
488
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Akut iskemik inme ile başvuran, orta serebral arter M2 ve/veya M3 segmentlerinde oklüzyonu bulunan hastalarda mekanik trombektomi etkinliğinin değerlendirilmesi
Akut iskemik inme, serebral arterlerin tıkanması sonucu gelişen, nörolojik fonksiyon kaybına yol açan ve acil müdahale gerektiren bir klinik tablodur. Mekanik trombektomi (MT), büyük damar tıkanıklıklarında kanıtlanmış etkinliği nedeniyle standart tedavi haline gelmiştir. Ancak, orta serebral arter (MCA) M2 ve M3 segment oklüzyonlarında trombektominin etkinliği halen tartışmalıdır. Bu çalışma, MCA M2/M3 segmentlerinde oklüzyonu bulunan ve mekanik trombektomi uygulanan hastalarda tedavinin etkinliğini, klinik sonuçlarını ve komplikasyonlarını değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Yöntem: Bu retrospektif çalışmada, Ocak 2021 - Aralık 2023 tarihleri arasında Harran Üniversitesi Hastanesi'ne akut iskemik inme tanısıyla başvuran, MCA M2/M3 segmentlerinde tıkanıklık tespit edilen ve mekanik trombektomi uygulanan hastalar incelendi. Hastaların demografik verileri, inme öncesi ve sonrası nörolojik durumları, trombektomi yöntemi, revaskülarizasyon başarısı ve fonksiyonel iyileşme oranları analiz edildi. Revaskülarizasyon başarısı Thrombolysis in Cerebral Infarction (TICI) skoru ile, fonksiyonel bağımsızlık oranları ise modifiye Rankin Skalası (mRS) ile değerlendirildi. Komplikasyonlar, işlem başarısızlığı ve mortalite oranları kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması 69.7±12.2 yıl olup, hastaların %46.9'u erkekti. Mekanik trombektomi uygulanan hastalarda başarılı revaskülarizasyon oranı %81.6 olarak saptandı. mRS skoruna göre doksan gün sonunda yeterli klinik başarı elde edilen hastaların oranı %71.4 olarak tespit edildi. Tüm hastalarda ASPECT skoru ortalaması 9.1±0.9, NIHSS skoru ortalaması 14.4±4.2 olarak hesaplandı. İşlem sonrası en sık karşılaşılan komplikasyonlar kanama, vasküler diseksiyon ve embolizasyon olarak kaydedildi. Trombektomi yapılan hastalar, literatürdeki benzer çalışmalarla karşılaştırılarak değerlendirildi. Sonuç: Bu çalışma, MCA M2/M3 segment oklüzyonu bulunan seçilmiş hastalarda mekanik trombektominin etkin bir tedavi seçeneği olabileceğini göstermektedir. Ancak, komplikasyon oranlarının yüksekliği ve optimal tedavi stratejilerinin belirlenmesi açısından geniş çaplı, prospektif çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. MCA'nın distal segmentlerine uygulanan trombektominin güvenilirliği ve klinik sonuçları daha kapsamlı araştırmalarla desteklenmelidir.
Alt extremite derin venöz trombozlarda medikal tedavi sonrası damarın açılma oranının elastografi değeri ile korelasyonu
Amaç: Bu çalışmamızda alt ekstremite, akut ve subakut evrede tespit edilen ve akım izlenmeyen derin venöz trombozlarda standart medikal tedavi sonrası damarın açılma oranının trombüsün elastografi değeri ile korelasyonunu amaçladık. Materyal-Metod: Bu çalışmaya aralık 2017 ve şubat 2019 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Dursun Odabaş Tıp Merkezi Radyoloji Ana Bilim Dalına başvuran Renkli Doppler US (RDUS) değerlendirmesinde alt ekstremitede akut ve subakut evrede (< 1 ay), akımın izlenmediği derin ven trombozu tanısı konmuş hastalar dahil edildi. Kronik DVT'si olan hastalar, akut ve subakut evrede olupta akımın izlendiği hastalar, medikal tedavinin verilemeyeceği aktif kanaması olan(gastrik/duedonal ülser,serebrovasküler kanama),son bir yıl içerisinde geçirilmiş hemorajik stroke öyküsü olan, gebe hastalar, kanama-pıhtılaşma profili bozukluğu olan ve hemofili hastalıkları olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Çalışmaya 75 sayıda hasta dahil edildi. İncelemelerde hastalara öncelikle alt ekstremite RDUS incelemesi yapıldı. RDUS incelemesinde, her iki ana iliak venden ayak seviyesine kadar alt ekstremite derin venöz sistemi DVT açısından değerlendirilerek, trombüs varlığı, varsa trombüs evresi ve anatomik lokalizasyonu raporlandı. Daha sonra alt ekstremitede derin venöz sistemde saptanan trombüsten, trombüsün en belirgin olduğu damardan ve en iyi izlendiği lokalizasyondan ARFI elastografi tekniği ile ölçümler yapıldı. Daha sonra hastalara standart medikal tedavi başlandı. Hastalara 1. ve 3. ay kontrollerde, tedavi öncesi tromboz saptanan segmentlerin uygulanan tedavilere yanıtlarının değerlendirilmesi için RDUS inceleme yapıldı. Rekanalizasyonun değerlendirilmesinde tromboze vendeki açıklık oranı tromboze ve kısmi-tam açık olacak şekilde iki grup olarak belirlendi. Bulgular: 1.ay kontrolde kısmi-tam açıklık saptanan grubun ortalama elasto değeri 1,77 m/sn ve standart sapma 0.49 olup minimum ve maksimum hız değerleri sırasıyla 1.09 m/sn ve 3.03 m/sn'ydi. Tromboze grubun ortalama elasto değeri ise 2.21 m/sn ve standart sapma 0.54 olup minimum ve maksimum hız değerleri sırasıyla 1.24 m/sn ve 3.36 m/sn'ydi. İki grup arasında yapılan independent T testine göre bulgular istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur(p<0.001) . 1.ay kontrolde ROC analizine göre eğrinin altında kalan alan %72.2 (%60-84) olarak bulundu. Kısmi-tam açılmanın izlendiği grup ile tromboze grubun shear dalga hızları için kesim değeri (cut-off): 1.85 m/sn alındığında, tanı testinin gerçek pozitif değeri (sensitivitesi): %71.4, spesifisitesi: %72.7'dir. 3.ay kontrolde kısmi-tam açıklık saptanan grubun ortalama elasto değeri 1,77 m/sn ve standart sapma 0.46 olup minimum ve maksimum hız değerleri sırasıyla 1.09 m/sn ve 3.03 m/sn'ydi. Tromboze grubun ortalama elasto değeri ise 2.52 m/sn ve standart sapma 0.48 olup minimum ve maksimum hız değerleri sırasıyla 1.74 m/sn ve 3.36 m/sn'ydi. İki grup arasında yapılan independent T testine göre bulgular istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.001) . 3.ay kontrolde ROC analizine göre eğrinin altında kalan alan %88 (%81-95) olarak bulundu. Kısmi-tam açılmanın izlendiği grup ile tromboze grubun shear dalga hızları için kesim değeri (cut-off): 2.23 m/sn alındığında, tanı testinin gerçek pozitif değeri (sensitivitesi): %80, spesifisitesi: %80'dir. Sonuç: ARFI elastografi tekniğini kullanarak yaptığımız çalışmada elastografi değeri yüksek olan yani daha sert izlenen trombüslerin medikal tedaviye yanıtının daha az olduğunu tespit ettik. Çünkü trombüsün normal fizyolojik süreci sebebiyle trombüs içerisinde zamanla kollojen liflerinin artmasına bağlı daha dayanıklı hale geldiğinden medikal tedavi ile çözülme ihtimali azalmaktadır. Böylece tanı anında elastografi değerleri yüksek olan trombüslerin medikal tedaviye yanıtının az olacağı ön görülebilir. Ayrıca elastografi değerleri yüksek olan trombüslerde medikal tedavi ile açılma oranı az olacağından alternatif tedavi yöntemleride düşünülebilir. Anahtar Kelimeler: Derin ven trombüsü, ARFI elastografi, ultrason , medikal tedavi
Diyabetik hasta grupları ile serebral MR perfüzyon arasındaki ilişki
Amaç: Diyabetik Hasta Grupları ile Serebral MR Perfüzyon Arasındaki İlişki incelemeyi amaçladık. Materyal-metot: 52 diyabetik hasta ve 39 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. Diyabetik hastalar proliferatif retinopati(PRP), non-proliferatif retinopati(NPRP), ve retinopati olmayan diyabet(RP olmayan DM) olarak üç gruba ayrıldı. Görüntülemeler 1.5T Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) cihazı kullanılarak gerçekleştirildi. T2* ağırlıklı eko planar görüntüleme sekansı ile DSC Perfüzyon ağırlıklı MR (PA-MR) ile görüntüler alındı. Görüntüleme sonucu kaydedilen veriler iş istasyonuna gönderildi (syngo-via, Siemens Medikal sistemler). Yazılım yardımı ile elde edilen ham veriler ile CBF haritaları elde edildi. Her iki serebral hemisferde gri cevherden region of interest (ROI) ile elde edilen veriler beyaz cevherden referans olarak seçilen bölgedeki ROI ile elde edilen veriye oranlandı. Çalışmamızdaki sürekli değişkenler için tanımlayıcı istatistikler, grup ortalamalarını karşılaştırmada ANOVA, farklı grupları belirlemede Duncan testi kullanılmıştır. Değişkenler arasındaki ilişki Pearson korelasyon katsayıları hesaplanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda diyabetik hasta grupları (PRP, NPRP ve RP olmayan DM ) arasında NPRP ve RP olmayan DM grubunda her iki serebral hemisferde bölgesel olarak rCBF değerleri diğer gruplara göre daha düşük olmakla beraber istatistik olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Diyabetik hastalar ile sağlıklı kontrol grupları arasında rCBF değerleri diyabetik hasta grubunda daha düşüktü. Bununla beraber her iki frontal lob anterior ve inferior, her iki singulat girus, her iki temporal lob medial, sağ oksipital lob ve her iki talamusta rCBF değerlerinde istatistik olarak anlamlı farklılık izlenmiştir. Sonuç: Sonuç olarak, bu çalışma T2DM'de diyabet grupları arasındaki serebral perfüzyonun bölgesel etkilerini incelemiştir. Diyabet grupları arasında bölgesel perfüzyon değerleri açısından anlamlı fark yoktu. Sağlıklı kontrol grubuna göre bölgesel hipoperfüzyon genel olarak incelenen tüm loblarda görüldü ve çoğunda istatistik olarak fark izlendi. Özellikle temporal lob medial (hipokampal) kesimde hipoperfüzyon belirgindi. Anahtar Kelimeler: Diyabetes Mellitus, Serebral Perfüzyon, Manyetik Rezonans Görüntüleme, Diyabetik Retinopati
Fazekaz skalasının MRG'de derin öğrenme metotlarını kullanarak otomatik sınıflandırılması
Bu çalışmada, özellikle kronik küçük damar hastalığı sonucu oluşan periventriküler beyaz cevher hiperintensitelerinin(BCH) yükünü belirten Fazekas skalasının MRG'de derin öğrenme tekniklerini kullanılarak sınıflandırılması amaçlanmıştır. Gereç Yöntem: Aralık 2023- Nisan 2024 tarihleri arasında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Dursun Odabaşı Tıp Merkezi Radyoloji Kliniği'nde beyin MRG çekilen ve aksiyel yağ baskılı FLAİR AG sekanslarda, görüntüleri normal olan ve BCH saptanan 18-96 yaş aralığındaki 590'ı erkek ve 676'sı kadın olmak üzere toplam 1266 hasta retrospektif olarak taranmıştır. Görüntüler Fazekas skalasına göre 4 sınıfa ayrıldı. Sınıflandırma için derin öğrenme modellerinden EfficientNet üzerinde özellik çıkarımı gerçekleştirip daha sonra SVM, KNN ve XGBoostClassifier sınıflandırıcıları ile CV ve LOOCV çaprazlama teknikleriyle sınıflandırıp performanslarını karşılaştırıldı Bulgular: EfficientNet üzerinde özellik çıkarımı gerçekleştirildi. Çıkarılan özellikler içerisinden 100 adet özellik seçimi PCA ile yapılmış ve başlangıçta 3 adet sınıflandırma algoritması üzerinde çalıştırılarak sonuçlar elde edilmiştir. En iyi sonuç yaklaşık %95 gibi yüksek bir oranla EfficientNet B1 modeli üzerinden elde edilen özelikler ile XGBoostClassifier sınıflandırıcıdan elde edildi. Ayrıca yine çıkarılan özelikler üzerinde CV ve LOOCV çaprazlama teknikleri kullanılarak 8 sınıflandırma algoritması ile yine performans testleri yapılmıştır. Bu performans testlerinde yine Efficient B1 modelinden elde edilen özellikler üzerinde %95 lik bir doğruluk oranı sağlanmıştır. Sonuç: Ciddi sağlık problemlerine neden olabilecek BCH'lerinin daha hızlı ve kolay tespit edilmesi için derin öğrenme mimarileriyle değerledirilmesi teşhis kolaylılığı sağlayarak radyoloji hekiminin iş yükünü önemli ölçüde azaltabilir.
Prostat malign lezyonlarının multiparametrik manyetik rezonans görüntüleme'de farmakokinetik analizi ve gleason skoru ile korelasyonu
Amaç: Çalışmamız prostat glandı malign lezyonlarını ayırt etmede farmakokinetik değerleri ölçmeyi ve sonuçların Gleason skoruyla ilişkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Mayıs 2021-Nisan 2024 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda yüksek PSA değerleri ve/veya şüpheli DRM bulguları sebebiyle multiparametrik prostat MRG (mpMRG) çekilen 813 hasta retrospektif olarak tarandı. Görüntüler PIRADS v2.1 kılavuzuna uygun olarak, hastaların yaş ve PSA(ng/ml) değeri bilinerek, biyopsi öncesinde birlikte değerlendirildi. Biyopsi ve/veya radikal prostatektomi yapılan ve Gleason skoru 6 ve üzeri olan 51 hasta listelendi. Çalışmaya uygun kriterleri sağlayan, yaşları 47-85 arasında olan 43 hasta çalışmaya dahil edildi. PI-RADS skoru, yaş, PSA, prostat volümü, PSA dansitesi ve lezyon uzunluğu kaydedildi. Görüntüler iş istasyonuna aktarılıp otomatik olarak lezyon volümü ve prostat volümü ölçüldü. Ayrıca lezyona ve aynı kesitteki sağlam dokuya ROI çizilerek farmakokinetik analiz yapıldı. Elde edilen tüm veriler istatistiksel olarak analiz edildi. Bulgular: GS≥8 olan hastalarda PSA, PSA-D ve lezyon uzunluğu GS<8 hastalara göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,05). Lezyonda ölçülen farmakokinetik parametreler (Ktrans, Kep, iAUC, Ve, chi2) lezyon dışında kalan sağlam dokuda ölçülen parametrelere göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,05). Sonuç: Bu çalışmada sunulan sonuçlar, prostat DKG'den elde edilen kantitatif ve semikantitatif parametreler için tümör ve normal prostat dokusundaki değerlerin standardizasyonuna katkıda bulunmaktadır. Gelecekteki çalışmalara katkı sağlamak için bu parametrelerin daha geniş hasta gruplarında, farklı cihazlar ve görüntüleme merkezleri arasında karşılaştırılması ve tekrarlanabilirliklerinin araştırılması prostat kanseri tanısını kolaylaştırmada faydalı olabilir
Klinik olarak anlamlı prostat kanserinin tanısında multiparametrik MRG'de ölçülen ADC oranlarının rolu ve Gleason skorları ile korelasyonu
Amaç: Bu çalışmanın amacı, prostat multiparametrik MRG (prostat mpMRG) ile elde edilen görünür difüzyon katsayısı (ADC) değerleri ve ADC oranlarının prostat glandındaki klinik olarak anlamlı kanserini (KOAK) ayırt etmedeki tanısal değerini araştırmak ve bu parametrelerin Gleason skorları ile olan ilişkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Ocak 2021 ile Ocak 2025 tarihleri arasında biyopsi öncesi prostat mpMRG yapılmış 188 hasta retrospektif olarak incelendi. Patolojik olarak GS ≥6 olan 62 hasta malign grup, benign özelliklerde veya normal doku tanısı olan 126 hasta benign grup olarak sınıflandırıldı. Tüm hastalara ait yaş, PSA, prostat volümü (PV), PSA dansitesi (PSAD) gibi klinik parametreler ile lezyon ve karşı zondan ölçülen ADC değerleri kayıt altına alındı. Malign grupta tümör bölgesi ADC (ADC-ML) ile aynı seviyedeki karşı zondaki normal alanın ADC (ADC-MN) oranı hesaplandı. Benign grupta ise şüpheli alanların ADC'si (ADC-BL) ile karşı zon normal alanın ADC'si (ADC-BN) oranlandı. Elde edilen veriler istatistiksel olarak analiz edildi. Bulgular: Malign lezyonların ADC ortalaması, benign dokuya göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha düşük bulundu (p<0,001). ROC analizine göre ADC değeri için belirlenen cut-off 994 ×10⁻⁶ s/mm² olup, bu eşikte duyarlılık %96,8, özgüllük %94,0 olarak hesaplandı (AUC=0,994). ADC oranı için en iyi eşik değer 0,57 olarak saptandı ve bu değerde hem duyarlılık hem de özgüllük %95,2 idi (AUC=0,985). Gleason skorları ile ADC değerleri ve oranları arasında anlamlı negatif korelasyon saptandı (p<0,001). Ayrıca Gleason skoru ≥7 olan hastalarda karşı normal doku ADC'sinde de düşüş gözlenmesi, ADC oranlarını etkileyebilecek "field cancerization" fenomenine işaret etmektedir. Sonuç: Prostat mpMRG'den elde edilen ADC değerleri ve oranları, prostat kanserinin tanısı ve agresifliğinin belirlenmesinde güvenilir ve tekrarlanabilir biyobelirteçlerdir. Bu çalışma, özellikle PI-RADS 2.1 sisteminde doğrudan tanımlanmayan ADC oranı kullanımının klinik fayda sağlayabileceğini göstermekte; bu parametrelerin, gelecekte farklı merkezlerde yapılacak geniş örneklemli çalışmalarla desteklenerek tanı sürecine entegrasyonu önerilmektedir.
Koroner BT anjiyografi ile ölçülen koroner arter kalsiyum skorunun epikardiyal yağlı doku ve perikoroner yağlı doku kalınlığı ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışmanın birincil amacı, koroner arter hastalığının (KAH) öngörücüsü olarak yaygın kullanılan koroner arter kalsiyum skoru (KAKS) ile, lokal düzeyde ateroskleroz progresyonunda ve plak stabilitesinde önemli rol oynayan epikardiyal yağlı doku (EYD) ile perikoroner yağlı doku (PKYD) kalınlığının ilişkisini değerlendirmek ve bu parametrelerin prognostik değerini vurgulamaktır. Gereç ve Yöntem: Retrospektif olarak 1032 bireyin koroner BT anjiyografi görüntüleri incelendi. PKYD ve EYD kalınlıkları ölçülerek KAKS ile ilişkileri korelasyon ve çok değişkenli regresyon analizleriyle değerlendirildi. Ayrıca yaş ve cinsiyetin etkisi analiz edildi. Bulgular: Hem PKYD hem de EYD kalınlıkları ile KAKS arasında anlamlı pozitif korelasyon bulundu (PKYD: r=0,461; EYD: r=0,375; p<0,001). Çoklu regresyon analizinde PKYD, yaş ve cinsiyetten bağımsız olarak KAKS'nin güçlü ve bağımsız bir belirleyicisi olarak öne çıktı (p<0,001). EYD ise bağımsız prediktör olarak anlamlı bulunmadı. Erkeklerde kalsiyum skoru ve kalsifikasyon prevalansı kadınlara göre anlamlı şekilde daha yüksekti (p<0,001). PKYD kalınlığındaki her 1 mm artış, kalsifikasyon görülme riskini yaklaşık %44 artırdı. Sonuç: PKYD kalınlığı, KAKS ile anlamlı ve bağımsız ilişkiye sahip olup, subklinik aterosklerozun non-invaziv ve güvenilir bir biyobelirteci olarak kullanılabilir. EYD kalınlığı ile pozitif korelasyon bulunsa da, PKYD kadar güçlü bir bağımsız öngörücü değildir. Non-invaziv kardiyak BT görüntüleme ile ölçülen bu yağ dokusu parametreleri, KAH risk değerlendirmesine önemli katkılar sağlayabilir.
