
125
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Ursula K. Le Guin romanlarına ekofeminist yaklaşım
Bu tezde ekoloji ve feminizm hareketlerinin kökenlerinden ekofeminizme uzanan yol incelenmiştir. Eski çağlardan günümüze kadın ve doğa arasında bir bağ bulunduğu vurgulanmıştır. Paleolitik dönem haricinde, Neolitik dönemden günümüze uzanan dilimde bu kadim bağ olumsuzlanmıştır. Ekofeminizm, bahsi geçen bu bağın olumlanmasını ve açıklığa kavuşmasını temel ilke edinerek, her türlü savaş karşıtı, sömürgeci, ötekileştiren düşünce tarzını reddetmektedir. Esasında tezin amacı, kadının ve doğanın maruz kaldığı baskıyı tersine çevirme ve olumsuzlanan bu eski bağı yeniden olumlamanın olanağını ekofeminist bir yaklaşımla göstermektir. Kuramsal ve eylemsel olarak bu görevi üstlenen ekofeminizm akımı, edebiyat alanındaki yeniden yazım tekniği ve bilim kurgu gibi türler aracılığıyla başka bir dünyanın mümkün olabileceğini göstermektedir. Tezde yeniden yazım örneği olarak Ursula Kroeber Le Guin'in Lavinia'sı, bilim kurgu örnekleri olarak ise Dünyaya Orman Denir ve Hep Yuvaya Dönmek romanları ekofeminist bir perspektif sunmaktadır. Ekofeminist bir bakış açısı ile tartışılan bahsi geçen eserler ataerkil ve kapitalist pratikler tarafından bugüne dek seçilen yolların, yalnızca kadını ve doğayı değersizleştirmekle kalmayıp dünyadaki tüm yaşamı tehdit eden sonuçlarına karşı birer uyarı niteliğindedirler. Anahtar kelimeler: Ekofeminizm, Ursula K. Le Guin, Kadın, Doğa, Lavinia, Dünyaya Orman Denir, Hep Yuvaya Dönmek
Ömür boyu kadın emeği: Toplumsal yeniden üretimde büyükannelerin bakım rolü
"Ömür Boyu Kadın Emeği: Büyükannelerin Toplumsal Yeniden Üretimdeki Bakım Rolü" isimli yüksek lisans çalışmasının konusu, büyükannelerin bakım emeğinin, toplumsal yeniden üretim faaliyetlerinden olan çocuk bakımındaki yeri ve önemidir. Türkiye'de çocuk bakımı ve eğitimi ile ilgili kamusal uygulamaların ve özel kurum faaliyetlerinin kısıtlı oluşundan dolayı, duygusal emeğin yoğun olduğu çocuk bakımı faaliyetlerinin, büyükanneler tarafından yerine getirilmesi sürecinin belirleyicilerini ve bu sürecin büyükannelerin hayatlarına etkisini tespit etmek olduğu gibi büyükanneler üzerinden kadın emeğini, torun bakmakta olan büyükannelerin kendi anlatımlarıyla görünürlüğünü arttırmaktır. Çalışmanın bulgularının kadın deneyimlerini araştırması, kadın edimlerinin konuşulması sonucunda elde edilmesi ve kadın emeğinin görünür kılınması amacını taşıması sebebi ile yol haritasını feminist yöntem belirlemiştir. Bu doğrultuda İzmir'de farklı eğitim düzeyleri ve sosyo-ekonomik gruplarda yer alan ve torununa bakan 21 kadın ile Nisan 2018 ve Ağustos 2018 tarihleri arasında derinlemesine mülakatlar gerçekleştirilmiştir. Görüşmelerde büyükannelerden bakım zamanları ve günleri, bakım sırasında gerçekleştirdikleri işlerin neler olduğu, yaşadıkları olumlu ve olumsuz deneyimler konularında bilgi alınmıştır. Büyükanneleri bakım sürecine dâhil eden nedenler incelenmiştir. Saha araştırmasının sonuçları, torun bakımı deneyiminin ve bu deneyime atfedilen anlamların kadınların sosyo-ekonomik durumlarına göre büyük farklılık gösterdiğini öne çıkartmaktadır. Görece daha yüksek sosyo-ekonomik duruma sahip büyük anneler, çoğunlukla profesyonel bakıcıların da desteğiyle bakım işini organize etme ve anneye yardımcı olmak gibi bir işlev üzerinden ve iktisadi kökenlerinden ayrı kurgulamaktadırlar. Öte yandan sosyo-ekonomik açıdan dezavantajlı olan büyükanneler torun bakım deneyimlerini, var olan iktisadi zorluklarla bir mücadele yöntemi olarak anlamlandırmakta ve bu durumu çoğunlukla "hayatın zorluğu" ve "mecburiyet" olarak ifade etmektedirler. Ayrıca sosyo-ekonomik durum büyükannelerin boş zamanları ve sosyal aktiviteleri üzerinde de etkili olmakta ve bu durum da torun bakımını deneyimleme biçimleri arasında değişiklik yaratmaktadır. Ekonomik sınıf meselesi her konuda olduğu gibi bakım emeği konusunda da torununa bakan kadınlar arasında deneyim farklılığı yaratmaktadır.
Cahide Birgül romanlarında toplumsal cinsiyet ve cinsellik
Bu tez, lezbiyen feminist edebiyat eserlerindeki kadınlar arası aşkın temsillerini ve bir kurum olarak zorunlu heteroseksüelliğin karakterlerde yarattığı içsel çatışmayı, lezbiyen feminizmi, Fransız feminizminde dil ve lezbiyen edebiyat eleştirisi bağlamında incelemektedir. Bunun için öncelikle, zorunlu heteroseksizm, lezbiyen görünmezliği, kadınlar arası ilişkilerde cinsiyet rolleri ele alınmıştır. Ardından Fransız feminizminde dil hususu, patriarkanın bastırdığı kadın dili çerçevesinde irdelenmiş, kadının özne konumundan konuşabilmesinin önemine değinilmiştir. Lezbiyen feminist edebiyat eleştirisinde ise, bir yapıtın söz konusu edebiyata dâhil olabilmesi adına barındırması gereken noktalara dikkat çekilmiştir. Ataerkinin kadın yazını üzerindeki etkisi de, lezbiyen feminist edebiyat eleştirisi ışığında tartışılmış ve eril kanon tarafından çarpıtılan lezbiyen imgeleri analiz edilmeye çalışılmıştır. Patriarkal düzenin ikiyüzlü ahlakını ve patolojisini, geleneksel edebiyat klişelerine düşmeden aktaran özgün üslubu nedeniyle, Cahide Birgül'ün Gölgeler Çekildiğinde (1998) ve Eflatun Koza (2009) romanlarındaki karakterler, yukarıda sözü edilen teoriler doğrultusunda inceleme konusu yapılmıştır. Bu bağlamda sözü edilen yapıtlarda lezbiyen karakterlerin temsili, karakterlerin kullandıkları dil, onların mekân ve nesnelerle olan ilişkileri ve 'histerik kadın' imgesini yaratan esas unsur olarak heteronormativitenin patolojisi analiz edilmeye çalışılmıştır. Böylelikle içselleştirilmiş homofobi, zorunlu heteroseksüellik, lezbiyen görünmezliği, toplumsal cinsiyet gibi hususlar, romanlarla örtüşen pasajlar doğrultusunda tartışılmıştır. Bu çalışmada, kadın yazınının eril kanon tarafından nasıl göz ardı edildiği üzerinde durularak, Cahide Birgül'ün seçilmiş romanlarının, lezbiyen feminist edebiyata yaptığı katkıyı vurgulamak hedeflenmektedir. Anahtar kelimeler : Lezbiyen, edebiyat, feminizm, heteronormativite, patriarka, homofobi, toplumsal cinsiyet.
Toplumsal cinsiyet bağlamında aile ve iktidar: Yorgos Lanthimos'un Köpek Dişi, Istakoz ve Kutsal Geyiğin Ölümü filmleri üzerine inceleme
Bu çalışma, Yorgos Lanthimos'un Köpek Dişi, Istakoz, Kutsal Geyiğin Ölümü filmlerini toplumsal cinsiyet, aile ve iktidar bağlamları açısından incelemektedir. Foucault'a göre; 'özneleşme' süreci, iktidarın yaptığı tanımlamalar ve bireyin bu tanımlamaları içselleştirmesi sonucu gelişen zihinsel bir süreçtir. Bu çalışma, iktidar tarafından söylem yoluyla kurulan 'özne'ye ilişkin oluşturulan kimliğin istikrarsızlaştırılması ve ataerkil iktidar tarafından kutsallaştırılan aile kurumunun ideolojik işlevi ile toplumsal cinsiyetin inşasındaki rolünü başka 'özneleşme' imkânlarına katkı sunmak üzere tartışmayı amaçlamaktadır. Sinema filminin söylem oluşturmadaki gücü nedeniyle seçilen filmler incelenirken 'toplumsal cinsiyet', 'performativite', 'dualizm', 'ikili karşıtlıklar', 'cinsellik tertibatı', 'aile tertibatı', 'biyo-iktidar', 'mikro iktidar', 'erkeklik', 'erkeklik krizi', 'oedipal aile', 'aile ideolojisi', 'abjeksiyon', 'narsizm', 'ayna evresi', 'simgesel' ve 'imgesel' kavramları kullanılmıştır. Bu bağlamda nitel film çözümlemesi yöntemi kullanılmış ve göstergebilimsel, psikanalitik ve feminist eleştiriden yararlanılmıştır. Bu incelemeye göre; Köpek Dişi, Istakoz, Kutsal Geyiğin Ölümü filmleri, normatif düzene yönelik eleştiri barındırırken toplumsal cinsiyetin performatif yapısını ortaya çıkarmaktadır. Biyo-politik iktidarın 'özne'nin kimliğine ilişkin oluşturduğu söylemleri açığa çıkaran Lanthimos'un filmleri; iktidarın bedeni üreme odaklı kurduğu, denetlediği ve bu amaçla oedipal çekirdek ailenin sevgi söylemi aracılığıyla kutsallaştırıldığını göstermektedir. İktidar, rıza üreterek baskıcı yapısını gizlemeye çalışırken, kapitalizm aile kurumunu şekilsel olarak değiştirse de aile, 'oedipal' niteliğini korumaktadır. Kutsallaştırılan aile kurumunun enseste yakın yapısı ve oedipal ailede işleyen miko-iktidar ilişkiler aracılığıyla çocuğun cinsel kimliğine ilişkin tabu ve yasalar ile heteronormatif cinsiyet düzenin devamının sağlandığı görülmektedir. Anahtar kelimeler: toplumsal cinsiyet, cinsiyet, performativite, iktidar, biyo-iktidar, mikro-iktidar, aile ideolojisi, Yorgos Lanthimos, Köpek Dişi, Istakoz, Kutsal Geyiğin Ölümü.
