Karadeniz Technical University
Anabilim Dalı

Kamu Hukuku Anabilim Dalı

Karadeniz Technical University

1.503

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Lozan Antlaşması'nda yer alan düzenlemeler kapsamında Heybeliada Ruhban Okulu ve günümüze yansımaları

Bu çalışma kapsamında, büyük oranda teokratik bir İslam Devleti yapısında Osmanlı İmparatorluğu'nun topraklarında yaşayan gayrimüslimler için uyguladığı yönetim politikasından ?Millet Sistemi-nden yola çıkılarak, laik bir hukuk devleti şeklindeki günümüz Türkiyesi'nde Fener Rum Patrikhanesi'nin doğrudan kendisine bağlı olarak Heybeliada Ruhban Okulu'nun Teoloji Yüksekokulu statüsünde yeniden açılması ile ilgili talepleri incelenmiştir.Çalışmada, Türkiye'nin başta Avrupa Birliği ilişkileri ve ABD ile diyalogları bağlamında güncel siyasî konjonktür ve adeta uluslararası bir görünüm kazandırılmak istenen ancak Türkiye'nin kendi iç kurumu olan Patrikhane ve Heybeliada Ruhban Okulu'nun durumu, Lozan Antlaşması ve pozitif Türk hukuk normları temel alınarak değerlendirilmiştir.Lozan Antlaşması, I.Dünya Savaşı sonunda tarihe karışan Osmanlı İmparatorluğu'ndan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin uluslararası platformda tanındığı ve tescil edildiği en önemli belgedir. Çalışmada, Lozan Antlaşması'nda doğrudan yer almamakla birlikte, Konferans tutanakları ve Antlaşma'daki ?Azınlıkların Korunması? ile ilgili genel düzenlemelerden yola çıkılarak Patrikhane'nin bugünkü statüsü ve Ruhban Okulu'nun yeniden açılması ile ilgili imkan ve ihtimaller aydınlatılmaya çalışılmıştır. Sonuç olarak meselenin Türkiye açısından, Türkiye'nin diğer iç meselelerinde de olduğu gibi, başta Anayasa olmak üzere, kendi mevzuatından yola çıkarak sonuçlandırılması gereken ?içsel ve güncel bir konu başlığı? olduğu vurgulanmaktadır.Anahtar Sözcükler1. Millet Sistemi2. Patrikhane3. Ruhban Okulu4. Lozan5. Azınlıklar

Azınlık haklarıAzınlıklarGayrimüslimler+2
Şule Erkan
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2009
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İdarenin sorumluluğunu gerektiren zarar kavramı

?İdarenin Sorumluluğunu Gerektiren Zarar Kavramı? nı inceleyen bu çalışma, giriş dışında üç bölümden oluşturmaktadır. Tezin kapsamı idarenin icra ettiği faaliyetlerden dolayı kişilerin uğradıkları zarar ve türleri ve sorumluluk sebepleri neden oluşmaktadır.Girişte tez konusu ile ilgili genel bir bilgi verilmiştir. Çalışmamızın birinci bölümünde, idari sorumluluk kavramı ve dayanakları ele alınmıştır. Burada sözleşmeden doğan ve sözleşme dışı sorumluluk konuları ele alınmıştır. Sözleşme dışı sorumluluk türlerinden olan kusurlu sorumluluk ve kusursuz sorumluluk konularına yer verilmiştir. Kusurlu sorumluluk ta hizmet kusuru ve kişisel kusur; kusursuz sorumlulukta risk ilkesi ve fedakarlığın denkleştirilmesi (kamu külfeti karşısında eşitlik ilkesi) konuları incelenmiştir. Ayrıca idarenin sorumluluğunu gerektiren şartlarda incelenmiştir.Çalışmamızın ikinci bölümünde ise, zararın tanımı, ve unsur incelenmişitir. Ayrıca zararın çeşitlerinden olan, doğrudan doğruya zarar- dolaylı zarar, fiil zarar, kazanç kaybı, normatif zarar, maddi zarar- manevi zarar, müspet zarar- menfi zarar, kişiye ilişkin zarar- mal ilişkin zararlar ele alınmıştır. Ayrıca idarenin özel hukuktan kaynaklanan zararları incelenmiştir.Çalışmanın üçüncü bölümünde ise, zararı doğuran idari faaliyetlere göre zarar konusu yer almaktadır. İdari işlemden, idari işlemin uygulanması eyleminden, idarenin haksız fiilden ve idari sözleşmeden doğan zararlar incelenmiştir. Bunun yanından idarenin sorumluluğunu gerektiren zararın özellikleri de incelenmiştir. Bu bakımdan ortada bir zarar olmalı bu zarar gerçek, gerçekleşmiş, mutlak ve kesin olarak hesabı mümkün olan, hukuken korunan bir menfaata yönelik, parayla ölçülebilir, özel, anormal, ve zararın kamu hukukunun uygulanması dolayısıyla meydana gelmiş olman konuları ele alınmıştır. Ayrıca zararın idare tarafından hesaplanması, mala ilişkin zararın hesaplanması ve kişiye ilişkin zararın hesaplanması konuları de çalışmamızda incelenmişitir.Anahtar sözcükler1.Zarar2.Sorumluluk3.İdare4.Tazminat

Borçlar hukukuHukuki sorumlulukTazminat+3
Selda Wadood
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2009
00
DoktoraAçık ErişimEN

International human rights law and the child's upbringing: Reconciling children's rights, parental control rights and state interests

This thesis investigates whether and how international human rights law (IHRL) reconciles children's rights with parental control rights and state interests in the child's upbringing. To answer these questions, it first originally identifies four normative models on the child's upbringing drawing from moral, legal, and political theory, and then assesses which of these models find reflections in IHRL. In so doing, it offers the most comprehensive account of the IHRL practice concerning the child's upbringing to date, providing an analysis of not only the drafting histories of human rights instruments, but also the general comments and the case law of the human rights systems in Europe, the Americas, Africa and the United Nations. This thesis shows that IHRL has overtime endorsed more than one normative model. The central argument of the thesis is twofold. First, the Convention on the Rights of the Child has been central to the endorsement of the model combining the liberal conception of children's rights and the fiduciary conception of parental rights. This model assigns multiple functions to the state, endorsing not only a minimal state when intervening into the parent-child relationship but also supportive and prescriptive roles, alongside recognizing autonomy-related and civic interests of the state in education. Second, the thesis indicates that the legal practice, particularly in adjudication, deviates from this model. All IHRL organs are not fully committed to the liberal and fiduciary conceptions as they do not give sufficient weight to the child's substantive rights and the limitations of parental rights.

European Court Human RightsState interventionChildren Rights Convention+2
Betül Durmuş
Koç University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Uluslararası Deniz Hukukunda karasularında zararsız geçiş rejimi

Dünya yüzeyinin 3/4'ünü kaplayan denizler ilkçağlarda bütün insanların kullanımına açık olan bir alan olarak kabul edilirken, özellikle orta çağda, teknolojik gelişmeler ve keşiflerle birlikte denizler üzerinde daha fazla egemenlik iddialarında bulunulmaya başlanmıştır. Günümüzde devletin egemenliğine tabi deniz kesimi için iki ayrı hukuki rejim öngörülmüştür. İçsular ve karasuları rejimi. Hem içsular hem de karasuları kıyı devletinin kara ülkesine bitişik bir deniz kesimi olmasına rağmen farklı hukuki rejimlere tabi tutulmuşlardır. İçsularda devlet, kara ülkesinde sahip olduğu bütün yetkileri kullanır. Karasularında ise, kıyı devletinin kural olarak egemenlik hakkı bulunmasına rağmen, yetkileri deniz ulaştırmasının serbest ve kesintisiz olmasını sağlamak amacıyla sınırlanmıştır. Bu sınırlardan birincisi karasularında yargı yetkisinin kullanılmasına ilişkin sınırlamalardır. İkincisi ise tezimizin konusunu oluşturan yabancı devlet gemilerine tanınan zararsız geçiş hakkıdır.Zararsız geçiş hakkı ele alınmadan önce çalışmamızın birinci bölümünde, karasuları kavramının tanımı, hukuki mahiyeti ve tarihi gelişimi, karasularının iç ve dış sınırlarının tespiti yöntemi ile karasularının genişliği sorunu incelendikten sonra Türkiye'nin iç hukuk düzenlemeleri ele alınmıştır.İkinci bölümde ise, zararsız geçiş hakkının tanımı ve hukuki mahiyeti, karasularından geçiş, geçişin zararsızlığı, özellikle savaş gemileri yönünden zararsız geçiş hakkından faydalanan gemiler, kıyı devletinin yükümlülükleri ve yetkileri incelendikten sonra Türkiye'nin iç hukuk düzenlemeleri irdelenmiş ve Ege Sorunu bağlamında zararsız geçiş hakkı ele alınmıştır.Anahtar Kelimeler :1. Karasuları2. Uluslararası Deniz Hukuku3. Zararsız Geçiş Hakkı4. Ege Sorunu5. Savaş Gemileri

Deniz hukuku
Mehmet Çökelek
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Türk Vergi Hukukunda defterler ve belgelerle ilgili hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren vergi suçlarının analizi ve değerlendirilmesi

Kamu hizmetlerinin sürekliliği açısından verginin sürekliliğinin sağlanması gerekmektedir. Bu sebepten, verginin sürekliliğinin sağlanması amacıyla, vergi sistemlerinde vergi ödevlerinin yerine getirilmesi ile ilgili olarak birçok güvenlik önlemi mevcuttur. Vergi ödevlerinin ihlali halinde uygulanan vergi cezaları da söz konusu önlemlerdendir.Vergi ödevleri konusunda vergi mükellefleri, bazı durumlarda bilerek ya da bilmeyerek hukuka aykırı davranabilmekte ve bu davranışlar sonucunda vergi suçları oluşmaktadır. Kural olarak vergi suçları, devlet hazinesine karşı işlenen suç niteliğindedir. Mükelleflerin kanuni ve idari düzenlemelere aykırı davranmaları neticesinde ortaya çıkmakta olan bu suçlar, ekonomik nitelik taşımaktadır. Söz konusu suçlar için mali nitelikli cezalar uygulanmaktadır. Bu şekilde, devletin vergi kaybı uygulanan mali cezalarla telafi edilmektedir. Ancak; bazı vergi suçlarıyla kamu düzeni ihlali edilmektedir. Mali nitelikli vergi suçlarına nazaran daha ağır nitelik taşıyan bu suçlar için hürriyeti bağlayıcı nitelik taşıyan yaptırımlar öngörülmüştür. Çünkü; bu suçlar, devletin vergi gelirlerinde azalışa sebep olabilmesinin ötesinde, bütün topluma karşı işlenmiş suç niteliği taşımaktadır. Ancak; önemli olan husus, vergi cezalarında etkinliğin sağlanmasıdır. Vergi cezalarında etkinliğin sağlanabilmesi için ise, gerek kanun koyucuya gerekse idareye bir takım görevler düşmektedir. Kanun koyucu, cezanın tüm unsurlarını kapsayan, açık, anlaşılır düzenlemeler yapmalı; idare ise, suçun niteliğini saptayarak yaptırımları kararlı bir şekilde uygulamalı, taviz verme yoluna gitmemelidir.Anahtar Sözcükler1. Türk Vergi Hukuku2. Vergi Suçları3. Vergi Cezaları4. Defterler ve Belgeler5. Hürriyeti Bağlayıcı Ceza

Elif Yılmaz
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Lozan antlaşması ve Musul sorunu çözümü

Tez Giriş ve Üç Bölümden oluşmaktadır. Giriş'te Tarihsel bir arka plan verilmiştir.Birinci Bölümde, Musul Meselesinin ortaya çıkmasına yol açan Gelişmeler, Birinci dünya savaşı ve Musul Meselesinin Başlangıcı.İkinci Bölümde, Lozan Konferansında Musul Meselesi, Musul Sorunu Milletler Cemiyetinde Musul Hakkında Kararlar, Lahey Adalet Divanının kararı.Üçüncü Bölümde, Irak'ın Krallık Döneminde Irak Türkleri, Cumhuriyet Döneminde Irak Türkleri, Saddam Hüseyin Döneminde Irak Türkleri, Savaş ve İşgal Döneminde Irak Türkleri.Anahtar Sözcükler1- Lozan2- Musul3- Irak4- Irak Türkleri

IrakIrak TürkleriLozan Antlaşması+1
Sawash H. Muhammad Ali
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kamu hizmeti ve idari işlem alanı olarak zorunlu askerlik