Karaciğerin fokal lezyonlarının multiparametrik MRG ile değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı karaciğerin fokal lezyonlarının malign benign ayrımında manyetik rezonans elastografi (MRE) ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) T1-T2 haritalama yönteminin etkinliğini araştırmaktır. 01 Ocak 2018- 21 Şubat 2022 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Ana Bilim Dalında karaciğer MRG yapılan ve karaciğerde fokal lezyon saptanan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Lezyonlar benign ve malign olarak iki gruba ayrıldı. Çalışmaya 20 benign ve 50 malign lezyon olmak üzere toplam 70 solid lezyon dahil edildi. Kontrast öncesi ortalama T1 relaksasyon zamanı benign lezyonlarda 1474,90 ± 465,39 msn, malign lezyonlarda 1284,30 ± 351,95 msn, kontrast sonrası ortalama T1 relaksasyon zamanı benign lezyonlarda 629,57 ± 230,92 msn, malign lezyonlarda 750,20 ± 264,95 msn ölçülmüş olup benign ve malign lezyon grubu arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p= 0,110 ve 0,135). Kontrast geliştirme oranı (CER), T1 relaksayon zamanı düşüşü (T1D) ve T1 relaksasyon zamanı düşüşü yüzdesi (T1D%) benign lezyonda malign lezyonlarla karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı olarak yüksek bulundu (sırasıyla 2,71 ± 0,86 ve 1,79 ± 0,52, p= 0,002, 964,00 ± 379,58 ve 521,93 ± 290,60, p< 0,001, 59,37 ± 13,32 ve 39,79 ± 15,69, p<0,001). Ortalama T2 relaksasyon zamanı da benign lezyonlarda malign lezyonlarla karşılaştırıldığında istatiksel anlamlı olarak yüksek saptandı (82,50±23,29 msn ve 65,02 ± 15,38 msn, p= 0,005). MRE görüntülemede ortalama sertlik değerleri malign lezyonlarda benign lezyonlarla karşılaştırıldığında istatiksel anlamlı olarak yüksek bulundu (5,43±1,55 kPa ve 3,62±1,16 kPa, p= 0,004). Difüzyon ağırlıklı görüntülemede ADC haritalama değerleri malign lezyonlarda benign lezyonlarla karşılıştırıldığında istatistiksel anlamlı olarak yüksek izlendi (1688,17 ± 270,04 ve 1177,94 ± 443,25, p= 0,001). ROC analizinde malign lezyonları benign olanlardan ayırmada CER için 1,99 eşik değeri (AUC: 0,852, sensivite %78,6 ve spesifite %78,3), T1D değeri için 749,5 msn eşik değeri (AUC 0,817, %71,4 sensivite ve %78 spesifite), T1D% değeri için %49,71 eşik değeri (AUC 0,831, %78,6 sensivite ve %73,2 spesifite) saptanmıştır. Ayrıca ortalama T2 relaksasyon zamanı değeri için 74 msn eşik değeri (AUC 0,705, %65 sensivite ve %76,6 spesifite), ortalama sertlik değeri için 3,74 kPa eşik değeri (AUC 0,848, %85 sensivite ve %75 spesifite) ve ADC haritalama değeri için 1,45 eşik değeri (AUC 0,854, % 75 sensivite ve % 74,3 spesifite) saptanmıştır. T1- T2 haritalama ve MRE görüntüleme yöntemleri karaciğerin solid fokal lezyonlarının malign benign ayrımında non-invaziv alternatif araç olarak kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Karaciğerin fokal lezyonları, malign
Multiparametrik prostat manyetik rezonans görüntülemenin uzun dönem takip sonuçları ve negatif prediktif değerinin belirlenmesi
Multiparametrik prostat MRG (mp-MRG), prostat tümörlerinin erken tanısında, tedavi öncesi evrelemede ve tedaviye yanıt takibinde sıklıkla kullanılan etkin bir görüntüleme yöntemidir. Bu çalışmadaki amaçlarımız, PI-RADS v2 üzerinden mp-MRG'nin tanısal performansını incelemek, farklı klinik alt gruplarda tetkiğin negatif prediktif değerini (NPD) hesaplamak, çeşitli modellerle mevcut tanısal performansı geliştirmeye çalışmak, PI-RADS v2'nin prognostik önemini ortaya koymak, düşük PI-RADS skor grubundaki (PI-RADS≤3) hastaların "uzun dönem takip sonuçlarını" değerlendirmek ve bulgularımızla hasta yönetimine katkı sağlamaktır. Çalışmamızda Hacettepe Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda prostat kanseri (PKa) şüphesiyle mp-MRG incelemesi yapılan 2456 erişkin hastanın klinik, biyokimyasal, radyolojik ve histopatolojik verileri retrospektif olarak toplanmış ve genel veri seti oluşturulmuştur. Çalışmanın ilk kısmında genel veri setinden histopatolojik incelemesi olan vakalar (810 hasta ve 826 biyopsi) filtrelenerek mp-MRG'nin ve PI-RADS v2'nin tanısal ve prognostik performansı değerlendirilmiş, alt grup analizleri yapılmış ve makine öğrenmesinin tanısal performansa katkısı incelenmiştir. İkinci kısımda ise, genel veri setinden ilk PI-RADS skoru≤3 olan ve yeterli klinik izlemi bulunan hastalar (PI-RADS 1-2 grubunda 385 hasta, PI-RADS 3 grubunda 478 hasta) seçilmiş, kanser tanısız izlem süreleri ve olasılıkları hesaplanmıştır. Çalışmamıza göre, histopatolojik inceleme sonucu ISUP≥2 olan vakalar klinik anlamlı prostat kanseri (ka-PKa) kabul edildiğinde ve PI-RADS v2 üzerinden değerlendirme yapıldığında, mp-MRG'nin NPD'si %92,8-95,5 aralığındayken, pozitif prediktif değeri (PPD) %33,2-44,8 arasında değişmektedir. Mp-MRG yüksek duyarlılığa (%90,8-98,4) sahiptir ama özgüllüğü (%14,6-51,6) düşüktür. PI-RADS 1-2, PI-RADS 3, PI-RADS 4 ve PI-RADS 5 vakalarda ka-PKa tespit oranları sırasıyla %4,6, %8,1, %36,4 ve %60,6'dır. PI-RADS skorları yükseldikçe kötü prognozlu kanser olasılığı da artmaktadır. PI-RADS 1-2, PI-RADS 3, PI-RADS 4 ve PI-RADS 5 vakalarda kötü prognozlu kanser olasılıkları sırasıyla %6,8, %9,9, %31,5 ve %65,6 olarak bulunmuştur. PI-RADS 3 vakalarda, "mp-MRG öncesi negatif biyopsi varlığı" ve "düşük PSA dansitesi (mPSAD<0,15 ng/mL2)" tanısal ve prognostik olarak koruyucu iki temel değişkendir. Alt grup analizlerinde, PI-RADS 3 vakalardaki bu iki alt grupta hem ka-PKa hem de kötü prognozlu PKa olasılığı %5'ten düşüktür ve bu alt gruplar PI-RADS 1-2 grubuyla benzerlik göstermektedir. Makine öğrenmesi algoritmaları ka-PKa olasılığının öngörülmesinde umut vadetmektedir. Çalışmamızda makine öğrenmesi yöntemleriyle oluşturulan hibrit model %88,2 NPD ve %91,1 PPD ile tüm vakaların yaklaşık %90'ını doğru sınıflandırmıştır. PI-RADS 1-2 grubunda 1, 3 ve 5 yıllık ka-PKa tanısız sağkalım olasılıkları sırasıyla %99,1, %96,5 ve %93,8 iken; PI-RADS 3 grubunda 1, 3 ve 5 yıllık ka-PKa tanısız sağkalım olasılıkları sırasıyla %94,9, %90,9 ve %89,1 olarak bulunmuştur. mPSAD her iki alt grup için de ka-PKa tanısız izlem olasılığına anlamlı etki etmekteyken, ilk mp-MRG öncesi negatif biyopsi varlığının sadece PI-RADS 3 grubunun ka-PKa tanısız izlem olasılığına anlamlı etkisi bulunmuştur. Sonuç olarak, mp-MRG negatif prediktif değeri ve duyarlılığı yüksek bir tetkiktir. Pozitif prediktif değeri ve özgüllüğü ise düşüktür. Makine öğrenmesi ile mp-MRG'nin hali hazırda yüksek olan NPD'si büyük ölçüde korunurken, PPD'si ve özgüllüğü kayda değer şekilde yükseltilebilir. "PI-RADS 1-2 grubunda", "mPSAD<0,15 ng/mL2 olan PI-RADS 3 vakalarda" ve " mp-MRG öncesi negatif biyopsisi olan PI-RADS 3 vakalarda" ka-PKa ve kötü prognozlu PKa olasılıkları düşük olduğu için biyopsi ertelenerek klinik takip yapılabilir. Üstelik klinik takip yapıldığında dahi, bu hasta gruplarında beklenen ka-PKa tanısız izlem olasılığı kayda değer ölçüde yüksektir. Her üç grupta da 3 yıllık ka-PKa tanısız izlem olasılığı %94'ün üstündedir.
Korpus kallozum impingement sendromunda radyolojik bulgular
Amaç: Çalışmamızın temel hedefi, korpus kallozum impingement sendromu gelişen ve gelişmeyen obstrüktif hidrosefali hastalarının şant öncesi ve sonrası MR incelemelerinin ayrıntılı olarak değerlendirip kantitatif analizler yaparak bu antitenin daha iyi anlaşılmasına ve tanı konmasına katkıda bulunmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa-Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Radyoloji anabilim dalı, Nöroradyoloji bilim dalı arşivinde bulunan görüntülerin ve medikal arşiv kayıtlarının retrospektif olarak incelenmesi ile korpus kallozum impingement tanısı alan 52 hasta ve kontrol grubu olarak benzer öyküye sahip ancak korpus kallozum impingement sendromu gelişmeyen 30 hasta dahil edilmiştir. İmpingement tanısı olan olguların MR incelemeleri değerlendirilerek tanımlayıcı bir çalışma yapılmıştır ve bunlardan şant öncesi MR incelemesi bulunan 30 tanesi ile kontrol grubu çeşitli parametreler açısından karşılaştırılarak gruplar arası farklılıkları araştırılmıştır. Bulgular: Çalışma gruplarına göre radyolojik veriler incelendiğinde tedavi öncesi bifrontal çap (BFÇ) uzunluğu, Evans indeksi, sağ ve sol lateral ventrikül yüksekliği, korpus kallozum yüksekliği, kallozal sulkus değerleri hasta grubunda daha yüksek bulunurken, korpus kallozumun her bir segmentinin falksa uzaklıkları ve ortalama falks mesafesi daha düşük bulunmuştur. Ayrıca hastalık kestirimi amacıyla tedavi öncesi bifrontal çap ve Evans indeksi değerleri için isatistiksel olarak anlamlı bir eşik değer bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamız sonucunda korpus kallozumda uzun süreli hidrosefali sonrası gelişen sinyal değişikliklerinin muhtemel sebebinin falks basısı olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca hastalık morfolojik olarak sınıflandırılıp ayrıntılı olarak tanımlanıp yanlış tanıların ve gereksiz girişimlerin önüne geçilmeye çalışılmıştır. Anahtar kelimeler: Korpus kallozum impingement sendromu, Hidrosefali, Manyetik rezonans görüntüleme
Pediatrik yaş grubunda galen veni dışı intrakranial arteriovenöz malformasyon(AVM) ve arteriovenöz fistüllerin(AVF) değerlendirilmesi
PEDİATRİK YAŞ GRUBUNDA GALEN VENİ DIŞI İNTRAKRANİAL ARTERİOVENÖZ MALFORMASYONLAR (AVM) VE ARTERİOVENÖZ FİSTÜLLERİN (AVF) DEĞERLENDİRMESİ Amaç: Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nörogirişimsel Radyoloji Bölümü'ne 20 yaş altı AVM ve AVF ile başvuran hastaların klinik, radyolojik, tedavi yöntemi ve sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Radyoloji Anabilim Dalı, Nöroradyoloji Bilim Dalın'nda 01.01.2005-01.01.2024 arasında 20 yaş altı popülasyonda AVM ve AVF hastlarının işlem öncesi ve sonrası görüntüleri (BT, BTA, MR, MRA, DSA) retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: 1080 hastanın DSA'sı değerlendirilmiş olup, bunlar içerisinde 20 yaş ve altı 93 (%8,6) AVM, 30(%2,7) AVF hastası tespit edilmiştir. AVM hastalarının 46'sı erkek, 47 si kadındır. AVM hastalarında ortalama tanı yaşı 14 olarak tespit edilmiştir. AVF hastlarının 17' si erkek 13'ü kadın hasta olarak izlendi. AVF hastalarının 12' si (%40) Pial- AVF, 11'i (%36,7) Dural-AVF, 7'si (%23,3) KKF olarak tespit edilmiştir. AVF hastalarında ortalama tanı yaşı 9,9 olarak izlenmiştir. 29 AVM ve 26 AVF hastasına kliniğimizce embolizasyon tedavisi yapılmıştır. Tedavi edilen AVM hastalarının 3'ünde işlem sonrası kanama, 4 hastada iskemi ve 9 hastada 1. yıl kontrolünde rezidü doluş tespit edilmiştir. 4 AVF hastasında 1. yıl kontrolünde rezidü doluş izlenmiştir. Sonuç: Hemodinamik yükü yüksek olan AVM'lerde klinik olarak intrakranial hipertansiyon, motor defisit ve epilepsi daha sık izlenmiştir, ayrıca bu hastalarda Spetzler Martin Skoru ve Embocure Skoru daha yüksek tespit edilmiştir. Steal fenomeni posterior fossa ve kortikal yerleşimli AVM'lerde daha sık izlenmedir. Posterior fossa yerleşimli SSA tarafından beslenen AVM'ler klasifikasyonda daha yüksek grade sahip olup tedavisi daha zor vasküler patolojilerdir. ECA dallarınca beslenen AVM lerde tedavi sonrası kontrol görüntülemelerinde rezidü/nüks dolum daha sık izlenmektedir. Dural AVF hastalarında embolizasyon tedavisi sonrası nüks/rezidü doluş daha sık izlenmektedir. Anahtar Kelime: AVM,AVF,KKF, Embolizasyon Tedavisi, SSA
Periorbital hiperpigmentasyona yönelik karboksiterapi tedavisinin radyolojik sonuçları
Amaç: POH'a yönelik karboksiterapide izlenmesi muhtemel mikrovaskülerite artışı, ekstrasellüler matriks ve kollajen depozisyonu ve doku viskoelastikiyetindeki artışın radyolojik olarak değerlendirilmesi, radyolojik değişikler ile klinik sonuçlar arasında ilişki ve radyolojik-klinik korelasyona göre ileride hasta seçimi ve tedavi başarısının prediksiyonu konuları değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi, Dermatoloji ABD- Kozmetoloji Ünitesine başvuran 18 yaş üstü, Fitzpatrick cilt tipi I-V ve orta-şiddetli infraorbital koyu halkalara sahip 78 (76 kadın, 2 erkek) hasta çalışmaya dâhil edilmiştir. Her hastaya 7 hafta, haftada 1 seans, steril CO2 manuel, basınç kontrollü şekilde üst ve alt göz kapaklarına 2 tur enjekte edilmiştir. Her iki gözaltı kapağına karboksiterapi öncesi, tedavi sonrası 1. ay ve karboksiterapi sonrası 6. ay dermatoklinik ve radyolojik değerlendirmeler (epidermis-dermis kalınlığı ve SWE elastografisi, muskulus orbikülaris okuli kalınlığı ve cSMI vasküler indeks yüzdesi, SOOF doku SWE elastografisi (KPa) gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Tedavi sonrası 1 ve 6.ay alt göz kapağı epidermis-dermis kalınlığı, orbikularis okuli pars pretarsalis kalınlığı, orbikularis okuli pars pretarsalis SMI Ratio (%) değeri, SOOF SWE elastografi değeri istatiksel olarak anlamlı artış göstermiştir. 50 yaş altında muskulus orbikülaris okuli SMI yüzdesi ve SOOF elastografisi, günlük uyku süresi 7-9 saat olanlarda muskulus orbikülaris okuli SMI yüzdesi, vasküler tip pigmentasyonlu olgularda epidermis-dermis kalınlığı daha belirgin artmıştır. Sonuç: Karboksiterapi tedavisinin kollajen akumülasyonu, mikrovaskülarite artışı, myosit proliferasyonu etkisi ve viskoelastikiyeti artırıcı etkileri radyolojik olarak gösterilmiştir. 1. Ay'a göre karboksiterapi sonrası 6. ay radyolojik-klinik değişikliklerin devamı tarif edilen etkilerin uzun dönemli olduğunu düşündürmektedir.
Prolaktinoma tanılı hastaların beyin 3 boyutlu yüksek rezolüsyonlu T1 ağırlıklı görüntülerden elde edilen hacim ve morfometrik parametreler ile değerlendirilmesi ve yapısal değişikliklerin nörokognitif testler ile ilişkisinin incelenmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, prolaktinoma tanılı hastaların beyin korteks yüzey morfometrik özelliklerini değerlendirmek ve sağlıklı kontroller ile karşılaştırarak bu hastalığın beyin kortikal yapısı üzerinde oluşturduğu etkileri ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı Endokrinoloji polikliniğinde takip ve tedavi edilen 45 prolaktinoma tanılı hasta ile 51 sağlıklı kontrol birey çalışmamıza dahil edilmiştir. Çalışmaya gruplar arasında yaş ve cinsiyet açısından benzer özellik gösteren katılımcılar dahil edilmiştir. Beyin korteks yüzey morfometrik özellikleri ROI analizi ve verteks-wise analiz modeli kullanılarak değerlendirilmiştir. Kortikal kalınlık, sulkal derinlik, fraktal boyutsallık ve girifikasyon gibi yüzeyel kortikal morfometri parametreleri prolaktinoma tanılı hastalar ve sağlıklı kontroller arasında karşılaştırılmıştır. Bulgular: Prolaktinoma tanılı hastalarda sağ lingual girus, sağ cuneus, sağ parahippokampal girus, sağ entorhinal girus, sağ lateral orbitofrontal korteks, sağ insula, sol cuneus, sol insula ve sol entorhinal girus'un kortikal kalınlıklarında sağlıklı kontrollere göre istatiksel olarak anlamlı azalmalar tespit edilmiştir. Ayrıca, prolaktinoma tanılı hastalarda sağ insula ve sol pars orbitalis'in sulkal derinliklerinde ve sağ supramarginal girus'un girifikasyon indeksinde sağlıklı kontrollere kıyasla anlamlı düzeyde azalma saptanmıştır. Verteks-wise analiz modeli, altı kortikal kümenin (sol insular korteks, sağ lateral oksipital girus, sağ lateral ve medial orbitofrontal korteks, sağ insular korteks ve sağ superior temporal girus) kortikal kalınlıklarında anlamlı azalmalar ortaya koymuştur. Sonuç: Prolaktinoma tanılı hastalarda özellikle insulada hem kortikal kalınlıkta hem de sulkal derinlikte sağlıklı kontrollere göre istatiksel olarak anlamlı azalma mevcuttur. Ayrıca, sulkal derinlik ile kabergolin dozu arasında ve kortikal kalınlık ile harf akıcılık test skorları arasında pozitif bir korelasyon saptanmıştır. Bu sonuçların mevcut literatüre önemli katkılar sağlayacağı düşünülmektedir
Makine öğrenmesi yöntemleri ile epikardiyal yağ doku yapısal özellikleri ve koroner arter hastalığı arasındaki ilişkinin araştırılması
Amaç: Çalışmamızın amacı; koroner arter kalsiyum skorlama protokülüne ait kontrastsız bilgisayarlı tomografi (BT) görüntüleri üzerinden epikardiyal yağ dokunun (EYD) segmente edilerek yapısal özelliklerinin çıkarılması ve bu özelliklerin total kalsiyum skoru (TKS) ve kardiyovasküler risk faktörleri ile birlikte makine öğrenmesi yöntemleri kullanılarak; koroner arter hastalığının (KAH) ciddiyetini öngörmedeki değerinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Ocak 2021 – Mayıs 2025 tarihleri arasında KAH şüphesiyle koroner BTA tetkiki yapılan toplam 417 hastaya ait görüntüler retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmada, kalsiyum skorlama protokolüne ait kontrastsız BT görüntüleri kullanıldı ve bu görüntüler üzerinden EYD manuel yöntemle segmente edildi. Segmentasyon verilerinden elde edilen yapısal özellikler, hastalara ait TKS ve kardiyovasküler risk faktörleri ile birleştirilerek analiz edildi. Bu veriler kullanılarak hem derin öğrenme algoritmaları (tek kipli ve çok kipli modeller) hem de klasik makine öğrenmesi yöntemleri ile tahmin modelleri oluşturuldu. Oluşturulan modellerin tanısal performansları, duyarlılık, özgüllük, doğruluk, F1 skoru ve ROC eğrisi altında kalan alan (AUC) gibi standart metrikler kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: UNet3D mimarisine sahip derin öğrenme modelleri çalışmanın birincil sonlanım noktası olan CAD-RADS ≥ 3 olguları öngörmede yüksek performans göstermiştir. En yüksek performans çok kipli modelde elde edilmiş olup segmentasyon verilerine kardiyovasküler risk faktörleri ve TKS verilerinin eklenmesi model başarısına önemli katkıda bulunmuştur. Sonuç: Çalışmamız, EYD'ye ait yapısal özelliklerin, TKS ve temel kardiyovasküler risk faktörleriyle entegre edilmesiyle, KAH şiddetini öngörmede yapay zeka temelli modellerin etkili bir şekilde kullanılabileceğini göstermiştir.
Meme kanseri tanılı olgularda pre-operatif meme manyetik rezonans görüntüleme(MRG)'de kontralateral memede saptanan insidental lezyonların değerlendirilmesi
AMAÇLAR Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanserdir; yoğun meme parankimine sahip hastalarda mamografinin(MG) duyarlılığı azalır ve ultrasonografinin(US) de belirli sınırlılıkları vardır. Bu çalışmanın temel amacı, yeni tanı meme kanserli olgularda preoperatif manyetik rezonans görüntüleme(MRG)nin kontralateral memede insidental lezyon saptamaya katkısını ortaya koymak ve bununla beraber bu görüntüleme bulgularının, hasta demografik verilerinin malignite ile ilişkisini araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM Tek merkezli, etik onaylı (2025/334) bu retrospektif çalışmada Ocak 2010– Temmuz 2025 arası biyopsi ile tanı almış olgular tarandı; Ocak 2020–Temmuz 2025 döneminde preoperatif meme MRG yapılanlar incelendi. Dışlama ölçütleri sonrası MRG'de kontralateral insidental lezyon saptanan 124 hasta analiz edildi. Ultrasonografi, mamografi ve 1.5T dinamik kontrastlı MRG standart protokollerle uygulandı. Hastaların radyolojik ve histopatolojik özellikleri kaydedildi. BULGULAR Bulgularımızda kontralateral insidental lezyonların %76,4'ü benign, %23,6'sı malign saptandı; Malignite, MRG'de düzgün olmayan/irregüler kontur, heterojen kontrastlanma, Tip-III kinetik eğri, DWI kısıtlanması ve T1/T2 hipointens ile ilişkiliydi; mamografide mikrokalsifikasyon, distorsiyon, retraksiyon daha sık görüldü. MRG için karşı memede ek kanser saptama oranı %0,53(13/2461) ölçüldü. ≥40 yaş grubunda MG/US'da seçilebilirlik daha yüksekti; bu grupta ER ve PR oranları daha yüksek, HER2 daha düşük bulundu. SONUÇ Per-operatif MR, malignite ayrımında değerlidir; tip III patern, difüzyon kısıtlaması ve heterojen kontrastlanma en belirgin parametrelerdir; çok boyutlu (morfoloji+kinetik+difüzyon) değerlendirme gereksiz biyopsileri azaltırken erken tanıya olanak sağlar.