Suriyeli mülteci kadınların sosyal aktivitelere katılımı: İzmir örneği
2010 yılında Suriye İç Savaşı'nın başlamasıyla beraber Türkiye'ye milyonları bulan bir Suriyeli göçü meydana gelmiştir ve bu rakamın büyük bir kısmını kadın göçmenler oluşturmaktadır. Savaş gibi insan hafızasını ve hatıralarını derinden etkileyecek; yaşamları üzerinde çok derin izler oluşmasına neden olacak zorunlu bir göç bağlamında değişkenler ve sonuçlar farklı olsa da, bu süreçte çeşitli sebeplerle kadınların erkeklerden daha çok etkilendikleri bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı, İzmir'de yaşayan Suriyeli kadınların zorunlu göç sonrasında sosyal aktivitelere katılım düzeylerini ve Suriye ile Türkiye arasında farklılıkların olup olmadığını topluma uyum, dil becerileri ve toplumsal cinsiyet bağlamında değerlendirmektir. Sosyal yaşam ve sosyal bilimler ataerkil bir sistemde devam ettiği için erkekler ve onların deneyimleri esas alınmakta ve kadınların deneyimleri ve hatta bazen varlıkları dahi görünmez olabilmektedir. Kadınlara dair yapılan çalışmalar da genel itibariyle sağlık ve sosyoekonomik boyutla sınırlı kalmaktadır. Bu çalışma spesifik olması nedeniyle önemli ve gereklidir. Bu araştırma, görüşme yöntemi içeren fenomonolojik desenli niteliksel bir çalışmadır. Bu çalışmanın örneklemini Suriye'deki savaş sonrası İzmir'e göç etmiş, farklı semtlerde yaşayan 15-45 yaşları arasındaki kadınlar oluşturmaktadır. Örneklem seçilirken farklılıkları, çeşitlilikleri çalışmaya dahil etmek için amaçlı örnekleme türlerinden maksimum çeşitlilik örneklemesi kullanılmış, 26 kadın ile görüşme yapılmıştır. Gerekli durumlarda tercüman kullanılmıştır. Yapılan bireysel görüşmeler yarı yapılandırılmış ve açık uçlu sorulardan oluşmaktadır. Görüşme yapılırken Suriyeli nüfusun yoğun olduğu Basmane, Eşrefpaşa ve Kadifekale gibi semtlerde oturanlar öncelikli olmuştur. Bulgulardan elde edilen veriler Suriyeli kadınların katıldıkları aktiviteler, engelleyici unsurlar, destekleyici unsurlar, katılmak istedikleri aktiviteler olmak üzere dört tema altında değerlendirilmiştir. Engelleyici ve destekleyici unsurlar kendi içinde alt kategorilere ayrılmıştır. Sosyal aktivitelere katılımda göçle beraber değişen kadın rollerinin yanı sıra, sosyo-ekonomik durum, eğitim seviyesi, zaman, çocuk sahibi olmak gibi faktörlerin öncü rolü olduğu tespit edilmiştir. Suriye ve Türkiye arasında sosyal aktivitelere katılım oranları değişkenlik göstermiştir. Türkçe dil becerileri ve İzmir'deki ikamet süreleri çevreye adaptasyonu etkilediğinden sosyal aktivitelere katılımda da oldukça belirleyici olmuştur. Anahtar Kelimeler: Suriyeli kadınlar, mülteci, İzmir, sosyal aktivite
Türk sinemasında göç temalı filmler ve kadın olgusu
Tarihsel süreç göz önünde bulundurulduğunda göç olgusunun bireyden bireye ve dahi toplumdan topluma farklı anlamlar çağrıştırdığı gerçeği görülür. Bu durum, göç olgusunu içinde barındırdığı çeşitlilikle, karmaşık bir yapıya dönüştürerek uluslararası bir sorun haline getirmiştir ki böylece, dünyada birçok ülke göç hareketlerinden eş zamanlı ve gözle görülür bir şekilde etkilenir olmuştur. Göç eden kişilerin sosyal ve fiziki çevrelerinde meydana gelen değişmeler şüphesiz ki beraberinde yeni adaptasyon sorunlarını da getirmektedir. Zaman ve mekân değişiminin zorunlu kıldığı "biraradalık" önceleri bir "filtration" tesiri yaratsa da bir müddet sonra göç eden kişileri var olma adına yaşayacağı topluluğa yeniden uyum süreciyle birleştirmektedir. Bu süreç pek tabi birçok sorunun da habercisi sayılmaktadır. Öyle ki insanların hali hazırda konakladıkları yerden bir başka yere gitmeleri durumu, sosyolojik ve psikolojik nedenleriyle derin travma süreçlerini mümkün kılmaktadır. Bu travma, olumsuz ortamı sonrasında yeni değişimleri de beraberinde getirip insanın benliğini bulmasını sağlayabilir. Şüphesiz ataerkil normların etkisi altında yetişmiş birey ve bu normların çevrelediği toplum yapısı içinde kadın olmak farklı anlamlar çağrıştırmaktadır. Dolayısıyla kadının yaşadığı çetrefilli göç süreci ve sonrasında yaşayacağı durumlar da göçün niteliğine göre farklılık arz etmektedir. Çalışmamızın da tam bu noktada şekillendiğini söyleyebiliriz. Çalışma kavramsal boyut itibariyle göç olgusunun sebebi üzerine konuşlandırılmıştır. Ardından göçün nedenlerini, geçmişten bugüne Türkiye'nin göç hareketliliğini ve kadının toplumdaki yeri, bağlam bütünselliğinde anlamlandırılmaya çalışılmıştır. Bu yapılırken özellikle toplumsal konjonktürden beslenebilen sinema, dönemsel zihniyetin barındırdığı kökleri görebilmek adına yansıtıcı bir unsur olmuştur. Sinema, kadın ve göç ekseninde seyreden çalışmamız özellikle anlatısal ve görsel olarak kadın algısını irdeleyen film analizleriyle şekillenmiştir. Görülen o ki, kimileri için yeni bir hayatın habercisi olan göç, kimileri için ise zulmün ve acının ta kendisiydi…
Spinoza'da feminist politikanın imkanına dair bir soruşturma
Bu tezin amacı, Spinoza felsefesinin feminist politika açısından bir imkân taşıyıp taşımadığını sorgulamaktır. Bunun için ilk olarak Spinoza felsefesinin ana izlekleri verilmiş, ikinci kısımda ise feminist teorinin temel tartışma konuları özetlenmeye çalışılmıştır. İkinci kısımdaki feminist teoriye dair başlıca konular, modernizm-postmodernizm ayrımı üzerinden aktarılmıştır. Son kısımda ise Spinoza felsefesinin hangi yönlerden feminist politikaya dayanak oluşturabileceği anlaşılmaya çalışılmıştır. Bu amaçla Avustralya feminist felsefeciler Moira Gatens ve Genevieve Lloyd'un metinleri başta olmak üzere diğer Spinozacı feminist felsefecilerin görüşlerine yer verilmiştir.
Leylâ Erbil ve Pınar Kür'ün eserlerinde ataerkinin ifşası: Feminist psikanalitik bir okuma
Bu tez çalışmasında Julia Kristeva'nın abject teorisi temel alınarak ataerkil düzende eril tahakküme itiraz eden kadınların toplumun çeperlerine itilmelerinin, Kristeva'nın deyişiyle "sürgüne gönderilmeleri"nin, ataerkil düzeni tüm yönleri ve kurumlarıyla ifşa eden Leylâ Erbil ve Pınar Kür'ün yapıtları üzerinden ortaya çıkarılması amaçlanmıştır. Tezin teorik kısmında Kristeva'nın görüşleri ortaya konduktan sonra metin incelemelerinin yer aldığı bölümlerde ataerkil düzenin öznesi olan erkeklerin abject olarak dışladıkları kadınlardan duydukları korkuyla beraber baskı uyguladıkları kadınların üzerindeki egemenliklerini her an yitirebilecek olmanın yarattığı tedirginlik psikanalitik açıdan incelenecektir. Söz konusu korku ve tedirginliğin erkek öznelerin kadın bedeni ve cinselliğine yaklaşımlarını nasıl etkilediği, toplumun farklı kesimlerinde kadınların hangi mekanizmalar kullanılarak sınır dışına doğru itildiği, mekânların dışlama pratiklerine koşut biçimde cinsiyetlendirilerek düzenlenişi açığa çıkarılacaktır.
YouTube içerik üreticilerinin erkeklik söylemi tartışmalarına dair bir çözümleme: Erkek kanalı örneği
"Youtube İçerik Üreticilerinin Erkeklik Söylemi Tartışmalarına Dair Bir Çözümleme: Erkek Kanalı Örneği" başlıklı bu çalışma, erkeklik gibi kamusal alanda çok konuşulmayan fakat sürekli ispat edilmesi gerektiği vurgulanan bir olgunun zorluklarını Youtube platformu üzerinden tartışan erkeklerin, hangi temaları öne çıkararak ve ne tür söylemler üreterek bunu yaptığını tespit ederek, bu söylemlerin ataerkil ideolojinin kodlarını içerip içermediğini ele alıp incelemektedir. Kendilerini "Erkek Kanalı" olarak isimlendiren topluluğunun erkek olmanın zorluklarını tartışırken aynı zamanda söylemsel olarak hegemonik erkeklik dışında farklı tür bir erkeklik inşa edip etmediklerine Ruth Wodak'ın söylem tarihsel eleştirel analiz yaklaşımı ile bakılmaktadır. Yapılan analiz sonucunda, ataerkilliğin sadece kadınlara değil, erkeklere de zarar verdiğini öne süren, erkek kurtuluşçu bir yaklaşım sergilediği ve hegemonik erkekliğin tüm gerekliliklerini yerine getirmek istememeleri ancak erkek olmanın ayrıcalığından pay almaya devam etmeleri bakımından da hegemonik erkekliğin bir alt kategorisi olan suç ortağı(işbirlikçi) erkekliği inşa eden ağırlıkta söylemlerin üretildiği görülmüştür.
Antik Yunan'da kadın
Antik Yunan döneminde Atina'da yaşayan kadınların sosyal ve siyasi hayatı incelenmiştir. Kadınlar yaşadıkları dönemde ve ortamda tanrıça, ev kadını, anne, köle, cariye, fahişe ve hetaira olarak sınıflandırılmışlardır. Ev kadınları için yaşadıkları ortam olan hane, aynı zamanda onların üretim alanlarıdır. Onlar evde kumaş dokurlar ve evde yaşayan halka kumaşlarla kıyafet dikerlerdi. Evli kadının çeyizinin yalnızca kullanım hakkı evlendiği erkektedir. Böylece evlenmiş olan kadının ve doğacak çocuklarının gelecekteki hakları korunmuş olmaktadır. Küçük kızlar okuma yazmayı annelerinden öğrenmektedirler. Genç bir kadın olduklarında da kiminle evleneceklerini anne ve babaları belirlemektedir. Erkek çocukları ise yedi yaşına kadar evde kız kardeşiyle birlikte annesinden öğrenmekte, yedi yaşından sonra ise okullarda eğitim görmektedirler. Kadınların seçme ve seçilme hakları yoktur, bu hakta erkeklere aittir. Destanlar bölümünde görüldüğü üzere yalnızca kadın tanrıçalar istedikleri gibi yaşayabilmekte ve mükemmeldirler. Kötü davransalar bile bu onları kötü yapmamaktadır. Şiirde ve tiyatrolarda, ozanlar eserlerinde eski kaynaklardan ilham aldıkları için, tanrıçalar görülmektedir. Felsefe alanında, Platon ilk eserlerinde kadınları erkeklerden aşağı bir şekilde konumlandırmıştır. Daha sonraki eserlerinde ise ideal devleti oluşturmak için kadın ve erkeğin eşit koşullarda çalışması gerektiğini belirtmiştir. Aristoteles ise kadının ahlakının nasıl olması gerektiğine değinmiştir. Son başlık olan kadın filozoflar başlığında ise kadınların ya bir filozofun eşi ya kızı olması durumunda ya da hetaira olması durumunda okuyup kendilerini geliştirebildikleri anlaşılmıştır. Filozofların ortaya çıkması ile birlikte eril-egemen söz kullanımı ortaya çıkmaya başlamıştır. Evli kadınların ölçülü olarak belirlenmiş bir yaşama mahkum kılınmaları, kadınların siyasi haklarının olmayışı ve şölenlerde yalnızca erkeklerin bulunması ataerkil toplum örnekleridir.
Adalet Partisi'nin kadın milletvekilleri ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki faaliyetleri (1961-1980)
Kadınların hak mücadelesinin en önemli mihenk taşlarından olan siyasal hakların kazanılması Türkiye'de dünyanın birçok ülkesinden önce gerçekleşmiştir. Ülkemizde kadınların sosyal ve siyasal alanda hak ettikleri yere gelmeleri süreci Osmanlı İmparatorluğu dönemine kadar uzansa da asıl olarak Cumhuriyetin ilanı ile büyük bir hız kazanmış ve kadınlar siyasal haklarına kavuşmayı başarmıştır. Kadınlar, 1930'da Belediye Seçimlerinde, 1933'te Köy Muhtar Heyetlerinde ve nihayet 1934'te milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkını elde etmişlerdir. 1935 yılında gerçekleşen seçimlerde 18 kadın milletvekili Meclise girmeyi başarmıştır. Bundan sonra siyasi olarak bir değişim içine giren Türkiye Cumhuriyeti çok partili yaşama geçmiştir. Türkiye siyasetinde önemli bir yere sahip olan Demokrat Parti (DP) dönemi boyunca kadınlar siyaseti yakından takip etmişler ancak Meclisteki sayıları sürekli bir düşüş göstermiştir. 27 Mayıs Askeri Müdahalesi sonrası siyasi faaliyetlere tekrar izin verilmesiyle kurulan ve DP'nin devamı olarak kabul gören Adalet Partisi (AP) yine bir askeri müdahale ile 12 Eylül 1980 Askeri Müdahalesi ile kapatılmıştır. Bu dönemde, AP adına Meclise giren yedi kadın milletvekili partileri ile birlikte çok önemli siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik olaylara şahitlik etmişlerdir. Meclis komisyonlarında görev alan, kanun tekliflerinde bulunan bu kadın vekillerin hemen hemen hepsi iyi derecede eğitim almış, birden çok yabancı dil bilen nitelikli kişilerdir. Kadın hakları ve kadın sorunları ile yakından ilgilenen bu vekiller her fırsatta söz alarak kendilerine haklarını teslim eden Atatürk'e şükranlarını sunmayı unutmamışlardır. ANAHTAR KELİMELER: Adalet Partisi, Seçim, Kadın Milletvekilleri, Kadın, Kadın Hakları.