Zorunlu askerlik hizmeti, modern ulus-devletin oluşum sürecinde ortaya çıkmış ve yasal olarak ilk kez 1793'te Fransa'da uygulanmıştır. Müteakip yüzyıllarda başta Batı ülkeleri olmak üzere bütün dünyada yaygın hale gelmiştir. Ancak özellikle soğuk savaştan sonra yerini profesyonel askerliğe terk etmeye yüz tutmuştur. Buna paralel olarak çok sayıda devlet vicdanî red hakkını tanımaya başlamıştır. Avrupa konseyi ülkelerinden sâdece 29'unda zorunlu askerlik uygulanmakta ve hemen tamamı ?Türkiye, Azerbaycan ve Belarus hariç ? vicdanî red hakkını kabul etmiştir.Vicdanî red hakkı ve zorunlu askerlik hizmeti, milletler arası hukukta din ve inanç özgürlüğü ile zorla çalıştırma yasağı kapsamında ele alınmaktadır. Birleşmiş Milletler Medenî ve Siyasî Haklar Sözleşmesi (m.8,18) ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükümlerine göre (m.4, 9), üye devletler zorunlu askerlik usûlüne son vermek ve vicdanî red hakkını tanımak zorunda değildir. Ancak, BM ve Avrupa Konseyi organları bu konularda ülkeleri zorlamaktadır.Türkiye'de zorunlu askerlik, Tanzimat'ın ilanından sonra, 1846'da yürürlüğe giren ilk Asker alma Kanunu ile kabul edildi. Cumhuriyet döneminde 1927'de kabul edilen 1111 sayılı Askerlik Kanunu hâlen uygulanmaktadır. Türk Anayasa'sına göre, vatan hizmeti her Türk'ün hakkı ve ödevidir. 1111 sayılı Kanun'un 1'nci maddesine göre de her erkek vatandaş askerlik yapmakla yükümlüdür. Bu düzenlemelere göre, askerlik, birçok temel hak ve hürriyeti sınırlayan bir kamu hizmetidir. Anayasa'ya göre, askerlik hizmeti zorunlu değildir. Yasa Koyucu, askerlik dışında başka vatan hizmeti öngörebilir ve bu Silahlı Kuvvetler dışında bir kamu kesiminde de yerine getirilebilir. Laiklik ve eşitlik ilkelerine uygun olmak kaydıyla, yasalarla vicdanî red hakkı tanınabilir. Türkiye AİHS'ne ve AİHM'ne göre vicdanî red hakkını tanımak zorunda değildir. Osman Murat ÜLKE kararı da bu hakkın tanınmasını gerektirmemektedir.Türkiye'de, asker alma işlemleri ve süreci, temel kanun olan 1111 sayılı Kanun'a göre yürütülmektedir. Yüksek öğrenim görenler 1076 sayılı Kanun'a göre yedek subay olarak askerlik yaparlar. Bundan başka, bedelli askerlik, dövizle askerlik, yedek subay öğretmenlik, er öğretmenlik, kısa dönem askerlik, kamu kuruluşlarında görev alma gibi alternatif askerlik usûlleri mevcuttur.Türkiye'nin içinde bulunduğu hal ve şartlar, mevcut zorunlu askerlik sistemini sürdürmesini gerektirmektedir. Ancak Kanun'unu da çağın gereklerine uydurmak zorundadır.

Askere almaAskerlikKamu hizmetleri+2
Celal Işıklar
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Vergi yargılamasında kanun yolları

Bu çalışmada, ?Vergi Yargılamasında Kanun Yolları? konusu incelenmeye çalışılmıştır. Ülkemizde vergi yargısı, idari yargı bünyesinde yer aldığı ve aynı usul kanunu ile düzenlendiği için, kaçınılmaz olarak, vergi yargılamasında yer alan kanun yollarının incelenmesi sırasında, idari yargıda yer alan kanun yollarının bir parçası oldukları gerçeğinden hareket edilmiş ve inceleme 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunundaki düzenlemeler esas alınarak yapılmıştır.İdari yargılama hukukunun temel gayesi, idarenin işlem ve eylemlerinin hukuka uygunluğunu denetlemektir. Böylece, idarenin hukuka uygun hareket etmesi sağlanarak hukuk devleti ilkesinin gerçekleştirilmesi amaçlanmıştır.İşte idarenin işlem ve eylemlerinin hukuka uygunluk denetimini idare ve vergi mahkemeleri yapar. Ancak mahkemelerin de bu denetimi yaparken yürürlükteki hukuku yanlış uygulama veya yorumlama olasılığı her zaman söz konusudur. Bu nedenle hukuka aykırı yargı kararlarının ortadan kaldırılarak taraflar arasındaki uyuşmazlıkların hukuka uygun ve adil olarak çözüme kavuşturulması ve hukuk uygulamasında birliğin sağlanması için hukuk sistemi içinde ?kanun yolu? düzenlemesi yapılmıştır.İdari yargı düzeni içerisinde yer alan vergi yargısında düzenlenen kanun yolları ile genel idari yargıdaki kanun yolları arasında istisnalar dışında önemli bir farklılık bulunmamaktadır.Anahtar Kelimeler1. İdari işlem2. Mahkeme3. Karar4. Hukuka uygunluk5. Danıştay

Yasemin Buyuran
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Suçtan kaynaklanan malvarlığı değerelerini aklama suçu

Suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama suçu, genel itibariyle, kanunların suç saydığı fiiller neticesinde elde edilen iktisadi değerlerin, yasal ekonomik sisteme sokulması veya gayrı yasal kaynağının gizlenmesi amacını taşıyan fiiller olarak tanımlanabilir. Bu sayede suçlular hem elde ettiği bu gelirleri kullanma imkânına kavuşmakta; hem de bu gelirlerin gizlenmesi veya yasal ekonomik değerlere karışması ile suç delillerine ve faillerine ulaşılmasının önüne geçilmektedir.Çalışmamızda bu konu önce kavramsal çerçevede ortaya konulmuş daha sonra da ceza hukuku ilkeleri çerçevesinde tahlil edilmiştir. Ayrıca bu suçun uluslararası belgelerde ve Türk hukuk sistemindeki düzenlenişi ele alınmış ve bu çerçevede kabul edilen hukuki belgeler ve oluşturulan kuruluşlar anlatılmıştır.

Kara para aklama
Kürşat Türker Ercan
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Suç veya kabahat olarak kaçakçılık fiilleri

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 5. maddesinde, bu Kanunun genel hükümlerinin özel ceza kanunları ve ceza içeren kanunlardaki suçlar hakkında da uygulanacağı belirtilmiştir. Yine 5326 sayılı Kabahatler Kanunun 3. maddesinde, bu Kanunun genel hükümlerinin diğer kanunlardaki kabahatler hakkında da uygulanacağı hükme bağlanmıştır. Bu düzenlemeler karşısında, özel ceza kanunu niteliği taşıyan 4926 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanununun değiştirilip yeni Ceza Hukuku sistemimize uyarlanması zarureti ortaya çıkmıştır. Bu uyarlama, büyük ve kapsamlı değişiklikler gerektireceği için, 4926 sayılı Kanun tamamen ilga edilip yerine 31 Mart 2007 tarihinde 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu yürürlüğe girmiştir.

Hüseyin Ertuğrul
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

1982 Anayasası sonrası siyasi partiler ve seçim sistemi

Siyasal partiler ve özgür seçimler, demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Demokratik rejimlerde siyasal partiler, savundukları düşünce ve idealleri gerçekleştirmek için birbirleriyle yarışmaktadırlar. Günümüz demokrasilerinin ?partiler demokrasisi? olarak adlandırılması siyasal partilerin önemini ortaya koymaktadır. Bu kapsamda, dünyada ve ülkemizde siyasal partilerin ortaya çıkışı, gelişimi ve parti türleri ele alınarak, özellikle ülkemizde siyasal partilerin yeri ve önemine değinilmiştir.Demokratik rejimlerde yönetim yetkisinin, meşruiyetinin temeli seçimlerdir. Seçmenler tarafından kullanılan oyların sandalyeye dönüştürülmesinde yararlanılan yöntemler olarak dar anlamıyla incelediğimiz seçim sistemlerinin amacı, adalet ve fayda (istikrar) ilkelerini içinde barındıracak şekilde siyasal katılımı sağlamaktır. Adalet ilkesini öne çıkaran nispi temsil sistemi ile fayda (istikrar) ilkesini öne çıkaran çoğunluk seçim sistemleri mevcuttur. Ayrıca bu iki seçim sisteminin bazı unsurlarını alarak oluşturulan karma seçim sistemleri de bulunmaktadır.Seçimler ve seçim sistemleri geçmişte olduğu gibi günümüzde de en çok tartışılan konulardan biridir. Çalışmamızda, seçim sistemlerinin teori ve uygulama düzeyinde dünyadaki ve Türkiye'deki uygulamaları açıklanmaya çalışılmıştır.Duverger?in teorisine göre parti sistemlerini belirleyen temel neden seçim sistemleridir. Seçim sistemleri ile hükümet istikrarı arasındaki ilişki parti sistemleri vasıtasıyla sağlanıldığı belirtilmiştir. Ülkemizde ise parti sistemini belirleyen asıl etken toplumdaki sosyal bölünmelerdir. Bu bakımdan Türkiye'de çeşitli dönemlerde ortaya çıkan hükümet istikrarsızlıklarından doğrudan doğruya seçim sistemlerinin sorumlu tutulması bilimsel açıdan doğru bir değerlendirme sayılmamaktadır. Batı demokrasilerindeki etkileri incelenirken nispi temsil sisteminin uygulandığı ülkelerde ya koalisyon ya da tek parti çoğunluğuna dayalı uzun ömürlü hükümetlerin kurulabildiği, buna karşılık, çoğunluk sistemlerinde ise hükümetlerin kısa ömürlü olabildiği belirlenmiştir.Şu husus ortaya çıkmaktadır ki, bir seçim sisteminin beklenen sonucu tam olarak verip vermeyeceği kesin olarak hesaplanamamaktadır. Her ülkenin koşulları farklıdır. Etnik, ideolojik ve sosyal bölünmeler ile demokratik kültür dikkate alınmadan, sırf seçim sisteminin temsilde adalet ve yönetimde istikrarı sağlayacağını düşünmek, bizi yanlış sonuçlara götürür.Anahtar Sözcükler1.Siyasal Partiler2.Seçimler3.Seçim sistemleri4.Demokrasi5.Siyasal kültür

DemokrasiSeçim sistemleriSeçimler+2
Abdullah Aydın
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Askeri yargının hukuk devletindeki yeri

Tezin birinci bölümünde, Avrupa ve Türkiye'de askeri yargı sistemi, tarihi gelişimi de dikkate alınarak incelenmiş ve askeri yargının gerekliliği problemi üzerinde durulduktan sonra, Türk Askeri Yargı sisteminin kendine özgü yapısı ve işleyişi ortaya konulmuştur. Ayrıca, AİHS ışığında Türk askeri yargısı detaylı olarak incelenmiştir.İkinci bölümde ise, Türkiye'nin uluslararası yükümlülükleri temel kıstas alınarak, askeri yargı sistemindeki problemli sahalar tespit edilmiş ve AB standart ve değerleriyle uyumlu hale getirilmesi için öneriler ortaya konulmuştur.Sonuçta, Türk Askeri Yargı Sisteminin mükemmellikten uzak olduğu belirlenmiş ve Askeri yargı alanında da hukuk reformuna ihtiyaç olduğu değerlendirmesine ulaşılmıştır. Askeri yargının kendine has özellikleri de unutulmayarak, yapılacak bu reformla ilgili öneriler ana başlıklar halinde ortaya konulmuştur.

Askeri mahkemelerAskeri yargı
Fırat Acil
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Thinking of the ECtHR case law on same-sex marriage from the perspective of modern natural law: An evaluation based on the right to marry under the ECHR

This thesis explores the applicability of modern natural law concepts to the European Court of Human Rights (ECtHR) judgements on same-sex marriage. Drawing on the theories of leading modern natural law scholars Lon Fuller and Ronald Dworkin, the study contrasts modern natural law philosophy against traditional natural law approaches, focusing on the individual-based perspectives that form the core of modern natural law. The research provides a comprehensive examination of two ECtHR judgements on same-sex marriage through the lens of Fuller's "Morality of Aspiration ", "Internal Morality of Law", and "Reciprocity", as well as Dworkin's "Right Answer Thesis" and "Law as Integrity". It critically assesses the ECtHR's heteronormative approach, the interpretation of equal marriage rights for same-sex couples, and the Court's use of the doctrines of "European consensus" and "margin of appreciation". Through the conceptual and doctrinal legal research methodology, the thesis reinterprets modern natural law theories to highlight the gaps in the ECtHR's decision making process regarding same-sex marriage. It seeks to identify innovative interpretation methods that may address these gaps, aiming to engender a paradigm shift in the legal discourse surrounding same-sex marriage under Article 12 of the ECHR. Ultimately, this study hopes to contribute to the evolution of ECtHR judgements in line with modern natural law philosophy. Key words: European Court of Human Rights, Modern Natural Law, Same-Sex Marriage, Morality of Aspiration, Internal Morality of Law, Reciprocity, Right Answer Thesis, Law as Integrity.

