağının etyolojideki rolünü araştırdık. Haziran 2007 ile Haziran 2017 tarihleri arasında hipospadias tanısıyla ameliyat edilen, takip ve tedavileri sürdürülen 0-16 yaş arası 200 hasta çalışmaya alındı. Bu hastalardan Haziran 2016 ile Haziran 2017 tarihleri arasında ameliyata alınan 48 inden doku örnekleride toplandı. Kontrol grubu olarakta; Haziran 2016 ile Haziran 2017 tarihleri arasında sünnet talebi ile başvuran sağlıklı ve fizik muayenesinde ek patoloji saptanmayan 0-16 yaş arası 200 çocuk çalışmaya alındı. Bu çocukların 48 inden de yine doku örnekleri toplandı. Fazla (artık) prepüsyal doku (sünnet dokusu), hiçbir periüretral doku alınmadan elektif cerrahi sırasında elde edildi. Hipospadias hastalarından alınan penil dokulardan mRNA kat değişimleri, kanlardan DNA polimorfizmleri çalışıldı. Bu çalışmada, hipospadiak dokularında çalışılan Sonic Hedgehog yolağı genlerinin mRNA kat değişimlerinde önemli farklılıklar bulduk. Hipospadias tamiri için cerrahi operasyon geçiren 48 hastadan ve elektif şartlarda sünnet olan 48 çocuktan doku örnekleri alınarak yapılan çalışmada, hipospadias grubunda Sonic Hedgehog yolağında görevli genlerden, Sonic Hedgehog, Patched Homolog 1 ve Glioma-Associated Oncogene Homolog 2 genlerinin ekspresyonlarındaki azalma gösterildi (p<0,05). Hipospadias tamiri için cerrahi operasyon geçiren 200 hastadan ve elektif şartlarda sünnet olan 200 çocuktan kan örnekleri alınarak yapılan çalışmada Sonic Hedgehog, Patched Homolog 1 ve Glioma-Associated Oncogene Homolog 2 genlerinin DNA polimorfizmlerinde kontrol grubuna kıyasla anlamlı bir farklılık bulamadık. Son yıllarda hipospadias insidansındaki artış, hipospadias gelişim mekanizmalarının açıklanmasını zorunlu kılmaktadır. Yapılan moleküler çalışmalar hipospadiasa neden olan eksojen hormonların rolünü açıklamamıza yardımcı olacak ve başka erkek gelişim bozukluklarının iç yüzünü kavramamızı sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: Sonic Hedgehog, Patched Homolog 1, Glioma-Associated Oncogene Homolog 2, Hipospadias, Moleküler, Genetik

Gen ifadesiGenetikHipospadias+5
Şenay Yıldız
Fırat University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda vas deferens yaralanmalarının tamirinde, doku yapıştırıcısı siyanoakrilat kullanılmasının, anastomoz ıyileşmesi üzerine etkisi

Bu çalışmanın amacı, inguinal herni, hidrosel, inmemiş testisin cerrahi onarımları sırasında meydana gelebilen vasdeferens yaralanmalarının tamirinde, histopatolojik değerlendirmeler açısından daha etkin bir teknik tariflemektir. 50 adet erkek Wistar-Albino cinsi rat, rastgele 5 gruba ayrıldı. Kontrol grubundaki vas deferensler hiçbir cerrahi müdehale olmadan alındı ( 1. grup ) ve sham grubundaki vas deferens sınırlı bir diseksiyon sonrası alındı( 2. grup ). 3 sütürlük yaklaşım tekniği ile yürütülen 3. grup, hipodermal iğne kullanılarak yürütülen vazovazostomi tekniği olan grup 4 ve hipodermal iğne tekniği ile birlikte siyanoakrilat kullanılarak yürütülen vazovazostomi tekniği olan grup 5. Gruplar; lümen açıklığı, inflamasyon, spermatik granuloma ve anastomoz patlama basınçları açısından karşılaştırıldığında, sonuçlar, siyanoakrilat kullanılarak yürütülen vazovazostomi tekniği olan grup 5' te, diğer gruplara göre daha etkin olduğunu gösterdi. Bu ümit verici sonuçlar ile bu tarz operasyonlarda vas deferens kesilerinin onarımına uygun bir yöntem olarak tarif edilebilir. Anahtar Sözcükler: '' vas deferens yaralanması, vazovazostomi, rat"

AnastomozCerrahiCerrahi-ürolojik+4
Ebubekir Er
Zonguldak Bülent Ecevit University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yabancı cisim aspirasyon materyallerinin zaman-dansite bağıntısına göre bilgisayarlı tomografide (sanal bronkoskopi modelli) değerlendirilmesi

Yabancı cisim aspirasyonlarında (YCA) aspire edilen yabancı cismin (YC) tam olarak ne olduğu çoğu zaman bilinmemektedir. Ailelerden aspire edilen organik materyallerin türü ve aspirasyon zamanı hakkında anamnez net olarak alınamamaktadır. Kliniğimizde YCA materyalleri arasında en sık karşılaşılan organik maddelerin ayçiçeği çekirdeği, kabak çekirdeği, yer fıstığı, antep fıstığı, badem, fındık, leblebi, nohut, fasulye, limon, elma ve karpuz çekirdekleri olduğunu gözlemledik. Bu çalışmada, YCA şüphesi olan pediatrik olgularda, aspire edilen materyallerin dansite farklılıklarına göre türlerinin sanal bronkoskopide (SB) tanımlanması, bronkoskopi işleminde buna göre hazırlıklı olunması ve tanıda SB? nin verimliliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda 2 X 5 X 30 cm boyutlarında iki adet sünger plakanın altta kalacak olanında YCA materyallerinin boyutlarına uygun olacak şekilde yuvalar oluşturuldu. Materyaller bu yuvalara yerleştirildi. Diğer sünger yuvalara materyallerin yerleştirildiği süngerin üzerine kapatıldı. Her iki sünger ıslatıldı ve bu materyallerin nemli kalması için Benmari?ye yerleştirildi. Böylece vücut ısısında (37?C) nemli bir ortam oluşturuldu ve bu ortamda 7 gün bekletildi. Süngerlerin her gün tomografi cihazında görüntüleri alındı, materyallerin dansite ve hacim ölçümleri yapıldı. Yabancı cisim aspirasyon materyallerinin tomografik kesitlerdeki dansiteleri arasındaki farklılıklar zaman-dansite eğrisi ve hacimsel değişiklikleri zaman-hacim eğrisi ile değerlendirildi. Sonuçlar istatistiksel olarak T-testi ANOVA ile karşılaştırıldı. Sonuç olarak; aspire edilen organik materyallerin dansiteleri ve dansitelerindeki günlük değişimlerin ölçümü ile bu materyallerin türü belirlenebilir. Organik materyaller aspire edildiğinde ilk 4 gün hacimleri ortalama %30 artış göstermesine rağmen, 7. gün eski hacimlerinin altına düştü. Aspire edilen organik materyallerin ilk 3 gün ve 7. gün çıkarılmalarının ortalama 4-6. gün çıkarılmalarına göre daha kolay olabileceği öngörüldü. Anahtar Kelimeler: Yabancı cisim aspirasyonları, sanal bronkoskopi, dansite

BronkoskopiRadyografiSolunum+3
Tugay Tartar
Fırat University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuk cerrahi kliniğinde ameliyat edilen özefagus atrezili hastaların ameliyat sonrası bakımları ve yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi

ÖZET Bu çalışmada, Fırat Üniversitesi Hastanesi Çocuk Cerrahisi Kliniğinde özefagus atrezisi (ÖA) ve trakeözefageal fistül (TÖF) tanısıyla 1996- 2011 yılları arasında ameliyat edilen, tedavi ve takipleri sürdürülen toplam 57 hastanın klinik bilgileri geriye dönük incelendi. Hastaların hastane kayıtları, epikrizleri incelenerek elde edilen bilgilerle olguların klinik bulguları, tanılı olup olmadıkları, hastaneye getiriliş yaşı ve ağırlığı, gestasyon yaşı, doğum yeri, şekli ve zamanı, atrezi tipi, ek anomali durumları, Waterson risk grubuna göre hangi grupta olduğu, uygulanan cerrahi şekli ve zamanı, erken ve geç cerrahi komplikasyonlar, geç komplikasyonların değerlendirilmesinde olguların gelişimi, mevcut klinik yakınmaları morbidite ve mortalite nedenleri, postop yaşam süreçlerindeki beslenme durumları, fiziksel ve ruhsal gelişim durumları incelendi. Hastaların cinsiyet, prematürite, hastaneye getiriliş ağırlıları ve yaşları, atrezi tipi, ek anomalinin varlığı ve Waterson risk grubuna göre postop erken komplikasyon ve ölüm oranları SPSS istatistik programında Ki kare testi kullanılarak karşılaştırıldı. Ayrıca bu hastaların zihinsel gelişim durumları 0-6 yaş için Ankara Gelişim Tarama Envanteri (AGTE) ve 6-16 yaş arası için revize edilmiş Weschsler Inteligence Scale Childiren (WISC-R), (çocuklar için zeka ölçeği) testi kullanılarak değerlendirildi. Kliniğimizde 1996-2011 yılları arasında ameliyat 57 hastanın 36'sı erkek, 21'i kız idi. Hastaların 8'i sepsis, 4'ü pnömoni, 4'ü solunum yetmezliği ve 2'si anostomoz kaçağı nedeniyle kaybedildi. Hastaların 50'si özefagus atrezisi (ÖA) + distal trakeözefageal fistül TÖF), 6'sı izole özefagus atrezisi (ÖA), 1'i izole trakeözefageal fistül (TÖF) vakasıydı. Kaybedilen hastalardan 13'ü özefagus atrezisi (ÖA) + distal trakeözefageal fistül TÖF), 5'i izole özefagus atrezisi (ÖA) idi. Hastaların tamamı öntanılı olup, yaklaşık 2/3'ü hastaneye ilk 2 gün getirildi. Hastaneye 2. günden sonra getirilen hastalarda postop erken komplikasyon ve ölüm oranı yüksek bulundu. Hastaların 21'i Waterson A (düşük) risk grubunda, 15'i Waterson B (orta) risk grubunda, 21 tanesi Waterson C (yüksek) risk grubundaydı. Toplam 20 hastada ek anomali tespit edildi. Ek anomalili hastalarda ölüm oranı yüksek idi. Toplam 57 hastadan 0-6 yaş grubunda olan 24 hastanın zihinsel gelişimleri normal takvim yaşına uygun, 6-16 yaş grubunda olan 15 hastanın zeka düzeyleri (IQ) 95-110 arasında bulundu. Sonuç olarak düşük doğum ağırlıklı, prematür doğmuş, hastaneye geç getirilen (2. günden sonra), ek anomalili, postop erken komplikasyon görülen ve Waterson C (yüksek) risk grubunda olan hastalarda morbidite ve mortalite yüksektir. Bu hastalarda yapılan ameliyatın, hastanede kalış süresinin ve yapılan tedavilerin hastaların zihinsel gelişimine olumsuz etkisi yoktur. Anahtar Kelimeler: Özefagus atrezisi, trakeoözofageal fistül, zeka seviyesi, yaşam kalitesi

CerrahiHasta bakımıPostoperatif dönem+5
Fikret Ersöz
Fırat University
2014
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Anorektal malformasyonlu hastalarda 15 yıllık (1996-2011) klinik deneyim