Pediatrik yaş grubunda intrakranial anevrizmaların tanısal özellikleri, tedavisi ve tedavi sonuçları
Amaç: Pediatrik intrakranial anevrizmalar nadir görülür ve anevrizma özellikleri ve klinik seyir açısından yetişkin anevrizmalardan farklıdır. Bu çalışmanın amacı, merkezimizde endovasküler yöntemler ile tedavi edilmiş pediatrik anevrizmaların anevrizma özellikleri, tedavi yaklaşımları ve tedavi sonuçlarını retrospektif değerlendirmek ve bu nadir durumun daha iyi anlaşılarak tedavi ve takip stratejilerinin oluşturulmasına katkı sağlamaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 2004-2024 tarihleri arasında merkezimize başvurmuş, 18 yaş altı intrakranial anevrizma tanısı almış ve endovasküler yöntemlerle tedavi edilmiş 35 hasta dahil edilmiştir. Tüm vakaların klinik özellikleri, tedavi öncesi ve sonrası radyolojik ve nörolojik durumları ve takip sonuçları değerlendirilmiştir. Bulgular: Toplamda 35 hasta değerlendirilmiş olup hastaların %54'ü erkek, %46'sı kızdır. En sık dissekan anevrizma saptanmıştır (%51.4). Anevrizmaların %73'ü anterior dolaşımda ve en sık olarak ICA ve MCA yerleşimlidir. Tedavi yöntemlerinde en sık koil embolizasyon, parent arter oklüzyonu ile anevrizma embolizasyonu ve akım yönlendirici stent tercih edilmiştir. Ortalama takip süresi 4.7 yıl olup anevrizmaların %83.3'ünde tam oklüzyon saptanmıştır. Hastaların %96.8'inde takipte Modifiye Rankin skoru olumlu sonuçlanmıştır. Sonuç: Pediatrik intrakranial anevrizmalar nadirdir ve erişkinlere kıyasla daha kompleks olma eğilimindedir. Bununla birlikte, çocukluk çağı anevrizmaları yetişkinlere kıyasla daha iyi prognoza sahiptir. Tedavide endovasküler yöntemler güvenli kabul edilmekte ve uygun vakalarda tercih edilmektedir. Bu grup anevrizmaların tedavisi her vaka özelinde multidisipliner bir ekip tarafından kararlaştırılmalı ve gerçekleştirilmelidir. Anahtar Kelimeler: Endovasküler anevrizma tedavisi, intrakranial anevrizma, pediatrik yaş grubu
Küçük hücre dışı akciğer kanseri olgularında mediastinal lenf nodu metastazlarını saptamada makine öğrenmesi yöntemlerine dayalı yapısal analiz
Amaç: Çalışmamız küçük hücre dışı akciğer kanseri (KHDAK) hastalarında medastinal Lenf Nodu Metastazını (LNM) preoperatif tahminini hedefleyen retrospektif, tek merkezli bir araştırma olarak tasarlanmıştır. Çalışmanın birincil amacı, kontrastlı toraks bilgisayarlı tomografi (BT) görüntülerinden elde edilen radyomik özellikler ile Pozitron Emisyon Tomografi (PET-BT) ve klinik parametreleri birleştirerek makine öğrenmesi modellerinin LNM'nı saptamadaki rolünü araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2020- Aralık 2024 tarihleri arasında primer KHDAK tanısı alan, hastanemizde kontrastlı toraks BT çekimi olan ve mediastinoskopi ile lenf nodu örneklemesi yapılan 155 hastaya ait görüntülemeler incelendi. 97 hastaya ait toplam 156 lenf nodu manuel olarak segmente edildi. Segmente edilen her lenf nodu bağımsız bir birim olarak ele alındı. Segmentasyon verilerine lenf nodu kısa çapı, maksimum standart tutulum değeri (SUV-max) ve klinik bilgiler eklenerek makine öğrenmesine dayalı yapısal analiz ve modellemeler oluşturuldu. Bu modellerin sensitivite, spesifite, negatif prediktif değerleri (NPV) ve eğri altında kalan alan (AUC) sonuçları değerlendirildi. Bulgular: Oluşturduğumuz modeller arasında radiomik özelliklerine ek olarak lenf nodu kısa aksı, SUV-max ve klinik veriler eklendiğinde modellerin performansı artmıştır. Radiomik ve 13 klinik veri (lenf nodu SUV-max, lenf nodu kısa aks, yaş, sigara ..) ile birleştirilmiş güncel bir teknik olan Stacking ensemble modeli (AUC: 0.894, Sensitivity: %94.1, NPV: %96) klinik karar desteği için yüksek potansiyel taşımakta ve mediastinal LNM'nı saptamada en yüksek performansı ortaya koymaktadır. Sonuç: Bu çalışma, KHDAK hastalarında mediastinal LNM'nı preoperatif tahmininde radyomik ve klinik bilgilerin entegre edilmesiyle yüksek doğrulukla mümkün olduğunu göstermiştir. Anahtar Kelimeler: KHDAK, mediastinal lenf nodu metastazı, stacking ensemble öğrenme, makine öğrenmesi
Statin tedavisinin aterosklerotik plak yükü ve yüksek riskli plak özelliklerine olan etkisinin koroner BT anjiografi ile araştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı; statin tedavisinin, koroner bilgisayarlı tomografi anjiyografi (BTA) ile kantitatif olarak değerlendirilen aterosklerotik plak hacmi, plak yükü, perikoroner yağ atenüasyon indeksi (PKYAİ) ve yüksek riskli plak (YRP) özellikleri üzerindeki etkisini ardışık BTA incelemeleri ile araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Ocak 2020 – Eylül 2025 arasında en az iki koroner BTA incelemesi bulunan, aralarında ≥12 ay olan, klinik izlem verileri mevcut erişkin hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Hastalar izlemde statin alanlar ve almayanlar olarak iki gruba ayrıldı. Koroner arter kalsiyum skoru (KAKS), lezyon boyutları, darlık derecesi, CAD-RADS skoru, YRP özellikleri, total plak hacmi (TPH), plak yükü (PY), kompozisyonel alt bileşenler ve damar bazlı yüzdesel plak hacmi (%PH) hesaplandı. Plak komşuluğundaki PKYAİ ölçüldü. Bulgular: Toplam 79 hasta (%80 erkek, yaş 53,1 ± 9,7) ve 246 plak analiz edildi. CAD-RADS skorlarında belirgin fark izlenmedi. Statin alan grupta düşük yoğunluklu plak, pozitif yeniden şekillenme, noktasal kalsifikasyon gibi YRP özelliklerinde; TPH, total PY, fibro-yağlı ve düşük yoğunluklu komponentlerde ve %PH'de anlamlı regresyon görüldü. Buna karşın kalsifik ve fibröz yük ile KAKS'ta progresyon saptandı. PKYAİ değerleri statin alan grupta anlamlı şekilde azaldı. Çok değişkenli analizler, değişikliklerin statin kullanımından bağımsız şekilde korunduğunu gösterdi. Sonuç: Statin tedavisi ile aterosklerotik sürecin yavaşladığı, plak yükünün ve inflamatuar aktivitenin azaldığı, plak kompozisyonunun daha stabil fenotipe yöneldiği ardışık koroner BTA ile gösterilebilmiştir. Bu bulgular, statin tedavisine biyolojik yanıtın non-invaziv takibinde koroner BTA'nın klinik değeri açısından önem taşımaktadır. Anahtar Kelimeler: Koroner BTA, statin, plak yükü, yüksek riskli plak, PKYAİ, kantitatif plak analizi
İdiyopatik granülomatöz mastit ve inflamatuvar meme kanserinin manyetik rezonans görüntüleme (MRG) bulgularının değerlendirilmesi
Amaç: İdiyopatik granülomatöz mastit (İGM) memenin etiyolojisi net bilinmeyen, nadir görülen benign bir hastalığı olup, inflamatuvar meme karsinomu (İMK) başta olmak üzere meme karsinomları ile karışabilmektedir. Bu çalışmada, manyetik rezonans görüntüleme (MRG) kullanarak inflamatuvar meme karsinomu ve idiyopatik granülomatöz mastiti ayırt etmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Hacettepe Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda Ocak 2014 ve Nisan 2020 tarihleri arasında meme MRG çekilmiş olan 1249 hastanın Hacettepe Üniversitesi elektronik hasta dosyalarından MRG raporları ve fizik muayene bulguları retrospektif olarak değerlendirildi. Bu hastalardan klinik olarak inflamatuvar bulguların (ciltte kalınlaşma, ödem, kızarıklık) eşlik ettiği hastaların patoloji raporları değerlendiririldi. İnflamatuvar lezyonlar patoloji sonuçlarına göre benign inflamatuvar (granülomatöz mastit) ve malign inflamatuvar (inflamatuvar meme kanseri) lezyonlar olarak ayrıldı. Tüm bu değerlendirmeler sonucunda patolojik olarak doğrulanmış 20 İGM ve 18 İMK olgusu belirlendi. Olgular kliniklerine göre ve MRG'de morfolojik özelliklerine, dinamik eğri paterlerine, difüzyon görüntüleme özelliklerine, T2 ağırlıklı sinyal intensite oranlarına (T2A-SİO) (lezyon/çevre fibroglanduler doku), lenfadenopati varlığı, multifokal lezyon varlığına göre değerlendirildi. Kategorik değişkenler açısından grup karşılaştırmaları süreklilik düzeltmeli Ki kare testi veya Fisher kesin Ki kare testi ile yapıldı. Bulgular: İGM olan olgular daha genç yaşta idi. Her iki grupta da lezyon boyutları, lezyon şekil ve çevre özellikleri bakımından anlamlı farklılık izlenmedi. Aksiller lenfodenopati varlığı daha çok malign lezyonlarda izlenmekte idi. Benign ve malign inflamatuvar lezyonların ADC değerlerinde anlamlı farklılık saptanmadı (p=0.163). Tip 1 ve tip 2 dinamik eğri paternlerinin daha çok benign inflamatuvar, tip 3 eğri paterninin ise malign inflamatuvar lezyonlarda izlendiği anlaşıldı. İGM için ölçülen T2A-SİO'nın İMK için ölçülen orandan anlamlı derecede büyük olduğu anlaşıldı (p<0.001). İGM ve İMK hastaları için ortalama T2A-SİO ± standart sapma sırasıyla 1.41 ± 0.38 ve 0.61 ± 0.18 olarak hesaplandı. Optimal cut-off değeri Youden indeksine göre belirlenmiş olup, T2A-SİO için en iyi cut off değeri 0.9'dur. T2A-SİO için eğri altındaki alan (area under the curve=AUC) 0.985 hesaplanmış olup, T2A-SİO için duyarlılık ve özgüllüğün sırasıyla %100 ve %95 olduğu anlaşıldı. Sonuç: Benign ve malign inflamatuvar meme lezyonlarının ayrımı klinik olarak benzer özellik göstermelerinden dolayı çok zor olabilmektedir. Difüzyon ağırlıklı görüntüler ve morfolojik özellikler meme MRG'de bu ikisinin ayrımında fayda sağlamaz iken, dinamik eğri ve T2A-SİO yardımcı olabilmektedir. T2A-SİO 'nın 1'den büyük olması, tip 1 ve tip 2 dinamik eğri paterni lezyonun benign olduğuna işaret etmekte olup, ayırıcı tanısı oldukça zor olabilen inflamasyon ile ortaya çıkan meme hastalıklarında bu bulguların kullanılması radyoloğa yardımcı olabilir. Diğer taraftan, biyopsi yapılırken de İGM'den şüphelenilmesi, hastalarda granulomatöz mastite neden olabilen tüberküloz için de mikrobiyolojiye parça gönderilmesine olanak tanır. Anahtar Kelimeler: idiyopatik granülomatöz mastit (İGM), inflamatuvar meme karsinomu (İMK), manyetik rezonans görüntüleme (MRG)
Oxaliplatin bazlı kemoterapi tedavisi sonrası gelişmiş sinüzoidal obstrüksiyon sendromu bulgularının multiparametrik manyetik rezonans görüntüleme ile değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, oxaliplatin bazlı kemoterapi tedavisi sonrası hepatik sinüzoidal obstrüksiyon sendromu (SOS) gelişen hastaların manyetik rezonans elastografi (MRE) ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) T1-T2 haritalama yöntemi kullanarak, karaciğer dokusundaki sertlik dereceleri ve T1-T2 relaksasyon sürelerindeki değişimleri değerlendirmek, ayrıca hepatobiliyer faz ve kontrast öncesi karaciğer MRG görüntülerini kullanarak parankim fonksiyon bozukluğunun derecesini kantitatif olarak göstermektir. Gereç ve Yöntem: 01 Ocak 2018- 01 Şubat 2020 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Ana Bilim Dalı MRG Ünitesinde karaciğer MRG ve MRE yapılan ve bir GİS kanseri nedeniyle oksaliplatin alan hastalar incelendi. SOS varlığı saptanan hastalarla, oksaliplatin alıp SOS bulguları olmayan kontrol grubu olgular retrospektif olarak değerlendirildi. 18 hastada SOS varlığı MRG ile saptandı. 8 hastada ise SOS bulgusu saptanmadı. Ayrıca bu tarih aralığında bilinen herhangi bir hastalığı olmayan ve tamamen normal MRG ve MRE bulgularına sahip 16 olgu mevcuttu. Toplam 42 olgu (K/E 19/23) çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, görüntüleme bulguları ve laboratuvar değerleri kaydedildi. Bu hastaların MRE ile birlikte elde olunmuş karaciğer doku haritalama (T1 ve T2 mapping) görüntüleri ve hepatospesifik kontrast ajanla yapılan karaciğer MRG tetkikleri değerlendirildi. Hepatobiliyer faz ve prekontrast T1 ağırlıklı görüntüler kullanılarak karaciğer fonksiyonu hakkında bilgi veren parankim sinyal intensite değişiklikleri hesaplandı. SOS grubu içerisinde hepatobiliyer fazdaki retiküler hipointensitelerin miktarına ve lob baskınlığına göre hastalar sınıflandırıldı. Retiküler hipointensiteler karaciğer parankiminin %20'den azında mevcut ise hafif, %20-%50 arasında ise orta, %50'den fazla ise ileri kategorisine alındı. Laboratuvar ve görüntüleme bulguları hastalık şiddetine göre karşılaştırıldı. Bulgular: SOS hasta grubunda ortalama karaciğer sertlik değeri 3,14 ± 0,44 kPa, kontrol grubunda 2,6 ± 0,67 kPa olarak ölçüldü (P=0,036). Ayrıca sağ lob ortalama sertlik değerleri de SOS grubunda 3,32 ± 0,54 kPa, kontrol grubunda 2,7 ± 0,7 kPa olarak ölçüldü (P=0,023). Sol lob sertliği açısından iki grup arasında fark saptanmadı. Ortalama düzeltilmiş T1 relaksasyon zamanı SOS grubunda 1181.8 ± 151,4 msn, kontrol grubunda 1024,4 ± 156,5 msn olarak ölçüldü (P=0,032). Ortalama T2 relaksasyon zamanı SOS grubunda 50,29 ± 3,6 msn, kontrol grubunda 44 ± 3,9 msn idi (P=0,001). Sağ ve sol lob sinyal intensite oranları SOS grubunda sırasıyla 2,66 ± 0,64 ve 2,84 ± 0,51 iken kontrol grubunda 3,43 ± 0,7 ve 3,4 ± 0,7 olarak hesaplandı (P=0,012 P=0,037). Oksaliplatin tedavisi alan ancak SOS bulgusu olmayan hastalar ile normal olguların karşılaştırılmasında; karaciğer her iki lobunda ve tüm karaciğerde ortalama parankim sertlik değerleri, oksaliplatin alan grupta normal olgulara göre daha yüksek bulundu (P<0,05). Ancak T1-T2 relaksasyon süresi ve parankim sinyal intensitesi açısından bu iki grup arasında fark saptanmadı. Hepatobiliyer fazda SOS şiddetine göre sınıflandırılan hastalardan 3'ü hafif olarak derecelendirildi, 10'u orta, 5'i ileri kategorisine alındı. SOS dağılımına göre sağ lob baskın olan 9 hasta, sol lob baskın olan 2 hasta, sağ-sol lob baskınlığı eşit olan 7 hasta olduğu saptandı. SOS hasta grubu içerisinde hafif SOS bulgularına sahip olan hastalarda parankim sertliği ortalama 2,8 ± 0,22 kPa iken, orta ve ileri SOS bulgularına sahip olanlarda sırasıyla 3 ± 0,33 kPa ve 3,65 ± 0,28 kPa olarak ölçüldü (P=0,002). T1 ve T2 relaksasyon süreleri de SOS şiddeti arttıkça uzamasına karşın istatistiksel anlamlı değere ulaşmadı. Sonuç: Hepatik SOS olan hastalarda; MRE ile saptanan karaciğer parankim sertliğinde artış mevcut olup, sertlik değerleri SOS şiddeti ile iyi bir korelasyon göstermektedir. Doku haritalama yöntemi ile elde edilen T1 ve T2 relaksasyon süreleri, SOS tanısında faydalı olmakla birlikte SOS şiddetini belirlemede yetersiz bulunmuştur. Oksaliplatin alan hastalarda SOS bulguları gelişmese dahi karaciğer sertliği artış göstermektedir. Ancak bu artış SOS gelişen hastalardaki kadar olmamaktadır. Parankim sinyal intensite oranları bu hasta grubunda karaciğer fonksiyon bozukluğu hakkında kantitatif olarak fikir vermektedir. Özellikle kontrast verilemeyen hastalarda MRE, SOS tanısında ve SOS şiddetini belirlemede etkin olup bu hastaların takibinde faydalı olabilir. Anahtar Kelimeler: Sinüzoidal obstrüksiyon sendromu, MR elastografi, T1-T2 haritalama.