Emre Akalın
Koç University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Bir koruma tedbiri olarak şirket yönetimi için kayyım tayini

?Bir Koruma Tedbiri Olarak Şirket Yönetimi İçin Kayyım Tayini? isimli yüksek lisans tez çalışmasında, Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 133. maddesi ile hukuk sistemimize girmiş olan şirket yönetimine kayyım tayini kurumu ayrıntılı olarak incelenmiştir. Bu bağlamda uygulaması henüz pek sık görülmeyen bu kurumun kabul ediliş amacı, nasıl işletilmesi gerektiği, kayyımın hukuki niteliği, şirket yönetimi için kayyım tayininin koşulları ve uygulamada karşılaşılabilecek sorunlar ve çözüm önerileri ayrıntılı olarak açıklanmıştır. Konuya ilgili yazılmış ilk eser olma özelliğini taşıyan bu çalışma ile, kurumdan ne anlaşılması gerektiği ortaya konularak doktrin ve uygulamaya yardımcı olunması amacı güdülmüştür.

Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu
Uğur Ersoy
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Türk Anayasa yargısında düşünceyi ifade özgürlüğü ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarıyla karşılaştırılması

KILDAN, İsmail Turgut. Türk Anayasa Yargısında Düşünceyi İfade Özgürlüğü ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarıyla Karşılaştırılması, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2008.Bu tez, Türkiye'de ifade özgürlüğünü, özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesi çerçevesinde ifade özgürlüğü ve sınırlarını, ifade özgürlüğü hakkında Türk Yargısı ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının karşılaştırılmasını, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ndeki Türkiye ile ilgili ifade özgürlüğü ihlallerinin hangi sebeplerden kaynaklandığını belirlenmeyi amaç edinmiştir.Çalışma üç ana bölümden oluşmaktadır, tezin birinci bölümünde, ifade özgürlüğünün uluslararası insan hakları belgelerinde düzenlenişi, Türk Anayasa Yargısında ifade özgürlüğünün tarihsel gelişimi ve 1982 Anayasası'nda ifade özgürlüğünün sınırları ve sınırlamanın sınırları ile TCK'nın 301. maddesi incelenmiştir.İkinci bölümde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesi çerçevesinde ifade özgürlüğünün kapsamı ve unsurları ile Sözleşmede ifade özgürlüğünün sınırlandırılmasına değinilmiştir.Üçüncü bölümde ise ifade özgürlüğü hakkında Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi kararları ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Türkiye'deki ifade özgürlüğü ihlalleri iddiaları ile ilgili verdiği kararlar incelenmiş, bu kararlar karşılaştırılmış, Türk Yargısı ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının hangi konularda farklı olduğu ve çözüm yolları çalışmaya yansıtılmıştır.Sonuç olarak ifade özgürlüğünün önemi, hangi durumlarda ifade özgürlüğüne sınırlama getirilebileceği ayrıntılı olarak ele alınmış, İfade özgürlüğüne yapılan müdahalenin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne göre meşru kabul edilebilmesi için, bu müdahalenin, sözleşmenin 10/2. maddesindeki nedenlerden birine dayanması, demokratik toplumda gerekli olması, sınırlamanın meşru bir amaç için ve kanunla öngörülmüş olması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.Anahtar Sözcükler:1. İfade Özgürlüğü2. İnsan hakları3. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi4. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi

Avrupa Birliği hukukuAvrupa insan hakları hukukuAvrupa İnsan Hakları Mahkemesi+4
İsmail Turgut Kıldan
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ermeni iddialarının Soykırım Hukuku açısından değerlendirilmesi

Yüzyıllarca Anadolu'da Türklerle birlikte refah içinde yaşayan Ermeniler, 19. yüzyılda milliyetçilik akımı ve dış kışkırtmalar sonucu ayaklanarak özellikle I.Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devletini zor durumda bırakmıştır. Bunun üzerine savaş yıllarında zor şartlar altında, eldeki kısıtlı imkanlarla yapılan tehcir ve alınan tedbirler ,1948 yılında uluslar arası hukukta tanımlanan soykırımı suçunun maddi ve manevi unsurlarını içermemektedir. Tehcir esnasında Ermeniler milli , dini , ırki veya etnik bir grup olarak hedef alınmamış, tehcirde ırkçı nefret ve yok etme kastı ile hareket edilmemiş, devlet tarafından uygulanmakla birlikte önceden planlanmamıştır. Bu olaylar ancak karşılıklı kırım olarak tanımlanabilir. Savaşın getirdiği bir askeri zaruretler sonucu yapılan tehcir, Osmanlı Devletinin münhasır egemenlik alanına giren iç işleridir. Bu sebeple uluslararası hukuk açısından, devletin sorumluluğunu gerektirmez. Ermeni iddialarının hukukçular tarafından değerlendirilmesi durumunda sağlıklı sonuçlara ulaşılacaktır.Anahtar Sözcükler1.Ermeni İddiaları2.Soykırımı3.Tehcir4.Uluslar arası Hukuk5.Devletin Sorumluluğu

Ermeni ayaklanmalarıErmeni olaylarıErmeni sorunu+3
Mehmet Takımsu
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

The right to equality and non-discrimination in artificial intelligence: legal issues, challenges, and prospects

Artificial intelligence (AI) is inducing a transformation of the world and human lives. One element of this transformation is the impact of artificial intelligence on human rights, and one critical concern within human rights is its discriminatory impacts. The discriminatory impacts of artificial intelligence require researching the matter in the context of the right to equality and non-discrimination. The first chapter of this study handles the equality and discrimination related matters in artificial intelligence as a human rights law problem within the scope of the right to equality and non-discrimination by going over relevant definitions and notions with the aim to integrate its technical and ethical facets with the legal perspective. The second chapter examines how discrimination through artificial intelligence emanates by scrutinizing different areas of artificial intelligence use and examples of discrimination through artificial intelligence under the discrimination grounds established in human rights law. The second chapter later addresses discrimination through artificial intelligence under the existing international human rights law. It explores different potentials for positive and procedural obligations and aims to visualize discrimination through artificial intelligence by building on the discrimination test developed by the European Court of Human Rights (ECtHR). Looking at the existing international human rights law also provides a bridge to examining how specific regulations for artificial intelligence may address discrimination through artificial intelligence. The third chapter examines what the regulatory works on artificial intelligence promise for the right to equality and non-discrimination in the context of artificial intelligence by exploring both non-binding and binding documents, including those from the Council of Europe (CoE) and the European Union (EU), in light of the principles for artificial intelligence, including transparency and explainability, accountability, human control and oversight, and security and safety.

European UnionEuropean Union lawEuropean law of human rights+3
Sare Karacan
Koç University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ulusal ve Uluslararası Hukuk bağlamında vicdanî ret

Devletler, ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel nedenleri, ulusal çıkarları, güvenlik ve tehdit algılamaları ile savunma doktrinleri kapsamında vicdanî ret hususunda farklı yaklaşımlar sergilemektedirler. Zorunlu askerlik hizmetini benimsemiş olan bazı devletler ise vicdanî ret kurumunu kabul etmiş ve vicdanî ret ileri süren kişiler hakkında zorunlu askerlik hizmeti yerine geçen alternatif hizmetler öngörmüştür.Avrupa Birliği üyesi olan devletlerin tümünde vicdanî ret kurumu bulunmaktadır. Avrupa Konseyi üyesi ülkelerden halihazırda 24 ülkede zorunlu askerlik sistemi bulunmakla birlikte bu ülkelerde vicdanî ret kurumu da kabul edilmiştir. Avrupa Konseyi üyesi olan ülkelerden sadece Türkiye ve Azerbaycan'da vicdanî ret kurumu bulunmamaktadır.Anayasanın 72. maddesinde, askerlik hizmeti değil vatan hizmeti herkes tarafından yerine getirilmesi gereken bir zorunluluk olarak düzenlenmiştir. Dolayısıyla vicdanî ret uygulamasının kabul edilebilmesi için anayasal bir engel bulunmamaktadır. Buna karşılık 1111 sayılı Askerlik Kanununda askerlik hizmeti Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan her erkek için zorunlu bir hizmet olarak öngörülmüştür. Ayrıca, Askeri Ceza Kanununun 45. maddesinde, vicdanî ret suç teşkil eden eylemler bakımından bir mazeret olarak da kabul edilmemektedir.Ülkemizde vicdanî ret, özellikle ulusal ve uluslararası mahkemelerde yargılama konusu olmaya başlaması nedeniyle kamuoyunun gündeminde yer almaya başlamıştır. Bugün itibarıyla uluslararası sözleşmeler ve uluslararası kurumların kararları ışığında, Ülkemizin, vicdanî reddi kabul ederek zorunlu askerlik hizmeti yerine alternatif hizmetleri kabul etmesi hususunda uluslararası hukuktan kaynaklanan bir zorunluluk bulunmamaktadır. Ancak AİHM'nin Ülke başvurusunda verdiği ihlal Kararı doğrultusunda en azından vicdanî retçilere askerlik hizmetinden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmemelerinden dolayı tek bir ceza verilmesi ve bu cezanın infazını müteakip askerlik hizmetinden muaf tutulmalarını öngören yasal bir değişiklik yapılması zorunlu hâle gelmiştir.

Temel özgürlükler
Berrak Yılmaz
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
DoktoraAçık ErişimTR

Genel idari kolluk ve kolluk işlemleri

Devletin en yaygın ve en eski görevi kamu düzenini sağlamak ve korumaktır. Bu görev ?kolluk? marifetiyle yerine getirilir. Kamu düzeninin korunması ve sağlanması için yürütülen faaliyetlere, bu faaliyetleri yerine getiren kuruluşa ve bu kuruluşta çalışan personele kolluk denir.Ülkemizde kamu düzeninin sağlanmasından ve korunmasından İçişleri Bakanı sorumludur. İçişleri Bakanı bu görevini Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı vasıtasıyla yerine getirir. Fakat gerektiğinde Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığı dışında diğer kolluk kuruluşlarından ve hatta Bakanlar Kurulu kararıyla Türk Silahlı Kuvvetleri'nden de istifade eder.Kolluk idari kolluk ve adli kolluk olmak üzere ikiye ayrılır. İdari kolluk mevzuatta suç saydığı eylemlerin işlenmesinden önce gerekli tedbirleri alarak kamu düzeninin bozulmasını önlemek, kamu düzeni bozulmuşsa yeniden tesis edilmesini sağlamakla görevlidir. Adli kolluk ise bir suç işlendikten sonra o suçla ilgili her türlü araştırmayı yapmak, suçun faillerini ortaya çıkarmak, suçla ilgili bütün delileri toplamak ve bunları adli makamlara teslim etmekle görevlidir.İdari kolluk kendi içinde genel idari kolluk ve özel idari kolluk olmak üzere ikiye ayrılır. Genel idari kolluk, toplumda güvenlik, genel ahlak, genel sağlık ile dirlik ve esenliği yani kamu düzenini korumakla, bozulduğunda da geri getirmekle görevli kolluğa denir. Özel idari kolluk ise özel kanunlara göre kurulan ve bu kanunlarda verilen görevleri yapan kolluğa denir. Ülkemizde genel idari kolluk görevleri polis ve jandarma, özel idari kolluk görevleri ise belediye kolluğu, köy korucuları, av kolluğu, orman kolluğu vb. tarafından yerine getirilmektedir.Kolluk faaliyetleri, kolluk makamları ve kolluk personeli tarafından yürütülür. Kolluk makamları, kamu düzeninin korunması için kolluk faaliyetleri konusunda düzenleyici veya bireysel işlem yapmaya yetkili kılınmış bulunan makamlardır. Kolluk personeli, kolluk konusunda düzenleyici ya da bireysel işlem yapmaya yetkili olmayıp yalnızca kolluk makamlarınca yapılmış olan işlemleri yerine getirmekle yükümlü olan kamu görevlileridir. Kolluk personeli, kolluk makamları dışında kalan bütün kolluk görevlileri olarak da tanımlanabilir.Diğer konularda olduğu gibi kolluk konusunda da yasa koyucu, çoğu kez, genel ilke ve esasları koymakla yetinmekte, kamu düzen ve güvenliğini tehlikeye sokacak ya da bozacak tutum ve davranışların ayrıntılarının belirlenmesini ise idareye bırakmaktadır. İdare yani kolluk makamları da söz konusu ayrıntıları düzenleyici işlemler ile belirlemektedir. Yasama organınca ya da yetkili kolluk makamlarca konulan genel, soyut, sürekli ve kişilik dışı kurallar da birel işlemler vasıtasıyla uygulanma imkanına kavuşurlar.Anahtar Sözcükler:1. Kolluk2. Kamu Düzeni3. Polis4. Jandarma

Adil Bucaktepe
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Analyzing the actio libera in causa doctrine in theoretical, philosophical and applicable law perspective associated to criminal responsibility, culpability and voluntary action

"Actio Libera in Causa" constitutes a controversial issue in terms of criminal responsibility. The doctrine of "Actio Libera in Causa" arises as an analytical model that serves the purpose of attributing the culpability to the perpetrator and holding him responsible for his unlawful action, in cases where the cause of the perpetrator's unlawful action is his previous culpable action which had eliminated his culpability. Since ancient times, the principles of determining criminal responsibility have changed and developed. Modern criminal law accepts the choices and actions of the individual based on his/her free will as the basis of criminal responsibility. The culpability, which is a reflection of the existence of free will, can be defined basically as the power of discernment and the ability to control the actions of the self. In the event of a temporary impairment or loss of the culpability, the questions of whether and how perpetrator should be punished were discussed especially in context of the attribution of moral and religious responsibility in classical philosophy. Currently, these questions have also been discussed in the context of criminal law. The Actio Libera in Causa has been developed to answer these questions and has found widespread applicability. However, the theoretical explanation, philosophical reasoning and application of the Actio Libera in Causa pose important difficulties. The main purpose of this thesis is to explain these difficulties related to the Actio Libera in Causa and to seek solutions to these difficulties. In addition, in line with the developing technology and medicine, the situations that may be encountered in terms of criminal responsibility and temporary reasons will be envisaged and analyzed.