ÖZET Bu çalışmada, Fırat Üniversitesi Hastanesi Çocuk Cerrahisi Kliniğinde ARM tanısıyla 1996- 2011 yılları arasında ameliyat edilen, tedavi ve takipleri sürdürülen toplam 96 hastanın klinik bilgileri geriye dönük incelendi. Hastaların hastane kayıtları, epikrizleri incelenerek elde edilen bilgilerle olguların, hastaneye getiriliş yaşı ve ağırlığı, gestasyon yaşı, doğum yeri, şekli ve zamanı, klinik bulguları, atrezi tipi, ek anomali durumları, uygulanan cerrahi şekli erken ve geç cerrahi komplikasyonlar, mevcut klinik yakınmaları morbidite ve mortalite nedenleri incelendi. Hazırlanan anket formunda hastaların anorektal fonksiyonlarının (istemli barsak hareketleri, külot kirlenmeleri, kabızlık), yanı sıra mental ve sosyal gelişimleride sorgulandı. SPSS istatistik programı ile atrezi tipleri arasındaki sonuçlarda farklılık olup olmadığı Ki kare testi kullanılarak araştırıldı. Anorektal malformasyon tanılı 96 hastanın 67'si erkek, 29' u kız idi.. Hastaların 45' i alçak tip ARM, 10' u intermediate tip ARM, 41' i yüksek tip ARM vakasıydı. Kliniğimize getirilen 96 hastanın 22' sinde fistül yoktu. Fistülü olan 74 hasta mevcuttu. Bunlardan 4' ü anovestibüler, 32' si perineal, 14' ü rektoüretral, 4' ü rektovaginal, 14' ü rektovestibüler, 6' sı rektovezikaldi. Kolostomi açılan 53 vakadan 42'sine sigmoid, 4'üne transversloop, 4'üne ileostomigastrostomi, 2'sine Hartman, 1'ine de gastrostomi uygulanmıştır. İstemli barsak hareketi 78 hastanın 58'inde mevcuttu. Kilot kirlenmesi 23 hasta var iken, 55 'inde yoktu. Kabızlık 37 hastada vardı, 41'inde yoktu. Ek anomalili hastalarda ölüm oranı yüksek idi. Eksitus olan 18 hastanın 2' si sepsis, 7' si kalp yetmezliği, 3'ü solunum yetmezliği ve 6' sı da üriner sisteme bağlı anomaliler nedeniyle kaybedildi. Sonuç olarak düşük doğum ağırlıklı, prematür doğmuş, yüksek tipte olan, ek anomalili, postop erken komplikasyon görülen hastalarda mortalite yüksektir. Gaita inkontinansı yüksek ve intermediate tip ARM'li hastalarda hala en önemli morbidite problemidir. Anahtar Kelimeler: Anorektal malformasyon, mortalite, morbidite.

AnorektumMalformasyonlarMorbidite+3
Mustafa Tamer Gürbaz
Fırat University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Korozif özofagus yanıklarında gelişecek striktürü engellemek için striktür oluşmadan özofagusa stent yerleştirmenin, striktür oluştuktan sonra balon dilatasyon ve kesici balon dilatasyon yapmanın striktür tedavisinde ve kilo üzerine etkilerinin araştırılması

Korozif alım endüstriyel çağın bir hastalığıdır. Kostik özofajial hasarlar striktür oluşumuna yol açarlar. Striktürleri engellemek için deneysel olarak birçok sayıda ajan kullanılmış olsa da çok azı klinik uygulama kazanmıştır. Bu çalışmanın amacı korozif özofagus yanıklarında gelişecek striktürü engellemek için striktür oluşmadan özofagusa stent yerleştirmenin, striktür oluştuktan sonra balon dilatasyon ve kesici balon dilatasyon yapmanın striktür tedavisinde ve kilo kaybına etkilerini araştırmaktır.Kırk rat beş gruba ayrılmıştır. Kostik özofajial yanıklar gehano tarafından tariflendiği şekilde gerçekleştirilmiştir. Grup K'ya sadece salin verilmiştir. Grup Y hasarlanmış ve tedavi edilmemiştir. Grup B hasarlanmış ve 3. ve 4. hafta balon dilatasyon yapılmıştır. Grup KB hasarlanmış ve 3. haftada kesici balon tedavisi uygulanmıştır. Grup S hasarlanmış ve hasarın hemen sonrasında aynı seansda silikon stent yerleştirilmiştir. 6. haftada distal özofajial segmentlerde stenoz indeksi (Sİ), kollajen depolanması ve hidoksiprolen (HP) içerikleri belirlenmiştir. İstatistiksel analiz yapılmıştır. Kilo kaybı Grup Y haricinde sadece grup B tespit edilmiştir ( 238,87 ± 15,95 gr iken 233,83 ± 19,01 gr). Fakat bu kilo kaybı Grup Y kadar ağır değildir. Sİ açısından gruplar incelendiğinde Grup Y ile Grup B arasında Grup B lehine anlamlı fark mevcuttur. Grup Y ile Grup KB arası işlem öncesi kilolar arasında istatistiksel fark olmamasına rağmen ( p=0,318 p>0,05) işlem sonrası kilolar arasında istatistiksel fark saptanmıştır. (p=0,002 p<0,05) Grup KB'nin Sİ Grup Y ile karşılaştrıldığında istatistiksel olarak düşük bulunmuştur. Grup S'deki kilo alımları Grup K ile benzerken, Grup Y'ye göre istatistiksel olarak anlamlı yüksektir ve si yine Grup Y'ye göre düşüktür.Sonuçta korozif özofajial yanıklarına bağlı gelişen striktürleri önleme ister Sİ ister kilo alımı düşünülerek değerlendirme yapıldığında stentleme ve striktür sonrası kesici balon dilatasyonu uygulaması istenen etkiyi göstermektedir. Bu yüzden klinik uygulanabirliği vardır. Fakat başka deneyler ve insan çalışmaları ile desteklenmelidir.

Balonla dilatasyonKorozyonStentler+3
Alparslan Kapısız
Gazi University
2010
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Elazığ ili ilköğretim öğrencilerinde (7-14 yaş) kist hidatik prevelansının ultrasonografi ile belirlenmesi ve risk faktörlerinin araştırılması

Echinococcus granulosus, önemli bir halk sağlığı problemine neden olan bir parazittir. Kistik ekinokokkozis (KE) olarak adlandırılan larval formu yaşamı tehdit eden zoonotik bir hastalık olup dünyanın birçok bölgesinde görülmektedir. Bu çalışma, bir bölgede örnekleme metodunun yardımıyla portable US kullanarak epidemiyolojik bir saha taraması yaparak Elazığ ili merkez ve bazı ilçelerinde KE'nin ilköğretim çocuklarında yayılışını ve risk faktörlerini araştırmak amacıyla yapılmıştır. Bunun yanı sıra enfekte vakaların tedavisi ve çocukların KE hakkında bilgilendirilmesi de amaçlanmıştırÇalışma, Elazığ ili ve ilçelerindeki 7-14 yaş arasındaki ilköğretim öğrencilerinde örnekleme metoduyla yapılmıştır. Karın organlarının taranması amacıyla convex transduserli portable US (3.5 MHz) kullanılmıştır. Öğrenciler ayakta durur pozisyonda uzman bir radyolog tarafından taranmış ve özellikle karaciğer, dalak, pankreas ve böbrekler incelenmiştir. KE ile ilgili risk faktörlerini ve sosyodemografik özellikleri belirlemek amacıyla öğretmenlerin de yardımıyla öğrencilere birer anket formu verilmiş ve doldurmaları istenmiştir. Bütün veriler SPSS 15.0 istatistik programında değerlendirilmiş, istatistik analizler sırasında yerine göre fisherin exact testi ve ki kare testi de uygulanmıştır.Bu çalışma ile yaşları 7-14 arasında değişen 2500 ilköğretim öğrencisi KE yönünden taranmış ve anket formu verilmiş, bunların 2314'ü anket formunu doldurup geri getirmiştir. Bu çocukların 1098'i (%47.5) merkezdeki 6 okuldan ve 1216'sı (%52.5) da taşradaki 6 okuldan oluşmuştur. Taraması yapılan öğrencilerin 1217'si erkek ve 1097'si de kız çocuklarından oluşmaktaydı. Yapılan US taraması sonucunda beş (%0.2) çocukta KE yönünden pozitiflik saptanmış, bunların dördünün taşradan ve birinin de merkezden olduğu belirlenmiştir. Üç karaciğer ve iki sağ böbrek kisti tespit edilmiş, başka bir çocukta ise anket formuna verdiği yanıtlar neticesinde önceden akciğer KE ameliyatı geçirdiği belirlenmiştir. Bu vaka da sayıldığında toplam prevalans %0.24 olmuştur. KE'li 6 öğrencinin ikisi 10, biri 13 ve üçü de 14 yaşında olup ikisi kız ve diğer dördü ise erkekti. Bütün vakalar takip altına alındı ve serolojik (IHA) olarak da pozitif bulundular. Karaciğer kistli bir vaka PAIR (puncture, aspiration, injection, and re-aspiration) tekniği ve albendazol tedavisi ile tedavi edilirken, diğer iki karaciğer kistli vaka ile önceden ameliyat edilen vakaya albendazol tedavisi uygulandı. Böbrek kistli iki vaka ise periyodik takibe alındı.Sonuç olarak, ilköğretim öğrencilerinde KE prevalansının %0.24 olarak bulunması ve prevalansın yaşla birlikte artması bu enfeksiyonun Elazığ ile merkez ve ilçelerinde önemli bir halk sağlığı problemi olduğuna işaret etmektedir. Bu nedenle bölgede KE odaklı bir kontrol programının uygulanması gerekmektedir. Doktorlar, Veteriner Hekimler, politikacılar ve kanaat önderleri bu programa katılmalı, enfekte vakalar tedavi edilmeli, toplum eğitilmeli, kasaplık hayvanların kontrolsüz kesiminin önüne geçilmeli, enfekte organlar köpeklere verilmemeli ve sokak köpeklerinin kontrol altında tutulması gibi tedbirler alınmalıdır.

Ünal Bakal
Fırat University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Elazığ bölgesinde ilköğretim çağındaki çocuklarda (7-12 yaş) enürezis sıklığı ve eşlik eden ürolojik patolojilerin araştırılması

Enürezis, mesane kontrolünün kazanılmış olması gereken yaşta, yani beş yaşından sonra istemsiz olarak gece idrar kaçırmadır. Enürezis, çocukluk döneminin en yaygın kronik sorunlarından biri olup çocukluk çağında en sık karşılaşılan ürolojik problemdir.Bu çalışma; Elazığ il merkezindeki ilköğretim 1-5. sınıf öğrencilerinde enürezis sıklığını ve enürezise etkisi olan faktörleri ortaya koymak amacıyla yapılan kesitsel bir çalışmadır. Nisan-Haziran 2007 tarihleri arasında, Elazığ il merkezinde, basit rastgele örnekleme yöntemi ile, 6-15 yaş arası 945 erkek, 943 kız olmak üzere toplam 1888 öğrenci seçildi. Bu öğrencilere ekte belirtilen anket formu (Ek 3) uygulandı. Tüm vakaların ayrıntılı öyküleri alındı, fizik muayeneleri ve laboratuvar incelemeleri yapıldı. Bulgular ki-kare testi ile değerlendirildi.Enürezisin, Elazığ ilinde belirtilen yaş aralığındaki çocuklarda, erkeklerde kız çocuklarından daha fazla olmak üzere, %18.6' oranında görüldüğü ve yaşla beraber oranın azaldığı saptandı. Sünnet olanlarda enürezis sıklığının azaldığı, gelir düzeyi ile enürezis arasında ters ilişkinin olduğu bulundu. Enürezisin okul başarısını azalttığı, çocukların daha saldırgan ve hırçın oldukları, bunlarda uyku problemleri de olduğu belirlendi.Enürezis ile ilişkili olabilecek diğer bağımsız değişkenler incelendiğinde; cinsiyet, kardiyak patoloji, ailede benzer hikaye, gaita kaçırma, idrar yolu enfeksiyonu, uyumadan önce sıvı gıda alımı ile anlamlı ilişki saptanmış (p<0.05).Sonuç olarak; enürezis sıklığının literatüre göre ilimizde yüksek olduğu anlaşılmıştır. Enürezis ile sünnet, sünnet yaşı, ailede epilepsi öyküsü ve kardiyak üfürüm birlikteliği gibi çeşitli etkenlerin daha detaylı araştırılması gerekmektedir.