Benign ve malign kas-iskelet sistemi tümörlerinin ayrımında monoeksponansiyel difüzyon ağırlıklı görüntüleme, intravoxel incoherentmotion ve difüzyon kurtozis modellerinin kullanıldığı multiparametrik yaklaşım
Arslan Sarıkaya S, Benign ve malign kas-iskelet sistemi tümörlerinin ayrımında monoeksponansiyel difüzyon ağırlıklı görüntüleme, intravoxel incoherent motion ve difüzyon kurtozis modellerinin kullanıldığı multiparametrik yaklaşım, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Radyoloji Anabilim Dalı, Uzmanlık Tezi, Ankara, 2021. Bu çalışmada benign ve malign kas-iskelet sistemi tümörlerinin ayrımında monoeksponansiyel DAG, IVIM ve DK yöntemlerinin birlikte kullanıldığı multiparametrik yöntemin etkinliği araştırılmıştır. Prospektif olarak, Ağustos 2019-Kasım 2020 tarihleri arasında kemik ve yumuşak doku tümörü olan 50 olgu (ortalama yaş 32.80, yaş aralığı: 5-82 yaş) çalışmaya dahil edilmiştir. Toplam 28 olguda malign (13 kadın, 15 erkek, ortalama yaş: 30.36, yaş aralığı: 5-70 yaş), toplam 22 olguda benign (12 kadın, 10 erkek, ortalama yaş: 35.90, yaş aralığı: 7-82 yaş) kas-iskelet sistemi tümörü (kemik tümörleri benign/malign: 8/19, yumuşak doku tümörleri benign/malign: 14/9) saptanmıştır. Tüm olgularda DAG (ADC), IVIM (D, D* ve f) ve DK (D ve K) parametrelerinin volümetrik ve minimum değerlerinin malign ve benign tümör ayrımındaki rolü değerlendirilmiştir. Bu parametreler non-miksoid non-kondroid (benign/malign: 12/20) ve miksoid ve kondroid tümörler (benign/malign: 10/8) için ayrıca değerlendirilmiştir. Tüm tümörler birlikte değerlendirildiğinde malign ve benign tümörlerin D*vol, Kvol, Kmin, ADCmin ve DIVIM-min değerlerinin istatistiksel anlamlı fark gösterdiği (P sırasıyla; 0.045, 0.002, 0.001, 0.026 ve 0.015), malign tümörlerde D*vol, Kvol ve Kmin değerlerinin daha yüksek; ADCmin ve DIVIM-min değerlerinin daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Tüm tümörlerde malign ve benign ayrımında en yüksek hassasiyeti %75 ile D*vol değeri, en yüksek tanısal performansı Kmin değeri (EAA: 0.760) göstermiştir. Non-miksoid non-kondroid tümörler ayrı değerlendirildiğinde malign ve benign tümörlerin D*vol, Kvol, Kmin, ADCmin, DIVIM-min ve Dkurtozis-min değerlerinin istatistiksel anlamlı fark gösterdiği (P sırasıyla; 0.013, 0.035, 0.002, 0.005, 0.002 ve 0.025), malign tümörlerde D*vol, Kvol ve Kmin değerlerinin daha yüksek; ADCmin, DIVIM-min ve Dkurtozis-min değerlerinin daha düşük olduğu saptanmıştır. Non-miksoid non-kondroid tümör alt grubunda malign ve benign tümör ayrımında en yüksek hassasiyeti %95 ile D*vol ve DIVIM-min değerleri, en yüksek tanısal performansı ise Kmin değeri (EAA: 0.825) göstermiştir. ROC analizinde tüm tümörler ve non-miksoid non-kondroid tümör grubunda malign ve benign tümör ayrımında istatistiksel anlamlı farklılık gösteren D*vol, Kvol, Kmin, ADCmin, DIVIM-min ve Dkurtozis-min kesim değerleri sırasıyla 7.07/7.033x10-3 mm2/sn, 0.725/0.719, 0.931/0.793, 1.027/1.027x10-3 mm2/sn, 0.999/0.999x10-3 mm2/sn, 1.132/1.132x10-3 mm2/sn bulunmuştur. Miksoid ve kondroid tümörlerde benign ve malign tümörlerin DAG, IVIM ve DK parametrelerinin volümetrik ve minimum değerleri arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır. Malign ve benign tümörlerin ayrılmasında DAG, IVIM ve DK yöntemlerinin tek başına tanısal performansları arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır (P>0.05). Tüm tümörler için malign ve benign ayrımında en yüksek tanısal performansı gösteren Kmin değeri ile bu değerden daha yüksek tanısal performans gösteren üç model (1.model: Kmin+DIVIM-min, EAA: 0.783; 2.model: Kmin+ADCmin, EAA: 0.801; 3.model: Kmin+ADCmin+DIVIM-min, EAA: 0.801) karşılaştırıldığında, EAA değerleri arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmamıştır (P>0.05). Anahtar Kelimeler: Kas-iskelet sistemi tümörleri; Difüzyon ağırlıklı görüntüleme; 'Intravoxel incoherent motion'; Difüzyon kurtozis; Multiparametrik
Endometrioma tedavisinde alkol ile skleroterapi sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada amacımız endometrioma tedavisinde alkol ile skleroterapinin etkinliğini ve güvenilirliğini araştırmaktır. Gereç-Yöntem: 01 Ocak 2015-15 Mart 2021 tarihleri arasında Hacettepe Üniversitesi Radyoloji Anabilim Dalı Non-vasküler Girişimsel Radyoloji Ünitesi'nde ovaryan endometrioması transabdominal veya transvajinal giriş ile iğne veya kateter aracılığıyla alkol ile skleroterapi yöntemi uygulanarak tedavi edilmiş 55 hastanın (ortalama yaş 30, yaş aralığı 15-40) işlem öncesi, işlem ve işlem sonrası takip bulguları retrospektif olarak değerlendirilmiştir. İşlem sonrası takip bilgilerine ulaşılan 51 hasta (68 kist) çalışmaya dahil edilmiştir. Tedavi sonrası teknik ve klinik başarı oranları, kistlerin maksimum boyutları ve hacimlerindeki, hastaların ağrı şikayetlerindeki, serum CA-125 ve serum AMH seviyelerindeki azalma oranları, komplikasyonlar, hastanede kalış süreleri, takip süreleri ve rekürrens oranları değerlendirilmiştir. Tedavide kullanılan 2 farklı giriş yolu ve 2 farklı tekniğin klinik başarı oranları karşılaştırılmıştır. Esas şikayeti ağrı (n=40) ve infertilite (n=11) olan hastaların tedavi sonuçları ayrı ayrı değerlendirilmiştir. Ayrıca, derin infiltratif endometriozis varlığının, tedavi edilen kistlerin bir veya her iki overde yerleşiminin, aynı hasta grubunda boyutu nedeniyle tedavi edilmeden izlenen kist varlığının tedavi sonuçlarına etkisi değerlendirilmiştir. Bulgular: Teknik başarı oranı %100 olarak saptanmıştır. Minör komplikasyon izlenmemiştir. Tek majör komplikasyon (%2) 1 hastada izlenen kavite enfeksiyonu idi. Hastanede ortalama kalış süresi 0.7 (SS, ± 0.4) gün olarak saptanmıştır. Ortalama takip süresi 14.5 (SS, ±11.0; minimum 1.0 ay; maksimum 55.0 ay) ay idi. Bir hastanın iki kistine (%3) rekürrens nedeniyle ikinci seans alkol ile skleroterapi yapılmıştır ve klinik başarı oranı %100 olarak saptanmıştır. Tedavi edilen tüm hastalarda kistlerin maksimum boyutları ve hacimlerinde, ağrı şikayetlerinde, serum CA-125 seviyelerinde anlamlı azalma izlenmiştir (p<0.05). Ovaryan rezervin güvenilir bir belirteci olan serum AMH seviyelerinde ise istatiksel anlamlı düşüş izlenmemiştir (p>0.05) ve ortalama serum AMH seviyelerinde tedavi öncesine göre artış saptanmıştır. İnfertilite şikayeti ile tedavi edilen hastalarda (n=11) gebelik oranı %54, ağrı şikayeti ile tedavi edilen, infertilite sorunu olmayan ve gebelik isteği bulunan hastalarda (n=2) ise bu oran %100 olarak saptanmıştır. Tedaviden önceki serum AMH seviyelerinin tedavi sonuçlarını etkilemediği (p>0.05) ve alkol ile skleroterapi öncesi hasta seçiminde serum AMH seviyesi için bir alt sınır olmadığı ortaya konmuştur. İğne aracılığıyla tedavi tekniğinde rekürrens oranı %6 (n=2) iken kateter aracılığıyla tedavi tekniğinde rekürrens saptanmamıştır. Kateter tekniği, transabdominal giriş yolu ve transabdominal kateter aracılığıyla tedavi edilen kistlerde tedavi sonrası daha belirgin küçülme izlenmiş olup (p<0.05) bunun sadece uygulanan tedavi tekniği ile değil, bu hasta grublarında izlenen tedavi öncesi büyük kist boyutları (p<0.05) ile de ilişkili olabileceği düşünülmüştür. Tedavi öncesi kistlerin hacimlerinin büyük olmasının tedavi sonrasında kistlerin maksimum boyut ve hacimlerinde daha belirgin azalma ile ilişkili olduğu gösterilmiştir (p<0.05). Ayrıca, tedavi edilen kistlerin boyutlarından bağımsız bir şekilde ovaryan rezervin korunduğu, serum AMH seviyelerinde düşüş olmadığı (p>0.05) saptanmıştır. Tedavi sonrasında kistlerin maksimum boyutları ve hacimlerindeki azalma oranlarının derin infiltratif endometriozisi olan hasta grubunda daha az olduğu gösterilmiştir (p<0.05). Derin infiltratif endometriozis varlığının ağrıdaki azalma derecesini etkilemediği izlenmiştir (p>0.05). Ayrıca, derin infiltratif endometriozis varlığının alkol ile skleroterapi sonrasında ovaryan rezervde azalma ile ilişkili olmadığı (p>0.05) saptanmıştır. Aynı hasta grubunda boyutu nedeniyle tedavi edilmeden izlenen kist varlığının ovaryan rezerv üzerinde negatif etkisinin olabileceği saptanmıştır (p<0.05). Kistlerin hacimlerindeki azalmanın tek overdeki kisti tedavi edilen hasta grubunda her iki overdeki kisti tedavi edilen hasta grubuna göre daha belirgin (p<0.05) olduğu saptanmıştır. Her iki overdeki endometriomanın alkol ile skleroterapisinin tek overdeki endometrioma tedavisine göre ovaryan rezervde azalmaya neden olmadığı gösterilmiştir (p>0.05). Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre, alkol ile skleroterapi endometrioma tedavisinde yüksek klinik başarı oranı, düşük komplikasyon oranı, düşük rekürrens oranı ve kısa hastanede kalış süresi ile ovaryan rezervi koruyan etkin ve başarılı bir tedavi yöntemidir. Anahtar Kelimeler: Endometriozis; Ovaryan endometrioma; Alkol ile skleroterapi; İnfertilite; Ovaryan rezerv
Serebral arterlerin segmental dolikoektatik displazi'sinde radyolojik bulgular: Retrospektif bir çalışma
GİRİŞ VE AMAÇ: Serebral arterlerin segmental dolikoektatik displazileri nörogörüntülemede karşımıza çok nadir de olsa çıkmaktadır. Bu konu ile ilgili hem yerli hem yabancı literatürde yayın oldukça azdır. Bu nedenle çalışmamızda özellikle konjenital, gelişimsel olan bu anomali ve varyasyonlara ilgi çekmek, değişik modalite radyolojik bulgularını tanımak, klinik semptom, sendrom ile olası ilişkisini saptamak ve hastaları takip ve tedavi seçeneklerini değerlendirmeyi amacladık. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışma retrospektif olarak tasarlanmış olup 2007-2018 tarihleri arasında kliniğimize başvuran, herhangi bir nedenle nörogörüntüleme yapılan hastaların serebral anjiyografik görüntüleri değerlendirildi. Konjenital tipte serebral arter segmental dolikoektatik displazisi olan 19 hasta tanımlandı. Tanımlanan bu hastalar sistemde olan diğer görüntüleri ile beraber tekrar gözden geçirildi ve segmental dolikoektatik arter displazilerin morfolojik dağılımı, eşlik eden mural kalsifikasyon, luminal genişleme, daralma, bu zeminde anevrizma oluşumu ve beyin parankim bulgularının varlığına bakıldı. Retrospektif, hastaların hastane bilgi sisteminde semptomları, aldığı tanıları irdelendi. BULGULAR: Olguların yaş ortalaması 31.8±5.3 yıl olduğu görüldü. Çalışmamızda kadın olguların daha fazla etkilendiği dikkat çekti (erkek/kadın oranı= 6:13). Tüm olgularda ortak klinik semptom baş ağrısı iken sadece bir olguda ilave olarak amorozis fugaks tipinde iskemik öykü mevcut idi. Hiç bir olguda subaraknoid kanama veya infarkt saptanmadı. Dolikoektatik arterial segmentlerde 19 olgunun 17'sinde cidar kalfikasyonu, 10'unda anevrizma, 7'inde luminal darlıklar saptandı. Uzun dönem takip edilen olgularda belirgin progresyon izlenmedi. SONUÇ: Konjenital tip serebral intrakranial dolikoektazi baş ağrısı ayırıcı tanısında yer alabilir. Genelde benign klinik seyirli olsa da zeminde izlenen çeşitli mural patolojilerden dolayı düzenli radyolojik takip gereklidir. ANAHTAR KELİMELER: İntrakranial dolikoektazi; segmental duyarlılık; anjiyografi
Dual enerji kontrastlı mamografi: Teknik, endikasyonlar ve manyetik rezonans görüntüleme/mamografi ile kıyaslama
AMAÇ Histopatolojik tanıyı referans kabul ederek meme kanseri açısından kuşkulu bulgulara sahip 40 hastanın dual enerji kontrastlı mamografi (CEDM), kontrastlı manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ve dijital mamografi (MG) görüntülerini değerlendirip bu üç görüntüleme yönteminin tanısal performansını kıyaslamak. GEREÇ VE YÖNTEM Klinik, ultrasonografik veya mamografik değerlendirmede malignite açısından kuşkulu bulguları olan 40 hastaya ait Mart-Ağustos 2018 tarihleri arasındaki görüntüler retrospektif olarak incelendi. Tüm hastalar yeni tanılı olup toplamda 62 lezyon kaydedildi. CEDM, MRG ve MG'nin sensitivite, spesifite, pozitif prediktif değer (PPV), negatif prediktif değer (NPV) ve doğruluk değerleri hesaplanıp kıyaslandı. İstatistik çalışmasında malign ve malignite açısından yüksek riskli prekürsör lezyonlar pozitif kabul edilirken benign lezyonlar negatif olarak kabul edildi. Histopatolojik tanı ise referans kabul edildi. Lezyonların en geniş boyutu ölçülüp kaydedildi ve Spearman's Rho testi ile sonuçların korelasyonu değerlendirildi. Çalışmamızın etik kurul onayı ve işlem öncesi tüm hastalardan alınmış aydınlatılmış yazılı onam formu mevcuttur. BULGULAR Toplam 40 hastaya ait 62 malignite açısından kuşkulu lezyon saptandı. 62 malignite kuşkulu lezyondan 55 tanesi(88.7%) MRG , 48 tanesi(77.4%) CEDM ve 42 tanesi(67.7%) MG ile saptanabilmiştir. Toplam 62 lezyonun 41 tanesi malign(66.1%) , 21 tanesi benign(33.9%) histopatoloji sonucuna sahiptir. 41 malign lezyondan 24 tanesi(58.5%) İnvaziv duktal karsinom tanısı almıştır. 21 adet benign lezyondan 10 tanesinde(47.6%) fibrokistik değişiklikler saptanmıştır. CEDM ve MRG sensitivite değerleri %100 olarak hesaplandı. MG'nin sensitivitesi ise %80 olarak hesaplandı ve CEDM ile MRG, MG'den istatitiksel olarak anlamlı üstünlüğe sahiptir. Spesifite değerleri sırasıyla CEDM %66, MRG %33, MG %57 olarak hesaplandı. CEDM'nin spesifite değeri daha yüksek ancak tanı yöntemleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmedi. CEDM tetkikinin pozitif prediktif değeri %85 olup MRG(%74) ve MG(78.6%)'den üstün bulundu ancak istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmedi. Doğruluk (accuracy) oranları sırasıyla CEDM %88, MRG %77, MG%72 olarak hesaplandı ve yine CEDM üstün olmakla birlikte diğer iki test ile arasında anlamlı farklılık gözlenmedi. Negatif prediktif değer CEDM ve MRG için %100 olup MG'den (%60) istatistiksel olarak üstündür. Yalancı pozitiflik oranı en yüksek tetkik 66%(14 lezyon) ile MRG olup MG'de bu oran 42%(9 lezyon) CEDM'de ise 33%(7 lezyon) olarak hesaplandı. Yalancı negatiflik oranı en yüksek tanı yöntemi 24% ile MG olup 8 malign lezyonu saptayamamıştır. SONUÇ CEDM tetkiki MRG ile benzer şekilde lezyon morfolojik özellikleri ve perfüzyon karakteristikleri hakkında bilgi veren güncel bir tanı yöntemidir. CEDM tetkiki MRG ile kıyaslandığında benzer sensitivite oranlarına ve daha yüksek PPV'ye sahiptir. Maliyet ve hız konusunda MRG'ye belirgin üstünlükleri olup daha uygun maliyete sahiptir. CEDM rutin tanısal görüntülemeye entegre edilmesi ve MRG'nin kontraendike olduğu durumlarda kullanılabilir. Yüksek riskli olgularda yıllık MRG+MG kombinasyonunun yerine alternatif bir tarama yöntemi olarak kullanılması tartışılabilir.
Aktif sakroiliit tanısında STIR ve postkontrast MRG bulgularının retrospektif karşılaştırılması
AKTİF SAKROİLİİT TANISINDA STIR VE POSTKONTRAST MRG BULGULARININ RETROSPEKTİF KARŞILAŞTIRILMASI AMAÇ: Aktif sakroiliit bulgularını saptamada STIR sekansının başarısının değerlendirilmesi ve altın standart kontrastlı yağ baskılı T1 sekansı ile karşılaştırılması GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamıza 202 aktif sakroiliit tanılı olgu dahil edildi. Olgularda aktif sakroiliit bulguları(kemik iliği ödemi, sinovit, kapsulit ve entezit) önce STIR sekansında değerlendirildi daha sonra kontrast sonrası yağ baskılamalı T1 görüntülerle karşılaştırılarak STIR sekansının başarısı değerlendirildi. BULGULAR: Olguların hepsinde STIR sekansında kemik iliği ödemi(KİÖ) saptanan alanlarda kontrastlı görüntülerde parlaklaşma izlendi. Yedi (%3.4) hastada T1 kontrastlı görüntülerde ek odak saptandı. Sinovit toplam 20(%9.9) olguda saptandı, 1(%0.5) olguda STIR sekansında görüldü. Kapsulit total 14 (%6.9) olguda saptandı, 11(%5.4) olguda STIR sekansta görüldü. Entezit 1 (%0.5) olguda izlendi ve sadece kontrastlı T1 görüntülerde değerlendirildi. Kemik iliği ödemi, kapsulit için istatiksel olarak anlamlı fark bulunurken (p <0.05), sinovit ve entezit için anlamlı fark bulunmadı. SONUÇ: Aktif sakroiliitin pozitif MRG bulgusu olan kemik iliği ödemi saptamada STIR sekansının başarısı yüksek olup altın standart kontrastlı T1 görüntülerle %100 uyumluluk izlenmektedir. Kapsulit, entezit ve sinovit bulguları kemik iliği bulgusuna eşlikçi bulgu olarak izlenmekte ve tek başına tanısal değer oluşturmamaktadır. Anahtar kelimeler: Sakroiliit; mrg; STIR; kontrastlı mrg.
Yüksek dereceli glial tümörlerde psödoprogresyon ve gerçek tümör progresyonunun ayrımında radyomik ve makine öğrenmesi
İntrakranial neoplazilerin tedavi cevabının değerlendirilmesi hastanın prognozu ve tedavi yönetimi açısından önemlidir. Amacımız radyolojik doku analizi ('texture' analizi veya radyomik) ve makine öğrenmesi algoritmaları kullanarak psödoprogresyon ve gerçek tümör progresyonu ayrımını yapmak, texture analizi (radyolojik doku analizi) ile insan gözünün ayırt edemediği farklılıkları ortaya koymaktır. Histopatolojik tanısı mevcut 12 psödoprogresyon ve 38 tane gerçek progresyon hastası çalışmaya dahil edildi. Prekontrast ve postkontrast T1A, T2A, FLAIR, ADC, CBV, CBF, K2, MTT haritaları kullanıldı. Makine öğrenmesi algritmaları için segmentasyonlar manuel olarak ücretsiz ITK-SNAP versiyon 3.6 yazılımı kullanılarak kıdemli (asistanlığının son yılına girmiş) radyoloji asistanı tarafından yapıldı. Solid kontrastlanan tümör alanı, solid kontrastlanmayan tümör alanı, nekroz, ödem, kist, kanama alanları manuel olarak çizilerek segmente edildi. Radyolojik doku özellikleri ('texture features') birinci ve ikinci derece istatistik yöntemleri ile oluşturuldu. İstatistik analizler için Students t-test ve ROC eğrileri, tek yönlü ANOVA ve post-hoc Bonferroni kullanıldı. Makine öğrenmesi yöntemlerinden RF ('Random Forest') kullanıldı. Veri setinin % 70'i eğitim için kullanılırken %30'u test için ayrılmıştı. 1. ve 2. visitler için nodüler tarzda kontrastlanma elimizdeki vaka serisinde daha çok psödoprogresyon hastalarında izlendi (1. Visit OR: 0.14, 2.visit OR: 0.19). CBV ve CBF değerlerinin düşük olması psödoprogresyon lehine idi (OR: 0.09, p<0.01). Kontrastlanan alan boyutunda bir önceki tetkike kıyasla %25'ten fazla artış izlenmesi psödoprogresyon lehine idi (OR:0.1, p<0.03). FLAIR hiperintens alan hacminde %50 ve daha fazla artış psödoprogresyon lehine idi (OR:0.2, p<0.04). Diğer belirteçler ile hasta grupları arasında istatistiksel anlamlı korelasyon saptanmadı. Birinci vizit için hiçbir radyolog perfüzyon ve konvansiyonel sekansları kullanarak psödoprogresyon ve gerçek progresyon gruplarını istatistiksel anlamlı olarak ayırmayı başaramazken, RF klasifikasyon modeli %70 doğrulukla yalnızca konvansiyonel sekansları kullanarak grupları klasifiye etmeyi başardı. Üçüncü visit için radyologların grupları ayırmadaki tahmin başarıları %72 ve %62 iken aynı visit için RF klasifikasyon modeli %81 doğruluk ile grupları klasifiye etmeyi başardı. Radyolojik imajların daha iyi analiz edilmesi radyologlar ile makine algoritmalarının bir araya gelmesi ile mümkün olacaktır.
Kronik miyeloproliferatif hastalıklarda transvers dalga elastografisi ile karaciğer ve dalağın değerlendirilmesi
ÖZET AMAÇ: Çalışmamızın amacı, farklı KMPH tiplerinde karaciğer ve dalak parankimi sertlik derecelerinin transvers dalga sonoelastografi ile ortaya konulup, birbirleri ve sağlıklı gönüllüler ile karşılaştırılarak ve hastalığın göstergelerinden biri olan kemik iliği retiküler lif derecesi yanı sıra klinik hematolojik parametreler arasındaki ilişkiler incelenerek elastografi tekniğinin tanısal süreçlerde ve tedavi takibinde katkısını araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji Bilim Dalı' na Haziran 2013 ve Ağustos 2015 tarihleri arasında başvuran, uygun klinik ve laboratuar kriterler sonucu KMPH tanısı alan ve henüz spesifik tedavisi başlanmamış yaşları 19-81 arasında değişen 35 hasta ve yaşları 27 ile 79 arasında değişen 31 sağlık birey dahil edildi. Tüm olgularda karaciğer ve dalağın anatomik ve transvers dalga ("shear wave") sonoelastografisini de kapsayan üst abdomen ultrasonografisi gerçekleştirildi. Sonoelastografik değerlendirmede Siemens Acuson S2000 ultrasonografi cihazı, noninvaziv "acoustic radiation force imaging (ARFI)" teknolojisini temel alan "Virtual Touch Tissue QuantificationTM" yöntemi kullanıldı. Tüm hastaların klinik, laboratuar (hemogram, periferik yayma, biyokimya, tıbbi genetik, kemik iliği aspirasyon biyopsisi ve diğer incelemeler) değerleri ve sonografik değerlendirilmelerinin ardından veri analizde hastaların rutin laboratuar verileri ile toplanmış yapısal ve sonoelastografik karaciğer ve dalak verileri, ayrıca "Dalak / Karaciğer Vs" oranları karşılaştırıldı. BULGULAR: Hasta ve kontrol grubunun arasında gerçekleştirilen istatistiksel karşılaştırmada KMPH hastalarının ortalama karaciğer Vs değeri, kontrol grubununkinden anlamlı olarak fazla bulundu (p=0.001). Buna karşın dalak Vs ortalamaları, KMPH hasta ve kontrol grupları arasında anlamlı bir fark göstermemekteydi. "Dalak Vs/Karaciğer Vs" oranı hasta grubunda, kontrol grubundan anlamlı şekilde düşük ortalamaya sahip bulundu p<0.001). KMPH alt gruplarında ET ya da PV hastalarında karaciğer veya dalak Vs ortalamaları ile kontrol grubu Vs ortalamaları arasında anlamlı fark gözlenmezken, primer myelofibrozisli hastalardan oluşan alt grupta (MF) ortalama karaciğer Vs değeri, sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.001). Hasta grubunda dalak uzunluğu ile dalak Vs değerleri arasında istatistiksel olarak orta dereceli bir korelasyon saptandı ( r=0.428, p=0.018). Hasta grubunda olguların beyaz kan hücre sayıları ile karaciğer Vs değerleri arasında istatistiksel olarak iyi dereceli ( r=0.472, p=0.006), Primer miyelofibrozis'li olgularda hematokrit değerleri ile karaciğer Vs arasında çok iyi dereceli ve pozitif yönde (r=0.854, p=0.007) korelasyon saptandı. Polisitemia vera'lı olgularda hemoglobin değerleri ile karaciğer Vs arasında çok iyi dereceli ve negatif ( r=-0.781 p=0.013), hematokrit değerleri ile karaciğer Vs değerleri arasında iyi dereceli ve negatif korelasyon belirlendi ( r=-0.709 p=0.032). SONUÇ: Kronik miyeloproliferatif hastalıklarda daha fazla olgunun, uzun dönem izlenebileceği kontrollü ve randomize çalışmalar ile birlikte hastalık ve dalak sertlik değerleri arasındaki ilişkinin varlığı ve ayrıca karaciğer elastisite değerlerinin KMPH hastalarında prognostik öngörü sağlayıp sağlayamayacağı ortaya konulabilir.