Criminal lawCriminal liabilityLaw philosophy+7
Merve Sena Sevindik
Koç University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Türk vergi yargı sisteminde delil

Bu çalışmada, delillerin Türk hukukunda belirlenen sınırlarını, çeşitleri ve değerleri üzerinde durulmuştur. Çalışmada incelenen sınırlamalar, maddi gerçekliğe ulaşmanın engelleridir. Örneğin, tanık delili, her ne kadar bazı mahkeme kararlarında ve bazı yazarlar tarafından idari yargılama yönteminin niteliğine uymadığı belirtiliyor ise de, esasında vergi yargılamasında kullanılan yöntemlere aykırı değildir. Hatta Vergi Usul Kanunu madde 3 ve mükerrer madde 378'deki özel düzenlemeler karşısında vergi yargılamasında duruşmalı davalarda tanık delilinin kullanılabilmesi gerekmektedir.

Neslihan Alkan Görkem
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Avrupa Parlamentosu

Avrupa Birliği'nin seçimle işbaşına gelen tek kurumu olan Avrupa Parlamentosu, benzersiz tarihi geçmişiyle eşine az rastlanır bir demokratik deneyimdir. Avrupa Parlamentosu, başlangıçta, Avrupa Toplulukları'nın işleyişine, denetim yetkilerinin vasıtasıyla demokratik bir unsurun katılımı olarak öngörülmüştür. Daha sonra Parlamento, tedrici ve maximalist yaklaşımlarla, Avrupa Birliği'nde eş yetkili bir yasakoyucu olmak için artan yetkiler üstlenmiştir.Bu çalışmanın amacı, Avrupa Parlamentosu'nun oluşumunu, örgütlenmesini ve yasama yetkilerini yürürlükteki mevzuat ve Lizbon Antlaşması hükümlerine dayanarak incelemektir. Tez, sırasıyla, ?Avrupa Birliği Hakkında Genel Bilgiler ve Avrupa Parlamentosu'nun Tarihi Gelişimi?, ?Avrupa Parlamentosu'nun Oluşumu ve Avrupa Parlamentosu Üyeliği?, ?Avrupa Parlamentosu'nun Örgütlenmesi ve Çalışma düzeni? ve ?Avrupa Parlamentosu'nun Yasama Süreçlerindeki Rolü? şeklinde dört bölümden oluşmaktadır.

Avrupa BirliğiAvrupa Birliği hukukuAvrupa Parlamentosu+1
Emre Topal
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Teori ve uygulamada ölçülülük ilkesi

Ölçülülük ilkesinin temelleri çok eskidir. Ancan bu ilkenin özünde yer alan adil denge düşüncesi devlet yönetimini etkilemiş, hukukta çeşitli şekillerde karşımıza çıkmıştırÖlçülülük ilkesi günümüzde esas itibariyle temel hak ve özgürlükler alanında kendisine yer bulan bir ilkedir. Kamu gücünün sınırlanması ve hak ve özgürlüklerin korunmasına hizmet edip, özgürlüklerin keyfi olarak sınırlanmasını önler.Ölçülülük ilkesi doktrinde farklı şekillerde tanımlansa da bu tanımlamalar özü itibariyle aynı olup, farklılık ölçülülük ilkesinin unsurlarına bakış açısından kaynaklanamaktadır. Elverişlilik, gereklilik ve orantılılık ilkesi, ölçülülük ilkesinin alt ilkeleri olup, aralarında kendilerine özgü bir ilişki vardır.2001 yılında anayasada yapılan değişiklikle ölçülülük ilkesi 1982 anayasasında açıkça düzenlenmiş, ölçülülük ilkesinin anayasal bir dayanağı olup olmadığı yönündeki tartışmalara son verilmiştir.Yargı organları olan aihm ölçülülük ilkesini alt ilkeleriyle birlikte etkin bir şekilde kullanırken, anayasa mahkemesi özellikle danıştay ölçülülük ilkesini alt ilkeleriyle birlikte etkin bir şekilde kullanamamakta, denetim yapamamaktadır. Bu nedenle ölçülülük ilkesi kendinden beklenen fonksiyonu tam olarak yerine getirememektedir. Ancak 2001 yılında yapılan anayas adeğişikliği ile ölçülülük ilkesinin anayasa'da açıkça düzenlenmesiyle ölçülülük ilkesinin öemi son yıllarda artmaktadır. Anayasa mahkemesi ve danıştay gitiikçe artan denetim ölçütlerinden birisi haline gelmektedir.

Ölçülülük ilkesi
Ali Ceylan
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
DoktoraAçık ErişimTR

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının Türk devlet teşkilatındaki yeri ve Avrupa Merkez Bankası ile karşılaştırılması

Merkez Bankası bağımsızlığı kavramının gerekçesi, en yalın anlatımla, işlevleri gereği sınırsız kaynağa ihtiyaç duyan hükümetlerle, parayı basan ve para politikasını uygulayan merkez bankalarını birbirlerinden ayırma ihtiyacı olarak açıklanmaktadır. Aksi halde, ?enflasyonla mücadele edilebilmesi?, ?fiyat istikrarının sağlanabilmesi? imkansızlaşır. Bu durumun ağır iktisadi, ahlaki ve toplumsal sonuçlar doğurduğu bilinen bir gerçektir.Dolayısıyla, Merkez Bankasının bağımsız olması gerektiği yönündeki belirleme, deneysel bir iktisadi sürecin sonunda yine iktisatçılarla yapılmıştır.Ancak, bu belirlemeden sonraki sorun, daha açık bir ifadeyle, merkez bankası bağımsızlığının ne olduğu, nasıl sağlanacağı, sınırları gibi konular iktisadi olmaktan çok, hukuki niteliktedir.Değinilmeye çalışılan bu çerçeve içinde, tezde iki temel sorunun üzerinde yoğunlaşılmıştır. Bu sorulardan birincisi, Merkez Bankası'nın Devlet teşkilatımız içinde nerede ve nasıl konumlandırıldığıdır. İkinci soru ise Banka'nın bu konumunun, Avrupa Birliği'nde merkez bankaları için belirlenen hukuki kalıpla ne ölçüde örtüştüğüdür.Bu doğrultuda birinci bölümde, diğer bölümlerde temas edilmeye çalışılacak hususları temellendirebilmek amacıyla Banka'ya ilişkin genel hukuki çerçeveye ve bugüne ışık tuttuğu için tarihçeye değinilmiştir.İkinci bölüm, yukarıda değinilen asli sorulardan birincisine aranan yanıta özgülenmiştir. Bu nedenle, Banka'nın hukuki niteliği, merkezi idare içinde yer alıp almadığı, hizmet yerinden yönetim kuruluşu olup olmadığı, bağımsız idari otoriteler kategorisine dahil edilip edilemeyeceği, idarenin bütünlüğü ilkesi bakımından durumu gibi konular üzerinde durulmuştur.Üçüncü bölümde, merkez bankası bağımsızlığı kavramının ne olduğu, asgari koşulları, sınırları ve tasnifi konu edilmiştir. Ayrıca ve özellikle, kavramın demokratik ilkelere uygunluğu üzerinde durulmuştur.Seçimle gelmeyen, siyasi sorumluluğu bulunmayan merkez bankası yöneticilerinin, para politikasını hükümetten ayrı olarak, ?kendi sorumluluğu altında, bağımsız yerine getirmesini? öngören iktisadi tercihin; ?demokratik devlet? olarak özetlenebilir bir hukuki yapı içinde nasıl anlamlandırılabileceği konusu üzerinde yoğunlaşılmıştır.Üçüncü bölümün kapsadığı hususlardan sonuncusu ise, merkez bankası bağımsızlığının anayasada güvencelendirilmesi fikri ve bu fikrin anayasal iktisat öğretisinin tekelinde olup olmadığıdır.Dördüncü bölüm, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'na tanınan hukuki statünün, Avrupa Merkez Bankası'nın kullandığı kurumsal-işlevsel-bireysel ve mali bağımsızlık olarak özetlenen pratik ölçütler çerçevesinde değerlendirilmesine ilişkindir.Bu değerlendirme, Avrupa Merkez Bankası'nın hukuki statüsüne değinilmesini de gerekli kılmıştır.Anahtar Sözcükler1. Merkez Bankası2. Merkez Bankası Bağımsızlığı3. Avrupa Merkez Bankası4. Merkez Bankasının Statüsü5. Merkez Bankasının Anayasallığı

AnayasaAvrupa Merkez BankasıMerkez Bankası
Mehmet Şerif Uygun
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Cezanın belirlenmesi ve bireyselleştirilmesi

Ceza hukukunun amacı kişilerin toplum içerisinde birlikte yaşamları için gerekli olan hukuksal değerleri korumak böylece kişilerin güvenli, sağlıklı, özgür ve demokratik bir ortamda yaşamalarını sağlamaktır. Cezanın faili ıslah etmek, yeniden topluma kazandırmak amaçlarının yanı sıra toplumu suçtan kurtarmak ve suçluları caydırmak amacı da vardır.Zira günümüzde suçlunun cezalandırılması amaç olmaktan çıkmış ve yerini suçlunun yeniden topluma kazandırılması almıştır.Cezanın belirlenmesi cezanın amacının gerçekleşmesine hizmet etmektedir. Bu nedenle cezanın belirlenmesi esnasında cezanın amacı göz önünde bulundurulmalı ve cezanın suçlunun kişiliğine uydurulması sağlanacak ceza bireyselleştirilmelidir.Cezanın belirlenmesi sürecinde TCK.nun 61. maddesince sınırlı olarak düzenlenen hususlar göz önünde bulundurulmalıdır. Ancak cezanın belirlenmesi hususunda temel ilke TCK' nun 3/1 maddesinde düzenlenen adalet ve kanun önünde eşitlik ilkesidir. Bu ilkeye göre suç işleyen kişiye işlediği fiillin ağırlığıyla orantılı ceza ve güvenlik tedbirlerine hükmedilecektir.Cezanın belirlenmesinin ardından cezanın suçlunun kişiliğine uydurulması suretiyle cezanın bireyselleştirilmesi gerekir. İşlenen suç için kanunda öngörülen ceza suçlunun kişiliğine uygun hale getirilerek somutlaştırılır ve cezanın bireyselleştirilmesi sağlanır. Zira bireyselleştirme araçları kanunda gösterilmiştir. Örneğin cezanın ertelenmesi, takdiri indirim sebeplerinin uygulanması suretiyle cezanın bireyselleştirilmesi sağlanmış olur. Ceza kanunlarında cezaların alt ve üst sınırlarının düzenlenmiş olması ve bu sınırlar arasında cezanın tayin edilmesinin hakimin takdirine bırakılması cezanın bireyselleştirilmesinin sonucudur.Anahtar Sözcükler1.Cezanın Belirlenmesi2.Cezanın Bireyselleştirilmesi3.Cezanın Ertelenmesi4.Suçlu5.Ceza

Elif Tüfekçi
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

TCK'nın genel hükümleri karşısında basın yoluyla işlenen suçlardan dolayı sorumluluk

Basın yoluyla işlenen suçlara ilişkin ceza sorumluluğu 5187 sayılı Basın Kanunu'nun 11. maddesinde düzenlenmiştir. Özel bir sorumluluk sisteminin öngörüldüğü bu maddeye göre süreli ve süresiz yayınlarda basın yoluyla işlenen suçlardan dolayı eser sahibi sorumlu tutulmaktadır. Ancak eser sahibinin belli olmaması ya da kanunda belirtilen diğer hallerde, sorumlu müdür, yayın yönetmeni, editör, basın danışmanı, yayımcı ve basımcı gibi kişilerin cezalandırılması öngörülmektedir. Basın yoluyla işlenen suçlara ilişkin bu özel sorumluluk sisteminin ceza hukukunun genel ilkeleri çerçevesinde ele alınması gerekmektedir.Ceza hukuku reformu kapsamında 765 sayılı eski TCK kaldırılarak 5237 sayılı yeni TCK, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Yeni TCK'nın genel hükümler bölümünde suç ve ceza teorisi açısından eski yasaya göre çok önemli yenilikler getirilmiştir. TCK'nın 5. maddesinde eski kanundan farklı olarak ?Bu kanunun genel hükümleri, özel ceza kanunları ve ceza içeren suçlar hakkında da uygulanır? hükmüne yer verilmiştir. Bu nedenle basın yoluyla işlenen suçlarda sorumluluk konusunun TCK'nın genel hükümleri çerçevesinde değerlendirilmesi önem taşımaktadır.Bu çalışmanın birinci bölümünde genel olarak basın ve ceza hukuku arasındaki ilişki incelenmiştir. Basın suçlarında ceza sorumluluğu konusu tarihi gelişimiyle birlikte mukayeseli hukuk ve Türk basın hukuku açısından ele alınmıştır.İkinci bölümde ise bu çalışmanın asıl amacını oluşturan ?5237 sayılı TCK'nın Genel Hükümleri Karşısında Basın Yoluyla İşlenen Suçlardan Dolayı Sorumluluk? konusu işlenmektedir. Bu noktada öncelikle TCK'nın değiştirilmesinin nedenleri ve ceza hukukuna getirdiği yeni felsefi yaklaşım değerlendirilmekte daha sonra genel hükümlerin basın yoluyla işlenen suçlara yansıması üzerinde durulmaktadır.Sonuç olarak Basın Kanunu'nda öngörülen özel sorumluluk sisteminin, TCK'nın ?ceza sorumluluğunun şahsiliği?, ?kusursuz sorumluluk olmayacağı? ve ?iştirak?e ilişkin hükümleriyle çeliştiği kanaatine ulaşılmıştır. Bu nedenle basın yoluyla işlenen suçlara ilişkin TCK'nın genel hükümlerine uygun bir sorumluluk sisteminin düzenlenmesi önerilmektedir.Anahtar Sözcükler1.Basın suçu,2.Basın hukuku,3.Ceza hukuku,4.Ceza sorumluluğu,5.Özel sorumluluk sistemi.