Mehmet Göksu
Fırat University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Spina bifidalı hastalarda metilen tetrahidrofolat redüktaz (MTHFR), Paıred-BOX3 (PAX3) ve Transkripsiyon Faktör2 (TEAD2) gen polimorfizmlerinin araştırılması

Bu çalışmada, Spina Bifidalı (SB) hastalarda Metilen Tetrahidrofolat Redüktaz (MTHFR), Transkripsiyon Faktör2 (TEAD2) ve Paired-Box3 (PAX3) polimorfizmlerinin genotip ve allel sıklıklarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Çocuk Cerrahisi polikliniğine başvuran ve spina bifida tanısı konulan 67 hastanın anamnez, fizik muayene ve rutin tetkikleri yapıldı. Sakral muayene bulgusu normal 80 kişilik kontrol grubu oluşturuldu. Çalışma ve kontrol grubundan alınan kan örneklerinde MTHFR, TEAD2 ve PAX3 gen polimorfizmleri araştırıldı. Her olgunun demografik özelliklerini ve klinik öykülerini içeren detaylı bir anket yapıldı.Hasta grubunda (n= 67), 26 kız (%38.8), 41 erkek olgu (%61.2) vardı. Ancak hastaların dört tanesi çalışmamız devam ederken kaybedildi. Hastaların yaş ortalamaları 2.46 ± 3.22 yıl, (1 ay - 18 yaş), kızların yaş ortalaması 2.52 ± 3.80 yıl (1 ay - 18 yaş arası) erkeklerin yaş ortalaması 2.42 ± 3.22 yıl ( 1 ay - 14 yaş), arasındaydı. Anne yaşlarına baktığımızda yaş ortalamaları 28.15 ± 4.71 yıl (19 - 44 yaş) idi. Spina Bifidalı (SB) olan hastaların ikisi meningosel (%3), 65'i meningomyelosel (%97) idi. Hastaların annelerinin 16 tanesinde (%23.9) abortus öyküsü, 18 annede (%26.9) akrabalık öyküsü bulunduğu tespit edildi. Hastaların 14 (%20.9) tanesinin ailesinde başka konjenital anomalili yakını varken, konjenital anomalilerin 8 (%57.1) tanesinde NTD mevcuttu. NTD olan bebeklerin annelerinin gebelikte ilaç kullanımı 11 (%16.4) hastada varken, 56 (%83.6) hastada yoktu. Bölge hastanesi konumunda olan Fırat Üniversitesi hastanesine getirilen hastaların 37 (%55.2) tanesi Elazığ'dan, geriye kalan 30 (%44.8) hasta da çevre illerden gelen hastalardan oluşmaktaydı.Sonuç olarak NTD etyopatogenezinde içinde genetik faktörlerin de rol oynadığı multifaktöryel olaylar rol oynamaktadır. Yapılan bu çalışmada bölgemizde, NTD gelişiminde PAX3 allel sıklıklarındaki değişikliklerin etkili olabileceğini düşünmekteyiz. Bu allel sıklığının oluşmasında ise çevresel faktörler etkili olmuş olabilir. Bu açıdan SB nin etyolojisinin aydınlatılmasında daha fazla araştırma yapılmasına ihtiyaç duyulmaktadır.Anahtar kelimeler: Spina bifida, gen polimorfizmi, MTHFR, TEAD2, PAX3

Mehmet Saraç
Fırat University
2009
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel olarak künt böbrek yaralanması oluşturulmuş ratlarda idrar N-asetil-ß-D glukozaminidaz (NAG) düzeylerinin araştırılması

Bu çalışmada, idrar N-asetil-ß-D glukozaminidaz (NAG) düzeylerinin, künt böbrek yaralanmalarının tanı ve takibinde kullanılabilirliği araştırıldı.Yirmi Sprague-Dawley cinsi genç-erişkin rat 10'arlı iki gruba ayrıldı. Sham grubunda genel anestezi altında orta hat insizyonuyla sol böbrek eksplorasyonu yapıldı. Travma grubunda sol böbrek eksplore edildikten sonra özel olarak hazırlanmış 30 cm yüksekliğindeki borudan 20 gr ağırlık böbrek üzerine düşürüldü. İzole yaralanma makroskopik olarak gözlemlendi. İşlem sonrası ratlar metabolik kafeslerine konularak takibe alındı. Her iki grupta da işlem öncesi ve işlem sonrası 0-6, 12-24, 24-36, 36-48 saatler arasında strip ile idrar tetkiki, idrar NAG ve kreatinin (Cr) düzeyleri için metabolik kafeslerde toplanan idrar örnekleri alındı. İşlem öncesi bazal değerleri ile karşılaştırılacağı için ayrı bir kontrol grubu oluşturulmadı. 48. saatin sonunda her iki gruptaki ratlar yüksek doz anestezik ile sakrifiye edilerek histopatolojik inceleme için böbrekleri çıkarıldı. İstatistiksel analiz Mann-Whitney U ve Kruskall Wallis testleri ile yapıldı.Travma oluşturulan böbreklerin makroskopik incelemelerinde; 4'ünde grade II, 6'sında grade III yaralanma olduğu, histopatolojik incelemelerinde ise travmaya bağlı beklenen patolojik değişikliklerin oluştuğu görüldü. Sham grubundaki böbreklerde patolojik bulgu izlenmedi. İşlem sonrası travma grubundaki ratların hepsinde ilk 6 saatte makroskopik hematüri izlendi. Sham grubunda hematüri yoktu.Travma grubunda 0-6, 12-24, 24-36, 36-48 saatler arasındaki (113,00±45,109; 14,703±13,962; 10,027±10,362; 8,253±7,294) idrar NAG/Cr düzeyleri işlem öncesi kontrol değerlere (2,659±0,840) göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Sham grubunda ise sadece 0-6 saatteki idrar NAG/Cr düzeyleri (69,366±51,618) işlem öncesi kontrol değerlere (3,213±1,392) göre anlamlı olarak yüksekti. Her iki grup karşılaştırıldığında, 0-6 saatteki NAG/Cr düzeylerindeki artış travma grubunda anlamlı olarak daha fazlaydı.İzole künt böbrek yaralanmalarından sonra erken dönemde idrar NAG düzeyleri anlamlı olarak yükselmektedir. NAG düzeylerinin künt böbrek yaralanmalarında bir ölçüt olarak kullanılabilirliği için daha kapsamlı ve klinik çalışmalarla geliştirilmesi gerekmektedir.Anahtar kelimeler: Böbrek yaralanması, travma, NAG, deneysel çalışma

Alpaslan Hanbeyoğlu
Fırat University
2009
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuklarda göğüs ve karın travmaları

Çocukluk çağı ölümlerinin başta gelen sebeplerinden birinin travma olmasa., bu konuya olan ilgiyi her geçen gün arttırmak tadır. Bizi çeşitli travma nedenleri ile çeşitli organ yaralanmaları meydana gelen ve değişik zamanlarda kliniğimize başvuran hastaların durumlarını değerlendirmek ve travma konusundaki ye rimizi saptamak istedik. '... Genel bilgiler bölümünde; pulmoner kontüzyon, pnömotorakş,,.... hemotoraks, travmatik asfiksi, kalp tamponadı, cild.altı arafizemi, ile göğüs duvarı, trakeo-bronşial ağaç ye...diafragmayı.ilgilendi ren göğüs yaralanmaları, dalak, karaciğer, pankreas, gas tro -intestinal kanal, üriner sistem ve karın, içi büyük damar yaralan maları hakkında kısa açıklamalar yapılmıştır. Bir Ocak 1977- bir Temmuz 1983 tarihleri arasında Ç.Ü Tıp Fakültesi çocuk Cerrahisi Kliniğine göğüs ve karın travması sonucu başvuran 390 hasta; yıllara göre dağılıra, yaş, cins, travma nedenleri, travma anında yapılan iş, semptom ve işaret ler, fizik bulgular, parasentes bulguları, laboratuar bulgu ları, travmanın oluşturduğu lezyonlar, komplikasyonlar,,hastanede yatış süresi -4.1e mortalitenin; yaş grupları, travma ile hastaneye başvuru arasındaki süre ve ek sistem yaralanmaları ile ilgisi gibi parametrelere göre incelenmiştir. Yukarıdaki parametrelere göre; son üçbuçuk yılda travmalı çocuk sayısının arttığı özellikle altı-yedi yaş grubu ile erkek çocuklarının sık travmaya uğradığı anlaşılmıştır. Trafik kazası ve damdan düşmeler. kunt, ateşli silahlar ise penetran travmanın en sık nedenleri olmuştur. Travma, çoğunluk oynarken meydana gelmiş, uyurken damdan düşme sonucu gelişen travma türü dikkâti çekmiştir. Sık rastlanan semptomları göğüs ve karın ağrısı, dispne, takipne, karın şişliği ve hematüri olmuştur. Göğüs trav malılarda akciğer, karın travmalılarda ise barsak seslerinde azalma gözlenmiştir. Karında hassasiyet ve defansken sık saptanan fizik bulgular olmuştur. Röntgen tetkiklerinin' yanısıra parasen- tesin % 96.1 oranında doğru sonuç vermesi tanıda yardımcı olmuş tur. Göğüs travmalılarda? Hemopnömotoraks, pulmoner kontüzyon, pnömotoraks ve diafragma rüptürü, karın travmalılarda ise -dalak, retroperitoneal bölge, gas troVin testinal kanal, karaciğer ve üriner sistem yaralanmaları sık görülmüştür. MortaliteO infant ve oyun çocuklarında, travmadan sonra hastaneye erken getirilenlerde ve ek sistem yaralılarda yüksek bulunmuş tur. Serimizde genel mor- talite % 7, 9 olarak bulunmuştur. Tartışma bölümünde, özellikle travma şekli ve nedenleri, travmanın oluşturduğu göğüs ve karın lezyonları ile mortalite sonuçları literatür verileri ile karşılaştırılmış, kendi seri- mizdeki hastalar ve yörenin özelliklerine göre sonuçlar çıkartılmayâ çalışılmıştır. Sonuç olarak son üçbuçuk yılda travmalı hasta sayısının arttığı/ yaş ortalamasının 7. 6 olup travmanın 7-15 yaş grubun da yoğunlaştığı/ erkek çocukların kızlara göre daha sık travmaya uğradığı, karnın göğuse göre daha fazla yaralandığı/ kunt trav maya daha sık rastlandığı/ çocukların en çok oyun sırasında ka zaya uğradığı/ en sık rastlanan semptomların karın ağrısı ve göğüs ağrısı, fizik bulguların ise taşikardi, akciğer ve barsak seslerinde azalma, karında hassasiyet ve defansın olduğu^para» sentezin % 96,1 oranında müsbetliği/ radyolojinin tanıda yardım cı olduğu/ en sık rastlanan göğüs yaralanmasının hernopnömotoraks ve pulmoner kontüzyon olup karın organlarından İse en sık dala- ğın yaralandığı/ yara enfeksiyonunun en fazla görülen komplikas- yon olduğu hastaların ortalama hastanede dokuz gün yattıkları/ mortalitenin, infant ve oyun çocuklarında travmadan sonra hasta neye erken getirilenlerde, ek sistem yaralanması olanlarda yüksek olduğu anlaşılmıştır.