Yumuşak doku sarkomlarının neoadjuvan tedavi yanıtının değerlendirilmesinde recıst kriterlerinin dinamik mr bulguları ile karşılaştırılması
Amaç: Yumuşak doku sarkomlarında tedaviye yanıtı saptamada dinamik MRG ve RECIST'in değerinin belirlenmesi. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda histopatolojik olarak yumuşak doku sarkomu tanısı olan ve neoadjuvan tedavi almış 48 hasta dinamik MRG ile değerlendirildi. MR sekansları T1A (Aksiel&Koronal/Sagittal), STIR (Sagittal/Koronal), T2A (yağ baskılı, aksiyel), postkontrast T1A (yağ baskılı), FLASH (700,sagittal) dinamik sekanslarından oluşmaktaydı. Tedavi öncesi ve sonrası görüntülerde kitle uzun çapı karşılaştırılarak RECIST'e göre ( ≥ %30 küçülme iyi yanıt; < %30 küçülme kötü yanıt) iyi ve kötü yanıtlar belirlendi. Neoadjuvan tedavi sonrası dinamik MRG bulgularına göre iyi ve kötü yanıtlar belirlendi. Operasyon sonrası histopatolojik değerlendirmede ≥ %90 nekroz oranı 'iyi yanıt', < %90 nekroz oranı 'kötü yanıt' kabul edildi. DMRG ve RECIST yanıtları uyumluluk açısından histopatolojik yanıt ile karşılaştırıldı. İstatistiksel yöntem olarak Cohen's Kappa katsayısı kullanıldı. Bulgular: Kırksekiz hastadan 26'sı histopatolojik olarak iyi yanıt idi. RECIST ile iyi yanıt alan 11 hastanın tamamı histopatolojik olarak iyi yanıt, kötü yanıt alan 37 hastanın 22'si histopatolojik olarak kötü yanıt idi. RECIST'in iyi yanıta sensitivitesi %42, spesifitesi %100, Cohen's Kappa katsayısı 0,402 bulundu. Dinamik MRG ile iyi yanıt alan 20 hastanın 17'si histopatolojik olarak iyi yanıt, kötü yanıt alan 28 hastanın 19'u histopatolojik olarak kötü yanıt idi. DMRG'nin iyi yanıta sensitivitesi %65, spesifitesi %86, Cohen's Kappa katsayısı 0,507 bulundu. Sonuç: Yumuşak doku sarkomlarında neoadjuvan tedaviye yanıtı belirlemede dinamik MRG'de erken dönem -özellikle 30. saniye- substraksiyon görüntüleri önemli yer tutmaktadır. Kitle uzun çapında ≥ %30 küçülme iyi yanıt değerlendirmesi açısından yardımcı olabilir.
Non-astrositik primer santral sinir sistemi tümörlerinde DSC perfüzyon MR görüntüleme
GİRİŞ VE AMAÇ: Glial tümörlerin perfüzyon MR bulguları literatürde geniş olarak bulunmaktadır. Ancak meningiom, ependimom, lenfoma, hemanjioblastom, şvannom medulloblastom gibi non-astrositik primer beyin tümörlerinin DSC perfüzyon MR bulguları ile ilgili çalışma az sayıdadır. Çalışmamızda, bu nedenle, non-astrositik beyin tümörlerinin perfüzyon MR bulgularının ortaya konması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya 53 hasta (15 meningiom, 13 lenfoma, 13 oligodendrogliom, 4 ependimom, 4 şvannom, 2 medulloblastom, 2 hemanjioblastom) dahil edildi. Olguların tümüne 3Tesla sisteminde DSC perfüzyon MR uygulanmıştır. Tüm tümörlerde maksimum rCBV ve rCBF değerleri ROİ tekniği ile hesaplanmıştır. Tümörlerin histolojik tipleri ile rCBVmax değerlerinin karşılaştırılması Oneway ANOVA Varyans Analizi ve Bonferroni Post HOC testi ile yapıldı. P değeri 0.05'den küçük olduğunda saptanan farklılıklar anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Bu olgularda ortalama rCBVmax (ortalama±st.sapma) değerleri: meningiomlarda 5.51±2.1, lenfomalarda 3.07±1.63, anaplastik oligodendrogliomlarda 2.49±0.9, oligodendrogliomlarda 3.92±2.11, ependimomlarda 5.77±2.24, şvannomlarda 5.03±1.92, medulloblastomlarada 1.79±0.97, hemanjioblastomlarda ise 7.65±0.91 olarak ölçüldü. Meningiomlarla lenfomaların rCBV değerleri arasında istatiksel olarak anlamlı fark elde edildi (P<0.033). Çalışmaya dahil diğer tümörlerde rCBV değerlerinde fark oluşma eğilimi görülmesine rağmen istatiksel olarak anlamlı değildi (P>0.05). SONUÇ: Perfüzyon MRG, non-astrositik beyin tümörlerinin de diğer santral sinir sistemi tümörlerinden ayırıcı tanısında yarar sağlayabilir. Anahtar kelimeler:meningiom, DSC, perfüzyon MR, beyin tümörü.
Anti nötrofilik sitoplazmik antikor ilişkili vaskülitlerde aktif ve remisyon dönem toraks bilgisayarlı tomografi bulgularının karşılaştırilması: Retrospektif bir çalışma
ANCA ilişkili vaskülitler nadir görülen hastalıklar olup olguların aktif ve remisyon dönem ayrımlarında komplikasyonların tanımlanmasında ve tedavi sonrası remisyon dönem takiplerinde bilgisayarlı tomografi etkin bir görüntüleme yöntemi olarak kullanılabilir.
Karaciğer fibrozisinin noninvaziv tanısı ve derecelendirilmesinde arfı elastografi yönteminin tanısal etkinliğinin araştırılması
Kronik karaciğer parankim hastalıklarında prognozun belirlenmesinde ve sürecin yönetiminde, karaciğerdeki fibrozisin miktarı önemli derecede rol oynamaktadır. Çalışmamızın amacı, kronik karaciğer parankim hastalığı olan olgularda karaciğer fibrozisinin varlığı ve derecesini, ARFI tekniği ile tanısal referans yöntem olarak kabul edilen histopatolojik Ishak skorlama sistemlerinin kıyaslanarak, tanısal başarısının araştırılması doğruluğunun değerlendirilmesi ve rutin kullanım için uygunluğunun belirlenmesidir. Çalışmamızda Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Gastroenteroloji Bilim Dalı' na Şubat 2013 ve Mart 2014 tarihleri arasında başvuran, uygun klinik ve laboratuar kriterler sonucu yeni kronik karaciğer parankim hastalığı tanısı alan 172 hasta dahil edildi. Tüm hastaların, yapısal ve sonoelastografik karaciğer ve dalak verileri, ayrıca "Dalak / Karaciğer Vs" oranları karşılaştırıldı. Elastisite değerleri ve histopatolojik fibrozis evreleri arasındaki korelasyon, Spearman korelasyon testi kullanılarak değerlendirildi. Çalışmamızda da literatürdeki sonuçlara benzer şekilde fibrozis derecesi arttıkça ortalama elastografi değerlerinin yükseldiği görülmüş ancak Ishak bitişik kategorileri arasında örtüşen elastografi değerleri bulunması nedeniyle, liver stiffness ile Ishak skorlamaları arasında anlamlı farklılık saptanmadı.
Fibrotik akciğer hastalıklarında miyokardiyal fibrozis ve kardiyak fonksiyonların mrg ile değerlendirilmesi
Bu çalışmada fibrotik akciğer hastalıklarında (FAH) kardiyak fibrozis ve kardiyak fonksiyonların manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile değerlendirilmesi amaçlandı. Otuzbeş fibrotik akciğer hastalığı ile takip edilen hasta ve 17 sağlıklı gönüllü prospektif olarak değerlendirildi. Hasta ve kontrol grubunda miyokard T1 relaksasyon değeri, akciğer parankim T1 relaksasyon değeri, diyastolik disfonksiyon ve hasta grupta ekstrasellüler hacim ölçümü yapıldı. Akciğerlere yönelik T1 haritalamada hasta grubunda fibrozis bulunan alandan ve morfolojik olarak normal gözlenen parankimden ölçümler yapıldı. Hasta grupta ortalama yaş 61,69 iken kontrol grubunda ortalama yaş 32 olarak hesaplandı. Hasta grupta yaş ortalaması kontrol gruba göre istatistiksel olarak anlamlı yüksekti. Miyokard T1 relaksasyon değerleri kontrol grup ile karşılaştırıldığında hasta grupta istatiksel olarak anlamlı yüksekti (p<0,001). Hasta grupta akciğer parankiminde fibrozis bulunduğu düşünülen alandan yapılan T1 relaksasyon değeri kontrol grubunun akciğer parankimi T1 relaksasyon değerinden istatistiksel olarak anlamlı yüksekti (p<0,001). Hasta grupta morfolojik olarak normal gözlenen akciğer parankiminden yapılan ölçüm ile kontrol grubu akciğer parankim T1 relaksasyon değeri karşılaştırıldığında hasta grubun T1 relaksasyon değerinin anlamlı olarak yüksek olduğu saptanmıştır (p=0,0056). Hasta grupta sol ventrikül duvarından yapılan ekstrasellüler volüm (ECV) ölçümünde ortalama ECV değeri 26,91 olarak hesaplanmıştır. Literatürde belirlenen referans değerler ile karşılaştırıldığında ECV değeri istatistiksel olarak anlamlı yüksektir (p=0,0246). 6 Hasta ve kontrol grubunda MRG ile yapılan sol ventrikül fonksiyon ölçümlerinde hasta grupta 22 hastada diyastolik disfonksiyon saptanmış olup kontrol grubunda diyastolik disfonksiyon gözlenmemiştir. Fibrotik akciğer hastalığı bulunan hastalarda akciğer fibrozisinin miyokardial fibrozis ile ilişkisini değerlendirdiğimiz bu çalışmada hasta grupta miyokardiyal T1 relaksasyon değerlerinin ve ECV'nin yüksek olması kalbi tutan diğer sistemik hastalıklarda olduğu gibi fibrozisle giden akciğer hastalıklarının da miyokardı etkileyebileceğini düşündürmektedir. Ancak literatürde bu konuda yapılmış yeterli çalışma bulunmamaktadır. Kardiyak MRG tekniklerinin gelişmesi ile bu konuda yapılacak daha kapsamlı çalışmalar ile fibrotik akciğer hastalıklarının miyokardiyal fibrozis üzerindeki etkisinin daha net ortaya konabileceğini düşünmekteyiz.
Sistemik skleroz hastalarında epikardiyal yağ volümü ile parankim bulgularının karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada sistemik skleroz (SSc) hastalarında epikardiyal yağ volümlerinin, interstisyel akciğer hastalığı (İAH) varlığı ve akciğer tutulum bulguları tarafından belirlenen hastalığın şiddeti ve yaygınlığı ile ilişkisi olup olmadığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu şekilde epikardiyal yağ volümünün akciğer tutulum bulguları tarafından belirlenen hastalık şiddeti açısından potansiyel bir görüntüleme bulgusu olarak kullanılıp kullanılamayacağının da belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Hastanesi Romatoloji polikliniğine 01.01.2020 ile 30.06.2022 tarihleri arasında başvurmuş olan 45 (40 kadın, 5 erkek, ortalama yaş 53,4) SSc hastası ve yine aynı tarihler arasında polikliniğe başvuru yapmış ve herhangi bir romatolojik hastalık tanısı ve koroner arter hastalığı tanısı konulmayan 30 (25 kadın, 5 erkek, ortalama yaş 51,033) hasta kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. Hasta dosyalarından ve hastanenin elektronik bilgi sisteminden elde edilen hastalara ait demografik, klinik ve laboratuvar özellikler retrospektif olarak değerlendirildi. Çekilen Toraks BT görüntülerinde saptanan akciğer parankim bulgularına göre hesaplanan, akciğer tutulum skoru olarak Warrick skoru için gerekli veriler kaydedildi ve skor hesaplandı. Çekilen Toraks BT görüntülerinde epikardiyal yağ volümü ölçümü ücretsiz ve halka açık 3D Slicer programı kullanılarak yapıldı. Çekilen Toraks BT'de saptanan ek bulgular kaydedildi. Bulgular: SSc hastalarının 25'inde (%55) BT'de İAH saptandı. İAH olan hastaların yaş ortalaması 58, İAH olmayan hastaların yaş ortalaması 47,65 olarak bulundu. İAH olan hastaların yaş ortalamasının, İAH olmayan hastalara ve kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu saptandı. Warrick skoru kullanılarak skorlanan, en sık görülen parankim bulguları septal/subplevral çizgilenmeler (%96) ve plevral kenarlarda düzensizlik (%96) idi. BT'de en sık saptanan İAH formu nonspesifik interstisyel pnömoni (%84) idi. Çalışmamızdaki hastaların skorlarının ortalaması şiddet skoru için 5,88 ± 2,53837, yaygınlık skoru için 6,8 ± 1,73205, alveolar indeks için 1,32 ± 1,81934, fibrozis indeksi için 11,36 ± 4,10163, total Warrick skoru için 12,68 ± 3,90214 olarak bulundu. Epikardiyal yağ volümü ortalaması SSc hastalarında 72,4441 ± 45,26306 cm³, İAH olan hastalarda 84,8191 ± 48,90193 cm³, İAH olmayan hastalarda 56,9754 ± 35,64222 cm³ kontrol grubunda 41,7268 ± 21,79251 cm³ olarak saptandı. SSc hastalarında ölçülen epikardiyal yağ volümleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p<0,001). İAH olan hastalardaki epikardiyal yağ volümlerinin, İAH olmayan hastalara ve kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptandı (p<0,001). Epikardiyal yağ volümleri ile İAH'nin şiddet skoru, yaygınlık skoru, total Warrick skoru, alveolar indeks ve fibrozis indeksi ile arasında anlamlı korelasyon saptanmadı (p>0,05). İAH olan grupta total Warrick skoru ile hastanın kreatinin değeri (0,7268 ± 0,16155 mg/dL) arasında orta derecede pozitif anlamlı korelasyon saptandı (r=0,403, p=0,045). İAH olan grupta anti-scl 70 antikor pozitifliği (%80), İAH olmayan gruba göre (%30) anlamlı olarak daha fazla bulundu (chi-square=10,90, p<0,001). İAH olan grupta en geniş özofagus çapı (28,68 ± 13,03112 cm), kanda lökosit sayısı (8,9752 ± 3,36933 10^3/uL), kanda nötrofil sayısı (6,44 ± 2,8482 10^3/uL), kanda platelet sayısı (302,44 ± 89,03795 10^3/uL), modifiye Rodnan cilt skoru (22,2 ± 13,94931), ekokardiyografi ile ölçülen pulmoner arter basıncı (38,36 ± 10,18937 mmHg) ve tanı yaşı (52,12 ± 12,02192), İAH olmayan gruptaki en geniş özofagus çapına (16,15 ± 5,67798 cm), kanda lökosit sayısına (6,6585 ± 1,74847 10^3/uL), kanda nötrofil sayısına (4,3715 ± 1,59150 10^3/uL), kanda platelet sayısına (247,7 ± 74,70651 10^3/uL), modifiye Rodnan cilt skoruna (12,45 ± 10,40989), ekokardiyografi ile ölçülen pulmoner arter basıncına (31,4 ± 6,97665 mmHg) ve tanı yaşına (43,85 ± 11,41686) göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızda artmış epikardiyal yağ volümleri ile SSc varlığı arasında ve sistemik sklerozlu hastalarda görülen İAH varlığı arasında anlamlı istatistiksel ilişki bulunmuştur. Ancak akciğer parankim tutulumunun şiddeti ve yaygınlığı ile epikardiyal yağ volümleri arasında bu çalışmada korelasyon saptanmamıştır. Anahtar Kelimeler: Sistemik Skleroz, Epikardiyal Yağ Volümü, Epikardiyal Adipoz Doku, İnterstisyel Akciğer Hastalığı, Bilgisayarlı Tomografi
Perianevrizmal ödemi olan intrakranial anevrizmaların endovasküler tedavi ve takip sonuçları
Amaç: Beyin MR incelemesinde çevresinde vazojenik ödemi bulunan intrakranial anevrizmaları olan hastaların endovasküler tedavi ve takip sonuçlarını sunmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ocak 2010 ve Mart 2022 tarihleri arasında Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı Girişimsel Radyoloji Ünitesi'nde tedavi edilen 29 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların işlem öncesi klinik durumları Modifiye Rankin Skalası ile değerlendirilmiştir. Tedavi sonrası 1. ay, 6. ay, ilk yıl ve sonraki yıllarında kontrole çağrılmışlardır. Kontroller anevrizma doluşunu değerlendirmek için MR Anjiografi ve DSA ile yapılırken, ödem takibi Kontrastsız Beyin MR ile yapılmıştır. Bulgular: Çalışmaya 15'i(%51.7) erkek, 14'ü(%49.3) kadın, yaşları 31 ile 83 arasında değişen(ortalama 58.4) 29 hasta dahil edilmiştir. Anevrizma boyutları 5 mm ile 80 mm(parsiyel tromboze) arasında (ortama çap 26.03 mm) değişmekteydi. Dahil edilen hastaların 11'inde parsiyel tromboze anevrizma mevcuttu. 5 hastada tanı anında subaraknoid kanama saptandı. Anevrizmaların yerleşim yerleri; 10 MCA bifurkasyon(%35), 5 baziller arter(%16), 4 İKA(%14), 2 oftalmik arter(%7), 1 koroidal arter(% 3.5), 1 vertebral arter(% 3.5), 1 ACA-A1 birleşim yeri(% 3.5), 1 ACom(% 3.5), 1 SSA(% 3.5), 1 PICA(% 3.5), 1 PCA-P2 birleşim yeri(% 3.5), 1 MCA M2-M3 bileşkesi(% 3.5) olarak belirlendi. 2 hastada anevrizma ile birlikte intrakranial AVM saptandı. İşlem sonrası takip süresi ortalama 21 ay, süre aralığı 1-45 ay arasındaydı. Hastaların uzun dönem takiplerinde 21 hastada Modifiye Raymond-Roy sınıflamasına göre Tip 1(%100 oklüzyon) görülürken, 4 hastada Tip 2(boyunda rezidü) oklüzyon görülmüştür. Tekrar doluş gösteren 1 anevrizma WEB, 1 anevrizma akım çevirici cihaz ile tedavi edilirken, 2 hasta tedaviye gelmemiştir. 19 hastada ödem bulguları başlangıç MR'a göre azalırken, 5 hastada stabil kaldığı ve 1 hastada geçirilen infarkta bağlı arttığı görülmüştür. Uzun dönem takiplerinde 19 hasta asemptomatik olarak yaşamına devam ederken, 10 hasta ex olmuştur. Sonuç: Perianevrizmal ödem intrakranial anevrizmaların nadir karşılaşılan bir komplikasyonu olmakla birlikte çoğu zaman hastalar bizim çalışmamızda da olduğu gibi asemptomatik olabilir veya nonspesifik baş ağrısı ile başvurabilirler. Çalışmamızın sonucunda literatürle uyumlu olarak büyük ve dev boyutlu anevrizmaların, parsiyel tromboze anevrizmaların ödem açısından riskli grupta yer aldığını düşünmekteyiz. Endovasküler tedavi hem rüptür riskini ortadan kaldırmakta hem de çalışmamızda göstermiş olduğumuz gibi perianevrizmal ödemi azaltmaktadır. Anahtar Kelimeler: İntrakranial anevrizma, perianevrizmal ödem, endovasküler tedavi, MR görüntüleme
Beyin tümörlerinde izositrat dehidrogenaz-1 genindeki mutasyon ilekonvansiyonel MRG ve MR spektroskopi bulgularının karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada IDH1-mutant ve IDH1-wild tip olgularda Konvansiyonel MR bulguları ve MR Spekroskopi metabolitlerinden Cho/Cr ve Cho/NAA oranları arasında anlamlı farklılık olup olmadığı araştırılacaktır. Aynı zamanda IDH1-mutant ve IDH1-wild tip olguların Konvansiyonel MRG ve MR Spektroskopi bulguları arasındaki korelasyonun varlığı ortaya konabilirse tedavi protokolünün belirlenmesinde yardımcı bir yöntem olarak kullanılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamıza Ocak 2020 – Aralık 2022 tarihleri arasında primer beyin tümörü tanısı ve IDH1 mutasyon durumu histopatolojik olarak kesinleşmiş ve pre-postoperatif olarak MR Spectroskopi tetkik edilen 24 olgu dahil edilmiştir. IDH1 mutant ve wild tip olguların Konvansiyonel MRG bulguları ile Cho/Cr ve Cho/NAA metabolitleri arasında anlamlı farklılık olup olmadığı araştırılmıştır. Bulgular: Araştırmaya alınan 24 katılımcının 13'ü (%54,2) erkek, 11'i (%45,8) kadın idi. 17 hastanın histopatolojik inceleme sonucu glioblastom (%70,8), 6 hastanın astrositom (%25), 1 hastanın medullablostom (%4.2) idi. Hastaların IDH1 immunogenetik inceleme sonucunun 6 sı IDH1 pozitif (%25), 18 i IDH1 wild tip (%75) olduğu görüldü. Tümörün histopatolojik inceleme sonucu WHO Grade 1 ve 2 olanlar düşük grade , WHO Grade 3 ve 4 olanlar yüksek grade olarak kabul edildi (Çalışma grubumuzda WHO grade 1 olgumuz yoktu). Tümörün tek lobda yer alması unilateral, birden çok lobda veya karşı hemisferde de yer alması bilateral kabul edildi. Tümöre ait solid dokunun total volümünün kontrastlanmasının %50 ve daha az olması yok veya ılımlı kontrastlanma, %50 üzerinde kontrastlanmasının ise belirgin kontrastlanmış olduğu kabul edildi. Tümör dokusunun çevre yapılara bası yaparak orta hatta en az 5 mm lik shift oluşturduğu zaman kitle etkisinin şiddetli olduğu, çevre yapılara herhangi bir bası etkisi olmadığı veya orta hatta 5 mm den daha az shift oluşturması durumu ise kitle etkisinin yok veya ılımlı olduğu kabul edildi. Tümöre ait periferik vazojenik ödemin tümörün lokalize olduğu lob ile sınırlı olması veya hiç olmaması durumu ödemin yok veya ılımlı olduğu, birden çok lobda veya karşı hemisferde yer alması durumunda ise ödemin belirgin olduğu kabul edildi. MRG de tümörün görüntüleme özelliklerine göre malign olduğu düşünülenler yüksek grade, benign olduğu düşünülen olgular ise düşük grade olarak kabul edildi. 24 olgunun MR Spektroskopi incelemesinde Cho/Cr ve Cho/NAA metabolitlerinin oranları ile tümörün histopatolojik grade i, büyüme paterni, tümör sınırları, sinyal intensitesi, kontrastlanması, kitle etkisi, tümöre ait periferik vazojenik ödem, konvansiyonel görünüm (benign veya malign) özelliklerine göre karşılaştırma yapıldı. Yapılan karşılaştırmalı analizde Cho/Cr ve Cho/NAA oranları ile tümöre ait belirtilen özellikler arasında anlamlı istatistiksel fark bulunmamıştır (p>0.05). 6 IDH1 mutant ve 18 IDH1 wild tip olgunun histopatolojik grade i, büyüme paterni, tümör sınırları, sinyal intensitesi, kontrastlanması, kitle etkisi, tümöre ait periferik vazojenik ödem, konvansiyonel görünüm (benign veya malign), Cho/Cr ve Cho/NAA metabolitlerinin oranlarına göre karşılaştırma yapıldı. IDH1 mutant ve IDH1 wild tip olgular arasında Cho/NAA metabolit oranları arasında anlamlı istatistiksel fark saptanmıştır (p<0,05). İki olgu grubu arasında diğer MRG bulguları açısından anlamlı istatistiksel fark bulunmamıştır (p>0.05). IDH1 wild tip olguların Cho/NAA oranları IDH1 mutant olgulara göre anlamlı olarak yüksekti. IDH1 wild tip olgular ve IDH1 mutant olgular arasındaki Cho/NAA oranlarını ayırt etmek için belirlenen optimal cut-off değeri 1.15 olarak saptanmıştır. Sonuç: Araştırmamız IDH1 wild tip olguların Cho/NAA oranlarının IDH1 mutant olgulara göre anlamlı bir şekilde yüksek olduğunu göstermiştir. Böylelikle MR Spectroskopi incelemede Cho/NAA oranının, IDH1 wild tip gliomaların invazif olmayan bir şekilde IDH1 mutant glioma ayrımına izin verdiği sonucuna vardık.