Murat Aydin
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
DoktoraAçık ErişimTR

İnsan haklarının korunması çerçevesinde azınlık hakları

Azınlıklar, bir devletin nüfusunun geri kalanına göre sayıca az olan, egemenolmayan konumda bulunan, üyeleri o devletin vatandaşları olarak etnik, dinsel ya dadilsel açıdan nüfusun geri kalanından ayrılan özellikler taşıyan ve kültürlerini, geleneklerini, dinlerini ya da dillerini korumak amacıyla üstü örtülü bir dayanışma duygusu gösteren gruplardır.Azınlık sorunu uluslararası ilişkilerde önemli bir sorun olmuştur. ?İnsan Haklarının Korunması Çerçevesinde Azınlık Hakları? isimli bu çalışmada, azınlık hakları normatif bir biçimde ele alınmış, azınlık kavramı incelenerek sınıflandırmalar yapılmış,azınlık haklarının genel bir tarihi incelenmiştir. Azınlık haklarının kapsamı içinde, konu ile ilgili Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler çerçevesinde uluslararası belgeler ve bölgesel nitelikte Avrupa'da meydana gelen gelişmeler, İnsan hakları sözleşmeleri, Dil Şartı ve Çerçeve Sözleşme'de yer alan haklar üzerinde durulmuştur.Azınlık sorunu, 1990'lardan itibaren salt bir ekonomik topluluktan siyasi bütünleşme hedefleyen Avrupa Birliği'nin de gündemini meşgul etmektedir. Birçok uluslararası kuruluş tarafından standart bir tanım çerçevesinde ele alınarak, somut düzenlemelerle çözümlenmeye çalışılan ?azınlıklar konusu?, uluslararası alanda net bir şekilde tanımlanamamış, dolayısıyla hukuki ve siyasi yaptırımlar ülkelerin kendi iç uygulamalarına kalmıştır.Türkiye'de azınlıkların korunmasıyla ilgili temel belge, aynı zamanda TürkiyeCumhuriyeti'nin kurucu antlaşması olan, Lozan Barış Antlaşmasıdır. Antlaşmanın ?Siyasal Hükümler? başlığını taşıyan I. Bölümünün ?Azınlıkların Korunması? başlıklı III. Kesimidir (37-45. maddeler). Bu çerçevede Türkiye'de hukuksal olarak sadece gayrimüslimlerin azınlık olarak tanınmıştır.

Doğan Kılınç
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
DoktoraAçık ErişimEN

Bodies of citizens: Can a non-binary body be the subject of human rights?

This dissertation aims to present a critical assessment on the question of a subjects of human rights by focusing non-binary bodies, specifically transgender and intersex bodies, which do not fit into gendered citizenship categories and investigates how the sovereign makes those non-binary bodies legally absent by categorizing citizenship only in two categories: male and female. By theoretically scrutinising the tension between the universality claim of human rights and the question of the subject of human rights, the dissertation first argues that the subject of human rights is not the human beings but the citizens. Accordingly, locating who are the beneficiaries of citizenship status, it investigates the role of gender and sexuality in identifying and classifying citizens. Determining the citizenship status belongs only to two types of citizens, namely female and male citizens, it argues that non-binaries who do not fit into these given citizenship categories or whose gender is not legally recognized are excluded from citizenship status therefore, from the subject of human rights. The dissertation also analysis the legal standards and practices on legal gender recognition. While it examines the normative framework provided by international and regional human rights law on the legal recognition of gender and various state practices on legal recognition of gender, it simultaneously reveals that state practices not only diverge dramatically from international human rights standards, but also radically diverge from each other. Lastly, drawing on theoretical frameworks by Hannah Arendt, Carl Schmitt, Giorgio Agamben, and Michel Foucault, it offers the reader a novel theoretical path to follow on the relationship between legal recognition of gender, right to have rights and the subject of human rights, and argues that the sovereign "who decides the exception" does also decide that only certain bodies come to be recognized as a person thus, unrecognized bodies are excluded from having right to have rights and subject of human rights. Accordingly, the dissertation concludes that citizenship is not the only requirement for being the subject of human rights: a national can be still 'abandoned in the bare life' by the sovereign decision since the question of the subject of human rights goes beyond citizenship, indeed, it is a question of gendered citizenship. Keywords: Universality of human rights, the subject of human rights, citizenship, legal recognition of gender, sovereign decision, right to have rights, biopower, bare life, gendered citizenship.

Ezel Buse Sönmezocak
Koç University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

1982 Anayasasında suç ve cezalara ilişkin esaslar

2709 sayılı ve 1982 Tarihli Anayasamızın 38. maddesinde ?suç ve cezalara ilişkin esaslar? belirtilmektedir. Fıkralar halinde ilke temelli olarak tezimizde anlatmaya çalıştığımız bu esaslar çağdaş hukuk anlayışında ve vazgeçilmez insan hakları açısından artık tüm dünyaca benimsenmiş ve uygulanır hale gelmiştir.Elbetteki kişilerin yaşamlarında en son karşılaşmak isteyecekleri şey bir suçun mağduru olmaktır. Fakat şu veya bu şekilde olağan yaşamda suç işlenmekte ve birileri de bunun mağduru konumunda bulunmaktadır. Mağdurun hakkını devlet koruyacaktır. Artık kişinin kendi hakkını kendisi alması kabul görmeyen bir yaklaşımdır. Ancak bu noktada müdahale eden devlet olunca bu kez müdahale edilenin de insan olmasından kaynaklanan hakları gündeme gelmektedir.Bir suç işlemek istenmeyen, toplum tarafından yadırganan davranıştır. Hukuk kuralları dışında ahlak kuralları dini kurallar da suçu ve suçluyu hoş görmez. Ancak unutulmaması gereken suç işleyen kişinin suçu işledikten sonra tür değiştirmediğidir. Yani insan olmaya devam etmektedir. Bu nedenle de insan olmaktan kaynaklanan, insanlık onuruyla bağlantılı temel hakları olmalıdır.1982 Anayasamızın 38. maddesi de bu bakımdan suç ve suçluyla, suça ilişkin yargılamada uyulacak temel esasları belirtmektedir. Bu esasları bizde ilkeler şeklinde tezimize alarak, her bir ilke açısından insan hakları ve ceza hukuku bağlamında açıklamalarda bulunduk. Anayasamızda yer alan fakat, çoğunlukla anayasa hukuku kitaplarında açıklamalara yer verilmeyen bu ilkelere Anayasal perspektiften bakarak, neyi ifade ettiklerini tespit etmeye çalıştık. Sonuç olarak denilebilir ki; bu ilkeler suç ve ceza hukukumuzu çağdaş ülkelerin seviyesine taşıyan, vazgeçilmez esaslardır.Anahtar Sözcükler1.1982 Anayasası2.Suç3.Ceza4.Anayasa ve Ceza Hukuku5.Ceza Hukuku İlkeleri

Beytullah Özer
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

1982 Anayasası çerçevesinde idarenin hizmet kusuru

Bu çalışmada idarenin hizmet kusuru dolayısıyla sorumluluğu, mevcut hukuki durum göz önüne alınarak ve çeşitli yargı kararlarından örnekler verilerek incelenmiştir.Hukuk Devleti ilkesinin bir gereği olarak idarenin yaptığı işlem ve eylemlerden doğan zararı karşılaması gerekmektedir. Nitekim 1982 Anayasasının 125. maddesinin son fıkrasına göre ?İdare, kendi işlem ve eylemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.?Hizmet kusuru ise idarenin yürüttüğü işlem ve eylemlerdeki her türlü bozukluk ve noksanlığı ifade etmektedir. İşte bu çalışmada hizmet kusuru kavramı çeşitli yönleriyle incelenmiş, hizmet kusuru dolayısıyla sorumluluğun daha iyi anlaşılması için sorumluluk kavramına değinilmiştir.ANAHTAR KELİMELER1-Anayasa2-İdare Hukuku3-Hizmet Kusuru4-Sorumluluk5-Tazminat Davası

Mustafa Şişaneci
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Cumhurbaşkanının kanunları geri gönderme yetkisi

Kaynağını monarşilerde bulan, yasama organınca kabul edilen kanunları devlet başkanının geri gönderme yetkisi, esasen devlet başkanı ile parlamento arasındaki ilişkileri değil, devlet başkanının kurduğu hükümetle parlamento arasındaki ilişkileri konu alan parlamenter sistem açısından bir takım sakıncalar taşımaktadır. Anayasada cumhurbaşkanına kanunları geri gönderme yetkisi tanınmakla, meclisin belli konularda dikkatinin çekilmesi amaçlanmıştır. Cumhurbaşkanına geri gönderme yetkisi tanınmasındaki amaç; kanunların eksiksiz, hatasız ve Anayasaya uygun çıkması için Meclise, çıkardığı kanunu bir daha gözden geçirme olanağının tanınması, başka bir deyişle cumhurbaşkanının eksik veya hatalı gördüğü bir konuda yasama organını uyarmasıdır. Ancak bu yolla cumhurbaşkanı ile meclis arasında, münhasıran yasama organına ait olduğu anayasal güvence altındaki yasama yetkisine devlet başkanınca müdahale edildiği gerekçesiyle çatışma da doğabilir. Anılan gerekçelerle, cumhurbaşkanının kanunları geri gönderme yetkisinin kapsam ve sınırlarının açık ve net olarak tespiti Türk siyasal yaşamında cumhurbaşkanının konumunu belirlemede oldukça önemlidir.Devlet başkanının siyasal sistem içindeki konumunu belirleyen yetkilerinden biri de hiç kuşkusuz, kanunları bir daha görüşülmek üzere parlamentoya geri gönderme yetkisidir. Bu yetki mutlak veto yetkisi olmayıp, parlamenter rejimde yumuşak kuvvetler ayrılığı ilkesi gereği, yürütme ve yasama organlarına işbirliği imkânı veren bir yetkidir.Anılan gerekçeyle çalışmada ilk olarak, parlamenter sistemlerde cumhurbaşkanının konumu, anayasada tercih edilen hükümet sistemi çerçevesinde genel hatlarıyla incelenecektir. Türkiye'nin kendine özgü parlamenter sistemi çerçevesinde cumhurbaşkanının yasamaya ilişkin yetkilerinin sistem içinde sahip oldukları etki ve önem ortaya konarak konuya bütüncül bakış açısıyla yaklaşılması amaçlanmıştır. Ardından parlamenter hükümet sistemindeki anlamı, çıkarılan kanunların yeniden gözden geçirilmesi amacıyla meclisin dikkatinin çekilmesi olan kanunları geri gönderme yetkisi incelenecektir.