Yaşar Ergören
Çukurova University
1983
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hirschsprung hastalığının tedavisinde Swenson ve Soave yöntemlerinin karşılaştırılması

ÖZET Çukurova üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Ana Bilim Dalx'nda, Hirchprung hastalığı tedavisinde uygulanan Swenson ve Soave ameliyatlarının olumlu ve olumsuz yönlerini ortaya koymak amacıyla bu çalışma yapıldı» Genel bilgiler bölümünde Hirschsprung hastalığı tanımla narak; görülme sıklığı, patolojisi, klinik bulguları ve tanı yöntemleri hakkında kısa bilgiler verildi. Cerrahi tedavi tek niklerinin gelişimi ile klasik ameliyat yöntemleri olan Swen- son* Duhamel ve Soave ameliyatlarının beğenilen ve eleştirilen özellikleri anlatıldı. Swenson grubunda 12, Soave grubunda ise sekiz hastanın; ameliyat öncesi klinik durumları, ameliyat süreleri ve ameliyat sırasındaki kan kayıpları* erken ve geç komplikasyoniarı, aganglionik segment uzunlukları ile komplikasyon ilişkileri, geç postoperatif devrede uygulanan grişimleri, ameliyatların gelişme üzerindeki etkileri, postoperatif röntgen çalışmaları ve son durumları karşılaştırıldı. Bu değerlendirmelerden ? Soave ameliyatının kliniğimizde- 61 daha kxsa sürede uygulandxğx# ancak daha fazla kan kaybxna yol açtxğx> her iki gruptaki hastalarxn da ameliyat sxrasxnda eşit sürelerde hastanede yattıkları* kxsa aganglionik segmentil ol- gularxmxzda Swenson«. uzun aganglionik segmentli olgularımızda ise Soave tekniği ile daha başar xlx sonuçlar aldigxmxz ortaya çxktx o Pelvik abse ya da kaf absesinin Swenson grubunda ciddi strüktürlere yol açarken Soave grubunda rektal strüktürlere yol açmadığı, bu gruptaki strüktürlerin hastalarxn kontrollere gelmeyi sinden kaynaklandxgx saptandx» Hastaların ameliyat öncesi durumlarının ameliyat sonuçla» rina yansıdığı, erken ve geç komplikasyonlar açış xn dan iki grup arasxnda belirgin fark olmadxgx, her iki ameliyatın da gelişme üzerindeki olumlu etkisi ortaya kondu» Her iki gruptaki hastalarımızda da literatüre uyumlu ba şarılı sonuçlar alındığı; cerrahi eğitim veren kliniğimizde* iki tekniğinde aynı ölçülerde başarılı olarak uygulandığı anlaşıldı.

Şekip Kılıçaslan
Çukurova University
1983
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tek taraflı üreteropelvik darlık oluşturulan sıçanlarda enalaprilin renal rezistif indeks, idrar elektrolitleri ve böbrek dokusu TGF ß-1 düzeylerine etkisi

Üreteropelvik bileşke (UP) tıkanıklığı, çocukluk çağı hidronefrozlarının en sık sebebidir. Bu çalışmada tek taraflı UP darlık oluşturulan sıçanlarda enalapril tedavisi öncesi ve sonrası renal arteriyel rezistif indeks (ARİ) ölçümleri ve idrar elektrolit düzeyleri değerlendirildi. Aynı zamanda; böbrek dokusunun tıkanıklığa mRNA TGF-ß1 cevabı, enalaprilin bu cevaba etkisi ve dolayısıyla tübülointerstisyel fibrozis oluşumunu engelleyip engellemediği araştırıldı.Bu çalışmada 30 adet Wistar-albino sıçan her grupta 6 hayvan olacak şekilde rasgele 5 gruba ayrıldı; Sham (S) grubuna sadece laparotomi yapıldı. Tedavi (E) grubuna cerrahi girişim yapılmadan sadece 2 hafta oral enalapril tedavisi (200 mg/kg/gün) verildi. UP darlık (UP) grubunda tek taraflı orta derecede parsiyel kronik UP darlık oluşturuldu, fakat enalapril tedavisi verilmedi. UP darlık ve tedavi (UPE) grubunda ise tek taraflı orta derecede parsiyel kronik UP darlık oluşturularak 2 hafta enalapril tedavisi (200 mg/kg/gün) verildi. Tüm gruplardan 24 saatlik idrarlar toplandı. Grup E'ye tedavi öncesi ve bitiminde, grup UPE'ye ise darlık oluşturulmadan önce, orta derece parsiyel kronik UP darlık oluştuktan sonra ve tedavi bitiminde ARİ ölçümleri gerçekleştirildi. İntrakardiyak ponksiyon ile kan alınarak sakrifiye edilen hayvanların sol böbrekleri mRNA TGF-ß1 düzeylerini değerlendirmek için çıkartıldı.Bu çalışma ile orta derecede parsiyel kronik UP darlık oluşturulan sıçanlarda enalaprilin ARİ değerlerini azaltarak BKA'nı, idrar konsantrasyon ve dilüsyon özelliklerinin bozulmasını engelleyerek böbrek tübül fonksiyonlarını koruduğu gösterildi. Böbrek dokusu mRNA TGF-ß1 düzeyleri açısından anlamlı fark saptanmadı. Bunun yanı sıra ARİ ölçümlerinin hidronefrozun obstrüktif karakterini ortaya koymada yararlı olduğu bulundu.

Enalapril
Süleyman Cüneyt Karakuş
Gazi University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Aortik karboksipeptidaz benzeri protein (AKBP) ve Wilm's tümörü1 protein(WT1) genlerinin çocukluk yaş grubunda görülen kasık bölgesi problemleri üzerine etkileri

Çocukluk çağında kasık bölgesinin fıtık, hidrosel (H) ve inmemiş testis (İNT) gibi cerrahi problemleri sık görülmektedir ve hala nasıl oluştukları bilinmemektedir. Son yıllarda bu konuyu açıklamaya yönelik ülkemizden ve yurt dışından birçok çalışma yayınlanmaktadır. Bu çalışmada kız ve erkek kasık fıtığı (KF), H ve İNT keselerinde aortic carboxypeptidase-like protein (AKBP) ve Wilms Tümör 1 (WT1) aktivitesi araştırılmıştır.Etik kurul onayını takiben ameliyat sırasında alınan kız ve erkek KF, H ve İNT keseleri serum fizyolojik ile yıkanarak %10 formaldehid içerisinde saklandı. Kontrol grubu için laparotomi sırasında alınan periton örnekleri kullanıldı. Her gruptaki altışar örneğe immün histokimya boyaması yapılarak kan damarlarındaki düz kasta, hücre dışı matriste (HDM) ve epitelde AKBP ve WT1 tutulumu 1'den 5'e kadar sırasıyla belli belirsiz, hafif, orta, kuvvetli ve çok kuvvetli olacak şekilde derecelendirildi. Ayrıca tutulumun bölgesel ya da yaygın olup olmadığı değerlendirildi. Sonuçlar X2 testi ile karşılaştırıldı, p<.05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Kontrol grubuna göre tüm çalışma gruplarında AKBP ve WT1 tutulumu istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. AKBP aktivite artışı diğerlerine göre en fazla erkek KF ve İNT, sonra sırasıyla kız KF ve H örneklerinde saptandı (p<.05). WT1 için ise, yüksek bulunmasına rağmen gruplar arasında fark yoktu.AKBP'deki artışın daha çok kasık bölgesindeki periton açıklığına sekonder olduğu, WT1'in ise epitel-mezenşim dönüşümünde rol oynayarak etki yaptığı düşünüldü. Bu çalışmada ilk kez kasık bölgesinde AKBP ve WT1 etkisi gösterilmiştir. Bu etkilerin gelecekte daha ileri çalışmalarla araştırılması uygun olacaktır.

Pınar Durmaz Sarıtekin
Gazi University
2008
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuklarda karaciğer kist hidatiklerin retrospektif analizi

Amaç: Bu çalışmamızda, karaciğer kist hidatiği nedeniyle kliniğimize başvuran çocuk hastaların klinik ve demografik özelliklerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal-Metod: Bu çalışma retrospektif tip III tanımlayıcı bir çalışmadır. Çalışmaya 1 ocak 2010-30 aralık 2022 yılları arasında kliniğimizde tanı ve tedavileri yapılan 214 karaciğer kist hidatik hastası dahil edilmiştir. Hastaların verileri geriye dönük tarandı. Hastalar grup 1 (medikal tedavi) ve grup 2 (PAİR + Cerrahi) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hastaların yaş, semptomları, tanıları, laboratuvar parametreleri, tanı metodları, tedavi yöntemleri ve sonuçları değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamıza %56'sı (n=119) kadınlardan oluşan toplam 214 hasta dahil edildi. Hastaların yaş ortalaması 11.05±3.83 yıl [range: 1-18] bulundu. Çalışmamızda toplam 361 hidatik karaciğer kisti saptandı. Hastaların %68'inde (n=145) tek kist, %18'inde iki kist (n=39), %6'sında üç kist (n=13) ve %8'inde ise dört ve üstü (n=17) karaciğer kisti saptandı. Hastaların %86'sında (n=184) izole karaciğer kisti saptandı. Yirmi hastada karaciğer + akciğer, 5 hastada karaciğer + dalak, 2 hastada karaciğer + intraabdominal, 1 hastada karaciğer + böbrek, 1 hastada karaciğer + böbrek + beyin ve 1 hastada karaciğer + rektus kası kisti saptandı. Hastaların %55'inde eozinofil, %37'sinde direkt bilirübin, %28'inde ALT, %22'sinde AST, %17'sinde GGT ve %5'inde amilaz yüksekliği saptandı. Kistin tipi başvuru anında WHO sınıflamasına göre; %46'sı CE 1, %11'i CE 2, %15'i CE 3A, %12 CE 3B, %11'i CE 4 ve %5'i CE 5 idi. Hastaların %66.8'inde kistler sağ tarafta, %21'i sol tarafta ve %12.1'i hem sağ hem sol tarafta lokalize idi. Kistlerin %33.6'sı (n=72) küçük boyutlu (<5 cm), %45.3'ü orta boyutlu (5-10 cm) ve %21.1'i (>10 cm) boyutlu idi. Ortalama kist boyutu ise 66.97±34.23 mm, [median= 60; range: 8-180]. Hastaların %66'sı (n=142) non-operatif takip edildi. Bu hastaların %76'sı albendazol tedavisi ile izlenmekteyken %24'ü tedavisiz (watch & wait) izlendi. Watch & wait (CE 4-5) hastalar çıkarıldığında tedavi ihtiyacı olan hasta sayısı 180 idi. Yüz seksen hastanın %40'ına operatif ve %60'ına non-operatif tedavi uygulandı. Yirmi sekiz hastaya PAİR yapıldı. PAİR yapılan hastalardan biri tedaviden fayda görmeyince daha sonraki süreçte hastaya açık cerrahi yapıldı. Bir hastaya bir yıl arayla iki defa PAİR yapıldı. Kırk dört hastaya cerrahi (laparoskopi=7, laparotomi=37) yapıldı. EMR ve EMR indeksinin sırasıyla, multiple kist prediksiyonu için eğri altında kalan alan 0.819 ve 0.820; cut-off değeri 0.86 ve 1.5; duyarlılık 88% ve 88%, özgüllük 64% ve 64% hesaplandı. GGT ve GGT indeksinin sırasıyla, büyük kist (>10 cm) prediksiyonu için eğri altında kalan alan 0.757 ve 0.757; cut-off değeri 18 ve 74; duyarlılık 86% ve 85%, özgüllük 63% ve 63% hesaplandı. EMR kistin unilateral-bilaterallik durumunu tahmin edebilir. EMR, AUC: 0.80 ve cutt-off: 1.13 seçildiğinde duyarlılık %85 ve özgüllük %65 bulundu. Sonuç: Çocuklarda karaciğer kist hidatiğinin tedavisinde cerrahi yaklaşım önemlidir. Tanıda halen birtakım zorluklar vardır. Kist sayısı, kistin boyutu ve kistin lokalize olduğu lob sayısının prediksiyonunda laboratuvar kan sonuçları ve geliştirilen indeksler yardımcı olabilir.