Arketip kavramı ve toplumsal cinsiyet bağlamında Lars Von Trier sineması: Antichrist ve Melancholia
Sigmund Freud'un temellendirdiği psikanalize farklı bir bakış açısı kazandıran Carl Gustav Jung, kendi metotlarıyla geliştirdiği Analitik Psikolojide Persona, Gölge, Anima, Animus, anne, kadın (yaratan-yok eden) kahraman, Tanrı imgesi gibi arketipler aracılığıyla insan ruhunu anlamayı amaçlar. Bir sanatçının ruh dünyasının ürünleri olan sanat eserleri de bu arketipsel çerçevede, farklı eleştiri yöntemleriyle yeniden ele alınabilir. Bu çalışmada psikanalizin temelini oluşturan düşlerle büyük benzerlik gösteren sinema sanatının önemli isimlerinden Lars Von Trier'in "Antichrist" ve "Melancholia" filmleri Jung'un arketipleri ve toplumsal cinsiyet merkez alınarak eleştirilmiştir. Toplum içinde kadın temsillerini yeniden kuran ve gösteren Trier'in filmleri, arketipsel imge ve motifler ışığında kadının yaratan ve yok eden perspektifinden doğa ile kurduğu ilişkisine kadar disiplinlerarası bir şekilde analiz edilmiş ve toplumsal cinsiyetin stereotipleştirdiği cinsiyet rollerinin film perdesine nasıl yansıtıldığı incelenmiştir.
Kadın yazarın eril anlatıcısı: Irıs Murdoch'ın Kesik Bir Baş adlı romanında eril anlatıcı sorunsalı
Ataerkil toplum yapısı, toplumsal yaşam içerisinde kadını ötekileştirerek eril otorite karşısında değersizleştirmiştir. Kadının eril otorite karşısındaki bu ikincil konumu, sadece toplumsal yaşamla sınırlı kalmamış, edebiyat dünyası içerisinde de olağan bir hale gelmiştir. Erkeğin gölgesinde kalan kadın, bir yandan yazar olma fırsatı bulamazken, diğer yandan da eril söylemin hakim olduğu metinlerde değersiz bir varlık olarak yansıtılmıştır. Feminist anlatıbilim, feminist teorilerden aldığı güçle, kadınların eril söylemi terk etmeleri gerektiğini ifade ederek, özgün kadın söylemi oluşturmaları için kadın yazarları desteklemiştir. Iris Murdoch, Kesik Bir Baş adlı eserinde yer alan sıra dışı tarzıyla, kendine özgü bir söylem oluşturmaya çalışmıştır. Cinsiyet kavramını alt üst etmek amacıyla, karakterlerini her iki cinsiyetin uç noktalarında gezdiren Murdoch, eril anlatıcısına da dişil özellikler yüklemeye çalışmıştır. Buna rağmen, eril anlatıcının bakış açısı, kadın karakterleri ötekileştirerek eserdeki kadın varlığının değersizleştirilmesine neden olmuştur. Romanın eril anlatıcısı, Murdoch'ı ataerkil söylemin tuzağına düşürerek, eserde kadın karakterlerin ataerkil normlara uygun bir şekilde yansıtılmasına neden olmuştur. Bu çalışmada, Murdoch'ın Kesik Bir Baş adlı eseri feminist bir yaklaşım çerçevesinde incelenecek, romandaki eril anlatıcının kadın karakterler üzerindeki ötekileştirici söylemi çözümlenerek, kadın yazar ile eril anlatıcısı arasındaki çatışmalar tespit edilecektir. Bu çalışmanın amacı, kadın yazarın eril anlatıcısının feminist düzlemde yaratmış olduğu anlatıcı sorunsalını ortaya çıkarmaktır.
Écrıture Fémınıne kavramı çerçevesinde Vırgınıa Woolf'un romanlarının incelenmesi
Bu çalışmada Virginia Woolf'un romanları écriture féminine bakış açışı ile değerlendirilmeye çalışılmıştır. Tezde Virginia Woolf'un 1915 ve 1937 yılları arasında yazmış olduğu eserler incelenmiştir. Bu kapsamda öncelikle écriture féminine kavramı detaylı bir şekilde açıklanmış ve sonra Virginia Woolf'un eserleri bu kavram çerçevesinde ele alınmıştır. Belirlenen kuramın metin merkezli bir yaklaşım olması sebebiyle Virginia Woolf'un kişisel hayatının romanlara yansımaları dikkate alınmazken genel olarak romanlarında kullanılan dil ve gösterenler üzerinde durulmuştur.
Kadınların yeni ifade alanı: Anne temalı sosyal medya hesapları üzerine bir inceleme
Kadınların Kendini İfade Etme Alanı: Anne Temalı Sosyal Medya Hesapları Üzerine Bir İnceleme adlı çalışmanın amacı; sosyal medya sitelerinde annelik rolü ile kadınların nasıl yer aldıklarını, anneliği nasıl yeniden anlamlandırdıklarını ve annelik üzerinden birbirleriyle nasıl bilgi alışverişi içerisinde bulunarak dayanışma ve duygusal destek sağladıklarını ortaya koymaktır. Araştırma; Ankara, İstanbul, İzmir ve Adana illerinde yaşayan 25 Instagram annesinin 01.01.2020- 31.01.2020 tarihleri arasındaki paylaşımlarının netnografi yöntemi ile analiz edildiği nitel bir çalışmadır. Araştırma sonucundaki bulgulara göre; kadınlar sosyal medyada ilgi görebildiklerini düşündükleri annelik rolü ile yer almışlardır. Hesaplarındaki paylaşımlar incelendiğinde; annelik, uzman bilgisine başvurulan, deneyimlerle öğrenilen bir süreç olarak gösterilmiştir. Deneyimlerini ve uzmanlardan öğrendikleri bilgileri paylaşarak birbirlerine destek sağlamışlardır. Ayrıca anneliğin kutsallığını anlatan ifadelerle hakim annelik söylemlerini sosyal medya aracılığıyla yeniden ürettikleri gözlemlenmiştir. Anahtar kelimeler: Instagram, Instagram Anneleri, Annelik, Toplumsal Cinsiyet, Dijital Kimlik
Çalışan kadınların annelik ve iş hayatı deneyimleri: Gaziantep örneği
Erkeklerle kadınların toplum içindeki rolleri ve konumları biyolojik bir kaderin sonucu değil, toplumsal yaşamda yeniden üretilen ve eşitsizlikleri barındıran bir süreçtir. Geçmişten günümüze süregelen en temel konu, toplum içerisinde kadınların kendini kanıtlama çabasıdır. Bu durum kadınların eşitlikçi bir yaşam hakkına sahip olma isteklerinin bir uzantısıdır. Ataerkil toplumlarda çalışan kadınların temel sorumluluğunun ev ve ailesi olarak kabul edilmesi, kadınların iş ve aile hayatında ikilem yaşamalarına sebep olmaktadır. Bu ikilem çalışma hayatında anne olan kadınlarda daha büyük bir sorunsala dönüşebilmektedir. Bu çalışmada toplumun bir parçası olan kadının, çalışma hayatı ve aile yaşamı içindeki annelik deneyimi toplumsal cinsiyet kavramı bağlamında irdelenmiştir. Çalışma, günümüz koşullarında kadınların özel ve kamusal alanda anne olmayı deneyimlerken karşılaştıkları sorunlarla ne ölçüde baş edebildiklerini ve bu konuda ne tür stratejiler geliştirdiklerini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Araştırma kapsamında Gaziantep'te yaşayan farklı mesleklerden orta sınıf 20 anne ile yarı yapılandırılmış sorular eşliğinde derinlemesine görüşme gerçekleştirilmiştir. Araştırma kadınların anne olmadan önceki ve annelik deneyimi yaşadıktan sonraki özel - kamusal alan düzeninde bir takım değişikliklerin yaşandığını göstermektedir.
Türkiye'de cinsel tacize karşı mücadelede "Mor iğne Kampanyası"
Bu çalışma, Türkiye'de cinsel tacize karşı feminist kadınlar tarafından 2 Kasım 1989 tarihinde başlatılan Mor İğne Kampanyası'nı incelemektedir. Birinci bölümde, araştırmanın kapsamı ve çerçevesi doğrultusunda kadın hareketi için büyük önem arz eden Fransız Devrimi ve dönemin alt yapısının temel dinamikleri hakkında bilgilere yer verilmiş, devrim öncesi kadın durumu ve haklar elde etmek için verdikleri mücadele anlatılmıştır. Amerika ve İngiltere özelinde de kadın hakları için verilen mücadele incelenmiştir. İkinci bölümde, kadın hareketlerinin zirvede olduğu 1980 Türkiye'sinde cinsel taciz, kadına şiddet ve tecavüze karşı kampanyalar anlatılmıştır. O yıllardaki politik ortamın, askeri darbenin kadın hareketine etkisi irdelenmiştir. Feminist yayınların oluşumu ve gelişiminin kadın hareketine etkisine değinilmiştir. Çalışmanın üçüncü bölümünde 1990'lı yıllarda Türkiye'de kadın hareketinin geldiği nokta, 1980'lerdeki hareketliliğin 1990'lara yansıması, ortaya çıkan kazanımlar ve kurumsallaşma açısından atılan adımlar ele alınmıştır. Dördüncü bölümde 1980 ve 1990'larda yasal reformlar için yapılan kampanyalara yer verilmiş, Dünya ve Türkiye özelinde kadınların verdikleri mücadele anlatılmıştır. Beşinci bölümde ise çalışmanın ana konusunu oluşturan Mor İğne Kampanyası tüm yönleriyle incelenmiştir. Kampanya fikrinin ortaya çıkışı, kampanya için seçilen mekânlar, uygulanış biçimi, kamuoyu çalışmaları ve basın yansımaları etraflıca irdelenmiştir.
Gaziantep'te beyaz yakalıların mobbing deneyimleri
Mobbing, çalışma hayatında bireylerin sıkça karşılaştıkları bir durumdur. Gaziantep'te beyaz yakalıların mobbing deneyimlerinin irdelendiği bu tez çalışması üç bölümden oluşmaktadır. Çalışma kapsamında, farklı mesleklere sahip olan on beş kadın ve yedi erkek ile derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Çalışma genelinde, mobbing deneyimi toplumsal cinsiyet perspektifiyle ilişkilendirilerek tartışılmıştır. Bu bağlamda beyaz yakalıların çalışma hayatındaki değişimlerine bağlı olarak konumları ele alınmıştır. Çalışma hayatındaki ast- üst ilişkilerinin keskinleşmesi, güvencesiz iş ilişkileri, aynı statüde çalışan bireylerin yükselme kaygısı, stresli, gergin ortam ve çalışma yaşamında toplumsal cinsiyet rollerinin etkisi mobbing deneyimini şekillendirmektedir. Bu çerçevede tezde mobbingin nedenleri, etkileri ve sonuçları çok yönlü olarak tartışılmaktadır. Anahtar Kelimeler:Mobbing, Cinsiyet, Beyaz Yakalılar, İş Hayatı, Gaziantep
Geride kalan kadının gözünden göç deneyimi: Halfeti örneği
Bu çalışma, yurtdışına göç eden erkeklerin geri bıraktıkları kadınların günlük deneyimleri üzerine yoğunlaşmıştır. Kadınların göç sürecini nasıl deneyimlediğine, karşılaştıkları zorluklara, göç deneyimine bağlı olarak değişen kadınlık ve erkeklik algılarına, toplumsal cinsiyete bağlı aile içi iş bölümüne bakışlarına dair hazırlanan görüşme formu doğrultusunda sorular sorulmuştur. Elde edilen veriler betimsel analiz ve tematik kodlama ile birlikte işlenmiş ve yorumlanmıştır. Çalışmanın sonucu görüşme yapılan 14 kadının günlük deneyimlerine dayanmaktadır. Çalışma sonucunda göç sürecinin gelişimi, karar alımda kadının dahil edilmesi gibi faktörler değişkenlik gösterse de sonraki süreçlerde gelişen manzaralar benzerlik göstermiştir. Şöyle ki; göç sonrasında hane tipinin değişip/ değişmemesi, kadının kamusal alana çıkışı, eril tahakkümün görünmez eli olarak söylenti ve dedikodular kadının sıkıntı çektiği en temel başlıklara örnek mahiyetindedir. Kadının geride kalmışlık, bırakılmışlıklarına karşın geliştirdikleri stratejiler çalışmanın ilgilendiği bir diğer konudur. Çalışmada kadınların toplumdaki eril tahakküme karşı kimliklerini yeniden yapılandırmak zorunda oldukları görülmüştür. Sonuç itibariyle yaşanan göç sonucunda rıza gösterse de göstermese de mağdur olan kadın olmaktadır. Cinselliği bastırılmış, duygusallığın yok olduğu, toplumsal baskının her daim hissedildiği evlilik bir tecrit hücresine dönüşmüştür. Bu kadar psikolojik vakanın yaşanırlığı da bir tesadüf olmaktan çıkmıştır.