CumhurbaşkanıHukukParlamenter sistem+2
Müberra Algan
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Rüşvet ve irtikap suçu

Toplumda devlet benzeri örgütlenmelerin oluştuğu günden bu güne kadar, devlete karşı suçlar, özellikle devletin güvenilirliği ve işleyişine karşı suçlar, tarihin her döneminde güncelliğini korumuş ve artarak devam etmiştir. Günümüzde rüşvet, irtikap, görevi kötüye kullanma vb. suçlar genel olarak yolsuzluk kapsamında değerlendirilmektedir. Sınır tanımaz bir şekilde hızla artan rüşvet ve yolsuzlukla mücadele için gerek iç hukukta ve gerekse uluslararası platformda uluslararası işbirliği zorunlu bir hal almıştır.Temel amacı bireyin bir hukuk toplumunda yaşama hakkının gereği olarak kamu düzeni ve güvenliğinin korunması ile suç işlenmesinin önlenmesi olan 26/9/2004 tarih ve 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu yürürlüğe girmiştir. Yeni Türk Ceza Kanunu ile uygulamada yaşanan pek çok sorunu giderecek mahiyette değişiklikler yapılmıştır. Çalışmada devletin güvenilirliği ve işleyişine karşı suçlar, kamu görevlisi kavramları ile irtikap ve rüşvet suçu yeni Türk Ceza Kanunu kapsamında incelenmiştir. Ayrıca çalışma kapsamında; bu suçların uluslararası sözleşmelerde ele alınışı özellikle, ülkemizin taraf olduğu sözleşmeler kapsamında uluslararası işbirliği ve mücadele konuları yalnız hukuki açıdan ele alınmıştır.Anahtar Sözcükler1.Rüşvet2.İrtikap3.Yolsuzluk4.Kamu görevlisi5.Uluslararası işbirliği

Kamu personeliMemurlarRüşvet+4
Beyhan Hamurcu
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

A text-as-data analysis: Turkish bilateral investment treaties over time

This study presents the first systematic investigation into the design of Turkish Bilateral Investment Treaties (BITs) through the lens of computational analysis. By constructing an extensive dataset of 3102 BIT texts, the text-as-data methods employed allow for mapping BIT content automatically and capturing nuanced differences in treaty design, offering variables for more accurate predictions of treaty evolution. It adopts the binary evaluation model that highlights the presence or absence of treaty provisions, thereby aligning more closely with the operational realities of international law. This nuanced approach has enabled a detailed mapping of Turkey's BIT content, illuminating how its investment treaty design has evolved in accordance with both global investment law trends and the nation's specific economic and legal imperatives. The findings establish Turkey as a discerning participant within the global BIT framework, adept at conforming to international norms while innovatively adapting to regional developmental and policy necessities. This analysis provides a benchmark for Turkey's strategic approach to international investment agreements and its engagement with the global investment regime.

Aişe Gül Akkoyun
Koç University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Avrupa Birliğine üyelik sürecinde milli egemenlik kavramı

Bu çalışmada, bir hukuk öznesi olarak AB, AB mevzuatının aday ve üye ülkelerde uyumlaştırılması ve uygulanması ve Türkiye'nin AB üyeliğinin Türk hukuk sistemine, anayasal düzene ve özellikle egemenlik kavramına etkisi incelenmiştir. AB'ye üyeliğin doğrudan doğruya hukuk alanını ilgilendiren birçok yönü bulunmaktadır. Topluluğa üye ülkelerde ortak bir hukuk oluşturmanın önemli araçlarından biri olan uyumlaştırma, ancak iç hukuka aktarmanın zamanında gerçekleştirilmesi ve ulusal makamlarca uygulanabilir tedbirlerin kullanılması halinde hedeflerine ulaşabilir. Bunun yanı sıra, belirli egemenlik yetkilerinin kullanımının Topluluk organlarına devri ve Topluluk hukukunun doğrudan uygulanması ve üstünlüğü konusunda, geçmişte birçok üye ülkede olduğu gibi Türkiye'de de önceden anayasal değişikliğe ihtiyaç vardır. Avrupa Birliğine katılım sonucunda Türk hukukunun yeni bir çerçeveye adapte olması ve özellikle egemenlik alanının köklü bir biçimde değişikliğe uğramasını gerekli kılmaktadır.

Avrupa BirliğiAvrupa Birliği hukukuMilli egemenlik+2
Almıla Özgür
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Protection of animal interests within the framework of human rights

Humans have a complex relationship with other animals and animal species daily. Numerous legal systems contain norms that regulate humans' interaction with or treatment of other animals. In cases where there is an interference with a human right in consideration of an animal interest, or where the interference with a human right indirectly affects an animal interest, the position of animal interests vis-à-vis human rights should be determined. To answer how and to what extent animal interests can be regarded in legal disputes relating to human rights, it is important to revisit the notion of rights. Since human rights stem from common human interests, and those interests mostly intersect common animal interests as a result of sentience in animals, theoretical bases of justification for human rights and potential animal rights are comparable to one another. Despite this intersectionality, there is currently no legal system in which animals other than humans can hold rights. On the other hand, it is possible to encounter legal norms at both domestic and international levels that protect specific animal interests. The degree of protection varies considerably. A few constitutions are addressing certain animal interests, which do not only bind the legislature but also provide the judiciary with an interpretative ground. Several legal systems pay regard to animal interests through animal welfare regulations and anti-cruelty laws. Some legal systems also distinguish the legal status of animals other than humans from things. Conservation of animal species is often dealt with by international treaties due to the transnational character of the issue. These various national and international legal norms may contradict human rights in the course of their implementation. Protection of animal interests appears as a matter of public interest, and it may correspond to a legitimate aim for interfering with a human right. The proportionality of such an interference is contingent upon the protection standard provided in the relevant legal system. If the animal interest is sufficiently compelling, it may be more worthy of protection than a conflicting human right. In addition, human rights enjoyed by animal rights defenders may indirectly serve animal interests. As more people become aware of sentience in animals and acknowledge that animals hold interests that matter to them, animal rights become more achievable. Considering that human rights arose out of similar concerns, the framework of human rights may play an effective role in the protection of animal interests, and it may shape the progress towards animal rights.

Muhammed Gürkan Gür
Koç University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

Sanata erişim hakkı kapsamında idarenin sanat faaliyetleri

Bu doktora tezi "Sanata erişim hakkının idare tarafından yerine getirilmesi nasıl mümkün olmalıdır?" sorusunu cevaplamayı amaçlamaktadır. İdarenin sanat faaliyeti yürütmesi tarihsel bir olgudur ve bu konunun temel hak ve özgürlükler bağlamında ve idare hukuku bakış açısıyla detaylı bir şekilde incelenmesi önem arz etmektedir. Bu doğrultuda tez (1) sanata erişim bir hak mıdır ve (2) idarenin sanat faaliyetleri nelerdir olmak üzere iki temel soruya odaklanmaktadır. Tezin "Sanata Erişim" başlıklı ilk bölümünde öncelikle sanat kavramı ve devlet-sanat ilişkileri ele alınmaktadır. Daha sonrasında ise sanata erişim hakkının mevcut olup olmadığı, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve ilgili uluslararası sözleşmeler çerçevesinde değerlendirilmektedir. "İdarenin Sanat Faaliyetleri" başlıklı ikinci bölümde ise ilk olarak sanat faaliyeti yürütmekle görevli ve yetkili idareler incelenmektedir. Bu bölümde daha sonra idare tarafından yürütülen sanat faaliyetleri değerlendirilmektedir. Bu kapsamda, sanat faaliyetinin kamu hizmeti olarak yürütülmesi ve sanatın özendirme ve destekleme faaliyeti kapsamında desteklenmesi konuları ele alınmaktadır. Bu çalışma ayrıca sanat faaliyetine yardımcı bir faaliyet olarak sanat eğitimi faaliyetine de yer vermektedir. Tez esas olarak doktrinel bir araştırma yöntemi benimsemekte, teorik tartışmalara yer vermekte ve yasakoyucunun ve idarelerin iradesini tespit edebilmek amacıyla mevzuat ve faaliyet raporlarını detaylı biçimde incelemektedir. Bu tezde ayrıca idarenin sanat faaliyeti yürütmesi konusunda farklı yaklaşımları bulunan Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri hukuklarından yararlanılmaktadır.

Anayasa hukukuKamu hukukuKültür hukuku+1
Ayşegül Kula
Koç University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Legality of right of self-defense against cyber-attacks

With the rise of technological and digital advancements, cyberattacks have emerged in our lives as a serious threat, both to individuals and the private sector. However, the risks are even greater when the target are states. States often hold some of the most sensitive and valuable information, making them frequent targets of cyber operations. Attacks against national cyber infrastructure, defense systems, and intelligence networks put public safety, economic stability, and even state sovereignty at risk. As dependency on digital systems increases, so too do the legal and strategic challenges. Cyber operations have challenged traditional international law, particularly in terms of the use of force and the right to self-defense. Compared to conventional attacks, cyberattacks are harder to detect, attribute, and evaluate in terms of the scale and intensity required under legal frameworks such as the UN Charter. While many cyber incidents fall below the threshold of armed conflict, they are still capable of causing significant harm. This creates a legal grey area: can computer network attacks justify a state's right to self-defense under Article 51 of the UN Charter? This thesis explores whether states can legally invoke their right to self-defense in response to cyberattacks and, if so, under what conditions such attacks would trigger Article 51. The research begins by examining the foundations of traditional international law regarding the use of force and then analyzes how these principles apply in the cyber context. This includes both doctrinal legal analysis and the study of case examples. The thesis argues that cyberattacks can qualify as armed attacks, but only in exceptional cases, especially when their effects are comparable to those of kinetic force. However, issues such as sovereignty, attribution, and proportionality significantly complicate the lawful exercise of self-defense. Despite these challenges, international law still provides a guiding framework that can help regulate and legitimize state responses in cyberspace.

Elifnur Baş
Koç University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Tam yargı davalarında kısmi ıslah

İdari yargılama usulünde öngörülmüş dava türlerinden biri olan tam yargı davaları bakımından 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nda, uyuşmazlık konusu miktarın belirtilmesi gerekli kılınmıştır. Ancak kimi zaman bu miktarın net olarak belirlenmesi mümkün olamamaktadır. Bu durumda idari yargılama usulünde, medeni yargılama usulünün aksine talep miktarının artırılmasına imkân veren bir düzenleme mevcut değildi. Bu nedenle ortaya çıkan hak kayıplarının önüne geçilmesi amacıyla 6459 sayılı İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Bağlamında Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunumuzda yapılan değişiklikle idari yargı sistemimiz açısından bir gereklilik olan ıslah düzenlemesi, kanunda yerini almıştır. Bu çalışmada öncelikle tam yargı davaları ve bu davaların dayanağı olan idarenin sorumluluğu kavramı incelenerek çalışmanın zemini oluşturulacak, ardından iddia ve savunmanın değiştirilmesi yasağı, idari yargılama usulü ve medeni yargılama usulü bakımından incelenecektir. Son bölümde ise, ıslah düzenlemesinin medeni yargılama usulündeki görünümünün ardından idari yargılama usulündeki ıslah süreci ve günümüzdeki sorunlar ve ihtiyaçlar içtihatlarla incelenmeye çalışılacaktır. Anahtar Kelimeler: Tam yargı davası, Dava konusu, Islah, İddia ve savunmanın değiştirilmesi ve genişletilmesi yasağı, Re'sen araştırma ilkesi.

IslahResen araştırmaTam yargı davaları+3
Nisa Elçin Yusufoğlu
Dicle University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Bilişim sistemlerinin araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçu

Bu yüksek lisans tez çalışmasında, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 158. maddesinin 1. fıkrasının 'b' bendinde hüküm altına alınan, bilişim sistemlerinin araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık suçu irdelenmiştir. Ceza hukukunun, genel suç teorisi düzleminde kategorize edilerek incelenen suç, bilişim disiplini açısından da ele alınmıştır. Suça vücut veren eylemin, en karakteristik iki unsuru olan 'hile' ve 'bilişim sistemleri' , terminolojik bir süzgeçten geçirilmiştir. Bunun yanında özellikle pratikteki yönleriyle ele alınan suç için doktrindeki görüşlere yer verilmiştir. Ayrıca pratikte en sık karşılaşılan örneklerine yer verilerek, suçun işlenme yöntemleri üzerinde durulmuş ve diğer bilişim suçlarıyla benzeşen ve ayrışan yönleri vurgulanmıştır.

Bilişim sistemleriBilişim suçlarıDolandırıcılık+3
Muhammed Yasin Yavrutürk
Dicle University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yükseköğretim kurumlarında çalışan akademik ve idari personelin görev suçu nedeniyle ceza soruşturması usulü

Hukukumuzda kural olarak kamu görevlilerinin yargılanması sürecine ilişkin özel ceza soruşturması usulleri uygulanmaktadır. Konuya ilişkin geçmişten günümüze çeşitli yasal düzenlemeler bulunmakla birlikte, çalışma konumuz itibariyle bunların başında 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun ile 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun madde 53/c hükmünde yer alan düzenlemeler gelmektedir. Çalışma konumuz olan 2547 sayılı Kanunun m. 53/c hükmünde, yükseköğretim personelinin görev nedeniyle ve görev sırasında işlediği iddia edilen suçlar hakkında ceza soruşturmasının nasıl yürütüleceği düzenlenmektedir. Buna göre suç işlenildiği iddiasının öğrenilmesi üzerine yetkili merciler tarafından takdiri olarak bir inceleme başlatılacak veya doğrudan soruşturma aşamasına geçilecektir. Soruşturma aşaması ise kanuna göre "ilk soruşturma aşaması" ve "son soruşturma için karar aşaması" olmak üzere ikili bir ayrıma tabi tutulmaktadır. Alınan karar üzerine Danıştaya itiraz başvurusunda bulunma imkanı da tanınan düzenlemede, eksikliklerin 4483 sayılı Kanuna bakılarak tamamlanacağı belirtilmektedir. Ancak 2547 sayılı Kanun ile 4483 sayılı Kanunun benimsedikleri soruşturma usullerinin farklı oluşu, soruşturmacıların ve karar kurullarının idare ve ceza hukuku alanında uzman olmaması gibi nedenlerle uygulamada birçok problemle karşılaşılmaktadır. Biz de çalışmamızda farklılıkların ve eksikliklerin tespitini yaparak, ceza soruşturması usulünün nasıl yürütülmesi gerektiğini Danıştay kararlarına ve doktrindeki görüşlere yer vererek açıklamaya ve çözüm önerilerinde bulunmaya çalıştık.