Mustafa Azizoğlu
Dicle University
2023
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kolostomi yapılmış tavşanlarda kolostominin distalinde kalan barsak segmentlerinde kolinerjik ve nitrerjik sistemlerdeki değişiklikler

ÖZETKolostomi, çocuk ve yetişkinlerde birçok hastalığın tedavisi sırasında geçici veyakalıcı olarak kullanılan bir cerrahi yöntemdir. Çocuklarda Hirschsprung hastalığı ve anorektalmalformasyon gibi konjenital hastalıkların tedavisinde çok evreli ameliyatların ilk aşamasıolarak, kolorektal ameliyatlar sonrasında anastomoz kaçağını engellemek amacıyla veyagecikmiş kolon perforasyonu gibi durumlarda acil şartlarda kullanılabilmektedir. Çocuklardagenellikle geçici bir süre için kullanılan kolostominin distalindeki fonksiyon dışı kalansegmentlerde motiliteyi etkileyen yolaklarda herhangi bir değişikliğin olup olmadığıbilinmemektedir. Bu çalışmada, kolostominin distalinde bir süre işlev dışı kalan barsaksegmentindeki kolinerjik ve nitrerjik sistemler fonksiyonel olarak invitro yöntem ile incelendi.Bu çalışmada ağırlıkları 2000-2500 gr arasında değişen 20 adet erkek Yeni-ZelendaAlbino tavşan kullanıldı. Tavşanlara iki aylıkken genel anestezi altında steril şartlardasigmoid kolostomi yapıldı ve distal uç Hartmann poşu şeklinde karına bırakıldı. ki aylıkbekleme süresini takiben kolostomi yapılan tavşanlar, barsak segmentleri invitro deneylerdekullanılmak üzere çıkartıldıktan sonra sakrifiye edildiler. Kontrol grubunda ise, 4 aylıkhayvanlar kullanıldı.Bu çalışmada deneyler, distal kalın barsaktan hazırlanan izole sirküler düz kas stripleriile organ banyolarında invitro olarak yapıldı. Çalışmada ekzojen KCl ve papaverin verilereksirküler düz kasların sırasıyla kasılabilirliği ve gevşeyebilirliği değerlendirildi. Ardındanguanetidinli ve indometazinli ortamda değişen frekans, voltaj ve sürelerde uygulananelektriksel alan uyarısı (EAU) ile kas striplerinin nörojenik yanıtları değerlendirildi. Buyanıtların nörojenik kaynaklı olduğu ise, ortama tetrodotoxin eklenmesini takiben kaybolmasıile anlaşıldı. Takiben, EAU çalışmaları atropinli, L-NAME'li ve atropin ile birlikteL-NAME'li ortamda tekrarlanarak elde edilen yanıtlar karşılaştırıldı. En son olarak,postsinaptik reseptörlerden oluşacak etkiyi değerlendirmek için ortama karbakol eklenerekkasılma; Sodyum nitroprussiat(SNP), sildenafil ve L-arginin eklenerek gevşeme yanıtları eldeedildi.Sonuçta, kolostominin distalinde kalan barsak segmentinde makroskopik olarak atrofigelişmesine rağmen, kolon sirküler düz kaslarının kasılabilirliği ve gevşeyebilirliğideğişmemektedir. Ancak kolostominin distalindeki kolonda, presinaptik uçtan sinir uyarımınabağlı asetilkolin, nitrik oksit ve nöropeptidler gibi nörotransmitterlerin salıverilmesininazaldığı gözlenmiştir. Dolayısıyla her ne kadar kolonun düz kas yapısı kolostomiaçılmasından etkilenmemekte ise de kolonda nörotransmisyon bozulduğu için kolostominindistalindeki kolonda motilite bozukluğu olmaktadır. Ancak bu çalışmamızda gösterdiğimizmotilite bozukluğunun, düzelip düzelmediği, düzeliyorsa da ne kadar zaman içinde normaledöndüğünü araştırmak için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

Serdar Moralıoğlu
Gazi University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuklarda cerrahi yapılan vezikoüreteral reflü hastalarının retrospektif değerlendirilmesi.

Amaç: Bu çalışmanın amacı, vezikoüreteral reflü (VUR) nedeniyle cerrahi tedavi uygulanan çocuk hastaların klinik ve radyolojik bulgularını retrospektif olarak değerlendirmektir. VUR, idrarın mesaneden üst üriner sisteme geri kaçışı olarak tanımlanır ve çocuk ürolojisinde yaygın olarak karşılaşılan bir durumdur. Bu patoloji, idrar yolu enfeksiyonu, renal skar, hipertansiyon ve kronik böbrek yetmezliğine yol açabileceğinden, erken tanı ve tedavi büyük önem taşımaktadır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı'nda 2015-2023 yılları arasında VUR tanısı ile cerrahi tedavi gören çocuk hastaların dosyaları incelenerek gerçekleştirilmiştir. Hastaların demografik verileri, cerrahi öncesi ve sonrası klinik bulguları, görüntüleme sonuçları ve tedavi süreçleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmada, VUR tanısı ile cerrahi tedavi uygulanan 314 çocuk hastanın verileri incelenmiştir. Hastaların yaş ortalaması 6.3 yıl olup, %60'ı kız, %40'ı erkektir. Hastaların %75'inde tek taraflı, %25'inde ise çift taraflı VUR saptanmıştır. Cerrahi tedavi öncesi en sık görülen semptomlar sık idrar yolu enfeksiyonu (%85), idrar kaçırma (%50) ve karın ağrısı (%40) olarak belirlenmiştir. Cerrahi tedavi sonrası hastaların %90'ında semptomlarda belirgin düzelme gözlenmiştir. Ayrıca, radyolojik olarak VUR derecesinde azalma ve renal skar oluşumunda gerileme saptanmıştır. Tartışma: VUR'un tedavisinde cerrahi yöntemler, yüksek dereceli reflü ve medikal tedaviye yanıt vermeyen hastalarda etkili bir seçenek olarak karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamızda, cerrahi tedavi sonrası hastaların büyük çoğunluğunda klinik ve radyolojik bulgularda iyileşme görülmüştür. Bu bulgular, cerrahi tedavinin etkinliğini desteklemektedir. Sonuç: Vezikoüreteral reflü nedeniyle cerrahi tedavi uygulanan çocuk hastalarda, cerrahi müdahale sonrası semptomlarda belirgin iyileşme ve komplikasyon oranlarında azalma gözlenmiştir. Bu nedenle, yüksek dereceli VUR vakalarında cerrahi tedavi, etkin bir tedavi yöntemi olarak değerlendirilebilir. Erken tanı ve uygun tedavi yöntemleri ile böbrek hasarının önüne geçilmesi mümkündür. Anahtar Kelimeler: Vezikoüreteral reflü, çocuk cerrahisi, idrar yolu enfeksiyonu, renal skar, cerrahi tedavi.

Vezikoüreteral reflü
Tahsin Onat Kamçı
Dicle University
2024
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Konjenital megakolon nedeniyle opere edilen hastaların sonuçları: tek merkez deneyimi

Amaç: Bu çalışmanın amacı konjenital megakolon nedeniyle opere edilen hastaların verilerini inceleyerek, postoperatif süreçte karşılaşılan komplikasyonları seçilen cerrahi teknikle ilişkisini değerlendirmektir. Hasta ve Yöntem: Kliniğimizde 1 Ocak 2010 ile 30 Eylül 2024 tarihleri arasında tedavi edilen toplam 131 Hirschsprung hastasının verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların tanı ve cerrahi yaşı, cinsiyet dağılımı, başvuru şikayetleri, aile öyküsü, gecikmiş mekonyum çıkışı, eşlik eden hastalıklar, aganglionik segment seviyesi ve aganglionik segment uzunluğu, cerrahi yaklaşım , uygulanan cerrahi teknikler, stoma açılması, ameliyat süresi, cerrahi aşama sayısı ve preoperatif enterokolit geçirme durumu incelenmiştir. Postoperatif dönemde erken komplikasyonlar ve geç komplikasyonlar, redo cerrahi gereksinimi ve nedenleri ile radyolojik bulgular kapsamlı bir şekilde analiz edildi. Elde edilen veriler gruplar arasında karşılaştırıldı. Ayrıca, çalışmamızda iki ayrı analiz yapıldı: biri yalnızca sol kolon tutulumuna sahip hastalara odaklanırken, diğeri tüm hastaları kapsıyordu. Bu analizler, risk faktörlerinin preoperatif enterokolit, postoperatif enterokolit, postoperatif darlık ve redo cerrahi gereksinimi gibi uzun dönem sonuçları öngörüp öngörmediğini değerlendirdi. Bulgular: Ortalama tanı yaşı 17,5 ay, definitif cerrahi sırasında ortalama yaşı ise 31,2 ay olarak saptanmıştır. En sık tanı, yenidoğan döneminde (%39,7) konulmuş olup, ikinci en sık tanı oranı 24 ay ve sonrası yaş grubunda (%16,8) gözlenmiştir. En sık başvuru nedeni kabızlık (%50), ardından ileus (%20) ve abdominal distansiyon (%16) olarak belirlenmiştir. Mekonyum çıkışında gecikme (>24 saat) hastaların %22'sinde kaydedilmiştir. Ek hastalıkların oranı %24,4 olup, en sık eşlik eden hastalık Trizomi 21 (%7) olarak saptanmıştır. Tercih edilen cerrahi teknikler ise Transanal Endorektal Pull-Through (TERPT) (%41), Swenson prosedürü (%38), Soave-Boley prosedürü (%15), ve Duhamel-Martin prosedürüdür (%6). Cerrahi yaklaşımlar arasında transabdominal yöntem %38, transanal yöntem %32, ve laparoskopi yardımlı transanal cerrahi ise %30 oranında kullanılmıştır. Erken dönem komplikasyonlar, hastaların %17,1'inde görülmüş ve en sık komplikasyonlar arasında anastomoz kaçağı (%4,7) ve ileus (%4,7) yer almıştır. Uzun dönem komplikasyonlar ise hastaların %32,8'inde kabızlık, %29'unda enkoprezis, %24,4'ünde darlık ve %18,3'ünde dermatit olarak raporlanmıştır. Cerrahi sonrası komplikasyonlar açısından Duhamel-Martin ve Soave-Boley gruplarında daha yüksek oranlar gözlenmiştir. Redo cerrahi gereksinimi %9,9 oranında tespit edilmiş ve en sık neden anastomoz kaçağı olarak kaydedilmiştir. Sonuç: Yapılan analizlerle konjenital megakolon hastalarının tanı, cerrahi tedavi ve komplikasyon süreçleri kapsamlı bir şekilde incelendi. Hastaların en sık başvuru nedenleri ve kullanılan cerrahi yöntemler detaylı bir şekilde değerlendirilerek, erken ve uzun dönem komplikasyonlar analiz edildi. Özellikle postoperatif darlık ve gelişme geriliği gibi faktörlerin redo cerrahi gereksinimindeki etkisi vurgulandı. Ayrıca, cerrahi yaklaşımlar arasında belirgin farklar ve risk faktörleri tanımlandı. Çalışmanın sonuçları, Hirschsprung hastalığının yönetimi ve tedavi süreçlerinin iyileştirilmesi için önemli bir rehber sunmakta ve gelecekteki klinik uygulamalara katkı sağlamaktadır.