Rüptüre olmuş intrakranial anevrizmalarda woven endobridge tedavisinin etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Rüptüre olmuş intrakranial anevrizma nedeniyle subaraknoid kanama gelişen hastaların tedavisinde çeşitli alternatifler bulunmaktadır. Çalışmamızda woven endobridge cihazı ile tedavi edilen rüptüre olmuş anevrizması bulunan hastaların klinik sonuçlarını ve oklüzyon oranlarını değerlendirerek tecrübelerimizi sunmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Aralık 2015-Mayıs 2022 tarihleri arasında hastanemize intrakranial anevrizmaya bağlı subaraknoid kanama ile başvuran ve girişimsel radyoloji departmanında WEB ile tedavi edilen 41 hastaya ait 42 anevrizma çalışmaya dahil edilmiştir. Tedavi sonrası ortalama 15 ay (aralık 1-83 ay) takip edilen hastaların Manyetik Rezonans anjiyografi ve dijital subtraksiyon anjiyografisi ile oklüzyon oranları ve 1. yıl takiplerinde modifiye Rankin Skorlaması ile klinik iyileşme durumları değerlendirilmiştir. Bulgular: Araştırmaya alınan hastaların 18'i erkek, 23'ü kadın (ortalama yaş: 53; aralık: 33–83) hastaya ait rüptüre olmuş 42 anevrizma WEB ile tedavi edildi Anevrizmaların ortalama çapı 5.3 mm, çap aralığı ise 3-10 mm'dir. Boyun genişliği ortalama 3.94 mm, aralık ise 2-7 mm idi. Anevrizmaların tamamı geniş boyunluydu (4 mm ve daha geniş boyunlu ve/veya kubbe/boyun oranı≤1,6 anevrizmalar). Anevrizmaların 17'si (%40) AComA, 14'ü (%33) MCA, 6'sı (%14) baziler tepe, 2'si (%5) ACA, 1'i (%2) İCA tepe, 1'i (%2) PİCA, 1'i (%2) PComA lokalizasyonunda yerleşmişti. Tüm hastalarda cihaz başarılı bir şekilde yerleştirilmiştir. Takip incelemeleri olan 25 hastanın 23'ünde (%92) yeterli oklüzyon tespit edilmiştir. İki hastada anevrizma kalıntısı saptanmış ve hastalara tedavi önerilmiştir. Uzun dönem takiplerinde 13 hasta hayatını yitirmiştir. 17 hastada asemptomatik bir şekilde hayatına devam etmektedir (mRS 0). 7 hastada ise iyi klinik sonuç (mRS 1-2) mevcuttur. Hastalarda tedaviye bağlı morbidite ya da mortalite saptanmamıştır. Sonuç: WEB cihazının rüptüre olmuş, geniş boyunlu anevrizmalarda akut oklüzyon oluşturması, işlem sonrası antiplatelet tedavi gerektirmemesi, kısa ve uzun dönem takiplerinde yeterli oklüzyon sağlaması, rekanalizasyon oranlarının düşük olması sebebiyle uygun anevrizmalarda efektif bir tedavi seçeneği olduğu görülmektedir. Morbidite-mortalite oranlarının düşük olması, intraoperatif rüptür ve tromboembolik komplikasyonların az görülmesi güvenli bir tedavi yöntemi olduğunu doğrulamaktadır. Anahtar kelimeler: İntrakranial anevrizma, Woven endobridge (WEB), Subaraknoid kanama (SAK), Endovasküler tedavi.
Karaciğer donör adaylarının preoperatif radyolojik değerlendirmesinde BT dansitometri ile hesaplanan hepatosteatoz derecesinin patoloji ile korelasyonunun araştırılması
Bu çalışmanın amacı karaciğer yağlanma derecesinin değerlendirilmesinde BT dansitometri tekniğinin tanısal doğruluğunu CVKN donör adayları üzerinde araştırmaktı. Yaşları 19-56 arasında değişen 93 olgu değerlendirildi(Ort: 32,7 yıl, SS: 8,7 yıl).Donör adaylarının preoperatif radyolojik değerlendirmesinde rutin olarak gerçekleştirilen BT çalışmasında, prekontrast imajlarda, karaciğer ve dalağın ana vasküler yapılardan yoksun alanlarına örneklemler yerleştirildi. Bulunan değerlerin ortalamaları alınarak HU cinsinden ortalama karaciğer(MSA) ve ortalama dalak(MSA) dansiteleri bulundu. Bu değerler kullanılarak karaciğer atenüasyon indeksi(LAI) hesaplandı(LAI=MHA-MSA) Cerrahi sırasında wedge biyopsi ya da preoperatif dönemde iğne biyopsisi yapılmış olguların histopatolojik sonuçları, LAI değerleri ile karşılaştırılarak analiz edildi.Histopatolojik sonuçlara göre olguların 58 (62,4%)' inde hiç yağlanma görülmezken 35(37,6%)' inde yağlanma görülmüştür. Karaciğer yağlanması görülen 1'er(2,9%) olguda; 15%, (15-20)%, 20%, 30% ve 35%, 2'şer (5,7%) olguda 1%, (10-15)%, (20-25)% , (25-30)% ve 40%, 3(8,6%) olguda 2%, 4(11,4%) olguda (5-10)%, 6(17,1%)olguda 5% ve 7(20%) olguda 10% yağlanma saptanmıştır.Histopatolojik değerlendirmede yağlanma derecesi ? %5 saptanan 69 olgunun CVKN öncesi yapılan BT dansitometre analizlerine göre 63'ünde yağlanma derecesinin, ? %5, 6' sında ise yağlanma derecesinin %5-30 arasında olduğu görülmüştür.Halihazırda kullanılan LAI değerlerine göre kabul edilen yağlanma dereceleri Tablo 9'da verilmiştir. Çalışmamızda bu değerlerin histopatolojik sonuçlar ile uyuşumu-korelasyon değeri r=0,661 olup orta düzey ilişki ile uyumlu olarak değerlendirilmiştir. Daha yüksek bir uyuşumu-korelasyon elde etmek amacı ile histopatolojik yağlanmayı BT ile benzer gruplara ayırdığımızda (? %5 , %6-%30 ve %30? ) ayırt edici LAI kestirim değerleri şöyle bulundu: 5?% yağlanma için LAI ?6, [6-30]% yağlanma için 3? LAI ?5 ve %30 ve üzeri yağlanma için ise LAI ?3. Bu şekilde elde ettiğimiz uyuşumu-korelasyon değeri (r=0,724 ) (p<0,001) olup, mükemmele yakın ilişki ile uyumlu olarak değerlendirilmiştir. Bu şekilde elde edilen LAI kestirim değerlerinin halihazırda kullanılan derecelendirmeye göre histopatoloji ile daha yüksek uyuşma-korelasyon içerisinde olduğu sonucuna varılmıştır.LAI değerlerinden faydalanılarak, BT dansitometre tekniği ile karaciğer yağlanmasının tahmini altın standart yöntem olan histopatolojik tetkike göre daha kolay, hızlı ve non-invazivdir. BT dansitometri yağlanma varlığını yüksek özgüllük (%75) ve duyarlılıkla (%75) tahmin edebilmekte böylece CVKN donör adaylarında invaziv bir yöntem olan perkütan biyopsiden kaçınılabilmektedir.
Canlı vericili karaciğer nakillerinde donörlerde pretransplant dönemde çok dedektörlü bilgisayarlı tomografi ile hesaplanan greft volümünün cerrahi sonrası greft ağırlığı ile karşılaştırılması ve bulguların analizi
Amaç: Canlı vericili karaciğer transplantasyonu yapılan hastalarda, vericiden çıkarılan karaciğer segmentinin BT volümetrik hesaplaması ile ameliyatta tartılan greft ağırlığının karşılaştırılması ve korelasyonunun değerlendirilmesidirMateryal ve Metod: Temmuz 2004 ile Ağustos 2012 tarihleri arasında karaciğer vericisi olarak parsiyel karaciğer rezeksiyonu yapılan yaşları 18-60 arasında degişen 370 sağlıklı donör (224 erkek, 146 kadın) çalışmaya dahil edildi. Hastaların 339'una sağ lob, 1'ine sağ lob posterior segment, 26'sına sol lob ve 4'üne sol lob lateral segment operasyonu yapıldı.Onaltı dedektörlü bilgisayarlı tomografi cihazı ile kontrastsız ve arteriyel, portal ve hepatik venöz fazlarda yapılan incelemeler, retrospektif olarak değerlendirildi. Hepatik venöz fazda yapılan incelemelerde üç boyutlu imajlarda karaciğer volümetrik ölçümleri yapıldı. Elde edilen bulgular operasyon bulguları ile karşılaştırıldı.Bulgular: Çok dedektörlü bilgisayarlı tomografide elle çizim yöntemi ile yapılan karaciğer volüm hesaplaması sonuçları operasyon sonuçları ile yüksek korelasyon gösterdi.Sonuç: Çok dedektörlü bilgisayarlı tomografi, canlı vericili karaciğer naklinde canlı donör adaylarında karaciğerin volümetrik ölçümünde detaylı ve doğrubilgiyi elde etmede kullanılabilecek yüksek doğruluk oranına sahip bir görüntüleme yöntemidir.
Pulmoner nodül saptamada manyetik rezonans görüntülemenin rolü
Amaç: Manyetik Rezonans Görüntüleme'de (MRG) pulmoner nodül saptamanın tanısal doğruluğunu araştırmak ve T2 ağırlıklı (A) balanced steady state free precession (True-FISP) ile kontrastlı T1A 3D Volumetric Interpolated Breathhold Examination (VIBE) sekanslarının etkinliğini karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Bilgisayarlı Tomografi'de (BT) saptanan 300 pulmoner nodülü olan 90 hastaya (211 nodül <6 mm, 89 nodül ≥6 mm) 1,5 T cihazda tüm vücut MRG yapıldı. BT ve MRG verileri iki radyolog tarafından analiz edildi. Pulmoner nodülleri saptamada tüm MRG ve her bir sekans için duyarlılık ve yanlış pozitiflik hesaplandı. Ayrıca <6 mm ve ≥6 mm şeklinde iki gruba ayrılarak alt grup analizi yapıldı. Bulgular: Pulmoner nodül saptanmasında MRG'nin genel duyarlılığı %35,33; nodül büyüklüğüne göre <6 mm nodüller için %21,80, ≥6 mm nodüller için %67,41 bulundu. Her bir sekansın duyarlılıkları sırasıyla <6 mm ve ≥6 mm nodüller için T2A True-FISP sekansında %12,79, %44,79 ve T1A 3D VIBE sekansında %21,80, %67,41 bulundu. Sonuç: 6 mm ve üstü nodüllerde MRG'nin tanısal doğruluğu artmaktadır. Kontrastllı T1A 3D VIBE sekansı, T2A True-FISP sekansından daha yüksek tanısal duyarlılık göstermektedir. Tüm vücut MRG protokolüne kontrast eklemek pulmoner nodül saptama oranını arttırabilir. Anahtar Kelimeler: Pulmoner nodül, Akciğer MRG, MRG sekansları
Yüksek rezolüsyonlu temporal kemik BT incelemelerinde radiomıcs özelliklerinden makine öğrenmesi algoritmaları kullanılarak elde edilen modellerin otitis media ve kolesteatom ayırıcı tanısındaki yeri
Amaç: Orta kulak hastalıkları içerisinde en sık görülen hastalıklardan kolesteatom ve otitis media (OM) farklı etyoloji, klinik bulgu ve tedavi yöntemlerine sahip olduğundan ayırıcı tanısı önemli iki antitedir. Klinik ve fizik muayene, kolesteatom ve OM ayırıcı tanısında her zaman belirleyici olmayabilir. Bu nedenle sıklıkla radyolojik görüntüleme yöntemlerine başvurulur. Amacımız radyolojik, klinik, patolojik verilere göre sınıflandırılan OM ve kolesteatom tanılı hasta gruplarını ayırt etmede bilgisayarlı tomografi (BT) görüntüleri üzerinden orta kulaktaki patolojik dansitelerin radiomics verilerini, makine öğrenme (MÖ) algoritmaları ile kombine ederek bu iki antitenin ayrıcı tanısını tahmin etmedeki etkinliğini ölçmek ve kolesteatom boyutlarının ayırıcı tanı performansına etkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 2016-2022 yılları arasında hastanemizin Picture Archiving Communicating Systems (PACS) sisteminde yer alan temporal kemik yüksek rezolüsyonlu BT (YRBT) ve temporal manyetik rezonans görüntüleme (MRG) görüntüleme rapor ve dosyaları retrospektif olarak gözden geçirildi. Temporal kemik YRBT ve temporal MRG görüntüleme tetkikleri arasında 1 yıldan kısa süre olan hasta listesi araştırıldı. Yaklaşık 1000 adet hasta dosyası tarandı. Radyolojik, klinik, patolojik verilere göre sınıflandırılan, 13 olguda her iki tarafta olmak üzere, toplam 42 olguya ait 55 adet otitis media tanılı bağımsız temporal kemik YRBT görüntüsü ve 54 olguya ait 54 adet kolesteatom tanılı bağımsız temporal kemik YRBT görüntüsü incelemeye alındı. Bir olgu sağ tarafta kolesteatom, sol tarafta OM tanısı almış olup her iki gruba da dahil edildi. Üç boyutlu (3D) segmentasyon işlemi ve radiomics özelliklerin çıkarımı "3D slicer" programı ile iki hekim tarafından yapıldı. Orta kulaktaki patolojik dansite artımları manuel çizilerek segmente edildi. Radiomics çıktıları, orijinal, kaba Laplacian of Gaussian ve wavelet transform filtreli görüntülerden oluşturuldu. Voksel yeniden örnekleme 1x1x1 mm³ olarak standardize edildi. Segmente edilen volümlerden her olguya ait 930 radiomics özellik çıkarılarak veri seti oluşturuldu. Gözlemciler arasındaki güvenilirlik sınıf içi korelasyon katsayısı (intraclass corelation coefficient (ICC)) ile değerlendirildi. Radiomics özelliklere ait ICC değeri 0,75 ve üzerinde ise bu özellikler kararlı olarak kabul edildi. Bu değerin altında ICC değerine sahip radiomics özellikler kararlı olmayan özellikler olarak belirlendi ve veri kümesinden çıkarıldı. Toplamda 826 özellik kararlı olarak değerlendirilip çalışmaya dahil edildi. Bu özellikler ayrı ayrı excel dosyaları halinde MÖ için kullanılan Orange Data Mining programına yüklendi. Özellik azaltma için fast correlation based filter (FCBF) metodu uygulandı. MÖ algoritmaları olarak k-nearest neighborhood (kNN), decision tree, random forest, logistic regression, support vector machine (SVM), naive bayes, neural network, adaboost, gradient boosting sınıflandırmaları kullanıldı. Ayrıca kolesteatom-OM ayırımının kolesteatom boyutları ile ilişkisi değerlendirildi. Bunun için kolesteatomlu hastalarda MRG incelemesinde difüzyon kısıtlaması gösteren alanların ortalama çapı belirlendi. Olgu dağılımı benzer olacak şekilde kolesteatom hastaları, ortalama çapı 6 mm'nin altında (grup 1), 6 mm ve üzerinde ancak 10 mm'nin altında (grup 2), 10 mm ve üzerinde (grup 3) olmak üzere 3 alt gruba ayrıldı. Her iki hekim grubu için de kolesteatom olgularına ait her alt grup OM tanılı olguların verileri ile ayrı ayrı kıyaslandı. Sınıflandırmaları karşılaştırmak için alıcı işletim karakteristik eğrisi (receiver operating characteristic, ROC), eğri altında kalan alan (area under curve, AUC), sınıflandırma doğruluğu (classification accuracy, CA), duyarlılık (sensitivity, recall), özgüllük (specificity), pozitif prediktif değer (kesinlik, precision, PPD), F1 skoru gibi parametreler kullanıldı. Tüm istatiksel sonuçlar için p <0,05 değeri anlamlı kabul edildi. MÖ uygulamasından sonra, kolesteatom ve OM ayırıcı tanısı için 826 özelliğin istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterip göstermediğinin belirlenmesi açısından Student's t testi ve Mann-Whitney U testleri yapıldı. Bu testlerde anlamlı bulunan özelliklere ROC curve analizi yapıldı. Bu özelliklere ait eşik değerleri Youden indeksine göre belirlendi. Bulgular: Kolesteatom ve OM ikili sınıflandırmada, FCBF ile seçilen 5'er adet radiomics özelliği ve Naive Bayes algoritması kullanılarak oluşturulan MÖ modeli kolesteatom ve OM ayırıcı tanısında diğer MÖ algoritmalarına göre daha yüksek performans gösterdi (1.hekim tarafından elde edilen özelliklerde AUC değeri 0,91, CA değeri 0,82, F1 skoru 0,80, PPD 0,85, duyarlılık 0,76, özgüllük 0,87; 2. hekim tarafından elde edilen özelliklerde AUC değeri 0,92, CA değeri 0,84, F1 skoru 0,84, PPD 0,82, duyarlılık 0,85, özgüllük 0,82). FCBF ile seçilen en iyi 5 özellik arasında wavelet LLH firstorder 90 percentile ve wavelet LHL firstorder mean özellikleri 1. ve 2. hekimde aynı idi. Çalışmamızda kolesteatom boyutları ile ayırıcı tanı arasındaki ilişki değerlendirildiğinde, FCBF ile seçilen 4'er adet radiomics özelliği kullanılarak oluşturulan MÖ modelleri arasında en yüksek performansı Naive Bayes algoritması gösterdi. Üçlü sınıflandırmada grup 1 kolesteatom ve OM olguları kıyaslandığında AUC değerleri 0,82-0,88 (sırasıyla 1. ve 2. hekim), grup 2 kolesteatom ve OM olguları kıyaslamasında AUC değerleri 0,93-0,95 (sırasıyla 1. ve 2. hekim), grup 3 kolesteatom ve OM olguları kıyaslamasında AUC değerleri 0,97-0,98 (sırasıyla 1. ve 2. hekim) olarak bulundu. Ortalama çap değerinin en yüksek olduğu alt grup (grup 3) diğer gruplara kıyasla ayırıcı tanıda daha yüksek performans gösterdi. Ortalama çap değeri düştükçe ayırıcı tanı performansında da azalma izlendi. FCBF ile seçilen özellikler kıyaslandığında grup 1'de iki hekim özellikleri arasında aynı özellik saptanmadı. Diğer gruplara ait özellikler değerlendirildiğinde grup 2 ile yapılan kıyaslamada wavelet LHL firstorder mean; grup 3 ile yapılan kıyaslamada log-sigma 3,0 mm-3D short run high gray level emphasis özellikleri her iki hekim grubunda da ortak özellik idi. Ayrıca yapılan Student's t testi ve Mann-Whitney U testi sonucunda 826 özellik arasından 307 ve 355 adet özellik (sırasıyla 1. ve 2. hekim) kolesteatom ve OM grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gösterdi. 1. hekim tarafından elde olunan 103 adet ve 2. hekim tarafından elde olunan 155 adet özelliğin AUC değerleri 0,70'in üzerinde bulundu. AUC değerleri en yüksek özellikler arasında 102 özellik her iki hekim grubunda da aynı idi. Sonuç: Çalışmamızda, aynı cihaz ve çekim protokolü ile elde edilen temporal kemik YRBT görüntüleri üzerinden, 3D segmentasyon işleminin iki farklı kullanıcı tarafından manuel olarak yapıldığı ve elde edilen radiomics verileri ile MÖ algoritmaları kullanılarak kolesteatom ve OM ayırıcı tanısında kullanılabilecek iyi performansa sahip bir model tanımlandı. Ayrıca kolesteatom boyutları arttıkça ayırıcı tanı performansında artış tespit edildi. Çalışmamız ayırıcı tanıda aynı cihaz ve çekim protokolü ile YRBT'den elde edilen verilerin radiomics özelliklerinin anlamlı farklılık gösterip göstermediğine yönelik tek tek bakılan ve anlamlı özelliklerde eşik değeri bulmayı amaçlayan literatürde ilk ve tek çalışmadır. Gelecekte, her iki antite için de daha büyük olgu sayıları ile, yaş, cinsiyet, coğrafik, sosyokültürel faktörler göz önüne alınarak, çoklu araştırmacıların katıldığı ve çeşitli segmentasyon yöntemlerinin kullanıldığı ve/veya karşılaştırıldığı, radiomics verileri ve MÖ kullanılarak yapılacak prospektif çalışmalar sonucunda OM ve kolesteatom ayırıcı tanısında alternatif bir tanı yöntemi elde edilebilir.