Ulus ötesi göçe katılan Antakyalı ailelerde kadınların göç deneyimi ve kendilik algısı
Türkiye coğrafi konumu itibariyle göç süreçlerine tarih boyunca tanıklık etmiştir. Türkiye'den yurt dışına işgücü göçü 1960'lı yıllarda başlamıştır. Göç hareketlerine de daha çok erkek nüfus katılırken kadınların göç süreci ise düzensiz göçlerle ya da aile birleşimi yoluyla olmuştur. Bu çalışmada Hatay ili Antakya ilçesinden göçü deneyimleyen ailelerde eşleriyle göç etmeyip köken ülkede kalan kadınların deneyimlerine odaklanılmıştır. Çalışmada bulgular ulus ötesi göç kuramı bağlamında değerlendirilmiştir. Çalışmanın bulguları Hatay ili Antakya ilçesinde yaşayan eşi ulus ötesi göçe katılmış kendisi çocuklarıyla köken ülkede kalan 17 kadınla yapılan görüşmelere dayanmaktadır. Kadınlara kapalı ve açık uçlu sorulardan oluşan yarı yapılandırılmış görüşme formu esnek bir biçimde uygulanmıştır. Çalışmada köken ülkede çocuklarıyla kalan kadınların günlük yaşam deneyimleri, kamusal alana katılımı, aile içinde değişen ebeveynlik rolleri ve kadınların kendilik algılarına odaklanılmıştır. Çalışmanın sonucunda ise ulus ötesi göç deneyimlerinin aile içerisindeki rolleri de şekillendirdiği bu süreçte iletişim unsurunun ve gelişen teknolojinin önemli bir yere sahip olduğu saptanmıştır. Kadınların kamusal alandaki aktifliklerinin ise eşlerinin yokluğunda artma eğiliminde olduğu belirlenmiştir. Ebeveynlik rollerinin de şekillendiği ancak yine de büyük bir değişimin yaşanmadığı anlaşılmaktadır. Kadınların eşleri olmadan köken ülkede başarabildikleri doğrultusunda ise olumlu kendilik algıları olmuştur. Kadınların toplumsal cinsiyete dair algı ve kanaatlerin de farklılaştığı belirlenmiştir. Antakya ilçesinde yaşanan bu göçmenlik durumu kentte farklı bir iş kolu olarak devam etmektedir.
Anadolu Alevi Bektaşi geleneğinde kadının konumu
Söylenmiş ve söylenecek çok sözü olan iki alan: biri din diğeri Alevilik. Alevilikte "Bizde kadın erkek eşittir" söylemi Sünni kadınlar baz alınarak söylenmiş olsa da bu eşitlik anlayışının kaynağının ne olduğu tezin öncelikli amacıdır. Dolayısıyla toplumsal zamanı çoklu ve çatışmalı bu toplumun tarihsel sürecine eşlik eden; Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinden Türkiye Cuhuriyeti dönemine de yansıyan toplumsal hareketler içindeki konumu ele alınmıştır. Diğer yandan Alevilik İslam'ın içinde heterodoks bir mezhep olarak tanımlandığı için baskın kültürün ve dini otoritelerin heriki geleneğin kadınları "ikincil" kılan öğeleri "toplumsal cinsiyet" perspektifi üzerinden eleştirel feminist teoriye göre tartışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kadın ve Din, Toplumsal Cinsiyet, Ataerkillik, AleviBektaşilik, Ötekilik
Tıp fakültesi öğrencilerinde toplumsal cinsiyet algısı ve eğitimin bu algı üzerindeki etkisi
Dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye'de toplumun dayattığı rollerin bireyleri yönlendirdiği, onları etkilediği ve bu rollerin yeniden üretildiği bilinmektedir. Toplumsal cinsiyet, sadece toplum tarafından belirlenmekle kalmamakta, bedeni etkilerken, beden tarafından da etkilenmektedir. Bu çalışmada, tıp fakültesi ikinci sınıf öğrencilerine verilen, bir dönemlik toplumsal cinsiyet/cinsiyet dersi ile bu konularda bilgilendirilmeleri ve öğrencilerde farkındalık oluşturulması amaçlanmış, dersin sonunda toplumsal cinsiyet tutum ölçeği ile değişikliklerin ölçülüp değerlendirilmesi planlanmıştır. Bu öğrencilerden altısıyla, ayrıca hazırlanmış sorular eşliğinde, derinlemesine görüşmeler yapılarak toplumsal cinsiyet eşitliği konusundaki görüşlerine dair daha ayrıntılı tutumlara ulaşılmaya çalışılmıştır. Yapılan araştırmada, bir dönemde verilen yapılandırılmış toplumsal cinsiyet eğitiminin, katılımcılarda bir bilgi birikimine neden olduğu ve yapılan interaktif tartışmalarla tutum değişikliğine yol açtığı tespit edilmiştir. Tıp fakültelerindeki toplumsal cinsiyet eğitiminin, farkındalığı arttırdığı, davranış değişikliğine yol açtığı gözlemlenmiştir. Bunun ötesinde, bu içerikteki derslerin, sadece tıp fakültesi öğrencilerine değil, bütün öğrencilere yaygınlaştırılmasının gerekliliği vurgulanmıştır.
Türk siyasetinde kadınların özneleşmesi hali: Diyarbakır Anneleri
Günümüz tartışma konularından olan kadının siyasete katılması meselesi aslında bir demokrasi meselesidir. Kadınların siyasal yaşam içerisinden geri kalmaları geçmişten bugüne aktarılarak gelen toplumsal cinsiyet normlarından kaynaklanmaktadır. Bu çalışmada kadınların duygusallıklarından, anne oluşlarından, ekonomik ve sosyal çevrelerinden dolayı siyasal alan içerisinde nesne ve özne konumunda olmaları tarihsel, niteliksel bağlamda incelenmiştir. Araştırmanın sonucunda Diyarbakır Anneleri örneklemi üzerinden gidilerek amaçlanan ana argüman, kadınların siyasal temsilinin ve karar verici (özne) olmasının öneminin yeniden vurgulanmasıdır.
Kadın ve sosyal dışlanma: Adana'daki Suriyeli Dom kadınlar
Sosyal Dışlanma kavramı, bir kişinin, toplumun, cinsiyetin, etnik grubun çeşitli nedenlerle ayrımcılığa maruz kalmaları durumu olarak tanımlanabilir. Dünya üzerinde çeşitli nedenlerden dolayı artmaya başlayan göç hareketleri sonucu artan göçmen nüfusu ile birlikte sosyal dışlanmanın görünürlüğü de artmıştır. 2011 yılında Suriye Arap Cumhuriyeti'nde meydana gelen sosyopolitik olaylar sonucunda milyonlarca kişi farklı ülkelere göç etmek zorunda kalmıştır. Bu çalışmanın savaş sonrası zorla yerinden edilen Suriyeli Dom kadınların Türkiye'de yaşadıkları dışlanma deneyimlerini toplumsal cinsiyet, etnik köken ve mültecilik perspektifinden ele almak amacıyla yazılmıştır. Suriye savaşı sonrası Türkiye'ye gelmiş ve Adana'da yaşayan Dom kadınlar ile derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilerek araştırma tamamlanmıştır. Görüşmeler sonucu kadınların kendi toplulukları içerisinde yerleşmiş toplumsal cinsiyet rolleri sonucu yaşadıkları ayrımcılığın savaş sonrası farklılıklar gösterse de devam ettiği görülmüştür. Elde edilen bulgular arasında menşei ülkelerinde yaşadıkları dışlanmanın benzerini göç ettikleri ülkede de yaşadıkları görülmüştür. Bunun sonucu farklı etnik kökenden kişilerle iletişimin sınırlı tutulması, zorunda kalmadıkça kamusal alana dahil olmadıkları, geleneklerini ait oldukları topluluk dışında gizledikleri görülmüştür. Göçün geleneksel yaşam tarzlarına etkisi de elde edilen veriler arasındadır. Anahtar Kelimeler: Toplumsal Cinsiyet, Sosyal Dışlanma, Dom Kadınlar, Göç.
Tarımda çalışan kadınların istihdam durumunun araştırılması Gaziantep ili örneği
Tarım, kırsalda yoksulların önemli bir geçim kaynağı ve dünyada çok önemli bir yere sahip olup, tarımda kadın istihdamı geçmişten günümüze tartışılan global bir konudur. Tarım sektöründeki kayıtlı istihdam durumları, kadınların sahada fiilen kapladıkları büyüklüğün tersini göstermektedir. Tarımda kadın istihdamının mevcut durumu, sorunlar, çözüm önerileri çoğu çalışmada ulusal bazda ve genel bir yapı çizilerek ele alınmıştır. Sorunların çözümüne yönelik yaklaşımların gerçekçi olarak ortaya konması için konu il ölçekli araştırmayla ele alınmış; yereldeki politikacılara daha kolay ulaşılması, mevcut sorunların çözüme kavuşturulması, tarımda kadın emeğinin görünür kılınması ve karşılığının alınması, kamuoyu oluşturulması açısından tercih edilmiştir. Çalışmada Gaziantep İline bağlı dokuz ilçede tarımda çalışan kadın çiftçilerin kayıt dışılığı neden tercih etmek zorunda olduğu ortaya konmuştur. İl ilçe Tarım ve Orman Müdürlükleri, Sosyal Güvenlik Kurumu ve dokuz ilçenin Ziraat Odası yetkilileri ile görüşülerek kadınların çiftçi kayıt sistemi ve Sosyal Güvenlik Sistemine kayıt durumları ve mevcut problemler nitel ve nicel araştırma yöntemleri kullanılarak ortaya konmuş ve tarımda çalışan kadınların büyük çoğunluğunun kayıtlı istihdama dahil olamadıkları belirlenmiştir. Araştırmanın paydaşları, tarımda kayıtlı istihdamın önemine değinerek, istihdamı arttıracak politikaların, günümüz koşullarına uygun kadınlar lehine bir yaklaşımla ele alınarak Sosyal Güvenlik Primlerinin Devlet tarafından karşılanmasının kayıtdışılığı önleyeceğini ve tersine göç ile kişilerin tekrar köylerine dönebileceği vurgusunu yapmıştır. Kırsal kalkınma yaklaşımının tarımsal üretim süreci ile sınırlı kalmaması, sosyal, kültürel, ekonomik refah seviyesini arttıracak entegre idare sistemlerinin uygulanmasıyla başarıya ulaşılabileceği kanısına varılmıştır. Çalışma, Gaziantep tarımında kadın emeğinin kayıt altına alınmama sebeplerini, toplumsal ve politik çerçevede ele almakta olup; yerelden ulusala iller bazında toplumsal bir sorunun çözüme kavuşmasına örnek teşkil etmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Anahtar kelimeler: Tarımda kadın istihdamı, sosyal güvenlik
Göç bağlamında çalışan kadınların annelik deneyimleri: Ankara örneği
Geçmişten günümüze kadar gelen, toplum tarafından kadına atfedilen pek çok yakıştırmalardan biri de annelik kavramıdır. Kadınların içselleştirdiği annelik olgusu ile çalışma hayatının getirdiği eşitsizliklere bir de göçün zorlukları eklendiğinde durum karmaşık bir hal almaktadır. Bu araştırmada; göç bağlamında çalışan kadınların annelik deneyimlerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmada annelik deneyimlerini ortaya çıkarmak için nitel araştırma desenlerden biri olan fenomenoloji (olgubilim) deseni kullanılmıştır. Katılımcıların tümü bir arada olmadığı için araştırmanın katılımcılarına kartopu örneklem tekniği ile ulaşılmaya çalışılmıştır. Çalışma kapsamında sahaya inilerek yarı yapılandırılmış görüşme tekniği kullanılarak veriler elde edilmiştir. 03/09/2022 tarihinde katılımcılar ile görüşmeler yapılmaya başlanmış, 06/11/2022 tarihinde görüşme süreci tamamlanmıştır. Araştırma sırasında katılımcıların talebi üzerine ev, iş yeri ve kafe tarzı yerlerde görüşmeler yapılmıştır. Özellikle Suriye, Irak ve Afganistan'dan göç ederek Ankara'ya gelen farklı kadın gruplarının annelik algıları ve deneyimlerinin bu araştırmada yer alması sağlanmıştır. Katılımcıların toplumsal cinsiyet rolleri içinde yer alan annelik olgusuna bakış açıları ile çalışan anne olmanın getirdiği sorumlulukların neler olduğu, anne olma kararlarının alınmasında etkinliklerinin olup olmadığı ve bu konuda toplumsal bir etkinin varlığının sürüp sürmediği irdelenmeye çalışılmıştır. Bu araştırma için kartopu tekniği ile 22 kadın ile yüz yüze görüşme sağlanmıştır. Araştırma sonucu kadınların göç ettikten sonra çalışma hayatı ve aile yaşamı içindeki annelik deneyimlerinde değişikliklerin yaşandığını göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Annelik Deneyimleri, Çocuk, Toplumsal Cinsiyet, Göçmen Kadın.