Mustafa Ökten
Dicle University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuklarda özofagus atrezili hastaların geç dönem sonuçları

Çalışmaya alınan 214 hastadan tarafımızca ameliyat edilen 187 hastanın 185'ine (%98,9) tek evreli veya aşamalı özofagoözofagostomi yapıldı. Uzun aralıklı atrezi olup definitif ameliyatı yapılmış olan 59 hastanın 57'sine (%96,6) ameliyat esnasında uzatma teknikleri ile (intraoperatif gerdirme, Livaditis miyotomisi, tübülarize üst poş flebi, midenin parsiyel toraksa çekilmesi) özofagoözofagostomi yapılabildi, sadece 2 hastada (%0,95) özofagus replasmanı (gastrik transpozisyon) yapıldı. Özofagoözofagostomi ile onarım yapılan hastalarda erken dönemde anastomoz darlığı (% 50,2), geç dönemde ise gastroözofageal reflü (% 52,2) en sık karşılaşılan komplikasyonlardı. Mortalite oranımız % 29,4 olarak hesaplandı. Prematürite, eşlik eden anomaliler, düşük doğum ağırlığı, VACTERL birlikteliği, kromozomal anomaliler, solunum desteği ihtiyacı, sepsis ve uzun aralıklı atrezi mortaliteyi etkileyen değişkenlerdi. Uzun dönemde en sık komplikasyonlar GÖR, büyüme ve gelişme geriliği, solunum sistemi sorunları, yutma güçlüğü, skolyoz ve toraks deformitesi, özofagus divertikülü idi.

MorbiditeMortaliteTrakeoözofageal fistül+3
Suat Çal
Dicle University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Fötal iskemi-reperfüzyon modelinde heminin fötal karaciğer dokusuna olan etkilerinin deneysel olarak araştırılması

Çağatay Evrim Afşarlar
Gazi University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İzole sıçan vas deferensinin nörojenik kasılma cevapları üzerinde varikoselin ve varikosel cerrahi tedavisinde kullanılan palomo ve ivanissevich varikoselektomi yöntemlerinin etkisi

eyetilitrefni ed eli uğulkuzob etilitom snerefed sav uğudlo pebes ,liğed eli ineden relkilkişiğedığıtça loy etsimididipe ev sitset ecedas nilesokirav zımıraluglub karalo çunoS.idlide tipsetiğidritşeliyi ınıbavec amlısak zaf icnirib naluzob karalo zısmığab netkinket iharrec ,niniharrecicitlezüd nalıpay adnınay nunuB .udnulub iğidritşelkeçreg karaça loy arusuk rib iliglieli isemlirevılas PTA nikte adnıbavec amlısak zaf icnirib an'UAE unub ev ığıtça loy ayamlazarib adnıbavec amlısak snerefed sav farat laretalispi nilesokirav adnucunos nınamşılaÇ.idliridnelreğed ıralpavec amlısak şimnelküdni eli UAE nirelsnerefed sav nalırakıÇ .ıdnalugyuıralnoysarepo mahs ev hcivessinavI ,omolaP aburg çü reğid nekzamlıpay mişirig evaliaburg rib adralnaçıs naşulo iledom lesokirav lesyened arnos atfah tröD .udlurutşulo iledomlesokirav lesyened ednispeh nıralpurg reğid nekrılırakıç relsnerefed sav nızıskamlıpay mişirigiharrec ribçih adnuburg lortnoK .ıdlırya aburg 5 ılraşıtla naçıs kekre teda 03 alçama uB.rıdatkamalçamaiyemelecni inirelikte ikednirezü isetilitom snerefed sav niğinket ılkraf iki nalınallukednisivadet iharrec lesokirav ed meh nilesokirav meh ,amşılaç uB .ruttucvem amşılaçadıyas za koç neyeledri ınıralrusuk etilitom snerefed sav nakıç ayatro edlesokirav edrütaretiL.rıdıralrusuk etilitom snerefed sav ed ineden rib akşab ninetilitrefni etkilrib alnunuB.ridetkemlide lubak ığıtça loy eyetilitrefni karalo neden ayamnalrasah lamididipe ev relükitsetedridkat iğidemlitlezüd nilesokiraV .ridirib nednirelneden kıs ne ninisetilitrefni kekrelesokirav nalo tişe anuburg şay nikşire nemeh nemeh ığılkıs emlürög adnuburg şay naselodA.rudunoysatalid zökirav nirelnev kitamreps lanretni ev suskelp mrofinipmap ,lesokiraVTEZÖ.ridilemlidig anuloy emtlezüd iharrec edlesokirav ed niçi kamamça loy anıralkulkuzobetilitom snerefed sav radak uğudlo niçi kemellegne ınıbyak noyisknof relükitsetmenöd çeg adnuğudlunok noysakidne iharrec elneden uB .rıdatkamalğas inisemlirveçireg ninisikte zusmulo ikednirezü snerefed sav nilesokirav karalo zısmığab netkinket iharreced isemlitlezüd nilesokirav karalo iharrec adnınay nunuB .ridetkemelketsed unuğudlo neden

Arzu Demirtola
Gazi University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kısa barsak sendromunda barsak adaptasyonu üzerine melatoninin etkisi

ÖZETBu çalışmada, %75 ince barsak rezeksiyonu yapılarak kısa barsak sendromu (KBS)oluşturulan sıçanlarda barsak adaptasyonu üzerine melatoninin etkisi araştırıldı.Her grupta 8 sıçan olacak şekilde dört grup oluşturuldu; sham (S), kontrol (KBS), KBS-E ve KBS-M. ?S? grubundaki sıçanlarda sadece ileoçekal kapağın 15 cm proksimalinden incebarsak kesilip primer anastomoz yapıldı. Diğer 3 gruptaki sıçanlarda Treitz'in 5 cm distali ileileoçekal kapağın 15 cm proksimali arasında kalan ince barsağın %75'lik kısmı rezekeedilerek KBS oluşturuldu. ki hafta boyunca, KBS-E grubuna 2ml %5 etanol/gün, KBS-Mgrubuna ise, 2ml solusyon olacak şekilde 300µg/kg/gün melatonin periton içine verildi. Bütüngruplardaki sıçanlar üç günde bir tartıldı. ki haftanın sonunda, geride kalan barsaklarçıkarılarak barsak uzunluğu ve ağırlığı ölçüldü. Histopatolojik değerlendirme için biyopsialındıktan sonra mukoza soyularak tartıldı ve biyokimyasal değerlendirme için-80oC `de saklandı.Melatonin verilen KBS grubunda, kilo kaybı diğer gruplara göre daha az oldu. Yinemelatonin verilen KBS grubunda, barsak uzunluğunda ve ağırlığında, barsak mukozaağırlığında ve DNA/protein oranında diğer gruplara göre daha fazla artış saptandı. En fazlavillus yüksekliği, kript derinliği ve mitoz sayısında artış, melatonin verilen KBS grubundakideneklerin jejunumunda görüldü. Apopitotik aktivite açısından gruplar arasında anlamlı birfark bulunmadı.Bu çalışmada, %75 ince barsak rezeksiyonu ile oluşturulan KBS modelinde,melatoninin, barsak adaptasyonuna jejunum başta olmak üzere olumlu yönde etkilediğigörülmüştür.

Makbule Meral Güçlü
Gazi University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çocuklarda dalak travmalarının yönetimi

Amaç: Ocak 2010-Aralık 2019 arasında dalak travması nedeniyle takip ettiğimiz hastaları geriye dönük olarak tarayarak hastaların yönetimini ve tedavi süreçlerini ortaya koymayı, nonoperatif tedavi yönetimini tartışmayı, deneyimlerimizi paylaşmayı amaçlamaktayız. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne başvuran 244 dalak yaralanmalı hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaşı ve cinsiyeti kaydedildi. Yaralanmanın sebebi, yaralanma evresi, ek hastalık, kan transfüzyonu, yatış süresi, eşlik eden diğer organ yaralanmalarına bakıldı. Tansiyon, HCT , Hb , PLT, NEU , LYM, laktat, NEU/LYM oranı, PLT/LYM oranına bakıldı. GKS evresi, idrar çıkışı, mortalite, morbidite, yapılan radyolojik tetkikler ve tedavi yönetimi değerlendirildi. Verilerin istatistiksel analizinde IBM SPSS Statistics Versiyon 18.0 programı kullanıldı. Bulgular: Acil servise başvuran ve çocuk cerrahisine danışılan travmalı hastaların %22'sinin dalak yaralanması olduğu görüldü. Dalak yaralanması nedeni olarak ilk sırada %60 ile düşme görülürken, travma nedeniyle en sık başvurunun trafik kazaları olduğu görüldü. Hastaların %43'ü okul çocukluğu döneminde idi. Hastaların %90'ı evre 1-2-3 dalak yaralanmasına sahipti. Ortalama başvuru yaşı 7,90 , ortalama Hematokrit 32, ortalama hemoglobin 10,90 idi. Hastaların %29'una transfüzyon yapılmıştı. Hastaların %45,9'unun ek yaralanması vardı ve en sık yaralanan organ akciğerdi. Ortalama yatış süresi 6,03 gündü. 5 hastada mortalite, 5 hastada morbidite saptandı. Tansiyon ve idrar çıkışı ile mortalite arasında istatistiksel olarak çok ileri düzeyde anlamlı ilişki görüldü.(p<0,001) Travma şekli ile cerrahi yapılan hastalar arasında istatistiksel olarak çok ileri düzeyde anlamlı ilişki (p<0,001) ve ek yaralanması olan hastalar arasında istatistiksel olarak ileri düzeyde anlamlı ilişki görüldü. ( p<0,01) Platelet/Lenfosit oranı, kan transfüzyonu, hemoglobin ve GKS ile mortalite arasında istatistiksel olarak çok ileri düzeyde anlamlı ilişki saptandı. (p<0,001) GKS, yatış süresi ve nötrofil sayısı ile ek yaralanma arasında istatistiksel olarak çok ileri düzeyde anlamlı ilişki saptanmıştır. (p<0,001) Laktat ve kan transfüzyonu ile GKS arasında yüksek düzeyde negatif yönlü korelasyon olduğu görülmüştür. (sırasıyla r= -0,610 ve r= -0,645) Laktat ile ek IV yaralanma açısından yapılan ROC analizinde 1,9 cut off laktat değerinde duyarlılık %58, özgüllük %83 olarak bulunmuştur. Sonuç: Hem mortalite, hem morbidite hem de maliteyi azalttığı için dalak yaralanmalı hastalara nonoperatif tedavi önermekteyiz. Hastaların tedavi yönetimi bilimsel olarak standardize edilmelidir. Hastaların travmaya uğramaması ise, travmaya bağlı mortalite ve morbiditeyi önlemekte en önemli amaçtır. Çocuklar şiddetten uzak, güvenli bir şekilde yetiştirilmeli ve toplumlar bu konuda eğitilmelidir. Anahtar Kelimeler: Çocuklarda dalak travmaları, Nonoperatif tedavi

DalakTedaviYaralar ve yaralanmalar+1
Serdest Teğin
Dicle University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel testis torsiyonunda ipsilateral ve kontralateral testis hasarı üzerine Amrinon'un etkisi

27 ÖZET Literatürde testis torsiyonuna bağlı hem aynı taraf hem de karşı taraf testiste olu şan hasann mekanizmasını açıklamaya ve hasarı önlemeye yönelik pek çok araştır ma mevcuttur. Bizde bu çalışmamızda ratlarda oluşturulan deneysel testis torsiyonu modelinde hem aynı, hem de karşı taraf testis hasarı üzerine amrinon etkisini incele dik. Bu amaçla araştırmamızda ağırlıkları 220-280 gr arasında değişen 72 adet wistar albino rat kullanıldı. Ratlar onikişerli altı gruba ayrıldılar. Her grupta kendi arasında konrol ve deney grupları olmak üzere ikiye ayrıldı. Deneklerin hepsinin sol testisleri 40mgr/kg intramusküler ketamin anestezisi altında 720 derece saat yönünde torsiyone edildi. Kontrol gruplarında sadece bir ve üç saatlik torsiyon yapılırken, bir ve üç saatlik torsiyon yapılan deney gruplarına ise detorsiyon öncesi 5mg/kg dozun da amrinon verildi. Bir hafta sonra torsiyon yapılan testisler çıkarılarak histopatolojik olarak incelendi. Altı ve yirmidört saatlik torsiyon oluşturulan gruplarında ise karşı taraf testis hasarı incelendi. Toplam dört kontrol grubundan altı ve yirmidört saatlik olan iki gruba detorsiyon yapılıp bir hafta sonra karşı taraf testisleri çıkarılarak histopatolojik olarak incelendi. Diğer ikisinde ise torsiyon süreleri sonunda orşiektomi yapılarak karşı taraf testisleri histopatolojik inceleme amacıyla çıkarıldı. Deney gruplarında ise detorsiyon ve orşiektomi öncesi 5mg/kg dozunda amrinon verildi. Takiben deneklerin bir hafta sonra karşı taraf testisleri çıkarılarak histopatolojik olarak incelendi. Histopatolojik incelemede Jonhsen biopsi skorları ve seminifer tübül çapları esas olarak alındı. Çıkan sonuçlar Mann-Whitney U testi ile istatistiksel olarak değerlendi-28 rildi. Altı saatlik gruplar hariç tüm gruplarda amrinon verilen deney grupları lehine is tatistiksel olarak anlamlı farklar bulundu (P<0:005). Sonuç olarak amrinon hem ipsilateral hemde kontralateral testis hasarını azalt maktadır. Amrinon bu etkisini iskemi reperfüzyon hasarını önemli bir ölçüde engelle yerek ve karşı taraf testisde nörovasküler bir refleks sonucu oluşan kan akımındaki azalmayı önleyerek yaptığı düşünülmüştür.