İnfertil ve fertil erkeklerin testis ultrasonunda tekstür analizi
Amaç: Erkek infertilitesi multifaktoriyel bir patoloji olup altın tanı yöntemi olan spermiyogram ile birlikte yardımcı olan radyolojik görüntüleme yöntemleri mevcuttur. Amacımız testis ultrasonu ile elde edilen testis parankim görüntülerini segmente edip, makine öğrenme algoritmaları ile kombine ederek spermiyogram parametrelerini tahmin etmedeki etkinliğini ölçmektir. Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif çalışmada, kurumumuzda testis ultrasonu ve bir ay içerisinde spermiyogram tetkiki yapılmış olan 169 olgu incelemeye alındı. Hastalardan 5'i daha önce çocuğu olan ve/veya testislere darbe aldıktan sonra spermiyogram kontrolü için gelen küçük bir grubu temsil ederken geri kalanları infertilite şüphesi ile kliniğimize başvurdu. Hastalar spermiyogram parametrelerinden sperm konsantrasyonu, total sperm sayısı, total motilite, progresif motilite, morfoloji ve TZI indeksi değerlerinden oluşturulan 5 persantil altı ile 5-95 persantil gruplarına ayrıldı. Testis uzun uzun aksta alınan ultrasonografi görüntülerinin 2 boyutlu segmentasyon işlemi ve radiomics özelliklerin çıkarımı "3D slicer" programı ile tek hekim tarafından yapıldı. Testis parankimi manuel çizilerek segmente edildi. Radyomiks çıktıları, orijinal, ince- kaba Laplacian of Gaussian ve wavelet transform filtreli görüntülerden oluşmakta idi. Her iki testis için toplam 1702 adet radyomiks özellik elde edildi. Voksel yeniden örnekleme 1x1x1 mm³ olarak standardize edildi. Makine Öğrenmesi (MÖ) için Orange Data Mining programı kullanıldı. Özellik azaltma için relieff, X2, Gain ratio ve Information gain metodları uygulandı. MÖ algoritmaları olarak k-nearest neighborhood (kNN), decision tree, random forest, logistic regression, support vector machine (SVM), naive bayes, neural network, Adaboost ve Gradient boost sınıflandırmaları kullanıldı. Sınıflandırmaları karşılaştırmak için çalışma karakteristik eğrisi (ROC) oluşturularak area under curve (AUC), duyarlılık (sensitivity, recall), özgüllük (spesifite), ve hata matriksi parametreleri hesaplandı. Tüm istatiksel sonuçlar için p <0,05 değeri anlamlı kabul edildi. Bulgular: Sperm konsantrasyonu 5 persantil altı grubu tahmin etmede en yüksek başarıyı Naive Bayes modeli elde etti (AUC 0,77, duyarlılık 0,59, özgüllük 0,75). Total sperm sayısı 5 persantil altı grubu tahmin etmede en yüksek başarıyı Naive Bayes modeli elde etti (AUC 0,77, duyarlılık 0,60, özgüllük 0,76). Total sperm motilitesi 5 persantil altı grubu tahmin etmede en yüksek başarıyı Naive Bayes modeli elde etti (AUC 0,81, duyarlılık 0,65, özgüllük 0,82). Progresif sperm motilitesi 5 persantil altı grubu tahmin etmede en yüksek başarıyı Naive Bayes modeli elde etti (AUC 0,80, duyarlılık 0,55, özgüllük 0,80). Sperm morfolojisi 5 persantil altı grubu tahmin etmede en yüksek başarıyı Naive Bayes modeli elde etti (AUC 0,73, duyarlılık 0,64, özgüllük 0,65). Sperm TZI indeksi 5 persantil altı grubu tahmin etmede en yüksek başarıyı SVM modeli elde etti (AUC 0,73, duyarlılık 0,54, özgüllük 0,81). Ayrıca testisin konvansiyonel kalitatif ve kantitatif değerleri ile sperm konsantrasyonu ve total sperm sayısı grupları arasında karşılaştırma yapıldı. Bu işlem için SPSS programı kullanıldı. Testis hacmi ve Valsalva manevrası sonrası ölçülen reflü saniyeleri ile 5 persantil altı gruplar arasında güçlü derecede negatif korelasyon sağlandı. Ayrıca testis ekojenite sınıflandırmaları ile de sperm konsantrasyonu ve total sperm sayısı grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p<0,05). Sonuç: Çalışmamızda testis ultrasonunda kaydedilen parankim segmentasyon verilerini kullanarak elde ettiğimiz MÖ algoritmalarının, spermiyogram parametrelerinin 5 persantil altı gruplarını tahmin etmede kullanılabilecek bir alternatif olduğunu gösterdik. Anahtar kelimeler: Erkek infertilitesi, testis ultrasonu, spermiyogram, makine öğrenmesi, radiomics, yüksek düzey doku özellikleri
Böbrek parankim sertliğinin "shear wave" us elastografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Kronik böbrek hastalığı olanlarda hastalığın ciddiyetinin değerlendirilmesinde, "Shear Wave" Elastografi(SWE) tekniği ile ölçülen renal parankimal sertlik değerlerinin, klinik ve laboratuvar bulgular ile uyumunu ve tanıya katkısını araştırmak. Gereç ve Yöntem: Aralık 2020-Kasım 2022 tarihleri arasında bölümümüzde abdomen, renal ya da üriner Ultrasonografi(US) incelemesi yapılan; klinik, laboratuvar veya histopatolojik olarak ispatlanmış kronik böbrek parankim hastalığı(KBH) bulunan 50 hasta değerlendirilmiştir. Uygun olmayan ölçümler nedeniyle 9 hasta çalışma dışı bırakılmış ve toplam 41 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Kontrol grubumuzu ise, laboratuvar ya da görüntüleme ile ispatlanmış herhangi bir böbrek hastalığı olmayan ve başka nedenlerle kliniğimizde US randevusu bulunan, 18 yaş üstü 40 hasta oluşturmaktadır. Sonografik incelemelerin ve SWE ölçümlerinin tamamı aynı radyolog tarafından yapılmıştır. Her hastada böbrek boyutları, ortalama parankim kalınlığı ve parankim ekosu değerlendirildikten sonra SWE yöntemi ile hastaların renal parankimal sertlikleri ölçülmüştür. Bu amaçla her bir böbreğin alt polü, orta kesim ve üst polüne, renal piramidlere paralel olarak yerleştirilen yerleştirilen ROI ile her bölge için en az iki adet toplamda her böbrek için en az 6 ölçüm yapılarak kPa cinsinden ortalama değer belirlenmiştir. Hastalardaki KBH varlığını ve ciddiyetini belirleyebilmek amacıyla, hastane elektronik arşiv sisteminden böbrek fonksiyonu hakkında bilgi veren(serum üre, kreatinin ve glomerular filtrasyon hızı(GFR)) ve US inceleme tarihine en yakın zamanda alınmış kan tetkik sonuçları kaydedilmiştir. Elde edilen veriler doğrultusunda, SWE'de ölçülen böbrek parankim sertlik değerleri ile hastalık tanısında ve evrelemesinde kullanılan laboratuvar verileri arasında korelasyon olup olmadığı araştırılmıştır. İstatistiksel analizlerde Spearman korelasyon testi kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil olan ve uygun ölçüm gerçekleştirilen 41 hastanın 24'ü(%58,5) kadın, 17'si(%42,5) erkektir. Hastaların yaşı 18 ile 83 arasında olup yaş ortalaması 66'dır. Kronik böbrek hastalığı hastalığı etiyolojisinde en sık karşılaşılan sebepler hipertansiyon ve diyabetes mellitustur. KBH tanılı hastalarda kontrol grubuna göre parankim sertlik değerlerinin istatistiksel olarak anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptanmıştır(sırasıyla 15.6 kPa-5.5 kPa)(p<0,001). Renal parankimal sertlik değerleri ile serum üre ve kreatinin değerleri arasında pozitif, Glomerüler Filtrasyon Hızı ile arasında negatif yönde, istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmıştır(p<0,001). Renal parankimal sertlik değerleri ile hasta yaşı arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmamıştır(p>0,05). Ayrıca hasta ve kontrol gruplarında yapılan analizlerde cinsiyet ile renal parankimal sertlik arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır(p>0,05). Sonuç: US, iyonizan radyasyon içermeyen, hızlı, kullanımı kolay, noninvaziv ve portatif bir görüntüleme yöntemidir. SWE ise, karaciğer başta olmak üzere birçok parankimal organda fibrozisi gösteren, etkin bir noninvaziv görüntüleme yöntemi olup KBH'da SWE tekniği ile ölçülen renal parankimal sertlik değerleri, böbrek fonksiyonunun ve hastalık ciddiyetinin değerlendirilmesinde faydalı olabilir. Tekrarlayan ölçümlere olanak sağlayan bu yöntemin KBH'da kullanımının yaygınlaştırılması, teknik iyileştirmeler ile ölçümlerin standardize edilmesi ve referans değerlerin tanımlanmasıyla bu hastalarda tanı ve takibin önemli bir parçası haline geleceği düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Sonoelastografi, Kronik Böbrek Hastalığı
Otosklerozlu hastalarda yüksek çözünürlüklü temporal kemik bilgisayarlı tomografide saptanan otosklerotik odak ile odyometri değerleri arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada fenestral otosklerotik odağa ait parametrelerin odyometrik veriler ve işitme kaybı tipleri ile ilişkisinin değerlendirilmesini, klinik ve preoperatif aşamada hastalık seyrinin ve ciddiyetinin daha erken öngörülebilmesini, hastalık etyopatogenezinin daha iyi anlaşılabilmesini ve operasyona alınacak hasta seçiminde cerraha yardımcı olabilmeyi amaçladık. Çalışmaya yerel etik kurul onayı alındıktan sonra, Mayıs 2014 – Ağustos 2022 tarihleri arasında klinik ve radyolojik olarak otoskleroz tanısı alan 188 hastanın (271 kulak) temporal kemik yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi (YÇBT) tetkikleri retrospektif olarak değerlendirildi. İşitme kaybına sebep olabilecek miringoskleroz, inkudomalleolar eklemde ayrışma, süperior semisirküler kanal dehissansı, posterior semisirküler kanal dehissansı, geçirilmiş operasyon öyküsü ve koklear implant, retrofenestral odak, kronik otitis media, vestibular kanalda kistik genişleme, mastoidit bulunan 81 hasta (113 kulak) çalışma dışı bırakıldı. YÇBT tetkikinden maksimum 1,5 ay önce odyogramı bulunan 107 hasta (158 kulak) çalışmaya dahil edildi. Kontrol grubu elde olunmadı. Çalışma grubundaki hastaların temporal kemik YÇBT tetkikleri 128 detektör sekanslı çok kesitli bilgisayarlı tomografide (Ingenuity 128, Philips Healthcare, State, USA) ve 16 detektör sekanslı çok kesitli bilgisayarlı tomografide (Brilliance 16, Philips Medical Systems, Best, The Netherlands) elde olundu ve görüntüler Osirix programında ve Philips iş istasyonunda 18 yıl ve 4,5 yıl tecrübeye sahip iki radyolog tarafından değerlendirildi. Otosklerotik odağın sınırları ayırt edilebilen tüm kesitlerde manuel olarak çizildi ve Osirix programı aracılığı ile hacmi hesaplandı. Ayrıca odağın koklea apikal ve orta turn'e uzaklığı, vestibül ile temas uzunluğu manuel olarak ölçüldü ve elde edilen ölçümlerden vestibül temas alanı hesaplandı. Odağın bazal turn'e olan uzaklığı ideal ve güvenilir şekilde ölçülemediğinden, odağın bazal turn'e temasına bakıldı ve var/yok şeklinde gruplandırıldı. Çalışma grubuna dahil edilen hastaların odyogramları değerlendirilerek hava ve kemik yolu iletim eşiklerine göre odyometrik air-bone gap değerleri hesaplandı ve bu eşiklere göre hastalar İTİK ve MTİK olmak üzere iki gruba ayrıldı. MTİK grubundaki hastalardan ortalama kemik yolu iletim eşiği 20-30 desibel olanlar hafif dereceli MTİK, 30 desibelden fazla olanlar belirgin MTİK olarak iki gruba ayrıldı. İTİK ve MTİK hasta grupları arasında, hafif MTİK ve belirgin MTİK hasta grupları arasında fenestral odak hacmi, odağın koklea orta ve apikal turn'e uzaklığı, odağın aksiyal ve koronal planda vestibül ile temas uzunluğu ve temas alanı açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p > 0,05). 0-40 yaş ve 41-80 yaş grupları arasında fenestral odak hacmi, odağın koklea orta turn'e uzaklığı, odağın aksiyal ve koronal planda vestibül ile temas uzunluğu, odağın vestibül ile temas alanı açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p > 0,05). Ancak 41-80 yaş grubundaki hastaların odyometrik air-bone gap değerleri, 0-40 yaş grubundaki hastalara göre daha yüksek tespit edildi (p < 0,05). Ayrıca 41-80 yaş grubu hastalarda otosklerotik odağın koklea apikal turn'e uzaklığı, 0-40 yaş grubundaki hastalara göre daha az tespit edildi (p < 0,05). Yuvarlak pencerede ve koklea bazal turn'de odağı bulunan hastaların ortalama fenestral odak hacimleri, vestibül ile temas uzunlukları ve temas alanları yuvarlak pencerede ve koklea bazal turn'de odağı bulunmayan hastalara göre daha fazla tespit edildi (p < 0,05). Ayrıca yuvarlak pencerede ve bazal turn'de odağı bulunan hastaların fenestral odaklarının koklea orta ve apikal turn'lere olan uzaklıkları yuvarlak pencerede ve bazal turn'de odağı bulunmayan hastalara göre daha az tespit edildi (p < 0,05). Sonuç olarak çalışmamızda işitme kaybı tipleri ve şiddeti ile odağa ait parametreler arasında anlamlı ve sürdürülebilir bir ilişki saptamamış olmamız hastalığın oldukça kompleks etyopatogeneze sahip olduğunu ve işitme kaybı tipi ve şiddetinde, araştırdığımız odağa ait parametreler dışında mekanizması hala aydınlatılamamış başka faktörlerin etkili olabileceğini bize düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Otoskleroz, Temporal kemik yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi, İletim tipi işitme kaybı, Mikst tip işitme kaybı
Renal solid kitlelerin bilgisayarlı tomografide histogram analizi ile değerlendirilmesi
Bu retrospektif çalışmanın amacı renal solid lezyonların tanısında ve ayrımında bilgisayarlı tomografi histogram analizinin (BTHA) rolünü araştırmaktır. Çalışmaya yerel etik kurul onayı alındıktan sonra Ocak 2010-Ocak 2021 tarihleri arasında, hastanemizde kontrastlı batın BT çekimi bulunan ve yapılan değerlendirmede böbrekte yer kaplayan solid lezyonu bulunan 125 olgu dahil edilmiştir. Dahil edilen olgular iş istasyonu üzerinde değerlendirildi. Primer lezyonun değerlendirilmesinde kistik komponentler, nekroz alanları, kalsifikasyon ve kitle içi büyük besleyici damarlar dahil edilmedi. Histogram analizi için ilgi alanı, el ile çizim aracı kullanılarak yağ ve kistik komponentin en az olduğu solid kesime yerleştirildi. İlgi alanı içerisindeki her pikselin HU değeri XML (eXtensible Markum Language) dosya formatı olarak aktarıldı. MATLAB versiyon 2009b yazılımı (MATrix LABoratory, Mathworks Inc, ABD) kullanılarak XML dosyaları üzerinden histogram analizi hesaplandı. Histogram analizinde dahil edilen parametreler; piksel, mean, standart deviasyon, minimum, maksimum, varyans, entropi, size %L, size %U, size %M, kurtozis, skewness, uniformity, percent01, percent03, percent05, percent10, percent25, percent75, percent90, percent95, percent 97 ve percent99'dur. Normal dağılım gösteren veriler Student T ve ANOVA ile normal dağılım göstermeyen veriler ise Mann-Whitney U ve Kruskal-Wallis testleri ile karşılaştırıldı. Verilerin normal dağılım uygunluğu ''Kolmogorov-Smirov Testi'' ile değerlendirildi. P<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Çalışmamızda histogram analizi ile elde edilen çeşitli parametrelerden mean, median, tekdüzelik ve çarpıklık değerlerinin bu ayrıma katkıda bulunabileceği yönünde veriler elde edildi. ROC analizi sonucu en yüksek duyarlık ve özgüllük, mean değerinde saptandı. Benign lezyonlardaki mean değeri 14,10 ± 50,04, malign lezyonlardaki mean değeri 68,65 ± 46,65 (p<0,001) olarak saptadık. Mean değeri kesme değeri 53,381 olarak seçildiğinde benign–malign lezyon ayrımındaki sensitivite %78, spesifite ise %79 olarak hesaplandı. Histogram analizi parametrelerinden biri olarak kullandığımız tekdüzelik ROİ ile ölçüm yaptığımız alandaki homojenliği gösterir. Çalışmamızda benign lezyonlarda tekdüzelik değeri 0,2071 ± 0,1188, malign lezyonlarda ise 0,1184 ± 0,081 olarak saptandı. Tekdüzelik kesme değeri 0,169 olarak alındığında benign-malign lezyon ayrımındaki sensitivite %71, spesifite ise %69 olarak hesaplandı. Sonuç olarak renal kitle lezyonlarında BT histogram kullanımı lezyon karakterizasyonunda ve tümör tipleri ayrımında umut vaat etmekte olup, geniş ölçeklerde kullanım ve standardizasyon için daha fazla hasta gruplarının dahil olduğu çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar kelimeler; Böbrek Hücreli Karsinom, Anjiyomiyolipom, Onkositom, Bilgisayarlı Tomografi Histogram Analizi
Meme kitlelerinin tanısında superb mikrovasküler görüntüleme (SMI) ile kontrastlı dinamik manyetik rezonans görüntüleme'nin (MRG) karşılaştırılması
MEME KİTLELERİNİN TANISINDA SUPERB MİKROVASKÜLER GÖRÜNTÜLEME (SMI) İLE KONTRASTLI DİNAMİK MANYETİK REZONANS GÖRÜNTÜLEME'NİN (MRG) KARŞILAŞTIRILMASI Dr. Ahmet Yasin Yitik Çalışmamız prospektif ve kesitsel özellikte olup amacımız meme kitlelerinin tanısında histopatolojik sonuçlar temel alınarak superb mikrovasküler görüntüleme (SMG) ile dinamik kontrastlı meme manyetik rezonans görüntüleme (MRG) yöntemlerinin tanısal doğruluklarını karşılaştırmak ve SMG'nin meme lezyonlarının tanısındaki başarısını değerlendirmektir. Üniversitemizin etik kurulundan onay alındıktan sonra, Nisan 2022 ile Mart 2024 tarihleri arasında Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine meme kitlesi şikayetiyle başvuran hastalara gri skala ultrasonografi, SMG, ve dinamik kontrastlı meme MRG yöntemleri yapıldı. Hastalara öncelikle gri skala ultrasonografi (USG) ve SMG metotları uygulandı. Ertesi gün hastalara dinamik kontrastlı meme MRG tetkiki yapıldı. Superb Mikrovasküler Görüntüleme tetkiki sırasında tüm lezyonu kapsayacak şekilde serbest ROI (ilgilenilen alan) çizilerek cihaz tarafından otomatik olarak vasküler indeks (VI) ölçümleri yapıldı. Ölçümler 5 yıllık uzmanlık öğrencisi tarafından yapılıp PACS'a (Picture Archive Communicating Systems) gönderildi. Her lezyondan en az üçer defa ölçüm yapılıp en uygun olan 3 ölçümün ortalaması çalışmaya dahil edildi. Meme MRG ve gri skala USG tetkikleri kendi BI-RADS sınıflamasına göre 25 yıllık meme radyolojisinde tecrübeli radyolog ve 5 yıllık radyoloji uzmanlık öğrencisi ile konsensus eşliğinde değerlendirildi. Tüm bulgular histopatolojik tanı sonuçları ile karşılaştırıldı. Çalışmaya 110 hasta (16-80 yaş, ortalama 47,67±13,57 yıl) ve 112 lezyon dahil edilmiştir. Histopatolojik olarak 62 lezyon benign, 50 lezyon ise malign olarak sonuçlandı. Gri skala ultrasonografik incelemede, malign kitlelerin %58'i düzensiz şekilli, %98'i düzensiz kenarlı, %86'sı dik yerleşimli, %96'sı hipoekojen ekopaternde ve %64'ünün akustik gölgelenmesinin olduğu saptanmıştır. Benign lezyonların %90,3 ü oval-yuvarlak şekilli, %56'sı düzgün kenar yapısında, %77,4'ü yatay yerleşimli, %54,8'i hipoekojen paternde olduğu ve %90,3'ünün akustik gölgelenmesinin olmadığı görüldü. Ultrasonografik incelemede %86 duyarlılık, %64,38 özgüllük ve %70,5 doğruluk oranları elde edilmiştir. Superb Mikrovasküler Görüntüleme ile ölçülen VI değerleri, malign kitlelerde belirgin şekilde yüksek bulunmuştur (p<0.001). VI kesim değeri 4.15 kabul edildiğinde duyarlılık, özgüllük, pozitif öngörü değeri (PÖD), negatif öngörü değeri (NÖD) ve doğruluk değerleri sırasıyla %92, %60, %64.8, %90.2, %74 olarak hesaplandı. Ayrıca VI değerleri ile USG'de lezyonun morfolojik özelliklerinden lezyon kenar yapısı, oryantasyonu, ekojenitesi ve akustik gölgelenmenin varlığı arasında da anlamlı ilişki saptandı (p<0.05). Vasküler indeks değeri ile lezyon şekli arasında ise istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p>0.05). Lezyon boyutu ile serbest olarak çizilen ROI arasında da pozitif yönlü yüksek derecede istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu (p<0.001). Çalışmamızda gri skala USG'de BI-RADS 4a olarak raporlanan lezyonlardan VI kesim değerinin (4.15) altındakilerin hepsinin histopatoloji tanı sonuçları benign olarak sonuçlandı. Dinamik kontrastlı meme MRG incelemesinde, malign lezyonların %76'sı düzensiz şekilli, %62'sinin spiküle kenarlı olduğu, %88'inin heterojen kontrastlandığı ve %64'ünün tip 3 kontrastlanma kinetik eğrisine sahip olduğu görüldü. Benign lezyonların ise %46.8'sinin yuvarlak şekilli, %80.6'sının düzgün kenar yapısına sahip, %77.4'ünün homojen kontrastlandığı ve %74.2'sinin tip 1 kontrastlanma kinetik eğrisine sahip olduğu görüldü. Manyetik Rezonans Görüntüleme incelemesinde ise duyalılığı %98, özgüllüğü %80.65, PÖD'i %80.3, NÖD'i %98 ve doğruluğu %88.39 hesaplandı. Vasküler indeks değerleri ile MRG kontrastlanma kinetik eğri tipleri arasında anlamlı korelasyon gösterildi (p<0.001). MRG incelemesi sırasında kontrastlanma izlenmeyen 4 lezyonun 3'ünde SMG'de akım saptandı. Sonuç olarak, SMG tekniği ile elde edilen VI parametresinin gri skala ultrasonografi ve dinamik MRG bulguları ile değerlendirilmesinin, meme kitlelerinin benign/malign ayrımında faydalı olabileceği gösterilmiştir. Anahtar kelimeler: Superb mikrovasküler görüntüleme, meme kanseri, dinamik kontrastlı meme MRG, ultrasonografi, meme görüntülemesi