Suriye güvenli bölgede kadın girişimciler
Kadınlar, kendi ailelerine maddi yönden destek olarak ekonomik büyümeye katkı sağlamak adına işletmeler başlatıp yönetebilirler. Dolayısıyla, kadınların girişimciliğe iştirak etmekten uzak tutulması toplum için büyük bir kayıp addedilmektedir. Suriye'nin Kuzeyi'ndeki güvenli bölgede bulunan kadınlar %50'yi aşkın bir oranla toplumun en büyük kesmini oluşturmaktadırlar, ancak kadınların iş yapamayacak kadar zayıf olduklarını düşünen toplumun sosyal gelenekleri ve kültürel inançları nedeniyle girişimcilik projelerinde yeteri kadar temsil edilmemektedirler. Bundan yola çıkarak bu çalışma, Suriye'nin Kuzeyi'ndeki güvenli bölgede bulunan kadın girişimciliğinin gerçekliği ve özelliklerine ilişkin genel bir sunum ve analiz sunmakta olup aynı zamanda yerel konseylerin, insani yardım kuruluşlarının ve derneklerin kadınların yeni projeler başlatma hususundaki destekçi rolllerini de ele almaktadır. Kadın girişimcilerin girişimcilik projelerine başlarken karşılaştıkları en önemli engellere değinen çalışmada, kadın girişimciliğini ve bu girişimciliğin devamlılığını etkileyen en önemli faktörler de tartışma konusu olmuştur. Bu çalışmadaki veriler, nitel betimleyici yaklaşım kullanılarak Suriye'nin kuzeyi'ndeki güvenli bölgede bulunan 210 iş kadınından izinleri alınmak suretiyle elde edilmiş ve daha sonra bu veriler sayısal ve oransal olarak analiz edilip yorumlanmıştır. Çalışmanın sonuçları, Suriye'nin Kuzeyi'ndeki güvenli bölgede bulunan kadın girişimcilerin projelerini başlatırken sermaye eksikliği, kredi garantisi eksikliği, deneyim eksikliği, hammadde eksikliği, bilgi eksikliği. güvenlik durumu, pazar ve topluluk eksikliği ve kadın girişimciliği fikrinin toplum içinde kabul görmemesi gibi birçok zorlukla karşı karşıya kaldığını göstermiştir. Son olarak da bu zorlukların üstesinden gelmeye yardımcı olabilecek çözümler önerilmiştir. Örneğin, bahsi geçen zorlukların önüne geçebilmek için gerek kadın girişimcilerle kendi aileleri ve toplulukları gerekse yerel konseyler ve insani yardım kuruluşları ile araştırmacıların hep birlikte çalışması gerekmektedir.
Göçmen erkeklerin erkeklik deneyimleri: Sivas örneği
Suriye ve Afganistan'da yaşanan iç karışıklar insanları daha güvenli ve iyi bir yaşam arayışı için göçe zorlamaktadır. Bu çalışma, Sivas iline Suriye ve Afganistan'dan göç etmiş erkek göçmenlerin, göçmenlik ve erkeklik deneyimlerine odaklanmıştır. Uluslararası göç, göçmenlerin köken ülke ile ekonomik, kültürel, sosyal bağlarını sürdürdüğü, aynı zamanda ev sahibi ülke ile yeni sosyal ağlar kurarak uyum süreci içine girdiği karmaşık bir sosyokültürel, ekonomik bağlamı şekillendiren dinamik bir süreçtir. Bu süreçler toplumsal cinsiyet kimliği, sınıf, etnik köken, yaş gibi diğer kimlik kategorilerinden etkilenmektedir. Bu nedenle göç deneyimi toplumsal cinsiyetten bağımsız olarak değerlendirilememektedir. Göç olgusu, toplumsal cinsiyet kimliği ve pratiklerini etkileyen, değiştiren ve dönüştüren bir alan olmaktadır. Bu bağlamda erkeklik kavramı, Suriye ve Afganistan'dan göç sürecinde şekillenen ilişkiler ve kültürel etkileşimlerle karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Araştırmada yorumlayıcı sosyal bilimin fenomenolojik yöntemi kullanılmıştır. Buna göre Sivas'a göç etme deneyimine sahip sekiz Afganistan'dan, sekiz Suriye'den göç etmiş erkek bireylerle yarı yapılandırılmış görüşmeler yapılmıştır. Katılımcılar 22-43 yaş aralığında çeşitli iş kollarında çalışan bireylerdir. Katılımcılara gündelik yaşam, çalışma hayatı, erkeklik deneyimleri gibi konularda sorular sorulmuştur. Göç edilen ülkenin ve köken ülkenin kültürel kodlarındaki benzerlik ve farklılıklarla geleneksel rollerin yeniden inşa edildiği alanları olduğu gibi bazı alanlarda da değişime uğradığına işaret etmektedir.
Göçmen kadınların toplumsal entegrasyona dair deneyimleri veayrımcılık sorunu: Samsun örneği
Göç kavramı tarih boyunca var olan, toplumların belirli sebeplerden bir yerden başka bir yere yer değiştirmesini ifade eden, büyük kitleleri etkileyen karmaşık bir olgudur. Bu karmaşık olguyla beraber var olan eşitsizliklerden etkilenen en önemli gruplardan birisi de göçmen kadınlardır. Göçmen kadınların göç süreçleri, göçün getirdiği zorlukların yanı sıra cinsiyet kimliklerinin getirdiği zorlukları da içermektedir. Göçmen kadınların göç sonrasında göç ettikleri yere dair deneyimleri; cinsiyet, kültür, sosyal yaşam ve haklar, çalışma yaşamı, dil bariyeri gibi birçok zorluğu içerisinde bulundurmaktadır. Bu çalışma Suriye'de yaşanan iç savaş sebebiyle Türkiye'ye göç eden kadınların günlük yaşamda yaşadıkları deneyimleri toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve etnik kökenli ayrımcılık kapsamında değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Çalışmanın içeriği; literatür taraması, araştırmanın yöntemi, göçmen kadınlarla yapılan derinlemesine görüşmelerin analizini içeren bulgular bölümü, sonuç ve öneriler kısımlarından oluşmaktadır. Toplanan verilerin analizi Samsun ilinde yaşayan ve Suriye'den göç etmiş göçmen kadınların göç sonrası deneyimlerini, yaşadıkları zorlukları, olumlu sosyal destek mekanizmalarını, ihtiyaç duydukları destek mekanizmalarını detaylı şekilde ortaya koymaktadır. Bu çalışma ile göçmen kadınların deneyimlerinden yola çıkılarak yaşadıkları zorlukların anlaşılması, bu bağlamda yaşadıkları zorluklarla baş edebilmeleri ve ihtiyaç duydukları destek mekanizmalarının geliştirilmesi için literatüre katkı sağlanması hedeflenmektedir.
Evlilik göçü: Niğde örneği
Bu çalışma, evlilik yoluyla Niğde şehrine göç etmiş olan kadınların göç deneyimlerini ve evlilik sonrası günlük hayatın ve ev içi çalışmanın değişimini anlamaya çalışmaktadır. Evli ve eşiyle ayrı kadınların tanıdıkları arasındaki dayanışma biçimleri açıklanmıştır. Çalışmada evlilik göçünün kırdan kente yahut kentten kente gerçekleşebildiği görülmektedir. Bunun için ise kentin itici ve çekici faktörleri tespit edilmiştir. Çalışma, nitel araştırma olarak belirlenmiştir ve nitel araştırmaların tekniklerinden olan anlatı yaklaşımından faydalanılmıştır. Elde edilen veriler ise tematik olarak analiz edilmiştir. Çalışmada 13 evli, 4 boşanmış, 2 eşi vefat etmiş ve 1 eşiyle ayrı yaşayan toplamda 20 kadınla derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Bu kadınların 13'ü kırdan kente 7'si de kentten kente evlilik yoluyla göç etmişlerdir. Katılımcılara göç süreciyle alakalı, göç sonrası değişen sosyal yaşam, ev içi çalışma ve dayanışma biçimlerine dair sorular sorulmuştur. Elde edilen bulgular sonucunda, kırdan Niğde şehrine gerçekleşen göçün çekici faktörlerinin ve kır yaşamının ise itici faktörlerinin olduğu anlaşılmıştır. Bunlardan en önemlisi ise kadınların kır yaşamında ev içi çalışmaya ek olarak çiftlik işlerinde de çalışmaları olarak anlaşılmıştır. Buna karşılık evlilik yoluyla göç edilecek yerin belirlenmesine ise çoğunlukla erkeklerin karar verdiği; kadınların ise halihazırda ekonomik gelir elde edebildikleri bir işte çalışmaları ile göç yerine karar vermede rol oynayabildiği görülmüştür. Boşanmış kadınların ise özellikle boşanma süreçlerinde ekonomik yoksullukla baş başa kaldıkları ancak buna rağmen kentin çekici faktörlerinden dolayı eski yaşadıkları yere dönemedikleri anlaşılmıştır.
Göçmen kadınların istihdama erişiminde ve meslek hayatında karşılaştıkları problemler ve çözüm önerileri: Gaziantep ili örneği
ÖZET Göçmen Kadınların İstihdama Erişiminde ve Meslek Hayatında Karşılaştıkları Problemler ve Çözüm Önerileri: Gaziantep İli Örneği Göç, tarih boyunca farklı nedenlerle gerçekleşmiş ve toplumların sosyal, ekonomik ve kültürel dokusunu önemli ölçüde etkilemiştir. Günümüzde ise savaş, ekonomik istikrarsızlık ve toplumsal baskılar, göç süreçlerini daha karmaşık ve yoğun hâle getirmiştir. Türkiye, jeopolitik konumu nedeniyle bu göç hareketlerinden doğrudan etkilenmiş; özellikle Suriye iç savaşı sonucu büyük bir göçmen nüfusuyla karşı karşıya kalmıştır. Bu göçmenler içinde en kırılgan gruplardan biri olan kadınlar, istihdama katılımda çeşitli engellerle karşılaşmaktadır. Bu çalışma, Gaziantep'te yaşayan göçmen kadınların iş gücü piyasasına erişim süreçlerini incelemekte ve bu süreçte yaşadıkları güçlükleri nitel araştırma yöntemleriyle ortaya koymaktadır. Farklı eğitim düzeylerine sahip 33 göçmen kadınla yapılan görüşmeler, kadınların çoğunun dil yetersizliği, diploma denklik sorunları, çalışma izni alma zorlukları, işveren önyargıları ve vatandaşlık durumuna ilişkin sıkıntılar nedeniyle iş bulmakta zorlandığını göstermektedir. Ayrıca sahte iş ilanları, ayrımcılık ve bilgiye erişim eksikliği, istihdam sürecini daha da karmaşık hâle getirmektedir. Katılımcıların bazıları sosyal çevreleri aracılığıyla iş bulma fırsatları yaratsa da bu işler genellikle düşük ücretli, uzun çalışma saatlerine sahip ve sosyal güvenceden yoksun pozisyonlardır. İş yerlerinde kültürel uyum konusunda da farklı deneyimler yaşanmaktadır: bazı kadınlar destekleyici ortamlarla karşılaşırken, bazıları dışlanma ve ayrımcılıkla mücadele etmek zorunda kalmaktadır. Araştırmanın bulguları, göçmen kadınların istihdam süreçlerini iyileştirmek için dil kursları, mesleki eğitim programları, hukuki destek mekanizmaları ve işe alım süreçlerinde eşitlik ilkesini güçlendirecek politikaların gerekliliğini vurgulamaktadır. Kamu kurumları, özel sektör ve sivil toplumun iş birliği içinde çalışarak bu kadınların ekonomik ve sosyal yaşama daha güçlü katılımını sağlayacak bütüncül yaklaşımlar geliştirmesi önemlidir. Anahtar Kelimeler: Göçmen kadınlar, İstihdam, Dil engeli, Ayrımcılık, Sosyal uyum
Toplumsal cinsiyet perspektifinden çokkültürcülük
Bu çalışmanın amacı çokkültürcülüğün (multiculturalism) toplumsal cinsiyet (gender) perspektifinden değerlendirilmesi, yeniden okunmasıdır. Bu durum öncelikle çokkültürcülük tanımlarının ve pratiklerinin irdelenmesini gerektirir. Bu bağlamda çokkültürcülük ve toplumsal cinsiyet ilişkileri arasındaki gerilim ortaya koyulacak ve bu gerilimi gidermeye çalışan yaklaşımlar karşılaştırmalı bir biçimde ele alınacaktır. Çokkültürcülük ve toplumsal cinsiyet arasındaki ilişkide liberal, komünitarist (cemaatçi) ve feminist çokkültürcülük anlayışlarına odaklanılacaktır. Çokeşlilik, başörtüsü, kadın sünneti gibi olgular/olaylar özellikle kadınlar açısından deneyimlenmektedir. Asıl tartışma, bu deneyimlerin, özgür seçimler mi yoksa kültür ve geleneğin devamını sağlayan korumacı dayatmalar mı olduğudur. Bu deneyimler liberal çokkültürcülük yaklaşımında nötr veya evrensel politikalarla bütünleşmenin sağlanması bağlamında değerlendirilirken komünitarist çokkültürcülükte, kültürün ve grup çıkarının devamını sağlamak amacıyla tali olarak değerlendirilir. Buna karşılık feminist çokkültürcülük, liberal teorinin altında yatan "yükümsüz ben" ile komünitaristlerin "konumlanmış ben" düşüncesi arasındaki gerilimi ve bunu gidermek için yapılabilecekleri ortaya koymaktadır. Bu çalışmanın odağında Susan Moller Okin ve onun argümanlarına ilişkin eleştiriler yer almaktadır. Feminist siyaset kuramcı Okin kültürün sadece "var" olduğu için değerli olmadığını, bir kültürün değerinin bireysel otonomiye verdiği değerle ölçülmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Kadınların cinsiyetlerinden dolayı dezavantajlı olmaması, özgürce seçilmiş yaşamlara sahip olmaları gerektiği iddiasındadır. Toplumsal cinsiyet bağlamında çokkültürcülük kuramına liberal ve cemaatçi yaklaşımlar yeterli ve tatmin edici bir açıklama getirememektedir. Kuşkusuz genel geçer bir öneri/model de bulunamayabilir. Ancak insani var oluşa taraf olmamızı sağlayan ve kadını içeren üçüncü bir yol mutlaka vardır. Bu bağlamda dönüştürücü ve yeniden düzenleyici bir yaklaşım geliştirmek gerekmektedir.