AmrinonSpermatik kord torsiyonuTestis
İbrahim Onur Özen
Gazi University
1999
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

2006-2016 yılları arasında kliniğimize başvuran künt karaciğer travmalı hastaların demografik, klinik ve laboratuvar sonuçlarının incelenmesi

Giriş ve Amaç: Bu çalışma, Aralık 2006 – Aralık 2016 tarihleri arasında kliniğimize başvuran künt karaciğer travmalı hastaları tanısı almış hastaları geriye dönük tarayarak; organ yaralanmalarında uyguladığımız tanı, takip ve tedavi süreci içerisindeki değişiklikleri gözden geçirerek, demografik, klinik ve laboratuvar deneyimimizi değerlendirilmeyi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisine başvuran Karaciğer travması nedeniyle takip ve tedavi edilen 190 hasta retrospektif olarak incelendi ve çalışmaya dahil edildi. Hastaların yaş ve cinsiyet gibi demografik özelliklerinin yanı sıra, tedavi öncesi yaralanma mekanizması, radyolojik yöntemlerle yaralanmanın derecesi (MediCalc®) (Amerikan Travma Cerrahları birliği organ yaralanması skor sistemi), tedavi şekli, yoğun bakımda yatış süresi, eşlik eden yaralanmalar ve mortalite oranları, Pediatrik travma skorları değerlendirildi. Çalışma verileri değerlendirilirken tanımlayıcı istatistiksel metotların (Frekans, Yüzde, Ortalama, Standart sapma) yanı sıra normal dağılımın incelenmesi için Kolmogorov - Smirnov dağılım testi kullanıldı. Niteliksel verilerin karşılaştırılmasında ise Pearson Ki-Kare testi ve Fisher Exact test kullanıldı. Niceliksel verilerin karşılaştırılmasında iki grup durumunda, normal dağılım gösteren parametrelerin gruplar arası karşılaştırmalarında Bağımsız örnekler (İndependent samples) t testi kullanıldı. Bulgular: Çocuk hastaların %73,2'si erkek (139), %26,8'inin (51) kız olduğu görüldü. Çocuk hastaların %49,5'inin (94) 4-8 yaş arasında, %22,1'inin (42) 9-12 yaş ve %21,6'sının da (41) 0-3 yaşında olduğu saptandı. Hastaneye başvuru şikâyetlerinin %57,6'sının yüksekten düşme, %39,5'inin araç dışı trafik kazası, %2,6'sının araç içi trafik kazası ile yaralandığı saptandı. Hastaların %73,2'sine kan transfüzyonu yapılmadığı ve %26,8'ine de kan transfüzyonu takviyesi yapıldığı saptandı. Hastaların %4,2'sinde komplikasyon geliştiği ve %94,7'sinin de komplikasyon gelişmediği saptandı. 190 hastanın %1'inin de (2) ex olduğu görüldü. AAST sınıflamaları incelendiğinde; %25,8'inde grade derecesi olmadığı saptandı. Hastaların %23,7'sinde Grade 3, %21,1'inde Grade 4, %15,3'ünde Grade 2, %10,5'inde Grade 1 derecesi saptandı. Araştırmaya katılan bütün çocuk hastalara ilişkin biyokimyasal değerlerden ALT ve AST için yatış ile Taburcu ortalamaları arasında anlamlı fark olup olmadığı araştırıldı. Buna göre ALT yatış ile ALT Taburcu arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık vardır (p<0,001). ALT yatış ortalaması 393,12 iken ALT taburcu 172,14 gerilemiştir. Diğer yandan AST yatış ile AST taburcu arasında da istatistiksel olarak anlamlı farklılık belirlendi (p<0,001). AST yatış ortalaması 582,85 hesaplanırken bu oran AST taburcu için 179,89 gerilediği görüldü. Yaralanma şekli ile yaş arasında bir ilişkinin olup olmadığı ki kare testi ile araştırıldı. Yapılan test sonucuna göre yaralanma şeklinin çocukların yaşına göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterdiği saptandı (p<0,05). Buna göre genel olarak yaş artıkça toplam yaralanma sayısında bir azalma görülmektedir. En fazla yaralanma 4-8 yaş arasında görülürken, en az yaralanma 13-17 yaş arasında olduğu görüldü. Yüksekten düşme ve araç dışı trafik kazası yine en fazla 4-8 yaş arasında görüldü. Bilgisayarlı tomografi'si çekilen çocuk hastalar ile Ultrasonografi uygulananlar arasında bir ilişkinin olup olmadığı araştırıldı. Buna göre Batın USG ile BT arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu saptanmıştır (p<0,05). Batın BT'si olmayan hastaların %93,2'sine USG uygulandığı görüldü. AAST ile kadran sıvıları arasında bir ilişkinin olup olmadığı ki kare testi ile araştırıldı. Yapılan test sonucuna göre AAST çocukların kadran sıvılarına göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterdiği saptandı (p<0,05). Sonuç: Çocukluk yaş grubunda yüksekten düşme, trafik kazası, üzerine cisim düşme sonucunda oluşan travmaların tedavisi çoğu zaman konservatif ve cerrahi tedavi ile mümkündür. Erişkin yaş grubuna göre vücut yüzeylerinin küçük olması, esnek iskelet sistemine sahip olması dolayısı ile morbidite ve mortlite daha düşüktür. Çocuklar yüksekten düşmeye daha fazla maruz kaldıkları için olası travmaya bağlı morbidite ve mortaliteyi en aza indirmek için ailelerin eğitilmesi ve daha güvenli oyun ortamlarının hazırlanması gerekmektedir.

DemografiKaraciğerKaraciğer hastalıkları+3
Sevinç Akdeniz
Dicle University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Anorektal malformasyonlu olgularda klinik deneyimimiz

Amaç: Bu çalışmada, anorektal malformasyonlu hastalar ile ilgili son yıllardaki deneyimlerimizi ve bunlarla beraber görülen anomalileri değerlendirdik.Gereç ve yöntem: 2000-2006 tarihleri arasında kliniğimizde anorektal malformasyon nedeniyle takip ve tedavi edilen 115 olgu geriye dönük olarak değerlendirildi. Olgularda genel sistem muayenesi, perine muayenesi, laboratuar, direk grafi, ultrasonografi, ekokardiografi ve gereğinde işeme sistoüretrografisi yapılarak anorektal malformasyonun tipi ve ek anomaliler araştırıldı. Olgular anorektal malformasyonun çeşidi ve sistem patolojisine göre sınıflandırıldı.Bulgular: Olguların %40.8'i yüksek tip, %31.3'ü alçak tip, %17.3'ü intermedier tip, %9,5'i anterior yerleşimli ektopik anüs ve %0,86'sı kloaka idi. Tüm olguların %48.6'sında ek anomaliye rastlandı. Ek anomali en sık yüksek tipte (%59.5) görüldü. Kolostomi yapılan 80 olgunun, 56'sına (%70) sağ transvers loop kolostomi, kalan 24 (%30) olguya ise yüksek sigmoid kolostomi yapıldı. Sağ transvers loop kolostomi yapılan olguların %17.8'sinde prolapsus saptandı.Yorumlar: Anorektal malformasyonlu hastaların ilk başvuru ve sonraki takibinde perine muayenesinin dikkatli yapılması ve ek anomali açısından detaylı tetkik edilmesi faydalıdır. Bu olgularda ekokardiografi, ultrasonografi, kolostogram, tüm vücut grafisi ve bazı olgularda işeme sistoüretrografisi faydalıdır. Anorektal malformasyonlu tek seans planlanmayan hastalara yüksek sigmoid kolostomi uygulaması komplikasyonları azaltabilir.Anahtar kelimeler: Anorektal malformasyon, ek anomali, kolostomi, çocuk

Mehmet Hanifi Okur
Dicle University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hirschsprung hastalığının uzun dönem takip sonuçları

Amaç: Bu çalışmadaki amacımız, 20 yıllık süre içerisinde Hirschsprung hastalığı nedeniyle ameliyat ettiğimiz hastaların uzun dönem takip sonuçlarını değerlendirmekti.Gereç ve Yöntem: 1988?2008 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi kliniğinde Hirschsprung hastalığı nedeniyle ameliyat edilen 116 hasta dosya bilgileri ile ve ulaşılan 50 hasta uzun dönem takip sonuçlarıyla değerlendirildi. Olgular ameliyat çeşidine, başvuru semptomuna, akraba evliliğine, ameliyat yaşına, ek anomalinin varlığına, aganglionik segmentin seviyesine, cinsiyet ve şimdiki yaşlarına göre uzun dönem takip sonuçları değerlendirildi.Bulgular: Kliniğimizde Hirschsprung hastalığı nedeniyle definitif ameliyatları yapılan ve uzun dönem takip sonuçları değerlendirilen 50 hastanın 34'ü erkek, 16'sı kızdı. Aganglionik segmentin uzunluğu hastaların 5'inde (%10) rektum, 39'unda (%78) sigmoid kolon, 5'inde (%10) transvers kolon, 1'inde (%2) inen kolonda sonlanıyordu. Olguların 26'sında (%52) akraba evliliği, 10'unda (%20) ek anomali saptandı. Bir hastada (%2) ise aile hikayesi pozitif idi. Hastaların definitif cerrahiden sonra geçen süreleri 4?23 yıl arasındaydı. Hastaların son takip sırasındaki yaşları 4?25 yaş arasında değişmekteydi. Hastaların 32'si Duhamel Martin, 11'i Transanal Endorektal Pulltrough, 7'si ise Soave Boley modifikasyonu yöntemi ile opere edilmişti. Uzun dönem takip sonuçları değerlendirilen hastalarda en sık görülen komplikasyonlar olguların %38'inde soiling, %34'ünde distansiyon, %32'sinde kabızlık, %18'sinde enterokolit, %12'sinde gelişme geriliği, %8'inde üriner inkontinans ve %8'inde enkoprezis idi.Sonuçlar: Hirschsprung hastalığının tedavisi, sadece cerrahi olarak patolojiyi düzeltme değil, bunun yanında cerrahi ve psikolojik komplikasyonları içermelidir. Cerrahi düzeltmeden sonra yaş ile birlikte barsak fonksiyonlarında iyileşme görülmektedir. Hirschsprung hastalığının tedavisinde cerrahi prosedürlerin son adım olmadığı, hastaların medikal desteğe olan ihtiyacı erişkin yaşa kadar devam edebileceği unutulmamalıdır.Anahtar Kelimeler: Çocuk, Hirschsprung hastalığı, pulltrough, uzun dönem takip, tedavi