Primer hiperparatiroidili hastalarda mikrodalga ablasyon tedavisinin etkinliğinin değerlendirilmesinde superb mikrovasküler görüntülemenin rolü
Primer hiperparatiroidi (PHPT)' de cerrahi tedaviye alternatif olarak uygulanan mikrodalga ablasyon (MDA) tedavisinde inkomplet ablasyon, operatif başarısızlığa yol açan temel faktörlerden biridir. Günümüzde MDA tedavisi sonrası komplet ve inkomplet ablasyonun değerlendirilmesinde en sık kontrastlı ultrasonografi (US) tercih edilmektedir. Superb mikrovasküler görüntüleme (SMG) ise doku mikrovaskülaritesini hassas şekilde gösterebilen, kontrastlı US' ye göre non-invaziv, kontrast madde kullanımı gerekmeyen, daha düşük maliyetli ve kolay ulaşılabilir olan yeni bir US tekniğidir. Bu prospektif, kesitsel, tek merkezli ve multidisipliner çalışmanın amacı, PHPT' de MDA tedavisinin etkinliğinin değerlendirilmesinde SMG' nin rolünü araştırmaktı. Çalışmamız yerel etik kurul tarafından onaylandı. Eylül 2022 ile Şubat 2024 tarihleri arasında PHPT nedeniyle MDA tedavisi uygulanan 41 hasta çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların ablasyon öncesinde klinik, laboratuvar ve radyolojik değerlendirmeleri yapıldı. MDA işlemleri izlenerek teknik parametreler ve komplikasyonlar not edildi. MDA sonrası takipte 1.gün, 1.ay ve 6.ayda serum parathormon (PTH) ve kalsiyum düzeyleri ölçüldü. Radyolojik değerlendirme ise 1.ay kontrolünde tekrar yapıldı. Radyolojik değerlendirmelerde US' de gri skala ile lezyonun lokasyonu belirlenip, maksimum çapı ve hacmi ölçüldükten sonra SMG' de serbest ROI (Region of Interest) ile lezyon sınırları işaretlenerek vaskülarite indeksleri (VI) ölçüldü. Ablasyon sonrası SMG' de lezyonda vaskülarite görülmemesi komplet ablasyon olarak tanımlandı ve rezidü vaskülarite görülmesi inkomplet ablasyon olarak değerlendirildi. Klinik başarı, işlemden sonraki 6 aylık takip döneminde hem serum PTH hem de serum kalsiyum düzeylerinin normal aralıkta seyretmesi olarak tanımlandı. Çalışma yaşları 34 ile 79 arasında değişmekte olan, 35' i kadın ve 6' sı erkek olmak üzere 41 hastaya ait 41 paratiroid lezyonu ile yapıldı. MDA tedavilerinin tamamı tek seans olarak gerçekleştirildi. Teknik başarı oranı %100' dü. SMG' de lezyonların %75,6' sında komplet ablasyon ve %24,4' ünde inkomplet ablasyon saptandı. Klinik başarı oranı %53,7 idi. Takipte 6.ayda normokalsemi oranı ise %80,5 olarak saptandı. SMG inceleme bulguları ile klinik başarı arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p=0,002). SMG' de inkomplet ablasyon saptanan hastalarda klinik başarı oranı (%10), komplet ablasyon saptanan hastalara (%67,7) göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşüktü (p=0,002). Klinik başarı sonuçlarına göre SMG' nin tedavi etkinliğini değerlendirmede duyarlılığı %47,4, özgüllüğü %95,5, pozitif öngörü değeri %90, negatif öngörü değeri %67,7 ve doğruluğu %73,2 olarak hesaplandı. Preablasyon US' de lezyonların SMG VI düzeyleri ortalama %20,45 ± 9,25 ve medyan %19,55 (aralık, %4 – 52,96) olarak saptandı. Klinik olarak hem başarılı hem de başarısız olan hastalarda, preablasyon US' ye göre postablasyon US' de lezyonun maksimum çapı, hacmi ve SMG VI düzeylerindeki düşüşler istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,001). Klinik olarak hem başarılı hem de başarısız olan hastalarda, preablasyon serum PTH ve kalsiyum düzeyine göre postablasyon 1.gün, 1.ay ve 6.ay serum PTH ve kalsiyum düzeylerinde görülen düşüşler istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). Klinik olarak başarısız olan hastaların preablasyon serum PTH düzeyleri, klinik olarak başarılı olan hastalardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksekti (p=0,014). Klinik olarak başarılı olan hastalarda ortalama MDA gücü, klinik olarak başarısız olan hastalardan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksekti (p=0,003). Sonuç olarak, SMG, PHPT' de MDA tedavisi sonrası inkomplet ablasyonu gösterebilen ve tedavi etkinliğinin değerlendirilmesine katkı sağlayan etkili bir görüntüleme yöntemi olarak görünmektedir. Anahtar kelimeler: Superb mikrovasküler görüntüleme, Vaskülarite indeksi, Mikrodalga ablasyon, Ultrasonografi, Primer hiperparatiroidizm
Kronik hepatit B ve C tanısı olan hastalarda histopatolojik karaciğer fibrozis evresinin radyomiks analizi ile karşılaştırılması
Bu çalışmada radyomiks özellikleri kullanarak kronik hepatit B ve C hastalarının karaciğer fibrozisini ve nekroinflamasyonunu değerlendirmeyi, böylece hastaları biyopsi komplikasyonlarından korumayı, klinisyenlere daha kolay, tekrar edilebilir, non-invaziv bir tanı yöntemi sunmayı amaçladık. Çalışma için yerel etik kurul onayı alındıktan sonra, Ocak 2015-Ocak 2024 tarihleri arasında hastanemizde karaciğer biyopsisi yapılmış olan hastalardan histopatolojik olarak kronik hepatit B ve C tanısı olanlar retrospektif olarak değerlendirildi. Bu hastalardan biyopsi öncesindeki 6 ay içerisinde kontrastlı batın manyetik rezonans (MR) tetkiki ve 1 ay içerisinde laboratuvar testleri (Albümin,ALT,AST,Trombosit sayısı,INR,PT) bulunanlar çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilme ve dışlanma kriterleri uygulandıktan sonra farklı karaciğer fibrozis evrelerine sahip 50 hasta çalışmaya dahil edildi. Ayrıca karaciğer hastalığı ve karaciğerde lezyonu bulunmayan 30 hasta fibrozisi 0 kabul edilerek çalışmaya dahil edildi. Böylece karaciğer fibrozisi 0 ile 6 arasında değişen toplam 80 hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastaların kontrastlı batın MR tetkiklerinden aksiyel T2 ağırlıklı(T2A), portal ve geç fazlarda kontrastlı T1 ağırlıklı (T1A) sekanslarının görüntüleri 3D Slicer programına yüklendi. Bu programla karaciğer 3 boyutlu volümetrik olarak segmente edildi. Daha sonra segmente edilen VOI (Volume of Interest)den radyomiks özelliklerin çıkarılması için programa eklenen PyRadiomics 3.0.1 yazılım paketi kullanıldı. Her sekans için 130 radyomiks özellik çıkarıldı. Çıkarılan özelliklerden tek sayısal değer içermeyen veya metin içerenler çıkarıldı. Her sekans için 106 radyomiks özellik kullanıldı. Üç farklı sekansta yapılan ölçümler sonucunda toplam 318 radyomiks özellik elde edildi. Radyomiks özellikler çıkartıldıktan sonra model oluşturma aşamasına geçmeden önce hastalar 3:1 oranında (60:20) rastgele dağılım yöntemiyle eğitim ve test gruplarına ayrıldı. Model oluşturulması ve modelin eğitimi eğitim (train ) grubunda, oluşturulan modelin performans değerlendirilmesi test grubunda yapıldı. Radyomiks özelliklerden Random Forest algoritması kullanılarak en yüksek bilgi katkısı sağlayan ilk 7 değişken seçildi. Seçilen 7 değişken ile radyomiks model oluşturuldu. Laboratuvar verileri kullanılarak klinik model ve bunların birleştirilmesi ile kombine model oluşturuldu. Daha sonra radyomiks özelliklerin fibrozisi öngörme başarısını değerlendirebilmek için hastaları fibrozis evresi ve histolojik aktivite indeksi (HAI)'ne göre ikili gruplara ayırdık. 5 farklı grup oluşturduk. Bunlar Grup 1: Fibrozis 0-2 vs. 3-6, Grup 2: Fibrozis 0 vs. 1-6, Grup 3: Fibrozis 0-1 vs. 2-6, Grup 4 :HAI 0-12 vs 13-18, Grup 5 : HAI 0-5 vs. 6-18 olarak belirlendi. Oluşturulan her grup için 6 farklı makine öğrenmesi metodu ile model oluşturularak grupları ayırt edebilme başarısı değerlendirildi. Kullanılan makine öğrenmesi algoritmaları Logistic regression,Random Forest,SVM(Linear),SVM(RBF),KNN,Naive Bayes ve XGBoosttur. Performans değerlendirme sürecinde duyarlılık (sensitivity), kesinlik (precision), doğruluk (accuracy), F1 skoru ve ROC eğrisi altındaki alan (AUC) gibi ölçütler kullanıldı. Fibrozis 0–2 ile 3–6 evrelerini ayırt etmede en başarılı sonuçlar klinik modellerde elde edildi. Özellikle SVM(RBF) algoritması, %70 doğruluk, 0.667 AUC ve 0.5 F1-skor ile öne çıkmaktadır. Radyomiks modellerde doğruluk ve AUC için benzer başarıyı gösteren modeller olsa da , pek çok modelde F1-skor değerleri 0.400'ün altında kalmıştır. Fibrozis 0 ile 1–6 evrelerini ayırt etmede tüm modeller yüksek başarı göstermekle birlikte radyomiks ve kombine modeller mükemmel bir performans gösterdi. Random Forest ve Naive Bayes algoritmaları %100 doğruluk, 1.000 AUC ve 1.000 F1-skor değerleriyle tüm metriklerde tam performans sağladı. Fibrozis 0–1 ile 2–6 evrelerini ayırt etmede tüm modeller yüksek performans sergiledi. Ancak radyomiks modeller çok daha yüksek bir başarı gösterdi. SVM (RBF) modeli %98 doğruluk, 0.98 AUC ve 0.952 F1-skor ile en başarılı sonuçları elde etti. HAI 0–12 ile 13–18'in ayırt edilmesinde radyomiks modellerden SVM (Linear) algoritması, %95 doğruluk, 0.961 AUC ve 0.857 F1-skor ile en başarılı model oldu. HAI 0–5 ile 6–18'in ayrımı için oluşturulan modeller içinde kombine modellerden Random Forest %95 doğruluk, 0.98 AUC ve 0.952 F1-skor ile en yüksek performansı gösterdi. Sonuç olarak radyomiks modeller fibrozis olan-olmayan ( F0 vs F1-6) ve ≥F2 hastaları belirlemede yüksek başarı gösterdi. Ayrıca HAI ≥13 ve HAI ≥6 olan vakaları da yüksek doğrulukla sınıflandırabildi. 2023 Türkiye Hepatit B Tanı ve Tedavi Kılavuzunda F ≥2 ve HAI≥ 6 tedavi endikasyonu olarak belirtilmiştir. Oluşturduğumuz model bu hasta grubunu non-invaziv olarak belirlemeye olanak tanımaktadır. Bununla birlikte F0-2 ile F3-6 ayrımında yeterli başarıyı gösteremedi ve klinik model daha başarılı bulundu. Yine de radyomiks modellerin hastaların rutin takiplerinde fibrozis düzeyi ve nekroinflamasyon hakkında öngörü sağlayabilecek potansiyeli vardır. Ancak prospektif çok merkezli çalışmalar yapılmasına ihtiyaç vardır. Çalışmamızda kullandığımız 6 farklı makine öğrenmesi algoritmasının başarılarında belirgin farklılıklar gördük. Bu da radyomiks çalışmalarında doğru algoritma seçiminin önemini göstermektedir. Bizim kullandığımız algoritmalarda genel olarak Random Forest (RF) ve Destek Vektör Makinesi (SVM) daha başarılı oldu. Anahtar Kelimeler: Hepatit, Karaciğer Fibrozisi, HAI, Radyomiks, Makine Öğrenmesi, Segmentasyon
Şizofreni ve şizoaffektif bozukluk hastalarında talamus çekirdek hacimlerinin sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırılması ve klinik testlerle korelasyonu
Şizofreni ve şizoaffektif bozukluk, şizofreni spektrumundaki hastalık gruplarından olup, önemli morbiditeye ve fonksiyon kayıplarına neden olan psikiyatrik hastalıklardır. Bu hastalıkların tanısı DSM-V kriterleri doğrultusunda konulmaktadır. DSM-V kriterlerine göre şizoaffektif bozukluğun şizofreniden farkı, şizofreni ataklarının çoğunda eşlik eden duygudurum bozuklukları ile karakterize olan bir hastalık olmasıdır. Bu yüzden şizofreniye göre daha zor tanı almaktadır. Bu hastalık grupları, ruhsal bozukluklar olarak kabul edilmekle birlikte, son yıllarda nörodejeneratif ve nörogelişimsel kuramların ön plana çıkmasıyla, yalnızca ruhsal sorunlar olmaktan ziyade beyin parankimindeki morfolojik değişikliklere ikincil olarak da değerlendirilmektedir. Talamus, diensefalondan oluşan ve somatosensoriyel yolakları içeren önemli bir beyin yapısıdır. Gelişimsel histoloji araştırmalarında, talamusun kortikal gelişimle yakından ilişkili olduğu ve bu ilişkinin bozulması durumunda hem talamus hem de kortekste etkilenme görülebileceği ortaya konulmuştur. Literatürde, bu gelişimsel problemler ile psikotik hastalıkların ilişkisini gösteren çok sayıda çalışma bulunmaktadır. Çalışmamızın amacı, Freesurfer otomatik ölçüm MRG programı kullanarak şizofreni ve şizoaffektif bozukluk hastalarını, birbirleriyle ve sağlıklı bireylerle karşılaştırarak talamusla olan olası ilişkilerini ve farklılıklarını ile belirlemek; ayrıca bu olası farklılıkların klinik testlerle korelasyonunu araştırmaktır. Çalışmamız, yerel etik kurul onayı alındıktan sonra, Şubat 2023- Eylül 2024 tarihleri arasında DSM-V kriterlerine göre şizofreni ve şizoaffektif bozukluk tanısı almış ve kriterlerimize uyan 45 hasta ile çalışmamıza gönüllü olarak şartlarımızı sağlayan 26 sağlıklı bireyin dahil edilmesiyle gerçekleştirildi. Hasta grubuna Şizofreni Pozitif ve Negatif Sendromlar Ölçeği (PANSS), Klinik Global İzlenim Ölçeği (CGI) ve Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi (PUKI) uygulandı. Şizoaffektif bozukluk hastalarına ise ek olarak Young Mani Ölçeği ve Hamilton Depresyon Ölçeği uygulandı. Katılımcılara, 3D sagital 1mm kesit kalınlıktaki T1 ağırlıklı sekans dahil edilerek rutin sekansları içeren kontrastsız kraniyal MRG çekimi yapıldı ve veriler FreeSurfer (v7.2.0) yazılımı ile analiz edildi. Görüntülerden talamus hacimleri ve alt çekirdek hacimleri elde edildi. Analiz sonuçlarında şizofreni ve şizoaffektif bozukluk hastalarının sağ talamus hacimlerinde daha belirgin olmak üzere sağlıklı bireylerin talamus hacimlerine kıyasla istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı. Alt çekirdek düzeyinde ise şizofreni ve şizoaffektif bozukluk hastalarında medial (MVRE,MDI,MDm, Pt), intralaminar (Pf, CM), ventral (VM, VPL, VLp) ve posterior (PuA) çekirdek hacimlerinde istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı. Ayrıca özellikle ventral düzeydeki çekirdeklerde, şizofreni ve şizoaffektif bozukluk hasta grupları arasında anlamlı farklılıklar bulundu. Klinik testlerle çekirdekler arasındaki ilişki değişken olup, bazı çekirdeklerle belirli testler arasında korelasyon saptandı. Sonuç olarak talamus hacminde ve alt çekirdek gruplarında gözlemlenen azalmalar, şizofreni spektrumundaki şizofreni ve şizoaffektif bozukluk hastalarını kendi aralarında ve sağlıklı bireylerden ayırmada anlamlıdır. Elde edilen sonuçlar, bu alanda daha geniş kapsamlı çalışmalara ihtiyaç duyulduğunu göstermektedir.
Üç boyutlu konformal radyoterapide conformıty ındex (CI), homogeneıty ındex (HI) ve qualıty of coverage (QC) parametrelerinin hesaplanması ve hesaplanan değerlerin karşılaştırılması
Bu çalışmada; Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı' nda Akciğer CA, Mide CA, Rektum CA ve beyin tümörü tanısı konmuş toplam yüz yirmi hastada 3BKRT tekniği kullanılarak yapılan tedavi planlarının ve tedavi kalitesinin, RTOG ile ICRU tarafından önerilen tedavi protokollerine uygun olup olmadığı araştırılmıştır. Hastaya ait BT görüntüleri DICOM aracılığı ile Varian Eclipse tedavi planlama sistemine aktarılmıştır. 3BKRT tekniğinde kanser türlerine göre PTV' ye farklı fraksiyon dozları ile toplamda farklı dozlar verilmiştir. Çalışmamızda 120 adet 3BKRT planı incelenmiş olup referans izodoz hacmi, target volüm, PTV içerisinde saptanan maksimum doz miktarı, PTV içerisinde saptanan minimum doz miktarı, referans izodoz miktarı, PTV' nin %2'sinin, %50'sinin ve %98' inin aldığı doz miktarları hesaplanmış, DVH' ler incelenmiştir. Çalışılan hastanede tüm CI, HI ve üç hastalık grubuna ait QC değerleri RTOG ile uyum içerisindedir. ICRU83' e göre hesaplanan tüm HI değerleri de protokole uygundur. Fakat beyin tümörüne ait ortalama QC değeri protokole aykırı olarak hesaplanmıştır. Çalışılan klinikte bu hesaplamalar verilen hastalık grupları için bir standart oluşturmuş, şu anki şartlarda bu değerlerin altına ortalama olarak inilmesinin mümkün olmadığı sonucuna varılmıştır. İncelenen kanser türlerinin cinsiyetlere göre dağılımı yapılmış olup, yaş ortalamaları dikkate alınarak; cinsiyet ve yaşa bağlı bir istatistik elde edilmiştir.
Özefagus ca., serviks ca.ve glioblastome multiforme (GBM) tanılı hastaların tedavisinde kullanılan volümetrik ayarlı arc terapi (VMAT), yoğunluk ayarlı radyoterapi (IRMT) ve 3 boyutlu konformal radyoterapi (3BKRT) tedavi tekniklerinin karşılaştırılmalı değerlendirilmesi
Bu tez çalışmasında özefagus kanseri tanısı konan 20 hastanın; pelvis kanseri tanısı konan 20 hastanın ve beyin yerleşimli tümörü olan Glioblastome Multiforme (GBM) 20 hastanın VMAT, IMRT ve üç boyutlu konformal radyoterapi (3BKRT) teknikleri ile planları yapılarak; elde edilen sonuçların kritik organlar açısından farklı tedavi tekniklerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Hedef hacim için tanımlanan dozun %100'ü hedef hacmin %95'ini alacak şekilde planlamalar yapılmıştır. Her bir teknik için bilgisayarlı tomografi (BT) kesitleri incelenerek hedef hacimde soğuk veya sıcak alanlar oluşmamasına özen gösterilmiş ve elde edilen doz-volüm histogramları (DVH) değerlendirilmiştir. Böylece kritik organların aldığı dozlar karşılaştırılmıştır. Özefagus Ca hastalarında yakın kritik organlardan akciğer, kalp, spinal korda bakılmış ve IMRT tekniğinin düşük doz bölgelerinde üstünlüğü diğer kritik organ değerlendirilmesinde VMAT tekniğinin üstün oluğu görülmüştür. Serviks Ca tanılı hastalarda rektum, mesane ve bağırsak dozlarına bakılmış ve burada VMAT tekniğinin anlamlı fark yarattığı görülmüştür. GBM hastalarında ise beyin sapı, optik kiazma, sağ optik sinir ve sol optik sinire bakılmıştır. Burada ise aynı şekilde VMAT tekniğinin avantajlı olduğu görülmekle birlikte IMRT tekniği de 3BKRT tekniğine göre avantajlıdır. Çalışmanın sonucunda tekniklerin birbirine ve farklı bölgelere göre avantaj ve dezavantajları görülmüştür.