Üniversite öğrencilerinin toplumsal cinsiyete ilişkin görüşlerinde Erasmus Programı deneyimlerinin rolü: Ege Üniversitesi örneği
Bu araştırmanın amacı, Erasmus Programına katılmış öğrencilerin toplumsal cinsiyete ilişkin görüşleri, düşünceleri ve fikirleri üzerinde Erasmus deneyimlerinin herhangi bir etkisi olup olmadığını ortaya çıkarmak ve öğrencilerin bu süreçte toplumsal cinsiyete ilişkin elde etmiş oldukları farkındalıklarının ve görüşlerinin toplumsal cinsiyet eşitsizliği sorununa getireceği çözüm önerilerini de ele almaktır. Bu çözüm önerilerinin değerlendirilmesiyle elde edilecek bulgular, yükseköğretim kurumlarındaki toplumsal cinsiyet eşitliği anlayışının geliştirilmesine ve yaygınlaştırılmasına katkı sağlaması da amaçlanmaktadır. Bu çalışma kapsamında nitel araştırma yöntemlerinden olan fenomenoloji modeli kullanılmıştır. Veri toplama aracı olarak ise derinlemesine görüşme tekniği kullanılmıştır. Bu doğrultuda çalışmanın ana evrenini 2021/2022 akademik yılı bahar döneminde Almanya'nın çeşitli üniversitelerinde öğrenim görmüş ve yurtta konaklamış olan Ege Üniversitesi'nin farklı fakülte ve bölümlerinden 6 erkek 5 kadın olmak üzere toplamda 11 lisans öğrencisi oluşturmaktadır. Çalışmadan elde edilen bulgulara göre, Erasmus deneyimi, farklı kültürlerle bir arada yaşamanın yeni bakış açıları, özgüven, duyarlılık, tolerans ve farkındalık gibi faydalar sağladığı ortaya çıkmıştır. Erasmus süreci, kadın katılımcılar için toplumsal cinsiyet rollerini sorgulama ve değiştirme fırsatı sağlamıştır. Erasmus deneyimi, öğrencilerin toplumsal cinsiyet eşitliği farkındalığına ulaşmalarını ve gelecek planlarını değiştirmelerini de sağlamıştır. Sonuç olarak, Erasmus deneyimi, daha eşitlikçi ve özgür toplumların oluşmasına katkıda bulunma isteğini artırmaktadır. Öğrenciler, farklı kültürleri tanıma deneyimleriyle birlikte toplumsal cinsiyet algılarının değiştiğini ifade etmektedir. Toplumsal cinsiyet eşitliği hakkında farkındalığın artırılması için öneriler arasında ise ilk ve orta öğretimde toplumsal cinsiyet dersi verilmesi, karma cinsiyetli yurtların yaygınlaştırılması ve cinsiyet eşitliği farkındalığı etkinliklerinin yapılması bulunmaktadır.
Kuşaklararası annelik anlatılarında süreklilik ve değişim: Ankara örneği
"Kuşaklararası Annelik Anlatılarında Süreklilik ve Değişim: Ankara Örneği" konulu sözlü tarih çalışmamızın amacı; kuşaklararası aktarılan annelik deneyimlerinde benzerlikler ve farklılıklar üzerinde durarak anneliğin tarihsel sürecine ışık tutmaktır. Araştırmanın ilk bölümünde üç farklı kuşaktan annenin hamilelik, doğum, lohusalık ve emzirme süreçlerine dair deneyimleri ele alınarak, bu süreçlerde annelerin, sağlık hizmetlerine erişim sağlayıp sağlayamadığı, emzirme pratikleri ve lohusalık döneminde yaşadığı zorluklara ışık tutulmuştur. Devamında annelerin anneliğe hangi anlamlar yüklediği, ideal annelik algıları, anneliğin kadına sağladığı ayrıcalıklar ve kadını kısıtladığı yönler ele alınmıştır. Son olarak da kuşaklar ekseninde annelerin çocuk yetiştirme deneyimleri, annelerin anneliği öğrenme kaynakları, çocuk bakımı ve yetiştirmede anne-baba rolleri, çocuk yetiştirmede gözetilen cinsiyet farkı, annelerin pişmanlıkları gibi konular işlenmiştir. Üç farklı kuşaktan her biri diğerinin akrabası olan Anneanne- kız- torun olmak üzere 27 farklı annenin anlatımları ile ortaya konulan çalışma bütün bu konuları araştırmak için kadınların annelik deneyimlerine odaklanmaktadır. Bu çalışmanın ana amacı; geçmişten geleceğe annelik değerlerinin ve pratiklerinin aktarımına dair süreklilikleri ve değişimleri feminist bir metodoloji ile ele alarak incelemektir. Doğum tarihleri kabaca 1940-1950, 1960-1970 ve 1980-1990 arası yıllara tekabül eden aynı aileden üç farklı kuşaktan yirmi yedi (27) anne ile gerçekleştirilen olan sözlü tarih çalışması kapsamında annelik deneyiminin takriben 1960 – 2000'li yıllar arasında geçirdiği evrimin haritasını çıkarmak araştırmanın en önemli amacını oluşturmaktadır. Bu bağlamda, annelik deneyiminin hangi açılardan aynı kaldığı ve hangi açılardan dönüştüğü ve hangi açılardan tamamen kırılmaya uğradığı araştırmanın en önemli sorularını oluşturmaktadır. Üç farklı kuşak üzerinde gerçekleştirilen bu sözlü tarih araştırması ile aynı zamanda 1960 – 2000'li yıllar arasında annelik deneyimindeki değişim ve dönüşümün sebepleri de mercek altına alınmıştır. Toplumdaki tarihsel dönemlere göre değişen kültürel değerler ve sistem, annelik ve kadınlık söylemlerini çeşitli iktidar mekanizmaları aracılığıyla kuşatır ve sürekli olarak yenilemektedir. Klasik aile yapısından uzaklaşılarak geleneksellikten kopuş yaşanmaya başlanmıştır. Küreselleşme olgusu ile birlikte anneler tamamen kültürel değerlerden, örf ve âdetlerden yararlanarak çocuk yetiştirmek ile yetinmeyip alternatif annelik deneyimleri sürecine girdikleri gözlemlenmiştir. Kadınların yaptığı bu annelik pratiklerinin değişim ve dönüşüm içerisinde olması gelecek nesilleri de etkileyeceği aşikârdır.
Sağlık dergilerinde sağlığın kadın bedeni üzerinden yeniden inşası: Sağlık ve Yaşam dergisi örneği
Birey, toplum içerisinde modern dönemde ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel olarak, postmodern dönemde ise tüketim kültürünün etkisiyle göstergesel bir özne olarak değerlendirilmiştir. Tüketim kültüründeki özne ise her daim tüketmeye hazır, sağlıklı bir bireydir. Kapitalist üretici, ürettiği ürünü satabilmek için her geçen gün yeni stratejiler oluşturmakta ve hâlihazırdaki pazarını yeni söylemler ve gösterilerle daha çok tüketime yönlendirmektedir. Bu gösterinin temel nesnesi, aynı zamanda bazen de öznesi olabilen kadın bedenidir. Kadınlar güzellik, sağlıklı olma, genç görünme ve genç kalma söylemlerinin etkisiyle tüketim kültürünün bedenlerine kolayca müdahale edebileceği bir nesne haline getirilmiştir. Kadın bedeni, gerek tüketimi daha da arttırabilmek adına, gerekse tüketimin öznesi olabilmesi adına basılı medyada magazin nesnesi veya cinsel obje olarak kullanılarak temsil edilmiş ve dolayısıyla kültür endüstrisinin kadınlar için öngördüğü eğlence nesnesi kavramının pekiştirilmesine neden olmuştur. Bu çalışmada, kadın bedeninin, toplumda kadın erkek herkese hitap eden sağlık dergilerinden biri olan "Sağlık ve Yaşam" isimli dergi üzerinden çeşitli söylem ve göstergelerle nasıl cinsel bir obje olarak metalaştırılıp kullanıldığı kültür endüstrisi ve postmodern feminizm bağlamında açıklanmaya çalışılmıştır. Derginin 2016 yılında aylık olarak yayınlanan, 12 sayısındaki resimler göstergebilimsel bir analiz ile eleştirilmiştir.
Kadınların iş hayatına katılmalarında sosyal sermayenin rolü: Manisa Organize Sanayi Bölgesi üzerine bir araştırma
Kadınların sosyo-demografik özellikleri, kişisel karakteristikleri, iş bulma ve sürdürme süreçlerinde bilgi ve beceri sağlama kanalları, işbirliği eğilimleri; sosyal sermaye kaynakları olarak değerlendirilmektedir. Kadınların kariyer sürecinde ve üst düzey görevlere terfilerinde, sosyal sermaye kazanım ve kullanım şekilleri erkeklerden farklılık göstermektedir. Aynı zamanda kadınların, sosyal sermayeyi oluşturmalarında karşılaştığı güçlükler ve bunlarla başa çıkabilmek için harcadıkları çaba da erkeklere kıyasla daha fazladır. Bu çalışmada kadınların çalışma hayatlarında ve kariyer gelişimindeki başarılarında, sosyal sermayenin etkisi ve sosyal sermaye edinimi için hangi kaynakları kullandıkları, nitel araştırma yöntemleri kullanılarak incelenmiştir. Çalışma kapsamında kadın çalışanlar ve sosyal sermaye ilişkisi, Manisa Organize Sanayi Bölgesi' nde faaliyet gösteren 21 firmada çalışan kadınlar ile yapılan görüşmeler, yarı yapılandırılmış mülakat tekniği ile gerçekleştirilmiş, görüşme verileri içerik analizine tabi tutulmuştur. Beyaz yaka pozisyonunda çalışan kadınların yaşam memnuniyetleri, sosyal ağ ve destekleri, iş bulma ve çalışma sürecinde karşılaştığı zorluklar; sosyal sermaye düzeyleri kapsamında değerlendirilmiştir. Bu çalışma ile sosyal sermayenin kadınlar için öneminin üzerinde durulmuş, sosyal sermaye düzeyinin artışı veya azalışının kadınların hangi davranışlarına bağlı olduğuna ve sosyal sermayenin kadınların kariyerleri üzerindeki etkilerine odaklanılmıştır. Araştırmada, cinsiyet eşitsizliği, aile içi sorumlulukları, toplumsal ön yargılar, sosyal ağ etkileri gibi nedenlerden dolayı kadınların sosyal sermayeden tam anlamıyla yararlanamadığı görülmüş; toplumsal cinsiyet eşitliğini teşvik eden politikaların ve değişen iş kültürünün, kadınların sosyal sermaye ağlarını güçlendirmelerine, sosyal ağ ilişkilerinin uzun süreli olmasına ve fırsatlardan daha fazla yararlanmalarına pozitif etkilerinin olduğu sonucuna varılmıştır.
Boşanmış kadınlarda psikolojik iyi oluş ile toplumsal cinsiyet algısı ve bilişsel esneklik arasındaki ilişkinin incelenmesi
Bu araştırmada boşanmış kadınların psikolojik iyi oluş düzeyleri ile toplumsal cinsiyet algıları ve bilişsel esneklik düzeyleri arasındaki ilişki incelenmiştir. Ek olarak boşanmış kadınların psikolojik iyi oluş düzeylerinin eğitim durumu, algılanan sosyo-ekonomik düzey, evlilik süresi, boşanmanın üzerinden geçen süre, boşanmadan sonra psikolojik yardım alıp almama durumu, boşanma nedeni, boşanma şekli, çalışma durumu, barınma şekli, yerleşim yeri ve çocuk sayısı gibi sosyo-demografik değişkenlere göre farklılaşıp farklılaşmadığı araştırılmıştır. Araştırmaya 19 ile 70 yaş aralığında olan 213 boşanmış kadın katılmıştır. Katılımcılara uygun/kolayda (convinience sampling) örneklem yöntemiyle ulaşılmıştır. Veri toplama süreci çevrim içi olarak yürütülmüştür. Bu araştırmada boşanmış kadınların psikolojik iyi oluş düzeyleri "Psikolojik İyi Oluş Ölçeği" ile, toplumsal cinsiyet algıları "Toplumsal Cinsiyet Algısı Ölçeği" ile ve bilişsel esneklik düzeyleri ise "Bilişsel Esneklik Envanteri" ile ölçülmüştür. Katılımcılara ait demografik bilgiler araştırmacı tarafından oluşturulan "Sosyodemografik Bilgi Formu" ile toplanmıştır. Araştırmada değişkenlerin ortalamaları arasındaki farkı tespit etmek için tek yönlü ANOVA ve bağımsız gruplar için t-testi yapılmıştır. Psikolojik iyi oluş, toplumsal cinsiyet algısı ve bilişsel esneklik arasındaki ilişkiyi belirlemek için Pearson momentler çarpımı korelasyon katsayısı kullanılmıştır. Yapılan analizler sonucunda boşanmış kadınların psikolojik iyi oluş düzeyleri ile toplumsal cinsiyet algıları ve bilişsel esneklik düzeyleri arasında pozitif yönde orta düzeyde anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Ayrıca boşanmış kadınların psikolojik iyi oluş düzeylerinin eğitim durumu, algılanan sosyo-ekonomik düzey, boşanma nedeni, boşanma şekli, çalışma durumu, barınma şekli ve yerleşim yeri değişkenlerine göre anlamlı düzeyde farklılaştığı tespit edilirken boşanmış kadınların psikolojik iyi oluş düzeylerinin evlilik süresi, boşanmanın üzerinden geçen süre, psikolojik yardım alıp almama durumu ve çocuk sayısı değişkenlerine göre anlamlı düzeyde farklılaşmadığı belirlenmiştir.