Ali Çiftçi
Dicle University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnmemiş testisli çocuklarda oksidatif stres, sitokin cevabı ve otoimmunitenin subfertilite/infertilite üzerine olası etkileri

Çocukluk çağında sık görülen inmemiş testislerde, tedavi edilmediği takdirde özellikle subfertilite/infertilite, malignite gelişimi gibi önemli komplikasyonlara neden olabileceği çok iyi bilinmektedir. Hatta inmemiş testisin standart tedavisi olan orşiopeksi yöntemi ile testisin skrotuma indirilmesi durumunda bile bu komplikasyonların gelişimininin engellenemediği tartışılmaktadır. Ayrıca inmemiş testislerde, bir taraftaki testisteki hasarlanma aynı zamanda karşı taraftaki testisi de halen açılayamadığımız nedenler ile hasarlanma ve yapısal değişikliklere uğratarak, hem tek taraflı hem de iki taraflı inmemiş testislerde subfertilite/infertilite riski artmaktadır. İnmemiş testislerde, hem tek taraflı hem de iki taraflı testisin hasarlanmasında suçlanan mekanizmalar olan oksidatif stres, sitokin cevabı ve otoimmuniteden hangisinin etkili olduğunu aydınlatmak amacıyla bu çalışmayı planladık.Çalışmada 88 tane inmemiş testisli hastalardan oluşan çalışma grubu ve 44 tane sağlıklı çocuklarda oluşan kontrol grubu oluşturuldu. Oksidatif stresi değerlendirmek için MDA ve İMA düzeyleri her iki grupta incelendi. MDA düzeyleri, grupların plazma örneklerinde TBARS methodu kullanılarak tayin edildi. İMA düzeylerini belirlemek için her iki grubun serum örneklerinde albumin kobalt bağlama testinden faydalanıldı, albumine kobaltın azalan bağlanma kapasitesi kolometrik tayin methodu ile değerlendirildi. Sitokin cevabını değerlendirmek için IL-6 düzeyleri, her iki grupta serum örneklerinde AssayMax Human IL-6 ELISA kiti kullanılarak ölçüm yapıldı. Otoimmunitenin etkisini değerlendirmek için her iki gruba ait serum örneklerinde indirekt immun flöresan yöntemi kullanılarak Euroimmun Spermatozoa (human) (Euroimmun, Lubeck, Almanya) kitleri ile değerlendirme yapıldı.Çalışmadan elde edilen bulgular istatistiksel olarak değerlendirildi. Oksidatif stresin etkisi açısından çalışma grubunda kontrol grubuna göre MDA sonuçlarının istatistiksel olarak anlamlı arttığı (p=0,003) gözlendi. İMA sonuçları ise çalışma grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak karşılaştırıldığında anlamlı fark (p=0,179) gözlenmedi. Sitokin cevabının değerlendirilmesinde, çalışma grubunda kontrol grubuna göre IL-6 sonuçlarının istatistiksel olarak anlamlı arttığı (p=0,019) gözlendi. Otoimmunite değerlendirildiğinde ise ASA sonuçlarının veri dağılımı istatistiksel olarak ki-kare testi için uygun olmadığından karşılaştırılma yapılamadı. ASA pozitiflikleri kendi aralarında toplanarak değerlendirildiğinde istatistiksel olarak anlamlı fark (p=0,473) gözlenmedi.Çalışmamızın sonuçlarına göre, inmemiş testisli çocuklarda oksidatif stres ve sitokin cevabının uzun dönemde gelişen subfertilite/infertilitenin etiyolojisinde önemli bir rol oynayabileceğini fakat otoimmunitenin artırıcı bir etkisi olmadığını gözlemledik.

KriptorşidizmKısırlıkOksidatif stres+5
Serap Samut Bülbül
Karadeniz Technical University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Künt travma sonucu gelişen karın içi organ yaralanmalarına güncel yaklaşım

Amaç: Bu çalışmamızda amacımız, 2 yıllık süre içerisinde künt karın travması sonucu yaralanarak getirilen çocukların tedavi ve takiplerini değerlendirmekti.Gereç ve Yöntem: Ocak 2009?Aralık 2010 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Cerrahisi Kliniği'nde künt karın travması sonucu yaralanarak getirilen ve yatırılarak tedavi ve sonrasında takip edilen 162 çocuk değerlendirildi. Yaş, cinsiyet, sosyoekonomik yapı, yaralanma nedeni, hastanemize varış süresi, yaralanan karın dışı organları, ve ayrıca karıniçi hasar gören organların yaralanma derecesi çalışmanın içeriğine dahil edildi.Olgular tanı yaklaşımı ve tanıda kullanılan yöntemler yönünden, konservatif ve cerrahi tedavi endikasyonları açısından ve radyolojik bulgular ile cerrahi bulgular karşılaştırılarak değerlendirildi. Olgular ayrıca yatış süreleri, nazogastrik ve İdrar sondası takılı süreler ve verilen kan ürünleri yönünden irdelendi.Gelişen komplikasyonlar ve tedavileri ve mortalite açısından değerlendirildi.Bulgular: Kliniğimizde künt karın travması sonrası tedavileri ve takipleri yapılan 162 hastanın 38'i kız 124'ü erkekti. Olguların yarıya yakını 6-10 yaş arasındaydı. En sık yaralanma sebebi (%56,1) yüksekten düşme, 2. neden araç dışı trafik kazasıydı (%23,4). En fazla yaralanan organ (69, %35) karaciğer ve 2. sıklıkta (61, %31) dalak olmak üzere toplam 194 organ hasarlanmıştı. Solid organ yaralanmalarının çoğunluğu 1. ve 2. derece hasarlıydı. Çalışmamızda sadece 5 çocuk yaşamını yitirdi. Takipte 2 çocukta 2 böbrek kaybedildi. Bir çocukta splenektomi-özofajektomi-gastrik transpozisyon yapıldı.İki yıllık takiplerde sorun gözlenmedi.Sonuçlar: Çok basit sosyal, idari ve temel sağlık hizmetleri kapsamına almakla, çözülebilir bir sorun olan, çocuklardaki travma olgusu, hala can almaya ve sakatlanmalara neden olmaya devam etmektedir. Özellikle dalak yaralanmaları başta olmak üzere, karın içi organ yaralanmalarının çoğu 2. basamak sağlık kuruluşlarında rahatlıkla izlenebilir yaralanmalardır. Çocuk ihmali ve düz damlı evlerden düşme, Türkiye'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde önem arz eden bir sağlık sorunudur.Anahtar Kelimeler: Çocuk, künt karın travması, konservatif veya cerrahi tedavi, takip

Abdominal yaralanmalarTravmatolojiYaralar ve yaralanmalar+2
Adnan Erdeniz
Dicle University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Üreterosel olgularında tedavi yaklaşımı (10 yıllık klinik deneyim)

Gereç ve Yöntem: 2000-2010 yılları arasında tedavi ettiğimiz 26 hasta incelendi.Bulgular: Olguların 15'i kız, 11'i erkekti. Ortalama başvuru yaşı 2.4 yıl (7gün-14 yaş) idi. Olguların 5'i antenatal hidronefroz nedeniyle tetkik edilmiş, 10'unda üriner sistem infeksiyonu (ÜSİ), 4'ünde karın ağrısı, 3'ünde vulvada kitle (üreterosel prolapsusu), 2'sinde idrar yapmada zorlanma, 1'inde hematüri ve 1'inde soğuk algınlığı nedeniyle yapılan incelemede üreterosel saptanmıştı. Sintigrafide hastaların 23'ünde renal hasar saptandı. İki olguda ek hastalık olarak üreter alt uç taşı ve bir olguda mesane fistülü vardı. Toplamda 11 olguda VUR saptandı. İlk girişim olarak, endoskopik üreterosel ponksiyonu, 10'una endoskopik üreterosel insizyonu, 1 hasta da ise üreterosel eksizyonu ve üreteroneosistostomi uygulandı. Takipte sebat eden veya artan VUR nedeniyle 3 hastaya açık cerrahi uygulandı. Tekrarlayan ÜSİ ve nonfonksiyone üst pol nedeniyle 6 hastaya parsiyel nefrektomi gerekti. Son takipte olguların 18'inde şifa, 4'ü takip dışı, 2'sinde VUR mevcut iken, 2'si ölmüştü.Sonuçlar: Üreterosellerin çoğuna çift sistem eşlik eder. Bunların çoğunda, gelişen üriner sistem infeksiyonu en sık hastaneye başvuru nedenidir. Tanı ve tedavide gecikme, gelişen ÜSİ atakları sonucu oluşan ciddi renal hasarın en önemli nedenidir. Bu nedenle, üreterosellerde erken tanı ve tedavi kalıcı renal hasarı azaltabilir. Endoskopik dekompresyon, minimal invaziv, kolay, güvenli ve yüksek başarı oranı ile ilk seçenek olmalıdır. Endoskopik dekompresyon, üreterosellerin çoğunda tedavi edici olurken, diğer olgularda düzeltici cerrahi öncesi drenajı sağlamada faydalıdır. Ancak, tekrarlayan ÜSİ ve afonksiyonda nefrektomi ikinci seçenek olmalıdır.Anahtar Kelimeler: Çocuk, Üreterosel, tedavi

TedaviÇocuklarÜreter+2
Mesut Siğa
Dicle University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Primer özefagus atrezisi onarımı sonrası anastomoz kaçaklarının yönetimi

ÖZET Amaç: Bu çalışmanın amacı kliniğimizde Özefagus Atrezisi (ÖA) tanısıyla primer onarım yapılan yenidoğanların klinik sonuçlarını değerlendirmek ve ÖA primer onarımı sonrası meydana gelen anastomoz kaçaklarının (AK) yönetimini tartışmaktır. Gereç ve Yöntem: Ağustos 2009–Ocak 2013 tarihleri arasında ÖA tanısıyla primer anastomoz yapılan 82 yenidoğanın kayıtları retrospektif olarak incelendi. Erken dönem kardiyak anomali, prematürite, sepsis, v.b nedenler ile kaybedilen 18 hasta çalışma dışı bırakıldı. Kalan 64 hastanın erken ve geç komplikasyonları incelendi. Hastalar, primer anastomoz sonrası AK gelişen [AK (+), n = 15] ve gelişmeyen [AK (–), n = 49] olarak gruplanarak birbiri ile istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: 64 yenidoğanın 15'inde (%23) postoperatif AK gelişti ve tümü konservatif tedavi (tüp torakostomi, geniş spektrumlu antibiyotik, erken floroskopik transanastomotik nazojejunal tüp yerleştirilerek anne sütü ile erken besleme) ile iyileşti. Postoperatif komplikasyonlar açısından karşılaştırıldığında AK (+) olan grupta nüks trakeoözefageal fistül insidansı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,001). Anastomoz darlığı, gastroözefageal reflü, trakeomalazi ve özefagus dismotilitesi insidansı her iki grupta benzer bulundu. Sonuç: ÖA onarımı sonrası meydana gelen AK'ları konservatif tedavi (geniş spektrumlu antibiyoterapi, tüp torakostomi ve nazojejunal beslenme) ile cerrahiye ve total parenteral nütrisyona gerek kalmadan tedavi edilebilir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Özefagus atrezisi, anastomoz kaçağı, anastomoz darlığı, trakeoözefageal fistül

AnastomozRetrospektif çalışmalarTrakeoözofageal fistül+3
Hasan Çimen
Dicle University
2014
00