Akademik personelCeza soruşturmaGörev kusuru+6
Murathan Yardımcıoğlu
Dicle University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İdarenin kusursuz sorumluluğu kapsamında mesleki risk ilkesi

İdarenin kusursuz sorumluluğu ve mesleki risk ilkesinin ele alındığı bu çalışmamızda, mesleki risk ilkesi genel hatları ile ele alınmıştır. Bu doğrultuda, idarenin eylem ve işlemleri nedeniyle kişilere verilen zararlardan dolayı sorumluluğu, bu sorumluluğun hangi şartlarda geçerli olacağı, idarenin sorumluluğunun sınırları ve ölçütü yasal mevzuat hükümleri çerçevesinde aktarılmıştır. Çalışmamızın esas konusunu oluşturan mesleki risk ilkesinin tanımı ve hukuki dayanağı, tarihi gelişim süreci ile zarar ve tazminat konuları geniş bir şekilde incelenmiştir. Mesleki risk ilkesi, birtakım özel yasalarda düzenlenmesine rağmen kavram olarak mevzuatta yer almamaktadır. Bu nedenle öğreti ve yargı içtihatlarındaki görüş ve kararlar incelenerek değerlendirme yapılmıştır. Kusurlu ve kusursuz sorumluluk halleri de bir arada incelenerek hem mesleki risk ile ilişkisi hem de özel hukuktaki karşılığı ele alınmıştır. Ayrıca güncel etki ve yoğunluğu nedeniyle, Covid-19 ile mesleki risk ilkesi arasındaki ilişki, yasal düzenlemeler ve yargı içtihatları çerçevesinde, özellikle sağlık alanındaki önem ve mahiyeti aktarılmaya çalışılmıştır. İdarenin kusursuz sorumluluğu ve mesleki risk ilkesinin daha çok yargısal içtihatlarla hukuk sistemimizde yer bulması, idarenin kusursuz sorumluluğunun kesin ve belirli sınırlar dahilinde tespit edilmesini zorlaştırmaktadır. Özellikle hangi kamu görevi veya hizmetinin niteliği gereği tehlike arz eden bir risk oluşturduğunun belirlenmesi, hukuk devleti ilkesinin bir gereği olması sebebiyle, çalışmamızda bu sorumluluk türü bir bütün halinde incelenerek bahsi geçen muğlak durum giderilmeye çalışılmıştır. Bu anlamda gerekli yasal düzenlemelerle mesleki risk ilkesinin hukuki çerçevesinin tespit ve tayini büyük önem taşımaktadır.

Kusursuz sorumlulukMesleki riskTazminat+3
Recep Kılıç
Dicle University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

İdari yargıda istinaf kanun yolu

Bu çalışmanın konusu; idari ve vergi uyuşmazlıklarına karşı ilk derece mahkemelerinde açılan davalar sonucunda verilen kararlar üzerine başvurulacak kanun yolu olan istinaf kanun yoludur. 6545 sayılı Türk Ceza Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile 2577 Sayılı Kanun'da yapılan değişiklik ile kanun yolu sistemine dahil olan istinaf kanun yolu 20/07/2016 tarihinde uygulanmaya başlamıştır. Bu kapsamda, istinaf kanun yolunun hukuk sistemimize dahil olmasıyla birlikte, iki dereceli yargılama sisteminden, üç dereceli yargılama sistemine geçilmiştir. Bunun sonucunda, ilk derece mahkemelerince verilen kararların, maddi ve hukuki yönlerden bir kez daha istinaf mercileri nezdinde incelenmesi, daha doğru ve adil kararların verilmesi ile bireylerin yargı mercilerine ve adalete olan güvenlerinin artırılması sağlanmış olacaktır. Diğer taraftan, kararların büyük bir kısmının istinaf incelemesi sonucunda kesinleşmesi, yargılama sürelerinin kısaltılması ile Danıştay'ın iş yükünün azaltılmasına ve asıl fonksiyonu olan içtihat makamı olma görevini tam anlamıyla yerine getirmesi amaçlanmıştır. Çalışma, ana hatlarıyla üç bölümden oluşmuştur. İlk bölümde; idari yargılama usulünde kanun yolları ve kesin hüküm müessesesi, ikinci bölümde, idari yargıda olağan kanun yollarından istinaf müessesesi, son bölüm olan üçüncü bölümde ise, istinaf yargılama usulü konuları incelenmiş olup istinaf sisteminin işlevsel olup olmadığı ekseninde değerlendirmeler yapılmış ve muhtemel sorunlar ortaya konularak çözüm önerilerinde bulunulmaya çalışılmıştır.

Kanun yollarıMahkemelerTemyiz+4
Gün Yazıcı
Dicle University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Uluslararası hukuk perspektifinden mülteci rejiminin gelişim süreci ve Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği

Göç, insanlık tarihi kadar eski bir toplumsal olgudur. İnsanlar çeşitli nedenlerle yaşadıkları yerleri terk etmiş ya da terk etmek zorunda kalmışlardır. En genel tanımıyla, yaşamlarını daha iyi sürdürmek amacıyla yaşadığı yerleri terk eden insanlar göçmen olarak tanımlanmaktadır. Bir ülkeye sığınma, eski çağlardan beri çeşitli formlarda karşımıza çıkmaktadır. Sığınmacı, mülteci statü kazanılmadan önceki durumu ifade etmek için kullanılmaktadır. Bu itibarla mülteci, bu hukuki statüyü açıklamak için kullanılan kavramı karşılamaktadır. Mülteciliğin kavramlaşması ancak 20. yüzyılda gerçekleşebilmiştir. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) kendinden önce kurulan mülteci kurumlarından etkilenmiş küresel mülteci sorunlarıyla ilgilenen en yetkili kuruluştur. Bu nedenle kuruluşundan önceki süreç, kuruluşu ve çalışmaları detaylı olarak incelenmiştir. Zaman içerisinde BMMYK'nın çalışma kapsamı genişlemiştir. 21. yüzyılda artan insan hareketleri mülteci korumasının önemini artırmış, dolayısıyla BMMYK'nın artan mülteci sorunlarına yaklaşımları önem kazanmıştır. BMMYK sadece mülteci koruması ve insani yardım süreçlerini yönetmekle kalmamış ayrıca uluslararası mülteci düzenlemelerinin ve teamül hukukun gelişimine de katkı sunmuştur. BMMYK hayati öneme sahip çalışmalar yürütse de Komiserliğin bir takım normatif ve kurumsal eksiklikleri bulunmaktadır. Zira mülteci tanımının kapsamı çağdaş sorunlara cevap verememektedir. Mülteci tanımının ulusal ve bölgesel düzenlemelerde eksik ele alınması BMMYK'nın da çalışmalarını zorlaştırmaktadır. Günümüz mülteci sorunlarına cevap veren, 1951 Cenevre Sözleşmesi ve 1967 New York Protokolü'nden daha kapsamlı bir düzenlemenin yapılması gerekmektedir. BMMYK'nın sürekli bütçesinin bulunmaması, sadece kurumun idaresine yönelik giderlerinin Birleşmiş Milletler tarafından karşılanması da ayrı bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sorunun çözümü ise yük paylaşımının adilane sağlandığı bir yöntemin uygulanmasıdır. Böylece BMMYK, kuruluştan beri karşılaştığı, fazla bağışta bulunan devletlerin çıkarlarını korumak ve hakkaniyetin gerektirdiği gibi davranmak arasındaki dengeyi kurma zorluğundan kurtulacaktır. BMMYK'nın Cenevre'de bulunan merkez çalışanlarının yanında dünyanın birçok ülkesinde faaliyet gösteren bölge ve saha ofisleri bulunmaktadır. Sahadaki gerçeklik çoğu zaman merkez tarafından yeterince anlaşılmamaktadır. Bu birimler arasındaki koordinasyonun sağlanması, mülteci koruması, özellikle de insani yardım açısından hayati önem taşımaktadır. Kanaatimizce BMMYK'nın görevini zorlaştıran nedenlerin başında devletlerin mülteci korumasındaki isteksizliği gelmektedir. BMMYK evrensel bir kuruluş olsa da çalışmalarını ancak ilgili devletlerin rızasıyla gerçekleştirebilir. Mülteci sorununun en aza indirilmesi uluslararası toplumun tamamının iş birliği ile gerçekleşebilecektir. Sadece belli devletler üzerine bırakılan çözüm yükü, sorunun ortadan kaldırılmasından ziyade yeni sorunlara neden olmaktadır. Kaldı ki, mültecilerin %90'lara varan orandaki büyük bir kısmının, ekonomik olarak gelişmiş sayılmayan ülkelerde bulunması da ayrı bir sorundur. BMMYK, diğer mülteci koruma mekanizmaları ve sivil toplum örgütleriyle de yakın iş birliği içinde çalışmaktadır. Ancak bu çalışmalar sırasında özellikle iş bölümü bakımından önemli sorunlar ortaya çıkmaktadır. Bu durum mülteciler aleyhine sonuçlar doğurabilmektedir. Sorunun çözümü paydaşların iletişimlerini geliştirmesine ve bu global soruna karşı birlikte hareket edebilme iradesi göstermelerine bağlıdır. Anahtar Sözcükler Göç, mülteci, sığınma, BMMYK, 1951 Cenevre Sözleşmesi, 1967 New York Protokolü.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek KomiserliğiGöçlerGöçmenler+2
Ekrem Benzer
Dicle University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Yerleşik diplomatik misyonların dokunulmazlığı prensibi ve bu prensibe ilişkin yükümlülüklerin ihlalinde devletlerin uluslararası sorumluluğu

Diplomasi ilişkilerinin ad hoc karakterde yürütüldüğü dönemlerden günümüz daimi diplomatik misyonlarının kuruluşuna değin gelişim gösteren diplomatik dokunulmazlık ilkesi, uluslararası hukukun en kadim prensipleri arasında yer almaktadır. Bu ilke devletlerin baskın çoğunluğu tarafından kabul edilen 1961 tarihli Diplomatik İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesinde kapsamlı bir şekilde kodifiye edilmiştir. Fakat, bu Sözleşmede "ayrıcalıklar ve bağışıklıklar" kalıbının sık bir şekilde kullanılması dokunulmazlık prensibinin yasal rejiminin anlaşılmasını hem güçleştirmekte hem de öğretide terminoloji hususunda bir karmaşanın yaşanmasına sebep olmaktadır. Bu sebeple çalışmada, diplomatik dokunulmazlık prensibinin, ayrıcalıklardan ve bağışıklıklardan ayrışan hukuksal kapsamının sınırlarının belirlenmesi hedeflenmiştir. Diplomatik dokunulmazlık prensibinin yasal rejimi ele alınırken, Soğuk Savaş döneminin gerginliğinin sirayet ettiği bir dönemde yapılan 1961 tarihli Viyana Sözleşmesinde gölgede bırakılan veya hiç düzenlenmeyen; aile mensubu kavramı, diplomatik misyon binalarına acil durumlarda misyon şefinin "izni" olmadan girilip girilemeyeceği, diplomatik çantaların elektronik taramaya tabi tutulup tutulamayacağı, kişilerin suç işlendikten sonra cezalandırılmamak için "diplomat" unvanını "satın alma" meselesi gibi çalışmada tespit edilen birçok sorunsalın kritiğinin yapılması gerekmiştir. Yapılan kritik göstermiştir ki, 1961 tarihli Viyana Sözleşmesi eksik veya birbiriyle çelişkili hükümler barındırmaktadır ve Sözleşmenin güncel koşullara uygun şekilde revize edilmesi gerekmektedir. Bu çalışmada, hukuksal kapsamı belirlenen diplomatik dokunulmazlık prensibine ilişkin yükümlülüklerin ihlali devletlerin uluslararası sorumluluğunun doğmasına yol açabilecektir. Bu kapsamda hukuka uygunluk sebepleri olan rıza, mücbir sebep, zorda kalma, zaruret hali ve karşı önlemlerin de ayrıca incelenmesi gerekmiştir. Ek olarak diplomatik dokunulmazlıklara ilişkin yükümlülüklerin ihlaline yol açan BM Güvenlik Konseyinin, BM Sözleşmesinin 41'inci maddesi kapsamında aldığı kuvvet kullanımı içermeyen tedbirlere ilişkin kararlarına uyan devletler açısından bu kararların bir hukuka uygunluk sebebi olarak kabulü gerekmektedir. Bu minvalde diplomatik dokunulmazlıklara ilişkin yükümlülüklerin ihlalinde mağduriyeti sonlandırmak veya gidermek için; yükümlülüğü yerine getirme, ihlale konu eyleme derhal son verme, eski hale iade, tazminat, özür veya tam tazmin gibi onarım yöntemlerine başvurulabilecektir. Anahtar Sözcükler 1961 tarihli Diplomatik İlişkiler Hakkında Viyana Sözleşmesi, Diplomatik Dokunulmazlık Prensibi, Diplomatik Misyon, Devletlerin Uluslararası Sorumluluğu, Hukuka Uygunluk Sebepleri.