COVID-19 salgını sürecinde hizmet sektöründe çalışan bireylerin kamusal ve özel alandaki deneyimlerinin toplumsal cinsiyet analizi: Manisa ili örneği
Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de Koronavirüs hastalığı (COVID-19) hizmet sektörünü büyük ölçüde etkisi altına almıştır. Bu süreçte hizmet sektörü çalışanları hem kamusal hem de özel alanda aktif olarak çalışmaya devam etmek zorunda kalmışlardır. Sektör çalışanları artan mesai saatleri ile gündüz kamusal alanda vardiyalarını tamamlarken; okulların kapanması, hijyen koşullarının daha da önem kazanması gibi sebeplerle geceleri özel alanda da vardiyalarına devam etmektedirler. Kadın ve erkeklerin bu çifte mesai kapsamında üstlendikleri sorumlulukların artış gösterdiğine ve toplumsal cinsiyetin bu durumu açıklamada önemli bir değişken olduğuna birçok araştırmada değinilmektedir. Buna göre tezin temel amacı salgın sürecinde toplumsal cinsiyet bağlamında bireylere yüklenen özel ve kamusal alandaki sorumluluklarının neler olduğunu ve ortaya çıkan yeni ihtiyaçların nasıl karşılandığını tespit etmektir. Hem nicel hem de nitel verilere ihtiyaç duyulduğu düşünülerek farklı araştırma teknikleri kullanılmıştır. Bu doğrultuda Türkiye genelinde dijital anket uygulaması gerçekleştirilerek, erişilen istatistiksel bulgular doğrultusunda hizmet sektörü çalışanlarının yaşadıkları genel durumlar analiz edilmiştir. Analizlerin sonuçları doğrultusunda nitel verilerin toplanması için Manisa ili kapsamında uygun örneklem grubu oluşturularak grup üyeleri ile derinlemesine görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Pandemi sürecinin akademik çabalarla açıklanmasında, nicel istatistiksel bulguların yer aldığı çalışmaların yanı sıra, insan deneyimlerine odaklanmış nitel çalışmaların da katkısı olacaktır. Bu nedenle karma yöntemle gerçekleştirilen bu araştırmada, salgın sürecinin kırılgan etkisini üzerlerinde en çok hisseden grupların deneyimlerine ulaşmak ve konuya toplumsal cinsiyet perspektifinden odaklanarak alana katkı sağlamak hedeflenmiştir. Anahtar Kelimeler: COVID-19, Pandemi, Hizmet Sektörü, Toplumsal Cinsiyet, Bakım Emeği
Seçme ve seçilme hakkı bağlamında Azerbaycan'da kadınların siyasete katılımı
daha sonra doldurulacaktır
Destanların yeniden yazımlarındaki toplumsal cinsiyet normlarının arketipçi eleştiri bağlamında yorumlanması
Edebi eserlerin düşünülenin aksine tarih boyunca yazıldıkları dönemin ideolojileri ile kaçınılmaz bir bağı olmuştur. Özellikle kadim anlatılar olan mitler ve destanlar bu bağlamda büyük öneme sahiptirler. Bu anlatılarda ideolojilerin taşıyıcısı olarak işlev gösteren öğelerin en etkilileri de arketiplerdir. Arketipçi edebiyat eleştirisi, edebi eserleri, içerisinde yer alan evrensel, sembolik motifler ve karakter tipleri, yani arketipler üzerinden analiz eden bir yaklaşımdır. Bu çalışmada kadim anlatılarda var olan toplumsal cinsiyet normlarını pekiştiren arketipler incelenmiş ve yeniden yazım eserlerde bu arketiplerin ne şekilde dönüştürüldüğü tartışılmıştır. Bu bağlamda, arketipçi edebiyat eleştirisi çerçevesinden öncelikle kanon eserler sayılan Gılgamış Destanı, Aeneis destanı ve Odysseia destanı incelenmiştir. Bu destanlarda, kadınlık stereotiplerini oluşturan anne arketipleri ile erkeklik kalıpları ve kadın erkek arasındaki hiyerarşiyi göz önüne seren romantik aşk arketipleri ortak tema olarak yer almakta ve benzer özellikler barındırmaktadır. Bu eserlerin üçünün de kadınları erkeğe hizmet eden ikincil rollerde olduğu sürece olumlu tasvirlerle anıp, aksi durumda canavarlaştırdığı tespit edilmiştir. Benzer şekilde, üç eserde de eril ideolojinin yücelttiği erkeklik normlarına sıklıkla yer verilmiş ve kadınlarla erkekler arasında kadınları ikincilleştiren ve ötekileştiren bir hiyerarşi yaratılmıştır. Bu çalışmada, aynı zamanda, yukarıda sözü geçen kanon eserlerin yeniden yazımları sayılan Ayla Kutlu'nun Kadın Destanı, Ursula K. Le Guin'in Lavinia isimli romanı ve Margaret Atwood'un Penelope isimli romanı incelenmiş ve bu metinlerin kadim anlatılarda yer alan arketipleri nasıl dönüştürdükleri analiz edilmiştir. Üç eserde de yazarlar tarafından, orijinal metinlerde yer alan ve toplumsal cinsiyet normlarını oluşturan arketiplerin ters yüz edilerek dönüştürüldüğü tespit edilmiştir. Üç yazar da toplumsal cinsiyet normlarını oluşturan arketipleri yıkarak cinsler arasında daha eşitlikçi bir kurgu yaratmışlardır.
Kadın lise öğretmenlerinin iş/yaşam dengesinin toplumsal cinsiyet perspektifinden değerlendirilmesi: Manisa ili Yunusemre ilçesi
Bu araştırmanın amacı, lise kademesinde görev yapan kadın öğretmenlerin iş yaşam dengesini nasıl sağladıklarına ilişkin deneyimlerini ortaya çıkarmaktır. Araştırmanın çalışma grubunu 2024/2025 eğitim öğretim yılında Manisa İli Yunusemre İlçesi'nde lise kademesinde görev yapan 10 kadın öğretmen oluşturmaktadır. 10 öğretmenden görüşme yoluyla toplanan veriler tema ve kodlara ayrılarak analiz edilmiştir. Yapılan görüşmeye göre, kadın öğretmenler iş yaşam dengesizliği yaşamaktadır. Aile hayatlarında çocuk bakımı ve hane işleri oldukça yer kaplarken mesleki anlamda idare ve öğrenci kaynaklı sorunlar yaşamaktadırlar. İş ve aile yaşamı iç içe geçmekte iş ve aile arasında sınır aşımı meydana gelmektedir. Bu dengeyi sağlamaya yönelik çeşitli stratejiler geliştiren kadın öğretmenler hane içerisinde eş ve aile desteğine başvurmaktadır. Mesleki alanda ise ders saatlerini azaltmaya yönelik adımlar atmaktadırlar.
Evli bireylerin birlikte ebeveynlik yeterliliklerini yordayan değişkenlerin CHAID analizi ile incelenmesi
Bu araştırmanın amacı evli bireylerin birlikte ebeveynlik yeterliliklerini etkileyen psikososyal değişkenleri belirlemektir. Çalışmada 304'ü kadın ve 75'i erkek olan toplam 379 gönüllü ebeveyn yer almıştır. Katılımcılar, evli ve çocuk sahibi bireylerden oluşmaktadır. Çalışmada veriler; Birlikte Ebeveynlik Yeterlilikleri Ölçeği (BEYÖ), Toplumsal Cinsiyet Algısı Ölçeği (TCAÖ), Evlilik Doyumu Ölçeği (EDÖ), Beş Faktör Kişilik Ölçeği (BFKÖ) ve araştırmacı tarafından hazırlanan Demografik Bilgi Formu (DBF) aracılığıyla toplanmıştır. Evli bireylerin birlikte ebeveynlik yeterliliklerini yordayan psikososyal değişkenlerin (yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, yaşanılan yerleşim yeri, çocuk sayısı, çocukların cinsiyeti, ortalama gelir, algılanan sosyoekonomik düzey, toplumsal cinsiyet algısı, evlilik doyumu ve kişilik özellikleri) belirlenmesinde CHAID (Ki-kare otomatik etkileşim tespiti) analizi kullanılmıştır. Çalışma kapsamındaki tüm veriler çevrim içi olarak toplanmıştır. CHAID analizi sonuçları; evlilik doyumu, eğitim, çocuk sayısı, sorumluluk, uyumluluk, cinsiyet, toplumsal cinsiyet algısı, uyumluluk, yaş ve ebeveyn gelir düzeyi değişkenlerinin birlikte ebeveynlik yeterliliklerini anlamlı olarak yordadığını göstermiştir. Bu değişkenlerin tahmin edici önem değerleri incelendiğinde evlilik doyumu ve ebeveyn eğitim düzeyi önem değeri en yüksek değişkenler olarak dikkat çekerken, ebeveyn yaşı ve gelir düzeyi ise önem değeri en düşük değişkenlerdir.
Değişen dünyada İranlı kadınların hak ve özgürlük arayışı: Manisa'da yaşayan İranlı kadınlar örneği
11 Şubat 1979'de gerçekleşen ve Şah döneminin sona erip İran İslam Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla sonuçlanan İran devrimi, sadece siyasi olarak değil, aynı zamanda sosyal ve kültürel etkileri yönüyle de halen tartışılmaktadır. Devrimden kısa bir zaman sonra başlayan ve sekiz yıl boyunca devam eden İran-Irak savaşının 1988'de sona ermesiyle, devrimin İran halkı üzerindeki etkileri daha fazla hissedilmeye başlanmıştır. 1990'ların başında Doğu Bloğunun dağılmasının da etkisiyle farklı toplumlarda başlayan özgürlük tartışmaları, devrimin yeni yüzünü ancak hisseden İran halkının itiraz ve tepkilerini ifade etmeleri açısından toplumsal şartların elverişli olması anlamına gelmiş, dünyada genel olarak yaygınlaşan özgürlük söylemleri İran halkının protesto gösterileri için fırsat oluşturmuştur. İran'da başlayan bu sivil itaatsizliğin en önemli aktörlerinden biri de kadınlar olmuştur. Özellikle, eğitim seviyesi nispeten yüksek olan kadınların bazıları İran'daki baskı rejimine direnmeyi seçerken, bazıları da daha özgür olduğunu düşündükleri ülkelere göç etme yolunu seçmişlerdir. 2014-2018 yılları arasında Türkiye'de İranlı göçmen sayısı yaklaşık dört katına ulaşmıştır. 2018 yılında Türkiye'ye gelen 176.355 göçmenin 2.773'ü İranlı göçmenlerden oluşmaktadır. İranlı göçmenlerin ikamet ettikleri illerden olan Manisa'da da benzeri bir durum söz konusudur. İşte bu çalışmanın amacı, Manisa'da yaşayan İranlı kadınlar örneğinden yola çıkarak "hak ve özgürlük" arayışının gerekçesini oluşturan toplumsal şartların kadınlar tarafından nasıl algılandığını ortaya koymaktır. Bu amaçla gerçekleştirilen araştırmada Manisa ilinde yaşayan 10 İranlı kadın katılımcı ile nitel araştırma kapsamında derinlemesine görüşme yapılmıştır. Görüşmelerde elde edilen veriler tematik olarak analiz edilmiştir. Bu analizin sonunda İranlı kadınların ülkelerindeki siyasi rejimin baskıcı niteliğinden ötürü özgürlük arayışına yöneldikleri ve Türkiye'ye bu arayışın neticesinde göç ettikleri, İran'da özellikle giyim, evlilik ve çalışma hayatında cinsiyet ayrımcılığına maruz kaldıkları, Türkiye'de kadın olmanın görece daha özgür olmayı içerse de bunun Avrupa ülkeleri ölçüsünde olmadığını düşündükleri bulgularına erişilmiştir.
Türk edebiyatının ilk romancı kadını Fatma Aliye'nin direnen kadınları
Türk Edebiyatı'nın ilk romancı kadını unvanına sahip olan Fatma Aliye Hanım, 1862 yılında İstanbul'da dünyaya gelir. Fatma Aliye Hanım, Osmanlı Devleti'nde tarihçi ve hukukçu olarak görev yapmış olan önemli bir devlet insanı Ahmet Cevdet Paşa'nın kızıdır. Küçük yaşlardan itibaren eğitim-öğretime ilgili olan Fatma Aliye Hanım, toplumsal sorunlara karşı bilinçli ve duyarlıdır. Bu sorunlar içerisinde romanlarında ısrarla üzerinde durduğu kadınının eğitimi, kadın hakları, toplumsal cinsiyet eşitsizliği gibi konular yer alır. Geleneksel anlamdaki kadın-erkek rollerini tersine çevirmeyi amaçlayan Fatma Aliye Hanım, romanlarında kadınları merkezde tutarak onları ön plana çıkarmayı amaçlar. Geleneksel ataerkil anlayışın aksine kadın ve erkeğin eşit olması gerektiğini savunur. Bu tezin birinci bölümünde Fatma Aliye Hanım'ın yaşadığı Osmanlı Dönemi'nin tarihsel ve sosyolojik bir incelemesi yapılır, ikinci bölümde feminist teoriler içerisinde ilk ortaya çıkan liberal feminist teori üzerine detaylı bir inceleme yapılır. Son olarak üçüncü bölümde ise, Fatma Aliye Hanım'ın hayatı ve eserlerine değinilir ve bu eserler içerisinde tarih sırasına göre Refet, Udi ve Enin romanları üzerinde durularak Fatma Aliye Hanım'ın kadının eğitim, çalışma yaşamı, özel-kamusal alan ayrımı, aile-evlilik ve hukuk gibi konular içerisindeki konumu üzerine yaptığı değerlendirmeler liberal feminist teori ışığında yorumlanır. Anahtar Sözcükler: Osmanlı Dönemi, Fatma Aliye Hanım, toplumsal cinsiyet, liberal feminist teori, aile, toplum
Ütopyalarda kadın, feminist bir ütopya incelemesi: Charlotte P. Gilman: Kadınlar Ülkesi
Ütopyalar, mevcut sistemin toplumsal, siyasal ve ekonomik yapılanmalarında görülen eksiklik ve hatalara karşı bir eleştiri özelliği taşımaktadır. Bunun yanında ütopyalar, bu eksikliklerin ve hataların giderildiği, alternatif bir "daha iyi" toplum tasarımı ortaya koyarlar. Feminizm, ataerkil ideolojinin yaratmış olduğu cinsiyet eşitsizliği ve ayrımcılığa karşı bir mücadele şeklidir. Feminizmin hedefi cinsiyetçiliği, cinsiyetçi baskı ve sömürüyü ortadan kaldırmaktır. Feminist hareket, erkek egemen düzenle mücadele ederken farklı yöntemler ve araçlar kullanmış ve geliştirmiştir. Ütopyalar, feminist mücadelenin araçlarından biri olmuştur. Bu çalışma, geleneksel ütopyalarla feminist ütopyalar arasındaki farkları ortaya koyarak toplumsal cinsiyet eşitliği konusuna yaklaşım farklılıklarını açığa çıkarmayı hedeflemektedir. Geleneksel ütopyalar, eşit ve adil bir düzen tesis etmeyi hedefleseler de cinsiyetler arası ayrımı devam ettirdikleri için eşitlik iddialarında başarılı olamamıştır. Bu durum eşitlik mücadelesine kadınların dahil edilmediğini göstermektedir. Feminist ütopyalar ise, eşit ve adil bir dünyanın cinsiyet eşitliği sağlanmadan mümkün olamayacağını göstermiştir.
Boşanma sürecindeki kadınların sosyo-ekonomik özellikleri, sosyal destek ve umutsuzluk düzeyleri ile ilişkili faktörlerin tanımlanması
Bu çalışma boşanma sürecindeki kadınların sosyo-ekonomik özellikleri ve sosyal destek ile umutsuzluk düzeylerinin ilişkisini belirlemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Bu araştırmanın evrenini, 01.09.2016-30.04.2017 tarihleri arasında Manisa Adliyesi, Aile Mahkemelerinde boşanma davaları devam eden 828 kadın oluştururken, bu evren arasından basit seçkisiz örnekleme yöntemi ile belirlenen boşanma sürecindeki 242 kadın ise örneklemi oluşturmuştur. Bu doğrultuda araştırmanın bağımlı değişkeni boşanma sürecindeki kadınların umutsuzluk düzeyiyken, boşanma sürecindeki kadınların sosyo-ekonomik özellikleri ile algıladıkları sosyal destek düzeyi bağımsız değişken olarak ele alınmıştır. Bu çalışmada nicel araştırma yöntemi kapsamında, araştırma verileri sosyo-demografik anket formu, Beck Umutsuzluk Ölçeği ve Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği ile toplanmıştır. Verilerin analizinde Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA), İndependent Sample T Testi kullanılmıştır. Kadınların algılandıkları sosyal destek ile umutsuzluk düzeyi arasındaki ilişkinin analizi Pearson Korelasyon Tekniği ile yapılırken ileri analizinde Enter Metodu ve Regresyon Analizinden yararlanılmıştır. Araştırma bulgularında boşanma sürecindeki kadınların gelir seviyesi(t(239)=3,882, p< .05), 12 yaşına kadar yaşadıkları yerleşim yeri (t(197)= -2,897, p<.05) ve boşanma sürecinde bir arada yaşadıkları kişiler(t(240)=2,107, p<.05) ile umutsuzluk düzeyleri arasında anlamlı bir farklılaşma görülmüştür. Araştırma sonuçlarına göre boşanma sürecindeki kadınlara, özel kişilerin sağladığı sosyal desteğin artmasıyla umutsuzluk düzeyinin azaldığı saptanmıştır(β=.15, t(241)=2.19,p<.05). Sonuçlar kadınların umutsuzluklarını azaltabilmek için profesyonel desteğin yaygın hale getirilerek ulaşılabilir olması gerektiğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Boşanma, Kadın, Sosyal Destek, Umutsuzluk
Okul öncesi eğitime devam eden çocukların toplumsal cinsiyet algılarının resimlerle incelenmesi
Kadın veya erkek olduğumuz için toplumun bizden farklı beklentileri ve bize yükledikleri farklı roller vardır ve birçoğumuz bu cinsiyetçi kalıpları üzerimizde bir yük olarak görür ve baskı altında hissederiz. Çocukların cinsiyete özgü davranışlarının ebeveynlerinin çocuk yetiştirme tutumlarından etkilendiği; birçok anne ve babanın farkında olmayarak kız ve erkek çocuklarının cinsiyet rolüne uygun özellikler kazanmaları beklentisinde oldukları bilinmektedir. Bu beklentiler ebeveynlerin çocuğa karşı olan davranışlarını etkilemektedir. Dolayısıyla okul öncesi dönemdeki çocukların toplumsal cinsiyet algılarında ailenin rolünü belirlemek gelecek için çok önemlidir. Çünkü çocuğun sosyalleşmesinin başladığı ilk ocak aile ocağıdır.. Resim çizmek, çocukların tutum ve duygularının anlaşılmasında kullanılan maliyeti düşük ve eğlenceli bir yöntemdir. Kolay bir anlatım aracı olması nedeniyle sınırlı sözcük bilgisine sahip bir çocuk için, kendisiyle dış dünya arasında iletişimi sağlayan bir araçtır (Artut 2002; Matthews 2003; Skybo, Ryan-Wengwe ve Su 2007; Yavuzer 2007; Yolcu 2004). İnan (2006), yaptığı çalışmada çocukların duygu ve düşüncelerini ifade etmelerinde resmi bir araç olarak kullanılabildiklerini ve çocuğu anlamada çocuk bu resimlerin önemli bir yeri olduğunu belirtmiştir. İçinde yaşadığı sosyal çevrenin, çocuğun üzerindeki etkilerinin ve davranış problemlerinin belirlenebilmesinde resmin araç olarak kullanılabileceği düşünülerek araştırmamızda, şehrimizde okul öncesi eğitim kurumuna devam eden 6 yaş çocukların yaptıkları anne ve baba resimleri aracılığıyla toplumsal cinsiyet algısını ortaya çıkarmak ve toplumsal cinsiyet rollerini belirlemek, bu konuda teşhisler yapmak ve öneriler ortaya koymak amaçlanmıştır.
Mary Wollstonecraft'ta kadın hakları üzerine bir inceleme
Mary Wollstonecraft günümüzden 230 yıl öncesinde kadınların erkek egemen toplum düzeni tarafından bilinçli bir şekilde eğitimsiz bırakılmasını ve onların toplumsal alandan koparılarak eve hapsedilmesini kaleme alarak, yüksek sesle eleştiren ilk İngiliz feminist yazardır. Wollstonecraft kadınların eğitim sayesinde ufkunu genişleterek onlara uygun fiziksel ve zihinsel eğitim verildiğinde bu kör itaatten kurtulacaklarını savunmuştur. Wollstonecraft siyasi düşünce tarihinde büyük bir ses olmuş ve bu tezin yazılma amacını oluşturan kadın haklarının önemli bir parçası olarak gördüğü eğitim hakkının öneminden bahsetmiştir. 17. ve 18. yüzyıl filozoflarından Rousseau ve Locke'un erkeklere yönelik taraflı eğitim felsefelerini de inceleyerek; doğa, kadın ve erkeğe eşit davranırken sizler neden bu ayrımı yaratıyorsunuz diyerek onları eleştirmiştir. Wollstonecraft tüm çalışmalarında 'Özel olan siyasaldır.' görüşünü savunarak geleneksel aile ve cinsiyet rollerini sorgulamıştır. Kadınlara eşit eğitim fırsatları sağlandığında onlardan daha iyi eşler, yurttaşlar ve daha iyi anneler olabileceği sonucuna varmıştır.
Sevgi Soysal'ın romanlarında kent, mekân ve toplumsal cinsiyet
Sevgi Soysal, modern Türkçe literatürde feminist kanonu inşa eden metinleriyle otantik bir yazardır. Sevgi Soysal'ın romanlarına toplumsal cinsiyet, kent ve mekân bağlamında yaklaşıldığında romanların belirli temalar etrafında kurgulandıkları fark edilir. Tante Rosa (1968), kentli kadınların gündelik yaşamlarında yer edinen bir magazin dergisinden yola çıkarak popüler feminizm kavramı üzerine düşünmeyi önerir. Yürümek (1970), toplum tarafından sürekli gözetlenen cinsiyet kimliklerinin nasıl da kırılganlaştığını sorgulayan benzersiz bir bildungsromandır. Yenişehir'de Bir Öğle Vakti (1973), ensest gibi görmezden gelinen bir gerçekle yüzleştirir okurlarını. Şafak (1975) ise Türkçe edebiyat kanonunda otobiyografik unsurlar taşıyan, sürgünlük ve tutsaklık psikolojisine dair yazılmış en iyi romanlardan biridir. Bu çalışmada Sevgi Soysal'ın Tante Rosa (1968), Yürümek (1970), Yenişehir'de Bir Öğle Vakti (1973) ve Şafak (1975) romanlarındaki metinlerarası ilişkiler göz ardı edilmeden toplumsal cinsiyet ideolojisinin sembolik düzen ve kent mekânı bağlamında kurduğu iktidar ilişkisini deşifre eden yeni bir okuma yapılması amaçlanmaktadır. Bu güncel ve eleştirel okumanın bir diğer amacı da –hem doğdukları coğrafyadan hem de anne/dillerinden sürgün edilen ve sembolik düzeni ataerkil değerlerin hegemonyasından özgürleştirme uğraşında olan– Hélène Cixous, Luce Irigaray ve Julia Kristeva'nın anlam dünyasına Sevgi Soysal'ı yakınlaştırmaktır.
Televizyon dizilerinde toplumsal cinsiyet temsili örneği olarak "Öyle Bir Geçer Zaman ki" dizisinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada hedef, toplum tarafından kadın ve erkeğe biçilmiş olan rollerin en çok izlenen saatlerde yayında olan Türk dizilerindeki karakterler aracılığı ile nasıl temsil edildiğini, toplumsal cinsiyet rollerinin bu şekilde nasıl yeniden üretildiğini ve ataerkil toplumsal yapının özelliklerinin dizinin hikayesi ve karakterlerinde nasıl sunulduğunu ortaya koymaktır. Burada içeriğinde yer alan karakterler ve hikayesi aracılığı ile toplumsal cinsiyet kalıplarının yeniden üretilmesini sağlayan ve 2010-2013 yılları arasında Kanal D'de gösterimde olan "Öyle Bir Geçer Zaman Ki" dizisi örneklem olarak seçilmiştir. Bu dizi, nitel yöntem ile incelenerek dizide kadın ve erkek temsillerinin nasıl sunulduğuna ve dizilerdeki bu temsil sorununun karakterler ve hikâye üzerinden nasıl ortaya konulduğuna yer verilecektir.