DiplomasiDiplomatikDiplomatik dokunulmazlık
Bavver Kılıçoğlu
Dicle University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Hukuk ve edebiyat ilişkisine disiplinlerarası bir yaklaşım: Hukuk eğitiminde edebiyatın önemi

"Hukuk ve Edebiyat İlişkisine Disiplinlerarası Bir Yaklaşım: Hukuk Eğitiminde Edebiyatın Önemi" konulu bu çalışmada hukuk ve edebiyat arasındaki ilişki irdelenmiştir. Bu noktadan da hareketle ortak noktaları ve farklılıkları açıklanmaya çalışılmıştır. Hukukun diğer disiplinlerle ilişkisinin ortaya konulmasının nedeni hukuka yeni bakış açıları ve açılımlar getirilmesi ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Hukuk ve edebiyat ilişkisi iki temel yaklaşımla ele alınmaktadır. Edebiyatta hukuk, edebi metinlerdeki hukuki konuları ele alarak hukuku zenginleştirmeyi ve yeni bakış açıları edinmeyi öncelerken, edebiyat olarak hukuk ise hukuki metin ve mahkeme kararlarının edebi teknikler kullanılarak yorumlanmasını ifade etmektedir. Hukuk kurallarının matematiksel formüllere indirgendiği, hukuki yorumun ve içtihadın örselendiği bir ortamda hukuk kuramının, hukuk felsefesinin, hukuk sosyolojisinin, hukuk ve edebiyatın kısacası hukukun düşünsel boyutunun ön plana çıkarılması gerekmektedir. Edebiyat hukuka yeni bakış açıları ve deneyimler kazandırırken hukukun kavranması ve özümsenmesini, yorum kabiliyetinin arttırılmasını sağlamaktadır. Nitekim yapılan nitel araştırmada da benzer sonuçlar elde edilmiştir. Hukuk ve edebiyat ilişkisi dünyada bir asrı geçkin bir tarihe sahip olsa da ülkemizde yaklaşık yirmi yıllık bir geçmişe tekabül etmektedir. Türkiye'de hukuk ve edebiyat ilişkisini temel alan akademik düzeydeki çalışmaların ise son 15 yıl içerisinde yapıldığı ve bu alana olan ilginin arttığı görülmektedir. Bu çalışma bu ilişkiyi odak noktasına alarak alana katkı sağlama ve sonraki çalışmalara dayanak oluşturma amacını taşımaktadır.

Kamu hukuku
Şerif Özbekli
Dicle University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Cezanın belirlenmesi ve bireyselleştirilmesi

Ceza hukukunda, kanunilik ilkesinin bir sonucu olarak, suç teşkil eden eylemlerin karşılığında suç işleyen kişileri nasıl bir yaptırımın karşılayacağı mutlaka suçun işlenmesinden önce düzenlenmelidir. Ancak soyut olarak tespit edilen cezalar her zaman her bireye aynı şekilde uygulanabilecek şekilde düzenlenmemiştir; sözgelimi cezaların alt ve üst sınırları vardır ve hakim her somut olay karşısında o olayın özelliklerine göre bir ceza tayin eder. Çünkü her birey farklı olduğu gibi suç oluşturan her somut olay da farklıdır ve karşılaştığı yaptırım da farklılaştırılmalıdır. Cezanın nihai amacını bu şekilde gerçekleştirmek olasıdır. Cezanın bireyselleştirilmesi denilen bu farklılaştırma gerçekleştirilirken birçok araç kullanılabilir; kısa süreli hapis cezalarının kanunda sayılı bazı farklı yaptırımlara çevrilmesi, suç işleyen kişinin infaz kurumuna girmeden cezasını çekmesini hedefleyen yollardan biri olan hapis cezasının ertelenmesi bu araçlara örnektir. Ancak cezanın kişiye uydurulmasında, kanun koyucunun başvurulabilecek bir yol olarak öngördüğü, hakime tanınan takdir yetkisi ile tespit edilmiş somut ceza üzerinden tamamen kişiyle ve somut olayla bağlantılı bir indirim yapılabilmesi yolu olan takdiri indirim, en önemli ve eleştiriye konu olan araçtır. Uygulanması şart olmayan ancak gerektiği zaman uygulandığında da adaleti sağlamanın önemli bir yolu olan bu takdiri indirim sebepleri, kimi ülkelerde uygulanmazken, hukuk sistemimizde de uygulama odaklı yanlışlıklar dolayısıyla sıkça eleştirilmektedir. Kurumun hukuk düzeninden kaldırılması ya da sıklıkla duyduğumuz gibi bazı suçlar bakımından uygulanmasının yasaklanması gerektiğine ilişkin eleştirilere rağmen bu kurum önemini kaybetmeyip, eleştirilerden yararlanarak kurumun daha iyi uygulanması imkanı doğmaktadır. Anahtar Sözcükler Cezanın amacı, cezanın belirlenmesi, cezanın bireyselleştirilmesi, seçenek yaptırımlar, erteleme, takdiri indirim nedenleri, takdir yetkisi

Esma Yalçınkaya
Dicle University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

Ceza Muhakemesinde davaya katılma

ÖZET Ceza Muhakemesinde; suçtan zarar gören, mağdur ve malen sorumlu olanların açılmış bulunan kamu davasında ilk derece mahkemesinde hüküm verilinceye kadar veya kanunun açıkça belirtiği durumlarda kanun yolu aşamasında, kanunların kendilerine tanıdığı hak ve yetkilere sahip olarak yer almasına davaya katılma denir. Katılma hakkı ister ceza kanunlarında veya diğer kanunlarda düzenlenmiş tüm suçlar bakımından geçerlidir. Katılma sıfatının kazanılabilmesi için hak sahiplerinin talepte bulunması ve mahkemenin katılma talebine olumlu cevap vermesi gerekir. Katılma talebinde bulunan kişilerin ayırt etme gücüne sahip olması, ergin olması ve ayrıca medeni hakları kullanmaktan kısıtlı olmaması gerekir. Bu sebeple çocukların, kısıtlı olanların ve ayırt etme gücüne sahip olmayanların kendi başlarına davaya katılmaları mümkün değildir; bu kişiler adına kanuni temsilcileri olan vasi, veli veya vekilleri katılma talebinde bulunabilecektir. Ayrıca Suçtan zarar gören tüzel kişi, kamu davasına katılma anında geçerli bir şekilde kurulmuş olmalı ve varlığı sona ermemiş olmalıdır. Mahkemenin katılma talebini uygun bulma kararı vermesi halinde suçtan zarar gören, malen sorumlu ve mağdur; kamu davasına katılmış olup katılan veya müdahil sıfatını alır. Davaya katılma sonucunda suçtan zarar gören, mağdur ve malen sorumlu, ceza yargılamasına aktif bir şekilde katılmakta ve mağduriyetlerini giderebilmektedir. Davaya katılan, yargılamada gerçeğin ortaya çıkması için delil sunabilir, beyanda bulunabilir ve mahkeme kararlarına karşı itiraz edebilir.

İbrahim Gülçer
Dicle University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Suçlulukla mücadele yöntemi olarak gizli görevli kullanılması

Örgütlü suç yıllar boyu ülkelerin başındaki en büyük sorun olmuştur.Bu suçluluk türü ile mücadele etmek amacıyla birçok uluslar arası anlaşmaimzalanmıştır. Devletler de kendi iç mevzuatlarında yeni ve gizli korumatedbirlerini kabul etmiştir. Bu koruma tedbirlerinin kabul edilmesinin nedeni:tutuklama, arama gibi klasik koruma tedbirlerinin bu suç türü ile mücadeledeyetersiz kalmasıdır.Bu tedbirlerden bir tanesi de gizli soruşturmacı kullanılmasıdır. Gizlisoruşturmacı temel hak ve hürriyetlere müdahale oluşturan bir korumatedbiridir. Temel hak ve hürriyetlere müdahale oluşturan her tedbirin yasal birdayanağının olması gerekir. Gizli soruşturmacı ancak diğer tedbirlerle delilelde edilememesi halinde kullanılabilir. Her suça karşı gizli soruşturmacıtedbirine başvurmak hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmaz. Bu yüzden CezaMuhakemesi Kanunu gizli soruşturmacının kullanılabileceği suçları kataloghalinde saymıştır.Gizli soruşturmacının örgüt tarafından deşifre edilmesi onun çoğuzaman hayatına mal olacağı için gizli soruşturmacı olarak çalışmak isteyenkamu görevlisi bulmak oldukça zordur. Devletin gizli soruşturmacı olarakçalışacak kimselerin can güvenliğini sağlayıcı düzenlemeler yapması gerekir.Gerek Ceza Muhakemesi Kanununda gerekse de Tanık Koruma KanunuTasarısında güvenlikle ilgili çeşitli düzenlemeler yapılmıştır. Tanıklarhakkında kabul edilen bu düzenlemelerden gizli soruşturmacının dafaydalanması gerekir.Gizli soruşturmacı hukuk devleti çerçevesinde kullanılan bir korumatedbiridir. Bu yüzden onun hukuka aykırı şekilde elde ettiği deliller suçunispatında kullanılamaz. Örneğin gizli soruşturmacı kışkırtıcı ajan gibi hareketedemez. Kışkırtıcı ajan kullanılması hukuk devletinde kabul edilemez. Çünküsuçlarla mücadele ederken kendi görevlisine suç işleten devlete hukukdevleti denemez.

Ahmet Hulusi Akkaş
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2007
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Türkiye'nin imzaladığı terörle ilgili uluslararası sözleşmeler ve bu sözleşmelerin temel haklar açısından incelenmesi

Terörizm insan yaşamını tehdit eden ve yüksek maliyetleri olan bir kavramolup çalışmamızda insan hakları ve BM çalışmaları açısından ele alınıpirdelenmeye çalışılmıştır. Terörizm konusunun çok boyutluluğunun ve genişliğininfarkında olunarak hazırlanan çalışmada, terör konusunda kavramsal çerçevenindışına çıkılmamış ve bu konudaki tartışmalara girilmemiştir. Okuyucunun aklındaterörizmin temel karakterini yansıtacak tanımlama üzerinde durulmayaçalışılmıştır.İkinci bölümde insan hakları kavramı incelenmiştir. Terörizmle İnsanhakları arasındaki bağlantı ortaya konmaya çalışılmıştır. Özellikle terörlemücadelede özgürlük-güvenlik dengesinin nasıl sağlanacağı konusuna cevaplararanmıştır.Kavramsal irdelemenin akabinde ise çalışmanın odağında yer alanuluslararası terörizm ve insan hakları konusuna BM'nin yaklaşımı anlaşılmayaçalışılmıştır. Bu çerçevede BM'nin terörizm konusunda yaptığı çalışmalar elealınmıştır. Yürürlükte olan 12 sözleşme incelenmiş ve imzada olan 13'ncüanlaşmaya değinilmiştir. Çalışmada birincil kaynaklara ulaşılmış ve sözleşmemetinleri üzerinde irdelemeler yapılmıştır.Son bölümde önceki bölümlerde ele alınan teorik yapının uygulamadaTürkiye açısından ne durumda olduğu konusu incelenmiştir. Bu bölümdeTürkiye'nin yaşadığı terörle mücadele serüveni incelenmiştir. Ayrıca uluslararasıhukukun uygulanmasında yaşanan sorunların anlaşılması açısından SabancıSuikasti faillerinden Fehriye Erdal'ın Belçika'da yargılanması ve sonuçlarıüzerinde durulmuştur.Sonuçta ise uluslararası hukukun uluslararası terörizmle mücadeledekatettiği yol ve mevcut durumu hakkında değerlendirmelere ulaşılmayaçalışılmıştır.

Celal Demir
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2007
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ceza Hukukunda güvenlik tedbirleri

Ceza hukukundaki gelişmelere paralel olarak yaptırımlar sistemiiçinde yerini alan güvenlik tedbirleri kavramı çalışmamızda ayrıntılı olarakincelenmiştir. Türk Hukukuna yeni giren bu kavram suçlu veya toplum içintehlikelilik arz eden kişilerin topluma yeniden kazandırılmasında çok önemlive vazgeçilmez bir role sahiptir.Çalışmamızda öncelikle ceza ve müeyyide kavramı üzerindedurulmuş daha sonra güvenlik tedbirlerinin ortaya çıkmasına sebep olantarihsel gelişmeler anlatılmıştır. Birinci bölümün devamında yaptırımlarsisteminin iki esaslı öğesi olan ceza ve güvenlik tedbirlerinin nitelikleri,aralarındaki farklar ve benzerlikler açıklanmıştır. Bu bölümde güvenliktedbirleri ile cezaların nitelikleri aynı başlıklar altında karşılaştırmalı olarakincelenmiştir.İkinci bölümde ise 5237 sayılı TCK'nun 53-60 ncı maddelerindedüzenlenen güvenlik tedbirlerinin açıklamaları ve bu konuda önerilenteklifler sunulmuştur.

Ahmet Vedat Dilberoğlu
Gazi University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2007
00